Ahmed Kalkan

Ahmed Kalkan

Web sitesi adresi: http://Ümraniye Kalemder

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)

 

• Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
• Esmâi Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
• İsm-i A’zam
• Kur’ân-ı Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
• Tefsirlerden İktibaslar
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”2022
Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
Esmâü’l-Hüsnâ, Cenâb-ı Allah’ın güzel isimleri için kullanılan bir terimdir. Yaşadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir âhenk içindedirler. Bu, Allah’ın Rab sıfatının bir tecellîsidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup varlıkları bir uyum içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir. Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardaki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur. Rab sıfatıyla ilgili bu tecellî, Allah’ın diğer isim ve sıfatlarında da farklı güzelliklerle ortaya çıkar.
Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerek hâdis-i şeriflerde geçen Allah’ın birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ’nın zâtına mahsus bir özel isim olan “Allah” lâfz-ı şerifi ki, O’ndan başka hiçbir varlık hakkında kullanılmamıştır, kullanılamaz. Kullanılması câiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ’nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir.
2022] 7/A’râf, 180
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk’ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O’nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahmân, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Mü’minin Allah hakkındaki inancı, O’nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü’l-Hüsnâ ile, yani en güzel isimler ile isimlendirmiştir.2023 Hadis-i şerifte doksan dokuz adet olduğu belirtilip tek tek sayılan bu isimlerin başında “Allah” gelir. Diğer isimlerin hiçbiri, anlam ve içerik itibarıyla “Allah” isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm’a girecek kişi, “Lâ ilâhe İllâllah” der; “Lâ ilâhe illârrahmân” demez. Namaza başlarken, “Allahü Ekber” der; “Rahmân Ekber” diyemez. Allahu Teâlâ’nın bütün isimleri güzeldir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle duâ edin”;2024 “De ki: ‘İster Allah deyip duâ edin, ister Rahmân deyip duâ edin; hangisi ile duâ ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır’’2025 buyurulmuştur.
Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, mânâsını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. Şüphesiz, Allah tektir ve tek olanı sever.”2026 Allahu Teâlâ’nın isimleri doksan dokuz isimden ibâret değildir. O’nun âyet ve hadislerde geçen başka isimleri de vardır. Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l-hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce’de geçen bir hadiste bu doksan dokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:
Hadîs-i şerifte2027 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kaadir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
1) ALLAH: Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah’ın zâtının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.
2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan
2023] 7/A ‘râf, 180; 17/İsrâ, 1, 10; 20/Tâhâ, 7; 59/Haşr, 24
2024] 7/A’râf, 180
2025] 17/İsrâ, 110
2026] Buhârî, Deavât 68
2027] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 469 -
ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah’ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi’dir. Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O’nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kâinatta ne varlıktan, ne de tekâmül’den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemalımiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah’ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah’ın sıfatlarının belirtisi vardır.
3) RAHMÂN: Allah’ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah’tan başkasına verilmesi uygun görülmez. “Çok rahmet sahibi, gâyet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan” diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah’ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. “Esirgeyici” olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahmân isminin tercümesi olamaz. “Acıyan” diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahmân, “pek merhametli” şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah’ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O’nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde “Rahmân” ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahmân’ın en güzel açıklamasıdır.
4) RAHÎM: “Çok merhamet edici’ anlamında bir isimdir. Allah’ın sıfat ismi olmayıp, Allah’tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat “Rahmet” mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifâde ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahmân ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:
a) Rahmân sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah’ın hakkında “Dünyanın Rahmân’l âhiretin Rahîm’i” ifâdelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahmân sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız mü’minleri kapsar.
b) Rahmân sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah’ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.
c) Rahmân sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkân bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifâde eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifâde etmektedir. Bu nedenle Rahmân sıfatının ifâde ettiği mânâda mü’min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği mânâda ise, mü’min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.
5) el-MELİK: Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır..
6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve âcizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır. 2028
7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, sâlimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve âhiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah’tır. 2029
8) el-MÜ’MİN: Allah’ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah’a iltica edilmeli, O’na sığınılmalıdır.
9) el-MÜHEYMİN: Allah’ın görüp gözeten, her şeye şâhit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.
10) el-AZİZ: Allah’ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu mânâsına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır.
11) el-CEBBAR: Allah’ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah’ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah’ın “Cebbâr” sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O’nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O’nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.
Ancak Allah’ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah’ın emirlerini dinlemeyip O’na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” 2030
2028] 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
2029] 59/Haşr, 23
2030] 3/Âl-i İmrân, 83
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 471 -
12) el-MÜTEKEBBİR: Allah’ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O’nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak mânâda büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah’ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?
13) el-HÂLİK: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu mânâda Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.
14) el-BÂRÎ: Allah’ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah’tır.
15) el-MÛSÂVVİR: Allah’ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.
16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah’ın ayrılmaz sıfatlarındandır.
17) el-KAHHÂR: Allah’ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu mânâsına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O’nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah’ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.
18) el-VEHHÂB: Allah’ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.
19) er-REZZÂK: Allah’ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifâde eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah’tır.
20) el-FETTÂH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran mânâsına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah’tır. Her işinde üstün gelen O’dur.
21) el-ALÎM: Allah’ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu mânâsını ifâde eder.
22) el-KÂBIZ: Allah’ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık olduğu anlamına gelir.
23) el-BÂSIT: Allah’ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifâde eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.
24) el-HÂFID: Allah’ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.
25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah’tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O’dur.
26) el-MU’İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.
27) el-MÜZİLL: Yüce Allah’ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.
28) es-SEMI’: İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.
29) el-BASÎR: Her şeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.
30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.
31) el-ADL: Allah’ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme râzı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.2031
32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır. 2032
33) el-HABÎR: Her şeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
34) el-HALÎM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
35) el-AZÎM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O’ndadır.
36) el-ĞAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.
37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini arttırarak şükür muamelesi yapandır.
38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Her şey O’nun hükmü
2031] 7/A’râf, 85; 10/Yûnus, 109; 12/Yûsuf, 80
2032] 6/En’âm, 103
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 473 -
ve emri altındadır.
39) el-KEBÎ: Büyük, yüce anlamında olup, Allah’ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.
40) el-HAFÎZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.
41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.
42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir.2033
43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.
44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va’dini yerine getirendir.
45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır. 2034
46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O’na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir. 2035
47) el-VÂSİ’: Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevigenişlik verendir. 2036
48) el-HAKÎM: Her şeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.
49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, sâlih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegâne lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır. 2037
50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir. 2038
51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.
52) eş-ŞEHÎD: Her şeye şâhit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muâmelesini de buna göre yapandır.
53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır. 2039
54) el-VEKÎL: Hayatını, O’na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O’na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta
2033] 33/Ahzâb, 39
2034] 4/Nisâ, 1
2035] 2/Bakara, 186
2036] 2/Bakara, 247
2037] 11/Hûd, 90
2038] 11/Hûd, 73
2039] 22/Hacc, 6
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlı olmayandır.
55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Her şey O’nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O’na boyun eğmek zorundadır.
56) el-METÎN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O’na zor değildir.
57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani mü’minlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.
58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.
59) el-MUHSÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.
60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O’ndan başka yaratıcı yoktur.
61) el-MU’ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O’ndan başka yaratıcı olamaz.
62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O’nun öldürdüğüne kimse hayat veremez. 2040
63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.
64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.
65) el-KAYYÛM: Bâkî ve ebedi olan; her şeyin O’nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır. 2041
66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O’na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.
67) el-VÂHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.
68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.
69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O’ndandır. 2042
70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.
71) el-MUKADDİM: Her şeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.
72) el-MUAHHİR: Her şeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece
2040] 41/Fussilet, 39
2041] 2/Bakara, 250; 3/Âl-i İmrân, 1
2042] 2/Bakara, 20
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 475 -
O var (olarak) kalacaktır.
73) el-EVVEL: Her şeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.
74) el-ÂHİR: Her şey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.
75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.
76) el-BÂTIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).
77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O’nundur.
78- el-MUTE’ÂL: Yüksek ve yüce varlık... Bilinenlerin en üstün olanı... Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.
79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah’ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır. 2043
80) et-TEVVÂB: Tevbeleri çok kabul eden, tevbe kapısını açık tutarak tevbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tevbe edenleri bağışlayandır.
81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adâletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.
82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.
83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.
84) MÂLİKÜ’L-MÜLK: Her şeyin tek sahibi, her ne varsa O’nundur. Her şey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O halde O’ndan başkasına kulluk edilmez.
85) ZÜLCELÂL-İ VE’L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegâne lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.
86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır
87) el-CÂMİ’: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.
88) el-ĞANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan söz edilemeyendir.
89) el-MÂCİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle
2043] 52/Tûr, 28
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.
90) el-MÂNİ’: Her şey O’nun emir ve korumasına bağlıdır. O’nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.
91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.
92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidâyet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.
93) el-BEDÎ’: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O’nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O’dur.
94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah’ın varlığının sonu yoktur.
95) el-VÂRİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, vârisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.
96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.
97- es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.
98- ed-DÂR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, akine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.
99) en-NÂFİ’: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok’u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hak’tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.
İbn Mâce2044 rivâyetinde bulunup da, yukarıda sayılıp açıklanan Tirmizî’nin2045 meşhur rivâyetinde bulunmayan esmâü’l-hüsnâ şunlardır:
1- el-BÂRR: Kullarına iyilik yapan, çok lutufkâr, çok merhametli, çok şefkatli demektir. Bârr şeklinde Kur’an’da geçmez; aynı anlamda Berr şeklinde Allah için 1 âyette geçer.2046 Kıta ve geniş kara parçası anlamında 12 âyette berr kelimesi kullanılmıştır.
2- el-CEMÎL: Allah’ın söz, fiil ve işlerinin iyi ve güzel, O’nun iyilik ve ihsan sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın her eseri, her yaptığı ve her davranışı güzeldir. Allah’ın ismi olarak Kur’an’da geçmez. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Allah cemîldir/güzeldir, cemâli/güzeli sever.” 2047
2044] Duâ, 10
2045] Deavât, 82
2046] 52/Tûr, 28
2047] Müslim, Birr 57
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 477 -
3- el-KÂHİR: Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 2 âyette geçmiştir: “O, kullarının üstünde tam gâliptir, hakîmdir.” 2048
4- el-KARÎB: Zaman, mekân ve cihet itibarıyla değil; kullarına onların hallerini, yaptıklarını, söylediklerini, düşündüklerini, duâlarını bilmesi, görmesi, duyması, şâhit olması, yardım etmesi, koruması itibarıyla yakın demektir. Karîb kelimesi Kur’an’da 25 yerde geçmiş ve bunlardan 5 tanesi Allah’ı nitelemede kullanılmıştır. “Kullarım, sana benden sorararlarsa (onlara bildir ki): Ben (onlara) yakınım (karîb).” 2049
5- er-RÂŞİD: Söz ve fiillerinde isâbetli olan, hakîm, doğru yolu gösteren, öğreten; yardımcısı olmadan bütün işleri en güzel bir şekilde yöneten, tedbirli olan demektir. Allah’ın isim veya sıfatı olarak bu şekilde geçmemekle birlikte; Allah’ın doğru yolu gösterici olduğu birçok âyette bildirilmiştir.
6- er-RABBU: Kur’an’da 970 yerde geçer. Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan.
7- el-MÜBÎN: Varlığı gizli olmayan, apaçık olan, hakkı izhar eden, gerçeği beyan eden demektir. Kur’an’da 119 yerde geçer. Allah’ın sıfatı olarak sadece 1 âyette kullanılır: “… Ve bilirler ki Allah haktır, mübîndir/apaçıktır.” 2050
8- el-BURHÂN: Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran, bütün şüpheleri gideren kesin delil anlamında Kur’an’da 8 âyette geçer. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak kullanılmaz.
9- eş-ŞEDÎD: Şiddetli olan demektir. Allah hakkında Kur’an’da “Şedîdu’-azâb” (bir âyette,2051 “Şedîdu’l-ıkâb” şeklinde ise 14 âyette geçer. Her ikiside cezalandırması, azâbı şiddetli olan anlamına gelir.
10- el-VÂKIY: Allah’ın yaratıklarını tehlikelerden koruduğunu ifade eder. Mü’minleri dünya ve ahrette koruyup kollayan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak bu şekilde geçmez.
11- ZÜ’L-KUVVETİ: Kadir, çok güçlü, kuvveti tam olan, asla âcizliği bulunmayan demektir. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Gerçekten rızık veren, sağlam, kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” 2052
12- el-KAİM: Her şeyi görüp gözeten, koruyan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçmiştir: “Her nefsin kazandığını görüp gözeten, koruyan (Allah), hiç böyle olmayan gibi olur mu?”2053 Kayyûm şeklinde ise 3 âyette geçer.
13- ed-DÂİM: Sürekli var olan, ölümlü olmayan, Bâki. Kasas sûresinin 28 ve Rahmân sûresinin 26-27. âyetleri Allah’ın bu sıfatına delâlet eder.
14- el-HÂFIZ: Koruyan, esirgeyen/merhamet eden, gözeten, gizliyi bilen anlamına gelir. Kur’an’da tekil ve çoğul olarak 28 defa kullanılmıştır. “Kur’an’ı Biz
2048] 6/En’âm, 18; 61
2049] 2/Bakara, 186
2050] 24/Nûr, 25
2051] 2/Bakara, 165
2052] 51/Zâriyât, 58
2053] 13/Ra’d, 33
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indirdik ve Onu koruyacak olan da Biziz (Hâfızûn).”2054 “En hayırlı koruyucu Allah’tır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” 2055
15- el-FÂTIR: Yaratan, icad eden, yokken var eden demektir. Kur’an’da 6 yerde geçer. Hepsi de gökleri ve yeri yaratmasıyla ilgilidir. “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka dost mu tutayım?” 2056
16- es-SÂMİ’: Sözlerin açığını da gizlisini de işiten demektir. Allah, insanların fısıltılarına varıncaya kadar iyi veya kötü her sözünü işitir ve gereğini yapar, duâ ve niyazları duyar ve icâbet eder. Sâmi’ şeklinde Kur’an’da geçmez. Aynı anlamda Semî’ şeklinde Kur’an’da 47 âyette geçer.
17- el-MU’TIY: Nimet veren, ihsanda bulunan demektir. İsim olarak Kur’an’da geçmez. Allah’ın bu vasfı, Kur’an’da “a’tâ-yu’tî” fiiliyle ifade edilmiştir: “(Ey Muhammed!) Biz sana kevseri verdik.” 2057
18- el-KÂFÎ: Yeten, koruyan demektir. Allah’ın kuluna kâfi olması; hem yardım etmesi vekil olması, yol göstermesi, hem de yaptığını bilmesi, görmesi, şâhit olması, günahından haberdar olması ve hesaba çekmesi demektir. Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Allah kuluna kâfi değil mi?” 2058
19- el-EBED: Sonsuz olarak yaşayan, ölümü olmayan demektir. Bâkî ve Dâim sıfatlarıyla aynı anlamı ifade eder.
20- el-ÂLİM: Çok bilen, her şeyi bilen demektir. Bu sıfat, Allah’ın sırları, gizli olanları, olmuşu ve olacağı, görünen ve görünmeyen âlemi, yerde ve göklerde olup bitenleri, geçmişi, hali ve geleceği, canlı ve cansız bütün varlıkları, insanların gizli ve âşikâr bütün yaptıklarını, küçük ve büyük her şeyi bildiğini ifade eder. Âlim ismi Kur’an’da 13 âyette geçer. “Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. O göğüslerin özünü çok iyi bilendir.” 2059
21- es-SÂDIK: Söz, iş, vaad ve vaîdinde doğru olan; her sözünü yerine getiren, yalanı, yanlışı, hilesi, aldatması bulunmayan demektir. Allah’ın bu sıfatı, Kur’an’da azamet çoğulu olarak “sâdıkûn” şeklinde bir âyette geçer: “Biz şüphesiz sâdık olanlarız.” 2060
22- el-MÜNÎR: Aydınlatan, nurlandıran. Varlıklara nurunu veren, nurlandırıcı olan Allah’tır. Nur kelimesi Kur’an’da 43 âyette geçer.
23-et-TÂM: Tam ve kâmil olan, eksiksiz ve mükemmel. Allah’ın zât, isim, sıfat ve fiilleriyle mükemmel olduğunu, eksiksiği, kusuru, acziyeti ve za’fiyeti olmadığını, her şeyi ile tam olduğunu ifade eder. Kur’an’da geçmez.
24- el-KADÎM: Önlerine geçmek, cesur olmak, eski olmak, bir işe yönelmek ve râzı olmak anlamındaki “k-d-m” kökünden türeyen kadîm, eski, evveli olmayan, her şeyin önü ve evveli demektir. Kadîm; Allah’ın evvelinin, başlangıcının
2054] 15/Hıcr, 9
2055] 12/Yusuf, 64
2056] 6/En’âm, 14
2057] 108/Kevser, 1
2058] 39/Zümer, 36
2059] 35/Fâtır, 38
2060] 6/En’âm, 146
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 479 -
olmadığını, yaratılmadığını ve ezelî olduğunu ifâde eder.
25- el-VİTR: Tek ve eşsiz. “Şüphesiz Allah tektir, teki sever.” 2061
26- el-EHAD: Bir, tek, yegâne, biricik. Kur’an’da 85 defa geçer. “De ki O Allah tektir.” 2062
Tirmizî2063 rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de2064 yer almayan isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh, el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım, Mâliku’l-Mulk, zu’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd, es-Sabûr.
Yukarıda sayılan,2065 yani toplam 145 isimle, yine Kur’an ve hadislerden derlenen 138 isimle birlikte 283 isim Esmâü’l-Hüsnâ olarak değerlendirilebilir. Tabii, Allah’ın tüm isimlerinin bunlardan ibâret olup başka isminin olmadığını söylemek doğru olmaz. Allah’ın her şeyi sonsuz olduğu gibi isimleri de sonsuz ve sınırsızdır.
Tirmizî2066 rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de2067 yer almayan isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh, el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım, Mâliku’l-Mulk, zu’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd, es-Sabûr.
Allah’ın zâtı, bir: güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ise çoktur. Allah’ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.)’den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: “Yüce Allah’ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksandokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek ‘i sever. “ 2068
İsmin çoğulu olan esmâ ile “güzel, en güzel’ anlamındaki hüsnâ kelimelerinden oluşan esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’l-hüsnâ) terkibi naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifâde eder. Sadece Kur’an’da geçen İlâhî isimler 100’den fazladır. Muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilen başka isimler de mevcuttur. Esmâ-i hüsnâ terkibinin, geniş anlamıyla bunların hepsini kapsamakla birlikte terim olarak daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir.
Esmâ-i hüsnâ terkibinde yer alan hüsnâ kelimesi “güzel’ mânâsında sıfat veya “en güzel’ anlamında ism-i tafdîl sayılmıştır.2069 Her İki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup Allah’ın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhûm-i muhâlifini hatıra getirmez. İlâhî isimlerin güzellikle nitelendirilmesinin sebeplerini Ebû Bekir İbnü’l-Arabî şöyle sıralamaktadır:
2061] Buhârî, Deavât 68; Müslim, Zikr, 5-6
2062] 112/İhlâs, 1
2063] Deavât, 82
2064] Duâ, 10
2065] Tirmizî, İbn Mâce ve ilâve olarak Kur’an’daki 27 isim
2066] Deavât, 82
2067] Duâ, 10
2068] Osman Çetin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 118-122
2069] Lisânü’l-’Arab, “hsn” md.; Ebü’l-Beka, el-Külliyyât, “hüsn” md.
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esmâ-i hüsnâ Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifâde eder ve kullarda saygı hissi uyandırır.
Zikir ve duâda kullanılmaları halinde kabul edilmeye vesile olur ve sevap kazandırır.
Kalplere huzur ve sükûn verir, lütuf ve rahmet ümidi telkin eder.
Bilginin değeri, bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için esmâ-i hüsnâ bilgisine sahip olanlara bu bilgi meziyet ve şeref kazandırır.
Esmâ-i hüsnâ Allah için vâcip, câiz ve mümteni’ olan sıfatları içermesi sebebiyle O’nun hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmemize imkân verir.2070 Fahreddin er-Râzî ise hüsnânın bu mânâlarından Allah’a ait olanları zikretmekle yetinerek O’nun hakkında kullanılacak güzel kavramının kemal ve celâl niteliklerini dile getirdiğini ifâde etmiştir.2071 İnsanların büyük çoğunluğu kâinatın bir yaratıcı ve yöneticisinin bulunduğunu kabul etmekle birlikte madde özelliği taşımadığından O’nu duyularıyla idrâk etmeleri mümkün değildir. Şu halde yaratıcı ancak kâinat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı esmâü’l-hüsnâ bilgisi, Allah-âlem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah’ı tanıtması açısından önem taşımaktadır. Yaratıklara benzetme (teşbih) endişesiyle Allah’a İsim veya sıfat nisbet etmekte tereddüt gösteren filozofların aslında nefiy değil ispat konumunda kaldıklarını belirten Mâtürîdî, İlâhî isimleri benimsemek istemeyenlere şu soruların yöneltilmesini önerir: Evrenin yaratlışını kime nisbet ediyor ve hangi dini benimsiyorsunuz? Neye tapınıyor, hangi varlığa karşı duâ ve niyazda bulunuyorsunuz? Dinî emir ve yasakları hangi kaynaktan alıyorsunuz?2072 Mâtürîdî bu sorularıyla, büyük yaratıcının sadece zihnî bir varlık olmayıp fiilen de mevcut bulunduğunu, O’nun ancak isim ve sıfatları yoluyla aklen idrâk edilebileceğini vurgulamak istemektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, evrenin bir parçasını oluşturan insan, aklî istidlâlleri yanında gönül hayatı bakımından da Yaratıcı ile münâsebet kurmak ihtiyacındadır. Bu münâsebetin sağlanmasında esmâ-i hüsnânın vazgeçilmez bir rolü vardır. İsimlerin kelimeler ve seslerle ifâde edilmesi ve bu seslerin kulaklarda yankılanması, söz konusu iletişimi geliştiren ve güçlendiren âmillerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de duâ ve zikrin ısrarla tavsiye edilmesinin bir sebebi de bu olmalıdır. Hz. Peygamber’den rivâyet edilen duâ metinlerinde esmâ-i hüsnânın çokça yer alması dikkat çekicidir.2073 İlâh’ı birden fazla isimle anmak veya bazı sıfatlarla nitelendirmek acaba İslâm’ın çok önem verdiği tevhid ilkesini zedeler mi? “Zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen mânâ” şeklinde tarif edilebilen isim veya sıfatlar, zihnin dışında müstakil bir varlığa sahip bulunmadıklan için böyle bir endişeye mahal görülmemiştir. Mâtürîdi’nin de belirttiği gibi2074 insanlar ancak duyulanyla idrâk ettikleri konularda bilgi sahibi olabilirler. Bu sebeple duyular ötesı olan Allah kendisini duyular âleminin kavramlarıyla tanıtmıştır. Ancak Allah ile diğer şeyler arasında benzerlik kurulamayacağını
2070] el-Emedul-Aksâ, vr. 4b-5a
2071] Mefatihu’l-Ğayb, XV, 66
2072] Kitabü’t-Tevhid, s. 25
2073] Meselâ bk. Nevevî, el-Ezkâr, s. 111-113, 117, 348, 350
2074] Kitâbü’t-Tevhid, s. 24-25, 93-96
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 481 -
bildiren âyet,2075 Allah hakkında akıl ve hayâle gelebilecek her türlü yaratılmışlık özelliğini bertaraf eder. Aslında yaratılmışlar arasındaki benzetmeler sadece bir isimlendirmeden kaynaklanmaz. İki şey arasındaki benzerlik genellikle duyular yoluyla tesbit edildikten sonra ortak bir kelime ile adlandırılır. Hâlbuki Allah hakkında böyle bir tesbitten söz etmek mümkün değildir.
Allah’a nisbet edilen isimler içinde, ısı olayının ifâde edilebilmesi için “sıcaklık” kelimesinin icat edilmesi (vaz’) gibi insanlarca konulmuş bir ad yoktur. Çünkü böyle bir adlandırma, nesne ve olayların ya doğrudan veya dolaylı bir şekilde duyular yoluyla tanınması ile mümkün olur. Allah’ın bu yöntemle tanınması ise söz konusu değildir. Bu açıdan bakıldığında İlâhî isimlerin zâtî olmadığını, ancak övgü, duâ ve niyazla gönül hayatının derinleşmesi, zenginleşmesi ve mânevî doyuma kavuşması için vesile teşkil ettiğini söylemek gerekir. Ancak Cenâb-ı Hak zâtını bildiği için kendisine verdiği isimler zâtî niteliği taşır.
Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak mânâda aşkınlık ifâde eden “tesbih” kavramı ile, ardı arası kesilmeyen hayır ve bereket lutfetmekte erişilmezlik ifâde eden “tebâreke” fiili hem doğrudan doğruya Allah ve rab isimlerine veya O’nu niteleyen diğer kelimelere, hem de rabbe muzaf olan isim kelimesine nisbet edilmiştir. Bunun yanında zikir kavramı da çeşitli âyetlerde Allah’ı zikretme, rabbi zikretme, rabbin ismini zikretme şeklinde veya Allah’a işaret eden bir zamirle birlikte kullanılmış, ayrıca Alâk sûresinin ilk âyetinde okuma işinin Rabbin adıyla olması emredilmiştir. Sûrelerin başında ve bazı âyetlerde tekrarlanan besmele de Allah’ın ismini öne çıkarmaktadır. Bütün bu kullanımlardan anlaşılacağı üzere kulun yaratıcısına yönelik hürmet, tâzim ve sığınma fiilleri bazen O’nun en yaygın özel isimleriyle (Allah ve Rahmân) veya O’nu gösteren bir zamirle, bazen de bunlarla bağlantılı olan isim kelimesiyle irtibatlandırılmıştır. Buna bir de “mânâ sıfatları” denilen hayat, ilim, kudret gibi müstakil (zâttan ayrı düşünülebilen) kavramların Allah’a nisbet edilemeyeceğini ileri süren Cehmî-Mu’tezilî telâkkiyi eklemelidir. Bu sebeple olacaktır ki erken dönemlerden itibaren akaid ve kelâm literatürünün “esmâ ve sıfat” bahislerinde bir isim-müsemmâ tartışması başlamıştır. Genellikle Mu’tezile ile Şia âlimleri Allah’a nisbet edilen isim veya sıfatların müsemmânın yani zât-ı İlâhîyyenin gayri olduğunu iddia ederken Ehl-i sünnet âlimleri “gayri” kelimesini kullanmaktan çekinmiş, bazen, “İsim müsemmânın aynıdır” demiş, bazen de kanaatini, ‘Ne aynı ne de gayrıdır’ şeklinde belirtmiş, bir kısım kelâmcılar da isimler arasında gruplandırma yaparak bir sonuca varmak istemişlerdir. Konuyla ilgili tartışma daha çok lafzîdir. Her dindar insanın mânevî yöneliş ve ibâdetlerinin Yüce Yaratıcının bizzat kendisine olduğu şüphesizdir. O’nunla iletişim kurmak ve söyleşmek dindar için vazgeçilmez bir ihtiyaç, paha biçilmez bir haz olup bu iletişime zihinle kalbin yanında bunlarla etkileşim halinde bulunan dilin ve kulağın da katılması lâzımdır. Dil O’nun isimlerini zikreder, kulak da bu zikri algılar. Böylece dindar insan bu ruhî yüceliş çabasında Allah, rab ve benzeri esmâyı duyuş ve yüceliş aracı, yani iletişim vâsıtası olarak kullandığı gibi bazen esmâya yaklaşabilmek için isim kelimesinden faydalanmayı gerekli görebilir. Meselâ müslümanın, hayatı boyunca duâ ve ilticâ cümlesi olarak en çok tekrar ettiği besmelede “Allah ile başlıyorum” (billâh) yerine “Allah adıyla başlıyorum” (bismillâh) demesi onun kulluk konumu bakımından çok daha uygun görünmektedir. Konuya teknik açıdan nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın gerçekte
2075] 42/Şûrâ, 11
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu tür kelime ve kavramlar, delâlet ettikleri varlığın bizzat kendisi değil, onun hatırlatıcısı ve tanıtıcısı durumundadır. Bu sebeple isim müsemmânın gayrıdır. Bunun yanında Allah, Rab ve benzeri esmâ ile veya bunlara isim kelimesinin eklenmesiyle yapılan teşbih, tâzim, hamd ve zikirlerde gönlün amaçlayıp bağlandığı varlık Yüce Yaratanın kendisi olup kelimeler, O’na ulaştıran önemli vâsıtalardır. Bu bakımdan da isim müsemmânın aynıdır.
İlâhîyat alanında isim veya sıfat terimi “zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen mânâlar” diye tarif edilir. İbn Hazm yadırganacak bir tutum sergileyerek Allah’a izâfe edilecek bütün kavramların isim olduğunu, “mevsûfa yüklenmiş ârazlardan başka bir anlam taşımayan sıfat kelimesinin O’na nisbet edilemeyeceğini öne sürer.2076 Hâlbuki sıfat kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemekle birlikte hadislerde yer almış ve İslâm literatüründe Allah’a yaraşır bir muhtevâ ile kullanılagelmiştir. Kelâm âlimleri, İbn Hazm’ın iddiasının aksine isim veya sıfat ayırımı yapmaksızın zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen bütün kelimeler içinde sadece Allah lafzı için bir mânâ aranmadığını, diğerlerinin ise muhtevâlarıyla birlikte zâta izâfe edildiğini ve bu bakımdan önce sıfat, sonra isim özelliği taşıdıklarını kabul ederler. Aksi takdirde bunlar kuru birer isimden ibâret kalır. Nitekim Kur’an’da geçen “esmâ-i hüsnâ” ya lafza-i celâli nitelemekte veya içinde bulunduğu âyetin mânâ ve hükmünü açıklayıp pekiştirmektedir.
Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
Bu konuda ilk akla gelen şey, sayıyı doksan dokuz olarak belirleyen ve müslümanlar arasında meşhur olan hadistir. Ebû Dâvüd ile Nesâî dışında Kütüb-i Sitte’de Ahmed bin Hanbel’in el-Müsned’inde, Nesâî’nin es-Sünenü’l-Kübrâ’sında,2077 Hâkim’in Müstedrek’i ile2078 diğer hadis mecmualarında yer alan2079 ve hepsi de Ebü Hüreyre’ye ulaşan rivâyetlerin muhtevâsı iki kısma ayrılır. Bütün rivâyetlerin kaydettiği birinci kısmın meâli şöyledir: “Allah’ın doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen (ihsâ) cennete girer.” Hadisin bu kısmını içeren bazı rivâyetlerin sonunda; “O tektir, tek olanı sever” şeklinde bir ilâve de mevcuttur. Metindeki “ahsâhâ” lafzı bazı rivâyetlerde “hafizahâ” ibaresiyle nakledilmiştir. Hadiste cennete girmeye vesile olarak gösterilen “ihsâ” kelimesinin buradaki anlamı üzerinde Buhârî’den itibaren önemle durulmuş ve kelimenin “saymak, ezberlemek, anlamak” şeklindeki sözlük anlamının ötesinde bir mânâ taşıdığı görüşü ağırlık kazanmıştır.2080 Öyle anlaşılıyor ki bu kelime “İslâm’ın ulûhiyyet inancını naslara başvurmak sûretiyle tesbit edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhî yetkinlik kaydetmek” anlamını içermektedir.
Ebû Hüreyre hadisine yer veren on beş civarında ana hadis kaynağı içinde sadece Tirmizî ile İbn Mâce tarafından metne, doksan dokuz isim ihtivâ eden bir liste ikinci kısım olarak eklenmiştir. Tirmizî hadis için kaydettiği dört ayrı senedin sadece birine,2081 İbn Mâce de iki senedin birine isim listesini ilâve etmiştir.2082
2076] el-Fasl II, 120, 150-151, 173
2077] Nu’ût, I, IV, 393
2078] I, 16-17
2079] Suyûtî, III, 613
2080] konu ile ilgili çeşitli yorumlar için bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI/228-230
2081] De’avât 82
2082] Du’â 10
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 483 -
Buna karşılık Buhârî, Müslim, es-Sünenü’1-Kübrâ’sında Nesâi ve hadisi yedi ayrı senedle tekrarlayan Ahmed bin Hanbel2083 bu listeye yer vermemişlerdir. Tirmizî’nin Sünen’inde kaydedilen liste lafza-i celâl ile başlayıp Sabûr ismiyle sona ermekte ve daha sonra İslâm dünyasında meşhur olmuş şekliyle doksan dokuz ismi içermektedir. Bunların İlk on dördü Haşr sûresinin son âyetlerinde2084 sıralandığı şekliyle alınmıştır. İbn Mâce’nin rivâyet ettiği listede ise bu düzen korunmadığı gibi farklı isimler de yer almış, ayrıca metnin sonundaki Ehad ismiyle sayı 100’e çıkarılmıştır.
Esmâ-i hüsnâ hadisi Ebû Hüreyre’den başka Selmân-i Fârisî, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer ve Hz. Ali’den de farklı şekillerde rivâyet edilmiş, ancak bunların hepsi zayıf kabul edilmiştir. Müfessir İbn Atıyye, Ebû Hüreyre hadisinde liste dışındaki kısmın mütevâtir olduğunu ileri sürmüşse de İbn Hacer bunun doğru olmadığını, bu bölümün olsa olsa meşhur derecesine çıkabileceğini belirtmiştir.2085 Bununla birlikte Ebû Zeyd el-Belhî gibi bazı âlimler, bu kadar önemli bir sonuç doğuracak olan hadisin sayı verdiği halde güvenilir bir isimler listesi ihtivâ etmemesini gerekçe göstererek rivâyetin birinci kısmına bile güvenilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Fahreddin er-Râzî ise bu belirsizliği, beş vakit namaz içinde “orta namaz”ın,2086 Ramazan ayı içinde Kadir gecesinin gizlenişi gibi doksan dokuz ismin bütün İlâhî isimler içinde gizli tutulmuş olmasıyla açıklamak istemiştir.2087 Hadisin birinci kısmındaki doksan dokuz sayısına, “Neden daha fazla veya daha az değil?”; yüzden bir eksik kaydına ise. “Bu değişik ifâdenin amacı nedir?” şeklinde itirazlar yöneltilmiştir. Yüzden bir eksik kaydının doksan dokuz sayısını belirgin hale getirme amacını taşıması kuvvetle muhtemeldir. Arapça’da harflerde noktaların kullanılmadığı dönemlerde doksan dokuz ile yetmiş yedinin benzer şekilde yazılması sebebiyle sayının yetmiş yedi değil, doksan dokuz olduğunu vurgulamak maksadıyla bu kaydın râviler tarafından eklenmiş olduğu da düşünülebilir. Öte yandan hadisteki doksan dokuz sayısının sınırlandırıcı değil, çokluktan kinâye olduğunu söyleyenler de vardır. Hatta Nevevî bu konuda ittifak bulunduğunu kaydeder. Çünkü Hz. Peygamber duâ mahiyetindeki bir hadisinde Allah’ın, Kitabında beyan ettiği veya yaratıklarından herhangi birine öğrettiği isimlerinden başka gayb ilminde sakladığı isimlerinin de mevcut olduğunu ifâde etmiştir.2088 Ayrıca namazlardan sonra okunan doksan dokuz tesbihte olduğu gibi bu sayının da Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla bildirilmiş bir özelliği bulunabilir. Bazılarına göre ise söz konusu hadisteki isim sayısı doksan dokuz değil 100’dür. Bu durumda İbn Mâce rivâyetinde yer alan “vitr” ismini yahut listenin başındaki gâib zamirini veya “ellezî lâ ilâhe illâ hû” ibâresini sayıya almak gerekecektir, Abdülkâhir el-Bağdadî ile Fahreddin er-Râzî gibi bazı müelliflfl er tek sayının önemi üzerine bazı açıklamalar da yaparlar.2089 Birçok âlim, Ebû Hüreyre hadisinin ikinci kısmındaki doksan dokuz ismin asıl metinde bulunmayıp râvi tarafından eklendiği görüşündedir. Listenin Buhârî ile Müslim’de yer almayışı da bununla açıklanmıştır. Nitekim listeye yer veren iki muhaddisten Tirmizî’de bulu2083]
Müsned II/258, 267, 314, 427, 499, 503, 516
2084] 59/22-24
2085] el-Muharrerü’l-Vecîz, VII, 213, Fethu’l-Bârî XI, 218-219
2086] salât-ı vustâ, bk. 2/Bakara, 238
2087] Levâmi’u’l-Beyyinât, s. 77-78
2088] Şerhu Şahîh-i Müslim XVII, 5, krş. Müsned I, 391, 452; Hâkim, I, 509
2089] el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, vr. 49b-50a; Levâmiu’l-Beyyinât, s. 81-82
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nan yirmi beş isim İbn Mâce’de, onda bulunan 100 isimden yirmi altısı Tirmizî’de mevcut değildir. İki listenin toplamı ise 125 isme çıkmaktadır.
Bununla birlikte Kur’an’da yer aldığı halde bu iki rivâyette görülmeyen isimler bulunduğu gibi, aynı kökten türeyen veya ayrı kökten olmakla birlikte aynı mânâya gelen isimler de listede mevcuttur.2090 Kaynakların belirttiğine göre II. (VIII.) yüzyıldan itibaren doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’den esmâ-i hüsnâ listeleri çıkarma çalışmalarına başlanmıştır. Bu teşebbüslerde İbn Abbas ile İbn Ömer’den nakledilen şu hadisin de etkisi olmuştur: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki onları sayan cennete girer, onlar Kur’an’da mevcuttur.”2091 Bazı âlimler meşhur hadiste bulunup da Kur’an’da yer almadığını tesbit ettikleri isimleri oradan tamamlamaya çalışmışlar, bazıları da kendilerinin koyduğu ölçüler çerçevesinde yeni tesbitler yapmışlardır. İbn Hacer, Tirmizî’nin listesinde yer aldığı halde Kur’an’da bulunmayan isim sayısını yirmi yedi olarak belirlemiş ve bunların yerine Kur’ân-ı Kerîm’den aynı sayıda isim bularak yeni bir liste düzenlemiştir. Fakat bu yeni listede de lafız ve mânâ bakımından mükerrerlerin bulunduğuna, bunların listeden çıkarılarak yerlerinin sahih hadislerle doldurulmasının gereğine de işaret etmiştir. 2092
Ancak İbn Hacer’in bu tesbitinde bazı hatalara düştüğü görülmektedir. Kendisi eserinde Tirmizî’nin rivâyetini, “Doğruya en yakın olup esmâ-i hüsnâ şârihlerinin ekseriya güvendiği rivâyet budur” kaydıyla naklederken “Hâlık” ismine yer verdiği halde2093 bu defa onu Kur’an’da bulunup da Tirmizî’de mevcut olmayan isimler listesine almıştır. Esasen elde bulunan el-Câmicu’s-Sahîh (Sünen) nüshalarında ve bu esere dayanarak meşhur olan esmâ-i hüsnâ listesinde hâlik ismi mevcuttur. İbn Hacer ayrıca Rahmân sûresinde iki defa geçen “Zül-Celâli ve’I-İkrâm” ismini2094 Kur’an’da yer almayan isimler arasında zikretmiştir. Buna göre doksan dokuz isim içinde Kur’an’da isim olarak bulunmayan esmâ-i hüsnânın sayısı yirmi altıdır. Ancak bunların yirmisi daha çok fiil sigasıyla olmak üzere çeşitli kelime şekilleriyle Allah’a izâfe edilmiştir. Bu yolla doksan dokuz isimden Kur’an’da yer almayanların sayısı altıya düşürülebilir. 2095
Daha ilk dönemlerden itibaren Kur’an’dan doksan dokuzluk liste çıkarma denemeleri yapılmıştır. Meselâ esmâ-i hüsnânın etimolojisiyle ilgili müstakil bir eser kaleme alan Zeccâcî, Ebû Zeyd el-Ensârî’nin (ö. 215/830) Kur’an’dan çıkardığı ve Süfyân b. Uyeyne’nin de tasvip ettiği doksan dokuzluk bir listeyi sûreleriyle birlikte vermiştir.2096 Ca’fer es-Sâdık’ın da doksan dokuz ismin Kur’an’da mevcut olduğunu söylediği nakledilmiştir. Ancak Fâtiha’dan İhlâs sûresine kadar yirmi sekiz sûrede gösterilen isim sayısı 111’e çıkmaktadır.2097 Doksan dokuzluk listede bulunup da Kur’an’da yer almayan isimlerin sayısını yirmi beş olarak gösteren İbnü’l-Vezîr ise Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut İlâhî isimlerin en sahih ve en makbul
2090] Bağdadî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, vr. 48ab; Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 32; İbn Kesîr, III, 257; İbn Hacer, XI, 219
2091] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, Beyrut, 1409/1988, III/615
2092] Fethu’l-Bârî, XI/222, 224
2093] a.g.e., XI, 219
2094] 55/27, 78
2095] Hâfıd, Mâni’, Dâr, Nâfi’, Reşîd, Sabûr
2096] İştikaku esmâ’illâh, s. 19-21
2097] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III/615-616
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 485 -
esmâ olduğunu, kimseyi taklit etmeden bizzat kendisinin Allah’ın kitabında tesbit ettiği isimlerin 155’e ulaştığını ve fiillerden çıkarılabilecek isimlerle (bazıları bunların sayısını 1000’e kadar çıkarmaktadır) selbî-tenzîhî isimlerin bu sayıya dâhil olmadığını belirtir.2098 Fakat İbnü’1-Vezîr’in kitabında yer alan isimlerin 167 olduğu görülmektedir. Bu tür tesbitler sonunda verilen listelerin zaman zaman bizzat tesbitte bulunanın belirlediği sayıya bile uymamasının sebebi eş anlamlı kelimelerin tekrarı, izâfet vb. bir bağlantı ile oluşan veya fiil sigasıyla geçen bir kavramdan türetilen isimlerin alınıp alınmaması hususundaki tereddütler, dikkatsizlik ve bir de istinsah hatası olarak düşünülebilir.
Şiî literatüründe doksan dokuz isim hadisi Hz. Alî’den rivâyet edilerek liste verilmekte,2099 bazı kaynaklarında ise Ali ile Ebû Hüreyre rivâyeti birleştirilerek sayı 133’e çıkarılmaktadır. Şiî âlimlerinin Kur’an’dan çıkardığı esmâ sayısının 127 olduğu ifâde edilmektedir. Bu âlimlerin önem verdiği Cevşen-i Kebîr’de ise her biri onar isim içeren 100 bölüm halinde 1000 isim mevcuttur. 2100
En önemli konusunu ulûhiyyetin oluşturduğu İlâhî dinler içinde İslâmiyet, Allah’ın isim ve sıfatlarına ayrı bir önem vermiş, tevhid inancının açık bir şekilde anlaşılabilmesi için Yaratanla yaratılmışların niteliklerinin vuzûha kavuşturulmasını fevkalâde gerekli görmüştür. Zât-ı İlâhîyyenin bilinmesi isimleri ve sıfatlarıyla mümkün olacağından Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın güzel isimlerinin bulunduğu, O’na bu isimlerle duâ, niyaz ve ibâdette bulunulması gerektiği, bu konuda doğru yoldan ayrılanlara itibar edilmemesi lâzım geldiği,2101 aynca esmâ-i hüsnânın hangisiyle olursa olsun duâ edilebileceği2102 belirtilmiş ve son nâzil olan sûrelerden birinde de on altı kadar isim bir arada zikredilmiştir.2103 Esmâ-i hüsnânın tertibi konusunda örnek teşkil eden bu son âyetler Allah’a nisbet edilen bazı tenzihî ve sübûtî sıfatları içerdiği gibi isim, fiil ve terkip şeklindeki esmâya da yer vermektedir. Bu âyetlerden ilham alan birçok âlim eski dönemlerden itibaren Kur’an’da bulunan isimleri doksan dokuz sayısına bağlı kalmadan araştırıp listeler düzenlemeyi denemişlerdir.
Allah’ın isim veya sıfatlan O’nun zâtına nisbet edilen mânâ ve kavramlardan ibârettir. Bu kavramlar şekil itibârıyla isim, fiil veya zarf alabileceği gibi izâfet veya başka yollarla oluşmuş bir terkip halinde de bulunabilir. Kur’ân-ı Kerîm’in edebî üslûbu gereği aynı kökten gelen veya ayrı köklerden olmakla birlikte eş anlamlar taşıyan isimler de az değildir, İslâm’a mahsus ulûhiyyet inancında ilim, kudret ve yaratıcılık büyük bir yer tutar ve Kur’an âyetlerinin temel örgüsünü oluşturur. Bundan dolayı çeşitli kalıplarla Allah’a nisbet edilen fiillerden birçok isim ve sıfat türetmek mümkündür. Konuyla ilgili çalışmalarda Kur’ân-ı Kerîm’den değişik sayılarda esmâ-i hüsnâ tesbit edilmiştir. Abdülkadır el-Kureşî’nin Hattâbî’den naklen Ebû Abdullah ez-Zübeyri’ye nisbet ettiği listede Kur’an’dan çıkarılan esmânın 313 olduğu ifâde edilmekte ve bunlar alfabetik
2098] İşârul-Hak, s. 158-162
2099] Meclisî, Bihâru’l-Envâr, Beyrut, 1403/1983, IV/186-187
2100] bk. Cevşen; Şii literatüründeki esmâ-i hüsnâ çalışmaları için bk. Âgâ Buzürg-i Tahranî, ez-Zerîa ilâ Tasnîfi’ş-Şia, Beyrut 1403/1983, II/66-67; V/287; XIII/88-90
2101] 7/A’râf, 180
2102] 17/İsrâ, 110
2103] 59/Haşr, 22-24
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıraya konularak verilmektedir.2104 Ancak el-Cevâhirü’1-Mudıyye’nin yazma2105 ve matbû nüshalarından yapılan tesbitte bu sayının 302-305 arasında değiştiği görülmüştür. Ayrıca bu isimlerden otuz beş kadarının Kur’an’da kök olarak Allah’a nisbet edilmediği, bir o kadarının da sadece fiil sigalarıyla O’na izâfe edildiği, buna karşılık “râmî”,2106 “târik”,2107 “mâhî”2108 gibi kavramların Kur’an’da yer aldığı halde listeye alınmadığı tesbit edilmiştir. J. W. Redhouse tarafından kaleme alınan bir makalede2109 Kur’an’da yer aldığı bildirilen, aynca bazı Batılı araştırmacılarca düzenlendiği ifâde edilen listelerden çıkanlıp alfabetik olarak sıralanan isimlerin sayısı ise 552’ye ulaşmaktadır. Ancak, Kur’an’da fiil şeklinde geçen ve bu listeye alınan kavramların bir kısmı için “Kur’an’da geçmiyor” kaydı konulurken,2110 birçok isim de bazı eklerin getirilmesiyle tekrar edilmiştir. Meselâ Allah ismi on dokuz, ilâh on bir defa tekrarlanmıştır. Bu yolla meydana gelen toplam tekrar sayısı 3O9’u bulmaktadır. Daniel Gimaret’nin telif ettiği eserde ise çoğu Kur’ân-ı Kerîm’de geçen 285 isim üzerinde durulmuştur. 2111
Kur’ân-ı Kerîm’in incelenmesi ve muhtelif hadis kaynaklarının taranması sonunda İlâhî isim veya sıfat sayılan birçok kavramın ortaya çıktığı görülmektedir. Aynca bunlara naslarda geçmediği halde kelâm, tefsir ve tasavvuf literatüründe kullanılan, müslüman toplumların dil ve edebiyatlannda yer alan kelime ve terkipleri de eklemek gerekir. Nasta yer aldığı halde2112 orada Allah’a nisbet edilip edilmediği tartışmalı olan isimlerden biri şeydir. Cehm b. Safvân, kelimenin yeterince kemal ifâde etmediğini ileri sürerek Allah’a nisbet edilmesini doğru bulmamışsa da, Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr’dan itibaren âlimlerin çoğu “mevcut” mânâsına aldıkları şeyin zât-ı İlâhîye ye nisbetini câiz görmüşlerdir. Mevcûd kelimesi de aynı nitelikte görülmüştür. Kur’an’da yer alan evvel ve âhir isimleri, zât-ı İlâhîyyenin varlığı için başlangıç ve sona eriş düşünülemeyeceğini vurgular. Bu nitelikleri ifâde etmek üzere İslâm düşünce tarihinde kadîm, ezelî, bâkî, dâim, vâcibül-vücııd li-zâtih (mevcûdiyeti için başkasına muhtaç olmayan) gibi kelime veya terkipler kullanılmıştır.2113 Özellikle kelâm literatüründe kullanılan sâ-ni’ ismi “bilgi, mahâret ve incelikle yapan, yaratan” mânâsına gelip Kur’ân-ı Kerîm’de fiil ve masdar şeklinde Allah’a nisbet edilmiştir. 2114
Ebû Hüreyre rivâyetindeki doksan dokuzluk listede bulunmayan bazı isimler çeşitli hadis kaynaklarında Allah’a nisbet edilmiştir. Bunlar arasında vitr,2115 sübbûhun kuddûs,2116 cemîl2117 en çok kullanılanlardır. Bir hadiste. “Dehre sövmeyi2104]
el-Cevâhiru’l-Mudıyye, I/22-28
2105] Süleymaniye Ktp., nr. 840, 841
2106] 8/Enfâl, 17
2107] 18/Kehf, 99
2108] 13/Ra’d, 39
2109] JRAS, XII, l-69
2110] Meselâ bk. 60, 87, 549. isimler
2111] Les Noms Divins en İslâm, s. 431-436
2112] bk. 6/En’âm, 19; 28/Kasas, 88
2113] Diğer bazı kullanımlar için bk. Fahreddın er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, I/119-130
2114] 20/Tâhâ, 41; 27/Neml, 88
2115] bir, tek; Buhârî, De’avât 68), mukallibul-kulûb, Mûsârriful-kulûb (kalpleri halden hale çeviren; Buhârî, Kader 14, Tevhid 11
2116] her zaman ve her dilde yüceltilen: Müslim, Salât, 223
2117] Müslim, İmân 147
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 487 -
niz, zira -sizin telakkinize göre- dehr Allah’tan başka bir varlık değildir” denilmişse de2118 burada İlâhî kudretle gerçekleşebilen olayları “mutlak zaman” anlamındaki dehre nisbet eden Câhiliye anlayışına2119 karşı zımnî bir eleştiri bulunduğundan hadiste yer alan dehrin esmâ-i hüsnâdan sayılması mümkün değildir. Ancak esmâ-i hüsnâdan adl isminin “âdil” anlamında kullanılması gibi bu hadisteki dehr kelimesinin de “dâhir” (olayları yöneten, çekip çeviren} mânâsında isim olduğunu, dolayısıyla esmâ-i hüsnâdan sayılması gerektiğini ileri sürenler de vardır. 2120
Âyet ve hadislerde Allah hakkında “ene” (ben), “nahnü” (biz), “ente’ (sen), “hüve” (o) zamirleri de kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok Hz. Mûsâ ile Meryem’den bahseden Tâhâ ve Meryem sûreleri mütekellim zamirlerinin çok kullanıldığı örnek sûreler olarak zikredilebilir. İslâm’da en faziletli ibâdet kabul edilen namazda daima tekrarlanan ve Allah ile kul arasındaki ilişkiyi dile getiren Sübhâneke, Fâtiha, Salli-bârik metinleriyle, selâmdan sonra okunan “Allahümme en-te’s-selâm” tesbihinde muhâtap zamirleri hâkim bir üslûp oluşturur. Öte yandan özellikle tasavvuf literatüründe “hüve” (hû) zamirine büyük bir önem atfedilmiştir. Kuşeyrî’nin, tasavvuf ehlince Allah’a yakınlığın en veciz ifâdesi olarak kabul edildiğini belirttiği,2121 İbnü’I-Arabî’nin “zikirlerin doruk noktası” diye değerlendirdiği2122 hüve zamiri ma’bûdun niteliklerini değil, doğrudan doğruya zâtını, başka bir deyişle bütün vasıflarını ihtivâ eden lafza-i celâli simgeler.2123 Özellikle tasavvuf çevresinde hüvenin geniş ölçüde önem kazanmasında, lâfza-i celâl kadar olmasa da cehrî zikre elverişli olan söyleyiş kolaylığı ve ses vurgusunun da etkisi bulunabilir. Hüve, bir kısım esmâ-i hüsnânın yer aldığı Haşr sûresinin son âyetlerinde2124 yedi defa müstakil olarak, iki defa da bitişik zamir şeklinde tekrar edilmiş, tevhid inancını veciz bir üslûpla dile getiren İhlâs süresinin başında ise sûrenin içerdiği tenzihî sıfatların mevsûfu olarak kullanılmıştır. Bazı sûrelerin başında bulunan hecâ harflerinin (hurûf-i mukattaa) esmâ-i hüsnâdan birinin ilk harfini oluşturduğu ve onun yerini tuttuğu ileri sürülmüşse de bu telakki itibar görmemiştir. 2125
Türk edebiyatındaki manzum esmâ-i hüsnâlar üzerinde bir çalışma yapan Halil İbrahim Şener, doksan dokuz ismin dışında Türkçe’de kullanılan altmış altı ismin listesini vermiştir.2126 Arapça, Farsça ve Türkçe kelime veya terkiplerden oluşan bu isimlerin bir kısmının İlâhî fiillerden türetildiği, bir kısmının da övgü ifâde ettiği görülmektedir.
Esmâ-i hüsnâ ile ilgili eserlerde ele alınan konulardan biri de ismi a’zamdır. Allah’a izâfe edilen yüzlerce isim arasından birini “en büyük isim” diye tercih etme girişimleri erken dönemlerden itibaren başlamıştır. Ancak Taberî, Eş’arî ve Bâkıllânî başta olmak üzere birçok âlim, belirli bir isme “en büyük” özelliğini nisbet etmek için naklî veya aklî bir delil bulunmadığını söylemiştir. Esasen mânâ
2118] Buhârî, Edeb 101, Tefsir 45/1, Tevhid 35; Müslim, Elfâz 2-4
2119] bk. 45/Câsiye, 24
2120] Râgıb el-lsfahânî, el-Müfredât, “dhr” md.
2121] et-Tahbîr fi’t-Tezkîr, s. 25
2122] el-Fütûhât, II, 146
2123] Fahreddin er-Râzî, Levâmi’ul-Beyyinât, 109-113
2124] 59/22-24
2125] bk. Beyhakî, I/163-165
2126] Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-hüsnâlar, s. 45-47
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve şümûlünün genişliği sebebiyle bu özelliği taşıyacak bir isim varsa o da lâfza-i celâldir. Hangi ismin neye göre ism-i a’zam kabul edileceği husûsu belirsizdir. Eğer bu seçimde kulun mânevî hayatını en çok etkileyen bir isim olma özelliği dikkate alınacaksa o takdirde tercih sebebi isimden çok kişinin şahsî durumu olacaktır. Eğer kul mâsivâdan sıyrılıp aklı, fikri ve gönlüyle sadece Allah’a yönelirse onun duâ ve zikrinde yer alan her isim en büyük etkiye sahip olur. İsm-i a’zamın varlığını kabul eden, fakat insanlar tarafından bilinmesinin imkânsız olduğunu savunan görüş de farklı bir sonuca varmamaktadır. Bir ism-i a’zamın varlığını ve insanlarca da bilindiğini ileri sürenler ise İbn Hacer’in sıraladığı on dört ayrı isim önermektedir.2127 Bu belirsizlik de konuyla ilgili kesin bir delilin bulunmadığını gösterir.
Müteahhir dönem selef âlimlerinden İbnü’l-Vezir’in de belirttiği gibi İşârü’l-Hak, s. 174, 186) esmâ-i hüsnâyı özelleştiren kriter, Allah’ı kusurlardan tenzih etmek ve yetkinlik kavramlarıyla nitelemekten ibârettir. Bu temel ilke kelâm ilminde selbî (tenzihî) ve sübûtî sıfat gruplarıyla işlenmektedir. Selbî sıfatlar acz ve noksanlık ihtivâ eden mânâlar taşıdıkları için ulûhiyyet makamıyla bağdaşmayan nitelikleri reddeden kavramlar olup Allah’ın ne olmadığını ifâde eder. Bunların hedefi tevhid inancını oluşturmaktır. Sübûtî sıfatlar ise Allah’ın varlığını, etkinliğini ve zâtının yetkinliklerini (kemal) dile getiren kavramlardır. Allah çeşitli âyetlerde her iki grup isim veya sıfatla da kendini nitelemiştir. Bazı hadis metinlerinde de aynı mâhiyette isimler yer almıştır.
Öte yandan Allah’ı naslarda bulunmayan kavramlarla nitelemenin câiz olup olmadığı meselesi, Cehmiyye ve Mu’tezile gruplarının ortaya çıkışından itibâren tartışma gündemine girmiştir. Âlimler özel isimlerin “mürtecel” olduğunu, yani kendileri bir mânâ taşısa bile bunu müsemmâlarına yüklemediklerini göz önünde bulundurarak Allah’a kendisinden başkasının isim koyamayacağı husûsunda ittifak etmişlerdir. Genellikle selef âlimleriyle muhaddisler muhâfazakâr bir yaklaşımla bütün esmâ-i İlâhîyyenin Allah’ın bildirmesine bağlı (tevkîfî) olduğu ve dolayısıyla naslarla sınırlı bulunduğu görüşünü savunmuşlardır. Eş’arî’nin naklettiğine göre Mutezile’nin Bağdat kolu da aynı görüştedir.2128 İbn Fürek bizzat Eş’arî’nin de aynı kanaatte olduğunu kaydeder.2129 Esmâ-i İlâhîyyenin tevkîfî olduğunu kabul eden İbn Hazm, tereddütsüz övgü ifâde etse bile naslarda yer almayan kavramların Allah’a nisbet edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen esmâ-i hüsnâ hadisinin liste dışındaki kısmını sahih gören İbn Hazm, naslarda fiil sigalarıyla zâta izâfe edilen kavramlardan isim türetmeyi de uygun bulmaz. Çünkü bu takdirde sayı doksan dokuzu aşacaktır. İbn Hazm Allah’a nisbet edilemeyecek birçok ismi de örnek olarak sıralar. Bunların içinde doksan dokuzluk listede yer alan yirmiye yakın isim de vardır.2130 Ancak İbn Hazm’ın kesin kabul ettiği doksan dokuz sayısını kendi ölçüleri uyarınca nasıl tamamladığı bilinmemektedir. Bağdat ekolü dışındaki Mutezile âlimleriyle birçok kelâm âlimi ise naslarda yer almamakla birlikte tenzih mâhiyetinde olan kelime ve terkiplerle Allah’ın nitelendirilmesinde sakınca görmemişlerdir. Sübûtî sıfatlara gelince, ulûhiyyetin şânına yakışan ve herhangi bir şekilde eksiklik anlamı
2127] Fethu’l-Bârî, XXI/227-228
2128] Makâlât, s. 197, 525
2129] Mücerredü’l-Makâlât, s. 42. 49-50
2130] el-Fasl, II/341-346
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 489 -
içermeyen bütün kavramlar kemal mertebesinde olduğundan O’na nisbet edilebilir. Allah’ın bizzat kendini tanıtması, bir insanın da başkalarını tarif etmesi nasıl doğru ise, akıl yoluyla O’nun tarif edilmesi de doğru olur. Aslında ulûhiyyetle bağdaşan bu tür adlandırma ve nitelendirmelerin, naslarla sâbit olan zengin isim ve sıfatlardan bir veya birkaçının çerçevesine gireceğine muhakkak nazarıyla bakılmaktadır. Gazzâlî de bu nitelikteki isimlerin tevkîfî olmadığını kabul eder. Ancak Gazâlî, anlam kadrosu içinde yetkinlikle birlikte eksiklik ve kusur işaretleri de bulunan, dolayısıyla Allah’a isim ve sıfat olarak verilmesi sakıncalı olan kavramlara da dikkat çekmiştir. Meselâ mânâsının içinde menetme, engelleme unsuru bulunan “âkil”, önceden bilinmeyen bir şeye sonradan vâkıf olma unsuru bulunan “ârif”, önceden bilinmeyeni süratle idrâk etme unsuru bulunan “fatîn, zekî” kelimeleriyle Allah’ın adlandırılması doğru değildir. Kur’an’da fiil sigasıyla veya belli bir söz dizisi içinde Allah’a nisbet edilen “remy” (atmak) ve “zer’” (ekip biçmek) kavramlarından hareketle2131 “yâ râmî, yâ zâri’” demek de mümkün değildir; çünkü bunlar üslûp ve ifâde açısından küçümsemeyi andırır. Buna karşılık sabûr, halîm, rahîm gibi isimler beşer çerçevesinde düşünüldüğü takdirde duygusal unsurlar taşıdığı halde nassın müsâadesiyle Allah’a nisbet edilmiştir.2132 Ancak bunlar İlâhî sıfat olarak düşünüldüğünde bütün olumsuz unsurlardan sıyrılıp şân-ı ulûhiyyete yakışacak bir muhtevâ kazanır. Şu halde dil, üslûp ve muhtevâ bakımından yetersizlik ve küçümseme ifâde etmeyen, ulûhiyyet makamıyla bağdaşabilen kavramlarla Allah’ı adlandırıp nitelemekte bir sakınca bulunmasa gerektir.
Müfessir Âlûsî, Allah’a isim nisbet edilmesini vahye dayalı olma şartına bağlayanların çoğunluğu teşkil ettiğini söylüyorsa da2133 bu doğru değildir. Nitekim “tevkîf” ilkesini benimseyenlerin bile kendi eserlerinde bu ilkeye tam anlamıyla uymadıkları gözlenmektedir. Gerek kelâm ve felsefe kitaplarında gerekse tasavvufî eserlerde, hatta bunların etkisiyle kaleme alınan tefsir kitaplarında Allah’ın çeşitli kavramlarla adlandırıldığı görülmektedir. Arap olmayan müslüman uluslar da kendi dilleriyle Allah’a isim ve sıfatlar nisbet etmekte, bunlarla duâ ve niyazda bulunmaktadırlar. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra başta “tanrı” ve “çalap” olmak üzere eskiden kullandıkları bazı isimleri kullanmaya devam ettikleri, daha sonra Farsça’nın tesiriyle bunlara “hudâ” vb. isimleri de ilâve ettikleri bilinmektedir. Nitekim XV. yüzyıl başlarında yapılan satır-arası Kur’an tercümesinde Allah lafzının Tanrı, Rab isminin de çalap ile karşılandığı görülmektedir.2134 Böylece esmâ-i hüsnânın tevkifi olmadığı yönünde fiilî bir icmâın oluştuğunu söylemek mümkündür.
Esmâ-i Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
Değişik şekil ve kalıplarla Allah’a nisbet edilen isimler yüzlerle ifâde edilecek kadar çoktur. Esmâ-i hüsnâ telif türünün ortaya çıkışından itibaren bu isimleri gruplandırma temâyülleri de belirmiştir. İlâhî isimler aynı zamanda Allah’ı niteleyen sıfatlar olduğundan bu kavramların tasnifiyle kelâm âlimleri de eskiden beri ilgilenmişlerdir. Ancak kelâm ilminin temel konusu Allah’ın varlığı, birliği,
2131] 8/Enfâl, 17; 56/Vâkıa, 63-64
2132] el-Maksadu’lEsnâ, s. 194-196
2133] Rûhu’l-Meânî, IX/121-122
2134] Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, II/119, 556-557
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O’nun kâinat üzerindeki yaratıcı ve yönetici tasarrufu olduğundan İlâhî isim veya sıfatlardan bu konuları ilgilendirenler kelâm literatürüne alınmış, diğer isimler ve onlara dâir konular üzerinde durulmamıştır. Doksan dokuz isim listesini veren rivâyetin sıhhatini şüphe ile karşılayan müellifler bile bu listeyi esmâ-i hüsnâ için düşünülebilecek dizilerden biri olarak kabul edip içerdiği isimleri tasnif etmeye çalışmışlardır. Birçok müellif tarafından yapılan farklı esmâ-i hüsnâ tasnifleri içinde birbirine benzeyenler bulunmakla birlikte, bunların önemli bir kısmı ortak bir ilkeye bile dayanmış değildir. Çünkü isimlerin bir bölümü birden fazla özellik ve mânâ taşıdığı için ayrı ayrı gruplarda mütâlaa edildiği gibi, onları tasnif etmeyi amaçlayan âlimler de farklı açılardan bakış yapmışlar ve değişik yöntemler kullanmışlardır. Bütün müellifler lafza-i celâlin diğerlerinden farklı bir isim olduğunu kabul etmektedir. Öteki isimlerin hepsi belli köklerden türediği ve belli mânâları zât-ı İlâhîyyeye izâfe ettiği halde, tercih edilen telâkkiye göre Allah lafzı câmid (türetilmemiş) bir isim olup herhangi bir kök anlamı taşımaz. Diğer isimler gerçekte zâtı niteleyen sıfatlardan ibârettir; esmâ-i hüsnânın nitelediği yüce zâtın özel İsmi olan lafza-İ celâl ise bütün sıfatların muhtevâsına delâlet etmektedir. Nitekim Allah kelimesinin Kur’an’da 980 defa tekrarlanırken göze çarpan kullanılışı da onun bu konumunu göstermektedir. İslâm dininin ulûhiyyet anlayışını ifâde etmek üzere başka dillerde kullanılan Tanrı, Hudâ, Dieu gibi özel isimler de aynı mâhiyettedir. Bundan dolayı Allah ismi zât-ı İlâhîyyeye mahsus olup başka hiçbir varlığa nisbet edilemez. Bu açıdan bakıldığı takdirde esmâ-i hüsnânın isim (lafza-i celâl) ve sıfatlar diye ikiye ayrılması mümkündür.
Esmâ-i hüsnânın tasnifinde takip edilen yöntemler teknik, muhtevâ ve ilgilendikleri alanlar (etkinlik, taalluk] olmak üzere üç grup halinde incelenebilir:
a) Teknik tasnif türlerinden biri alfabetik sıralamadır. Fazla kullanılmadığı anlaşılan bu yöntemi Abdülkâdir el-Kureşi, Ebü Süleyman el-Hattâbî’den naklettiği listede uygulamıştır.2135 Ayrıca Abdülkâhir el-Bağdâdî de kendi eserinde doksan dokuz ismi şerhederken alfabetik sıralamayı takip etmiştir. 2136
Allah’a nisbet edilen kavramlar şekil bakımından isim, masdar, sıfat, zarf olabileceği gibi; fiil kalıplarından biri veya zamir de olabilir. Esmâ-i hüsnâ ile ilgili eserlerin çoğunda bu kelime şekilleri birer tasnif modeli oluşturmaktadır. Özellikle fiil sigalarıyla zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen kavramlar Kur’an’da çoktur. Bunların bir kısmı sadece fiil şeklinde, bir kısmı hem fiil hem de isim sigalanyla geçmektedir. Fiil şeklindeki kavramların bazıları Cenâb-ı Hakk’ın zâtını sürekli niteleyen kavramlar olmayıp insanların davranışlarına aynı türden karşılık verme amacı taşır. Meselâ münâfık ve kâfirlerin Allah ile, Onun diniyle ve bu dinin mensuplarıyla alay etmelerine, hile ve aldatma taktikleri kullanmalarına Allah’ın mukabelede bulunması “muhâdaa”, “istihzâ” ve “mekr” kavramlarıyla ifâde edilmiştir.2137 “Aldatmak, alay etmek, hile yapmak” mânâlarına gelen bu kelimeler Allah’ı sürekli şekilde niteleyen kavramlar olmayıp inkârcıların kötü fiillerini kendi aleyhlerine çevirmeyi, kötülüğe karşılık verip onu bertaraf etmeyi ifâde eder. Sözlükte “şiddetle tutmak, yakalamak” anlamına gelen “batş” ve “ahz” fiilleri de Allah’a nisbet edildiği âyetlerde “kötü hareketlerinden dolayı fert
2135] el-Cevâhiru’l-Mudıyye, s. 21-29
2136] el-Esmâ’ ve’s-Sfât, vr. 53b-240b
2137] Meselâ bk. 2/Bakara, 9, 15; 8/Enfâl, 30
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 491 -
veya toplumları helâk etmek, azapla cezâlandırmak” mânâsını taşır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a nisbet edilen birçok fiil veya türevleri vardır ki, tek başına bir kavram olarak değil; konunun gelişine göre bir terkip veya kompozisyon içinde ulûhiyyet makamına yaraşır anlam ifâde eder. İnsanların kulluk tarzındaki bazı fiillerinin muhâtabı olması dolayısıyla Allah’a nisbet edilen isimler de vardır. Meselâ insanlar Allah’a ibâdet ettikleri için Allah “ma’bûd”, O’nu zikrettikleri için “mezkûr”, şükrettikleri için “meşkûr” isimleriyle anılır, İlâhî fiillerle ilgili bu farklılıklar da bazı müelliflerin tasnif işlemlerine malzeme sağlamıştır. Fiiller dışında, “sahip” anlamına gelen “zû” kelimesiyle oluşan bazı terkipler de ancak bu şekilde Allah’a nisbet edilebilir; “zü’l-fazl”, “zü’r-rahme”, “zü’l-arş” gibi.2138 Esmâ-i hüsnâ konusunda tatminkâr bir eser telif eden Abdülkâhir el-Bağdâdî, İlâhî isimleri sarf ve nahiv ilimlerini ilgilendiren özellikleri açısından bile tasnife tâbi tutmuştur. 2139
b) Esmâ-i hüsnânın muhtevâsıyla ilgili olarak yapılan en önemli tasnif bunların zâta; sübûti, selbî ve haberî olanlarıyla birlikte sıfatlara ve bir de İlâhî fiillere taksim edilmesidir. Zât-ı İlâhiyyeye delâlet eden kavramların başında Allah ismi gelir. Bundan başka mevcûd, şey, zât, vâhid, ferd gibi isimler de bu grupta mütâlaa edilmiştir. Zâtı niteleyen sübûtî kavramlar kıdem ve süreklilik ifâde eden yetkinlik sıfatları olup bunlardan kâinatı ilgilendirenler için kelâmcılar tarafından hay, alîm, semi’, basîr, kadîr, mürîd, mütekellim şeklinde bir seçim yapılmıştır. Acz ve noksanlık ifâde eden selbî veya tenzihî isimler ulûhiyyete yaraşmayan mânâları O’ndan nefyeden ve bu açıdan Allah’ın ne olmadığını ifâde eden kavramlardır. Bunların sayısı pek çoktur. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî otuz üç tanesini sıralayarak açıklamaya çalışmıştır.2140 Muhtevâ bakımından tenzîhî isimler içinde yer alması gerektiği halde naslarda Allah’a nisbet edilen bazı kavramlar da vardır. Bunları selbî sıfatların istisnâsı olarak düşünmek veya haberî sıfatlar diye ayrı bir grup şeklinde mütâlaa etmek mümkündür. Yed vech, nüzûl (el, yüz, yukarıdan aşağıya inme) gibi beşerî mânâlar ihtivâ eden bu tür sıfatların yorumuyla ilgili olarak yazılan eserlerden biri de Fahreddin er-Râzi’nin Esâsü’t-Takdîs’idir. Naslarda çeşitli fiil kalıplarıyla zâtı İlâhîyyeye nisbet edilen esmâ ise pek çok olup bunları da kendi aralarında taksime tâbi tutanlar olmuştur. Esmâ ve sıfat konusunda ilk telif edilen eserlerin müelliflerinden biri olan Ebû Abdullah el-Halîmî Kur’an, sünnet ve icmâ ile sâbit olduğunu belirttiği esmâ-i hüsnâyı beş grupta inceler. 1. Ulûhiyyeti inkârı bertaraf etmek amacıyla Allah’ın varlığını kanıtlayanlar, 2. Her türlü şirk anlayışını çürütmek amacıyla Allah’ın birliğini ispat edenler, 3. Teşbih inancını reddetmek amacıyla tenzih ifâde edenler, 4. İllet-ma’lûl ilkesini pekiştirmek amacıyla kâinatın yaratılışını konu alanlar, 5. Tabiatın kendi kendini yönettiği yahut yıldızlar veya melekler tarafından idare edildiği inancını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve bu yönetimi Allah’a havâle edenler.2141 Halîmî’nin bu tasnifi yukarıda kaydedilen tasnifin değişik bir şekli niteliğindedir. Esmâ-i İlâhîyyenin vâcip (zâta nisbetizarûrî), müstahil (zâta nisbeti imkânsız) ve câiz (nisbet edilmesi de edilmemesi de mümkün) şeklinde bir ayırıma tâbi tutulması, yukarıdaki tasnife nisbetle herhangi bir farklılık göstermez.
2138] bk. M. F. Abdülbâkî, el-Mu’cem, “zû” md.
2139] zengin tasnif çeşitleri için bk. Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usûlü’d-Din, s. 116-130; a.mlf., el-Esmâ ve’s-Sıfât, vr. 7a-11 b
2140] el-Emedu’l-Aksâ, vr 16a-58b
2141] el-Minhâc, I/183-185
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âlimler esmâ-i hüsnâyı, başka varlıklara nısbeti câiz olan ve olmayan isimler olarak da tasnife tâbi tutmuş ve ulûhiyyete has mânâlar taşıyan isimlerin dışında kalanların insanlar için de kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Abdülkâhir el-Bağdâdî, ulûhiyyete has isimlerin sayısının lafza-i celâl dışında dokuz olduğunu söylemiştir; İlâh, Rahmân, Hâalik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-mülk, Zül-Celâli ve’l-İkrâm. Bunların dışında kalan isimlerin sınırlı anlamlarla insanları nitelendirmesi câiz görülmüştür. 2142
Doksan dokuz ismin sevgi ite korku, lütuf ile kahır açısından yapılan tasnifinde korku ve kahır mânâsı ihtivâ eden dört isim tesbit edilmiştir: Hâfıd, Müzill, Kâbız, Zâr. Bu kavramlar ilk bakışta kahır ifâde eder gibi görünüyorsa da aslında her biri mukabil bir isimle birlikte terkip halinde kullanılmış ve beşer âlemine uygulanan bir dengenin varlığını dile getirmiştir: Hâfid-Râfi’ (alçaltan-yücelten), Müzill-Muizz (zillete düşüren-izzet ve şeref veren), Kabız-Bâsıt (rızkı daraltan veya canlıların ruhunu alan – rızkı geişleten yahut ruhları bedenlerine yayan), Zâr-Nâfi’ (zarar veren, fayda veren).
c) Esmâ-i hüsnâ etkinliği (taalluk) bakımından da tasnife tâbi tutulmuştur. Bu açıdan isimler taalluku olan ve olmayan diye başlıca iki gruba ayrılır. Taalluku olmayanlar zât-ı İlâhîyyeyi niteleyen ve sadece Ona münhasır bulunan isimlerdir. Doksan dokuz ismin yarısı bu gruba girer. Ayrıca şey, mevcûd, zât gibi kavramlar da bu grup içinde mütâlaa edilir. Diğer isimler ise Allah’ın bütünüyle kâinat ve özellikle insan üzerindeki etkinliğini dile getiren kavramlardır.2143
Buraya kadar sıralanan esmâ-i hüsnâ tasnifleri, bu alana giren çeşitli eserlerde uygulanan tasniflerin belli başlıları olup konunun temel ilke ve yöntemlerini göstermektedir. Kadı Abdülcebbâr’m el-Muğnî’sinde,2144 Muhyiddin İbnül-Arabî’nin İnşâü’d-Devâir’inde2145 ve Afîfüddin et-Tilimsânî’nin Şerhu’l-Esmâi’l-Hüsnâ’sında2146 daha başka tasnifler de görmek mümkündür.
Esmâ-i hüsnânın yüzlerle ifâde edilecek kadar çok oluşu İslâm ilâhîyyatı alanında zengm bir malzeme oluşturmuş, ulûhiyyet inancının açıklık kazanmasına, kulun duâ, niyaz ve zikirlerle Allah’a yaklaşmasına yardımcı olmuştur. Ancak bu durum zaman zaman bazı teknik problemleri de gündeme getirmektedir. Birçok âyetin son kelimesini esmâ-i hüsnâdan birinin oluşturduğu bilinmektedir. Bunun yanında birçok âyette bu isimlerden iki veya üçü ardarda sıralanmaktadır. Bazı müsteşrikler bu sıralanışın muhtevâ açısından bir önem taşımadığını zannetmiş ve bu tür tekrarların âhengi sağlamaya yönelik secî görevi yaptığını ileri sürmüşlerdir. Vahiy ürünü olan Kur’ân-ı Kerîm’in erişilmez üstünlüğü (i’câz) bir yana, nâzil olduğu dönemde Arap edebiyatının kaydettiği gelişmelerin hiçbir zaman böyle bir sun’îliğe ihtiyaç hissettirmeyeceği açıktır. Suat Yıldırım, bu sıralı isimlerin tek tek içermedikleri bazı anlamları bu terkiplerle kazandıklarını ispat etmiş ve bu sıralanışlarıyla ait oldukları âyetlerin mânâlarına olan katkılarını açıklamıştır.2147
2142] Usûlü’d-Dîn, s. 128
2143] her iki grubun listesi için bk. DİA., II/484-485
2144] V/219-240
2145] s. 27-32
2146] vr. 4b-5b
2147] Kuran’-da Ulûhiyyet, Kayıhan Y., s. 67-78
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 493 -
Naslarda yer alan İlâhî isimler içinde anlamları aynı veya birbirine çok yakın olanlar (müterâdif) var mıdır? Gazzâlî, konunun kendisinden öncekiler tarafından dikkate alınmadığını kaydettikten sonra, doksan dokuz isim içinde bazı kelimelerin eş anlamlı görünmesine rağmen gerçekte böyle olmadığını söyler. Meselâ aynı kökten geldikleri için eş anlamlı gibi görünen gâfir, ğafûr, ğaffâr isimleri Kur’an’da geçmekte, son ikisi doksan dokuz isim hadisinin listesinde de yer almaktadır. Ancak, gâfir bağışlayıcılık vasfının sadece mevcûdiyetini gösterirken mübalağa sığaları olan iki isimden ğafûr “birden fazla günahı bağışlayan”, ğaffâr ise “sürekli bağışlayıcı olan’ mânâsına gelir. Gazzâlî’ye göre doksan dokuz isim listesinde anlam farklılıkları anlaşılamayan, dolayısıyla müterâdif zannedilen kelimeler varsa, bunların aslında müterâdif olmadığına inanmak gerekir. Zira bir nevi gereksiz tekrar demek olan eş anlamlılığın nasta yer alma ihtimali yoktur. 2148
Doksan dokuz isim ihtivâ eden liste üzerinde yapılan bir tesbitte on dört isim grubunun eş anlamlılık sınırına girdiği, bunların toplam sayısının otuz dörde ulaştığı ve on tanesinin de ortak kökten türediği (rahmân-rahîm, ğaffâr-ğafûr, âlî-müteâlî, mâcid-mecîd, kaadir-muktedir) görülmüştür.
Esmâ-i hüsnânın Kur’ân-ı Kerim’de kullanıldığı her yerde gereksiz tekrar niteliği taşımadığı muhakkaktır. Ancak Gazzâli’nin önem verdiği doksan dokuzluk listede göze çarpan eş anlamlı veya çok yakın anlamlı isimlerin varlığını inkâr etmek de mümkün değildir. Esasen muhaddislerin ve konuyla ilgilenen âlimlerin çoğunluğuna göre doksan dokuzluk liste Ebû Hüreyre hadisine râviler tarafından sonradan eklenmiştir. Bu sebeple de onu nas olarak kabul etmek mecbûriyeti yoktur. Şunu da ilâve etmek gerekir ki, söz konusu listede mevcut isimlerin sıralanışı, tekrarları ve diğer hususlarına yönelik itirazlar Gazzâlî’den önce başlamıştır. Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde yer alan esmâ-i hüsnâ kullanımında gereksiz tekrarın bulunmadığını söylemek gerekir.
Esmâ-i hüsnânın muhtevâsı hakkında bir fikir edinebilmek için doksan dokuzluk listeyi model olarak göz önünde bulundurmak veya isimleri muhtevâya yönelik bir yöntemle tasnife tâbi tutup incelemek gerekir. İlâhî isimlerle ilgili görüşleri kendisinden sonraki birçok âlimi etkileyen Hâlimî’nin Allah’ın varlığını, birliğini, yaratıcılığını, benzersiz oluşunu ve kâinatı yönettiğini ifâde eden isimler olmak üzere yaptığı beşli tasnifi2149 ikiye indirgemek mümkündür: Allah’ın zâtını niteleyenler ve kâinatla ilgisini belirtenler. Ancak, insanın kâinat içindeki önemi göz önünde tutularak birinci derecede ona hitap eden isimleri ayrı bir grup halinde mütâlaa etmek yerinde olacaktır. Doksan dokuz ismin doksan dördünün çeşitli kelime şekilleriyle Kurân-ı Kerîm’de yer aldığını, bunların bütün esmânın ana ilkelerini içerdiğini ve asırlardan beri kabul görüp şöhret bulan bir tertip niteliği taşıdığını dikkate alarak muhtevâyı bu listeden takip etmek uygun görünmektedir. 2150
Kur’ân-ı Kerim’de bizzat bu İlâhî vahyin şifâ olduğu ifâde edilir.2151 Bu tür
2148] el-Maksadu’l-Esnâ, s. 36-38
2149] el-Minhâc, I/187-209
2150] es-mâ-i hüsnânın zâti, kevnî ve insanla ilgili gruplarına ayrılmış muhtevâsı bir kompozisyon halinde “Allah” maddesinde zikredilmiştir, bk. DİA., II/484-485
2151] bk. 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetlerin genel muhtevâsına bakıldığında buradaki şifânın inkâr ve sapıklık gibi mânevî hastalıklar için söz konusu olduğu anlaşılır. Bununla birlikte ilk dönemlerden itibaren Kur’an’ın bedenî hastalıklara da şifa olabileceğine inanılmıştır. Büyük çoğunluğu Kur’an’da yer alan esmâ-i hüsnâdan bu maksatla da faydalanılabileceği kabul edilmiş ve bazı isimlerin özel tesirleri olabileceği umulmuştur. İslâm öncesi din ve inançlarının da etkisiyle oluşan cin derme, muska yazma, tütsüleme ve büyü uygulamalarında esmâ-i hüsnânın da kullanıldığı bilinmektedir. Zaman zaman sûistimallere ve hurâfelere kadar varan bu tür uygulamalarla naslarda ve ilmî literatürde yer alan esmâ-i İlâhiyye arasında bağlantı kurmak mümkün değildir.
Esmâ-i hüsnâdan “Allah” lafzı ile sadece zât-ı İlâhîyyeye delâlet eden diğer kelimelerin Allah’tan başkasına ad olması câiz görülmemiştir. Bu şartlar çerçevesinde daha çok “abd” kelimesiyle oluşturulan birçok terkip müslüman çocukların özel adlarını teşkil etmiştir. İlâhî isimlerden de Rahmân, Rahim, Latîf gibi sevgi ve rahmet bildirenler tercih edilmiştir. Abdürrezzâk b. Ahmed el-Kâşânî, esmâ-i İlâhîyyenin tecellilerine mazhar olanları abâdile” (Abdullah isimliler) kelimesiyle niteledikten sonra doksan dokuz ismin her birinden abd kelimesiyle bir terkip meydana getirmiş ve bunları Allah yolundaki makamların sahibi olarak kabul etmiştir.2152
Kur’an, ma’rifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Tirmizi’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın Rasulü (s.a..v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları bellerse Cennete girer.” 2153
Buhari, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar.2154
Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’an-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizi’nin yukarıda saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
er-Rabb, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm, el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk, el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât, Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını
2152] Istılâhâtu’s-Sûfiyye, s. 91-123; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 404-418
2153] Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayar. Sünenü’t-Tirmizi, Daavat 83, Hadis no: 3507
2154] Bk. Buhari, Şurut 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 495 -
göreceklerdir.”2155 Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır.
İsm-i A’zam
Allah’ın en büyük ismi. Bir kısım bilginler, özellikle mutasavvıflar tarafından ism-i a’zamın varlığı kabul edilir. Bu bilginlerin ve mutasavvıfların inancına göre İsm-i Azâm, halk tarafından bilinemez, yalnız peygamberler ve velîlerce bilinebilir. Bu kimselere göre ism-i a’zâm ile yapılan tüm duâlar kabul edilir, tüm istekler yerine getirilir. Bu ismi bilenler, olağanüstü işler yapabilirler. Meselâ Kur’an’da Hz. Süleyman kıssasında geçen ve “yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse” olarak nitelenen kişi, Belkıs’ın tahtını ism-i a’zam sayesinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde getirmiştir.2156 Gerçekte Allah’ın hangi isminin ism-i a’zâm olduğu, böyle bir ismin bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.
İbn Kesir’in Şehr b. Havşeb Esmâ binti Yezid b. el-Seken’den aktardığı bir hadise göre, Allah’ın İsm-i a’zam’ı, “İlâınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân’dır, Rahim’dir”2157 ve “Elif, lâm, mîm. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, dâima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir.”2158 anlamındaki âyetlerde bulunmaktadır.2159 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Tirmizî, Ebû Dâvud ve Nesâî’den aldığı bir hadise göre namaz kılan birisinin “Allahümme innî es’elüke bienne leke’l-hamdü lâ ilâhe illâ ente’l Mennân Bediü’s-semâvat ve’l-ard Zü’l-celâli ve’l-ikrâm yâ Hayy yâ Kayyûm” diye duâ ettiğini duyan Rasûlullah, “Biliyor musunuz ne ile duâ etti?” diye sormuş, ashabın “Allah ve Rasûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Ecell’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (ism-i a’zâm) ile duâ etti. O ism-i a’zâm ki, onunla duâ edildiği/çağırıldığı vakit icâbet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir” 2160 buyurmuştur.
Muhammed Hamdi Yazır, yukarıda anılan 2/Bakara Sûresi’nin 163. âyetini yorumlarken “Hüve” kelimesinin bir zamir olmasına karşılık Allah’ın zâtına delâlet eden en büyük ismi gibi olduğunu belirttikten sonra, sözü ism-i a’zam’ın hangi isim olduğu konusuna getirerek şöyle der: “Tevhid denizine dalmış olan ehlullah’a göre bu ismin (Hüve’nin) ehemmiyeti pek büyüktür. Buna ism-i a’zam diyenler de vardır. Maahâzâ, İsm-i A’zam “Allah” ism-i şerifidir diyenler çoğunluk âlimlerdir. “Hüve” ise makamı-ı tevhidde a’zamdır”.2161
Fahreddin er-Râzî ise bu konudaki tartışmalara tefsîrinde daha büyük bir yer verir. Ona göre birtakım eski filozoflar, “İsim koymaktan maksat, o ismi söyleyerek müsemmâyı (isimlendirilen varlığı) belirtmektir. Şâyet Allah’ın zâtı gereği bir ismi olmuş olsaydı, bu ismi koymaktan maksat, bu müsemmâyı (varlığı) tanıtmak için o ismi başkasıyla zikretmek olurdu. İnsanlardan hiç birinin Allah’ın husûsî zâtını kesin olarak bilmediği ortada olunca, bu gerçeğe isim koymanın
2155] A’raf, 180
2156] 27/Neml, 40
2157] 2/Bakara, 163
2158] 3/Âl-i İmrân, 1-2
2159] Nakleden Saîd Havva, el-Esas fi’t-Tefsir, I, 288
2160] Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678
2161] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I/562
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir faydası yoktur. Bu İlâhî hakikatin bir ismi yoktur. Aksine, onun için bilginin bize bildirdiği zorunlu şeyler vardır. Bu zorunlu şeyler (levâzım) şunlardır: “Allah, yok olmayan ezelî varlıktır, yokluğu kabul etmeyen vâcibu’l-vücuttur” diyerek İsm-i A’zam’ın varlığını reddetmişlerdir. Buna karşılık bir kısım bilgin ve filozoflar da, “Cenâb-ı Allah’ın kendisine yakın (mukarreb) kullarından bazısını bu husûsî hakikati (yani zâtını) bilebilecek bir kabiliyette yaratarak şereflendirmesi, İlâhî kudrete göre imkânsız değildir. Durum böyle olunca, Allah’a mahsus bu hakikate (yani zâtına) bir isim koymak da imkânsız değildir” diyerek İsm-i A’zâm’ın varlığını kabul etmişlerdir.
Râzî’ye göre Allah’ın zâtına bir isim koymanın mümkün olması durumunda bu ismin, isimlerin en büyüğü ve bu zikrin de zikirlerin en şereflisi olduğuna kesin olarak hükmetmek farz olur. Çünkü ilmin şerefi, mâlûmun; zikrin şerefi de mezkûrun şerefi iledir. Allah’ın zâtı mâlûmât ve mezkûrâtın en şereflisi olunca, O’nu bilmek, bilmelerin (ilimlerin) en şereflisi, O’nu anmak anmaların (zikirlerin) ve o isim de isimlerin en şereflisi olur.
Fahruddin er-Râzî, İsm-i A’zâm’ın hangi isim olduğu konusundaki başlıca görüşleri dört maddede toparlayarak değerlendirir. Buna göre 1. İsm-i a’zam, Zül-Celâl ve’l-İkram’dır. Çünkü Hz. Peygamber, “Ya Ze’l Celâl ve’l-İkrâm demeye devam edin” demiştir. Bu görüş zayıftır. 2. İsm-i A’zâm, “el-Hayyu’l-Kayyum” sözüdür. Çünkü Hz. Peygamber Ubeyy b. Kâ’ab’a; “Allah’ın kitabında en büyük âyet hangisidir?” diye sorduğunda Ubeyy; “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Diridir, zâtıyla ve kemâliyle kaaimdir...”2162 âyetini okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “İlim sana helâl olsun ey Eba’l-Münzir!” buyurmuştur. Bu görüş de zayıftır. 3. Allah’ın bütün isimleri yüce ve takdire lâyıktır. Bunlardan herhangi birini daha büyük olmakla nitelemek uygun değildir. Çünkü bu, diğerlerinin noksanlıkla nitelenmesini gerektirir. Bu görüş de zayıftır. 4. İsm-i A’zam, Allah ism-i şerifidir. Doğruluk ihtimali en kuvvetli olan bu görüştür. Çünkü Allah ismi, Cenâb-ı hakkın zâtına delâlet etmektedir. 2163
İsm-i A’zam: Allah’ın en büyük ismi anlamında bir tâbirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ism kelimesi yirmi âyette Allah’a nisbet edilmekle birlikte, a’zam sıfatıyla bir niteleme yer almamaktadır. Bir âyette Rabbin isminin yüce olup hayırlara vesile teşkil ettiği ifâde edilmiş,2164 iki âyette “ism-rabbik” terkibine “azîm” sıfatı,2165 bir âyette de aynı terkibe “a’lâ” nitelemesi eklenmiştir.2166 Ancak bu âyetlerin üçü de Rabbin isminin tenzih edilmesini emretmektedir. Müfessirler genelde bu tenzihin Allah’ın zâtına râci olduğunu kabul etmekte ve isim kelimesinin bir vâsıta görevi üstlendiğini veya sıfat mânâsına geldiğini belirtmektedir. 2167
İsm-i a’zam hakkında nakledilen hadislerden Esmâ bint Yezîd, Ebû Ümâme, Büreyde b. Husayb, Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe yoluyla gelen rivâyetler İbn Mâce’nin es-Sünen’inde mevcuttur.2168 Bunların dışında kalan ve dolaylı olarak ism-i a’zamı
2162] 2/Bakara, 2/255
2163] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebir, l/158-159; Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 198-199
2164] 55/Rahmân, 78
2165] 50/Vâkıa, 96; 69/Hakka, 52
2166] 87/A’lâ, 1
2167] Taberî, XXX/189-190; Zemahşerî, IV/738; Fahreddin er-Râzî, Mefâ-ühu’l-Ğyb, 21/136-138
2168] “Du’â”, 9
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 497 -
ilgilendiren rivâyet ise Übeyy bin Kâ’b yoluyla gelmiştir.2169 Adı geçen ilk iki sahâbî ile Übeyy b. Kâ’b’dan gelen rivâyetlere göre Hz. Peygamber ism-i a’zamın Bakara, Âl-i İmrân ve bir rivâyette Tâhâ sûresinde yer alan “Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l hayyü’l-kayyûm” cümlesinden ibâret olduğunu söylemiştir. Büreyde ve Enes b. Mâlik yoluyla gelen rivâyetlerin metinleri farklı kelimelerle de olsa önceki metin gibi tevhid ilkesini içermekte ve Rasûl-i Ekrem’in şu ifâdesiyle sona ermektedir: “Bu duâyı yapan Allah’ın ism-i a’zamı ile dilekte bulunmuş olur. Allah, ism-i a’zamı anılarak kendisinden talepte bulunulduğunda talebi yerine getirir, ism-i a’zamla duâ edildiğinde duâyı kabul eder”2170 Muhaddis İbn Hacer’in, ism-i a’zam hakkında nakledilen rivâyetlerin sened açısından tercih edilmeye en uygun olanı diye nitelediği Büreyde hadisi2171 birkaç kelime farkı ile İhlâs sûresine benzemektedir: “Allahım! Senin Allah, ahad ve samed oluşunu, doğurmak, doğmak, dengi ve benzeri bulunmak gibi beşerî özelliklerden münezzeh bulunuşunla (bunu vesile edinerek) Senden talepte bulunuyorum.”
Hz. Âişe’den gelen iki rivâyetin birinde Resûlullah’ın yaptığı bir duâda Allah’ın asîl (tâhir, tayyib), mübârek ve zâtınca en sevimli ismiyle tevessül ettiği, ayrıca bu isim aracılığıyla duâ edildiği, dilekte bulunulduğu, rahmet ve lütufkârlığı talep edildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın kabul ile mukabelede bulunacağının bildirildiği ifâde edilmiş,2172 fakat isim hakkında bir açıklama yapılmamıştır. Esmâ-i hüsnâ içindeki üstün konumu göz önünde bulundurulduğu takdirde bunun Allah ismi olabileceğini söylemek mümkündür. İsnâdında bazı problemlerin olduğu ifâde edilen aynı rivâyetin devamında kaydedildiği üzere Hz. Âişe, duâların kabûlüne vesile olan ismi öğretmesini Rasûl-i Ekrem’den istemiş, fakat olumlu cevap alamamıştır. Bunun üzerine Âişe iki rek’at namaz kılıp içinde Allah, Rahmân, Ber ve Rahîm isimleriyle “Senin bütün güzel isimlerin” ifâdesinin geçtiği bir duâ okumuş, duâyı dinleyen Rasûlullah, “Benden öğrenmek istediğin isim duânda yer alan isimler arasında bulunmaktadır” demiştir.
Âlimlerin ism-i a’zamla ilgili görüşlerini üç noktada toplamak mümkündür:
1. Başta Ca’fer es-Sâdık, Cüneyd-i Bağdadî, İbn Cerîr et-Taberî, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, İbn Hibbân ve Bâkıllânî olmak üzere bazı âlimler ism-i a’zam diye bir şeyin bulunmadığını söylemişlerdir.2173 Buna göre rivâyetlerde yer alan a’zam kelimesi “büyük, yüce” anlamındaki azîm yerine kullanılmış olup buradaki yücelik harflerden oluşan isme değil, onun delâlet ettiği zâta aittir. Kul samimiyetle duâ ettiği takdirde dileği kabul edilir.
2. İsm-i a’zam aslında var olmakla birlikte Kadir gecesi, duâ ve ibâdetlerin makbul olduğu cuma gününde gizlenmiş özel vakit gibi sadece Allah tarafından bilinmektedir. Ayrıca bu ismin esmâ-i hüsnâ içinde bulunduğunu söylemek veya kulun duygulandığı her İlâhî ismin ism-i a’zam olabileceğini kabul etmek de
2169] Ahmed bin Hanbel, Müsned V/142; Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn” 258; Ebû Dâvûd, “Vitr” 17
2170] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/120, 158, 245, 265; V/350, 360; İbn Mâce, “Duâ” 9
2171] Fethu’l-Bârî, XII/527
2172] İbn Mâce, “Duâ” 9
2173] Fahreddin er-Râzî, Levâmi’u’l-Beyyinât, s. 92-94; İbn Hacer, XII/526
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkündür. 2174
3. İsm-i a’zam mevcut olup insanlar tarafından bilinmektedir. Bu telakkiye göre sözü edilen isme “en büyük” denilmesinin sebepleri sadece kâinatı yaratan ve yöneten en yüce varlığa nisbet edilmesi, içeriğinin zengin ve sevâbının çok olması ve duâların kabulüne vesile teşkil etmesi gibi hususlardır.
İbn Hacer ve Süyûtî, ism-i a’zamın neden ibâret olabileceği konusunda ileri sürülen görüşleri benzer bir şekilde sıralamışlardır.2175 Bu tür listelerde kaydedilen metinlerin bir kısmı yukarıda sözü edilen hadislere dayanmakta, bir kısmı da şahsî tahminlerle belirlenmektedir. Süyûtî’nin listesinde on altıya kadar çıkan bu metinlerin başında Allah ismi (veya O’na râci “hüve (hû)” zamiri) gelmektedir. En uzunu bir satır tutan metinlerde işlenen ortak tema Allah’ın birliği, engin merhameti ve kâinatı yaratıp yönetmesidir. İsm-i a’zam metinleri arasında yukarıda zikredilenlerden başka besmele, kelime-i tevhîd, esmâ-i hüsnânın tamamı, Allahümme, Rabbi Rabbi, Mâlikü’l-mülk, Zü’I-celâli ve’l-ikrâm ve Hz. Yûnus’un duâsı olan “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” ibâreleri kaydedilebilir.
Şiî âlimlerinin ism-i a’zam hakkındaki genel kanaatleri de farklı bir durum arzetmemektedir. Onlardan nakledilen rivâyetlerin birinde2176 ism-i a’zamın imamlardan ibâret olduğu, amellerin makbul sayılabilmesi için Şiî imamlarının tanınıp benimsenmesinin gerektiği yolundaki telakkiye itibar etmek mümkün değildir.
İsm-i a’zam hakkında nakledilen rivâyetlerle ileri sürülen fikirlerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere böyle bir ismin mevcudiyeti kesin olarak sâbit değildir. Sahîh-i Müslim’de yer alan2177 ve aslında ism-i a’zam adını içermeyen Übeyy b. Kâ’b rivâyetinin dışında konuyla ilgili olarak Sahîhayn’de herhangi bir nakle rastlanmamıştır. Diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan rivâyetler isnad açısından pek sağlam görülmemiş ve bu sebeple naslarda geçmeyen bazı ism-i a’zam metinlerinin tesbiti cihetine gidilmiştir. Ancak bu tür tesbitler herkesi ilgilendiren bir konuma sahip olmayıp sadece belirleyicisini veya mânevî yönelişi ona paralel olanları etkileyebilir. Bütün İlâhî isimlerin mânâlarını içerdiği göz önünde bulundurularak Allah lafzına öncelik vermek, buna besmeleyi ve kelime-i tevhidi de eklemek mümkündür.
İsm-i a’zamla ilgili olarak rivâyet edilen hadisler ve bu konuda ciddî âlimler tarafından ileri sürülen fikirler bu isim aracılığıyla duâların kabul edilmesi hedefine yöneliktir. Duâ ruhun yücelişi ve kulun Allah’ı kendisine yakın hissedişinden ibâret olduğu,2178 ayrıca ibâdetin özünü teşkil ettiğine göre,2179 ism-i a’zamla maddî sonuçların değil manevî kazançların elde edilebileceği açıktır. Bu sebeple mevcûdiyeti kesin olmayan, eğer varsa hangi isimden veya isimler grubundan oluştuğu bilinmeyen ism-i a’zamı Hurûfîlik alanına çekip ondan maddî sonuçlar beklemek din, bilim ve akılla uzlaştırılması mümkün olmayan bir davranıştır. Bu tür telakkiler arasında ism-i a’zamın hastalıklara şifâ olduğu, büyüyü bozduğu,
2174] Süyûtî, II/135-136
2175] Fethu’l-Bârî,XII/526-527; el-Hâvî li’l-Fetâvâ, II/136-139
2176] Muhammed el-Garavî, s. 63
2177] “Salâtü’l-Müsâfirîn” 258
2178] 2/Bakara, 186
2179] Tirmizî, “Du’â” 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 499 -
iki kişi arasında sevgi veya nefretin doğmasını sağladığı, seyir halinde olan gemiyi durdurduğu vb. iddialar zikredilebilir. 2180
Esmâ-i hüsnâya dair eserlerde ism-i a’zam konusuna yer verildiği gibi bu mevzûda müstakil çalışmalar da yapılmıştır. İbnü’d-Düreyhim’in Ğâyetü’l-Mağnem fi’1-İsmi’l-A’zam,2181 İbn Bintü’l-Meylak diye tanınan Muhammed b. Abdüd-dâim’in Cevâbü Men İstefhem cAn İsmillâhi’l-Aczam,2182 Şemseddin es-Sehâvî’nin el-Kavlü’1-Etem fî İsmi’l-A’zam,2183 Celâleddin es-Süyûtî’nin ed-Dürrü’1-Munazzam fi’l-İsmi’l-A’zam2184 ve Muhammed el-Garavî’nin el-İsmü’l-Aczam2185 adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. Georges C. Anawati’nin kaleme aldığı “Le Nom Supreme de Dieu” adlı makalede Fahreddin er-Râ zî’nin Levâmicu’l-Beyyinât’ındaki ilgili bölüm özetlenmiş, ardından ism-i a’zamın halk inancındaki kullanılışına yer verilmiştir. 2186
Kur’ânı- Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Kur’an’da Allah’ın zâtına birçok isim nisbet edilmiştir. Bunların sık sık tekrar edildiği de görülür. Tevbe sûresi dışındaki 113 sûre besmele ile başlamakta, aynı terkip iki âyetin içinde de yer almaktadır. Ayrıca “ism” kelimesi; dokuz yerde “ismullah”, dokuz yerde “ismü rabbik”, iki âyette de zamire muzaf olarak “ismuh” şeklinde, toplam yirmi yerde zikredilmektedir. “Esmâü’l-hüsnâ” terkibi ise dört âyette yer alır. İslâm literatüründe genellikle kabul edilen nüzul sırasına göre bu dört âyetin ilki2187 Allah’ın esmâ-i hüsnâsı bulunduğunu, kendisine onlarla duâ edilmesi gerektiğini ifâde etmekte ve O’nun isimlerinde “ilhâd’a düşenlere itibar edilmemesini istemektedir. “Haktan sapmak, itidalden ayrılmak” anlamına gelen ilhâdın bu âyetteki mânâsı iki noktada yoğunlaşmaktadır: a) İsimleri ya tamamen inkâr etmek veya inkâra götürecek şekilde te’vile tâbi tutmak; b) İsimleri ancak Allah için geçerli olan anlamlarıyla Allah’tan başkasına nisbet etmek (teşrik) veya O’nu yaratılmışlara ait isim ve kavramlarla adlandırmak.2188 Siyak ve sibâkıyla birlikte göz önünde bulundurulduğunda bu âyetin İslâm’ın ilk yıllarında ısrarla üzerinde durulan tevhid inancını pekiştirdiği görülür.
2180] Ahmed b. Ali el-Bûnî, s. 86-89; Muhammed el-Garavî, s. 58-59
2181] Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 627
2182] Keşfü’z-Zunûn, I/609; Brockelmann, II/148
2183] Izâhu’l-Meknûn, II/246
2184] Keşfü’z-Zunûn, I/734
2185] Beyrut 1402/1982
2186] Atti del Terzo Congresso di Studi Arabie İslâmici, Napoli 1967, s. 7-58; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, s. 75-76
2187] 7/A’râf, 180
2188] Tesbih; bk. Taberî. IX, 91: Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedu’l-Aksâ, vr. 5b; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, XV, 71- 72
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İkinci esmâ-i hüsnâ âyeti2189 Allah’ı kâniatın yaratıcısı, yöneticisi ve mâliki olarak niteleyen ve en gizli şeyleri bildiğini ifâde eden bir grup âyetten sonra gelmekte ve yine tevhid akidesini vurgulamaktadır: “Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” İslâm’dan önce özellikle Güney Arabistan’da “Rahmân” kelimesinin Allah’ın ismi olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu sebeple Taberî’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber’in duâ, niyaz ve ibâdetlerinde Rahmân ismini kullanması müşrikler tarafından yadırganmış, bu tutumun onun ana ilke olarak kabul ettiği tevhid inancına ters düşeceği ileri sürülmüş, bunun üzerine İsrâ sûresinin 110. âyeti nâzll olmuştur.2190 Bu âyette; “Allah” adına veya “Rahmân” adına duâ edilmesinin neticeyi değiştirmeyeceği, çünkü O’nun birden fazla isminin bulunduğu ifâde edilmektedir. Nihâyet Medine döneminde nâzil olan Haşr sûresinin son üç âyetinde2191 Allah’ın on altı (“tesbih” kavramı göz önünde bulundurulduğu takdirde on yedi) ismi sıralanmış ve bir defa daha, O’nun esmâ-i hüsnâsının bulunduğu belirtilmiştir. Bu âyetlerde Allah’ın birliği vurgulandıktan sonra tenzihî, sübûtî ve fiilî bazı sıfatlarını dile getiren isimler örnek bir adlandırma niteliğinde zikredilmiştir.
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.” 2192
“De ki: ‘İster Allah deyin, ister Rahmân deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na âittir. Namazında açıktan okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut. ‘Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, aczinden ötürü bir velîye de ihtiyacı olmayan Allah’a hamdederim’ de ve onun için gereği gibi tekbir getir.” 2193
“Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” 2194
“O öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı/görülmeyeni ve şehâdet âlemini/görülenleri bilendir. O, Rahmân ve Rahîmdir (O’nun rahmeti, dünyada büyük yaratıkları kapsar, âhirette ise yalnız mü’minlere ulaşır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, mutlak yöneticidir, kuddûstür/münezzehtir, selâmdır/selâmet verendir, el-mü’mindir/emniyete kavuşturandır, müheymindir/gözetip koruyandır, azizdir/üstündür, cebbârdır/istediğini zorla yaptıran, mütekebbirdir/büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların, müşriklerin şirk/ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık/yaratan, bâri’/var eden, Mûsâvvir/varlıklara şekil veren Allah’tır. Esmâü’l-Hüsnâ/en güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih edip O’nun şânını yüceltmektedirler. O, aziz/gâlip olan, hakîm/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2195
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
Allah’ın isimleri, Kur’an’ın 33 sûresinde geçmektedir. Bu sûrelerden bazısı, bu isimlerden sadece birisine yer vermiştir: Tevbe, Kehf, Meryem, Hac, Neml ve
2189] 20/Tâhâ, 8
2190] Câ-mi’ul-Beyan, XV. 121
2191] 59/22-24
2192] 7/A’râf, 180
2193] 17/İsrâ, 110-111
2194] 20/Tâhâ, 8
2195] 59/Haşr, 22-24
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 501 -
daha birçok sûre gibi. Bazı sûreler ise, iki ismi bir arada getirmiştir: Enfâl, Ra’d, Fâtır sûreleri gibi. Bazı sûreler ise, bu isimlerin çoğunu derlemiştir: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Haşr ve daha birçok sûre gibi.
Kur’ân-ı Kerim’de, Yüce Allah’ın isimlerinin geçtiği sûrelerdeki isimleri belirtelim:
1/Fâtiha Sûresi: Bu sûrenin içerisinde Allah’ın şu isimleri yer almaktadır. Allah ismi (1/Fâtiha,:1), er-Rab ismi (Fâtiha: 1/1), er-Rahmân ve er-Rahîm ismi (1/Fâtiha, 2), el-Mâlik ismi (1/Fâtiha, 3).
2/Bakara Sûresi: Bu sûrenin içerisinde şu isimler yer almaktadır: el-Muhît ismi (2/19), el-Kadîr ismi (2/20), el-Alîm ismi (2/32), el-Hâkim ismi (2/33), et-Tevvâb ismi (2/37), el-Bâriu ismi (2/54), el-Basîr ismi (2/96), el-Vâsi’ ismi (2/115), es-Semî’ ismi (2/127), el-Azîz ismi (2/129), er-Raûf ismi (2/143), eş-Şâkir ismi (2/158), İlâh ismi (2/163), el-Vâhid ismi (2/162), el-Gafûr ismi (2/173), el-Garîb ismi (2/186), el-Hâkim ismi (2/225), el-Hayy ismi (2/255), el-Kayyûm ismi (2/255), el-Aliyy ismi (2/255), el-Azîm ismi (2/255), el-Ğaniyy ismi (2/263), el-Veliyy ismi (2/257), el-Hamîd ismi (2/267), el-Habîr ismi (2/234), el-Bedîu (2/117)
3/Âl-i İmrân Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Vehhâb ismi (3/8), en-Nâsır ismi (3/150), el-Câmi’ ismi (3/9).
4/Nisâ Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: er-Rakîb ismi (4/1), el-Hasîb ismi (4/6), eş-Şehîd ismi (4/33), el-Kebîr ismi (Nisâ: 4/34), en-Nasîr ismi (4/45), el-Vekîl ismi (4/81), el-Mukît ismi (4/85), el-Afuvv ismi (4/43).
6/En’âm Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kaahir ismi (6/18), el-Latîf ismi (6/103), el-Hâsib ismi (6/62), el-Kaadir ismi (6/65), el-Hâkim ismi (6/73).
7/A’râf Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Fâtih ismi (7/89).
8/Enfâl Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kaviyy ismi (8/52), el-Mevlâ ismi (8/40).
9/Tevbe Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Âlim ismi (9/9).
11/Hûd Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Hafîz ismi (11/57), el-Mucîb ismi (11/61), el-Mecîd ismi (11/73), el-Vedûd ismi (11/90).
12/Yûsuf Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Müsteân ismi (12/18), el-Kahhâr ismi (12/39), el-Gâlib ismi (12/21).
13/Ra’d Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Müteâlî ismi (13/9), el-Vâli ismi (13/11).
15/Hicr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Hâfiz ismi (15/9), el-Vâris (15/23), el-Hallâk ismi (15/86).
18/Kehf Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muktedir ismi (18/45).
19/Meryem Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hafiyy ismi (19/47).
20/Tâhâ Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Gaffâr ismi (20/82), el-Melik ismi (20/114), el-Hakk (20/114).
22/Hac Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hâdî ismi (22/54).
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24/Nûr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Mubîn ismi (24/25), en-Nûr ismi (24/35).
27/Neml Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Kerîm ismi (27/40).
30/Rûm Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muhyî ismi (30/50).
34/Sebe’ Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Fettâh ismi (34/26).
35/Fâtır Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Fâtır ismi (35/1), eş-Şekûr ismi (35/30).
39/Zümer Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Kâfî ismi (39/36).
40/Mü’min Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hâlık ismi (40/62).
44/Duhân Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muntekim ismi (44/16).
51/Zâriyât Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: er-Rezzâk ismi (51/58), el-Metîn ismi (51/58).
52/Tûr Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Berr ismi (52/28).
54/Kamer Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Melîk ismi (54/55).
55/Rahmân Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: Zu’l-Celâli ve’l-İkrâm ismi (55/27).
57/Hadîd Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın isimleri (57/3).
59/Haşr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Mûsâvvir isimleri (59/23).
87/A’lâ Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-A’lâ ismi (87/1).
96/Alak Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Ekrem ismi (96/3).
112/İhlâs Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Ahad ismi (112/1), es-Samed ismi (112/1).
“Allah’ın güzel adları vardır. O’nu, onlarla -o güzel adlarla- çağırın ve O’nun adlarında sapkınlık yapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 2196
Bu âyet-i kerimeden şu gerçekleri öğreniyoruz:
1- Allah Teâlâ’nın, Kur’ân-ı Kerim’de bize bildirdiği O’nun “Güzel İsimleri” vardır: “Allah, er-Rahman, er-Ramim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Khalik, el-Bârî, el-Mûsâvvir...” gibi...
2- Rabb’imiz, O’na duâ ederken bu Güzel Adlar’la O’nu anmamızı; dertlerimizi O’na dökerken, sorunlarımızın çözümünü O’ndan dilerken, düşmanlarımızın şerrinden ve tehlikelerden bizi koruması için O’nu imdadımıza çağırırken; günahlarımızı bağışlamasını, ibâdetlerimizi kabul buyurmasını ve bizi her iki cihanda mutlu kılmasını isterken hep bu güzel adlarla dilekte bulunmamızı emretmektedir.
2196] 7/A’râf, 180
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 503 -
3- O’nun bu güzel isimleri yerine, kendisine ait olduğunu bildirmediği yabancı birtakım adları O’na yakıştıranlara uymamızı ise kesin şekilde yasaklamaktadır. Şu halde putlara, ya da başka şeylere verilen adlarla O’na duâ etmekten sakınmak gerekir. Hatta yalnızca Allah Teâlâ’ya özel olmak üzere başka dillerde kullanılan, ancak bu “Güzel Adlar”’ın dışında kalan “Tanrı, Khudâ”, “Dieu” ve “God” gibi adlarla da O’na duâ etmemek daha doğru olur. Bu demektir ki mü’min kişi, Rabb’ine yönelip O’na bir dileğini iletirken, O’ndan medet, mutluluk ve af dilerken: “Ey Tanrım!”, “Ey Khudâ!”, “O my God!” yerine: Allahümme; Ya da kendi diliyle: Allah’ım; Ey Rabb’im; Ey Aziz ve Latif olan, Ey Rahman ve Rahim olan yüce Allah’ım ! diye duâya başlaması bu âyet-i kerime‘deki emre en uygun davranış olur.2197
“Esmâ’ül-Hüsnâ” tâbiri Kur’ân-ı Kerim’de dört kez geçmektedir. Bu da Allah Teâlâ’nın, “Güzel Adları”’nın, ne kadar önemli olduklarına ve Rabb’imize ancak bu adlarla yakarabileceğimize işaret etmektedir.
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
“Âlemlerin Rabb’ı (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 2198
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz, umulur ki böylece korunmuş olursunuz. O Rab ki yeri sizin için bir zemin, göğü de tavan yaptı. Gökten size bir su indirdi. O su sebebiyle türlü meyvelerden size bir rızık çıkardı. Bunları bilerek sakın Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 2199
“Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” 2200
“Rabbı ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin rabbine teslim oldum’ dedi.” 2201
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde, elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine dâir) birçok deliller vardır.” 2202
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”2203
2197] 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
2198] 1/Fâtiha, 1
2199] 2/Bakara, 21-22
2200] 2/Bakara, 116
2201] 2/Bakara, 131
2202] 2/Bakara, 164
2203] 2/Bakara, 165
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kullarım sana Beni sorduğu vakit de ki: “Ben her halde yakınım. Duâ edenin duâsını bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da benim dâvetime uysunlar ve bana inansınlar, umulur ki doğru yolu bulurlar.” 2204
“Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, Hayy ve Kayyûmdur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O, kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir (O’na hiçbir şey gizli kalmaz). O’nun dilemesi hâriç, insanlar O’nun ilminde8n hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü (tahtı) gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” 2205
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” 2206
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 2207
“Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.” 2208
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” 2209
“De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a kulluk yapıp ibâdet edelim (O’nun emrine itaat edelim). O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rablar edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şâhit olun, biz müslümanlarız deyin.” 2210
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar (şöyle duâ ederler): “Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” 2211
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!”2212
“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” 2213
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 2214
2204] 2/Bakara, 186
2205] 2/Bakara, 255
2206] 3/Âl-i imran, 6
2207] 3/Âl-i İmrân, 31-32
2208] 3/Âl-i İmran, 48
2209] 3/Âl-i İmrân, 62
2210] 3/Âl-i İmrân, 64
2211] 3/Âl-i imran: 90-91
2212] 3/Âl-i İmrân, 151
2213] 3/Âl-i İmran, 191
2214] 4/Nisâ, 45
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 505 -
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.” 2215
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).” 2216
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.” 2217
“Şüphesiz Allah tohum ve çekirdeği yaran, ölüden diri, diriden ölü çıkarandır. İşte size vasıfları anlatılan o zat Allah’tır. O halde (ona imandan) nasıl çevriliyorsunuz?” 2218
“O gökten suyu indirendir. İşte Biz, bitip gelişen her bitkiyi onunla yetiştirdik. O bitkiden bir yeşillik çıkardık ki ondan birbiri üzerine binmiş taneler çıkarttık. Hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” 2219
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 2220
“De ki, Allah her şeyin rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbınızadır. (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 2221
“O her şeyin yaratıcısıdır.” 2222
“De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbı Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 2223
“De ki, Allah her şeyin rabbı iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 2224
“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.” 2225
2215] 5/Mâide, 72-73
2216] 6/En’âm, 14
2217] 6/En’âm, 19
2218] 6/En’âm, 95
2219] 6/En’âm, 99
2220] 6/En’âm, 102 - 103
2221] 6/En’âm, 164
2222] 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 39/Zümer, 62
2223] 6/En’âm, 163-164
2224] 6/En’âm, 164
2225] 7/A’râf, 3
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 2226
“(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.” 2227
“Kıyâmet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbın Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbınız değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbımız olduğuna) şâhit olduk’ dediler.” 2228
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” 2229
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 2230
“De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? “Allah” diyecekler. O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek rabbınız Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?”2231
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 2232
“Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez (Allah’a) secde ederler.” 2233
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 2234
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı zaman, içinizden bir grup derhal rablarına ortak koşarlar.” 2235
“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylanın yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet çıkar. Orada insanlar
2226] 7/A’râf, 54
2227] 7/A’râf, 59
2228] 7/A’râf, 172
2229] 7/A’raf, 180
2230] 9/Tevbe, 31
2231] 10/Yûnus, 31-32
2232] 12/Yûsuf, 39-40
2233] 13/Ra’d, 15
2234] 16/Nahl, 51-52
2235] 16/Nahl, 53-54
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 507 -
için bir şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 2236
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 2237
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 2238
“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyolunuyor. Kim rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbına yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 2239
“O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun (Allah’ın) adıyla anılan birini biliyor musun?2240
“Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 2241
“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibâdet et…” 2242
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 2243
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 2244
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 2245
“Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.” 2246
“Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 2247
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” 2248
“Andolsun ki Biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk; bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. -Yapıp- Yaratanların en güzeli olan Allah
2236] 16/Nahl, 68-69
2237] 17/İsrâ, 23
2238] 18/Kehf, 102
2239] 18/Kehf, 110
2240] 19/Meryem 65
2241] 19/Meryem, 93
2242] 20/Tâhâ, 14
2243] 21/Enbiyâ, 22
2244] 21/Enbiyâ, 24
2245] 21/Enbiyâ, 25
2246] 21/Enbiyâ, 92
2247] 22/Hacc, 62
2248] 22/Hacc, 74
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek yücedir.” 2249
“Allah her canlı şeyi sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediğini yapar. Çünkü Allah her şey kadirdir.” 2250
“Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay vareden Allah yüceler yücesidir.” 2251
“Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz. Şüphesiz bunlarda birer nişane vardır; ama çoğu iman etmezler.” 2252
“Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbım, bana hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.” 2253
“De ki: Hamdolsun Allah’a, selâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı yoksa O’na koştukları ortakları mı? (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü biz onunla bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var? Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından nehirler akıtan, onun için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah’ın yanında başka ilâhlar var öyle mi? Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar. (Onlar mı hayırlı) yoksa kendisine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hâkimleri yapan mı? Allah’ın yanında başka bir ilâh mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz? (Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurunun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’ın yanında başka bir tanrı var öyle mi? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (Onlar mı hayırlı) yoksa önce yaratan; sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem de yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, kesin delilinizi getirin haydi.” 2254
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip ona tapınarak yalvarma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.O’nun vechinden (zâtından) başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur. Ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” 2255
“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 2256
“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 2257
“(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte (bütün bunları
2249] 23/Mü’minûn, 12-14
2250] 24/Nûr, 45
2251] 25/Furkan, 61
2252] 26/Şuarâ, 7-8
2253] 26/Şuarâ, 77-83
2254] 27/Neml, 59-64
2255] 28/Kasas, 88
2256] 29/Ankebût, 61
2257] 35/Fâtır, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 509 -
yapan) Rabbınız Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 2258
“Kendisine hayat verdiğimiz ölü toprak hakikatte bir ibret âyetidir. Çünkü Biz onu yağmurla dirilttik de ondan pek çok tarım ürünleri çıkardık. İşte onlar bundan yerler. Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar kaynattık. Onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yemeleri için (Bu nimetleri verdik). Hal böyle iken onlar şükretmezler mi? Yerin bitirdiklerinden, insanoğlunun kendi varlığından ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ederim. Gece de onlar için bir ibret âyetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de, onlar karanlıklara gömülürler. Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir. Ay için bir takım menziller tayin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.” 2259
“O’nun işi bir şeyi yaratmak istediği zaman sadece ol demektir. Ve o şey derhal oluverir. Ve siz elbette sadece O’na döndürüleceksiniz.” 2260
“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.” 2261
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin rabbidir. Daima üstündür, çok bağışlayandır.” 2262
“De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2263
“Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” 2264
“O, ilktir, sondur, zâirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir.” 2265
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.” 2266
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” 2267
“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 2268
2258] 35/Fâtır, 13
2259] 36/Yâsin, 33-40
2260] 36/Yâsin, 82-83
2261] 37/Sâffât, 4
2262] 38/Sâd, 66
2263] 39/Zümer, 64-67
2264] 41/Fussılet, 37
2265] 41/Fussılet, 54
2266] 42/Şûrâ, 10
2267] 42/Şûrâ, 11
2268] 43/Zuhruf, 84
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz göklerde ve yerde iman edenler için bir çok âyetler vardır.” 2269
“Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz? Rızkınızda, size vâdedilen şeylerde semadadır. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad sizin konuşmanız gibi kesin ve gerektir.” 2270
“O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı ve şehâdeti (görülmeyeni ve görüleni) bilendir. O, rahmân ve rahîmdir (merhamet eden ve bağışlayandır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlip olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2271
“Üstlerinde kanatlarını açıp kapatarak uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân olan Allah’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.” 2272
“İnsan kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar öyle mi? Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” 2273
“Ondan sonra yerküreyi yuvarlak şekilde yarattı.” 2274
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 2275
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 2276
Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.”2277 Diğer rivâyet şöyledir: “Gerçekten Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer.” 2278
Hadîs-i şerifte2279 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-
2269] 45/Câsiye, 3
2270] 51/Zâriyât, 20-23
2271] 59/Haşr, 22-24
2272] 67/Mülk, 19
2273] 75/Kıyâme, 3-4
2274] 79/Nâziât, 30
2275] 95/Tîn, 8
2276] 112/İhlâs, 1-4
2277] Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677
2278] Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677
2279] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 511 -
Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
“Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum, sizinkinden daha fazladır.” 2280
“Mü’minler, Allah indindeki ukubeti/azapları bilselerdi, hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden/ cennetinden ümit kesmezdi.” 2281
“ Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” Hasta: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’tan ümidim var; ancak günahlarımdan korkuyorum.’ diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.s.) da şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleştimi Allah, o kulun ümid ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.” 2282
“Sizden kimse nefsini hakîr görmesin.” ‘Ey Allah’ın rasûlü, kişi nefsini nasıl hakîr görür?’ “Allah için üzerine söz terettüp eden fena bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü kendisine sorar: ‘Şu falanca şey hakkında gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?’ O kul cevap verir: ‘Halk korkusu!’ Allah o zaman şöyle der: ‘Asıl Benden korkman gerekirdi.” 2283
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2284
Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”2285 Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 2286
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın
2280] Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128
2281] Müslim, Tevbe 23 hadis no: 2755; Tirmizî, Deavât 108, hadis no: 3536; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 355
2282] Tirmizî, Cenâiz 11, hadis no: 983; İbn Mâce, Zühd 31, hadis no: 4261; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 351
2283] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
2284] İbn Mâce, hadis no: 4205
2285] 9/Tevbe, 31
2286] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakâlim, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.” 2287
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2288
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2289
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 2290
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” 2291
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a sığındığında da Allah onu korur. Allah velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder.” 2292
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celalım adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 2293
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celalım adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 2294
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 2295
“Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: ‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana duâ ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” 2296
“İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.” 2297
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp
2287] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel
2288] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2289] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2290] Tirmizî, Zühd 64
2291] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
2292] Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
2293] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
2294] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
2295] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
2296] Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598
2297] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 513 -
zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.” 2298
“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekiyne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 2299
“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”2300 Hadis, Tirmizî’de şu şekilde gelmiştir: “Bir cemaat bir yerde oturur ve fakat orada Allah’ı zikretmez ve peygamberlere salât okumazlarsa, üzerlerine bir ceza vardır. (Allah) Dilerse onlara azab eder; dilerse mağfiret eder.” 2301
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”2302 Bu hadis, farklı şekillerde de rivâyet edilmiştir: “Dünya mel’undur, Allah için olanlar hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; Allah’ın rızâsı için yapılanlar hâriç.” 2303
“Kim akşamdan temizlik üzere (abdestli olarak) zikredip uyursa (uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse) ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse, Allah Teâlâ, istediğini mutlaka ona verir.” 2304
“Allah’ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini ‘aradığınıza gelin’ diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semâsına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: ‘Kullarım ne diyorlar?’ ‘Seni tesbih ediyorlar, Sana tekbir okuyorlar, Sana tahmîd (el-hamdü lillâh) okuyorlar. Sana ta’zim (temcid) ediyorlar’ derler. Rab Teâlâ sormaya devam eder: ‘Onlar Beni gördüler mi?’ ‘Hayır!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ ‘Eğer Seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta’zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı’ derler. Allah tekrar sorar: ‘Onlar ne istiyorlar?’ ‘Senden cennet istiyorlar.’ ‘Cenneti gördüler mi?’ der. ‘Hayır Ey Rabbimiz!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer görselerdi, derler, ‘cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.’ Allah Teâlâ sormaya devam eder: ‘Neden istiâze ediyorlar (sığınıyorlar)?’ ‘Cehennemden istiâze ediyorlar’ derler. ‘Onu gördüler mi?’ der. ‘Hayır Rabbimiz, görmediler!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı’ derler. Bunun üzerine Rab Teâlâ şunu söyler: ‘Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!” Rasûlullah (s.a.s.) sözüne devamla şunu anlattı: “Onlardan bir melek der ki: ‘Bunların arasında falanca günahkâr kul da var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi.’ Allah Teâlâ; ‘Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki, onlarla oturanlar da onlar sâyesinde bedbaht olmazlar’ buyurur.” 2305
2298] Tirmizî, Zühd, 62
2299] Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
2300] Ebû Dâvud, Edeb 31, 107, hadis no: 4856, 5059; Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2301] Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2302] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
2303] K. Sitte Terc. 7/238-239
2304] Ebû Dâvud, Edeb 105, hadis no: 5042; Tirmizî, Deavât 100, hadis no: 3525
2305] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Zikr 25, hadis no: 2689; Tirmizî, Deavât 140, hadis no: 3595
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil’in oğullarından dört tanesini âzâd etmemden daha sevimli gelir. Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batışına kadar oturmam dört kişi âzâd etmemden daha sevimli gelir.”2306 Burada, Allah’ı zikirden maksat, her çeşit zikir olabilir: Kur’an tilâveti, tesbih, tehlil, tahmid, salevât, ilimle meşgul olmak, tefsir, hadis gibi şer’î ilimlerin öğrenilmesidir. 2307
“Abdest imanın yarısıdır. Elhamdü lillâh mizanı (amel terazisini) doldurur; sübhânallahi ve’lhamdü lillâh arz ve semâ arasını doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır; Kur’an ise, lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini (Allah’a veya şeytana) satar; kimisi kurtarır, kimisi de helâk eder.”2308 Hadisin Tirmizî’de gelen başka bir vechi şöyledir: “Tesbih mîzânın yarısıdır; elhamdü lillâh mîzan doldurur; tekbir ise gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır; temizlik imanın yarısıdır.”
“Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. 2309
Muaz bin Cebel, Allah’ın Rasûlünden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: ‘Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’ dedim. “Dilin, Allah’ı zikirle ıslanmış olarak ölmen” buyurdu. 2310
“Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. 2311
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber’ demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir.” 2312
“Bir kimse günde yüz defa, ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr (Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)’ derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)’ derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” 2313
“İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah’a makbuldürler. (Bunlar:) ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah’ı tenzih ederim)’ (kelimeleridir).” 2314
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah’ı tenzih ederim,
2306] Ebû Dâvud, İlm 13, hadis no: 3667
2307] K. Sitte, c. 6, s. 520
2308] Müslim, Tahâret 1, hadis no: 223; Tirmizî, Deavât 91, hadis no: 3512; Nesâî, Zekât 1
2309] Tirmizî, Deavât 6
2310] et-Terğîb 2/395, Taberânî’den
2311] Buhârî, Deavât 5
2312] Müslim, Zikir 10
2313] Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691
2314] Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 515 -
hamd Allah’a mahsustur ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)’ demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür.”2315
Mus’ab bin Sa’d (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanındaydık. “Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu: “Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir” buyurdu. 2316
“Bir kimse her namazın sonunda Allah’a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur.” 2317
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.” Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı. 2318
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 2319
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.”2320 buyurmuştur. Bir hadis rivâyetinde Allah’ın (c.c.) şöyle dediği nakledilir: “Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür.” 2321
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.” 2322
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır”2323 buyurmuştur.
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” 2324
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2325
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!” der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler).” 2326
2315] Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695
2316] Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed’ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu’t-Tesbîh
2317] Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597
2318] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 23
2319] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
2320] İbn Mâce, Zühd 16
2321] Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
2322] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
2323] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2324] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2325] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2326] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi’r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” 2327
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2328
“...Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar...” 2329
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 2330
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.” 2331
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır” 2332
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.”2333
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2334
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 2335
Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” 2336
2327] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
2328] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2329] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
2330] Et-Tâc, c. 5, s. 78
2331] Tirmizî, Deavât 72, 73
2332] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2333] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2334] 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
2335] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2336] Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 517 -
“…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 2337
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasulü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 2338
Ebû Zer (r.a.)’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.” Ben, (hayretle) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 2339
“Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir. Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 2340
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2341
Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği İlâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.2342 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, rabbın çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da
2337] Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
2338] Buhârî, İlim, 49
2339] Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
2340] Müslim, İmân, 152
2341] İbn Mâce, hadis no: 4205
2342] 19/Meryem, 65
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzellik tanrıçası, bereket tanrısı vs. olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyöden başka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi ‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı2343 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.”2344 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden
2343] 2/Bakara, 30
2344] Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 519 -
gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”2345 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir diyne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”2346 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2347 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler. “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2348 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2349 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2350
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zâtını idrâk etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2351 Gözler O’nu idrâk edemez.2352 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir.
2345] 10/Yûnus, 23
2346] 39/Zümer, 3
2347] 6/En’âm, 79
2348] 14/İbrâhim, 10
2349] 17/İsrâ, 15
2350] 2/Bakara, 164
2351] 112/İhlâs, 1-5
2352] 6/En’âm, 103
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir.
Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:
a) Vâcibu’l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ’dır.
b) Mümkinu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah’ın dışında tüm yaratıklar böyledir.
c) Mümteniu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah’ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah’ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.
Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizâtihî (kendiliğinden) Allah’tır. Kur’an’da Allah hakkında vârid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecâzî vasıflamalardır.2353 Bu sıfatlarla Allah’ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir. Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahmân ve rahîmdir. 2354
Allah’ın birliğine delil olan âyetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
a) “De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur. Baba da değildir, oğul da değildir. Hiçbirşey O’nun dengi olmamıştır.” 2355
b) “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” 2356
c) “Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır?” 2357
d) “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi.” 2358
e) “Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap
2353] Bk. 5/Mâide, 69; 38/Sâd, 75; 39/Zümer, 67; 54/Kamer, 14; 2/Bakara, 109, 274; 6/En’âm, 52; 18/Kehf, 27. âyetler
2354] 2/Bakara, 163
2355] 112/İhlâs, 1-4
2356] 109/Kâfirûn, 1-6
2357] 35/Fâtır, 3
2358] 23/Mü’minûn, 91
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 521 -
olurdu.” 2359
Allah, zâtında, ilâhlığında, mâbud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah’ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah’tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da âciz-güçsüz olurdu. Âciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.
Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman ve kulluk etmektir. “O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun? 2360
“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
“Allah”, varlığı zarûrî olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın ismidir. “Allah’ın varlığının zarûrî olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği, var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
Allah, gerçek mâbudun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan başka hiç bir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazi anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, adil, hâlim gibi sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiç bir varlık için kullanılmaz, kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn bile: “ben sizin rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kabe’deki putlarına birçok isim verdikleri halde, hiç birisine Allah ismi vermemişlerdir. Zâten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını vermektedirler.
Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu. Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba - oğul - kutsal ruh olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahudilerin inancındaki Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrailoğullarının) tanrısıydı. Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının,
2359] 21/Enbiyâ, 22
2360] 19/Meryem 65
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne hristiyanların, ne de yahudilerin inandığı gibidir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâil tüm kâinatın rabbi olan tek İlâhtır.
“Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Ceza gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım,) Bize doğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” 2361
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir.(Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olandır.) O baba da değildir, oğul da değildir. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” 2362
“Allah” gerçek İlâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur’ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi “Allah” yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah’ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkânsız olan bir acıdan ibâret kalacağı gibi “Allah” özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibâret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihâyet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihâyet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hâkim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hâkim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki ilişkileri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdikimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakikatına
2361] 1/Fâtiha, 1-7
2362] 112/İhlâs, 1-4
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 523 -
dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibâret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Hâlbuki o zaman böyle hükmedebilmek de bir gerçeği itiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkâr ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecburiyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zarûrî olan Hakk, gerek ilmimizin, gerek varlığımızın ilk başlangıç noktası ve ilk sebebidir. Ve “Allah” onun ismidir. İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın.
Yüce Allah varlığı zarûrî olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde her şeyden önce Hakk’ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O’nun zatı sınırlandırılamaz ve bu âlem O’nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah’ın âyetleri (işaretleri) ile doludur. Kur’ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de “ez-Zikr”dir. Allah’ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz. Bu arzunun hikmeti, O’nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle her şeyi kuşatan Allah’ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkânsız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkânsız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir. O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah’ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar “Allah’ı aradım da bulamadım.” derken, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar. Allah’ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrâk edebilmelidir.
İşte “Allah” yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterdiği yüce Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Yani bu isim önce zihindeki bir mânâ ve ikinci olarak o vasıta ile Allah’ın zatının ismi ise özel bir isimdir. Zihindeki bir mânâ olmayarak yalnızca ve bizzat belli zatın ismi ise bir özel isimdir. Birincisinde kelimeden anlaşılan mânâya, mânâdan gerçeğe geçeriz ve ismi bu mânâ ile tanımlarız. Meselâ Allah, bütün sıfat-ı kemâliyyeye (eksiksizlik ve olgunluk vasıflarına) sahip bulunan, varlığı zarûrî olan zatın ismidir. Yahut hakkiyle tapılacak olan yüce zatın ismidir, deriz. İkincide bizzat bulunan gerçeğe intikal ederiz. Bu şekilde o gerçekten kendimizde hiçbir pay yoksa Allah isminden gerçekte yine kendisinden başka birşey anlayamayız. Bize göre isim ile, isimlendirilen varlık aynıdır. Fakat o gerçekten kendimizde herhangi bir tarz (üslub) ile bir pay bulabilirsek isim ile kendisine isim verileni birbirinden ayırırız ve bu iki şekilde de Allah’ı isbat etmeye ihtiyaç duymayacağız. Fakat bu isimden bir mânâ anladığımız ve o mânâyı gerçekte bir mahiyete delalet için vasıta olarak kabul ettiğimiz zaman o gerçekten bizzat bir payımız olmasa bile bu isimden birşey anlarız. Fakat o şeyin varlığını isbat etmeye ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı isim, isbat etmeden önce konulmuş bulunursa o gerçeğin özel ismi olursa da alem ismi olamaz. Fakat isbat edildikten sonra konmuş ise bizzat alem ismi olur. Meselâ anadan doğma körler için “ülker” ismi ancak bir özel isim olabilir, görenler için ise bir alem ismidir. Normal dilde özel isim ile alem isminin farkı aranmazsa da ilim dilinde bunlar arasında fark vardır. İşte bu sebeplerden dolayı yüce Allah için zat ismi ve alem ismi mümkün müdür, değil midir? diye bilginler arasında derin bir tartışma vardır. Fazla uzatmamak için şu kadar söyleyelim ki, üç tecelli algılanır. Zatın tecellisi, sıfatın tecellisi, eserlerinin tecellisi. İsimlerinin tecellisi de bunlardan biri ile ilgilidir. Zat isminin, zatın tecellisini ifâde eden bir isim olması gerekir, çünkü sıfat tecellisini ifâde eden isimlere sıfat isimleri, eserlerin tecellisini ifâde eden isimlere fiil isimleri denilir. Zat, sıfat ve eserleri ile de vasıta ile tecelli ettiği gibi bizzat tecelli etmesi de bizce mümkündür. En azından kendine tecellisi mümkündür ve alem olan zat ismine bu da yeterlidir. Ve biz bunu bütün isimlerde esas olarak bildiğimiz için Allah’ın isimleri tevkîfîdir yani Cenâb-ı Hakk’ın vahiy yoluyla bize bildirmiş olduklarından ibârettir, diyoruz. Bundan dolayı zat isminin mefhumu olan bir özel isim veya mefhumu olmayan bir şahıs ismi olması aslında mümkündür ve bizim için yeterlidir.
Şu kadar var ki; biz kendimize zatın tecellisi meydana gelmeden alem ismini koyamayız. Nitekim, yeni doğan çocuğa, onu görmeden koyduğumuz isim, henüz bir özel isimdir ve bu durumda duyduğumuz alem isminden de yalnız bir ismin tecellisini anlarız ve o zaman isim ile kendisine isim konulan varlık birleşir. Fakat bunu sıfat isimleri ve fiil isimleri ile yorumlaya yorumlaya nihâyet eserlerin tecellisine ve ondan sıfatın tecellisine ve ondan zatın tecellisine ereriz. Her söz başlangıçta bir ismin tecellisini anlatır, Kur’ân da bize yüce Allah’ı önce isminin tecellisi ile anlatıyor: v.d. Bundan dolayı Kur’ân’a başlarken doğrusu hiçbir düşünce ile meşgul olmayarak önce Allah’ın ismini bir zat ismi (özel isim) olarak alacağız. Râhman ve Rahim vasıflarını da bu ismi kısaca yorumlayarak bu iki vasıfla ona bir genişlik kazandırıp mânâsını zikredeceğiz ki, bu mânânın kısacası, en mükemmel ve katmerli bir rahmetin alanı ve yayılma noktasının başlangıcı olacaktır. Sonra yavaş yavaş bu isimler ile bu mânâyı açıklayarak ortaya çıkaracağız ve o zaman yerlere, göklere sığmayan Allah’ın zat isminin kalbimizde yaratılıştan saklı olan tecellilerini görmeye başlayacağız. İsimlerin tecellisinden
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 525 -
eserlerin tecellisine geçeceğiz, kâinatı dolaşacağız, eserlerin tecellisinden sıfatların tecellisine ereceğiz, görünmeyenden görünene geçeceğiz. Görünen alemle ilgili zevkimiz arttıkça artacak, o vakit zatın tecellisi için sevgi ve neşe ile çırpınacağız, bütün zevkler, lezzetler, bütün ümitler, bir noktada toplanacak; bazen gözyaşlarını döküp yüreklerimizi ezen günah yükünü yıkacağız, bazen vuslat rüzgarı esecek, mutluluk ve hoşnutluk ile kendimizden geçeceğiz. Nihâyet “Ey huzura eren nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön! (Benim sevgili kullarım arasına sen de gir ve cennetime gir!)”2363 dâveti gelecek, yüce Allah’ın ziyafetinde sonsuza dek O’nun cemalini seyretmeye dalıp kalacağız. “O gün bazı yüzler ışıl ışıl parlar, Rabbine bakar.” 2364
“Allah” zat ismini, özel isim olarak düşünebilmek için, Allah’ın selbî ve subutî bütün zat sıfatları ile fiilî sıfatlarını bir arada tasavvur etmek, sonra da hepsini bir bütün olarak topluca ele almak ve öyle ifâde etmek gerekir. Bundan dolayı bu da şu şekilde ifâde edilmiştir: “O zât-ı vâcibü’l-vücûd ki, bütün kemâl sıfatlarını kendisine toplamıştır.” Sadece “zât-ı vâcibu’l-vücûd” demek de yeterlidir. Çünkü bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olmak, varlığı zarûrî demek olan “vacibu’l-vücûd”un bir açıklamasından, niteliğinin belirlenmesinden ibârettir.
Bunun bir özeti de “Hakkıyla ma’bûd = Hakiki İlâh, gerçek Tanrı” mânâsıdır. Arapça’da bu mânâ belli ve bilinen tanrı demek olan “el-İlâh” özel ismi ile özetlenmiştir. “Hâlik-ı âlem = Kâinatın yaratıcısı” veya “Hâlik-ı küll = Her şeyin yaratıcısı” mânâsı ile de yetinilebilir. Bunları yüce Allah’ın isim ile veya sözle tanımlanması olarak alabiliriz. Biz her durumda şunu itiraf ederiz ki, bizim “Allah” yüce isminden duyduğumuz (anladığımız) bir mânâ, bu mânâların hepsinden daha açık ve daha mükemmeldir. Bundan dolayı bu özel ismin, bir alem isim olması kalbimize daha yakındır. Gerek özel ismi, gerek şahıs ismi olan “Allah” yüce ismi ile Allah’tan başka hiçbir ilâh anılmamıştır. “Sen O’nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?”2365 âyetinde de görüldüğü gibi, onun adaşı yoktur. Bundan dolayı Allah isminin ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak isimlerinin birden çok olması câizdir. Hatta özel ismi bile birden çok olabilir ve değişik dillerde yüce Allah’ın ayrı ayrı özel isminin bulunması mümkündür. Ve İslâm’a göre câizdir. Bununla beraber, meşhur dillerde buna eşanlamlı bir isim bilmiyoruz. Meselâ Tanrı, Hudâ (Farsça) isimleri “Allah” gibi birer özel isim değildir. İlâh, Rab, Mabud gibi genel anlam ifâde eden isimlerdir. Hudâ, Rab demek olmayıp da “Hud’ay” kelimesinin kısaltılmışı ve “vâcibu’l-vücûd = mutlak var olan” demek olsa yine özel isim değildir. Arapça’da “ilâh”ın çoğulunda (âlihe); “rabb”in çoğulunda (erbâb) denildiği gibi Farsça’da “hudâ”nın çoğulunda “hudâyân” ve dilimizde tanrılar, ma’bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin câhil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin “Ebussuudlar, İbn Kemaller” denildiği bir gerçek ise de; Allah’ın birliğine delalet eden “Allah” yüce isminde böyle bir ifâde saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Hâlbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir.
2363] 89/Fecr, 27-30
2364] 75/Kıyâmet, 22-23
2365] 19/Meryem, 65
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hak olmayan mabudlara da “Tanrı” denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah’a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki “Tanrı” cins ismi “Allah” özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı “Allah ismi” “Tanrı adı” ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine “Allah” adıyla başlamış, “Tanrı adı” dememiştir ve o bahrin sonunda “Birdir Allah, andan artık tanrı yok” diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca “diyö” kelimesi de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde “Diyöden başka diyö yok.” diyorlar ki “İlâhtan başka ilâh yok.” demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de “Yalnız diyö, diyödür.” yani “yalnız ilâh ilâhtır.” diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem Allah yerinde “diyö” demişler ve Allah ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışlardır ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen “diyö” ancak “ilâh” kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki örneği arzetmektedir. “Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür.” demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Hâlbuki diyen öyle demiyor; “Allah’tan başka Tanrı yoktur.” diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (birleme) söylüyor. Bundan başka Fransızca’da “diyö”nun özel isim olabilmesi Allah’ın, Hz. İsa’nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gafil olanlar “diyö” kelimesini Allah diye terceme ediyor ve hatta “Allah” dediği zaman bu terceme diliyle “diyö”yu söylüyor.
Tefsirciler, “Allah” özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca gâyeler şunlardır: Bu kelime aslında Arapça mı? Değil mi? Başka bir dilden mi alınmıştır? Üzerinde düşünülmeden söylenmiş bir söz mü? Türemiş mi, türememiş bir kelime mi? Tarihi nedir? Bunlara kısaca işaret edelim:
İşin başında şunu itiraf etmek gerekir ki bilgimiz, gerçekten ibâdete lâyık olan Allah’ın zatını kuşatmadığı gibi özel ismine karşı da aynı şekilde eksiktir. Ve Arapça’da kullanma açısından “Allah” yüce ismine benzeyen hiçbir kelime yoktur ve bunun aslını göstermek imkânsızdır. Dil açısından buna delalet eden bazı hususları da biliyoruz.
Önce Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği asrında bütün Araplar’ın bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor: “Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.”2366 Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Hâlbuki Kur’ân’dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu da anlaşılıyor. Bundan dolayı Hz. İbrahim’den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça’ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça’ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor. Fakat Âd ve Semud hikâyelerinde ve daha önce yaşamış olan peygam2366]
39/Zümer, 38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 527 -
berlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak sûrette Arapça’dan önce olduğunu da bilmiyoruz. Bunun için kelimenin Arapça’da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır. Bundan dolayı “İsrâil, Cebrâil, Mîkâil” kelimeleri gibi İbrânice’den Arapça’ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.
İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
Bu açıdan bakılınca “Allah” yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki “el” en-Necm, el-ayyuk vs. gibi kelimeden ayrılması câiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman “Vallah, Billâh, İsmullah, Kaalellah” vs. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de “el” belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde “yâ Allah” diye hemze sâbit kalabiliyor ve bir de “Yâ eyyühe’l-kerim” gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Hâlbuki “el” belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
Eğer “el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır. Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı âlimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâh” gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan “ilâh” anlamına da bir isimdir ve bundan “lâhüm”, “lâhümme” denilir. Bir Arap şairi: “Ebû Rebâh’ın bir yemini gibi, Allah’ım onu büyükler işitir.” demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib Fil vak’asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; “Ey Allah’ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!” diye Allah’a yalvarmıştı.2367
Şu halde “lâh” isminin başına “el” getirilerek “Allah” denilmiş ve özel isim yapılmış demektir. Bazıları ise daha ileri giderek Arapça “lâh” isminin Süryânice olduğu söylenen “lâha” isminden Arapça’laştırılmış olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Belhli Ebû Yezid “lâh” Arapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar “lâha” derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek “Allah” demişler, bunun gibi “lâhüm” ile ilgili olarak İbrânice’de “elûhim” vardır. Fakat tarih açısından Arapça’daki “lâh” mı öncedir, yoksa Süryanice’deki “lâha” mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunması, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak sûrette delil olamaz. Eğer arka arkaya gelme yoksa her ikisinin daha önce bulunan bir ana dilden yayıldığını kabul etmek daha uygun olur. Ve bunu destekleyen delil de vardır. Çünkü Allah kelimesinin Arapça’daki kullanılışında hiçbir yabancı dil kokusu yoktur. Sonra “lâh, lâhüm” her ne kadar Arapça dışındaki bir dilden
2367] Bk. Fîl Sûresi Tefsiri
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nakledilmiş olsalar bile “Allah” “el” takısı “lâh” ile birleştirilerek ondan alınmış olsaydı onun hemzesinin nida (çağırma) halinde yerinde kalmasına dilin kuralı müsaade etmezdi. Bunun içindir ki, birçok dil bilgini ve bunların içinde Kufeliler, Allah kelimesinin “lâh”dan değil, “ilâh” cins ismi ile eş anlamlı olan “el-ilâh”dan nakledilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu şekilde ilâhın hemzesi hazf edilmiş ve “el” belirleme edatının hemzesi onun yerine konmuş ve belirleme lâmı da “en-Necmü, Es-Sa’ku” gibi kelimenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bundan dolayı, aslına göre başındaki hemze, cümle içinde hazf ve başka bir harf yerinde kullanıldığına işaret edilerek de nida (çağırma) halinde düşmemiştir. “İlâh” kelimesi de aslında ilâhet, ulûhet, ulûhiyet gibi ibâdet mânâsı ile veyahut serbest olma mânâsı ile veyahut kalbin huzura ermesi ve rahat olması mânâsı ile veyahut korku mânâsı ile ilgili olarak “me’luh” yani kendisine ibâdet edilen yahut akılların hayret ettiği yahut kalplere rahatlık ve iç huzuru veren yahut sıkıntıdan, korkudan kurtaran demek olur ki, “mabud” (kendisine tapılan)’da bu mânâların hepsi var gibidir. “Allah” da ise gerçekten bu mânâların hepsi vardır. Zemahşerî, Kâdı Beydâvî gibi birçok büyük araştırmacı bu incelemeyi kabul etmişlerdir. Buna göre “lâh” kelimesinin de aslı “ilâh”dır; (nâs) ve (ünâs) kelimeleri gibi. Gerçekten çoğulunda hep “âlihe” deniliyor ki, Arap dilinde masdar ve küçültme ismi gibi, çoğullar da kelimenin aslını gösteren delillerdendir.
Özetle dilde bu iki incelemeye göre Allah’ın ismi büyük türeme ile türeyen bir Arapça isimden nakledilmiş ve onun asıl mânâsını ihtivâ etmiştir. Hem de aslı ve kendisi Arapça’dır. Bu arada bazılarının zannına göre aslı Arapça değil, fakat Arapça’ya nakledildikten sonra sırf Arapça’dır.
Nahiv âlimi tefsirci Endülüslü Ebû Hayyan diyor ki: Bilginlerin çoğuna göre; “ “ yüce ismi hemen söylenmiş bir sözdür ve türememiştir. Yani ilk kullanıldığında yüce Allah’ın özel ismidir . İmam Fahreddin Râzî de “Bizim seçtiğimiz görüş şudur: Allah kelimesi yüce Allah’ın özel ismidir ve aslında başka bir kelimeden türememiştir. İmam Halil b. Ahmed ve Sibeveyh, usul âlimleri ve İslâm hukukçularının hepsi bu görüştedirler.” diyor. Gerçekten çağırma kipinde Allah kelimesinin başındaki hemzenin düşmeyişi ve araya bir şey girmeden çağırma edatı ile birleşmesi bu hemzenin, kelimenin aslından olduğunun bir delilidir. Bundan dolayı “el” belirleme edatı değildir. Ancak kullanmayı kolaylaştırmak için çoğunlukla bu edat gibi kullanılmıştır ve Allah kelimesinin sonuna tenvin getirilmemiştir. Gerçi hemzenin hazf edilmesi, kelimede kalmasından daha çoktur ve daha fazladır. Fakat “yâ” ile “el” belirleme edatları bir araya gelmedikleri ve bundan dolayı “yennecmü” vs. denilemeyip (Yâ eyyühennecmü), yâ hâze’l-Harisü, yâ eyyühennâsü gibi araya veya gibi kelimeler konduğu halde (yâ Allah) diye hemzenin yerinde kalması ile yetinilmesi ve sonra bu kelimenin Allah’tan başka hiç kimse için asla kullanılmamış bulunmasından dolayı “en-Necmü, en-nâsü ve’l-ünâsü” cinsinden olmadığını gösterdiğinden kelime ve mânâ itibârıyla bu özelliğin tercih edilmesi gerekmiştir.
Özetle “Allah” ismi türemiş veya başka bir dilden Arapça’ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır. Ve yüce Allah’ın zatı bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi “Allah” ismi de öyledir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya lâyık olma) vasfı ondan alınmıştır. Allah, ibâdet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibâdet edilir. Onun “Allah”lığı tapılmaya ve kulluk
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 529 -
edilmeye lâyık olması kendiliğindendir. İnsan puta tapar, ateşe tapar, güneşe tapar, kahramanlara, zorbalara veya bazı sevdiği şeylere tapar, taptığı zaman onlar ilâh, mabud (kendisine tapılan) olurlar, daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mabudiyet ve tanrılık özelliklerini kaybederler. Hâlbuki insanlar, ister Allah’ı mabud tanısın, ister mabud tanımasınlar, O bizzat mabuddur. O’na her şey ibâdet ve kulluk borçludur. Hatta O’nu inkâr edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar. Araştırma mantığına göre iddia edilebilir ki, özel isimler kısmen olsun cins isimlerinden önce konulur. Daha sonra bir veya birkaç niteliğin ifâde ettiği benzeme yönü ile cins isimleri oluşur. Bundan dolayı her özel ismin bir cins isminden veya nitelikten alınmış olduğu iddiası geçersiz sayılır.
Üçüncüsü: Denilebilir ki, yukarıda açıklanan kullanma tarzından, “Allah” yüce isminin Arap dilindeki özelliği ve bundan dolayı bir özel isim olduğu anlaşılıyor. Fakat böyle olması diğer bir dilden alınmış olmasına neden engel sayılsın? Allah’ın isimlerinin birden çok olmasının câiz olduğu da önce geçmişti. Gerçekten deniliyor ki İbranice’de “iyl” Allah demektir. Çünkü Kâdı Beydâvî ve diğer tefsircilerde bile “İsrail” Allah’ın seçkin kulu veya Abdullah mânâsına tefsir edilmiştir ki, hemzenin hazf edilmesi ile “isrâl” ve yâ’ya çevirilmesi ile “İsrayil” şeklinde de okunur. Diğer taraftan Süryanice’de “lâha”, Arapça’da “lâh” da varmış. Bundan dolayı Arapça’da bu iki ismin birleştirilmesi ile “illah” terkibinden “Allah” özel ismi vazedilmiş olduğu hatıra gelir ki; “Allah” ilâh meâlini hatırlatır ve “ilâhü’l-âlihe” (ilâhların) mâbudların Allah’ı mânâsını ifâde eder.
Fakat böyle bir mantık ilişkisi, gerçeğin böyle olduğuna delalet etmez. Böyle olsaydı mutlaka dil bunu bize bildirirdi. Çünkü her şeyden önce kelimenin ucme ve özel isim olmasından dolayı gayri munsarif ve belki mebni olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü Ba’lebek, İsrail, Cebrâil, İbrâhim, İsmâil ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Hâlbuki “ “ ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça’da “il” hemzenin kesri ile okuna geldiği halde “Allah”da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu “îl” “ilâh” mânâsınadır. Çünkü “il-i” diye müzaf (tamlanan) oluyor. Sonra îl, Allah demek ise ve ondan alınmış olsaydı “il lâh” diye bir terkip düşünmeğe ne ihtiyaç kalırdı? Kısacası, Allah isminin diğer bir dilden alınmış veya türemiş olduğunu bu şartlar altında belirlemek mümkün değildir. Ve bu yüce isim, lisan açısından da adının sahibi gibi, bir ezeliyet perdesi içindedir. Ve bütün bunlardan en basit bir mânâ edinmek için söylenecek söz, hayret ve büyüklüktür. Allahu ekber! 2368
Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
Ma’rifetullah: Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. Ma’rifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar “ma’rifet” ve “Allah” kelimeleridir. Ma’rifet; lügatta, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey, bilme, biliş, vâsıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık mânâlarına gelmektedir. Bununla birlikte, ma’rifet, Allah’ı O’nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve irâdesinin geçerliliğini bilmek, alçak gönüllü olmak mânâsını ifâde ettiği gibi, bilginler arasında ilim anlamına da
2368] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. s. 39-49
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelmektedir ki onlara göre, her ilim bir ma’rifettir, her ma’rifet de bir ilimdir. Allah’ı âlim (bilen) herkes âriftir, her ârif de âlimdir. 2369
Genel olarak bu mânâlara gelmekte olan “ma’rifet”, Allah lâfzı ile bir tamlama oluşturduğunda, yani “ma’rifetullah” denildiğinde ise “Allah’ın vücûd/varlık ve vahdâniyetinin bilinmesi” mânâsına gelmektedir. Ma’rifetullah, aslında, kişinin Allah’ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O’na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah’ı hakkıyla tanırsa, O’nun emir ve yasaklarına bağlanır. Ma’rifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır:
1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah’ı ve O’nun birliğini bilmek, ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunan zâtından teşbihi red etmek ve uzaklaştırmak;
2. Allah’ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,
3. Allah’ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramak. 2370
Ma’rifet, gerek havasdan, gerek avamdan olsun bir tek ma’rifettir. Çünkü onunla bilinen şey birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Havas, yükseğindedir. Gerçi tam gâyesine ve sonuna varamaz. Zira ârifler katında ma’rûfun sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akılların kapsayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği zâtı ma’rifet nasıl kapsar? Yaratıkları içinde O’nu en iyi bilenler, O’nun azametini idrâkten yahut zâtını keşfetmekten âciz olduklarını en çok ikrar ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrâkten âciz olduklarını bilirler. Zira O, kadimdir, mâsivâsı ile muhdestir. Zira O, kavîdir, kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Hâlbuki O’ndan gayrı her kavî, O’nun kuvvetiyle kavîdir. Zira O, öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka bir kimseden bir fayda almamıştır. Her şeyi başkasından öğrenmekle değil, kendi ilmiyle bilir. O’ndan başka her âlimin ilmi O’ndan gelir. Tesbih ve tenzih, bidâyetsiz evvel olan, nihâyetsiz bâki olan kendinden başkasının bu vasfa hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah’a olsun.
Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”2371 âyeti, ma’rifetullah bilgisine işaret ettiği rivâyet edilmektedir. Nitekim Ebû Ubeyde’nin, bu âyeti “Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler” şeklinde açıkladığını görmekteyiz. 2372
Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
1) Allah (c.c.)
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır,
2369] Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 427
2370] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, İstanbul 1982, s. 92
2371] 6/En’âm, 91
2372] el-Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrût 1965, VII, 37; Ömer Dumlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 531 -
olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği ilâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.2373 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, rabbın çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyöden başka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi ‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah
2373] 19/Meryem, 65
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı2374 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması husûsunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.”2375 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”2376 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir diyne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”2377 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2378 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler.
2374] 2/Bakara, 30
2375] Müslim, Kader 25; Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17
2376] 10/Yûnus, 23
2377] 39/Zümer, 3
2378] 6/En’âm, 79
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 533 -
“Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2379 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2380 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2381
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2382 Gözler Onu idrâk edemez.2383 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. 2384
Nefsimizin direktifleri doğrultusunda yaşarken bizleri o girdaptan kurtarmak isteyen dâvetçiler bir şekilde;‘Allah’ın sözüne kulak ver; cennetini garantile’ ilâhi mesajını ulaştırdılar... Kulaklarımızın pasını gideren bu şok cümle aynı zamanda gözlerimizdeki sis perdesinin de kalkmasına vesile oldu... Bir de baktık ki bir elimizde Kur’an diğer elimizde ‘Kur’an’ın insana dönüşmüşünün hayatı...
Kur’an ve sünnet; koruması altına giren konuğun attığı her adımı takip ederek hayatıyla yakından ilgilenir. Hemen hemen her saat yeni bir âyetle karşılaşan konuk, Rabbini tanıdığı oranda âyetleri görür, okur ve yaşar.... İşte kul olma başarısındaki sır burada; Önce Rabbini gereği gibi tanı; Sonra zâten sever, güvenir, O’nu her an zikreder ve gerekli fedâkârlığı gösterirsin...
Nasıl Bir Allah’a İnanılıyor?
Bugün insanların büyük bir çoğunluğu maalesef Allah’ı gereği gibi tanımıyor. Ya Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından herhangi birini ölü yada dirilere atfediyorlar yada Allah’ın gücünü, zenginliğini ve kullarına karşı yakınlık derecesini kavrayamıyorlar.
Büyük bir kesimin Allah inancı şöyle göze çarpar: “Benim inandığım Allah; Yeri ve göğü yaratır, insanların yaşaması için gerekli malzemeleri hazırlar, insanların hayat modeli tercihlerine karışmaz. Göklerin hâkimi olan Allah (c.c.)
2379] 14/İbrâhim, 10
2380] 17/İsrâ, 15
2381] 2/Bakara, 164
2382] 112/İhlâs,1-5
2383] 6/En’âm, 103
2384] Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/112-114
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerdekilerin yaşamına karışmaz. Sadece kalp temizliğine bakar. Merhameti boldur. Kendisinin varlığına inanan herkes kurtuluşa erer. (Oysaki şeytan da Allah’ın varlığına inanıyor.) İnsanların duâ ve isteklerini aracılar (Türbelerde yatan zatlar, şeyhler vs.) olmadan işitip cevap vermez (Hâşâ). Çok hoş görülüdür. Her şeyi hoş karşılar! Sevdiklerini bolca rızıklandırır. Sevmediklerini ise fakir kılar…”
Peki Allah’ın 99 isim ve sıfatları nerede? Üzülerek görüyoruz ki birçok insanın Allah inancı maalesef böyle... Bu tür hastalığı Rabbimiz şöyle dile getiriyor; “Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan inanmazlar.”2385 Bir de eksik bir Allah inancının neye mal olacağına bir göz atalım:
Eksik Bir Allah İnancı Neye Mal Olur?
Dinin doğru anlaşılmasına engel olacağından akideye zarar verir (Allah’ın herhangi bir isim ve sıfatını ölü yada dirilere atfedilmesi gibi...) Allah (c.c.) ile gereken dostluk kurulamayacağından sâlih amel işleme oranı sıfırın altına inebileceğinden günah işleme oranında artış gözükür.
Cehennemin sıcaklık derecesi algılanamayacağından (Allah’ın ceza verici sıfatının algılanamaması) Allah’ın haram kıldığı ameller daha cazip gözükür. Allah’ın (c.c.) emir, yasak ve tavsiyelerine karşı boş vericilik baş gösterir. Kişi tanıdığı oranda sever. Az tanıyan az sever, az tanıyan az güvenir. Haliyle gereken sevgi tanındığı orandadır. Allah’ın Kur’an ve Sünnet’teki mesajına kulak verilmemesine yol açar.
Allah’ın (c.c.) bağışlayıcı sıfatının bilinememesi ümitsizliğe yol açacağından tevbe etme eylemi gerçekleşmemiş olur. ‘Kalbi temiz olan kurtulur’ bâtıl inanışı kalpte ve düşüncede geniş bir yer edeceğinden kullukta sınıfta kalınır. Görüldüğü gibi eksik bir Allah inancı üzerine basılmış mayın gibi... Hem bu tarafta hem de öteki tarafta patlar...
Peki, Allah’ı Nasıl Tanıyacağız?
İsim ve sıfatların ezberlenmesiyle Allah (c.c.) tanınamaz... İsim ve sıfatlarının mânâsının ezberlenmesiyle de yakinî olarak tanınmaz... Peki, nasıl tanınır? Allah’ın varlığına iman ettikten sonra Kur’an ve sünnet ışığında isim ve sıfatlarını kendi nefsimizde ve tabiattaki tecellisinde görüp iyi bir tefekkürle tanınır... Ve böylece günün her saatinde Allah’ın (c.c.) gücünü, büyüklüğünü, merhametini zenginliğini ve diğer sıfatlarını görerek kendisiyle sıcak bir diyalog sağlamış oluruz
Allah İnancı Nasıl Olmalı?
Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisini nefsimizde ve tabiatta görüp okuyabilmişsek Allah inancımız şöyle şekillenir:
Allah (c.c.) her şeyi her an görür, her an işitir ve kalpten tüm geçenleri bilir. Yapılan duâlara ve isteklere aracı ihtiyacı hissetmeden işitir ve karşılığını verir. Gaybı; kendisi ve dilediği peygambere dilediği miktarda bildirmesi dışında kimse bilemez. Allah (c.c.) her hangi bir kuluna pozitif ya da negatif bir musibet dilemişse dünya bir araya gelse engel olamazlar. Tüm her şey O’nun kontrolünde ve
2385] 12/Yusuf, 106
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 535 -
O’nun izni ile gerçekleşir. Hatta bir yaprak bile O’nun izni ve kontrolü dahilinde kımıldar ve düşer.
Yerin ve göğün tüm hazinelerinin sahibi olması vesilesiyle dilediği kulunun zengin dilediğini de dilediği zaman, dilediği kadar fakir kılabilir. İnsanların en iyi şekilde (emniyetli ve adâletli) nasıl yaşayacaklarını şüphesiz en iyi bilendir. Yaratan bilmez mi?
Doğru Bir Allah İnancı Amele Nasıl Yansır?
Doğru bir Allah inancına sahip olan bir insanın yaşayışı biraz farklı olur. Ne gibi? Ümit ve korku dengesini yakalayabileceği için Allah (c.c.) ile irtibatını canlı tutar ve günah işleme oranını aşağı çeker. O’na bir an önce kavuşmayı dileyeceği için bolca sâlih amel işler. Tanıdığı Allah’ı (c.c.) seveceği için vaadlerine (cennetine ve cehennemine, günahları bağışlayabileceğine vs.) müthiş bir güven duyar ve en ufak bir güvensizliğe düşmez.
Zengin ya da fakir bile olsa O’nun dilemesi ile olduğunu bildiği için, gurur, kibir ve isyana yer vermeyip sabır ve şükür örneğini sergiler. Duâ ve isteklere cevap verecek mercinin Allah (c.c.) olduğunu bildiği için insanların ellerine bakmaksızın müthiş bir tevekkül örneğini sergiler. Dil sürekli Allah’ı zikirle ıslak kalır. Dünya hayatının tiyatro sahnesinden ibaret olduğunu görür ve tüm yatırımını âhirete yapar.
Sevdiğinin sevdiklerini sever, sevmediğini sevmez... Can ve malı en ufak korku ve endişe duymadan masaya yatırır! Rızık endişesi hissedilmeyeceğinden hayatın her safhasında sabır ve şükür görülür. 2386
2) Er-Rahmân
er-Rahmân, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden ve sıfatlarından biridir. Rikkat, ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme anlamlarına gelen rahmet kelimesinden türemiş olan Rahmân, mübalağa sigalarından olduğundan rahmetin en yüce derecesiyle muttasıf olan demektir. Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan hususunda rahmetini mahlûkatından (yaratıklarından) hiç esirgemeyen anlamında olan Rahman, Rahîm isminden daha geniş kapsamlı bir mana ifade eder. Kur’an’ın ilk âyeti olan Besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatları arasındaki fark, Allah Teâlâ, Dünyanın Rahmanı ve Âhiretin Rahîmidir, cümlesinde veciz bir şekilde dile getirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de daima eliflamlı olarak (belirli) Er-Rahmân şeklinde geçen bu İlâhî sıfat Allah’ın ikinci bir ismi durumunda kullanılmıştır. er-Rahmân vasfı gereği Cenâb-ı Hakk, dünyada bütün canlılara, mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın bütün insanlara, şefkat ve merhametle davranmayı kendi nefsine farz kılmıştır. Kur’an’da insanlar için hiç kullanılmayan er-Râhmân ismi, ilâhî kelâmın elli yedi yerinde geçmektedir. Kur’an’da bu isimle bir de sûre vardır: er-Rahmân Sûresi. Bu sûrede Allah Teâlâ; insanlar, cinler ve hayvanlar için rahmet olarak yarattığı nimetleri saymakta, ins ve cinnin, bunların kıymetlerini bilip nankörlük etmemelerini defaatle vurgulamaktadır. 2387
2386] F. Birışık, Esmâü’l-Hüsnâ, Karınca Y.
2387] Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/217
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rahmân”, rahmetten sıfat manası ifade eden Allah’ın yüce isimlerinden biridir. Çok merhamet sahibi anlamındadır. Rahmân, tam manasıyla Türkçe’ye veya başka bir dile tek kelimeyle tercüme edilemez. Esirgemek, acımak, bağışlamak, affetmek vs. bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayamaz. Çok merhametli diye noksan bir şekilde tefsir edilebilirse de tam tercüme edilemez. Rahmân, Allah’ın hem sıfatı, hem de bir özel ismidir. Er-Rahmân: Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran demektir.
Rahmân sıfatı, peygamberler dahil, hiçbir insan için kullanılamaz. Çünkü karşılıksız ve kayıtsız şartsız rahmet ve merhamet ifade eden Rahmân sıfatını, insanın fıtrî yapısı kaldıramaz. Çünkü insan, böyle bir merhameti gösterme gücüne, yaradılışı icabı sahip bulunamaz. Dostları kadar düşmanlarına, kendisine iman edenler kadar kendisini inkâr edenlere de rahmet ve merhamet gösterebilmek ancak ulûhiyetin şânındandır.
3) Er-Rahîm
Er-Rahîm; Çok merhametli, merhamet olunan; “rahmet, merhâmet ve ruhm” mastarından ism-i fail ve ism-i mef’ûl anlamlı bir sıfattır. Kök anlamı, acımak, merhamet etmek ve bağışlamak demektir. Rahîm’in çoğulu “ruhamâ”dır. Merhamet, iyilik ve nimet anlamına da gelir. Aynı kökten “rahman” sözcüğü de merhameti bol olan demektir.
“Rahîm” ve “Rahmân” isimleri Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i husnâsındandır. Esmâ-i husnâ; en güzel isimler anlamına gelir ki, Yüce Allah kendisini bu nitelikteki isimlerle isimlendirdiğini Kur’an’da çeşitli yerlerde açıklamıştır.2388 Bu isimlerin başında “Allah” lafzı gelir. Allah’a bu güzel isimlerle duâ edilmesi, duânın kabulüne sebep olur. “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle duâ edin.” 2389
Kur’an-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen “ğafûr” sıfatı ile birlikte olmak üzere “rahîm” sıfatı kullanılmıştır. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir. Dört âyette de “erhamü’r-râhimîn (merhametlilerin en merhametlisi)” tamlaması kullanılmıştır.
Allahu Teâlâ’nın rahmân ve rahîm sıfatları her ikisi de “rahmet” mastarından türemiş olmakla birlikte, aralarında anlam farkları vardır. Rahman sıfatı Kur’an’da 57 âyette geçmektedir. Bunlardan beş âyette rahman ve rahîm birlikte zikredilmiştir. 2390
Bir âyet olan, Tevbe sûresi dışında bütün süre başlarında tekrarlanan ve her meşrû işe başlarken söylenmesi İslâm’ın esaslarından olan “Besmele”de her iki sıfat zikredilmiştir. Bismillahirrahmânirrahîm’in anlamı; “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adı ile başlarım” demektir. Kur’an-ı Kerim’de Sebe’ hükümdarı Belkıs’a,
2388] 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 7; 59/Haşr, 24
2389] 7/A’râf, 180
2390] M. Fuad Abdülbâkî, el-Mu’cemul-Müfehres Li Elfâzı’l-Kur’ânil-Kerim, “Rahman” ve “Rahim” maddeleri
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 537 -
Süleyman peygamberin gönderdiği hak dine çağrı mektubundan söz edilirken şöyle buyurulur: “O mektup şüphe yok ki Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile (başlamaktadır).”2391 Bu iki sıfat arasındaki farkları şöylece belirtebiliriz.
Rahmân sıfatı ezelle, rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu yüzden Yüce Allah için dünyanın rahmanı, fakat âhiretin rahîmidir, denilmiştir. Bunun anlamı şudur: Cenâb-ı Hakk’ın varlıkları yaratması, onları yaşatması, insanlar arasında mü’min-kâfir, âdil-zâlim, çalışkan-tembel ayırımı yapmaksızın hepsine rızıklarını vermesi, çalışma ve gayretlerinin semerelerini ihsan etmesi, Rahman sıfatının tecellisidir. Küfre, zulme, şerre ve kötülüklere müdahale etmeksizin akıl ve irade-i cüz’iyyenin kullanılmasına fırsat verilmesi, ehl-i küfrün çalışmalarının karşılığını dünyada tam olarak görmesi hep bu sıfatın bir sonucudur.
Rahîm sıfatının tecellileri ise daha çok âhirette görülecek, Cenâb-ı Hakk’ın oradaki ikram ve ihsanları mü’minler için olacaktır. Pek çok âyette Rahîm sıfatı zikredilerek, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minleri bu sıfatla bağışlayacağı belirtilmiştir. Bazı âyetler şunlardır:
Fuhuş yapıp, sonra bu fuhuşlarından vazgeçen erkek ve kadınlar için şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah tevbeleri en çok kabul eden ve en çok merhamet edendir.”2392 Şu âyetlerde günahkâr mü’minlere yönelik genel rahmeti görmek mümkündür: “Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha tapmazlar. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar, zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa cezaya çarpar. Kıyâmet günü de azabı kat kat arttırılır ve orada hor ve hakîr sürekli bırakılır. Ancak pişmanlık duyup imanını yenileyen ve iyi işler işleyenler müstesnadır. Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. Yine kim tevbe edip, güzel amel yaparsa, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”2393 “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Kimi dilerse bağışlar kimi dilerse azaplandırır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” 2394
Şu âyette rahîm sıfatıyla mü’minlere merhamet açıkça görülür: “O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için üzerinize melekleriyle birlikte rahmetini gönderir. Allah mü’minlere çok merhamet eden (rahîm) dir.” 2395
Hz. Peygamber’in hadislerinde de Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatı açıklanmış, O’nun kullarına ve bütün yaratıklara olan merhametine yer verilmiştir. İnsanlarda ve bütün canlılarda bulunan acıma, merhamet duygusunun Allah’ın rahmân sıfatından bir cüz olduğunu Allah elçisi şöyle ifade buyurmuştur: “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân’dan bir cüzdür.”2396 Başka bir hadiste rahmetin bütün yaratıkları kapsamak üzere Arş’ta asılı bulunduğu belirtilir.2397 “Şüphesiz rahmetim gazabımdan öne geçmiştir.” 2398
2391] 27/Neml, 30
2392] 4/Nisâ, 16
2393] 25/Furkan, 68-71
2394] 48/Feth, 14
2395] 33/Ahzâb, 43
2396] Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16; Ahmed b. Hanbel, I/190, 321, II/295
2397] Müslim, Birr 17; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/163, 190
2398] Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55, Bed’ü’l-Halk 1; Müslim, Tevbe 14-16; Tirmizî, Deavât 99
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diğer yandan insanların merhametli davranışının Cenâb-ı Hakk’ın da merhametine sebep olduğu şöyle ifade buyurulur: “Güçsüzlere merhamet edenlere Rahman olan Allah da merhamet eder.” 2399
“Allah insanlardan ancak merhametli olanları bağışlar.” 2400
“Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz.” 2401
Er-Rahîm: Çok merhamet edici verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen ğafûr sıfatı ile birlikte olmak üzere rahîm sıfatı kullanılmıştır. Bu da Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir.
Er-Rahmân ism-i şerifinden Allah Tealâ’nın ezelde bütün yaratıkları için hayır ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılıyordu. Er-Rahîm ism-i şerifi ise, yarattıkları arasında irâde sahipleri için kat kat rahmet-i İlâhiyyeyi ifade eder. Yani, insandan başka her varlık kendisi için tayin edilen sınır içinde kendisine verilen nimetlerden yaratılışı sevki (içgüdü) ile faydalanır ve o sınırdan dışarı çıkmazken; irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı verilmiştir. Bu imkân, fıtrî nimetleri arttırma ve ebedîleştirme imkânıdır. Çiğneyip geçtiğimiz ottan, rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır ve mutluluğumuza yarayan nimet hazinesidir. Yine, yaratılışımızda, başka varlıklara verilmeyen bir çok yeteneğin verilmesi ve tabiat kanunlarının âzat kabul etmez köleler gibi bize bağlı ve emrimize hazır olması, hep o şânı büyük Rahmân’ın lütuf ve ihsanlarının eseridir. Her şeyde, tabii kendimizde de gizlenmiş olan bu sayısız nimetleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak için çalışacağız. Bütün yeteneklerimizi işleteceğiz. Bu takdirde gayretlerimizin boşa gitmeyeceğini bize müjdeleyen işte bu, Er-Rahîm ismidir. Çünkü bu isme göre, her gayret, bir mükâfatla karşılanacaktır.
Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifade eder. Er-Rahmân isminin ifade ettiği rahmet, hiçbir şarta, hiçbir gayret ve irâdeye bağlı olmayarak ihsan edilen rahmettir. Bu öyle geniş bir rahmettir ki, bütün varlıkları kaplar. Bunda çalışan çalışmayan, suçlu itaatli, imanlı imansız ayırt edilmez.
Er-Rahîm isminin ifade ettiği rahmet ise, Rahmân’ın lütfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki, en az bire on’dur. Çalışânın ihlâsındaki kuvvete göre Allah’ın daha fazla ve hatta sınırsız ve hesapsız mükâfatları da vardır. İşte, gayr-ı meşrû arzulara kapılmamanın, kötülükten korunmanın önemi bu yüzdendir. İyi bilmek ve unutmamak lâzımdır ki, ister dünya için, ister âhiret için olsun çalışanlarla çalışmayanlar eşit muâmele görmeyeceklerdir.2402
“Rahmân” kullardan bir benzerinin çıkması mümkün olmayan; “Rahîm” ise, bir benzerinin çıkması mümkün olabilen nimetleri verebilen demektir. Bu bakımdan birincisi Allah’a hastır, başka hiç kimseye isim olarak verilemez. Rahîm ise, hem O’na, hem de başkasına denilebilir. Yine, Rahmân, nimetlerin en
2399] Ebû Davûd, Edeb 58; Tirmizi, Birr 16
2400] Buhârî, Cenâiz 32, Eymân 9, Tevhîd 25; Müslim, Cenâiz 9, 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24
2401] Buhârî, Edeb 18, 27; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/215-216
2402] A. Osman Tatlısu, Esmâü’l-Hüsnâ, s. 37
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 539 -
büyüğünü; Rahîm ise, en dakîkini (ince, hassas) verebilen demektir. Rahmân, dünya ve âhirette; Rahîm ise sadece âhirette merhamet edendir. Rahmân, tüm yaratılmışlara; Rahîm ise sadece mü’minlere merhamet edendir. Yani, Rahmân, dünyada mü’min, kâfir, münâfık herkese acıyıp rahmet eden; Rahîm ise âhirette sadece mü’minlere merhamet eden demektir.
Bir araya gelen bu iki sıfat, Allah’ın rahmetinin varlıkların tümüne ve bütün tecellîlere/yansımalara şâmildir. Rahmân ve Rahîm sıfatları, rahmetin bütün anlamlarını, özelliklerini ve sonsuz genişliğini ifade etmektedir. Cenâb-ı Allah bütünüyle rahmet sahibidir; Rahmet, acıma şefkat ve rikkat sahibi. Yarattıklarının hayatı için gerekli her şeyi Kendi üzerine almıştır. Onlara sürekli ihsanda bulunur. Yaratma, rızıklandırma ve nimetlendirme O’nun Rahmân ve Rahîm oluşunun sonucudur. “Kendi üzerine rahmet’i yazdı.”2403 “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”2404 “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!” 2405
Varlıklar, meydana gelirken Rahmân’dan doğan rahmet sayesinde vücuda gelirler. Rahîm’den doğan rahmet sayesinde de büyüyüp ondan faydalanırlar. Bunun için “Dünyanın Rahmân’ı, âhiretin Rahîm’i” kavramı meşhur olmuştur. Gerçi Allah, hem dünyanın, hem de âhiretin Rahmân ve Rahîmidir. Rahmân sıfatı açısından yaratıklar yaratılmış; fakat hiçbirinin bu konuda fikri sorulmamıştır. Bu açıdan Rahmân’daki rahmetin gerçekleşmesi bir şarta bağlı değildir. Rahîm’deki rahmetin tahakkuk etmesi ise kulların dünyada iman ve amel etmeleri şartına bağlıdır. Rahmân’daki rahmet sayesinde her yaratılan varlıkta fıtrî ve cebrî olarak bu rahmetin bir esintisi vardır. Eğer Rahîm sıfatı da böyle olsaydı, dünyada hiç kimsenin iman, amel, çalışma, bir şeyleri icat etmesi, hayırlı eylemler yapması gibi şeylere gerek kalmazdı. Böylece dünya hayatı durgunluğa düşeceği gibi, âhiret hayatı da hüsrâna uğrardı. Yaratılıştan mevcut rahmetle yetinilseydi, insanlar her yönleriyle durgunluğa girerek, nasıl olsa rahmet geliyor diye bir taş veya bir hayvan seviyesinde kalırlardı. Rahmâniyetin rahmeti sadece Allah’a ait iken, Rahîmiyetin rahmetinden bir parça da kullara verilmiştir. Böylece o durgunluk durumu ortadan kaldırıldığı gibi, bir ananın yavrusuna merhameti gibi durumlar da sağlanmaktadır.
Cenâb-ı Hak, eşyayı yoktan var ederken âdeta bize demiş oluyor ki, “isteseniz de istemeseniz de Rahmâniyetimle sizi yaratıyorum. Sizin için gerekli olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmâniyetimle var ettikten sonra, Rahmâniyetimin kemâlini göstermek için, size Rahîmiyetimle de bir irâde veriyorum. İrâdenizi kullanmanıza ve kullandığınız irâdenin çapına göre de öteki âlemde size mükâfat vereceğim. Siz, irâdenizi kullanmakla bir şekle gireceksiniz. Bu şekil, âhiret âleminde bir kısım nimetlerden istifade etmeye hazırlanmak demektir. Yeter ki sizler, kendi hevâ ve hevesinize uyarak, benim rızâ dairemin dışına çıkmayın. Aksi takdirde orada cezanızın daha ağır olacağını düşünün.”
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki, Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin ışığında bizim mazhar olduğumuz lütuflarla, yaptığımız işlerin birbirine münasip olması gerekir. Allah’ın bizi muhatap olarak kabul etmesine
2403] 6/En’âm, 12
2404] 7/A’râf, 156
2405] 40/Mü’min, 7
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mukabil, bizim bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğimiz yönüyle kendimizi devamlı sorgulamalıyız. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının engin ve sınırsız merhameti kuşattığı gibi; bir de küçük bir tekdir, ikaz ve uyarının bulunduğunu da unutmamalıyız.
Besmelede ve Fâtiha sûresinde “Allah” lafzıyla bütün güzel isimleri kendinde toplayan zâtın tasarrufunu takdim etmesinden çekinen ve irkilen insana Yaratıcımız, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini zikrederek onlara yakınlık ve güven vermiş oluyor. Sanki bu isimlerle insanın kulağına şu manalar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli olan her şeyi hazırlamıştır. Ancak, sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin için Cemâlullah’ı temâşâ ve bir cennet de lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle sizlere bunu da verecektir. Bir korkudan sonra insanın içinde sıcak bir ünsiyet meydana getiren bu iki sıfat ne kadar önemli ve bu iki ismin zikredilmesi ne kadar gereklidir. 2406
Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
Er-Rahmân ve er-Rahîm isminin zevkini duyan gönüllere yeis ve ümitsizlik giremez. Müslüman, ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse düşsün, Allah’ın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü kesinlikle bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir. Allah’ın bu sıfatlarına gönülden inanan insanda, ciddi anlamda bunalım, stres, karamsarlık ve kötümserlik bulunamaz. Çağımızda gittikçe yaygınlaşan intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allah’a imansızlıktan ileri geldiği bilinen bir gerçektir.
Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine cennetini veren Allah, Rahîm ismiyle rahmet edecektir. Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve ünvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de, âhirette malları, evlâtları, orduları, servetleri onlara fayda vermeyecektir. Rahîm ismi, kâfirler ve zâlimler için tehdit; mü’minler ve mazlumlar için ise teselli ve sığınaktır.
Fâtiha sûresinin girişinde, Allah’ın, âlemlerin rabbi olduğu tanıtılırken, tevhid inancının evrenselliğine işaret edilmişti. Rabbimiz, yalnızca âlemlerin rabbi, yetiştiricisi, eğiticisi, öğreticisi, onlar üzerinde otorite sahibi olmakla kalmıyor; aynı zamanda onlara karşı engin merhamet de taşıyor. Allah’ın, Kitab’ını “rahmet” olarak nitelemesi de bu noktada çok önemlidir. Rabbimiz, Kitab’ı göndermekle neyi dilemektedir? İnsanların yeryüzünde mutlu bir şekilde yaşamalarını, sıkıntı çekmemelerini, anlaşmazlıklarını hak ölçüye göre çözmelerini... Kullarına karşı bu merhameti, acıması ve sevgisi, Kitab’a “rahmet” adını vermesine neden olmuştur. İşte bu yönleri dolayısıyla burada, tevhid inancının sevgi yönüne, insanî yönüne değinilmektedir. Tevhid toplumu, “kin, garaz, haset, zulüm” üzerine kurulu değildir. Bu toplumda, Rabbimiz Rahmân-Rahîm olduğundan, O’nu rab olarak kabullenen insanlar da birbirlerine karşı merhamet doludurlar. İlişkileri bu düzlemde cereyan eder. “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı sert; birbirlerine karşı merhametlidirler.” 2407
2406] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil A.Ş. Y., s. 157
2407] 48/Fetih, 29
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 541 -
Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen2408 Peygamberimiz (s.a.s.)’in sıfat ve ahlâkından biri de ümmetine merhameti ve şefkati idi. “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”2409 Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetini ateşten uzaklaştıracak şeyleri göstermesi, onun şefkatinin bir eseridir. Bunu, şu güzel temsille dile getirmiştir: “Benimle ümmetim bir ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları men etmeye çalışan kimse gibiyiz. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Siz, benim elimden kurtulup ateşe düşmeye çalışıyorsunuz.”2410 Rasûlullah bir gün torunlarını öpüp okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu adam, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve: “Benim on çocuğum var. Bunlardan hiç birini öpmüş değilim” dedi. Peygamberimiz: “Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak, merhameti söküp almışsa ben ne yapayım?” buyurdu ve ilâve etti: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”2411 Efendimiz, kendi nefsi için hiç kızmaz; ancak Allah’ın haramları çiğnendiği zaman kızardı. Dâvetçi de böyle olmalı, nefsi için kızmamalıdır.
Bir seferinde de ashâb-ı kiram, Hz. Peygamber’in va’z u nasihatini pür dikkat dinlerken, O’nunla görüşmek isteyen yaşlıca bir zat kalabalık arasından Rasûllah’a yaklaşmaya gayret ediyordu. Rasûllah’ın sohbetini bölen bu ihtiyara yol açmada biraz ağır davranan ashâbın bu tavrı gözünden kaçmayan rahmet ve merhamet peygamberi, derhal onları ikaz etti: “Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 2412
Kin ve düşmanlık, dâvet açısından asla kazandırıcı, neticeye götürücü olamaz. O yüzden dâvetçi, kin ve husumetine mağlup olmayacak, muhatabına karşı buğz değil; muhabbet ve merhamet besleyecektir. Ama bu sözlerimizden Rasûlullah’ın “Amellerin en hayırlısı, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”2413 hadisini inkâr ettiğimiz manası çıkarılmamalıdır. Veya Allah için buğzun da bu hadiste ifade edildiği şekilde gerekliliği karşısında kalpte buğz ile şefkat ve merhameti te’life uğraşmanın tenâkuz olacağı zannedilmemelidir. Hayır, günah ve ma’siyette bulunanlara karşı aynı anda hem rahmet ve şefkat beslemekle, hem de Allah için buğzda bulunmak arasında hiçbir tenâkuz, teâruz yoktur. Ancak, Allah için buğz ile, nefs ve heveslerine uyularak yapılan buğzu birbirine karıştıranlara göre böyle bir tenâkuz vardır. Önce “Allah için buğz nedir?” bunu bilmek gerekir.
Allah için buğz, bir müslümanın, ma’siyetler içerisinde bulunan bir kimseye hatası, isyanı dolayısıyla, nefsinde onun şahsına karşı hiçbir tiksinti bulunmaksızın buğz etmesidir. Yani onun ma’siyetine, isyanına, gafletine öfke ve kin beslemesidir. Elbette ma’siyet ve isyana karşı yapılan buğz, bunları işleyenin şahsına duyulan şefkat, merhamet ve acımadan ileri gelmektedir. Bu demek olur ki, Allah için duyulan buğz ile sevgi ve merhamet arasında zannedildiği tezat ve tenâkuz değil; tam bir uyum ve kaynaşma vardır. Çok sevdiği oğluna zarar veren,
2408] 21/Enbiyâ, 107
2409] 9/Tevbe, 128
2410] Müslim, c.5, s. 911
2411] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
2412] Tirmizî, Birr 15
2413] Ebû Dâvud, Sünnet 2; Ahmed bin Hanbel, V/146
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun felaketine sebep olacak kötü insanlara veya kötülüklere bir baba kızar. Nasıl bu kızması oğluna duyduğu sevgiden doğarsa; aynen öyle, dinde veya nesepte kardeşimize merhametimiz, onun helâkine ve âhiret zararına sebep olan ma’siyet ve günahlarına buğzu gerektirir. Bu buğz, merhametin sonucudur.
Müslüman dâvetçi, şahsı ve nefsi için kin ve düşmanlık beslememeli, öfkesini yenmeyi bilerek bütün bir insanlığa şefkat ve merhamet duymalı, onların hidâyeti için çalışmalı, nasihat etmelidir. Onları İslâm’a dâvet etmesi şefkatinin, merhametinin bir eseridir. Çünkü dâvet kabul edilirse, ihtimal ki onların cehennemden kurtuluşu ve Allah rızâsına kavuşmaları gibi en büyük faydalar söz konusudur. Dâvetçi kendi nefsi için istediğini onlar için de ister. Kendisi için istediği en büyük şey ise iman ve hidâyettir. O, onlar için de bunu arzu eder. Hangi ölüm, sapıklık ve Allah’a karşı isyandan daha büyüktür? Dâvetçi, dâvetiyle isyankâr azgınları helâk ve hüsrandan kurtarmak için çalışır.
Merhamet, câhillerden gelecek her türlü zorluğa karşı sabırlı olmayı kolaylaştırır. İnsandaki acıma duygusu, gafil ve câhillerden çıkacak her türlü engele karşı direnmeyi öğretir. Dâvetçi onlara, oynayan çocuklar nazarıyla bakar. Küçük çocukların işi oyun, onların seviyesi bilgiden mahrumluk, faydalı veya zararlı olacak şeyleri kavrayamamaktır. Bunun için dâvetçi, onlara nasihat ederken, onların yüz çevirmelerine, kendisine zorluk çıkartmalarına ve eziyet vermelerine şaşmaz. Nasıl ki, bir çocuğa öğüt verir, ateşe ve tehlikeli bir şeye dokunmaktan men edersin de o da bağırır, öfkelenir, hatta bazen sana eziyet bile verir. Aynı şekilde dâvetçi de muhâtaplarının engellerine şaşmaz. Rasûl-i Ekrem, Kureyş’e karşı dâvet görevine çok ağır şartlar altında devam etmiştir. Onların eziyetlerine tahammül ederek şöyle demiştir: “Ey Allah’ım, kavmime hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar.” Kaba davranmak, etrafındakilerin dağılmasına sebep olur. Merhametten mahrum katı kalpli bir dâvetçi, çalışmasında muvaffak olamaz. Söyledikleri doğru da olsa insanlar ona meyletmez. Bu, insan doğasının icabıdır. İnsanlar fıtraten katı, sert ve sıkıcı davranışlardan nefret ederler. Böyle kimselerin sözleri kabul görmez. Çünkü bir nasihati kabul etmek, kalbin nasihat eden kimseye yönelmesine bağlıdır. Bu yönelme sert tabiat ve katı kalple elde edilemez. “Allah’tan bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen katı kalpli ve sert davransaydın, şüphesiz onlar etrafından dağılıverirlerdi.” 2414
O’nun Rahmân sıfatının dünyada mü’min-kâfir herkese merhamet etmesi, Rahîm sıfatının ise âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere merhamet edip kâfirlere azap etmesi olduğunun bilincinde olarak, cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an’a yönelmeli, böylece hayat bulmalı, dirilmeli ve hayatımızı O’na vakfetmeye, O’na adamaya çalışmalıyız.
Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanatları ve gagasıyla karşı duran serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek, insanları imansızlaştırıp onların cehenneme atılmasına sebep olan tâğutlara ve ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere ve zâlimlere karşı tavır alır, kahramanlara ve sâlihlere yakışan bir çıkış yolu buluruz.
2414] 3/Âl-i İmrân, 159
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 543 -
Rahmân, O’nun dünyadaki tecellîsi, Rahim ise âhiretteki tecellîsi. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyamızın da âhiretimizin de O’nsuz olamayacağını düşünüyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde, dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gönül vârisi olan kâmil insan, bir rahmet taşıyıcısı olmalıdır. Öyleyse biz de yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakmalıyız. Rahman’ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. O Rahîm’dir diyerek tembelliğe de düşmemeliyiz. Çünkü aynı zamanda O, din gününün sahibidir.
4) El-Melik
El-Melik; Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Hükümdar ve kral anlamında bir kelimedir. Me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke, mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve mâlik anlamında ‘melik, mâlik, melîk’ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah’ın melikliğini, yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem’i önce bu noktada kandırmıştır: „Dedi: ‘Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?” 2415
Demek ki, insan Allah‘ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki olmak isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Fir‘avnlar gibi, Hz. Mûsâ‘nın Allah‘ı Rabb, ilâh ve melik olarak kabul etmeğe çağırdığı Mısır Fir‘avn‘ı da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi.2416 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü, Kur’an’da mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ama, Allah âdil, hakk ve tek ilâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
İnsan yeryüzünde halife olduğu, yani Allah adına yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah’ın yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu meliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emânettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından
2415] 20/Tâhâ, 120
2416] 43/Zuhruf, 51
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seçtiği elçiler vasıtasıyla bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetini bu elçiler aracılığıyla yürütmeği dilemiştir. Bu durum Kur’an’da oldukça açıktır: „Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir.”2417; “De ki: Allah‘ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın.“ 2418
Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, yukarıda da söylendiği gibi, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile bilgi ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır.
“(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te’vilini (yorumunu) öğrettin.”2419; “Allah ona (Dâvud’a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” 2420
Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem melik kılar; Hz. Dâvud’un ve Hz. Muhammed’in durumlarında olduğu gibi... Bazen de, peygamberin yanısıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebiler geldiği gibi, bu nebilerin yanısıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu:
“Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler var etti, sizi melikler yaptı..”2421 Bu âyette, İsrâiloğulları’nın hizmetçi, binek ve kadın sahibi olmakla “melik” diye adlandırıldıkları belirtilmişse de, İsrâiloğulları içinde nebilerin yanısıra, meliklerin bulunduğu da açıktır. “Nebilerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara, ‘Allah Tâlût’u size melik olarak gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’ dediler: (Nebileri de) ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü arttırdı’ dedi.” 2422
Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi, öncelikle yönetici ve tabii olarak, Allah adına gerek insanlar üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah’ın varettiği servet üzerinde tasarrufu elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da, dikkatimizi çeken bir diğer nokta, insanların mülkü olarak hemen yalnızca cariyelerin zikredilmiş olmasıdır. Yani, yalnızca cariyelere malik olunur, bunlar insanların mülküdür; başkalarıyla paylaşılmaz, belli ölçülerde dilenildiği biçimde kendileri üzerinde tasarrufta bulunulur. Ayrıca kölelere de memlûk denilir. Kur’an, dünya hayatının geçimliği dediği servet için “mülk” deyimini kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip olunulan, kısaca kendileriyle dünya hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla “mal” veya “meta” tâbirini kullanır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah yeryüzündeki melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve hikmet verip, te’vil öğrettiği kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında, bu melikliği gasbetmeye çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve yeryüzünün servetleri üzerinde tasarrufta bulunanlara da melik
2417] 5/Mâide, 18
2418] 3/Âl-i İmran, 26
2419] 12/Yusuf, 101
2420] 2/Bakara, 251
2421] 5/Mâide, 20
2422] 2/Bakara, 246-247
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 545 -
denilir. Kur’an, bunlara da mülkün Allah tarafından verildiğini vurgular. Ama, bu Allah’ın kendi melikliği için seçtiği insanlara verdiği bir mülk verişi değil; insanlar hak ettiği için gerekli gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir irade verildiğinden ve insan yaptıklarından sorumlu olduğundan eylemlerinin sonucunu mutlaka görür. Temelde Allah’ın iradesi, yeryüzünde kendi mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim olması şeklindedir ve bunun için dilediği insanları seçerek, onlar aracılığıyla melikliğini gerçekleştirmek ister. Seçimini de hiç bir zaman insanların keyfine bırakmaz. Çünkü, O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama, insanlar Allah’ın iradesi doğrultusunda değil de, kendi keyfi iradeleri doğrultusunda gider ve Allah’ın seçtiklerinin melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak ettikleri meliği getirir. Nitekim, bu anlamda Fir’avn da, İbrahim’le Allah hakkında çekişen ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.
Mülkle ilgili olarak Kur’an’da geçen bir diğer önemli kelime “melekût”tur. Aslında bütün varlıklar Allah’ın “ol” emriyle meydana gelmişlerdir. Acaba Allah’ın “ol” dediği şey nedir? Allah neye “ol” demektedir? Demek ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse şeytan veya cinler gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir asılları, bir kökleri vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık Allah’ın nurundandır.
Allah ise göklerin ve yerin nurudur. Şu halde, eşyanın hakikatı denilen ve Hakk’tan kaynaklanan, Allah’ın nuruyla varlık kazanan ve ilm-i İlâhide ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah “ol” deyince varlıklar ya maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddi-nuranî, ya da maddi varlıklar haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden ayan-ı sabite (arketipler) olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur edilip, adına “melekût âlemi” denilmiştir. Bu âleme Allah’ın dilediği kulları bakabilir ve ilmel-yakîn halindeki imanlarını ayn’el-yakîn haline getirebilirler; gaybı şehadete çevirebilirler. Nitekim, Kur’an’ı Kerim’de, „İşte böyle, İbrahim’e göklerin ve yerin melekût’unu gösteriyoruz.” buyurulmakta;2423 müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah‘ın birliğini görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekût‘unun Allah‘ın elinde olduğu vurgulanmaktadır.
Öte yandan „melik“ kelimesinin hükümdar, yani devlet başkanı anlamında kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları genellikle „melik“ ünvanını taşımazlardı. Kur‘an-ı Kerim‘de bu kelime Allah için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saadetten Hulefâ-i râşidin döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında, İslâm‘a aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye‘nin bu „melik“ ünvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.
İslâmiyetin ve dolayısıyla Arap dilinin Asya‘da yayılmaya başlamasıyla „melik“, Farsça‘daki „şah“ mânâsında kullanılır oldu ve bir hükümdar ünvanı olarak, özellikle Türk menşeli hükümdar sülâleleri tarafından kullanıldı. „Melik“ kelimesi, Sâsânî hükümdarları tarafından da benimsenmişti. Daha sonra Büveyhî hükümdarı Bahâü‘d-devle, kendine Farsça‘daki „şahinşah“ mânâsında melikül-mülûk“ ünvanını verdi. „Melik“ kelimesi Selçuklularda, Atabeyliklerde
2423] 6/En’âm, 75
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Artukoğullarında da uzun süre kullanılmıştır. Osmanlılarda hükümdar için „melik“ ünvanının kullanıldığını gösteren kayıtlara rastlanmamıştır.2424
5) El-Kuddûs
El-Kuddûs: Temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen, fazilet ve güzel sıfatlardan dolayı öğülen demektir. Istılahta ise; Kuddûs denilince, Yüce Allah’ın isimlerinden birisi akla gelir ki, bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tahdîd ve tasvire sığmayan, öğülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Kuddûs kelimesi, Yüce Allah’ın ismi olarak iki yerde el-Melik ismiyle birlikte geçmektedir.2425 Ayrıca bir yerde de, Allah Teâlâ’nın meleklere insan neslini yaratacağını bildirdiğinde, onların; “...Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa Biz seni hamdinle devamlı takdis ediyoruz, noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz... “ şeklindeki cevaplarında “nukaddisu” kalıbıyla zikredilmektedir.2426 Burada da aynı lugat ve ıstılah anlamlar sözkonusudur.
Yüce Allah’ın bu ismi, O’nun, teşbîh ve tecsîmden, bir başka şeye benzemekten, beşerî sıfatlardan münezzeh olduğunu ifâde etmektedir. Nitekim Beyhakî, bu Kuddûs ismini, kendi yaptığı ayırıma göre, Allah’tan teşbîhi nefyeden isimler arasında saymaktadır. 2427
Yukarıda sözü geçen Bakara sûresi 30. âyette “nüsebbihu” ve “nukaddisu” kalıplarıyla “tesbîh” ve “takdîs” bir arada kullanılmıştır. Bu iki kelime, aralarında bazı farklılıklar olmasına rağmen iç içedir ve birbirini bütünleyicidir. Açık bir tesbîhde takdîs, açık bir takdîsde de tesbîh vardır. Zirâ, tesbihde de, Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan uzak tutmak anlamı görülmektedir. Aradaki fark; takdisde isbâtın tesbîhde ise nefyetmek sûretiyle isbâtın ağırlıkta olmasıdır. Bunu şöyle îzah etmek mümkündür:
Kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyedilmesi, ortadan kaldırılması, aynı zamanda öğülen ve kemâl sıfatlarının isbât edilmesi demektir. Nitekim “Ortağı ve benzeri yok” demek, O’nun tek ve yegâne varlık olduğunu isbât etmek olur. Yine aynı şekilde “O hiç bir şeyde âciz kalmaz” demek, O’nun güçlü ve kuvvetli olduğunu; “O kimseye zulmetmez “ demek de O’nun hükmünde âdil olduğunu ortaya koyar. Zirâ, âciz kalmak ve güçlü, kuvvetli olmak, zulmetmek ve adâletli olmak birbirinin zıddıdır. Dolayısıyla birisinin isbâtı, diğerinin nefyini, ortadan kaldırılmasını gerektirmiş olur.
Övülen ve kemâl ifâde eden sıfatların isbât edilmesi de kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyini gerektirir. “O âlimdir” demek, O’nun câhilliğini, “O kaadirdir” demek de O’nun güçsüz ve âciz olduğunu nefyetmiş, ortadan kaldırmış olur.
2424] Şamil İslâm Ansiklopedisi, 4/133-134
2425] bk. 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
2426] 2/Bakara, 30
2427] Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, Beyrut ty., s.38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 547 -
İşte tesbîh ile takdîs arasındaki fark burada ortaya çıkar. “O şöyledir” dediğimizde yani bir şeyin varlığını isbât ettiğimizde “takdîs”; “O şöyle değildir” dediğimizde, bir şeyin öyle olmadığını isbât ettiğimizde de tesbîh sözkonusu olmuş olur. Fakat netice itibârıyla daha önce de sözü geçtiği gibi, esas itibârıyla aralarında pek büyük bir fark yoktur. Tesbîhde takdîs, takdîsde de tesbîh sözkonusudur. Her ikisi içiçedir. Nitekim Yüce Allah bu ikisini İhlâs Sûresinde bir araya getirmiştir. İhlâs Sûresinin ilk iki âyeti olan “Kul huvallâhu ehad. Allâhu’s-Samed” (De ki; O Allah birdir. Allah Samed’dir, yani her şey varlığını ve devamını O’na borçludur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.) âyetleri takdîsi, geriye kalan “Lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû kufuven ehad” (O baba da değildir, oğul da değildir.) âyetleri ise tesbîhi ifâde eder. Bunların her ikisi de yani hem takdîs ve hem de tesbîh; Yüce Allah’ın vahdâniyetini ve yegâne tek varlık olduğunu, O’nun benzeri ve ortağının bulunmadığını isbâta yöneliktir. 2428
6) Es-Selâm
‘Selâm’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kendisi her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak olduğu gibi başkalarına da barış ve esenlik veren anlamına gelir. Bazılarına göre Allah’ın ‘Selâm’ ismi, bütün yaratıkları her türlü bozukluktan uzak tutan, onlara selâmet veren demektir. Kâinatta her şey Allah’ın koyduğu düzene göre devam etmektedir. Allah’ın bütün fiilleri bozukluk ve düzensizlikten uzaktır. O’nun takdirinde ve yaratmasında kusur olmaz.
‘Selâm’, hem Allah’ın noksanlıklardan uzak olduğunu, hem de O’ndan kullarına gelen esenliği, güveni ifade eder. Nitekim namazın sonunda Peygamberimiz, ‘Allahümme ente’s selâmü ve minke’s selâm’ demiştir. Yani, ‘Ey Allahım sen Selâmsın ve selâm Sendedir’ denilmesini tavsiye etmiştir.
Rasûullah (s.a.s.) namazdan ayrılmak istediği zaman üç kere istiğfarda bulunur, sonra da: “Allah’ım! Selâm olan sensin ve esenlik de sendendir. Sen celâl ve ikram sahibi yücesin!” diye duâ ederdi. 2429
Selâm; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran, cennetteki kullarına selâm eden demektir. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır/selâmet verendir; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2430
Allah kendisine iman edenlera sonsuz cenneti müjdelemiştir. Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır ki, iman edenler yalnızca âhirette değil dünyada da güzel bir yaşamla ödüllendirilmişlerdir. Allah, dünyadaki ve âhiretteki bu müjdeyi Kuran’da şöyle bildirmiştir:
“Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim sâlih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve
2428] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I/301 ve 7/4954; Beyhakî, a.g e., 38; Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/398-399
2429] Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvud
2430] 59/Haşr, 23
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” 2431
Kuşkusuz dünyadaki ve âhiretteki güzel yaşam, kulları üzerinde sonsuz bir şefkat sahibi olan Allah’ın ‘Selâm’ sıfatının tecellileridir. Dünyada güzel bir hayatla yaşayan, Rabbine kulluk edip yaptığı sâlih amellerden ecir kazanan mü’min, âhirette de ‘hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak’ cennete girecektir. Allah samimi kullarının âhirette karşılaşacakları ortamı Kuran’da haber vermiştir:
“Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslâm’ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahmân’a karşı ‘içi titreyerek korku duyan’ ve ‘içten Allah’a yönelmiş’ bir kalb ile gelen içindir. ‘Ona ‘esenlik ve barış (selâm)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.’ Orada diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.” 2432
Allah’ın Selâm sıfatı aynı zamanda cennete kabul ettiği kullarına selâm vermesi anlamına da gelir. Allah, Yâsin Sûresi’nin 58. âyetinde “Çok merhametli Rabb’dan onlara bir de sözlü ‘Selâm’ (vardır).” diyerek cennete giren insanlara sözlü olarak selâm vereceğini bildirir. Allah mü’minlerin canını alırken önce melekleri ona selâm verirler, sonra cennet bekçileri onları selâmla karşılar. Arkasından Allah cennete başları dimdik gelen kullarına selâm verir. Kuşkusuz Allah’ın selâmı mü’minler için olabilecek en büyük müjdedir. “İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar.” 2433
Es-Selâm: Her çeşit ârıza ve hadiselerden sâlim kalan her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden. Varlığında herhangi bir kusur ya da ayıp olmayan Allah Teâlâ’nın ‘es-Selâm’ isminin tecellisini; ‘İnsanları karanlıktan çıkarıp (cehaletten kurtarıp) aydınlığa sevk etmek için Kur’an, Peygamber ve dâvetçiler göndermesinde, bizleri her hangi bir dünyalık sıkıntı karşında kurtarmasında görmek mümkün. Hele de hidâyete ermişseniz Allah’ın ‘es-Selâm’ isminin tecellisini taşıyorsunuz demektir.
7) El-Mü’min
El-Mü’min: Kendisine sığınanları emin kılan, emniyet verici, kullarını iman şerefiyle şereflendiren, insanları koruyup rahatlatan. “İnanıp da imanlarına her hangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”2434; “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2435
Allah’a gerçek mânâda iman edenler kendi evindeymiş gibi dünyada da rahat ederler, âhirette de. Allah’ın ‘El-Mü’min’ ismine iman eden insan; başına ne tür musibet ve belâ gelirse gelsin karşılığında cennet alacağını bildiği için Allah’ın bu ismine güvenerek sabreder.
2431] 16/Nahl, 96-97
2432] 50/Kaf, 31-35
2433] 25/Furkan, 75
2434] 6/En’âm, 82
2435] 59/Haşr, 23
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 549 -
Yine karşılığında cennet vaad edilen cihad’a giden bir mücâhid gönül rahatlığıyla, hiçbir korku ve endişe duymadan gider. Allah’ın bu ismine iman etmek kalpteki korku, endişe ve şüpheleri kökünden söküp atar.
Allah’ın ‘El-Mü’min’ isminin tecellisini daha çok ‘can ve malını Allah yolunda harcayan, aza kanaat eden, geceleri Rabbini anmak için sıcak yatağını terk eden Müslümanlarda görmek mümkün.
Allah mü’minlere dünyada ve âhirette hoşnutluk içinde bir yaşam sunar. Bu yaşam her yönüyle çok mükemmel olduğu gibi manevi olarak da mü’minlerin çok güçlü olmalarını sağlayacak şekildedir. Allah sâlih kullarına mânevî yönden huzur, güven ve eminlik verir. Mü’minlerin dünyada zorluk içinde oldukları dönemlerde onları destekler, kalplerini pekiştirir, Kendisine olan tevekkülleriyle huzurlu bir yaşam sürmelerine izin verir. Kuran’da Peygamberimiz döneminde savaşta alınan bir yenilginin ardından Allah’ın mü’minlere olan manevi desteği şöyle anlatılmıştır:
“Andolsun, Allah birçok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz. (Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azablandırdı. Bu, inkârcıların cezasıdır. Bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabul eder. Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.” 2436
Kuşkusuz mü’minlerin karşısında her zaman azılı bir inkârcı grup olmuştur. Bu inkârcı kesim Allah’a samimi bir kalple yönelen mü’minleri doğru yoldan çevirmeye, kendi dinlerine uymaya çağırmışlardır. Bu çağrıdan yüz çevirenleri ise şiddetli bir eziyetle tehdit etmişlerdir. Ancak böyle dönemlerde de Allah küfrün çabalarını boşa çıkarmış ve mü’minlere her yönden destek olmuştur:
“Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu (hamiyeti), câhiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü’minlerin üzerine ‘(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları ‘takvâ sözü’ üzerinde ‘kararlılıkla ayakta tuttu. Zâten onlar da, buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” 2437
Allah’ın tüm mü’minlere, özellikle de elçilerine olan manevi desteği daha pek çok âyette haber verilmiştir. Peygamberimiz dönemindeki inkârcı kavim, peygamberin hicret etmesine sebebiyet verdiğinde, Allah onu her türlü ortamda destekleyeceğini vâdetmiş, inkârcıların saldırısını önlemiş, manevi olarak da elçisine ‘huzur ve güvenlik duygusu’ indirmiştir:
“Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, üzülme; elbette Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâra edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi,
2436] 9/Tevbe, 25-27
2437] 48/Fetih, 26
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2438
Yukarıda sayılanların tümü Allah’ın insanlara dünyada verdiği güvenlik ve huzur duygusudur. Ancak âhirette olan huzur ve güvenlik dünyadaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir nimettir. Çünkü oradaki manevi huzur sonsuza kadar sürecektir ve Allah dilemedikçe yok olması mümkün değildir. Allah mü’minlerin cennette yaşayacakları, maddi ve manevi her yönden tatmin bulmuş hali şöyle tarif etmiştir:
“Gerçekten takvâ sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.” 2439
8) El-Müheymin
El-Müheymin: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve yöneten; insanları murâkabe eden (Üstün gelen); gözetici ve koruyucu. “Sen ne zaman bir işe girişsen, ne zaman Kur’an’dan bir şey okuyacak olsan; sizler de ne zaman bir işe başlasanız, Biz o iş esnasında mutlaka yaptıklarınızdan haberdarız. Şüphesiz ki yerde de gökte de zerre kadar bir şeyin Rabbinizden uzak ve gizli kalması mümkün değildir.”2440; “Onlar sırlarının da fısıltılarının da Allah tarafından bilindiğini ve O’nun bütün gizli şeyleri en iyi bilen olduğunu hala anlamadılar mı?” 2441
“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2442
Tüm evrenin kusursuz bir düzen içerisinde var olmasını sağlayan fizik yasaları, onları meydana getiren Allah’ın, kulları üzerindeki İlâhî korumasına da en güzel delilleri oluştururlar. Sözgelimi yerçekimi yasasını düşünelim. Bu çekim kuvveti daha zayıf olsaydı neler olurdu? Öncelikle hafif şeyler yeryüzünde sabit duramayacaktı. En ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı.
Örnek olarak verilebilecek bir başka yasa Newton’un kütlesel çekim kanunudur. Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin içinde bulundukları hassas dengeyi açıklar. Bu dengede meydana gelebilecek en küçük bir bozulma, dünyanın ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulmasına ya da güneşten uzaklaşarak uzaya savrulmasına ve mutlak soğuklukta donmasına sebep olacaktır.
Peki, cisimler ve yüzeyler arasında sürtünme kuvveti yaratılmamış bir dünya nasıl olurdu? Kalem insanların ellerinden kayıp düşecek, kitaplar ve defterler masanın üzerinde kayacak, masa, döşeme üzerinde kayıp bir köşeye çarpacaktı; kısacası tüm cisimler, yanları bir yüzeye gelene kadar kayacak ve yuvarlanacaktı.
2438] 9/Tevbe, 40
2439] 15/Hicr, 45-48
2440] 10/Yunus, 61
2441] 9/Tevbe78
2442] 59/Haşr, 23
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 551 -
Sürtünmesiz bir dünyada tüm düğümler çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabalarda fren tutmayacak, ses asla dinmeyip bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı....
Allah’ın canlıların korunmasına yönelik yarattığı özellikler kuşkusuz sadece fizik yasaları ile sınırlı değildir. Buna bir başka örnek de insanın üzerinde bulunduğu yeryüzünün sağlam ve güvenlikli kılınmasıdır. Dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı, her kilometrede 30°C artar. Ve çekirdekte bu ısı 4500°C gibi inanılmaz bir yüksekliğe erişir. Yerin sadece 1 km. aşağısındaki sıcaklığın 60°C’ye yakın olduğu düşünüldüğünde bunun ne kadar büyük bir tehlike olduğu açıkça görülmektedir. Hâlbuki tüm canlılar büyük bir güvenlik içinde, altlarında kaynayan magmadan habersizce yaşamlarını sürdürmektedirler.
Açıkça görüldüğü gibi Allah içinde bir ateş topu barındıran dünyanın yüzeyinde mükemmel bir düzen yaratmıştır. Hiçbir yer için en ufak bir başıboşluk söz konusu olmamaktadır. O, gökleri ve yeri kontrol altında tutmakta, kâinattaki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an korumaktadır. İnsanı ise daha cenin halindeyken savunması sağlam olan bir yere yerleştirerek korumaya almıştır.
Görüyoruz ki insanların çoğunluğunun doğal karşıladığı pek çok özellik asıl olarak Allah’ın kullarına olan merhametine ve İlâhî korumasına işaret eder. Çünkü düzeni ve birliği sağlayan yüzlerce fizik yasasının şu an oldukları şekilleriyle varolmaları için hiçbir zorlayıcı neden yoktur. Allah koruyucuların en hayırlısıdır.
Canlıların rızklarını temin eden, hangi canlının neye ihtiyacı olduğunu bilen, herhangi bir ağaç dalında düşen bir yapraktan haberi olan, bir Afrika yerlisinin ayağına batan dikenden haberi olan ve o an onu gören Allah Teâlâ’nın çok büyük ve çok güçlü olduğunu görürüz.
Allah Teâlâ’nın her şeyi görmesi bize Allah’ın büyük ve güçlü olduğunu gösterir. Fakat bizim için en önemlisi Allah’ın şu an bizleri gözetliyor olması. Tabi bizlere düşen şey bir an önce toparlanıp O’nun râzı olacağı bir şekilde yaşamak.
9) El-Azîz
Azîz: İzzet sahibi, yüce, büyük, her şeye galip olan, mağlûp edilmesi imkânsız olan kimse demektir. Allah Teâlâ’nın esmâ-i hünsâsından, doksandokuz güzel isminden biridir. Allah’ın emir ve iradesine karşı koyacak yoktur. O her şeye galip gelir. O’nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah’ın bu ismi Kur’an-ı Kerîm’de bazen “Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.”2443 âyetinde olduğu gibi, azap ve intikam yerinde gelmiştir. Fakat birçok yerde “hakîm/hikmet sahibi” ismiyle beraber zikredilmiştir.2444 Bunun mânâsı; Allah azîzdir, gücü her şeye yeter, her şeye galip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını tehir eder demektir. 2445
Azîz: Kıymetli, değerli seçkin izzet sahibi, muhterem, kuvvetli, üstün, yüce,
2443] 3-Âl-i İmrân, 4
2444] 2/Bakara, 209, 220, 228, 240, 260
2445] Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/188
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeref sahibi, bulunmaz derecede az ve nadir olmak; her şeye gücü yetmek, hiç bir zaman yenilmemek anlamlarına gelir. Aziz, Arapça “azze” kökünden gelmekte olup, “izz” masdarından bir sıfattır, “eizze” ve “eizzâ” şeklinde gelen kalıpları da vardır. Istılahta ise; “Aziz” Yüce Allah’ın isimlerinden birisidir. O’nun mutlak hâkimiyet ve üstünlüğünü ifade eder. O hiç bir şekil ve sûrette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir. O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür. O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
İzzet; tam olarak zilletin, yani aşağılık, düşüklük ve acizliğin zıddıdır. Aziz ve izzet ile bunların zıddı olan zelil ve zillet kelimeleri halk arasında da kullanılmakta ve genellikle aynı lûgat anlamını korumaktadır. Bir hitap sözcüğü olarak kullandığımız “aziz” kelimesi, hitap ettiğimiz topluluğa veya kişiye bir şeref ve üstünlük atfetmekte ve bir iltifat ifade etmektedir. Aynı zamanda bir saygı ve bağlılık sözcüğüdür.
Yüce Allah’ın isimlerinden olan “el-Aziz” ismi, Kur’an-ı Kerîm’de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı Hüsnâ’dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. Bunu onbeş yer ile el-Alîm, daha sonra sırasıyla el-Kavî, er-Rahîm, Zuntikâm, el-Hamîd, el-Gaffâr, el-Cebbâr, el-Gafûr, el-Vehhâb, el-Kerîm ve el-Muktedir isimleri takip eder. Aziz isminin geçtiği doksanbir âyetin ellisi Mekkî, kırkbiri ise Medenî’dir. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Yüce Allah’ın azamet ve kudretini ifade eden bu Aziz sıfatının daha ziyade Cemâl sıfatlarıyla beraber zikredilmesidir. Bu doksanbir âyetin onüçünde Zuntikâm, el-Kavî ve el-Cebbâr isimleriyle yani Celal sıfatlarıyla beraber geçmektedir. Geriye kalan yetmişsekiz âyette ise Cemâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. O ne kadar merhametli ve ne kadar affedicidir. Zirâ O azîzdir, izzet sahibidir, kullarına en çok acıyandır.
Aziz isminin geçtiği âyetlerden birkaç tanesi şunlardır: 2/Bakara, 129, 209, 220, 228, 240 ve 260; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 62 ve 126; 11/Hûd, 66; 26/Şuarâ, 9 ve 68; 34/Sebe’, 6; 38/Sâd, 9 ve 22; 35/Fâtır, 2; 44/Duhân, 49.2446
“Kim izzet isterse bilsin ki izzetin tamamı Allah’a aittir.”2447 “İzzet, Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere aittir.”2448 El-Aziz: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve güçlü; asla yenilmeyen, daima galip olan. ‘El-Aziz’ olan Allah Teâlâ’yla savaşa giren tüm varlık ve sistemler er geç yenilirler. Geç yenilmeleri onların güçlü Rabbimizin güçsüz olduğu anlamına gelmez (Hâşâ!), O’nun mühlet vermesini gösterir.
Allah Teâlâ’nın sabrı gereği bir süre müddet verilir ve sonunda kendisini ilâh zannedip de suda boğulan firavunlar gibi yenilirler... Allah’ın ‘el-Aziz’ isminin tecellisi; ‘Hiçbir sistem ve işkence karşısında boyun eğmeyip şehâdete kadar uzanan bir hayat süren mü’minlerin o yaşantısında görmek mümkün.
2446] Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/188-189
2447] 35/Fâtır, 10
2448] 62/Münâfikun, 8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 553 -
10) El-Cebbâr
El-Cebbâr; Allah Teâlâ’nın esmâu’l-hüsnâsından (doksan dokuz güzel isminden) biridir. Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminin olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el-Cebbâr” olduğu belirtilmiştir.2449 Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın Cebbâr ismi zikredilmiştir.2450 Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât’ında “cebr” kelimesini şöyle tarif eder: Herhangi bir şeyi bir çeşit baskı ile ıslah etmek, düzeltmek.2451 Cebr kökünden gelen el-Cebbâr ismi, Kur’an-ı Kerîm’de şu âyette geçmektedir: “O, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hükümran, noksan sıfatlardan uzak, selâmete erdiren, emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, her şeye galip olan, istediğini zorla yaptıran, (el-Cebbâr) her şeyden yüce olan Allah’tır. Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.” 2452
Cebbâr, Arapça cebr kökünden mübâlağalı ism-i fâildir. İki mânâda kullanılmıştır:
1- Cebr, kırık veya çıkık kemiği yerine getirerek iyice bağlayıp sarmak, eksiği düzeltip tamamlamak demektir. Bu mânâda cebbâr, halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, işlerini düzelten ve bunları yapmakta çok güçlü olan demektir. Müfessirlerin birçoğu Allah’ın Cebbâr isminin bu mânâda olduğunu söylemişlerdir. Allah’u Teâlâ “dertlere derman veren, kırılanı onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten”dir. 2453
2- Cebr, icbar etmek, dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Buna göre Cebbâr, zorlu, zora başvuran demektir. Allah’u Teâlâ için kullanılması “Kahhâr” ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya gücü yeten, hükmüne karşı gelinemeyen demektir. Ama bundan Cebriyye’nin dediği gibi kullara hiç irade vermez, her emrini zoraki yerine getirir, insanlarda cüz-î irade yoktur mânâsını çıkarmamalıdır. Çünkü teşriî olan emirlerini, kullarının cüz-î iradelerine bağladığı naslarla sabittir. Ancak Allah’u Teâlâ, insanlara bir çok fiillerde irade vermiş, hür yaratmış olmakla beraber onların bütün irade ve isteklerini yerine getirmek mecburiyetinde değildir. Allah Teâlâ bazen onların istemediği şeyleri de yapar. Nitekim Allah’tan korkmayan, emirlerine karşı gelen asîler hiç bir zaman cezaya çarptırılmak istemezler. Ama zamanı gelince Allah’ın takdir edeceği cezayı çekmeye mecbur olurlar.
Bunun dışında Allah’ın sıfatı olarak kullanılan “Cebbâr”ın iki mânâsı daha vardır. Biri, İbn Enbârî’nin dediği gibi “kendisine erişilmez, el uzatılmaz” demektir. Diğeri de İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre “azametli, büyük, yüce (azîm)”, mânâsınadır. 2454
Kur’an-ı Kerîm’de cebbâr, insanların sıfatı olarak da zikredilmiştir. Bu durumda şu mânâlarda kullanılmıştır:
2449] Tirmizî, Deavât 82
2450] el-Haşr: 59/23
2451] el-Müfredât, 117
2452] 59/Haşr, 23
2453] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4872-4873
2454] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4873-4874
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Zorba, zorlayıcı. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) hitaben şöyle buyurur: “Biz onların ne dediklerini biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Sadece tehdidinden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” 2455
b- İri cüsseli, 2456
c- Allah’a ibâdet etmeyen, kötülükte direnen, 2457
d- Çok insan öldüren. 2458
“O öyle Allah’tır ki,... istediğini zorla yaptıran...dır.” 2459
El-Cebbâr: Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan demektir. İnsana verilen irade dışındaki tüm varlıklar istese de istemese de Allah’ın çizdiği program dahilinde hareket ederler. Gece geldiğinde gündüz kaybolur, gündüz geldiğinde gece kaybolur...
Güneş doğar, denizlerdeki sular buharlaşır, bulutlarda yoğunlaşarak yağmur olarak yeryüzüne inerler. İsteseler de istemeseler de Allah’ın ‘Cebbar’ sıfatı gereği kendilerine verilen görevleri yapmak zorundadırlar.
Kırılanları onaran anlamına da gelen ‘El-Cebbar’ sıfatının tecellisini; hastalığına şifa bulan, yarası iyileşen ve ümidin kaybolmaya yüz tuttuğu anda duâlara icâbet etmesinde görmek mümkün.
11) El-Mütekebbir
Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren demektir. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.2460
Allah büyüklüğünü ve kudretini Kuran’da verdiği örneklerle anlatır. Bu örneklerden bir tanesi Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görmek istemesidir. Hz. Mûsâ Allah’ı görmek istemiş, bu yüzden de O’na seslenerek; “Rabbim, bana göster, Seni göreyim” demiştir. Bunun üzerine Allah, “Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.’ diye cevap verir. Allah dağa tecelli edince onu paramparça eder ve Hz. Mûsâ bayılarak yere düşer. Kendine geldiğinde ilk söylediği ise ‘Sen ne yücesin (Rabbim).”2461 olur.
“İbrahim: ‘Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demiştir. Bunun üzerine Allah ‘Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.2462 diye cevap verir. Böylece Allah ona büyüklüğünün bir delilini daha gösterir.
2455] 50/Kaaf, 45
2456] 5/Mâide, 22
2457] 19/Meryem, 32
2458] 26/Şuarâ, 30; 28/Kasas, 19; Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/275
2459] 59/Haşr, 23
2460] 59/Haşr, 23
2461] 7/A’râf, 143
2462] 2/Bakara, 260
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 555 -
Hz. Lût’a da Allah sabah vakti kavminden iman etmiş kişilerle birlikte çıkmasını ve kavmini terkederken arkasına bile bakmamasını söyler. Sabah vaktinde ise Hz. Lut’u ve yakınlarını kurtararak inkârcı kavmi büyük bir azapla helak eder. Ateşe atılan Hz. İbrahim’e ise ateşi esenlik kıldı. Hz. İsa’nın eliyle ölüleri diriltti, kör olanları iyileştirdi. Denizi yararak Firavun’u ve ordularını içine gömdü. Böylece Allah onlara her olayda büyüklüğünü ve sonsuz gücünün tecellilerinden bazılarını açıkça göstermiştir.
Allah her an, her yerde ve olayda büyüklüğünü ve kudretini açıkça gösterir. Dünya hayatına ve hırslarına dalan insanların üzerine sabah vakti bir kasırga gönderir. Onların oturdukları şehrin altını üstün çevirir ve bir daha oturulamayacak hale getirir. Mallarını, mülklerini ve sahip oldukları her şeyi ellerinden alır. Bir şehri yanlızca yağmur yağdırarak suların içine gömer, birkaç saniye süren bir depremle bir kenti haritadan siler. O’nun azabıyla hareket eden yer, gök, rüzgar ve yağmur uğradıkları şehre görülmemiş bir helak getirirler. O şehrin halkı da Allah’ın sarsılmaz gücüne, büyük bir yıkımla şâhit olur.
Kuşkusuz Allah Mütekebbirdir. O’nun gücü ve kudreti karşısında, yeryüzünde büyüklenebilecek kimse yoktur; O, önünde secde edilecek tek makamdır..
El-Mütekebbir: Çok büyük, her hususta büyüklüğünü gösteren, yücelik, kibriya ve azamet kendine mahsus, kendisinin hakkı olan. Her kim Allah’ın bu sıfatıyla sıfatlanmak isterse cehennemde şeytana komşu olması kaçınılmaz olur.
“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”2463 “(Allah) üstün, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır.”2464 Yücelik, ululuk Allah’a mahsustur. Ve bu da O’nun hakkıdır.
Allah’ın El-Mütekebbir sıfatının tecellisini; Dünyadayken büyüklük taslayıp kendilerini ilâh olarak kabul ettirmeye çalışan zorbaların tuvaletteki hallerinde, yorulunca güçlerinin kaybolmasında, zayıflığın alameti olarak uykuya yenik düşmelerinde görmek mümkün.
Kibirden Allah’a sığınmalıyız. Zâten kibirli insanı insanlar da sevmez.
12) El-Hâlık
El-Hâlik: Yaratan, yoktan var eden demektir. Bu anlamda yoktan var eden, yaratan sadece Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır. “Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “haleka” kökü, Kur’an-ı Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer. Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir. Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110 ayetleridir ki, buralarda Hz. İsa’ya hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teala
2463] 40/Mü’min 35
2464] 59/Haşr, 23
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu, ayetin muhtevasından açıkça anlaşılmaktadır.
Yaratma, Kur’an’da çok geniş bir alana yayılmıştır. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır. Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah’ın yaratmasıyla vücut bulmuş yaratıklardır.
Huluk (ahlâk) kelimesi de, halk manasına gelir. Huy anlamında kullandığımız huluk kelimesi, 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4. âyette geçmektedir. Halk, gözle görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrak edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir. El-Hâlik’ın anlamı şudur: Cenab-ı Hak, mutlak manada yaratıcıdır. Yaratıcılığı, görülen - görülmeyen, bilinen - bilinmeyen, varlık namına ne varsa, hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i failinin mübalağalı şeklidir. Mübalağa, tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel şekilde yaratan manasını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
Allah, Genel Olarak Her Şeyin Yaratıcısıdır: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah, bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.2465 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, tektir, hâkim olan (her şeye üstün gelen)dır.” 2466
Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren ayetler, çok geniş bir anlam ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, hayır şer, iman küfür, her şeyin yaratıcısı, bunları sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlâhlık, mâbudluk da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibadete Allah’tan başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen Allah vardır. O halde, biz insanların ibadeti, göklerde ve yerde bulunanların ibadeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın görevi de Yaratan’ını ibadette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibadet edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”2467; “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.” 2468
Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol” der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki: ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘ Allah böylece dilediğini yapar’ dedi.
‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da oluverir.”2469 Bu ayette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına dair muzâri sigasıyla birçok ayet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları
2465] Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62
2466] 13/Ra’d, 16
2467] 6/En’âm, 102
2468] 2/Bakara, 21
2469] 3/Âl-i İmran, 47
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 557 -
şeylerden uzaktır.”2470 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Adem’i topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya o ikisinden diğer insanları yaratması gibi.
Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yarattı.”2471 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”2472 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden şu ayet-i kerimeler, Cenab-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn) ‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir’ dedi.”2473 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır. Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hâriç değildir. Her şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenasül hususunda birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, faydalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Meselâ, göze görmeye uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli vücuda getirdi.
Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.” 2474
Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri, cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri, yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır. Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve O’nu yüceltmektir.
“Göklerde ve yerde bulunan her şey ve herkes ondan ister. O her an yaratma halindedir.”2475; “Şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeylerin hepsini o yaratır.”2476
El-Hâlik: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan demektir. Tabiattaki canlı ve cansızları yaratırken hiçbir yere ve hiçbir modeliste müracaat etmeden, yine yaratırken hiçbir zorlanma ve yorgunluk duymadan her şeyi mükemmel yaratır.
Bir gül yaratır; kokusunu vermeyi unutmaz. Kaplumbağa yaratır; zırhını
2470] 28/Kasas, 68
2471] 16/Nahl, 8
2472] 7/A’râf, 54
2473] 20/Tâhâ, 50
2474] 37/Saffat, 96
2475] 55/Rahmân, 29
2476] 16/Nahl, 8
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermeyi unutmaz... Bir kuş yaratır; tüylerle süsleyip güzel bir de ses verir... Sanıldığı gibi Allah Teâlâ her şeyi önceden yaratmış âhirette bizleri beklemiyor! Allah her an yaratıyor ve faâliyette... ‘El-Halik isminin tecellisini günün 24 saati görmek mümkün.
13) El-Bârî’
El-Bâri’; Cenâb-ı Allah’ın isimlerinden biridir. Bir örnek ve emsâle ihtiyaç duymadan yaratan zat anlamına gelir. Eşyayı ve her şeyin âzâ ve cihazını birbirine uygun ve mülâyim bir halde yaratan. Her şeyin vücudu mütenâsip, yani âzâsı, hayat cihazları ve anâsırı keyfiyet ve kemiyet itibârıyla birbirine uygun ve yaraşık olarak yaratıldığı gibi her şeyin hizmeti ve faydası umumi ahenge uygun yaratılmıştır. Öyle ki, bütün eşya birbirine lâzım ve mülâyim ve bu namütenâhi âlemler gûya ki, bir tek makina imiş gibi, her şey bir şey için ve bir şey her şey içindir.
Kur’an’da Bârî kelimesi, hâlık ve Mûsâvvir ile birlikte zikredilmektedir. Bârî vasfı Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde açıklanır. Haşr sûresinde: “O, öyle Allah’tır ki, vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara sûret verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O’nu tesbih (ve tenzih) eder. O, galib-i mutlaktır. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 2477
Allah bir şeyi, bir şeyden olmayarak yaratır (ibda). Yani yoktan yaratır. Şeyler, maddesiz olarak ketm-i ademden çıkar. Cenâb-ı Hakk’ın, âlemi yaratması bakımından üç değişmez sıfatı vardır: İbda, Halk, Tedbir, İbda, bir şeyi yoktan var etmektir. Halk, bir şeyi bir şeyden var etmektir. Tedbir de, bütün âlemi idare etmek demektir. 2478
Bârî, Berae fiilinden gelir ve yaratıcı demektir. Yaratmak (halk), iki mânâya delâlet eder: Takdir ve yok olan şeye vücud vermek; hiçbir asıl ve misali yok iken icat etmek. Bazen de inşa mânâsına kullanılır. Her şeyi tam anlamıyla takdir ve icat ederek yaratan yaratıcı, ancak Allah’tır. “O öyle halik ki, bârî yani öyle temiz yaratıcı ki, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip tesviye ve tekamül ettirerek birbirinden farklı özellikler ile temyiz ettirir.” 2479
Bedea fiil kökünden gelen bad’a kelimesi, icat etmek, örneksiz yapmak demektir. Aynı zamanda Allah’ın aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmesi anlamında kullanılır. 2480
“O Allah ki, Halik’tir, Bari’dir, Mûsâvvir’dir. En güzel isimler O’nundur.” 2481
El-Bâri: Her hangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları uyumlu yaratan demektir. Aynı toprak, su, hava ve güneşi kullanarak domates ve biberi ‘Halig’ sıfatıyla yaratan Allah Teâlâ’nın ‘El-Bari’ sıfatını her iki sebzeye farklı lezzet ve şekil vermesinde görebiliriz.
Allah Teâlâ bir canlı yaratır ve o canlının yaşayabilmesi için gerekli malzemeleri
2477] 59/Haşr, 24
2478] 2/Bakara, 54
2479] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, 6/4876
2480] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, s. 197; Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/201
2481] 59/Haşr, 24
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 559 -
de yaratarak ona hem güzel bir görüntü verir hem de ‘El-Bâri’ sıfatını tecelli etmiş olur.
14) El-Mûsâvvir
El-Mûsâvvir: Tasvir eden; her şeye bir sûret ve şekil veren, her şekli diğerinden farklı kılan, mahlûkatını istediği sıfat ve seçtiği sûrette yaratan. “Allah O’dur ki, ... size sûret verip sûretlerinizi güzelleştirmiştir...” 2482
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve sûret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir.” 2483
Dünya üstünde yüzbinlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere sahiptir. Meselâ bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi ele alalım. Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici renklerle bezenmiştir. Bu şekiller ve renkler ne kadar karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki benzersiz simetri asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir güzellik oluştururlar. Bu güzelliğin ve aklın bir kaynağı olmadığı düşünülemez. Zira basitçe çizilmiş bir resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi başına ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik olan böyle bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez. Bunların tümünü yaratan, tasarlayan, meydana getiren bütün kâinatın Rabbi olan Allah’tır.
İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm sistemleri son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan Allah, bu kompleks yapıdaki her noktada üstün yaratıcılığını ve izzetini göstermektedir. Örneğin insan bedeninin çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korumasını yapar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına göre kalsiyum, fosfat vb. gibi mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanısıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden yalnızca bir tanesidir. İşte bunların hepsini eşsiz bir dizayn ile yaratmış olan ve hala yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini bizlere sürekli göstermektedir.
“Dedi ki: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.”2484 Her ne kadar da Yüce Allah’ın; El-Hâlik, El-Bâri ve El-Masavvir sıfatları birbirine benzermiş gibi görünse de aralarında farklar vardır. Meselâ; Allah, bir insanı El-Hâlik sıfatıyla yaratır, El-Bâri sıfatıyla belirli şekiller ‘el, kol, göz, bacak vs.’ verir, El-Mûsâvvir sıfatıyla da değişik görünümler kazandırır. Zenci ve beyaz tenli in2482]
40/Mü’min, 64
2483] 59/Haşr, 24
2484] 20/Tâhâ, 50
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sanlar gibi. İşte bu renk ve görünüm farkı ‘El-Mûsâvvir’ in tecellisidir.
15) El-Ğaffâr
El-Ğaffâr: Çok örten ve perdeleyen mânâsına gelen Allah’ın (c.c.) sıfatlarından biridir. Arapça -ğafere- örttü, perdeledi, bağışladı fiilinden mübalağalı ism-i fâildir. Allah’ın sıfatı olarak şu anlamlara gelir:
Günâhları çok örten, mağfireti çok olan, kullarının günâhlarını pek çok bağışlayan Yüce Allah. “Hiç şüphe yoktur ki ben; tevbe ve iman edenleri, iyi amel işleyenleri, sonra da doğru yolda (ölünceye kadar) sebat edenleri elbette çok bağışlayanım.2485 Bu âyetteki Gaffâr kelimesinin meâli “çok bağışlayıcıyım’dır. Fakat aynı mânâya gelen ve aynı kökten olan Ğafûr ism-i şerifi Kur’ân-ı Kerîm’de daha fazla geçmektedir.
Cenâb-ı Hak; Ğafûr-Ğaffâr ve Rahîm olduğunu birçok âyet ve hadislerde haber vermektedir.
“Ey Muhammed, kullarıma haber ver ki; hakikaten ben, çok yarlığayıcı, kemâliyle esirgeyiciyim2486 “De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O, çok mağfiret edici, çok esirgeyicidir.” 2487
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlemeseniz Allah sizi dünya sahnesinden giderir ve (sizin yerinize) başka bir ümmet getirir. Onlar, günah işlerler sonra Allah’tan bağışlanmalarını isterler. Allah da onları mağfiret eder, bağışlar.”2488 Bir hadis rivâyetinde Allah Teâlâ’nın şöyle dediği nakledilir: “Ey kullarım, hiç şüphesiz ki siz, gece-gündüz hata işliyorsunuz. Ben ise bütün günahları mağfiret ederim. O halde Benden bağışlanmanızı isteyin, sizi bağışlayayım.” 2489
Maddî kir ve pisliklerden temizlemek için su ve sabunu vasıta kılan Allah (c.c.) ruh ve kalpleri günah kirlerinden temizlemek için de Gafûr ve Gaffâr isimlerinin tecellisini mağfirete ve bağışlamaya sebep kılmıştır. Bu isimler, günahların varlığını ister. Onun için Hz. Peygamber (s.a.s.), “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”2490 buyurdu. Her insan az veya çok günah işler. Günah işlemeyen; günahtan korunmuş (mâsum) kişiler yalnızca peygamberlerdir. Fazilet; hatada ve günah işlemekte ısrar etmemek, Gaffâru’z-Zunûb olan (günahları çok bağışlayan) Allah’ın rahmet kapısını tevbe ile çalmak, O’ndan mağfiret talep etmektir.
Allah, kendisine şirk koşmanın dışındaki bütün günahlara mağfiret edeceğini bildirmektedir: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulan günahı bağışlamaz. Şirkin dışındaki günahları, dilediği kimse için mağfiret eder. Kim Allah’a şirk koşarsa muhakkak
2485] 20/Tâhâ, 82
2486] 15/Hicr, 49
2487] 39/Zümer, 53
2488] Müslim, Tevbe 11; Tirmizî, Cennet 3
2489] et-Tâc, 5/148
2490] Müslim, Tevbe, 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 561 -
ki o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 2491
Mü’min, tevbe ve mağfiret ile ilgili olarak daima korku ile ümid arasında bulunmalıdır. Müslüman, ne kadar ibâdet ederse etsin, Allah’ın azabından güven içerisinde olamaz; ne kadar günahkar olursa olsun Allah’ın mağfiretinden ve bağışlamasından ümidini kesemez. Bundan dolayıdır ki; vitir namazının son rekâtında okunması vâcib olan kunut duâlarının sonunda “Yâ Rab; rahmetini umar, azabından korkarız” diye duâ edilmektedir. Yine aynı prensip ve kaideden hareketle İslâm, ibâdete teşvik ile günahlardan caydırmak için azap ile korkutmaktadır. Yani müslüman cennetle müjdelenmiş, cehennemle korkutulmuştur.
Bu korku; Allah’ın sevgisinden, O’nun mağfiretinden ve rahmetinden mahrum olma korkusu ve endişesidir. Korku ile ümid arasındaki dengenin korunması İslâmî akîde gereğidir. Zira Gaffâr olan yüce Allah aynı zamanda Kahhâr’dır. 2492
“Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayandır.” 2493
El-Gaffar: Daima af eden, tekrarlanan günahları bağışlayan. Günah işlemeye meyyal yaratılan insanoğlunun ebedi saadeti kazanması için baş vuracağı bir isimle karşılaşıyoruz; El-Ğaffâr...
Allah’ın (c.c.) günahlarımızı bağışlayacağını bizlere bildirmesi hem kendisinin büyüklüğünü gösterir hem de biz insanlara olan merhametini. Yeter ki ellerini açıp yürekten ‘beni bağışla Allah’ım! Çünkü sen Ğafur’sun!’ de... Tevbenin gereklerine uyduğunda bir de bakmışsın, defterin sağdan gelmiş!..
16) El-Kahhâr
El-Kahhâr, Allah’ın isimlerinden biridir. ‘Kahr’ masdarından türetilmiş bir isimdir. ‘Kahr’ sözlükte galip gelmek, hükmetmek anlamına gelir. Kahhâr, mübalağa sıgası olup aynı anlamı şiddet ve tekerrür sûretiyle ifade eder. Buna göre Kahhâr, Allah’ın her şeye, her istediğini yapacak sûrette gâlip ve hâkim olması, en zorlu zâlimlerin bile O’na boyun eğmek mecburiyetinde oldukları, hükmünün dışına hiçbir şeyin çıkamayacağı anlamına gelir.
Kur’ân’da altı sûrede birer defa zikredilmiştir. Geçtiği sûrelerin tamamı Mekkîdir ve hepsinde de “el- Vâhidu’l-Kahhâr” şeklinde zikredilmektedir. Vâhid ‘bir, tek’ anlamına gelir. Böylece Allah’ın hâkimiyet ve gâlibiyetinin yanında birliği ve bu hâkimiyette ortağının bulunmadığı vurgulanmaktadır.
Mekke döneminde İslâm’ın önünde durmaya çalışan en büyük engel, putperestliktir. Müşrik Araplar, Allah katında putların kendilerine aracı ve şefaatçi olacaklarına inanıyorlardı. Allah’a ortak koşmaları bu şekildeydi. Yüce Allah, kendisinin yegâne hâkim ve gâlip olduğunu ifade ederek başkasının kendisine ortak koşulmasının yanlış bir yol olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Kahhâr isminin geçtiği bütün âyetlerde puta tapmanın yanlışlığı ve mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğu, mülkünde ortağının bulunmadığı anlatılmaktadır:
2491] 4/Nisâ, 116
2492] Yahya Alkın, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/211
2493] Nuh/10
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli tanrılar mı iyi, yoksa (her şeyi hükmü altında tutan) kahhâr tek Allah mı?” 2494
“De ki: ‘Göklerin ve yerin Rabbi kim?’ De ki: ‘Allah!’ O halde, de, O’ndan başka kendilerine dahi bir fayda ve zarar veremeyen velîler mi edindiniz? De ki: ‘Körle gören yahut karanlıklarla nur bir olur mu?’ Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da (ikisinin) yaratma(sı) birbirine benzer mi göründü? De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah’tır, O tektir, Kahhârdır.” 2495
„O gün yer başka yere, gökler de (başka göklere) değişir. Hepsi, tek ve Kahhâr olan Allah‘ın huzurunda durur.” 2496
„De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve Kahhâr Allah‘tan başka ilâh yoktur.” 2497
„Eğer Allah çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O (bundan münezzehtir) yücedir. O, tek ve Kahhâr olan Allah‘tır.” 2498
„O gün onlar, ortaya çakarlar. Onlardan hiçbir şey Allah‘a gizli kalmaz. (Ve sorulur onlara): ‚Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhâr olan Allah‘ındır.” 2499
‚Kahr‘ masdarından türemiş Kâhir sıfatı da Allah hakkında iki yerde zikredilmektedir: „Allah sana bir sıkıntı verirse, O‘ndan başkası onu gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez. O her şeye kâdirdir. O, kullarının üstünde tek Kâhir‘dir.“2500; “Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, ecelinize kadar gündüzleri sizi tekrar dirilten O’dur. Sonra dönüşünüz O’nadır, işlediklerinizi size bildirecektir. O, kullarının üstünde tek Kâhir’dir.”2501 Bu iki âyet de Mekke’de inmiştir.
Kul, Rabbinin her şeye gâlip ve hâkim olduğunu, âhirette sadece O’na hesap vereceğini, yaratıklardan hiçbirinin, O’nun hükmünün dışına çıkamayacağını bilmeli, O’na ortak koşmaktan sakınmalıdır. 2502
“Deki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O birdir, karşı durulmaz güç sahibidir.”2503 El-Kahhâr: Kudretinin karşısında her şeyi aciz bırakan, her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir galibiyet ve hâkimiyet sahibi, düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan hale getiren.
Allah’ın güçlü, mahlûkatın da güçsüz ve Rabbine muhtaç olduğunu ‘El-Kahhar’ isminde görebiliriz. Allah (c.c.) güçlüdür. Karşısında hiçbir güç dayanamaz. Çünkü yaratılan her şey güçsüz ve Allah’ın ‘El- Kahhar’ isminin karşısında âcizdir. Allah’ın ‘El-Kahhar’ isminin tecellisini; ‘Kendisini ilâh yerine koyan tağutların, gözle görülmeyecek kadar küçük bir mikrop karşısında hastalanıp devrilmelerinde, İslâm düşmanlarının mağlubiyetlerinde, doğanın bir uyum içinde fıtratlarını bozmadan yaşamalarında’ görebiliriz.
2494] 12/Yusuf, 39
2495] 13/Ra’d, 16
2496] 14/İbrâhim, 48
2497] 38/Sâd, 65
2498] 39/Zümer, 4
2499] 40/Mü’min, 16
2500] 6/En’âm, 17
2501] 6/En’âm, 61-62
2502] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/286
2503] 13/Ra’d, 16
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 563 -
17) El-Vehhâb
El-Vehhab: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol bağışlayıp veren, karşılıksız armağanlar veren... “...Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın.”2504; “Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” 2505
Allah mü’minlere cennette sonsuz bir mutluluk vâdetmiş ve bu sonsuz mutluluğu dünya hayatları sırasında da başlatmıştır. Sâlih kullarını dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını vâdetmiştir. Bu yüzden samimi mü’minlerin Rablerinden isteyecekleri hiçbir şeyin sınırı yoktur. Mü’minler, kendilerini Allah’a yaklaştıracak, O’nu anmalarını, O’na şükretmelerini sağlayacak her şeyi sınırsız olarak isteyebilirler. Elbette Allah bu isteklere dilediği şekilde icâbet eder ve mü’min için Rabbinin icâbeti her zaman en hayırlı şekilde olur. Bu konuda Kuran’da verilen bir örnek Hz. Süleyman’ın duâsıdır. Bir âyette Hz. Süleyman’ın “Gerçekten ben mal sevgisini Allah’ı zikretmekten dolayı tercih ettim”2506 dediği ve daha sonra başka bir âyette şöyle duâ ettiği bildirilmiştir:
“Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.”2507 Bu âyette görüldüğü gibi Hz. Süleyman Allah’tan ‘hiçkimseye nasib olmayan bir mülk’ istemiş ve Rabbini ‘Vehhab’ sıfatı ile anmıştır. Çünkü bilmektedir ki, Allah samimi kullarına dünyada ve âhirette karşılıksız olarak armağan eden, işledikleri sâlih amellerin karşılığını kat kat arttırandır.
“Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” 2508
Allah’ın büyüklüğünü, zengin oluşunu ve biz insanlara olan Rahmetini ‘El-Vehhab’ isminde okuyabiliriz. Doğar doğmaz Allah’ın havasını teneffüs edip O’nun güneşi ile ısındık... Her saniye O’nun nimetleri ile rızıklanıyoruz. Ve karşılığında teşekkür etmesek bile rızık devamlı bir şekilde gelir. Bu Allah’ın ‘Vehhab’ sıfatının tecellisidir. Allah’ın vermiş olduğu nimetler için teşekkürümüze de ihtiyacı yok zâten. Ve bizlere de ikram karşılığında secde etmek düşer.
18) Er-Razzâk
Er-Rezzâk: Çok rızık veren ve yeteri kadar rızıklandıran yiyecek ve içecek verdi, rızıklandırdı anlamına gelen re-ze-ka fiilinden türemiş mübalağa ile ism-i fâil. Rezzâk, Allah Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde zikredilen el-esmâü’l-hüsnâsındandır (güzel isimlerinden).
“Muhakkak Allah rezzak (asıl rızık veren) dır. O pek çetin kuvvet sahibidir”2509 Hadis2504]
38/Sâd, 35
2505] 38/Sâd, 9
2506] 38/Sâd, 32
2507] 38/Sâd, 35
2508] 3/Âl-i İmran, 8
2509] 51/Zâriyât, 58
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerde zikredilen Allah’ın 99 güzel isimleri içerisinde de geçer. 2510
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Tealâ’dır. O’ndan başka rızık veren yoktur. Şu âyetler rızkı verenin ancak Allah Tealâ olduğunu bildirir: “Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah’a aittir.”2511; “Nice canlı mahlûk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor.”2512; “Yerde ve gökte Allah’tan başka sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mıdır?” 2513
Gerçekte rızkı yaratan ve rızıkların hepsini kullarına ihsan eden Allah olduğu halde Kur’an’da “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır”2514 buyurularak, bazı kimselere; fakirlere yiyecek ve yiyecek alacakları parayı vererek onların rızıklanmalarına sebeb oldukları için mecâzen râzık denilmiştir. Yüce Allah’ın hayrü’r-râzıkîn (rızık verenlerin en hayırlısı) olması da şu anlamda kullanılmıştır: Rızık, Allah’tan istenmeli. O nasib etmeyince, sebeblerin hiçbir faydası olmaz. Ticâret ve en ileri seviyedeki teknik sebebler gibi esbabın ötesinde Yüce Allah’ın öyle rızık kapıları vardır ki bunlar kapanınca, bütün sebeplerin tesirleri de kapanır. Ancak o hakiki müessir ve rezzâktır. Ondan başka râzık yoktur.
Allah’a tevekkül edip O’ndan istemekle beraber, O’nun takdir ettiği rızkı elde etmek için bunu aramak, çalışmak ve yeryüzünde dolaşmak lâzımdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:”Onda (arzda) bereketler yarattı. Onda (arzda) arayanlar için dört günde müsavi gıdalar takdir etti”2515; “O, (Allah) yeri size müsahhar kıldı (boyun eğdirdi). O halde onun omuzlarında (köşe ve bucağında) yürüyün, Allah’ın rızkından yiyin...”2516 Yani Allah’ın o tükenmez nimetlerini arayın, çalışın ve didinin demektir.
Rızık vermek, diğer fiilleri gibi Allah’ın tekvin sıfatına bağlıdır. Tekvin sıfatı taalluk ettiği müteallakına (yaratılan fiile) göre isim alır. Tekvin sıfatının rızk vermeye taalluk etmesine Terzik denilir. Rızkı yaratıp ihsan eden olduğu için Allah’ın râzık ve Rezzâk ism-i şerifi vardır. İnsanlar dâhil bütün canlı bedenlerinin rızıkları yiyecek ve içeceklerdir. Bunlar da Yüce Allah’ın yarattığı bitki ve hayvanlardan te’min edilir. İnsan ve cin ruhlarının rızkları da saadete eriştiren bilgilerdir. Bu manevi rızıkların en şereflisi ve temeli de ma’rifetullah yani Allah’ı bilmektir. Bundan sonra diğer iman esaslarına dair bilgiler, Allah’a ibâdet, kullarının haklarına riâyet ve güzel ahlâkı tanıma bilgileri gelir. Bütün bunların semeresi ebedî hayat saâdetidir.
Bedenlerin rızkı olan zahirî rızkın semeresi, bedenlerin kuvvetlenmesi ve ölüm zamanına kadar yaşamanın sağlamasıdır. Kulun rızkının genişliğinin sebeblerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı kılmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim Allah’tan korkar ve günahlardan kaçınırsa, onun için bir çıkış yeri kılar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır...”2517; “Âilene namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebât ile devam eyle. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırırız.
2510] Tirmizî, Deavât 83; Hâkim en-Nisâburî, Müstedrek, I/16-17
2511] 11/Hûd, 6
2512] 29/Ankebût, 60
2513] 35/Fâtır, 3
2514] 62/Cum’a, 11
2515] 41/Fussilet, 10
2516] 67/Mülk, 15
2517] 65/Talâk, 2-3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 565 -
Güzel akıbet takvâ erbabınındır.”2518; “Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir.”2519; “Allah kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”2520; “Allah, rızıkta, kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 2521
Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma, sa’y ve gayretjn rolü pek büyüktür. Rezzâk ism-i şerifinden kulun alacağı hazz ve nasib başlıca üçtür:
1- Kulun, her istediğini taleb etmede, helâl olan yollardan esbabına tevessül ettikten sonra, Rabbine müracaat etmesi lâzımdır. Hz. Mûsâ “Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım”2522 diyerek mânevî makamların en büyüğünü Rabbinden istediği gibi, acıktığında bedeninin ihtiyacı olan rızkı da “Rabbim, bana hayırdan (mal ve rızıktan) hangi şeyi indirirsen, gerçekten ben ona muhtacım.”2523 diyerek Allah’tan taleb etmiştir.
2- Sebeplerine yapıştıktan sonra, rızkları taksim eden Allah’ın (Kassâm’ın) taksimine râzı olup kanaat etmek ve O’na şükür ve hamd etmek lâzımdır. “O halde bütün rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve Ona şükredin.” 2524
3- Allah’ın rızık hazinesinden kendisine verdiğini, emrettiği şu şekilde Allah yolunda infak etmek lâzımdır: “Onlar ki infâk ettikleri vakit ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Allah yolunda infakları ikisi arasında ortalama olur.” 2525
Bütün mahlûkatın rızkını Cenâb-ı Allah verir. O, rızkı pek çok ve bol veren yüce varlıktır. Kalpleri ve nefisleri gıdalandıran Allah’a hamdolsun. Allah nurunu onlara ulaştırsın. Onları imana erdirip, taatta muvaffak kılsın. Cenâb-ı Hak Teâlâ rızka kefildir. Her canın kendisiyle ayakta kalabileceği kadar rızkı verir. Allah yedirir, fakat yedirilmez. Bundan dolayıdır ki Kur’an’da bu fiil insana nisbet edilmemiş, gerek doğrudan doğruya ve gerekse bir takım sebeplere bağlı olarak rızık verme Cenâb-ı Hakk’a ait olduğu vurgulanmıştır.
Rızkı da rızık verileni de yaratan Rezzâk’tır. Rızıklardan yararlanma yollarını da yaratan O’dur. Rızık iki kısma ayrılır:
1) Bedenlere zahir olan rızık;Yiyecek ve içecekler gibi.
2) Kalplerde gizli olan rızık; İlim gibi.
Her iki rızkı da yaratan Allah’tır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Semâda da rızkınız ve size vaadedilen başka şeyler vardır.”2526 “Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 2527
Kuşeyri dedi ki: “Kim Allah’ın Rezzak olduğunu bilirse ona yönelen gerçek bir ferd olmuş olur.” Allah’ın Rezzâk ism-i cemili Kur’ân-ı Kerim’de bir kere
2518] 20/Tâhâ, 132
2519] 42/Şûrâ, 27
2520] 29/Ankebût, 82
2521] 16/Nahl, 71
2522] 7/A’râf, 143
2523] 28/Kasas, 24
2524] 29/Ankebût, 17
2525] 25/Furkan, 67; Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/251-252
2526] 51/Zâriyât, 22
2527] 20/Tâhâ, 131
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikredilmiştir.2528
19) El-Fettâh
Fettâh; Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) biridir. “Bir şeyi açmak, taraflar arasında hüküm vermek, birine yardım edip zafere ulaştırmak” anlamındaki “feth” kökünden mübâlağa ifâde eden bir sıfat olup “iyilik kapılarını açan, bütün anlaşmazlıkların nihâî hakemliğini yapmak sûretiyle mutlak adâleti gerçekleştiren, hak ile bâtılı birbirinden ayırıp durumu açıklığa kavuşturan, mazlumlara yardım edip mü’min kullarına zafer veren” mânâlarına gelir. Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak isteyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; sevdiği kullarına melekûtunun (gözle görülmeyen âlemin) kapılarını açıp, kalp gözlerinden perdeyi kaldıran anlamlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyrulur: “O (Allah Teâlâ) Fettâh’tır; Alîm’dir.”2529 Fethin asıl anlamı olan “açma” eyleminin sonuçları dış duyularla algılandığı gibi, kalp gözüyle de (bâtınî hisler) idrâk edilebilir. Râgıb el-İsfehânî, “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘gözlerimiz boyandı, daha doğrusu biz büyülenmişler zümresiyiz’ diyeceklerdir.”2530 meâlindeki âyetleri, Allah’a nisbet edilen birinci grup açma eylemine örnek olarak göstermiştir. Sonuçları kalp gözüyle algılanan açma fiili bazen fakr u zarûreti ortadan kaldırmak gibi dünyevî, bazen de bilinmezliği kaldırmak türünden mânevî olabilir.2531 Fethin “hakemlik veya hâkimlik yapmak, nusret ve zafer vermek” mânâları da “açmak” şeklindeki temel mânâ ile bağlantılıdır. Çünkü hâkim iki hasım arasında kapalı kalan hak ve adâlet kapısını açarak karar vermektedir. Zafere ulaştırmak da haklılık ve ğanîmet kapısını açmak demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.2532 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)2533 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)2534 şeklinde tavsif edilmektedir.
Hadislerde de fetih kavramı mâzi ve muzâri sigaları ve Kur’an’daki mânâları ile Allah’a nisbet edilmiştir. Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadiste,2535 Fâtih ismi, esmâ-i hüsnâ listesine yer veren Tirmizî’nin es-Sünen’inde de2536 “Fettâh” ismi Allah’a izâfe edilmiştir. İbn Mâce’nin listesinde ise Fettâh ismine rastlanmamaktadır. Fetih kavramının hakiki veya mecâzî mânâdaki “kapı” keli2528]
Âyet ve Hadislerle Esmâu’l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Ravza Yayınları, 179-180
2529] 34/Sebe’, 26
2530] 15/Hıcr, 14-15
2531] bk. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, ‘fth’ md.; Kamus Tercümesi, I/936
2532] 6/En’âm, 59
2533] 7/A’râf, 80
2534] 34/Sebe’, 26
2535] Müsned, VI/24
2536] Deavât 82
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 567 -
mesiyle yakın ilgisi olduğu şüphesizdir. Nitekim kelimenin Kur’an ve hadislerdeki kullanımında bu husus açıkça görülmektedir. Müslim’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, câmiye girerken, “Allahumme’ftah lî ebvâbe rahmetik (Allah’ım, bana rahmet kapılarını aç)!”2537 şeklinde duâ edilmesini öğütlemiştir.
Kelâm âlimleri, kelimenin sözlük anlamını ve Allah’a nisbet edilen bir isim olarak Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışını göz önünde bulundurarak Fettâh ismine öncelikle “hâkim” (kadı) mânâsını vermeyi tercih etmişlerdir. Sebe’ sûresinde bu ismin yer aldığı âyetten önceki âyetlerde müşriklere hitap edilmekte, hidâyet ve dalâletin müslümanlarla müşriklerden hangisinde bulunduğu hususu tartışılmakta2538 ve devamında şöyle denilmektedir: “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda adâletle hüküm verecektir. O âdil bir hâkimdir (fettâh), her şeyi bilendir.”2539 Ebû Mansur el-Mâturidî, buradaki hâkimliğin hidâyet ve dalâletin hangi tarafa âit olduğunun belirlenmesi mânâsına geldiğini söylemiş ve Fettâh isminin “bilinmezlik perdesini kaldırıp gerçeği ortaya koyan” anlamına gelebileceğini ifâde etmiştir. 2540
Kâinatta vuku bulan her şey İlâhî kudretin ürünü olmakla birlikte, Allah madde dünyasında meydana gelen her şey için bir maddî sebep yaratmıştır. Buna bağlı olarak O’nun Fettâh ismiyle açtığı her kapının duyularla algılanabilen bir açısı ve yakın sebebi mevcuttur. Bunu göz önünde bulunduran esmâ-i hüsnâ müellifleri Fettâh isminin tecellî örneklerini mânâ âleminden vermeye özen göstermişlerdir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, Fettâhı “kullarına rızık ve rahmet kapılarını açan, işlerinin ve teşebbüslerinin önündeki tıkanıklığı gideren, gerçeği görebilmeleri için kalpleri ve basîretlerinin üzerindeki perdeleri kaldıran” diye tefsir etmiştir.2541 Gazzâlî, “Fettâh”a, “yardımıyla her kapalı şeyin açıldığı ve hidâyetiyle her müşkülün çözüldüğü isim” şeklinde mânâ verdikten sonra, şöyle demektedir: “Bazen ülkeleri düşmanlarının ellerinden çıkarıp peygamberleri için fetheder ve, “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik”2542 der. Bazen de velîlerinin kalplerinden perdeyi kaldırıp yüceliğinin iklimine ve azametinin güzelliğine giden kapıları onlar için açar ve, “Allah’ın insanlara açacağı rahmeti kimse tutamaz. O’nun tuttuğu rahmeti de kimse salıveremez”2543 der. Gayb ve rızık anahtarlarını elinde bulunduran Allah elbette Fettâh olmaya lâyıktır”.2544 Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Fettâhın üç ilgi alanı olduğunu söyler:
Yokluk kilidini açıp nesne ve olaylara varlık kazandırmak,
Bilinmeyeni kelâmı ile açıklamak ve her müşkülü çözmek,
Rızık ve nasip kilitlerini açmak. Bu sonuncu tecellî kıtlıktan sonra yağmur, fakirlikten sonra zenginlik vermek sûretiyle maddî alanda olabileceği gibi, üzüntüyü sevince, sapıklığı hidâyete, mâsiyeti tâate, günahkârlığı tevbeye, mağlûbiyeti
2537] Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 68
2538] 34/Sebe’, 24-25
2539] 34/Sebe’, 26
2540] Te’vîlâtu’l-Kur’an, vr. 596a
2541] Tefsîru’l-Esmâ ve’d-Deavât, vr. 12b
2542] 48/Fetih, 1
2543] 35/Fâtır, 2
2544] Gazzâlî, el-Mekasıdu’l-Esnâ, s. 91-92
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zafere ve cehâleti ilme çevirmek sûretiyle mânevî alanda da gerçekleşebilir.2545 İmam Kuşeyrî’ye göre Allah’ın Fettâh olduğunu bilen bir insana yakışan, O’nun lutuf ve kereminin mutlaka geleceğini ummak, acele etmeyip İlâhî hükmün yerini bulmasına hazır olarak beklemek ve O’nun hükmünde zaman açısından herhangi bir değişikliğin olmayacağını bilmektir. 2546
Esmâ-i hüsnâyı kendine özgü bir yöntemle tasnife tâbi tutan Ebû Abdullah el-Halîmî, Fettâhı Allah’ın kâinatı yönetmesini ifâde eden isimler grubu içinde mütâlaa etmiştir.2547 Bu tesbit, isâbetli olmakla birlikte, yukarıda söz konusu edilen mânâları göz önünde bulundurarak Fettâha âit tecellîlerin insana yönelik olduğunu söylemek gerekir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre Fettâh, “anlaşmazlıkları çözen (hâkim), hak ile bâtılı birbirinden ayıran” mânâsına alındığı zaman kelâm sıfatı yoluyla tecellî edeceğinden zâtî sıfat niteliği taşır. “Zafer veren, rızıklandıran, kalp gözünü açıp hidâyet lutfeden” anlamına geldiği yerlerde ise fiilî sıfatlar grubuna girer.2548 Ayrıca Fettâh “hâkim” mânâsıyla, doksan dokuz isimden olan Hakem ve Muksıt isimleri ve Kur’an’da Allah’a nisbet edilen “kazâ” ve “fasl” kavramlarıyla belli bir ilgi içinde bulunduğu gibi, “rızık ve rahmet kapılarını açan” mânâsı yönünden Bâsıt, Muğnî, Mukît, Rezzâk, Rahmân ve Rahîm isimleri ve “zafer veren” anlamıyla da Mevlâ ve Nasîr isimleriyle mânâ yakınlığına sahip bulunmaktadır. 2549
20) El-Alîm
El-Alîm: Allah’ın doksandokuz Esmâ-i Hüsnâ’sından biridir. Alîm, bilgi sahibi çok bilen anlamındadır. Allah’ın bilgisine sınır yoktur. O, her şeyi bilir. Olmuşları olduğu gibi, olacakları da, olmuşlar kadar açık-seçik bir şekilde bilir. Hiç bir şey ilminin dışında değildir. “Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları onun yanındadır, onları ondan başkası bilemez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, -ki mutlaka onu bilir-, yerin karanlıkları içine gömülen tane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın.” 2550
Yaratıklar, onun müsaade ettiği kadar bilgiye sahip olabilirler. Ötesini bilemezler. İnsanların bilgisi tam ve mutlak değildir; istikbâli bilmekte tamamen acz içerisindedirler. Oysa Allah’ın bilgisi, mekânla kayıtlı olmadığı gibi zamanla da kayıtlı değildir. İnanan kimsenin Allah’ın Âlîm olduğunu bilmesi gereğince amel etmesi içindir. Kul, yaptığı her şeyin Allah tarafından bilindiğinin şuûrunu her an için hissetmeli ve ona göre davranmalıdır. Allah değil yaptıklarımızı, içimizden geçirdiklerimizi dahi bilmektedir. “Bilin ki, Allah içinizden geçeni bilir. (O halde) Ondan sakının.” 2551
İlmi sonsuz olan Allah (c.c.) noksan sıfatlardan münezzehtir. Allahu Teâlâ’nın ilmi bütün malumata şamil ve her şeyi kuşatmıştır. Ve ilmi ezelidir. Hiçbir gizli şey
2545] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-Aksâ, vr. 99b
2546] İbn’l-Arabî, et-Tahbîr fi’t-Tezkîr, s. 42
2547] el-Minhâc, I/202
2548] el-Emedü’l-Aksâ, vr. 99b
2549] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 482-483
2550] 6/En’âm, 59
2551] 2/Bakara, 235; M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/112
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 569 -
Allah’a gizli kalmaz. İlminden hiçbir şey hali değildir. Kıyâmet saatinin bilgisini, gökleri ve yerdeki gaybleri sadece Yüce Allah bilir. Hz. Adem ve Muhammed’e (s.a.s.) isimleri O öğretmiştir. Allah risaleti kime vereceğini en iyi bilendir.
“İlim”, Kur’an’da türevleriyle birlikte en çok kullanılan bir kelime olup ‘bir şeyi tam ve kesin bilmek’ anlamındadır ve diğer kelimelerle de terkip halinde kullanılmıştır. Allah’ın “Alîm” ismi Kur’an-ı Kerim’de 154 yerde zikredilmiş olup bunlar şu şekilde geçmektedir:
“O, muttakîleri bilendir.”, “O, yaptıklarınızı bilendir.”, “O, istediklerimizi bilendir.”, “O, yaptıklarınızı bilendir.”, “Allah yaptıklarınızı bilendir.”, “Allah yaptıklarımızı bilir.”, “Allah fasidleri bilir.”, “Allah zâlimleri bilir.”, “Allah her şeyi bilir.”, “Allah göğüslerdekini bilir.”, “O, işitendir, bilendir.”, “O, hikmet sahibi bilendir.”, “O aziz ve bilendir.”, “O’nun ilmi her şeyi kuşatandır.”, “Allah her şeyi bilir ve haberdardır.”, “O, her şeyi bilen ve her şeye kadirdir.”, “O, her türlü kapıları açan ve bilendir.”, “O, her şeyi bilen ve hilim sahibidir.”, “O, her türlü noksanlıklardan münezzeh, iyiliğin karşılığını veren ve bilendir.”
Bir âyette de “alîm”, “rahîm” sıfatı ile zikredilmiştir: “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” 2552
21) El-Kaabız
El-Kaabız: Daraltıp sıkan, kıtlık veren. Ruhları kabzeden. “Allah (rızkı) kısar, daraltır da, genişletip açar da. Siz hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” 2553
Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Yaratıcısı olan Allah, evrendeki her şeyin tek sahibidir. O, tüm varlıkları yaratmış ve dünyayı da insanın yaşayabileceği nimetlerle donatmıştır. Kullarının sahip olduğu her türlü zenginlik O’na aittir; mülkün tek sahibi O’dur. Allah dünyadayken dilediği insanları zengin, dilediğini de fakir kılar. Ama mal-mülk sahibi olanın da, hiçbir şeye sahip olmayanın da unutmaması gereken birşey vardır: Sahip olunan her şeyi veren ve bunların gerçek sahibi olan Allah’tır. O dilediği kişinin imkânlarını arttırarak şükredip etmeyeceğini, dilediğinin de imkânlarını daraltarak nankörlük edip etmeyeceğini dener. Dolayısıyla insanların sahip olduğu veya olamadığı şeyler kendileri için bir kazanç değildir. Bunlar sadece geçici dünya hayatını mı gerçek yurt olan âhireti mi istediklerini denemek için Allah’ın yarattığı imtihanlardır.
Eğer kişi bu gerçeğin farkına varmaz ve elindeki her şeyi kendisinin zannedip cimrilik yapar, Allah’ın dilediği şekilde harcamazsa o zaman Allah da onun elindeki imkânları daraltır. Tam aksi olarak elindeki her şeyin kendisine Allah’ın rızasını kazanacak bir harcama yapması için verildiğini bilen kişilerin de elindeki imkânları arttırır, dünyada da âhirette de onlara en güzeliyle karşılık verir. Aşağıdaki âyetler bu gerçeği en açık biçimde ifâde eder: “Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar...” 2554
2552] 40/Mü’min, 7; Âyet ve hadislerle Esmâu’l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Ravza Yayınları, s. 183-184
2553] 2/Bakara, 245
2554] 64/Teğâbün, 16-17
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tüm kâainatı yoktan var eden Allah Teâlâ tasarruf yetkisine de sahiptir. Dilediğini sevindirir dilediğini imtihanı gereği üzer. Dilediğine fazla verir, dilediğine de az verir.... Hatta ellerindekini de alır. Tüm bu hareketlenmeler Allah’ın her an faâliyette ve kullarına hükmetmekte olduğunu gösterir.
Allah Teâlâ’nın ‘El-Kaabız’ isminin tecellisini; Uyuyan birinin ruhunun kabz olmasında, sevinçli iken gelen şok haberle sıkıntıya düşme anında, zenginken; fakirleşme, güçlü iken güçsüzleşme anında görebiliriz.
22) El-Bâsıt
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Bâsıt: genişleten, açan ve bolluk veren. Allah Teâlâ’nın esmâü’l-hüsnâsı (doksan dokuz güzel ismi)nden biridir. Ebû Hüreyre (r.a.)den rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksandokuz ismi olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el Bâsıt” olduğu belirtilmiştir. 2555
Dilediği kullarının rızkını genişleten veya ruhları cesetlere yayan anlamına gelmektedir. Yaratıkların hayatı, Allah’ın kudret elindedir. O, istediği kulundan ihsan ettiği serveti evlâd ve ıyâli, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. İstediği kuluna da yepyeni bir hayat, neşe ve rızk bolluğu verir ki; bu da el-Bâsıt isminin tecellisidir. Allah hakîmdir; kuluna bazen kabz, bazen bast ile muamele buyurur. Bunun hikmetini o bilir. Allah, her kulunu imtihana tâbi tutar.
Beseta fiilî kabzetmenin zıddı olup, genişletmek, açmak, vüs’at vermek, yaymak manalarına gelir. İsm-i fâil olan “bâsıt” da açan yayan, genişleten demektir. İmam Gazzali, Basıt, “Kulların Allah’ın vereceği rızka ümit beslemesi için, kalplerini hazırlayan” anlamına gelir, demektedir. Rızık, fakir ve zengin herkese ulaştırılır. Bu da Cenâb-ı Allah’ın Bâsıt’ isminin tecellisidir. Basıt, her türlü nimeti bahşeden anlamına da gelmektedir. Allah Teâlâ Kur’ân’da şöylece açıklar: “Eğer Allah, rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama o, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kullarından haberdardır; onları görendir.”2556; “Allah’a -kat kat karşılığını arttıracağı- güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”2557; “...Hayır, Allah’ın iki eli de (vermeye haddi-hesabı olmayan bir şekilde) açıktır. O, nasıl dilerse, öyle infak eder...” 2558
Bir başka âyette insana cimrilikten ve israftan uzak orta bir yol tavsiye edildikten sonra, rızkı genişleten ve daraltanın Allah olduğu bildirilir: “Elini boynuna bağlayıp asma, onu büsbütün de açma, sonra kınanır, pişmanlık içinde açıkta kalırsın. Şüphesiz ki Rabbın rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de bir ölçüye göre daraltır. Çünkü her halde o, kullarından haberdardır ve onları mutlaka görür.”2559; “Allah dilediğinin rızkını genişletir ve bir ölçüye göre daraltır. (İnkârcı maddeciler) ise dünya hayatıyla sevinirler. Oysa dünya hayatı âhirete göre ancak az bir geçimlik ve çok az bir yararlanmadan ibarettir.” 2560
2555] Tirmizî, Deavat 82
2556] 42/Şûrâ, 27
2557] 2/Bakara, 245
2558] 5/Mâide, 64
2559] 17/İsrâ, 26-27
2560] 13/Ra’d, 26
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 571 -
Ayrıca daha birçok âyette Allah, kiminin rızkını genişlettiğini, kimininkini de daralttığını haber vermektedir. Allah, dilediğini yapar; mevcudatın malikidir; takdir ettiğine karşı çıkılamaz. Allah bunu ayrıca açıklar: “Ey Muhammed, Rabb’inin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik.” 2561
Allah, rızkın insanlar arasında eşit olmamasında derin ibretler bulunduğunu da beyan buyurmuştur. Âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi Allah Teâlâ dilediği kuluna genişlik ve bol rızık verir. Allah’ın bu nimetine erişen kimse şımarıp gururlanmamalı, O’na daha fazla şükretmelidir.2562
“Bilakis Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir.”2563 “Allah rızkını dilediğine bollaştırır.”2564 ‘El-Basit’ isminin tecellisiyle sıkıntılar gitmiş yerine mutluluk ve genişlik almıştır artık. Tabi ki bu Allah’ın insana olan acıma, merhamet duygusundandır.
Allah ‘El-Kabid’ isminin tecellisiyle kullarından sabır ve toparlanmalarını, ‘El Basit’ isminin tecellisiyle de kullarından şükretmelerini bekler. Her iki isimle de Allah Teâlâ insanların maddi ve manevi hayatlarına müdahalede bulunarak imtihan eder. Bizlere de meselenin farkında olmak düşer.
23) El-Hâfıd
El-Hâfid: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan; Kâfirleri, âsileri, mütekebbir ve zâlimleri alçaltan, din düşmanlarını rahmetinden uzaklaştırıp âhirette zelil eden ve cezâlandıran. “(O), alçaltan ve yüceltendir.” 2565
İnsanların belirli bir zeka düzeyi, görme, düşünme ve düşündüklerinden çıkarım yapma kabiliyeti vardır. Bir insan kendi bedeninin işleyişindeki kusursuzluğa baktığında var olan ince tasarımı görebilir. Gördüğü tasarımın detaylarındaki akıl alametleri karşısında, bu detayları planlayan, tasarlayan ve var edenin bilincine varabilir.
Ancak kuşkusuz bu sayılanlar sahip oldukları yetenekleri kullanan kişiler için geçerlidir. Bu kişiler yukarıda bahsettiğimiz süreci karşılaştıkları her olayda yaşar ve gördükleri şeyler üzerinde düşünüp aklederler. Bir de karşılaştıkları olaylar üzerinde düşünmeden geçmeye alışmış insanlar vardır ki bunlar, yeryüzündeki insanların çoğunluğunu oluştururlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu insanlar dünyaya gelir, büyür, herkes gibi sıradan bir hayat geçirir ve ölürler. Oysa Allah Kuran’da düşünüp öğüt alanları övmüş, diğerlerini ise aşağılık kılacağını bildirmiştir: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” 2566
Düşünüp öğüt alanlar Allah’ın yücelttiği kişilerdir. İnsan olmanın gereklerini
2561] 43/Zuhruf, 32
2562] Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/204
2563] 5/Mâide, 64
2564] 13/Rad, 26
2565] 56/Vâkıa, 3
2566] 3/Âl-i İmran, 191-192
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tam olarak yerine getirirler ve bu yönleriyle diğer canlılardan (hayvanlar, bitkiler ve düşünmeyen insanlar) tamamen ayrılırlar. Diğer grup (düşünmeyen insanlar) ise, insani yeteneklere sahip olmalarına rağmen bunları kullanmazlar ve basit bir yaşam sürdürürler. Bir nevi hayvan gibi, fiziki ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir yaşamı seçerler. İşte bu insanlar da, Allah’ın yarattığı ancak vicdanlarını kullanmadıkları, düşünmedikleri ve sıradan bir ömrü seçtikleri için alçalttığı kişilerdir. Bu kişilerle ilgili Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir: “İnkâr edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.” 2567
El-Hâfid ismi; özellikle Allah’a ve dinine savaş açan insanlar üzerinde tecelli ettiği görülür. Hem bu tarafta hem de öteki tarafta... Alçaltmak demek yüksek bir yerden indirip seviyeyi düşürmek demektir.
Zâlim yöneticileri inkılaplarla deviren ve ‘kendilerini ilâh yerine koyup Allah’ın (c.c.) kanunlarını hiçe sayanların bulunmuş olduğu mevkilerden tepetakla cehenneme düşmelerinde Allah’ın ‘El-Hâfid’ isminin tecelli ettiğini ‘Er-Râfi’ isminin muhâtapları görürler.
24) Er-Râfi’
El-Raf’i: Yukarı kaldıran, yükselten; Sevdiği kullarını yükselten, mü’minleri kendisine yaklaştırarak yücelten. “(O), alçaltan ve yüceltendir.”2568; “Kitap’ta İdris’i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekâna (makama) yükseltmiştik.” 2569
Câhiliye toplumunda yaşayan insanlar Allah’tan uzak, O’nun emir ve yasaklarını uygulamayan, kendilerine verilen sayısız nimeti takdir edemeyen bir yaşam sürerler. Düşünmedikleri, akletmedikleri, takdir edemedikleri için de tam anlamıyla bir bilgisizlik ve cehalet içindedirler.
İşte, Allah tarih boyunca yaşamış olan tüm toplumlara kendi emirlerini, yasaklarını ve tavsiyelerini iletecek elçiler göndermiştir. Bu yolla câhiliye toplumlarını, içinde bulundukları cehaletten, bilgisizlikten kurtulmaya dâvet etmiş, onlara doğru yola ulaşmaları için bir imkân daha vermiştir.
Allah’ın gönderdiği elçiler aynı kavmin içinden çıkan, fakat üstün ahlak, akıl ve yüksek vicdanlarıyla toplum içinde dikkat çeken kişilerdir. Kuran’da pek çok kez belirtildiği gibi, elçiler, Allah tarafından o kavme özel olarak gönderilmiş ve seçilmiş insanlardır. İçinde bulundukları toplumun insanlarından farklıdırlar; tek başlarına ve ilk olarak Allah’ın varlığının ve âhiretin kesin yakınlığının farkına varmışlardır. Elbette bu özellikler elçilerin üstün insanlar olduklarının apaçık bir delilidir.
Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün bilincinde olan elçiler, kendilerine peygamberlik makamının verilmesinden sonraki hayatlarını insanları uyarıp
2567] 2/Bakara, 171
2568] Vâkıa, 3
2569] 19/Meryem, 56-57
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 573 -
korkutma, doğru yola dâvet etme görevlerini ifa ederek geçirmişlerdir. İçinde bulundukları zorlu koşullar, gönderildikleri inkârcı ve azgın kavimler, kendilerine sürekli zorluk çıkaran, hatta kimi zaman canlarına kasteden topluluklar onları kesinlikle yollarından döndürmemiş, aksine imanlarını güçlendirmiştir. Veya kimi zaman ‘iman ettik, teslim olduk’ dedikten sonra zor bir durumda aniden elçiyi yalnız bırakan ve ‘gerisin geri dönen’ topluluklarla da karşılaşmış, ancak bu zorluklar elçileri asla yıldırmamıştır. Onlar Allah tarafından seçilmiş, ‘yüce bir makama’ lâyık görülmüş kullardır ve en belirgin özellikleri ise Allah’a olan samimi teslimiyetleri ve tevekkülleridir. Bu samimiyetlerinin karşılığını da dünyada ve âhirette seçkin kılınarak almışlardır.
“Bu, İbrahim’e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. Ve ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik, hepsini hidâyete eriştirdik; bundan önce de Nuh’u ve onun soyundan Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Mûsâ’yı ve Harun’u hidâyete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da (hidâyete eriştirdik.) Onların hepsi sâlihlerdendir. İsmail’i, Elyasa’yı, Yunus’u ve Lut’u da (hidâyete eriştirdik). Onların hepsini alemlere üstün kıldık.” 2570
Allah Teâlâ kendisini yürüyerek gelenleri ‘er-Râfi’ ismi ile karşılayarak ona bir çok hayır kapılarını açar, O’na dinde anlayış ve bir çok ecirler sunar. Fakirleri zenginleştirmesinde, hastaları iyileştirmesinde, bir çobanı komutanlık, bir câhile de ilim kapılarını açarak âlimlik mertebesine yükseltmesinde, meyhaneden çıkmayan bir sarhoşun hidâyete ererek Allah yolunda hayat sürmesinde Allah’ın ‘er-Râfi’ ismini görmek mümkün.
25) El-Muizz
El-Muiz: Dilediğine izzet ve kuvvet veren. İlimde yükselten anlamına gelir. el-Muızz: Allah’ın kullarını üstün kılıp onurlandırdığını, onlara şeref bahşettiğini ifade eder. İnsanları hidayetle onurlandırdığı için Muızz adı da ancak O’na mahsustur.“Asıl üstünlük (izzet) Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 2571
İzzet en büyük bir hayırdır. Bütün hayırlar elinde olan Allah, izzetin de yegâne sahibidir. Kullar O’nun aziz etmesiyle bu şereften nasiplenirler. Kâmil insanlar arza halife kılınmalarından, Cennete namzet olmalarına kadar bütün izzet tecellilerinin Allah’tan olduğunu bilerek O’nun kudret ve azameti, rahmet ve ihsanı karşısında secdeye kapanırlar. Secde, nefsin zilleti en ileri seviyede tattığı, buna karşılık ruh ve kalbin izzet ve şeref kazandığı en üstün bir makamdır. Kulun Rabbine en yakın olduğu haldir; Allah’a yakınlık ise en büyük bir izzettir.
Allah, nefsine esir ve şeytana köle olmayı büyüklük sayanları müzill ismiyle alçaltır, hakir eder. Bir kul Allah’ın aziz kıldıklarına tâzim edip dost olmakla izzete kavuşur; zelil kıldıklarından uzak kalmakla da zilletten kurtulur.
İzzet sahibi olan Allah Teâlâ kendi sıfatından sadece Peygamberler ve mü’minlerin faydalanacağını görürüz. Allah’a iman et, izzetli ol!aksi halde hayvanlardan da aşağı duruma düşmek kaçınılmaz olur. İzzet sahibi her mü’minin
2570] 6/En’âm, 83-86
2571] 62/Münâfikun, 8
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözünde kâfirler birer hiçtirler...
26) El-Müzill
el-Müzill: Herhangi bir konuda yetki ve söz sahibi kişilerin bu durumlarını yitirmeleri ve itibarlarını tamamen kaybederek haysiyetsiz duruma düşmeleri Müzill isminin tecellisidir. Bu isim asıl âhirette tecellî edecektir. O gün zillet içinde bırakılanlar artık telâfîsi mümkün olmayan bir perişanlığa mahkûm olmuşlardır. Kâfirlerin, nankörlerin ve mücrimlerin seçtikleri yol budur. Kurtuluş sadece iman ve teslimiyet ile mümkündür.
Muzill: Zillete düşüren, hor ve hakir eden. “Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” 2572
Hor ve hakir edilme, Allah’ın inkârcılara tattırdığı “dünya azâbı”nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkârcılar için ‘hor ve aşağılık kılınma’, son derece büyük bir azaptır. Allah Kuran’da dünyada verilen bu azâbın özelliğini şöyle bildirir: “Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azap onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip çattı. Artık Allah, onlara dünya hayatında ‘horluğu ve aşağılanmayı’ taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, âhiretin azâbı gerçekten daha büyüktür.”2573 İşte Allah, bu hor ve aşağılık kılıcı sıfatını mü’minlerin ve özellikle de elçinin eliyle gösterir. Bu gerçeğe, yani mü’minlerin inkârcılara Mûsâllat kılınmasına Kuran’da şöyle işaret edilmiştir: “... Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2574
Kuran’da bize bildirildiğine göre, Hz. Süleyman kendi iktidarında, inkârcılara korku salmış ve onları hor ve aşağılık kılma konusunda hiç tâviz vermemiştir. Hz. Süleyman inkârcı kavme yolladığı mesajda şöyle demişti: “Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış, aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” 2575
Öte yandan Allah pek çok âyetinde, âhirette inkârcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkârcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah’ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkârcının en büyük hedeflerinden biri, başka insanların kendisini takdir etmeleridir. Bu nedenle de hayatını Allah’ı övmekle değil, kendisine övgü toplamakla geçirmiştir. Allah da cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde müstekbir inkârcı korkunç şekilde rezil olur, en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşar.
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ‘Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip yok ettiniz, onlarla yaşayıp zevk sürdünüz. İşte
2572] 9/Tevbe, 2
2573] 39/Zümer, 25-26
2574] 9/Tevbe, 14-15
2575] 27/Neml, 37
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 575 -
yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.” 2576
Allah’ın cehennemde hazırladığı horlanma ve aşağılanma benzersizdir ve bin bir çeşidi vardır. Cehennemdeki bu aşağılanmanın inkârcıların ruhunda yarattığı küçülmüşlük, fiziklerine de yansır, yüzlerini bir zillet sarıp kaplar. “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır.”2577 “Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” 2578
El-Muzil: Alçaltan, zillet veren demektir. Hele de İslâm’la şereflenip de iman edenlerı cennete götüren bu dini terk edenler üzerinde tecelli eden ‘El-Muzil’ isminin muhatabı olmaktan Allah’a sığınılmalı. Bu ismin tecelli ettiği insanları dünyanın her yerinde görmek mümkün.
27) Es-Semî’
Allah’ın her şeyi iştmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan her şeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri duyar.
İster gizlensin ister açıkça söylensin, gizliyi, fısıltıyı bile işiten anlamına gelen es-Semi’ ismi âyet-i kerimelerde tek başına bulunmayıp 34/Sebe’, 50; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 17/İsrâ, 1 âyetlerinde görüldüğü gibi daha çok Karîb, Basîr ve Alîm isimleriyle birlikte getirilmiştir.
Semi’, bazen duâların kabulü mânâsına “Semiu’d-duâ’” (duâyı tam anlamıyla duyan, işiten) anlamına gelir. Meselâ; 14/İbrâhim, 39 ve 3/Âl-i İmrân, 38. âyetlerde Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriyya peygamberlerin duâalarında gördüğümüz “duâları çok işiten, yani çok kabul eden” mânâsındaki “semiu’d-duâ’” bunu göstermektedir. 2579
Semi’, Cenâb-ı Allah’ın sıfat-ı subütiye veya sıfat-ı meani ve sıfat-ı zâtiyye de denen sıfatlarından biri olup, O’nun zâtının gereği, ezelden muttasıf olduğu ve O’ndan hiç ayrılmayacak olan sıfatlarındandır. Bu sıfat, ezelî ve ebedî olarak Allah ile kaim, nasslarla sabit, ancak O’nun ne aynı ne de gayrı diye kabul edilen hakiki sıfatlarından olup; selbi sıfatlar, yani, Allah’ta bir eksikliğin bulunmadığını ifade eden sıfatlar gibi O’nu noksanlıklardan tenzih eden itibâri bir mefhum değildir. 2580
Semi’ sıfatının ifade ettiği Cenâb-ı Allah’ın işitmesi, O’nun yarattıklarında olduğu gibi işitmek için bir organı, yani kulağı veya onun kısımlarından birini gerektirmez. Çünkü Allah bir cisim olmaktan münezzehtir. Allah’ın gizli-açık her şeyi işittiği, Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle sabit olduğu gibi; Hz. Peygamberin hadislerinde de ifade buyurulmuştur. Nitekim bir hadiste; “Kendinize hâkim ve sahip
2576] 46/Ahkaf, 20
2577] 88/Ğâşiye, 2
2578] 10/Yûnus, 27
2579] Metin Yurdagür, Allah’ın sıfatları, İstanbul 1984, s. 86
2580] İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, II, İstanbul 1339-1343, s. 104, 111-112
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olun. Siz, sağır ve gâib olana değil; işiten, gören ve çok yakında olan Allah’a duâ ediyorsunuz” buyurulmuştur. 2581
Allah Teâlâ’nın gizli-açık her şeyi işitmesini ifade eden semi’ (işitme) sıfatı, mahiyeti ve işleyişi bakımından insanlık tecrübesinin dışında bulunur. Çünkü, Allah’ın zatını ve mahiyetini kavramak bakımından da biz insanların durumu aynıdır. Bu konuda kullara ve bir insanlara düşen görev, Kur’an-ı Kerim’de çeşitli münasebetlerle pek çok yerde zikredilmiş bulunan ve semi’ kelimesiyle ifade edilmiş olan bir sıfatı olarak Allahu Teâlâ’nın her şeyi işittiğine inanmaktır. Bu sebeple, bu sıfat İslâm din bilginlerince Allah’a sübûtu zarûrî bulunmuş ve isbatı için akıldan delil getirmeye bile gerek görülmemiştir.2582
Allah’ın semi’ sıfatına sahip olduğu her ne kadar âyet ve hadislerle ispatlanıyor ve başka delile gerek duyulmuyorsa da, Kelam kitaplarında akıldan da deliller getirilmiştir. Nitekim, yarattıklarında bile işitmenin, işitmemeye göre bir kemal ve üstünlük taşıdığı bilinirken; en yüce kemal sahibi olan Allah Teâlâ için bu sıfatı kabul etmek gerektiği ortadadır. Başka yönden ilim bir kemâl sıfatıdır. İşitme ise ilmin şartı ve üstünlüğünü açıkça ortaya koyar. 2583
Semî’ işitme sıfatıdır. Allah işitme sıfatıyla muttasıftır. Allah her şeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O’nun işitmesinden hâriç kalamaz. O’nun işitip bilmesi, başkalarının işitip bilmesi gibi sınırlı değildir. Diğer varlıklar işitebilmek için kulak, sesi iletenhava ve sese ihtiyaç duydukları halde, Allah bunların hiçbirine ihtiyaç duymadan işitir. Bu gibi şeylere ihtiyaç duymak acizliktir, noksanlıktır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. Bu sıfat Kur’an’da genellikle “Basar” sıfatıyla birlikte zikredilmektedir. “Allah işitici ve görücüdür.” 2584
“Yoksa onlar, gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar?...” 2585 Es-Semî’: İşitmeye konu olan her şeyi hakkıyla işiten. Yine Allah Teâlâ’nın her şeyi işitmesi O’nun büyük, güçlü ve her şeyden haberdar olduğunu gösterir. En ufak bir fısıldaşmamızı da işittiğini bildirmesi hayatımızı, konuştuklarımızı ve dinlediklerimizi tekrar gözden geçirmemiz için büyük bir lütuf.
Düşünsene bir! Angarya konuşmalarımız, gereksiz kahkahalarımız dinleniyor! Ve yarın da dinlenecek... Allah’ın (c.c.) şu an da Sibirya’daki bir vatandaşı görüp dinlemesinden ziyade bizleri dinlemesini bildirmesi bizler için büyük bir kopya...
28) El-Basîr
Allah‘ın güzel isimlerinden biri. Her şeyi gören, çok iyi gören anlamına gelmektedir. Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiçbir şey engel olamaz. Kâinatın herhangi bir noktasında hiçbir hâdise yoktur ki, Allah onu
2581] Buhârî, el-Câmiu’s-Sahih, İstanbul 1315, VIII/168
2582] Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhul Mevâkıf, II, s. 359, Fahreddin er-Razî, Kelâma Giriş (el-Muhassal), Terc., Hüseyin Atay, Ankara 1978, s. 165
2583] Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/387
2584] 22/Hacc, 75; 42/Şûrâ, 11; 4/Nisâ, 58; 17/İsrâ, 1; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/118
2585] Zuhruf, 80
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 577 -
görmüş ve işitmiş olmasın. İbâdette ihlâs, kulun Allah‘ı görmemesine rağmen, Allah‘ın onu gördüğünü bilmesi ve onu görür gibi ibâdet etmesidir.
Allah, zâtı ile basîrdir. „O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyden hakkıyla haberdardır.“2586 âyetinde, „Habîr, Basîr“ şeklinde ifade edilmiştir. Allahü Teâlâ gizli veya açık her şeyi görür, gece veya gündüz, küçük veya büyük... Her şeyi hakkıyla bilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurur: „Kendinize hâkim olunuz. Siz, sağır ve gâib olan kimseye değil, işiten, gören ve çok yakında olan (Allah)‘a duâ ediyorsunuz.“ 2587
Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber’den rivâyet ettiği meşhur Cibril hadisinde, Cibril’in “İhsan nedir?” sorusuna Rasûlullah’ın şu cevabı verdiğini anlatır: „(İhsan), Allah‘a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen Allah‘ı görmüyorsan da, şüphesiz O seni görür.“
Allah, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizlilikleri, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkaranlık taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür, duyar, bilir. 2588
“... Şüphesiz Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir.”2589 El-Basîr: Tüm her şeyi kusursuzca gören. İnsanları, hayvanları ve kâinatı ya-ratıp, rızıklandıran, onları Rahmetiyle koruyan, ne yaptıklarını bilen ve işiten Allah Teâlâ aynı zamanda görür de.
Nerede olursan ol. İster kutuplarda, ister zindanda ister de kızgın çöllerde. Allah’ın her şeyi gördüğüne yakini olarak iman edip akıldan çıkarmamamız az hata yapmamızı sağlar.
29) EL-HAKEM
El-Hakem: Hüküm verme yetkisini elinde tutan, son hükmü verecek olan “O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” 2590
Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah’ın olduğunu ve yarattığı her varlığa hükmettiğini, insanların nasıl rahat ve adâletli yaşayacağını bilen Allah, hükümlerini (indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberlerle) beyan ederek insanların irâdelerine sunmuştur.
Hâkimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme
2586] 6/En’âm, 18
2587] Buhârî, Tevhid 9; Müslim, Zikr 44-46
2588] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/205
2589] 2/Bakara, 110
2590] 7/A’râf, 87
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.” Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir. Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”2591 Mevdûdî’ye göre “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
Her kavrama kendine has bir yorum getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”2592 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî hükümdür.
İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı. Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağı/yasayı Cengiz, yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası),
2591] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 404-418
2592] 5/Mâide, 50
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 579 -
soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” ?
Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere, hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir anlayıştır.
İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.2593 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.2594 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 2595
Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.2596 “Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez” diyen İbn Hazm,2597 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”2598 âyetini göstermiştir.
2593] 18/Kehf, 26
2594] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
2595] 4/Nisâ, 65
2596] 33/Ahzâb, 36
2597] el-Muhallâ, 9/362
2598] 5/Mâide, 49
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır. Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan, mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki: Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır? Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 2599
b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya yahut kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...”2600; “O günde onlar (kabirlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 2601
c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görülegelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?”2602; “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın, çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”2603 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.2604 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan2605 sonra, Yüce
2599] 28/Kasas, 71-72
2600] 22/Hacc, 55-56
2601] 40/Mü’min, 16-17
2602] 7/A’râf, 32
2603] 5/Mâide, 87
2604] Bk. 5/Mâide, 103
2605] 6/En’âm, 136-149
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 581 -
Allah, Peygamberine bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”2606 Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 2607 Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz. 2608
Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında, münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat etmekten ibarettir.2609 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.2610 Allah’a ve Rasûlüne iman etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir. Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun; isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”2611 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz. Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar. 2612
Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.2613 Hz. Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihâdlarının; esasen Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.
2606] 6/En’âm, 150
2607] 12/Yûsuf, 40
2608] 42/Şûrâ, 21
2609] 24/Nûr, 48-52
2610] 4/Nisâ, 105
2611] Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
2612] 4/Nisâ, 60-61
2613] 4/Nisâ, 65
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir. Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.2614 Halifelik, başkasının yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Allah Teâlâ son hükmünü âhirette verecektir. Bu dünyada Allah’ı hakem kabul edenler cennet ile mükafatlanırken, Allah’ın hâkimiyetini kabul etmeyenler de şeytanları ile beraber yanacaklardır.
30) el-ADL
El-Adl: Bütün icraatları hak ve adâlet üzere olan: “Biz kıyâmet günüde adâlet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş hardal tanesi kadar bile olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap gören olarak Biz herkese yeteriz.” 2615
Rahmeti gereği güneşiyle kâüfirleri bile ısıtmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. Kâfirlerin hakkına tecavüz eden bir Müslümanı bile hesaba çekmesiyle; Allah (c.c.) âdildir. Peygamber evlâdını bile hesaba çekecek olmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. İlk kul’u Adem (a.s.)’ın katil oğlunu bağışlamamasıyla Allah âdildir.
Yarattığı ateşin (bu dünya için) hem müslüman hem de kendi düşmanı kâfire aynı acıyı vermesiyle Allah (c.c.) âdildir. Daha rahat daha güvenli ve daha huzurlu yaşayabilmemiz için hazırladığı kanunların kendi peygamberlerini de bağlaması açısından yüceler yücesi Allah (c.c.) âdildir.
Yaptığımız en ufak bir amelin bile karşılığını verecek olması, vaad ettiği cennet ve cehennemi doldurması O’nun adâletinin son tecellisidir. Allah Teâlâ’nın adil olması Müslümanları çok rahatlatır. Hele de zâlimlerin zulmüne uğramışsa; ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!’ diyerek Allah’ın adâleti haykırılmış olur.
el-Adl: Bütün icraatları hak ve adâlet üzere olan. “Biz kıyâmet günüde adâlet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş hardal tanesi kadar bile olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz.” 2616
Rahmeti gereği güneşiyle kâfirleri bile ısıtmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. Kâfirlerin hakkına tecâvüz eden bir Müslümanı bile hesaba çekmesiyle; Allah (c.c.) âdildir. Peygamber evlâdını bile hesaba çekecek olmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. İlk kul’u Adem (a.s.)’ın katil oğlunu bağışlamamasıyla Allah âdildir.
2614] 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
2615] 21/Enbiyâ, 47
2616] 21/Enbiyâ, 47
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 583 -
Yarattığı ateşin (bu dünya için) hem müslüman hem de kendi düşmanı kâfire aynı acıyı vermesiyle Allah (c.c.) âdildir. Daha rahat daha güvenli ve daha huzurlu yaşayabilmemiz için hazırladığı kanunların kendi peygamberlerini de bağlaması açısından yüceler yücesi Allah (c.c.) âdildir.
Yaptığımız en ufak bir amelin bile karşılığını verecek olması, vaad ettiği cennet ve cehennemi doldurması O’nun adâletinin son tecellisidir. Allah Teâlâ’nın âdil olması Müslümanları çok rahatlatır. Hele de zâlimlerin zulmüne uğramışsa; ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!’ diyerek Allah’ın adâleti haykırılmış olur.
31) EL-LATÎF
Allah’ın güzel adlarından (Esmâu’l Hüsnâ) birisi, kelime olarak latif, ince hoş, saydam, güzel, yumuşak, gizli, derin, lütufkâr gibi anlamları dile getirir. Müfessirlere göre Kur’an’da geçen latif kelimesi birçok anlamları ihtiva eder. Kelime lütuftan gelen abartmalı bir isim olabileceği gibi, letâfetten gelen bir benzetme sıfatı olarak da anlaşılabilir. Birinci durumda lâtif, son derecede lütufkâr demektir. Lütûf, büyük bir incelik, hoşluk ve uygunlukla amaca ulaştırma, istenileni vermedir. İkinci durumda lâtif, cisimlere özgü kesafetten uzak olmayı belirtir.
İkinci anlamında letâfetin, karşıtı olan kesâfetin derecesine göre değişen çeşitli mertebeleri vardır. Hava ya da ışık gibi bazı cisimlerde letâfet niteliğinden sözedilmesi, onlardaki nisbî letâfet nedeniyledir. Onun bunlarda az veya çok maddi ya da cismanî bir kesâfet vardır. Kesâfetin hiç bulunmadığı bir letâfetten ancak ruh-melek gibi anlaşılır varlıklarda sözedilebilir. Böyle lâtif varlıklara maddeden bütünüyle soyutlanmış varlıklar anlamında mücerredatın ise en üstünüdür.
Kelimenin tüm anlam ve çağrışımları Allah’ın adı Lâtif in kapsamı içinde yer alabilir. Bununla birlikte müfessirler, Lâtif adına başlıca iki yorum getirmişlerdir. Birinci yoruma göre Lâtif, en ince en gizli işleri bütün incelikleri ile ve kolaylıkla bilen demektir. Bu anlamıyla lâtif, Allah’ın ilminin kuşatıcılığını belirtir. İkinci yoruma göre lâtif, nasıl yapıldığı gizli olan en lâtif şeyleri yapan ve varlıkların ihtiyaç duyduklarını lütfuyla veren anlamını dile getirir. Bu anlam da Allah’ın tekvin (yaratma) sıfatıyla ilgilidir.
Kur’an’da birçok kez geçen lâtif, tüm anlamlarını çağrıştıracak biçimde kullanıldığı gibi zaman zaman belli bir anlamı öne çıkaracak biçimde de kullanılır. Sözgelimi: “Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif’tir, Habir’dir”2617 âyetinde lâtif kelimesinin her şeyi bütün inceliği ile bilen anlamı öne çıkar. “Gözler O’nu göremez, O bütün gözleri görür. O Lâtif’dir, Habir’dir”2618 âyetinde Lâtif, Allah’ın kesifin karşıtı anlamında duyularla algılanamayan varlık oluşunu belirtir. “Allah kullarına Lâtif’tir. Dilediğini rızıklandırır”2619 âyetinde ise Allah’ın kullarına insanın düşünemeyeceği kadar lütuflarda bulunduğunu, son derece lütufkâr olduğunu ifade eder.
Çağrıştırdığı anlamları ve Allah’ın sıfatlan ile ilgisi bakımından Lâtif adı bazı
2617] 67/Mülk, 14
2618] 6/En’âm, 103
2619] 42/Şûrâ, 19
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olguların aydınlanmasına da imkân vermektedir. Her şeyden önce yaratma, kesif olan maddenin bir fiili, niteliği olamaz; ancak lâtif olan bir güç yaratma niteliğine sahip olabilir. Yaratma, ilimsiz kör bir gücün de işi olamaz; bu tam anlamıyla bilen Lâtif bir kudretin fiilidir. Bu nedenle yaratıcı, yarattıkları ya da yaratacakları ile ilgili her şeyi bilir; yükümlülerin gizli-açık, iyi-kötü her türlü söz, durum ve davranışlarından haberdardır ve bu bilgisine göre lütuf ya da ceza biçiminde karşılığını verir. 2620
32) EL-HABÎR
El-Habir: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 2621
İnsan zaman ve mekânla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bulunduğu zaman ve mekânın dışına çıkarak olayları değerlendirmesi asla mümkün değildir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir.
Oysa insanı yaratan Allah, zaman ve mekânın da yaratıcısıdır; dolayısıyla bu kavramlara bağımlı değildir. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah doğal olarak zamanın ve mekânın kapsadığı yani kâinatta gerçekleşen her olaydan da haberdardır. Öyle ki içinde yaşadığımız Samanyolu galaksisinden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan bir galakside kaç yıldız bulunduğunu, hangi gökcisminin hangi yörüngeyi takip ettiğini de bilir, içinde yaşadığımız dünyada toprağın altında yerin üzerine çıkmaya çalışan filizlenmiş bir tohumun bilgisini de... Ayrıca Allah şu ana kadar yaşamış olan, şu an yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların da hayatlarının her saniyesinin bilgisine sahiptir. Kimin ne zaman, nerede doğduğu ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna çaba harcadığı, hatta ne zaman güldüğü, ne zaman ağladığı gibi tüm detaylar O’nun bilgisi dahilindedir. Çünkü O tümünün Yaratıcısıdır. Üstelik bu insanların her an yaptıkları işlerin yanında, kalplerinden geçirdikleri tüm bilgiler de Allah’tan gizli kalmaz. Allah insanların içlerinden geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları her şeyden haberdardır.
“Allah’ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyâmet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.” 2622
“Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır.” 2623
“Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.” 2624
2620] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 4/19
2621] 59/Haşr, 18
2622] 3/Âl-i İmran, 180
2623] 6/En’âm, 103
2624] 25/Furkan, 58
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 585 -
“Kıyâmet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.” 2625
Yaratılan her şey Allah’ın kontrolü dahilinde hareket ederler. Hiçbir şey O’ndan gizli değildir. Yine hiçbir varlık O’ndan sır saklayamaz. Yer altında olup bitenleri bildiği gibi yeryüzünün neresine ne kadar yağmur yağdığını da bilir.
Allah’ın ‘El-Habir’ sıfatını idrak etmiş bir kul, kalbinde en ufak bir kötü düşünceye yer vermez. Çünkü bilir ki Allah ondan da haberdardır.
33) EL-HALÎM
Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri. “İnsanın kendisini veya yaratılışında mevcud olan öfke ve kızgınlığı kontrol altına alması ve öfke anında, nefse hâkim olup aşırı gitmemesi” manalarına gelen “hilim” kelimesinden türemiştir.
Sıfat olan “Halîm” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de hem Allah Tealâ hakkında, hem de bazı peygamberler hakkında kullanılmıştır. Meselâ Allah Tealâ’nın sıfatı olarak bu kelimenin geçtiği iki âyet şöyledir: “Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allah her şeyden müstağnî ve halîmdir (ceza vermekte acele etmez)”2626; “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu (Allah’ı) övgü ile (hamd ile) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” 2627
Bunun gibi diğer âyet-i kerimelerde Yüce Allah bazı konuları açıklayıp, kullarını inzar ettikten sonra, onların her türlü işlerine vakıf olduğunu, kalplerinden geçenleri bile bildiği halde,2628 kullarına olan bağış ve merhameti sebebiyle onları hemen cezalandırmadığını, tevbe etmeleri için fırsat vererek kıyâmete kadar mühlet verdiğine işaretle kendisinin hâlim olduğunu hatırlatmaktadır.
İşte bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, “Halîm” sıfatı Allah Tealâ, hakkında kullanıldığında “isyanlarına rağmen, âsileri, cezalandırmada aceleci olmayan, gazabı kendisine galip gelmediği gibi, sapıkların düşüncesizlikleri ve âsilerin isyanları kendisini öfkelendirmeyen, teennî ve af sahibi” manalarına gelmektedir. Öbür taraftan halîm sıfatı Kur’anı Kerim’de sadece bazı peygamberler hakkında kullanılmakta; diğer insanlar için mevzu bahs edilmemektedir. Meselâ Şuayb’e (a.s.) kavmi şöyle seslenmektedir: “Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın tapdığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vaz geçmemizi emrediyor? Çünkü sen halîm (yumuşak huylu) akıllı birisin” 2629
Yine Kur’ân Hz. İbrahim’i de “içli ve halîm” olarak vasıflandırırken2630 onun, Allah’dan bir çocuk vermesini isteyip, duâ ederek “Rabbim, bana iyilerden (bir çocuk) lutfet!” dediği; bunun üzerine duâsının kabul edilerek ona Allah tarafından
2625] 31/Lokman, 34
2626] 2/Bakara, 263
2627] 17/İsrâ, 44
2628] 33/Ahzâb, 51
2629] 11/Hûd, 87
2630] 11/Hûd, 75
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisi gibi halîm olan bir erkek çocuk ihsan edildiği anlatılmaktadır. 2631
“Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları taktir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilir ne de öne geçebilirler.” 2632
El-Hâlim: Cezalandırmaya gücü yettiği halde, hemen ceza vermeyen, kullarının isyanlarına karşı hemen öfkeye kapılmayan. Her şeye gücü yeten Allah’ın büyük bir sabrının da olduğunu ‘El-Hâlim’ isminde görebiliriz.
Allah Teâlâ insanları hem rahmeti ile kuşatıp rızıklandıracak, koruyacak ve cennete girmeleri için Kur’an Peygamber ve dâvetçiler gönderecek; tüm bunlara rağmen kendisine düşman olup dinine savaş açan insanların isyanına hemen cevap vermeyecek ... Vallahi bu sabrı Allah’tan (c.c.) başkası gösteremez!
34) EL-AZÎM
el-Azîm; Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Pek azametli, büyük anlamına gelir. Azamet, büyüklük demektir. Hakiki büyüklük Allah’a mahsustur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O’nun büyüklüğünü görmek mümkündür. “Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O, yücedir, büyüktür.2633 Allah’ın azametini tefekkür eden insan; O’nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz, fakr ve kusurlarını anlar, Kur’anı Kerîm’de Allah’u Teâlâ, kudret-i Rabbâniyenin mucizatını göstererek, insanların bunları düşünerek ibret almalarını beyan buyurur. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah’u Teâlâ’nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O’nun büyüklüğünü idrak eder.
Allah’ın büyüklüğü ve azameti kuşkusuz bir insanın kavrama sınırının çok üstündedir. Fakat insan yine de kendi aklının sınırları dahilinde Allah’ın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu biraz olsun görebilir, anlayabilir. Zira tüm kâinat Allah’ın büyüklüğünü gösteren sayısız örnekle doludur. İnsanın yalnızca içinde yaşadığı dünyayı biraz incelemesi dahi, her şeyi yaratan Allah’ın azametini hissettirecektir.
Tonlarca ağırlıkta bulutları taşıyan gökyüzü, binlerce metre yükseğe uzanan dağlar, içlerinde milyonlarca çeşit canlının bulunduğu denizler, çakan şimşek ve onun ardından gelen gökgürültüsü ve O’na boyun eğmiş milyarlarca canlı... Bunlar ve burada sayılamayan sayısız detay Allah’ın büyüklüğünün açık delilleridir.
Bir de dünyanın biraz dışına çıkıp düşünelim. Şöyle bir örnek, kâinatı yaratan sonsuz azamet sahibini biraz daha derin kavramamıza yardımcı olacaktır: Evren adını verdiğimiz sınırsız bir mekân içinde yaşıyoruz. Bugün bilim adamlarının ulaşabildikleri bilgi seviyesine göre bu evren, içinde milyarlarca galaksiyi barındırıyor. Peki bu galaksilerin içinde neler var? Yine bilimin bize bildirdiği, her galaksi içinde milyarlarca yıldız bulunduğu. Biz de içinde milyarlarca yıldız
2631] 37/Sâffât, 100-101; Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 2/312
2632] 16/Nahl, 61
2633] 42/Şûrâ, 4
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 587 -
içeren milyarlarca galaksiden birinin içinde, Dünya ismi verilen ve saatte 1670 km. hızla hiç durmadan dönen bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Ve kuşkusuz bu rakamlarla düşünüldüğünde, kâinat içindeki varlığımız, bir toz zerreciğinin dünya içindeki varlığı ile dahi kıyaslanamayacak derecede küçüktür.
İşte insan, bir iki dakika düşündüğünde dahi kendisini hayrete düşüren bir kâinata hâkim olan, azamet sahibi bir Yaratıcı’ya kulluk etmeye dâvet edildiğini farkedebilir. Tüm kâinatı yaratan, milyarlarca yıldızı barındıran, milyarlarca galaksinin tümünü kontrolü altında tutan büyük bir gücün sahibine...
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” 2634
Yeryüzündeki bütün denizler mürekkep olsa Allah’u Teâlâ’nın azametine delâlet eden kelimelerini, yazıp bitiremezler. Akıl, Allah’ın yüceliğini kavramaktan acizdir. Ancak, O’nun mucizelerini akledebilir. Kâfir ve müşrikler ise akletmezler: sağır, dilsiz ve kördürler.2635 Oysa müslümanlar; âyette bildirildiği gibi “Çok büyük Rabb’ın adını tesbih ederler.”2636 Yine Bakara sûresinde Allah’ın büyüklüğü şöyle beyan buyurulur: “Allah, (o Allah’tır ki) kendinden başka hiç bir ilâh yoktur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diridir (bâkîdir). Zâtiyle ve kemâliyle kaaimdir. (Yarattıklarının her an tedbir ve hıfzında yegâne hâkimdir, her şey onunla kâimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında şefaat edecek kimmiş? O, yarattıklarının önlerindekini, arkalarındakini bilir. (Yaratılmışlar) O’nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamıştır, o kadar) vâsidir. Bunların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.” 2637
35) EL-ĞAFÛR
Örten, perdeleyen, gizleyen; eşyayı kabın içine yerleştiren. Allahu Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından biri. Kullarını dünya ve âhirette rezil etmeyen onların günahlarını gizleyen, örten ve günahlarından dolayı cezalandırmayan. Gafûr ve Gaffâr mübâlağa ifade eden isimlerden olduğundan, yalnız Allah için kullanılır. 2638
Allah, iyiyi-güzeli açığa çıkaran, kötüyü-çirkini örtendir. Günahlar çirkin davranışların neticesidir. Allah dünyada üzerlerine örtü örtmek, âhirette de cezalarını vermekten vazgeçmek sûretiyle bunları örter.2639 Allah’ın affediciliğini ifade eden “Ğa-fe-re” kökünden ism-i fâil olan Gâfir de Allah’ın sıfatlarındandır.
2634] 2/Bakara, 255
2635] 2/Bakara, 171
2636] 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52
2637] 2/Bakara, 255 ; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/187
2638] Beyhâkî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 104-106
2639] İmam Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, terc. Y. Arıkan s. 128
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gafîr; günahkarı rezil-rüsva etmemek için hatasını gizleyen, onu cezalandırmayandır. 2640
Kur’an’da iki defa geçen Gâfîr, mübâlağa anlamında olmadığından Allah’ın dışındakiler için de kullanılabilir: “Sen bağışlayanların (Ğâfir) en iyisisin.”2641 Ğaffâr Kur’an’da beş defa geçmektedir: “Tevbe eden, iman ederek iyi işler yapan, sonra da doğru yoldan ayrılmayanları bağışlarım (Ğaffâr)”2642 Ğafûr ise Kur’an’da sık ve diğer isimler ile beraber âyet sonlarında fezlekeler hâlinde zikredilmektedir. Gaffar Kur’an’da doksan defa geçmiştir: “Rabbin gafûrdur, merhametlidir.” 2643
Günahların açıkça işlenmesi, teşhir edilmesi toplumun diğer fertlerine kötü örnek olacağı gibi, insan şahsiyetini de zedeler. İnsanlar yaptıkları kötülükleri başkalarının da işlediğini görünce psikolojik olarak rahatlar; musîbetin paylaşılması elem yükünü hafifletir ve o kötülüğün daha rahat ve cesurca işlenmesine psikolojik zemin hazırlar. İnsan, hayatının zayıf bir döneminde yapmış olduğu bir kötülüğü terkettikten sonra unutmak ve başkalarının da unutmasını ister. Ancak günahını başkalarına anlatmışsa, insanlar onu hayat boyunca o kötülüğü ile hatırlayacaktır. Bunun için kötülüğün şuyûunun vukûundan daha zararlı olduğu kabul edilmiştir.
Allah, Gafûr sıfatını insanlara hatırlatarak, günahların örtülmesi ve gizlenmesinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Kişinin günahını gizlemesi bir nevi pişmanlık olduğundan, tevbenin kabulü için ilk adım sayılmış ve Allah, günahını gizleyen insanları affedeceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah (c.c.) kıyâmet gününde mü’min kuluna yaklaşır, şefkatiyle örterek insanlardan gizler; “Şu, şu günahını biliyor musun?’ der; kul Evet Rabbim biliyorum’ der. Allah tekrar “Şu şu günahını da biliyor musun?’ der; o kul Evet Rabbim’ der. Böylece o insan bütün günahlarını ikrar eder. Artık ben kurtulamam diye düşünmeye başlayınca Allah, “Ben senin bütün o günahlarını dünyada örttüm. İşte bugün de onları mağfiret edeceğim’ der.” 2644
Allah insanı üç çeşit örtü ile örtmüştür. İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir. İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerinin kalbinde gizlenmesidir. Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki hiç günah işlememiş gibi âhirette yalnızca sevaplarını yazan kitabını vermiştir. 2645
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’a (s.a.s.),
“Bana namazlarımda edebileceği bir duâ öğret” dedi. Hz. Peygamberimiz: “Ey Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim, günahları ancak sen bağışlarsın, fadlından günahlarımı mağfiret et; şüphesiz ki Gafûr ve Rahîm olan ancak sensin” de buyurdu. 2646
2640] Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 104
2641] 7/A’râf, 155
2642] 20/Tâhâ, 82
2643] 18/Kehf, 58
2644] Buhârî, Mezâlim 3
2645] İmam Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, terc. Y. Arıkan s. 128
2646] Buhârî, Ezân 149; Müslim, Zikir 47; Zübeyr Tekkeşin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/211-212
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 589 -
36) EŞ-ŞEKÛR
Allah (c.c.) ‘Şekûr ve Şâkir’dir. Yani şükredenlerin sevabını kat kat, fazlasıyla verendir. ‘Şâkir’, ‘şükr’ mastarının fâil ismidir. ‘Şekûr’ ise bu fâil ismin mübalağalı (abartılı) halidir. ‘Şâkir’ şükreden demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki âyette Allah hakkında, diğerlerinde ise Allah’a şükreden mü’minler hakkında tekil ve çoğul olarak geçmektedir. ‘Şekûr’ sözlükte, çok çok şükreden demektir. Bu kavram da daha çok şükreden kullar hakkında kullanılmaktadır. Ancak dört âyette Allah’ın (c.c.) ismi olarak geçmektedir.
Kulun Allah’a şükretmesi, O’nun verdiği ni’metleri bilmesi ve bunu bizzat kulluk yaparak, Allah’a itaat ederek yerine getirmesi şeklinde görülür. Ancak Allah’ın ‘Şâkir veya Şekûr’ olması böyle değildir. Allah’ın kullarına şükrü, onları bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesi, kullarının az da olsa şükürlerinden râzı olmasıdır.
Allah hakkında kullanılan ‘şâkir ve şekûr’ kelimelerinin yalnız değil de ‘Ğafûr, Halîm ve Alîm’ sıfatlarıyla beraber gelmeleri dikkat çekmektedir. Allah (c.c.) Şekûr’dur. Yani kullarının az amellerine karşı çok mükafat verendir, ecirlerini kat kat arttırandır. Bir başka deyişle şekûr, Allah’ın kullarını bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesidir. Kullarından gelen az bir şükre râzı olması da Allah’ın ‘Şekûr’ olmasının bir sonucudur. Allah (c.c.) kullarından gelen az şükre râzı olarak onları çok şükre teşvik etmekte, az da olsa şükrü küçümsemeyip bu görevi yapmalarını istemektedir.
Allah kullarının ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onların ecirlerini daha da arttırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur; bağışlayandır ve şükrü kabul edendir.2647 Allah iyilik edenlerin iyiliğini arttırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur.2648 Kim, kendisine farz kılınan ibadetlerin fazlasını gönülden yaparsa, onun karşılığını alır. Çünkü Allah (c.c.) Alîm’dir (bilendir) ve Şekûr’dur (şükrün karşılığını verendir).2649 Şu âyette de aynı sıfat Halîm ismiyle beraber kullanılmaktadır: “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız (Allah rızâsı için ihtiyaç sahiplerine infak eder veya fâizsiz borç verirseniz), onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan edendir), Halîm’dir (ceza vermekte acele etmeyendir).” 2650
Allah’a güzel bir şekilde borç vermek, O’nun yolunda malı içten gelerek, severek ve isteyerek infak etmek, karşılıksız borç vermek şeklinde tefsir edilmiştir. Allah (c.c.), kuluna verdiği maldan infakta bulunmasını istiyor, bunun da karşılığını bol bol veriyor. Kul, şükrünü noksan yaptığı zaman da ona ceza vermekte acele etmiyor, ona hilimle (yumuşaklıkla) davranıyor. Aynı ifadeyi Kur’an’da iki yerde daha görmekteyiz.2651 Kullar, şükrün bir ifadesi olarak Allah’ın kendilerine verdiği maldan ihlâslı bir şekilde O’nun yolunda harcarlarsa, Allah’a borç verirlerse; Allah da bunun karşılığını kat kat öder. Çünkü O, şükrü karşılıksız bırakmaz.
2647] 35/Fâtır, 30, 34
2648] 42/Şûrâ, 23
2649] 2/Bakara, 158
2650] 64/Teğabûn, 17
2651] 2/Bakara, 245 ve 57/Hadid, 11
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Şâkir’ sözlükte şükreden anlamına gelmekle beraber Allah hakkında kullanıldığı zaman, tıpkı ‘Şekûr’ gibi şükrün karşılığını, şükreden kimseyi bilip ona hak ettiği mükafatı veren demek olur. Bunun için Kur’an’da iki âyette ve Alîm sıfatıyla birlikte geçmektedir. Bunun Alîm sıfatıyla birlikte kullanılması, bu ismin yanlış anlaşılmasını önlemekte, kulun yaptığı şükrün Allah tarafından bilinip karşılığının verileceği açıkça bildirilmiş olmaktadır.2652 “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah, Şâkir’dir (şükrün karşılığını verendir), Alîm’dir (bilendir)” 2653
37) EL-ALİYY
Cenâb-ı Allah’ın güzel isimlerinden biridir; Çok yüce anlamına gelir. Allah Teâlâ bütün kâinatın üstündedir. Bu, cisimlerin yüksekliğine ve boyutlarına benzemez. Allah, kâinatın her noktasında her zerreye aynı nisbette yakındır. O’nun zatı cisimlerin yakınlık uzaklık kavramına benzemez. Allah’tan daha üstün bir varlık yoktur. Allah’ın benzeri, ortağı veya yardımcısı yoktur. Bütün kemal sıfatlarında üstün olan yüce Allah, zamanından ve mekândan beridir.
Mübalâğa ve sübut ifade eden ve fâil vezninden sıfat olan bu kelime “yücelik” anlamı ifade eden bir lâfızdır. Bu kelime Kur’an’da daha ziyade “Kebîr”, “el-Azîm” ve “Hakîm” isimleriyle birlikte varid olmuştur. 2654
“Kendisiyle Allah’ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2655
Allah Kuran’da kendisini bizlere tanıtmıştır: Tüm alemleri yaratan, kâinatın tek hâkimi olan Allah uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların yegâne sahibi O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur, Allah insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O’na aittir; O, her şeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allah alemlerden müstağnidir.
Kuşkusuz ‘en güzel isimler’ Allah’a ait olduğu için O’nu eksiksiz olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. O’nu ancak kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kuran âyetleriyle takdir edebiliriz. Allah, bir âyetinde kendi yüceliğini şöyle tarif etmiştir:
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” 2656
2652] 2/Bakara, 158
2653] 4/Nisâ, 147; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 648
2654] Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/112
2655] 42/Şûrâ, 51
2656] 2/Bakara, 255
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 591 -
38) EL-KEBÎR
El-Kebir: Pek büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü mutlak büyük. “İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz bâtılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir, büyüktür.”2657; “O, gaybı da, müşahede edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir.” 2658
Allah evrendeki tüm canlıları kontrolü altında tutandır; toprağın içine atılan binlerce tohumun ne zaman filizleneceğini, bir kuyrukluyıldızın dünyanın kaç kilometre uzağından geçeceğini, hangi canlının ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini, atomun çekirdeğinin etrafında durmaksızın dönen elektronların yörüngelerini ve burada sayarak bitiremeyeceğimiz her şeyi bilir. Allah sonsuz büyüklüğü ile yeryüzünde yaşayan tüm insanların aklından geçen düşüncelere, hepsinin bilinçaltına, yaptıkları işlerindeki niyetlerine de hâkimdir. O hepsinin kaderini en ince ayrıntısına kadar belirler. Gaybın bilgisi yalnızca kendisine aittir. Allah’ın sonsuz aklı, ilmi, bilgisi, affediliciliği, merhameti ve azabı insanın kavrayışının çok üzerindedir. O’nun büyüklüğü ise ne kelimelerle ne de örneklerle tarif edilemez. Öyle ki Allah dilediği her şeye güç yetirir. O’nun için hiçbir sınır yoktur. Ve kimse O’nun kararlarına en ufak bir müdahalede bulunmaya güç yetiremez. Allah, kâinattaki herhangi bir canlı için bir zarar dileyecek olsa onu kaldırabilecek yoktur, bir rahmet dilediğinde de O’nun rahmetini engelleyebilecek olan yoktur.
İnsanın yapması gereken ise, ancak ve ancak böylesine büyük bir gücün karşısında saygı dolu bir korku ile secde etmek, O’na sığınıp kendisine merhamet etmesini istemektir. Çünkü O merhamet etmediği sürece insanın kurtuluş bulması mümkün değildir. “İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür. 2659
Tüm her şeyi görmesiyle Allah; büyüktür. Tüm her şeyi işitmesiyle Allah; büyüktür. Tüm canlıların rızkını üstlenmesiyle Allah; büyüktür. Milyonlarca çeşitlikte canlı ve cansız yaratan Allah; büyüktür. Gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar yaratan Allah; büyüktür. Fışkıran sudan, konuşan insan yaratan Allah; büyüktür. Kışın hayatlarına son verip bahar mevsiminde tekrar bitkilere hayat veren Allah (c.c.) büyüktür.
Zâten tüm isim ve sıfatlar Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü ve güzelliğini yansıtır.
39) EL-HAFÎZ
Koruyan, saklayan, muhâfaza eden anlamında Allah’ın güzel isimlerinden birisi. Koruyan, himâye eden, gözeten anlamlarına gelmek üzere Allahu Teâlâ hakkında kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah, hâfızların (koruyanların) en hayırlısıdır.”2660; “O zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik Biz ve onun koruyucusu
2657] 22/Hacc, 62
2658] 13/Ra’d, 9
2659] 31/Lokman, 30
2660] 12/Yusuf, 64
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da elbette Biziz!” 2661
Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberleyen kimselere de “hâfız” denilir.”Hâfız-ı Kur’ân, Hâfız-ı Kelâm” ifadesi bunlar için kullanılır. Kur’ân’ın tamamını ezberleyenlere “tam hâfız”, yarısını ezberleyenenlere de “yarım hâfız” denir. Çoğulu, “huffâz, hafaza ve hâfizûn” olarak kullanılır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında Kur’ân âyetleri ve hadisler yazıyla tesbit edilmiş ve ezberlenmiştir. Kur’ân’ın toplanmasını hızlandıran sebeplerden birisi de hâfızların cihad alanlarında şehid olmalarıdır.
Bir hadis-i şerifte hâfızların özelliği belirtilmekte ve Kur’ân’ı ezberlemek teşvik edilmektedir. Hz. Âişe’den nakledilen bu hadiste “Kuran’ı ezberleyerek okuyan hâfız kişi es-Seferetü’l Kirâm olan (vahiy getiren) meleklerle beraberdir” buyurulmaktadır. 2662
Hadiste de, muhaddisin bir üst derecesini teşkil edenlere hâfız denilir. Hâfızlarla ilgili değişik tammlar yapılmaktadır. Celâleddin el-Mizzî: “Hâfız, bildiği râvîlerin sayısı bilmediğinden çok olandır” şeklinde tarif eder. İbn Seyyidi’n-Nâs’ ise şöyle tanımlar: “Kendi üstadlarını ve üstadlarının üstadlarını tabaka tabaka bilen ve her tabakada bildiği bilmediğinden çok olandır.” Hadis hâfızlarında bazı özellikler aranmaktadır: Allah Rasûlü’nün sünnetlerini bilmek; yollarına vâkıf olmak; isnadları birbirinden ayırma yeteneğine sahip olmak; sıhhatlerinde ittifak edilen ve nakillerinde ihtilâf edilen sünnetleri ezberlemek; müdrec lâfızları tanımak; hadiste geçen ifadeden râvinin sahâbe veya tâbiînden olduğunu anlamak.
Hadis tenkitçileri, hâfızlarda aranan özelliklerin zorluğuna dikkat çekerek her devirde çok az hâfızın olacağını hatta olamayacağını belirtmişlerdir. Hâfızların ezberlemeleri gerekli olan hadislerin sayısı hakkında da tam bir görüş birliği yoktur. Hâfızın en az yirmi bin hadîsi ezbere bilmesi gerektiği zikredilmektedir. Bu sayı bazılarına göre ikiyüz bindir. Bu konuda kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla beraber hâfızların bilmeleri gereken hadîs sayısının yüzotuz bin ile. yediyüz ellibin arasında olduğu belirtilmektedir. Abdurrahman b. Mehdî (öl. 198), İbn Ebî Şeybe (öl. 235), İbn Asâkir (öl. 571), Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî (öl. 255), İbn Ebî Hâtim er-Râzî (öl. 327), İbn Abdi’l-Berr (öl. 463) belli başlı hâfızlardandır.
Ayrıca kütüphanelerde okuyuculara aradığı kitabı veren ve kitaplarla ilgili sorumluluğu olan kitapları koruyan kişilere de “hâfız-ı kütüb” adı verilirdi. Hâfız kelimesi, Kur’ân’ı ezberleyen kişileri duyulan yakınlık nedeniyle bazılarına isim olarak verilmiş, bazı insanların da adlarının başına ünvan olarak eklenmiştir. Şâirler de bu kelimeyi mahlas olarak kullanmışlardır. Halk arasında câmi görevlilerine genellikle hâfız denilmektedir. İki gözü görmeyen kimseler de bazı yörelerde bu adla anılmaktadır. Bunların Kur’ân ve hadis hâfızlığıyla ilgisi yoktur.
Hâfızlığın güçlü olması gerektiğine dikkat çeken Muallim Naci, bir beytinde şöyle demektedir: “Yedi yüz kerre yanılmak ne demek bir cüzde, / Böyle olmaz a benim hâfızım ezber dediğin.” 2663
2661] 15/Hicr, 9
2662] Buhârî, Kitâbü’t-Tefsir 458
2663] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/291
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 593 -
“Şüphesiz Rabbim her şeyi gözetendir.”2664 El-Hâfîz: Koruyup gözeten ve dengede tutan, varlıkları kaderle tayin edilmiş bir ecele kadar zevale uğramaktan koruyan.
Yarattığı canlıları yaratıp başıboş bırakmadığını, onların rızıklarını ve bahşetmiş olduğu hayat haklarını korumasını üzerine alan Allah Teâlâ’-nın ‘El-Hafîz’ isminin tecellisini her üç farklı canlı türünde görmek mümkün.
Özellikle ormandaki yırtıcı hayvanlar arasında bir tavşânın yada geyiğin hala otlanıyor olması, savaşlarda ve zâlim sultanın baskıları altında insanların hala hayat sürmeleri, soyduğumuz elmanın içindeki kurtçuğun yaşıyor olması Allah’ın ‘el-Hafîz’ isminin tecellisinden başka bir şey değildir.
40) EL-MUKIYT
El-Mukit: Her muhtaca ihtiyacı kadar rızık veren.“...Allah her şeye kadir ve gıda verendir.”2665
Allah Teâlâ yaratmış olduğu her canlının ihtiyaçlarını karşılamayı; bahşetmiş olduğu ömür dahilinde üzerine almıştır. Anne rahmine damla olarak düşen insanoğlunun gelişmesi için gerekli gıdayı göbek bağından sağlayarak ‘El-Mukît’ ismini insanoğlu üzerinde tecelli eder.
Mukît, ilim ve kudrete birlikte delâlet eden bir İlâhî isimdir. Her muhtacın neye muhtaç olduğunu bilmek ilim ile olur. Bu ihtiyacı yerine getirmek ise kudret gerektirir. Buna göre, bir mahlûkun ihtiyacının giderilmesi ve yerine getirilmesiyle Mukît ismi tecelli eder.
İhtiyaçlar maddî olabileceği gibi mânevî de olabilirler. Câhiliye devrinde insanların en büyük ihtiyacı, tevhid inancıydı. Bundan mahrûmiyet, onları putlara tapacak kadar perişan etmişti. Cenâb-ı Hak, o kavme en son ve en büyük elçisini göndermek sûretiyle, onların bu ihtiyacına en güzel şekilde cevap verdi.
Mukîtin bir başka mânâsı da, “Her muhtaca ihtiyacı kadar rızık veren” şeklindedir. Bu isim, kut ve gıda vermek demek olan “ikate” fiilinden gelmektedir. Bir canlının yeme, içme, görme, işitme, yürüme gibi her türlü ihtiyacı Rahmân ve Rezzâk olan Allah tarafından karşılanıyor. Her canlıya, kendisine yetecek kadar rızık vermek “ikate” fiiliyle gerçekleşiyor ve bu İlâhî ihsanda Mukît ismi tecelli ediyor.
Tabiattaki diğer canlılara şöyle bir göz attığımızda; Timsahın yaşayabilmesi için geyik ayarındaki gıdaya ihtiyacı olduğunu bilen Rabbimiz timsahın o ihtiyacını gidermek için geyik sürüsünü sofrasına gönderir... Serçe için ideal besin böcekler ve solucanlardır. Bu ihtiyaçlarını günün her saatinde karşıladıklarını görürüz. Tüm bunlar Allah’ın ‘El-Mukit’ isminin tecellisidir.
2664] 11/Hûd, 57
2665] 4/Nisâ, 85
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
41) EL-HASÎB
El-Hasib: Hesap Gören; Kullarının yaptıklarını muhâsebeye tâbi tutan, amellerinin karşılığını verme hususunda kâfi olan. “Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.”2666 “Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.”2667; “Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2668
Allah insanı yaratır ve henüz o döl yatağındayken ona sûret verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir. Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiçkimse bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah’ın kendisi için nasıl inanılmaz mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de aynı şekildedir. İnsanın hafızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır, her yaptığına şâhittir.
Allah’ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın hem içine hem dışına kısaca ruhuna tam anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir. İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir, ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz.
Oysa insan hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur. Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah’ın kendisine şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
“Yetimleri, nikaha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2669
2666] 65/Talak, 3
2667] 4/Nisâ, 86
2668] 33/Ahzâb, 39
2669] 4/Nisâ, 6
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 595 -
Başıboş bırakılmayıp Allah’a kul olacağına söz veren insanoğlunun yaptığı her amel yazılır ve yarın önüne konur. Öteki alemde yargısız infaz yoktur. İblis’e; ‘Niçin secde etmedin. Seni secdeden alıkoyan neydi?’ diye soran Allah Teâlâ bizlere de soracak; ‘Verdiğim bunca nimetlere karşı ne yaptın vermiş olduğum gençliği nerede harcadın, nasıl kazandın ve nasıl harcadın? Allah’ın ‘El-Hasib’ ismine gereğince iman eden insan yapmış olduğu en ufak bir sâlih amelin boşa gitmediği inancıyla Allah’ın vaadlerine güvenerek rahat eder.
42) EL-CELÎL
Cenâb-ı Allah’ın, Celâlet ve ululuk sahibi anlamına gelen güzel isimlerinden biri. Celâlet ve ululuk ancak Allah’a mahsustur. Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır. Ululuk ve ikram sahibi mânâsını taşıyan “Zü’l Celâl-i ve’l-İkram” tâbiri, “(ancak) azamet ve ikram sahibi olan Rabbi’nin zatı bâkî kalacaktır.”2670 ve “Âzamet saltanat ve ikram sahibi Rabbi’nin adı ne yücedir.”2671 şeklinde Kur’an’da güzel isimler arasında zikredilir. Hz. Peygamber, sahih kitaplarda nakledildiğine göre; Zü’l Celâl-i ve’l İkram diyerek Allah’a zikretmeye devam ve bunda sebat edilmesini, bu terkibin duâlarda çokça söylenilmesini tavsiye etmiş ve bunun Allah katında en hayırlı ve en üstün bir amel olduğunu buyurmuşlardır. Yine o; “Her şeyin bir aynası vardır. Kalplerin aynası ise aziz ve celil olan Allah’ı zikirdir. “ buyurmuşlardır. 2672
Bir çiçeğe baktığımzda ondaki güzelliğe, ince sanata, renklerindeki âhenge hayran kalırız. Bu güzellik Allah’ın Cemil isminin bir tecellisidtir. Bütün çiçeklere birden nazar edebilsek, bu hayranlığımız hayrete dönüşür. Bu kadar çiçeği ayrı ayrı süslemek, aralarında bir âhenk kurmak azim bir tasarruftur, hârika bir icraattır. İşte bu azamet, haşmet ve büyüklük mânâları, Celil isminin tecellisiyledir.
Bir kuşun, bulduğu birk taneyi zevkle ve heyecanla yemesinde Rezzak isminin bir tecellisini seyrederiz. Bir milyonu aşkın canlı türünün, rakamlara sığmayacak kadar çok fertlerinin birlikte rızıklanmalarını düşündüğümüzde, karşımızda bir celâl tablosunu buluruz ve o muhteşem ziyafette Celil isminin bir tecellisini okuruz.
Her biri sonsuz kemalde bulunan İlâhî isimlerin, bütün mahlûkatı kaplayan o muhteşem tasarruflarının her biri, vâhidiyetin tecellisiyledir ve Cellil ismini bir başka pencereden bize gösterir dururlar. Bir tecellide, Allah’ın Celîl yaratıcılğını, bir başkasında Celîl hâkimiyetini, bir diğerinde ise Celîl mâlikiyetini… müşâhede ederiz.
İnsan, kendi varlığını sonsuz varlıklardan bir nokta, simasını sonsuz simalardan bir sima, sofrasını sonsuz sofralardan bir sofra… olarak görüp, İlâhî isimlerin o Celîl tecellileri karşısında hayretle secde etmeli, haddini bilmeli ve isyandan sakınmalı. 2673
2670] er-Rahman, 55/27
2671] 55/28
2672] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/291
2673] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 109-110
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
El-Celîl: Sıfatları sonsuz kemalde bulunan. “Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı çok yücedir.”2674 Büyüklük ve yücelikte O’nun misli yoktur. Allah’ın zatı nasıl büyükse isim ve sıfatları da öyle büyüktür. Allah’ın büyüklüğü hayal ve tasavvurların kavrayamayacağı kadar büyüktür. Allah’ın ‘El-Celil’ isminin tecellisini; yaratılan tüm varlıklarda görebiliriz.
43) EL-KERÎM
El-Kerim: Keremi ve bağışı bol olan, cömert. Bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden. “Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.”2675; “Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.”2676;“...Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.” 2677
Evreni en ince ayrıntısına kadar Allah yaratmış ve Kendi sıfatlarıyla şekillendirmiştir. Var olan her şey, O’ndandır. Tüm güzellikler, incelikler O’nun aklının tecellileridir. Diğer tüm varlıklar gibi insanlar da O’nun dilemesi ile yeryüzüne gelirler. Anne karnında bir çiğnem et parçası olan insan büyür, güzel bir yüze sahip olur ve böylece Allah’ın sanatını yansıtır. Nitekim bir âyette insanın üstünlüğü şöyle bildirilmiştir: “Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ‘sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertib etti.” 2678
Ancak bazı insanlar düşünebilme yeteneğine sahip oldukları halde, böyle mükemmel düzenlenmiş bir dünyaya nasıl geldiklerini, çevrelerindeki sayısız nimetin kim tarafından verildiğini düşünmezler. Kuran’da bu insanlar için şöyle denmektedir: “Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.” 2679
Kendisine verilmiş olan yeteneğini kullanan ve görüp akleden bir insan ise düşünür; kim tarafından yaratıldığını, kendi başına elde etmeye asla güç yetiremeyeceği sayısız nimeti kimin verdiğini, algılama, düşünebilme, akledebilme kabiliyetinin kimin armağanı olduğunu... Bunları düşünen insanın ise karşısına çıkan gerçek tektir: Onu var eden, kendisine asla güç yetiremeyeceği üstün nimetleri bağışlayan, son derece cömert bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı kitabında insana şöyle seslenmektedir: “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti. Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir. 2680
2674] 55/Rahmân, 78
2675] 2/Bakara, 261
2676] 40/Mü’min, 40
2677] 27/Neml, 40
2678] 82/İnfitâr, 6-8
2679] 76/İnsan, 1-3
2680] 96/Alâk, 1-8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 597 -
Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü gibi kendisini yaratan ‘en büyük kerem sahibi’ Allah’a karşı insana düşen görev şükretmek ve azgınlaşmamaktır. Allah insana sayısız nimetler vermiş ve karşılık olarak da yalnızca kendisine kulluk etmesini, büyüklenmemesini istemiştir. Elbette bu Allah’ın samimi kullarının üzerinde taşıdığı ahlaktır. Onlar da dünyada gösterdikleri bu faziletli tavırlarının karşılığını âhirette daha üstünüyle alacaklardır.
Allah’ın sonsuz ihsan ve ikramı hepimiz tarafından bilinmekte. Hem de günün tamamında... Allah Teâlâ ‘Kerim’ ismini dilediği kul üzerinde tecelli eder.
Allah’ın (c.c.) ‘el-Kerim’ ismini taşıması aynı zamanda zenginliğini de gösterir. Ve Allah Teâlâ kullarının bu isimle sıfatlanmalarının isteyerek rızasının kazanılması için bağışta (infak’ta) bulunmamızı tavsiye eder.
44) ER-RAKIYB
El-Rakîb: Bütün varlık üzerinde gözcü olan, bütün işler kendisinin kontrolü altında bulunan; Kullarının her şeylerini gözeten ve müşâhedesi altında tutan. “...Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyendir.”2681; “Allah her şeyi gözetler.”2682; “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.” 2683
Allah yoktan yarattığı tüm varlıkları koruyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki yıldızlar ve sistemlerden, dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insanın meydana getirdiği toplumlardan, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsüne, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden, mikro ve makro kozmoza, gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar her şeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şâhit olan, denetleyen Allah’tır.
İnsan başıboş bırakıldığını, amaçsızca hayatını sürüdürebileceğini zannedebilir. Ama hangi iş üzerinde olursa olsun Allah onun üzerinde şâhittir. Hiç kimse Allah’tan bir şey gizleyemez. Gizli anlaşma, plan, sır, tuzak; bunlar Allah katında asla gizlenemeyecek olaylardır. Her şeyi gören, işiten ve bilen Allah, Zatından hiçbir şey gizli kalamadığı için herkesin yaptığına eksiksiz bir adâletle karşılık verir. Birçok kişide “Allah’ın kâinatı yarattığı sonra her şeyi kendi haline bıraktığı” düşüncesi vardır. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve zandır.
İnsanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntıları Allah en ince ayrıntısına kadar bilendir. Vücut içindeki bir hücre diğer trilyonlarca hücreyle birlikte son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, bazen birden farklı bir davranış içine girer ve bugün tam olarak kaynağı ve tedavisi bulunamamış olan kanser ortaya çıkar. İnsan kendi içinde oluşan bu yapıdan hiç haberdar değilken Allah tüm bunların üzerinde şâhittir ve her evreyi kontrolü altında tutar. Nasıl bir insan Allah’ın izni dışında bir adım bile atamazsa, o hücre de Allah’tan habersiz en ufak bir davranışta bulunamaz.
2681] 4/Nisâ, 1
2682] 33/Ahzâb, 52
2683] 4/Nisâ, 1
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah her şeyi yaratandır bilendir. O tüm bilgilerin tek kaynağıdır. Hiçbir varlık O’nun ilmi dışında birşey yapamaz. “... Allah her şeyi gözetleyip denetleyendir.” 2684
İnsanları dünyaya getiren Allah Teâlâ taktir etmiş olduğu ölüm tarihine kadar (rahme damla olarak düştükten kefenlenip gömülünceye kadar) gözetleyerek hem ihtiyaçlarını karşılar hem de tüm yaşantısını kaydettirir. İnsanoğlu hep Allah’ın kontrolü dâhilinde hareket eder.
45) EL-MÜCÎB
El-Mucîb: Duâ ve isteklere cevap veren; Kendine yalvaranların isteklerini veren, icâbet eden. “O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tevbe edin. Çünkü Rabbim ‘kullarına’ çok yakındır, kabul edendir.”2685; “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”2686; “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm...” 2687
Duâ Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantıdır. Kulu tüm sıkıntılarını ve isteklerini O’na açar, O’na yakarır ve Allah kulunun isteğini işitir ve O’na icâbet eder, duâsını karşılıksız bırakmaz. O, insana şah damarından daha yakın olan, her şeyi bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunulması için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’ın icâbeti bu denli yakındır.
Mü’min duâ ettiği zaman Allah’ın kendisini işittiğinden ve duâsına mutlaka icâbet edeceğinden emindir. Çünkü tüm olayların ancak O’nun dilemesiyle yürüdüğünün farkındadır. Allah’ın icâbetine karşı kuşku ile yaklaşmak ise Allah’ın gücünü ve kudretini takdir edememektir. Allah için, herhangi bir kişinin çağrısına cevap vermek, duâsına karşılık vermek çok kolaydır. Kaldı ki “duâya icâbet” birşeyin aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. Çünkü âyetin ifâdesiyle: “İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ etmektedir, insan pek acelecidir.” 2688
Kişi için neyin şer, neyin hayır olduğunu ise en iyi Allah bilir. Çünkü takdir eden O’dur. Her işinde olduğu gibi duâlara icâbetinde de pek çok hikmet gizlidir. “Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” 2689
Gizli-açık her çağrıya daima icâbet etmesi Allah’ın şânından, yüceliğindendir. Allah, duâ mahiyetinde akıldan geçen tek bir düşünceyi dahi asla karşılıksız bırakmaz, boşa çıkarmaz. Allah’tan başka duâları duyan ve onlara icâbet edebilen yoktur. Allah kendisinden başka hiç kimsenin duâya icâbet edemeyeceğini, insanlara yardım edemeyeceğini şöyle bildirmiştir: “Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icâbet etsinler.” 2690
2684] 33/Ahzâb, 52
2685] 11/Hûd, 61
2686] 40/Mü’min, 60
2687] 2/Bakara, 186
2688] 17/İsrâ, 11
2689] 2/Bakara, 216
2690] 7/A’râf, 194
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 599 -
Duâ ve tevbeleri kabul edip icâbet eden tek merci olan Rabbimiz yapılan duâ ve isteklerin güzergahının kendisine çevrilmesini isteyerek ‘El-Mucîb’ isminin tecelli etmesini ister. Duâ eden bir kul ellerini açtığı anda kendisinin aciz ve Rabbine muhtaç; Rabbinin de yüceler yücesi ‘El-Mucîb’ olduğunu, o anda kendisini gördüğünü ve işittiğini ispatlamış olur.
Madem Allah azze ve celle ‘El-Mucîb’ olduğunu söylüyor; işte o zaman eller havaya/duâya!
46) EL-VÂSİ’
El-Vâsi’: Geniş; Bütün sıfatları sonsuz ve sınırsız olan, geniş rahmeti ile bütün varlıkları kuşatan. “...Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere, bir de âyetlerimize iman edenlere işte onlara yazacağım.”2691; “Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” 2692
Allah’ın genişliği tüm evreni kuşatmıştır. Yokluktan varlığı yaratan Allah mekâna bağımlı değildir, tüm mekânların üstündedir. Çünkü mekânı da yaratan O’dur. Allah’ın göklerde olduğu zannı birçok toplumda inanılan bir konudur; bu toplumlarda en büyük gücün göklerde olduğuna inanılır. Allah’a duâ ettiklerinde insanlar, yüzlerini göğe çevirerek bâtıl bir tutum içine girerler. Gerçekte ise; “Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir.” 2693
Oysa Allah, Kuran’da ‘göklerin ve yerin Rabbi’ olduğunu bizlere bildirir. Bütün genişliğe sahip olanın da kendisi olduğunu söyler. Allah her yere istiva etmiştir. Allah’ın mülkü geniştir. Nimetleri tükenmez, rahmetinin sınırı yoktur, bağışlaması da çok geniş olandır. Kullarının tüm ihtiyaçlarını onlar hiçbir şey yapmadan karşılayan Allah’ın rahmeti ve merhameti tüm insanlığa yeter.
‘Vâsi’ sıfatı özellikle mü’minler üzerinde çok yoğun olarak tecelli eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’ın rahmeti ve merhameti son derece geniştir. İnanan kullarını rahmetiyle sarıp kuşatmıştır ve dünyada onları tüm düşmanlardan korur. Örneğin insanlardan bazıları dine zarar verebilmek kastıyla mü’minlere gelecek nimetleri engellemeye, onlara zorluk çıkarmaya çalışırlar. Veya münâfıklar, “... Allah’ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infakda (harcamada) bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler...”2694 diyerek sözde iman edenlera zarar verebileceklerini zannederler. Oysa ki münâfıkların göz ardı ettiği bir gerçek vardır: Allah, dilediği kulunu geniş rahmet hazinesinden zengin kılar. Çünkü göklerin ve yerin hazineleri O’nundur.
2691] 7/A’râf, 156
2692] 5/Mâide, 54
2693] 2/Bakara, 115
2694] 63/Münâfikun, 7
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol Allah’ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (Muhammed aleyhisselâm’a) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (Müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telâşınız?)’ De ki: ‘Şüphesiz ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” 2695
Yüce Allah Vâsi’dir. O’nun ilmi, kudreti, rahmeti, bağışlaması ve ikramı hesapsızdır. Hükmü tüm varlığı kapsamıştır. Her şeye gücü yeter ve ilminden bir zerre bile gizlenemez. Rahmeti geniş olduğu gibi zâlimleri ve facirleri kahretmesi de şiddetlidir.
47) EL-HAKÎM
Hikmet sahibi, Allah’ın isimlerinden biri. Arapça Ha-ke-me fiilinden türemiştir. Bu fiil, kötülüğe engel olmak, sağlam kılmak gibi anlamlara gelir. Hüküm, hikmet, hâkim, hakem gibi kelimelerle, hâkimlerin hâkimi (ahkâmü’l-hâkimîn);2696 hükmedenlerin en hayırlısı (hayru’l-hâkimîn); el-Hakîm2697 ve el-Hakem kelimeleri de ha-ke-me fiilinden türemiştir. Kur’ân’ın pekçok âyetinin sonunda kullanılan el-Hakîm ve diğer türevleri Alîyy, Tevvâb, Vâsi’, Azîz, Alîm isimleriyle birlikte yanyana geçmektedir.
Yüce Allah yegâne hüküm ve hikmet sahibidir: “Kulları üzerine hikmeti gereğince galebe ve tasarruf sahibidir, tedbirinde yegâne hüküm ve hikmet sahibidir ve kullarının gizli hallerinden haberdardır.”2698 Hikmet, her şeyde doğruyu bulma ve lâyık olduğu yere koymak demektir. Buna göre Hakîm, doğruyu bulan, her şeyi lâyık olduğu yere koyan, anlamına gelir. Allah’ın bütün fiilleri bir hikmete, bir sebebe bağlı olarak tecelli etmekte, insanın âciz kavrayışı bunu idrak edememektedir; her şeyi bilen Allah’ın emir ve yasakları hep bir hikmete bağlıdır.
el-Hakîm vasfının, Kur’ân’da daha çok el-Alîm vasfıyla birlikte kullanılması insan zihnine hemen şunu hatırlatmaktadır: Allah, kayıt, sınır tanımayan bilgisi sayesinde insan için neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bilir. O halde iman edenlera neyi emrediyorsa onların yararına, onları nelerden sakındırıyorsa, o şeyler onların zararınadır.
Allah’ın emir ve yasakları bir hikmete dayalı olduğu gibi bütün yaptıkları muhkemdir, sağlamdır: “Dağları görürsün de onları (yerlerinde) donmuş sanırsın, oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi gâyet iyi (muhkem) yapan Allah’ın yapısıdır. Doğrusu O, yaptıklarınızı haber almaktadır.”2699 el-Hakîm’i, Gazzâli şöyle tarif etmiştir: “En iyi tarafı, en üstün bir ilimle bilen” 2700
El-Hakîm: Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi olduğu gibi bilen, gerekeni en güzel ve en faydalı şekilde yapan. “...Kullarının üstünde kaahir (galip) O’dur. Hikmet
2695] 3/Âl-i İmran, 73
2696] 95/Tîn, 8
2697] 35/Fâtır, 2; 34/Sebe’, 1; 11/Hûd, 1; 10/Yûnus, 1; 49/Hucurât, 8
2698] 6/En’âm, 18
2699] 27/Neml, 88
2700] Gazâli, el-Maksad, s. 86
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 601 -
sahibi, her şeyden haberdar olan O’dur.” 2701
Yarattığı her şeye hâkim olan Allah Teâlâ vermiş olduğu hükümlerde de hikmet sahibidir. Allah’ın emir ve yasaklarındaki hikmetler hep insanoğlunun hayrınadır. Hiçbir emir ve yasak insan fıtratına ters düşmez. Dedikodu, gıybet, hırsızlık ve zina haramdır der; biraz düşünüldüğünde bu hükmün tamamen insanın faydasına olduğu görülür.
Allah’ın ‘El-Hakîm’ isminin tecellisini tüm kanunlarında ve tabiattaki adâletinde görmek mümkün.
48) EL-VEDÛD
El-Vedûd: Mahlûkatını seven ve onların hayrını isteyen, iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek lâyık olan. “O çok bağışlayan ve çok sevendir.” 2702
Allah insanları kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Fakat buna rağmen kimisi Rabbini inkâr eder, kimisi ise ölene kadar içten bir samimiyetle O’na sadık kalır. Allah, işte kendisine vefâ gösteren kullarına çok yakındır, duâ ettikleri zaman onları işitir ve icâbet eder, bir zorlukla karşılaştıklarında daima onların yanındadır çünkü onları çok sever. Onları, hayatlarının her döneminde yardımıyla destekler. Bir insanın dünya hayatında kazanabileceği yegâne güç olan Allah’ın dostluğu, bunu kazanabilmiş olan kişiye büyük bir onur kazandırır. Allah’ın sevdiği kulları son derece şerefli ve seçkin bir yaşantı sürdürürler. Böyle insanlar her zaman hayranlık ve takdir kazanabilecek üstün bir ahlâka sahip olurlar.
Allah sevgili kullarını kendi rahmeti içine sokar, onların cennete girmelerine izin verir. Peygamberler ve sâlih mü’minler Allah’ın sevgisini kazanmış çok değerli insanlardır. Onlar da Allah’ı çok severler ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu kazanmak için yaşamlarının sürdürürler. Şüphesiz Allah’ın bir insanı sevmesi ve onu dost edinmesi insana verilebilecek en büyük nimettir.
“Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, merhamet edendir, sevendir.”2703 Allah Teâlâ; koymuş olduğu sınırların dışına çıkanlar ‘tevbe etmeyen günahkarlar, facirler, kâfirler, müşrikler ve münafiklar’ dışında tüm yarattıklarını sever. Hele de peygamberini adım adım izleyen kullarını bir başka sever...
‘El-Vedûd’ isminin tecellisini; Sadece Allah’a tevekkül ettiğinizde,2704 Sabrettiğinizde,2705 Günahlardan korunduğunuzda,2706 İyilikte bulunduğunuzda2707 ve Güzel davrandığınızın2708 her saniyesinde görmek mümkün.
2701] 6/En’âm, 18
2702] 85/Burûc, 14
2703] 11/Hûd, 90
2704] 3/Âl-i İmran, 159
2705] 3/Âl-i İmran, 146
2706] 9/Tevbe, 4
2707] 2/Bakara, 195
2708] 3/Âl-i İmran, 134
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
49) EL-MECÎD
El-Mecid: Şânı yüce ve kadri büyük ve yüksek olan. “(Allah) yüce arşın sahibidir; mecid’dir (pek yücedir)...” 2709
Allah’ın şânı tüm kâinatta kendini apaçık delillerle göstermektedir. O’nun şânının yüceliğini tanımayan hiçbir insan yoktur. O’nu inkâr edenler, “inanmıyoruz” diyenler bile O’nun yarattıklarına şâhit oldukları için aslında gücünü ve şânını tanıyıp bilirler. Ancak içlerindeki büyüklenme arzusu sebebiyle inkâr ederler.
Allah’ın kâinatta yarattığı muhteşem güzellikler de, kusursuz sistemler de O’nun şânına yaraşır şekildedir. Gökyüzünde tonlarca ağırlığında su taşıyan bulutlar, milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldızlar, büyük bir gürültüyle ve inanılmaz bir güçle akan şelaleler, uçsuz bucaksız genişlikteki okyanuslar, zirvesi karlarla kaplı olan binlerce metre yükseklikteki dağlar, içinde birbirinden değişik renkte ve seste sayısız canlı türleri barındıran ormanlar, O’nun yarattığı güzelliklerden yalnızca birkaç tanesidir. Birkaç saniyede bir şehri yerle bir eden deprem, bir anda patlayarak binlerce derecelik ısıdaki lavlarını boşaltan bir volkan, her şeyi önüne katıp götüren sel, düştüğü anda isabet ettiği yere ölüm getiren yıldırım, her şeyi yıkıp geçen bir tayfun yalnızca O’nun gücünün göstergeleridir. Allah hepsini şânına yaraşır şekilde yaratmıştır. Onun yarattıkları ise kendilerine bu azaplardan herhangi biri dokunduğunda bir daha kalkmamak üzere oldukları yere çöküverirler.
Sayılanlar ve burada daha sayılamayan milyonlarca örnek yalnızca Allah’ın şânının büyüklüğünün evrendeki delilleridir. Âhirette görülecek olanlar ise bunların çok üstünde olacaktır...
“Elbette, Rabbimizin şânı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”2710 “Dediler ki: ‘Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye lâyık olandır, Mecid’tir.” 2711
Allah Teâlâ yarattıklarıyla, onları rahmeti ile kuşatmasıyla, dilediğine bolca rızıklar vermesiyle, hiçbir gücün karşısında duramamasıyla yücedir. Yani ‘Mecid’’dir.
50) EL-BÂİS
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamında. Allahu Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak “Arasat” denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Âhiret günü yahut Kıyâmet günü denilen ve Kur’an-ı Kerîm’ de daha başka adları olan bu gün iman esaslarından biridir ve Ve’lba’sü
2709] 85/Burûc, 15
2710] 72/Cin, 3
2711] 11/Hûd, 73
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 603 -
ba’del-mevt: (Öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
“(Habibim) de ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyle bilendir.”2712 Allah Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. “O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve tekrar dirilttikten sonra) iade edecek olandır ki, bu, O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nun. O, yegâne galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 2713
Baas, yeniden diriltme ve din gününde amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; âhiret, sonuç günüdür. 2714
“Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.” 2715
Şüphesiz yeryüzünde şu ana kadar yaşayan ve bundan sonra da yaşayacak olan tüm insanlar ölümlüdür. Herkes bir gün ölür ve mezara konulur. Ancak bu apaçık gerçeğe rağmen insanların büyük bir çoğunluğu öleceği ve mezara konulduktan sonra tekrar diriltileceği gerçeğini pek fazla düşünmez. Hatta Kuran’ın bize bildirdiğine göre birçok insan, ölüp mezara konduktan sonra tekrar diriltilebileceğine pek ihtimal de vermeyerek şöyle der: “Derler ki: ‘Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” 2716
Kuran’da insanların büyük bir yanılgı ile sordukları bu soruya gereken cevap da en açık şekilde verilmiştir: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: ‘Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?’ De ki: ‘Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” 2717
Yukarıdaki âyetlerde de bildirildiği gibi Allah tüm insanları ilk defa yaratıp-inşa edendir. Gelmiş geçmiş tüm insanları birbirlerinden farklı özelliklerle donatmıştır. Öyle ki bugün bilindiği gibi her insanın parmak ucuna kadar birçok özelliği diğer insanlardan farklıdır. Kuşkusuz onları ilk defa yaratmış olan Allah ikinci kere ve hatta sayısız kereler aynı şekilde yaratmaya güç yetirir. Nitekim Allah bunun delillerini bizlere yeryüzünün diriltilişinde göstermektedir.
Çevremize baktığımızda her sonbahar tüm doğanın bir nevi ‘ölüm’ yaşadığına şâhit oluruz. Bu ‘ölüm’ bütün bir kış mevsimi boyunca da sürer. Ancak ilkbahar geldiğinde ağaçların kupkuru olmuş dallarında yeniden rengarenk çiçeklerin, yemyeşil yaprakların çıktığını görürüz; tüm doğanın canlanarak yeşillendiğini farkederiz. Üstelik bu ‘ölümden sonra diriliş’ binlerce senedir hiç aksaklık göstermeden devam eder. İşte insanın ölümünden sonra dirilişi de Allah için bu derece kolaydır. İnsanlar diriltilişi ile doğanın diriltilişi arasındaki bu benzerliğe Allah âyetlerinde şöyle dikkat çekmiştir:
“O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir. İşte
2712] 36/Yâsin, 79
2713] 30/Rûm, 27
2714] Şâmil İslâm Ansiklopedisi: 1/204. M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/298
2715] 2/Bakara, 28
2716] 79/Nâziât, 10-11
2717] 36/Yâsin, 78-79
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
siz de böyle çıkarılacaksınız.”2718; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.” 2719
Allah’ın ‘Bâis’ sıfatının bir başka anlamı da ‘peygamber gönderen’dir. Allah insanlara uyarıcı-korkutucular, müjde vericiler olarak elçiler göndermiş ve onları doğru yola dâvet etmiştir. Elçilerinden kimine insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak kitaplar vahyetmiştir. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanlara büyük bir lütfudur.
“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi...” 2720
“Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” 2721
“Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur. Şüphesiz Allah kabirdekileri tekrar diriltecektir.”2722 El-Bâis: Kıyâmetten sonra ölüleri tekrar dirilten, peygamber gönderen; ölü kalpleri hidâyetle dirilten. Allah Teâlâ’nın ‘El-Bâis’ ismi her iki alemde de tecelli eder.
Câhil insanlar ölü kalplerdir. Rabbimiz katında yürüyen birer cesettirler. Rabbim işte o ölü ruhların hayat bulması için peygamberler göndererek kalplerin üstündeki karartıları silmek ister. Haliyle de hidâyete eren her kul üzerinde ‘El-Bâis’ ismi tecelli etmiş olur. Rûhu bedeninden çekilen her kul tekrar diriltilecektir. Bir damla meniden insan yaratan Allah Teâlâ tekrar diriltmeye gücü yeter.
Allah’ın ‘El-Bâis’ ismini tabiatta da görmek mümkün. Hele de kış ve bahar aylarında.... Sarı ve yeşil yapraklar....
51) EŞ-ŞEHÎD
eş-Şehîd: Şâhit olan; Bilinenin ve bilinmeyenin şâhidi; Her zaman ve her yerde hazır ve nâzır olan. “...Allah her şeye şâhit olandır.”2723; “... Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.”2724; “De ki: “Benimle aranızda şâhid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.” 2725
Allah ezelî ve ebedîdir. Mutlak olan tek varlıktır. Zamana ve mekâna bağımlı değildir. Bu nedenle geçmiş ve gelecek kavramları Allah katında birdir. Allah geçmişte olan bütün olayları da gelecekte olacak olanları da bilir. Kâinatın ilk yaratıldığı andan itibaren, yok olacağı kıyâmet gününe kadarki son ana kadar her şeye şâhit olandır. Yaşanan her olayı, yapılan her konuşmayı bilir. Allah katında
2718] 30/Rûm, 19
2719] 30/Rûm, 50
2720] 2/Bakara, 213
2721] 3/Âl-i İmran, 164
2722] 22/Hac, 7
2723] 4/Nisâ, 33
2724] 4/Nisâ, 1
2725] 17/İsrâ, 96
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 605 -
gizli olan hiçbir şey yoktur. O’nun için gündüzün aydınlığı da gecenin karanlığı da birdir. Allah ‘gecenin örtüsü’ altında gizlenenlerin, biraraya gelerek fısıldaşanların bütün konuşmalarına da şâhittir. Câhil olan insan gece karanlığının günahlarını gizleyeceğine, hiç kimse tarafından görülmeyeceğine ve bilinmeyeceğine inanır. Oysa Allah insana her an, her yerde şâhittir. Tek başınayken de milyarlarca insanın arasındayken de insanın durumu Allah katında aynıdır. Kuran’da bu durum aşağıdaki âyetle belirtilmiştir: “Allah’ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyâmet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.” 2726
Allah tüm insanların her an, her saniye kalplerindeki niyete, akıllarından geçen her düşünceye şâhit olandır. Dünyada insanların yaşadıkları her olaya şâhit olan Allah hesap gününde onlara yapmakta olduklarının tam karşılığını, eksiksizce verecektir. Allah’ın kendisini görmeyeceğini, konuşmalarını duymayacağını zannedenler ve gizli günahlarının karşılarına hiçbir zaman çıkmayacağını düşünenler kıyâmet gününde ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır. Zira Allah bir insanın doğduğu andan son nefesini verdiği ölüm anına kadar yaşadığı her olaya tüm ayrıntıları ile şâhit olmuştur. “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şâhid olandır.”2727 âyetiyle bildirdiği gibi de, insanın işlediği her şey âhirette tam karşılığını görecektir.
“Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şâhidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.”2728; “Fakat Allah, sana indirdiğiyle şâhidlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şâhittirler. Şâhid olarak Allah yeter.”2729; “Onlara vaadettiğimiz (azabın) bir kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz (de görmen âhirete kalır.) Onların dönüşleri bizedir, sonra Allah işlediklerine şâhiddir.”2730; “Biz âyetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şâhid olması yetmez mi?” 2731
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, tüm tartışmalara, haksızlıklara, zulümlere ve yapılan mahkemelere şâhit olan Allah Teâlâ kimin haklı kimin haksız olduğunu öteki alemde bildirecektir. Akıllı bir ruh; her an Allah (c.c.) tarafından gözetlendiğini düşünüp gerekli toparlanmaları yapar.
2726] 58/Mücâdele, 7
2727] 58/Mücâdele, 6
2728] 10/Yûnus, 61
2729] 4/Nisâ, 166
2730] 10/Yûnus, 46
2731] 41/Fussilet, 53
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
52) EL-HAKK
El-Hakk: Varlığı hiç değişmeden duran. “İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.” 2732
Zaman ve mekân, canlı-cansız her şey gibi ‘yaratılmış’ kavramlardır. Zaman ve mekânın hiç olmadığı bir anda yoktan bir madde alemi yaratılmış ve bu alem içinde zaman-mekân kavramları oluşmuştur. Şöyle ki, zaman içinde geriye gittiğimizde bir sınırla karşılaşırız ve bu sınırın gerisine asla geçemeyiz. Bir olay için kullanabileceğimiz en eski ifâde, ‘evrenin yaratılış anı’dır. Hatta bugün bilim çevrelerinde tespit edilen sınır, kâinatın yaratılma ânından itibaren 10-43 saniyedir. Bu zaman diliminden öncesi için ne zaman ne de mekân tanımlanamamaktadır.
Bu noktada karşımıza zamanın ve mekânın olmadığı bir boyut çıkar. İnsanın sınırlı olduğu bu iki kavram belirli bir anda ‘yaratılmış’ olduklarına göre, bu ‘yaratılış’tan önce bir zamansızlık ve mekânsızlık mevcuttu. İşte bizlerin asla dışına çıkamadığımız bu kavramları yaratan onların tamamen dışında olan Allah’tır. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir ve dolayısıyla varlığı her zaman mevcuttur. Asla değişmez. Tek gerçek varlık O’dur, O’nun Zatı dışında her şey ancak O’nun ‘ol’ demesiyle var olmuştur. Allah’ın Zatı dışında her şey ölümlüdür ve yok olucudur. Kuran’da da bildirildiği gibi Hak olan yalnızca O’dur.
“Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.”2733; “İşte böyle; şüphesiz Allah, hakkın kendisidir ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir.”2734; “İşte burada (bu durumda) velâyet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır.” 2735
Hak: Kur’ân-ı Kerim, yakîn, sâbit ve şüphe olmayan şey demektir. Hüküm, fasıl ve kaza olunmuş iş, adâlet, İslâm, mal, mülk, vâcip, sâdık, lâyık, yaraşır, şans ve hisse. Çoğulu; hukuk ve hıkâk’tır. hakkın, bu çeşitli anlamları, “kesin olarak sâbit olma ve gerekli olma (sübût ve vücûb) “kavramında toplanır. Kur’ân-ı Kerim’de Hakk kelimesi ve türevleri 285 kadar âyette geçer
“Allah’ın hak/apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”2736 El-Hakk: Fiilen var olan, mevcûdiyet ve uluhiyyeti gerçek olan. Allah Teâlâ fiilen vardır. Fakat dünyadaki hiçbir göz bu dünyada iken O’nu göremez. Sadece isim ve sıfatlarının tecellisini tefekkür ederek tanımaya çalışır, o kadar.
Allah Teâlâ cennetteki kullarına görünecektir
2732] 31/Lokman, 30
2733] 20/Tâhâ, 114
2734] 22/Hacc, 6
2735] 18/Kehf, 44
2736] 24/Nûr, 25
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 607 -
53) EL-VEKÎL
İşlerini kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden. “Tamam, kabul!’ derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” 2737
Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları her türlü durum ve şartta kendisine güvenmelerini söyler. Nitekim tüm peygamberler Allah’ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış, hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı çıkmışlardır. Buna rağmen hiçbir elçi en ufak bir korkuya ve ümitsizliğe kapılmamış, Allah’ın birliğini anlatma konusundaki kararlı tutumlarını asla bırakmamışlardır. Allah’ın elçilerinin çok önemli bir özelliği vardır: Hep Allah’ı vekil edinmişler, yalnızca O’nun hoşnutluğunu gözettiklerinden kimsenin takdiri peşinde koşmamışlardır.
Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran’da bize bildirmiştir. Elbetteki mü’minlerin karşısında onlara karşı mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar mü’minleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici sözler ve iftiralarla mü’minleri moral olarak çökertmeye çalışırlar. Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah’ın gücü ve sonsuz aklı yanında kuru ve boş güçlerdir. Allah kurdukları her planı en ince detayına kadar bilen ve görendir. Onlara karşı asıl planı kuracak olan O’dur. Allah kendisini dost edinmiş, sabırlı ve kararlı mü’minlere yalnızca Rablerine güvendikleri için yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla mü’minleri başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkârcıların anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil mü’minler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış olurlar. Allah Kuran’da yalnızca kendisine yönelen kullarının kazandığı güçle ilgili şu misali vermiştir: “Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır.”2738; “Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun!’ dedikleri halde imanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir.” 2739
Allah’ı vekil edinmelerinin karşılığı ise her zamanki gibi zafer olmuştur. “Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızâsına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.”2740; “(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Şu halde (yalnızca) O’nu vekil tut.”2741; “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” 2742
2737] 4/Nisâ, 81
2738] 31/Lokman, 22
2739] 3/Âl-i İmran, 173
2740] 3/Âl-i İmran, 174
2741] 73/Müzzemmil, 9
2742] 9/Tevbe, 51
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
54) EL-KAVÎ
el-Kavî: Pek güçlü. “Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler de, Allah da onları günahlarından dolayı yakalayıverdi. Şüphesiz, Allah, en büyük kuvvet sahibidir, sonuçlandırması pek şiddetlidir.” 2743
Tarih boyunca Allah çeşitli kavimlere elçiler göndermiş, onlar vasıtasıyla insanlara kendi isteklerini bildirmiştir. Her elçi yeryüzüne geldiğinde tek ilâhın Allah olduğunu, yalnızca O’ndan korkup sakınmak ve O’nun emirlerini yerine getirmek gerektiğini tebliğ etmiştir. Ancak “Çünkü gerçekten onlar, Rasulleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azabla) yakalayıverdi. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.”2744 âyetinde bildirildiği üzere, kavimlerin çoğu inkâra sapmış, elçileri yalanlamış ve Allah’ın azâbını hak etmiştir.
Allah’ın gönderdiği elçiyi inkâr eden, ona mümkün olduğu kadar zorluk çıkaran, sıkıntı vermeye çalışan inkârcılar, Allah’ın azabını görünceye kadar bu tutumlarından vazgeçmemişlerdir. Onlar, yeryüzünde iktidar, güç ve servet sahibi olduklarını düşündükleri için kendilerini haklı görmüş, büyüklenmekten vazgeçmemişlerdir. Oysa unuttukları çok önemli bir gerçek vardır: Allah, en büyük güç sahibidir.
Bu önemli gerçeği kavrayamayan inkârcılar, asla erişemeyecekleri bir büyüklük hevesi içerisinde olmuşlardır. Allah’ın dilediğinde tek bir fırtınayla tüm mallarını yok edebileceğini, şiddetli bir yağmurla ekinlerini helak edebileceğini, hastalığa sebep olan bir mikropla sayıca çok gördükleri yakınlarını öldürebileceğini ve daha bunun gibi ellerindeki tüm gücü, serveti yok edebilecek sayısız sebebi göz ardı etmişlerdir. Sonuç olarak yeryüzünde de, ölümden sonra âhirette de Allah’ın azabı ile yüzyüze gelmişlerdir. Allah inkârcılara Kuran’da şöyle seslenmektedir:
“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını endâd/eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.”2745; “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.”2746; “Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve gâlib olandır.” 2747
2743] 8/Enfâl, 52
2744] 40/Mü’min, 22
2745] 2/Bakara, 165
2746] 22/Hac, 74
2747] 33/Ahzâb, 25
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 609 -
55) EL-METÎN
el-Metîn: Çok sağlam. “Hiç şüphesiz, rızık veren O, metîn kuvvet sahibi olan Allah’tır.” 2748
İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın her şeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat insanı kendine bıraktığını savunur. Sonuçta imansızlığın temelinde Allah’ın varlığını reddetme değil, “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler...”2749 âyetinde de belirtildiği gibi, Allah’ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar. Ne var ki, dünya hayatında her türlü delili görmelerine rağmen Allah’ın kudretini takdir edemeyen insanların Allah’ın kuvvetini asla inkâr edemeyecekleri öyle bir gün gelecektir ki, o gün Allah’ın azametini, kudretini çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. Allah’ın kuvvetiyle yeryüzündeki en sağlam yapılar olan o heybetli, sarsılmaz dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür, köklerinden savrulur, paramparça edilirler.
“Artık sur’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği; Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vâkıa (bir gerçek olan kıyâmet) artık vukubulmuştur (gerçekleşmiştir). Gök yarılıp çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış zaafa uğramıştır.” 2750
O gün meydana gelecek yıkım Allah’ın şânına, kudretine yakışacak şekildedir. Dünyadaki en büyük kütle ve en büyük hayat kaynağı olan okyanuslar suyun kaynaması gibi kaynar, tutuşur. İnsanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek süreceğini sandığı bütün varlıklar ve düzenler temelinden bozulmaya uğrar, darmadağın olurlar. Milyonlarca yıldır alışılmış yer ve gök, onları inşa eden sonsuz güç tarafından paramparça edilir. Yine milyonlarca yıldır ışık saçan hayat kaynağı güneş köreltilerek gerçek bir sahibinin olduğu gözler önüne serilir. Böylelikle her şeyin üstündeki tek ve gerçek kuvvet sahibinin kim olduğu, yegâne hâkimiyetin ve gücün kime ait olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkar.
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyâmet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2751
56) EL-VELÎ
el-Velî: İyi kullarına dost. “Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara
2748] 51/Zâriyât, 58
2749] 22/Hac, 74
2750] 69/Haakka, 13-16
2751] 39/Zümer, 67
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” 2752
İnsanın hem dünyada hem de âhirette tek bir gerçek dostu vardır. Bu dost onu hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk etmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız armağan edendir. Kuşkusuz bu dost Allah’tır. Allah mü’minlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur. O kendisine inanan insanları her türlü eksiklikten ve hatadan arındırır, onlara çok seçkin bir yaşam ve âhirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaad eder.
İnsan hayatı boyunca gerçekten güveneceği, her durumda sıkıntısını giderebilecek güçte, zengin ve muktedir bir insan ya da bir güç arayışı içindedir. Fakat bunu ararken zâten kendisini yaratmış, yaşamını sürdürmesini sağlayan, büyük kuvvet sahibi, her şeyi yapmaya kadir olan Rabbini unutur. Kendisine kötülükten başka hiçbir katkısı olmayan, âhirette de cennette bir pay sahibi olmasını engelleyen şeytanı dost edinir. Oysa onlar birbirlerinin velisidirler. İşte bu, onun için sonun başlangıcıdır. Karanlık bir dünyanın girişidir. Allah’a iman eden, imanında da samimi olan insanlar ise artık içinde hiç mağlubiyeti olmayan şerefli ve hayırlı bir hayatın içine girerler. Çünkü Allah iman edenlera dinine ve sözlerine sadık oldukları sürece zafer nasip edecektir. Asıl büyük karşılığı ise âhirettte onlara verecektir. Allah iman edenlerın dünyada ve âhiretteki tek gerçek dostudur.
“Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter.”2753; “O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir.”2754; “O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O veli’dir, Hamid’dir.” 2755
Velî: Dost, arkadaş, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici, ermiş kişi demektir. Çoğulu evliyâ’dır. Velî kelimesi Kur’ân’da hem Allah hem de diğer varlıklar için kullanılır. Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından biri de el-Veliy’dir. Kelime Allah için kullanıldığında dost, yardımcı, işleri yürüten anlamlarını belirtir. Allah’ın velilik niteliği çeşitli âyetlerde dile getirilir. Buna göre Allah, iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkaran,2756 mülkünde, kudret ve yüceliğinde ortağı olmayan ve korumanın kaynağı olan,2757 rahmetini yayan, dostunu yücelten,2758 göklerin ve yerin yaratıcısı,2759 Kitab’ı indiren, barışseverleri kollayıp gözeten,2760 yalnız dünyada değil, ölümle bizi bırakıp gidenlerin ardından da bizi kucaklayan sonsuz vefâlı2761 bir velidir.
Kur’ân’da mü’minler için kullanıldığında ise iki anlama gelir. Bunlardan ilki,
2752] 2/Bakara, 257
2753] 4/Nisâ, 45
2754] 3/Âl-i İmran, 122
2755] 42/Şûrâ, 28
2756] 2/Bakara, 257
2757] 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 26
2758] 42/Şûrâ, 28
2759] 6/En’âm, 14
2760] 7/A’râf, 1967/A’râf, 196v
2761] 12/Yûsuf, 10112/Yûsuf, 10112/Yûsuf, 101
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 611 -
işlerini Allah’ın gördüğü, kendisine bırakmadığı kimse anlamıdır. “O sâlih kimselere velilik eder, işlerini yönetir”2762 âyetindeki velilik bu anlamdadır. Diğer anlam ise, Allah’a ibâdet ve taat işini üstlenen kimseyi dile getirir. Bu anlamda her mü’min ve müttaki insan velidir, bunlara korku yoktur, üzülmeyeceklerdir de.2763 Diğer bir âyette bu anlamdaki veli ayrıntılı biçimde açıklanır: “...Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlarsa, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere harcadı; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, müttakiler de onlardır.” 2764
Kur’ân’a göre velilik ve veli edinme, mü’minin ilişkilerinin yönünü belirler. Gerçek, değişmez ve mutlak veli Allah’tır.2765 Velilik yalnız Allah’a özgüdür.2766 Mü’minlerin velisi ancak Allah’tır.2767 Bu nedenle mü’minler Allah’ı veli edinmelidirler.2768 Mü’minlerin Allah’tan başka velileri de vardır. Bunlar melekler,2769 Allah Resûlü ve diğer mü’minlerdir.2770
Kur’ân, mü’minlerin kimleri veli edinmemeleri gerektiğini de açıklar. Örneğin, mü’minler şeytanı veli edinemezler. Onu veli edinen tam bir hüsrana gömülür.2771 Şeytanı veli edinenler, hesap gününde onun dışında bir dost bulamazlar.2772 Şeytanlar kâfirlerin velisidirler.2773 Şeytanlar, mü’minleri, gerçek veli olan Allah’tan uzak düşürmek için kendi evliyasına sürekli gizli direktifler verirler.2774 Öyleyse mü’minler şeytanı hayat sahnesinden silmelidirler.2775 Mü’minler küfre batan kişileri de veli edinemezler.2776 Edinirlerse, izzet yerine zillete düşerler.2777 Yahudiler ve Hristiyanlar da mü’minlerin veli edinemeyecekleri kimselerdir. Bunlar, mü’minlerin dinlerini eğlence ve alay konusu edinirler.2778 İmana karşı küfrü seviyorlarsa, mü’minler baba ve kardeşlerini bile veli edinemezler. 2779
57) EL-HAMÎD
el-Hamîd: Ancak kendisine şükredilen, bütün varlığın diliyle yegâne övülen.
2762] 7/A’râf, 196
2763] 10/Yûnus, 62-63
2764] 2/Bakara, 177
2765] 3/Âl-i İmran, 68; 42/Şûrâ, 9
2766] 18/Kehf, 44
2767] 5/Mâide, 55
2768] 42/Şûrâ, 6
2769] 41/Fussılet, 31
2770] 5/Mâide, 55
2771] 4/Nisâ, 119
2772] 16/Nahl, 63
2773] 7/A’râf, 27
2774] 6/En’âm, 121
2775] 4/Nisâ, 76
2776] 3/Âl-i İmrân, 28
2777] 4/Nisâ, 28
2778] 5/Mâide, 51
2779] 9/Tevbe, 23. Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/337-338
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O veli’dir, Hamid’dir.” 2780
Kâinatta yaşayan tüm bitkiler ve hayvanlar, Allah’ın yeryüzünde kendilerini yerleştirdiği şekilde yaşarlar. Böylelikle Allah’ı tesbih edip O’nu yüceltirler. Denizin dibinde yaşayan bir balık da, çölde yetişen bir kaktüs de büyük bir teslimiyetle yaşamını sürdürür. Allah’ın kendileri için takdir ettiği şekilde yaşamaları, O’nun kurduğu düzeni asla bozmamaları tüm canlıların Allah’ı tesbih ettiklerini gösterir. Gökyüzündeki ve yeryüzündeki her şey, tonlarca suyun biraraya getirilmesiyle oluşan denizler, binlerce metreye uzanan dağlar ve gökyüzünde sürüklenen bulutlar, ardarda gelen şimşek ve gökgürültüsü de Allah’ı tesbih edip yüceltirler. O’nun sonsuz ilmini ve gücünü insanlara gösterirler. Fakat iman etmeyenler onların bu tesbihlerini kavrayamazlar. Allah bu gerçeği bir âyetinde şu şekilde insanlara bildirir: “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, hâlim olandır, bağışlayandır.” 2781
İnsanlardan da iman sahipleri Allah’ın üzerlerindeki nimetlerini, büyüklüğünü, yüceliğini kavrayarak O’nu tesbih eder, O’nu yüceltirler. Çünkü kendilerine verilen her türlü nimet karşılığında kendilerinden istenen yalnızca şükredici, hamd edici birer kul olmalarıdır.
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Andolsun, biz sizden önce Kitap verilenlere ve sizlere: ‘Allah’tan korkup sakının’ diye tavsiye ettik. Eğer inkâra saparsanız, şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hamde lâyık olandır.” 2782
«Mûsâ demişti ki: ‘ğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.» 2783
«Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye lâyık olan (Allah)ın yoluna yöneltip ilettiğini görüyorlar.» 2784
58) EL-MUHSÎ
el-Muhsî: Sonsuz da olsa bir bir her şeyin sayısını bilen. “Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır.” 2785
“O yarattığını bilmez mi?”2786 âyetinde bildirildiği gibi, Allah kâinatta yarattığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, tüm canlılara hâkimdir. Çünkü onların herbirini renklerine, biçimlerine, görünüşlerine, özelliklerine kadar ince ince planlamış ve yaratmıştır. Yarattığı canlı varlıklarla cansızların sayısını da kesin olarak belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun asla sahip olamayacağı, güç yetireme2780]
42/Şûrâ, 28
2781] 17/İsrâ, 44
2782] 4/Nisâ, 131
2783] 14/İbrâhim, 8
2784] 34/Sebe, 6
2785] 19/Meryem, 94
2786] 67/Mülk, 14
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 613 -
yeceği bir ilimdir ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
Allah uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane göktaşı olduğunu, yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin çevresinde dönen elektronların sayısını bilir. Dünyada bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu ve her yaprakta ne kadar atom bulunduğunu da bilir. Allah yerin içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu, yağan yağmur damlalarını, dünyadaki tüm denizlerin dibinde yaşayan balıkların sayısını bilir. Yeryüzünde kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin olduğunun bilgisi de tam olarak yine kendisinde gizlidir. Yeryüzünde Hz. Adem’den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve kıyâmete kadar da yaşayacak olan insan sayısını da yalnızca O bilir...
Bunun dışında, insanların hayatları boyunca her yaptıkları her düşündükleri Allah tarafından eksiksizce sayılır ve din gününde kendilerine haber verilir. Yapılan her amel en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın ortaya getirilir. Allah bu gerçeği âyette şöyle haber verir: “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şâhid olandır.” 2787
59) EL-MÜBDÎ
El-Mübdî: Varlıkları daha önce bir misli ve benzeri olmaksızın ilk defa yaratan. “Yaratıkları ilkin yoktan var eden, sonra da onu tekrar iâde eden O’dur. Ve bu O’na göre daha kolaydır.” 2788
Varlıkların yaratılışı iki tarzdadır: Birisi ibdâ’, diğeri ise inşâ. İbdâ’, daha önce yapılmış bir başka şeyi taklit etmeden, bir şeyi ilk ve son olarak en mükemmel ve benzersiz şekilde yaratmak demektir. Ne güneş sistemi bir başka sistemden örnek alınarak yaratılmıştır, ne insan, ne de başka canlı. Bunların hepsinde mübdî’ ismi tecelli etmiştir.
Eşya, yokluk ve hiçlikten gelmiyorlar, belki ilim dâiresinden kudret dâiresine geçiyorlar. Zira yokluğa gitmeyen, yokluktan da gelmiyor demektir. Bu hikmet dersinin ışığında şöyle diyebiliriz: İlâhî ilimde mâhiyetleri ve bütün özellikleri tâyin edilen varlıkların, şu âlemde boy göstermeleri ibdâ’ iledir.
Her şeyin kendine has müstakil özellikleri vardır. Bu yönüyle her şey, bir eşi ve benzeri olmaksızın, ilk defa dünya yüzüne gelmektedir. Ve bu yaratılışta Mübdî’ ismi tecelli etmektedir. İnşâ ise, hikmet âlemi olan bu dünyada, bazı şeylerin bir anda yahut zamansız olarak değil de, belli bir zaman dilimi içerisinde ve kademeli olarak yaratılmasıdır. İnşâda terbiye fiili daha hâkimdir.
Kendi simamıza ve parmak izimize bakâlim. Bu yüz ve bu iz ilk defa yaratılmıştır. Daha önce bir benzeri görülmemiştir. Buna göre insanın bedeni nutfe, alaka… dönemlerinden, çocukluk, gençlik çağlarından bir inşâ ile geçmiş olsa bile, onun rûhu, simasının şekli ve daha nice husûsiyetleri ilk defa vücut bulmakta ve Mübdî’ isminin bir tecellisini sergilemektedir. Kula düşen vazife, bu
2787] 58/Mücâdele, 6
2788] 30/Rûm, 27
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tecellileri tefekkürle okumak ve her şeyi misalsiz olarak yaratan o misilsiz zâtın varlığana iman ederek O’na hakkıyla kulluk etmeye çalışmaktır. 2789
Allah Teâlâ bir şeyin olmasını murad ettiği zaman o şeye “ol!” der ve o şey zaman geçirmeksizin modeliyle, şekliyle, rengiyle ve hacmiyle oluverir. Bu Allah’a (c.c.) göre çok kolaydır. Gördüğümüz ve göremediğimiz her varlık Allah’ın (c.c.) ‘El-Mübdî’ isminin tesecellîsini taşır.
60) EL-MUÎD
El-Mu’îd: Ölümden sonra dirilten. “...Hâlbuki siz daha önce ölüler idiniz de sizi O diriltti. Sonra (eceliniz geldiğinde) sizi yine O öldürecek, sonra tekrar sizi O diriltecek ve sonunda yine O’na döndürüleceksiniz.” 2790
Muîd, iâde eden demektir. Varlıkların İlâhî ilimde planlandıktan sonra bu dünyaya gönderilmeleri, “ilim dâiresinden kudret dâiresine geçiştir. Bu geçiş, ibdâ’ ile tahakkuk eder. Dünya faslının sona ermesiyle, bütün nefisler ölümü tadarlar ve yeniden ilim dâiresine geçerler.
İşte, âhirette bu varlıkların ikinci kez kudret dâiresine geçirilmeleri, bir iâdedir ve Muîd isminin tesecellisyledir. Konuyu ruh yönüyle ele aldığımızda şöyle de diyebiliriz: İnsanın esası ruhtur ve ruha verilen hayat sıfatı onda ebediyen kalacak, geri alınmayacaktır. İnsanın ölmesiyle, ruh hayâtiyetini yine devam ettirir ama beden artık elinden gitmiştir. Meyveyi sadece seyir ve tefekkür eder, fakat tadına bakamaz. Çünkü, dil elinden gitmiştir. Diğer cismânî lezzetler de buna kıyas edilebilir. İşte mahşere çıkışta, ruha yeniden beden iâde edilecek ve bu yeni dirilişte ruh, cismânî lezzet ve elemleri almaya yeniden başlayacaktır.
Bu ism-i şerifi yâd eden bir mü’min, ölümün mutlak yokluk olmadığını bir kez daha hatırlayacak ve beden-ruh beraberliğiyle geçirdiği bu hayatın, ölümle son bulmayacağını, bedeninin daha mükemmel bir şekilde kendine yeniden iâde edileceğini hatırlayacaktır. Bu ikinci yaratılışın kendisi hakkında Cennet olarak tezâhür etmesi için, ömrünü istikamet dâiresinde geçirmeye çalışacaktır. Aksi halde, Cehennemde hem cismânî, hem de rûhânî azaplar çekeceğini hatırlayıp nefsini dizginleyecek, şeytandan uzak duracaktır. 2791
Önceleri yoktuk... Daha sonra ‘El-Muhyî’ isminin tecellisi ile hayat bulduk. Ölüm meleği ile tanışınca ruhumuz bedenimizi çürümeye terk eder. Daha sonra da ‘El-Muîd’ isminin tecellîsiyle de çürümüş bedenler tekrar dirilirler.
El-Muîd ismini özellikle baharda yetişen bitkilerde görmek mümkün.
61) EL-MUHYÎ
el-Muhyî: Can bağışlayan, sağlık veren, dirilten, yaşatan. “O, diriltir ve öldürür.
2789] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 145-146
2790] 2/Bakara, 28
2791] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 147-148
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 615 -
Ve O’na döndürüleceksiniz.” 2792
Cansız elementlerle dokunan dünyamızda bir milyondan fazla canlı türü bulunuyor. Dünün, güneşten kopmuş bir parçasında bu gün çiçekler açıyor, kuşlar uçuyor, balıklar yüzüyor, insanlar geziniyor. Bu eşsiz mûcize, Allah’ın ihyâ, yani hayat verme fiiliyle icrâ ediliyor. “(Ey Allah’ım) Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”2793 Cansız yumurtalar, onlardan çıkan canlılar ve yine o canlılardan çıkan cansız yumurtalar birlikte düşünüldüğünde bu âyet-i kerimeyle verilen haberin, çok tezâhürlerine şâhit olunur.
Bütün canlıların temel taşı olan elementler cansızdırlar. Onlarla dokunan varlıkların hayat sahibi olmaları, hayat mûcizesinin elementlerinin işi olmadığını açıkça gösterir, ilân ederler. Şu kâinat fabrikası, bütün makineleri, âletleri ve çarklarıyla cansızdır. Hayattan nasipsiz olma noktasında yumurtadan çok daha gerilerde kalır. O fabrikadan çıkan bütün canlılar, Muhyî ismini gösterir ve hayatlarının o fabrikanın işi olmadığını ilân ederler. Kâinat fabrikasında canlıların sadece bedenleri dokunur, ruhları değil. Ölülerden çıkarılan bütün diriler, Muhyî isminin bir tecellisine sahiptir.
Hayat, ruhun bir sıfatıdır. Allah, ruhları hayat sahibi kılmakla onlarda Muhyî ismini tecelli ettirmiş bulunuyor. Canlı olan ruh, girdiği bedene de hayat nurunu saçıyor ve bütün hücreler bu nurdan nasiplerini alıyorlar. Böylece Cenâb-ı Hak bedenler âlemine de ruhlarla hayat veriyor ve onlarda Muhyî ismini böylece tecellî ettiriyor. Hayat sahipleri denilince aklımıza, insanlar, melekler, cinler ve hayvanlar gelir. Yani, bunlar kendilerine hayat verilmesiyle Muhyî ismine ayna olmaktadırlar. 2794
Bir varlığa can vermek, onu yoktan yaratmak ve onun yaşamını sürdürebileceği şekilde dünya şartlarını düzenlemek yalnızca sonsuz güç sahibi olan Allah’a mahsus bir özelliktir. Allah gözle görülemeyecek kadar küçük bir yumurta ile spermi birleştirir. Sperm yumurtanın içine girer girmez yumurtanın çevresi bir zarla örtülür. Ve hayat başlar. Allah bu küçücük hücreyi önce ikiye, sonra dörde böler. Ve bu bölünme hızla devam eder. Ve böylelikle annenin karnında mucizevi bir yaşam başlar. Aynı hücreler bir süre sonra farklılaşarak hem beyni, hem sinir sistemini, hem de sert kemikleri ve kıkırdakları oluşturur. Böylelikle Allah dokuz ay içinde yoktan, gören, duyan, konuşan ve akleden bir insan yaratır. Ona can bağışlar. Bir canlının oluşum aşamalarında meydana gelen bu mucizevi olayları, bir yumurtayla spermin başaramayacağı açıktır. Onları birleştiren ve anne karnındaki bebeği dokuz ay boyunca koruyarak büyüten yalnızca Allah’tır. İşte bu ilk yaratılış ve ilk diriltmedir.
62) EL-MÜMÎT
Ölümü yaratıp var eden; Canlıları, ecelleri gelince hayatlarına son verip öldüren. “O, (öyle yüce Allah’tır ki, hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için
2792] 10/Yûnus, 56
2793] 3/Âl-i İmrânh, 27
2794] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 149-150
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, azîzdir/mutlak gâlibdir, ğafûrdur/çok bağışlayandır.”2795 “O, diriltir ve öldürür. Ve O’na döndürüleceksiniz.” 2796
Allah insanı dünyaya getirdikten sonra onun yaşamasına izin verir. Sonra Allah tüm insanlara kaderlerinde bir ölüm günü tayin etmiştir. Bu ölüm gününe kadar da onları belli bir süre dünya hayatında tutarak imtihan eder. Tayin edilen süre geldiğinde de insanların canını alır ve dünyada işledikleri amellerin karşılıklarını vermek üzere, daha önce yoktan varettiği gibi ölümlerinden sonra tekrar diriltir. Kuşkusuz bu, sonsuz güce sahip Allah için çok kolay bir iştir.
Ancak insanların bir kısmı bu dirilişten yana gaflet içindedirler ve derler ki: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?”2797 Elbette insanların gaflet içinde oldukları, inkâr ettikleri bu gerçeği Allah vaat etmiştir ve onların getirdiği misale karşılık en hikmetli cevabı vermiştir: “De ki: ‘Onları, ilk defa yaratıp inşâ eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” 2798
“O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?”2799; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.”2800; “O’nun âyetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.” 2801
63) EL-HAYY
Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten. “O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O’na duâ edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.” 2802
İnsan âcizdir ve çok az şeye güç yetirebilir. Dünyaya geldiği andan itibaren hayatının 5-10 senesi yarı şuurlu olarak geçer. Bu dönem boyunca sürekli bir ilgiye ve bakıma muhtaçtır. Bundan sonra yaşadığı hayatın ise büyük bir bölümü kendi bedenine bakmakla, temizlenmekle geçer. Eğer bu sayılanları yapmak istemese ve ertelese kısa süre içinde bakılamayacak bir görünüme girer.
Ayrıca insanın bedenen ihtiyaç duyduğu büyük bir eksikliği daha vardır: Uyku. İnsanın ömrünün neredeyse üçte biri uykuyla geçer. Ancak ne kadar istemese de, uykuya ayıracağı zamanlarda başka şeyler yapmayı tercih etse de buna bir iki günden fazla dayanması mümkün değildir. Hatta 24 saat uyumayan bir insanın
2795] 67/Mülk, 2
2796] 10/Yûnus, 56
2797] 36/Yâsin, 78
2798] 36/Yâsin, 79
2799] 23/Mü’minûn, 80
2800] 30/Rûm, 50
2801] 41/Fussilet, 39
2802] 40/Mü’min, 65
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 617 -
şuurunda bir bulanıklık, idrakinde bir yavaşlık baş gösterir. Her zaman doğal olarak yapabildiği şeyleri yapamamaya, karşılaştığı olayları sağlıklı muhakeme edememeye, hatta konuşma güçlüğü çekmeye, bildiği şeyleri unutmaya başlar.
Elbette âciz olan ancak insan ve insan gibi yaratılmış olan diğer canlılardır. Canlı ve cansız tüm kâinatın yaratıcısı olan Allah ise Hayy’dır. Daima diridir, her an her şeye hâkimdir, her şeyi bilir, her şeye güç yetirir, O’nu uyku ve uyuklama tutmaz, her türlü acizlikten de münezzehtir. O, yarattıklarına çeşitli acizlikler vermiş ve bu eksiklikleri farkederek yalnızca kendisine kulluk etmelerini, her şeyi kendisinden istemelerini emretmiştir. İnsana düşen de, O dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini, tek bir saniye bile hayatını devam ettiremeyeceğini bilerek Rabbine yönelip dönmektir.
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir.”2803; “Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.”2804; “(Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.” 2805
64) EL-KAYYÛM
Her şeyi tutan, koruyan anlamında Allah’ın isimlerinden biri. Kayyûm, “fey’ûl” vezninde mübalağa sıygasıdır. Hayy ve Kayyûm isimlerinin ism-i azam yani Allah’ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur’ân’da üç yerde geçer.
“Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir”2806 “Bütün yüzler, “Hayy”, ezelî ve ebedî diri, “Kayyûm” her şeyin mutlak hâkimi olan Allah’a boyun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur,” 2807
Diğer yandan Rasûlullah’ın (s.a.s.) bazen bu isimlerle duâ ettiği nakledilir. Bir hadiste, aşağıdaki duâyı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir. “Ben; kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, “Hayy”, ezelî ve ebedî diri “Kayyum”, her şeyin mutlak hâkimi olan Allah’tan bağışlanmamı diliyor ve O’na tevbe ediyorum.” 2808
Enes b. Mâlik, bir adamın namazdan sonra “Hayy ve kayyûm” isimleriyle Allah’a duâ ettiğini duyan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Siz Allah’a ne ile duâ ettiğini biliyor musun?” Hazır bulananlar; “Allah ve Rasülü daha iyi bilir” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, O, Allah’a ism-i azamı ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir şey istenince verir.” 2809
Bazen Hz. Peygamber duâda “Kayyûm” kelimesini de kullanmıştır. “Allahım
2803] 3/Âl-i İmran, 2
2804] 25/Furkan, 58
2805] 20/Tâhâ, 111
2806] 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2
2807] 29/Tâhâ, 111
2808] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/10
2809] Ahmed bin Hanbel, III/245
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun).” 2810
Kayyûm ismi şu anlamları da kapsar; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O’nun varlığına bağlıdır. Nitekim, Âyetü’l-Kürsî’de bu isimden sonraki kısım, onun açıklaması gibidir. “O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise O’nun ilminden, O’nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O’nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O’nun için zor değildir. O, yücedir, büyüktür.” 2811
65) EL-VÂCİD
El-Vâcid: Mutlak zengin olan. Her istediği ve her şeyi bulan. “Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır.” 2812
Vâcid olan zât, sonsuz ilim, mutlak irâde, nihâyetsiz kudret… sahibi olmalıdır. Vâcid isminde bütün İlâhî sıfatlara işaret ve delâlet vardır. Bu ismiyle yâd eden insan, kendisinin son derece âciz ve fakir olduğunu hatırlar. Aczi ve fakirliği bedeninden kâinata, dünyadan âhirete uzanmaktadır. Bütün bunlara muhtaç bulunmakla son derece fakirdir ve bunların hiçbirini yapamaması cihetiyle de son derece âcizdir.
Mü’min çok iyi bilir ki, onun bütün ihtiyaçlarını gören ve güç yetiremediği şeyleri emrine veren, ancak Vâcid olan Allah’tır.
Kudreti ve rahmeti sonsuz olan Yüce Allah her şeyi; büyüyü, küçüğü, uzağı, yakını ve hükmünü infaz edeceği kimseleri hemen bulur. Yaratılan hiçbir varlık izini kaybettirmez. Kaçacağı her yer Rabbimizin kayıtlarına yazılmış bir adrestir. İstediği her şeyi istediği anda bulup iradesini gerçekleştirir.
Allah’ın (c.c.) ‘El-Vâcid’ isminin tecellisini; eceli dolan, belâ ve musibetin (olumlu ya da olumsuz) isâbet ettiği her varlık üzerinde görmek mümkün.
66) EL-MÂCİD
El-Mâcid: Zatı mukaddes, şânı yüce, ihsanı bol olan. Yarattığı tüm varlıkları koruyup gözeten, mükemmel yaratan ve sayısız nimetler yaratarak insanlara sunan Allah Teâlâ; yücedir, uludur.
Allah’ın şânı yüce olduğu gibi, ihsân ve yardımı da son derece boldur. Demek oluyor ki, bu mübârek isimde her iki sıfat birden ifade edilmektedir. “Elbette, Rabbimizin şânı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”2813; “Allah’ın emrine
2810] Buhârî, Teheccüd 1, Tevhid 8, 35; Ahmed bin Hanbel, I/358
2811] 2/Bakara, 255; bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul t.y., 849, 850, 118 vd.; A. Sehaade, “Kayyüm” maddesi İA; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/318
2812] 15/Hicr, 21
2813] Cin, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 619 -
mi şaşıyorsunuz? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey ev halkı şüyphesiz O, övülmeye lâyık olandır, Mecîddir.” 2814
Allah, râzı olduğu kullarının da şânını yücealtir ve onlara bül ihsanlarda bulunur. Bu şereften daha çok pay almak isteyen bir kul, ihlâs, takvâ ve Sâlih amel yollarında ilerlemeye çalışmalı, ayrıca Allah’a çok hamd etmeli ve O’nun ihsanlarını sıkça hatırlayıp çokça ilân etmelidir.
67) EL-VÂHİD
el-Vâhid: Tek. Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri dengi bulunmayan. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O’ndan başka ilâh yoktur; O, Rahmân’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve merhamet edendir).” 2815
Allah’ın büyüklüğünü kavrayamayan insanlar yüzyıllardır O’na denk güçler bulmaya çalışmışlar, O’nu göremedikleri için gözlerinde yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimisi çok parlak ve güçlü gördüğü için güneşi daha üstün tutmuş ve ona tapmış, kimisi de yıldızların önünde eğilmiştir. Hatta bazıları akılsızlığın boyutlarını o kadar genişletmiştir ki tüm acizliklerine rağmen, kendilerinin de çok güçlü olduğunu söyleme cesaretini göstermişlerdir. Kuran’da Hz. İbrahim’le Allah’ın gücü ve birliği konusunda tartışan kişi bu konuya verilebilecek en vurucu örnektir. Hz. İbrahim ise Allah’a kimsenin ortak olamayacağını yalnızca bir örnekle ispat etmiştir: “Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti; o da: ‘Ben de öldürür ve diriltirim’ demişti. (O zaman) İbrahim: ‘Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir’ deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2816
Allah’a denk ilâhlar bulmaya çalışmak yalnızca geçmişte yaşayan insanlara mahsus bir akılsızlık değildir. Günümüzde de pek çok insan Allah’a ortak koşarak, O’nun eşinin ve benzerinin olamayacağını inkâr eder. Bu inkârcılar belki görünürde güneş, yıldızlar vs. gibi birer put edinmemişlerdir; ama onlar da kendileri gibi aciz olan diğer insanlara veya değer verdikleri metalara (zenginlik, güzellik, güç vs.) taparlar. Örneğin, tüm yaşamlarını zenginlik, mal-mülk edinmek uğruna harcar ve bu arada Rablerini râzı edip etmediklerini hiç düşünmezler. Allah’ı insanlarla, diğer varlıklarla veya metalarla eş tutarlar ki bu da apaçık bir şirktir.
Allah yaratandır. Kimse güneşi batıdan getiremez, kimse uzayda inanılmaz hızla genişleyen kâinatı durduramaz, kimse göğü ve yeri tutamaz ve kimse yoktan bir insan yaratamaz. Bunları ancak kâinatta tek olan ve eşi olmayan Allah yapabilir. Yaratanla yaratılan ise asla eşit değildir. Kuran’da şirk koşulanların acizliğinden bahsedilmiştir:
“Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de
2814] 11/Hûd, 73
2815] 2/Bakara, 163
2816] 2/Bakara, 258
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güçsüz, istenen de.” 2817
“...Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: ‘Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.” 2818
“...Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu (‘Ol’ kelimesini) Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve elçisine inanınız; ‘üçtür’ demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 2819
68) ES-SAMED
Hâcetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci. “Allah, Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).” 2820
Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah’tır. İnsanın karşılaştığı her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak O’dur. İnsanlar kimi zaman kendilerini yaratanı unutup O’ndan başka veliler edinir; gücü, onuru ve yardımı onların yanında bulmaya çalışırlar. Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler; çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’tan başka güç sahibi yoktur. O dilemedikçe hiçkimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamaz. Kuran’da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir: “Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, bütün kuvvet ve onur, Allah’ındır.” 2821
İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu ‘bütün kuvvet ve onur’un sahibi olan Yaratıcısı’na sığınmaktır. Çünkü O, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olup kendisine yönelen samimi kullarına icâbet eder ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları kaldırır. Kur’an’da Allah’ın sâlih kullarına icâbeti şöyle haber verilmiştir: “Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine duâ ettiği zaman icâbet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.” 2822
Yukarıdaki âyette insanların Allah’ın icâbetine karşılık nankörlük yapabildikleri, Allah’ın kendileri üzerindeki şefkati ve merhametini farkedemedikleri veya unuttukları da bildirilmiştir. Oysa Allah “De ki: ‘Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır...”2823 âyetinin haber verdiği gibi, her türlü sıkıntıdan insanı kurtaran tek mercidir. Bunun karşılığında insanın yapması gereken ise, bu icâbeti görmek, gördüğünün önemini düşünebilmek ve bu düşünceler sonunda Allah’a teslim olarak şükredici bir kul haline gelmektir.
2817] 22/Hac, 73
2818] 13/Ra’d, 16
2819] 4/Nisâ, 171
2820] 112/İhlâs, 2
2821] 4/Nisâ, 139
2822] 27/Neml, 62
2823] 6/En’âm, 64
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 621 -
69) EL-KAADİR
El-Kaadir: İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten; Dilediği gibi yapmaya gücü yeten; dilerse yapan, dilemezse yapmayan. “O’nun âyetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.” 2824
Kuran’ın pek çok âyetinde bildirildiği gibi gerçekleşen her olay Allah’ın bilgisi dahilindedir ve O’nun “Ol” demesiyle meydana gelir. Yeryüzünde her yaprağın düşüşü O’nun izniyledir, yine hiçbir dişi O’nun izni olmadan gebe kalamaz ve hiçbir canlı O’nun bilgisi dışında doğuramaz. Kâinatta gerçekleşen her olay ancak O’nun dilemesiyle vuku bulur. O, iman etmeyen bir kavmin yerine hemen yenisini getirebilecek güçtedir. Dilediğine görülmemiş bir mülk verir, dilediğinden bütün mülkünü çekip alır. İman etmeyen bir kavme, azap hiç ummadıkları bir anda ve hiç ummadıkları bir şekilde gelir. Dilerse yeryüzünün tüm bereketini çekip alır, onu kurutur ve üzerinde yaşama dair hiçbir iz bırakmaz. Dilerse genişliği yeryüzü kadar olan bambaşka bir dünya yaratır. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakacak hiçbir kuvvet yoktur. O istediğini istediği gibi yapmaya güç yetirendir.
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler; üstelik onlar kuvvet bakımından kendilerinden daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.” 2825
“Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz; Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarına getirip-değiştirmeye. Üstelik Bizim önümüze geçilemez.” 2826
Allah Teâlâ yarattığı her varlık üzerinde hâkimdir. Dilediğini yapar gücü buna müsaittir. Kızgın güneşi de yaratır, devâsâ dağları da, küçücük zerreleri, hücre ve atomları da… Dilediğine dilediği kadar güç verir... Fakat bir müddet sonra vermiş olduğu gücün etkisini kaybettirerek kendi gücünü göstermiş olur.
Dilediğini yapan ve kimseye danışmayan Allah’ın ‘El-Kadir’ isminin tecellisini yapılması ya da gerçekleşmesi zor gibi gözüken duâlarımızın kabulünde görebiliriz.
70) EL-MUKTEDİR
El-Muktedir: Her şeye gücü yeten... Kudretli; Kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan. “Onlara dünya hayatının misalini de ver. O gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileri ile karışan bir suya benzer. Sonra o bitki, rüzgarların kökünden
2824] 41/Fussilet, 39
2825] 35/Fâtır, 44
2826] 70/Meâric, 40-41
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savurduğu çer çöpe döner. Allah her şeye kadir olandır.”2827; “Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” 2828
Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış; onlara hem benzerine az rastlanır bir mülk vermiş, hem de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları kavmin başına geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini kendilerine vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak Firavun, Allah’a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin ve gücün kendisinde olduğunu zannetmiştir. Öyleki bu, kendini ilâh ilan etmeye kadar varmıştır: “Firavun dedi ki: ‘Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilâh olduğunu bilmiyorum...” 2829
“Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: ‘Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?” 2830
Bunun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun ve ordusunu suda boğarak onlardan büyük bir intikam almıştır: “O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.” 2831
Hâman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun’la aynı sonu paylaşmışlardır. Bu azgın insanlar malları ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe büyüklenmişler, gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir. Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm kavme göstermiştir.
“Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azaptan kurtulup) geçecek değillerdi. İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 2832
Hâlbuki kâinattaki tüm iktidar ve kudretin yegâne sahibi Allah’tır. Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara ellerinde olan malları, bulundukları makamları ve orduları veren de kendisidir. Hergün güneşi doğuran, geceyi ve gündüzü ardarda getiren, uzayda hızla yol alan gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kâinattaki sayısız düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah’ın gücü ortadadır. İnsan ise elinden malı alındığında, makamından indirildiğinde hemen tüm gücünü yitirir. Vücudundan direnci çekilip alındığında ise görülmemiş bir acizlik içinde kalır. Yine Allah dilediği zaman, onlardan kimisini bir çığlık sarar, kimisi de yerden gelen bir azapla toprağın içine alınır. Böylelikle Allah kullarına gerçek gücün kimde olduğunu gösterir....
“Onlar Bizim âyetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli
2827] 18/Kehf, 45
2828] 18/Kehf, 45
2829] 28/Kasas, 38
2830] 43/Zuhruf, 51
2831] 28/Kasas, 39-40
2832] Ankebût, 39-40
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 623 -
olanın yakalayışıyla yakalayıverdik.”2833; “Ya da kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.” 2834
Yarattığı her varlığa belirli bir güç veren Allah Teâlâ; belirlemiş olduğu zaman diliminde güçlerini tekrar ellerinden alarak kendi gücünü göstermiş olur. Fışkıran sudan yaratılıp da kendini bir şey zanneden insanoğlunu; on dakikalık bir kar yağışı ile evlerine hapsedip, uçak seferlerini iptal ettiren Allah Teâlâ; gücünü her halükarda kullarına göstererek âdetâ; Ben güçlüyüm, siz güçsüzsünüz, benim gücüm karşısında hiçbir varlık dayanamaz, sizin gücünüz ise en ufak bir mikrop karşısında devrilir’ diyor.
71) EL-MUKADDİM
el-Mukaddim: İstediğini, arzu ettiğini öne alan, ileri geçiren. “Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.” 2835
Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan, ileri geçirendir. Her şeyin tek Yaratıcısı olduğu için kâinat üzerindeki her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah katında önceden tespit edilmiştir. Her şeyin varlığının ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen olay ancak Allah’ın dilemesiyle olur; O’nun dışında hiçkimse herhangi bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran’da şöyle dikkat çekilmiştir: “Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler).” 2836
Tâyin edilen bu vakitleri O’ndan başka kimse bilmez. Allah’ın takdir ettiği an gelmeden önce bir yaprak dahi düşmez. Var olan her şey doğumundan ölümüne bu İlâhî zamanlamaya tâbidir. Hiç kimse Allah’ın kendisi için tâyin ettiği vaktin dışına çıkamaz, hiçbir olayı ertelemeye ya da öne almaya güç yetiremez. Ancak ve ancak Allah takdir ederse, dilediğini erteler, dilediğini de öne alır. Allah âyetlerinde bunu açıkça bildirmiştir: “(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.”2837; “Hiçbir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler.” 2838
Bu durumda Allah’a iman eden bir kula düşen ise, Allah’ın neyi ileri aldığını neyi ertelediğini araştırmadan O’na yakınlaşmaya çalışmak, O’nun kendisine
2833] 54/Kamer, 42
2834] 43/Zuhruf, 42
2835] 16/Nahl, 61
2836] 7/A’râf, 34
2837] 14/İbrahim, 42
2838] 15/Hicr, 5
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiklerinden kesin olarak râzı olmaktır. Çünkü âyetlerde de bildirildiği gibi insan “acelecidir”.2839 Kimi zaman bir olayın hemen gerçekleşmesini ister, kimi zaman da bir olayın hemen bitmesini ister. Ama insan için en hayırlı olanı bilen, tesbit eden Allah’tır. İnsanın hayırlı gördüğü bir şey kendisi için bir şer olabilir. Mü’min için önemli olan Rabbinin neyi takdir ettiği, kendisi için neyi öne aldığı, neyi ertelediğidir.
“Allah’ım! Önce yaptıklarımı ve sonra yaptıklarımı bağışla. Gizli ve açıktan yapacaklarımı bağışla. İsrafımı, haddi aşmamı ve senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı affet. Sen Rahmetinle dilediğini öne geçirir, dilediğini de kendi haline bırakarak geri koyarsın. Senden başka (ibâdete lâyık hiçbir) ilâh yoktur.” 2840
Her şeyin yaratıcısı dilemiş olduğu yaratığını öne alır dilediğini geri plânda bırakır. İnsanlara dinini ulaştıracak peygamberi milyonlarca insan arasından dilediğini seçerek öne alır. Kendisine koşarak gelenlere Rahmet ve Rahim kapılarını açarak dünya ve âhiretteki takvâ derecesini yükseltir, asi olanların derecelerini ise hayvanlardan da aşağı seviyelere düşürür. Tüm bunlar Allah’ın dilemesi ile olur ancak.
72) EL-MUAHHİR
El-Muahhir: Tehir eden, istediğini geri koyan, arkaya bırakan. “Allah’ı sakın zâlimlerin yaptıklarından gâfil sanma. Onları gözleri dehşetle dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir.” 2841
Tüm kullarının maddî ve mânevî tasarrufu elinde olan Allah Teâlâ dilediği kulunu zenginlik, takvâ, zekâ, basiret, üstün ahlâk yönünden öne çıkarır; dilediğini de geri bırakır.
Gece gündüz, yalvararak duâ edenlerin duâlarını hemen kabul etmeyip dilediği bir güne kadar erteleyebilir.... Ticarî hukuka riâyet edip sünnetullaha uyarak gece gündüz çalışan kuluna zenginliği; dilediği güne kadar erteleyebilir... isterse hep fakir de bırakabilir.
Âsi olan kullarına gereken cevabı hemen vermemesi hem ‘Es-Sabûr’ isminin tecellisidir hem de ‘El-Muahhir’ isminin... Duâlarınıza hemen cevap gelmiyorsa, ahlâk, takvâ, zenginlik, zekâ ve basiret bakımından sizden daha iyileri varsa onun yanında ‘El-Muahhir’ isminin tecellisini taşıyorsunuz demektir.
73) EL-EVVEL
El-Evvel: Başlangıcı olmayan, ilk. “O, Evveldir, Âhirdir, Zahirdir, Batındır. O, her şeyi bilendir.” 2842
2839] 17/İsrâ, 11
2840] Müslim
2841] 14/İbrahim, 42
2842] 57/Hadîd, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 625 -
Evrenin bir başlangıcı var mıdır? Kuşkusuz bu soru yüzyıllar boyunca insanların cevap aradıkları bir soru olmuştur. Bu mükemmel düzenin bir Yaratıcısı olması gerektiğini kavrayabilen insanlar, evrenin bir başlangıcı olduğuna inanmışlardır. Ancak insanların bir kısmı da Yaratıcının varlığını kabullenmek istememiş ve bu yüzden evrenin bir başlangıcı olmadığını, ezelden geldiğini ve ebede gideceğini iddia etmişlerdir. Ancak bugün bilimin ulaştığı nokta, bu kişilerin apaçık bir yanılgı içinde olduklarını kanıtlamıştır.
Bugüne kadar evrenin var oluşuyla ilgili çeşitli tezler ortaya konmuştur ancak günümüzde tüm bilim çevreleri ortak bir noktada birleşmektedir. Bilimin yakın zamanda keşfettiği bir gerçek duruma açıklık getirmektedir. 1929 yılında, Edwin Hubble tarafından ortaya konduğu gibi kâinat sürekli genişlemektedir. Bu gerçekten yola çıkan bilim adamları şöyle bir çıkarım yapmışlardır: Zaman kavramını tersine çevirirsek, genişlemekte olan evreni sıkışan bir sistem olarak, meselâ daralmakta olan dev bir yıldız gibi düşünebiliriz. Bu durumda ortaya çıkan sonuç şöyledir; zaman kavramına göre daralan evren sonunda tekliğe ulaşır. Yani kâinatın başlangıcı tek bir noktanın büyük bir patlama ile açılması sûretiyle olmuştur.
Bizim buradan çıkarmamız gereken bir sonuç mevcuttur: İçinde yaşadığımız kâinatın bir başlangıcı vardır. Böylesine kusursuz bir sistemin bir başlangıcı varsa; elbette bu başlangıcı tasarlayan bir gücün varlığı da açıktır. Bu Güç Sahibi’nin varlığı ezeli ve ebedidir. Yani O, her şeyden önce de vardır, sonra da olacaktır.
İşte bu sonsuz gücün sahibi Allah’tır. Ve canlıların, gezegenlerin, galaksilerin, tüm evrenin yaratılmadığı ve hatta zamanın da henüz var olmadığı anda yalnızca O vardır. Çünkü O ‘Evvel’dir.
Rasûlullah (s.a.s.) Rabbine şu sözlerle hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Sen evvelsin, Senden önce hiçbir şey yoktur...” 2843
Tüm duyu organların, zekâların, akılların kilitlendiği bir isim; ‘El-Evvel’; ‘Başlangıcı olmayan’. Önce vardı, daha önce vardı ve daha daha önceleri vardı... O hep vardı şimdide var. Ve hep var olacak...
74) EL-ÂHİR
El-Âhir: Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan; Varlığının başlangıcı olmayan Allah Teâlâ’nın sonu da yoktur. “O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” 2844
Allah kâinatı yokluktan yaratmıştır ve onu en sonunda yine eski durumuna çevirecek, yok edecektir. Yok olmayacak hiçbir eşya, ölümsüz olan hiçbir canlı mevcut değildir. Dünyadaki tüm canlılar doğarlar ve ölürler, her şeyin bir ömrü, sayılı günü vardır. Oysa Allah’ın evveli, başı olmadığı gibi sonu da yoktur. Her şey yok olduktan sonra kalacak olan da O’dur.
Ömrü ve zamanı yaratan Allah maddeye ait tüm bu özelliklerden uzaktır.
2843] Müslim 4, 2084
2844] 57/Hadîd, 3
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, öncesi ve sonrası olmayandır. Yok olacağı kesin bir gerçek olan evren, dünya ve içinde yaşayan tüm canlılar, O’nun sonsuzluğuna ve birliğine şâhittir. Sonsuzluğun sahibi, zamanın ve mekânın üstünde olan Allah’tır. Sonuçta kâinat tekrar başlangıç noktasına dönecek, canlı cansız hiçbir şey kalmayacaktır. Yalnız Allah’ın varlığı bâkî kalacaktır. Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmiştir: “(Yer) Üzerindeki her şey yok olucudur; Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâkî kalacaktır.” 2845
Rasûlullah (s.a.s.) Rabbine şu sözlerle hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Sen Âhirsin, Senden sonra da hiçbir şey yoktur...” 2846
Hiçbir mahlûkatın az da olsa nasiplenemediği bir sıfat; ‘El-Ahir’... Tüm akılların, zekâların, düşüncelerin ve benzerlerinin kilitlendiği ve kapsama alanları dışında kalan bir sıfat...
Allah’ın varlığının başlangıcı yok... ‘O hep vardı, şimdide var sonra da hep var olacak’ cümlesi sadece yüce yaratıcı için kullanılır.
75) EZ-ZÂHİR
Ez-Zâhir: Varlığını ve birliğini belgeleyen bir çok delilin bulunması açısından apâşikâr. “Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bunlardan (ibret almaksızın) yüz çevirerek üzerlerinde (düşünmeden) geçer giderler.”2847; “O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” 2848
Allah’ın varlığının delilleri düşünebilen her insanın rahatlıkla etrafında tespit edebileceği kadar aşikardır, tüm evrene yayılmıştır. Bir insanın Allah’ın varlığını kavrayabilmesi için hiçbir araştırma yapmadan sadece içinde bulunduğu ortamı dikkatli bir gözle incelemesi yeterlidir. Çünkü bütün kâinat yaratılış delillerini gözler önüne serer. En sadesinden en karmaşığına kadar var olan tüm sistemler, son derece kompleks, içlerine girildikçe daha çok sırrı açığa çıkaran yaratılış mucizeleri ile doludurlar. Allah bu mucizelerle ilgili Kuran’da çeşitli örnekler vermiştir:
“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ‘göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.”2849; “Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmân (olan Allah’)tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” 2850
“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? O sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükun (dinlenme), güneş ve ay’ı bir hesap (ile) kıldı. Bu, üstün ve güçlü olan,
2845] 55/Rahmân, 26-27
2846] Müslim, 2084
2847] 12/Yusuf 105
2848] 57/Hadîd, 3
2849] 50/Kaf, 6-7
2850] 67/Mülk, 19
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 627 -
bilen Allah’ın takdiridir. O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için biz âyetleri birer birer (bölüm bölüm) açıkladık.” 2851
Kuşkusuz yukarıdaki âyetlerde verilenler yalnızca sayılı birkaç konudur. Allah Kuran’da verdiği daha pek çok örnekle kullarına kendi varlığını hatırlatmıştır. Mü’minlerin en önemli özelliklerinden biri de çevrelerinde gördükleri her şey üzerinde derin derin düşünmeleri ve sonucunda Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü farketmeleridir. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi içinde yaşadığımız evrendeki her detay kendisinin yaratılmış olduğunu hissettirmekte ve Yaratıcının varlığını kesin olarak açıklamaktadır.
Tüm kâinatın yaratıcısının büyüklüğünü, yüceliğini farkeden akıl sahibi insanın en önemli özelliklerinden biri de âhirette hesap vereceği Rabbine karşı içli bir korku duyması ve tüm yaşamını O’nu râzı etmeye çalışarak geçirmesidir: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” 2852
Kulları tarafından tanınmak isteyen Allah Teâlâ; büyüklüğünü, gücünü, rahmetini, işitici ve görücü olduğunu, her şeye kadir olduğunu, tek olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilteceğini kısaca tüm isim ve sıfatlarını ispat edecek o kadar çok deliller yaymıştır ki...
İnsana düşen şey ise gördüğü her varlık karşısında Rabbinin sanatını ve büyüklüğünü görüp secde etmesidir...
76) EL-BÂTIN
Allah‘ın isimlerinden biri. Gizli, yaratıkların gözlerinden gizli olan, görülemeyen anlamına. Allah Teâlâ‘nın varlığı, hem aşikâr, hem gizlidir. Aşikârdır; çünkü varlığını bildiren işleri, nişanları, gözsüzler bile görmüş ve bu eşyanın hakikatler hakikatı yüce varlığa umumi şehadetini, sağırlar bile işitmiştir. Gizlidir; çünkü kul, Allah‘ı künhüyle bilemez, ama varlığını hisseder. Allah‘ı tam bir biliş ile tanımak hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Akıl ve bilgi sonludur, sınırlıdır, ezel ve ebedin bilgisine ulaşamaz. Rasûlullah (s.a.s.), müslümanları belli bir sınıra kadar gitmeleri hususunda uyarmış; daha ileri gideceklerin ya inkâr yahut şirk yahut deliliğe varacaklarını buyurmuştur. Allahu Teâlâ‘nın zatı mutlak bir sırdır. O sırrı ancak kendisi bilir. Kula yaraşan; onun ilmini araştırmak, O‘na ibâdet etmektir.
Bâtın olan Allah, yaratıklarının duyu organlarıyla idrak edemedikleri, görüş ve ilimlerinin kapsayamadığı yegâne zattır. Allah, vücudu ile zâhir, künhü ile bâtındır. O‘nun künhüne vukûfiyet imkânsızdır. O, eserleriyle tezahür eder ama künhünün sırrını kimse bilemez. Bu meyanda Hz. peygamber‘in bize öğrettiğine göre, O‘ nun zatı düşünülemez; buna güç yetmez. Ancak O‘nun nimetleri ve
2851] 6/En’âm, 95-97
2852] 3/Âl-i İmran, 191
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kudretinin eserleri hakkında düşünmek mümkündür.
„O, hem evveldir, hem âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi kemaliyle bilendir.“2853; “Hiçbir göz O’nu (dünyada) ihâta ve idrâk edemez. Fakat o, (ilmiyle) bütün gözleri (varlıkları) ihâta eder...”2854 âyetlerinde Allah Teâlâ bu hususu açıklamaktadır ve Hz. Mûsâ’ya buyurduğu gibi; “Buyurdu: ‘Beni kesinlikle göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o, yerinde durabilirse sen de Beni görürsün’. Derken Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi...” 2855
Bâtın; Bir şeyin içi, gözle görülemeyen tarafı demektir. Bâtın kelimesi Kur’an’da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Bâtın, her şeyden önce Esmâü’l-hüsnâ’dan biridir: “O Evveldir (her şeyden öncedir), Âhirdir (kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur.) Zâhirdir (varlığı aşikârdır.) Bâtındır (gerçek mâhiyeti insan için gizli) olandır.” 2856
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte de Allah Teâlâ’nın doksandokuz ismi olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de el-Bâtın olduğu belirtilmiştir.2857 Bâtın, bazı âyetlerde de gizli anlamınadır: “Günahın gizlisini (bâtın) de açığını (zâhir) da bırakın!”2858; “Açık (zâhir) ve gizli (bâtın) olarak size bolca nimetler ihsan ettiğini görmez misiniz?” 2859
Râğıb el-Isfahânî, son âyette geçen zâhirî nimeti peygamberlik müessesesi; bâtınî nimeti de akıl olarak yorumlamaktadır.2860 Zâhirî nimeti sağlam vücûd, bâtınî nimeti güzel ahlâk olarak anlayanlar da vardır. Bâtın, hadislerde genellikle bir şeyin içi anlamında geçmektedir. Meselâ, “batınu’l-keff elin içi, “bâtınu’l-kademeyn” ayağın çukuru demektir.
Hadislerde Bâtın’a, Cenâb-ı Hakk’ın adı olarak da rastlamak mümkündür.2861 Bu isim, Cenâb-ı Hakk’a izafe edildiğinde “kendisini zatı itibârıyla gereği gibi tanımak mümkün olmayan zat” anlamına gelir. Allah’ın “evvel” sıfatı “âhir” sıfatıyla beraber kullanıldığı gibi, “bâtın” sıfatı da “zâhir” sıfatıyla beraber kullanılır. Ayrı olarak kullanılmazlar. 2862
Allah evveldir; O’ndan evvel hiç bir varlık yoktur. O’nun öncesi mevcut değildir. Allah âhirdir; varlığının sınırı yoktur. Her şey yok olacak yalnız Yüce Allah bâkî kalacaktır. Allah zâhirdir; varlığı her şeyden aşikârdır. Çünkü kâinattaki her şey O’nun varlığına delildir. Sıfatlarının tezahürüyle, ilim ve kudretinin tecellisiyle varlığı apaçık olarak bilinmektedir. Allah “bâtındır”, zâtı ve mahiyeti kavranamaz, niceliği ve nasıllığı bilinemez. Allah zatı itibârıyla gizlidir. Zatının hakikatı duyu organlarıyla bilinemez. O’nun gizli oluşu, aşikâr oluşunun şiddetindendir. Hakikatı, akıl ve idrakin ihatasına sığmaktan yücedir.
2853] 57/Hadîd, 3
2854] 6/En’âm, 103
2855] 7/A’râf, 143; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/209
2856] 57/Hadîd, 3
2857] Tirmizî, Deavât 82
2858] 6/En’âm, 120
2859] 31/Lokmân, 20
2860] el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, Mısır 1970, s. 97
2861] Ebû Dâvud, Edeb 95
2862] Râgıp el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 52
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 629 -
Zâhir ve bâtın kelimelerinin Kur’an’da geçmesi, bu iki kelimenin terim olarak yerleşmesinde etkili olmuş, özellikle fakîhlerle mutasavvıflar arasında bazı münakaşaların çıkmasına yol açmıştır. Her şeyin bir zâhiri ve bâtını bulunduğunu, ilimlerin de zâhirî ilimler ve bâtınî ilimler olmak üzere ikiye ayrıldığını ifade ederek Cibril hadisinde anlatılan “İslâm”ı, zâhir ve dış; “Îman”ı, bâtın ve iç olarak değerlendirmişlerdir. Zâhirî ameller, dış organlarla yapılan amellerdir ki; ibâdet, taharet, namaz, oruç, hac, zekât, nikâh ve benzerleri bu gruba girer. Bâtınî ameller ise kalplerin, tasdik, yakin, îman ve ihlâs gibi amelleri, murakabe gibi halleridir. Sûfiler, ihlâsı târif ederken “kulun fiillerinin zâhir ve bâtında eşit olmasıdır” diyerek zâhirî amellerle bâtınî amellerin dengesine dikkat çekerler. Zâhir ve bâtın dengesinin bâtın lehine bozulması mutasavvıfları ürkütmez; fakat bu dengenin zâhir lehine bozulması mutasavvıfları rahatsız eder. Nitekim Cüneyd el-Bağdâdî’nin “Zâhirini süslemeye çalışânın bâtını haraptır” sözü bu anlamdadır.
İlmin de ameller gibi zâhirî olanı ve bâtınî olanı vardır. Zâhirî amellere ve görünen şeylere aid açık bilgi ve zâhir ilmi; kalp, gönül ve keşfle ilgili bulunan ilme bâtın ilmi denir. Bu mânâya göre âyetlerin de hadîslerin de bir bâtınî tarafı olduğunu düşünmek tabiîdir. Mutasavvıfların, Hüzeyfetü’l-Yemân’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfe istinaden “Allah’ın kulunun kalbine yerleştirdiği bir sır olarak”2863 nitelendirdiği “ilm-i bâtın” asla ilm-i zâhir’e muhâlif olmamalıdır. Nitekim Ebû Saîd el-Harrâz’a atfedilen ve bütün mutasavvıfların ortak kanaati hâline gelen “Zâhire muhâlif her bâtın bâtıldır”2864 görüşü bunu teyid etmektedir. 2865 Bununla birlikte bâtınî tefsirlerin hiçbirinin Kur’an’ın zâhirine muhâlif olmadığı söylenemez. Kelimeler ve âyetler gerçek anlamından koparılarak hiç ilgisi olmayan bâtınî yorumlara gidilmiş, bâtınîlik adına ilmî olmayan ve kendi mistik anlayışlarını Kur’an’a onaylatacak izahlara gidilerek tehlikeli bir yolda ilerlenmiştir.
77) EL-VÂLÎ
El-Vâli: Bütün kâinatın yöneteni ve hâkimi. “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onu ondan geri çevirecek yoktur. Zâten onların O’ndan başka koruyucuları da yoktur.” 2866
El-Vâlî, hükümdar demektir. Allah Teâlâ bütün varlıkların üzerinde yegâne emir fermanını uygulayandır. İşler eninde sonunda Rabbül âlemînin dediğine varmıyor mu? İsteyen bildiği gibi yaşasın, ama “bana Allah’ın kanunları etki etmez” demesin. İnsan yaşlanmıyor mu? İnsan zengin iken fakir olmuyor mu? Sağlıklı iken sıhhatini kaybedip vücudu ile karşı karşıya gelmiyor mu? Bunları düşünerek gelin işi başından doğru tutalım; yönetenin, kanunları geçerli olanın O olduğuna şehâdet edelim de evrenle barışık yaşamanın mutluluğu yüreklerimizi aydınlatsın.
2863] Münâvî, Feyzu’l-kadir, IV, 326
2864] Sülemî, Tabakatu’s-Süfiyye, s. 231
2865] H. Kâmil Yılmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/209-210
2866] 13/Ra’d, 11
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kâinatta Allah’ın hükümranlığı tartışılmaz bir gerçek iken bu gün insan topluluklarının önünde kurtuluşa veasile olabilecek Allah’ın yüce dini İslâm’ın emirleri ihmal edilerek büyük dengesizliğe yol açılmakta; sonuç gözyaşı, yıkım ve huzursuzluk olmaktadır. Allah’ın idâresinde kanun hâkimiyeti vardır, ödül, cezâ sistemi işlerliği sözkonusudur. Cennet iyileri, cehennem kötüleri beklemektedir.
Bu kâinata “insan-ı ekber” (büyük insan), onun meyvesi olan insana da “âlem-i asğar” (küçük evren) denilir. İnsan-ı ekber denilen şu uçsuz bucaksız âlem, Vâlî isminin tecellisiyle, bir insan gibi kolaycak tedbir ve idare ediliyor.
Vâlî isminin âlem-i asğar olan insandaki tecellisiyle de, her duyguya, her organa ve her hücreye en uygun vazifeler yükleniyor; o vazifelerin yerine getirilmesi için gerekli bütün şartla da en güzel şekilde hazırlanıyor. Beden hânesini ruh kanunuyla tedbir ve idare eden Allah, âlem şehrini de, şeriat-ı fıtriye denilen bir kanunlar manzûmesiyle, en mükemmel şekilde tedbir ve tanzim ediyor.
İnsana düşen görev, kendi varlığında icrâ edilen bu tedbir ve idare için Rabbine hamd ve şükürde bulunmak ve bütün kâinatta hükmeden İlâhî tedbir ve tanzimi de hayret ve ibretle tefekkür etemektir.
Tüm vak’alara müdâhale yetkisi ve gücü olan Allah Teâlâ insanların sosyal hayatlarını da yakın murakabeye alır. Ve dilediği gibi yaşânılması için bir kıvılcım bekler. İnsanların en ufak bir değişim teşebbüslerinde yardımını esirgemez ve onlara râzı olduğu bir yönetim şekli nasip eder.
‘El-Vâli’ isminin tecellisini yine doğadaki diğer canlıların (Vahşi olan ve olmayan) müthiş bir uyum içinde yaşadıklarında, güneş, dünya ve ayın belirli bir yörünge etrafında hareket etmesinde, yani tüm alemde görebiliriz.
78) EL-MÜTEÂLÎ
El-Müteâlî: Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce. “(O Allah), hazırı da gaybı da, gizliyi de âşikârı da bilendir, büyüktür, yücedir.”2867
El-Müteâlî, Yüceler yücesi demektir. Allah Teâlâ için kullanıldığında kudret, hâkimiyet diye anlaşılabilir. Allah Teâlâ’nın emirlerine bakâlim; kudretinin izlerini görürüz. İşlerine nazar kılalım, O’nun hâkimiyeti önünde secdelere kapanırız. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan, Hz. Peygamberin mübârek dilinden bizlere aktarılan Allah’ın pek yüce olduğuna şu âyet dikkatimizi çeker: “Düşen hiçbir yaprak yoktur ki, O’nu bilmesin. Yer dibinin karanlığında hiçbir dâne yoktur ki, O’nu bilmesin. Yaş-kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” 2868
Yücelik ve hükümranlıkta kendisine denk ya da kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan; mutlak anlamda yüce olan, övülmeyi hak edecek tüm vasfa sahip olan ve tüm noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın ‘El-Müteali’ ismi bizlere yüceler yücesi olduğunu gösterir.
2867] 13/Ra’d, 9
2868] 6/En’âm, 59
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 631 -
79) EL-BERR
El-Berr: Kullarına karşı iyiliği çok olan. Allah’ın isimlerinden biri. Kullarına şefkatli olup, lûtuf, ihsanı, keremi, iyiliği ve bahşetmesi çok olan anlamına gelen Allah’ın Esmâü’l-Hüsnâ’sından biri. Allah Teâlâ kulları için daima kolaylık ve rahatlık ister; zorluk istemez. Zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülüklerin çoğunu bağışlar, örter; merhametlilerin merhametlisidir; bir iyiliğe on mükâfat verir. Kötülüğün cezası ise bir katını geçmez. Bir kul, gönlünde iyi bir şey yapmayı kurmuş, fakat herhangi bir engel yüzünden onu yapmamış olsa bile, bilfiil meydana getirmiş gibi mükâfatlandırılır. Buna karşı, bir kötülük yapmayı tasarlamış ve kararını vermişken herhangi bir sebeple yapmamışsa ona ceza verilmez.
Berr, “iyiliği ve hayrı geniş olmak” anlamındaki “birr” masdarından sıfattır. Kur’an’da şöyle geçer: “Gerçek biz bundan evvel (muvahhid olarak) O’na ibâdet ediyorduk. Şüphesiz ki O, (evet) O, (vaadinde sâdık) ihsanı bol, çok merhametlidir.”2869 Evet, Cennet’e girecekler böyle diyecektir. Allah kullarına karşı şefkatlidir. O, hiçbir fiilinde zulüm ve hiçbir hükmünde de haksızlık etmez. İnsanlar, nankörlük ederek kendileri haddi aşarlar. Oysa Allah sonsuz nimetler vermiş, sonsuz ihsanda bulunmuştur. Kullar kendileri kendilerine zulmederler. Allah onca inkâr, kötülük ve nankörlüklere karşı ceza vermede acele etmez. O, sonsuz kerem sahibidir. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Allah kullarına çok merhametlidir.2870 “Şüphesiz Rabbiniz Rauf’dur, Rahim’dir, çok şefkatli, çok merhametlidir.” 2871
“Çok iyilik eden, merhamet eden ancak O’dur.”2872 Allah’ın kullarına karşı olan iyiliği (nimeti)’ni yazmaya hiçbir mürekkep yetmez. Hangi iyiliğinden bahsedelim? Günahlarımızı affedeceğini bildirmesinden mi? Rızıklandırmasından mı? Az teşekküre bol sevap vermesinden mi? İşlediğimiz günahların karşılığını hemen vermeyip affedebileceğini bildirmesinden mi? Duâlarımızın karşılığını vereceğini vaad etmesinden mi?... hangisinden bahsedelim.
Eğer şu an yüzümüz gülüyorsa; bu Allah’ın ‘El-Berr’ isminin tecellisidir.
80) ET-TEVVÂB
El-Tevvab: Kullarına tevbe kapılarını açan, onları tevbeye sevk edecek sebepler yaratan. “Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayandır.” 2873
“Tevbe” masdarından mübalâğa siğası olup, doksanokuz olan Esmâ-i Hüsnâ’dan biri. Tevbe; kulun, günahtan sonra Allah’a itaat etmeye dönüş yapmasıdır. Tevvâb ise, Allah Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâ’sından biri olup; mânâsı, kulun Allah’a itaat etmeye dönüş yaptığı ve günahlarından dolayı pişmanlık duyduğu
2869] 52/Tûr, 38
2870] 2/Bakara, 207
2871] 16/Nahl, 7; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/224-225
2872] 52/Tûr, 28
2873] 17/İsrâ, 25
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman Allah’ın o, kuluna ihsan ve rahmetini ulaştırması; kulun önceden yaptığı hayırlı amelleri boşa çıkarmaması ve itaatkâr kullarına va’dettiği ihsandan bu kulunu da mahrum etmemesidir. Kulun tevbesi tekerrür ettikçe Tevvâb olan Allah Teâlâ’dan da kabûlü tekerrür eder.
Allah’ın Tevvâb ismi, Kur’an-ı Kerîm’de 2/Bakara sûresinde 4; 9/Tevbe sûresinde de 2 defa olmak üzere toplam 6 yerde geçer. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Âdem Rabbından bir takım kelimeler telâkki etti, yalvardı; o da tevbesini kabul buyurup ona yine baktı. Filhakika O’dur ancak öyle Tevvâb öyle Rahim.” 2874
Tevbe, kula, nisbet edildiği zaman arâzı olan günah halini bırakıp aslî olan salâh halinde dönmek demek olur. Allah Teâlâ’ya nisbet edildiği zaman da tâli olan gazab nazarından aslî olan rahmet nazarına dönmek mânâsını ifade eder.2875 Bir Hadis-i Şerif’te Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah sizden birinizin tevbesine, birinizin kayıp hayvanını bulduğu vakit sevinmesinden daha çok sevinir.” 2876
Rahmeti sonsuz olan Allah Teâlâ, Tevvâb’dır ve Tevvâb olanları sever ve şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.”2877 Yani Allah, vâki olacak kusurlardan dolayı çok çok tevbe edenleri sever. 2878
Allah Teâlâ’nın Büyüklüğünü ve kullarına karşı sıcak ilgisini bu isminde de görebiliyoruz.
İstediğin kadar günah işlemiş ol, şeytan istediği kadar ümitsizliğe sevk etmiş olsun, Allah’ın (c.c.) büyüklüğüne, merhametine ve ‘Tevvab’ ismine sığınarak ellerini aç ve; ‘Ey bütün günahları bağışlayan Allah’ım! Senin Tevvab ismine sığınarak beni bağışlamanı istiyorum!’ de ve tevbenin gereklerini yerine getir defterin sağdan gelsin.
Allah’ın ‘Et-Tevvab’ ismine sığınmakla; Allah’ın büyüklüğünü, affedildiğimizde vaadi olan cennetin hak olduğunu, affedilmediğinde vaadi olan cehennemin hak olduğunu, tek bağışlayıcı mercînin Allah (c.c.) olduğunu, kendimizin aciz ve Rabbimize muhtaç olduğumuzu ispatlamış oluruz
81) EL-MÜNTAKÎM
El-Muntakîm: Zulüm etmeksizin intikam alan; suçluları müstahak oldukları cezâya çarptıran. “Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.”2879; “Sonunda Bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.” 2880
Allah her toplumu, mutlaka içinde bulunduğu şirk, dejenerasyon ve
2874] 2/Bakara, 37
2875] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1979, I/326
2876] Müslim, Kitabu’t-Tevbe, Bab, I-II, 87
2877] 2/Bakara, 222
2878] Ahmed Abdülcevâd, Esmâ-i Hüsnâ, 211-213); (Abdulbâkî Turan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/216-217
2879] 44/Duhân, 16
2880] 43/Zuhruf, 55
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 633 -
bozulmuşluktan kurtulabilmesi için seçtiği elçileri yoluyla uyarır. Söz konusu toplumun bu uyarıları dinlememesi ve hatta taşkınlıklarını daha da arttırarak sürdürmesinin ardından ise Allah intikam alır. Allah’ın intikamı ise elbette insanlarınkine benzemez: “Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: “Allah’ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkâr ediyordunuz.” 2881
Allah uyarılan ve gerçeği öğrenen insanlardan çoğu zaman hemen intikam almaz. Onlara iman etmeleri ve günahlarından arınmaları için süre tanır. Oysa insanların çoğu kendilerine tanınan bu süreyi aleyhlerinde kullanarak daha da şımarıp azarlar. Böylelikle de azap üzerlerine hak olur. “Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın. İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?” 2882
Kuşkusuz insanın Yaratıcısını inkâr etmesi, ona isyanda bulunması nankörlük etmesi ve bu tutumunda kararlı davranması işlenebilecek en büyük suçtur. Dolayısıyla Allah’ın adâleti buna uygun bir ceza gerektirir. İşte burada Allah inkârcılardan intikam alarak daha önce hiç karşılaşmadıkları azaplarla onları tanıştırır. Çünkü bunu fazlasıyla haketmişlerdir.
“Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette Biz intikam alacağız.” 2883
‘El-Muntakîm’ isminin ilk muhatapları insanları dalalete düşürmek için yoğun çaba harcayan Allah’ın dinine savaş açanlardır. Allah Teâlâ sınırsız sabır ve Rahmetinin gereği tevbe etmeleri için hem süre tanır hem de ölünceye kadar rızıklandırmaya devam eder. İnatlarından vazgeçmeyenlere bazen bu dünyada ufaktan bir azabını dokundurur. 2884
Ama asıl intikam yeri öteki taraftır. Cehennem vizesini sol taraftan vermesiyle intikam odasına girdirmiştir. Artık orada ne azap hafifler, ne bir mola olur, ne yalvarmaya kulak verilir ne de oradan çıkarılması için torpil bulunur.
‘El-Muntakîm’ olan Allah Teâlâ âdildir ve hiçbir kimseye zulmetmez.
82) EL-AFÜVV
Allah’ın isimleri olan esmâü’l-hüsnâsından biridir. Çok affeden, günahları silen, tevbe edeni bağışlayan, suç işleyene ceza uygulamayan anlamındadır. Allah’ın kullarını bağışlaması suçlarını affetmek şeklinde olduğu gibi mükellefiyetlerini hafifletmek ve kolaylaştırmakla da ortaya çıkar.
Allah’ın affetmesi, inanan ve işlediği suçtan dolayı pişmanlık duyarak tevbe eden hakkındadır. İşlediği suçta ısrar edip ona devam eden için af değil, öç almak söz konusudur: “Allah geçmişi affetmiştir. Kim düşmanlık ederse Allah ondan öç alır. Allah daima galiptir, öç alandır.”2885; “Odur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülük2881]
40/Mü’min, 10
2882] 75/Kıyâmet, 34-36
2883] 44/Duhân, 16
2884] Kusurlarını açığa vurur, rezil eder, müzmin bir hastalık verir, açı çektiren ölümle canını alır vs.
2885] 5/Mâide, 95
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerden geçer ve yaptıklarınızı bilir.” 2886
Yüce Allah, bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefeslerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” 2887
Af mağfiretten daha şumullüdür. Cezadan önce de sonra da olabilir. Mağfiret ise cezadan önce olur. Af günahların izlerini de silip büsbütün yok etmektir. Mağfiret ise günahların üstüne bir perde çekmektir. Af intikamın zıddıdır. Yüce Allah bazı suçluları intikamıyla sorguya çeker, bazılarını da affiyle sevindirir. Allah günahkâr kullarına af ve lütfûyle muamele etmeyi onları cezalandırmaktan daha çok sever ve onları hemen cezalandırmaz. Tevbe etmeleri için mühlet verir. Bağışlanabilmelerinin yollarını gösterir.
Ancak Cenâb-ı Hakk şirk ve küfür suçu ile huzuruna gelen kullarını affetmez. Zira şirk, af kapsamına girmez.2888 Allah tevbe eden kullarını bağışlar. O hâlde Allah, affı çok olmakla birlikte, kulun affedilmesi için birtakım kayıtlar da koymuştur. Kulun, affedilmeğe yaraşır davranışlar içerisine girmesi gerekir. Bir âyette, toplumlarına kötüler ve kötülükler hâkim olduğu halde bunlara karşı gelmeyenler arasında sadece güçsüzlerin, yani karşı gelme gücü bulunmayanların affedileceği bildirilerek şöyle buyurulmaktadır: “Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: “Ne işte idiniz?’ dediler. (Bunlar): “Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük’ diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: “Peki, Allah’ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz?’ işte onların durağı Cehennem’dir, ne kötü bir gidiş yeridir orası! Yalnız hiçbir çareye gücü yetmeyen ve göç için yol bulmayan, gerçekten zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hâriç. Çünkü Allah’ın bunları affetmesi umulur. Allah çok affeden çok bağışlayandır.” 2889
Allah Teâlâ, kendisi affedici olduğu gibi inanan kullarının da affedici olmalarını teşvik etmektedir. Muttakîlerin vasıfları anlatılırken şöyle buyurulmaktadır: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.”2890 Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadîslerinde şöyle buyurmaktadır: “Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” 2891
Cenâb-ı Hakk, adâleti gereği suçlu ve günahkârı cezalandırmaya kadir olduğu halde lütfu ile affettiği ve edebileceği Kur’ani ifade ile belirtilmiştir. Aslında af, cezalandırmaya güç bulan kuvvetli ve nüfuzlu kimse tarafından yapılması halinde değer kazanır. 2892
2886] 42/Şûrâ, 25
2887] 3/Âl-i İmrân, 135
2888] 4/Nisâ, 48
2889] 4/Nisâ, 97-99
2890] 3/Âl-i İmrân, 134
2891] İmam Mâlik, Muvatta, Sadaka 12; Tirmizî, Birr 81
2892] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/47-48
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 635 -
83) ER-RAÛF
Er-Raûf; Esmâül-Hüsnâdan birisidir. Raûf kelimesi Arapçada „re‘fet“ten türemiştir. Re‘fet; şefkat ve merhamet göstermek, esirgemek, kalbi bir şeye dayanmamak anlamlarına gelir. Raûf, feûl kalıbında aşırılık (mübâlağa) ifade eden bir sıfat olup, çok merhamet eden, çok şefkat ve merhamet gösteren anlamlarını ifade eder. Kur‘ân-ı Kerim‘de Cenâb-ı Allah‘ın kendisi için kullandığı bir sıfat ve güzel isimlerdendir. „Sizin ağırlıklarınızı da yüklenirler ve ancak nefis zahmetiyle ulaşabileceğiniz bir beldeye de taşırlar. Muhakkak ki Rabbiniz Raûf‘dur, Rahim‘dir.“2893; „Yahut da kendilerini ağır ağır yakalayıp helak etmesinden emin mi oldular? Gerçekten Rabbiniz Raûf‘tur, Rahim‘dir (Çok şefkatli, çok merhametlidir).“ 2894
Raûf‘un anlamı ilk anda „Rahim“ kelimesinin anlamıyla aynı gibi görünüyorsa da, Kur‘an-ı Kerim‘de geçtiği yerlerde Cenâb-ı Hakk iki sıfatı da beraber zikrettiği durumlarda Raûf‘u Rahim‘den önce buyurmuştur. Bu durumda iki kelimenin az da olsa anlam farklılığı olduğu ileri sürülmüştür. Buna göre re‘fet‘in menşei, failinin ihsanı ulaştırma halinin kemalidir. Rahmet‘inki ise, kendisine rahmet edilecek kişinin ihsâna ihtiyaç durumunun kemal noktasında olmasıdır. Bu sebeple re‘fet, rahmet manalarının en üstünü ve en güçlüsüdür. 2895
Raûf vasfı Kur’an-ı Kerim’de çoğunlukla Rahim ismine yakın olarak zikredilmiştir. Rahim’e verilen; “özellikle teklif konusunda, kullarına müsamahalı ve yumuşak davranan” tarzındaki manâ, bu vasfın “Raûfun bil-ibâd-kullarına karşı Raûf” (çok şefkatli ve merhametli) şeklinde geçtiği âyetlerle ilgili görülmüştür. Şu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi: „İnsanlardan bir kısmı da vardır ki, Allah‘ın rızâsını isteyerek nefsini Allah yolunda sarf eder. Allah kullarına karşı Raûf‘tur.“2896; „Kıyâmet gününde herkes, dünyada iyilik (hayır) ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulur ve ister ki, o kötülüklerle orasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allahu Teâla size kendisinden korkmanızı emreder. Allah, Kullarına karşı Raûf (çok bağışlayıcı, merhametli, esirgeyici)dur.“ 2897
“Allah; sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz, Allah, Rauf’tur, Rahim’dır.”2898 Yarattığı tüm canlıların ihtiyaçlarını gören ve onu düşmanlardan emin kılacak her türlü duygu ve hislerle donatan Allah Teâlâ kullarına karşı çok Rauf’tur. Yani yaşamın tüm alanlarında kullarına kolaylık sunandır.
Allah Teâlâ’nın ‘Er-Raûf’ isminin tecellisini; ‘Gücümüzün dışında bir sorumluluk vermemesinde, unutarak ya da bilmeyerek işlediklerimizden hesaba çekmemesinde, haram kıldığı bazı şeyleri yeri geldiğinde ruhsat vermesinde, kısaca bir çok alanda’ görmek mümkün. Seferde iken farzları yarı yarıya kılmamız, hastayken oruç tutmayıp erteleyebilmemiz Allah’ın ‘Raûf’ isminin tecellisidir.
2893] 16/Nahl, 7
2894] 16/Nahl, 47
2895] Metin Yurdagür, Allah’ın Sıfatları Esmâül-Hüsnâ, İstanbul 1984, s. 107
2896] 2/Bakara, 107
2897] 3/Âl-i İmrân, 30; Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/227
2898] 2/Bakara, 143
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
84) MÂLİKÜ’L MÜLK
Mâlikü’l Mülk: Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk’ın mülk üzerinde hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi tasarruf eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü anlaşılır. Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir.
Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
“De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. GerçektenSen, her şeye güç yetirensin.”2899 Şu an bulunduğunuz yerden etrafınıza baktığınızda gördüğünüz her şeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkânlarla (güneş, su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar Sahipleri dilediği için orada bulunmaktadır...
Ve hatta kendi bedeniniz; o da sizden tamamen bağımsız olarak sizi var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarınız, damarlarınız, sinir sisteminiz, hücrelerinizin her biri Sahibinizin ilminin ve üstün sanatının eserleridir. Bu sayılanların hiçbiri sizin sahip olmayı düşünüp tasarladığınız, sonra da var ettiğiniz şeyler değildir.
Siz dünyaya gözünüzü açtığınızda hem kendi bedeninizdeki kusursuz sistemle, hem de içinde bulunduğunuz dünyayla ve hatta tüm evrenle karşılaştınız. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildiniz ve bundan sonra da kendi irâdenizle bunlara sahip olmanız mümkün değildir. Elbette bu gerçek tüm insanlar için geçerlidir. O halde her şeyin mülkü, onları Yaratana aittir; yani her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a...
Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O’nun varlığını gözardı ederek elindeki her şeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır. Tüm âcizliğine rağmen kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan, büyüklenir ve inkâra kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Mûsâ’nın söylediği gibi; “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.” 2900
Suad Yıldırım, bu isim hakkında şunları söyler: “Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” demektir.Yalnız bir Medenî âyette2901 geçer. Kur’an; sıfat, masdar ve fiil şekilleriyle hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmış2899]
3/Âl-i İmran, 26
2900] 14/İbrâhim, 8
2901] 3/Âl-i İmrân, 26
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 637 -
tır. Onun “Hükümrân” olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de, beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.
Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini halklarına kabul ettirmek için, bir İlâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir. Yahut, hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir. Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok, birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul etmelerinin doğru olduğunu kabul ediyoruz.
İnsan, taptığı Tanrının hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına, ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir. Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece, tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi. Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdar’ın temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı gösterebilir. “Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner”, kral, Tanrı Anu’dan iktidarını alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir, sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir. Bütün iktidar bir Tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde Tanrı, “Han”, yani kâinatın Hükümdarıdır. Moğollarda da böyledir. Fakat Tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil; yerdeki temsilcileriyle, Hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrı’nın oğlu Cengiz Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi. Hindistan’daki Semâvî Tanrı Varuna hükümdardır. Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Yunanistan’da Zeus’da da hükümranlık vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar. İtalya’da Jupiter, mutlak hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir, hem kral, hem baş râhiptir. İlâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon, bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado kültü, halen Japonya’da mevcuttur.
M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü yahûdiler, Allah’ı Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler, krallarının Tanrı ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından seçilmiştir.2902 “İmparatora tapınma (Sezarizm), Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdilerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini “insanlı2902]
Kur’an’da 2/Bakara, 247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından kral olarak gönderildiği bildirilir
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen “Allah’ın melekûtu”, hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında: “Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden önce Mâlik (Kral)dır.
Dinler tarihçisi M. Eliade, dünyanın hemen her yerinde, ayrı ayrı toplulukların inandığı Yüce Varlık’ların, neticede unutulup gölgede kaldığını birçok örneklerle gösterdikten sonra, Ulûhiyette hükümrânlık kavramı hakkında diyor ki: ‘Bazı semâvî Tanrı’lar, hükümrân Tanrı olarak tecellî etmek sûretiyle, dinî aktüalitelerini korur veya güçlendirirler, Panteonda, kendi hâkimiyetlerini korumayı pek iyi başaran Tanrılar, işte onlardır (Jupiter, Zeus, T’ien). Monoteist inkılâplar da işte onları lehine olarak meydana gelmiştir: Yahova, Ahura-Mazda gibi’.
Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Tanrı’ya ve yalnız Ona kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir. Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” 2903
Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”2904; “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”2905; “Mülk O’nundur.” 2906
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.”2907 Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefiyne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım’ der. Yiyip tükettiğinden ya da giyip eskittiğinden, veya sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan
2903] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132
2904] 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
2905] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A’râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
2906] 6/En’âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü’min, 16; 64/Teğâbün, 1
2907] 57/Hadîd, 7
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 639 -
ötesi başkasının eline geçecektir).” 2908
Mâlik’l-Mülk: Mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilen. “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin.” 2909
Dünya ve içindekiler Allah’ındır. Oturmuş olduğumuz ev, binmiş olduğumuz arabalar, uçaklar, tarlalarımız, bahçelerimiz, ev eşyalarımız, stoktaki mallarımız kısacası kendimiz de dahil her şey Allah’ındır. Allah Teâlâ zenginliğinin ve imtihanının gereği insanlara mal vererek zenginleştirir ve onlardan şükür ve infak (zekat, sadaka, kendi yolunda olanlara vs.) etmelerini bekler.
Bir zaman sonra tasarruf yetkisi kendisinde olması hasebiyle vermiş olduğu malları bir şekilde geri alır. (Yangın, deprem, hırsızlık, iflas, vs.) Ve kulunun sabrını ölçer. Eğer zenginseniz bilin ki mallarınızı ticarî bir zekânızla kazanmadınız. Allah öyle diledi ve zengin oldunuz.
Eğer fakirseniz yine bilin ki ticarî zekâsızlıktan fakir olmadınız. Allah (c.c.) öyle diledi ve siz fakir oldunuz (Allah (c.c.) bir kuluna zenginlik ya da fakirlik dilemişse gerekli sebepleri de yaratır).
85) ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM
Zü’l Celâli ve’l İkram: Hem büyüklük sahibi hem de fazl u kerem, ikram sahibi. “Büyüklük ve ikram sahibi (Zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin adı yücelerden yücedir.”2910; “Ancak azamet ve ikrâm sahibi (Zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin zâtı bâki kalacak.” 2911
Dünyada insanın hoşuna gidecek sayısız nimet vardır. Allah kullarının hoşnut olacağı çeşitli detaylarla dünyayı süslemiştir. Ancak elbette Allah’ın sonsuz kerem ve ihsanını asıl olarak göstereceği yer cennettir. Kuran’da tasvir edilen cennet, O’nun sonsuz ikramını gözler önüne sermektedir.
Cennetin Kuran’da anlatılan en belirgin özelliklerinden biri ‘nefislerin arzuladığı her şeyin’ verilmiş olmasıdır. Cennetin ‘altından ırmaklar akar’, ‘yemişleri ve gölgelikleri süreklidir’, ‘ne sıcak-ne soğuk, tam kararında bir gölgelik’ vardır. Allah kendisinden bir rahmet olarak sâlih kullarını cennet bahçelerindeki ‘gölgeliklerde ve pınar başlarında’ bulunduracaktır. ‘Çeşit çeşit inceliklere ve güzelliklere sahip’ olan cennette mü’minlere ‘istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol’ verilecektir. Mü’minler, ‘içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere Cennet’e girerler.’ Ayrıca cennette iman edenler için ‘yüksek köşkler bina edilmiştir.’ Bu köşklerin altlarından ırmaklar akmaktadır. ‘Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerinde’ oturur ve etraflarını ‘bakıp seyrederler.’ Bu arada yapılan ikram da son derece ihtişamlıdır. ‘Kendileri için hizmet eden civanlar’ ‘çevrelerinde gümüşten billur kaplar ve kupalar dolaştırırlar.’ Bu hizmetler esnasında
2908] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
2909] 3/Âl-i imran, 26
2910] 55/Rahmân, 78
2911] 55/Rahmân, 27
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mü’minlerin giyimleri de son derece göz alıcıdır; “...Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler, oradaki elbiseleri ipek(ten)dir.” 2912
Kuşkusuz Kuran’daki cennet tasviri yukarıda anlatabildiğimizin çok üstündedir. Aşağıdaki âyetler Allah’ın cennetteki sonsuz keremini ve ikramını açıkça bildirmektedir: “...Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.”2913; “Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.” 2914
Büyüklüğünü hemen hemen her isim ve sıfatta dile getiren Rabbimizin övülmek istediğini bu isimde görmek mümkün.
Allah büyüktür; övülmek ister. Allah (c.c.) kullarına olmadık zamanda ve mekânda farklı nimetler ikram eder; övülmek ister. Allah (c.c.) akla hayale gelmeyecek çeşitlikte ve güzellikte canlı ve cansızlar yaratır; övülmek ister. Övülmeyi hak eden Rabbimiz çok büyüktür.
86) EL-MUKSIT
El-Muksıt: Kullarına muâmelesi, tam adâlet ve merhamet üzere olan. “Aralarında adâlet ile hükmedilir. Ve onlara zulmedilmez.”2915 Âdil olan ve âdil olmamızı isteyen Allah Teâlâ mazlumun hakkını sorarken zâlime de haksızlık etmez. Sonuçta her ikisi de neticeye râzı olur.
“Ey iman edenler, âdil şâhidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” 2916
Allah adâlet yapanların en hayırlısıdır. O’nun mizanı tüm kâinatı kuşatmıştır. O, adâletini dünyada ve âhirette kullarına gösterecektir. Her şeyi hakkıyla gören, her şeyin içini dışını bilen, her şeyden haberdar olan Allah’ın tüm işleri hikmetli ve adâletlidir.
İnsanların yaşamları boyunca işledikleri tüm fiiller muhakkak Allah’ın adâletine göre değerlendirilecektir. Zulüm yapanların zulümleri elbette karşılıksız kalmayacağı, iyi tek bir sözün bile mükafatının verileceği, Kuran’da bizlere bildirilmiştir. Zâten iyi ile kötü bir olamayacağına göre tüm bunların adilce değerlendirileceği bir yer olmalıdır. İşte bu yer âhirettir; Allah’ın sonsuz adâletinin tecelli edeceği yer...
Dünya hayatında inkârcıların peygamberlere ve mü’minlere çıkardıkları zorluklar, engellemeler, attıkları iftiralar elbette yanlarına kâr kalmayacaktır. Mü’minlerin cennetteki mertebesini yükselten tüm bu zorluklar, inkârcıların da cehennemin en alt tabakalarına inmelerine vesile olacaktır. Allah hesap gününde son derece duyarlı terazilerle hiçkimseyi haksızlığa uğratmayacak, dünyada
2912] 35/Fâtır, 21
2913] 43/Zuhruf, 71
2914] 76/İnsan, 20
2915] 10/Yunus, 54
2916] 5/Mâide, 8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 641 -
onlara verdiği sürenin sonunda sonsuz adâletine uygun olarak hesabını çok seri olarak görecektir. Şüphesiz Allah hiçbir şeyi unutmayan ve vaadine en sadık olandır. İnsanlar dünyada yaptıklarının karşılığını âhirette muhakkak görecektir. Böylece inkârcılar, içinde yaşadıkları küfrün, en acı şekilde karşılığını bulacak, Allah’a imanında ve bağlılığında kararlı olanlar ise yaptıklarının karşılığını en güzeliyle muhakkak Allah’tan alacaklardır: “Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefâ gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” 2917
Allah’ın adâletini düşünürken kesinlikle bir insanın adâlet anlayışıyla değerlendirme yapılmamalıdır. Çünkü Allah’ın adâleti hiçbir şeyle kıyaslanamaz. İnkar eden bir insan isteklerine ve zaaflarına uyabilir, adâleti gözetirken duygusallığa kapılabilir, karşısındaki hakkında yanlış hüküm verebilir ve karşısındaki insanın yaptıklarını unutabilir. En önemlisi de karşısındakinin içinden geçirdiklerini bilmesi mümkün değildir. Allah ise asla yanılmaz ve asla unutmaz. Her insan için onun her hareketini gözetleyen ve kaydeden adil melekler tayin etmiştir. Bu melekler insanların hem içinden geçeni, hem de tüm eylemlerini yazarlar. Sonuç olarak Allah insanın ruhuna tamamiyle hâkimdir. Böylece en adâletli hüküm verecek olan da kendisidir. Kur’an, Allah’ın her zaman âdil olduğunu açıkça söylemektedir:
“Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir ‘hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar.” 2918
Yapılan tüm kötülüklerin, iman edenlerın aleyhine kurulan örgütlenmelerin, hazırlanan tuzakların karşılığı en küçük ayrıntısına kadar âhirette verilecektir. Allah inkârcılara, dünya hayatında aslında yalnızca onların kötülüklerini arttırmaya yarayacak mal, mülk, zenginlik ve bunun gibi birçok imkân verebilir. Mü’minlere de buna aldanmamalarını bildirir. Çünkü kısacık dünya hayatının karının, âhirettekinin yanında hiçbir anlama ve öneme sahip olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Hele sonsuz bir cehennem o inkârcılara gittikçe yaklaşıyorken...
Asıl yurt olan âhirette her nefis yaptıklarını karşısında hazır bulacaktır. Allah sonsuz adâletinin tecellisini kullarına, cennetinde ve cehenneminde sonsuza kadar gösterecektir. Allah en sonunda kendisine iman edenlerla inanmayanların arasını hak ile ayıracaktır.
“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adâlet yapanları sever.” 2919
“Şüphesiz Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” 2920
2917] 48/Fetih Sûresi, 10
2918] 17/İsrâ, 71
2919] 60/Mümtehine, 8
2920] 4/Nisâ, 58
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adâletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adâletle hüküm yürütenleri sever.” 2921
“De ki: ‘Rabbimiz (kıyâmet günü) bizi bir arada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile bâtılın arasını) açandır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.” 2922
Allah’ın ‘El-Muksıt’ isminin tecellisini; koyduğu kanunlarda, tabiattaki canlılarda ve yaşamlarındaki âhenkte görmek mümkün.
87) EL-CÂMİ’
El-Câmi’; Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Hesap günü için kullarını ve her istediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan anlamındadır. Cem, dağınık şeyleri bir araya toplamak demektir. Allahu Teâlâ vücutların ölümden sonra yürüyerek dağılmış olan zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenleri yeniden diriltecektir. Sonra yine, yaratılmış olan herkesi Arasat meydanında toplayacak, hak sahiplerini, hasımlarıyla huzurunda karşı karşıya getirecektir.
El-Câmi’, Esmâü’l-hüsnâ’dan olarak Kur’an’da şöyle geçer: “Ey Rabbimiz, muhakkak ki sen (vukuunda) hiç bir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olansın. Şüphesiz Allah sözünden caymaz.”2923; “...Allah, muhakkak ki, münâfıkları da, kâfirleri de Cehennem’de toptan bir araya getirecek olandır.”2924; “Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, vaadinden cayıp dönmez.” 2925
Dağınık şeylerin biraraya toplanması demek olan ‘cem’ kelimesi, Allah’ın tüm evrendeki sistemler üzerindeki hâkimiyetini gösteren sıfatını ifâde eder. Evreni ve içindekileri yaratan Allah, canlı ve cansız tüm varlıklara dilediğini yaptırma, istediği yerde ve istediği şekilde toplama kudretine sahiptir. Nitekim Allah dünyada mü’minleri bir araya toplayacağını vaat etmiştir.
“Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” 2926
Ancak gerçek toplanma günü kıyâmetle gerçekleşecektir. Kendisinden şüphe olmayan kıyâmet gününde, Allah’ın bütün kulları O’nun huzurunda toplanacaklardır. Dünyada kendisini ve elçilerini yalanlayan kişilerin inkârlarını ve bu inkârlarından kaynaklanan bütün eylemlerini bilen Allah, elçileriyle tüm insanlığa haber verdiği büyük hesap gününde, gelmiş geçmiş tüm toplumları biraraya toplayacaktır. Sur’a üfürüldüğü gün suçlu günahkarların tümü biraraya
2921] 5/Mâide, 41
2922] 34/Sebe’, 26
2923] 3/Âl-i İmran, 9
2924] 4/Nisâ, 140
2925] 3/Âl’i İmran, 9
2926] 2/Bakara, 148
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 643 -
getirilecekler ve yaptıklarından topluca hesaba çekileceklerdir. İnkâr edenler yine topluca, yüzükoyun cehenneme sürülecek, lâyık oldukları karşılığı yine yandaşlarıyla beraber topluca göreceklerdir.
Allah kendisine iman edenleri ise tüm yaptıklarına bir karşılık olmak üzere dünyada beraber oldukları gibi cennette de hep birlikte ağırlayacaktır. Allah takvâ sahiplerini de önderleriyle birlikte bir heyet halinde huzuruna getirecektir. Onlar nurları önlerinde ve yanlarında olacak şekilde, Allah’ın izni ve rahmetiyle topluca cennete gireceklerdir. Kendisini inkâr eden insanları ise, dünyada da birbirlerine arka çıkıp örgütlendikleri gibi, cehennemde de hep birarada tutacak birbirleriyle çekişip durmalarına izin verecektir. Zulmedenlerin eşleri ve taptıkları hep birarada olacaklar, yaptıklarının karşılıklarını cehennemin dar bir köşesinde hep beraber göreceklerdir. O çok güvendikleri eşleri ve dostlarıyla birlikte cehenneme sürülmenin azabını yaşayacaklardır. Allah dünyada şeytana uyan insanları âhirette biraraya toplayarak cehenneme süreceğini aşağıdaki âyetiyle bildirmiştir: “O, size Kitapta: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Doğrusu Allah, münâfıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır.” 2927
88) EL-ĞANÎ
el-Ğanî: Zengin olmak, başkasına ihtiyacı olmamak anlamına gelen “Ğınâ” masdarından sıfat olan Allah’ın güzel isimlerinden biridir. el-Ğanî ismi ve sıfatı Kur’an-ı Kerîm’de yedi yerde Allah hakkında kullanılmıştır.
Allah’ın ganî olması, zat ve sıfatları itibarıyla başkasından müstağnî olması anlamındadır. Gerek zat ve sıfatlarında, gerek işlerinde hiçbir zaman, hiçbir sûrette, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bunun yanında her şeyin kendisine muhtaç olduğu tek zengin O’dur: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, işte zengin ve hamde lâyık olan O’dur”2928; “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” 2929
Allah’ın, başkasının kendisine ibâdet etmesine de ihtiyacı yoktur. İnsanların O’na inanıp ibâdet etmeleri, kendisine bir yararı olmadığı gibi, inanmamaları ve emirlerine itaat etmemelerinin de kendisine bir zararı yoktur. “Ve Mûsâ dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi bilin ki Allah zengindir, (sizin Şükrünüze muhtaç değildir, zatında) övülmüştür”2930; “Kim şükrederse kendisi için şükreder, kim nankörlük ederse muhakkak ki, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır.” 2931
Allah’ın bu ismi Kur’an’da, diğer isimlerinden Halîm, Hamîd, Kerîm gibi isimlerle zikredilmektedir. Böylece Allah’ın, başkalarına muhtaç olmamakla birlikte yaratıklara ve özellikle insanlara karşı ilgisiz, ihtimamsız olmadığı belirtilmektedir.
2927] 4/Nisâ, 140
2928] 35/Fâtır, 15
2929] 47/Muhammed, 38
2930] 14/İbrâhim, 8
2931] 31/Lokman, 12
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, “rahmet sahibi gânîdir.” 2932
Allah’ın ibâdetlerimize bir ihtiyacı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bunu gayet açık ve birçok âyetinde ifâde etmektedir: O’nun rızâsı için kesilen “kurbanlık hayvanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşır; O’na ancak sizden takvâ ulaşır.” buyurur.2933 O halde insan Allah’a kulluk ederken, O’nun emirlerini yerine getirirken Allah’a minnet etme gibi bir duyguya kapılmamalıdır. Kula yaraşan, Rabbini bu şekilde tanıması; O’na muhtaç olduğunu hatırından çıkarmaması, bütün ihtiyaçlarında O’na yönelmesidir. 2934
89) EL-MUĞNÎ
El-Muğni: Dilediğine zenginlik veren, istediğini zengin eden. “O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan zâlim, çok nankördür.”2935; “...Allah dilerse size lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.”2936; “Doğrusu muhtaç olmaktan O kurtardı ve sermaye verip hoşnut kıldı.” 2937
Gerçek zenginlik yalnızca Allah’a aittir. O dilediğini kendi fazlından zengin kılar, dilediğini de belli bir süreye kadar yoklukla dener. ‘Vâris’ sıfatında da belirttiğimiz gibi her şeyin vârisi yalnızca Allah’tır. İnsanların dünyada sahip oldukları zenginlikler, mal-mülk de yalnızca Allah’a aittir. Hiçkimse kendine ait herhangi bir şeyi ölümünden sonra yanına alamamakta, artık o metaların sahibi olamamaktadır. Hayatı boyunca çalışıp kazandığı her şeyi muhakkak geride bırakmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen yaşadığı kısa hayatta mal mülksahibi olmakla övünen, zenginliğiyle büyüklenen ve bunun sonucunda Rabbini unutan kişiler için Allah Kuran’da şöyle hükmetmiştir: “Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.” 2938
Allah dilediği kullarını ise dünyada büyük bir mülkle ödüllendirmiştir. Özellikle elçilerine verdiği büyük mülke Kuran’da pek çok âyetle dikkat çekilmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Muhammed, Hz. Dâvud ve Hz. Yusuf, Allah’ın dünyada büyük bir zenginlikle ödüllendirdiği elçilerindendir. Hz. Süleyman ise dünya üzerinde hiç kimseye verilmeyen büyük bir mülkü Rabbinden talep etmiş ve buna sahip olmuştur. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki, Allah’ın elçileri kendilerine verilen mülkü Rablerini râzı etmek, O’nun hoşnut olacağı hayırlar işlemek için kullanmışlardır. Ellerindeki her şeyi, sahip olduklarıyla övünüp şımaran, mülkün gerçek Sahibini unutan insanlardan çok farklı bir amaçla harcamışlardır. Çünkü onlar bilirler ki mülk Allah’a aittir, dilediğine mülk veren Allah, dilediğinden de mülkünü geri alabilir.
2932] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 206
2933] 22/Hacc, 37
2934] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/212-213
2935] 14/İbrâhim, 34
2936] 9/Tevbe, 28
2937] 53/Necm, 48
2938] 23/Mü’minûn, 55-56
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 645 -
Görüldüğü gibi evrendeki her şeyin tek hâkimi, mülkün yegâne sahibi olan Allah, dünyada dilediği insanı zengin kılmaktadır. Gerçek zenginliği ise âhirette verecektir. Kendisine iman eden, tüm hayatını sâlih ameller işleyerek, O’nun rızasını kazanmaya çalışarak geçiren mü’minleri, âhirette çok büyük bir zenginlikle nimetlendirecektir. Rabbini râzı ederek cennete girmeye hak kazanan sayılı insanın orada karşılaşacağı zenginlik, Kuran’da çok sayıdaki âyette detaylı olarak tarif edilmiştir:
“Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde yaslanıp dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler. (Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış. Çevrelerinde gümüşten billur kablar, kupalar dolaştırılır. Gümüşten billur kaplar ki, onları belli bir ölçüyle tesbit etmişlerdir. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir. Bir pınar ki orada «selsebil» olarak adlandırılır. Çevrelerinde (gençlikleri ve dinçlikleri) ebedi kılınmış civanlar dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın. Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir. Şüphesiz, bu, sizin için bir mükâfaattır. Sizin çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür.” 2939
Tüm mülkün sahibi olan Allah Teâlâ’nın bu isminin tecellisini müslüman olsun olmasın tüm zenginlerde görmek mümkün. Allah Teâlâ dilediğini, dilediği yoldan zengin eder. Böylece hem kendi ismini tecelli etmiş olur hem de o kulunun ‘zenginlikle imtihanı’ için start vermiş olur.
90) EL-MÂNİ’
El-Mani: Koruyucu sebepler yaratarak zararları önleyen, istemediği bir şeyin meydana gelmesini istemeyen. Kulları üzerinde maddî ve mânevî tasarruf yetkisine sahip olduğunu bu isminde de görüyoruz. “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana hayır verirse, şüphesiz O her şeye kadirdir.” 2940
El-Mânî’, Yasaklar koyup bunlarla kullarına insanca yaşama fırsatı tanıyan demektir. Allah Teâlâ’nın nehiylerine bakıldığında onların insan fıtratını korumakta olduğu görülür. Yalan söylemeyiniz, zinâ etmeyiniz, adam öldürmeyin, haram yemeyin, iftirâ etmeyin, gıybet, hırsızlık etmeyin, söz taşımayın, insanların ne yaptıklarını araştırmayın, zulmetmeyin, hakaret etmeyin, kötü sözleri iftirâ, yalanı nakletmeyin, Allah’a ortak koşmayın, dinde tartışmayın, ana babaya öf demeyin, nehiyleri binlerce yıllık insan tecrübesi ile sâbittir ki, hayır ve iyiliğin ortaya çıkış vesilesi bunlardır.
Kötülüğün insanca anlamı yanında, şeriatce de anlamı belirlenmiş, bunu yapanlar uyarılarak kötülüğün insanlara kendi yapıp durdukları işlerden meydana geldiği Yüce Allah tarafından defalarca belirtilmiştir.
2939] 76/İnsan, 11-22
2940] 6/En’âm, 17
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ imtihanı gereği bazen kullarına hiç beklemedikleri bir anda bir musibet göndererek sabırlarını ölçer. Buradan şunu anlayabiliriz: Fâili kim olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, ister savaşta ister depremde, ister yangında, isterse de trafik kazalarında her hangi bir musibet gelmişse; Allah’ın takdiri ile olmuştur. Yani o musibetin isabetinde Allah’ın izni söz konusudur.
Güçlü olduğunu, hastalara şifa, sıkıntılara deva vermenin tek mercii kendisi olduğunu bu ismi ile de dile getiriyor.
91) ED-DÂRR
Ed-Dârr: Dilediği kuluna zarar veren; O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen demektir. Elem verici şeyler yaratan anlamında Allah’ın isimlerinden biri. Zıddı, en-Nâfi’dir.
Menfaatleri ve mazarratları yaratan, ancak Allah’tır. Bütün olaylar sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yok olanı var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak’tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaat ve zararlarına hâkim ve rakipsiz müessir ancak Allah’tır. O, insanlara, menfaat ve zararları ayırt edici kuvvet vermiştir. Yani insanlar akıl ve ilimle hayır veya şerri birbirinden ayırabilirler. Dünya imtihan yeridir ve zâhirde kötü olarak görünen, aslında iyi olabilir veya bunun tersi de mümkündür. Bunun sırrını ancak Allah bilir.
Sözlükte “darre” zarar vermek demektir. Zarar da aynı şekliyle dilimize geçmiştir: ed-Dararü. İsm-i fâil olan ed-dârr, meselâ “durrin” şeklinde şu âyette geçmekte ve Allah’ın kullarına zarar vericiliği sıfatını açıklamaktadır: “Allah sana bir zarar isabet ettirecek olsa, o zararı O’ndan başka hiçbir kimse kaldıramaz. Eğer sana bir hayır (nimet) da dokundurursa, işte o, her şeye hakkıyle Kadir’dir.” 2941
Diğer âyetlerde de, Allah’ın bir zarar vermeyi dilemesini hiçbir şeyin önleyemeyeceği; yine bir hayrını da hiç bir şeyin engelleyemeyeceği açıklanmaktadır. Dönekler, Allah’a hiçbir zarar veremez.2942 Sapıklık, Allah’ı bırakıp kendisine bir zarar veya fayda vermeyen şeye tapan kimsenindir.2943 Ehl-i Kitap, müslümanlara bir iyilik dokunduğu zaman, bu onların kötüsüne gider; bir kötülük dokununca da buna sevinirler.2944 İnsanlar kendilerine bir zarar dokunduktan sonra Allah onlara rahmet ettiği zaman hemen âyetler hakkında hileye saparlar.2945 Allah insana uğradığı zarardan sonra tekrar nimetler tattırdığında, o, kötülükler başımdan gitti diye sevinir. İnsan çok sevinen, çok öğünen bir mahlûktur.2946 İnsanlara zarar verenlere, Allah’ın hükümlerine karşı gelenlere Allah’ın zarar vermesi haktır. 2947
2941] 6/En’am, 17
2942] 3/Âl-i İmran, 144
2943] 22/Hacc, 12
2944] 3/Âl-i İmrân, 120
2945] 10/Yûnus, 21
2946] 13/Ra’d, 10
2947] Şamil İslâm Ansiklopedisi, I-355
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 647 -
“...Rahmân (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa onların şefaati bana bir fayda vermez, beni kurtaramazlar.”2948 Allah Teâlâ, kullarını hastalıkla, candan ve maldan eksiltmekle imtihan eder. Bu üç kanaldan (hastalık, can ve mal) gelen musibetler, Allah’ın ‘El-Dârr’ isminin tecellisidir. Sebepler ne olursa olsun tüm şerler Allah’ın bilgisi ve izni dahilinde isabet eder.
Allah (c.c.) ateşi yaratmıştır; yemek pişirir faydalanırsın. Kendi iradeni kullanarak kendini yakmak istersin O ateş seni yakar, sana zarar verir, şer işlemiş olursun. ‘Ed-Dârr’ ismine yakini iman sabrı da doğurur. Madem başıma gelecek tüm belâ ve musibetler Allah’ın izni ile; o zaman neden sebeplerden korkayım ki… Madem başıma gelecek tüm musibetler Allah’ın izni ile; o zaman Rabbim benim sabrımı görmek istiyor der sabrederim.
Dişiniz bile ağrısa Allah’ın (c.c.) ‘ed-Dârr’ isminin tecellisindendir... 2949
92) EN-NÂFİ’
En-Nâfi’: Dilediğine fayda veren demektir. “De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime her hangi bir fayda ve zarar verebilecek güce sahip değilim.” 2950
Sıkıntı veren şeyleri kulun isteğine göre yaratan O olduğu gibi, hayır veren şeyleri de halk eden eden O’dur. Dert ve tasanın hayatta yer aldığını inkâr etmemiz söz konusu değildir. İnsanların karşılıklı münâsabetlerinde kendi anlayışlarına göre farklı bakış açılarının bulunması çok olağa iken yaşadığımız hayat ne hikmetse bunu çok çabuk unutturuyor ve insan sosyal ilişkilerinde hep kendini haklı çıkartacak biçimde davranış başkalarını suçlayabiliyor. Bütün olaylar karşısında temkinli olmak dert ve tasanın nereden kaynaklandığını tesbit etmek gerekir. Sıkıntı insana kendi sınırlarını bilememekten gelir, ince zekâ, akıl, ferâset, maddî-Mânevî güçlerimizin bizleri nereye götüreceğini çok iyi hesap etmeliyiz. Dertsiz insanın olamayacağını da unutmayalım.
Hayırları insan eliyle yaratan Rabbimizin şânı çok yücedir. İnsana bu boyutta böyle bir cilve verilerek hayata sevgi oluşturulmaya çalışıldığını anlıyoruz. Bütün mahlûkat O Yüce Rabbin merhametinin hürmetine benlik, senlik vehimleriyle sevinip duruyor ve bundan da kendilerine pay çıkartabibiyor.
‘Ed-Dârr’ isminin tecelli ettiği kullarından, dilemiş olduğu kuluna ‘En-Nâfi’ ismini tecelli ederek ona bir lütufta bulunmuş olur. İnsanlar üzerinde her türlü tasarruf yetkisi sadece kendisinde olan Allah Teâlâ yine dilemiş olduğu kula dilediği şekilde fayda verir ve hiçte ihtiyacı olmadığı halde ondan teşekkür bekler.
Aynı ilacı kullanan hastalarda ‘En-Nâfi’ isminin muhâtabı şifa görür!
2948] 36/Yâsin, 23
2949] Allah’ın ‘Eş-Şafi ismine sığınıp diş doktoruna gitmek ve şifâ için duâ etmek yerinde bir davranıştır.
2950] 7/Arâf, 188
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
93) EN-NÛR
En-Nûr: Alemleri nurlandıran, aydınlatan. “Allah, göklerin ve yerin nûrudur...”2951; “Allah mü’minlerin dostudur. Onları zulmetlerden nûra çıkarır.” 2952
Işığını başkasına borçlu olmayan bizatihi mutlak nur, âlemleri nurlandıran, varlığı rahmet nuruyla kuşatan Allah’tır. “Allah, göklerin ve yerin (tüm kâinatın) nurudur.”2953 Mutlak nura, hatta o nurun tecelli etmesine (yansımasına) insan tahammül edemeyeceği gibi, aynı zamanda onu tümüyle kavrayamaz. Nitekim, Hz. Mûsâ, Allah’ı görmek istediğinde, ona, Allah’ın nurunun tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Mûsâ (a.s.) bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip bayıldı.2954 Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde, bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın en açık ve en aydın varlık olmasına rağmen görülememesi bununla ilgili kabul edilmiştir. Yani O, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki “gizli”, bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne tam doğuda ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.”2955 Bu ayet, sınırsız olanı sınırlı olan insan idrakine yakınlaştırmak için bir örnektir. Göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nuruyla hidayete erdiren Allah kastedilmektedir. Allah, nurun yaratıcısı, var edicisidir: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulumâtı ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) var eden Allah’a mahsustur.” 2956
Nur, kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Öte yandan görünebilirlik olduğu ve eşya göze göründüğü zaman, insan, nur (ışık) vardır der. Allah’a bu temel anlamıyla “Nur” denmiştir. İnsanın Allah için kullandığı tüm kelimeler, fizikî çağrışımlardan uzak temel anlamlarıyladır. Sözgelimi, Allah’la ilgili “görme” kelimesini kullandığımız zaman, bu, hiçbir zaman Allah’ın insanlar veya başka yaratıklar gibi kendisiyle gördüğü gözü bulunduğu anlamına gelmez. Bu kelime, Allah hakkında mecazî anlamda kullanılmakta olup, ancak zayıf akıllı birisi, işitmenin, görmenin bizim algıladığımız sınırlı ve dar anlam dışında mümkün olamayacağı yanılgısına düşer. Yine “nur” kelimesini, ışıklı bir cisimden çıkan ve ağtabakaya çarpan fizikî ışık anlamında kullanmak kısa görüşlülük olacaktır. Bu kelime Allah hakkında da ve sınırlı anlamıyla değil; ancak mutlak anlamıyla kullanılır. Yani evrende yalnızca O, tezâhürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir. Aksi halde kâinatta karanlıktan başka
2951] 24/Nûr, 35
2952] 2/Bakara, 257
2953] 24/Nur, 35
2954] 7/A’râf, 143
2955] 24/Nur, 35
2956] 6/En’âm, 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 649 -
hiçbir şey olmaz. Işık veren ve başka şeyleri aydınlatan her şey, ışığını O’ndan alır, hiçbir şeyin ışığı kendinden değildir.
Allah, nasıl değişik isimlerini evrende sergiliyor ve bu isimler tecelli ediyorsa, evrenin bütününde Nur ismiyle de tecelli etmektedir. Evrendeki her varlığın yansıttığı nur Allah’ın nurudur veya onun nurundandır.
Allah için kullanılan “nur” kelimesinden; her şeyi kuşatan ve aydınlatan, vahyinin ve o vahyin içerdiği kurtuluş ve gerçek iç aydınlığının kastedildiğini belirten ayetler vardır. “Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah, nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”2957 Buradaki nur, Rasülüllah’a vahyedilen İslâm’dır.
Allah (c.c.) güzeldir, güzeli sever. Doğrudur, doğruları sever. Âdildir, adil olanları sever. Âlimdir, cehaleti sevmez. İnsanları karanlıktan kurtarıp ‘İmanla aydınlanmaları için Kur’an ve peygamberler göndermiştir. Artık her kim peygamberin getirdiklerine iman etmişse Allah’ın ‘El-Nur’ isminin parıltısını taşıyor demektir.
Kendisini ‘Nur’lu olarak tanıtan Allah Teâlâ’nın diğer isim ve sıfatları da aynı görüşte; ‘İman et, nurlan!’ Allah Teâlâ ‘El-Nûr’ isminin tecellisini; ‘hidâyete eren tüm insanlarda (hatta zencide de) gökteki yıldızlarda, güneşte ve ayda görmek mümkün.
Allah ‘Nur’ sıfatının sahibidir ve yukarıdaki âyette de bildirildiği gibi göklerin ve yerin nuru O’dur. Ancak Allah bu sıfatını insanlar üzerinde de tecelli ettirir. Allah’a iman eden, O’nun büyüklüğünü tanıyıp takdir eden, hak din olan İslâm’a yönelen ve İslâm ahlakıyla yaşayan kullarına da kendinden bir ‘nuru’ nimet olarak verir:
“Allah, kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah’ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” 2958
İnkârcıların durumu ise tam zıttıdır. Onlar için yeryüzünde tek bir ‘nur’ kaynağı dahi yoktur. İçinde bulundukları karanlıklardan çıkmak için bir yol bulabilmeleri de mümkün değildir. Allah inkârcıların içlerinde yaşadıkları karanlığı şöyle tarif etmiştir: “Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” ?
Allah kâfirleri karanlıklar içinde bıraktığı gibi mü’min kullarını da her işlerinde karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu iki grubun durumlarının birbirinden çok farklı olduğuna ve mü’minlerin kesin bir üstünlük içinde olduklarına dair Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir: “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir.” 2959
2957] 9/Tevbe, 32; 61/Saf, 8
2958] 39/Zümer, 22
2959] 6/En’âm, 122
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’minleri doğru yola, ‘kendinden olan bir nura’ yöneltmek için Allah çeşitli uyarılar gönderir. Gerek elçileri, gerekse elçileriyle gönderdiği hak kitapları birer ‘nur’ kaynağı kılar. Onların getirdiği hükümlere uyanlar ise doğru yola ulaşmış ve Rablerinden olan bir ‘nuru’ kazanmışlardır: “Ey Peygamber, gerçekten biz seni bir şâhid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).” 2960
“Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, merhamet edendir.” 2961
“Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir.” 2962
Allah’ın sâlih kulları sonsuza kadar hoşnutluk içinde yaşayacak, nurlarıyla tanınacaklardır. İnkar edenler ise âhirette de sonsuz bir karanlık içinde kalacak ve mü’minlerin sahip olduğu nurdan isteyeceklerdir. Mü’minlerle inkârcıların âhiretteki bu zıtlıkları âyetlerde şöyle bildirilmiştir:
“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. O gün, münâfık erkekler ile münâfık kadınlar, iman edenlere derler ki: ‘(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıpyararlanâlim.’ Onlara: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın’ denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 2963
“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. “ 2964
“O’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size duâ etmektedir). O, mü’minleri çok esirgeyicidir.” 2965
“Yer, Rabbi’nin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şâhidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar.” 2966
“Allah’a ve O’nun Resûlü’ne iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehidler (veya şâhid)lerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da cehennem halkıdır.” 2967
“Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine iman edin, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve
2960] 33/Ahzâb, 45-46
2961] 57/Hadîd, 9
2962] 5/Mâide, 15-16
2963] 57/Hadîd, 12-13
2964] 2/Bakara, 257
2965] 33/Ahzâb, 43
2966] 39/Zümer, 69
2967] 57/Hadid, 19
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 651 -
size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 2968
94) EL-HÂDÎ
El-Hâdî: Hidâyet lütfederek bâtıldan ve dalaletten uzaklaştıran. “...Hidâyet verici ve yardımcı olarak Rabbim yeter.”2969; “Şüphesiz ki Allah iman edenleri, kesinlikle doğru bir yola yöneltir.” 2970
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rububiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder.
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şamil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl, zeka ve zaruri bazı bilgiler ihsan etmesidir. Tâhâ, 50 ve A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”2971 âyetinde olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini arttırır.”2972; “Allah, iman edenleri hidâyet etti.”2973 âyetlerinde olduğu gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi buna hidâyet etti.”2974 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak ki
2968] 57/Hadîd, 28
2969] 25/Furkan, 31
2970] 21/Hac, 54
2971] 21/Enbiyâ, 73
2972] 47/Muhammed, 17
2973] 2/Bakara, 213
2974] 7/A’râf, 43
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”2975 “Her millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.”2976 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.”2977 gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler, fasıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükafat vermekten ibaret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu, Allah nasıl hidâyet eder?”2978; “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”2979; “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 2980
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna dâvet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür ama, gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama, yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihya ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihya etmiş gibi olur.”2981 Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken2982 öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medeni zannedilen Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz.
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip, sonra hidâyet edendir.”2983; “Ne zaman benden bir “hüdâ” gelir de, kim benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.” 2984 Yeryüzündeki hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol, diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye” dir. Allah’ın insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul
2975] 42/Şûrâ, 52
2976] 13/Ra’d, 7
2977] 28/Kasas, 56; Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir.
2978] 3/Âl-i İmran, 86
2979] 2/Bakara, 258
2980] 2/Bakara, 272
2981] 5/Mâide, 32
2982] Maide, 32
2983] 20/Tâhâ, 50
2984] 2/Bakara, 38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 653 -
etmektir. Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesâd çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet için kulun çabası gerekir. İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk iman edenler, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara va’d eder, içlerine kuruntular eker. “Elbette senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’ dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.’ (İblis) Onlara va’d eder, ümit verir.”2985 İşte, şeytanın va’dine verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fasıktırlar, facirdirler... Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’an-ı Kerim’de “çok uzak bir dalal” denir.
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasüllerin öğretilerine kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeğe, hayatlarını sürdürmeğe çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini arttırır, onları sırat-ı müstakimde sabitleştirir. “Allah, İhtida edenlerin hidâyetlerini arttırdı ve onlara takvâlarını verdi.” 2986 İhtidalarında sabit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.” 2987 Allah’ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvalarına kapılıp, dalâlete düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasden olsun. Sırat-ı müstakimde olmamak veya sırat-ı müstakimi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.2988 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenab-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “ De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtida eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil
2985] 4/Nisâ, 118-120
2986] 47/Muhammed, 17
2987] 64/Teğabün, 11
2988] Örnek olarak bk. 6/En’am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A’râf, 30; 13/Ra’d, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değilim.”2989; “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 2990
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat, rasüller Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır; yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin va’dlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak rasüller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır.
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene “işte Kur’an!”2991 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Allah Teâlâ dilediği kulunu karanlıktan çıkarır, dilediği kulunu da karanlıkların derinliklerine iter. Allah Teâlâ kimseye zulmetmez. Çağrısına kulak verenleri ‘El-Hadi’ isminin muhatabı yapar, dâvetine icâbet etmeyenlerin de cehennemdeki ateşinin derecesini arttırır.
Allah Teâlâ’nın ‘El-Hâdi’ isminin tecellisini; yeni müslüman olanların yaşantılarında daha net bir şekilde görmek mümkün.
95) EL-BEDÎ’
El-Bedî’; Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıkları yoktan var eden ve bunun için bir örneğe ihtiyaç duymayan, örneksiz, misalsiz, acib ve hayret verici âlemler icat eden anlamına gelmektedir.
Bedî, hiç birinin örneği yokken sayısız şeyler icat eden; düşünmeye, araştırmaya muhtaç olmadan kolaylıkla ve daima misilsiz şeyler yaratan, icat eden, Allah’u Teâlâ’dır. Örneği yokken, Allah’ın kudreti ile meydana gelen fevkalâde güzel ve insana hayret verici şeylere ibda’ olunmuş mânâsına bedî’ denilir. Her tür, yoktan ve benzersiz olarak yaratılmıştır. Bir türün bütün fertleri de tamamiyle birbirinin aynı değildir.
Bedî’ sıfati, “daha önce bir misali olmaksızın ve misale uymaksızın bir şey yapmak” demek olan ibdâ’ masdarından ism-i fâil olan mubdi’ yerine kaimdir. “İcat eden” mânâsına gelir. Bu sıfat Kur’an-ı Kerîm’de “Göklerin ve yerin yaratıcısıdır
2989] 10/Yûnus, 108
2990] 13/Ra’d, 33
2991] 2/Bakara, 2
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 655 -
O. O, bir şeye hükmetti mi ona ancak “ol” der, o da oluverir.”2992 âyetiyle; “O, gökleri ve yeri yoktan varedendir. O’nun nasıl çocuğu olabilir? O’nun bir eşi de yoktur. Her şeyi O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.”2993 âyetinde açıklanmıştır. Allah Teâlâ kâinatı hiç bir örneği olmaksızın, ilksizlikte ol diye eşsiz ve benzersiz yarattı. 2994
Cenâb-ı Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından biri. Kendinden türediği Be de’ fiilî “icat etmek, örneksiz yapmak, yokken eşsiz biçimde ortaya koymak” demektir. Allah’la ilgili olarak kullanıldığında, “aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmek” anlamı da verilmiştir.2995
Kelime, Kur’an’da çok az yerde geçer. Bir âyette, hristiyanlar’ın ruhbaniyyeti ibtidâ’, yani Allah kendilerine emretmediği halde, sonradan icat ettikleri ifade olunurken;2996 bir başka âyette, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “bid’an mine’r-rusul” yani, kendinden önce hiç rasûl gelmemiş de, kendisinin ilk defa rasûlluk iddiasında bulunan biri olmadığı ve Risâlet’i icat etmediği anlatılır. 2997
Kur’an’da yaratılışla ilgili olarak, onu tabiî, biyolojik, müşahhas, mücerred, maddî-manevî... her yönden ve bütün safhalarıyla açıklayan ‘ halk, fatr, ber, inşa, tasvir, tesviye, istiva, ca’l, vaz’, medd, inbat, ihrâc, ta’dîl, binâ, raf’, bast, ferş, mehd...’ gibi çeşitli kelimeler kullanılır. Yaratılış, bir yandan böyle yeri yayma, üzerine dağları mıhlama, dağlar üzerinde yollar yapma, duman halindeki göğü yedi gök halinde tesviye etme, dünya semasını süsleme, ay’ı ışıklı, güneşi lamba kılma ve cinleri alevli ateşten, insanı ise derece derece kuru toprak, kara balçık, nutfe, rahim cidarına asılan aşılanmış yumurta, kan pıhtısı, bir çiğnem et, sonra kemikler ve etten yaratma gibi ifadelerle anlatılırken, bir yandan da daha mücerred tarzda yaratılışın sadece bir kelime’ olduğu ifade edilir. Esmâ-i Hüsnâ’dan olan bedî’ ismi, tabiî ve tedricî yaratılışı ve aynı zamanda bu yaratılışın bütünüyle örneksiz ve eşsiz yapıldığını ifade etmektedir. Bu mânâyı, Kur’an’da “O gökleri ve yeri eşsiz, örneksiz ve önünde hiç bir model olmadan yaratan”2998 ifadesinde görürüz
Allah; evvel, âhir, zahîr ve batındır ve Kâinat’ı yoktan, hiçbir varlık hiçbir model ve örnek ortada yokken yaratmıştır. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâli bu eşsiz yaratış için “yaratılışta daha güzeli olamaz.” demiştir. Bu bakımdan, O’nun yaratmasında hiçbir eşi, ortağı olmadığı gibi; O’nun faydalandığı, -hâşâ- kendisinden istifade ettiği bir başka ilâh, bir başka yaratıcı da yoktur. Oysa, Allah’a şirk koşmak gibi, gökleri ve yeri titretecek bir zulmü işleyen insanın herhangi bir şeyi örneksiz, yardımcısız ve tek başına yoktan varlık alanına çıkarması mümkün değildir. İnsan, temelde var olan ve dolayısıyla zihnine kavram halinde Allah tarafından çabasının karşılığında ilham edilen ve gerek kendinden önce, gerekse kendi zamanında yaşayanların fikirleriyle olgunlaşan şeyleri ortaya koyabilir. İnsanın bu özelliği de Bedî’ olanın varlığını ortaya koymaya yeterlidir. 2999
“O göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘OL’ der, o da
2992] 2/Bakara, 117
2993] 6/En’âm, 101
2994] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/216
2995] Râğıp el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garîbi ‘l-Kur’an, 38
2996] 57/Hadîd, 27
2997] 46/Ahkaf, 9
2998] 2/Bakara, 117
2999] Ali Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, II/216-217
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen oluverir.”3000 Allahu Teâlâ yaratmak istediği zaman o şeye ‘ol’ der ve o şey; modeliyle, güzelliğiyle, ince sanatı ile hemen oluverir (başka bir izah şekliyle “hemen olma sürecine girer”). Yaratılan her şey modeli ile beraber yaratılmıştır. Domatesin yaratılış projesinde (renginde, şeklinde, tadında ve kokusunda) salatalığın ya da herhangi bir varlığın katkısı yoktur.
Allah zengindir. Milyonlarca çeşit canlı ve cansız yaratan Allah Teâlâ ‘model’ üretme bakımından da zengindir. İnsanoğlu icat ettiği (Allah’ın dilemesi ile tabi) her şeyin modelini Allah’ın sanatından kopyalamıştır. Oyuncaklardan tutun da, savaş araçlarına kadar...
96) EL-BÂKÎ
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Varlığının sonu olmayan, varlığın devamı, önü ve sonu olmamak anlamına gelmektedir. Başlangıcı olmamak anlamıyla Allahu Teâlâ’ya “el-Kadîm”; sonu olmamak anlamında da “el-Bâkî” denir. Bu manalara yakın “el-Ezelî, el-Ebedî” ism-i şerifleri de vardır. Ezel, geçmişte başlangıcı olmayan; ebed, ilerde sonu olmayan demektir. Allah’ın varlığı imtidad, istimrar ve devam bakımından zaman methumunun içine girmez. Zaman, yaratılmışlara hastır. Kâinat yokken zaman da yoktu, fakat Allah vardı. Kâinat bittiğinde zaman da bitecektir, ancak Allah bâkîdir. Dünyadaki her şey fânîdir, Allah ise bâkîdir.
Allah Teâlâ Rahmân sûresinde şöyle buyurur: “Yeryüzünde bulunan her şey fanîdir. Ancak yüce ve cömert olan Rabb’ının varlığı bâkîdir.”3001 Vâcibu’l-Vücud olan Cenâb-ı Hakk’ın, vücuddan ayrılması mümteni olduğuna, vücud da, varlığının evveli olmamak mânâsına gelen Kıdem’i gerektirdiğine göre, Kıdem’i sabit olanın ademi mümtenidir. Kıdemi sabit olan Cenâb-ı Hakk, beka sıfatına haiz olmakla bâkîdir.
“O, evveldir ve âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi kemâliyle bilendir.”3002 Sebepler O’ndan başlar, müsebbebler O’na müntehi olur. O, başlangıçsızdır, sonu da gelmez, isim ve sıfatlarıyla ezelidir. 3003
“...O’nun zatından başka her şey helâk olucudur.”3004; “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” 3005
Önce, yalnızca Allah vardı. Daha sonraları melekleri, cinleri, kâinatı ve insanları yarattı. Yarattığı her varlığa bir ömür biçti. Bazılarının ömrü bir dakika, bazılarının ömrü 50 yıl, bazısının ki ise kıyâmete kadar. 3006
Gün gelecek cennet, cehennem, melekler, peygamberler ve insanlar yok olacak. Hatta tüm kâinat... Yalnızca Allah’ın zâtı kalacak. Sonra hayatı tekrar
3000] 2/Bakara, 117
3001] 55/Rahmân, 26-27
3002] el-Hadid: 57/3
3003] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/197-198
3004] 28/Kasas, 88
3005] 55/Rahmân, 27
3006] Taşlar, hava, su gibi
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 657 -
başlatacak... Sizce kim güçlü?
97) EL-VÂRİS
El-Vâris: Servetlerin geçici sâhipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sâhibi... “Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Vâris olanlar Biziz.” 3007
İnsanlar dünyadaki yaşamları boyunca sürekli olarak bir şeyler kazanmaya, zenginliklerini, mallarını, mülklerini arttırmaya çalışırlar. Hatta kimi insanda bu, öylesine büyük bir hırstır ki hayatı boyunca başka hiçbir amaç edinmeden, varlığının gerçek nedenini hiç düşünmeden sabah akşam daha fazlasını elde etmek uğruna çalışıp didinir. Ancak bu insanların gözardı ettikleri bir gerçek vardır: “De ki: “Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.” 3008
Evet, bu insanlar hayatları boyunca kendilerine edindikleri boş bir amaç uğruna çaba harcayıp dururlar. Fakat bir gün, belki de hiç beklemedikleri bir anda ölüm melekleri gelir ve Allah’ın emriyle onların canını alır. Herkesin imrendiği büyük bir servete sahip olan bu insanlar yalnızca bir beze sarılarak toprağın birkaç metre altına gömülürler ve âhirete giderken hayatları boyunca kazandıkları hiçbir şeyi yanlarında götüremezler. Toprağın içine çıplak bedenlerinden başka hiçbirşey konmaz. Onlar istemeseler de evleri, arabaları, tüm malları, toprakları ve evlâtları geride kalır. Âhirette yanlarında buldukları ise yalnızca takvâları ve Allah’a olan yakınlıklarıdır.
Onların arkasından yeryüzüne mirasçı olan ise yalnızca Allah ve O’nun zengin kıldığı samimi kullarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bir insan ne kadar isterse istesin malına, mülküne, dünyadaki itibarına, zenginliğine sonsuza kadar sahip olamaz. Elindeki her şey ona kısa bir süre kullanması için dünyada verilen nimetlerdir. Ancak bu nimetleri veren Allah dilediği zaman kişinin canını alır ve onu malından mülkünden uzaklaştırır. Geride kalanları da Allah dilediğine verir, O’nun zenginliğinde hiçbir eksilme olmaz. İnsan ise malını dünyada, bedenini de toprakta bırakarak Allah’ın huzuruna çıkarılır...
“Şüphesiz Biz, gerçekten Biz yaşatır ve öldürürüz ve vâris olanlar Biziz.”3009; “Zekeriyâ da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.” 3010
Allah Teâlâ mülkün gerçek sâhibi olduğu gibi, gerçek vârisidir de. İnsanların mülk sâhibi olmaları geçici olduğu gibi, vârislikleri de geçici ve muvakkattır. Mülkün gerçek vârisi, mülk sâhibi Allah’tır. Kıyâmet hengâmında bütün canlılar ölecek, bütün mülk tamamıyla O’na kalacaktır. “Biz, refahından şımarıp azmış nice şehri
3007] 28/Kasas, 58
3008] 18/Kehf, 103-104
3009] 15/Hicr, 23
3010] 21/Enbiyâ, 89
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helak ettik. İşte meskenleri; kendilerinden sonra bunların pek azından oturuldu. (Onlara) biz vâris olmuşuzdur.” 3011
El-Vâris: Her şeyin tek hakiki sahibi Allah Teâlâ, mülkünü imtihan edilmesi için belirli bir müddet emâneten insanlara verir. Kendilerine emânet edilen mülkü kabul eden insanoğlu onu sahiplenir. Bir müddet kullandıktan sonra vasiyet yazıp sırtındaki ceketi bile çıkararak dünyayı terk eder. Bu silsile evlâttan toruna, torundan da diğer nesillere kadar devam eder. Önce Allah’ın olan mülk, sonra yine Allah’a kalır.
98) ER-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdîrine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere âkıbetine ulaştıran; Her şey’i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
Reşîd isminde iki mânâ vardır:
1. Doğru ve selâmet yolu gösteren. Bu mânada Hâdî ismiyle eş mânaya gelir.
2. Hiçbir işi boş ve faydasız olmayan, hiçbir tedbîrinde yanılmayan, hiçbir takdîrinde hikmetsizlik bulunmayan zât mânasındadır.
...Allah kime hidâyet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır. Kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın!” 3012
Er-Reşid: İnsanları hayırlı yollara irşad eden demektir.İnsanların hidâyete ermesi tamamen Allah’ın iznine bağlıdır. Çünkü kalpler Allah’ın elindedir. Peygamber de dâhil hiçbir dâvetçi edip, âlim, profesör ve büyücü; insanlara hidâyeti sağlayamazlar. Eğer hidâyet insanların elinde olsaydı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yoğun dâveti neticesinde amcası müslüman olurdu.
Dâvete 950 yılını veren Nuh (as.), küfür üzerine boğulan evladı dahil gemiyi insanlarla doldurmak isterdi... Hidâyetin tamamen Allah’ın elinde olmasının yani ‘El-Reşid’ isminin tecellisini; ‘Müslümansanız kendi nefsinizde görmeniz mümkün.’
99) ES-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre -zamanı gelince- icrâ eder. Önceden çizdiği zamandan, -bir tenbelin yaptığı gibi-, geciktirmez. Ve kezâ -bir acelecinin yaptığı gibi- zamanı gelmeden yapmaya kalkmaz. Bil’akis her şey’i, hangi zamanda yapılmasını takdîr buyurmuş ise, o zaman yapar.
Sabûr, sabredici demektir. İnsan, kendinden hareketle Allah’a ne kadar yol bulabilir. Kendini bilenin tanıyacağı Rabbe övgüler olsun. Dünyanın düzenini O kurmuştur. Emirleri ve yasakları ile dünyaya düzenini O kurmuştur. Emirleri
3011] 28/Kasas, 58
3012] 18/Kehf, 17
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 659 -
ve yasakları ile dünyaya düzen koyan Allah Teâlâ’nın en büyük sırrı insanlara benzemeyip kendince olmasıdır. İçimizde yer alan duygular anaforu çoğu vakit makul düşüncelerden bizleri bile uzaklaştırmıyor mu? Allah’ı kendiniz gibi bilmeyin. İnsan sınırlı varlığı ile ancak bu kadar bir hayatı yaşayabilir, buradan ötesini istemek için dil verildi ya, sadece dünya nimetlerini isteyenlere bunlar verilecek ve onlar Rabbin kapısından boş çevrilmeyeceklerdir, ama cennetin ötesini isteyenlere Rabbin cemâli verilip huzura gark olacaklardır.
Acele ve tedirginlik insanın özelliği. Allah ise çok sabırlıdır. Bizlerin bilemeyeceği hikmetleri yaratan O’dur. İnsana insanca düşünüp yaşamak yakışır, ama bu yolun hikmeti de işlere O’ndan bir ışık düşürmektedir.
“Biz onu (kıyâmet günü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz.”3013 Es-Sabur; Azap etmekte acele etmeyen, cezayı belli bir vakte kadar tehir eden demektir. Kullarını her sâniye gözeten Allahu Teâlâ kendisine ve dinine savaş açan insanlara gerekli cevabı verecek kudrete sahip olmasına rağmen ertelemesi O’nun sabrının ne boyutta olduğunu gösteriyor.
Senin sözün dinlenilmeyecek; sen ikram edeceksin, sana inanmayacaklar; ikramına devam edeceksin, senin sevdiğin insanlara zulmedecekler; ikramına devam edeceksin, sana savaş açacaklar ve sen onlara ikram edeceksin, bol bol mal ve evlât vereceksin... Vallahi bu sabrı ancak Allah (c.c.) gösterir. Allah’ın (c.c.) ‘Es-Sabur’ isminin tecellisini her toplumda görmek mümkün.
Allah’ın Diğer İsimleri
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Allah’ın isimleri 99 taneden ibaret değildir. Âyet ve hadîslerde bu 99 isimlerden ayrı olarak Allah’a başka isimler de izâfe edilmiştir.
Allah’a izâfe edilen diğer bâzı isimler şunlardır:
el-Vâhid’in yerine el-Ehad, el-Kahhâr’ın yerine el-Kâhir, eş-Şekûr’un yerine eş-Şâkir; el-Kâfi, ed-Dâim, el-Münevver, es-Sıddık, el-Muhît, el-Karîb, el-Vitr, el-Fâtır, el-Allâm, el-Ekrem, el-Müdebbir, er-Refî’, Zittavl, Zülmeâric, Zülfadl, el-Hallâk, el-Mevlâ, en-Nasîr, el-Gâlib, el-Hannân, el-Mennân...
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ism-i şerîfi 2800 defa zikredilmiştir. Allah isminden sonra Kur’an’da en çok zikri geçen isim, Rab ismidir. 960 yerde zikredilmektedir.
Rab isminden sonra, Kur’an’da en çok yer alan isimler ise; Rahmân, Rahîm ve Mâlik isimleridir. Fâtiha sûresinde “Allah” isminden sonra sıra ile zikredilen bu dört ism-i şerîfe, Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyet Sıfatları adı da verilmektedir.
Terbiye etmek, büyütmek, yetiştirmek mânalarını ihtiva eden Rab kelimesinin asıl mânası: “Bir şey’i derece derece yükselterek, gayesi olan en mükemmele erişinceye kadar kollayan” demektir.
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı der ki:
7/A’râf, 180: Hâlbuki Allah’ın esmâ-i hüsnâsı (güzel isimleri) vardır. En güzel
3013] 11/Hûd, 104
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isimler O’nundur. Gerçi Allah zatında birdir (ehaddir) ve zatının ismi Allah’dır. Fakat sayı olan bir gibi eşi ve benzeri bulunabilecek şekilde bir birlikle değil, eşi ve benzeri bulunmayan üstün bir birlikle birdir. Zatında yalnızca vâhid değil, ehaddir: Cemâl ve celâliyle, bütün sıfatlarındaki kemaliyle vâhid ve her şeyin Rabb’i olan bir Samed’dir. Bundan dolayı zati, izafi, sübûtî, selbî, fiilî ve manevî özellikleri ve bu özellikleri dile getiren isimleri vardır. İlâhî hitapta yer alan “Biz, şehâdet ettik, yarattık.” gibi çoğul kiplerindeki azamet ve ihtişam, işte İlâhî sıfat ve isimlerin bir araya gelmesinden doğan azamet ve yüceliği dile getirir ki, Allah yüce ismi, bütün bu sıfat ve isimlerin hepsini içine alan bir yüce isimdir. Allah ismi, Allah’ın kendisi gibi, eşi ve benzeri olmayan bir isimdir. Sıfat ve isimlerin çokluğu, zatın çokluğunu gerektirmeyeceğinden o isim ve sıfatların her biri Allah’ın eşsiz özelliklerinden birine delalet eder. Âdem’e öğretilen de isimlerin en güzelleridir. Daha doğrusu en güzel isimler Allah’a mahsustur. Öyleyse ey mü’minler, O’na o isimlerle duâ ediniz, O’nu onlarla çağırınız veya O’nu bu güzel isimlerle adlandırıp anınız. Ve O’nun isimlerinde ilhad (yani yamukluk) edenleri terk ediniz. Meselâ bedevîlerin “Ey ikram ve yüceliklerin babası, ey ak yüzlü, ey kurtarıcı!” demeleri gibi, yanlış düşünceye ve kötü zanna sebebiyet verecek bozuk ifâdelerden ve hadd-i zâtında herhangi bir en üst düzeydeki kemâli de ifâde etmeyen isimlerden uzak durunuz. Veya “Rahmân” ismini tanımak istemeyen müşrikler gibi, sapık düşünceyle esmâ-i hüsnânın (güzel isimlerin) bazılarından yan çizmek isteyen, meselâ Kur’ân’da yer alan “Güçlü, intikam alan, büyüklük sahibi, zorlu” gibi azamet ve sonsuz kudret ifâde eden İlâhî isimlerin güzelliğine itiraz etmeye kalkışan, ya da Allah’a mahsus olan esmâ-i hüsnâyı Allah’tan başkasına da aynen ıtlak edip vermeye kalkan veyahut Arap müşriklerinin yaptığı gibi, Allah’ın isimlerin d en bazısını alıp müennes sigasıyla Allah isminden el-Lât, el-Azîz isminden el-Uzzâ şeklinde kendi putlarına isim koydukları gibi bir çeşit isim türetme yoluna sapan, meselâ şuna buna ilâh, (müzik ilâhı, gençliğin ilâhı, futbol ilâhı vs.) “ilâhe, ma’bûd, ma’bûde, rezzak, hallâk diyen dinsizlere bakmayınız, onlara uymayınız, onların inkârlarını kendilerine bırakınız. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir. 3014
Mevdûdi der ki:
7/A’râf, 180: İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla duâ edin. O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkâra) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.
“İsimlerin en güzeli Allah’ındır.”: Şimdi, artık hitabın sonuna doğru gelinilmekte ve herkes tarafından bilinen bazı sapmalara karşı dikkatli olmaları konusunda insanlara tenbihde ve itapta bulunulmakta ve ayrıca Hazreti Peygamberin (s.a.s.) mesajına karşı takındıkları alaycı ve inkârcı tavırların ciddi sonuçları hususunda da kendilerine uyarılarda bulunulmaktadır.
“…O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkâra) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezâlandırılacaklardır.”: Farklı isimler, insanların zihinlerinde şekillendirdikleri farklı tanrı kavramlarını yansıttığından dolayı, Allah’a çeşitli isimler verme konusundaki bu tenbih çok önemlidir. İnsanlar eşyaya, onlar hakkındaki kendi kavramlarını ifâde eden isimler verirler. Eşyayı algılamadaki bir kusur, isimlerdeki bir kusuru ve yanı sıra isimlerdeki kusur da tasavvurdaki kusuru gösterir.
3014] Hak Dini Kur’an Dili
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 661 -
Öte yandan, insanın bir kimse ya da bir nesne ile ilgisi ve ilişkisi de bunlar hakkında oluşturduğu belirti ve tasavvura dayalıdır. Nesnenin tasavvurundaki kusur kişinin o nesneye olan yaklaşımındaki kusuru gösterir. Öte yandan, eğer bir insanın bir nesne hakkındaki tasavvuru doğru ve düzgünse, o kişinin o eşya ile olan ilgisi de doğru ve düzgünce olur. İnsanın, Allah ile olan ilişkisinde de bu durum aynen geçerlidir.
Bir insanın, Allah’a isimler atfederken işlediği hata (isterse O’nun sıfatlarını başkalarından ayırmak için olsun) Allah’ı ve sıfatlarının kavrayış ve inanışındaki hatanın bir sonucudur. Allah’ın ve sıfatlarının inanışında hataya düşen bir insan, aynı hatayı aynı derecede, hayata karşı ahlâkî tavrını, bütünüyle onun Allah anlayışı, O’nunla ve kâinatla olan ilişkisini yönlendirir. Bu yüzdendir ki Allah, insanlardan kendisi için en seçkin ve en güzel isimleri atf etmeyi istemiş ve kendisi için yanlış isimler ve sıfatlar yakıştırmaktan kaçınmayı emretmiştir. Çünkü, O’na yalnızca en güzel ve mükemmel isimler (Esmâ-ul-Hüsnâ) lâyıktır. Öyleyse O’nun isimlerine ters mânâlar vermenin sonuçları son derece ciddi olduğu için en güzel iş, O’na en güzel isimler vermektir.
“En güzel isimler” “Esmâu’l-Hüsnâ”, O’nun büyüklüğünü, yüceliğini, kudsiyetini, nezâhetini ve sıfatlarının mükemmelliğini gösteren isimlerdir. Payesinin altında O’na isimler atfetmek, O’nun isimlerini saptırmak olur ki bu O’nun azametine aykırıdır ve O’na kusur ve noksanlık isnâd etmek veya bir başkasının O’nun hakkında yanlış bir inanç sahibi olması demektir. Gene, sadece ve sadece Allah’a lâyık olan isimleri, O’nun herhangi bir yaratığına vermek de O’nun isimlerini tahriftir.
“Onun isimleri konusunda ilhâda sapanları bırakın” emrine gelince, bu “Onlarla faydasız münakaşalara girmen gereksizdir. Eğer, senin ikazlarına kulak asmıyor, söylediklerini anlamaya çalışmıyorlar ve bilâkis sırf meseleyi karıştırmak için eğri, çarpık deliller ileri sürüyorlarsa, onlar sapıtmalarının sonuçlarını bizzat kendileri göreceklerdir” anlamına gelmektedir. 3015
Ali Küçük der ki:
7/A’râf, 180: En güzel isimler Allah’ındır. O’na o isimlerle duâ edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
En güzel isimler sadece Allah’ındır. En güzel isimler sadece Allah’a aittir. O halde onlarla Ona çağırın. O isimlerle Rabbinize duâ edin. Rabbinizin en güzel isimleriyle iletişim içine girip O’na seslenin. Rabbinizin en güzel isimlerini çağrıştırarak, Rabbınızın en güzel isimlerinin muhtevâlarını hayatınızda canlı tutarak o isimlerin gereklerini yerine getirin.
Bu hususu ortaya koyan bir hadis-i şeriflerinde Allah’ın Rasûlü buyurur ki: “Allah’ın 99 esmâsı vardır, kim onları ihsâ ederse muhakkak Cennete girecektir.” Evet, Rabbimizin bu en güzel isimlerini ihsâ edenin Cennete gideceğini anlatıyor Rasûlullah. Peki mademki sonunda Cennet var, o halde bu isimleri ihsânın ne demek olduğunu tanımak zorundayız. Ne demektir ihsâ? İhsâ bir şeyi bir şeyin içinden çıkarmak, ayırmak ve saymak demektir. O halde Allah’ın en güzel isimlerini
3015] Tefhimu’l Kur’an
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihsâ onları başkalarından ayırmak, onları Allah’tan başkalarına vermemek onları saymak hayatta onları hatırda canlı tutmak, onların muhtevâlarına göre bir hayat yaşamak hasılı onların hakkını vermek demektir.
Evet elbette ki Rabbimizin bu en güzel isimlerini Rabbimizin kendisini bize anlattığı kitabından ve elçisinin sünnetinden öğrenmek zorundayız. Allah kitabında ve elçisinin beyanlarında kendisini bize nasıl tanıtmışsa, hangi isimlerin, hangi sıfatların sahibi olarak bildirmişse Rabbimizi öylece tanıyacak, öylece o simlerin sahibi olarak Ona iman edecek ve bu en güzel isimlerin çağrıştırdığı biçimde kendisine yönelecek, bu isimlerin muhtevâlarına uygun bir biçimde kendisine karşı nasıl bir tavır takınmamızı istemişse öylece yapmaya çalışacağız. Bu isimleri bizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece O’na kulluk yapacağız. İşte âyet-i kerime bizden bunu istiyor. Yani Rabbimize duâ ederken, bir derdimizi, bir sıkıntımızı Rabbimize arzeder ve Ondan yardım talep ederken bu isimlerle çağıracağız, bu en güzel isimlerle Onunla ilgi ve iletişim kurarak Ona iltica edeceğiz. Yani Rabbimizin bu en güzel isimleriyle tevessül ederek O’na duâ edeceğiz. Çünkü bunu bize anlatan, bunu bize târif ve teşvik eden Rabbimizin bizzat kendisidir. İşte bu âyet-i kerimesinde Rabbimiz en güzel isimlerin sadece kendisine ait olduğunu ve bu isimlerle kendisine duâ etmemiz gerektiğini anlatıyor.
Dikkat ederseniz burada âyet-i kerimede “El-esmâu’l-husnâ lillahi” denmiyor da “Velillâhil esmâu’l-husnâ” deniliyor. Bu ifâde bu isimlerin, bu en güzel isimlerin sadece Allah’a mahsus olduğunu vurgulamak içindir, Arapça’da kelimenin bu şekilde kullanılmasından anlıyoruz bunu. Anlıyoruz ki bu en güzel isimler sadece Rabbimize aittir. Anlıyoruz ki, bu en güzel isimleri açısından kendisine ortak olacak hiç bir varlık yoktur. Bazen Kur’ân-ı Kerim içinde Rabbimizin bu en güzel isimleriyle başka varlıklara da tesmiye olunduğunu, yani onlara da bu isimlerin verildiğini görüyoruz. Meselâ Rabbimizin Kur’an’daki isimlerinden birisi olan Raûf, Rahîm gibi isimlerinin Rasûlullah Efendimiz için de kullanıldığına şâhit oluyoruz. Veya meselâ Allah’ın Hâdî isminin Rasûlullah Efendimize ve Kur’an’a da verildiğine şâhit oluyoruz. Veya meselâ Rasûlullah Efendimiz için de Kur’an-ı Kerim için de Aziz isminin kullanıldığın biliyoruz. Ancak bu isimlerin onlar hakkında da kullanılmış olması kesinlikle o varlıkların Allah’a denk oldukları, Allah’a benzer oldukları anlamına gelmez. Yani ne kitabın ne de Rasûlullah Efendimizin Allah’ın izzetine benzer bir izzetle aziz olduklarını düşünmemiz câiz değildir. Sadece şu kadarını söyleyebiliyoruz ki, Aziz olan ve tümüyle izzet kendisinden olan, izzetin sahibi olan Allah izzeti peygamberinde yaratmıştır, kitabını izzetinden şereflendirmiştir. Onların izzeti Allah’tandır, ama Rabbimizin izzeti başkalarından değil kendisindendir diyoruz.
Evet, en güzel isimler sadece Allah’a aittir ve bizler o isimlerle Rabbimize duâ edeceğiz. Yani O’nunla iletişimimizi bu isimleriyle kuracağız. Yani duâ edeceğimiz konu neyse, hangi konuda O’na duâ edeceksek o konuyla alâkalı ismini gündeme getirerek, o ismin çağrıştırdığı mânâyı, o ismin istediği tavrı takınarak duâ edeceğiz. Eğer isteyeceğimiz konu affımızsa o zaman “Yâ Rahmân, yâ Rahîm bizi affedip mağfiret buyur!” diyeceğiz. Eğer ayıplarımızın kusurlarımızın örtülmesi konusuysa “yâ Ğaffâr, yâ Settâr!” diyerek, eğer konu rızık konusuysa “yâ Razzak!” diyerek, eğer şifâ konusuysa “yâ Şâfî!” diyerek, eğer bir tehlikeden korunma konusuysa “yâ Hâfız!” gibi isimlerle Rabbimize duâ edip O’nu imdâdımıza çağıracağız ve de bu konuya etkin ve yetkin sadece O’nun olduğuna
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 663 -
iman edeceğiz. Yani bu isimleri konusunda göklerde ve yeryüzünde asla kendisine ortakların olmadığına, benzerlerin olmadığına iman edeceğiz. Bir anlamda Rabbimizi bu isimleriyle tanıyacak ve O’na bu şekilde iman edeceğiz. Sadece Allah’a âit olduğu haber verilen bu isimleri, bu sıfatları Allah’tan başkalarına vermeyeceğiz. Allah’tan başkalarını bu isimlerle muttasıf bilerek onlara da duâ ederek, onları da çağırarak, çağrıştırarak şirke düşmeyeceğiz. Meselâ Alîm sadece Allah’tır. İlim tümüyle Allah’tandır ama ilminden bir kısmını bize açmıştır O Rabbimiz. Kitapları peygamberleri aracılığıyla ilminden bir kısım bize indirmiştir. İşte gerçek Âlim olarak Allah’ı bilmeli, gerçek ilim olarak Allah bilgisini bilmemiz ve dışındakileri ise zandan ibâret, bâtıldan ibâret bilmeliyiz. İşte Rabbimizin Aliym ismi bizde bunu çağrıştırmalı, Onunla ilişkimizi bu şekilde ayarlamalı, bizim bu konuda böyle bir tavır sergilememizi gerçekleştirmelidir. Yani ilme ulaşmak, izzet ve şerefe ulaşmak isterken de sadece Ona ve Onun kitabına müracaat biçiminde duâ etmeliyiz. Çünkü gerçek ilim sadece Allah’ın ilmidir, gerçek Âlim sadece Allah’tır ve ilim sahibi olan kimse de Allah’ın kitabının bilgisine sahip olan kimsedir. Allah’tan başkalarını Alîm görmek, ilmi Allah’ın vahyinin dışında aramak, ilim konusunda Allah’tan başkalarını çağırmak ve çağrıştırmak ise şirktir. Evet bu konuda sadece Allah’ı çağıracak, Allah’ı çağrıştıracak ve Allah’a duâ edeceğiz. Allah’tan başka Alîm, Allah’tan başka Aziz, Allah’tan başkalarında ilim ve izzet aramaya çıkmayacağız. Tüm isimleri böyledir. Allah’tan başka Rab, Allah’tan başka Şafi, Allah’tan başka Hâdî, Allah’tan başka Razzak, Allah’tan başka Mâlik Melik yoktur.
Allah’ın kendisine ait en güzel isimlerini öğrenmenin, bu isimlerin istediği biçimde bir tavır sergilemenin, yani Allah’ı Allah olarak tanıyarak O’nunla O’nun istediği biçimde bir iletişim kurmanın yolu Allah’ın kitabını ve Rasûlünün sünnetini tanımadan geçer. Öyleyse bu konularda şirke düşmek, yanlışlara düşmek istemiyorsak sürekli kitap ve sünnetle birlikte olmak zorundayız bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Allah’ın isimleri konusunda ilhâda düşen, sapan, sapıtan kimseleri de bırakıverin. Onlar yakında yaptıklarının cezâsını çekeceklerdir. Evet Allah’ın isimleri konusunda, Allah’ın esmâsı konusunda, Allah’ın sıfatları konusunda ilhâda düşen, yani onları ezen bozan, Allah’ın isim ve sıfatlarını tahrif eden, sadece Allah’a ait olan bu isim ve sıfatları Allah’tan başkalarına da vermeye çalışan ve yeryüzünde Allah isimlerine Allah sıfatlarına haiz bir kısım varlıklar kabul ederek şirke düşen insanları bırakıverin. Onlar bu konuda nasıl bir anlayış içine girerlerse girsinler, nasıl bir tavır sergilerlerse sergilesinler, kendi şirk anlayışlarının ürünü olarak size nasıl bir anlayış sunarlarsa sunsunlar onları terk ederek onların anlayış ve inanışlarını reddedin. Onların şirk anlayışlarının ürünü olan eğitimlerini reddedin kılık kıyafet anlayışlarını reddedin, parlamento anlayışlarını reddedin, hukuk anlayışlarını reddedin, ekonomi anlayışlarını reddedin. Çünkü bunların her bireri Allah’ın belli bir ismini nefyeden şirk anlayışlarından kaynaklanmaktadır ve Rabbimiz onları terk etmemizi bizden istemektedir.
Evet, Allah’ın esmâsı konusunda ilhâda düşenleri terk edin. Onları dinlemeyin, onları kendinize velî ve dost edinmeyin, hayatınızı onların yasalarına binâ etmeyin, hayatınızı onlara sormayın, onlarla istişare etmeyin. Tabii bu ifâde onlarla görüşmeyin, onlara karışmayın, onları kendi hallerine bırakıverin, onlara din duyurmayın, onlara doğruyu anlatmayın, onların hayatlarını ve inanışlarını
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorgulamayın, onları oldukları gibi kabullenin demek değildir. Bütün bunları yapmakla beraber onlarla dostça bir ilişki içine girip hayatınızı onlar kaynaklı düzenlemeyin demektir.
Peki, acaba Allah’ın isimleri konusunda ilhâdı nasıl anlayacağız? Bu gerçekten çok önemli bir konudur üzerinde biraz durâlim ve bir şeyler söyleyelim inşaallah. Yani bu insanlar Allah’ın isimleri konusunda acaba nasıl ilhâda düşüyorlar? Meselâ az evvel de ifâde ettiğimiz gibi Allah kitabında diyor ki her konuda en bilen benim, tek bilen benim, ilim bendendir diyor. Ama kimileri Allah’ın bu ismini nefyederek, bilme konusunda Allah’ı diskalifiye ederek içinde bulunduğumuz Nemrutların, Fravunların, Ebû Cehillerin tekrar hortlatılmaya çalışıldığı bu çağı ilim çağı olarak empoze etmeye, ilim çağı olarak sunmaya çalışıyorlar. Bu çağda artık Allah bilgisine, vahiy bilgisine ihtiyacımız kalmamıştır, artık o bilgiler eski çağlarda kalmıştır, eskilerde kalmıştır, mâzide ve çölde kalmıştır. Artık bugün orta çağa ait bir kısım Allah bilgileriyle, Allah yasalarıyla ha-yatımızı düzenlememiz mümkün değildir. Çünkü bu devirde onların uygulanmaları da bizim problemlerimize çözüm getirmeleri de mümkün değildir. Zira çağımız değişmiştir, çağ ilim çağıdır diyorlar. İşte bu iddia Allah’ın Âlim ismi şerifi açısından bir ilhaddır bir sapmadır ve şirktir, küfürdür. Çünkü Âlim sadece Allahken, bu isim sadece Allah’a aitken onu Allah’tan nefyedip başkalarına vermek ilhaddır ve küfürdür.
Allah kitabında diyor ki Rab sadece benim. Kullarımı yaratan, onları doyurup besleyen, görüp gözeten ve onların hayat programlarını belirleme hakkına onların hayatlarına yasa koyma hakkına sahip olan sadece benim diyor. Benden başka Rab, benden başka İlâh, Melik ve Mâlik yoktur diyor. Benden başka kullarımın ha-yatında söz sahibi yoktur diyor. Ama gelin görün ki, kimi mülhidler hayır artık devir değişti, bizim hayatımıza karışacak, bizim hayatımıza program yapacak, yasa belirleyecek başka Rablerimiz de vardır. Tamam Allah büyüktür, Allah yücedir, gökleri yaratan odur, bizleri yara-tan odur ama hayatımıza karışmaz O Allah. Bize isteklerini arzularını bildirmez O Allah. Bizim hayatımızı kendi yasalarıyla düzenleyeceğimiz başka tanrılarımız var. Bizim hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık kıyafet tanrılarımız, siyasal tanrılarımız, şifa tanrılarımız var. Onlar bizim işlerimizi düzenliyorlar. Allah bizim işlerimize karışmamalıdır. Çünkü bizim pis işlerimiz var, mafya işlerimiz var Allah bu işlere karışmamalı. Şimdi bu Allah bizim bu işlerimize karışır ve arzularını bize duyurursa o zaman biz onunkileri mi dinleyeceğiz? yoka öteki tanrılarımızınkini mi dinleyeceğiz? En iyisi mi hayatımızda böyle bir kaos yaşamaktansa Allah’ınkileri duymamak daha iyidir diyorlar. Onun için Allah’ı ve onun elçilerini dinlememeye çalışıyorlar. Tamam Allah’a da kulluk yapalım ama başka ilâhları da dinleyelim diyorlar. Yeri gelince işleri düşünce başları daralınca Allah’a kulluk yapıyorlar ama işleri bitince de başka ilâhlara kulluk ediyorlar. Toplumun benimsediği kimsenin ayıplamadığı birtakım kulluk türleri yerine getirilsin ama hayatın tümünü bu kulluk kapsamasın diyorlar. Meselâ Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi kendilerine servet sağlayan hac gibi ibâdetlere şu anda bizimkilerin de yaptıkları gibi tamam diyorlardı ama hayatlarının geri kalan bölümüne Allah’ı karıştırmıyorlar. Yani hayatı parçalıyorlar. Hayatımızın ibâdet bölümüne Allah karışsın ama öteki bölümlerine başka Rablerimiz karışsın diyorlar. İşte bu Cenâb-ı Hakk’a Rab ismi, Rubûbiyet sıfatı konusunda ilhaddır ve küfürdür, şirktir.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 665 -
Allah Azizdir. İzzet ve şeref sadece Ona aittir, ama bugün izzeti başkalarında ve başka şeylerde arayan insanlar vardır. Malda, parada, makamda, mansıpta, diplomada, doktorada statüde izzet ve şeref arayanlar vardır. Veya sadece Allah’a ait olan bu izzeti kendilerinde görenler vardır. İzzet bizdedir, şeref bizdedir, hâkimiyet bizdedir, bizim istediğimiz biçimde yaşamak zorundasınız, bizim istediğimiz şekilde giyinmek zorundasınız, bizim yasalarımıza itaat etmek zorundasınız, biz olmadan yaşayamazsınız. Bizim dediğimiz gibi olun ki, size izzet ve şeref verelim, bizin sözümüzden çıkmayın ki, size dereceler verelim diyen insanların bu tavırları da Allah’ın Aziz ismi konusunda bir ilhaddır ve şirktir. Şâfi sadece Allah olduğu halde şifa veren biziz diyenler, Razzak sadece Allah olduğu halde rızık dağıtan biziz diyenler, bizim dediklerimizden çıkarsanız maaşlarınızı keseriz, sizi aç bırakırız diyenler, kendilerini hacet kapısı görenler, şu devlet kapısına girmişseniz artık sizin için rızık garantidir diyenler, hâlbuki herkes için rızkı garanti eden Allah’tır. Yeryüzünde debelenen hareket eden hiç bir canlı varlık yoktur ki onların rızıkları Allah’ın üzerine olmasın. Hâlbuki rızık başkaları değil sadece Allah kaynaklıdır. Yaratan, yaşatan, hayat veren Allah’tır. Halik sadece Allah’tır. Hayat Allah kaynaklıdır, Allah sigortalıdır. Ama birileri gelin ha-yatınızı sigorta edelim diyorlar ve Allah esmâsı konusunda ilhâda gidiyorlar. Allah’tan başka birilerinin insanların hayatlarını hatta kendi hayatlarını bile sigorta etmeleri mümkün değildir. Allah bu dünyada ne kadar kalmamızı istemişse, ne kadar ömür takdir etmişse ancak o kadar yaşayabiliriz. Kimsenin bunu değiştirmesi mümkün değildir. Hadi sadece Allah olduğu halde hidâyeti kendilerinde görenler hepsi de Allah’ın esmâsı konusunda ilhad içindedirler. Veya meselâ Allah Rakıyb’dir. Murâkabe ve kontrol edendir. Yani insanların nerede ve nasıl olduklarını, hangi durumda bulunduklarını bilebilen ve murâkabe edebilen sadece Allah’tır. Çünkü O kişiye şah damarından daha yakındır. Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir. Allah’ın bu sıfatı, bu ismi konusunda da insanların ilhâda düştüklerini görüyoruz. Allah’tan başka insanların insanları kontrol ettiklerine, insanların ne yapıp ettiklerine muttalî olduklarına iman edenlerı görüyoruz. Veya kendilerini murâkıb olarak insanlara takdim edenlere şâhit oluyoruz. Veya meselâ işte Allah’a ait bu sıfatı K.G.B.’ye, Mossad’a veya başkalarına verenler görüyoruz. İnsanların yatak odalarına kadar girip onların durumlarına muttali olanları duyuyoruz. Hâlbuki bu sıfatlar sadece Allah’a ait olan sıfatlardır bunu böyle bilmeyenler Allah’ın bu sıfat ve esmâları konusunda ilhâda düşmüş insanlardır. Onun içindir ki bizler de ilhâda düşmemek için Rabbimizin isimlerini ve sıfatlarını çok iyi bilmek zorundayız. Bunun için de Kur’an’ı ve Sünneti çok iyi tanımak zorunda olduğumuzu unutmayacağız.
Ve Allah diyor ki ey mü’minler, siz onları terk edin. Onları hayatınızdan, zihinlerinizden çıkarın. Sizin dünyanızda onların sözleri, onların programları olmasın. Sakın ha onlar sizi sizin gözlerinizin içine baka baka kendi sapıklıklarına çağırmalarına izin vermeyin. Evlerinizde onların vahiy organlarına izin vererek onların günahlarına ortak olmayın. Dinlemeyin onların vahiy organlarını. Okumayın onların gazetelerini dergilerini. Şunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki onlar mutlaka sizi kendi Cehennemlerine çekmeye çalışacaklar, kendi fikirlerini, kendi inanışlarını, kendi ilhadlarını size de empoze etmeye çalışacaklardır. Eğer sizler bu mülhidleri terk etmez, onların programlarını izlemeye devam ederseniz unutmayın ki sizler de onların ilhadlarına ortak olmuş olacak ve sizler de günün birinde onlar gibi düşünmeye başlayacaksınız bunu hiç bir zaman hatırınızdan
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarmayın diyor Rabbimiz. 3016
Muhammed Esed der ki:
“Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah’ı çağırın. Ve O’nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun. Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er-geç cezalandırılacaklardır!” 3017
“Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler…”: Bu bölüm, önceki âyetin sonunda, Allah’ın kendilerine eğriyi doğruyu ayırsınlar diye akıl verdiği halde bunu gereği gibi kullanmayan ve O’na karşı -yani, bütün yüce ve yetkin sıfatları kendinde toplayan ve dolayısıyla mutlak ve nihaî hakikatin kendisi olan Allah’a karşı- ilgisiz ve duyarsız kalanlardan bahseden bölümle bağlantılıdır. El-esmâu’l-husnâ (lafzen, “en güzel isimler”) tâbirine gelince; bu tâbir, 7/180’le birlikte; 17/110; 20/8 ve 59/24’de olmak üzere bütün Kur’an’da dört defa geçmektedir.
İsim denince ilk akla gelen, ele alınan ya da işaret edilen herhangi bir nesnenin özünü, cevherini, kendi özünden, yapısından ileri gelen özellik ve niteliklerini göstermek üzere seçilen bir kelime oluyor; el-husnâ terimi ise, el-ahsen (“en iyi/en güzel”) sözcüğünün çoğulu. Hal böyle olunca, El-esmâu’l-husnâ terkibini “yetkinliğe/kusursuzluğa dair sıfatlar” şeklinde çevirmek yanlış olmayacaktır. Bu tâbir Kur’an’da yalnız Allah için kullanılmaktadır.
“…O’nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun.”: Yani, bu sıfat ve nitelikleri başka varlıklara ya da nesnelere yakıştırarak ya da bunun tam tersi bir yönde giderek Allah’ı, “baba” yahut “oğul” gibi insan-biçimli (anthropomorphic) nitelikler ve beşerî ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlayarak. 3018
Fahreddin Yıldız der ki:
A’râf Sûresinin yüz sekseninci âyetinde, yüceliğe, yetkinliğe ve mükemmelliğe dair en güzel isimlerin, Allah’a ait olduğu; O’nu bu isimlerle çağırmak gerektiği, O’nun isimlerini gerçek anlamından saptıranların er geç cezalandırılacakları belirtilir.
Bu âyetteki “el-esmâu’l-husnâ” terkibi, “en güzel isimler” anlamına gelir ve bu tâbir, Allah’ın isimleri için kullanılır. Kur’an’ın tamamında dört defa geçen bu terkip, naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifâde eder. Sadece Kur’an’da geçen İlâhî isimler, yüzden fazladır. Ayrıca, muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilen başka isimlerde vardır. İşte “el-esmâu’l-husnâ” terkibi, geniş anlamda bunların hepsini kapsamakla beraber, bu terkibin daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir.
İlâhî isimler, Allah hakkında yücelik, yetkinlik ve mükemmellik ifâde ettikleri; insanlarda saygı hissi oluşturdukları, duâda kabule vesile olup sevap kazandırdıkları; insanın kalbine huzur ve sükun verip ümit aşıladıkları; bir de Allah hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olmaya imkân sağladıkları için, “el-esmâu’l-husnâ” diye nitelendirilmişlerdir. Gerçekten de bu isimlerle, Allah hakkında kullanılacak “güzel” kavramının kemal ve celâl nitelikleri en iyi biçimde dile getirilmektedir.
3016] Besâiru’l Kur’an
3017] 7/A’râf, 180
3018] Râzî; Kur’an Mesajı
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 667 -
Bu yüzden “esmâ-i hüsnâ” bilgisi, Allah-âlem ve Allah-insan ilişkisine ışık tutması, sonuçta Allah’ı Kur’an ölçüsünde tanıtması açısından büyük önem taşımaktadır.
“Esmâ-i hüsnâ” tâbiri mutlak olduğundan, bir sayı belirlemeden bütün güzel isimlerin Allah’a ait olduğunu ifâde etmektedir. Şu halde Kur’an, esmâ-i hüsnâ sayısını dondurmamaktadır. Bu durumda, taşkınlığa ve yanlışlığa düşmemek için izlenmesi gereken en iyi yol, Allah’a Kur’an’da dayanağı olmayan isimleri vermemektir. Çünkü biz Allah’ı en doğru biçimde ancak O’nun bize verdiği bilgilerle tanıyabiliriz. Bu konuda sayıyı belirleyen en önemli delil, Hz. Peygamberin: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim bunları sayarsa (gereğini yerine getirirse) cennete girer. Allah tekdir, teki sever.” anlamındaki hadisidir. Allah’ın isim ve sıfatları, kitap ve sünnetin belirlemesiyle kesinlik kazanır. Hâlbuki bu konuda belirli bir sayı yoktur. Sünnette Allah’ın “doksan dokuz ismi” olduğu söylenmiş, ama bu isimler belirtilmemiştir. İsimleri belirleyen rivâyetlerin de, birbirinden farklı oldukları görülmüştür. Ayrıca, doksan dokuzla kesin sayıya değil, çokluğa işaret edilmiş de olabilir. Bir de hadisteki “ezberleyip saymayı”, bilinçsizce lafız tekrarı olarak değil de, “İslâm’ın ulûhiyet inancını naslara baş vurarak öğrenmek, bu inancı benimseyip ona uygun biçimde yaşamak” şeklinde anlamak gerekir.
Sonuç olarak, Kur’an’da Allah’a nisbet edilen isimler, insanlar tarafından belirlenip konulmuş değildir; onlar, Allah’ın bizzat kendi zatına verdiği isimlerdir. Şu halde ilâhî isim ve sıfatlar, gösterdikleri varlığın kendisi değil, onun tanıtıcı durumundadırlar. Bunun için isim, müsemmanın (ilâhî zatın) aynı değil, gayrıdır. Ancak Allah’a Rabb, Rahmân, Rahim ve benzeri isimlerle yapılan duâ ve zikirlerde gönlün amaçlayıp bağlandığı varlık, hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın kendisi olduğundan, bu kelimeler, O’na ulaştıran vâsıtalardır. Bu açıdan bakıldığında isim, müsemmânın aynı olmaktadır.
Allah’ın isimlerinin anlamını eğip bükenlerden maksat, Allah’a ait isimleri uydurma tanrıları için kullanan müşriklerdir. Zira onlar, Allah’a ait isimleri, söz gelimi “el-Aziz” in dişisi olarak kabul ettikleri “el-uzzâ” ismini putlarına vererek ilâhî isimleri gerçek anlamlarının dışına çekmişlerdir. Kur’an, mü’minlere böyle yapan kimselerden uzak durmaları uyarısında bulunuyor. Çünkü doğru yolun üstündeki en büyük tehlike şirk; insanı bu tehlikeden koruyan en önemli koruyucular da vahiy ve onun aydınlığında yürüyen akıldır. Eğer insanlar vahyi ve aklı bir tarafa bırakırlarsa, din diye öne sürülen bir yığın yanlışın peşinden giderler. İşte bunun için âyet, Allah’a ait nitelikleri başka varlıklara yakıştırmayı, ya da bunun aksine Allah’ı “baba” yahut “oğul” gibi insan biçimli niteliklerle ve beşeri ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlamayı kesinlikle yasaklamakta; O’na naslarda belirtilen isim ve nitelikler dışında, Kur’an’da dayanağı olmayan isimler vermeyi, azabı gerektiren bir suç olarak belirtmektedir. 3019
Seyyid Kutub diyor ki:
7/A’râf, 180: Kâinattaki Tevhid anlaşmasına ilişkin manzara arz edildikten ve bu anlaşmadan Allah’ın kendisine verdiği âyetlerden yüz çevirip sapan adam bir örnek olarak sunulduktan sonra, İslâm çağrısına Allah’a ortak koşarak karşılık veren müşriklerin tutumları ile somutlaşan sapıklara aldırmayı öngören yönlendirmeye yer veriliyor. Bunlar Allah’ın isimlerinde ilhâda kalkışan ve onları tahrif
3019] Fahreddin Yıldız
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden, Allah’ın isimlerini sahte tanrılara yakıştıran bir topluluktur:
“En güzel isimler Allah’ınkilerdir. O’na o isimler ile duâ ediniz. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları sapıklıkları ile başbaşa bırakınız. Onlar yaptıklarının cezasını ilerde çekeceklerdir.” 3020
Âyet-i kerimenin metninde geçen “İlhad” kavramı sapmak veya tahrif etmek anlamına gelir. Arap Yarımadası’nda yaşayan müşrikler Allah’ın güzel isimlerini tahrif etmişler ve onları sahte ilâhlarına yakıştırmışlardı. “Allah” ismini değiştirerek bu ismi “Lât”a vermişlerdi. “Aziz” ismini değiştirip onu “Uzzâ”ya takmışlardı. Âyeti kerime bu isimlerin yalnız Allah’a ait olduğunu belirtmektedir. Ve yalnız mü’minlerin hiçbir tahrife ve sapmaya yer vermeden bunlarla kendisine çağırmalarını, bu konuda sapmış ve saptırılmış bulunanları kendi hallerine bırakmalarını, onlara aldırmamalarını, onların içinde bulundukları sapıklığa iltifat etmemelerini emretmektedir. Çünkü onların işleri Allah’a havale edilmiştir. Bu hareketlerinden dolayı kendilerini bekleyen cezaya mutlaka çarptırılacaklardır. Aman Allah’ım, bu ne korkunç bir tehdit!...
Allah’ın isimlerinden eğriliğe sapanların kendi hallerine bırakılmasına ilişkin bu emir, sırf bu tarihi olayla ve Allah’ın isimlerini lafzı olarak değiştirip onları sahte ilâhlara yakıştırmakla sınırlı değildir. Bu emir bütün şekilleriyle her türlü yanlış adlandırmayı kapsamına alır. Ulûhiyet gerçeği konusundaki düşüncelerinde, ilhâda kalkışan, yani tahrif eden veya sapan herkesi kapsamına alır. Allah’ın çocuğu olduğunu iddia edenler, Allah’ın dilemesinin evrendeki tabiat kanunlarına bağlı olduğunu ileri sürenler, yüce Allah hiçbir şeye benzemediği halde O’nun işlerinin insanların işlerine benzer şekilde meydana geldiğini ileri sürenler, Yüce Allah’ın gökte yani evrenin düzenini idarede, insanları âhirette hesaba çekmede ilâh olduğunu kabul edip, O’nun yeryüzünde, yani insanların hayatlarında yasa koyamayacağını, hayatla ilgili konularda insanların ancak kendi akıllarıyla, deneyimleriyle ve menfaatleriyle bağdaşacak şekilde uygun gördüklerini yasa olarak belirleyeceklerini, bu konularda insanların kendi kendilerinin ilâhları olduklarını veya bir kısmının diğer bir kısmının ilâhları konumunda bulunduğunu söyleyenler ve buna (dilleriyle ifâde etmeseler de pratikleriyle) şâhitlik yapanlar!.. Evet bunların hepsi, Allah’ın sıfatları ve ilâhlığının özellikleri konularında birer sapmadır. Buların hepsini aynı çerçevede görmek gerekir. Müslümanlar ise, bunların hepsinden yüz çevirmek ve onlara aldırmamakla yükümlüdürler. Bu sapık yakıştırmalara kalkışanlara gelince, onlar zâten yaptıklarına karşılık olarak Allah’ın cezasıyla tehdit edilmiş bulunmaktadırlar!
Karşıt Gruplar: Kur’an-ı Kerim’in akış seyri insanların bir kısmını oluşturan cehennemin yakıtı olan ve şu âyette: “Onların kalpleri var, fakat anlamazlar; gözleri var, fakat görmezler; kulakları var, fakat işitmezler”... sözü edilen kesimi açıkladıktan sonra, insan gruplarını açıklamaya geçiyor. İnsanların bir grubu bunlardır. Bir grup da, Allah’ın isimlerinde eğriliğe sapanlar ve onları tahrif edenlerdir. Sonra insanların içinden hakka sarılan, insanları gerçeğe çağıran, hak ile hükmeden ve ondan sapmayan bir kesim de vardır. Bunların tam karşısında yer alan, gerçeği inkâr eden ve Allah’ın âyetlerini yalan sayan bir grup da bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim birinci grubun varlıklarını kabul eder ve onların varlığını kuşku götürmeyen değişmez bir realite olarak gösterir. Bunlar, sapıklar
3020] 7/A’râf, 180
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 669 -
haktan saptıklarında, insanlar gerçeği yalan saydıklarında hakkın bekçiliğini yapanlar ve ona bağlılıkta direnen kimselerdir. Diğerlerine gelince, Kur’an onların korkunç akıbetlerini açığa çıkarıyor ve Allah’ın onlara karşı çok çetin bir tuzak hazırladığını belirtiyor. 3021
3021] Fi Zılâli’l Kur’an
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esmâü’l-Hüsnâ Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- ESMÂÜ’L-HÜSNÂ İFÂDESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 4 Yerde: 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24.
B- ALLAH LAFZININ GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 2697 Yerde; ALLAHUMME LAFZI: 5 Yerde
C- ALLAH’IN İSİM VE SIFATLARINDAN BAZILARI
a- En Güzel İsimler Allah’ındır. (Esmâü’l-Hüsnâ): 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 22-24; 87/A’lâ, 2.
b- Allah’ın Adı Yücedir: 55/Rahmân, 78.
Allah’ın İsimlerinde Aşırı Gitmekten Sakınmak: 7/A’râf, 180.
Bütün Üstün Sıfatlar Allah’ındır: 16/Nahl, 60; 20/Tâhâ, 114; 30/Rûm, 27; 40/Mü’min, 15.
Allah’ın Şânı Yücedir: 25/Furkan, 1, 10, 61; 36/Yâsin, 83; 42/Şûrâ, 4; 67/Mülk, 1.
Allah, Büyük ve Yücedir: 31/Lokman, 30; 42/Şûrâ, 5, 51; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 37; 59/Haşr, 23; 74/Müddessir, 3; 85/Bürûc, 15.
Allah, Her Türlü Noksan Sıfatlardan Münezzehtir: 59/Haşr, 23.
Allah, Azamet Sahibidir: 59/Haşr, 23.
Allah, Mutlak Galiptir: 59/Haşr, 23-24; 61/Saff, 1; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 2.
Allah, Her Şeyi Koruyup Gözetendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Emniyet Verendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Âfet ve Kederden Sâlimdir: 59/Haşr, 23.
Allah, Şah Damarından Daha Yakındır: 56/Vâkıa, 85.
Allah, Her Faâliyettedir: 55/Rahmân, 29.
Allah, Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir: 35/Fâtır, 15; 55/Rahmân, 29; 64/Teğâbün, 6; 112/İhlâs, 2.
Allah, Doğurmaktan ve Doğurulmaktan Münezzehtir: 112/İhlâs, 3.
Allah, Göklerin ve Yerin Nûrudur: 24/Nûr, 35-36.
Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 6/En‘âm, 100-101; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 5; 19/Meryem, 35, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü‘minûn, 91; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 4.
Allah, Ortak Koşulan Şeylerden Münezzehtir: 7/A‘râf, 190; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 1, 3; 17/İsrâ, 42-43, 111; 23/Mü‘minûn, 92; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 40; 39/Zümer, 67; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23.
Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra‘d, 2; 32/Secde, 5-6.
Allah Rahmândır: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163; 13/Ra‘d, 30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44-45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87-88, 91-93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108-109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15, 23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19-20, 33, 36, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3, 19-20, 29; 78/Nebe‘, 37-38.
Allah Rahîmdir: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128, 143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 25; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En‘âm, 54, 145, 165; 7/A‘râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69-70; 9/Tevbe, 5, 27, 91, 99, 102, 104, 117-118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22-23, 62; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde, 6; 34/Sebe‘, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5; 44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele, 12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehine, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
Allah, Âlemlerin Rabbidir: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 131, 263; 5/Mâide, 28; 6/Enâm, 45, 71, 162; 7/A‘râf, 54, 61, 67, 104, 121; 10/Yûnus, 10, 37; 13/Ra‘d, 16; 19/Meryem, 65; 21/Enbiyâ, 19; 26/Şuarâ, 16, 23, 47, 77, 98, 109, 127, 145, 164, 180, 192; 27/Neml, 8, 44; 28/Kasas, 30; 32/Secde, 2; 37/Sâffât, 87, 182; 39/Zümer, 75; 40/Mü‘min, 64-66; 41/Fussılet, 9, 42; 43/Zuhruf, 46; 44/duhân, 7-8; 45/Câsiye, 36; 55/Rahmân, 17; 56/Vâkıa, 80; 59/Haşr, 16, 23; 69/Haakka, 43; 70/Meâric, 40; 73/Müzzemmil, 9; 78/Nebe‘, 37; 81/Tekvîr, 29; 83/Mutaffifîn, 6.
D- ALLAH’IN SIFATLARI
D1- ALLAH’IN ZÂTÎ SIFATLARI (ZÂTININ SIFATLARI)
b- Vücûd; Allah Vardır: 6/En’âm, 75-79; 12/Yûsuf, 105; 27/Neml, 59-64; 28/Kasas, 71-72; 29/Ankebût, 61, 63; 57/Hadîd, 3; 67/Mülk, 19, 30.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 671 -
c- Kıdem; Allah Ezelîdir, Evveli Yoktur: 57/Hadîd, 3, 2/Bakara, 255.
d- Beka; Allah Ebedîdir, Sonu Yoktur: 2/Bakara, 255; 25/Furkan, 58; 28/Kasas, 88; 55/Rahmân, 26-27; 57/Hadîd, 3.
e- Vahdâniyet; Allah Birdir, O’ndan Başka Tanrı Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18; 4/Nisâ, 87, 171; 6/En’âm, 10, 102; 9/Tevbe, 31; 11/Hûd, 14; 13/Ra’d, 16, 30; 16/Nahl, 22, 51; 17/İsrâ, 42-43; 20/Tâhâ, 8, 98; 21/Enbiyâ, 22-25; 23/Mü’minûn, 91, 116; 28/Kasas, 70, 88; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 1-5; 38/Sâd, 65-66; 39/Zümer, 4, 6; 40/Mü’min, 3, 16, 62, 65; 41/Fussılet, 6; 43/Zuhruf, 84; 44/Duhân, 8; 59/Haşr, 22-23; 64/Teğâbün, 13; 73/Müzzemmil, 9; 112/İhlâs, 1.
f- Muhâlefetü’n li’l-Havâdis; Allah, Yaratılanların Hiçbirine Benzemez: 42/Şûrâ, 11; 112/İhlâs, 4; 2/Bakara, 22; 6/En’âm, 101; 19/Meryem, 65.
g- Kıyam bi-Nefsihî; Allah Kendi Varlığı ile Vardır: 2/Bakara, 255.
D2- ALLAH’IN SÜBÛTÎ SIFATLARI (VARLIĞININ SIFATLARI)
a- Hayat; Allah Diridir: 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2.
b- İlim; Allah, Her Şeyi Bilir: 2/Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; 3/Âl-i İmrân, 5, 29; 4/Nisâ, 24, 111; 5/Mâide, 7, 99; 6/En’âm, 3, 13, 59, 73, 101; 11/Hûd, 5; 13/Ra’d, 8-10; 14/İbrâhim, 38; 16/Nahl, 19, 23; 20/Tâhâ, 7, 98, 111; 21/Enbiyâ, 110; 22/Hacc, 70, 76; 23/Mü’minûn, 92; 26/Şuarâ, 220; 27/Neml, 6; 28/Kasas, 69; 29/Ankebût, 45, 52, 61; 31/Lokman, 16, 23, 34; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 1; 34/Sebe’, 1-2; 35/Fâtır, 38, 44; 36/Yâsin, 81; 39/Zümer, 7, 46; 40/Mü’min, 3, 19, 65; 41/Fussılet, 47; 42/Şûrâ, 17, 24-25; 43/Zuhruf, 84; 48/Feth, 4; 49/Hucurât, 1, 8, 13; 57/Hadîd, 3-4, 6; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 22; 64/Teğâbün, 4, 11, 18; 66/Tahrîm, 2; 67/Mülk, 13-14; 76/Ensan, 30.
c- İrâde; Allah, Dilediğini Yapar: 2/Bakara, 185, 253; 3/Âl-i İmrân, 26, 40; 5/Mâide, 1; 11/Hûd, 107; 14/İbrâhim, 27; 22/Hacc, 14, 18; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 54; 42/Şûrâ, 49; 85/Bürûc, 16; 68/Kalem, 17-19; 18/Kehf, 23-24.
d- Semî’; Allah, Her Şeyi İşitir: 2/Bakara, 127, 137, 181, 224, 227, 244, 256; 3/Âl-i İmrân, 34-35, 38, 121; 4/Nisâ, 58, 134, 148; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 13, 115; 7/A’râf, 200; 8/Enfâl, 17, 42, 53, 61; 9/Tevbe, 98, 103; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 24; 12/Yûsuf, 34; 14/İbrâhim, 39; 17/İsrâ, 1; 21/Enbiyâ, 4; 22/Hacc, 61, 75; 24/Nûr, 21, 60; 26/Şuarâ, 220; 29/Ankebût, 5, 60; 31/Lokman, 28; 34/Sebe’, 50; 40/Mü’min, 20, 56; 41/Fussılet, 36; 42/Şûrâ, 11; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 58/Mücâdele, 1; 76/İnsan, 2.
e- Basar; Allah, Her Şeyi Görür: 2/Bakara, 96, 110, 233, 237, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 156, 163; 4/Nisâ, 58, 134; 5/Mâide, 71; 6/En’âm, 50; 7/Enfâl, 39, 72; 11/Hûd, 24, 112; 12/Yûsuf, 93, 96; 13/Ra’d, 16; 17/İsrâ, 1, 17, 30, 96; 20/Tâhâ, 35, 125; 22/Hacc, 61, 75; 25/Furkan, 20; 31/Lokman, 28; 33/Ahzâb, 9; 34/Sebe’, 11; 35/Fâtır, 19, 31, 45; 40/Mü’min, 20, 44, 56, 58; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 11, 27; 48/Feth, 24; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 2; 67/Mülk, 19; 76/İnsan, 2; 84/İnşikak, 15.
f- Kelâm; Allah, Söyler ve Konuşur: 2/Bakara, 37, 77, 124; 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 34, 115; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 6; 18/Kehf, 27, 109; 31/Lokman, 27.
Allah’ın Kelâmı ve Kelimeleri: 2/Bakara, 37, 124; 3/Âl-i İmrân, 39, 45; 4/Nisâ, 171; 6/En’âam, 34, 115; 7/A’râf, 137, 158; 8/Enfâl, 7; 9/Tevbe, 40; 10/Yûnus, 19, 33, 64, 82, 96; 11/Hûd, 110, 119; 18/Kehf, 27, 109; 20/Tâhâ, 129; 31/Lokman, 27; 37/Sâffât, 171, 40/Mü’min, 6; 41/Fussılet, 45, 42/Şûrâ, 14, 24; 66/Tahrîm, 12.
g- Kudret; Allah’ın Her Şeye Gücü Yeter: 2/Bakara, 20, 106, 109, 148, 259, 284; 3/Âl-i İmrân, 26, 29, 65, 189; 4/Nisâ, 133, 149; 5/Mâide, 17, 19, 40, 120; 6/En’âm, 17, 37, 41, 65; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 39; 11/Hûd, 4; 16/Nahl, 70, 77; 17/İsrâ, 99; 22/Hacc, 6, 39; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 45; 25/Furkan, 54; 29/Ankebût, 20; 30/Rûm, 54; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 1, 44,; 36/Yâsin, 81; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9, 29, 50; 46/Ahkaf, 33, 48/Feth, 21, 57/Hadîd, 2; 59/Haşr, 6; 60/Mümtehine, 7; 64/Teğâbün, 1; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 8; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 4, 40; 77/Mürselât, 23; 86/Târık, 8.
h- Tekvîn; Allah, Yaratıcıdır: 2/Bakara, 28-29, 117; 3/Âl-i İmrân, 47; 5/Mâide, 17; 6/En’âm, 73, 95, 101-102; 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 31; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 86; 16/Nahl, 40; 17/İsrâ, 99; 19/Meryem, 35; 23/Mü’minûn, 17; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 61, 63; 30/Rûm, 27, 40, 54; 31/Lokman, 28; 32/Secde, 7; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 81-82; 39/Zümer, 62; 49/Mü’min, 62, 68; 42/Şûrâ, 49; 54/Kamer, 49-50; 56/Vâkıa, 57-59, 63-65, 68-73; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2.
Yaratan Yalnız Allah’tır: 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 28; 23/Mt’minûn, 17; 35/Fâtır, 3; 38/Sâd, 71; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62; 59/Haşr, 24.
Allah’ın “Kün -Ol-” Emri: 6/En’âm, 73; 16/Nahl, 40; 19/Meryem, 35; 36/Yâsin, 82; 40/Mü’min, 68.
E- ALLAH’I NOKSAN SIFATLARDAN TENZİH ETMEK: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 40, 171; 6/En’âm, 100,
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
102, 136, 144; 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 11/Hûd, 101; 14/İbrâhim, 30; 16/Nahl, 1, 3, 57; 17/İsrâ, 43, 108, 111; 19/Meryem, 35; 21/Enbiyâ, 17-18, 22, 26, 87; 23/Mü’minûn, 91-92, 116-117; 26/Şuarâ, 209; 27/Neml, 8, 61, 64; 30/Rûm, 9; 36/Yâsin, 83; 37/Sâffât, 159, 180; 39/Zümer, 4-5, 66-67; 40Mü’min, 64; 43/Zuhruf, 15-16, 76, 81-82; 50/Kaf, 29, 38; 52/Tûr, 43; 55/Rahmân, 78; 59/Haşr, 23; 69/Haakka, 52; 87/A’lâ, 1; 112/İhlâs, 3-4.
F- ALLAH’IN RAHMETİ
a- Allah’ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En’âm, 12, 16, 133, 147, 154, 157; 7/A’râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63, 73, 119; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65, 82, 98; 19/Meryem, 2, 21, 50, 53; 21/Enbiyâ, 75, 84, 86; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 28/Kasas, 73; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb, 17; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 44-45; 38/Sâd, 9, 43; 39/Zümer, 38; 40/Mü’min, 9; 43/Zuhruf, 32; 67/Mülk, 28.
b- Allah, Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yûsuf, 56; 29/Ankebût, 21; 42/Şûrâ, 8; 48/Feth, 25; 76/İnsan, 31.
c- Allah’ın Mü’minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En’âm, 54; 7/A’râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43; 44/Duhân, 42; 45/Câsiye, 30; 57/Hadîd, 13.
d- Allah’ın Rahmetini İstemek: 2-Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A’râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü’minûn, 109, 118; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 9; 40/Mü’min, 7.
e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En’âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A’râf, 56.
i- Allah, Kur’an Okuyana Rahmet Eder: 7/A’râf, 204.
k- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
l- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
m- Allah’ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A’râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
n- Allah’ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A’râf, 156.
o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet Etmez: 7/A’râf, 49.
p- Yağmur Rahmettir: 7/A’râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
r- Kur’an Rahmettir: 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhân, 6; 45/Câsiye, 20.
s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6.
t- Allah’ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
u- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmemek: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.
v- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
y- Allah’ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü’minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
G- ALLAH’IN TASARRUFU
a- Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra’d, 2; 32/Secde, 5-6.
b- Allah Dilediği Gibi Tasarruf Eder: 39/Zümer, 62.
c- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsin, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Feth, 27; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
H- ALLAH’IN SÜNNETİ (İLÂHÎ KANUN)
Allah’ın Sünnetinde Hiçbir Değişme Olmaz: 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 77; 18/Kehf, 55; 33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23.
İ- ALLAH’IN VAADİ (SÖZÜ)
a- Allah’ın Vaadi Haktır, Gerçektir: 4/Nisâ, 122, 10/Yûnus, 4, 55; 14/İbrâhim, 22; 18/Kehf, 21, 98; 28/Kasas, 13; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 9, 33; 35/Fâtır, 5; 40/Mü’min, 55, 77; 45/Câsiye, 32; 46/Ahkaf, 17.
b- Allah, Vaadinden Dönmez: 3/Âl-i İmrân, 9, 194; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 47; 30/Rûm, 6; 39/Zümer, 20.
c- Allah’ın Mü’minlere Vaadi: 2/Bakara, 268; 3/Âl-i İmrân, 194; 4/Nisâ, 95; 5/Mâide, 9; 7/A’râf, 44; 9/Tevbe, 72, 111; 13/Ra’d, 35; 19/Meryem, 61; 24/Nûr, 55; 25/Furkan, 15; 28/Kasas, 61; 39/Zümer, 74; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 16; 47/Muhammed, 15; 48/Feth, 20, 29; 57/Hadîd, 10.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 673 -
d- Allah’ın Kâfirlere Vaadi: 9/Tevbe, 68; 34/Sebe’, 30; 36/Yâsin, 52, 63; 43/Zuhruf, 42; 46/Ahkaf, 16.
K- ALLAH’IN ÖLDÜRMESI: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 60; 57/Hadîd, 2.
L- ALLAH’IN DİRİLTMESİ: 2/Bakara, 28, 72-73, 258-260; 3/Âl-i İmrân, 27, 156: 6/En’âm, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 22/Hacc, 5, 6, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 12, 78-79; 40/Mü’min, 57, 68; 42/Şû’â, 9; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 46/Ahkaf, 33; 50/Kaf, 15, 43; 53/Necm, 44, 47; 56/Vâkıa, 60-61; 57/Hadîd, 2; 71/Nûh, 18; 75/Kıyâme, 3-4; 79/Nâziât, 27.
M- ALLAH’IN AZÂBI
a- Allah, Dilediğine Azap Eder: 2/Bakara, 284; 3/Âl-i İmrân, 129; 5/Mâide, 18, 40; 7/A’râf, 156; 17/İsrâ, 54; 29/Ankebût, 21, 25; 48/Feth, 14.
b- Allah’ın Azâbı Şiddetli ve Çetindir: 2/Bakara, 165, 196; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 56, 173; 5/Mâide, 2, 98; 14/İbrâhim, 7; 15/Hıcr, 50; 17/İsrâ, 57; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 2; 35/Fâtır, 7; 40/Mü’min, 3; 59/Haşr, 7; 85/Bürûc, 25-26; 89/Fecr, 25.
c- Allah’ın Azâbı Zâlimler, Münâfıklar, Kâfirler ve Müşrikler İçindir: 2/Bakara, 7, 10, 49, 86, 90, 96, 104, 114, 126, 162, 165-166, 174; 3/Âl-i İmrân, 4, 21, 56,77, 88, 91, 105, 106, 128, 176-178, 181, 188; 4/Nisâ, 14, 37, 93, 102, 138, 151, 161; 5/Mâide, 33, 36-37, 41, 73, 80, 94; 6/En’âm, 30, 49, 70, 93, 126, 157; 7/A’râf, 39, 141, 165, 167; 8/Enfâl, 14, 35, 50; 9/Tevbe, 3, 34, 55, 61, 68, 74, 79, 85, 90, 101; 10/Yûnus, 4, 52, 54, 70, 88, 97; 14/İsrâhim, 6, 17, 22; 16/Nahl, 58, 88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 57; 24/Nûr, 11, 23; 27/Neml, 5; 33/Ahzâb, 8, 24, 57, 73; 34/Sebe’, 8; 35/Fâtır, 7; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 71; 42/Şûrâ, 26, 42; 43/Zuhruf, 65, 74; 48/Feth, 6; 58/Mücâdele, 4-5, 15; 76/İnsan, 31; 84/İnşikak, 24.
d- Allah’ın Azaptan Koruması İçin Duâ: 2/Bakara, 201; 3/Âl-i İmrân, 16, 191-192; 25/Furkan, 65.
N- ALLAH’IN HESABI (HESAP SORMASI)
Allah, Hesabı Çabuk Görendir: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 5/Mâide, 4; 13/Ra’d, 41; 14/İbrâhim, 51; 24/Nûr, 39; 40/Mü’min, 17.
O- ALLAH’IN RIZÂSI: 2/Bakara, 207, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 162, 174; 4/Nisâ, 114; 5/Mâide, 2, 16, 119; 9/Tevbe, 21, 72, 100, 109; 19/meryem, 6, 55; 20/Tâhâ, 109; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 7; 46/Ahkaf, 15; 48/Feth, 18, 28-29; 53/Necm, 26; 57/Hadîd, 20, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 8; 60/Mümtehine, 1; 89/Fecr, 28; 92/Leyl, 22; 98/Beyyine, 8.
Ö- ALLAH’IN FAZLI: 2/Bakara, 64, 105, 198, 243, 251, 268; 3/Âl-i İmrân, 74, 152, 170, 174, 180; 4/Nisâ, 32, 70, 73, 83, 113; 5/Mâide, 2, 54; 8/Enfâl, 29; 10/Yûnus, 58, 60; 11/Hûd, 3; 12/Yûsuf, 38; 17/İsrâ, 12; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 27/Neml, 16, 40, 73; 30/Rûm, 45-46; 33/Ahzâb, 47; 35/Fâtır, 12, 30, 35; 40/Mü’min, 61; 42/Şûrâ, 22, 26; 44/Duhân, 57; 45/Câsiye, 12; 48/Feth, 29; 49/hucurât, 8; 57/Hadîd, 21, 29; 59/Haşr, 8; 62/Cum’a, 4, 10.
P- RAB İSMİYLE İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
a- Her şeyin Rabbı (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1 ; Bakara, 22, 126, 131 ; Âl-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100 ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Ta-ha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
b- Rabb, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ; Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
c- Rabb, Kendisine Kulluk Edilecek Yegâne Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127, 128 ; Âl-i İmran, 64, 79, 80 ; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42 ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
d- Rabb, İnsanları Huzurunda Toplayacaktır: Âl-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ; Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26 ; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
e- Rabb, İlâhî Nizamıyla İnsanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Âl-i İmran, 8.
f- Yalnız Rabbımıza İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
g- Rabbımız, Her şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Âl-i İmran, 191 ; Nisa, 1 ; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14, 36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
R- İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed, 19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün, 13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
S- ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Esmâ-i hüsnâ Allah’ın Güzel İsimleri, Alâddin Başar, Zafer Y. 2. Bs .İst. 2002
2. Esmâu’l Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. İst. 1984/Seha Neşriyat
3. Âyet ve Hadislerle El-Esmâü’l Hünsâ, İzzeddin Cemel, Ravza Y., 2. Baskı, İst. 2000
4. Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. İst. 1997
5. Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. İst. 1996
6. Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Terc. Ahmet İyibildiren, Uysal Kitabevi Y. 2. bs, Konya, 1997
7. O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. İst. 1997, 2. Bs.
8. Esmâ-i Hüsnâ Allah’ın İsimleri, Metin Yurdagür, Marifet Y. İst. 1996
9. İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. Kahramanmaraş, 1999
10. el-Esmâü’l-Husnâ Şerhi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 2000
11. El-Esmâu’l-Husnâ Allah’ın Güzel İsimleri (El-Câmiu Li-Esmâillâhi’l-Husnâ), İbn Kayyim el-Cevziye, İmam el-Kurtubî, Allâme es-Sa’dî, İbn Kesir, Beyhakî, Çeviren M. Ali Kara, Karınca Y., İst. 2004
12. Esmâullahi’l-Hüsnâ, İbn Kayyim el-Cevziyye, Çevirenler: Hanifi Akın-Muhittin Korkmaz
13. Esmâü’l-Husnâ, Feyzullah Birışık, Karınca Y.
14. 99 Esmâ-i Hüsnâ’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. İst. 1998
15. Esmâi Hüsnâ: Hikmeti, Fazileti ve Esrarı, Arif Pamuk, Pamuk Y.
16. Esmâ-ül Hüsnâ Türkçe-İngilizce, Abdülmecit Yıldız, Ferşat Y.
17. Esmâül Hüsnâ Şerhi, İmam Gazali, Terc. Yaman Arıkan, Merve Yay. Paz.
18. Âyetlerle Esmâül-Hüsnâ, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık
19. Allah’ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Y.
20. Emâ-i Hüsnâ, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
21. Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-Hüsnâlar, Halil ibrahim Şener, doktora tezi, 1985, İzmir Dokuz Eylül üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
22. Gök Tanrının Sıfatlarına Esmâül-Hüsnâ Açısından Bakış, Sait Başer, Kubbealtı Neşriyat
23. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Bekir Topaloğlu,) T.D.V. Y., c. 11, s. 404-418; 9/ 471-503; 23/75-76
24. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Osman Çetin), Şamil Y., c. 2, s. 118-122; 3/198-199; 1/112-123
25. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 513-521; c. 2, s. 180-236
26. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil Y. İzmir, 1994
27. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y., İstanbul 1987, s. 43-44, 52 55, 59, 61, 63-82
28. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Hilâl Y. İst. 1980, 2. Bs.
29. İslâm İnancında Allah’a İnanmak, Said Havva, Petek Y.
30. Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), Bekir Topaloğlu, DİB Y. Ank. 1979, 2. Bs.
31. Allah’ı Arayış, Hâris el-Muhâsibî, İlke Y.
32. Allah’ı Tanımak ve Anlamak, Turhan Temizer, Alem Y. İst. 1991
33. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
34. Kütüb-i Sitte: 1: 335; 2: 246-248; 4: 99-101, 221-222, 225; 6. 364, 373-374, 424, 521, 531; 7: 8, 27-28, 313, 517; 8: 6-7, 80-81; 9: 11-12, 203-204, 549; 10: 19, 138-140, 155-156, 191-194, 284-294; 11: 454; 12: 10, 126-127, 269, 288, 400, 549-550; 13: 261-262; 14: 16, 66, 381-382, 428, 469-472; 15: 523-524; 16: 127-128, 319, 323-327, 362-363, 536; 17: 15-16, 136, 236, 239, 259, 348, 352, 363, 507-509, 563, 567, 583-586, 591, 596, 605-605

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:52

ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)


• Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Yolunun Yardımcıları
• Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
• Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Tefsirlerden İktibaslar
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
“İsa, İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini fark edince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” Havârîler dediler ki: ‘Allah’ın yardımcıları biziz (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.”
“Ey Rabbimiz! Bize indirdiğine inandık ve bu elçiye uyduk. O halde bizi hakikate şâhitlik yapanlarla bir tut.” 1908
Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
Ensâr kelimesinin kökü yardım etmek anlamına gelen “nasr”dır. “Ensâr” kelimesi de yardım edenler mânâsına gelir.1909 Ensârullah; lügat anlamı olarak Allah’ın yardımcıları demektir. Allah samed olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı, yaratıkların O’na muhtaç olduğu için, bu ifâde, mecâzî olarak kabul edilmelidir. O yüzden ensârullah kavramına: “Allah’ın dininin, Allah yolunun yardımcıları” anlamı verilir. Ensârullah: Allah’ın dinini ve şeriatını koruyan ve bu hususta elden gelen gayreti sarfeden kimseler emektir. Bu ifâde, 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saf, 14 âyetlerinde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de geçen nasr kelimesi “min” harf-i cerri ile birlikte kullanıldığı vakit, kurtarmak anlamına gelir.
“...Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, gâliptir.”1910 Allah’a yardım, Allah’ın dininin yerleşmesine, güçlenmesine yardım demektir. Allah’a ibâdet, ancak o dini benimseyenlerin gayret ve fedâkârlıklarıyla yerleşip hükümran olur. Bu din yerleşince de insanlar Allah ile daha kolay bağlantı imkânı bulurlar. Kendilerini Allah’a yaklaştıran eylemlerin
1908] 3/Âl-i İmrân, 52-53
1909] Medine halkından olup, Peygamberimiz (s.a.s.) ve Mekke’den hicret eden muhâcirleri barındırıp onlara yardım eden Evs ve Hazrec kabilelerine de “yardımcılar” anlamında ensâr denilir
1910] 22/Hacc, 40
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapıldığı ortam içinde yaşar ve kendileri de o eylemleri yaparak Allah’a yaklaşırlar. İnsanları Allah’a yöneltmek üzere görevlendirilen insanlar, Allah’ın elçileri ve her çağda onların destekleyicileridir. Elçiler, hak dini yerleştirmek üzere insanların desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Destekleyen olmadıkça hak dinin yerleşmesi zordur. Hak dini destekleyenlere de Allah yardım eder.
Âl-i İmrân sûresi 52. âyette anlatıldığı üzere, Hz. İsa, Allah yolunda kendisine yardımcılar aramış, havârîleri ona yardımcı olacaklarına söz vermiş, yani bey’at etmişlerdir. Havârîlerin Hz. İsa’ya bey’at ve desteği 61/Saf sûresi 14. âyetinde de anlatılmıştır. Saf sûresinde, bundan önceki âyetlerde mü’minlere, âhiret ve dünya ödüllerine erebilmek için Allah’a inanmaları ve Allah yolunda malla, canla savaşmaları emredilmişti. Bu âyette de onlara, İsa’ya (a.s.) yardım eden havârîler gibi Allah’ın dininin üstü gelmesi için çalışmaları emredilmektedir. İsa (a.s.), havârîlerine: “Allah’a giden yolda bana kim yardımcı olur?” dediği zaman havârîler: “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız” dediler ve Allah’ın dinini yaymak için çalıştılar. Fakat Hz. İsa’nın içinde yetiştiği İsrâiloğullarının hepsi ona inanmadı, sadece az bir kesim ona inandı. Ötekiler inkâr ettiler. Allah iman edenleri inanmayanlara üstün getirdi.
Âyette nasıl İsa’ya (a.s.) iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerin de, ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanların, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. Gerçekten öyle olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Allah’ın Rasûlü hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risâletini duyurmam için beni barındırır? Kureyş Rabbimin risâletini tebliğ etmemi engelledi” derdi. Nihâyet Allah, Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar ona bey’at ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu karadan, kırmızıdan (her türlü görünür tehlikeden) koruyacaklarına söz verdiler. Ne garip bir rastlantıdır ki, Peygamberimiz’e (s.a.s.) bey’at edenler de tıpkı İsa’nın (a.s.) havârîleri gibi on iki kişi idi.1911 Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Peygamberimizi ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar Allah’ın dininin yayılması için çok fedâkârlık gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda fedâ etmekten kaçınmadılar. Nihâyet bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zaferler ve fetihler birbirini izlemeye başladı. İsa’ya (a.s.) iman edenler da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. İnşâallah bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne dünyevî uygulama yönüyle de çıkacaktır.
“Ey iman edenler, eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.”1912 Bu âyette Allah’ın, kendisine yardım edenlere, yani tevhid dininin yerleşip güçlenmesine çalışanlara, bu uğurda savaş verenlere yardım edeceği, onların ayaklarını sağlam tutacağı; öylelerinin, yıkılıp yere düşmeyecekleri; çabalarının yarım kalmayacağı; kâfirlerin ise yüz üstü yere kapanacakları (devrilip düşecekleri), engellemelerinin bir sonuç vermeyeceği belirtiliyor. Âyette mü’minlerle kâfirlerin durumu tam karşıtlık
1911] Tehzîbu Sîreti İbn Hişam, I/104
1912] 47/Muhamed, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 435 -
içinde anlatılmaktadır. Allah iman edenlerin ayaklarını sağlam bastırıp onlara yardım ederken, inançsızların ayağını gevşetip onları deviriyor, eylemlerini de hedefinden saptırıyor. Çabaları boşa çıkıyor. Onlar Allah’ın hükümlerini istemedikleri için Allah da onların eylemlerini boşa çıkarmıştır.
“... Allah, kimin gaybda (gizlide) Kendisine ve rasüllerine yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”1913 Bu âyette de, Allah’ın, kanıtlarla elçiler gönderdiği insanların, adâleti yerine getirmeleri için peygamberlerle birlikte Kitab’ı ve adâlet ölçütünü indirdiği; indirdiği demire de bir güç ve insanlara yararlar koyduğu; demirdeki bu gücü ve yararları, kimlerin Allah’a ve elçilerine yardım yolunda kullanacağını bilmek istediği belirtilmekte ve Allah’ın kaviyy (çok güçlü) olduğu vurgulanmaktadır. Allah peygamberleri göndermiş, Kitap ve adâlet ölçütü indirmiş, demirin gücü sâyesinde de düzenin korunmasını sağlamıştır. Hem bedenlerdeki yaratılış düzenini, hem de toplumlardaki hakça düzeni demirle korumuştur. Böyle yapmıştır ki, gizlide Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri bilsin. Yani kimin, gerektiğinde Allah’ın verdiği güç ve sağlık sâyesinde, silâhını kuşanıp Allah’ın dininin ve elçilerinin üstün gelmesi için çalışacağını ortaya çıkarsın. Âyetin sonunda Allah’ın kavî ve azîz sıfatları vurgulanmakla, Hakk’a yardım edenlerin gâlip geleceğine işaret edilmektedir. Çünkü Allah onların yardımcısıdır. Allah’ın tarafını tutanlar gâlip gelirler. 1914
Allah Yolunun Yardımcıları
Ensâr, lügat itibarıyla “yardımcılar” demektir. Mekke’den Medine’ye hicrette, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medine’li müslümanlar... Istılâhî/terim anlamı bu olsa da, çok daha geniş bir muhtevâ içerdiğini görüyoruz. Ensârı, saâdet asrı ile sınırlamak meseleyi daraltmak olur. Bu kavramın anlam zenginliğini şu âyette görmek mümkün: “Ey iman edenler, siz Allah’ın ensârı (yardımcıları) olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ deyince, havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)’ İsrâiloğullarının birtakımı böylece iman etmiş, birtakımı da küfre girmişti. Nihâyet Biz o iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik de böylece üstün geldiler.” 1915
İşte tüm mü’minlere ensâr olmaları için çağrı. Hem de Allah’ın yardımcıları şeklinde bir ifâde tarzı... Âciz kulların Samed olan Allah’a yardımı... Anlamakta zorlandığımız incelik... Kulun Allah’a yardımcı olduğu mevkîden daha yüce makam olabilir mi? Nimetleri içinde bundan daha büyük ikram, izzetler içinde bundan daha ileri şeref düşünülebilir mi? Allah’ın bu sıfatlarla tavsîfi; yani “Allah’ın yardımcıları”; en güzel takdir ve taltif... Yardımdan ve yardımcıdan münezzeh olan şânı yüce Allah, oldukça nâzik ve nezih bir çağrı ile teşvik ve tebcil ediyor. O, bizim yardımımıza değil; biz O’na yardımcı olmaya muhtacız. Nusret-i İlâhî ve Rahmet-i Rabbânî ile temasa geçmenin formülü de budur: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” 1916
Kulluk bilinci ile İslâmî sorumlulukları kuşanmaya bundan daha mükemmel
1913] 57/Hadîd, 25
1914] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. S. 304-308
1915] 61/Saff, 14
1916] 47/Muhammed, 7
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir teşvik tarzı mümkün mü? Ne güzel isim: Ensârullah/Allah’ın yardımcıları.!.. Allah’ın yardımıyla buluşmanın ve Ona kavuşmanın yolu... Yarsız ve yardımcısız kalmamanın garantisi, yardım üzere olmak. Allah’ın dâvâsını sahiplenmek. Allah’tan bize sunulanı O’nun yolundan esirgememek. Ayaklarımızın sâbit olması, direniş ruhunun tazelenmesi, çözülmenin ve dökülmenin önlenmesi, ancak “yardım ediyor olmak” ile mümkündür. Yaradan’ın yardımına müstehak olmanın mutlak güvencesi, ensâr olabilmek. O’nun yardımını beklemeden mevcut imkânları O’nun için tahsis edebilmek... “O verirse veririm” değil vermiş olduklarını elden çıkarabilme gücünü kendinde bulmak... Tercihini, yardım beklemekten önce, yardım etmekten yana yapanlara yönelik diğer bir uyarı şu ifâdelerde kendini gösteriyor: Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ dedi...” 1917
Hz. İsa gibi bir peygamberden böylesi bir soru ve talebin sâdır olması ne demek oluyor? Bir peygamber buna ne diye ihtiyaç duysun? Vahiyle desteklenen, Allah’ın koruması altında bulunan Hz. İsa (a.s.)’nın dudaklarında “men ensârî? / ensârım, yardımcılarım kim?” sorusunu terennüm etmesindeki hikmet ne olabilir? Bu yolda, bu dâvâda “Ben yalnız yaparım, mücâdelemi tek başıma verebilirim” anlayışı esas alınmıyor. Müşterek sorumluluğa çağrı ve vurgu önceleniyor, onun şahsında cemaat ruhu ve şuuru tescilleniyor. “Birlikte yola çıkabileceğim kim var?” Bir yapılanma vurgusu, örgütlenme teması... Allah’a giden yolda bireyselliği aşmak... Kollektif ruhun bireyleri kuşatması... İlâhî irâdenin murâdı, ferdî irâdenin cemaat irâdesi ile bütünleşmesi. Ve maksat hâsıl oluyor: “...Havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)...”
Tek tek, fert fert değil; birlikte, müştereken ensârullahız. Ben değil, biz. Tekil değil, çoğul zamiri. Ayrıca şu soruya da cevap bulmak gerekiyor: Hz. İsa’nın “Allah’a giden yolda benim ensârım kim?” sorusunu ve çağrısını onun yaşadığı zaman dilimi ile sınırlamak mümkün müdür? Yalnız o döneme ve o topluma münhasır bir olay mıdır? “Men ensârî?” sorusunun, bu gün için, bizler için geçerliliği yoktur diyebilir miyiz? İşte meselenin can alıcı noktası; bulunduğumuz konumda, şartlarımız ne olursa olsun; “Biziz ensârullah” diyebilmek... Çağın ve hayatın gürültüsü içinde, “kim ensâr olacak?” çağrısını duyabilmek ve duyurabilmek... Güncelliğini ve geçerliliğini kaybetmeyen hayatî soru... “Ey iman edenler!...”1918 tarzında gelen hitap da zâten tüm zamanların mü’minlerini kuşattığının isbâtıdır.
Geriye şu soru kalıyor: “Nasıl bir ensâr? Bu oluşumun vasıfları nedir? Hangi meziyetler ile donanmışlardır?” İşte bize öncelik ve önderlik edecek ensâr... İşte Allah’ın râzı olduğu ensâr. Yeryüzü ışıkları. Karanlıkla kavgalı, aydınlık müjdecileri. Zulmün ve zulmetin hasmı, direniş ve diriliş erleri. Ensâr olmanın gereğini şöyle isbatlama yoluna gitmişlerdi: Akabe günü Rasûlullah’tan gelen en ağır şartları tevekkülle karşıladılar. Yesrib’lileri temsîlen Esad bin Zürâre: “... Bütün bunları dillerimizle, gönüllerimizle, güçlerimizle, getirdiğine iman ederek, kalplerimize yerleşen bilgiyi tasdik ederek ‘evet’ dedik. Hepsi için sana biat ediyoruz. Rabbimiz ve sana biat ediyoruz. Allah’ın kudreti hepimizin kudretinin üzerindedir. Kanlarımız senin kanını, vücudumuz senin vücudunu koruma yolunda fedâ
1917] 61/Saff, 14
1918] 47/Muhammed, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 437 -
olsun. Öz canlarımızı, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruduğumuzdan daha fazla seni koruyacağız. Bunları ancak Allah için yapacağız. Ey Allah’ın Rasûlü, sözümüz sözdür...”
Ensâr olmanın ifâdesi olan bu sözleşme, zorlu bir sınava dönüştü. Karşılığı cennet olan alış-verişte ahde vefâ bozulmadı. Biatın bedelini ödemekten kaçınılmadı. Bedir savaşında kendini gösterdi. Savaş öncesi değerlendirmede ensârın görüşü şu ifâdelerle tarihe geçiyordu: “Yâ Rasûlallah! Eğer savaşmamızı istersen biz sana İsrâiloğullarının Mûsâ (a.s.)’ya dedikleri gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız’ demeyiz. Bizi Berku’l-Ğamad’a sevketmiş olsan bile senin peşinden gideriz. Bize, denize dalmamızı emretmiş olsan, tereddütsüz dalarız...” 1919
İslâm Devletinin hangi ruhla teşekkül ettiğini görüyoruz. Gözünü ve gönlünü dünyaya değil; dünyanın ötesine çevirmiş bir ensâr... Muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf’la kardeş ilân edilen Sa’d bin Rebî, 20. asrın mantığının kavramakta âciz kalacağı bir teklifle kardeşi Abdurrahman’a yöneliyor: “Kardeşim, ben Medine’nin en zenginiyim. Bak, malımın yarısını sen al. İki karım var. Bak, hangisi hoşuna gidiyorsa, boşayayım, onunla evlen.” 1920
“Ensâr nasıl olunur?” Konusuyla ilgili dersi almaya çalıştığımız ensâr... Nefsî/hevâî tutkuların aşıldığı, kardeşlik ruhunun arındırdığı bir dünya... Temiz gönüller, tertemiz bir toplum. Allah’ın tanıtımı şöyle: “Daha önceden (Medine’yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler (ensâr), kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendilerinde fakr u ihtiyaç olsa bile, (onları) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” 1921
Ebû Hüreyre’den gelen şu rivâyet konuyu daha da anlaşılır kılıyor: “Rasûlullah’a açlıktan bîtap düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah, “Şu açı kim yemeğine ortak eder, ya da misafir eder?” dedi. Ensardan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısı ile kendisi aç sabahladılar”.1922 Yukarıdaki âyetin nüzûlünde bunu görüyoruz.
Böylece “nasıl bir ensâr?” sorumuz cevap buluyor. “Ey iman edenler! Allah’ın ensârı olun!...”1923 âyetinin sırrını çözmeye başlıyoruz. Hz. Peygamber’in Huneyn sonrası, Kureyş’ten bazılarına kalplerini İslâm’a ısındırmak için ganîmetlerden fazlaca ihsanda bulunması, bazı ensâr gençlerinin sızlanmasına neden olmuştu. Hz. Peygamber onları topladı, yaptığı konuşmada: “Ey ensâr! İnsanların dünya nimetlerine, sizinse Allah’ın Rasûlüne sahip olmanız, O’nu yurdunuza götürmeniz sizi memnun etmiyor mu?” Ensâr gözyaşları dökerek: “Rab olarak Allah’tan, pay olarak Rasûlullah’tan râzıyız” dediler. 1924
İşte ensârullah olma kararlılığını taşıyanlara hareket noktası. Saâdet asrından
1919] Ahmed bin Hanbel, Müsned
1920] Ahmed bin Hanbel, Müsned
1921] 59/Haşr, 9
1922] Buhârî
1923] 61/Saff, 14
1924] Buhârî
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
asrımıza yürüyen ensâr bilinci... Ve şimdi bizler “ensârsız” bir dünyanın garipliğini yaşıyoruz. Çileli ümmet ve çaresiz beşeriyet, ensârını hasretle bekliyor... Akîdesinden aldığı güçle Akabe’sinde Medine’sini projelendirecek ensâr... Sa’d bin Rebî’nin mantığını ve ufkunu yakalamaya namzet ensâr... Evet, ensâr arayışı, ensâr beklentisi, “men ensârî?” sorusu... İman edenlerin gündemini ve görevini belirleyen soru: “Kim ensâr olacak?”
Mazlum Filistin, mahzun Kudüs... Lânetli yahûdinin iğrenç hesapları, kazılan tünel, toprağa gömülmek istenen Mescid-i Aksâ... Yani onurumuz, özgürlüğümüz... Mescid-i Aksâ’dan yükselen çığlık; “men ensârî? Yok mu ensârım? Kim yardım edecek? Sahipsiz miyim?” Bu çığlıktır ki, Selâhaddin Eyyûbî’ye “Mescid-i Aksâ ağlarken ben gülemem!” dedirtmişti. Şimdi bu sorular bizim tarafımızdan cevap bulabilecek mi? Yoksa Abdulmuttalib’in tutumuna mı özeneceğiz? Ebrehe’lerin işgâline getireceğimiz yorum şöyle mi olacak?: Kâbe’nin Rabbi var, ona sahiplik edecek, O koruyacak. Mescid-i Aksânın sahibi Allah’tır. Biz davar sürülerimizin, sermayemizin sahibiyiz.” Sonuçta sürü ile bütünleşmek, sürü ile sürünmek ve sürüleşmek... Sorumluluğu Ebâbil kuşlarına bırakmak... Yüksek tepelerden gelişmeleri seyretmek... Dün Mekke’nin tepelerinden bu gün ekranlardan Ebrehe’lerin ve Ashâb-ı Uhdud’ların dikkatli ve meraklı izleyicileri olmak başarısı(!) bize âit... Ebâbil’i beklemek... Beklerken olup bitenleri görmek... Bugün, sanki gökyüzünde uçan Ebâbil kuşları Kudüs’e indi, Filistin’li çocuklar Ebâbil kesildi. Taşlarını atmaya durdular. Filistinlinin avucundaki taş, Mescid-i Aksâ sevgisine attığı taş, Ebâbil’in taşına ne kadar da benziyor... Nasıl da isâbet ediyor. Kararlı, korkusuz bir atış... Bize düşen, bizden istenen atmaktır...
“Attığın zaman sen atmadı, fakat Allah attı. Bunu, mü’minleri güzel bir imtihan ile denemek için yaptı...”1925 Bedir’de Rasûlullah’ın müşrik hedefe attığı çakıl taşları ve işi neticelendiren Yüce Allah. Atışın öldürücü bir darbeye dönüşmesi için, tam bir sadâkatle Allah’a yönelip elin taşa uzanması ve eylemin gerçekleşmesi şart... Düşman büyük, taş küçük, hiç önemli değil... Unutmayalım: Allahu Ekber... Duâya duran eller... Yardım talep eden diller... Önce fonksiyonel el, aksiyoner el olmak zorunda. Eller devreye girmeden yalnızca dil ile: Ebû Lehebin ellerinin kuruması bekleme hakkımız kalmıyor. Bu şerefi Rabbimiz bize teklif ediyor: “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin ve size de yardım etsin, mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.” 1926
Allah’ın bize belirlediği hedef ve şeref bu iken, kendi cephemizde durum nedir? Gâyemiz, gayretimiz neye yönelik? Ne anlam ifâde etmekte, neyi temsil etmekteyiz? Yapageldiğimiz askerlik nasıl bir ensâra çağrışım yapmaktadır dersiniz? Ödeyegeldiğimiz vergiler ne tür bir yardımcı konumuna itmekte bizleri? Tüketim standartlarımız, hangi güçlerin hizmetinde olduğumuzu ispatlar mâhiyette değil mi? Mesâimizi, bağlantımız, beklentimiz, yani kendi gerçeğimiz, gerçekten ensâr olup olmadığımıza ışık tutmuyor mu? Akîdenin onaylamadığı bir hayatın yükü altında ezilmişliğin hâlet-i rûhiyesi ile ensâr olma keyfiyetini ne nisbette yakalayabileceğiz?
Biz böylesi bir çelişkinin sıkıntısını taşırken, Kur’an’ın: “Ey iman edenler! Allah’ın
1925] 8/Enfâl, 17
1926] 9/Tevbe, 14
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 439 -
ensârı olun...”1927 uyarısı ile ürperiyoruz. Çepeçevre bizi kuşatan sorumluluklarla irkiliyoruz. Ensârını bekleyen nasırlı eller, varoşlardaki sefiller... Gecekondu enkazına tutunmuş ıslak gözlü yurtsuzlar... Yoksulluktan bîtap, ilâçtan mahrum, reçetesine baka kalan bîçâreler... Morgda cenâzesi rehin, ölü benizli diriler. Üniversite kapılarında mazlum, başörtüsünü gözyaşı mendili yapmış sahipsizler... Çadır kentlerde istiflenmiş insan yığınları... Vücudun yüksek ateşiyle kışın şiddetine direnen yakıtsız ve yardımsız nesiller... İki ateş arasında seslerini ancak Rablerine duyurabilen acılılar... Tehcir, tahkir, tâciz, talan kapanında kalan kitleler...
Çileli, mahzun, mahrum, ürkek ve titrek sesleriyle dilekçelerini Allah’a arz ile “metâ nasrullah; Allah’ın yardımı ne zaman?” , “men ensârî; kim yardımcı?”, “Rabbimiz! Katından bize bir sahip, tarafından bize bir yardımcı gönder” diyen mustaz’aflar, çocuklar ve kadınlar... Ensârullahı bekleye dursunlar! Ya ensârullah kimi bekler? Umutları kimin için? Kızılay mı, Kızılhaç mı? Birleşmiş Milletler mi? Uluslar Arası Af Örgütü mü? İnsanımızın acısını ve yardım talebini onlara mı ihâle ettik yoksa? “Demokratikleşme paketi”, “özgürlük vaatleri”, “insan hakları taahhütleri”, “politik teminatlar”, resmî güvenceler”, “temiz eller”, “temiz toplum”, pembe toplumlar... Yardım beklentileri bu eksende mi gerçekleşecek?
Kafelerde şaşkın gençliğin, iğrenç görüntüsü aldatmasın bizi... Zevk u sefâ çığlıklarında, “kim yardım edecek bize?” sorusunun saklı olabileceğini anlamaya çalışalım... Uyuşturucu mafyasının materyali nesillerin, derinden “men ensârî?” sorusunu seslendirmekte olduğuna şâhit olabiliriz. Stadyumlardaki coşku bir huzur ve tatminin değil; bir isyanın ve intikamın ifadesi olsa gerek... Tüm bunlar ensârsızlığın bedeli olarak ele alınamaz mı?
Her yönden ve her kesimden; “metâ nasrullah?”, “men ensârî?” soruları kuşatmış dünyamızı ve gündemimize oturmuş durumda... Ya bu sorular cevapsız kalırsa, cevaplar ya âhirete ertelenirse, nasıl altından kalkarız? Sorularımızın çözümü bu sorulara cevap vermemizdedir. Güvenimizi ve gücümüzü yenileyerek: “Biziz ensârullah!” diyebilmeliyiz artık. “Biliniz ki, gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.”1928 İşte o yardım biziz. Çünkü bizler ensârullahız. Tam o sırada demezler mi? Buyrun ispatlayın!... 1929
Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
Kur’ân-ı Kerim’de yardım anlamına gelen “n-s-r” ve türevleri 158 yerde geçer. Nasîr kelimesi 24 yerde, Ensâr kelimesi 11 yerde kullanılır. “Ensârullah” kavramı ise 3 yerde geçer. 1930
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” 1931
1927] 61/Saff, 14
1928] 2/Bakara, 214
1929] Ramazan Kayan, Vahiyle Doğrulmak, Çıra Y. s. 41-48
1930] 3/Âl-i İmrân, 52; 61/Saff, 14 -2 defa-
1931] 2/Bakara, 214
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İsa, İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini fark edince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” Havârîler dediler ki: ‘Allah’ın yardımcıları biziz (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.” 1932
“Onlar, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir/gâliptir.” 1933
“Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi, babanız İbrâhim’in dininde (olduğu gibi). Peygamber’in size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek bundan önce(ki kitaplarda), gerekse bu (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sarılın. Ne güzel mevlâdır O ve ne güzel yardımcıdır!” 1934
“...Eninde sonunda emir Allah’ındır. O gün mü’minler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, azîzdir/mutlak güç sahibir, çok merhametlidir. (Bu) Allah’ı vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.” 1935
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” 1936
“Andolsun Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, Kendine (dinine) ve peygamberlerine, gayb ile/görmediği halde yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, azîzdir/daima üstündür.” 1937
“(Allah’ın verdiği bu ganîmet malları,) Şu muhâcir fakirlere âittir ki (onlar) yurtlarından ve mallarından (sürülüp) çıkarılmışlardır; Allah’ın lütuf ve rızâsını ararlar; Allah’a ve Rasûlüne yardım ederler. İşte sâdık/doğru olanlar onlardır.” 1938
“Ey iman edenler, siz Allah’ın ensârı (yardımcıları) olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ deyince, havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)’ İsrâiloğullarının birtakımı böylece iman etmiş, birtakımı da küfre girmişti. Nihâyet Biz o iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik de böylece üstün geldiler.” 1939
Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
Havârî; Hz. İsâ’nın yardımcılarına verilen addır. Bu kişilerin kassâr (çamaşırcı) veya avcı oldukları söylenir. Bazı bilginlere göre bunlara Havâri denmesinin sebebi; onların, insanların ruhlarını din ve ilim öğreterek arındırmalarından
1932] 3/Âl-i İmrân, 52
1933] 22/Hacc, 40
1934] 22/Hacc, 78
1935] 30/Rûm, 4-6
1936] 47/Muhammed, 7
1937] 57/Hadîd, 25
1938] 59/Haşr, 8
1939] 61/Saff, 14
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 441 -
dolayıdır... Avcı olmaları ise, insanların ruhlarını kararsızlıktan kurtararak Hakka döndürmelerindendir.1940 Nitekim beyaz giydikleri için bu ismi aldıkları da söylenir. 1941
Bunlara, “Hz. İsa’nın, dini yaymak için seçip gönderdiği elçileri” de denilmektedir. Havârîler Peygamberlerin yakın takipçileri olan seçkin kimselerdir. Zeccâc, “Havârîler Peygamberlerin hâlis ve samimi dostlarıdır ve hayırlı kimselerdir” demiştir. Buna delil olarak da Hz. Peygamber’in “Her Peygamberin havârîsi vardır, benim havârîm de Zübeyr İbn Avvam’dır” hadisini zikretmiştir.1942 Peygamber Efendimiz: “Zübeyr benim ashabımın seçkinlerindendir ve yardımcımdır” demek sûretiyle, havârîlerin peygamberlerin yardımcıları olduklarına işaret etmek istemiştir. Yine Zeccâc’a göre Hz. Peygamber’in ashâbının tamamı havârîdir. 1943
Havârilerin, Peygamberlerin yakın dostları ve talipçileri olduğuna Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret edilmektedir:
“İsa onların inkârlarını hasredince:
“Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havâriler şöyle dediler,
“Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a inandık, O’na teslim olduğumuza şâhid o!”, “Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi şâhid olanlarla beraber yaz...” dediler.1944 Diğer bir âyet-i kerime’de de, mü’minlere hitâben: “Ey iman edenler! Allah’ın dininin yardımcıları olun. Nitekim, Meryem oğlu İsâ, Havâriler: “Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” deyince, Havâriler: “Allah’ın dininin yardımcıları bizleriz” demişlerdi... 1945
Hz. İsa’nın Havârileri’nin sayılarının on iki olduğu bilinmekte olup isimleri şöyledir: Petrus denen Simun; Andreas; Zebedinin oğlu Yakup; Yuhanna; Filipus; Bartolomeus; Tomas; Matta; Alfeus’un oğlu Yakub; Taddeus; Gayyur Simun ve Yahuda İskariyat. 1946
Havâriler’in Hz. İsa’dan, Allah’ın gökten bir sofra indirmesini istedikleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmektedir: “Havâriler: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi de, “Înanıyorsanız Allah’tan sakının “ demişti. “Ondan yemeyi, kalblerimizin kanmasını ve senin bize doğru söylediğini bilmeyi, ona şâhid olmayı istiyoruz”dediler... Allah, “Ben onu size indireceğim; bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azab etmeyeceğim şekilde ona azab edeceğim” dedi” 1947
Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
“Ensâr”: Mekke’den Medine’ye hicret ettikleri zaman (M. 622) Peygamber efendimiz (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medineli müslümanlara denilir. Lügat itibarıyla ensâr, yardımcılar demektir.
1940] Râğıb Isfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Mısır 1970, s. 192
1941] Buhârî, Fedâilu’s-Sahâbe, 13
1942] Buhârî, Cihâd, 40, 41; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 48; İbn Mâce, Mukaddime, 11
1943] İbn Manzur, Lisânü’l Arab, Beyrut (t.y), IV, 220
1944] Alu İmrân, 3/52-54
1945] 61/Saff, 14
1946] Kitab-ı Mukaddes; İstanbul 1981, Matta, X, 2-4
1947] 5/Mâide, 111-115; Ahmet Güç, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 373
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’e sağladıkları yardım dolayısıyla kendilerine ensâru’n-nebî (Peygamber’in yardımcıları) da denilir. Medineli müslümanlar için kullanılan bu tâbir, aslında onların durumunu belirten bir vasıf iken sonradan bu kavmin, bu zümrenin adı haline gelip ıstılahlaşmış, bu sebeple de kelimenin tekili olan nâsir (çok yardım eden) aynı mânâ için kullanılmamıştır. Ensârdan tek bir şahsı ifade etmek üzere ensârı; ensâra mensup kişiler için de bunun çoğulu olarak ensârivvûn tâbirleri kullanılır.
Ensâr kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de Medineli müslümanlara delâlet etmek üzere iki yerde geçmekte1948 ve kendilerinden övgüyle bahsedilmektedir: “İlk iman eden muhacirler ve ensâr ile, iyilik yaparak onlara tabi olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular. Allah, onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.” 1949
Sahih hadis mecmuâlarında “Fadâilü’s-Sahâbe”, “Menâkibü’l-Ensâr” gibi baslıklar altında ensâr’ın faziletine dair birçok sahih hadis toplanmıştır. Ensâr, Evs ve Hazrec olmak üzere Medineli iki kardeş kabileden oluşur. Bunlardan Hazrec kabîlesinden altı kişilik bir heyet aralarında yıllar boyunca süren ve son defasında kaybettikleri muhârebe ve düşmanlık dolayısıyla, Evs’e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Hz. Peygamber’in nübüvvetinin 11. senesinde Mekke’ye gelmiş, burada Peygamber Efendimizle karşılaşarak O’nun tebliğ ve irşadları neticesinde İslâm’ı kabul etmiştir. Aralarındaki düşmanlığın bu hak din sayesinde ortadan kalkıp eskisi gibi tekrar kardeş haline gelecekleri ümidi ile Medine’ye dönüşlerinde İslâm’ı Evs kabilesine de tebliğ eden Hazreçliler, kendilerine katılan Evs’lilerle birlikte nübüvvetin 12. ve 13. senelerinde Mekke’ye temsilciler gönderip Hz. Peygamber’le görüşmüşler, I. ve II. Akabe Bey’atleri’nde bulunmuşlardır. II. Akabe Bey’ati’nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Mekkeli müslümanlar ve Hz. Peygamber’i ve kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını, mallarını korudukları gibi koruyup onlara yardım edeceklerine dair and içen Medineli müslümanlar, böylece hicrete ve İslâm tarihinde yeni bir dönemin açılmasına, İslâm Devleti’nin teşekkül etmesine vesile olmuşlardır.
Hz. Peygamber’in ve müslümanların Medine’ye hicret etmesi üzerine canlarını ve mallarını İslâm’a adayıp Mekkeli müslümanlara gönülden kucak açan ve tüm imkânlarıyla yardım eden Evs’liler ve Hazrec’liler, bu gayretlerinin karşılığı olarak ensâr veya ensâru’n-nebî ismine lâyık görüldüler. Gerçekten onların İslâm’a ve müslümanlara yardımı her türlü takdirin, hatta tahminin üstünde idi: Dinleri uğruna mal ve mülklerini, ev ve barklarını, yurtlarını terkedip Medine’ye gelen muhâcirûn’a evlerini açmışlar, rızıklarına onları da ortak etmişlerdi. Hicretin ilk senesinde Peygamber Efendimiz, muhâcirûndan bir şahsı ensârdan bir kişiyle birer birer kardeş ilân ettiği zaman ensâr, muhâcirûnu Medine’deki evlerine, bağ ve bahçelerine, işlerine ortak etmişler, kan bağının da üstünde eşsiz bir kardeşlik ve dayanışma örneği göstermişlerdi: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından
1948] 9/Tevbe, 100, 117
1949] 9/Tevbe, 100
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 443 -
korunabilmîş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” 1950
Hz. Peygamber hicretten önce Mekke’de müslümanlar arasında “kardeşlik” tesis etmeye başlamış; iman birliği ve eşitlik üzerine kurulu bu kardeşlik, Medine’de muhâcirler ile ensâr arasında ilk İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Akabe Bey’atlarıyla temeli atılan bu toplumun kurulmasında ensârın büyük bir rolü vardır. Mekke’den evlerini, eşyalarını bırakıp gelen muhâcirlere kucak açarak, onları iskân ettiren, yiyeceklerini paylaşan, ensardır. Medine’de I. yılda teşkil edilen ilk İslâm anayasasının 1. ve 2. maddelerinde; “Kureyşli ve Yesribli mü’minlerle bunlara tâbi olanlar, onlara, sonradan katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler... İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (toplum) teşkil ederler.” ve 15. maddesinde “...Mü’minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin kardeşi durumundadırlar.” denilmiştir. 1951
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah onun evinde Kureyş ile Ensâr’dan doksan kişi arasında muâhât (kardeşlik) tesis etmiştir.1952 Meselâ Ebû Bekir, Harice b. Zeyd ile; Ömer b. Hattab, Utba b. Mâlik ile; Ebû Ubeyde b. Cerrah, Sa’d b. Muâz ile ve Osman b. Affân da, Evs b. Sâbit ile kardeşlik kurmuşlardı. Dikkat edilirse kardeşlikler arasında benzerlikler bulunduğu görülür. Mizaç, his, yapı itibarıyla birbirine benzeyenler kardeş olmuşlardı. Her türlü işte bu kardeşlik geçerliydi. Kardeş olanlar birbirlerinin velileriydiler. Hattâ birçok hanımı olan ensâr, bazı hanımlarını boşayıp bekâr muhâcirlerle evlendirmek istediler. Bütün Medine hurmalıklarına muhâcirler ortak edilmişti.
Üseyd b. Hudayr’dân rivâyet olunduğuna göre, ensârdan birisi Rasûlullah’tan kendisini zekât âmili veya bir beldeye vali tayin etmesini istemiş, Rasûlullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Ey ensâr cemâati, benden sonra yakında siz, (böyle dünya işlerinde) başkalarının size tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Bununla beraber yine siz sabrediniz. Nihâyet, (kıyâmet günü) kevser havuzunda bana mülâkî olacaksınız.” 1953
Allah Teâlâ’nın; “Onlardan (muhâcirlerden) evvel (Medine ‘yi yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara (muhâcirlere) verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyl, hased, hiddet) bulmazlar Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muradlarına erenler onlardır.”1954 Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında Buhân’de Ebû Hureyre’den şu rivâyet vardır: “Rasûlullah’a açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah ‘Şu açı kim yemeğine ortak eder yahut konuklar?’ dedi. Ensârdan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocukların yiyeceğinden başka bir şeyi yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısıyla kendisi aç sabahladılar. Rasûlullah ona; ‘Bu gece Allah sana güldü; karı-koca sizin güzel hareketinize hayret etti’ buyurdu ve ‘Ensar, kendilerinin fakr u ihtiyacı olsa bile misafir ve muhâcirleri nefslerine tercih ederler... ‘ âyetini okudu” 1955
1950] 59/Haşr, 9
1951] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 147; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/131
1952] Tecrid-i Sarih, VI I, 73, 1035
1953] S. Buhâri, Tecrîd, X, 14-15 1526
1954] 59/Haşr, 9
1955] Tecrid, X, 16-17 1527
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ensar benim cemâatimdir, sırdaşımdır, eminlerimdir”1956 ve İbn Abbâs’tan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey muhâcirler, sizden her kim bir iş basına geçerse ensar’ın iyilerinin hasenâtını alsın, kötülerinin seyyiâtını affetsin.”1957 Hz. Peygamber’i Medine’de misafir eden, evini, yiyeceğini, paylaşan, Ensardan Ebû Eyyub Hâlid b. Zeyd el-Ensâri’dir (r.a.) (ö.52). Onun rivâyetinden: Rasûlullah, “Ey Ensâr topluluğu, Allah Teâlâ sizleri temizlik konusunda övmüştür. Sizler nasıl temizlik yaparsınız?” diye sormuş; onlar da, “Biz su ile tahâretleniriz” demişler; Rasûlullah, “İşte temizlik budur. Size buna devam etmenizi tavsiye ederim” buyurmuştur.1958 Rasûlullah’ın bahsettiği âyette Allah, “Orada temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever”1959 buyurur. Yine Ebû Eyyub Rasûlullah’ın “Lâ ilâhe illâllah “ diyen hiçbir kimsenin cehenneme girmeyeceğini haber verdiğini söyler.
Ensâr, Evs’iyle Hazrec’iyle İslâm’a yardımda bunun da üstüne çıkarak dinleri uğruna canlarını ortaya koydular. Bedir gazvesi öncesinde düşmanla çarpışma konusunda Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ashâbıyla durum müzâkeresi yaparken ensârın hissiyatına tercüman olan Sa’d b. Muâz “Allah’a yemin olsun ki ey Allah’ın Rasûlü, bize şu denizi göstersen ve sen kendin dalsan biz de seninle beraber dalar, asla tereddüt göstermeyiz, bizden tek bir fert dahi bundan geri kalmaz...” diyordu.1960 Uhud harbinde müslümanların müşrikler tarafından arkadan vurulduğu hengâmede, Rasûlullah’ın etrafında pervane olarak O’nu korumaya çalışanların birçoğu ensârdan idi.
Ensârın Rasûlullah’a olan sevgisi ve bağlılığı o derece büyüktü ki Peygamber Efendimiz Mekke’yi fethettiği zaman ensâr, Hz. Peygamber’in eski yurdunda, kendi kavmi arasında kalmayı isteyebileceğini düşünerek O’ndan ayrılmanın üzüntü ve sıkıntısını kendi aralarında dile getirmişler; bundan haberdar olan Rasûl-i Ekrem, yaptığı bir konuşma ile ensârın endişelerini gidermiş, onların gönüllerine hem beraberce Medine’ye dönüş haberiyle, hem de taltifkâr sözleriyle su serpmişti. Huneyn ganimetlerinin dağıtımı sırasında Peygamber efendimizin, beytü’l-mâl hissesinden bazı Kureyş ileri gelenlerine ve diğer kabile reislerine kalplerini İslâm’a ısındırmak için bol ihsanlarda bulunurken kendilerine, ganimet hissesinden başka bir şey verilmemesi sebebiyle bazı ensâr gençleri, bu ihsanlardan kendilerine de verilmesi arzusu ile sızlanmışlarsa da, Hz. Peygamber’in yaptığı bir konuşma, işin mâhiyetini ortaya koymuş ve tüm ensâr mensuplarının gözyaşı içinde Rasûlullah’tan özür dilemelerini sağlamıştı.
Hz. Peygamber’in vefâtından sonra, İslâm’a yardımları sebebiyle Allah’ın ve Rasûlü’nün övgüsüne mazhar olmalarını ölçü alarak, ensârın büyük kabilesi Hazrec, aralarından reisleri Sa’d b. Ubâde’yi halifeliğe adây göstermişti. Ancâk müzâkereler sonundâ Hazreçliler de Hz. Ebû Bekir’in halifeliğe daha uygun olduğunu kabul ettiler ve gönül rızası ile ona bey’atta bulundular. Bu müzâkereler sırasında orada bulunan muhâcirûn şöyle demişti: “Şayet emir (başkan) bizden olursa vezirler (bakanlar) da ensârdan olacaktır. Biz, ensâr hazır olmadıkça ve onlarla istişâre etmedikçe hiçbir karar almayacağız.”1961 Gerçekten ensâr, daha
1956] S. Buhâri, Tecrid, X/19 1528
1957] S. Buhâri, Tecrid, X/20, 1528
1958] İbn Mâce, Tahâre, 28, Hâkim, Müstedrek, I, 155; Ahmed bin Hanbel, VI/6
1959] 9/Tevbe, 108
1960] İbn Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, Kahire 1955, I-II, 615
1961] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev: Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 1178
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 445 -
sonraki dönemlerde hilâfet makamına gelmemişse de devlet kademelerinde önemli görevler almış ve devlet idaresini yönlendirme vazifesini icrâ etmiştir.
Önde gelen ensâr büyükleri arasında burada Es’âd b. Zürâre, Sa’d b. Muâz, Üseyd b. Hudayr, Sa’d b. Ubâde, Ebû Eyyub el-Ensârı, Ka’b b. Mâlik, Enes b. Mâlik isimlerini sayabiliriz. Ensârın içinde münâfıklar da vardı. Bedir gazvesinde 86 Muhâcir, 61 Evsli, 170 Hazreçli hazır bulunmuştur.1962 Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket daha da güçlenmiş, müslümanların görevleri artmıştı. Daha sonra görüldü ki Hazrec kabilesinden Abdullah b. Ubeyy, eğer Rasûlullah gelmemiş olsaydı Medineliler tarafından seçilecekti. Bu şahıs, müslüman görünüyor fakat kalben inanmıyordu. Ona “münâfıkların reisi” deniyordu. Nihâyet hicrî 6. yılda Benû Mustâlik gazvesinde, Abdullâh b. Ubeyy’in bozgunculuğu ortaya çıktı. Bu seferde bir tartışma bahanesiyle Muhâcirlerle ensâr arasında kavga çıkmıştı. İbn Ubeyy, ensârı kışkırtarak, “Bu muhâcirleri Mekke’den getirdiniz, mülkünüze ortak ettiniz, şimdi size rakip olup üzerinize egemen oluyorlar. Medine’ye varınca bunları şehirden atalım” dedi. Allah Teâlâ bunu şöyle zikreder: “Onlar öyle kimselerdir ki, ‘Allah’ın Peygamber’i nezdinde bulunan kimseleri beslemeyin, tâ ki dağılıp gitsinler!’ diyorlardı. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır, fakat o münâfıklar anlamazlar. Onlar, ‘Eğer Medine’ye dönersek, andolsun en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) oradan en hakir(ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki şeref ve kuvvet ve de gâlibiyet Allah’ındır, Peygamberinindir, mü’minlerindir, fakat münâfıklar (bunu) bilmezler.”1963 Abdullah b. Ubeyy, “Rasûlullah’a bir secde etmediğimiz kaldı” diye büyüklenerek özür dilemedi. Bir süre sonra hastalanıp öldü. Buhâri ile Müslim’de, Câbir’in rivâyetinde, bir sefer sırasında iki kişinin kavgaya tutuştuklarını, ikisinin de muhacir ve ensarı yardıma çağırdıklarını, ırkçılık (kabilecilik) yaptıklarını gören Rasûlullah’ın; “Nedir bu câhiliyet dâvâsı? Vazgeçin!” dediği nakledilir. Hz. Ömer’in, İbn Ubeyy’in hemen boynunu vurmak istemesine de Rasûlullah, “Peygamber ashâbını öldürtüyor dedirtmem” diye engellediği kaynaklarda kaydedilir.
En son vefat eden sahâbe Ensârdan Enes bin Mâlik’tir (h. 92 veya 94). Üç bin altı yüz civarında hadis rivâyet etmiştir. 1964
Tefsirlerden İktibaslar
Hz. İsa, İsrâiloğullarının çoğunun bu dâveti kabul etmeyip inkâr edeceklerini ve kendisini öldürmek isteyeceklerini anlayınca: “Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Hz. İsa’nın seçkin ashâbı olan Havârîler dediler ki: “Allah’ın rasûlünün ve dininin yardımcıları biziz. Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki, şüphesiz biz Allah’ın emir ve yasaklarına zâhiren ve bâtınen teslim olan müslümanlarız.”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İsa’nın tevhide dâveti üzerine İsrâiloğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmeyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İsa’ya (a.s.) hissettirdiler. İsa da bunlardan bu küfrü hissedince; “men ensârî ilâllah? (Allah yolunda bana yardım edecek kim var?” dedi. Kendine, özü Allah’a doğru yardımcılar aradı. Bu cümlede, “ilâllah” kaydının, “Ensâr”dan veya “yâ”dan hâl olmasına ve “ilâ”nın mânâsına göre, çeşitli
1962] İbn Kayyım, Zadu’l-Meâd, Cihad bölümü
1963] 63/Mûnâfıkun, 7-8
1964] Ahmed Önkal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 109-111
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâlara ihtimali vardır.
1- Ben Allah’a giderken yardımcılarım kimler?
2- Allah’a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler?
3- Benim, Allah için yardımcılarım kimler?
4- Allah ile beraber olup, yardımcım olacak yardımcılarım kimler?
5- “Allah’a iman etmiş ve müslüman olmuş, nefsini Allah’a teslim etmiş olup da, yardımını Allah’a bağlayarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana Allah yardımı yapacak, özetle özü Allah’a bağlı, Allah’a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?”
Bu mânâ hepsini toplayıcıdır. Cevap da buna daha uygundur. Hz. İsa’nın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem’in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarıda belirlemeye başlıyordu ki, İsa’nın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibaren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsa’nın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havârîler cevap verdiler: Havârîler bir ağızdan dediler ki: O Allah yardımcıları, Allah dostları biziz. Yani biz, Allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, Allah’a dostluktur, Allah rızasına uygundur. Çünkü sen O’nun peygamberisin. Bundan, “Sen Tanrı değilsen, biz sana yardım etmeyiz.” gibi veya “Sen Tanrı’sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız.” gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz Allah’a iman ettik ve sen şâhit ol ki biz şüphesiz müslümanız, Allah ve Rasûlüne itaat ediciyiz. İşte nasâraya (hıristiyanlara), nasârâ (hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsa ile havârîler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır. Onlar o zaman böyle müslüman ve Allah’ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâm’a âit dâvete de mânevî bakımdan ikrar vermişlerdi.
“Havârî” Kelimesi hakkında: Arapça “havâri” kelimesi hemen hemen “ensâr” kelimesi ile eş anlamlıdır. Kitab-ı Mukaddes’te bunlar “şâkird” bazı yerlerde “rasûl” olarak adlandırıldılar. Hz. İsa (a.s.) diğer insanlara mesaj ulaştırmak gayesiyle onları görevlendirmiş, bu nedenle onlara bu ad verilmiştir; Allah onları kendi elçileri (apostles) olarak seçtiği için değil. 1965
“Allah’ın Yardımcıları” İfadesi hakkında: İslâm’ın ikamesine yardımcı olan kişiler Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatle doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği
1965] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/229
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 447 -
en yüksek makamdır. 1966
“Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Rasûl’e tâbi olduk, artık bizi şâhit olanlarla beraber yaz!” 1967
Havârîler sözlerine şöyle devam ettiler: “Rabbimiz, Kitabında indirip açıkça bildirdiğin hükümlere tüm kalbimizle iman ettik ve Rasul’e tabi olduk, hayatımızı İsa’nın getirdiği Tevrat ve İncil’e göre düzenleyeceğiz, İsa’nın tavsiyelerine uyacağız. Artık bizi rasullerin getirdiklerine şâhitlik eden ve hayatını buna göre düzenleyen mü’minlerle beraber yaz, bizi onlardan kıl!”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunun için havârîler cevaplarını şu duâ ile bitirdiler: Ey Rabbimiz, biz senin indirdiğin emre inandık ve peygambere (yahut o resûle) uyduk, şu halde bizi yalnız bir şâhit olan İsa ile değil, birliğine şâhitlik eden bütün erbâb-ı şühûd (şehâdet ehli) ile beraber yaz. Yani melekler, peygamberler, ilim sahipleri ve özellikle “Siz insanlara şâhit olasınız, Peygamber de size şâhit olsun.”1968 âyeti gereğince âhirette bütün ümmetlere şâhit olacak olan o peygamber Muhammed ve ümmeti ile yaz. Görülüyor ki “şâhitlerden” demediler, “şâhitlerle beraber” dediler. Zira biliyorlardı ki kendileri “şâhitlerden” değildiler. Hz. İsa, havârîlerin İslâm’ına ve bu duâsına şâhit olduğu gibi, Muhammed (s.a.s.) ve ümmeti de buna şâhitlik eder. Havârîler, mânevî bakımdan, Muhammed ümmeti ile beraberdir. Muhammed ümmeti de Hz. Muhammed ile beraber peygamberlerin tümüne; “Peygamberlerden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.”1969 diye şâhitlik yaptıklarından, Hz. Muhammed ve ümmeti, Hz.İsa’yı ve havârîleri beraberlerine almışlardır.
Yuhanna İncili’nin birinci babında yahudilerin, “Sen kimsin?” diye sorularına karşı Hz. Yahya’nın Mesih’e (İsa’ya) şâhitliği hakkında şöyle bir kıssa vardır: “Yahya inkâr etmeyerek, ‘Ben Mesih değilim.’ diye ikrar etti. ‘Öyle ise nesin, İlyâ mısın?’ diye sorduklarında; ‘O da değilim.” dedi. ‘Sen o peygamber misin?’ dediklerinde, ‘Hayır’ diye cevap verdi. O zaman, ‘Sen kimsin söyle ki, bizi gönderenlere cevap verelim. Kendi hakkında ne dersin?’ dediler, ‘Ben Eş’ıya peygamberin dediği gibi, Rabbin yolunu doğrultunuz, diye çölde çağıranın sadasıyım.’ dedi ve o gönderilenler firisilerden idiler ve ona sorarak: ‘Öyle ise sen Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde niçin vaftiz ediyorsun?’ dediler. Yahya onlara cevap olarak: ‘Ben su ile vaftiz ederim...’ dedi.”1970 İşte burada “er-Rasûl”, “en-Nebiyyu” tercümesi olan “o peygamber”, “şu peygamber”, Tevrat’ta Mûsâ’ya benzer, “Mûsâ gibi bir peygamber” olarak geleceği açıklanan o peygamberdir ki, Hz. Yahya’nın şâhitliğiyle o peygamberin ne Yahya, ne kendisi, ne de Mesih olmadığı açıklanmıştır. bunun için İncil’e, Yahya’ya, Mesih’e iman, gelecek olan “o peygamber”e de imana bağlıdır. Şu halde havariler Hz. İsa’yı “Amennâ billâh ve’şhed biennâ müslimûn (Allah’a iman ettik, şâhit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız” diye şâhit getirdikten sonra Allah’a “Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte... (Ey Rabbimiz, Senin indirdiğine iman ettik...)” diye duâ ettikleri zaman “mâ enzelte (inzâl ettiğin)” cümlesinde şüphesiz “o peygamber” de dâhil olmakla “er-Rasûl”den kasıtları
1966] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 1/229
1967] 3/Âl-i İmrân, 53
1968] 2/Bakara, 143
1969] 2/Bakara, 285
1970] İstanbul’da basılmış Türkçe İncil Tercemesi, 1930
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ya bi’l-ibâre (metin ile) veyahut İsa’ya veya rasûl cinsine uymanın gereği olmak üzere bi’l-işâre (metnin işaretiyle) Muhammed Rasûlullah’a bakmakta veya kapsamaktadır. Lafzı itibârıyla değilse bile mânâ bakımından şâmildir ki “Allah’a ve Rasûle uyun” emrinden beri “er-Rasûl” kelimesinin ilk defa burada tekrar etmiş olması bakımından bunun yalnız “Rasûlen ilâ benî isrâîle (İsrâiloğullarına gönderilen Rasûl)”e masrûf (çevrilmiş) olmayıp, bütün peygamberlerin tasdikçisi olan o Rasûle, “o peygamber”e bağlanması ve bu şekilde Rasûl cinsini kapsamına alması sözün gelişinin tümüne daha uygundur. Bunlar düşünüldüğü zaman “fe’ktübnâ mea’ş-şâhidîn (bizi şâhitlerle beraber yaz)” duâsının tefsir yönü de anlaşılır. “Allah’a inandık, her şey Rabbimizin katındandır.”1971 “Vallahu a’lem (Allah daha iyi bilir).”
Seyyid Kutub Diyor ki: Burada âyetlerin anlatımında büyük bir boşluk göze çarpmaktadır. İsa’nın doğuşu, annesinin onu topluluğa göstermesi ve kendisinin de beşikte onlarla konuşması, yetişkin yaşta kavmine çağrıda bulunması anlatılmamıştır. Ayrıca annesinin müjdelenmesinde sözü edilen bu mucizelerin onun tarafından kendilerine. sunulması söz konusu edilmemiştir. Kıssanın bu kesiti Meryem suresinde anırtılmıştır. Kur’an kıssalarında bu tür boşluklara rastlanmaktadır. Zira bu kıssalarda, bir taraftan aynısı ile tekrara yer verilmiyor, bir taraftan da yalnız surenin konusu ve temasıyla ilgili halkalar ve buna ilişkin sahnelerin verilmesi yeterli görülüyor. Herbirinin ardından, Allah’ın varlığına tanıklık ettiği, Allah’ın kudretinin kendisini desteklediği gibi insanların gücünü aşan mucizelerin hepsini gözler önüne seren Mesih, İsrailoğulları’nın birtakım bağlarım ve yükümlülüklerini hafifletmek için gönderilmiş olmasına rağmen, İsrailoğullarının inkâra kalkışacaklarını anlıyor. İşte bu sırada nihâî çağrısını yapıyor: “Allah uğrunda bana yardımcı, destekçi olacak olanlar kimlerdir?”
Allah’ın dinine, mesajına, sistemine ve düzenine çağırmada kim bana destek olur? Kim bana yardım eder ki ona tebliğde bulunayım ve onunla görevimi yerine getireyim? Her inanç ve dâva sahibinin yanında, kendisi ile beraber hareket eden onun davranışını yüklenen, savunan, ulaşabildiklerine ulaştıran ve ondan sonra davasını yaşatan destekçilerin bulunması gerekir.
“Havârîler: Biz Allah’ın destekçileriyiz Allah’a iman ettik. Şâhit ol ki müslümanız.” Havârîler burada İslâm’ı, dinin özü anlamında kullanıyor. İsa’yı (selâm üzerine olsun) bu müslümanlıklarına ve Allah’ın yardımına... Yani onun Peygamberlerinin, dininin ve hayat sisteminin yardımına koşmalarına tanık tutuyorlar. Sonra Rablerine yöneliyorlar ve pratik olarak yaşadıkları bu olaylarda doğrudan Allah ile ilişki kuruyorlar: “Ey Rabbimiz! İndirmiş olduğun mesaja inandık ve Peygamber’e uyduk. Bizleri bu mesajın canlı şâhidleri yaz.”
Allah ile doğrudan sözleşmek için bu yönelişte önemli bir nokta var. Mümin başta Rabbi ile sözleşme yapar. Peygamber onu tebliğ ettiğinde inanç hususunda Peygamberin görevi biter, Allah ile sözleşme gerçekleşir. Bu sözleşme peygamberden sonra da mümini bağlayıcı niteliktedir. Bu sözleşmede peygambere uyulacağına dair söz verilmiştir. Mesele, vicdanda yer alan bir inançtan ibaret değildir.
Burada önemli olan belirlenen yolu izlemek ve bu yolda Peygambere uymaktır. İşte İslâm’ın bu anlamı, gördüğümüz gibi aynı zamanda surenin öteden beri
1971] 3/Âl-i İmrân, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 449 -
üzerinde yoğunlaştığı ve değişik üslûplarla tekrar ettiği bir olgudur. Havârîlerin sözlerindeki başka bir ifade ayrıca dikkat çekiyor: “Bizi şâhitlerle beraber yaz.” Ne şâhitliği ve hangi şâhitler? Allah’ın dinine iman etmiş müslümanın, bu dine tanıklık etmesi istenmektedir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şâhitliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şâhitliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu öyle canlı bir tablodur ki insanlar onda bu dinin var olmaya daha lâyık olduğunu, yeryüzünde var olan diğer sistemlere, düzenlere ve organizasyonlara oranla daha iyi ve daha üstün olduğunu rahatlıkla görebilmektedirler.
İnsan hayatının temelini, toplumun düzenini, kendisinin ve toplumunun yasasını bu dinden almadığı, bu çerçevede bir toplum kurmadığı, bu sağlam ilâhî sisteme uygun olarak işlerini idare etmediği, bu toplumu kurmak ve bu yaşam biçimini gerçekleştirmek uğrunda cihad etmediği, toplum hayatında Allah’ın sistemini gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde yaşamaktansa ilâhi nizamın uğrunda ölmeyi tercih etmediği sürece bu şehâdetin gereğini ödemiş olmaz.
Böylece insan, bu dinin bizzat yaşamaktan daha hayırlı olduğuna, yaşayanların elde etmeye çalıştığı en değerli varlıktan daha aziz olduğuna şehâdet etmiş olacaktır. Bu nedenle o “şehid” diye anılacaktır.
İşte bu havârîler, kendilerini Allah’ın dinine şâhitlik edenlerle birlikte yazması için Allah’a dua ediyorlar. Yani bu dinin canlı bir örneği olabilmeleri için kendilerine yardım etmesini ve başarılı kılmasını, O’nun hayat sistemini gerçekleştirme, bu sistemin pratik olarak yaşandığı bir toplum kurma uğrunda cihad etmeye göndermesini diliyorlar... İsterse, bu dinin gerçeğine “şâhitlik edenlerden olma kendilerine hayatları pahasına mâl olsun!
Bu duâ, kendisinin müslüman olduğunu iddia eden herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir niyazdır. İşte Havarilerin anladığı İslâm budur. Gerçek müslümanların vicdanlarındaki İslâm budur! Dinine karşı bu şâhitlikte bulunmayan ve onu gizleyen, kalben günahkârdır. Kişi müslüman olduğunu iddia edèrde kendisi İslâm’ın öngördüğü bir hayat yaşamaz veya bunu kendi içinde yaşar, fakat onu hayatın her alanında uygulamaz da kendi yaşamını dinin yaşamasına tercih edip Allah’ın hayat için öngördüğü yaşam biçimini yürürlüğe koymak için cihad etmezse o şâhitliğinde gedik açmış olur. Veya bu dinin tersine bir şehâdette bulunmuş olur. Böyle bir şehâdet, başkasının da bu dini kabullenmesiyle engel olacaktır. Çünkü başkaları, bu dine bağlı olanların ondan yana değil onun aleyhine şâhitlik ettiklerini göreceklerdir! Kendisi iman edenlerden olmadığı halde, bu dine iman ettiğini iddia etmek suretiyle başkalarını Allah’ın dininden alıkoyanlara yazıklar olsun.
Şüphesiz Allah kendi dinine yardım edene, yardım edecektir. Çünkü dinin ihtiyarî olan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, Allah’ın iradesi kulun cüzî iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini kullanarak bir çaba sarf etmeleri, Allah’ın iradesinin işlemesine vesile olması itibarıyla bir yardım gibidir. Onun için müminleri savunmayı söz veren Yüce Allah, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır. Yoksa Allah şüphesiz çok güçlüdür, her şeye gâliptir,
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yardıma ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman mağlup olmazlar. 1972
“Saldırıya uğrayan mü’minlere savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğramışlardır.” Bunun yanı sıra Allah’ın kendilerini koruyacağından ve kendilerine yardım edeceğinden emin olmalarını da vurgulamıştır: “Hiç kuşkusuz Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter.”
Sonra mü’minlerin savaşa girmeleri için önemli bir gerekçeleri de vardır. Çünkü onlar büyük bir insanlık görevi üstlenmişlerdir. Bu büyük görevin iyiliği sadece kendilerine dokunmaz, bunun yanında bütün mü’min cephe bu iyilikten yararlanır. Bu aynı zamanda inanç ve ibadet özgürlüğünün de garantisidir. Üstelik onlar zulme uğramışlar, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlar: “Onlar sırf ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.” Bu söz; “Rabb’imiz Allah’tır” sözü, söylenen en doğru sözdür. Söylenmesi gereken en gerçek sözdür. Onlar sadece bu sözü söyledikleri için yurtlarından çıkarılmışlar. Çünkü bu söz saldırgan zorbalar açısından, şüpheye yer bırakmayan kesin isyankârlığın ifadesidir. Ama bu, haksızlığa uğrayanlar açısından her türlü kişisel hedeften soyutlanmanın ifadesidir. Onlar yalnız ve yalnız inançlarından dolayı yurtlarından çıkarılmışlar. Şu yeryüzü nimetlerinden biri uğruna başlatılan bir mücadele değildir bu. İnsanların ihtiraslarını kamçılayan, çıkar çatışmalarına neden olan, değişik eğilimlerin, karşıt isteklerin sahnelendiği dünya değerleri için bir çarpışma değildir bu.
Bütün bunların ötesinde genel kural yer alıyor; inancın savunulması gereği evrensel bir kural olarak vurgulanıyor: “Eğer Allah bir kısım insanları diğer bir bölümü aracılığı ile savmasaydı, nice manastırlar, havra ve içlerinde Allah’ın adı çokça anılan câmi yıkılıp giderdi.” Manastırlar, rahiplerin içinde ibâdet etmek amacıyla inzivaya çekildikleri yerlerdir. Havralar ise yahûdilerin ibâdet yerleridir. Mescidler de müslümanların içinde ibâdet ettikleri yerlerdir. Bunların tümü -kutsallıklarına ve Allah’a ibadet için ayrılmış bulunmalarına rağmen- her zaman yıkılma ile karşı karşıya kalırlar. Çünkü bâtıla göre buralarda Allah’ın adının anılmış olması bir ayrıcalık sayılmaz. Bazı insanların, bazısının saldırılarını püskürtmelerinin dışında hiçbir şey buraları yıkılma tehlikesinden koruyamaz. Yani inancı koruyanların, inancın saygınlığını tanımayan, inancı benimseyenlere haksızlık eden düşmanları savmaları buraları yıkılmaktan korur. Çünkü bâtıl şımarıktır. Kendisine saldıran, kendisini püskürten denk bir kuvvetle karşılaşmadıkça azgınlığından vazgeçmez, saldırganlığından geri kalmaz. hakkın sırf hak oluşu düşmanların ona saldırmasına engel oluşturmaz. Aksine hakkı koruyan, onu savunan bir gücün bulunması zorunluluktur. İnsan bu özelliklere sahip bildiğimiz insan olduğu sürece değişmez genel bir kuraldır bu.
Şu, kelimeleri az, ama anlamları derin ayetler üzerinde ve bunların ötesinde hem ruhlar dünyasında hem de hayatta yer alan bazı sırların üzerinde durmamız gerekir. Yüce Allah, müşriklerin savaş açtığı, bâtıl ehlinin saldırısına uğrayan kimselere kendilerini savunma amacı ile savaşma iznini verirken, “Allah’ın mü’minleri savunacağını ve kendilerine saldıran hâin kâfirleri sevmediğini” ifade ederek başlıyor: “Hiç kuşkusuz Allah mü’minleri destekler, savunur; yine hiç şüphesiz Allah emânetine hıyanet edeni ve nankörü sevmez.
1972] Elmalılı, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 451 -
Buna göre Yüce Allah mü’minleri düşmanlarına karşı savunacağını garanti etmiştir. Yüce Allah kimi savunursa o, kesinlikle düşmanlarının vereceği zarardan korunmuş demektir. Ve o kesinlikle düşmanından üstündür. Peki niçin onlara savaş izni veriyor? Niye üzerlerine cihad farz kılınıyor? Neden kendilerine savaş izni veriliyor da bu yüzden öldürülüyorlar, yaralanıyorlar, büyük eziyetler, meşakkatler çekiyorlar? Hâlbuki sonuç bellidir. Ve yüce Allah, hiçbir zorluk, hiçbir meşakkat çekmelerine, büyük fedâkârlıklara, dayanılmaz acılara, öldürme ve savaşlara katlanmalarına gerek kalmadan bu akıbeti gerçekleştirebilir?
Verilecek cevap şudur: Bu konudaki yüce Allah’ın hikmeti son derece yücedir. En kesin kanıt onun katındadır. Ama insan olarak bizim bu hikmetten kavradığımız, bilgi ve deneyimler sonucu aklımızın ve kavrama yeteneğimizin çıkardığı sonuç şudur: Yüce Allah mesajını yüklenen ve onu koruma pozisyonunda olan kimselerin beceriksiz “tembeller” olmalarını dilememiştir. Büyük bir vurdumduymazlıkla yan gelip yatan, bir sıkıntıya uğradıkları ya da bir saldırı ile karşı karşıya kaldıkları zaman, sadece namaz kılmak, Kur’an okumak ve Allah’a dua etmenin dışında hiçbir çaba sarf etmeden gayet kolay biçimde zafer kazanan kimseler olmalarını istememiştir.
Evet, namaz kılacaklardır. Kur’an okumaları, bollukta ve darlıkta dua ederek Allah’a yönelmeleri gerekecektir. Ama tek başına bu tür bireysel ibadetler onların Allah’ın mesajını omuzlamaya lâyık kimseler olmalarını sağlamaz. Bunlar savaş için önceden hazırladıkları azık, çarpışma esnasında kullanmak üzere depoladıkları gıda, bâtıla karşı koyarken güvenip dayandıkları cephane niteliğindedirler. Bunu, takva, iman ve Allah’a bağlılık duygularıyla arttırırlar.
Yüce Allah, mü’minlere yönelik savunmasının bizzat kendi elleriyle gerçekleşmesini, böylece savaş meydanında olgunlaşmalarını dilemiştir. Çünkü tehlikeyle karşı karşıya kaldığı, savmak ve savunmak durumunda olduğu, saldırgan kuvveti püskürtmek için var gücünü topladığı durumların dışında, insanın bünyesinde yer alan potansiyel enerji her zaman uyanıp harekete geçmez. Bu durumda insanın bedensel yapısında yer alan her hücre rolünü oynamak için kendisine bahşedilen yetenekleri devreye sokar, ortak operasyon için diğer hücrelerle dayanışma içine girer, sahip olduğu yetenekleri son noktaya kadar kullanır, özünde barındırdığı gücü sonuna kadar harcar. Kendisi için takdir edilen en son noktaya, kendisi için hazırlanan kemal derecesine ulaşır.
Allah’ın dâvâsını yüklenen bir ümmetin tüm hücrelerinin uyanması, tüm güçlerinin toplanması, tüm yeteneklerinin işlevini yerine getirir durumda olması, tüm enerjilerinin biraraya gelmesi gerekmektedir. Bu ümmetin gelişmesini tamamlaması, olgunlaşması, bunun sonucunda da o büyük emâneti yüklenip gereğini yapması için bu bir zorunluluktur. Uğruna hiçbir meşakkat çekilmeyen ve yan gelip yatan tembellerin elde ettiği kolay bir zafer insanın işaret ettiğimiz yetenek ve enerjilerinin ortaya çıkmasına engel olur. Bu dùrumda bu enerji ve yetenekleri harekete geçiremez, onları kullanamaz.
Bunun yanı sıra çabuk ve kolay elde edilen bir zaferin kaybolup gitmesi de kolay olur. Birincisi, böyle bir zaferin değerinin ucuz olması ve uğruna büyük fedâkârlıkların çekilmemiş olmasıdır. İkincisi böyle bir zaferi elde edenler, bunu korumak için tüm güçlerini kullanmazlar, onu kazanmak için enerjilerini toplayıp devreye sokmazlar. Onu savunmak için yeteneklerini, enerji ve güçlerini
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplayıp harekete geçirmezler.
Kuşkusuz burada zafer ve yenilgiden, hücum ve kaçıştan güç ve zayıflıktan ilerleme ve geriye çekilmekten, ayrıca bunlara eşlik eden duygulardan, arzu ve ıstıraplardan, ferahlık ve hüzünden, huzur ve bunalımdan zayıflığı ve güçlülüğü duyumsamadan kaynaklanan vicdanı bir eğilim, pratik bir alıştırma sözkonusudur. Bunun yanında, inanç ve toplum adına bir araya gelmek, kişisel duygulardan vazgeçmek, savaş anında, öncesinde ve sonrasında eğilimler arasında uyum sağlamak, zayıflık ve güçlülük noktalarını ortaya çıkarmak, her durumu göz önünde bulundurarak işleri planlamak... Evet, bütün bunlar, davayı omuzlayan ve gereklerini yerine getirmek ve insanların ona uymasını sağlamak durumunda olan bir toplum için zorunludur.
Bütün bunlar ve bunların dışında sadece yüce Allah’ın bildiği hususlar nedeniyle yüce Allah mü’minlere yönelik savunmasının bizzat onların eliyle gerçekleşmesini ve uğruna hiçbir zorluğa katlanmadan gökten inen bir buluntu olmamasını dilemiştir. (Buna rağmen İslâm, savaşı başlı başına bir hedef olarak öngörmez. Ateşkesten ve saldırmazlıktan daha büyük ve daha Önemli bir amaç olmadığı sürece savaşa izin vermez. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan birçok âyette de vurgulandığı gibi İslâm’ın amacı barışı sağlamaktır. Ama haksızlık, zulüm, azgınlık ve düşmanlığın olmadığı bir barış... İnanç ve ibadet özgürlüğü, yönetiminde ve cezalandırmada adaletli olmak, mal ve serveti, hak ve sorumlulukları adilce paylaşmak, kişisel ve toplumsal olarak Allah’ın belirlediği sınırlar içinde hareket etmek gibi üstün insani değerlere karşı bir saldırı, bir tecavüz sözkonusu olduğu zaman... İşte bu değerlerden herhangi birine, herhangi bir şekilde, bir saldırı ve tecâvüz ister bir fertten diğerine, ister bir fertten bir topluma, ister bir toplumdan bir ferde ya da topluma, ister bir devletten diğerine yönelik olsun, İslâm bu durumda böyle bir haksızlığa dayanan bir barışa razı olmayacaktır. Çünkü İslâm’a göre barış saldırmazlık ve statükoyu korumak değildir. İslâm göre barış, yüce Allah’ın kulları için belirlediği sistem dairesinde iyilik ve adaletin gerçekleşmesidir.
Zulme uğrayan ve “Rabb’imiz Allah’tır” demekten başka suçları olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarılanlara yönelik zafer kimi zaman gecikebilir. Kuşkusuz bu gecikme yüce Allah’ın dilediği bir hikmetten dolayıdır.
Zafer gecikebilir, çünkü ümmet henüz olgunlaşmamıştır, henüz gerekli eğitimi tamamlamamıştır. Bütün enerjilerini bir araya getirmemiştir. Bütün hücreler içlerindeki tüm güç ve yetenekleri son noktasına kadar belirleyip ortaya çıkarmak için, henüz bir araya gelip harekete geçmemişlerdir. Bu ümmet bu durumda olduğu halde zafer elde edecek olursa, uzun süre bu zaferi koruyacak güce sahip olmadığından çok çabuk yitirecektir elde ettiği zaferi.
Mü’min ümmet, gücünü son noktasına kadar kullansın, bütün birikimlerini harcasın, üstün ve değerli gördüğü her şeyi feda etsin, bunları Allah yolunda kolay ve ucuz harcamasın diye zafer gecikebilir. Mü’min ümmet var gücünü denesin ve Allah’ın yardımına dayanılmadığı sürece yalnız başına bu güçlerle zaferin kazanılmayacağını anlasın diye, yüce Allah’ın söz verdiği zafer gecikebilir. Mü’min ümmet elinden gelen her şeyi bu uğurda harcadıktan ve bundan sonrasını Allah’a bıraktıktan sonra yüce Allah’ın verdiği zafer sözü gerçekleşir.
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 453 -
Mü’min ümmet, büyük zorluklar çekerken, acılara katlanırken, bütün gücünü bu uğurda harcarken, Allah’tan başka bir dayanağın olmadığını sıkıntı anında ancak O’na yönelinileceğini bizzat yaşarken, Allah’a olan bağlılığı daha bir artsın diye zafer gecikebilir. Çünkü, yüce Allah kendisine izin verip zafere ulaştıktan sonra Allah’ın sistemi doğrultusunda hareket etmesinin ilk garantisi Allah’la kurduğu bu bağdır. Ancak bu şekilde azgınlaşmaz, yüce Allah’ın kendisine zafer bahşetmesine neden olan haktan, adaletten ve iyilikten sapmaz.
Allah’ın verdiği zafer sözü kimi zaman gecikebilir. Çünkü mü’min ümmet giriştiği savaşta, yaptığı fedâkârlıklarda, can ve mal konusunda yaptığı harcamalarda bütünüyle Allah için, davası için bunlardan soyutlanmamış olabilir. Bir ganimet için ya da kendisini korumak için veya düşman karşısında kahramanlık ve cesaret gösterisinde bulunmak için savaşıyor olabilir. Oysa Yüce Allah cihadın sadece kendisi için, sırf kendi yolunda ve diğer bütün endişelerden uzak olmasını istiyor. Nitekim Peygamberimize (s.a.s.) “Bir adam kendini korumak için, bir kahramanlık için, biri de gösteriş için savaşıyor. Bunlardan hangisi Allah yolunda savaşıyor” diye sorulduğunda “Allah’ın sözü en üstün olsun diye savaşan Allah yolunda savaşıyor” diye cevap vermiştir. 1973
Mü’min ümmetin savaştığı, kötülüğün bünyesinde, bir iyilik kalıntısı bulunduğu için de zafer gecikebilir. Bu yüzden yüce Allah kötülüğün bütünüyle iyilikten soyutlanmasını, tek başına kötülük olarak kalmasını, içinde bir zerre dahi olsa iyiliğin de yok olmaması için sadece kötülüğün mahvolmasını ister. Mü’min ümmetin savaş ilan ettiği bâtıl, olanca çıplaklığı ile halkın görüşünde netleşmediği, çirkefliği bütünüyle bilinmediği için de zafer gecikebilir. Böyle bir durumda mü’min ümmet bâtıla üstünlük sağlayacak olursa, bâtılın bozukluğu, yok edilmesinin zorunluluğu konusunda henüz ikna olmamış, bu yüzden bâtıla yardımcı olan kimi aldanmışlar bulunabilir. Bu durumda gerçeği tam anlamıyla kavrayamamış saf kimselerin gönlünde bâtıla karşı köklü bir eğilim yer edebilir. Hâlbuki yüce Allah, bütün insanlar net olarak görene kadar bâtılın varlığını sürdürmesini ister. Yok olacağı zaman geride hiçbir kalıntı bırakmadan, hiç kimse kendisine hayıflanmadan yok olup gitsin diye.
Ortam henüz mü’min ümmetin temsil ettiği hak, iyilik ve adaletin geleceği açısından uygun olmadığından zafer gecikmiş olabilir. Durum böyle olduğu halde mü’min ümmet zafer elde edecek olursa ortamdan kaynaklanan ve birlikte yapamayacağı bir muhalefetle karşı karşıya kalabilir. Çevresindeki insanların gönülleri zafer kazanan gerçeği kabullenip kalıcılığını isteyecek duruma gelene kadar çekişme sürüp gidecektir.
Bütün bunlar için, bir de Yüce Allah’ın bilip de bizim bilmediğimiz birtakım nedenler için zafer gecikebilir. Fedâkârlıklar kat kat katlanabilir. Çekilen acılar arttıkça artabilir. Buna rağmen yüce Allah düşmanlarına karşı mü’minleri savunacak, en sonunda zaferi onların lehine gerçekleştirecektir.
Sebepler yerine gelip zaferin bedeli ödendikten, onu saran atmosfer onu kabullenip kalıcılığını sağlayacak duruma geldikten sonra yüce Allah zafer izni verdiği zaman yerine getirilmesi gereken birtakım yükümlülükler, katlanılması gereken birtakım zorluklar vardır. “Kim Allah’a yardım ederse bilsin ki, Allah da
1973] Buhârî, Müslim
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mutlaka kendisine yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir.” “Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti Allah’a aittir.”
Kendisine yardım edenlere yardım edeceğine ilişkin yüce Allah’ın verdiği söz, kesin, sağlam, gerçekleşmesi kaçınılmaz ve değiştirilmez bir sözdür. 1974
“Onlar, yalnızca; ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi...” Bu ifâdede İlâhî bir kural ortaya konulmaktadır: “Allah hiç bir topluluğun ve hiç bir grubun sürekli hâkim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder.” Eğer böyle olmasaydı, sürekli hâkim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibâdet yerlerini de yakıp yıkardı.
“Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder...” “Allah’a yardım edenler”, insanları tevhide çağıran ve “Hak Din”in ve doğruluğun ikame edilmesi için çaba harcayan kimselerdir. 1975
“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar. İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” 1976
Ey iman edenler, siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah’a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Rasûlüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların irâdeleriyle yapılması matlup olan ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz’î iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz’î irâdelerini sarf etmekle yapacakları hizmetlerine, Allah’a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz yahut istiâredir. Yani imandan sonra siz, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle dinine hizmet edersiniz. Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkîlerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.
Küfredenlere ise artık yıkım onlara kelimesi, aslında ayak kayıp yüzükoyun yahut tepesi üstü düşüp yıkılmak ve kalkamayıp helak olmaktır. Kamus’ta der ki: Helâk olmak, kaymak, düşmek, şer, uzaklık, düşüş mânâlarına gelir. İfadesi kahrolası, canı çıkası veya canı çıksın gibi beddua yerinde de mesel halinde kullanılır. Burada müminlere ayaklarını sağlam bastırma vaadine karşılık kâfirlere yıkım ile tehdittir. 1977
Peki müminler yüce Allah’a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı
1974] Fî Zılâli’l Kur’an, 22/Hacc, 40. âyetin tefsirinden
1975] Tefhimu’l Kur’an, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden
1976] 47/Muhammed, 7-8
1977] Elmalılı, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 455 -
elde etsinler? Gönülleri Allah için her şeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faâliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla... Evet gönül aleminde Allah’a yardım böyle olur.
Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık âlemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir.
“Allah kendi yolunda öldürülenler” ifadesi ile, “Allah’a yardım ederseniz” ifadeleri üzerinde bir an durâlim. Her iki durumda da, öldürülme ve yardım etme durumlarında da, bunların sırf Allah için yapılmış olması şarttır. Aslında bu, doğruluğu apaçık olan bir gerçektir. Ancak ne var ki bazı nesiller İslâm’ın inanç sisteminden sapınca, bu gerçeğin üstünü karaltılar kaplıyor. Şehâdet sözcüklerinde1978 şehid düşenlere cihad sözcüklerine önem verilmeyince ve bunlar değerlerini yitirince ve bu sözcükler gerçek ve biricik anlamlarından saptırılınca ispata ihtiyacı olmayan bu gerçeğin üzerini karanlıklar kaplıyor.
Hâlbuki insanın gerek iç âleminde gerekse dünyadaki yaşama üslubunda, cihad bir olan Allah’ın yolunda yapılmadıkça, ölüm sadece O’nun yolunda gerçekleşmedikçe yardımın gayesi, sadece O’na yardım olmadıkça ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...
Allah’ın hükmünün en üstün olması hedef olarak seçilmemişse, Allah’ın şeriati ve hoşnut olduğu hayat sistemi insanların vicdanlarına, ahlaklarına, yaşama üsluplarına, kanunlarına, durumlarına ve düzenlerine aynı derecede egemen olamamışsa, ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...
Nitekim Ebû Mûsâ’nın naklettiği bir hadiste, Rasûlullah’a bir kişinin kahramanlık, bir kişinin soy taassubu bir kişinin de gösteriş için savaştığı hatırlatılarak bunların hangisinin Allah yolunda olduğu sorulduğunda, Rasûlullah: Allah’ın hükmü ve iradesi yücelsin diye çarpışan kimsenin savaşı Allah yolundadır buyurur. Sapık düşünceli nesillerin değer verdiği tüm sancak, bütün isim ve hedefler arasında yüce Allah’ın bu sancağı ve bu hedefinden başka uğrunda cihad etmeye ve şehid düşmeye değer ve bunun sonucu olarak da cennetin hak edileceği başka hiçbir hedef ve sancak yoktur.
Dâvâ adamlarının bu apaçık gerçeği iyi kavramaları, gönüllerinde besledikleri bu gerçeğe bulaşan yaşadıkları çevrenin mantığını, sapık nesillerin düşüncelerini temizlemeli, sancaklarını başka hiçbir sancakla karıştırmamalı ve inanç sisteminin özüne yabancı olan düşünceleri kendi öz düşüncelerine bulaştırmamalıdırlar. Cihad ancak ve ancak Allah’ın hükmü ve iradesi en üstün olsun diye yapılır. Allah’ın hükmü ruhlarda ve vicdanlarda en üstün olsun diye yapılır. Ahlâk ve davranışlarda tüm durumlarda ve sistemlerde en üstün olsun diye yapılır. Cihad yeryüzünün her köşesinde gerçekleşen ilişkilerde bağlılıklarda Allah’ın hükmü en üstün olsun diye yapılır. Bunun dışında yapılan hiçbir savaş Allah için
1978] Allah’ın birliği ve Rasûlullah’ın O’nun peygamberi olduğuna tanıklık ifade eden sözcükler
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir. Aksine şeytan uğrunadır. Bu seçenek dışında şehidlikten de şehid olma arzusundan da söz edilemez. Bunun dışında ortada ne cennet vardır ve ne de yüce Allah’tan yardım ne de ayakların kaymaması için Allah’tan destek... Sadece karanlık vardır ortada, bir de kötü düşünce ve sapıklık...
Allah dâvâsından başka davalar peşinde koşanlara bu gibi karanlıktan, kötü düşünce yapısından ve sapıklıktan kurtulmak zor geldiğine göre, Allah’a çağrıda bulunanların Allah’ın şartı arasında yer alan birinci gerçekle bağdaşmayan içinde yaşadıkları toplumun mantığından kendilerini, duygularını ve düşüncelerini kurtarmalarının zorlukta ondan daha aşağı kalır yanı yoktur.
Allah yolunda öldürülmek ve O’na yardım etmek Allah’ın iman edenlere karşı ileri sürmüş olduğu şarttır. İnananların yararına olarak kendisinin üstlendiği ise, onlara yardım etmek ve kendilerine dayanma gücü vermektir. Yüce Allah vermiş olduğu sözden asla caymaz. Allah’ın bu sözü bir süre gerçekleşmemiş ve geri kalmışsa, bu bir başka nedenden dolayı önceden planlanmış bir gecikmedir. Allah’ın verdiği sözün gecikmesinin nedeni zaferin ve dayanma gücünün gerçekleşmesi ile birlikte meydana gelir. Müminlerin gerekli şartları yerine getirdikleri halde ve Allah’ın yardımının -bir süre için- gelmemesi halinde bu durum sözkonusudur.
Sonra âyetin ifâdesinde yer alan, özel bir deyimin üzerinde de bir nebze durâlim: “Size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sâbit kılar.” İnsan ilk bakışta, önce dayanma gücünün verildiğini sonra da yardımın geldiğini dayanma gücünün zaferin nedeni olduğunu zanneder. Bu doğrudur. Ancak ayetin ifadesinde dayanma gücünün yardım sözcüğünden sonra yer alması dayanma gücünün anlamlarından başka bir anlamın kastedildiğini düşündürüyor. Bundan amacın, zafere ve zaferin çilelerine karşı dayanma gücü vermek olduğunu düşündürüyor. Çünkü zafer, küfür ile iman arasında, hak ile sapıklık arasında geçen savaşın sonu değildir. Çünkü zaferin, hem ruh ve hem de hayat bazında getireceği yükümlülükler vardır. Çünkü zaferin kibirlenmemek ve şımarıp azmamak gibi yükümlülüğü vardır. Çünkü zaferin gerçekleştirildikten sonra gevşememek, düşmanı hafife almamak gibi yükümlülükleri vardır. Birçokları belâ ve çilelere karşı dayanır. Fakat zafer ve nimet karşısında benliğini koruyabilen kişi çok azdır. Kalplerin zaferi elde ettikten sonra bozulmamaları ve bağlılıklarını sürdürmeleri zaferin ötesinde bir mertebedir. Herhalde Kur’an ayetinin işaret etmeye çalıştığı gerçek bu olsa gerektir. Doğrusunu Allah bilir.
“İnkâr edenlere gelince onların hakkı yıkımdır. Allah yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” Bu ifade yardımın ve dayanma gücünün tam tersidir. Tökezleyip yüzükoyun düşme bedduası yüce Allah’ın onlar için yüzükoyun düşmeleri, kaybetmeleri ve yardımsız bırakılmaları için verilmiş bir hüküm demektir. Amellerinin boşa çıkarılması ise bunun üzerine ikinci bir zarar ve ikinci bir yok oluştur. 1979
“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz...” Allah’a yardım etmenin en açık ifadesi, O’nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. 1980
“Ey iman edenler Allah’ın yardımcıları olun. Tıpkı Meryem oğlu İsa’da havarilere: ‘Allah
1979] Fî Zılâl, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
1980] Tefhimu’l Kur’an, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 457 -
yolunda benim yardımcılarım kimdir?” dediğinde Havariler: “Allah yolunun yardımcıları biziz” demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de iman edenlerı, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler.” 1981
Elmalılı diyor ki:
Onun için Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olunuz, yani bu müjdelere ermek için iradelerinizi Allah için, O’nun rızasına kavuşmak için yardımcı olunuz. Meryem oğlu İsa’nın Havarilere dediği gibi: Benim Allah’a doğru, yardımcılarım kimdir? Yani ben Allah’a doğru giderken başarıya kavuşmak için bana yardım edecek, benimle beraber ona kavuşmak isteyecek yardımcılarım kimlerdir? Buna cevaben Havariler “O Allah yardımcıları biziz” dediler. İşte siz de ey müminler! İsa’nın Havarileri gibi Allah’ın yardımcıları olunuz. Peygamber’in dâvetini kabul ederek Allah’a tam bir iman ile yardım ediniz.
Havâriyyûn, Hz. İsa’nın, ilk iman eden seçkin öğrencilerinden on iki kişiye denir ki, bunlar dini yaymak için etrafa dağılmış olduklarından “Rusul-i İsa” (İsa’nın elçileri) ismi dahi verilmiştir. Eldeki İncillerde bunlara on ikiler de denilmektedir. Havâriyyun kelimesi, esasen “Havârî” ism-i mensubunun çoğuludur. Kâmus şârihinin beyanına göre bazı âlimler demişlerdir ki, “Bu kelime, çoğuldan cinse nakledilerek hem müfred hem çoğul için kullanılır. “Havar ve haver lügatte, beyaz ve beyazlık mânâsına isimdir. Bu münasebetle şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı “Havariyyât” denilir. Bezleri yıkayıp çırparak ağartan kassâra, eski Türkçe karşılığıyla çırpıcıya da havarî denildiği gibi saf ve temiz dost ve yardımcıya, özellikle büyük peygamberlerin dâvet ve emirlerini yerine getirme uğrunda yardımcı olanlara da samimi niyet ve temizliklerinden dolayı havarî denilir. Mamafih zikredildiği gibi bu isim en fazla İsa’nın (a.s.) seçkin yardımcıları olan zatlar hakkında kullanılmıştır. Müfessirler bunlara söz konusu ismin verilmesinde çeşitli görüşler nakletmişlerdir ki, Kâmus sahibi Fîrûzâbâdî “Besâir”de bu görüşleri şöyle özetlemiştir: “Bazı âlimler, onların bir kısmının kassâr (çırpıcı) bir kısmının da avcı olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını söylerken, bazıları da beyaz elbise giydikleri için yahut daima ilim ve din eğitimiyle insanları temizlemiş olduklarından dolayı onlara bu ismin verildiğini ileri sürmüş ve demişlerdir ki: “Kassârlık isnad edenlerin maksatları da budur. Avcılık isnad edenler ise onların, din ve âhiret konularında şaşkınlığa düşen kimseleri avlayıp din yoluna çektikleri için bu adı aldıklarını savunmuşlardır.” Diğer bazıları da, işaret ettiğimiz gibi inançlarındaki saflık, ilgi ve niyetlerindeki temizlik sebebiyle onlara havarî dendiğini ifade etmişlerdir ki en münâsip olan görüş de budur. Frenkler havarîlere “aptres” ismini vermişlerdir ki bu kelimenin Yunanca’dan alınarak uzağa gönderilmiş elçiler anlamını ifade ettiği söylenmektedir. Buna göre aptre, Havariyyûn kelimesinin tercümesi olmayıp Yâsin Sûresi’nin “...onlara elçilerin geldiği ...”1982 âyetinde geçtiği üzere İsa’nın elçileri mânâsına diğer bir isim olmuştur. Yalnız avcıya, “dağıtılmış” mânâsı düşünüldüğü takdirde Havariyyûn’a avcı mânâsı verenlerin kavline de itibar edilebilir.
Âlûsî der ki: “Bahr’in beyanına göre Hz. İsa bunları çeşitli beldelere dağıtmış kimini Rûmiyye’ye, kimini Babil’e, kimini Afrika’ya, kimini Efes’e, kimini Beyt-i Makdis’e, kimini Hicaz’a, kimini de Arz-ı Berber ve havalisine göndermişti.
1981] 61/Saff, 14
1982] 36/Yâsin, 13
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mamafih her beldeye gönderilenin tayini ve isimlerinin zabtedilmesi hususlarının sıhhatine güvenilemez. Suyûtî de bunları “İtkân”da zikretmiş ise de, esasen bulunulabilecek yerlerde araştırılmalıdır.”
Endülüs’lü müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhit” adlı tefsirinde der ki: “Havarîler, on iki kişidir ve bunlar, Hz. İsa’ya ilk iman edenlerdir. İsa bunları çeşitli beldelere göndermişti. Batris ve Pavlos Roma’ya, Andiravs ve Matta, halkı insan yiyen arza, Bukas Babil’e, Filibs Kartaca’ya yani Afrika’ya, Yuhann, Ashab-ı Kehf’in kenti olan Efsus’a, iki Ya’kub Beyt-i Makdis’e, İbnü Büleymin Hicaz’a, Testemir Berber ülkesine ve havâlîsine gönderilmişti. Mamafih bu isimlerin bazılarında zabt cihetiyle zorluk vardır. Onun için esas bulunması gereken yerlerden araştırılsın.” Hakikatte Sen Pol dahi denilen Pavlos, Havarîler’den değildir. Sonradan onlara katılmış, mektupları ve risaleleri Ahd-i Cedîd’in “a’mâl-i Rusül” (elçilerin işleri) kısmına sokulmuştur. Bu zat hrıistiyanlıkta sünnet olmayı kaldırmış ve bir takım değişiklikler yapmıştır. Sonra İbnü Büleymin ile Testemir isimleri özellikle araştırılmalıdır. Matta İncili’nin onuncu bâbında şöyle denilmiştir: “Ve on iki şakirdini (öğrencisini) yanına çağırıp temiz olmayan ruhlar üzerine onları göndermeğe ve her marazı her hastalığı def etmeye onlara kudret verdi. O gönderilen on ikilerin isimleri şunlardır: Batris adı verilen Şem’un ile kardeşi Endravs, zibidi oğlu Ya’kub ile kardeşi Yuhanna, Filbs ve Bertolmavs Toma ve Gümrükcü Matta, Halfi oğlu Ya’kub ve Tedavs lakaplı Lebaüs, Fanvi Şem’un ve onu ele veren İsharyoti Yehuda. İsa bu on ikileri gönderip onlara tenbih ederek dedi ki: “Tâifelerin yoluna gitmeyiniz ve Samiriler’in bir şehrine girmeyiniz. Bundan ise, beyt-i İsrail’in zâyi olmuş koyunlarına varınız ve gittiğinizde “Melekûtu’s-Semâvat (göklerin saltanatı) yaklaşmıştır.” diye va’z ediniz. Hastalara şifa veriniz. Cüzzamlıları temizleyiniz. Cinleri çıkarınız. Bedava aldığınızı bedava veriniz. Kemerlerinizde ne altın ne gümüş, ne bakır ve yol için ne dağarcık, ne entari, ne ayakkabı ve ne de asâ tedârik etmeyiniz. Zira işçi kendi yiyeceğine layıktır. Ve hangi şehre veya köye giderseniz orada kimin layık olduğunu sorup ayrılıncaya kadar orada kalınız. Ve hâneye girdiğinizde ona selam veriniz. Ve eğer o hâne buna layık ise selamınız onun üzerine gelsin ve eğer layık değilse selamınız size geri dönsün. Ve sizi her kim kabul etmeyip sözlerinizi dinlemezse o haneden yahut o şehirden çıktığınızda ayaklarınızın tozunu silkiniz. Hakikaten size derim ki, ceza gününde Sadom ve Gamore diyarının hali o şehrin halinden ehven olur. İşte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum. İmdi yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade-dil olunuz. Lakin insanlardan sakınınız. Zira sizi millet meclislerine teslim edip sinagoglarda dövecekler, hem de benim için onlara ve tâifelere şehadet olmak üzere hâkimler ve krallar huzuruna götürüleceksiniz. İmdi sizi teslim ettikleri zaman nasıl ve ne söyleyeyim diye endişe etmeyiniz. Çünkü ne söyleyeceğiniz size o saatte verilecektir. Zira söyleyenler siz değilsiniz, sizde söyleyen Pederinizin ruhudur. Ve kardeş kardeşi ve baba evlâdı ölüme teslim edecek ve evlât ana babanın aleyhine kalkışıp onları öldürecekler ve ismim için herkes tarafından buğz edileceksiniz. Lakin kim sonuna kadar tahammül ederse o kurtulacaktır. Ve size bir şehirde düşmanlık ettikleri zaman diğerine kaçınız. Zira hakikaten size derim ki, insanoğlu gelinceye kadar İsrail şehirlerinin devrini tamamlamayacaksınız. Öğrenci öğretmenine ve kul efendisine üstün değildir. Öğrenciye öğretmeni gibi, kula efendisi gibi olmak kifayet eder. Hane sahibine balezbul dedikleri halde onun hanesi halkına ne kadar ziyade diyecekler. İmdi onlardan korkmayınız. Zira keşfedilmeyecek ve bilinmeyecek gizli bir şey
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 459 -
yoktur. Size karanlıkta dediğimi aydınlıkta söyleyiniz. Ve kulağınıza söyleneni damlar üzerinde ilân ediniz ve canı öldürmeye kâdir olmayıp cesedi öldürenlerden korkmayınız. Lâkin hem canı hem cesedi cehennemde helak etmeye kâdir olandan korkunuz.”
Bunu takip eden on birinci bâb: “Ve İsa on iki öğrencisine emir vermeyi tamam ettiğinde şehirlerinden va’z ve öğretimde bulunmak üzere oradan hareket etti. Ve Yahya zindanda Mesih’in işlerini haber alınca, o gelecek kimse sen misin? Yoksa diğer bir kimseyi mi bekleyelim demek için kendi öğrencilerinden ikisini onun yanına gönderdi.”
Denildiğine göre on ikilerin bu sûretle etrafa gönderilmesi Hz. Yahya’nın hapiste bulunduğu sırada olmuştur. Hâlbuki yine aynı İncil’in yirmi altıncı bâbında ise, mekr yani su-i kast anlaşılırken: “Akşam olduğunda on ikilerle beraber sofraya oturdu ve onlar yemek yerken, “Hakikaten size derim ki, sizden biriniz beni ele verecektir.” dediğine göre bundan onların, göğe çıkarılma sırasında Hz. İsa’nın yanında toplanmış bulundukları ve sonradan etrafa yayıldıkları anlaşılmaktadır. Al-i İmrân Sûresi’nde geçen “İsa onlardan inkârı sezince: ‘Allah’a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?’ dedi. Havariler: ‘Biz, Allah (yolunun) yardımcılarıyız;...”1983 âyetinde Hz. İsa’nın “Allah’a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?” demesi ve Havarilerin “Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız.” cevabını vermeleri de, Hz. İsa’nın göğe çıkarılmasından önce gerçekleşmiş demektir. İbnü Cerir’in Sa’id b. Cübeyr tarikiyle İbnü Abbas’tan yaptığı rivayete göre: “Allah Teâlâ Hz. İsa’yı göğe çıkarmayı murad ettiği zaman İsa ashâbının yanına vardı, onlar on iki kişi bir evde idiler. O evin bir (su) kaynağından onların yanına çıktı, başından su damlıyordu. Onlara, “İçinizden birisi bana yakında on iki kere küfredecek.” dedi. Sonra da “Benim benzerim onun üzerine atılıp da benim yerime öldürülecek ve benimle beraber benim derecemde bulunacak hanginiz?” dedi. İçlerinde yaş itibârıyla en genç birisi “Ben” dedi. İsa ona “Otur” dedi ve sonra yine tekrar etti. Yine o genç kalktı ve “Ben” dedi. Hz. İsa da, “Evet sen osun.” dedi. Bunun üzerine ona İsa’nın benzeri bırakıldı ve İsa evdeki bir pencereden göğe yükseltildi. Derken Onu arayan yahûdiler geldi ve benzerini tutup öldürdüler. Bazısı ona iman etmiş iken on iki kere inkâr etti. İlh ...” En iyisini Allah bilir. 1984
Maamâfih Kur’ân burada da bu tafsilata taarruz etmeyerek buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havarîler: “Allah (yolunun) yardımcıları biziz.” dediler..” Bunun üzerine İsrailoğullarından bir taife iman etti, Havarîlerin mesaisi üzerine İsa’ya ve müjdesine inandı ve dine yardım etti bir taife de küfretti. Neticede biz de iman edenleri düşmanlarına karşı güçlendirdik. Binaenaleyh onlar gâlip geldiler. İman edenler düşmanları olan kâfirlere karşı gâlip gelip yüze çıktılar. İşte siz de Allah’ın vaadlerine ve emirlerine, Rasûlullah’ın yukarıda zikredilen dâvetlerine iman edip Havarîlerin çalıştığı gibi Allah yolunda Hak dinine yardım için cihad ederek çalışın. Allah’ın yardımcıları olursanız bütün düşmanlara gâlip gelir,1985 vaadiyle zikredilen müjdelere ulaşırsınız. Hakikaten Muhammed’in ashâbı öyle çalıştılar, çok geçmeden
1983] 3/Âl-i İmrân, 52
1984] Bu konuda bilgi için 3/Âl-i İmrân, 52; 4/Nisâ, 157 âyetine bk.
1985] 61/Saff, 9
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşrikleri ve hıristiyanları yendiler. Hak dinini gâlip kıldılar ve öyle üstün duruma getirdiler ki, İslâm’ın o göz kamaştırıcı gâlibiyeti ve bir Hz. Ömer hilâfetinin hakkaniyyet ve adâlet zevkini hâlâ bütün dünya sonsuz bir hayret ve hasretle erişilmez bir umut gibi yad etmektedir. Mamafih bu emir ve taahhüt yalnız onlara değil “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun!” hitabının genel mânâsından anlaşılacağı gibi her zaman için o tarzda amel edecek bütün müminleri kapsayan bir vaad ve müjdedir. O halde Allah’ın yardımcıları olmayanlar, O’nun yardımından mahrum kalıp geriye sürükleniyorlarsa, bunun sebebini Hak dinde değil, kendi günahlarında aramalıdırlar. Kısacası, “Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder...”1986, “Sana gelen her kötülük de kendindendir...”1987 âyetleri de bu hususu net bir şekilde ifade etmektedirler. Ashab-ı Kiram içinde Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) Rasûlullah’ın havarîleri makamındadır. Bir hadiste “Her peygamberin bir havarîsi vardır, benim havarîm de Zübeyr’dir.” buyrularak Hz. Zübeyr bu vasıfla yad edilmiştir. Ancak Katade’den gelen bir rivayette de Zübeyr’den başkalarına da Havarî denildiği zikredilmektedir. Rasûlullah’ın havârîlerinin: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Cafer, Ebu Ubeyde İbni’l-Cerrah, Osman b. Maz’un, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam olduğu nakledilmiştir. 1988
Seyyid Kutub diyor ki:
Havariler Hz. İsa’nın öğrencileridir. Rivayete göre bunlar on iki kişiydi. Sürekli etrafını sarmış ve onu dinlemek için her şeylerini bırakmışlardı. Onun göğe çıkarılmasından sonra öğrettiklerini yayan, öğütlerini koruyanlar da bu öğrencilerdi. Burada âyet, bir tutumu tasvir etmeyi hedef alıyor, kıssayı detaylı açıklamayı değil. Ve biz de ayet-i kerimenin amaçladığı amaca doğru onunla birlikte yürüyoruz. Surenin bu yerinde ayetin gelmesi bizi de etkiliyor.
“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun.” Yüce Allah’ın sizi arındırıp yücelttiği bu güzel yerinde ona yardımcı olun. Kulun Rabbine yardımcı olduğu bir makamdan daha yücesi olabilir mi? Bu sıfat cennetten ve nimetlerinden daha büyük bir onurlandırma mesajı taşıyor. Allah’ın yardımcıları olun. “Tıpkı Hz. İsa’nın havarilere ‘Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?’ dediğinde Havarileri ‘Biz Allah yolunun yardımcılarıyız’ demeleri gibi.” Aynen onların bu işe gönüllü sarılarak bu ikrama kavuştukları gibi. Zaten Hz. İsa, yeni peygamberi ve son dini müjdelemek için gelmişti. Havarilerin kısa süreli olarak gönüllü fedailiğini yaptıkları bu işe Hz. Muhammed’in peşinde gidenlerin sürekli olarak kendilerini vermeleri ne de güzel olur! Bu diyalogun surenin akışı içinde burada sergilenişi ile amaçlanan en açık dokunuş ve amaç ta budur zaten. Peki, sonuç ne olmuştu?
“Havâırîler: ‘Allah yolunun yardımcıları biziz’ demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de iman edenlerı, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler.” Bu âyetin yorumunu iki şekilde yapmak mümkündür. Hz. İsa’nın peygamberliğine iman edenler tüm hristiyanlardır. Doğru inanca sahip olanları ile inancına birtakım sapıklıklar bulaşan tüm hristiyanlar. İşte Cenabı Allah bunları Hz. İsa’ya hiç inanmayan yahûdilere karşı desteklemiştir. Nitekim onu tarihte de böyle olmuştur. Ya da Hz. İsa’ya iman edenler; onu ilâhlaştıranlara,
1986] 47/Muhammed, 7
1987] 4/Nisâ, 79
1988] Elmalılı, 61/Saf, 14. âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 461 -
üç ilâh inancına ve tevhidden sapmış diğer inançlara kendilerini kaptıranlara karşı tevhid çizgisinde yer edenlerdir. Bunların üstün gelmesinin anlamı delil ve belgelerle üstün gelmeleridir. Ya da onların bağlı olduğu tevhid inancının bu son din ile Allah tarafından üstün kılınmasıdır. Yeryüzünde son hâkimiyetin ona bahşedilmesidir. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. Bu son yorum surenin akışı içinde gerçeğe daha yakın ve tercih edilmeye daha uygundur.
Bu işaretten ve bu çağrıdan alınması gereken ibret ise az önce değindiğimiz konulardır. Bu da mü’minlerin son dine sımsıkı sarılmalarını teşvik etmektir. Çünkü bu mü’minler yeryüzünde Allah sisteminin bekçileri, İlâhî inancın ve mesajın varisleri ve bu büyük görev için seçilmiş kimselerdir. İşte bu işaret ile onların Allah’ın yardımına ve dininin yardımına bütün güçleri ile koşmaları teşvik edilmek istenmiştir. Nihâî zafer Allah’ın yardımcıları olan mü’minlerindir. 1989
Mevdûdi diyor ki:
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsa’nın havarilere...” Hz. İsa’nın sahâbîleri ile ilgili olarak İncil’de genellikle, “şakirt” “talebe” anlamında bir kelime kullanılmış, daha sonra da bu kimselere “Apostles” (rasül-elçi) denilmeye başlanmıştır. Bu, Allah’ın elçisi anlamında değildir. Hz. İsa, onları Filistin ve çevresine tebliğ vazifesiyle göndermiştir. Ayrıca Yahudiler Hz. Süleyman’ın (a.s) heykeli için para toplamaya giden kimselere de “rasül” (elçi) diyorlardı. Kur’an’ın kullandığı “Havârî” ifadesi ise, daha net ve anlaşılırdır. Bu kelime “Hor”dan türemedir ve “beyaz” anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine “havârî” denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de “havârî” denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havaridir. Ayrıca “karşılık beklemeyen arkadaş, dost” karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, “Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havârî denir” demektedir. 1990
“... Havârîler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz...” Bu son safhada, Kur’an, insanları Allah’ın dinine çağıran ve O’nun dininin küfre karşı galip gelmesi için uğraşan kimseleri, “Allah’ın yardımcıları” (Ensârullah) olarak nitelemiştir. Bazı kimselerin zihninde, “Allah her şeye Kadir’dir ve tüm mahlûkattan müstağnîdir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O’na muhtaçtır. O halde bir kul Allah’a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir:
Bu kimselere, “Ensarullah” (Allah’ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. Allah, insanlara dünyada iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mümin ya da kâfir olmaya zorlamaz.
Fakat O, bu gâyeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kimse mümindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim, kaanit ve âbiddir. Allah’tan ittika ederek yaşarsa muttaki, hayır için yarışırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve talımi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa ensârullah’tır. Allah, yukarıdaki âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri
1989] Fî Zılâli’l Kur’an, 61/Saff 14. âyetin tefsirinden
1990] Lisan’ul-Arab
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifadeyle kast olunan budur. Şayet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dînillâh”, “Yensurullah” yerine “Yensuru diynellah” ve “in tensurullah” yerine de “İn tensuru diynellah” denilmesi lâzım gelirdi.
Ancak görüldüğü gibi, Allah Teâlâ sürekli olarak bu ifadeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardımın kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü, kendilerine Allah’ın yardımcıları denmiştir. 1991
Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
Allah, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.1992 O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır.1993 İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır.1994 Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır.1995 Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır.1996 Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır.1997 O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır.1998 O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız. 1999
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır.2000 Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.2001 Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır.2002 Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.2003 Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır. 2004
İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini
1991] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, 61/Saff sûresi, âyet 14’ün tefsiri
1992] 32/Secde, 7
1993] 95/Tîn, 4
1994] 40/Mü’min, 64
1995] 17/İsrâ, 70
1996] 14/İbrâhim, 32
1997] 14/İbrâhim, 33
1998] 2/Bakara, 29
1999] 14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18
2000] 51/Zâriyât, 56
2001] 11/Hûd, 7
2002] 67/Mülk, 2
2003] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3
2004] 3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 463 -
dener. Onun için kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır.2005 Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır.2006 Kul ihsân edecek, Allah da ihsân eden kulu sevecektir.2007 Kul, Allah uğrunda cihad edecek, Allah da kendi yollarına eriştirecektir.2008 Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir.2009 Kul Allah’ı zikredecek, Allah da kulunu zikretsin.2010 Kul Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir.2011 Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar. 2012
“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir ama, dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Aynen böyle; kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin.2013 İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur.2014 Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.2015 Allah dilediğine yardım edip zafer verir. 2016 Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.2017 Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır.2018 İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. 2019
Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip
2005] 4/Nisâ, 13
2006] 14/İbrâhim, 7
2007] 2/Bakara, 195
2008] 29/Ankebût, 69
2009] 40/Mü’min, 60
2010] 2/Bakara, 152
2011] Buhârî
2012] 24/Nûr, 55
2013] 47/Muhammed, 7
2014] 11/Hûd, 88
2015] 3/Âl-i İmrân, 126
2016] 30/Rûm, 5
2017] 3/Âl-i İmrân, 13
2018] 30/Rûm, 47
2019] 61/Saf, 10-13
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.
Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).”2020 Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.”2021 Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
2020] 2/Bakara, 214
2021] 13/Ra’d, 11
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 465 -
Ensârullah Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
YARDIM ANLAMINDAKİ NASR KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETİ-İ KERİMELER (Toplam 158 Yerde): 2/Bakara, 48, 62, 86, 107, 111, 113, 113, 120, 120, 123, 135, 140, 214, 214, 250, 270, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 22, 52, 52, 56, 67, 81, 91, 111, 123, 126, 147, 150, 160, 160, 192; 4/Nisâ, 45, 52, 75, 89, 123, 145, 173; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 72, 82; 6/En’âm, 34; 7/A’râf, 157, 192, 197, 197; 8/Enfâl, 10, 26, 40, 62, 72, 72, 72, 74; 9/Tevbe, 14, 25, 30, 40, 40, 74, 100, 116, 117; 11/Hûd, 30, 63, 113; 12/Yusuf, 110; 16/Nahl, 37; 17/İsrâ, 33, 75, 80; 18/Kehf, 43, 43; 21/Enbiyâ, 39, 43, 68, 77; 22/Hacc, 15, 17, 39, 40, 40, 60, 71, 78; 23/Mü’minûn, 26, 39, 65; 25/Furkan, 19, 31; 26/Şuarâ, 93, 93, 227; 28/Kasas, 18, 41, 81, 81; 29/Ankebût, 10, 22, 25, 30; 30/Rûm, 5, 5, 29, 47; 33/Ahzâb, 17, 65; 35/Fâtır, 37; 36/Yâsin, 74, 75; 37/Sâffât, 25, 116, 172; 39/Zümer, 54; 40/Mü’min, 29, 51; 41/Fussılet, 16; 42/Şûrâ, 8, 31, 39, 41, 46; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 34; 46/Ahkaf, 28; 47/Muhammed, 4, 7, 7, 13; 48/Fetih, 3, 3, 22; 51/Zâriyât, 45; 52/Tûr, 46; 54/Kamer, 10, 44; 55/Rahmân, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8, 11, 12, 12, 12; 61/Saff, 13, 14, 14, 14; 67/Mülk, 20; 71/Nûh, 25; 72/Cin, 24; 86/Târık, 10; 110/Nasr, 1.
ALLAH’A (O’NUN DİNİNE) YARDIM: 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 14.
ALLAH’TAN YARDIM İSTEMEK: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 126, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
ALLAH’TAN BAŞKASINDAN YARDIM İSTEMEKTEN SAKINMAK: 12/Yusuf, 41-42.
ALLAH’IN YARDIMI KONUSUYLA İLGİLİ ÂYETLER
Mü’minlerin Allah’tan Başka Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/Muhammed, 11.
Savaşta Allah’ın Yardımı Ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60; 47/Muhammed, 7.
Kâfirlere Karşı Allah’ın Yardımını İstemek: 2/Bakara, 286; 8/Enfâl, 45; 10/Yunus, 85-86; 40/Mü’min, 56; 60/Mümtehine, 5.
Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
Allah’ın Yardımı Sabredenlerle Beraberdir: 2/Bakara, 153.
Allah’ın Yardımı Yakındır: 2/Bakara, 214.
Allah Dilediğine Yardım Eder: 30/Rûm, 5-6.
F- ZAFER
Zafer İman Edenlerindir: 3/Âl-i İmrân, 123, 139, 148; 13/Ra’d, 41; 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55; 30/Rûm, 60; 48/Fetih, 23; 63/Münâfıkun, 8.
Zafer Allah’tandır: 3/Âl-i İmrân, 125-126, 160.
Zafer, Allah ‘ın Yardım Ettiği Kimselerindir: 3/Âl-i İmrân, 160; 5/Mâide, 56; 9/Tevbe, 15; 30/Rûm, 2-5.
Kâfirler İstemese de, Allah Nurunu Tamamlar: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24; 61/Saff, 8-9.
Zafer İslâm’ındır: 21/Enbiyâ, 44; 24/Nûr, 55; 48/Fetih, 28.
Gâlibiyet, Allah’ın ve Peygamberinindir: 58/Mücâdele, 21; 63/Münâfıkun, 8.
Allah, Mü’minlerin Aleyhinde Kâfirlere Zafer Vermez: 4/Nisâ, 141; 8/Enfâl, 36-38.
Mü’minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu: 2/Bakara, 251.
Nice Az Topluluklar, Daha Çok Topluluklara Üstün Gelebilir: 2/Bakara, 249-251; 8/Enfâl, 65-66.
Savaşta Gâlibiyet ve Geçici Yenilginin Hikmetleri: 3/Âl-i İmrân, 140-142.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vahiyle Doğrulmak, Ramazan Kayan, Çıra Y. s. 41-48
2. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 304-310
3. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Ahmed Önkal), Şamil Y. c. 2, s. 109-111, 373

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:50

ENDÂD EDİNMEK

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

ENDÂD EDİNMEK


• Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
• Endâd Edinmenin İki Yansıması
• Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
• Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
• Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
• Şirk
• Put ve Putçuluk
“O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 1843
Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
“Endâd” kelimesi, “nidd”in çoğuludur. Nidd: Misil, denk, eş, benzer demektir. Açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah’ın dışındaki şeylere denir. Birbiriyle çekişen, tartışan ortaklar için de bu kelime kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de hepsi çoğul olarak “endâd” şeklinde ve 6 âyette geçer. 1844
“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 1845
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” 1846
“(İnsanları) Allah yolundan saptırmak için O’na endâd/ortaklar koştular. De ki: (İstediğiniz gibi) yaşayın! Çünkü dönüşünüz ateşedir.” 1847
1843] 2/Bakara, 22
1844] Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
1845] 2/Bakara, 22
1846] 2/Bakara, 165
1847] 14/İbrahim, 30
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Müstaz’aflar/zayıf bırakılıp sömürülenler de müstekbirlere/büyüklük taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz, derler. Artık azâbı gördüklerinde, için için yanarlar...” 1848
“İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na endâd/eşler koşar. De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” 1849
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na endâd/ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” 1850
Endâd kelimesinin âyette neler veya kimler hakkında kullanıldığı konusunda Fahreddin Razi, şu bilgileri verir: Âlimler, “endâd” (ortaklar, eşler) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler üç başlıkta incelenebilir:
1- Endâd, müşriklerin kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda ve zararını umup bekledikleri, başları dara düştüğünde kendilerine yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlardır. Bu, çoğu müfessirin görüşüdür. Bu görüşe göre, putlar birbirlerinin endâdı, yani eşi ve ortağıdır; Allah’ın ortakları değil. Veya bunun mânâsı, “o müşriklerin bozuk zanlarınca bu putlar, Allah’ın birer eşi ve ortağı/endâdıdırlar.
2- Onlar, müşriklerin kendilerine itaat edip, onlara itaat ettikleri zaman Allah’ın haramlarını helâl, helâllerini da haram saydıkları başkanlarıdır. Müşrikler, mü’minlerin Allah’a boyun eğmeyi kendilerine gerekli görüşü gibi, reislerine boyun eğip onlara son derece saygı duymayı kendilerine gerekli görüp onları Allah’ın endâdı edinirler. Bu görüş, Süddî’den rivâyet edilmiştir.
3- Sûfilerin ve âriflerin görüşüdür: Allah’tan başka kalbini meşgul eden her şeyi, sen, kalbinde Allah’ın birer niddi (eşi, ortağı) kabul etmişsin demektir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın: “Hevâ ve hevesini, ilâhı edinen kimseyi gördün mü?”1851 âyetinde murad ettiği mânâdır.1852
2/Bakara sûresi 22. âyette geçen “ca’l” (uydurma) tâbiri, gösteriyor ki, Allah’a hangi şeyden olursa olsun, misil (denk) tasavvur olunursa uydurma olur; bâtıl olur. Bunu bile bile yaparsanız, korunanlardan olamazsınız, inatçı kâfirlerden olursunuz. Allah’ın sizi ve sizden önceki insanları yaratan tek yaratıcı olduğunu, Dünya döşeğini, Gök tavanını sizin için meydana getirdiğini, yukarıdan yani bulutlardan su indirip de bu sebeple size türlü türlü meyvelerden, ürünlerden rızık çıkardığını bilmektesiniz. Bakınız Rabbiniz nasıl merhametli ve kudretlidir. Siz bu saydıklarımızı hep bilirsiniz. O halde siz, bunları ve Yaratıcı’dan başka ilâh olamayacağını bilip dururken, Allah’a, bir olan o hak ma’bûda nidd/denk aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya ve Firavun’un yaptığı gibi yerde-gökte kulelerden dürbünlerle Allah aramaya kalkmayın da, bu emri veren
1848] 34/Sebe’, 33
1849] 39/Zümer, 8
1850] 41/Fussılet, 9
1851] 45/Câsiye, 23
1852] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 4, s. 180-181
ENDÂD EDİNMEK
- 415 -
ve bütün bunları yapan, ihsan eden ve ortağı, benzeri bulunmayan yaratıcınız, Rabbiniz, Rahman ve Rahim bir Allah’a tevhid ile ibâdet ve kulluk edin. 1853
“Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet/kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.”1854 Bu âyetin muhtevâsı şudur: Allah, yeryüzünün sahibi, mâliki ve rızık verici yaratıcısıdır. Bunun için yalnız O’na ibâdet edilmesi ve hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ, “bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.” buyurmaktadır. Buhari ve Müslim’de İbn Mes’ud’un naklettiği hadiste denilir ki: “Ben, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, günahların en büyüğü hangisidir?’ diye sorduğumda, buyurdu ki: “En tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk koşmandır).” Muaz’ın rivâyet ettiği hadis de buna benzer. Onun naklettiği hadiste Rasûlüllah (s.a.s.) buyurur ki: “Bilir misin, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? Ona ibâdet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.” İbn Mâce’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. ‘İnşâallah’, yani ‘ Allah isterse’ desin.” Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın zâtındaki tevhidi korumak ve muhâfaza etmek içindir. 1855
Aslında âlemde varlığı, kudreti, yaratıcılığı, ilmi ve hikmeti bakımından Allah’a nidd/ denk olabilecek bir şeriki/ortağı Allah’a ispata çalışan hiç kimse yoktur. Fakat, Allah’tan başka ma’bûd edinmeye gelince, bunu yapan pek çok grup vardır.1856 İşte bu kulluk da bile bile Allah’a endâd / denk olabilecek ortaklar koşmak demektir.
“Allah, hiçbir şey benzemez. O işitici ve görücüdür.”1857 âyeti, mutlak tenzihi ifade etmektedir. Nidd, nazir, şebih, küfüv, misl kelimeleri hemen hemen aynı anlama gelir. Nidd: eş anlamına gelir. “Allah’a meseller vermeğe (birtakım benzerler ortaya çıkararak Allah’ı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın! Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 1858 Yani mutlak bilgisi olmayan ilâh olamaz. O halde Allah’ın zatında, fiillerinde ve sıfatlarında misli yoktur.
“İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar; Allah’ı sever gibi onları severler.”1859 Allah’tan başka şeylere de Allah’ın sıfatları gibi sıfatlar verirler. Veya Allah’ı sever gibi başka şeyleri severler. Allah’ın verdiği nimetleri de sebeplerden bilirler. Oysa insanı yaratan, yağmuru gönderen ve rızkı veren yalnız Allah’tır. Fiillerinde yaratılana benzemeyen, zatında ve sıfatlarında da benzemez. 1860
Mevdûdi, endâd (eş ve ortak tutma) konusunda şunları söyler: “O’na endâd/ortak koşarlar...” Onlar, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmişlerdir
1853] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.1, s. 234
1854] 2/Bakara, 21-22
1855] İbn Kesir, Tefsir, c. 2, s. 209
1856] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir c. 2 s. 133
1857] 42/Şûrâ, 11
1858] 16/Nahl, 74
1859] 2/Bakara, 165
1860] Mehmet Soysaldı, Kur’an Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar, Çağlayan Y., s. 80-81
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bu yüzden O’nun haklarını başka ilâhlara verirler. Örneğin, tüm tabiat güçleri üzerinde kontrolün sadece Allah’ın elinde olmasına, yaratıklarının ihtiyaçlarını karşılama, onların dua ve isteklerini duyma gücüne sadece Allah’ın sahip olmasına, gizli ve açığı sadece O’nun bilmesine rağmen, yine de başkalarını yardıma çağırırlar; Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfederler ve böylece O’na ortak koşmuş olurlar.
Kullarının O’nu tek Hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri, O’nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O’ndan korkmaları, Allah’ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O’na ortak koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz olduğunu belirleme hakkı da Allah’a mahsustur. Kullarının hak ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de O’nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece O’na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O’nun emirlerini nihâî otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O’na yönelmelidirler. O halde bu hakları Allah’tan başkasına veren kişi, şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi ve kurumlar, resmen ilâhlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar da kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlar. 1861
Tevhid akidesinin berraklığını ve sadeliğini korumak için Kur’ân-ı Kerim’in şiddetle yasakladığı Allah’a endâd/eş koşma keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapa geldiği gibi birtakım şeyleri ilâh ittihaz edip Allah’la birlikte onlara da ibâdet şeklinde olmaz. Bunun, çeşitli şekilleriyle bir de gizli olanı vardır. Mesela, ümitlerini herhangi bir şekilde Allah’tan başkasına bağlamak; Allah’tan başkasından korkmak; her ne suretle olursa olsun vâki olan zarar ve faydanın Allah’tan başkasından geldiğine inanmak şirkin bir çeşididir. Yani gizlice Allah’a şirk koşmak demektir. İbn Abbas (r.a.) bir rivâyetinde şöyle demektedir: Âyette geçen “endâd” öyle bir gizli şirk çeşididir ki bu gizlilik, gecenin karanlığında kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum” gibi tâbirler kullanması; “eğer şu köpek olmasaydı dün bize hırsız gelmişti” , “Ördek (veya kaz) evde olmasaydı hırsızlar gelirdi.” şeklinde konuşması; arkadaşına: “Allah ve sen isterseniz bu iş olur”, “Allah’la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı” gibi sözler söylemesi hep bu endâdın yani gizli şirkin bir çeşididir. Diğer bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz” dediği ve bu söze karşılık Rasûl-i Ekrem’in: “E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?” buyurduğu rivâyet edilir. 1862
Kur’ân-ı Kerim’e ilk muhâtap olanların gününde Allah’a endâd ve emsal edilen şeyler; ağaçlar, taşlar, yıldızlar, melekler veya şeytanlardan ibaretti. Allah’a eş koşulan bu varlıklar, câhiliyyenin her devresinde eşya, şahıs, işaret ve değerler halinde ifade edilmiştir. Bunlar, Allah’ın adıyla yan yana zikredildiği ve kalplerdeki Allah sevgisine ortak edildiği takdirde bu hal, gizli veya açık bir şirktir. Ya kalplerden Allah sevgisini silip de, yerine O’na endâd ve emsâl edinilenlerin
1861] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 1, s. 135
1862] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s. 210
ENDÂD EDİNMEK
- 417 -
sevgileri yerleştirilirse?!
Endâd Edinmenin İki Yansıması
a- Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na endâd edinir; Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha fazladır.”1863 Şüphesiz ki mü’minler, Allah’ı sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi tâbiri; doğru ve yerinde bir ifade olduğu kadar da güzel bir tâbirdir. Hakiki mü’minle Allah arasındaki bağlılık, sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle, dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca bağlanmış vicdan bağı... 1864
Âyette geçen “Endâd edindiklerini Allah’ı sever gibi severler” ifadesinin anlamı, “onlara itaat ve saygı duyma hususunda” demektir. Mü’minin Allah’ı sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.”1865 âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet ne zaman?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlüllah, “Onun için ne hazırladın?” dedi. Bedevî de: “Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)”1866 buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: “İslâm’dan sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim.” 1867
Yaratılana değil, yaratana kulluk ve ibâdet etmek zorundayız. O’nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeli; O’nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız. Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.
Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah’tan başka filan adamı ilâh ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah’a da iman ediyorlar. Allah’a inandıkları gibi Allah’ı seviyorlar da. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise Allah’a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler müslümanlar Allah’ı.
Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhasebesini yapmalıyız. “Şu
1863] 2/Bakara, 165
1864] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 319-320
1865] 5/Mâide, 54
1866] Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165
1867] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini müslümanlar da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz’i sevmemiz gerekiyor. Bir hadis-i şerifte öyle buyruluyor: “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.” 1868 Rasûlüllah’ı Rabbimiz’den sonra sevmek zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ- Hıristiyanların Hz. İsa’yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.
Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücadeleye denk mücadele vermeyeceğiz. Bu âyete göre1869 onların verdiği mücadeleden daha üstün bir mücadele verirsek, ancak müslüman olduğumuzu ispatlayabiliriz. 1870
Allah’ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah’ın hükümlerine düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek, Allah’a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah’a karşı endâd tutmaktır. Şüphe yok ki, böyle yapmak, gerek Allah’ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık manasında onları Allah’a endâd/ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, ma’bud adını vermekten çekinmezler. Onlara “rabbimiz, tanrımız” derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah’ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Bu âyet1871 gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve ma’bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, ma’bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir. Bunun için, ma’buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı, onun ma’bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma’bud mertebesi verilerek Allah’a endâd/denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber “onları severler” ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan “hüm (onlar)” zamiri, bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.
Bunun içindir ki, tefsirciler, “denk, benzer” mânâlarına gelen “endâd”ı “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri” diye açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması takdirinde bile bu anlam açıktır.
1868] Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
1869] 2/Bakara, 165
1870] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 324 vd.
1871] 2/Bakara, 165
ENDÂD EDİNMEK
- 419 -
Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler gibi insanları, Allah’ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücadelesi yüzündendir. Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır. İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahlûk yer tutmuştur. Onları Allah’ı sever gibi severler, onlara ma’bud muâmelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah’a isyan ederler. “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma’bud derecesine çıkaranlar da dâhildir.
Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah’ı sevenler, Allah yolundaki O’nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. “(Ey Muhammed!) De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.”1872 Buna göre, Allah’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da melekleri, bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah’ı sevmişlerdir. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki, din ve ahlak adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.
Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler ve onların, Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah’a isyan edenler, bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri Allah için değil; Allah gibi severler. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır.” Mü’min olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah’a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü’minler, ancak Allah’a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı hatırlarlar, ihtiyaçları
1872] 3/Âl-i İmran, 31
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı, mü’minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma’budlarını yedikleri olur. (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve ma’budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların, mü’minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü’minler, tek Allah’a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah’ta toplanır. Allah’ın yarattıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma’budun veya bir putun karşılığında diğer ma’budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
Bunun için mü’min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah’a inanan bir mü’min olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah’a karşı başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah’ı sever gibi sevmek ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek, özellikle Allah’ın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve ma’budluğuna başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür.”1873 Bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına tecavüz etmek cür’etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah’ın kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? 1874
Bu âyet,1875 açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an ve İslâm ıstılahında/terminolojisinde insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. “Abd” kelimesinin bu anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu ile övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O’nun önce kul olduğunu, sonra Rasûl vasfını zikrederiz. Mezkûr âyet gösteriyor ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah’ı severcesine seven, Allah’ın emir ve nehiylerine uyar gibi bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah’tan başka endâd, yani nidler, nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının gerçek bir sevgi
1873] 31/Lokman, 13
1874] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 472 vd.
1875] 2/Bakara, 165
ENDÂD EDİNMEK
- 421 -
taşıdıklarını Kur’an âyetleri1876 bildirir. Mü’min, Allah’ı; hâlis, katışıksız, sâbit ve en ileri derecede sevmelidir.
“Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”1877 Demek ki, Allah’a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah’ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette “sevmek ve bağışlamak” kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki, Allah’ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak sevmeyen bağışlamaz.
Kur’an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi tazammun eder. Bunlardan biri “rızâ”dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini belirleyen kıstas, Allah’ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah’ından bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici, yasaklayıcı vekîl velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O’nu sevmesini gerektirecektir.
Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkanlara, babaları ve evlâtları bile olsa, mü’minler sevgi beslemezler.1878 Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer Allah’ın rızası başka yerde bulunuyorsa, Allah’a sadâkatin baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a olan sevgidir, O’nun rızasıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. 1879
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin.”1880 Sevgi, kullanırken çok dikkat edilmesi ve ancak Allah’a, Peygamberi’ne ve İslâm Düzeninin bağlılarına tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik ve mûnâfıklara, bizi Allah’ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur’an ve sünnet, Allah ve Rasûlü’nün mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir. Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah’ın ve Peygamberi’nin sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. “Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.”1881; “Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek/nefret duymaktır.”1882 İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, “imanın tadını bulmayı (birinci derecede) Allah ve Rasûlü’nü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.1883 “(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 1884
1876] 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebut, 25
1877] 3/Âl-i İmran, 31
1878] Bak. 58/Mücadele, 22; 9/Tevbe, 24
1879] Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 159 vd.
1880] 58/Mücadele, 22
1881] 19/Meryem, 96
1882] Ebû Dâvud, Sünnet 3
1883] Buhâri, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
1884] Et-Tâc, c. 5, s. 78
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”1885; “Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları da, diğer kâfirleri de dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkunuz.”1886; “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1887
b- Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
Kur’an, herhangi bir kimseye, Allah’a teslim olur gibi emrine girmeye, ona kul köle olmaya, onun arzularına, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız itaat etmeye endâd edinme olarak, Allah’a şirk koşma olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi ve kayıtsız şartsız itaati de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda fedâ edecek kadar O’nu sevmesini ve O’na mutlak itaat edilmesi gereken otorite olarak kabulünü gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, O’nu yegâne mutlak otorite olarak kabul edip O’nun belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini, O’na teslim olduklarını, sadece O’na itaat ettiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a endâd/denk tutmuş olurlar.
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekkeli müşrikler de bir Allah inancına sahipti.1888 Fakat Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.
Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rıza gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece de bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul
1885] 5/Mâide, 51
1886] 5/Mâide, 57
1887] 9/Tevbe, 24
1888] Bk. 29/Ankebut, 61, 63; 39/Zümer, 3
ENDÂD EDİNMEK
- 423 -
ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
İşte bunlar, Allah’ın dışında endâd edinenlerdir. Bundan daha açık putçuluk düşünülemez. Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenler, Allah’a endâd uyduranların ta kendileridir. 1889
Hz. Âdem’den günümüze kadar câhiliyye hayatını yaşayan bütün toplumlarda, büyük çoğunluğu teşkil eden Allah’a endâd uyduran insanlar, Allah’ın varlığına inanmış kimselerdir. Fakat yaratıcımızı O’nun bildirdiği ölçüler içerisinde, hükümleri, kanunları, itaat edilmesi gereken emirleri ile tasdik etmemişler, bu konularda nidler edinmişlerdir. Evet, “Onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir, diye sorsan, elbette ki, Allah’tır diyecekler”1890 anlamındaki âyette açıklandığı üzere, Allah’a yaratıcı olarak inanmışlar, ancak varlığına inandıkları Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla bildirdiği ve yaşanmasını istediği emir ve yasaklarını kabul etmemişlerdir. Kişisel, ailevî ve sosyal hayatlarını bu mukaddes emirler ve yasaklara göre düzenlememişlerdir. “(İnsanlar için uyulacak) emirler ve yasaklar koyma hakkı yalnız Allah’a aittir.”1891 yasasını tanımayarak çiğnemişlerdir.
Cenâb-ı Hak, bu kişileri yermekte ve uyarmaktadır: “Onlar, hâlâ câhiliyye hayatının hükmünü (bâtıl inançları, ilkeleri ve yaşayış tarzlarını) mı arıyorlar? Kanaate sahip olabilecek bir topluluk katında hükmü (kanunları), Allah’tan daha güzel olan kimdir?”1892 Allah’ın indirdiği emirler ve yasaklar dizisine uymayan insanlar, ya kendi arzu ve heveslerine veya zâlim rejimlere ve uygulayıcılarına uyarak Allah’a endâd uydurmuşlardır.
“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denilince, Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler? 1893 Allah’tan başkasına mutlak olarak emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller, onu endâd kabul etmektir. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm / egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine ibâdeti/kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”1894; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emr olunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 1895
“De ki şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”1896; “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” 1897
1889] Karş. Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132 vd.
1890] 31/Lokman, 25
1891] 7/A’râf, 54
1892] 5/Mâide, 50
1893] 2/Bakara, 170
1894] 12/Yusuf, 40
1895] 9/Tevbe, 31
1896] 6/En’âm, 162
1897] 5/Mâide, 44
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Endâdın Doğal İki Sonucu; Şirk ve Putçuluk
a- Şirk
Lügat olarak şirk; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâki gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 1898
Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” 1899
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
Kur’ân-ı Kerim, müşrik insan tipinin yeryüzünde birliği, huzuru bozan, çirkin ve insanlar için zararlı bir tip olarak görür ve neces (pislik) olarak nitelendirir.1900 Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belittiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
Kur’an’da şirk kelimesi 167 yerde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır. “O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum, de.” 1901
Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın
1898] 18/Kehf, 110
1899] 4/Nisâ, 48
1900] Bak. 9/Tevbe, 28
1901] 6/En’âm, 19
ENDÂD EDİNMEK
- 425 -
hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adaleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
Allah’ın halîli (dostu) İbrahim (a.s.) ne güzel dua etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.”1902 Âyette belirtildiği üzere, İbrahim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a dua etme ihtiyacı hissetmiştir.
“Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”1903 İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri çoğalmıştır. Kur’an’ın bir çok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızasını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”1904; “De ki, Allah her şeyin rabbi iken, O’ndan başka bir rab mi arayayım?” 1905
b- Put ve Putçuluk
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddi-manevi her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütalaa edilebilir:
1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
1902] 14/İbrâhim, 35-36
1903] 10/Yûnus, 106
1904] 6/En’âm, 163-164
1905] 6/En’âm, 164
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada Peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınıza (putlara) mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 1906
Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. 1907
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini.”
Kim Allah’a sahip, o neden mahrum?
Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
1906] 37/Sâffât, 95-96
1907] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132-133
ENDÂD EDİNMEK
- 427 -
Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
A- Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
B- Şirk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 167 Yerde): 2/Bakara, 96, 105, 135, 221, 221, 221, 221; 3/Âl-i İmrân, 64, 67, 95, 151, 186; 4/Nisâ, 12, 36, 48, 48, 116, 116; 5/Mâide, 72, 82; 6/En’âm, 14, 19, 22, 22, 23, 41, 64, 78, 79, 80, 81, 81, 88, 94, 100, 106, 107, 121, 136, 136, 136, 137, 137, 139, 148, 148, 151, 161, 163; 7/A’râf, 33, 173, 190, 190, 191, 195; 9/Tevbe, 1, 3, 4, 5, 6, 7, 17, 28, 31, 33, 36, 113; 10/Yûnus, 18, 28, 28, 28, 34, 35, 66, 71, 105; 11/Hûd, 54; 12/Yûsuf, 38, 106, 108; 13/Ra’d, 16, 33, 36; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 94; 16/Nahl, 1, 3, 27, 35, 54, 86, 86, 86, 100, 120, 123; 17/İsrâ, 64, 111; 18/Kehf, 26, 38, 42, 52, 110; 20/Tâhâ, 32; 22/Hacc, 17, 26, 31, 31; 23/Mü’minûn, 59, 92; 24/Nûr, 3, 3, 55; 25/Furkan, 2; 27/Neml, 59, 63; 28/Kasas, 62, 64, 68, 74, 87; 29/Ankebût, 8, 65; 30/Rûm, 13, 13, 28, 31, 33, 35, 40, 40, 42; 31/Lokman, 13, 13, 15; 33/Ahzâb, 73, 73; 34/Sebe’, 22, 27; 35/Fâtır, 14, 40, 40; 37/Sâffât, 33; 39/Zümer, 29, 65, 67; 40/Mü’min, 12, 42, 73, 84; 41/Fussılet, 6, 47; 42/Şûrâ, 13, 21; 43/Zuhruf, 39; 46/Ahkaf, 4; 48/Fetih, 6, 6; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 12; 61/Saff, 9; 68/Kalem, 41, 41; 72/Cinn, 2, 20; 98/Beyyine, 1, 6.
C- Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
Başkasını Allah’a Endâd/Denk Tutmak: Bakara, 22, 165; İbrahim, 30; Sebe’, 33; Zümer, 8; Fussılet, 9.
Putlara Tapmak: Maide, 76; Mü’minun, 117; Ahkaf, 5.
Allah’a Eş Koşmak: Nisa, 36, 48, 116; En’am, 151; İsra, 23, 39; Ankebut, 68; Ahzab, 57.
Şirkin Misali: Rum, 28.
Şirk Zulümdür: Lokman, 13.
Heva ve Hevesi Putlaştırmak: Casiye, 23; Muhammed, 12.
Allah’a Çocuk İsnad Edenler: Kehf, 5, 102; Meryem, 88-92.
Allah Kendisine Şirk Koşulmasını Affetmez: Nisa, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: Şuara, 213; Kasas, 88; Rum, 31; Zümer, 65-66; Mü’min, 66; Fussılet, 37; Zariyat, 51.
j- Mekke’li Müşriklerin Şirki: En’am, 100; Rum, 28-29, 31-32; Sebe’41; Zuhruf, 20-21, 57-59.
D- Şirk Konusundaki Âyetler
Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
E- Müşrikler Konusundaki Âyetler
Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124; 8/Enfâl, 31-33, 52;
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/Kalem, 46-48, 51.
Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn, 1-6.
Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler; Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler: 30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
F- Müşriklerin Bazı Özellikleri
Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.
Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
ENDÂD EDİNMEK
- 429 -
Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-40; 107/Mâûn, 1-3.
Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
G- Müşriklerin Cezaları
Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara, 167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/Meâric, 11-18.
Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
H- Müşrik-Mü’min İlişkisi
Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13.
Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10.
Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24,
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
Putların Misali: 22/Hacc, 73.
Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
Putlara Tapmak
Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.
Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.
Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.
Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 234, 471-478
2. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.132-137, c. 4 s. 179-188
3. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 209-211, c.3, s. 668-675
4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 96, 319-321
5. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 135
6. Kur’an-ı Kerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 197, 324-328
7. Kur’an Semantiği İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. 79-81, 64-8
8. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 115-148
9. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-168
10. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
11. Kelimeler, Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 1/ 130
12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslamoğlu, Pınar Y. s. 23-37
13. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 105-152
14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s.370
15. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y. s. 14-41
16. İslam, Said Havva, İkbal Y. 83-107
17. İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 112-121
18. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 59-124
19. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 159-190
ENDÂD EDİNMEK
- 431 -
20. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y. s. 77-111
21. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
22. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. İsmail Surti, Akabe Y.
23. Putların Alacakaranlığı, Friedrich Nietzsche, Akyüz Y.
24. La İlâhe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
25. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
26. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
27. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
28. Tevhidi Görüş, Mutahhari, Beheşti, Zencani, Tavassuli, Sahra Y.
29. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y.
30. İslam Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.

 

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

EMSÂLU’L KUR’AN /
KUR’AN’DAKİ MESELLER, MİSALLER


• Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Mesel Kavramı
• Kur’an’da Meselin Yeri
• Kur’an’da Meseller
• Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
“Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.
Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.” 1092
“Andolsun ki belki öğüt alırlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü mesel getirdik/misâl verdik, her türlü temsili anlattık.” 1093
Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
İnsanlara hidâyet rehberi olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerim, insanların Yaratıcısı tarafından inzal edilmiştir. Allah insanları yaratmış ve onlara beyânı (konuşmayı, ifâdeyi, anlatmayı) öğretmiş ve onları bu vasıfla mümtaz kılmıştır.1094 İnsanları yaratan Allah olduğu için, onların hangi dilden ve hangi üslûbdan anlayacaklarını da en iyi yine O bilir. İşte bundan dolayı O, insanlığa Kur’ân’ı bir irşâd, beyyinât ve Hakkı bâtıldan ayıran bir furkan olarak göndermiştir.1095 Bütün insanlık Kur’an’ın benzerini getirmekten âciz kalmıştır ve bu acziyeti devam edecektir. Çünkü o, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) en büyük mûcizesidir. Bununla birlikte Allah tarafından, insanları irşâd için, o yüce Kur’ân kolaylaştırılmıştır. “Biz onu (Kur’ân’ı) senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık ki, onunla (günahlardan sakınıp, Allah’ın azâbından) korunanları müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi onunla uyarasın.”1096; “Biz onu (Kur’ân’ı) senin diline kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar” 1097
1092] 16/Nahl, 112-113
1093] 39/Zümer, 27
1094] 55/Rahmân, 3-4
1095] 2/Bakara, 185
1096] 19/Meryem, 97
1097] 44/Duhân, 58
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân kıyâmet gününde insanların leh veya aleyhlerine hüccet olacaktır. Bu itibarla semâvî bir vesika ve İlâhî bir rehber olarak onlara yol gösteren her türlü açıklamaları ihtivâ eder. İşte bu beyan şekillerinden birisi de, Kur’ân’ın meseller darb etmesi, temsiller getirmesidir. “Andolsun Biz bu Kur’ân’da belki öğüt alırlar diye her temsili anlattık”1098 Buna ragrnen insanlar Kur’ân’ın irşadlarına kulak verip öğüt kabul etmezlerse, ileri sürebilecekleri hiçbir mâzeretleri olamaz. Kendi hüsranlarına ağlasınlar! “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünmek (öğüt almak) için kolaylaştırdık. Bir öğüt alan yok mu?” 1099
Kur’ân’ın edebî ifâde şekillerinden birisi de bazı konuları meseller ve temsillerle anlatmaktır. Kur’ân’ın bu üslûbu, daha ilk asırlarda, İslâm âlimlerinin dikkatini çekmiştir. Genel olarak Arab dilinde emsâl ve Kur’ân’da emsâl konularında müstakil eserler te’lîf edilmiştir. Bunların bir kısmı bize ulaşmamıştır, bir kısmı yazma halindedir, bir kısmı ise basılmıştır.
Mesel Nedir? Mesel; misl ve mesîl (şebeh, şibh ve şebîh gibi), aslında bir şeyin benzeri demektir. Misâl de bu mânâdadır. Gerçi misâlin mikdar ve kalıp mânâsı da vardır. Meselin çoğulu emsâldir. Yine aynı kökten gelen timsâl de sûret demektir. Şu halde meselin aslı, sözde iki şey arasındaki benzeşmedir.
“Mesule’ş-şey’u mes’ûlen” ve “Mesule beyne yedeyhi” Bir şey göz önüne dikildi, demektir. Ayakta dikilip durmak mânâsına geldiği gibi, yere uzanıp yapışırcasına yatmak -bu mânâda ezdaddan olmaktadır- ay doğmak, batmak, faziletli olmak, bir adama ibret alınacak bir ceza vermek, benzetmek ve benzemek mânâlarına gelir. Temsil ise, bir kıssa veya bir söz beyan etmek, yazı veya başka birşeyle, bir şeyin kendisine bakıyormuşcasına misâlini tasvir etmek, (sûretlendirmek) demektir. Yani benzerini getirmek, örnek vermek, göz önüne dikmek ve benzetmek demektir.
Mesel, yani kıssa, söz beyan etmek (bir münâsebetle) mesel irad etmek ve birinin dengine, hizasına gelince söylenen örnek, birinin yoluna girmek, ona tâbi olmak, peşini takip etmek demektir. Temessül ise, bir şeyin sûretine girmek, onun gibi görünmek mânâsına gelir. “Temessele bi’ş-şey’i” veya “Darabe meselen” ise bir şeyi misal getirmek, bir şeyi mesel olarak zikretmek demektir. Mesel darbetmek, onu beldelerde yürütüp yaymak mânâsı, “Darabe fi’l-ardi” yerde yürüdü, yayılıp gitti, ayak tepti mânâlarıyla ilgilidir. İbn Kuteybe (276/889): “Açıklamak ve vasfetme ânâsına da gelir” der. “Daraba’llahu meselen”1100 “Allah misal verdi”, “Felâ tadribû lillâhi’l-emsâl”1101 de; “Allah’ı başkalarının sıfatlarıyla anlatmayınız, ona benzetmeyiniz” demektir, der. 1102
Lügat mânâlarını gördüğümüz mesel, ıstılâhî mânâda şöyle bir tarife kavuşturulabilir. “Halk arasında kabul görüp yayılmış, teşbihe dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan kinâyeli veciz sözlerdir.” Bu tarifle mesel, Türkçemizdeki atasözü mânâsına gelmektedir. Arapça’da atasözleri ve deyimler hep mesel (çoğulu emsâl) ismiyle ifâde edilmiştir. Mesel mefhûmunda yaygın olan mânâ, bu tarifte özelliklerini toplamaya çalıştığımız sözlerdir. Onlarda asıl mânâ
1098] 39/Zümer, 27
1099] 54/Kamer, 22
1100] 16/Nahl, 75
1101] 16/Nahl, 74
1102] Te’vilu Müşkili’l-Kur’ân, s. 497
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 237 -
benzer (şibih) ve nazîr mânâsıdır. Bununla birlikte şu mânâlara da gelmektedir:
1) 13/Ra’d, 35; 47/Muhammed, 15; 48/Fetih, 29; 16/Nahl, 60. âyetlerde sıfat ve sûret mânâsına gelmektedir. “En yüce sıfatlar (el-meselu’l-a’lâ) Allah’ındır.” 1103
2) Delil ve hüccet mânâsı vardır. Getirilen her mesel, o konunun delil ve hücceti gibi kabul görür.
3) İbret mânâsına gelir: “Böylece onları, sonrakiler için hem bir örnek, hem bir ibret (mesel) yaptık.” 1104
4) Meselle bazen hale, bazen sıfata ve bazen kıssaya istiâre yapılır. Zerkeşî’ye göre 2/Bakara, 17’de hâle, 2/Bakara, 264’de sıfata, 13/Ra’d, 35’de kıssaya istiâre edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de meseller daha çok bu maddedeki istiâre manâsıyla geçer. Elmalılı M. Hamdi Yazır şöyle der: “Şaşılacak ve garip bulunacak tuhaf ve ibretli bir hale veya bir sıfata veya bir kazıyye (önerme)ye ve hikâyeye de “mesel” denilir ki, darb-ı mesel (atasözü) gibi, dilden dile dolaşmaya ve her yerde söylenmeye lâyık olduğu cihetle ondan istiâre edilmiştir. Bu, sadece nakil ve hikâye olunur. Darb-ı mesel gibi her söylenişinde bir teşbih ve temsil mânâsı gözetilmez. Fakat ilk söylenişi hakikat de olabilir, bir temsilî istiâre de olabilir, buna “destan” da denir. “Dillere destan oldu” deriz. Destan şiirleri (tâbiri) bundan alınmıştır. Bu anlamdan, delil ve hüccet mânâsına da gelir. Çünkü bu gibi meseller, gerek bir nâdir hakikat olsun ve gerek bir tahyîl (akla getirme) ve temsil, yani sırf bir masal olsun bir yaygın şöhreti içerdikleri zaman, bazı gerçekler onlara benzetilerek söylenir. Meselâ “Bu iş, kurt ile kuzu masalına benzer” denilir. Biriyle diğerine temsil edilerek delil getirilir. 1105
Mesel’in kıssa (hikâye) mânâsını yukarıda zikretmiştik. Çünkü bir meselde çoğu zaman bir hikâye o meselin etrafına örülmüş olarak bulunur. Sonunda maksadı ve espriyi veciz bir ifâdeyle hülâsa eden bir cümle gelir. İşte bu cümle o kıssanın tamamının yerine geçen hissedir. O kıssa her zaman tekrar edilmez, hatta zamanla unutulabilir; fakat mesel onu da bütünüyle ifâde eder. Nitekim Türkçemizde emsâl-i hukemâ, emsâl-i Lokman gibi tâbirler de, ahlâk ve nasihatlere dair küçük hikâye mânâsına gelmektedir. Masal, mesel kelimesinden galattır. Furkan sûresi 33. âyette bu mânâ sezilebilmektedir. “(Ey Rasûlüm müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve bâtıl bir meselleri yoktur ki, hak olan cevâbını ve en güzel tefsirini Biz getirmiş olmayalım.” 1106
Emsâl, bir şeyin benzeri, delil ve hüccet mânâlarına gelen mesel kelimesinin çoğuludur. Kur’ân’da meseller, anlatılmak istenenleri, muhâtabın zihnine yaklaştırıcı rol oynarlar. Dolayısıyla muhâtaplar, anlatılanları daha kolay kavrarlar. Eğitimde çok önemli bir yeri olan misallerle (örneklerle) anlatım, Allah’ın, Kur’ân’da çokça başvurduğu bir yöntemdir. 1107
Mesel; Belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşarak halka mal olan anonim özdeyiş, atasözü demektir. Arapça’da mesel (çoğulu emsâl)
1103] 16/Nahl, 60
1104] 43/Zuhruf, 56
1105] Hak Dini Kur’ân Dili, 2/Bakara, 17. âyetin tefsiri
1106] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsilî Anlatım, s. 9-12
1107] Tayyib Okiç, Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, Nun Yayınları, İstanbul 1995, s.125; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.174-175
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“benzemek, benzeri olmak” mânâsındaki müsûl kökünden türemiş bir sıfat olup “benzeyen” demektir. Misl ve mesîl de aynı anlamda kullanılır. Mesel ayrıca “sıfat, vasıf, söz, ibret ve kıssa” mânâlarına gelir.1108 Râgıb el-İsfahânî meseli “açıklamak amacıyla benzeri hakkında söylenen söz” şeklinde tanımlamıştır.1109 Etimolojisi konusunda başka görüşler de ileri sürülen meselin “örnek” anlamındaki misâlden, “dikilmek” anlamındaki müsûlden veya “benzeşmek” anlamındaki temâsülden türemiş olması da mümkündür.1110 Bir meseli vârit olduğu aslî hale benzeyen yeni durum için söylemeye ve kullanmaya “darbü’l-mesel” (darb-ı mesel) dendiği gibi açıklama ve pekiştirme amacıyla söz arasında mesel ve vecîze zikretmeye de “irsâl-i mesel” adı verilir. Her meselin, ilkin hakkında söylendiği aslî haliyle (mevrid) buna benzeyen ve daha sonra ortaya çıkan ikinci hali (madrib) vardır. Bu sebeple mesel “madribi mevridine benzeyen yaygın özdeyiş” olarak da tarif edilmiştir. Benzerlik ilgisine dayanan mesel öncelikle muayyen/belirli bir durum veya hâdise için söylenerek doğar, daha sonra insanlar arasında yaygınlaşıp ona benzeyen her durum için söylenir. Bir meseli diğer söz çeşitlerinden ayıran temel vasıflar lafzının kısa, anlamının doğru, aynı zamanda yaygın ve anonim olması, formunun da değişmez, klişe söz niteliğinde bulunmasıdır. Meselin bu temel unsurlar dikkate alınarak yapılacak tanımı şöyle olabilir: Mesel, atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki deneyim ve gözlemlerine dayalı düşüncelerini değişmez kalıp ve klişeleşmiş özlü sözlerle öğüt ve hüküm içerecek biçimde yansıtan, lafzı ve anlamı beğenilerek nesilden nesile aktarılan, çoğunlukla aslî durumuna benzeyen halleri açıklamak ve örneklemek amacıyla kullanılan anonim mâhiyetteki özdeyiştir. Ancak bu unsurların bir kısmını kendinde toplayan ve bazı emsâl kitaplarında mesel ya da mesel gibi kabul edilerek yer verilen birçok türe de rastlanmaktadır. Bunlar hikmet (vecize, kelâm-ı kibar), deyim, mükennâ. mübennâ, tağlib tesniyesi. “ef’âlü min ...” formu ve benzerleridir.
Türkçe’de vecize (özdeyiş, özlü söz) ve kelâm-ı kibar diye adlandırılan “hikmet”le mesel arasında şu farklar belirlenmiştir: Hikmet çoğunlukla öğüt ve ders vermek amacıyla peygamber, filozof, düşünür, şâir, edip, hatip, âlim gibi seçkin zümreye mensup bir kişi tarafından söylenmiş olan, bir hayat tecrübesini dile getiren özlü sözdür; meselin ayırıcı niteliği ise belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşıp halka mal olarak anonim hale gelmesidir. Bu sebeple hikmet mesel kadar yaygın değildir ve aslında mesel hikmetin yaygınlık kazanarak anonimleşmiş şeklidir. Hikmet daima doğru görüş içerirken mesel içermeyebilir; hikmetin esası mânâ doğruluğu, meselin esası teşbihtir. Mesel daima veciz olurken hikmet olmayabilir. Meselde amaç kanıt olarak söylenmesi, hikmetin amacı ise öğüt ve irşaddır. 1111
Deyim (meselî tâbir, taklidî ibâre) mesel gibi hüküm taşımadığı gibi bağımsız cümle de değildir. “Sübhânallah, elhamdülillâh, ehlen ve sehlen, rahimehullah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, lillâhi derruh, leanehullah” gibi günlük hayatta, ibâdetlerde, selâm, tâziye, tebrik gibi durumlarda kullanılan klişelere de klasik emsâl kitaplarında yer verilmiştir. Hâlbuki bunlar meselde esas olan teşbihi içermez. Bazı duâ klişelerini Kitûbü’l-Emsâl’ine ilk karıştıran kişi Ebû Ubeyd
1108] Lisânü’l-Arab, “msl” md.
1109] el-Müfredât, “msl” md.
1110] Ebû Hilâl el-Askerî, I, 11; Meydânî, I, 5-6
1111] Abdülmecîd Âbidîn, s. 16-20; Emîl Bedî’ Ya’kub, I, 23-24
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 239 -
Kasım b. Sellâm (ö. 224/838) olup daha sonra gelen emsâl müellifleri de onu izlemişlerdir. Bunlar gibi “ebü’l-eşbâl (arslan), ebû ca’de (kurt), ebû hâlid (köpek), ebû osman (yılan), ebû sâbir (tuz); Ümmü”l-Kurâ (Mekke), ümmü’l-kırâ (ateş)” gibi mecâzî analık-babalık bildiren ve “mükennâ” adı verilen deyişler; “ibnü’s-sebîl (yolcu), ibnü’s-sehâb (yağmur), bintü’1-ayn (gözyaşı), bintü’l-Yemen (kahve)” gibi mecâzî oğulluk-kızlık bildiren ve “mübennâ” adı verilen ifâdeler; “Ömereyn (Hz. Ömer ve Ebû Bekir), “kamereyn” (ay ve güneş) gibi mecâzî anlam bildiren tağlib tesniyelerine bazı klasik emsâl kitaplarında yer verilmiştir. Ebû Hilâl el-Askerî bu deyişleri emsâl arasında sayarken,1112 Hamza el-İsfahânî onları ayrı bölüm ve başlıklar altında incelemiştir.1113 Çağdaş yazarlardan Abdülmecîd Âbidîn bunları emsâlden saymış,1114 Abdülmecîd Katâmiş ise bu görüşü benimsememiştir.1115 Gerçekte eski müelliflerden hiçbiri emsâl gibi kullanılmasına rağmen tağlib tesniyelerini emsâl kapsamında görmemiştir. Seâlibî de “gurâbu Nûh, sefiynetü Nûh, makamu İbrâhîm, kamîsu Yûsuf, zi’bü Yûsuf” gibi isim tamlamalarını da emsâlden saymıştır.1116 Hâlbuki bunlar teşbih esasına dayanmadığı gibi îcâz vasfına da sahip değildir, çünkü îcâz terkiplerin değil cümlelerin özelliğidir. Bu bakımdan sözü edilen terkipleri mesel değil mesel materyali olarak kabul etmek daha isâbetli görülmüştür.1117 Yine özellikle soyut fikirleri somut tablolar ve örnekler halinde açıklamak amacıyla “meselü … ke-meseli ...” gibi formlarda zikredilen, çoğunlukla uzun olan ve “kıyasî mesel” adı verilen tür de mesel tanımının kapsamına girmemektedir. Bu meseller Kur’an ve hadise özgü ifâdeler olup bazı müslüman edipler de onlardan esinlenerek bu nevi deyişler üretmişlerdir. Hz. Ali’nin bazı emsâli böyledir.
Arap edebiyatında meseller yapılarına göre sâir, kıyasî ve hurafî mesel şeklinde üçe ayrılmıştır. Sâir meseller yaygın ve veciz olan kısmı teşkil eder. Mesel denilince ilk akla gelen bunlar olup atasözü karşılığıdır. Kur’an’a ve hadise özgü emsâl üslûplarından olan kıyasî meseller soyut kavramları tasvir, teşbih ve temsil yoluyla açıklayan, fikir derinliğine sahip bulunan uzun tasvir ifâdeleri olup “meselü .... ke-meseli ....; keenne, kemâ ...” gibi teşbih edatları içerir. Hurafî meseller çoğunlukla hayvanlar olmak üzere insanların dışındaki varlıkların dilinden aktarılan ve eğitme, ahlâkî ders ve öğüt verme veya mizah ve latife amacıyla kurgulanmış küçük sembolik hikâyelerdir (fabl). Bunların bir kısmı Araplar arasında hayvanlarla ilgili yaygın hikâyelerle hurafî inançlara dayanır; “Ketâlibi’l-karni fecedeat üzünehû (Boynuz peşindeyken kulağından olana benzemiş)” meseli gibi.1118 Kelîle ve Dimne’deki hayvan hikâyeleri ile La Fontaine’nin fablleri bu türdendir. Bu nevi meseller arasında -İncil’deki Hz. Îsâ mesellerinde olduğu gibi- insanların dilinden anlatılanlar da vardır. 1119
Şekil olarak mesellerin çoğu benzetme esasına dayanan ve teşbih edatını açık şekilde almayan istiâre-i temsîliyye biçiminde olmakla birlikte açık teşbih ve
1112] Cemheretü’l-emsâl, 1, 25-48
1113] ed-Dürretü’1-fâhire, II, 471
1114] el-Emsâl, s. 105-107
1115] el-Emsâlü’l-Arabiyye, s. 23-27
1116] Şimâru’1-kulûb, s. 39-46
1117] Abdüimecîd Katâmiş, s. 27
1118] Hamza el-İsfahânî, 11, 554
1119] Emîl Bedî’ Ya’kub, I, 19
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kinâye formlarında, “ef’âlü min ...” (mukayese) kalıbıyla, secîli veya cinaslı, “eb, ümm, ibn, bint, ahû, zû, zât” kelimeleri ve diğer isimlerle oluşmuş isim tamlaması şeklinde gelenler, sayı ifâdesi içeren bir yapı gösterenler vardır: “Ke’l-ibreti, kesev ğayrahâ ve hiye uryânun (İğne gibidir. Başkasını giydirir, kendisi çıplaktır)”: Teşbih), “Ecvedu min Hâtim (... Hâtim-i Tâî’den daha cömert”: Ef’âlü min), “Hâtıbu leyl (Gece -karanlığında- odun toplayan”: İsim tamlaması), “Men ecmelu kıylen semia cemîlen (Güzel söz söyleyen güzel söz işitir”: Secîli), “Men cedde vecede (Arayan bulur”: Cinaslı) gibi.
İlk kullanıldığı durum (mevrid) itibârıyla meseller şu kısımlara ayrılır:
a) Bir hâdiseden doğan ve o hâdise sonunda söylenip yaygınlaşan meseller. Aslı, bilge kişi Şenn’in (b. Efsâ) uzun aramalar sonunda tam dengi olarak bulduğu Tabaka isimli kızla evlenmesi ve birbirine tam denk düşmeleriyle ilgili olan, birbirine uygun düşen her şey için söylenen “Vâfeka Şennun Tabekaten” (Şenn Tabaka ile uyuştu) meseliyle aslı, bir yaz günü yaşlı ve zengin kocasından boşanarak genç ve yoksul biriyle evlenen ve eski kocasına süt istemeye gidince bu söze muhâtap olan bir kadın hakkında söylenmişken bir şeyin fırsatını kaçıran herkes İçin kullanılan “Es-sayf dayya’ti’l-lebene” (Sen sütü yazın kaybetmişsin) meseli gibi,
b) Bir kıssa hakkında rivâyet edilen meseller: Câhiliye dönemi savaşları (eyyâmü’l-Arab) ve haberleriyle ilgili olanlar gibi,
c) Kur’an’dan doğan meseller (emsâlü’1-Kur’ân): “Akrabu min habli’l-verîd” (Şah damarından daha yakın), “Evhenu min beyti’l-ankebût” (Örümceğin evinden daha dayanıksız) gibi,
d) Hadislerden çıkan meseller (emsâlü’l-hadîs): “İyyâkum ve hadarâi’d-demen” (Çöplüklerin yeşilliklerinden [kötü muhitte yetişen kadınlardan] sakının) gibi,
e) Teşbihten doğan meseller. Bu kısımda özellikle “ef’âlü min ...” mukayese formu yaygın olarak kullanılır,
f) Aslı kinâye olan meseller: “Kendi gözündeki merteği görmez, başkalarının gözündeki çöpe dikkat eder” meseli gibi.
Meseller zaman itibârıyla Câhiliye ve İslâm dönemleriyle müvelled kısımlarına ayrılır. Şiirden doğan mesellerin; bir beytin tamamı, ilk veya son mısraı, her iki mısraı mesel olan türleri olduğu gibi, bir beyitte ikiden fazla mesel olan nevileri de vardır. Başta Züheyr b. Ebû Sülmâ, Ebü’l-Atâhiye, Sâlih b. Abdülkuddûs, Ebû Temmâm, Mütenebbî, Ebü’l-Alâ el-Maarrî ve Ahmed Şevki olmak üzere birçok Arap şâirinin beyit ve mısraları yaygınlaşıp mesel haline gelmiştir. Ebü’l-Esved ed-Düelî’nin, “Lâ tenhe an hulukın ve te’tî mislehû. Ârun aleyke izâ fealte azîmun”1120 beytiyle Lebîd b. Rebîa’nın her mısraı ayrı bir mesel olan, “Elâ küllü şey’in mâ halâllahi bâtıl. Ve küllü neîmin lâ mehâlete zâil”1121 beyti gibi. Bu tür
1120] Benzerini kendin yapıp dururken bir kötü huydan başkasını menetme; bunu yapman senin için büyük bir ayıptır
1121] Dikkat et! Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır; her nimet de hiç şüphesiz yok olmaya mahkûmdur
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 241 -
beyit ve mısralar “el-ebyâtü’s-sâire” vb. adlar altında müstakil eserlerde toplanmıştır. Bu meselleri şâirlerin kendilerinin mi icat ettiği yoksa önceden mevcut olup şiir kalıplarına onların mı döktüğü sorusuna kesin cevap bulmak kolay değildir. Bazı şâirlerin mevcut meselleri şiirlerine tazmin ettikleri bilinmektedir. Sükkerî ve Uyeyne b. Minhâl’e el-Ebyâtü’s-sâ’ire adlı derlemeler nisbet edildiği gibi Sâhib b. Abbâd da el-Emsâlü’s-sâ’ire min şi’ri’l-Mütenebbî’yi telif etmiştir. İbşîhî’nin el-Müstetraf’ında,1122 İmruülkays b. Hucr, Tarafe b. Abd, Lebîd, Ferezdak, Mutî’ b. İyâs gibi şâirlere ait bu türden bazı beyitlere yer verilmiştir. Bu nevi beyitlerle ilgili olarak modern çağda da birçok araştırma ve inceleme yapılmıştır.
Doğu ulusları Batılılara göre daha çok mesel ve hikmetlere sahiptir; çünkü bunlar Doğuda ortaya çıkıp yayılan semâvî din ve kitapların, peygamberlerin söz, vasiyet ve hikmetlerine dayanır. Özdeyişler Araplar’da daha çoktur. Fars asıllı Hamza el-İsfahânî, Arap mesellerinin Fars mesellerinin on katı olduğunu, Ebû Ubeyde’nin Ahmed b. Saîd el-Bâhilî’ye 14.000 Arap meseli rivâyet ettiğini kaydeder.1123 Araplar’ın ümmî olması ve derleyip yazıya geçirememeleri sebebiyle mesellerin çoğu kaybolmuş, zamanımıza sadece 6000 kadarı ulaşabilmiştir. Arap mesellerinin fazla olmasının diğer bir sebebi de çoğunun aslının şiire dayanmasıdır. Nitekim kasidelerinin hepsi mesel olan şâirler vardır. Ebü’l-Atâhiye’nin “Zâtü’l-emsâl” adlı kasidesinin (urcûze) 4000 mesel içerdiği kaydedilir. 1124
Arap mesellerinde birçok şahıs meşhur vasıflarıyla mesel konusu olmuştur. Belâgatta Kus (b. Sâide), hitâbette Sahbân (el-Vâilî); cömertlikte Hâtim (et-Tâî), Ma’n (b. Zâide), Kâ’b (b. Mâme), Herim (b. Sinan); ahmaklıkta Duğa, Emevî Irak Valisi Yûsuf (b. Ömer es-Sekafî), Cuhâ, Ebû Gabşân, Hecerliler; sözünden caymada Urkûb; pişmanlıkta Küseî, düzenbazlıkta Kasîr; cimrilikte Mâdir; iyiliğe karşı kötülük görmekte Sinimmâr; hilimde Ahnef (b. Kays); hızlı koşmada Şenferâ, Süleyk; ifâde âcizliğinde Bâkıl vefâkârlıkta Semev’el el-Ezdî gibi. Bu tür meseller arasında “Ahraku min nâkızati ğazlehâ” (Dokuduğunu bozan kadından daha ahmak) meseli1125 Kur’an’da, “İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın” şeklinde geçmektedir.1126 İslâm dünyasında kullanılan bazı mesellerle Yunan mitolojisinde yer alan özdeyişler arasında benzerlikler göze çarpmaktadır.1127 Kimin kimi etkilediği kesin olarak bilinemeyen Arap kültürünün de dâhil olduğu evrensel kültüre mal olmuş birçok mesel mevcuttur: “Duvarların kulakları vardır”;1128 “Yerin kulağı vardır”; “Kurdu an, sopayı hazırla”;1129 “Örs isen dayan, çekiç isen acıt”;1130 “Yalancıysan hâfızan kuvvetli olmalıdır”;1131 “Başkası için kazdığı çukura kendisi düşen”1132 vb. Arap, Fransız ve Türk kültürü gibi çeşitli kültürlerde ortak olan aynı veya yakın mesellerin aslını belirlemek güçtür. Arap meselleri arasında kadîm dinî toplulukların yaydığı, özellikle İncil ve Tevrat’ta
1122] s. 27 vd.
1123] ed-Dürretü’l-fâhire, I, 3
1124] Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, IV, 36
1125] Hamza el-İsfahânî, I, 204
1126] 16/Nahl, 92
1127] krş. a.g.e., I, 204, 431; Nouveau Larousse illustrée, “Pénélope”, “Sysyphe” maddeleri
1128] Meydânî, I, 88
1129] a.g.e., I, 88
1130] a.g.e., I, 89
1131] a.g.e., I, 74
1132] a.g.e., II, 297
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
benzerleri bulunan örneklere de rastlanmaktadır: “Koyun postunda kurt”;1133 “Dikenden üzüm (incir) toplanmaz”;1134 “Sineği süzüyor ama deveyi yutuyor”;1135 “Rab korkusu bilginin başlangıcıdır” (Re’sü’l-hikmeti mehâfetullah);1136 “Ne ekersen onu biçersin”;1137 “Başkasının gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği seçemez”;1138 “Devenin iğne deliğinden geçmesi”;1139 “Yel eken kasırga biçer/rüzgâr eken fırtına biçer”1140 gibi.
Arap mesellerinde bazı özellikleriyle meşhur olmuş insanlar gibi birçok hayvan, kuş vb. de belirgin özellikleriyle mesel konusu haline gelmiştir. Arslan cesâret, kurt düşmanlık, gaddarlık, çita (fehd) uyku, kirpi uykusuzluk, yılan ve timsah zâlimlik, keler ve tilki kurnazlık, kartal ve akbaba uzağı görme, karınca biriktirme, maymun taklit, karga korkaklık, sırtlan aptallık, deve kin ve kıskançlık sembolü olarak anılır. Aynı şekilde çöl ağaç ve bitkisiyle birçok dağ, ova, vâdi ve şehir adı Arap mesellerinde belirgin özellikleriyle malzeme olarak kullanılır. Bu tür mesellerin bir kısmı için uydurulan hikâyeler fabl halini almıştır.
Başta câhiliye meselleri olmak üzere birçok Arap meselinin hikâyesi vardır. Bunların bir kısmı gerçek tarihî olaylardır; Yevmü Halîme, Yevmü’l-Besûs, Yevmü Dâhis ve Yevmü Gabrâ gibi Araplar’ın İslâm’dan önceki dönemde meydana gelmiş savaşlarıyla (eyyâmü’1-Arab) ilgili meseller bu türdendir. Bu hikâyeler meselin anlaşılması ve Arap tarihi açısından önem taşır. Bir kısım meselin hikâyesi zamanla unutulmuş, onların yerine duruma uygun yeni hikâyeler uydurulmuştur. Bazı mesellerin ilk kaynaklar tarafından farklı şekilde rivâyet edilmesi ve yorumlanması uydurma olayını teyit etmektedir. Arap mesellerinin çoğu yaygın olmakla birlikte yalnız bir yörede tanınıp anlaşılan meseller de çoktur. Emsâl kitaplarında bunların birçoğunun yerine işaret edilmiştir. Bunlar arasında başta Medine olmak üzere Mekke, Basra, Küfe, Vâsıt, Humus gibi şehirler bulunmaktadır. 1141
Câhiliye dönemine ait mesellerin tesbiti için belirlenen kriterlerden biri meselin Eksem b. Sayfî, Âmir b. Zarib el-Advânî, Evs b. Hârise gibi Câhiliye devri insanlarına nisbet edilmesi veya içinde câhiliye dönemine ait şahıs adlarının geçmesidir. Câhiliye savaş, haber ve olayları (eyyam, ahbâr), âdet ve inançlarıyla ilgili olarak söylenmiş meseller de aynı grup içinde yer alır. Bundan başka çöl hayatı, çöl hayvanı ve bitkilerine dair meseller de çoğunlukla bu devreye aittir. Evâil türü eserlerle emsâl kitaplarında meseli ilk söyleyenin Câhiliye dönemine ait olduğunun belirtilmesi de bu kriterler arasındadır. Şarkiyatçılara göre Câhiliye mesellerine ait hikâyelerin ekserisi, Şiî karşıtı eğilimlerin tahrik ettiği Arapçılık hareketinin gündeme getirdiği kadîm Araplar’a ait eyyam ve ahbâr tartışmaları bağlamında II. (VIII.) yüzyılın kıssacı geleneği ortamında yeniden üretilmiş veya uydurulmuştur.
1133] Matta, 7/15; a.g.e., I, 146
1134] Matta, 7/16; a.g.e., I, 52; Ebû Hilâl el-Askerî, I, 680
1135] Matta, 23/24; a.g.e., II, 259
1136] Süleyman’ın Meselleri, 31/1-7
1137] Galatyalılar, 6/7; a.g.e., II, 317
1138] Matta, 7/3; Luka, 6/41
1139] Matta, 19/24; Markos, 10/25; Luka, 28/25; 7/A’râf, 40
1140] Hoşea, 8/7
1141] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, s. 1070; Hazma el-İsfahânî, i, 56, 224, 340, 379, 443; Meydânî, I, 147, 156
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 243 -
Meselin âyet, hadis, sahâbe ve tabiîn sözüne dayanması veya onlardan doğması bu mesellerin İslâm dönemine ait olduğunun göstergesidir. Âyet ve hadislere dayanan çok sayıda mesel bulunduğu gibi başta Hz. Ali olmak üzere dört halife, İbn Abbas, İbn Mes’ûd, Muâviye, Amr b. Âs, Ebü’d-Derdâ, Mus’ab b. Zübeyr, Ahnef b. Kays, İbrahim en-Nehaî, Hâlid b. Safvân ve Hasan-ı Basrî gibi sahâbe ve tabiînin mesel halini almış hikmetli sözleri bulunmaktadır. Âyetlere dayanan örneklerden başka, “Bazı ifâdeler büyü etkisine sahiptir” (İnne mine’l-beyâni lesihran); “Üst el alt elden (veren el alan elden) hayırlıdır” (El-yedu’l-ulyâ hayrun mine’l-yedi’s-suflâ) mesellerini de hadis metinleri oluşturmaktadır. “Kader gerçekleşince göz görmez hale gelir” (İzâ câe’l-kaderu aşiye’l-besaru) meseli Abdullah b. Âbbas’a, “Kadınlar şeytanın tuzaklarıdır” (E’n-nisâu habâilu’ş-şeytân) meseli de Abdullah b. Mes’ûd’a nisbet edilmiştir. Hz. Ali’nin mesel haline gelmiş özdeyişleri Şerîf er-Radî’nin derlediği Nehcü’l-belâğa’da yer aldığı gibi, İbn Kuteybe ‘Uyûnü’l-ahbâr’ının 50. bölümünde Hz. Ali’ye ait 100 kadar özdeyişi toplamış, bunlar Farsça ve Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Meydânî, Mecmacu’l-emsâl’inin 30. bölümünü Hz. Peygamber ile dört halife, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ûd, Ebü’d-Derdâ, Amr b. Âs gibi sahâbîlerin mesellerine tahsis etmiştir. İçinde Allah adı geçen, duâ klişesi halindeki özdeyişler de İslâmî döneme aittir: “Belağallahu bike eklee’l-umûr” (Allah seni ömürlerin en uzununa eriştirsin): “Cedeallahu Mûsâmeaten” (Allah kulaklarını sağır eylesin) gibi. Ayrıca Câhiliye dönemine ait birçok mesel İslâm’ın ruhuna uygun şekle çevrilmiştir. Nitekim Câhiliye mesellerinde geçen kardeş anlayışı İslâmî mesellerde din kardeşine dönüşmüş, “Haklı da olsa haksız da olsa kardeşine yardım et” sözü, “Haklıysa yardım et, haksız ise engelle” şekline bürünmüştür.
Şehirli Araplar için II. (VIII.) yüzyılın yarısına, bedevî Araplar için IV. (X.) yüzyılın sonuna kadar uzanan ve câhiliye devrinden itibaren başlayan dönem ihticâc (iştişhâd) dönemi olarak kabul edilmiş, bu asırlarda ortaya çıkan meseller kadîm meseller diye nitelendirilmiştir. Bu yüzyıllarda Araplar melezleşmediği, bu sebeple dilleri bozulmadığı için onların şiirleri ve meselleri kelimelerin anlam ve yapıları ile gramer kurallarını belirlemede şâhid olarak görülmüştür. Bundan sonra söylenen meseller dili bozulmuş melez Araplar’ın (müvelledûn) ürünü şeklinde görüldüğünden şâhid olarak kullanılmamıştır. Arabî mesel-müvelled mesel ayrımını ilk yapan müellif Hamza el-İsfahânî olmuştur (ö. 360/97l’den önce). İsfahânî, ed-Düretü’tü’l-fâhire’sinin 29. bölümünü bu tür mesellere ayırmış, “ef’âlü min ...” formunda müzdevic türünden 440 müvelled meseli açıklamıştır. “İnciden daha nefis, azvay ağacı usâresinden daha acı” demek olan “Enfesu mine’d-dürri ve emerru mine’s-saberi” ile, “Kayadan daha duygusuz, zamandan daha zâlim” anlamındaki (aksâ mine’s-sahri ve a’dâ mine’d-dehri) meselleri bunlardandır. Ebû Hilâl el-Askerî de Cemheretü’l-emsâl’inde bazı müvelled mesellere işâret etmekte, Meydânî’nin Mecmau’l-emsâl’inde her bölümün sonunda zikrettiği müvelled meseller 1000’i bulmaktadır. Bu meseller garîb kelimelerin bulunmaması, ibârelerinin yalın olması, secî, izdivaç, tıbâk ve mukabele gibi lafzî sanatlar içermesiyle kadîm mesellerden ayrılır. Müvelled mesellerin fasihi bulunduğu gibi halk meselleri de vardır. Bunlar belli lehçe, yer, şehir ve bölgeye has mahallî meseller olup i’rab ve gramer kurallarına göre söylenmediği için “melhûn” (hatalı) meseller diye anılır ve bu şekliyle korunur. Aslında bu mesellerin de fasih olarak doğduğu, zamanla halkın dilinde yaygınlaşıp bozulduğu kabul edilir. İlk defa Ebû Ubeyd Kitâbu’l-Emsâl’in de Doğu avam mesellerinden altmış kadarını
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikretmiş, daha sonra Ebû İkrime ed-Dabbî, Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî, Hamza el-İsfahânî ve Ebû Hilâl el-Askerî onu takip etmişlerdir. Ebû Mansûr es-Seâlibî et-Temsîl ve’l-muhâdara’sında zamanındaki halk mesellerinin bir kısmına, İbn Hişâm el-Lahmî de Ebû Bekir ez-Zübeydî’nin Lahnü’l-amme’sine yazdığı reddiyede bazı Endülüs halk mesellerine yer vermiştir. Çağımızda Lübnan, Beyrut, Mısır, Bağdat, Basra, Suriye, Ürdün, Filistin gibi yer ve yörelere ait birçok Arap halk meseli koleksiyonu meydana getirilmiştir.
Mesellerin filolojik ve edebî özelliklerinin başında değişmez kalıp ve klişeleşmiş ifâde olmaları gelir. Meselin aslî formu ne ise her yerde ve herkes tarafından bu form korunarak tekrar edilir. Onun formu cinsiyete ve sayıya göre değiştirilemez. “Essayf dayya’ti’l-lebene” (Sen sütü yazın kaybetmişsin) meseli erkeğe, ikile (tesniye) ve çoğula göre değişmez. Hatta mesel lügat, sarf ve nahiv kurallarına aykırı da olsa aynen korunur. Aslî formun korunma zarûreti sebebiyle mesellerde lügat ve gramer kurallarına aykırılığa ve kıyas dışı hususlara sıkça rastlanır. Halk mesellerinin tamamına yakını bu türdendir.
Edebî yönden meseller teşbih, istiâre, kinâye ve hakikat gibi beyan şekilleri; secî, cinas, tıbâk, mukabele ve izdivaç gibi lafzî sanat nevileri içermeleri dolayısıyla sanatlı nesir türü sayılır. Bunun yanında meseller hikâye, makâme, risâle, roman, kaside gibi müstakil bir nevi olmayıp söz içinde onu örneklemeyle pekiştiren, kanıtlayan, süsleyen, ona değer katan ve makbûliyetini arttıran hazır malzeme niteliğindedir. Soyut fikirleri somut örnek ve benzetmeyle reddedilmez bir gerçek halinde sunarak onların zihinlerde yerleşmesini sağlar. Etkileme, iknâ etme, nesilleri iyiye ve güzele yönlendirmedeki inkâr edilemez rolleri sebebiyle başta Kur’an olmak üzere kutsal kitaplarda, peygamberlerin öğüt ve duâlarında bolca mevcuttur. Hz. Peygamber’in “cevâmiu’l-kelîm” türü hadisleri içinde mesel olanların sayısı az değildir. Hatipler ve sanatlı nesir yazarları, kanıtlama öğesi olarak mesele sıkça başvururlar.
Arap mesellerinin toplanmaya başlanması câhiliye devrine kadar uzanır. Emevîler ve Abbasîler zamanında meselleri derleyip açıklayan çok sayıda emsâl koleksiyonu (Kitâbü’l-emsâl) telif edilmiştir. Bu eserler arasında yazarın ilgi alanına göre mesellerin yalnız hikâyelerine ağırlık verenler, yalnız lügat ve gramer boyutunu ele alanlar olduğu gibi bu iki yönü ihtivâ edip daha mükemmel bir eser hüviyeti taşıyanlar da vardır.
Câhiliye devrinden itibaren Mufaddal ed-Dabbî’nin Kitâbu’l-Emsâl’ine kadar geçen süreçte nice emsâl derlemeleri yapılmıştır. Câhiliye hükemâsından ve muammerûndan olan Âmir b. Zarib el-Advânî, bir Himyer kralına yalnız kendisine göre amel ettiği bir bilgi hazinesine sahip olduğunu ve onu kendisine arzedeceğini söylediği nakledilmiştir.1142 Süveyd b. Sâmit, müslüman olmadan önce Resûl-i Ekrem’e kendisinde “Mecelletu Lokman” bulunduğunu söyleyerek ondan okumuş, Peygamber de beğenmiş ve, “Bu sözler güzel, ancak nezdimdeki ondan daha güzeldir, o da Allah’ın hidâyet ve nur kaynağı olarak indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir” demiştir.1143 Câhiliye şâirlerinden Bişr b. Ebû Hâzim veya Tırımmâh’a nisbet edilen bir mısrada kendisinden bir meselin alıntı yapıldığı Kitâbü Benî Temîm’den söz
1142] Ebû Hatim es-Sicistânî, s.61-63; Ebû Hilâl el-Askerî, I, 270-271
1143] Zemahşerî, I, 225
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 245 -
edilmektedir.1144 Arap kralları ile kabile reislerinin vasiyetlerini yazan Eksem b. Sayfî’nin (ö. 9/630) meselleri yazılırdı.1145 Ebû Ubeyd el-Bekrî Faslü’1-makâl’inde sahâbî, hatip ve nesep âlimi Suhâr b. Abbas el-Abdî’nin Kitâbü’1-Emsâl’inden bir meselin aslı hakkında uzun bir hikâye nakletmiştir. Bekri, Ubeyd b. Şeriyye el-Cürhümî’nin (ö. 67/686) Kitâbü’l-Emsâl’inden birçok aktarma yapmış, Ali b. Zeyd el-Beyhaki de Ğurerü’l-emsâl’inde Seâlibî’nin onu şerhettiğini kaydetmiştir. Yine Bekri, eyyâmü’1-Arab âlimi İlâka b. Kürşüm el-Kilâbî’nin elli varak olduğu kaydedilen,1146 Câhiliye mesellerinin hâdise ve kıssalarına dair olduğu anlaşılan eserinden birçok nakil yapmıştır. Ebû Amr b. Alâ’nın Kitâbü’1-Emsâl’inin, birçok eserde yer alan nakillerden öncekilerin yalnız kıssaları ele alan özelliğine karşılık, hem bu yöne hem de lügat ve gramer boyutuna temas eden ilk mükemmel eser olduğu anlaşılmaktadır. Şarki b. Kutâmî’nin eserinin ilk üç eser gibi kıssa ağırlıklı olduğu, bundan yapılan alıntılardan belli olmaktadır. 1147
Meselin Özellikleri: Zemahşerî, “Meseller, hâlis Arapların fesahatlerinin son noktası, cevami-i kelimi, hikmetlerinin nâdirleri, mantıklarının ürünü, konuşmalarının özü ve selîm karihalarını gösteren belagatlarıdır. Lisânın açılmasına ve garabetine bediî bir temeldir. Onda lafızlar kısa, mânâlar dolgun ve ibare kısadır” der. Zemahşerî’nin bu ifâdelerinden mesellerin iki hususiyetini öğreniyoruz: Lâfız vecizdir, mânâ geniştir.
İbrahim en-Nazzâm (121/738), meselin şu özellikleri taşıdığını ve başka bir sözde bunların bir araya gelmediğini söyler: “Lâfzın veciz oluşu, mânânın kullanıldığı yere uygunluğu, teşbihin güzelliği ve kinâyenin hoş olması (cevde).” Bu hususiyetleriyle meseller ona göre belagatın son merhalesidir. İbnu’s-Sikkit (243/857) de “Onu başkasının işlendiği bir örneğe benzetirler” der. El-Müberrid, “Mesel, misalden alınmıştır. O ikincinin halinin birinciye benzetıldiği yaygın bir sözdür. Onda asıl teşbihdir” der. Bu edib ve dilcilerin ifâdelerinden de mesellerde teşbih ve kinâye unsurlarının bulunduğunu öğreniyoruz.
İbn Abdi Rabbih ise şöyle der: “Meseller sözün damgası, lâfzın cevheridir. Şiirden daha kalıcıdır, hitabetten daha yüksektir. Hiçbir şey onunla atbaşi yürüyemez ve onun gibi yayılamaz. Onun için “Meselden daha yaygın (hızlı)” sözü darb-ı mesel olmuştur.” Bu ifâdeden de meselin halk arasında yaygınlık özelliğini öğreniyoruz.
Bu özellikleri şöylece özetleyebiliriz: Meseller, benzetme ve bazen kinâye ifâde ederler. Kısa ve vecizdirler. Mânâları geniş, dolgun ve zengindir. Halk arasında şüyû bulup yayılmışlardır. Bazen birisi güzel bir temsil getirir; ancak yayılmadığı için mesel olamaz.
Meseller, genellikle, bir teşbih, temsilî teşbih yahut bir istiâre-i temsîliyye veya bir teşbîh-i zımnî ihtivâ ederler. Bunlar bir kıssa (olay)dan, bazen Eyyâmü’l-Arabdan, örf ve âdetten doğabilir. Arapça’daki bazı meseller beynelmilel mahiyette mesellerdir. Mesellerin çıktığı olay, gerçek ve tarihî olabildiği gibi, şahsiyetler tarihî, olay uydurma, ikisi de hayal mahsûlü ve hatta bazen teşhis ve intak yoluyla ifâde edilen bir fabl bile olabilir. Şu halde belirttiğimiz özellikleriyle
1144] Hamza el-İs-fahânî, II, 464; Meydânî, I, 203
1145] Ebû Hatim es-Sicistânî, s. 8-24
1146] İbnü’n-Nedîm, s. 152
1147] İsmail Durmuş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, s. 293-297
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesel, birine örnek verilen birşey olduğu için, hayatta daima cereyanı ve tekerrürü mümkin hâdiselerin, karşılaşılabilecek hallerin ideal kabul edilen misalleridir.
Meseller fiillerin ölçüleri gibidir. Temsil getiren, san’atını ölçen bir san’atkâr gibi ve bir terzinin elbiseyi, dikeceği kimsenin boyuna göre ölçtüğü gibi ölçer, sonra keser. Her şeyin bir kalıbı vardır. Sözün kalıbı ve ölçüsü de mesellerdir.
Mesellerin Gâye ve Faydası: Ebû Ubeyd Kasım bin Sellâm (223/837), meseli “Câhiliyede ve İslâm’da Arapların hikmeti” olarak tanıtmıştır. İhtivâ ettikleri hikmetler, meselleri bir tecrübeler hazinesi haline getirmiştir. Emsâl, bir topluluğun müşterek kültürünün mahsûlüdür. Onların bazı ortak kanaatlerde ve sabit gerçeklerde birleşmesini sağlar.
Hafâcî (466/1073), lugatçilerin meselin “musûl”den müştak, dikilme mefhumundan hareketli, îrad edildiği konuda, insanın hatırına daimî olarak dikilip kaldığını ifâde eder. Meseller, sûretleri âdeta akıllarda dikili hikmetlerdir. Temsile ancak, mânâları açmak ve tevehhüm edileni, görülene yaklaştırmak için gidilir.
Temsille anlatım, ifâdenin âdeta zirvesidir. Çünkü temsilde müceredde ve manevî ince mefhumlar, teşhis san’atıyla görülen ve herkesçe bilinen sûret ve şekiller halinde tasvir edildiği için, onu avam havas herkes anlar. Temsil mücerred mânâlar üzerindeki perdeleri kaldırır, dinleyenlerin gözünün önünde o kavram canlı ve dikili hale gelir. Muhatap sözün bu son zirvesinde âdeta teslim alınmış olur. Çünkü gâib olan müşâhede edilir hale gelmiştir. Tahayyül ve tevehhüm edilen mânâ kesinleşmiş bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Temsil getirmede hasmı susturucu bir özellik de vardır. Haberin doğruluğunu bilmekle beraber elbette müşâhede daha iyi tesir eder. Bundan dolayı İbrahim (a.s.), “Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum) dedi.”1148 Nitekim bu gerçeği ifâde için yine Araplar “Leyse’l haberu ke’l-muâyeneh (Haber almak gözle görmek gibi olamaz)” demişlerdir. Hâlbuki meseller mânâları gözle görülür hale getirirler. İnsanlara ilk bilgi, duygular ve tabiat yoluyla gelir. Kuvvet ve sağlamlık bakımından duygulardan ve müşâhededen gelen bilgiler, akıl ve düşünceden gelen bilgilerden daha üstündür.
Fârâbî şöyle der: “Halk tabakası ve kültürlü kesim, mesellerin lâfız ve mânâlarından hoşlanırlar. Onun için onları aralarında bol bol kullanırlar. Onları genişlik zamanlarında da sıkıntılı zamanlarında da söylerler. Onlarla imkânsız inciler elde etmek istemişler ve uzak maksatlara ulaşmışlardır. Keder ve sıkıntılardan onlarla ferahlarlar. Mesel hikmetin en beliğidir. Çünkü Araplar, noksan olan yahut güzellikte ve nefasette yetersiz olan şeyde toplanmazlar”
Mesellerin sözleri az, mânâları çok, konuşanın söylemesi kolay olduğu için, sözlerin en yükseği, en asili ve en şereflisidir. Kısa olmakla beraber, uzun sözlerin yapmadığı tesiri yapar. Hitabette kullanıldığı zaman da çok parlak bir tesir icrâ eder.
Mesellerin Tesir Ve Önemi: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, meseller, mânâları şahıslaştırarak tasvir ettikleri için, insan zihni duygulardan da faydalanır. Bundan dolayı meseller, insan zihninde çok iyi tesir bırakır. İbnu’1-Esîr (657/1239):
1148] 2/Bakara, 260
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 247 -
“Araplar, meselleri ancak, gerektirici sebepler ve iktizâ eden hâdiselerden dolayı îrâd etmişlerdir. Böylece kendileri indinde önemli işlerden dolayı getirilen mesel, bir şeyin bilindiği bir alâmet gibi olmuştur. Onların sözleri arasında meselden daha kısa ve daha özlü bir ifâde yoktur”, der.
Söz çeşitlerinin en tesirlisi olduğu böylece belirtilen mesellerin elbette önemi de o nisbette büyüktür. Araplar meseller ve temsil getirme tekniğinin söz uslûblarının en büyüklerine girdiğini bildikleri için, onları çok çeşitli anlatım tarzlarında kullanmışlardır. Ancak teşbih ve temsilden kast edilen mânâ dinleyicilerce de müsellem ve mücerreb olmalıdır. Böylesi temsil ifâdeye en büyük yardımı sağlar. Temsilin kalplere tesirinin sebeplerini Abdülkâhir el-Cürcânî’nin (471/1078) tahlilinden şöylece özetleyebiliriz:
İnsan rûhu gizlilikten açıklığa kavuşturulmaya, az bildiğinden daha iyi bildiğine geçmeye güven ve bağlılık duyar. Duygular ve tabiat yoluyla alınan zarurî bilgiler, akıl ve düşünceyle elde edilen bilgilerden kuvvet ve sağlamlık bakımından daha üstündür, tek bilgiyi insan duygulardan ve tabiattan elde eder. Nazar ve tefekkürle elde edilen bilgiler daha sonra hâsıl olur. Binâenaleyh insan ilk bilgi tarzına daha yatkındır. Onun tesiri ilk sevgili gibidir, insan perde arkasından görmektense, perdesiz görmeye iştiyak duyar. Gizli ve kapalı mânâlar temsille açıklık kazanır. Müşâhede ruhlarda mânânın yapmadığı tesiri yapar. Meselâ birisi sana, iki şeyin zıddiyetini anlatmak için bir temsil getirse ve “Hiç şununla şu bir arada bulunabilir mi?” diyerek orada bulunan suyu ve ateşi gösterse, sen bu temsilden, sadece sözüyle “Ateş ile su bir araya gelir mi” demesinden daha çok etkilenirsin. Çünkü bu temsilde müşâhede ve tecrübeye başvurulmuştur.
Mesellerin medihde kullanılması çok parlak ve büyük rol oynar. Ruhlarda çok üstün ve derin tesir bırakır. Şefkati tahrik eder, çabuk ülfet edilir, sevinci celbeder, övüleni teslim alır. Şefaatin celbine daha uygun ve elverişlidir. Zemde kullanılınca dokunuşu acı olur. iğnesi pek sokucu, vuruşu şiddetli ve ucu pek keskindir. Delil olarak kullanılınca, hücceti parlak, hâkimiyeti ezici ve anlatımı çok açık olur. İftiharda kullanılınca mesellerin gayesi engin, şerefi yüksek ve dili çok yaman olur. İ’tizar olarak kullanılırsa, kalplere daha iyi yaklaşır ve onları çeler. Kinleri daha kolay çeker çıkarır, öfkeyi söndürür, düğümlere üfürür ve onun kabulüne sebep olur. Va’z olursa, kalplere en iyi şifâ olur, tefekküre çağırır, uyarı ve caydırıcılıkta çok tesirli olur. Şüpheleri dağıtmaya ve hedefi göstermeye çok daha elverişlidir. Mânen hasta olanı iyileştirir, susuza şifa olur.
Mesellerde Kullanılan Edebî Şekiller: Yukarıda mesellerin bir teşbih ve kinâye unsuru taşıdıklarını belirtmiştik. Bunlar bazen teşbîh-i temsilî, bazen teşbîh-i zımnî, bazen bir istiâre-i temsîliyye ihtivâ etmektedirler. Bazen da bir kıssa olur ve o kıssanın hey’et-i umûmiyesi örnek olarak îrad edilir. Şurasını da belirtmek gerekir ki her temsil bir teşbih ihtivâ edebilirse de her teşbih temsil olmaz. Teşbih umûmî, temsil ondan daha husûsîdir. Temsil, sözün bir, iki veya daha fazla cümlesinden olur. O, teşbihin aklî kısmındandır, yâni fiil veya o durumda bulunan, hakiki failinden başkasına isnâd edilir. Böyle olunca da 10/Yûnus, 24. âyette olduğu gibi daha fazla cümleye ihtiyaç duyar. Temsilde benzetme yönü müteaddid yâni birden çok durumlardan çıkarılır. Mesel ve temsil, teşbih öğelerinin toplamından çekilip çıkarılır. Çünkü devam eden cümlelerde mânâ bütünlüğü akıp gitmektedir.
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ülker yıldızının parlak üzüm salkımına benzetilmesi bir temsildir. Yâni bir tek şeye değil, bir hey’ete benzetilmiştir. Yine şâirin şu sözündeki temsil de böyledir: “Güneş, doğarken titrek elde parlayan bir altın ayna gibi göründü.” Şâir burada güneşi doğarken, kızıllığını, parıldamasını ve titrekliğini altından bir aynaya benzetmiştir. Benzetme yönü (vech-i şebeh) çeşitli hal ve durumlardan çıkarılmaktadır. Onlar da kırmızılık, parlaklık ve titrekliktir. İşte buna temsilî teşbih denir.
Teşbîh-i zımnî de ise, benzetmenin iki tarafı olan müşebbeh ve müşebbehün bih, bilindiği açık şekliyle getirilmez. Ancak cümlede onlara işaret edilir. Bu çeşit teşbihde, müşebbehe isnâd edilen hükmün mümkün olduğu ifâde edilmiş olur. Şâirin şu beyti gibi: Şâir muhâtabası olan kadına “Zengin ve cömert kişinin elinin boş kalmasını yadırgama. Bu muhal değildir. Çünkü sel suyu yüksek yerlerde durmaz” demekle, zengin ve cömert kimsenin mahrum da kalabileceğini zımnî bir teşbihle,.yüksek dağ tepelerinde sel sularının durmayışına benzetmiştir.
İstiâre ise, alâkası teşbih olan bir mecazdır, istiâre ile îrad edilen temsiller de özel bir sûrette yapılan teşbihlerdir. İstiâre teşbihin yalnız bir unsuruyla yapılan teşbihdir. Teşbihin dört unsurundan çoğunlukla müşebbeh (benzeyen) vech-i şebeh (benzetme yönü) ve bir de teşbih edatı hazfedilir. Hidâyete nur, dalâlete karanlık denilmesi bir istiâredir. Böyle olunca istiârenin temsille murâd edilene ilâve bir hüküm ifâde etmesi gerekir ki o da mübâlağadır. Maksat ise ihtisar ve icazdır. Yâni ibareyi kısaltmak vecîz söylemektir. Çünkü sen “Aslanı gördüm” demekle, bir isimde, hem sıfatı, hem mevsûfu, hem teşbihi ve mübâlağayı ifâde etmiş olursun. Yâni aslan gibi cesur askeri gördüm demektir.
İstiâre-i temsîliye ile de mesel îrad edilir. İstiâre-i temsîliyye, aslî manâsını murad etmeye engel bir karine ile, müşabehet ilgisinden dolayı konulduğu manâdan başka yerde kullanılan bir teşbihdir. Yine bunda da teşbihin asıl olan iki tarafı müşebbeh ve müşebbehün bih’in birden fazla durumdan çıkarılması gerekir. “Kataet Cehizetu kavle külli hatîb” “Cehîze İsimli cariye her hatibin sözünü kesip attı.” Bu bir Arap meselidir Bir adam diğer kabileden birini öldürmüştür. Her iki kabilenin hatipleri sulh müzâkerelerinde konuşmaktadırlar. Tam bu esnada Cehîze adlı kız, maktulün velîlerinin katili yakalayıp öldürdüğünü haber verir. Bunun üzerine onlardan birisi bu sözü söyler, işi kestirip atan söz ve davranışlar için, bu söz artık mesel olarak darbedilir olmuştur.
Bu konuda sözü bağlamadan önce mesellerin özünü teşkil eden teşbihin güttüğü gâyeleri kısaca belirtmekte fayda mülâhaza ediyoruz. Müşebbehin garib halinin mümkün olduğunu benzerini getirmek sûretiyle isbât etmek yahut müşebbehin teşbihden önce bilinmeyen bir halini veya sıfatını açıklığa kavuşturmak, müşebbehin teşbihden önce sıfatı biliniyorsa onun ne mikdarda olduğunu açıklığa kavuşturmak, müşebbehin halini bir misalle iyice tesbıt ve takrir eylemek ve yahut da müşebbehi güzelleştirmek veya çirkinleştirmek gibi maksatlar güder. 1149
Kur’an’da Mesel Kavramı
Mesel kelimesi Kur’an’da altmış dokuz, bunun çoğulu olan emsâl ise dokuz
1149] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsilî Anlatım
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 249 -
yerde zikredilmiştir. Mesel kelimesi, türevleriyle birlikte ise, Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 169 yerde geçer. Kur’an, insanlar daha iyi anlasın diye yeterli miktarda meseller îrad eder, temsiller getirir, yani örnekler getirir. Böylece konunun insan zihninde iyice yerleşmesi sağlanmış olur.
Kur’an’ın Meselleri: Tefsir usûlü ve Kur’an ilimlerinde Kur’ân-ı Kerîm’deki meseller ve bunlardan bahseden ilim için “emsâlü’l-Kur’ân” tâbiri kullanılmaktadır. Emsâlü’l-Kur’ân, “âyetlerdeki mânâ ve maksadın insan rûhunda iz bırakan ve hayranlık uyandıran bir biçimde kısa ve özlü olarak ifâde edilmesi” şeklinde açıklanır. 1150
Emsâl her dilde ve her kültürde mevcut olup Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitaplarda da sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Hz. Lokman’ın hikmetli sözlerinin bilinen en eski mesellerden olduğu söylenebilir. Câhiliye devrinde Araplar arasında da yaygın olan emsâlin Arap dili ve edebiyatında önemli bir yeri vardır. Kur’an’da fesâhat ve belâgatta hayli ilerlemiş bulunan Araplara hitap edilirken onların önemle üzerinde durdukları mesel getirme metodu uygulanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, Kur’an’ın yedi vecih üzere indirildiğini belirterek bunlardan birinin ibret alınması gereken meseller olduğunu söylemiş,1151 kendisi de sözlerinde emsâli kullanmıştır. Her ne kadar bazı yönlerden aralarında benzerlikler bulunsa da Kur’an’ın meselleri hem lafız hem mânâ bakımından gerek daha önce Arap edebiyatında mevcut olan gerekse hadislerde geçen mesellerden farklı olup Kur’an’a özgü nitelikler taşır. Kur’an’daki kıssalar da birer mesel mâhiyetindedir.
Meselde esas itibarıyla bir şeyin bir veya birkaç yönden başka bir şeye benzetilmesi söz konusu olup Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği mesellerde de bu özellik açık bir şekilde görülmektedir. Meselâ kâfirler bunca delile rağmen tevhide inanmadıkları için sağır, dilsiz ve âmâya,1152 onların amelleri de fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle,1153 çöldeki seraba ve engin denizlerdeki yoğun karanlıklara1154 benzetilmiştir. Dünya hayatının, yağmurun ardından yeşillenip toprağı süsleyen ve daha sonra rüzgârın tesiriyle çer çöp olarak savrulan bitkilere,1155 hakkın aydınlığa ve gökten inen suya; bâtılın ise karanlığa ve suyun yüzündeki köpüğe1156 benzetilmesi de böyledir. Kur‘ân-ı Kerîm’in meselleri İslâm’ın ilk asırlarından itibaren âlimlerin ve ediplerin dikkatini çekmiş, zamanla “emsâlü’l-Kur’ân” adıyla ortaya çıkan bir ilmin konusu olmuştur.1157 İmam Şâfiî bu ilmi müctehidlerin bilmesi zarûri olan ilimler arasında göstermekte, Mâverdî de Emsâlü’l-Kur’ân adlı eserinin mukaddimesinde bu ilmin Kur’an ilimlerinin en önemlilerinden biri olduğunu belirtmektedir. 1158
1150] Mennâ’ el-Kattân, s. 283
1151] Ebû Şâme el-Makdisî, s. 107
1152] Meselâ bk. 2/Bakara 171; 7/A’râf 64
1153] 14/İbrâhim, 18
1154] 24/Nûr, 39-40
1155] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45-46; 57/Hadîd, 20
1156] 13/Ra’d, 16-17
1157] Taşköprizâde, II, 539-540; Keşfü’z-zunûn, I, 168; II, 1086
1158] Süyûtî, IV, 38; Keskin, s. 8
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerîm’de mesel başlıca şu mânalarda kullanılmıştır:
1. Misal, örnek, benzer. Meselin en yaygın anlamı olup bazı âyetlerde çeşitli mesellere yer verildiği açıklanmıştır.1159 Öte yandan Allah, Hakkı beyan için bir sivrisineği, hatta ondan daha zayıf bir varlığı bile misal olarak göstermekten çekinmeyeceğini bildirmiştir. 1160
2. Hal, sîret, durum. Geçmiş kavimlerin halleri, inkârcı tutum ve davranışları, bu yüzden başlarına gelen musîbetler birer mesel olarak zikredilmiştir. 1161
3. İbret. Bazı geçmiş kavimlerin hayat hikâyelerinin ve âkıbetlerinin anlatıldığı âyetlerde mesel bu anlamda kullanılmıştır. 1162
4. Vasıf, Özellik. Pek çok âyette mesel bir şeyin vasıf ve özelliklerini ortaya koymaktadır. Takvâ sahiplerine vaad edilen cennetin meseli anlatılırken onun zemininden ırmakların aktığı, yemişlerinin ve gölgesinin sürekli olduğu dile getirilir.1163 “Kötü mesel âhirete inanmayanlar içindir. En yüce meseller ise Allah’a aittir”1164 mealindeki âyette sözü edilen meseller de “sıfat” mânâsındadır. 1165
Kur’an’daki mesellerin değişik şekillerde taksimi mümkündür:
1. Basit veya mürekkep temsil tarzında olanlar. Basit temsilde benzetme cihetlerinden sadece biri gözetilir. Âmânın câhile, gören kimsenin âlime, karanlıkların dalâlete, ışığın hidâyete mesel olması birer basit temsildir.1166 Mürekkep temsilde ise benzetme ciheti birden fazladır. Bir buğday tanesinin önce yedi başak, sonra da her başağın 100 dâne vermesi, böylece 700 dâneye ulaşması şeklindeki mesel,1167 ihlâsla yapılan infâkın Allah nezdinde kat kat ecirle karşılık görmesinin meselidir.
2. Duyu organlarıyla veya akılla idrâk edilenler. Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasının Hz. İsa’nın babasız yaratılmasına,1168 Allah korkusunun insandan korkma duygusuna,1169 örümceğin durumunun Allah’tan başkalarını dost edinenlerin haline,1170 yağmurun yağmasıyla tabiatın canlanması üzerine çiftçilerin sevinmesi ve ardından yemyeşil bitkilerin kuruyup sararmasıyla çer çöp hale gelmesi olayının oyun, eğlence, süs, övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma yarışı şeklindeki dünya hayatına benzetilmesi1171 bu tür mesellerdendir.
3. Gerçek olaylara veya tasavvur ve hayale dayananlar. Gösteriş olsun diye infakta bulunan bir kimse sert ve pürüzsüz bir kayanın üzerindeki ince toprak örtüsüne tohum eken, ancak sağanak halinde yağan yağmurun, toprağı içindeki
1159] Meselâ bk. 13/Ra’d, 17; 14/İbrâhîm, 24-26; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27
1160] 2/Bakara, 26
1161] 2/Bakara, 214; 7/A’râf, 176; 43/Zuhruf, 8
1162] Meselâ bk. 43/Zuhruf, 56, 59
1163] 13/Ra’d, 35; ayrıca bk. 47/Muhammed, 15
1164] 16/Nahl, 60
1165] Ayrıca bk. 6/En’âm, 122; 30/Rûm, 27; 48/Feth, 29
1166] 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 19
1167] 2/Bakara, 261
1168] 3/Âl-i İmrân, 59
1169] 4/Nisâ, 77
1170] 29/Ankebût, 41
1171] 57/Hadîd, 20
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 251 -
tohumlarla birlikte sürükleyip sel sularına katması sonucu ürün alma ümidini yitiren bir çiftçiye benzetilmiş,1172 zaman zaman tabiatta görülen bu durum infakta gösteriş yapan kimsenin neticede hiçbir ecir elde edememesine mesel olmuştur.1173 Öte yandan cehennem ehlinin yiyeceği olan zakkum ağacının çok acı ve kötü kokulu meyvesinin şeytanların başlarına benzetilmesi1174 ancak hayal edilerek kavranabilecek bir meseldir.
4. Açık veya gizli olanlar. Bunlardan birincisinde neyin neye benzetildiği açıkça belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu tür meseller pek çoktur.1175 Gizli, remizli ve imalı meseller ise, bunlar lafızları itibarıyla değil taşıdıkları ince mânâları itibarıyla birer meseldir. Fakat neye mesel oldukları açıklanmamıştır. Bu tür meselleri ancak zihnî melekeleri güçlü ve ilmî dirâyete sahip olanlar idrâk edebilir. “Rabbinizin izniyle güzel memleketin bitkisi güzel çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey elde edilmez. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz”1176 mealindeki âyet gizli mesele örnek olarak zikredilir. Burada hak sözü kabul ederek ondan faydalanan mü’min toprağı verimli memlekete, Hakkı inkâr edenler de çorak toprağa benzetilmiştir.1177 Diğer taraftan lafzan olmasa da mânâları itibarıyla bazı atasözü ve deyimlere uygun düşen âyetlerde de gizli meseller bulunduğu ileri sürülmüştür. Meselâ, “Kim bir kötülük yaparsa onun cezâsını görür”1178 mealindeki âyetin “Sen nasıl muâmele edersen öyle muâmele görürsün” (Ne ekersen onu biçersin) atasözünün; “Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör insanlar doğurup yetiştirirler”1179 mealindeki âyetin “Yılan ancak yılan doğurur” atasözünün mânâsına uygun düştüğü kabul edilmiştir.1180 Kur’an’daki bazı veciz ifâdelerin İslâm tarihi boyunca edipler, hatipler, şâirler tarafından kendi sözleri arasında çokça kullanılıp hale uygun misaller olarak serdedilmek sûretiyle başlı başına birer mesel halini aldığı da görülmektedir. İslâm hukukçuları, lafzı ile ibâdet edildiği gerekçesiyle Kur’an’dan bu tür âyetlerin şiirde ve nesirde kullanılmasının câiz olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Süyûtî bu kısma “irsâlü’l-mesel” denildiğini kaydederek bu hususta otuz kadar örnek zikretmiştir. 1181
Kur’an’daki mesellerin amacı: Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı mesellerin tek, bazılarının birden çok amacı olabilir. Bunların başlıcaları şunlardır:
1. Bilgi vermek, öğretmek. Cennetteki iri gözlü hûriler saklı incilere,1182 “vildân” denilen nedimler saçılmış incilere1183 benzetilerek bunlar mü’minlere tanıtılmıştır. Burada öğretme maksadının yanında teşvik de vardır. 1184
1172] 2/Bakara, 264
1173] 2/Bakara, 265
1174] 37/Sâffât, 62-68; 44/Duhân, 43-46; 56/Vâkıa, 51 -56
1175] Meselâ bk. 2/Bakara, 17-20, 261; 13/Ra’d, 17; 29/Ankebût, 41; 49/Hucurât, 12
1176] 7/A’râf, 58
1177] Ayrıca bk. 14/İbrâhîm, 24-27; 24/Nûr, 35
1178] 4/Nisâ, 123
1179] 71/Nuh, 27
1180] Taşköprizâde, II, 539-540
1181] el-İtkan, IV, 43-45
1182] 56/Vâkıa, 22-23
1183] 76/İnsân, 19
1184] Ayrıca bk. 7/A’râf, 175-177; 11/Hûd, 24; 13/Ra’d, 17
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. İknâ. Bir fikrin veya bir gerçeğin muhâtaba kabul ettirilmesi için getirilen meseller bazen kesin birer delil olma özelliğini taşımakta, bazen muhâtaba mukayese yapma imkânını vermekte, bazen onun da düşünerek bir gerçeğe ulaşmasını sağlamaktadır. Özellikle tevhid inancının izahında kullanılan meseller böyledir. Meselâ Allah’ın insanları öldükten sonra tekrar diriltmeye gücü yettiğini inkâr edenlere, gerek insanların gerekse yerin ve göğün ilk defa yine Allah tarafından yaratılmış olduğu bir mesel olarak zikredilmiştir. 1185
3. Özendirme veya caydırma. Bazı mesellerin iyi, güzel ve faydalı olan şeye özendirici; kötü, çirkin ve zararlı olandan caydırıcı ve uzaklaştırıcı özellikler taşıdığı görülmektedir. Meselâ kökü yerde sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaç güzel sözün, gövdesi yerden sökülmüş ve o yüzden ayakta durma imkânı olmayan bir ağaç ise kötü sözün meseli olarak gösterilmiştir. 1186
4. Eğitim. Mesellerde insanın ümit, arzu, korku, endişe gibi duyguları dikkate alınarak eğitilmesi ve rûhen olgunlaştırılması amacı önemli bir yer tutar; onun kat kat sevap kazanma arzusu tahrik edilip Allah rızâsı için infakta bulunması özendirilir. Meselâ mü’minin Allah yolunda infâk ettiği şey ekilen bir buğday dânesine benzer. Bundan yedi başak çıkar ve her biri yüzer dâne verir. İşte bunun gibi Allah dilediği kuluna kat kat ecir ve mükâfat ihsan eder. 1187
5. Medih veya zem, tâzim veya tahkir. Hz. Peygamber’in ashâbı tavsif edilirken medih sadedinde onların Tevrat ve İncil’deki meselleri zikredilir.1188 Tevrat’ı okuyan, fakat onunla amel etmeyen İsrâiloğulları’nın durumu da sırtında ciltlerce kitap taşıyan merkebe benzetilir.1189 Güzel bir sözün güzel bir ağaca teşbihinde tâzim,1190 dünya hayatının geçici olduğuna dair getirilen mesellerde de tahkir gâyesi gözetilmiştir. 1191
6. Tefekkür. Mesellerde muhâtapların ilgili konu üzerinde düşünmeleri ve örneklerden gerekli dersleri almaları istenmiş, hatta çok yerde mesellerin amacından söz edilirken bu husus açıkça belirtilmiştir: “İşte biz bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak âlimler/bilenler düşünüp anlayabilir”1192; “...Bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1193
7. Misal vermek. Mesel bazen bir konunun veya bir fikrin açıklanmasında misal olarak zikredilir ve yapılacak şerhlerin yerini tutar. Kâfirin nasıl bir kişi olduğu anlatılırken âmâ örnek olarak zikredilmiş, kâfirin yaptıkları da serâba benzetilmiştir. 1194
8. Edep ve hayâyı korumak. Kur’ân-ı Kerîm’de hayâ duygusunu korumak
1185] 16/Nahl, 73-76; 21/Enbiyâ, 104; 30/Rûm, 28; 36/Yâsîn, 77-82; ayrıca bk, 16/Nahl, 71-72; 39/Zümer, 29
1186] 14/İbrâhîm, 24-26; ayrıca bk. 16/Nahl, 91-92; 29/Ankebût, 41-43
1187] 2/Bakara, 261-266; ayrıca bk. 16/Nahl, 112-113; 18/Kehf, 32-44; 35/Fâtır, 19-22; 36/Yâsîn, 13-30
1188] 48/Feth, 29
1189] 62/Cum’a, 5
1190] 14/İbrâhîm, 24-25
1191] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45-46; 57/Hadîd, 20
1192] 29/Ankebût, 43
1193] 59/Haşr, 21; ayrıca bk. 39/Zümer, 27
1194] 24/Nûr, 39-40
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 253 -
maksadıyla sarih lafızlar yerine aynı mânânın anlaşılmasına elverişli başka lafızlar kullanılmış ve meseller getirilmiştir. Meselâ “yaklaşma” lafzıyla cinsel ilişki kastedilmiş, karı kocadan her birinin diğeri için birer “elbise” olduğu belirtilmiştir. 1195
Kur’an mesellerinin büyük çoğunluğu başta tevhid olmak üzere itikadî meselelerle ilgilidir.1196 Ancak amelî1197 ve ahlâkî1198 konularda da meseller mevcuttur. 1199
“Allah bir sivrisineği, hattâ onun üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı bile) misal vermekten çekinmez.” 1200
“Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle meseller îrad eder/misaller verir.” 1201
“Kötü mesel âhirete inanmayanlar içindir. En yüce meseller ise Allah’a aittir.” 1202
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit temsili türlü biçimlerde anlattık, ama insanların çoğu inkârda direttiler.” 1203
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimde anlattık.” 1204
“(Ey Rasûlüm, müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve bâtıl bir meselleri yoktur ki, hak olan cevâbını ve en güzel tefsirini Biz getirmiş olmayalım.” 1205
“İşte misaller, biz onları insanlar için îrad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” 1206
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her (çeşit) mesel(ler) îrad etmişizdir.” 1207
“Andolsun ki belki öğüt alırlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü mesel getirdik/misâl verdik, her türlü temsili anlattık.” 1208
“İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1209
Kur’an’da Meselin Yeri
Temsiller her dilde olduğu gibi, Arap dilinde de böylesine önemli olduğu için, diğer münzel kitaplarda çokça geçtiği gibi, Kur’ân’da da çok zikredilmiştir. Hattâ
1195] 2/Bakara, 187
1196] Meselâ bk. 2/Bakara, 17-20, 171; 6/En’âm, 39, 40, 122; 7/A’râf, 40, 57, 175-177; 10/Yûnus, 24; 13/Ra’d, 14, 17, 35; 14/İbrâhîm, 25, 26, 75, 112; 18/Kehf, 32-43; 22/Hacc, 31, 73; 24/Nûr, 35; 27/Neml, 81-82; 29/Ankebût, 41; 59/Haşr, 15-21
1197] Meselâ bk. 2/Bakara, 261, 264-266, 275; 3/Âl-i İmrân, 116-117; 14/İbrâhîm, 18; 24/Nûr, 39-40
1198] Meselâ bk. 16/Nahl, 92; 17/İsrâ, 24, 29; 49/Hucurât, 12
1199] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, s. 300
1200] 2/Bakara, 26
1201] 14/İbrâhim, 25
1202] 16/Nahl, 60
1203] 17/İsrâ, 89
1204] 18/Kehf, 54
1205] 25/Furkan, 33
1206] 29/Ankebût, 43
1207] 30/Rûm, 58
1208] 39/Zümer, 27
1209] 59/Haşr, 21
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İncil sûrelerinden birisinin adının “Emsâl sûresi” olduğu bildirilir. 1210
Peygamber’in (s.a.s.), diğer peygamberlerin (a.s.), ashâb, tabiîn ve hukemânın sözlerinde emsâl yaygın şekilde kullanılır. İmam Mâverdî (450/1058) “Kur’ân’ın emsâlini bilmek, Kur’ân bilgisinin en büyüklerindendir. İnsanlar mesellerin kendisiyle meşgul olup temsil getirilenlere aldandıkları için, bu ilimden gaflet etmişlerdir. Temsil edilen olmadan meseller, gemsiz at ve yularsız deveye benzer” demiştir. İmam Şafiî ise, meselleri bilmeyi, müctehidin ulûmu’l-Kur’ân’a dâir bilmesi gereken ilimlerden saymıştır. 1211
Mesellerin önemini Kur’ân’da şu âyetler açıkça ifâde eder:
“Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle meseller îrad eder/misaller verir.” 1212
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit temsili türlü biçimlerde anlattık, ama insanların çoğu inkârda direttiler.” 1213
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimde anlattık.” 1214
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her (çeşit) mesel(ler) îrad etmişizdir.” 1215
“İşte misaller, biz onları insanlar için îrad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” 1216
“Andolsun ki biz, Bu Kur’ân’da, belki öğüt alırlar diye her temsili anlattık.” 1217
“İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1218
Kur’ân’da mesel darbını inkâr edenlere bizzat Cenâb-ı Allah bu âyetlerle ve şu âyetle cevap vermiştir: “Allah bir sivrisineği, hattâ onun üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı bile) misal vermekten çekinmez.”1219 Hattâ daha küçüğünü, bir mikrobu bile temsil getirmekten çekinmez. Çünkü Yaratıcıya delâlet bakımından bir sivrisinek ve hattâ bir mikrop bile ne hârika san’atlara sahiptir. Anlamayanlara biz de Türkçe bir meselle cevap verelim: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”
Yukarıda da belirttiğimiz gibi mesel darbetmek Arapların bir üslûbudur. Kur’ân da benzerlikleri kıyâs edip doğru neticeler çıkarmayı, aklı ve düşünceyi ya bizzat vâki olmuş veya vukuu mümkün olaylara yöneltmeyi teşvik etmiştir. Yoksa Mu’tezile’nin düşündüğü gibi, Kur’ân’daki meseller, vukuu mümkün olmayan; fakat Araplar kullandığı için kullanılan şeyler değildir. Ehl-i sünnetin görüşü budur.
Kur’an’da Mesel Çeşitleri: Beyhaki, Ebû Hureyre’den (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kur’ân beş vecih üzere nâzil olmuştur:
1210] Zerkeşî, I, 488; Süyûtî, II, 132
1211] Süyûtî, II, 131
1212] 14/İbrâhim, 25
1213] 17/İsrâ, 89
1214] 18/Kehf, 54
1215] 30/Rûm, 58
1216] 29/Ankebût, 43
1217] 39/Zümer, 27
1218] 59/Haşr, 21
1219] 2/Bakara, 26
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 255 -
Helâl, haram, muhkem, müteşâbih ve emsâl. Helâli işleyin, haramdan kaçının, muhkeme tâbi olun, müteşâbihe inanın ve emsâllerden ibret alınız.” 1220
Kur’ân-ı Kerim’in edebî beyân şekillerinden olan emsâlle anlatım, onun î’câz vecihlerinden bir tezahür şeklidir, denilebilir. Dil ve din âlimleri, Kur’ân’daki bu mesellerle anlatımdan üç çeşit beyan şeklini kasdetmişlerdir. Bunları şimdi sırayla görelim:
1) Kur’ân’da Sonradan Mesel Olan Âyetler: Bazı âyetler gâyet vecîz, şümullü mânâlara sahip ve halk tarafından kolayca söylenebildikleri için, müslümanlar arasında dilden dile dolaşarak, el-Meselü’s-Sâir yâni atasözü veya deyim halini almıştır. Bunlar emsâl kitaplarında bazı küçük farklarla gösterilmiştir. Nitekim Ebû Ubeyd el-Bekrî emsâl kitabının 6-17. sayfaları arasını emsâl-i nebeviye ayırmıştır. Şu halde Kur’ân’dan atasözü olan âyetler gibi hadislerden de şöhret ve yaygınlık kazanarak mesel haline gelenleri vardır. O şöyle der: “Bizi bu hususa sevk eden âmillerden birisi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) me’sûr hadislerinden bazılarının ondan sonraki selefden mesel olarak rivâyet edilmesidir. Bunlar bizim hüccetimiz olmuştur.” Kur’ân’dan bu mânâda mesel haline gelen âyetlerin sayısı pek fazla değildir. Bunlardan tesbit ettiğimiz bazılarını kısaca zikredelim:
“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey, sizin iyiliğinizedir.” 1221
“Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok topluluğa ğâlib gelmiştir.” 1222
“İsteyen de âciz, istenen de.” 1223
“İyiliğin karşılığı iyilikten başka mıdır?” 1224
“Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır.” 1225
“Her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse sana haber veremez.” 1226
“İyi davrananlara bir sorumluluk yoktur.” 1227
“Sizden aklı başında kimse yok mudur?” 1228
“Şimdi mi (inandın)? Daha önce karşı gelmiştin.” 1229
“Sonra bir takdire göre geldin ey Mûsâ!” 1230
“O korkutulduğunuz şey, ne uzak, ne uzak!” 1231
“Her grup kendi yanında bulunan (inanç ve düşüncesi) ile sevinçlidir.” 1232
1220] Zerkeşî, I, 486; Süyûti, II, 131
1221] Bakara, 2/216
1222] 2/Bakara, 249
1223] 22/Hacc, 73
1224] 55/Rahmân, 60
1225] 59/Haşr, 14
1226] 35/Fâtır, 14
1227] 9/Tevbe, 91
1228] 11/Hûd, 78
1229] 10/Yûnus, 91
1230] 20/Tâhâ, 40
1231] 23/Mü’minûn, 36
1232] 30/Rûm, 32
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” 1233
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?, de.” 1234
“De ki: “Temiz ile pis bir olmaz.” 1235
“Elçiye ancak tebliğ düşer.” 1236
“De ki: “Herkes kendi tabiat ve mizacına göre iş yapar.” 1237
“Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.” 1238
“Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu.” 1239
“Kullarımdan şükreden azdır!” 1240
“Karada denizde fesâd çıktı.” 1241
“Böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar çalışanlar.” 1242
“(…) Onlar da pek azdır!” 1243
“Düşünün de ibret alın, ey akıl sahipleri!” 1244
“Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” 1245
“Kim (ler) nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 1246
“Koca koca kitaplar taşıyan merkep gibi.” 1247
“Gerçekten insan kendini müstağni görmekle azar.” 1248
“Onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.” 1249
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça (en) iyiye (cennete) eremezsiniz.” 1250
“Şimdi hak meydana çıktı.” 1251
“İşte fetvasını sorduğunuz iş, böyle halledilmiş bitmiştir.” 1252
1233] 2/Bakara, 286
1234] 39/Zümer, 9
1235] 39/Zümer, 9
1236] 5/Mâide, 99
1237] 17/İsrâ, 84
1238] 74/Müddessir, 38
1239] 8/Enfâl, 23
1240] 34/Sebe’, 13
1241] 30/Rûm, 41
1242] 37/Sâffât, 61
1243] 38/Sâd, 24
1244] 59/Haşr, 2
1245] 48/Fetih, 10
1246] 59/Haşr, 9
1247] 62/Cum’a, 5
1248] 96/Alak, 6-7
1249] 53/Necm, 58
1250] 3/Âl-i İmrân, 92
1251] 12/Yûsuf, 51
1252] 12/Yûsuf, 41
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 257 -
“Sabah yakın değil midir?” 1253
“Artık kendileriyle arzularının arasına perde çekilmiştir.” 1254
“Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır.” 1255
“Kendi yaratılışını unutarak bize misal getirmeye kalkışıyor.” 1256
“İşte bu, iki elinle yapıp gönderdiklerinin yüzündendir.” 1257
“Hâlbuki kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer.” 1258
Bu âyetlerden başka, Kur’ân-ı Kerim’de bazı âyetlerde Arapların daha önceden bildikleri bazı mesellere işaret edilerek, konu onların da bildiği o müsellem ve mücerreb gerçekle açıklığa kavuşturulur. Meselâ 16/Nahl, 92. âyetinde Arapların “Vecedet Harka sûfen” “Harka bir yün buldu” anlamındaki deyimlerini hatırlatır. Bu kadın Kureyş’den Ümmü Rayta binti Ka’b imiş. Bulduğu yünü eğirip geri bozan bu kadın, Araplara atasözü olmuştur. Cenâb-ı Allah, “yeminlerinizi bozarak o kadın gibi olmayın,” buyurmuştur.1259 Deyim boşuna çalışan kimseler için söylenir.
Kehf sûresi 79. âyet-i kerimesinde “Arkalarında her sağlam gemiyi zorla alan bir padişah” Arapların “Azlemu mine’l-Culendâ” “Culendâ’dan daha zâlim” şeklinde ifâdesini bulan deyimlerindeki Culendâ imiş. İşte Cenâb-ı Allah bu âyette o zâlim pâdişâhı zikreder. O deyimi hatırlatır. “Ahseru min hammâlete’l-hatabi” veya “Etebbu min hammâlete’l-hatabi” “Odun taşıyan kadından daha ziyanda” meseli, Kur’ân’daki Mesed sûresi 1. âyetinden alınmıştır. Buradaki kadın Ebû Süfyan’ın kız kardeşi, Ebû Leheb’in karısı Ummu Cemîl’dir. Kur’ân’dan sonra bu kadın, bu meselle anılmaktadır.
Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur: “Gerçek duâ ancak O’na yapılır. (Ancak ona tapılmağa dâvet edilir). O’ndan başka çağırdıkları ise, kendilerinin hiç bir isteklerini karşılayamazlar. (Onların durumu) tıpkı ağzına gelsin diye suya ağızlarını uzatan kimse gibidir. (Böyle) hiç bir zaman suya ulaşamaz. İşte kâfirlerin duâsı da böyle boşunadır.” 1260 Bu âyette Cenâb-ı Allah, Allah’tan başkasına duâ eden müşriklerin duâlarına, o bâtıl ma’bûdlarının cevap veremeyeceklerini ve onların duâlarını tıpkı ağzına su gelsin diye avuçlarını açıp suya doğru uzanan kimsenin boşuna bekleyişine teşbih etmektedir. Su hiç bir zaman onların ağzına gelmez. Çünkü su cansızdır. Kendisine sesleneni duymaz.. İşte Yüce Allah, Zâtından başkalarına ibâdet ve duâ edenlerin hallerinin böyle olduğunu, duâlarının boşa gideceğini güzel bir temsille anlatmaktadır. Zaten âyetin sonu da “İşte kâfirlerin duâsı da böyle boşunadır” diye biter.
Ebû Hilâl el-Askerî, bu âyet-i kerîmedeki, suya avuçlarını açıp bekleyen, ifâdesinde Arapların “Ke’l-kaabid alâ’l-mâ’” “Suyu tutmaya çalışan” meselindeki
1253] 11/Hûd, 81
1254] 34/Sebe’, 54
1255] 6/En’âm, 67
1256] 36/Yâsin, 78
1257] 22/Hacc, 10
1258] 35/Fâtır, 43
1259] 16/Nahl, 92
1260] 13/Ra’d, 14
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâ ilgisini belirtir. Suyun avucunu açıp uzatan kimseye gelmeyeceği gibi, açık avuçta su durmaz, diyerek âyette bu meselin hatırlatıldığı îma edilir. Bu meseli Araplar, elde edemeyeceği şeyi isteyen eline bir şey geçmeyecek kimse için kullanırlar.
2) Kur’ân’da Gizli Meseller (el-Emsâlu’l-Kâmine): Bazı âlimler, halk arasında yaygın atasözü ve deyimlere, lâfızlara farklı olmakla beraber, manâları uygun düşen âyetlerde âdeta gizli meseller bulunduğunu farzetmişlerdir. Bu âyetlerin asıl mânâ ve hedefi başka hususlardır. Ancak ifâdede ikinci üçüncü derecede böyle bir uygunluk da görülebilmektedir. Bizce bunlar tüm insanlarca ortak mânâlardır. Bunun için olsa gerek, el-Mâverdî’nin kitabında Arap ve Arap olmayanların mesellerinin Kur’ân’da bulunduğu ileri sürülmüştür. Böyle tüm insanlık için müşterek mânâ ve kavramların, Kur’ân’da mevcut gizli meseller olarak gösterilmesi, yaygın mânâdaki mesel anlamıyla bilmem ne derecede uygunluk gösterir? Bununla birlikte biz, kitaplarda bulduklarımızdan bu konuda da (el-emsâlu’l-kâmine) örnekler vereceğiz: “Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır.”1261 âyetini, “Fâcir ve kâfirden başkasını doğurmazlar.”1262 âyetini, kemâ tedînu tüdânu; “Ve lâ yelidû illâ fâciran (Fâcir ve kâfirden başkasını doğurmazlar.”1263 âyetini “Lâ telidu’l-hayyetu illâ’l-hayyete: Yılandan ancak yılan doğar” meselesinin mânasında görmüşlerdir.” “Kame alâ tâkatin” meselini (Taşımasına kuvvet yok, demektir), “Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma1264 âyetinin mânâsında mündemiç görmüşlerdir. “Men azze bezze: Yenen soyar” meselesini “Tartışmada beni yendi.”1265 âyetinin mânâsında gizli; “Men Hakkare harume: Küçük gören mahrum olur” atasözünün mânâsını, “Zerre miktarı hayır işleyen”1266 âyetinin mânâsında mündemiç görürler. “Lâ edrayte velâ tesleyte: Hem anlamadın, hem istemekte kusur etmedin” meselinin mânâsını, “İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar... vermemeye yemin etmesinler.”1267 âyetinin mânâsında kâmin (gizli) bulurlar. Aynı mâna, “Allah’ın sizi bağışlamasına istemez misiniz?”1268 âyetinde de gizlidir. Arapların “Lâ kabbelellahu sarfen velâ adlen: Allah onların ne farzını ne nâfilesini kabul etsin” meselinin mânâsını, “Her türlü fidyeyi de verse kabul olunmaz.”1269 âyetinin mânâsına uygun görmüşlerdir.
Yine bir temsil mânâsıyla Arapların sözlerinde bazı âyetler kullanılmıştır: Günaha dönen kimseye karşılık, cezaya dönme yâni cezalandırma mânâsı, 17/İsrâ, 8; 8/Enfâl, 19. âyetlerinde örneğini bulmuştur. Kötülüğün telâfisi hakkında, 7/A’râf, 95. âyeti temsil getirilmiştir.
Suyûtî, el-Hasen İbnu’l-Fadl’ın, Kur’ân-ı Kerim’den, buna benzer çıkardığı örneklerden bazılarını zikreder: el-Hasan’a, “Sen Arap ve acem mesellerini Kur’ân’dan çıkarıyorsun, öyleyse “Hayru’l-umûri evsatuha: İşlerin en iyisi orta olanlarıdır” meselini Allah’ın kitabında bulabilir misin?” denildi de O: “Evet,
1261] 4/Nisâ, 123
1262] 71/Nûh, 27
1263] 71/Nûh, 27
1264] 2/Bakara, 286
1265] 38/Sâd, 23
1266] 99/Zilzâl, 8
1267] 24/Nûr, 22
1268] 24/Nûr, 22
1269] 6/En’âm, 70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 259 -
dört yerde” dedi:
“... O, ne çok yaşlı, ne de pek genç değil, ikisi ortası bir dinç inektir.” 1270
“Onlar ki harcadıkları vakit ne israf, ne de sıkılık yaparlar, (harcamaları) ikisi arası ortalama olur.” 1271
“Elini bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanmış, perişan bir halde oturup kalırsın.” 1272
“Namazda pek bağırma, sesini o kadar da kısma, ikisi arası bir yol tut.” 1273
Kendisine yine şöyle soruldu: Allah’ın kitabında “Bir şeyi bilmeyen ona düşman olur” mefhûmunu bulabilir misin? Cevap olarak: “Evet, iki yerde” dedi:
“Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar.” 1274
“Onunla (Kur’ân’la) hidâyeti kabul etmedikleri için de, bu eski bir yalandır, diyeceklerdir.” 1275
Yine “iyilik yaptığın kimsenin şerrinden sakın” mânâsını Allah’ın kitabında bulabilir misin? diye soruldu. O, evet: “Ve sırf Allah ve Rasûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar...”1276 âyetini okudu.
Yine “Leyse’l-haberu ke’l-ayân” “Haber almak, görmek gibi değildir”i Allah’ın kitabında bulabilir misin? diye soruldu: O şu âyetle cevap verdi: “Bir zamanlar İbrâhim de Rabbine: ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır, inandım; lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi” 1277
Yine ona “Fi’l-harekâti el-bereketu” “Harekette bereket vardır” meseli soruldu da “Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik (bolluk) bulur...” 1278 âyetiyle cevap verdi.
Yine “Hiyne tülekkâ tedrî” “Başına vurulduğu zaman anlarsın” meseli soruldu da “... Azâbı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler.”1279 âyetini okudu.
Ona “Men eâne zâlimen sülleta aleyhi” “Zâlime yardım edene Allah o zâlimi Mûsâllat eder” meseli soruldu, o da: “O (Şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, Muhakkak o (şeytan) onu saptırır ve alevli ateşin azâbına sürükler.”1280 âyetiyle cevap verdi.
Aynı şekilde ona “Lâ yuldeğu’l-mü’minu min hıcrin merreteyni” “Mü’min
1270] 2/Bakara, 68
1271] 25/Furkân, 67
1272] 17/İsrâ, 29
1273] 17/İsrâ, 110
1274] 10/Yûnus, 39
1275] 46/Ahkaf, 11
1276] 9/Tevbe, 74
1277] 2/Bakara, 260
1278] 4/Nisâ, 100
1279] 25/Furkan, 42
1280] 22/Hacc, 4
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir delikten iki defa sokulmaz” sözü soruldu da şu âyetle cevap verdi: “Daha önce kardeşi Yûsuf’u size güvendiğim gibi, bunu size hiç güvenir miyim ...”1281 Ona “Li’l-hıytâni üzânun “ “Duvarların kulakları var” sözünü Onda bulabilir misin? diye sorulunca, “...İçinizde de onlara kulak verecekler vardır...”1282 âyetini okudu.
Ona “El-câhilu merzûkun ve’l-âlimu mahrûmun” “Câhil (bolca) rızıklanır, âlim mahrum olur” sözünü Allah’ın kitabında bulabilir misin? şeklinde sorulunca, şu âyetle cevap verdi: “De ki: ‘Kim sapıklıkta ise, Rahmân, ona mal ve evlâtça ziyâdelik ve azgınlığında mühlet verir...”1283 Ona “helâl rızık sana ancak geçimlik kadar gelir” sözü soruldu, o şu âyetle cevap verdi: “...Çünkü ibâdet için tatil yaptıkları Cumartesi günü, balıklar akın akın geliyor, Cumartesi tatili yapmadıkları gün ise gelmiyorlardı...” 1284
Şimdi de biraz acem mesellerinden Kur’ân’da bulunanlardan kâmin olanlarına örnek verelim; “Yemeği yanan başkasının da yemeğinin yanmasını ister” atasözünü, 4/Nisâ, 89. âyetine, “Başkasına kuyu kazan kendi düşer” meselini, 35/Fâtır, 43. âyetine uygun görmüşlerdir. “Herkesin işi kendisine benzer” meselinin mânâsı, 17/İsrâ, 84’de, “Üzümünü ye, bağını sorma” meseli, 5/Mâide, 101’de, “Allah seni hayırla kuşatmıştır” meseli, 2/Bakara, 216 ve 4/Nisâ, 19’da, “Umulan yenilenden daha iyidir” meseli, 93/Duhâ, 4’de, “Hayırlı kuşta bir hayır olsaydı, avcıdan kurtulmazdı” meseli, 8/Enfâl, 23’de, “Bir kavmin başına gelen musibet, diğerine eğlence gelir” meseli, 3/Âl-i İmrân, 120’de, “Gönülsüz köpek av avlamaz” meseli, 2/Bakara, 256’da, “Her koyun kendi bacağından asılır” meseli, 74/Müddessir, 38’de, “Domuzların yanında pislik harcanır” meselinin mânâsı, 24/Nûr, 26. âyetinin mânâsında gizli olarak bulunmaktadır. 1285
Kâmin meseller için en iyi örneklerden birisi de meşhur Nûr âyetindeki nûr temsilidir. Örneklerde incelenecektir.1286
3) Kur’ân’da Getirilen Açık ve Gizli Meseller: Kur’ân-ı Kerim’de bir fikri, bir meseleyi ve bir mücerred mefhûmu iyi ve doğru kavratmak için getirilen örnekler ve yapılan benzetmeler mesel diye anılmıştır. Bunlar atasözü mânâsında mesel değildir. Onun için bunlara Kur’ân’da getirilen açık ve gizli meseller başlığını koyduk. Bu grubdaki meseller, meselin önemli, garib ve taaccub edilecek bir sıfat, bir hal veya kıssa mânâsına gelen kısmıdır. Kur’ân’a izafe edilmesi (Emsâlü’l-Kur’ân), mutlakın kendisini kayıtlayan şeye izâfesi kabilindendir. Kur’ân’daki meseller, çoğunlukla bu gruptan mesellerdir.
Kur’ân’da bu çeşit meselleri darbetmekten şu hususlarda istifâde edilir: Tezkir, va’z, teşvik, men’, ibret alma ve onu duygularla idrak edilecek sûrette tasvir etme hususlarıdır. Şeyh İzzüddîn şöyle der: “Allah, Kur’ân’da emsâli ancak, düşündürmek ve öğüt vermek için irad etmiştir. Onların muhtevâsı ya sevabın dereceleri veya amelin boşa çıkarılması yahut bir medih veya zem ve benzeri ahkâma delâlet eden şeylerdir.” 1287
1281] 12/Yûsuf, 64
1282] 9/Tevbe, 47
1283] 19/Meryem, 75
1284] 7/A’râf, 163; Suyûti, el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’an, II, 132-133
1285] es-Se’alibî, Ebû Mansur Abdülmelik b. Muhammed b. İsmail, et-Temsil ve’1-Muhâdara, s. 18. Kahire, 1381/1961
1286] 24/Nûr, 35
1287] Suyûtî, el-İtkan, II, 131
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 261 -
Buraya kadar Kur’ân’daki mesellere giriş mâhiyetinde hazırlayıcı bilgiler sunmuş bulunuyoruz. Şimdi bizzat Kur’ân’daki mesellere geçebiliriz.
Kur’an’da Meseller
1- Hak Dâvet Gelince Kâfir ve Münâfıkların Tutumu
“Onlar tıpkı şuna benzerler ki (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların ışıklarını (gözlerinin nûrunu) giderdi ve onları karanlıklar içerisinde bıraktı, artık görmezler. (Onlar) sağırdırlar, dilsizler, kördürler. Onlar (Hakk’a) dönmezler. Yahut da (onlar), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir sağanağa (tutulmuş) gibi(dirler). Yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar; oysa Allah inkârcıları tamamen kuşatmıştır. Şimşeğin çakması nerdeyse gözlerini alır; önlerini aydınlattıkça ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilir kalırlar. Allah dikseydi, işitmelerini ve görmelerini de giderirdi. Doğrusu Allah her şeye kaadirdir” 1288
Burada iki temsil vardır. Biricisinde, ister kâfir, ister münâfık olsun, inkârcıların, Hz. Peygamber (s.a.s.) gelmeden önce akîde, yol ve dünyevî yaşayışları bakımından karanlıklar içerisinde olmalarını ve bundan da kurtulmayı temenni etmelerini, bunun için de aydınlanmak maksadıyla ateş yakmak istemelerini Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.) le bekledikleri nûrun gelmesine ve yakmak istedikleri aydınlatıcı ateşin yanmasına benzetiyor; fakat bu sefer de onların basiretlerinin bağlanmasını, kibir ve inatlarından iman etmemelerini, Allah’ın onların nûrunu yok etmesine ve öylece karanlıklar içerisinde kör, sağır ve dilsiz olarak kalmalarına teşbih ediyor. îşte Allah onların hidâyete gelmemelerini bu canlı tablo ile tasvir etmektedir. 1289
Bir diğer görüş de şöyledir: Bu münâfıkların temsilidir. Arada sırada izhar ettikleri iman etraflarını kısa bir müddet aydınlatır. Onun aydınlığında bir müddet yürürler. İmandan dönünce, ışıkları söner, karanlıklar içerisinde kalırlar. İkinci temsil Yahûdiler ve münâfıklar hakkındadır. 1290
İkinci temsilde veya temsilin ikinci kısmında Yüce Allah, kâfir ve münâfıkların, manen, hayret, dehşet, korku, şiddet ve sıkıntı içerisindeki hallerini, karanlık bir gecede, içerisinde şiddetli gök gürlemesî, göz alıcı şimşek çakışları, yıldırımlar ve korkular bulunan sağnak halindeki yağmura tutulmuş kimselerin haline benzetiyor. Bu bir teşbîh-i mürekkeb olduğu gibi, müfred bir temsil kabilinden de olabilir. 1291
Kur’ân, o kadar muhteşem mânâ, temsil ve tasvir yoğunluğu yığıyor ki, kelimeler hangisine yetişeceğini şaşıyor. Bütün bunlar içinde Allah’dan kurtuluş yoktur. Meselin faydasi, kâfir ve münâfıkların tam ihlâsla îman edip, garazsız ivazsız mü’minler cemâatine katılarak bu dehşetli ve sıkıntılı hallerden kurtulmalarına bir teşviktir. 1292
1288] 2/Bakara, 17-20
1289] S. Ateş, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 3, Ankara, 1977; Ş. Mansur, s. 304-305
1290] Hakim Tirmizî, s. 2-3
1291] el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, I, 31, Mısır, 1388/1968,-Celâleyn tefsîri ile birlikte-
1292] Ş. Mansûr, s. 311; Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsili Anlatım (Emsâlü’l-Kur’an), İnsan Yayınları: 37-39
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Işığı Kaybedenler
“Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: Bir ateş tutuşturmak istedi. Ateş, çevresindekileri aydınlattığında, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler.” 1293
Âyet, münâfıkların durumunu ortaya koymakta ve onların ruhsal özelliklerinden bahsetmektedir. Münâfıklar, İslâm ve müslümanlar için en tehlikeli, en sinsi ve kendisine karşı en fazla tetikte durulması, şiddetle çekinilmesi gereken bir gruptur. Verdiğimiz âyetin öncesinde Yaratıcı Kudret olan Allah; Bakara sûresinin ilk bölümünde mü’minleri “3”, kâfirleri “2” âyetle bize anlatırken münâfıklara “13” âyet ayırması bu gerçeği bir kez daha vurgulamaktadır. Yine Kur’an’da münâfıklar için ayrı bir sûrenin var olduğunu bilmek de bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.
Allah Rasûlü’nün dâveti ve doğru yolu göstermesi karşısında münâfıkların durumu da tıpkı ateş yakıcının parlattığı ışık karşısında gözleri Allah tarafından görmez oluverenlerin durumu gibidir. Bun lar kâfirlerin yaptığı gibi başlangıçta hidâyetten yüz çevirmiş; kulakları duymaktan, gözleri görmekten, kalpleri anlayıştan mahrum kalmış kimseler değildirler. Aslında bunlar, gerçeği elde etmek için gayret göstermişler ve önlerinde hak açıkça tecelli ettikten sonra gözlerini kapayıp ondan yüz çevirmişlerdir…
Bir ateş yakıyorlar, ateşin nûru kendilerine aydınlık temin ediyor ve önceden arzuladıkları bu aydınlıktan faydalanmıyorlar, daha doğrusu faydalanmak istemiyorlar. Bu durum karşısında da Allah, önce arzulayıp sonra terkettikleri ışıklarını gideriyor ve bu nurdan yüz çevirmelerinin cezası olarak onları karanlıklar içinde, görmez bir halde bırakıyor. Kulaklar, diller, gözler, nur ve hidâyeti bulmak yolunda vazife görmek için yaratılmışlardır. Bunlar ise kulaklarını Hakkı duymaz hale getirdikleri için “sağır”, dillerini Hakkı söylemez hale getirdikleri için “dilsiz” ve gözlerini Hakkı görmez hale getirdikleri için “kör” dürler. Hakka dönemezler. Hidâyete ve nura giden yollar kapanmıştır bunlara…
İşte hidâyete karşılık dalaleti değişen münâfıkların, doğru yola karşılık eğriyi seçenlerin durumu böyledir. Onlar önce iman etmişlerdi ve ateş yakan kimselerin aydınlandığı gibi iman nûruyla kalpleri aydınlanmıştı. Sonra küfrettiler, Allah onların nûrunu çekip aldı, tıpkı bu ateşin bitmesi gibi ve böylece onları karanlıkta görmez halde bırakmıştır. Bu kaçınılmaz son “inanmadıkları halde Allah’a ve âhirete inandık” diyen ve “Allah’ı ve inanmış olanları aldatma yoluna gidenleri” beklemektedir. Gerçekte ise “onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ama ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.” 1294
3- Parmaklarını Kulaklarına Tıkayanlar
“(Onların durumu:) Yahut gökten boşalan bir yağmur haline benzer ki; onda karanlıklar var, bir gök gürlemesi var, bir şimşek var. Yıldırımlar yüzünden ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Muhit’tir, küfre sapanları çepeçevre kuşatmıştır. Şimşek neredeyse gözlerini çarpıp götürüverecek. Kendilerine her aydınlık sunduğunda, orada yürürler. Üzerlerine karanlık binince çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi, işitme
1293] 2/Bakara, 17
1294] 2/Bakara, 8-9; Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yayınları, 13-15
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 263 -
güçlerini de gözlerini de elbette alıp götürürdü. Çünkü Allah şeye kaadirdir.” 1295
Bu âyetin konusu da yine münâfıklarla ilgilidir. Yalnız bir farkla ki; bunlar şüphe, iman zayıflığı ve tereddüd içinde olan münâfıklardır. Bu insanlar tamamen kâfir değillerse de, İslâm’ı, ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak derecede uyguluyorlardı. Bu örnekte yağmur, tüm insanlığa rahmet olarak gelen İslâm’ı temsil eder; karanlık, gökgürültüsü ve şimşek ise öne çıkan engelleri, İslâm düşmanlarının ortaya koyduğu güçlü savunma nedeniyle yaşanan tehlike ve güçleri temsil eder.
Durum biraz yatıştığında onlar İslâm’a doğru yönelirler, fakat zorluk bulutları ortaya çıktığında veya kendi çıkarlarına, bâtıl inançlarına, önyargılarına ters düşen emirler verildiğinde öylece şaşkınlık içinde kalırlar.
Müthiş bir tablo bu... Hareket ve ızdırapla dolu. Sapıklık ve şaşkınlık... Korku ve heyecan... Dehşet ve endişe. Ses ve ışık bu tabloda birleşiyor. Bulutlardan boşanıp gökleri yırtarcasma inen yağmur... Bu yüzden meydana gelen korkunç karanlık. Gök gürültüsü ve şimşek... Şimşeğin ışığı altında yürümeye çalışmak ve dünya tekrar zindana dönünce dikilip kalıvermeleri… Hayrette kalmışlar... Nereye gittiklerini bilmiyorlar. Korku ve dehşet içinde şaşkına dönmüş münâfıklar…
Münâfıkların durumu karanlıkların baskın olduğu bir sırada gökten inen yağmur altında bulunanların durumu gibidir. Sözü edilen karanlıklar şüphe ve tereddüdlerdir. Gökgürültüsü ise kalpleri dehşete düşüren korkular, şimşekler ise bu tür münâfıkların kalbinde kimi zaman parlayan iman nûrudur. Buna rağmen onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkar, İlâhî tehdit, uyarı ve Allah’ın azap günlerinin haberlerini işitmek istemezler. Ancak bu durum onlara hiç bir fayda vermez. Çünkü kulakların tıkanmasının yıldırımlara karşı hiçbir faydası olmaz. hakkın ışığının şiddeti dolayısıyla onlar bir çeşit nur görürler ve kısa bir süre onun aydınlığında yollarına devam ettikten sonra yeniden karanlık etraflarını kuşatır ve oldukları yerde kalakalırlar.
O halde, kalbi, iç dünyası karanlık ve kötü niyetle dolu bir insanın dinden nasip alması mümkün olamaz. Böyleleri aydınlığı satıp karanlığı almak şeklinde bir sonuçsuz ticarete girişmişlerdir. Yine bunlar, yaratıcı kaynaktan gelen ışık yerine kendi elleriyle çıkardıkları iğreti kıvılcımlara teslim olan kişilerdir Bu tavırları yüzünden de kör ve sağır kalmaya mahkumdurlar.
Şüphe ve sapık dâvetlerle dolup taşan çağımızda içinde bulundukları ve yetiştikleri ortam nedeniyle müslüman kabul edilenler vardır. Bunlar imanı kalplerinde derinleştirmedikleri sürece, iman yolunda yürümek, ilerlemek imkânı bulamıyorlar. Bu bakımdan kalplerinde iman ve küfür bir arada kalmış durumdadır. Kimi zaman İslâm’ın güçlü delillerinden bir delil onlara ulaştığında onunla aydınlanır ve bunu azık edinerek bir süre yol alırlar. Ama sonradan arkasından bir şüphe gelip onları kuşatır, kalplerindeki bu nur sönüverir, şaşkın halde yerlerinde kalıverir ümitsizliğe düşerler.
Şu bir gerçek ki dünyada ışığı olmayanların âhirette de ışığı olmayacaktır. Bu acı sonu Rabbimiz bize şöyle anlatmaktadır: “O gün erkek münâfıklarla kadın münâfıklar iman edenlere derler ki; bize bakın da sizin ışığınızdan faydalanâlim. Onlara
1295] 2/Bakara, 19-20
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denir ki arkanıza dönün ve bir ışık araştırın.”1296 Ve Yaratıcı Kudret kendisine dünyada açıkça iman etmiş olan insanlar için de Kur’an’da şu ifâdeleri kullanır: “O gün sen mü’min erkeklerle mü’min kadınların ışıklarının önlerinden ve arkalarından koştuğunu görürsün. Bugün size cennetler müjde olsun denilir.” 1297
4- Yahûdilerin ve Kâfirlerin Kalpleri -Kalpleri Taş Kesilenler-
“Sonra bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o, taş gibi yahut daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki yarılıp ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer (yüksekten aşağı yuvarlanır). Allah ne yaparsanız (hiç birinden) gâfıl değildir.” 1298
Yahûdi ve kâfirlerin kalpleri bu âyette taşın sertliğine benzetilmiştir. Hattâ ondan da katıdır. Sonra Yüce Allah, taşlardan bazısının içerisinden rutubet ve su sızıp çıktığını anlattı. Allah korkusu onları yuvarlar, yani secdeye kapanırlar. Katı kalpler ise, yumuşamaz, yaşarmaz, huşu duymaz ve secdeye kapanmaz.1299 Kalplerin sertlikte daha sert şeyler var iken taşa benzetilmesi, taşın sertlikte mesel olarak darbedilmesindendir. 1300
Âyet, özel olarak İsrailoğullarını uyarmakta ve öncesinde yer alan 72-73. âyetlerde anlatılan İlâhî bir mûcizeye dikkatlerini çekerek onları gerçeği kabul etmeye çağırmaktadır. Rivâyetlere göre İsrailoğulları arasında zengin, yaşlı bir kişi vardı. Adamın tek oğlu bulunuyordu. Amcasının çocukları mirasa konmak için adamın oğlunu öldürmüşlerdi. Sonra da gelip kanını ve diyetini talep ediyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara bir sığır kesmelerini emretti. Kesilen sığırın bir parçasının ölünün vücuduna vurulması halinde, ölünün dirileceğini ve kendisini kimin öldürdüğünü söyleyeceğini bildirdi. Nitekim sonuç öyle oldu. Ölü dirildi ve kendi diliyle katilini açıkladı. Böylece cinâyet olayının üzerindeki perde kalktı ve meydana çıktı. 1301
Fakat neden böyle bir yola başvurulmuştu? Hiç şüphe yok ki Allah hiç bir sebep olmadan da ölüleri diriltmeye kadirdir. Öyleyse kesilen sığırla dirilen ölü arasında ne gibi bir bağlantı olabilir?
Bu sorunun cevabına şöyle yaklaşabiliriz. İsrailoğulları’na, etrafındaki putperest milletlerden etkilenerek edindikleri ineğe tapma ve ineğin kutsiyeti inançlarım kırmak için bir inek Kur’an etmeleri emredilmişti. Bu, onların imanlarının sınanmasaydı. Eğer gerçekten Allah’ın birliğine inanıyor ve ibadette başka bir şeyi O’na ortak koşmuyorlarsa, daha önceden taptıkları putu kendi elleriyle kırmalıydılar. Fakat bu zor bir sınavdı. Onlar inek Kur’an etmekten kaçınmaya çalıştılar; çünkü, bir tek Allah’a inançları henüz tam sağlanmamıştı. Bu görevden kurtulmak için ayrıntı üzerine ayrıntı sordular, fakat çok soru sordukça daha da köşeye sıkıştılar. O kadar ki, sonunda onlara açıkça, o dönemde özellikle tapmak için seçilen altın renkli ineği Kur’an etmeleri söylendi. 1302
1296] 57/Hadîd, 13
1297] 57/Hadîd, 12; Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yayınları, 16-19
1298] Bakara, 2/74
1299] Hakim Tirmizi, s.4; Zemahşerf, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzll ve ‘Uyûni’l-Akâvîl fi Vucûhi’t-Te’vil, I, 290-291, Beyrut-Lübnan, ts.
1300] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsili Anlatım (Emsâlü’l-Kur’an), İnsan Yayınları: 39
1301] 2/Bakara, 71-73
1302] 2/Bakara, 67-70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 265 -
Bütün bu olaylar Israiloğulları’nın gönlünde huşu, takva ve hassasiyet duygularını canlandırmalıydı. Aynı zamanda, geçen bunca ibret ve nasihat dolu hadiseler onları ikaz etmeliydi. Ama alman sonuç yine beklenen ve umulanların aksine idi. İsrail oğullarının kalpleri gördükleri âyetlere ve İlâhî mûcizelere rağmen öğüt dinlemekten uzak oldu. Kalpleri, yumuşatılmak imkânı olmayan taşlar gibiydi, hatta taşlardan da katıydı. Çünkü kimi taşlardan ırmaklar akıtan gözeler kaynar, kimisinden sular fışkırır, kimisi de Allah’ın haşyetinden dağlardan aşağı yuvarlanır. Hepsi kendi hesabına bir anlayış içerisindedir. Bu gerçek Kur’an’ın diliyle şöyle ifâde edilir: “Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihlerini fark edemezsiniz. O Hâlim’dir, Gafur’dur.” 1303
Bu âyet1304 genel anlamı itibârıyla mü’minleri de kapsamakta ve onları İsrailoğulları ile aynı duruma düşmemeleri konusunda uyarmaktadır. Bu uyarının yer aldığı bir başka âyeti de Hadîd Sûresinde görmekteyiz. “İman edenlerin gönüllerinin Allah’ı anması ve ondan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar, onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı, çoğu fâsıklardır.” 1305
5- Bin Yıl Yaşamak İsteyenler
“Sen onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun. Şirke batanlardan bile... Her biri bin yıl ömür sürsün ister. Oysa ki, uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, yapmakta olduklarınızı çok iyi görmektedir.” 1306
Âyet, Yahûdiler’in ruh halini ve içlerinde gizledikleri duygu, düşünce ve niyetlerini açığa çıkararak mü’minleri bu konuda bilgilendirmektedir. Bu âyetin taşıdığı anlamı daha iyi kavramak için özellikle öncesinden yer alan diğer iki âyete bakmak durumundayız.
Yahûdiler kendilerini seçilmiş bir millet olarak görüyor, hidâyette olanların ve âhirette kurtuluşa ereceklerin yalnızca kendilerinin olacağını iddia ediyorlardı. Yine onlar, Allah katında başka ümmetlerin hiçbir nasibi olmayacağını, âhiret yurdunun sadece kendilerine ait olduğunu ileri sürerek müslümanların; dinlerine, peygamberlerine ve Kur’an’ın hükümlerine karşı itimatlarını sarsıyorlardı.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine yahûdileri “mübâhele”ye “yani her iki tarafın birlikte aralarındaki yalancıyı mahvetmesi için “Allah’a duâ etmeye” dâvet etmesini emrediyor. Ve bu dâvet yahûdilere şu âyetle duyuruluyor: “De ki: Allah katındaki âhiret yurdu diğer insanların değil de yalnız ve yalnız sizin ise, eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!” 1307
Âyeti biraz daha açarsak: “Eğer iddia ettiğiniz imanda gerçekten samimi iseniz ve Allah’a yakın olduğunuz doğru ise, ölümü isteyin; çünkü ölüm isteği size isteğinizi ve arzuladığınızı gerçekleştirecektir. Böylece dünyanın sıkıntılarından kurtulup rahata ereceksiniz, geçim zahmetinden kurtulacaksınız. Allah’ın cennetlerinde mutlu bir yaşam süreceksiniz. Eğer dediğiniz gibiyse, âhiret yurdu
1303] 17İsrâ, 44
1304] 2/Bakara, 74
1305] 57/Hadîd, 16; N. Şahinler, 20-22
1306] 2/Bakara, 96
1307] 2/Bakara, 94
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sadece size aitse ve başkaları oraya giremeyecekse daha ne duruyorsunuz isteyin ölümü! Ama eğer istemezseniz herkes sizin yolunuzun yanlış, bizim yolumuzun ise hak olduğunu bilecek ve sonunda hakikat ortaya çıkacaktır.
Yahûdiler bu meydan okuma çağrısına uymaktan kaçındılar. Çünkü onlar yalan söylediklerini biliyor, Allah’ın, duâlarını kabul ederek yalancıları, dolayısıyla kendilerini cezalandırmasından korkuyorlardı. Ve işledikleri amellerin de âhirette kendilerine fayda vermeyeceğinden emindiler. Bunu kabul ettikleri takdirde “istedikleri ölümle” hem dünyayı kaybedecekler, hem de işlemiş oldukları fenalıklar yüzünden âhiretlerini kaybetmiş olacaklardı. Kur’an onların bu durumunu şu âyetle ortaya koyuyor: “Onlar önceden elleri ile işlediklerinden dolayı hiçbir zaman onu arzu etmezler. Allah, zâlimleri çok iyi bilmektedir.” 1308
İşte bu iki âyetin ışığında tekrar konumuza dönersek şunları söylememiz mümkündür: Yahûdiler, insanlar içinde hayata en düşkün olanlardır. Onların bu düşkünlükleri Allah’a eş koşan müşriklerden de daha kötüdür. Çünkü şirk koşanlar öldükten sonra hiçbir akibete iman etmezler, dünya hayatından başkasını bilmezler. Dolayısıyla onların dünya hayatına tutkunluğu doğaldır. Çünkü bu dünya hayatı onların cennetidir. Amellerin karşılık göreceğini kabul etmekle birlikte, Kitaba sahip olan bir kimsenin bunlardan daha çok hayata tutkun olması hali ise kınanılacak bir davranıştır.
Yahûdilerden her birisi bir yıl yaşatılmalarını arzu eder. Çünkü onlar Allah’a kavuşmayı ümit etmezler. Yaşadıkları şu hayattan başka bir hayat olduğunu da kavramazlar. İnsan ruhu başka bir hayat ile irtibat kurmayacağını hissedince, yer yüzündeki sayılı saatlerden ve alınan nefeslerden başka bir şey beklemeyince hayat ne kadar kısalır. Âhirete iman da bir nimettir. Bü nimetin kalbe doğmasına sebep olan da inançtır. Allah bu nimeti ömrü fani, hayatı sınırlı ve hayali sonsuz olan insanoğluna ihsan etmiştir. Ebedî olarak ruhuna âhiret penceresini kapatmış olan kimsenin hayatı mânâsız, eksik ve sönüktür. Âhirete iman aynı zamanda insan nefsinin canlılıkla dolup taşmasına, yeryüzünde hudut tanımayan sonsuz bir hayat duygusuyla dolmasına yardım eder. Âhirete inanan kişi dünyanın hudutlarını aşıp sonsuzluğa kadar uzanır. Bu sonsuzluğun hududunu Allah’tan başka kimse bilemez.
Âyet mü’minler içinde bir müjde taşımakta, onların âhireti de ölümü de dünyadan daha çok sevdiklerine delil olmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.s.), başımıza gelen bir sıkıntı/zorluk dolayısıyla ölümü temenni etmemek edebini bize öğretmiş, bunun yerine şöyle dememizi tavsiye etmiştir: “Allah’ım hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Ölüm benim için hayırlı olduğu takdirde de canımı al. Hayatı benim için bütün hayırlarda bir artış sebebi kıl, ölümü de benim için bütün şerlerden kurtuluş sebebi kıl. Şâyet insanları bir fitneye uğratmayı murad edersen beni (dinimde) fitneye uğramamış olarak yanma al. “ 1309
6- Kâfirlerin Anlayışsızlıkları-Sözün Mânâsını Anlamayıp Onu Bir Nida Ve Ses Olarak Duyan Hayvanlar
“O inkâr edenlerin hali, çobanın, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayarak, haykırdığı (hayvanlar)ın durumu gibidir. (Onlar bîr sürü) sağırlar, dilsizler ve körlerdir.
1308] 2/Bakara, 95
1309] N. Şahinler, 23-26
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 267 -
Onun için düşünmezler” 1310
Yâni onlar, öğüt kabul edecekleri kelâmın mânâsını hiç anlamazlar. Onlar için Kur’ân’ın mânâlarından ve hayır sözden, o sözün tekrarından başka bir nâsibleri yoktur.1311 İnkârcıların hali, çobanın önünde, onun sesinden, gürültüden başka bir şey anlamayan hayvanların durumuna benzetilmiştir. 1312
Âyet, kâfirlerden bahsetmekte ve onları içlerinde bulundukları azgınlık, sapıklık ve cehalet dolayısıyla “çobanlarının nida ve çağrısını duyan ve kelimelerin anlamını anlamaksızın onların nidasına doğru giden “hayvanlara benzetmektedir. Kâfir, imana dâvet edildiği zaman sadece bu çağıranın sesini işitir ve işittiği sese kulak vermez, üzerinde de durmaz. Hayvanlar da aynı şekilde sadece kendilerine seslenenin sesini ve çağırışını duyar, başka hiçbir şey anlamazlar. Onlar Hakkı işitemeyen sağırdırlar. Asla hak söz söylemeyen dilsizdirler. Kesinlikle Hakka giden yolları göremeyen kördürler. Onlar düşünmezler yani hiçbir öğüdü gereğince anlayıp akıllarıyla onu kavramazlar.
Acaba Allah’ın küfre sapanları bu kadar ağır bir benzetiş ile nitelendirmesinin sebebi ne olabilir? İşte bu sorunun cevabını verdiğimiz bu âyetin hemen öncesinde yer alan Bakara Sûresinden öğreniyoruz: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ya ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!” 1313
Görüldüğü gibi sorunun cevabını Kur’an; bu ve buna benzer elliye yakın âyetinde, kötülüğünden ve tahribinden yakındığı ecdatperestliği, daha çok atalarının geleneklerini ilâhlaştırmak, bu gelenekleri dokunulmaz ilan etmek, başka bir ifâdeyle, “gelenek tabuculuğu” olarak vermektedir. Bu tabu, insanın, hem vahyin mesajını tebliğ ederek, hem de yaratıcı dehanın ürünü olarak ortaya koyduğu bütün yenileri, insafsız ve beyinsiz bir şekilde elinin tersiyle itmekte ve insanlığın yücelme ve yükselme yollarını tıkamaktadır.
Bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, Allah’ın emrine ve Hak deliline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi yenilerde de böyledir. Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan, eski olduğu için değil, açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olan sonradan ortaya konulan yeni de geçerlidir. Kısaca hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne bilgisizlik ve istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da atalarının halini, yalnız ata olduklarından dolayı, taklit etmek, onları Allah’a eşler tutmak ve Hakkı bırakıp, hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.
Âyet gösteriyor ki, kısaca ve genişçe bir hak (doğru) delile dayanmayan yalnız başına taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup
1310] 2/Bakara, 171
1311] Hakim Tirmizî, s.4
1312] Ş. Mansûr, s. 282; Velî Ulutürk, s. 39-40
1313] 2/Bakara, 170
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taklit etmek aklen bâtıl olduğu gibi, şüpheli olan konuda da delilsiz taklit, din açısından uygun değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda, delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi, Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Çoğu insan, şeytana, kendi vehimlerine kapılıp doğru yoldan sapmıştır, artık onların ardından gelen nice nesiller de körü körüne onları taklit edip bâtıl yolda yürümüşlerdir. Bu insanlara gittikleri yolun yanlışlığı gösterilip hak yola dâvet edilseler, bir türlü körü körüne saplandıkları taklit bataklığından çıkamazlar. Gittikleri yolun yanlışlığı ispat edilse, onlar atalarının gittiği yolun doğru olduğuna inanır, bir türlü ondan ayrılmazlar.
“Üstat böyle dedi, onun dediği doğrudur. Koca ecdat bunları böyle uyguladı da, size ne oluyor? Onlar, o kavuklu, cübbeli, sakallı halleriyle bilmiyorlardı da, siz mi biliyorsunuz?” diye ısrar ederler. Bilmezler ki hatadan sâlim olan yalnız Allah’tır. Peygamberler hâriç, her insan hata edebilir. Peygamberlerden başka hiç kimseyi körü körüne taklit doğru olmaz. İşte, kendilerine doğru yol gösterildiği halde yine eğri yollara sapan, bâtıl düşüncelere dalan kimseler, kendilerini toparlayıp yola sokmaya uğraşan çobanın sesini duyup, söylediği sözlerin mânâsını anlamayan hayvanlara benzerler. Peygamberler, onların varisleri olan bilginler, bu sapık insanları yola getirmek için kendilerine nice deliller gösterirler, nice hikmetli konuşmalar yaparlar ama bunlar bir türlü söz anlamazlar. Tıpkı çobanın sesini işitip sözlerinin mânâsını anlamayan hayvanlar gibi peygamberlerin ve bilginlerin sözlerini anlamayıp, düştükleri sapıklık içinde bocalayıp, dururlar.
Sâlih ataların yolundan gitmek iyidir. Fakat onların ilerlediği gibi ilerlemeye devam etmek gerekir. Eskilerin gelmiş oldukları noktada kalmak, bir adım dahi ileri gidememek, hatta onların vardığı fikri seviyeden daha geride kalmak, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Her nesil, kendi toplumunu daha ileriye götürmekle yükümlüdür. Sâlih ataları takip edip ilmen ve ahlaken ilerlemek lazımdır. Ancak imandan ve ilimden yoksun ataların yolundan gidilmez. İşte Kur’an bunu anlatıyor.
Roger Garaudy de: “Niçin bu gün İslâm, bu Allah’ın yolu, dünya üzerinde ışıldamıyor? Niçin müslüman halklar, sömürgecilikten kurtulmuş olmalarına rağmen, tarihin etkin, yaratıcı öznesi değil de nesnesi olarak kalıyorlar? Niçin tarihi girişkenlik (önderlik) örneği vermiyorlar?” sorularına cevap ararken şu tesbitleri yapıyor: “Çünkü bu kanun, bu şeriat, tarihin ilk yüzyıllarından itibaren, canlı gelişimi içinde durdurulmuş, çarpıtılmıştır. Çünkü Kur’an, ölülerin gözleriyle okunmaktadır. Kur’an’ın sonsuz vahyinden hareketle, kendi çağlarının sorunlarını çözme dehası göstermiş olan insanların gözüyle değil!... Oysa biz kendi çağımızın problemlerini onların “formüllerini tekrarlamakla yetinerek değil, ancak onların metodlarından ilham alarak halledebiliriz.”
“Kaynaklara dönüş demek, gözler geçmişe dikilip kalmış halde, geleceğe geri geri giderek girmek değildir. Aksine, yaşayan kaynağa ve İslâm’ın ilk yüzyıllarının dinamizmini bulmak demektir. Şeriat, gidilip bulanık ve kokuşmuş su alınacak durgun bir su biriktntisi (bir gölet) değildir. O zaman bu, yeni susuzlukları yalanlamak olacaktır. Şeriat, parıldayarak gürül gürül akan ve güçlü dalgalarıyla kıyıları döverken oraları verimleştiren güzelim bir nehirdir.” 1314
1314] R. Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 54-55
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 269 -
“Kurtubi, bu âyetin tefsirinde taklidin hükmünü şöyle açıklıyor: Taklit; devenin boynuna takılan yular anlamıdaki “kılade” kelimesinden alınmıştır. Yularını başkalarının eline verip, güdülen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye “mukallit” denir. Taklit, insanı hiçbir bilgiye ulaştırmaz. Ancak dini hükümleri asıllarından çıkarma yeteneğinde bulunmayan kimse, zamanının en bilginini bulup onun fetvalarına uyar. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilenlerden) sorun.”1315 buyurmuştur. Yalnız birliğin sağlanması için en âlim insanı bulmak gerekir. Âlim de yine vaktinin darlığından dolayı sonucuna ulaşamadığı bir konuda kendisi gibi bir âlimi taklit eder ki bir ibadeti veya hükmü kaçırmasın.”
“Bazı kimseler, Kitap ve sünnete uyanların da mukallit olduğunu söylemişlerdir ama bu doğru değildir. Çünkü Allah, körü körüne babalarının yolundan gidenleri kınamıştır. Peygamberin getirdiklerine uymak taklit değildir. Çünkü Peygamberin getirdikleri, en doğru yoldur. Yüce Allah, Peygamberin diliyle: “Ben size, babalarınızın üzerinde bulduğu (din) den daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yolunu) mu (tutacaksınız)?”1316 âyeti ile Peygamberin getirdiği en doğru yola uymayanları kınamaktadır. Çünkü bunlar, câhil insanların çağlar içinde oluşturdukları gelenekler değil, saf akıldan, soyut ruhtan vahyedilmiş parlak düşüncelerdir.”
“Rabbimiz! Biz, efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”1317 âyetinde babalarının sapık yoluna uyarak sapanlar kınanmakta iken, peygamber babalarının dinine uyan Yusuf (a.s.) övülmektedir: “Babalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine uydum. Bizim, herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmaya Hakkımız yoktur. Bu (tevhit), bize ve bütün insanlara Allah’ın bir lütfudur, ama insanların çoğu şükretmezler.” 1318
“Kur’an gerçek imanın, ancak birşeyi düşünüp, doğruluğuna kanaat getirmekle elde edileceğini, körü körüne taklidin, kâfirlerin işi olduğunu açıkça belirtiyor. Bundan dolayı mü’minlerin, saplantılarından kurtulup, inançlarını; araştırma, düşünme ve tam kanaat üzerine bina etmeleri gerekir.” 1319
Taklidin karşıtı tahkiktir. Tahkik, hak kökünden gelir. Hak, Kur’an’da en çok geçen kelimelerden biri ve Allah’ın isim-sıfatlarının bir tanesidir. Hak, gerçek, doğru, delile-deneye, akla, bilgiye uygun olan ve bunlar tarafından doğrulanıp desteklenen keyfiyet demektir. Kur’an kendisinin hak üzre geldiğini ve Hakkı getirdiğini söyler.
Bunun zorunlu sonucu, Hakka dayanmayan yani tahkik ürünü olmayan hiçbir şeyin Kur’an’dan onay alamayacağıdır. Kur’an tahkike dayanmayan imana bile değer vermez. Taklide dayanan iman ancak başlangıçta, bir hazırlık devresi için kabul edilebilir. Bunun en kısa zamanda tahkike geçirilmesi şarttır. Gerçek iman eri, kendisine miras kalan taklide bağlı kabulleri paranteze almak ve tahkik süzgecinden geçirdikten sonra bu parantezdeki değerlerin işe yarayanlarını tutup, işe yaramayanlarını kaldırıp atmak zorundadır.
1315] 16/Nahl, 43
1316] 43/Zuhruf, 24
1317] 33/Ahzâb, 67
1318] 12/Yûsuf, 38
1319] S. Ateş, 1/278-279
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tahkikin kısa yoldan ifâdeye konuluşu şudur: Gerçeğe uygunluğunu belirlemek üzere karşıt kavramları da dikkate alarak araştırmak, bilgi ve düşünce süzgecinden geçirerek doğruluğunu ortaya çıkarmak. Bu yapılmadan, peşinen benimsenen keyfiyet ne olursa olsun Kur’an buna bilgisizlik, karanlık ve körlük demektedir. 1320
7- Kitabdan Bildiklerini Gizleyen Âlimler- Karınlarına Ateş Dolduranlar
“Allah’ın indirdiği kitabdan bir şeyi gizleyip de onu bir kaç paraya satanlar (yok mu) işte onlar karınlarına ateşten başka (bir şey) yemiş olmazlar. Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azab vardır.” 1321
Yahûdi bilginleri Tevrat’ta bulunan Hz. Muhammed’e (s.a.s.) dair bilgileri gizlemişlerdir. Bu ümmetten Allah’ın kitabında indirdiği hükümlerden bir şeyi gizleyenler de bu âyetin şümulüne girer. Bu âyette bir istiâre-i temsîliyye vardır. Gizlediklerine karşılık yedikleri rüşvet ve dünyalıklar, bağırsakları parçalayan ve acıklı azab veren ateşe benzetilmiştir. Yediklerinin durumu, yâni müşebbehün bih, müşebbeh yerine istimal edilmiştir.1322 Kitaptan bildikleriyle amel etmeyen Yahûdi âlimlerinin kitap yüklü merkeplere benzetildikleri 96. temsile de bakınız. 1323
Kur’an bu deyimi iki tip insan için kullanır: Yetim hakkına tecavüz edenler (4/Nisâ, 10) ve vahyin beyanlarını basit çıkarlar uğruna saklayanlar ve çarpıtanlar. Verdiğimiz âyette ikinci tip gündeme getirilmiştir. Bunlar, çıkarları uğruna Allah’ın vahyine ambargo koyan din istismarcılarıdır. Kur’an, bu istismarcıların başında Yahûdi ve Hıristiyan din adamlarını görmektedir. Ancak buradaki beyan geneldir. Bu din bezirganları kurdukları sömürü tezgahının gaflet ve bilgisizliğe oturduğunu bildikleri için kitlenin gerçek dini öğrenmesini sağlayacak bilgi ve bilince giden yolları ısrarlı bir biçimde tıkarlar. Bu yoldaki engelleri atmak ve aşmak isteyenleri, kitlenin gözünde karalayıp etkisiz kılmak için, iman ve vicdandan nasibi olan hiçbir canlının tenezzül edemeyeceği çamurlamalara başvururlar. Gerçek din erlerini, kitlenin nefret ettiği veya hoş görmediği ne varsa bunların hepsiyle suçlarlar. İnsanlık değerinden uzak bu sefilliklerini de hiç sıkılmadan Allah’a ve kutsala fatura etmek namertliğini gösterirler. Tarih boyunca, gerçek dinin en büyük musibeti bu sömürü odakları olmuştur.
Anılan âyet ve devamı, bunların mâruz kalacakları hüsran ve karanlığı şu başlıklarla vermektedir:
1) Allah’ın dinini yozlaştırarak elde ettikleri nimetler karınlarına ateş olarak doldurulacaktır.
2) Allah onların yüzüne bakmayacak, onlara acımayacaktır.
3) Onlar güzellik ve aydınlığı verip, karanlık ve sapıklık; bağışı verip azap satın almış talihsizlerdir. 1324
1320] N. Şahinler, s. 27-34
1321] 2/Bakara, 174
1322] el-Âlûsî Şihâbuddin Mahmûd, Rûhu’l-Ma’ânî fi Tefsîri’1-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’ı’l-Mesânî, II, 43, Beyrut, ts,40
1323] Velî Ulutürk, s. 40-41
1324] Kur’an’daki İslâm, s. 406
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 271 -
Yukarıda Kur’an’ın “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip de onu az bir pahaya satanlar” buyruğu ile yahûdileri kasdettiğini söylemiştik. Gerçekten de onlar, yanlarında bulunan kitapta Rasûlullah’ın risalet ve nübüvvetine delil olan niteliklerini saklamışlar, gizlemişleridir. Bunu yaparken de; ellerinden başkanlıklarının gitmemesi ve araplardan elde ettikleri hediyeleri, ikramları kaybetmemek niyeti gütmüşlerdir. Hz. Peygamber’in kendi kitaplarındaki niteliklerini açıklayacak olurlarsa; insanların Hz. Peygambere tabi olup kendilerini terk etmelerinden korkmuşlardır.
Böylece basit şeylerden dolayı gerçeği gizlemişler ve nefislerini bu basit şeylere satmışlardır. Hidâyetten yüz çevirip, Hakka tabi olmaktan uzaklaşıp, Rasûlü tasdik etmeyi ve Allah katından getirdiği gerçeklere inanmayı bu basit şeylere değişmişler, dünya ve âhirette hüsrana uğrayıp kaybetmişlerdir. Onlar hakikati gizlemek karşılığında aldıkları parayı yer iken, karınlarına cehennem ateşini doldurmaktadırlar. Sanki onlar para yemiyorlar da, Cehennem ateşi yiyorlar.
“Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz. Onları temize çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.” Çünkü Allah onlara kızmıştır. Onlar bildikleri halde gerçeği gizlemişlerdir. Bu nedenle gazabı hak etmişlerdir. Onlara kıyâmet günü bakılmaz ve temize çıkarılmazlar. Onların lehinde güzel söz söylenmez, onlar için elim bir azap vardır.
“Gerçeği gizlemek” ne yazık ki bazı müslüman ilim adamlarında da görülür. Böyleleri bazen cimrilikleri ve elde ettikleri üstünlüğe başkalarının ulaşmasını istemediklerinden bildikleri gizlerler. Kimi zaman bildiğini söylememenin sebebi bu bilgi, basamak edilerek, elde edilen mevki ve servettir. Eğer eldeki bilgi başkalarına aktarılacak olursa bu bilgi karşılığında elde edilmiş olan mevki ve servetin elden kaçırılacağından korkulur. Kimi zaman da bazıları şu yüzden bildiklerini açıklamaktan kaçınırlar. Herhangi bir konuda karşısındakinden farklı düşünüyordur veya herhangi bir görüşüne karşı çıkılan gruba bağlıdır. Adam bildiklerini açıklasa karşı tarafa haklılık kazandırıcı bir koz vereceğinden çekindiği için bildiğini saklar, açıklamaktan çekinir. Üstelik karşı tarafın haksız olduğundan, yanlış düşündüğünden emin olmadığı durumlarda böyle yapar.
Din literatüründe “ketmu’l-ilm” veya “kitmânu’l-ilm” denilen bu davranış İslâm âlimlerine göre lânet konusu büyük günahlar içerisindedir. Gerçeği saklamanın dışa iki türlü yansıması vardır. Bunlardan biri: Allah’ın emirlerini, vahyin içeriğini açıklamamak, bir diğeri de: gerçeği/ilmi gizleyerek onu öğrenmek isteyenlere engel olmak veya öğretmekte cimri ve tembel davranmaktır.
Vahyi tebliğ etmemek veya olduğu gibi tebliğ etmemek İslâm dünyasının önemli problemlerinden biridir. Politik, ekonomik, ırksal, bölgesel hesaplar yüzünden çağlardan beri işlenen bu günah, sahibi ve koruyucusu Allah olan İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’le kitlenin irtibatını büyük ölçüde azaltmıştır. Ortaya İslâm başlığı altında toplanan yığınlarca uydurma ve yalan çıkmıştır. Bu uydurma ve yalanların yaşamasına bağlı yüzlerce zümre ve anlayışın saltanatı vardır. Bu saltanatın yıkılmaması için, Kur’an’ın kitleler tarafından öğrenilmemesi ve dinin vahyin dışındaki kabullerden armdırılmaması, çıkarcıların tek sığınakları halinde yaşatılmaktadır. 1325
1325] N. Şahinler, s. 35-38
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
8- Birbirlerinin Koruyucu Giysisi Olanlar
“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz.” 1326
İslâm’ın ilk dönemlerinde Ramazan gecelerinde karı ile koca arasındaki cinsel ilişkiyi yasaklayan açık bir emir olmamasına rağmen, müslümanlar arasında bunun helâl olmadığı konusunda belirsiz bir inanç vardı ve bazıları hanımlarının yanına vicdanen tedirginlik içinde yatıyorlardı. Bu devam ederse, suç ve günah teşkil eden zihni bir tavrın gelişme tehlikesi ortaya çıkabilirdi. Bu nedenle Allah, onları, vicdanlarına karşı kötü davranmamaları konusunda uyardı ve vicdanları rahat olarak bu fiili işleyebilmeleri için onu helâl kıldı.
Ramazan’da yeme içme zamanı ile ilgili de bir yanlış anlama vardı. Bazıları yatsı namazından, ertesi gün güneş batıncaya dek yemek ve içmenin haram olduğu görüşündeydi. Bazıları, yatsı namazından sonra uyanık kalındığı sürece yenilip içileceğini, fakat uyunursa, yenilip içilmeyeceğini savunuyorlardı. Bu kendi uydurdukları fikirler nedeniyle, çoğu zaman kendileri zahmet çekiyorlardı. Bu âyette onların yanlış anlamalarını ortadan kaldırıyor ve yeme içme yasağının günün ilk şafağından güneşin batışına; yeme, içme ve cinsel ilişki serbestisinin de güneşin batışından, günün ilk şafağına dek olacağı belirleniyor.
Fakat bizim bu âyette daha çok üzerinde durmak istediğimiz konu başlıkta da verdiğimiz gibi Yaratıcı Kudret’in “kadınların erkekler, erkeklerinde kadınlar için birer giysi/örtü olması” gerçekliğini ortaya koyan ifâdesidir.
Elmalılı, bu benzeşmenin iki noktasını şu şekilde tespit etmektedir:
a) Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsmız. Karı ve koca arasındaki ilişki, elbiselerle beden arasındaki ilişki gibidir. Nasıl bu ikisi birbirine çok yakın, uygun ve aralarında hiçbir şey yoksa, aynı şekilde karı ve koca birbirleriyle çok yakın ilişki içindedirler ve birbirleri için karşılıklı birer sükûnet ve mutluluk kaynağıdırlar.
b) Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, eşler de birbirlerinin halini gizleyip örter, namusunu koruyarak günahlardan uzaklaştırır.
“Eşlerin birbirlerinin giysisi/örtüsü olması” gerçeğini içeren bu âyet, “cinsel hayatın sırlarının korunmasını” da içine alan anlamlı bir işaret taşımaktadır. Daha öz bir deyişle anlatmaya çalışırsak; eşler, aralarındaki cinsel davranışların açığa vurulmaması noktasında birbirlerine güven vermelidirler. Çünkü cinsel davranışların açığa vurulacağı endişesi ve korkusu eşler arasında soğukluğa ve donukluğa neden olmaktadır. Böyle bir tavır cinsel hayatı olumsuz yönde etkileyebileceği için Allah Rasulü şöyle buyurmuşlardır: “Kıyâmet günü Allah katında insanların en şerlilerinden biri de kendisi karısıyla, karısı da kendisiyle oynaşıp ilişkide bulunduktan sonra karısının sırrını (cinsel davranış özelliklerini) açığa vuran adamdır.”1327
Kur’an’ın -konumuzu aydınlatması açısından- kadın-erkek ilişkisi üzerine dikkatimizi çektiği bir başka âyette Rum Sûresi’ndedir: “Onun âyetlerinden biri de
1326] 2/Bakara, 187
1327] Müslim, K. Nikâh, 2, h. no: 1437
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 273 -
sizin için, kendilerine ısınacağınız ve aranıza sevgi ve rahmet koysun diye nefislerinizden eşler yaratmasıdır. Bunda iyi düşünen bir toplum için elbette âyetler vardır.” 1328
Yaratıcının bir hikmeti gereğince insan, bir tek cins olarak değil, insan olarak birbirine eşit, figür ve form olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziksel yapıya, farklı zihni ve psikolojik niteliklere, farklı duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki, her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Birinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarına karşıt gelir.
Kadın ile erkek arasındaki bu âhenk/düzen Allah tarafından, kadın ve erkeğin birbirlerinin doğal ihtiyaçlarını karşılamaları ve her ikisini birbirlerinde huzur ve sükunet bulmaları amacıyla kurulmuştur. Bu, Yaratıcı’nın bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir.
Sevgi, kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücüdür. Merhamet de, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, eşlerin birbirlerine karşı nazik, hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Öyle ki yaşlılık döneminde cinsel sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha fazla bağlı olabilirler. Yaratıcının insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, insanda varolan doğal arzuyu destekler niteliktedir. Bu istek ile arzu sadece huzur ve tatmin arar, böylece kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç -sevgi ve merhamet- ortaya çıkar ve birbirlerinden ayrı ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirine bağlar ki, bu ikisi hayatın bir çok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler. Milyonlarca insanın kendi hayatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi ve merhamet ölçülüp tartılabilen maddî bir şey değildir. Bu iki özellik, ne insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuarda incelenebilir. Bunun tek açıklaması Hikmet Sahibi Yaratıcının belirli bir gaye için bu özelliği insanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır İşte kadınla erkeğin birbirlerinin koruyucu giysisi/örtüsü olmasının hikmetini bu çerçevede aramak ve bulmak gerekir. 1329
9- Mü’minlerin Çetin İmtihanları
“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet peygamber ve onunla birlikte iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı, iyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” 1330
Bu âyette Hendek savaşı sırasında müslümanların, uğradıkları meşakkat, şiddet, korku, soğuk, açlık gibi çeşitli sıkıntılardan onları teselli etmek üzere, kendilerinden önce geçen mü’minlerin şiddette mesel olmuş halleri kendilerine hatırlatılır. Allah, meseli sonra onların acâib imtihanlarıyla açar: Onların başlarına öyle sıkıntılar gelmiş ki, öyle dara düşmüşler ki, yürekleri oynatan korkularla depreme çarpılmışlar gibi öyle şiddetle sarsılmışlar ki, nihâyet sabırları tükenince, peygamberleri ve onunla birlikte mü’minler “Allah’ın yardımı ne zaman?” demek
1328] 30/Rûm, 21
1329] N. Şahinler, s. 39-43
1330] 2/Bakara, 214
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumunda kalmışlardır.1331 Allah, tarih boyunca mü’minleri böyle sıkıntılarla denemiş, imanlarını olgunlaştırmıştı.1332 Gâye, mü’minleri tesellî etmek ve onların sabır ve metanetlerini arttırmaktır. Nitekim âyetin sonunda “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” müjdesi verilmiştir. 1333
10- Çocuk Yetiştiren Ekin Tarlaları
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Öz benlikleriniz için önceden bir şeyler gönderin. Allah’tan korkun ve bilin ki, O’na mutlaka ulaşacaksınız. İman sahiplerine müjde ver.” 1334
Türkçe çeviride “tarla” olarak verdiğimiz kelimenin Arapça’daki orijinal karşılığı “hars” dır. Hars; aslında ziraat gibi ekin ekmek demek olup ekin yeri, ekilecek tarla anlamına isim de olur ki bu âyette bu manada kullanılmıştır. Bu ifâde ile kadının kadınlık organı bir yere, erkeğin spermi tohuma, doğacak çocuk da bitecek ürüne benzetilerek sembolize edilmiştir. Ve bununla Allah’ın emrettiği ekin yeri açıklanarak şu sonuca varılmıştır: “Kadınlar sizin ekinliğinizdir, siz onlara insan ve müslüman tohumlan ekip, ürün olarak nesil/döl yetiştireceksiniz. Öyle ise tarlanıza -tarla anlamı unutulmamak ve ekin yerinden olmak şartıyla- dilediğiniz taraftan, cinsellik noktasında hangi pozisyonda isterseniz gidiniz. “
Allah kadınları sadece erkeklerin hoşça vakit geçirmesi için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddidir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için de gider. Aynı şekilde bir erkek de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşmalıdır. Allah’ın kanunu tarlanın ekilme metoduyla ilgilenmez; fakat, çiftçiden ekmek için başka yere değil, kendi tarlasına ve üretim için gitmesini ister.
Âyetin iniş nedeni olarak bir çok olay rivâyet edilmiştir. Biz bu rivâyetlerden sadece ikisini konunun daha iyi anlaşılması için vereceğiz.
a) Buhari’de yer alan bir ifâde: Yahûdiler: “Eğer kişi karısıyla arka taraftan cinsi ilişkide bulunursa çocuk şaşı olur” derlerdi. Bunun üzerine, “kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın” âyeti nazil oldu.
b) Mü’minlerin annesi Hz. Hafsa’ya bir kadın gelerek; “Benim kocam bana yüzüstü ve arkaüstü yaklaşıyor. Ben bundan hoşlanmıyorum” demişti. Durum Rasûlullah (s.a.s.)’e ulaşınca şöyle buyurdu: “Aynı noktadan olursa bunda bir sakınca yoktur”.
Yine Hz. Câbir’den gelen bir hadiste de Efendimiz (s.a.s.): “Hayâ ediniz. Şüphe yok ki Allah haktan hayâ etmez. Kadınlara arka yoldan yaklaşmanız helâl değildir.” buyurmuştur.
Hüseyin Hatemi de “Kadının Çıkış Yolu” adlı kitabında Garaudy’nin “tarla” simgesini yanlış anlayarak, kadının cansız bir nesne gibi gösterildiğini sanması üzerine şu açıklamalarda bulunur: Oysa kadınlar giysileriniz gibidir, siz de onlara giysi hükmündesiniz simgesinde nasıl gocunacak bir şey yoksa, burada da yoktur. “Tarla” simgesinin kullanılması, “livâta” gibi çirkin bir fiilin nezih bir ifâde
1331] Âlûsî, II, 103; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 355-356
1332] S. Ateş, s. 32
1333] Ş. Mansûr, s. 1-98; Velî Ulutürk, s. 41
1334] 2/Bakara, 223
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 275 -
ile yasaklanabilmesi içindir. Allah bu simgeleri kullanır, bunlarda bir hikmet vardır.1335 Önemli olan, bu simgenin niye kullanıldığını kavrayabilmektir. Aksi takdirde, birisine “güvercinim!” diye hitap edilmiş olmasından da meselâ “kuş beyinli!” sövgüsü çıkarılabilir. 1336
Verdiğimiz âyette yer alan “Ve kaddimu lienfüsiküm” yani “nefisleriniz için öne alın” veya “kendiniz için önceden iyi ameller gönderin” şeklinde Türkçeye çevrilen bu ifâdede “neyin öne alınması gerektiği açıklanmadığından” müfessirler bu konuda farklı yorumlarda bulunmuşlardır.
Arapça kelimeler çok geniş anlamlıdır. Bu ifâde; soyunuzun devam etmesi için çocuk yapmalısınız anlamına gelebilir. Aynı zamanda şu anlamada gelebilir: Çocuklarınızı doğru yolda yetiştirebilmek için birçok zorluğa katlanmalısınız. Bu âyette iki anlam da kastedilmiştir. Bu nedenle ikinci âyette mü’minler, bu vecibeleri yerine getirmediklerinde cezalandırılacakları konusunda uyarılıyorlar. 1337
“Ve kendiniz için önceden iyi ameller gönderin” âyeti İbn Abbas’ın yorumuna göre şu anlama da gelebilir: “Göndermeniz gereken sâlih amellerdir. Bu ise Allah’ın size yasaklamış olduğu davranışların karşıtı olan amellerdir. Ya da “önceden gönderilmesinden” kasıt çocuk istemek yahut ilişki sırasında besmele getirmek veya ilişkiden önce öpüşmek ve sevişmek kastedilmiş olabilir.”
Ali Rıza Demircan da “İslâm’a Göre Cinsel Hayat” kitabında üzerinde durduğumuz âyet konusunda şunları söylemektedir: Âyette üreme organından ilişki konu edildiği için Taberi gibi bazı müfessirler Allah Rasûlü’nün ilişkiden önce besmele çekilmesi ve şeytandan Allah’a sığınılması şeklindeki emirlerinden yararlanarak öne alınması gerekenin “besmele ve şeytandan Allah’a sığınmak” olduğunu ileri sürmektedirler. Allah Rasûlü sevişmeksizin ilişkiyi yasakladıkları için biz de aynı metodu izleyerek buna “sevişmenin öne alınması” gerçeği nüktesine de işaret ediyoruz. Yine âyette geçen “El-mü’minun” kelimesinin elif lamlı olması, müjdelenen mü’minlerin âdet hali temasından ve ters yoldan ilişkiden kaçınarak yalnızca üreme organından yaklaşan ve öne alınması gerekenleri (besmele, duâ ve sevişme) öne alıp İlâhî huzurda hesaba çekilecekleri gerçeğini bilen takva sahibi mü’minlere işaret buyurmak içindir. 1338
Allah Rasûlü (s.a.s.) sözlü ve fiili sünnetiyle cinsel ilişki öncesinden sevişmeye teşvik buyurmuştur. Bir hadiste bu şöyle ifâde edilmiştir: “Hiç biriniz eşiyle hayvanlar gibi -sevişmeksizin- cinsi münasebette bulunmasın. Arada bir elçi bulunsun.” Soruldu: “Ya Rasulallah! Sözünü ettiğiniz elçi nedir?” “Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.” 1339
11- Mallarını Allah Yolunda Harcayanların Hali, Yedi Başak Bitiren Bir Tohum Gibidir.
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediğine kat kat verir, Allah ihsânı bol olan, Hakkıyla bilendir.” 1340
1335] 2/Bakara, 26
1336] Hüseyin Hatemi, Kadının Çıkış Yolu, s. 184
1337] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, c. 1, s. 175
1338] Ali Rıza Demircan, İslâm’a Göre Cinsel Hayat, s. 23-24
1339] İhyâ, Nikâh, 2/64; N. Şahinler, s. 44-48
1340] 2/Bakara, 261
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyette ihlâs ile Allah yolunda harcanan malın, âhirette bîre yedi yüz ve hatta Allah’ın dilediği kadar kat kat sevap getireceği, bir tanede yedi başak temsîliyle anlatılmıştır. Amellerin ihlâs derecesine göre bu verimlilik farklılık gösterir.1341 Bu temsille, manevî bir mefhûm olan ecir ve sevap, insanların gözleri önüne dikilmiş oluyor.1342 Bazen bu mükâfat, yedi yüz bine veya milyona kadar varır. Allah’ın dilemesine sınır yoktur. 1343
İlâhî ilkelere uygun şekilde ve Allah rızası için harcanan her şey, kişinin kendi ihtiyaçları veya akrabalarının ihtiyaçları için, kamu yararına veya İslâm’ı tebliğ için, ya da cihad için harcanmış olan her şey, Allah yolunda harcanmış demektir.
Âyette geçen “İnfak” deyimi, Kur’an’ın vücud vermek istediği mükemmel insanın en belirgin özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Az veya çok, birşeyleri kendisinden başkalarına aktarmayan insanda hayır görmeyen Kur’an, infakı imanın, sevginin belirgin özelliği olan bir paylaşım ruhu olarak ortaya koymaktadır. İnfak, bir paylaşım ahlakıdır. Bu paylaşım, ölümsüz Ragıb el-İsfahani’nin en güzel deyimiyle “maldan olabileceği gibi, başka değerlerden de olabilir.” Önemli olan, insanın sahip bulunduğu maddesel ve ruhsal tüm imkânlardan başkalarını yararlandırmasıdır. İnsan “gece ve gündüz, gizli ve açıktan” sürekli infak sergilemelidir. 1344
Âyetin anlatım düzeninden akla ulaşan ilk mana, matematik bir işlem ile bir tanenin yediyüz taneye kadar artmasıdır. Ancak daha üst ve derin bir boyutta düşünüldüğünde âyetin ifâdesinde canlı bir hayat tablosu ortaya çıkmaktadır. Evet, diri bir tabiat… Bol bol tane veren bir bitki… Sonra bitkiler dünyasından gâyet tuhaf bir manzara… Yedi başak taşıyan bir dal. Ve her başağın içerisinde gizlenmiş yüz tane!.
İlerleyen ve gelişen hayat çizgisini anlatan kelimelerin yanısıra âyet insanların vicdanına dönüyor. Ve insanları sadaka ve yardıma dâvet ediyor. Gerçekten sadaka veren kişi vermiyor, aksine alıyor. Verdiği malı eksilmiyor, aksine çoğalıyor. Ve böylece gelişen, artan sadaka dalgaları hızla ilerliyor. Tohum ve verdiği ürün sahnesinin coşturduğu hayır duyguları kat kat artıyor.
Allah’ın sınırsız kaynakları olduğu ve O her şeyi bildiği için, kişi Allah yolunda harcarken ne kadar samimi ve istekli olursa, Allah’tan göreceği mükâfat da o denli büyük olacaktır. Kişi, bir tohumdan yedi sekiz yüz tane üreten Allah’ın, yapılan iyilikleri de yedi yüz misli ile mükâfatlandırmaya kadir olduğuna kesinlikle inanmalıdır.
Bu gerçeği gözler önüne serdikten sonra, bu bağlamda Allah’ın kaynaklarının sınırsız olduğunu ve O’nun yapılan işleri hakettikleri ölçüde mükâfatlandırabileceğini göstermek ve O’nun her şeyi bildiğini, neyin hangi niyetle harcandığından habersiz olmadığını göstermek amacıyla, Allah’ın iki sıfatı özellikle zikredilmiştir. Bu nedenle kişinin hakettiği mükâfatı kaybetmesi söz konusu değildir.
“Yedi başak veren bir tohum’a” benzetilen “İnfak”ın Kur’an tarafından
1341] Beyzâvi, I, 137
1342] Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 393
1343] Hakim Tirmizî, s. 5; Velî Ulutürk, s. 42
1344] Bakara: 2/274
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 277 -
belirlenen ilkelerini şöyle tesbit edebiliriz:
1) İnfakta işe en yakınlardan başlamak gerekir. Yakınlıktan maksat ikidir: Önce bize kan bağıyla yakın olanlar dikkate alınacaktır.1345 Bir insanın kendi anası, babası, çocuğu, yeğeni, halası, teyzesi vs. perişanlık içinde iken, onun başkalarına cömertlik gösterisi yapması, çıkar hesaplarına yönelik bir riyâkarlıktır. Kur’an bu riyâkarlığa engel olmak istemiştir. İkincisi, yaşadığımız çevredeki insanlar öne alınacaktır. Kendi mahallesinde, köyünde, kentinde, ülkesinde muhtaç insanlar kol gezerken uzak diyarlara, yabancı ülkelere yardım romantizmine tutulmak dengesizlik ifâde eden bir aktörlüktür. Kısacası, önce kendi akrabalarımızın muhtaçlarını, ikinci olarak da kendi ülkemizin muhtaçlarını dikkate almak borcundayız.
2) İnfak edileni başa kakmamak: 2/Bakara, 262. âyete göre, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazandıracak infak, bu demektir ki, hayata ve insana hayır getirecek infak, başa kakma ve horlama aracı yapılmayan infaktır. Aynı sûrenin 263. âyetine göre: “Güzel bir söz ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir.” Bu ölçüler içinde yapılan infak, Allah katında yüzler, hatta binlerle ödüllendirilir. 1346
3) İnfak bir saçıp savurma gösterisi olmamalıdır. 25/Furkan, 67. âyet Kur’an’ın infak konusunda da israftan uzak durmayı esas aldığını göstermektedir.
4) İnfak riyâ için yapılmamalıdır. Riyâkârlıkla infakta bulunanlar, Allah’a ve ölüm sonrasına gerçekten inanmış insanlar olamazlar.1347 2/Bakara, 272’ye göre infak, “yalnız ve yalnız Allah rızası için olacaktır.”
5) İnfak, sevilen şeylerden yapılmalıdır. Çöpe atılacak şeyleri başkalarına vermek infak değildir. 3/Âl-i İmrân, 92. âyet, zafer ve mutluluğu, sevilen şeylerden infak etmeye bağlamıştır. Şu âyet-i kerime, bu ilkeyi şöyle tamamlamaktadır: “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden infak edin. Kendiniz göz yummadan almıyacağınız kötü şeyleri başkalarına vermeyin.” 1348
6) Allah yolundan ayrı koymak için yapılan infakın insanlığa hiçbir hayrı dokunmaz. 1349
7) İnfakta, ihtiyacını, yoksulluğunu ortaya koymaktan çekinen, iffet ve onûruna çok düşkün kişileri bulup öne çıkarmak, iman ve hizmet erlerinin görevidir. Şu âyet, bu konuda çok duygulandıncı bir ifâde kullanmaktadır: “İnfak, öncelikle şu yoksullara özgülenmelidir ki, Allah yolunda kapanıp kalmışlardır. Yeryüzünde gezip dolaşamazlar. Onur ve utangaçlıklarından dolayı, kendini bilmezler onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler onlar.” 1350
12- Gösteriş îçin Hayra Mal Sarfedenlerin Hali, Üzerinde Biraz Toprak Bulunan Kaya Gibi Olanlar
“Ey îman edenler! Allah’a ve Âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını
1345] 2/Bakara, 215
1346] 2/Bakara, 261
1347] 2/Bakara, 264
1348] 2/Bakara, 267
1349] 8/Enfâl, 36
1350] 2/Bakara, 273; Kur’an’daki İslâm, s. 448-449; N. Şahinler, s. 49-53
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayanın durumu gibidir ki, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. (Böyleleri) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1351
Bu âyetteki temsilde, riyâ için malını harcayan kimse, müşebbehdir. Müşebbehün bih ise, kaypak kayadır. Üzerine kuvvetli bir yağmur inince, üstündeki az bir toprağı da alıp götürdüğü gibi, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp Allah rızası için malını sarfetmeyen kimsenin kıyâmet gününde elinde avucunda hiç bir şey kalmayacaktır. Şu halde iyilikleri, gösterişle, minnet ve ezâ ile değil, ihlâs ile yapmalıdır. 1352
Riyâ, Kur’an’da isim ve fiil halinde 5 yerde geçer. Sayı fazla değildir. Kur’an riyâya öylesine ağır ve şiddetli bir negatif mana yüklemiştir ki, riyâkar otamatik olarak din dışı ilan edilebilmektedir. Bu mânâ şiddeti, tekrara lüzum bırakmaz. Ancak, münâfıklığın bütün negativitelerinin aynı anda riyâ için de geçerli olduğunu unutmamalıyız.
Riyâ, Mâun Sûresi’nin açık beyanına göre, örtülü bir din inkârı, yani dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü sinsi ve kahpe bir tahripçidir. İnkârın en kuduz şubesi münâfıklık, münâfıklığın en zehirli yanı riyâdır. Bu yüzden riyâ, Son Peygamber tarafından gizli şirk olarak adlandırılmıştır.
Riyâda, Allah’ın görmesi için sergilenen fiil, kul görsün diye sergilenir ve Allah’tan beklendiği söylenen sonuç kuldan beklenir. Bu demektir ki, riyâda iki başlı bir yalan saklıdır. Riyâkar, Allah için sergilediğini söylediği fiili kullar için sergileyerek bir yalan, Allah’tan beklediğini iddia ettiği karşılığı kullardan bekleyerek bir başka yalan içine girmiş durumdadır. Bu, tam bir kişilik çöküntüsü ve ruhsal iflastır.
Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden yıkarak insanlığı kaosa ve onursuzluğa mahkum eden bir numaralı illet, riyâkarlıktır. Bütün erdirici ve yaratıcı atılımların belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini boşa harcatan kahredici bir beladır riyâkârlık… Bu belaya çarpılmış birey ve toplum kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyor. Çünkü riyâ, güzeli ve iyiliği öldürmekle kalmaz, güzele ve iyiye yönelik ümitleri de mahveder. 1353
İbn Hacer, riyânın en kötüsünün imanda riyâ olduğunu ve bunun da Kur’an’da münâfıklık diye anıldığını söylemektedir. İşte yukarıda verdiğimiz âyette örnek gösterilen ve iman edenleri sakındırmaya yönelik davranış biçimi münâfıklıktır. Bu âyet, açıkça münafığın Allah’a ve âhiret gününe inanmadığını vurgulamaktadır. Onun diğer insanlara göstermek için harcaması, onun mükâfat istediği ilâhın -Allah değil- insanlar olduğunu göstermektedir. Bir münâfık Allah’tan hiçbir mükâfat beklemez ve bir gün bütün amellerini değerlendirip cezâ veya mükâfatla karşılaşacağına da inanmaz.
Bu örnekte yağmur, cömertlik ve harcamaktır (infak). Yağmurun düştüğü
1351] 2/Bakara, 264
1352] Ş. Mansûr, s. 225-226; Velî Ulutürk, s. 43
1353] Öztürk, İslâm’da Büyük Günahlar, s. 97
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 279 -
sert ve çıplak kaya ise bu harcamada güdülen kötü niyettir. İnce toprak tabaka ise kötü niyetini saklayan ve harcamayı iyi gösteren sözde fazilettir. Her ne kadar yağmur yağarak bitkileri büyütüyorsa da, eğer üzerinde ince bir toprak tabakası olan bir kayaya düşerse, üstündeki toprağı akıtıp kayayı çırılçıplak bırakarak, gerçekte, o kayaya zararlı olur. Aynı şekilde cömertlik ve eliaçıklık, fazileti geliştiren bir güç olmasına rağmen iyi niyetle yapılmadığı zaman fazileti geliştirmez. Bu şartlar olmaksızın infak edilen servet, aynen, üzeri ince bir toprak tabakası ile kaplı çıplak kayaya düşen yağmur gibi boşa gitmiş olur.
Bir kimse imanın bahşettiği huzur ve saadetten habersizse, onun bu riyâ örtüsüne bürünmüş kaskatı kalbi “üzerinde toprak bulunan kaya” gibidir. Yumuşaklıktan ve bitkiden eser bulunmayan bir taş parçası. Katılığını gizlemek için üzeri hafif bir toprakla örtülmüş. Tıpkı iman nûrundan mahrum kalplerin katılığını riyânın örtüp kapattığı gibi.
“Şiddetli bir yağmur isabet ettiğinde onu katı bir taş halinde bırakır,” şiddetli yağan yağmur o kaskatı kayanın üzerindeki toprağı da silip süpürür. Ve kaskatı kaya apaçık meydana çıkar. Ne bir bitki var üstünde, ne de bir meyveden eser… İnsanlara gösteriş için malını infak eden kalpler de aynen o kaya gibidir. Ne hayırlı bir semere verir, ne de âhirette bir sevaba ulaşır.
Âyette sözü edilerek kaçınılması istenen “iyiliği başa kakmak”; yapılan yardım verilen destek ne ölçüde büyük olursa olsun, Kur’an nazarında bir hiçtir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de insanı bu hassas konuda uyarırken şöyle diyor: “Sizi iyilik yapıp da başa kakmaktan uzak durmaya çağırırım. Bunu yapmak, Allah’a şükrü siler süpürür, iyilikten beklenen karşılığı yok eder.” Önderimiz Peygamberimiz böyle insanlara Allah’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını da bildirmiştir.
İnsanoğlu hep iyilik yapılandan teşekkür beklemek gibi bir egoizmi yaşatmıştır. İyilik yapmış olma bahtiyarlığına ulaşmamızı sağlayanlara siz neden teşekkür etmiyorsunuz? İnsan onûruna ve akla yakın olan tavır bu değil midir? Kur’an bu noktada şöyle konuşuyor: “Allah’ın kulları.. Yoksula, yetime, esire gönülden bir istekle, sevdiği yemeği yedirirler. Ve şöyle derler: Biz size, sadece Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.” 1354
Konuyu Hz. Mevlana’nın, gözü aldatan dışla, fark edemediğimiz öz ilişkisine dikkat çekerken kullandığı bir deyişle noktalıyalım: “Bir gün cevizler kırılır ve kabuğun içinde bir öz taşıyanlardan başkası helâk olur.” 1355
13- Allah Rızâsı için Mallarını Sarf Edenlerin Hali, Yüksek Tepedeki Bahçe Gibidir
“Allah’ın rızasını kazanmak ve kalplerindeki (îma)nı sağlamlaştırmak için mallarını sarf edenlerin hali, bir tepede bulunan, bol yağmur aldığı zaman yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu gibidir. Allah yaptıklarınızı görür.” 1356
Bu temsil de de Allah Teâlâ, kendi rızası için malını harcayanların halini yaylada bulunan bir bahçeye temsil etmiştir. Onların Allah rızası için az veya çok
1354] 76/İnsan, 6-8
1355] N. Şahinler, s. 54-58
1356] 2/Bakara, 265
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcamalarını, kuvvetli yağmura veya yağmur çisentisine benzetmiştir.1357 Onların asıl verimini sağlayacak olan ise tarlanın özündeki cevher, yani malını harcayan mü’minin kalbindeki ihlâsdır. Onların kalplerine iman ve Allah rızasının yerleşip kökleşmesidir.1358 Bu meselden elde edilen fayda, Allah yolunda ihlâs ile mal sarfetmeye teşviktir. 1359
Âyet, daha önce işlediğimiz konunun tam tersi bir örnekle başlıyor. Artık karşımıza malını insanlara gösteriş olsun diye değil de, Allah’ın rızasını kazanmak ve imanının samimi bir yansıması olarak infak eden bir davranış biçimi çıkıyor. Bu davranış imandan coşup gelmekte ve kökleri ta vicdanın derinliklerine inmektedir.
Riyâ ile perdelenmiş katı bir kalbi, üzerinde az bir toprak yığını bulunan kaskatı bir kaya temsil ettiğine göre, inanmış kalbi de cennetin temsil etmesi gerekir. Evet, üzerinde bir avuç toprak bulunan kayaya karşılık mü’min kalbi de üzerinde toprak yığını bulunan yemyeşil bir bahçe gibidir, şiddetli bir yağmur bu bahçenin toprağını götürmek yerine tam aksine verimini arttırıyor ve yemişlerini iki katına çıkarıyor.
Bol yağmur olmasa da bir çisinti bile bu bahçeye yeter. Sağnak yağmur, en iyi niyetlerle ve samimiyetle yapılan infaktır. Yağmur çisintisi ise samimi olmasına rağmen, birincisinde olduğu gibi duygu derinliğine ve yoğunluğuna sahip olmayan infaktır. İşte mü’minin ameli de böyledir. Az olsun, çok olsun asla boşa gitmez. Allah onu kabul eder, çoğaltır ve güzel amel işleyen herkesin amelini niyetine göre arttırır. Çünkü Allah kullarının tüm işlediklerini görmekte ve hiçbir şey O’na gizli kalmamaktadır.
Bu gerçeği ortaya koyan ve Allah’ın ilminin inceliğini ve kapsayıcılığını, İlâhî kudretin enginliğini ve hesap konusundaki adaletini canlı olarak vurgulayan bir başka âyet te şudur: “Oğulcuğum, işlediğin bir şey hardal tanesi kadar da olsa bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir. Muhakkak ki Allah Latif’dir. Habir’dir.” 1360
14- Amellerinden Fayda Görmeyeceklerin Hali
“Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da âciz ve güçsüz iken altlarından ırmaklar akan, hurma, üzüm ve her çeşit meyveleri bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırga vurup yanmasını ister, işte Allah size düşünesiniz diye âyetlerini böyle açıklar.” 1361
Bu âyetteki temsil, bir anlayışa göre, iyi amellerini Allah rızası için işlemeyen, işlediği amele en çok ihtiyaç duyacağı kıyâmet gününde ameli boşa giden kimsenin uğrayacağı hasretli halini gözler önüne serer. 1362
Süddî’den, infâk eden; fakat infakını iptal ederek riyâ ve başa kakma (minnet) gibi davranışlarda bulunup kıyâmet günü ona şiddetle ihtiyaç duyduğu
1357] Ş. Mansûr, s. 225-226; Beyzâvî, I, 139
1358] Hakim Tirmizi, s. 6
1359] Ş. Mansûr, s. 230; Velî Ulutürk, s. 42-43
1360] 31/Lokman, 16; N. Şahinler, s. 59-60
1361] 2/Bakara, 266
1362] Zemahşerî, Keşşaf, I, 395
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 281 -
zamanda elini boşa çıkaracak kimsenin haline temsil olduğu rivâyet edilmiştir. 1363
İbn Abbas’dan rivâyet de şöyledir: Hz. Ömer (r.a.): “Bu âyetin kimin hakkında indiğini düşünürsünüz?” demiş. Ashâb: “Allah bilir,” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer kızmış ve: “Biliyoruz veya bilmiyoruz, deyin” demiştir. Ibn Abbas da: “Kalbimde o hususda bir şey var, mü’minlerin emîri,” deyince, Hz. Ömer (r.a.): “Söyle yeğenim, kendini küçük görme,” demiştir. Bunun üzerine îbn Abbas (r.a.): “Bu bir amel için darbedilmiş bir meseldir,” demiş. Hz. Ömer: “Hangi amel?” deyince, Ibn Abbas (r.a.): “Allah’ın tâatında amel işleyen zengin bir adam için,” şeklinde cevap vermiştir. Sonra “o adama Allah şeytanı göndermiş, o da amellerini batırıncaya kadar günah işlemiş,” diyerek sözlerini tamamlamıştır. 1364
15- Cehennem Odunları veya Ateşin Yakıtları
“Küfre sapanlara gelince, ne mallan ne de çocukları onlara Allah’a karşı hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, işte onlar, ateşin yakıtıdırlar.” 1365
Gerek Kur’an’ın ve İslâm’ın özünün, gerekse insanların iman edip etmeme noktasında gösterdikleri farklılığın anlaşılması açısından en önde gelen kavramlardan bir “Küfr” dür. Kur’ân-ı Kerim’de “küfür” terimi ve türevleri pek çok âyette geçer ve imansız kimselerin nitelikleri, karşı karşıya bulundukları tehlikeler açıklanır. Küfrün temelinde aynı şirkte olduğu gibi bir bakıma nefse tapınma ve bencillik vardır. Küfür; Allah’ı Hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek/ gizlemektir.
Küfre sapanlar, sahip oldukları yetenek ve becerilerin bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, bunları kendi nefsine malederek Yaratıcı’ya şükür etmezler. Yine onlar, Allah’ın Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, Âhireti, melekleri, Peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini veya bir kaçını kabul etmezler. Bazılarıysa, “peygamber Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu yalanlar. Temel emir ve yasaklardan bazılarını yerine getirmez. Getirmediği gibi bu emir ve yasakların üzerine bir örtü çeker ve onları artık yok sayar. Kâinatın yaratılışını, meydana gelen olayları raslantı, zorunluluk gibi bir takım hayali etkenlere bağlar. Sonunda ise bu davranışları yüzünden kalpleri örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez ve dilleri Hakkı söylemez hale gelir.
İşte verdiğimiz bu âyette Kur’an, küfre sapanların sonunun cehennem olduğunu, onları malları ve çocuklarının kurtaramayacağını söylüyor. Mal ve çocuğun himaye edici, koruyucu özellikler taşıdığı bir gerçektir. Fakat, geleceğinde şüphe bulunmayan bir günde bunlar hiçbir fayda sağlamayacaktır. O günün geleceği ise kesindir, O gün kâfirler “ateşin yakıtları” olacaklardır. Böylece bu ifâde, onları bütün insanlık vasıflarından soyup “odun, ağaç ve diğer yakılacak maddeler” şeklinde nitelendirmektedir.
Kur’an’da, küfre sapanların veya başka bir ifâdeyle kâfirlerin “Cehennem odunu” veya “ateşin yakıtı” olduğu gerçeğini ortaya koyan başka âyetler de vardır. Örneğin: “…Korkun o ateşten ki yakıtı insanlar ve taşlardır. Küfre sapanlar için
1363] Âlûsî, III, 38
1364] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, I, 319, Beyrut, 1969; Velî Ulutürk, s. 44-45
1365] 3/Âl-i İmran, 10
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hazırlanmıştır o.”1366; “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 1367
Konuya katkısı olması açısından Abbasi halifesi Harun Reşid’in kardeşi Behlül’e ait olduğu rivâyet edilen ve içinde hikmet unsurları taşıyan bir kıssa şöyledir:
Meczup tavırlarıyla tanınan Behlül’e bir gün nereden geldiğini sorarlar. O da: “Cehennem’den geliyorum, ateş almaya gitmiştim.” der. Bu cevap üzerine, “Peki aldın mı?” diye alay yollu tekrar soranlara Behlül: “Hayır! Cehennem’de ateş bulamadım. Oraya herkes ateşini kendi getirir.” karşılığını verir.
Son sözü söylemek gerekirse “Nûr” için yaratılmış olanların “Nâr’a” yakıt olmamaları kendi özgür iradelerine verilmiş bir seçimdir. İnsanların Cennet’e gitme özgürlükleri olduğu gibi Cehennem’e gitme özgürlükleri de vardır. Ama unutulmamalıdır ki merhamet sahibi Allah’ın rızası Cennet’e girmek isteyenlerden yanadır. 1368
16- Hz. İsâ ve Hz. Âdem (a.s.)’in Durumları
“Allah katında İsa’nın durumu, kendisini topraktan yaratıp, sonra “ol” demesiyle olmuş olan Âdem’in durumu gibidir. (Bu) Rabbinden gelen gerçektir. Öyle ise şüphelenenlerden olma.” 1369
Bu meselde açıkça görüldüğü gibi, Hz. İsâ’nın (a.s.) sıfatı -ki o da babasız, “kün” (ol) emriyle oluşudur- Hz. Âdem’in anasız ve babasız yine “kün” (ol) emriyle topraktan yaratılışına benzetilmektedir. İsa’nın (a.s.) garîb hali, Âdem’in (a.s.) haline temsil edilmiştir. Bu temsilin faydası şudur: Hristiyanlar İsâ’daki (a.s.) garib haller yüzünden (hâşâ), onu Allah, Allah’ın oğlu, üçün üçüncüsü gibi iddialarla ulûhiyyete nisbet etmişlerdir. Allah, bu temsille, Hz. İsa’dan daha garib ve şaşılacak bir şekilde, babası da olmaksızın, Hz. Âdem’i topraktan yaratmış olduğunu bildirir.1370 Böyle iken o da Allah’ın kuludur ve bundan hiç şüphe etme. Ey Peygamberim, seninle daha da tartışacak olurlarsa, bundan sonraki âyetin gereği olarak, onları “mübâhele”ye (karşılıklı lânetleşmeye) çağır. 1371
17- Allah’ın İpine Sarılanlar
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini işte böyle açıklar.” 1372
“Allah’ın ipi” O’nun tarafından belirlenen hayat tarzıdır. O bir “ip”tir, çünkü mü’minlerin Allah’la ilişkilerini sağlam tutar ve aynı zamanda onları birbirine bağlayıp, bir toplum halinde birleştirir. Hz. Peygamber Kur’an’ı “Allah’ın gökten
1366] 2/Bakara, 24
1367] 66/Tahrîm, 6
1368] N. Şahinler, s. 61-63
1369] 3/Âl-i İmrân, 59-60
1370] Ş. Mansur, s. 111-112; Beyzavî, I, 164
1371] Velî Ulutürk, s. 45
1372] 3/Âl-i İmran, 103
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 283 -
yere uzanmış ipi” olarak tanıtmıştır. Buna göre Allah’ın ipine sarılmak bir anlamda Kur’an’a sarılmaktır.
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın” ifâdesi, müslümanların Allah’ın yoluna en büyük önemi vermeleri, dini, tüm ilgilerinin merkezi yapmaları ve onu yaymak için güçlerinin sonuna kadar çabalayıp, ona hizmette işbirliği yapmaları anlamına gelir. Bu ipi gevşettikleri ve onun ana prensiplerinden uzaklaştıkları anda bölücülükten şikâyet etmeye başlayacaklar ve daha önceki peygamberlerin kavimleri gibi bölümlere ve alt bölümlere ayrılacaklardır. Bunun bir sonucu olarak, geçmiş peygamberlerin ümmetleri bu dünyada da, âhirette de rezil olmuşlardır.
Verdiğimiz âyet dolaylı bir ifâdeyle, birliği ve kardeşliği bozmayı, yani Allah’ın kitabına sarılmamayı “ateşten bir çukurun kenarına gelmek” olarak nitelendirmektedir. İnsanlar arasında düşünce ayrılıklarının olması doğaldır. Bu, Allah’ın yasası gereğidir: “Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtilâf edip durmaktadırlar.” 1373
Allah insanları zekâ, düşünce ve yetenek bakımından farklı yarattığına göre onlar arasında düşünce ayrılıklarının olması da doğaldır. Fakat bu ayrılıkların, düşünce ölçüsünde kalması, büyüyüp düşmanlığa dünüşmemesi gerekir. Çünkü düşünce farkı, bir ölçüde insanları rekabete, ilerlemeye sevk ederken; bunun büyüyüp düşmanlığa dönüşmesi yıkıcı olmaktadır. İşte düşünce ayrılıklarını sınırlamak, düşmanlık sınırına vardırmamak için herkesin Allah’ın sınırlarında durması, Allah’ın kitabına sarılması, o genel prensiplerin dışına çıkmaması gerekir. İnsanlar o genel prensipler içinde kaldıkça dost olurlar. Aralarında bazı düşünce ayrılıklarının olması; birbirlerini sevmelerine, anlayışlı davranmalarına engel olmaz.
İslâm’dan önce Arap kabileleri düşman kamplara bölünmüştü ve bu kamplar incir çekirdeğini doldurmaz nedenler için savaş yapıyorlardı. İnsan hayatı kudsiyetini kaybetmişti ve insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Eğer İslâm lütfedip onları kurtarmasaydı, düşmanlık ateşi tüm Arabistan’ı yakabilirdi. Bu lütuf, bu âyetlerin nazil olduğu dönemde Medine’de elle tutulur bir şekilde gözlenebiliyordu. Yıllardan beri birbirine düşman olan Evs ve Hazreç kabileleri İslâm’ı kabul ettikten sonra birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Sadece bununla da kalmamış, tarihte hiç eşine rastlanmayacak bir şekilde Mekke’de gelen muhacirlerin rahat etmesi için emsalsiz fedâkârlıklar yapmışlardı.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur’an ile, düşmanlarına karşı cesur, şiddetli; birbirlerine karşı şefkatli, birbirlerini seven ideal bir toplum kurmuştu. Kur’an her zaman böyle bir toplumun kurulmasını sağlamaya kadirdir. Yeter ki insanlar onun genel prensiplerine gönülden sarılsın, o prensiplerin dışına çıkmasınlar. 1374
18- Kâfirlerin Amelleri Fayda Sağlamayacaktır- Kavurucu Soğuk Bir Rüzgâr
“O inkâr edenlerin ne malları, ne de evladları kendilerine, Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu dünya hayatında sarfettikleri şeylerin durumu, tıpkı kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerini vurup (onları) mahveden dondurucu rüzgârın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar
1373] 11/Hûd, 118
1374] N. Şahinler, s. 64-66
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerine yazık ettiler.” 1375
Bu temsilde, müşebbeh, kâfirlerin bu dünya hayatında sâlih amel diye yaptıkları harcamalardır. Bunların onlara faydası, bu dünyada kalır. Ailesine, akrabasına, vatanına fayda sağlar. İddia ettikleri akraba ziyareti ve çocuk terbiyesi gibi amelleri sadece bu dünyada kalır. Bunlar küfür üzerine bina edildiği için, inkâr, âhirette onları yakar ve boşa çıkarır. Bu meseldeki “müşebbehin bih” ise, şiddetli ve kavurucu soğuğun çarpıp mahvettiği ekinlerin acıklı halidir. Vech-i şebeh, bu felaket gelmezden önce alınacak olan koruyucu tedbirdir ve o tedbir de îmandır. Bu tedbir dünyada iken alınmadığı için, kâfirlerin âhirette, iyi amelleri de, emelleri de işte böylece boşa gidecektir. Bu hale düşmekten sakınmalıdır.1376
Âyet, daha önceki konumuza başlangıç yaptığımız 3/Âl-i İmran, 10. âyetinde olduğu gibi değişmez bir gerçeği tekrarlıyarak başlıyor. Allah’a iman duygusundan kaynaklanmayan bir çabanın/hayrın sahibine faydası dokunmayacağını gözümüzün önünde bir tablo gibi canlandırıyor. Hayır yaptıklarını zannederek harcadıkları malların, yardımı olur diye düşündükleri çocukların, küfre sapanları azaptan kurtaramayacağı, onların bir “ateş dostu” olarak cehennem’de ebedî kalacaklarını bildiriyor. Ve bu gerçeği canlı bir örnekle karşımıza çıkarıyor.
Bu örnekte “Ekin”(hars), insan hayatını sembolize eder. Çünkü insan, hayatta iyi ve kötü işleri eker ve âhirette bunları biçer. “Rüzgâr” da, kâfirleri yani mallarını bağışlayıp, insanlar yararına harcamaya sevkeden yüzeysel ve iki yüzlü bir yardım isteğini temsil etmektedir. “Kavurucu soğuk” ise insanın tüm iş ve faziletlerini anlamsız kılacak bir şekilde İlâhî Kanuna uymamayı ve ona inançtaki eksikliği ifâde eder. Allah bu misalle şu dersi öğretir:
Hava, tahılların yetişmesi için yararlı olabildiği gibi, eğer içinde kavurucu soğuk varsa, zararlı olup onları yok da edebilir. Aynı şekilde sadaka verip yardım etmek de âhirette toplanacak olan hesabın çoğalmasına yardım ettiği gibi, eğer küfürle zehirlenmişse aynı ürünü mahvedebilir de. Allah hem insanın, hem onun sahip olduğu servetin ve hem de onun etkinlikte bulunduğu alanın Hâkimi’dir. Eğer Allah’ın kulu, Rabbinin Hâkimliğini kabul etmez veya kanunsuz olarak tapınma nesneleri bulup, Onun nimetlerini tüketmede, O’nun kanunlarını çiğnerse, suçlu olacaktır. Aksine bu harcamaları için cezalandırılacaktır. Böyle bir insanın verdiği sadaka, efendisinin hazinesinden bir miktar para çalıp, onu efendisinin istemediği şekilde harcayan kölenin verdiği sadakaya benzer.
Ekime hazırlanmış bir tarla karşısında bulunuyoruz. Biraz sonra tarla ekilmiş ve ansızın bir kasırga esmeye başlamıştır. Soğuk, yakıcı ve donlu bir kasırga. Bütün yakıcılığı ile o tarlayı yakıp kavuruyor. Buradaki kelime bile öfkeyle atılmış gibi, işleyici bir ses tonuyla aynı manayı tasvir ediyor. Ve bir de bakıyorsunuz ki, ekinin bütünü soğuktan yanmış ve harab olmuş. Bir anda her şey bitiyor. Ve ekilenin hepsi kapının önünde. Bu, dıştan her ne kadar hayır ve güzellik içinde olsa da, küfredenlerin şu dünya hayatındaki infakları ve ellerindeki evlât ve malları için birer örnektir. Hepsi yokluğa mahkûmdur.
Bu kaçınılmaz sonda Allah onlara zulmetmiyor. Onlar Allah’ın nizamını/düzenini geriye itmelerinden ve sapıklığı seçtiklerinden dolayı kendi nefislerine
1375] 3/Âl-i İmrân, 116-117
1376] Ş. Mansûr, s. 329-331; Hakim Tirmizi, s.7; Velî Ulutürk, s. 46
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 285 -
zulmediyorlar. Kur’an açık bir şekilde göstermektedir ki, dünyadaki bütün zulümler insan elinin ürünüdür. Allah en küçük anlamda bile zulmetmez. Yaratıcı düzen bozulmadan korunduğu sürece zulüm asla söz konusu olmaz. 1377
19- Parmak Uçlarını Isıranlar
“Ey iman sahipleri! Kendi dışınızdan hiç kimseyi sırdaş edinmeyin. Sizi sarpa sardırıp perişan etmekten çekinmezler. Size sıkıntı verecek şeyi pek severler. Ağızlarından kin ve öfke taşmaktadır. Göğüslerinin saklamakta olduğu ise daha büyüktür. Eğer aklınızı işletirseniz Allah size âyetlerini açık seçik göstermiştir. Siz öyle kişilersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Ve Kitab’ın tümüne inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında inandık derler; başbaşa kaldıklarında size öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. De ki onlara: ‘Kininizle geberin.’ Allah, göğüslerin içindekileri çok iyi bilmektedir.” 1378
Başlık olarak verdiğimiz “parmak uçlarını ısıranlar” ifâdesi 3/Âl-i İmrân, 119. âyetinin içinde yer almaktadır. Fakat âyetin kendinden önceki âyetle olan ilişkisi nedeniyle 3/Âl-i İmran, 118. âyetini de açıklamak uygun olur. “Ey iman edenler sizden başkalarını kendinize sırdaş edinmeyin” âyetinde geçen “bitâne” kelimesi elbisenin iç yüzündeki astar demektir. Bundan dolayı bir kimsenin sırlarını bilen pek sıkı dostuna, kişinin özel adamlarına, seçkin yakınlarına da “bitâne/sırdaş” denir. Yaratıcı Kudret’in “sizden başkaları” buyruğunun kapsamına İslâm dışındaki bütün din mensupları, inkârcı ateistler ile münâfıklar da girmektedir. Bu şu anlama gelmektedir:
“Ey iman edenler! Sizin dininize mensup olmayan, yani samimi müslümanların dışında kalan kimseleri özel adamlarınız, seçkin yakınlarınız edinerek, onları sırlarınıza, plan ve programlarınıza bilgi noktasında ortak kılmayın. Çünkü onlar, sizin dininizi parçalamaktan, aranıza ayrılık ve karışıklık tohumları ekmekten, işlerinizi bozmaktan hiç geri kalmazlar. Onlar her zaman için size aykırı düşecek çalışmalar içerisindedirler. Mümkün olan her şeyde, ellerinden gelen bütün aldatma ve hilelerle sizlere zarar vermeye çalışırlar.
Çokça zarar görmeniz, sıkıntılarla karşılaşmanız onların arzu ettikleri şeylerdir. Onlar size zor gelecek, sizleri sıkıntıya düşürecek şeyleri arzulayıp dururlar. Bu gibi kimseler size dininiz ve dünyanızda mümkün olacak derecede zarar vermekten başka bir şey düşünmezler. Nasıl olur da, içlerinde gizledikleri asıl niyetleri bu olan kişileri sizler, beraber oturup kalktığınız danışman/sırdaş veya sizin iyiliğinize olan şeyleri gösterecek kimseler sanarak yanınıza alırsınız?”
Tarih şuna şâhittir ki: Müslümanlar; ne zaman gizli ve açık inançlarıyla savaşan bu düşmanlarının ipine bağlanmışlar, onlardan fikir edinmişler, sırdaş, arkadaş, yardımcı, haberci, danışman olarak onları dinlemişlerse, Allah onlara hep hezimet vermiş, düşmanlarını karşılarında diretmiş, boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezalarını kendilerine tattırmıştır. Allah’ın sözü ebedîdir ve Allah’ın kanunu geçerlidir. Kim yeryüzünde görülen Allah’ın kanununu görmezse, gözleri ancak alçaklık ve kölelik görür.
Kâfirlerin, münâfıkların ve ateistlerin öfkeleri .ağızlarından taşmaktadır. Onlar bu konuda kendilerini tutmaya çalışmakla birlikte, bazen müslümanlara
1377] N. Şahinler, s. 67-69
1378] 3/Âl-i İmran, 118-119
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan kinlerinin rahatlıkla anlaşılabilecek şekilde ağızlarından kaçırıverirler. Onların bir takım sözleri müslümanlara karşı gizledikleri kinlerinin bir yansımasıdır. Sinelerinde gizli kinleri ise açıkladıklarından çok daha fazladır. Düşmanlıkları yüzlerinden okunur ve ağızlarından kaçırdıkları sözlerden anlaşılabilir. Kısacası kalplerinde müslümanlara ve İslâm’a karşı gizledikleri kini aklı başında herkes anlayabilir. İşte bu gerekçeler yüzündendir ki düşünüp akletmemiz ve bu doğrultuda yürümemiz için Allah bize âyetlerini açıklamıştır.
3/Âl-i İmran, 119. âyetinde ise “sevgi”(hubb) iman sahiplerinin şaşmaz bir niteliği olarak gösterilmektedir. İman sahipleri kendileri dışındakileri severler, fakat imandan yoksun olanlar yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi aynı şeyi yapmazlar. Yine iman edenler Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitaplara ve bütün vahiylere inandıkları halde münâfıklar onlarla karşılaştıklarında “iman ettik” derler, fakat yanlız başlarına kaldıklarında öfkeden parmaklarını ısırırlar. Bu davranışları onların müslümanlara karşı olan kinlerinin aşırılığının ne derece fazla olduğunu anlatmaktadır.
Âyet, daha sonra müslümanları Kitap ehline haketmedikleri halde duydukları bu sevgi yüzünden uyarmakta ve onlara karşı takmılması gereken doğru tavrı şöyle öğretmektedir. “De ki: Öfkenizden ölün.” Mü’minleri istediğiniz kadar kıskanın, istediğiniz kadar kin besleyin, ancak şunu bilin ki; Allah mü’min kulları üzerindeki nimetini tamamlayacak, dinini kemale erdirecek, sözünü en üstün kılacak, kullarını galip getirecektir. Ölünceye dek kininiz artıp dursun. O sizin kalplerinizde nelerin gizlendiğini, içinizde sakladığınız kini ve kıskançlığı, mü’minlere karşı duyduğunuz hasedi bilir. Allah sizi, dünya hayatında beklentilerinizin tersi olan şeyleri göstermek sûretiyle, âhirette de ebedîyyen kalacağınız, asla kurtulamayacağınız ve içinden çıkmayacağınız şiddetli bir ateş azabı ile cezalandıracaktır. 1379
20- Ateş Yiyenler
“Şunda kuşkunuz olmasın ki, zulme başvurarak yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına doldurmak üzere bir ateş yemekten başka bir şey yapmazlar. Ve onlar yakın bir zamanda, korkunç acılar veren bir azaba dalacaklardır.” 1380
Kur’an yetimler ve yetim hakları konusunda çok titiz davranmıştır. “Dini yalan sayan kimdir?” sorusuna Kur’an’ın verdiği cevabın ilk cümlesi şudur: “O kişidir ki, yetimi itip kakar, azarlar.”1381 Yetime ikramda bulunmamak en büyük nankörlüklerden sayılır.1382 Yetimi korumak, yedirip doyurmak bir mükemmellik belirtisidir. 1383
Yetime kucak açıp onu korumak, Allah’la aramızdaki engellerden birini aşmak olarak gösterilir.1384 Yetim malına tecavüz bir yana, el sürmek bile yıkıcıdır.1385 Ganimet türü gelirlerin bir kısmı yetimlere ayrılacaktır. Onların malına
1379] N. Şahinler, s. 70-73
1380] 4/Nisâ, 10
1381] 107/Mâun, 1-2
1382] 89/Fecr, 17
1383] 76/İnsan, 8
1384] 90/Beled, 15
1385] 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 287 -
dokunmak helâl rızıkları da haram hale getirir ve insanı, temizi pisleme gibi beyinsiz bir duruma düşürür.1386 Yetimlerin horlanması, bir toplumun zulüm ve merhametsizliğe yenik düşmesinin belirtisi sayılır. Yetimler Allah’ın topluma emânetidir ve bu emânete hâinlik etmek Allah’ın öfke ve lânetine yol açar.
Kur’an, yetim malına tasallutu, ateş yemek olarak değerlendirir. Hz. Peygamber, yetimlerin haklarına tecavüzü, öldürücü yedi büyük günahtan biri olarak göstermiştir.1387 Şunu da, belirtelim ki, yetim Hakkı yemenin cezası, İslâm inanışına göre, bu dünyada mutlaka başlar ve âhirette devam eder.
Kur’an, yetime muamelenin ihsan cinsinden olmasını istiyor. Bu demektir ki, toplumun yetimi hukuksal yönden koruması yeterli olmaz. Ona muamele şefkat, ilgi, sevgi, koruma ve kucaklama şeklinden olmalıdır. İhsan kavramının esasını bunlar oluşturur. Bir hadis rivâyetinde şöyle deniyor: “Mahşer günü ağzından alevler fışkıran bir topluluk ortaya getirilecektir. Bunlar yetim hakkı yiyenlerdir.”
Hz. Peygamber miraç gecesi birtakım insanların ağızlarından sokulan ateş mızraklarının vücudlarının alt kısmından çıktığına tanık olduğunu, bu insanların kimliklerini Cebrail’e sorduğunda, bunlar yetim Hakkı yiyenlerdir, cevabını aldığını söylüyor.1388 Yine bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ben ve yetime arka çıkan, cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız.” 1389
İslâm düşüncesinin, insan hayatında kutsal varlıklar olarak gördüğü ve kayıtsız, şartsız saygı ve sevgi beslediği bazı tipler vardır. Bu tipler, İslâm Peygamberinin ifâdesiyle “kendileri hürmetine rızıklandığımız ve Yaratan’dan merhamet gördüğümüz varlıklardır.” Bunlar: Yetim, ihtiyar, mazlum, genel ve kısa bir söyleyişle, çaresizlerdir. Verdiğimiz hadiste ele alman, yetimlerdir.
Kur’an ve hadis’in, insanlık ve merhamet adına bir nevi gösterge olarak tanıdığı ve tanıttığı ilk tip, yetimdir. Öyle ki, yetimin korunduğu ve saygı gördüğü bir toplumu, İslâm esprisi, bütün insancıl değerlere saygı gösteren ve Allah’ın istediği yönde yürüyen bir toplum olarak kabul eder. İslâm Peygamberinin, üzerinde titreyerek durduğu ana konuların başında yetim ve yetim hakları gelmektedir.
Merhamet ve şefkatin en mükemmel habercisi ve temsilcisi olan Yüce Peygamber’in, yetimin ikram ve itibar gördüğü evi, rahmet ve bereketin belirdiği bir mekan olarak gösterdiğini biliyoruz. Yetimin horlandığı toplumlarsa merhamet, insanlık ve mertlik adına hiçbir değere sahip olmayan toplumlar olarak görülmektedir. Yetime iyilik ve şefkat kollarını açmayan yürekler güzelliklere ebedîyyen kapalı yüreklerdir. Onlarda iyi ve güzel adına en küçük bir filizi yeşertmek imkân dışıdır.
Neden böylesine önemsenmiş ve neden bu kadar şaşmaz bir ölçü kabul edilmiştir yetim? Bu soruya detaylı bir cevap vermek için, İslâm düşüncesinin anne ve baba anlayışını ve anne ve babanın insan hayatındaki evrensel yerini açıklığa kavuşturmak gerekir. Anne-baba sevgisi, özellikle anne sevgisi, kâinatta yerine bir başka şeyi koyamayacağımız tek değer, biricik kudrettir. Fransız şairi Rimbaud’nun, tam Muhammedi bir espriyle ifâde ettiği gibi: “Hayat, yaşama
1386] 4/Nisâ, 2
1387] Buhârî, Vesâyâ
1388] Hadisler için bk. Heytemi, 1/196-197
1389] Buhârî, Talâk 26
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gücü ve zafer yeşerten gülüş ve bakış, yalnız anne-babadan gelmektedir.”
Bu gülüş ve bakıştan yoksun kalan benlikler, bunlar dışındaki bütün değerleri kendilerine versek de yine boynu bükük, yine mağdur ve mahcupturlar. İslâm Peygamberi bu mahcupluk ve boynu büküklüğe, saygıların en büyüğünü göstermemizi istemektedir. Muhammed Mustafa (s.a.s.), yetim ve öksüzdü. Bu, bir anlamda, insanlığın o eşsiz şahsiyete göstereceği hürmetin, yetime gösterilecek hürmete yaklaştırıldığmı vurgulamaktadır. Gerçekten de, İslâm toplumlarının vicdanı, yetime saygı ve sevgi de daima ve şaşmadan, kendi peygamberine saygı ve sevgiden bir parça görmüştür. Bilmiştir ki, yetimin sevindirilmesi, Allah Rasûlü’nün merhamet, şefaat ve sevgisini her şeyden çok tahrik edecektir.
Son Peygamber’in yetim oluşu, İslâm düşüncesinde şöyle bir eğilimin yaşamasına da sebep teşkil etmiştir: Yetimler, Yaratıcının özel koruma ve iltimasına muhatap olan insanlardır. Bu yüzden insanlık tarihinin en büyük isimleri arasında yetim olanlar gözden kaçmayacak bir yer işgal etmelidirler ve etmişlerdir. Böyle olmasaydı, insanlık tarihinin en büyük inkılabını gerçekleştiren Son Rasûl yetim olmazdi. Bu incelik Kur’an’ın, yetimler konusunda Hz. Peygainber’in dikkatini çeken beyanlarında açıkça görülebilir.
“O Rabbin seni, yetim olarak bulup da barındırmadı mı? Seni, ne yapacağını kestiremez bir gariplik içinde bulup da yönlendirmedi mi? Seni yoksul ve çaresiz bulup da nimetlere garketmedi mi? O halde, sen de yetimi horlayıp azarlama. Yoksul ve çaresizi de kovma.” 1390
21- Hurma Lifi Kadar Zulme Uğratılmayanlar
“Bakmaz mısın, şu benliklerini ak-berrak gösterip duranlara! Hayır, sandıkları gibi değil. Ancak Allah, dilediğini temizleyip aklar. Ve bir hurma lift kadar zulme uğratılmazlar.” 1391
Âyet özel olarak Yahûdileri, genel olarak da “övünme ve kendini temize çıkarma, kurtulmuşluk iddiasmda bulunma” noktasmda tüm insanları ilgilendirmektedir. Yahûdiler daha önce de belirttiğimiz gibi kendilerini Allah’ın oğulları ve dostları olarak görüyor, Cennete ise ancak Yahûdi ve Hıristiyan olanların gireceğini söylüyorlardı. Yine onlar duâ ve ibadetlerinde çocuklarını öne geçirerek “çocuklarımızın günahları olmadığı gibi bizim de günahımız yok”, hatta ölen çocukları için “onlar bizim iyi amellerimizdir, bize şefaat edecek ve bizi temize çıkaracaklar” diyorlardı. İşte âyet, Yahûdilerin kendilerini temize çıkarma adı altmda Allah’a karşı uydurdukları yalanı ortaya koyuyor ve gerçeğin hiç de onların düşündükleri gibi olmadığını bildiriyor.
Âyette geçen “fetil” kelimesi bizim türkçe çeviride verdiğimiz gibi hurma çekirdeğinin ortasında bulunan incecik kıl demektir. Bu örnekle Yaratıcı Kudret adaletinin inceliğini ve en mükemmel bilginin kendi katında olduğunu anlatmak istemiş, böylece her şeyin O’na döndürüleceği günde ceza olarak hiçbir kimseye bu anlamda en küçük bir haksızlık/zulüm yapılmayacağını bildirmiştir. Müfessirler âyetin sonunda yer alan “zulmedilmezler” zamirinin, ya kendilerini temize çıkaranları, ya da Allah’ın temize çıkardığı kimseleri içerdiği konusunda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Birinci görüşe göre anlam; kendilerini temize çıkaran kimseler
1390] 93/Duhâ, 6-10; Öztürk, KDSP, s. 107 108; N. Şahinler, s. 74-78
1391] 4/Nisâ, 49
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 289 -
bu temize çıkarma sebebiyle adaletli bir şekilde cezalandırılacaktır. İkinci görüşe göre ise anlam; Allah’ın temize çıkardığı kimseye nefsinin temizliği sebebiyle, Allah sevabını verecek ve onun mükâfatını eksiltmeyecektir.
Âyetin tüm insanları ilgilendiren genel uyarısına gelince; insan, insanlığının ve imanının zorunlu sonucu olarak iyi ve güzel davranacaktır. Ancak bu davranışlarına dayanarak kendisinin kurtulduğunu ve bütün noksanlardan sıyrıldığını söyleyemez, işte bu âyetle Kur’an, böyle bir hükmü sadece Allah’ın verebileceğini açıkça göstermektedir. Peygamberlere bile, vahyin bildirmesi dışında, böyle bir hükme varma yetkisi verilmemiştir.
Ebedî hayatı veya sonsuz kurtuluşu garantilemiş olmak iddiasına Kur’an’da ve İslâm literatüründe Allah’ın tuzağından emin olmak (el-emn min mekrillah) denir. Kendisi için hiç bir korku ve endişenin kalmadığı, her şeyi kesinlikle sağlama aldığı yolunda bir kuruntu ve sanı içinde olan, bir tür mutlak kudret edasına bürünmüştür. Böyle olunca da bu, gizli bir Allah’lık iddiasıdır ve bunun içindir ki, bu kuruntunun ortaya çıkardığı günah şirk benzeri bir illettir.
Hiç kimse, Allah’ın lütuf ve merhametine güvenme dışında bir emin olma çemberine sahip değildir. İlginçtir ki, emn ile imanın aynı kökten gelmesine rağmen, iman Allah’a teslimiyet, emn ise Allah’ı devre dışı tutmaktır.
Kurtuluşu engelleyecek hiçbir şeyin kalmadığını iddia etmek veya Allah’ın tuzağından emin olmak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna kötülüğü veya oyun oynadığı anlamında yorumlanamaz. Buradaki tuzak veya aldatma (mekr) kulun kendi oyununa getirilmesidir. Prensip şudur: “Çirkin tuzak ve hile, sadece onu sergileyene Mûsâllat olur.” 1392
Bu ilkeyi koyan âyet, anılan sonucu, insanın yeryüzünde kibir ve Firavunlukla kendisini tek kuvvet sanmasının zorunlu bir uzantısı olarak veriyor. Bu ise, bir fıtrat kanunudur ki, Kur’an bunu Fâtır (yaratılış kanunlarını koyan kuvvet) Sûresi’nde vermekle bu gerçeğe ayrıca dikkat çekmiştir. Ve unutmamak gerekir ki Allah’ın isim-sıfatlarından biri de Fâtır’dır.
Allah’ın mekrine uğramanın belirtilerinden biri de, Allah’a ters bir yol tutulmuş olmasına rağmen dünya nimet ve refahında iyi ve seçkin bir durumda olmaktır. Ve insanı aldatan da budur. Bu duruma, bir âyet ve hadisten alman bir deyimle istidrac (cezayı büyütmek için âsiye mühlet ve imkân vermek) denmektedir.
İstidrâca yer veren hadis şöyledir: “Allah’ın bir kula, o kulun isyan ve kötülüğüne rağmen istediği her şeyi verdiğini görürseniz, bunun Allah’ın istidracından başka bir şey olmadığını bilin.”1393 Kur’an istidrâcı “insanın bilmediği bir yönden, beklemediği bir zamanda yakalanması” anlamında kullandığı âyetlerinde şöyle diyor: “Biz âyetlerimizi yalanlayanları bilemeyecekleri bir yönden ve beklemedikleri bir zamanda yakalayıp helâk ederiz.” 1394
Bu âyetin devamındaki beyan ise, istidrac ile Allah’ın mekri arasındaki ilişkiye de dikkat çekerek şöyle diyor; “Ben o azmışlara mühlet veriyorum; ama benim
1392] 35/Fâtır, 43
1393] bk. Heytemi; Zevacir, 1/69
1394] 7/A’râf, 182
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tuzağım çok zorlu, çok yıkıcıdır. “
Istidracın geçtiği hadisi ifâdeye koyan Hz. Peygamber’in bunun ardından, bir İlâhî vesika olarak şu âyeti okuduğunu da görüyoruz: “Kalbi kararıp şeytana uyanlar, yapılan ihtarları unutunca, üzerlerine her şeyin kapısını açtık. Nihâyet, kendilerine verilenlere tam ferahlık ve şımarma noktasına geldiklerinde onları ansızın yakalayıverdik de, bütün beklentilerinden mahrum kaldılar.” 1395
Demek oluyor ki, ne dünya nimet ve refahına aldanmak, ne de ibadetlere güvenerek “ben kurtuldum, ben cennetliğim” diye böbürlenmek yönüne gitmemeliyiz. Allah Rasûlü bu noktada insanlığa şu ihtarda bulunuyor: “Sizden herhangi biriniz cennetteki davranışlarını sergiler de, cennetle arasında bir kol boyu mesafe kaldığı bir sırada İlâhî karar devreye girer ve cehennemlik hareketlere koyulur ve ateşe giriverir.” Aynı konuda insanın kulağını büken bir hadis-i şerif de şöyledir: “Kul bazen, cennetlik olduğu halde, dış görünüşte cehennemlikler gibi davranıyor olabilir. Ve kul bazen cehennemlik olduğu halde dış görünüşte cennetliklerin amellerini sergileyebilir.” 1396
İşin esası şudur ki, davranışların neye yaradığı son nefeste belli olur. Ve dış görünüşe asla güvenilmez.”1397 Sonsuz kurtuluş meselesinde ilim de ölçü değildir. Allah ilimde en ileri noktalara varmış kişileri (er-râsihûn fi’l-ilm) şu şekilde duâya çağırırken, en yüce mertebelerden biri, belki de birincisi olarak tanıttığı ilme bile güvenmemeyi önermiştir. Yine Kur’an’da şöyle deniliyor: “İlminde derinleşmiş olanlar şöyle yakarırlar: “Ey Rabbimiz! Bize hidâyet verdikten sonra gönüllerimizi yanıltıp saptırma. Ve senin katından bir rahmet bağışla. Sen gerçekten bağışı çok olansın.” 1398
“Ey darda kalanların imdadına yetişen Allah’ım! Bize doğruyu ve güzeli göster. İlim ve servetle şımarmak bir aldanıştan başka bir şey değildir.” Allah’a yönelmiş gönül, ebedî kurtuluşu kendi elinin ürünü değil, Allah’ın lütfu bilir. Ve o, Cenâb-ı Rasul’ün şu niyazındaki espriyi kavramaya çalışır: “Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım! Bizim kalplerimizi senin dinin üzere sâbit kıl.” 1399
Allah Elçi’sinin bu duâyı sık sık tekrarladığını duyan Hz. Aişe şu soruyu sormaktan, kendini alamamıştır. “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu duâyı çok tekrarlıyorsun. Sen de mi kalbinin bulunduğu halden başka bir hale geçmesinden endişelisin?” Peygamberler Sultanı bu soruya şu ürpertici cevabı vermiştir: “Ben bile emin olma hakkına sahip değilim, ey Aişe. Kulların kalpleri, rahman olan Allah’ın iki parmağı arasındadır. Allah istediği anda kulunun kalbini başka bir hale sokuverir.” 1400
Şunu bir kez daha altını çizerek belirtmeliyiz ki: Kur’an, Allah’ı devre dışı tutup kurtuluşun artık zedelenmeyeceğini, hiçbir tehlikenin kalmadığını söyleyenleri korkunç bir âkıbetle tehdit etmektedir. 1401
Emn illetinin tehlikesine dikkat çeken yaratılış prensibi, 7/A’râf sûresinin 99. âyetinde şöyle verilmiştir: “Allah’ın tuzağından kendilerini emin mi sanıyorlar? İşin esası şu ki, Allah’ın tuzağından, sadece hüsrana uğramış bir topluluk emin olabilir.”
1395] 6/En’âm, 43-44
1396] Heytemî, 2/76
1397] Bk. Heytemî, 1/69
1398] 3/Âl-i İmran, 7- 8
1399] Heytemî, 1/69
1400] Heytemî, 1/69
1401] bk. 7/A’râf, 97-99; 16/Nahl, 45; 17/İsrâ, 68-69; 67/Mülk, 16-17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 291 -
Emin olmanın en zehirli türü, ibadetlere güvenerek kurtuluşu garanti ettiğini söylemektir. Böyle bir yola sapmanın ne büyük bir aldanış olduğunu anlamak için Hz. Peygamberin “ibadetlerinize güvenerek ebedîyyen kurtulduğunuzu söylemeyin; ben bile ibadetlerime güvenerek böyle bir şey söyleyemem” şeklindeki uyarısını hatırlamak gerekir.
Ebedî kurtuluş, davranışlar üstü bir keyfiyettir ve yalnız Allah’ın lütfuyla elde edilir, amel ve ibadet kıstasıyla ölçülemez. Ameller bu işte sadece karine yani belirtidir, garanti belgesi değil. Davranışlarını garanti belgesi sananlar aldanırlar. Hz. Peygamber böylelerine en ağır dersi vermiştir. Diyor ki: “Ben cennetteyim diyen, cehennemliktir.” 1402
O halde sürekli tedirginlik ve korku içinde mi olacağız? Hayır. Prensip şöyle konmuştur. Ne korkuya yenik düşmek, ne de emin olma veya ümide yenik düşmek… İş, bu ikisi arasındaki denge noktasını yakalamaktır ki, sıratı müstakim (dosdoğru yol) işte budur. 1403
22- Hurma Çekirdeğinin Üzerindeki Benek
“Erkek veya kadın olsun, mü’min olarak yararlı işler yapan herkes cennete girer. Ve kendileri zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” 1404
Türkçe çeviride “zerre” olarak verdiğimiz ifâdenin Kur’an dilindeki karşılığı “nakir” kelimesidir. Nakir; hurma çekirdeğinin üzerindeki noktacığa/beneğe denir ki hurma buradan filizlenir. 4/Nisâ, 49’da olduğu gibi bu âyette de Cenâb-ı Hak hurma örneğini vermekte ve yapılacak her hayırlı işin karşılıksız kalmayacağını, kulun lehine olan en küçük bir noktanın bile İlâhî adâlette değerlendirmeye koyulacağını bize anlatmaktadır.
Yine âyet, imandan kaynaklanmayan bir davranışın Allah katında bir kıymetinin olmayacağının uyarısını yapmakta ve yapılan işlerin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamaktadır. Âyetin anlatmak istediği bir başka özellik te, kadın ve erkek arasında mü’min olduktan sonra hiçbir farkın olmadığı ve Allah’ın ihsan ve lütfunun bir cinsiyet konusu değil, bir iman konusu olduğunun bilinmesidir.
Verdiğimiz bu âyette “haksızlığa uğratılmama konusunda” neden başka bir meyvanın değil de hurmanın örnek olarak gösterildiği sorusu akla gelirse, bu soruya şöyle yaklaşmak mümkündür. Hurmanın sıcak bir ülke olan Arabistan’da yetiştirilen tek ve en önemli bir meyve olması, aynı zamanda o ülke insanlarının geçimlerinde/ekonomilerinde değişmez bir yeri bulunması, gıda olarak da sürekli tüketildiği için yakından tanınması/bilinmesi bu örnekliğin gerekçesi olabilir.
Rahmetli Seyyid Kutub’un tesbitine göre üzerinde durduğumuz âyetin en çarpıcı ve etkileyici yönü: Zilzal Sûresi’nde yeralan “artık kim bir zerre miktarı iyilik yapmışsa onu görür ve kim bir zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür”1405 âyetini genel bir kural olarak yorumlayan ve müslüman olsun veya olmasın sâlih amel
1402] Heytemî, 1/20
1403] Öztürk, İBG, S. 115-119; N. Şahinler, s. 79-85
1404] 4/Nisâ, 124
1405] 99/Zilzâl, 7-8
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işleyen herkesin cennete gireceği tezini savunan bazı İslâm düşünürlerinin de yanlışlığını ortaya koymada taşıdığı açık ve kesin hükümlerdir. 1406
23- Karga Kadar Bile Olamayanlar
“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl saklayacağını ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi, O dedi ki: “Bana yazıklar olsun! şu karga kadar bile olamıyor muyum ki, kardeşimin cesedini saklayayım.” Bu arada pişmanlık duyanlardan olmuştu.”1407
Âyet, insanoğlunun yeryüzünde “kıskançlık” yüzünden işlediği ilk cinâyetinin ardından duyduğu derin pişmanlığı içermekte ve ortada kalan cesedi ne yapması konusundaki acizliğini ve bu noktada bir kargadan bile daha câhil olduğunu bize anlatmaktadır. Aynı zamanda çekememezlik, kıskançlık ve haksızlığın insanı dünyada da, âhirette de nasıl kötü sonuçlara düşüreceğinin işaretlerini vermektedir.
Cinâyet iki kardeş arasında ortaya çıkmıştır ve bunlar Hz. Adem’in (a.s.) iki oğlu olan Habil ve Kabil’dir. 5/Mâide sûresinde açıklandığı gibi bu cinâyetin en ilginç yönü Allah’a ibadet yani, kutsala yaranma savaşı sırasında işlenmiş olmasıdır. Kur’an bu gelişmeleri şöyle sıralamaktadır: “Onlara Adem’in iki oğlunun haberini de gerçek olarak oku. Hani ikisi birer Kur’an sunmuşlardı da birinden kabul edilmişti, Ötekinden kabul edilmemişti. (Kur’an’ı kabul edilmeyen) ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ dedi. Öteki: ‘Allah sadece takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi. Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmayacağım. Şu bir gerçek ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın. İşte budur zâlimlerin cezâsı. Nihâyet nefsi onu kardeşini öldürmeye ısındırdı, o da onu öldürdü. Böylece hüsrâna uğramışlardan oldu.” 1408
Sonunda İlâhî hikmet Kabil’i kardeşinin ölüsü hususundaki aczi ile başbaşa bırakmayı diledi. Ve bir karga kadar bile olamamanın çaresizliği ile yüz-yüze getirdi. Kabil, öldürdüğü kardeşinin cesedini nasıl örteceğini düşünürken, ona kardeşini nasıl gömeceğini öğretmek üzere bir karganın gönderildiğini görüyoruz.
Rivâyete göre Allah’ın gönderdiği iki karga dövüşmüş, biri diğerini öldürmüş. Gagası ve ayaklarıyla yeri eşeleyip, öldürdüğü kargayı gömmüş. Bunu gören Kabil de kardeşini toprağa gömmeği öğrenmiş.
Bu âyette ilk insanın tabiata bakarak medeniyeti yavaş yavaş öğrendiğine işaret vardır. Demek ki ilk insan, ölüyü gömmeyi bilmiyordu. Gömülmeyen ceset kokuşur, cesette canlıların yaşamasına zararlı mikroplar ürer. Onu gömmek, tabiatın ve insan sağlığının korunması bakımından önemli bir aşamadır. İşte ilk insan, çevreye bakarak ölüyü gömmeyi öğrenmiştir. Bunu öğretmek, Allah’ın ona verdiği ibret alma yeteneğiyle olduğundan, Allah’ın insana lutfudur. Karganın gelip, onun karşısında öldürdüğü bir hayvanı gömmesi, raslantı değil, insanın öğrenmesi için Allah’ın şevkiyle olmuştur.
Böylece Allah, bir kargayı örnek göstererek cehaleti ve aptallığından dolayı Hz. Adem(a.s.)’ın suçlu oğlunu uyarmıştır. Ve o bir cesedi saklama konusunda
1406] N. Şahinler, s. 86-87
1407] 5/Mâide, 31
1408] 5/Mâide, 27-30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 293 -
karganın kendinden daha donanımlı olduğunu gördükten sonra, yalnızca pişman olmakla kalmamış, aynı zamanda kardeşini öldürmekle kötü bir iş yaptığını anlamaya başlamıştır. “Yaptığına pişman oldu” ifâdesinde bu anlam gizlidir.
Yine âyetten anlaşılıyor ki, Kabil’in duyduğu pişmanlık, tevbe pişmanlığı değildi. Öyle olsaydı şüphesiz Allah onun tevbesini kabul ederdi. Ancak bu pişmanlık, yaptığı işin karşılığını görememekten ve katlanmak zorunda kaldığı eziyet ve yorgunluktan ileri geliyordu. Hz. Adem’in iki oğlunun kıssası, Yahûdileri, Hz. Peygamber ve bazı önde gelen sahabelerini öldürme planlarından dolayı ince ve anlamlı bir biçimde kınamaktadır.
İki olay arasındaki benzerlik ortadadır. Yahûdilerin Hz. Peygamberi ve bazı sahabeleri öldürme planları, Hz. Adem’in suçlu oğlunun Allah’tan sakınan kardeşini öldürme nedeninden kaynaklanıyordu. Allah lütuf ve nimetini takva sahibi olmadıklarından kitap ehlinden çekip, kendisinden korkmaları nedeniyle ümmi Araplara verdiği için Yahûdiler Hz. Peygamberi ve ashâbını kıskanıyorlardı. Sorunu soğukkanlı düşünüp neden mahkum edildiklerini hesaplayarak, Allah’ın gazabını üzerine çeken hatalarını düzeltmek yerine, kendilerini öncekinden daha fazla mahkum edeceğini bile bile yapıyorlardı bunu.
Bu nedenle Mâide sûresinde, Hz. Adem’in zâlim oğlunun gösterdiği aynı öldürme belirtilerini gösterdiklerinden dolayı, Allah İsrailoğulları’na öldürmekten vazgeçmelerini emrediyor: “İşte bu yüzden biz, İsrailoğulları üzerine şunu yazdık: Kim bir kişiyi, bir kişiye karşılık yahut yeryüzünde bir fesâd sebebiyle olmaksızın öldürürse, insanları toptan öldürmüş gibidir. Ve kim bir kişiye hayat verir yaşatırsa insanlara toptan hayat vermiş gibidir. Andolsun, Rasûllerimiz onlara açık seçik kanıtlar getirmişlerdir. Ama onlardan bir çoğu bunun ardından da yeryüzünde zulüm ve azgınlığa sapmaktadır.” 1409
Bu, insan hayatının kutsallığını vurgulamak içindir; insan hayatının korunması için herkesin ve her bir kişinin başkasının hayatının kutsallığını kabul edip, onun korunmasına yardım etmesi gerekir. Haksız yere bir başkasının hayatını alan, yalnızca bir kişiye zulmetmekle kalmamış, aynı zamanda insan hayatının kutsallığıyla ilgili hiçbir duygu, başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığım göstermiş demektir. Bu nedenle o tüm insanlığın düşmanı demektir. Çünkü herkes aynı tür katı kalpliliğin Kur’anı olursa, tüm insanlığın sonunun gelmesi kaçınılmazdır. Buna karşılık, eğer bir kişi tek bir insan hayatının korunmasına yardım ederse, tüm insanlığa yardım etmiş demektir. Bu yardımı o insanın, tüm insan soyunun devamına katkıda bulunacak niteliklere sahip olduğunu gösterir. 1410
24- Karanlığa Gömülmüş Sağır Ve Dilsizler
“Bizim âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklara gömülmüş sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kişiyi şaşırtır, dilediğini de dosdoğru yol üzerine koyar.” 1411
Âyet, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların, karanlıklar içinde bocalayıp sağır ve dilsizler gibi olduğunu, Allah’ın, dilediğini saptırıp dilediğini doğru yolda yürüteceğini bildiriyor. Karanlıklar içerisinde kalan dilsiz, sağır doğru yolu nasıl
1409] 5/Mâide, 32
1410] N. Şahiner, s. 88-92
1411] 6/En’âm, 39
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulur? İşte Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar da inkârlarının karanlığında kalmışlar, gerçeği anlama yetenekleri körelmiştir. Bir türlü o bilgisizlik ve küfürlerinin karanlığından kurtulamazlar. Gerçi onlar, kendi istekleriyle o hale düşmüşlerdir ama onların isteği, yine Allah’ın izniyle eyleme dönüşebilir.
Kulun isteği, Allah’ın yarattığı psişik ve sosyo-fızik yasaların çalışmasıyla sonuca ulaşır. Kul reddeder, kabul etmez, hatta dinlemez. Hakkı dinlememesi, öğrenmemesi, ibadet etmemesi içinin kararmasına, kalbinin katılaşmasına, söz anlamaz duruma düşmesine yol açar. Ruhu aydınlanmaz. Kul aydınlanmak istemediği için Allah onu aydınlığa çıkarmamıştır. Böyle bir ruh hali içine girmesi, kulun kendi iradesiyledir. Ama kulda o karanlık ruh halinin oluşması, yine Allah’ın psişik yasalarına göre olur. Bundan dolayı her şeyin faili Allah’tır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Fakat Allah kul için şerri istemez. “O, kulları içîn küfre razı olmaz, ancak şükrederseniz ona râzı olur.”1412Şerri isteyen, kulun kendisidir. Kul isteyince Allah’ın, onun içinde yaratmış olduğu yasaları, onun isteği doğrultusunda çalışır, eyleme dönüşür.
Kulun işleri, düşüncesine dayalıdır. İnsan önce düşünür, sonra düşündüğünü yapar. Düşünce vücutta Allah’ın yarattığı mekanizmanın çalışmasıyla olur. Kul, kafasından doğan, kendince üstün düşüncesine göre hareket eder. Bu düşüncenin oluşumu yine Allah’ın yaratmasına dayanır. Bundan dolayı her şeyin gerçek faili (yapanı) Allah’tır.
İşte âyet, böyle psişik bir durumu özetlemektedir. Allah dilediğini doğru yola iletir. Ama hak yola gelmek istemeyenleri, kendi sapıklıkları içinde bırakır. Yola gelip gelmemek, insanın yaratılışında bulunan kabiliyetin gereğidir. İnsanın iradesi, kendinde bulunan kabiliyetle birleşince kişi doğru yola gider. Fakat irade kabiliyetle birleşemezse, ya da yaratılışında kabiliyet yoksa doğru yolu bulamaz. Dediğimiz gibi insanın annesinden, babasından aldığı genler yanında ortamın da insan davranışı üzerinde etkisi vardır. Atalarından süzülüp gelen kabiliyet, insana Allah vergisidir. Öyle ise hidâyet de, dalalet de Allah’ın lütfuyla olur. Ancak kabiliyetin gelişmesinde ortamın tesiri vardır. Ortam, insanın iradesiyle değişebilir. Çocuğun anne ve babası, onu daha iyi bir ortamda, iman ortamında yaşatabilirler yahut çocuğun kendisi öyle bir ortamı seçer. İşte kabiliyetin yönlenmesine, insanın iradesinin, yaşadığı ortamın tesiri olduğundan dolayı insan sorumludur.
Allah’ın onları sapıtması şu anlama gelmektedir:
1) Cehalet içinde kalmak isteyene âyetlerini gözlemleme fırsatı tanımaz;
2) Âyetlerini görmesi gerekse bile önyargılarının Kur’anı olan kişiden gerçeğin işaretlerini gizler, onu yanlış anlamalar içine yuvarlar, böylece gittikçe gerçekten daha çok uzaklaşır. Öte yandan, gerçeği arayanı ise, ona bu gerçeği bulabilmesi için bilgisini kullanma fırsatı tanıyıp, gerçeğe götüren işaretleri göstererek doğru yola iletir.
Günlük hayatımızda bu türleri görür dururuz. Gözlerinin önünde, gerek kendi üzerlerinde, gerekse kâinata sayısız âyetler yayılmış bulunduğu halde, hayvanlar gibi ne onları gözlemleyen, ne de onlardan ders almaya bakan milyonlarca insan vardır. Yine, zihinlerini ve kalplerini imanla aydınlatabilecek olan
1412] 39/Zümer, 7
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 295 -
bu âyetleri gözlemledikleri halde, salt maddî kazançlar uğruna incelemelere önyargılı zihinlerle başladıklarından gerçeğe götürücü hiçbir âyet görmüşe benzemeyen fizikçiler, kimyacılar, hayvanbilimciler, botanikçiler, biyologlar, jeologlar, astronomlar, fizyologlar, anotomiciler, tarihçiler, arkeologlar… vardır. Gerçeğe varmak şöyle dursun, her âyet bunları ateizme, inkâra, materyalizme ve tabiata tapınmaya götürmektedir. Fakat, bütün bu tiplere karşılık, kâinattaki harikaları ve tabiattaki olguları açık göz ve açık kalplerle gözlemleyip, çevresini Allah’ın âyetleriyle kuşatılmış bulan, öyle ki, tek tek her yeşil yaprakta bile O’nun âyetini görenler de vardır.
Aslında verdiğimiz âyeti daha iyi anlamanın yolu, bu âyetin kendinden önceki âyetlerle1413 olan ilişkisinin kavranmasıyla mümkündür. Bu âyetler de Kur’an’ın “varlık ve kâinatın tümünü ve oluşu bir âyetler topluluğu” olarak sunduğunu ve peygamberlerin getirdiği mesajın doğruluğu konusunda şüphe içinde olup da mûcize/delil/âyet isteyenlerin bakışlarını bu “kâinat kitabına” çevirmelerinin önemi üzerinde durduğunu görmekteyiz: “Dediler ki: ‘Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!’ De ki: ‘Kuşkusuz Allah bir mûcize indirmeye Kaadir’dir. Fakat çokları bilmiyorlar. Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisnâ olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu Kitap’da, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar sonunda Rableri önünde haşredilirler.” 1414
Varlık ve oluşun tamamını âyet olarak gören Kur’an, varlık ve oluşun tamamını mûcize sayıyor demektir. Esasen Kur’an’a göre, hayat bir mûcizedir. Bu mûcizenin hayranlık verici görünümü arkasındaki evrensel şuuru ve yaratıcı sırrı fark edebilmek hiçbir ayrım yapmadan bütün âyetleri tetkik etmeye bağlı bulunuyor. Âyetler arasında ayırım yapmak, gerçeğin yakalanmasını engeller veya insanın yanlış, eksik bilgilere ulaşmasına sebep olur.
Her şey âyettir. Kur’an’ın ifâdelerini kullanırsak, İlâhî vahiyler, peygamberler, gökler, yeryüzü, gece, gündüz, diller, renkler, tarihsel kalıntılar, böcekler, fosiller, gözyaşı, keder, sevinç, rüzgâr, yağmur, doğum, ölüm, sevgi, nefret vs. hep birer âyettir ve hepsinin incelenmesi insanın görevidir. Demek oluyor ki vahy aracılığıyla indirilen (tenzilî) âyetler olduğu gibi, yaratılış yoluyla varlıklar dünyasına çıkarılan (tekvinî) âyetler de vardır. Ve bu âyetlerin tümü yaratıcı şuuru gösterme bakımından delil niteliğindedir.
Kur’ân-ı Kerim, dış âlemdeki âyetlere “Âfâkî” (objektif}, iç âlemdekilere de “enfusî” (sübjektif) âyetler diyor, insana düşen bu iki âyet grubunun hiçbirini ihmal etmeden hem kendi kuşattığı, hem de kendini kuşatan âlemleri iyi okuyabilmesidir. Bunu yapabilenler âlemlerin sahibi olan Allah ile buluşabilir veya başka bir deyişle ifâde edersek her an Allah ile beraber olma şuuruna (ihsan) erişebilirler.
Son olarak 6/En’âm, 38. âyette yeralan bir ifâdeye dikkat çekmek istiyoruz. Bu âyette tüm canlı türlerinin birer ümmet oluşturdukları söylenmektedir. Ümmet, Kur’an’da, tekâmül kategorilerinin her birini ifâde etmektedir. Nitekim andığımız âyetin sonunda “... nihâyet onlar doğrudan doğruya rableri huzurunda toplanırlar.” diyerek ümmet kavramının temelinde Allah’a doğru gidiş hareketi olan
1413] 6/En’âm, 37-38
1414] 6/En’âm, 37-38
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekamülün belirli boyutlarının bulunduğunu göstermektedir.
Ümmet kelimesi tekil ve çoğul halde 60’tan fazla yerde geçer. Kur’an bu kavram içine, bir fikir ve ideal etrafında toplanan insan kümelerini soktuğu gibi, aynı kategoriye giren hayvanların oluşturdukları toplumları da sokar. Sürünen veya uçan tüm hayvan toplulukları birer ümmet oluşturur. Kısacası ümmet kavramının Kur’an’da beş çerçevesi olduğunu görüyoruz.
1) Canlı toplulukları,
2) İnsan toplulukları,
3) Bir peygambere bağlı topluluk,
4) Bir peygamberin ümmeti içindeki alt grupların her biri,
5) Aksiyonlarıyla tarihe büyük değerler bırakmış yaratıcı benlikler. 1415
25- Dinlerini Oyun ve Eğlence Haline Getirmiş Olanlar
“Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Allah’tan başka dost ve yardımcısı olmayan bir kimsenin kazandığından ötürü helâke sürüklenip atılmaması için Kur’an ile öğüt ver. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helâke uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.” 1416
Bu âyet, dinin mensubu görünüp de Allah’ın dinini nefsinin arzu ve heveslerine tatmin aracı yapanlara Kur’an’ın indirdiği en ağır darbedir. Burada dini inkâr edenler değil, kabul edip de onu sübjektif hesapları uğruna eğlence ve oyalanma aracı yapanlar ve bu yolda iğreti hayat tarafından aldatılanlar gündeme getirilmektedir.
Anlaşılmaktadır ki dini bu hale getirmek, bir takım entellektüel dedikodular yığınından ibaret bulunan kitaplar ve yazılarla Allah’ın kullarına yön vermeye kalkmaktan ibarettir. Cenâb-ı Hak kendi dinini kendi kitabının dışında bir takım zihinsel eğlence ürünleriyle içinden çıkılmaz bir kaosa çeviren ve bu kaosun bulandırdığı suda iğreti hayatı besleyecek menfaatlerine malzeme avlayanlara karşı Kur’an bağlılarını uyarmış ve Allah adına aydınlatmanın yalnız Kur’an’la yapılması gerçeğine dikkat çekmiştir. Verdiğimiz âyette dikkat edilirse Allah Rasûlü ve O’nun şahsında müslümanlar iki emirle karşı karşıyadırlar. Bunlardan biri “bırak”, diğeri ise “öğüt ver” emridir.
Müslümanlar kendi dinlerini eğlence ve alay konusu yapanları bir kenara itmekle yükümlüdürler. Kendi dinine gereken hürmeti göstermeyen, dini olgunluğunu korumayan, dini konularda dine yakışan ciddiyet ve nezâket içerisinde konuşmayan, dini duyguları gerek sözle, gerekse davranışla alaya alan ve dini, dünyaya ait gayeleri için eğlence edinen kişilerle müslümanlarm arasının kesin şekilde ayrılması gerekir.
Bu tavır o insanlarla tamamen bağlarımızı kesip, onlara Allah’ın emirlerini hatırlatmamamız anlamına gelmez. İşte burada ikinci emir olan “Öğüt ver”
1415] N. Şahinler, s. 93-98
1416] 6/En’âm, 70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 297 -
devreye girmektedir. Bu öğüt verme “Allah’tan başka dost ve yardımcısı bulunmayan” o kişilere Kur’an’la yapılacaktır. Ama eğer bu öğütten de ders almazlarsa başlarına gelecek olan sonuç şudur; “Boğazları ve karınları yakıp kavuran kaynar su. Ve küfretmeleri yüzünden tadacakları elim bir azap...” 1417
26- Şaşkın Bir Halde Çöle Düşenler
“De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvarâlim? Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra arkadaşları; bize gel, diye doğru yola çağırırken; şeytanların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi ökçelerimizin üstünden gerisin geri mi dönelim? De ki: Allah’ın hidâyeti, asıl hidâyetin kendisidir. Ve biz emrolunduk ki; âlemlerin Rabbına teslim olalım.” 1418
Âyet, “hidâyetin ancak Allah’tan geleceği” gerçeğini bize hatırlatıyor ve Allah’tan gelen hidâyetin ardından, Allah’ı bırakıp da fayda ve zararı dokunmayan sığınaklara tapmanın/ bağlanmanın şeytanın oyununa gelmek olduğu belirtiliyor. Dikkat edilirse bu âyette söz konusu edilenler inanmayanlar değil, inandıktan sonra devşirme bir dine meylederek sapanlardır. Çünkü bunların Allah’ın hidâyetinden sonra gerisin geri döndükleri ifâdeye konmuştur.
Yine âyet; tevhidi kabul ettikten sonra şirke dönen, kalbi tek bir ilâha kulluk ile çeşitli ilâhlara kulluk arasında dönüp dolaşan kimsenin şaşkınlığını, hayretini ve çektiği psikolojik azabın manzarasını canlı bir tablo olarak -sanki insan eliyle dokunup hissedecekmiş gibi- resmediyor.
Bir insan düşünün, “şeytanların şaşırtıp çöle düşürdükleri” bir insan… Yolunu ve yönünü bulmada kararsızlık, şaşkınlık içinde çaresiz… Tevhitten sonra şirk çölünün karanlığında, ürkütücü yalnızlığın ortasında aç, susuz. . Ne olurdu bu şaşkınlığın sonunda tevhide götüren doğru bir yöneliş gelebilseydi. Ama öbür tarafta hidâyeti seçmiş arkadaşları yer alıyor. Onu hidâyete çağırıyorlar. “Bize gel” diyorlar. O ise şaşkınlıkla dâvet arasında bocalıyor. Nereye gideceğini bilmiyor. Ve hangi bölüğe koşacağını kararlaştırmıyor.
İşte Allah’ın dinini tanımış ve onun zevkine ermiş -bu bilginin ve zevkin derecesi ne olursa olsun- sonra gerisin geri dönerek sahte ilâhların kulu olmuş, korku ve baskıların ezici darbesi altında kalıp yalancı ilâhlara kul olmuş insanların hali! Âyetteki “de ki” emrinin muhâtabı Hz. Peygamberdir. Bu ifâde, sûre içerisinde tekrar eden kuvvetli bir tesir tonuna sahiptir ve “hidâyetin sadece Allah’a ait olduğu, Rasûlullah’ın ise korkutuculuk ve tebliğ edicilikten öte bir görevinin bulunmadığı” anlamına gelmektedir.
Ey Rasûlüm söyle onlara Allah’tan başkasına tapınmak, onlardan yardım dilemek ve onlara hareket kumandasını teslim etmek gibi yaptıkları fiillerin kötülüğünü belirterek söyle… Hâlbuki tapındıkları şeyler ne fayda, ne de zarar verebilir kendilerine. İster taptıkları şeyler put olsun, ister taş veya ağaç olsun, ister ruh veya melek olsun, isterse şeytan veya insan olsun... Hepsi de kendilerine fayda veya zarar dokundurmamakta eşittirler. Onlar aciz varlıklardır. Ne faydaları dokunabilir kimseye, ne de zararları. Yeryüzünde meydana gelen her hareket sadece Allah’ın takdirine uygun olarak cereyan eder. Allah’ın izin vermediği
1417] N. Şahinler, s. 99-100
1418] 6/En’âm, 71
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir şey olmaz. Onun takdirinden ve hükmünün dışında bir şey yeryüzünde cereyan edemez.
Verdiğimiz âyette gündeme getirilen gerçek aynı sûre içerisinde dolaylı bir şekilde tekrar ele alınmış ve Kur’an bağlılarına, işi kökünden halledecek şu kozmik direktif verilmiştir: “... Allah de ve bırak onları daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.” 1419
27- Mü’min ve Kâfirin Hali-Karanlıktan Çıkamayanlar
“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları (işler) öyle süslü (câzip) gösterilmiştir.” 1420
Bu âyetteki temsilde Yüce Allah, hidâyet edip sapıklıktan kurtardığı ve ışığında yürüyeceği bir nûr verdiği mü’min kimseyi, diriye; kâfiri de karanlıklar içinde kalıp çıkamayan bir ölüye benzetmiştir. Bu âyetin, Hz. Hamza (r.a.) ile Ebû Cehil hakkında yahut Ammâr (r.a.) ile Ebû Cehil hakkında indiği rivâyet edilmiştir.1421 Demek ki âyette, dolayısıyla, inkâr, ölüme; inkârcı, ölüye; İman eden kimse, ölümden sonra Allah’ın dirilttiği kimseye benzetildiği gibi, küfür, zulmetlere, iman da nura benzetilmektedir. Karanlıklarda olan, doğruyu ve eğriyi, iyiyi ve kötüyü, Hakkı ve bâtılı ayıramaz. Zaten şeytan ona bâtılı süsleyip yaldızlamaktadır. Mü’min ise, Allah’ın verdiği iman nûru sayesinde Hakkı ve bâtılı, haklıyı ve haksızı, faydalıyı ve zararlıyı, iyiyi ve kötüyü ayırdeder. Elbette ölü ile diri bir olmadığı gibi, mü’min ile kâfir de bir olamaz.1422 Kur’ân’da mü’minlerin dirilere, kâfirlerin ölülere benzetilmesi de müteaddid âyetlerde geçer. Çünkü onların kalpleri ölmüştür.1423 “Bunun için (Ey Rasûlüm) sen, bu dâveti elbette ölülere duyuramazsın, arkalarını dönüp giden sağırlara işittiremezsin.” 1424 “O halde (Ey Rasûlüm), sen mi sağırlara işittireceksin yahut körlere ve açık bir sapıklıkta olanlara hidâyet vereceksin?” 1425
Âyette “…ölü iken” ifâdesi, cehalet ve anlayış yokluğu içindeyken, “hayat verdiğimiz” ifâdesi ise, bilgi ve anlayış verip, gerçeği tanıyabilecek zihin düzeyine çıkardığımız anlamınadır. Gerçekten doğruyu eğriden ayıramayan ve Doğru Yol’u bilmeyen fiziksel açıdan canlı kabul edilebilirse de aslında o, kendisini gerçekten insan yapacak “hayat”tan yoksundur. Yaşayan bir insan değil, ancak yaşayan biyolojik bir varlıktır. Yaşayan (hayat sahibi) insan ise, ancak doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayırabilendir.
Bu nedenle âyet, hayat hakkında gerçek anlayışa ulaşmış ve bilginin ışığıyla sayısız eğri yolların arasında Doğru Yol’u tanıyabilen bir kişi ile anlayıştan yoksun ve cehâlet karanlıklarında körlüğünden dolayı düşe kaka gidenlerin bir olamayacağını söylemektedir.
Yine âyet bir sünnetullaha dikkatimizi çekerek, kendilerine sunulan ışığın
1419] 6/En’âm, 91; N. Şahinler, s. 101-103
1420] 6/En’âm, 122
1421] Beyzavî, I, 329
1422] Ş. Mansur, s. 178
1423] 6/En’âm, 36; 27/Neml, 80
1424] 30/Rûm, 52
1425] 43/Zuhruf, 40; Velî Ulutürk, s. 53-54
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 299 -
yol göstericiliğine tabi olmayı reddedip, Doğru Yol’a çağrıldıkları halde eğri yollarda yürümeyi tercih edenlere yaptıklarının güzel gösterilmesinin Allah’ın bir kanunu olduğunu hatırlatıyor. Böyle kişiler zamanla karanlığı sevmeye başlar ve karanlıklar içinde körler gibi el yordamıyla yürümekten ve hayatları boyunca sürüklenip gitmekten hoşlanır hale gelirler. Aynı şekilde, her kötü şey kendilerine sevmeye ve yapmaya değer, her gülünçlük de bir hikmet parıltısı olarak görünür.
Özetle söylemeye çalışırsak bu âyette hayat, iman ve aydınlığı; ölüm ise, küfür ve karanlığı sembolize etmektedir. İman sonsuz alemler ile bağ kurmaktan, ezel ve ebed ile birleşip karşılıklı ilişki kurmaktan ibarettir ki, işte hayat budur. Küfür; ruhun yücelip, enginlere açılmaması için kurulmuş bir engeldir. Karanlıklar yığınıdır küfür. Duygu ve bedeni arzulara hâkim bir damga gibidir. Çünkü o karanlıklardan ibarettir. Bataklık üstüne bataklık ve sapıklıktır. İman ise enginlere doğru açılış ve uzak ufukları görüştür. Düşünce ve istikamet vasıtasıdır. Her türlü şekliyle bir nur harmanıdır iman.. Küfür katılaşıp taşlaşmaktır.. Her şeyi ile sıkıntı yığınıdır. Fıtratın kolay ve basit yolunu yitirip şaşırmaktan ibarettir. Zorluklar kümesidir. Huzur ve sessizlikten mahrumiyet, emin bir kucaktan yoksun olmaktır. Kararsızlık ve ıztırap halidir küfür. İman ise bir ferahlık, kolaylık ve huzur, upuzun serilmiş rahmet gölgesidir…
İnsanlar bu dinle -İslâm’la- tanışmadan önce kalpleri ölü idi ve ruhları karanlıklarla kaplıydı. Sonra kalplerine bir iman nefhası üfurüldü de canlanıverdiler. Ve bir iman meşalesi alevlendi ruhlarında. Bu meşale her tarafı aydınlatmaya başladı. İnsanlar bu aydınlıkta dalaletten dönüp hidâyete geldiler.. Yol kaçkınları bu nur ile gerçeği buldular.. Korkaklar bu nur ile emniyete ulaştılar.. Köleler bu aydınlık sayesinde hürriyetlerini elde ettiler.. İnsanlığa aydınlık ufuklarının işaretleri bu nur ile görünüverdi. Ve işte böylece yeryüzünde yeni bir insanın doğuşu başlamış oldu. İlan edilen gerçek, bu doğuş idi. Hür ve aydın insanın doğuşu.. Kullara kul olmaktan kurtulup kulların yaradanına kul olan insanın doğuşu..
Unutmayalım ki: “Allah, iman sahiplerinin Velî’sidir; onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların dostları tağuttur ki, kendilerini nurdan karanlıklara çıkarır. Bunlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaktır onlar.”;1426 “Körle, gören bir olmaz. Karanlıklarla ışık da bir olmaz. Gölge ile sıcaklık da aynı değildir. Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin.” 1427
28- İman Etmenin Göğe Çıkmak Kadar Zor Geldiği Kişiler
“Allah, hidâyetini dilediği kimsenin göğsünü, İslâm için açar. Saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp sıkar ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. Allah, iman etmeyenlerin üzerine pisliği işte böyle atar.” 1428
Âyet, Allah’ın hidâyet etmek istediği insanın göğsünü İslâm’a açacağı, o kimsenin, İslâm ile sevinç ve huzur duyacağı; sapıklığında bırakmak istediğinin gönlünü de, göğe tırmananın göğsü gibi darlık ve tıkanıklık içinde bırakacağını bildirmektedir. Burada: “Allah kimi saptırmak isterse” cümlesi, her şeyin, Allah’ın yasaları içinde olduğunu belirtmektedir. Kişinin gönlünün İslâm’a açılması, içindeki düşüncelerin, dürtülerin işleyip ağır basmasıyla olur. Sapıklıkta kalması da yine
1426] 2/Bakara, 257
1427] 35/Fâtır, l9-22; N. Şahinler, s. 104-106
1428] 6/En’âm, 125
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içindeki düşüncelerin, karşıtlarına ağır basmasıyla olur. Bunların hepsi Allah’ın yasaları çerçevesinde oluşur. Yasalar Allah’ındır ama insanda bir isteme ve düşüncelerini tercih etme özgürlüğü vardır. İnsan isterse Allah onun düşüncesini, gönlünü iman tarafına yöneltir.
İnsan istemez, gayret etmezse Allah onu, girdiği sapıklık içinde bırakır. Allah’tan başka kudret ve yönetim sahibi yoktur. Allah Rasûlü (s.a.s.), kendisine Allah’ın, mü’minin göğsünü nasıl açtığı sorulunca şöyle buyurmuştur: “Kalbine bir nur atar, kalbi İslâm ile sevinir, ferahlık duyar.” “Bunun tanınacak bir belirtisi var mıdır?” dediler. “Bunun belirtisi, ebedîyyet yurduna yönelmek, aldanma yurdundan uzak durmak, ölmezden önce ölüme hazırlanmaktır.” dedi. 1429
Bu âyette bir fizik yasasına da işaret vardır. Yüce Allah: “Allah kimi saptırmak isterse, onun gönlünü göğe tırmanıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar” buyuruyor. Âyet, mü’minle kâfirin ruhsal durumunu belirtmek için verdiği örnekte göğe yükselen insanın göğsünün daralacağına, tıkanacağına, o adamın güçlük çekeceğine işaret etmiştir.
Bilindiği üzre yükseğe çıktıkça hava basıncı düşer, nefes almak güçleşir. Nefes alması güçleştikçe göğsü daralıp sıkılmaya başlayan insan, boğulacak gibi olur. Her yüz metre yükseldikçe basınç bir derece azalır. 15-16 bin metre yükselince özel cihazlar olmadığı takdirde nefes alamaz, havasızlıktan boğularak ölür. İşte hava basıncını ölçen aletlerin bulunmadığı bir zamanda inen Kur’an, göğe yükselen insanın göğsünün daralıp tıkanacağını söylemekle bu fizik kanununa da işaret etmiş olmaktadır. Hiç kuşkusuz bu ifâde, bir Kur’an mûcizesidir.
Ayrıca yükseldikçe göğsün daralıp tıkanacağını canlandırmak üzere âyet içerisinde geçen “bessa’adu” kelimesinin seçilmesi de olağanüstü dikkat çekicidir. Arapça orijinal okunuşu ile bu kelime söylendiğinde adeta boğaz tıkanmakta, nefes daralmaktadır. Seçilen kelime işaret ettiği anlamı yansıtmaktadır.
Âyet, Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren ve doğru yolu bulmayı arzu etmeyerek fıtratının kapısını kapatanların küfür bataklığında veya başka bir deyişle “pislik” içinde kaldıklarını söyleyerek son bulmaktadır.
Türkçe çeviride “pislik” olarak verdiğimiz kelimenin aslı “rics” dir. Kur’an’da 10 yerde geçen bu kelime, pis şey, pis koku anlamındadır. Rics adam, rics kişiler şeklinde sıfat olarak da kullanılır.
Rağıb el-Isfahani, ricsin 4 türlü olabileceğini söylüyor:
1) Yaratılıştan,
2) Akıl yönünden,
3) Din yönünden,
4) Bunların hepsi yönünden. Örneğin, ölü hayvanın eti bu cümledendir.
Rics, bir pisliktir ki, bulaşanı da rics haline getirir. İnkarın her türü, inkâra vasıta ve alet olan her şey rics haline gelir. Meselâ, putlar birer ricstir.1430 Putlara
1429] Taberî, Câmi’ul-Beyan, 8/26
1430] 22/Hacc, 30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 301 -
ve putçuluğa bulaşan müşrikler de ricsdir.1431 İmansızlık ve akılsızlık, yani akla ters düşmek verdiğimiz âyette de belirtildiği gibi Allah tarafından ricse batırılmaktır.1432 Rics, madde dünyasında tiksinti ve rahatsızlık sebebi olan şeylerdir. Rics, insanın bedenini sardığı gibi gönül dünyasına da Mûsâllat olur. Bu demektir ki, ricsin maddî olanı yanında mânevî olanı da vardır. Bunların biri ötekini, sürekli azdırır, büyütür. Allah’ın ricsten özellikle uzak tuttuğu topluluk, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Ehlibeytidir. 1433
29- Kâfirler Cennete Giremeyecekler
“Doğrusu, âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; Deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. İşte suçluları böyle cezalandırırız.” 1434
Bu âyette, inkârcıların, deve iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremeyecekleri beyân edilmiştir. Bu, bir darbı meseldir. Müfessirlerin çoğu bu mânâyı tercih ederler. “Cemel”in, halat, urgan mânâsı da vardır. Onu iğne deliğine biraz daha münasib görenler vardır. Ancak buradaki mânâ, Türkçemizde bulunan, “Balık kavağa çıkıncaya kadar” meselimiz gibi, olmayacak işler hakkındadır. Yani Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, asla cennete giremeyeceklerdir, demektir ki, bu mânâ siyaka daha uygundur.1435 Çünkü deve büyüklükte, iğne deliği ise küçüklükte ve darlıkta bir mesel olmuştur.1436 Araplar, olmayacak şeyler hakkında, “Hatem-i Tâî’nin kabrinin bulunduğu dağ yok oluncaya kadar.” ve “Karga beyazlaşıncaya kadar.” gibi deyimler kullanırlar. “Deve iğne deliğinden geçinceye kadar” tâbiri de bu kabil bir deyimdir. 1437
30- Mü’min ve iyi Kişi, Kâfir ve Kötü Kişi
“İyi toprak -Rabbinin izniyle- (bol) bitki verir; çorak toprak ise yararsız bitkiden başka birşey çıkarmaz, işte Biz, şükreden bir toplum için, âyetleri böyle döndürüp (tekrar tekrar) açıklıyoruz.”1438
Âyet, Allah’ın âyetlerini düşünen ve onlardan faydalanan kimseyi, iyi toprağa; onlara kulak asmayan ve onlardan etkilenmeyen kimseyi de kötü toprağa benzeten bir temsildir.1439 Birinin kabiliyeti iyi ürün verir, diğerinin kabiliyeti ise buna müsait değildir. “Kur’ân kalplerin âb-i hayatıdır, din ve marifet de ebedî bir hayat olan rahmet-i İlâhiyyedir. Mükellef ve muhatab olan insanlar da, yağmurun indiği yerler gibi, iki kısımdır: Topraklar gibi, İnsanların ve insan hey’et-i ictimâiyyesinin de tayyibi ve habisi, iyisi ve kötüsü vardır.”1440 Kâmin (gizli) mesele bir örnek olan bu âyet, iyi toprağın mahsulünün iyi olduğu gibi, iyi mü’minin de amelinin iyi olacağını, çorak toprağın mahsulünün kıt ve kötü olduğu gibi,
1431] 9/Tevbe, 95
1432] 7/A’râf, 71; 10/Yûnus, 100
1433] 33/Ahzâb, 33; N. Şahinler, s. 107-110
1434] 7/A’râf, 40
1435] Elmalılı, III, 2161-6162
1436] Beyzâvi, I, 349
1437] Ebû Hilâl el-Askerî, I, 363; Velî Ulutürk, s. 46-47
1438] 7/A’râf, 58
1439] Beyzâvî, I, 353; Zemahşerî, II, 84
1440] Elmalılı, III, 2201-2202
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfirin de amelinin kötü olacağını ifâde etmektedir. 1441
31- Bile Bile Allah’ın Âyetlerini İnkâr Edenin Hali-Dilini Sarkıtarak Soluyan Köpek Gibi Olanlar
“Onlara şu adamın haberini anlat: Ona âyetlerimizi verdik de, onlardan sıyrıldı, çıktı. Şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu. Dileseydik, elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat, o dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun hali, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali budur. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden topluluk ne kötü bir örnektir!” 1442
Bu âyette müphem olarak bahsedilen şahsın kim olduğu hususunda değişik haberler vardır.1443 Bir rivâyete göre İsrâiloğullan bilginlerinden Bel’am b. Bâûrâ’dır bu... Kavminin verdiği dünyalık hediyeler ve ettiği ısrarlar neticesinde -bildiği gerçeklere rağmen- Mûsâ (a.s.)’a bedduâ etmiş ve bu yüzden dili göğsüne kadar sarkmıştı.1444 Bu adamın, Ümeyye b. Ebi’s-Salt olduğu da rivâyet edilmiştir.1445 Ümeyye, eski şeriatlardan epey bir bilgi edinmişti; fakat bu bilgisinden faydalanamadı. Çünkü o, Hz. Peygamber (a.s.) zamanına yetişmiş, onun mûcize ve alâmetlerini görmüş; bununla beraber ona tabî olmamış, müşriklere taraftar olmuştu. Çünkü kendisi peygamber olmayı umuyormuş, bu yüzden de Hz. Peygamber(a.s.)e hased etmiştir.1446 Fakat Kur’ân’ın bu üslûbu tâkîb etmesindeki maksad, şahısların belirlenmesi değil, onların halini anlatmak ve misallendirmektir. 1447
Şu halde dünyaya meyledip, hevâsına tabî olan kimse, ilâhî hakikatleri bile bile bu yolu seçerse, onun hali, üstüne varsan da varmasan da, diğer hayvanlarda bulunmayan bir aşağılık halde, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin acaip ve aşağılık haline benzer. Mevkî ve şerefini böyle düşürmüş olur.1448 Zaten bundan sonra gelen âyette bu temsildeki kimselerin ne kötü bir örnek teşkil ettikleri ifâde edilir. 1449
Âyete, kendinden önceki âyetlerle olan ilişkisini göz önüne alarak yaklaşırsak şu anlamları yüklememiz mümkündür: Bir insan düşünelim ki Allah ona âyetlerini veriyor, kendi keremiyle donatıyor, ilmiyle hilafet bahşediyor. Hidâyet ve yücelmenin bütün yollarını, en mükemmel fırsatlarını ona ihsan ediyor. Fakat o, fıtratın doğru yolundan sapıyor ve Allah’ın âyetlerini bilip gördükten sonra geri dönüyor. Ne ilk ahdi tutuyor, ne de doğru yolu gösteren âyetlere bağlanıyor. Tam aksine dünya menfaatlerine, hırs ve rahatına yönelip, çeşitli günahlara kapılarak, basit arzuların hırsına yenik düşüyor. Sonunda bütün yüce olan şeyleri bir kenara iterek tüm akli ve ahlaki gelişme yetilerini boşa harcıyor. Deyim
1441] Velî Ulutürk, s. 47-48
1442] 7/A’râf, 175-177
1443] İbn Kesir, II, 264
1444] Celâleyn, I, 376;Beyzâvî’nin Haşiyesinde, Mısır, 1968
1445] İbn Kesir, II, 265
1446] Beyzâvî, 1, 377
1447] Elmalılı, IV, 2335
1448] Zemahşerî, II, 131; Beyzâvî, I, 3, 77; Ş. Mansûr, s. 270-271
1449] 7/A’râf, 177; V. Ulutürk, s. 48-49
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 303 -
yerindeyse “yerdeki çamurları gökteki yıldızlara” tercih ediyor.
Ve şeytanın bir oyuncağı durumuna geçiyor. Bir daha hiç bir koruyucu korumuyor onu… Hiçbir muhafız beklemiyor kendisini. Şeytanı izliyor, şeytanın peşine gidiyor ve onun sözlerine uyuyor. Sonra bir de bakıyoruz ki bu insan şekil değiştirmiş, köpek sûretine geçmiş. Kovduğunuz zaman soluyor, kovmadığınız zaman da soluyor. Bu adam durmadan soluyup duran köpeğe benzer. Sıcakta köpeğin dilini çıkarıp soluması, bir bunaltı halini sembolize eder. İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edenler de durmadan dilini çıkarıp soluyan köpekler gibi bunalım içindedirler. Üzerlerine yük vursan da vurmasan da bunalım içindedirler. Çünkü imansızlık onların vicdanlarım rahatsız eder.
Allah’ın böyle bir kimseyi köpeğe benzetmesinin bir başka nedeni de şudur. Soluyan bir köpeğin dışarıya sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu gösterir. Kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla, onu dişler. Kendisi gibi daha bir çok köpeğin doymasına yetecek bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka bir köpeği buna ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir özelliği de şehvete aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan, işte böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine düşecektir.
Bu örnek, Allah’ın verdiği bilgi ve âyetlerle istifâde etmesini bilmeyen ve iman yolundan yürüyüp ilerlemeyen herkese uyan bir misaldir. Allah’ın nimetlerinden sıyrılıp şeytanın peşine düşerek onun kölesi halinde olan ve neticede şekil değiştirerek hayvanlar mertebesine düşen her insanın durumunu belirtmektedir.
Âyete dikkat edilirse, Kur’an şahıs ismi belirtmiyor, karakter çiziyor. Bu adam bir tane değildir. Her devirde böyle insanlar çoktur. İnsanlık tarihi her zaman, her yerde ve her toplulukta bir çok kere bu örneği gözümüzün önüne dikmektedir. Nice din bilgini tanıyoruz ki Allah’ın dininin gerçeklerini öğrenir de sonra ondan sapıtır. Ve Allah’ın dininde olmayan şeyleri söyler. Bu bilgileri maksatlı tahriflere vasıta olarak kullanır. Yeryüzünün fani hükümdarlarının keyfine göre fetvalar verir. Böylece Allah’ın hâkimiyetine tecavüz edip O’nun yeryüzündeki mukaddesatını çiğneyenlere sadık bir kul gibi yardımcı olur. Bunlardan öylelerini gördük ki, din âlimidirler, şu gerçekleri itiraf ederler: “Teşri Hakkı Allah’ın haklarından birisidir. Onu kim kendisi için iddia ederse Allah’ın uluhiyetini ortak olur. Ayrıca o kişiye bu Hakkı veren veya kabul ederek peşinden gidenler de tıpkı onun gibi küfretmiş sayılırlar...”
İşte bu bilginler... Dinin zarûrî olarak öğrettiği bu gerçekleri bilmelerine rağmen, kendi şahısları için hüküm koyma yetkisini taşıyan ve böylece tanrılaşma iddiasında bulunan putlara, zâlim dikdatörlere yardımcı olurlar. Kendilerinin birbirleri ile küfürlerine hüküm verdikleri şahısları desteklerler.. Ve onlara müslüman adını verirler. Onların yapmak istedikleri şeyin İslâm olduğunu ve başka türlü bir İslâmiyet’in bulunamıyacağını söylerler. . Bunlardan öylelerini gördük ki, bir yıl boyu fâizin haram olduğunu yazıp dururken, bir başka sene bütünüyle fâizin helâl olduğunu yazmaya başlamışlardır.
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah korusun, zamanımızda bu tip âlimler sanki kendi nefsine zulmetmek için hırsla koşuyorlar. Tıpkı cehennemin çukurlarında kendisine ayrılan yere başka birisinin de girmek üzere kendisiyle yarışarak geçmesinden korkup dişini sıkması gibi bu yolda koşuyorlar... Her sabah cehennemde kendisi için ayrılan yeri tesbit etmek üzere hızla ilerliyor ve bu dünya hayatından sıyrılıp kopuncaya kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen bir soluyuşla bu arzuların peşinde koşup duruyorlar.
Allah’ım sen koru bizleri, sebat ver ayaklarımıza. Sabır boşalt üzerimize… Ve bizi müslümanlar olarak öldür. 1450
32- Dört Ayaklı Hayvanlar Gibi Olanlar
“Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar, gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Dört ayaklı hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gâfillerin ta kendileridir bunlar.” 1451
Âyet, insan olmanın kozmik icaplarını yerine getirmeyenlerin hayvanlardan daha sapık olacaklarını söylüyor. “Bunların kalpleri vardır duygulanmaz, gözleri vardır görmez, kulakları vardır işitmez.” Her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre, âyetin kastettiği, insana yakışır biçimde duyup, görüp, işitmektir. Bunu yapamayanın hayvan olma şansı yoktur. O, hayvandan daha aşağılara inecektir. Çünkü hayvan, yaratılışın kendinden beklediğini mutlaka yerine getirir. İnsan ise, yaratılışın kendinden beklediği onur burcuna yükselemezse, hayvan olma şansını da yitirir ve en sefil çukurlara yuvarlanır. Bu yuvarlanma insanı en ileri inkâr hali olan putperestlikle bir “pislik” durumuna getirebilir. 1452
Kısacası insanın üç değil, iki yolu vardır: Ya zirvelere, yaratılışın onur burcuna çıkar yahut da aşağılara, çukurun dibine yuvarlanır. Başka bir âyette bu gerçek bir kez daha ifâdeye konarak şöyle denmiştir: “Allah katında yeryüzü hayvanlarının en kötüsü, Allah’a nankörlük eden imansızlardır.” 1453
Yine bu âyetle Yüce Allah, akılları varken düşünmeyen, gözleri varken görmeyen, kulakları varken bir türlü hakkın sesini işitmeyen kimseleri cehenneme atmaktadır. Çünkü bunlar, kendilerinde bulunan yetenekleri kullanıp hakkın yoluna gelmemişler, hakkın sesini dinlememişlerdir. Bu halleriyle bunlar, düşüncesiz, söz anlamaz hayvanlara benzemişlerdir.
Demek ki yeteneklerini kullanıp Allah’ın âyetlerini düşünenleri Allah, içlerinde uyanan etkenlerle yola getirir. Onlar doğru yolu bulurlar. Ama yeteneklerini kullanmayan, Allah’ın âyetlerini dinlemek istenmeyen, inkârda direnip duranların içlerinde iman etkeni uyanmaz. Allah, o sapıklığı yeğleyenleri, zorla hidâyete götürmez, kendi hallerine bırakır. İşte ziyana uğrayanlar da onlardır.
Fakat insanın içinde ve dışında ortaya çıkan olayların hepsi, Allah’ın kanunları çerçevesinde oluştuğundan dolayı hidâyet de, dalalet de Allah’ın yaratmasıdır. Çünkü kanunsuz iş olmaz. Faktörler bulunmadan hiçbir iş meydana gelmez.
1450] N. Şahinler, s. 111-114
1451] 7/A’râf, 179
1452] bk. 9/Tevbe, 28
1453] 8/Enfâl, 55
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 305 -
Kanunlar Allah’ındır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi Allah yaratır. Hidâyet de, dalâlet de Allah’ın yaratmasıdır. Ama bunlar insanın seçimine bırakılmıştır. İnsan seçer, Allah yaratır. İnsan aklıyla herhangi bir yönü seçtiği için yaratan Allah olduğu halde sorumlu insandır.
Bu âyet, “Birçok cin ve insan vardır ki, biz onları sadece cehenneme göndermek ve cehenneme yakıt yapmak için yarattık” diye bir manaya gelmez. Kullanılan ifâde insanlık dilinde şiddetli bir hasret ve üzüntüyü belirtir. Örneğin; çocukları genç yaşta savaşta öldürülen bir anne, “Onları ben; bu mermilere yem olsun diye büyütmüşüm” dediğinde bu anne onların gerçekten bu gaye için büyütüldüğünü söylemek istememekte, tam aksine son derece büyük olan üzüntüsüne göstermek ve savaştan sorumlu olanları yermek istemektedir.
Âyette geçen “el-kulûb” kelimesi kalbin çoğuludur. Bilindiği gibi kalb, vücuda kan pompalayan bir organımızdır. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de kalb sözcüğü ile, insanın algı ve bilinç merkezi kasdolunur. Yine âyette yeralan “la yefqahûn” kelimesinin kökü olan fıkh ise ilim diye tefsir edilir. Bu kelimenin asıl anlamı, açmak, yarmaktır. Anlamak mânâsında kullanılır. Hekim-i Tirmizi, fıkhı şöyle tanımlıyor: “Fıkh, bir şeyin iç yüzünü bilmek demektir. İşlerin iç yüzünü bilmeyip sadece yüzeyde kalanlara fakih denmez.”
Gazâli’ye göre nakle dayanarak değil, fakat asıl anlamından çevirerek garip fetvaları, ayrıntıları bilenlere fakih adını vermişlerdir. Oysa İslâm’ın ilk asrında fıkıh bu anlamda kullanılmıyor, sadece âhiret yolunu, nefsin hastalıklarını, amellerin ruhsal değerini bozan işleri, dünyanın adiliğini iyi bilen; âhiret nimetlerine göz diken, kalbini Allah korkusu sarmış kimselere fakih deniyor. Kur’an: “Her kabileden bir cemaatin dini iyice fıkhetmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman onları, Allah’ın yasaklarından kaçınmaları için uyarmaları gerekmez miydi?”1454 âyeti de bunu gösterir. İşte fıkıh budur.
Yoksa talâkın, köle âzâd etmenin, lian ve selem gibi konuların ayrıntılarını bilmek fıkıh değildir. Çünkü bunları bilmek ile ne uyarma, ne korkutma hasıl olmaz. Aksine sürekli bunlarla uğraşmak, kalbi katılaştırır, kalbden haşyeti çıkarır. Nitekim kendini tamamen bu işe verenlerin böyle olduklarım görüyoruz. İşte Yüce Allah: “Kalpleri var, fakat onunla fıkhetmezler…” buyurmuş, fıkıh ile fetvâ konularını değil, iman mânâlarını anlamayı kasdetmiş, düşünüp de inanmayanları kınamıştır. 1455
Ebû Hanife de fıkhı: “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanları bilmesidir” şeklinde tanımlamıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde kullanılan bu kelime, bunların 19’unda ince bir anlayış, derin bir bilgi, bir şeyin iç yüzünü anlamak manasmdadır. Ancak bu dikkatli ve ince düşünce ile sözün asıl mânâsı kavranabilir. 1456
33- Dünya Hayatı-Gökten İndirilen Su
“Dünya hayatı tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: Onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip, birbirine karışmıştır. Toprağın süslenip bezendiği, sahiblerinin de on(u biçmeye, mahsullerini toplamay)a kâdîr olduklarını sandıkları sırada,
1454] 9/Tevbe, 122
1455] İmam Gazâli, İhyâ, 1/48, 3/487
1456] Tefsiru’l-Menar, 9/420-421; N. Şahinler, s. 115-118
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gece veya gündüz emrimiz o yere gelmiş ve orayı, sanki dün hiç bir şey bitirmemiş gibi biçilmiş bir hale getirmişizdir. İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.” 1457
Bu âyetteki temsilde, dünya hayatının hali ve ondan istifâde müddetinin kısalığı; onun bu kısa müddette sahibine yönelişi, süsü, yaldızı ve çekiciliğinin, sahibine, Allah’ı unutturmaya sebeb oluşu ve çok kısa zamanda elden çıkışı veya sahibinin ondan çıkışı; gökten Allah’ın indirdiği su ile, toprağın yeşerip, görkemli bir şekilde bitki ve ağaçların birbirine karışmasına, bütün süslerini takındıkları tam bu sırada onların, Allah’ın emriyle sönüp gitmesine temsil edilmiştir.1458 Onun güzelliği, ilkbahar mevsimi gibi bir mevsimliktir, hemen yok olur.1459 Âyette bir ‘istiâre’ yapılmıştır ve bunda bir “teşbîh-i mürekkeb” vardır. Bu, âyetin bütününden çıkarılmaktadır. 1460
Âyet, bu dünyada görünürdeki başarılarına bakıp, âhireti bütünüyle unutanlara bir uyarı anlamı taşır. Bu tipler, ekinlerinin olgun ve bereketli olduğunu, onu biçebileceklerini ve hasat sonu mutlu olacaklarını zanneden toprak sahiplerine benzetilmiştir. Bu toprak sahipleri olgun ürünlerinin yakında tadına bakabileceklerinden emin biçimde, Allah’ın ürünlerini ve büyük umutlarını yok edici emrinin farkında değildirler. Tıpkı bunun gibi âhiret hayatı için hazırlık yapmayanlar, bu dünya lezzetleri uğruna haksız yere kazandıklarının karşılığını öte dünyada bir felaket olarak bulacaklardır. Tıpkı hasadından emin olunan ürünün aniden bir felakete uğrayıvermesi gibi…
Dünya hayatının “gökten inen suya” benzetilme örneği Kur’an’da daha başka âyetlerde de yer almaktadır. Örneğin; 3/Âl-i İmran, 14-15; 10/Yûnus, 24-25; 14/İbrâhim, 18; 18/Kehf, 45-46; 24/Nûr, 39... Tüm bu âyetlerde, insanoğluna içinde yaşadığı hayatın geçici olduğu hatırlatılmaktadır. Bu dünyadaki hayat ve bu hayat içindeki iniş ve çıkışlar geçicidir. Her ne kadar dünyada hoşumuza giden şeyler çok görünüyorsa da, aslında onlar hakirdir, asılsızdır ve aldatıcıdır, insanoğlu akılsızlığı yüzünden aldanmaktadır; çünkü onları elde etmeyi son saadet zannetmektedir. Oysa bu dünyada ne kadar büyük fayda ve lezzetler elde edilirse edilsin, hepsi de sınırlı ve geçici bir hayat ile çevrelenmiştir. Ayrıca bu dünyada insanoğlunun hayat akışı, aniden tersine dönebilir. Ancak bu dünyanın aksine, âhiret hayatı ebedîdir. Oradaki faydalar da, zararlar da çok kapsamlı ve süresizdir, şâyet Allah’ın mağfireti sizlere nasip olursa, Allah’ın rızası karşılığında size verilen nimetler de, o derece büyük ve sonsuz olacaktır. Öyle ki onların yanında bu dünyanın zenginlik ve ihtişamı bir hiçtir. Allah’ın azabına layık olanlar ise, zararlarının ne derece büyük olduğunu göreceklerdir. Çünkü bu dünyadaki hiç bir fayda, kazanç ve lezzet, âhirete sahip olanların yanında bir değer taşımaz.
Kur’ân-ı Kerim’de 110 küsur yerde geçen dünya kelimesi esasında isim olarak değil, sıfat olarak kullanılmakta ve yüzde doksandan fazlasıyla hayat kelimesini nitelendirmektedir. Dünya, “denâet” kökünden bir sıfat olup basit, adi, iğreti, ölümlü anlamlarına gelmektedir. Kur’an yüze yakın yerde iğreti, âdi, basit hayat (el-Hayat ed-Dünya) deyimine yer vermekte ve insanı böyle bir hayat tenezzül
1457] Yûnus, 10/24
1458] Âlûsî, XI, 100-102; Ş. Mansûr, s. 254-255; Beyzâvî, I, 444-445
1459] Hakîm Tirmizi, s. 8
1460] V. Ulutürk, s. 50
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 307 -
etmemeye çağırmaktadır.
Ne yazık ki, Kur’an’a ters bir kanaat, dünya kelimesini isim olarak benimsemiş ve empoze etmiş, sonuçta da bu kelime yerküre anlamında halk arasında kullanılmıştır. Bunun götürdüğü sakat anlayış, Kur’an’ın dünyayı kötülediği, dünyadan tiksindiği, insanı dünyadan yüz çevirmeye çağırdığı merkezinde olmuştur.
Bu tamamen yanlıştır. Kur’an, coğrafi ve astronomik anlamda dünyayı karşılamak için “arz” kelimesini kullanır. Ve Kur’an’a göre arz İlâhî âyetlerle dolu, hareket halinde bir küre olup tetkik edilmesi, ihyası, korunması, güzelleştirilmesi insandan istenen İlâhî bir emânettir. Kur’an’ın çirkin gördüğü dünya ise insanı Allah’tan uzaklaştıran iğretiliklerin ve sefilliklerin genel sıfatıdır. Bu anlamda dünya insanın kötü sıfatlarının sembol adı olan nefsdir.
Nitekim Ebû Said el-Harraz (ölm. 286/899) şöyle demiştir: “Dünya nefs ve onun arzularından ibarettir. Kul, nefsin arzularını terkedince dünyayı terk etmiş olur. Görmez misin ki kul bazen elinde hiç bir şey olmadığı halde hırsı yüzünden dünyaperest olabilmektedir.”1461
Aynı anlamda dünya için, “seni Mevlâ’ndan alıkoyan şeydir” diyor Hz. Ali. Dünya, bu olduğuna göre, arzdaki faâliyetlerden geri kalmak Kur’ani bir tutum değildir. Dünya o faâliyetler esnasında yoktur; onların semerelerini kullanırken takındığımız tavır dünyayı karşımıza diker. Böyle olunca da “arzın fesâd ve felâketine de dünya sebep olmaktadır” diyebiliriz.
Çalışmak, ekmek, dikmek, imal etmek… Bütün bunlar arzla ilgili şeyler. Bunlar makbul. Arz boşuna yaratılmamıştır; “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri eğlenmek için yaratmadık. İkisini de, sadece gerçeği göstermek üzere yarattık. Ama onların çokları bilmiyorlar.”1462 “Şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değil. Âhiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Ah, bilebilselerdi!” 1463
Arz güzeldir. Fakat arzdaki nimetlerle çekildiğimiz imtihanı kaybetmemiz, dünyadır ki, işte o çirkindir. “Biz yeryüzünde olan şeylerin herbirine ayrı ayrı zinet verdik ki insanların hangisinin ameli daha güzel, onları imtihan edelim.”.1464 Son söz, Hz. Peygamber’den (s.a.s.): “Dünya sevgisi bütün yanılgıların başıdır.” 1465
34- Mü’min ve Kâfirin Hali:
“Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile işiten ve gören gibidir. Bunların hali bir olur mu, hiç ibret almaz mısınız?” 1466
Bu âyette, mü’min ve kâfir, iki zümrenin durumu, görüp işiten ile kör ve sağıra temsil edilmektedir. Bu temsilde, kâfirin, Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği için âmâya, Allah’ın kelâmına kulak tıkadığı için ve mânâlarını düşünmekten kaçındığı için sağıra benzetildiğini görüyoruz. Mü’min ise işiten ve gören kimseye teşbih edilmiştir. Çünkü onun durumu kâfirinkinin aksidir. Herbirisi iki
1461] Harraz; Sıdk, 47
1462] 44/Duhân, 38-39
1463] 29/Ankebût, 64
1464] 18/Kehf, 7
1465] N. Şahinler, s. 119-123
1466] 11/Hûd, 24
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıfat bakımından iki şeye benzetilmiş oluyor, yani kâfir, körlüğü ve sağırlığı kendisinde toplayan kimseye, mü’min de hem görebilen hem de işitebilen kimseye benzetilmiştir.1467 Kur’ân’da müteaddit âyetlerde, mü’min gören ve işiten kâfire kör ve sağır kimseye benzetilir:1468 Bunlardan konu ile ilgili olan bazı âyetlerin mealini burada hatırlamakta fayda vardır: “Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile hararet bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz ki Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerdeki (ölülere) elbette işittirmezsin. Sen sadece bir uyarıcısın.” 1469
“De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıkla aydınlık müsâvî olur mu? (...)” 1470
35- Suya Ulaşamayanlar
“Gerçek duâ yalnız O’na, hak dâvet yalnız O’nun için yapılır. O’nun dışında yalvarıp dâvet ettikleri ise onlara hiç bir şekilde cevap veremezler. Onlar, ağzına ulaşsın diye iki avucunu açan ama suya ulaşamayan birinden başkasına benzemezler. Küfre sapanların duâ ve dâvetleri şaşkınlığa dalmaktan başka bir işe yaramaz.” 1471
Dâvet ve duâ; çağrı, isimlendirme ve yakarış anlamındadır. Bu köklerden türeyen kelimelerin tümünde bu anlamlar vardır. Kur’an bunlarla kulun Allah’a yakarışından söz ettiğinde biz bunu duâ, yakarış, niyaz vs. diye çevirmekteyiz. Duâ-dâvet köklü kelimeleri aynı anda hem yakarış, hem de dâvet diye tercüme etmek, Kur’an üslûbunun çok boyutlu yaklaşımım farketmede zorunlu bir yoldur.
Bu ilmî endişeden kaynaklanacak ki Elmalı “Hak dâveti ancak O’nundur” âyetine şu anlamları yüklemiştir:
1) Hakk’a dâvet, insanları hak ilâha, hak dine ancak O’na olan dâvettir. Allah’tan başkası namına yapılan dâvetler, propagandalar hep bâtıldır.
2) Hak dâvet, yani hak duâ, hak yakarış veya gerçek duâ, yani tam yerine yapılmış olan, kabul edilip karşılık görecek olan duâ ve yakarış, ancak Allah’a yapılan duâ ve ibadettir.
3) Hak yola dâvet, her şeyden önce ve bizzat Hakkı tanıtıp ona hidâyet edecek olan O’dur. Yani Allah’ın bildirmesine ve irşadına dayanmayan dâvet, Hakka yapılmış dâvet olamaz.
Allah’tan başkalarına duâ edip yalvaran kimselerin, bu duâlarının kabul edilmesi ancak avuçlarını suya doğru açan kimseye suyun verdiği karşılık gibi olabilir. Yani ellerini suya uzatıp, suyun ellerinden ağzına kendiliğinden ulaşmasını isteyen kimsenin bu arzusu su tarafından ne kadar gerçekleştirilemez ve imkânsızsa onların Allah’tan başka duâ ettikleri şeylerin de bu isteklerini yerine getirebilmesi ihtimali o kadar imkânsızdır. Çünkü su bir cansızdır. Kendisine avuçlarını açıp uzatanın bu davranışını farketmez ve susadığını da anlayamaz. Ağzına gelmesini isteyecek olsa, su onun isteğini kabul edip ağzına kadar ulaşamaz. İşte onların yalvarıp yakardıkları cansızların durumları da böyledir. Onların
1467] Beyzavî, I, 465
1468] 13/Ra’d, 19; 17/İsrâ, 72; 20/Tâhâ, 124-125; 35/Fâtır, 19; 40/Mü’min, 58; 10/Yûnus, 43; 43/Zuhruf, 40 vb.
1469] 35/Fâtır, 19-23
1470] 13/Ra’d, 16; V. Ulutürk, s. 52-53
1471] 13/Ra’d, 14
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 309 -
çağrılarının farkına varamazlar, isteklerini kabul edemezler, onlara herhangi bir şekilde fayda veremezler.
Mücâhid, “avuçlarını suya açmış kimsenin durumu gibidir” âyeti üzerine şu tesbitleri yapmaktadır: “Avuçlarını ona açmış kimse ile anlatılmak istenen, diliyle suyu çağırıp elleriyle de ona işaret eden kimsenin durumu gibidir, ebedîyyen su ona gelmez. Derin bir kuyunun başında bir adamın durduğunu ve uzaktan ellerini o kuyuya doğru uzattığını düşünelim. Bu adamın suyu içebilmesi için acaba su onun isteğini karşılamak durumunda olabilir mi? İşte bu gibi kimselerin kendi ilâhlarına yalvarıp yakarmalarının durumu da aynen böyledir. Allah ile birlikte başka bir ilâha tapan müşrikler, dünyada da âhirette de ortak koştuklarından hiçbir fayda göremeyeceklerdir. İşte bu nedenle “kâfirlerin yalvarışı da ancak bunun gibi boşunadır.”
Genellikle taştan, ağaçtan yapılmış putların/heykellerin hiçbirinin duâya cevap veremeyecekleri açık bir gerçektir. Bu yüzdendir ki âyette kullanılan “velleziyne” edatı daha çok akıllı varlıklar için söz konusudur. Bu âyetteki manayı sadece putlara ait kılmak ve tefsir etmek eksik kalmaktadır. Şu halde burada yalnızca şuursuz putların değil, Allah’ın dışında ilâhlaştırılan bir takım liderler veya şahısların da o cansız putlar gibi, hiçbir duâya karşılık veremeyecekleri, Allah’ın iradesi olmadan hiçbir isteği yerine getiremeyecekleri söz konusu ediliyor demektir. 1472
36- Hakkın Sâbit Kalması, Bâtılın Köpük Gibi Yok Olup Gitmesi
“Gökten (Allah), bir su indirdi de, dereler kendi ölçüsünde çağlayıp aktı. Sel, üste çıkan köpüğü yüklen(ip götür)dü. Süs yahut eşya yapmak için ateşte yakıp (erit)tikleri madenlerde de bunun gibi bir köpük (posa) vardır. Allah hak ile bâtılı, böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise, yerde kalır. İşte Allah (kapalı şeyleri anlatmak için) böyle nice misaller verir.” 1473
Bu âyette de, Allah Teâlâ, hak ve bâtıl için bir temsil îrad etmiştir. Bu temsilde iki mesel vardır. Birincisinde hak, yani Kur’ân ve vahiy benzeyen, yağmur da benzetilendir. Yine bâtıl yağmurun getirdiği sel üzerindeki köpüğe benzetilmiştir. Köpük kaybolur, faydalı yağmurlar ise toprak tarafından emilir. Bu sel esnasında bâtılı temsil eden köpük üste çıkıp, bazen hakkın üstünde imiş gibi görünebilir. Bu geçici görünüşe aldanmamalıdır. ikincisinde ise hak yine benzeyen, eritilen madenin cevheri de benzetilendir. Bu mâdenden de bir posa hasıl olur ki, o da bâtıla misaldir. Bu posa da geçicidir. Âlet, edevat veya ziynet eşyası yapılan madenin asıl cevheri ise kalıcıdır. Hak da öyle kalıcı ve devamlıdır. Kalpler ise, istiabına göre alır ki, onlar da vadilere benzetilmiştir.Bunda vech-i şebeh, bâtılın geçiciliği, zevalinin yakın ve faydasının az oluşu ile, hakkın kalıcılığı ve faydasının çokluğudur.1474 Başlangıçta hak ile bâtıl birbirine karışık olur, daha sonra imtihanla bunlar birbirinden ayrılır. 1475
Âyet, hakkın yararlı ve kalıcı; bâtılın ise bir süre üste çıksa da yararsız ve gidici olduğunu belirtiyor ve şu örneği veriyor: Allah’ın yağdırdığı yağmurdan seller
1472] N. Şahinler, s. 124-126
1473] 13/Ra’d, 17
1474] Zemahşerî, II, 356; Elmalılı, IV, 2975; Ş. Mansur, s. 141-142
1475] Hakim Tirmizî, s. 9
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşur. Her derenin büyüklüğüne göre çağlayıp akan seller üzerinde köpük, çer çöp belirir. Süs eşyası, kap kaçak yapmak için altında ateş yakılarak eritilen madenlerin üzerinde de posa görülür. Gerek sel, gerek maden üzerindeki köpük atılır, yok olur, selin hareketi zayıflayınca köpük dağılır, çer çöp derenin kenarlarına yapışır, geriye yararlı olan su kalır. Madenin tortusu atılır, yararlı olan cevher kalır. Yararlı olan köpük ve tortu değil, kalıcı olan su ve madendır. İşte, hak karşısında bâtılın durumu da böyledir. Bâtıl bir süre hakkın üstüne çıkmış olsa da sonunda söner, gerçek ortaya çıkar. Gerçek kalıcı, bâtıl ise köpük ve tortu gibi yok olucudur.
Âyetin işaret ettiği bir başka güzellik de şudur: Yüce alemden İlâhî rahmet ve feyiz iner de kalp ve vicdanlar, kendi anlayışlarına, iman ve irfanlarına göre onlardan nasiplerini alırlar ve öylece dolup taşarlar. Üste çıkan şüphe ve tereddüt köpükleri çok geçmeden sönüp gider.
Hak, şatafatlı değildir; ama o hep güçlüdür, kudretlidir ve mütevazidir. Kendi doğrultusunda hedefine ilerlerken feyiz ve rahmet, adalet ve hakseverlik, Yüce Yaratan’a kulluk ve teslimiyet bırakır. Tıpkı dereleri dolduran yağmur gibi.. Arazi üzerinden akıp giderken bir yandan ona hayat verir, ekin için yararlı mil bırakır. Oysa o mil suyun içinde seyrederken pek görünmez. Ayrıca yağan yağmurla birlikte toprak için çok faydalı maddeler de iner. Bâtıl ise, şatafatı sever, içi boştur, tıpkı köpük gibi, suyun üstünde yüzer, dikkatleri çeker. Fakat az sonra sönüp gider, geriye yararlı bir şey bırakmaz.
Kur”an Levh-i Mahfuz’dan indikten sonra, gönülleri vadiler misali, anlayış, iman ve irfanları nisbetinde doldurmaktadır; dolup taşmca da oradaki şüphe, cehalet, inat ve benzeri köpükleri üste çıkarır ve çok geçmeden o köpükler sönüp kaybolur. Gönül vadisi küfür ve azgınlıkla veya nifak ve şirkle tıkanmışsa, Kur’an’ın feyz ve bereketine pek yer kalmamış sayılır. Önce o tıkanmaya sebep olan nesneleri Tevhid’le temizlemek gerekir.
Süs eşyası ve yararlı şeylerin imal edildiği kıymetli madenler de böyledir. Ateşte, türüne göre belli bir ısı derecesinde tutulunca erirler, karışık olan posa ve cüruf ayrılır, asıl cevher meydana çıkar. Hak ile bâtıl kazara birbirine karışır da neyin nesi olduğu pek anlaşılmazsa, Kur’an’ın potasına konulup eritilince, hak bütün sadeliğiyle ortaya çıkar, bâtıl ise posa ve cüruf misali bir tarafa atılır.
“Nesefî” de verdiğimiz bu âyete şu anlamı yüklemektedir: Su Kur’an’dır. Suyun bedene faydası ne ise Kur’an da ruha hayat vermek için nazil olmuştur. Dereler de kalplere örnektir. Miktarlarınca dolup taşmalarından kasıt ise, kalbin genişliği ve darlığıdır. Köpük nefisten geçen kötü arzularla şeytan vesveseleridir. Faydalanılan arı su ise hakkın misalidir. Köpük bâtıl olarak gittiği, arı su da kaldığı gibi, nefsin kötü arzuları da geçip gider ve hak, olduğu gibi, geriye kalır. Altın ve gümüşten olan süs eşyası ise güzel davranışlara ve temiz ahlâka örnektir. Demir, bakır ve kurşun gibi madenlerden edilen eşyalar ise, kurtuluş için hazırlanan, ihlâs ile beslenen amellere misaldir. Çünkü ameller sevabı çekici, cezayı da kovucudur. Bu cevherlerin bir kısmı kazanç sağlamak için bir faydaya araç oldukları gibi, bir kısmı da savunma aracı olabilirler. Köpük ise riyâkarlık, tutarsızlık, iyi amellerden usanmak ve tembellik göstermektir.
Özetle âyet, hak ile bâtılın daha iyi anlaşılıp ayrılması için önce akıl yoluyla
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 311 -
duyguya, duygu yoluyla da akla ve her iki yoldan ilme geçişler sağlıyor ve yukarıda da değindiğimiz örnekleri veriyor. 1476
37- Cennetin Hali:
“(Allah’ın emirlerine karşı gelmekten) korunanlara va’dedilen cennetin durumu şöyledir: (Ağaçları altından ırmaklar akar; yemişleri ve gölgesi devamlıdır, işte bu, Allah’dan korkup sakınanların akıbeti...! Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.” 1477
Müttakîlere va’dedilen cennetin garib sıfatı, bu âyette şöyle hikaye edilmektedir: İnsanlara dünyadaki bildiklerinden hatırlatmalar yapılır ve âyette açıkça görüldüğü şekilde tasvir edilir. 1478
38- Kâfirlerin Amelleri-Şiddetli Bir Rüzgârın Savurduğu Kül
“Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde, rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer, kazandıklarından ellerine hiçbirşey geçmez. İşte bu, hakdan uzak olan bir sapıklıktır.” 1479
Buradaki kâfirlerin amellerinden maksad, sıla-i rahim, misafir ağırlama, düşkünlere yardım, köle azadı gibi iyi işlerdir.1480 Bunlar dahi, imana dayanmadığı için, müşebbehün bihi olan, fırtınalı bir gündeki şiddetli rüzgârın savurduğu küller gibi heba olacak, onların ellerine birşey geçmeyecektir.1481 Bu, ne beliğ bir beyân!... 1482
Âyet, Allah’a karşı nankörlük edenlerin yaptıkları işlerin, iyiliklerin boşa çıkacağını, rüzgârın savurduğu kül gibi havaya savrulup gideceğini belirtmektedir. İyi işlerin Allah tarafından kabul edilmesi için Allah’ın bir bilerek yapılması gerekir. Allah’ı inkâr etmek yahut O’nun yanında başka ilâhlara tapmak nankörlüktür. Nankörlerin yaptıkları iyilikler, Allah katında makbul değildir. Rüzgâr nasıl külü savurursa, nankörlük de iyi amelleri öyle savurur, yok eder.
Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. “Acaba kâfirlerin bütün iyi işleri boşa mı çıkar?” Bazı müfessirlere göre puta tapmaları yüzünden kâfirlerin yaptıkları bütün iyilikler boşa çıkar. Şirkleri yüzünden müşriklerin, fakirlere yaptıkları yardımlar verdikleri sadakalar, ana-babalarına itaatleri hep boşa çıkar. Bazı müfessirlere göre de boşa çıkan, onların iyi işleri değil, putlara tapmaları ve yalvarmalarıdır. O tapmaları, yalvarmaları boşunadır. Ne kadar yalvarıp yakarsalar, onlardan bir yarar göremezler. Boş yere kendilerini yormuş olurlar. 1483
İlâhî dâvete karşı sadakatsiz, inançsız ve isyankar olanlar ve peygamberlerin dâvet ettikleri yola uymayı kabul etmeyenler, sonunda hayatları boyunca kazandıklarının ve yaptıkları işlerin bir yığın kül kadar değersiz olduklarını göreceklerdir. Uzun yıllar boyunca biriken büyük bir kül tepeciği nasıl fırtınalı bir günde
1476] N. Şahinler, s. 127-130
1477] 13/Ra’d, 35
1478] Beyzavî, I, 521-522; Âlûsî, XIII, 162-164; Elmalılı, IV, 2994; Ş. Mansûr, s 237-238; V. Ulutürk, s. 56
1479] 14/İbrâhim, 18
1480] Âlûsi, XIII, 204; Zemahşerî, II, 372
1481] Hakim Tirmizî, s. 7, 10; Ş. Mansûr, s. 332
1482] V. Ulutürk, s. 57-58
1483] Mefâtihu’l-Ğayb, 19/105
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rüzgâr tarafından darmadağın ediliyorsa, aynı şekilde onların bütün büyük işlerinin o fırtınalı kıyâmet gününde bir yığın külden başka bir şey olmadığı görülecektir. Onların göz kamaştırıcı kültürleri, büyük medeniyetleri, muhteşem krallık ve devletleri, büyük üniversiteleri, bilimleri, edebiyatları ve ikiyüzlüce yapılan ibadetleri, fazilet dedikleri davranışları, dünya hayatında övündükleri yararlı ve ıslah edici hareketleri, o gün bir yığın kül kadar değersiz olacak ve kıyâmet gününün “fırtınası” tarafından etrafa saçılacaktır. O denli ki, o gün İlâhî teraziye koymaya değecek en ufak bir yararlı iş bile bulamayacaklar.
Verdiğimiz âyette önemli bir konuya parmak basılmakta ve İslâmiyeti, aynı zamanda İlâhî sünneti bilmeyen bazı kişilerin, Allah’ı inkâr eden kaşifler ve mucitlere bol keseden cenneti ve ebedî saadeti layık görmeleri üzerinde durulmakta ve böylece mü’minlere en sağlam bilgi verilmektedir. Şöyle ki: “Allah’ı tanımayanların, kıyâmeti inkâr edip cennet, cehennem, hesap ve azaba inanmayanların, dünyada işledikleri hayırlar, iyilikler, yaptıkları yararlı işler, keşifler ve ilmi buluşlar kıyâmet gününde onlar için bir değer taşıyacak mı?” Veya başka bir ifâde ile söylersek, “Allah’ı tanımayanlardan öylesi var ki, keşif ve icatlar yapmıştır. Bütün bu yararlı hizmetlerin âhirette karşılıksız; kalması doğru olur mu?”
İlk bakışta mantıki gibi görünen bu sorular üzerinde biraz düşünüldüğünde hakikati ortaya koymada şu tesbitleri yapmamız mümkündür.
a) Önce bu adamlar, yaptıkları hizmeti Allah için değil, insanların takdir ve şükranlarını bekleyerek yapmışlar veya böyle bir hizmette bulunmaktan deruni bir zevk duymuşlardır. Böylece onlar, Allah diye bir varlık ve kudret tanımadıkları için de, yaptıkları hizmet karşılığında uhrevi bir mükâfat düşünmemişlerdir.
b) O halde onlar Allah’tan değil, insanlardan ödül, ilgi ve takdir beklemişler ve beklediklerini fazlasıyla görmüşlerdir.
c) Allah’ı tanımadıkları, O’ndan bir mükâfat ve takdir beklemedikleri halde biz kimin adına kime âhiret mükâfatını vermek cömertliğinde bulunabiliyoruz?
d) Ortada bir buluş ve icat sahibi var ki, İlâhî kudreti hiç tanımıyor ve ondan hiçbir şey beklemiyor. Üstelik O’nun isminden ve varlığından nefret ediyor. Böylesinin hizmetini, O kudrete yakıştırma, O’nun rahmet ve yardımına, mükâfat ve ihsanına layık görme hakkını nereden alıyoruz? Yaptığı işi kimler için, niçin, ne amaçla ve ne niyetle yapmışsa, ona göre karşılığını almıştır. Bizim işgüzarlığımız hem o ilim adamına Hakkaret, hem de inanmadığı Allah’a karşı bir küstahlık değil de nedir?
Eğer verdiği hizmetlerle Allah’a inanmış, Onun hoşnutluğunu dilemişse, zaten Allah onu bizden daha iyi bilir ve ona göre mükâfatlandırır. Bizim ortada bir kıstas ve belge yokken araya girmemizin sebebi ve anlamı yoktur.
Sonuç olarak, Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan bir kimsenin, insanlıktan veya nefsinden yana yaptığı bir icadı kendi mantıksal ölçülerimize göre uhrevi mükâfatla değerlendirmemiz haddi aşmak ve İlâhî sınıra tecavüz etmek sayılır. Bu da büyük bir şaşkınlık ve sapıklık olarak nitelendirilir. Nitekim âyetin son kısmında açık bir anlatımla buna temas edilerek gereken uyarı yapılmıştır. 1484
1484] N. Şahinler, s. 131-134
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 313 -
39- İyi Söz ve İyi Amel, Güzel Söz; Kökü Yerde, Dalları Gökte Olan Güzel Bir Ağaca Benzer
“Görmedin mi Allah, nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz; kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer. O ağaç, Rabbinin izniyle yemişlerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.” 1485
Bu meselde, güzel söz (kelime)den muradın, “kelime-i şahadet” -kî bunu Beyhakî rivâyet etmiştir- olduğu; tbn Abbas (r.a.)dan ve el-Asam’dan, bunun “Kur’ân” olduğu; İbn Bahirden de “İslâm dâveti” olduğu rivâyet edilmiştir. Bunun, mü’minin kendisi olduğu da söylenmiştir, yani müşebbeh bunlardır. Müşebbehün bih (benzetilen) ise, çoğu âlimlere göre, şecere-i tayyibedir, o da hurma ağacıdır. Bu, İbn Abbas, İbn Mes’ud (r.a.), Mücahid, tkrime ve Dahhâk’dan rivâyet edilmiştir. Enes b. Mâlik (r.a.)dan da, Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân’ın bu mânâda rivâyetleri vardır. Bu ağacın, üzüm, incir ağacı gibi diğer iyi ağaçlar mânâsına olduğu rivâyetleri vardır. Yine bunun cennette bîr ağaç olduğu da söylenmiştir. Şehâdet kelimesinin mânâsı bakımından, vasfedilen ağaca benzetilişinin izahı şöyledir: Bu sözün aslı ve menşe’i mü’minlerin kalbindeki imandır. Bu iman kalplere kök salmıştır ve ondan sâlih ameller, temiz işler çıkar, dallanır, budaklanır, semâya yükselir. Böylesi amellere de, elbetteki, Allah’ın sevabı ve rızası terettüb eder. İşte bu, bu ağacın her zaman verdiği meyvesidir.1486 Şu halde bundaki benzetme yönü, köklü, sağlam ve dalları göğe yükselen, meyvelerini kesintisiz veren muhteşem bir ağacın toplamından çıkan hey’et ve manzarasıdır. 1487
Âyette geçen “kelime-i tayyibe” ifâdesi sözlükte “temiz bir söz” anlamına gelmesine rağmen, burada “doğru bir söz ve sağlam bir inanç” anlamındadır. Kur’an’a göre bu “söz ve inanç”, tevhidi kabul etmek, peygamberlere, vahye ve âhirete inanmaktır. Çünkü tevhid, bunları belli başlı doğrular olarak ilan eder.
Burada “güzel bir söz”ün ne kadar güçlü ve yaygın olduğu gösterilmektedir. Evrendeki tüm sistem, mü’minin şehâdet ettiği bu “güzel söz” deki gerçekliğe dayandığından, yer ve bütün sistemi onunla işbirliği içindedir ve bütün sistemi ile birlikte gökyüzü onun hizmetindedir. Bu nedenle mü’minle tabiat kanunu arasında bir çatışma yoktur, her şey tabiatı gereği ona yardım elini uzatır.
“Güzel bir söz” o denli verimlidir ki, hayat sistemini ona dayandıran herkes veya her toplum, her an ondan meyvasını alır. Çünkü “güzel söz”; düşüncede berraklık, sinirlerde denge, karakterde güç, ahlakta temizlik, ilişkilerde sebat, konuşmada doğruluk, sohbette dolaysız ve doğrudan konuşma, sosyal davranışlarda ölçülü bir tutum, kültürde soyluluk, ekonomide adalet ve eşitlik, politikada onurluluk, savaşta soyluluk, barışta samimiyet ve verilen sözlerde, yapılan anlaşmalarda güven yaratır. Kısacası o, yerinde kullanıldığında her şeyi altına çeviren bir iksirdir.
Şüphesiz ki, sözlerin en güzeli, Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan ve her peygamberin tebliğ ve irşatta temel hareket noktası sayılan “lailâhe illallah” tır. Bu kutsal kelimeyi, mânâsını, amacını idrak içinde gönül toprağına ebedîyyet tohumu olarak atmak, ilim ve irfan suyuyla sulamak, kökü derinlerde, dalları göğe
1485] 14/İbrâhim, 24-25
1486] Âlüsi, XIII, 213-214; Zemahşerî, II, 376, Hakîm Tirmizî, s. 10
1487] Ş. Mansûr, s. 149; V. Ulutürk, s. 59-60
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yükselmiş, her an meyva veren bir ağaç gibi feyizli kılmak, Allah’a dosdoğru iman eden kimsenin tek amacı olmalıdır. Çünkü kalpte yeşeren “Kelime-i Tevhid” ağacı, imanı oluşturur, ibadetler, hayırlar, iyilikler, faziletler ve güzel ahlak bu ağacın aralıksız verdiği meyveleridir.
Ayrıca “güzel söz” çok yönlü bir kavramdır. Doğruluğu, zerafeti, güler yüzlülüğü, yakınlığı, kardeşliği, emniyeti ve huzuru telkin eder. O bakımdan temelinde “la ilâhe illallah” bulunan güzel sözün bir çok yararları söz konusudur. Onları şöyle özetlememiz mümkündür:
a) Ruhlara serinlik, gönüllere yatışkanlık verir. İç sıkıntılarını giderir.
b) Kötü duygu ve düşünceleri yönlendirir, iyiye, güzele ve doğruya çevirir.
c) Kardeşlik, dostluk ve yakınlık bağlarını kuvvetlendirir. Toplumu birbirine daha iyi kaynaştırıp bütünleştirir,
d) Aileye mutluluk, çevreye güven ve huzur havası estirir. O bakımdan sıcak bir ilgi ve güvenli bir yaklaşıma neden olur.
e) Devlet bünyesinde kişilere şeref, itibar, sevgi ve saygı kazandırır. Vatandaşla devlet kadrosu arasında güven havası estirir.
Görüldüğü gibi, Kur’an’ın eşsiz benzetmesiyle “iman”, kökü çok derinlerde, dalları ise göğe yükselmiş, her an meyva veren bir ağaca benzetilmiştir. Bu bize tek kelimeyle “iman ve amelin birbiriyle ilgisini, aralarındaki bağın kopmazlığmı” haber veriyor.
Çünkü gerçekten sağlam bir iman her yönüyle feyiz ve bereket kaynağıdır. Rahmet saçan ürünleri birbirini izler. O bakımdan imanı amelden ayırdığımız takdirde, kısmen olsun özelliğini kaybettirme tehlikesine kapı açmış oluruz. Bu bir bakıma meyvasız ağaca benzer. Yararı çok az, feyiz ve bereketi noksandır.
Kur’ân-ı Kerim güzel bir sözü, güzel bir ağaca benzetirken o ağacı dört sıfatla anarak bize geniş, fakat üzerinde düşünmemizi ilham eden mânâlar vermiştir:
1) O ağaç güzeldir. Bu, onun ya şeklinin ya görünümünün ya da kokusunun veya meyvesinin güzel olduğunu anlatır.
2) Kökü derinlerde sabittir. Bu, onun dış tesirden dolayı devrilmeyeceğini, yerinden kopmayacağını ifâde eder. Dış tesirle kopup devrilmeye yüz tutacak kadar güçsüz ve köksüz olsaydı, sözü edilen güzellik özelliğini kaybederdi.
3) Dalları göktedir. Dallarının genişleyip yükselmesi, kökünün ve gövdesinin gücünü simgeler. Aynı zamanda yeryüzünün bazı olumsuz tesirlerinden selamette kaldığını belirtir. O nisbette de meyvaları tertemiz ve nefis olur.
4) Her an meyvesini verir. Bu kadar sağlam, yüksek ve verimli bir ağacın elbetteki her zaman meyva vermesi beklenir. Allah’ın rızası, aklını kullanan her insanın böylesine feyizli bir ağaca sahip olmasını ister. Peygamber ve Kitap böyle bir ağacın yetiştirilme yol ve yöntemini öğretir.
İşte kalplerin derinliğine kök salan, hücrelere kadar inen sağlam bir iman da böyledir. 1488
1488] N. Şahinler, s. 135-138
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 315 -
40- Kötü Söz ve Kötü Amel-Çirkin Söz; Yerden Koparılmış, Kökü Olmayan Kötü Bir Ağaca Benzer
“Çirkin bir söz; yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.” 1489
Temsilin ikincisi, küfür, şirk ve ona dâvet ile yalan ve Allah’ın razı olmayacağı her çirkin sözü, kökü yerden kopmuş, tutunacak yeri olmayan kötü bir ağaca benzetmiştir.1490 Bu çeşit ağaçların Ebû Cehil karpuzu, diken, bir çeşit kötü sarmaşık ve yosun gibi, kokusuz, tadsız, meyvesiz ve gölgesiz olan verdiği zaman da kötü ve zararlı meyve veren ağaçlar olduğu rivâyet edilmiştir.1491 Bundaki benzetme yönü ise, köksüzlüğü, sebatsızlığı, faydasızlığı hatta bazen zararlı meyvesidir. Görüldüğü gibi bu mesel de kâmin (gizli) mesele bir örnektir.
27. Âyette geçen, Allah îman edenleri dünyâda da âhirette de değişmez sözlerinde sebat ettirir, demek, dünyada kelime-i tevhîd dillerinde sağlamlaşır ve kalplerine yerleşir de, dinleri hususunda işkenceye tâbi tutuldukları zaman da onda sebat ederler, demektir. Âhirette sebatları ise kabirde ve sorgulamalarda olur. Sorguya çekmeye gelen Münker ve Nekir meleklerine “Rabbim Allah, dînim İslâm, peygamberim Muhammed (s.a.s.)” cevabını verdikten sonra, Rasûlullah (s.a.s.), gökten birisinin “Kulum doğru söyledi” diye nidâ edeceğini ve bunun Cenâb-ı Hakk’ın, “Allah mü’minleri sabit sözlerinde sebat ettirir” sözü olduğunu buyurdu. Zâlimleri ise Allah şaşırtacaktır. 1492
“Kotü bir söz”, “Güzel bir söz”ün tam tersidir. Gerçek dışı ve yanhş olan her şey için kullanılabilir. Fakat verdiğimiz bu âyette ateizm, sapıklık, inançsızlık, şirk, putatapıcılık veya peygamber tarafından getirilmemiş hangi “izm” olursa olsun kişinin hayat sistemini dayandırdığı yanlış inanç ve akide anlamında kullanılmaktadır.
“Kötü bir söz” (yanlış bir inanç) dayanıklı ve sürekli değildir, çünkü tabiat kurallarına terstir. Bu nedenle evrendeki her şey ona karşı çıkar ve onu reddeder. Sanki toprak onun tohumlarını dışarı atmaya hazırdır ve eğer atılan tohumlardan bazıları büyümeyi ve kötü bir ağaç olmayı başarırsa, o zaman gökyüzü onun dallarına baskı uygular. Gerçekte eğer insana denenmesi için özgürlük ve süre tanınmamış olsa, kötülüğün gelişmesine hiç bir zaman izin verilmezdi. Bu özgürlük nedeniyle bazı insanların hayatlarını “kötü söz”e dayandırmalarına izin verilmiştir. Onun belli bir dereceye kadar büyümesine müsaade edilir, fakat o kötü sonuçlar doğurmaktan başka bir şey üretmez. Kısa bir süre sonra da onun kökü topraktan sökülüp atılır.
“Güzel bir söz” ile “kötü bir söz” arasındaki ayırım o denli açıktır ki, dünyanın kültürel, ahlaki, dini ve entellektüel tarihini eleştirel bir yaklaşımla inceleyen herkes bunu kolayca algılayabilir. Çünkü “güzel söz”, tüm insanlık tarihi boyunca bir tek ve aynı kalmıştır ve hiçbir zaman tarihten silinmemiştir. Bunun aksine, tarihte sayılamayacak denli çok “kötü söz” ortaya çıkmış, fakat bunlardan tarih kitaplarındaki isimler dışında hiçbir iz kalmamıştır. Hatta bunlardan bazıları o denli saçmadır ki, eğer bugün insanlar bunları duysalar insanların bu kadar
1489] 14/İbrahim, 26
1490] Zemahşeri, II, 377; Âlûsi, XIII, 217; Ş. Mansûr, s. 151
1491] Beyzâvî, I, 530
1492] Beyzâvî, I, 530-531; V. Ulutürk, s. 60-61
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıldışı şeylere nasıl inandıklarına şaşırırlar.
İki tür “söz” arasında dikkate değer bir ayrım daha vardır. Ne zaman bir kimse veya toplum “güzel sözü” hayât sistemi olarak kabul ederse, nimet ve lütuflar sadece o kişi ve toplumla sınırlı kalmaz her tarafa yayılır. Bunun aksine ne zaman bir kimse veya toplum, hayatını “kötü söz” üzerine kurarsa, her tarafa kaos ve karışıklık yayılır.
Kötü söz, daha çok Allah’ı tanımamak, O’nun varlığı, kudreti ve planı hakkında bilgisiz ve ilgisiz kalıp inkâra yol açacak söz ve davranışlarda bulunmaktır. O halde Hakk’ı inkâr, hakikati örtüp gizlemek ve Allah hakkında bilgisiz ve ilgisiz kalmak, üç kötü sıfatı kendinde taşıyan kötü bir ağaca benzetilebilir. Nitekim âyette bu benzetme çok özlü ve anlamlı şekilde ifâde edilmiştir. Şöyle ki:
1) Ağaç yararsız ve kötüdür,
2) Çünkü kökü kopuktur,
3) Gövdesi kararsız olup, dış tesirle şuraya buraya sürüklenmektedir.
Küfür de böyledir: Onda feyiz ve rahmet, bereket ve güven yoktur. Ne göğe doğru yükselen dalları, ne yerin derinliğine inen kökleri, ne sapasağlam ayakta duran gövdesi, ne de yarar sağlayan bir meyvası vardır. O bakımdan küfür, tuğyan ve Hakkı red her zaman köksüzdür, kararsızdır, şüphecidir, umutsuzdur, şaşkın ve tedirgindir. Verimli hiç bir ürün söz konusu değildir.
Kur’an bu benzetmede bulunurken kötü sözün zararları konusunda bize çok zengin malzeme ve bilgi vermektedir. Kötü sözün günlük hayatımızdaki zararlarını şöyle tesbit etmemiz mümkündür:
a) Ruhlara tiksinti ve sıkıntı verir, sinir sistemini bozar.
b) Kalplerin kırılmasına yol açar, kin ve nefret duygularını kabartır.
c) Kardeşlik bağlarım koparır. Toplum yapısında güven ve huzuru sarsar, bütünleşmeyi önler.
d) Aileyi huzursuz eder, sevgi ve saygı havasını bozar.
O bakımdan rahatlıkla diyebiliriz ki, güzel ve yapıcı söz, temelinde Allah’a iman cevheri bulunduğu ölçüde faydah ve feyizlidir, kötü söz de temelinde küfür ve azgınlık bulunduğu nisbette zararlı ve yıkıcıdı. 1493
41- Allah ve Sahte Tanrılar, Mü’min ve Müşrik:
“(Müşrikler) Allah’ı bırakıp da kendileri için ne göklerden, ne yerden hiç bir rızka, hiç bir şeye mâlik olmayan ve buna güçleri dahi yetmeyen şeylere (putlara) taparlar. Artık Allah’a benzerler koşup durmayın. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Allah şöyle bir temsil getirdi: Hiç bir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle, bir de tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, ondan gizli aşikâr harcayan kimse hiç bir olur mu? Allah’a hamd olsun. Hayır, onların çoğu bilmezler. Ve Allah şu iki adamı da misal getirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiç bir şeye gücü yetmez, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) onu nereye gönderse bîr hayır getiremez (bir iş beceremez). Şimdi bu (adam), doğru yolda olan, adaleti
1493] N. Şahinler, s. 139-142
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 317 -
emreden kimse ile bir olabilir mi?” 1494
Bu âyetlerdeki temsilde Allah Teâlâ, Kendisine ortak koşulan putları, kendi başlarına tasarrufdan âciz, bir efendinin malı olan köleye, Kendi mukaddes zâtını da o kulu malıyla besleyen, ona mâlik olan, onda ancak kendisi tasarruf eden, kendi malıyla infâk eyleyen hür bir efendiye benzetmiştir. Kul ile efendi bir cinsten, ikisi de yaratılmış olduğu halde, birbirine eşit ve denk olamazlarsa, yaratılanların en âcizi cansız putlarla, Ganî, Yaratıcı ve mutlak kudret sahibi olan Allah nasıl bir olabilir. 1495
İkinci temsilde de Allah Teâlâ, Kendi Zâtı ile, bâtıl ilâhları; açık, fasih konuşan, kendisine ve başkasına faydalı ve becerikli kimse ile, dilsiz, beceriksiz ve efendisine yük olan birisine benzetmiştir. Benzetme yönü, konuşmaya ve doğru yol için rehberliğe kadir kimse ile, âciz, bilgisiz, başkasının şöyle dursun, kendi işini bile yapamayan beceriksiz kimse arasındaki eşitsizlikten meydana çıkan hey’et ve durumdur.1496
42- Eğirdiği İpliği Tekrar Bozan Kadın Gibi Olanlar
“Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle eğirdikten sonra bozup parçalayan kadın gibi olmayın. Bir topluluk ötekinden daha zengin ve kalabalık çıktığı için yeminlerinizi aranızda bir hile aracı yapıyorsunuz. Allah sizi bununla imtihan ediyor, ihtilafa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size açık bir biçimde elbette gösterecektir.”1497
Bu âyeti, kendinden önceki Nahl: 16/91 âyeti ile birlikte değerlendirdiğimizde Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, hepsinden önemli olan Allah ile insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında veya bir grup insan arasında Allah şâhit tutularak veya Allah’ın adı anılarak yapılan ahitleşme veya anlaşmadır, öçüncü tür ahid ise, Allah’ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahidin yerine getirilmesi de ilk ikisi kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır.
Bu bağlamda, Allah’ın, anlaşmaları bozanları çok şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki, bu yeryüzündeki karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebebidir. Ne yazık ki “büyük” insanlar bile, ekonomik, politik ve dini anlaşmazlıklarda kendi toplulukları lehinde avantaj elde etmek için yapılan anlaşmaları bozmayı büyük bir hüner kabul etmektedirler. Bir ülkenin önderi, bir seferinde kendi halkının yararına başka bir ülke ile anlaşma yapar, fakat bir başka sefer, yine aynı önder o anlaşmayı halkının çıkarları için açıktan ve gizliden bozar. Özel hayatlarında şerefli bir şekilde yaşayan insanların bile bu tür davranışlarda bulunmaları bir tezattır. Bunun yanısıra ne yazık ki halk da onların bu davranışını protesto etmez, hatta bu utanç verici diplomasi oyunları nedeniyle onları över. Bu nedenle Allah, bu tür anlaşmalardan hepsinin, anlaşmaya girenler ve onların halkı için birer imtihan konusu olduğunu bildirmektedir. Onlar bu şekilde, yani anlaşmayı bozarak halkla belirli bir yarar sağlayabilirler, fakat hüküm gününde bunun sonuçlarından kaçamazlar.
1494] 16/Nahl, 73-76
1495] Beyzâvi, II, 564
1496] Ş. Mansûr, s. 105; V. Ulutürk, s. 61-62
1497] 16Nahl, 92
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burada anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları ve ihtilafların çözümünün kıyâmet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için birer özür teşkil etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış propaganda yapması veya diğerlerini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması doğru değildir. Eğer haklı olan taraf böyle yaparsa, yaptığını kıyâmet günü kendi aleyhinde bulacaktır.
Çünkü doğruluk ve adalet, kişinin sadece teorilerinde ve amaçlarında doğru olması değil, aynı zamanda doğru metodlar ve araçlar kullanmasını da gerektirir? Bu uyarı özellikle, kendilerini Allah yolunda oldukları ve düşmanları Allah’a asi olduğu için düşmanları ile savaşma hakkına sahip olduklarını, bu nedenle de düşmanla yaptıkları anlaşmalara uyma zorunlulukları olmadığını düşünen dini grupları hedef almaktadır. Bu, Arap Yahûdilerinin uyguladığı bir yöntemdi. Onlar şöyle derlerdi: “Bizim putperest Araplara karşı hiç bir yükümlülüğümüz yok. Bizim için avantajlı ve Yahûdi olmayanlar için kötü olan her konuda onları kandırmaya ve aldatmaya Hakkımız var.”
Yapılan yeminleri ve verilen sözleri tutmamak ve hile vasıtası yapmak, her şeyden önce vicdanların derinliklerinde yereden inançları temelinden sarsar. Diğer kimselerin gözünde de inançlara olan bağlılık ve güveni yok eder. Aldatmak için bile bile yemin eden kimse hiç bir zaman için sağlam bir inanca sahip olamaz ve inandığı yolda dosdoğru yürüyemez. Bunun da ötesinde yemin ettiği ve yemininden yalan çıktığı kimsenin gözünde de inançlara karşı bağlılığın kaybolmasına sebep olur. Ve herkes bilir ki onun yaptığı yemininin aslı astarı yoktur ve hile yapmak, aldatmak için yemin etmektedir. Ve bu kötü örnek yüzünden onların Allah’ın yolundan uzaklaşmalarına vesile olur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte bir çok milletlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki sadakat ve doğruluk, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları İslâm’a girdirmiştir. Böylece “ahde vefâ” ile kaybettikleri basit menfaatlerin yerine pek büyük kazançlar sağlamışlardır.
Ahlâksal anlamda insan, “ahdine vefâ eden, sözünde duran varlık” diye tanımlanabilir. Mükemmel insanın tanımı ise tamamen budur. Hz. Peygamber (s.a.s.) diyor ki: “Ahdine vefâsı olmayanın imanı da olamaz.” Bir yerde de şöyle buyuruyor: “Ahdine vefâsı olmayanın dini de olamaz.”1498 Ahde vefâsızlık, küfrün en rezil şekli olan münâfıklığın da belirgin niteliklerinden biridir. Hz. Rasûl buna değinirken şöyle diyor: “Münâfık kişinin alâmeti üçtür: Konuşunca yalan konuşur, vaadedince vaadine ters düşer, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.”1499
Kur’an ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefânın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Prensipler şöyle konuyor: “Ahde vefâ gösterin, sözünüzde durun.”;1500 “Ey iman edenler! Akitlerinize vefâlı olun.”1501 Sözünde durmayan, her şeyden önce aldatan biridir. Ve Hz. Peygamber: “Aldatan, bizden değildir.” buyurarak, Muhammedî bir benliğin belirgin niteliğinin
1498] Zehebî; Kebâir, 108
1499] Zehebî; Kebâir, 108
1500] 17/İsrâ, 34
1501] 5/Mâide, 1
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 319 -
söze sadakat, ahde vefâ olduğunu belirtmiştir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: “Nâmert ve kahpe bir benlik her şey olabilir ama, Muhammedî olamaz.”1502
43- Allah Hallerini Kötüleştirenlerden Ni’metlerini Geri Alır:
“Allah bize güven ve huzur içerisinde olan bir kasabayı misal verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bunun üzerine Allah yaptıklarına karşılık açlık ve korku elbisesini onlara tattırdı.”1503
Âyetteki bu kasaba genel manâda bir kasaba olabilir.1504 Yani durumu böyle olan bir kasabaya Allah’ın ni’met verdiği, onların da bu nimet yüzünden şımarıp nankörlük ettikleri, bunun üzerine Allah’ın da nimetlerini cezaya çevirdiği her topluluğa orayı ibretlik bir mesel kılmıştır. Orası bu sıfatta mefrûz bir şehir de olabilir, önceki geçmiş şehir veya kasabalardan birisi de olabilir. Cenâb-ı Allah bunu, akıbetlerinin benzerliğinden korkutmak için Mekkelilere örnek vermiştir. Âyetteki “Tattırmak ve elbise” tâbirlerinde istiâre vardır. Araplarda insanların başına gelen belâ ve sıkıntıların “Tatmak”la ifâdesi yaygındır. Hakikat gibi kullanılır. Zarar ve acının algılanışı, acı ve tadı bozuk yemeğin algılanışına benzetilmiştir. Elbiseye gelince o, kişinin giyindiği şey kendisini örttüğü için, başına gelen felâketler, onu bürüyen elbiseye benzetilmiştir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Onları bürüyüp saran açlık ve korkuyu onlara tattırdı. Adetâ onlara açlık ve korku elbisesi giydirdi, demektir.1505 Maksat, “Siz değişirseniz, Allah da, nimetlerini değiştirir” gerçeğini göstererek insanları böyle bir akıbetten sakındırmaktır.1506 “Bu, bir millet kendilerinde bulunan (güzel ahlâk ve meziyyetleri) değiştirmedikçe Allah’ın da onlara verdiği nimeti değiştirmemesi sebebiyledir. Allah işitendir, bilendir.” 1507
44- Gayba Taş Atanlar
“Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi’ diyecekler. Şunu da diyecekler: ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ Gaybı taşlamaktır/bilinmeyen şey hakkında atıp tutmaktır bu. Şöyle de derler: ‘Yedi kişidirler, sekizincileri de köpekleridir.’ De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır.’ O halde, onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında hiçbir çekişmeye girme. Onlar hakkında, konuşup duranlardan hiç kimseye birşey sorma.”1508
Âyet Kehf Sûresi’nin içinde yer almaktadır. Kehf, dağda geniş mağara anlamına gelir. Bu sûre içerisinde yer alan üç önemli kıssadan biri de Ashâb-ı Kehf kıssasıdır. Ashâb-ı Kehf; Hz. İsa (a.s.)’ın dini üzere amel eden bir kaç genç olup, bunlar kendilerini putlara taptırmak veya öldürmek için takip eden Roma toplumu ve bölge valisine karşı mücadele ve dinlerini korumak üzere dağa çıkmış, mağaraya gizlenmişlerdir. Cenâb-ı Hak, onları düşmanlarından korumak ve öldükten sonra dirilmeye ibret ve işaret kılmak için üç yüz dokuz yıl uyuttu. Uyandıkları zaman birkaç saat uyuduklarını sandılar. İçlerinden birisi, birşeyler almak için kasabaya inince bir kaç asır önceki gümüş para, olayın anlaşılmasına yol açtı.
1502] N. Şahinler, s. 143-146
1503] 16/Nahl, 112
1504] Âlûsi, XIV, 242
1505] Zemahşerî, II, 431-432; Beyzâvi, I, 572
1506] Ş. Mansur, s. 30
1507] 8/Enfâl, 53; V. Ulutürk, s. 64-65
1508] 18/Kehf, 22
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece topluma, öldükten sonra dirilmenin uygulaması gösterilmiştir. Özetle verdiğimiz bu bilgiler Kehf Sûresi’nin 9-22. âyetlerinde bize anlatılmaktadır.
Bu kıssa ile ilgili eski semâvî kitaplarda ve mitolojik kaynaklarda çeşitli rivâyetler ve değişik söylentiler vardır. Fakat Kur’an özellikle bu kıssa konusunda kendinden başka kaynaklara baş vurmayı yasaklamış ve böyle bir tavrı “gayba taş atmak” olarak niteliyerek üzerinde tartışma ve akıl yürütmenin gerçeklerden uzak zanni bir bilgi olacağı uyarısını yapmıştır. Çünkü o dönem güvenilir kitapların basıldığı dönem değildi. Bu nedenlerle olaylarla ilgili hikayeler ağızdan ağıza, bölgeden bölgeye yayılıyor ve zaman geçtikçe uydurma olaylar gerçek hikayeye karışıyordu.
İşte yukarıda verdiğimiz âyet, bu hikayede asıl vurgulanan noktanın uyuyanların sayısı değil, olayın öğrettiği dersler olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Bu dersleri şöyle sıralamamız mümkündür:
1) Gerçek bir mü’min hiç bir şekilde haktan dönmemeli ve bâtıl önünde boyun eğmemelidir.
2) Bir mü’min sadece maddî araçlara değil, yalnızca Allah’a güvenmelidir. Dış şartlar ne kadar kötü görünse de, o Allah’a güvenip dayanmalı ve doğru yoldan gitmelidir.
3) Allah’ın söz konusu bir “tabiat kanunu” ile sınırlı olduğunu düşünmek tamamen yanlıştır. Çünkü O, genel tecrübelere aykırı bile görünse, dilediği her şeyi yapmaya kadirdir. O dilediği her yer ve zamanda herhangi bir tabiat kuralını değiştirmeye ve alışılmamış bir “olağanüstü” şeyi meydana getirmeye kadirdir. O denli ki, Allah iki yüzyıldan beri uyuyan bir kimseyi sanki birkaç saatlik uykudan uyandırır gibi, hem de bu zaman sürecinde görünüşünde, giyinişinde, sağlığında hiç bir değişiklik meydana getirmeksizin uyandırmaya kadirdir.
4) Bu kıssa bize Peygamberlerin ve İlâhî kitapların söylediği gibi Allah’ın geçmiş-gelecek bütün insanları tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir.
5) Yine bu kıssa bize, câhil insanların Allah tarafından doğru yolu göstermek amacıyla gönderilen âyetleri (mûcizeleri) esas amacından saptırdıklarını göstermektedir. İşte bu nedenle âhiret inancının bir ispatı olarak gösterilen Mağarada Uyuyanlar mûcizesi sanki bu amaçla gönderilmiş birer aziz imiş gibi şirke bir araç haline getirilmiştir. Özellikle Kehf: 18/21 âyetinin sonunda bazı kişilerin “mutlaka onların üstüne bir mescit yapacağız” ifâdesi şirk temsilcilerinin gerçek yüzlerini ortaya çıkartmaktadır.
Şunu üzülerek ifâde edelim ki bazı müslümanlar, 18/Kehf, 21. âyetinden yola çıkarak Kur’an’ın, doğru kimselerin ve azizlerin mezarlarına anıtlar, türbeler, mescidler, tapınaklar inşâ etmeye izin verdiklerini sanmaktadırlar. Gerçekte Kur’an, diğerlerine gâlip gelerek, tekrar dirilişin ve âhiret hayatının birer sembolü olan mağarada uyuyanların etrafına bir mescit, bir tapınak inşâ eden zâlimlerin sapıklığına değinmektedir. O zâlimler bu iyi fırsatı kötüye kullanmışlar ve şirk’i uygulamak için başka araçlar icad etmişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu açıkça yasaklamışken, bir kimsenin bu âyetten sâlih insanların mezarları üstüne mescid yapmanın helâl olduğunu nasıl çıkarabileceğini anlamak imkânsızdır!
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 321 -
1) “Allah’ın lâneti, mezarları ziyaret eden kadınların, onları mecid edinenlerin ve oralarda mum yakanların üzerine olsun.”1509
2) “İyi bilin ki sizden önce geçen ümmetler peygamberlerinin kabirlerini mescit edinmişlerdir. Sakın siz kabirleri mescid edinmeyin. Ben size bunu nehyediyorum.”1510
3) “Allah’ın lâneti peygamberlerinin kabirlerini mescit edinen Yahûdi ve Hıristiyanların üzerine olsun.”1511
4) “İnsanlar ne garip davranıyorlar: Aralarında sâlih bir insan ölse, onun kabri üzerine mescit inşa ediyorlar ve içine de resimler çiziyorlar. Onlar kıyâmet gününde Allah indinde yaratıkların en şerlileri olacaklardır.”1512
Yukarıda değindiğimiz Nebevi hadislerden, kabirlerin mescit edinilmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an, Hıristiyan rahiplerin ve Romalı yöneticilerin bu günahkar tutumuna sadece bir tarihi gerçek olarak değinmiş ve bu davranışı hoş karşılamamıştır. Bu nedenle Allah’tan korkan hiç kimse, bu âyetten yola çıkarak kabirler etrafına mescit inşa edilmesi fikrini savunamaz. Rivâyet edilir ki Hz. Ömer (r.a.) kendi zamanında Irak’da Danyal (a.s.)’ın kabri bulununca; halka bu kabrin gösterilmemesi ve bulunan yere olduğu gibi gömülmesini emretmiştir.
“Mağarada Uyuyanlar” kıssasından öğrenilecek, yukarıda değindiğimiz derslerden anlaşılacağı üzere, akıllı bir insan dikkatini bunlarda yoğunlaştırmalı ve onların sayısı, isimleri, köpeklerinin rengi ve benzeri bazı şeyleri araştırmaya çalışarak amaçtan sapmamalıdır. Sadece gerçekle değil, yüzeysel şeylerle ilgilenen kimseler zamanlarını böyle araştırma yaparak harcarlar. İşte bu nedenle Allah, Peygamberine şöyle emretmektedir: “Başka insanlar seni meşgul etmeye çalışsalar bile, sen böyle gereksiz ve saçma araştırmalara girmemelisin. Zamanını böyle gereksiz şeylere harcamak yerine dikkatini dâvet görevinin üzerinde yoğunlaştırmalısın.”
İnsanları bu tür gereksiz ve anlamsız araştırmalara teşvik etmemek için Allah da onların gerçek sayısını bildirmemiştir.1513
45- Biri Mü’min Biri Kâfir iki Bahçe Sahibi:
“Onlara şu iki adamı misal ver: İkisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, ortalarında da ekin bitirmiştik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi. Hiç bir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık. Onun (başkaca) geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken: ‘Ben malca senden zenginim, nüfusça da senden daha itibarlıyım’ dedi. Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: ‘Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum’ dedi. Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: ‘Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah’dır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, -her ne kadar beni mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da-: ‘Mâşâallah! Kuvvet ancak Allah’a mahsustur! demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin
1509] Ahmed İbn Hanbel, Tirmizî, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce
1510] Müslim
1511] Ahmed İbn Hanbel, Buhârî, Müslim, Nesâî
1512] Ahmed İbn Hanbel, Buhârî, Müslim, Nesâî
1513] N. Şahinler, s. 147-151
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir de bir daha bulamazsın’ dedi. Nitekim ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup ‘Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım’ diyordu. Ona Allah’dan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada kudret ve hâkimiyet, varlığı gerçek olan Allah’ındır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O’dur.”1514
Bu on iki âyetlik kıssada bu iki kişi insanlara örnek verilmiştir. Bunlar, mefruz veya mevcut iki insandır. Yahut İsrâil oğullarından, biri mü’min diğeri kâfir iki kardeş oldukları yahut da Benî Mahzum’dan iki kardeş oldukları rivâyetleri olduğu gibi, Münkirin Âs bin Vâil olduğuna dâir de rivâyet vardır.1515
Dünya malının geçici şatafatı, işte bazen böyle insanların gözünü döndürür de, insan malına gururlanarak, etrafındakileri küçük görmekle de kalmaz, bir bakarsınız ki Allah ve âhiret endîşesini de aradan çıkarıp atmıştır. Dünya malının kendisine ebedî kalacağı gafletine kapılır. Burada insanın tâ ilk yaratılışından beri mâzîsi kendisine hatırlatılarak, böyle kayıtsız ve sorumsuz konuşmasının nelere mal olacağı gâyet güzel anlatılmaktadır.
Burada geçen önemli bir noktaya tekrar dikkatleri çekmek isteriz. Burada zikredilen münkir, sâdece Kıyâmetin kopmayacağını iddia edip malının yok olmayacağını öne sürdüğü halde, Kur’ân onu hem müşrik ve hem de bizzat Allah’ı inkâr eden kimse olarak anmaktadır. Bu âyetlerden şu gerçek bir daha ortaya çıkmaktadır ki, o da, Allah’ın bir emrini inkâr eden Allah’ı inkâr etmiş olur. Tek mevsimlik geçici bir yeşillik hükmünde olan dünyanın ve dünya malının insanı nerelere kadar götürebileceğinin, bu âyetlerde destanımsı kıssasını görmüş oluyoruz.1516
46- Dünyâ Hayatı:
“Onlara dünya hayatının halinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır; ama sonunda, rüzgârın savuracağı çer-çöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahiptir. O mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür, ama bâkî kalacak sâlih ameller, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.”1517
Bu âyetteki mesel, yani içerisinde temsil bulunan kelâm mânâsındaki lafızlarda, dünya hayatının parlaklığı, gözalıcılıgı ve şatafatı, bununla birlikte çabucak zeval buluşu ve binâenaleyh ona aldanıp âhiretten vazgeçmeme hususlarındaki, onun mesel haline gelen garip ve acîb sıfatı, gökten indirilen bir su ile yeryüzünün bitkilerinin öyle gümrâh yetişip, birbirine girmesine, akabinde kuruyup rüzgârın savurduğu çör-çöp haline gelişine teşbih edilmiştir. Bu meselde, müşebbehün bih suyun kendisi değildir, cümlenin bütününden çıkarılacak olan hey’etdir. O da önce yeşeren, sonra kuruyan bitkilerin halidir.1518 O süs olan mallar, kendisiyle övünülen evlâtlar da böyle geçicidir. Kalıcı olan ise, teşbih, tahmîd,
1514] 18/Kehf, 32-44
1515] İbn Kesîr, III, 83; Beyzâvî, II, 8
1516] V. Ulutürk, s. 65-67
1517] 18/Kehf, 45-46
1518] Âlûsî, XV, 285-286
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 323 -
tevhîd ve her hayırlı iştir.1519
47- Denizler Mürekkep Olsa
“De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkeb olsa ve bir o kadarını katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.”1520
Âyet, Allah’ın kudretinin, büyüklüğünün ve ilminin sonsuzluğunu ortaya koymada insan aklının acizliğini çarpıcı bir örnekle gözler önüne sermektedir. İnsanoğlunun bildiği en geniş ve en derin nokta denizdir. Ve insanlar yazdıkları her şeyi mürekkeple yazarlar. Derin olduklarını kabul ettikleri bilgilerini mürekkeple kaydederler. Verdiğimiz âyet, bütün genişliği ve derinliğiyle denizleri bir mürekkep deryası şekline getiriyor. Ve insanlar bu mürekkeple Allah’ın ilmine delil olacak sözlerini yazıyorlar. Bir de bakıyorlar ki denizler tükenmiş, bitmiş, Allah’ın sözleri ise hiç eksilmemiş. Sonra bir mürekkep deryası daha getiriliyor onlara… Ve yine yazıyorlar… Allah’ın sözlerini bitiremiyorlar. Bir başka mürekkep denizi, bir başka daha geliyor… Ve hepsi tükeniyor yine Allah’ın sözleri devam edip gidiyor.
Bu gerçeklik Lokman Sûresi’nde de aynen tekrarlanmakta ve küçük bir farkla şöyle dile getirilmektedir: “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa; deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine katılarak mürekkep olsa, yine Allah’ in kelimeleri tükenmezdi. Muhakkak ki Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.”1521
Bu örnekteki deniz insanın geniş ve derin sandığı bilgisini temsil eder. Ama bütün genişliğine ve derinliğine rağmen denizin de bir sınırı vardır. Allah’ın ilmini ifâde eden kelimelerin ise hududu yoktur. İnsanoğlu onun sonunu kavrayamaz. Öğrenip kaydetmesi ise kesinlikle mümkün değildir. İnsanoğlu objektif ve sübjektif alemlerdeki esrarın bir yanını keşfetmekle zaman zaman gurura kapılır. İlmi keşiflerin zafer sarhoşluğuna tutulur. Ve o zaman her şeyi bildiğini veya bilme yolunda olduğunu sanır.
Ne var ki az sonra sınırsız ufuklu bilinmezlikler ummanıyla karşılaşır. Ve görür ki henüz attığı adımlar bu ummanın kıyılarında gezinmekten ileri geçmemiştir. Karşısındaki engin okyanus gözleriyle gördüğü ufukların ötesinde hem de çok ötesindedir.
Doğrusu insanoğlunun bildiği ve öğrenebildiği bilgi çok az ve cılızdır. Çünkü bu, Allah’ın sınırsız ilmi karşısındaki sınırlı insan kabiliyetini ifâde eder. Şu halde insanoğlu öğrenebileceğini öğrensin. Bu evrenin sırlarından keşfedebileceğini etsin. Ama hiç bir zaman için burun kaldırıp da ilmiyle gururlanmasın. Çünkü onun bilgisinin en son ulaştığı nokta bütün denizlerin mürekkep olarak önüne sürüleceği nokta kadar olabilir. Ama denizler dolusu mürekkepler biter Allah’ın kelimeleri bitmez.
Kelime anlam ifâde eden düzenli sözdür; ama sözün mutlaka ağızdan çıkması şart değildir. Kelime fiil olur, harf olur, isim olur. Bu anlamda, “yürümek” de bir kelimedir. “Taş” da bir kelimedir, bazı Kur’an sûrelerinin başındaki “Elif, lam, Mim, Sad..” harfleri de birer kelimedir.
1519] Beyzâvî, II, 14-15; V. Ulutürk, s. 51
1520] 18/Kehf, 109
1521] 31/Lokman, 27
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nasıl, ağızdan çıkan sözün, kitaba yazılı sözün aslı, harflerden veya ifâde şekilleri değil, gerideki anlamlarıdır; ses, harf ve kitaplardaki kelimeler ise, aslı bize gösteren şekillerdir. Aynen bunun gibi evrendeki her varlık, her olay, her olgu Allah’ın bir kelimesidir; Allah’ın bilgisindeki ezeli mahiyetlerinin görünür şekil veya biçimleridir.
Kelimeler Kelâm’ı oluşturur. Kur’an’daki her kelime, Kur’an’ı, yani Kelam’ı meydana getirir. Bunun gibi Kur’an’ın açılmış biçimi olan evren de içindeki her varlıkla Allah’ın kelamı, yani “ol” emrinin ürünleridir. Bu bağlamda, Kur’an’da geçen “kelime” ler gerçek anlamını bulmaktadır. Kısaca her varlık Allah’ın kelimesidir ve Allah’ın kelimeleri saymakla bitmez.1522
48- Biçilmiş Bir Ot Ve Sönmüş Bir Kül Yığını Haline Gelenler
“Bu haykırmaları biz onları biçilmiş bir ot ve sönmüş bir kül yığını haline getirinceye kadar devam edip durdu.”1523
Verdiğimiz âyeti daha iyi anlamak isteyenler, bu âyet öncesinde yer alan 11. âyetten itibaren okumaya başlamalıdırlar. Özetle vermek gerekirse bu âyetlerde, dünyada ömürlerini küfür ve zulümle geçiren insanların, dünyadan âhirete geçişleri tasvir edilmektedir. 11-15. âyetlerde Allah’ın, haksızlık eden nice kentleri mahvedip yerlerine başka topluluklar yetiştirdiği; Allah’ın hışmını, azâbını sezince o kavimlerin kaçmaya çalıştıkları bildiriliyor. Sonra onlara hitaben: “Boş yere kaçmak için atlarınızı mahmuzlamayın, içinde şımartıldığınız nimetlere ve yurtlarınıza dönün, siz sorguya çekileceksiniz”1524 buyuruluyor. İşte o zaman zâlimler, dünyada haksızlık etmiş olduklarını anlıyorlar: “Meğer biz hayatımızı haksızlık ederek geçirmişiz”1525 diye suçlarını itiraf ediyorlar.
Ama bu itirafın bir yararı olmaz. Allah onları ot gibi biçip, can çıralarını söndürünceye kadar böyle yalvarırlar, fakat Allah’ın azabı geldikten sonra yalvarmalarının hiçbir yararı yoktur. Kur’an, müslüman milletleri ve toplulukları, kendilerine sunulan yüksek nimetler konusunda daha duyarlı ve kadirbilir olmaya çağırıyor. Düşünebilen bir millet için Allah’a imandan ve O’nun dinine uymaktan daha üstün bir nimet olmadığına işarette bulunuyor. Çünkü bu yüksek nimet insanın geleceğini aydınlatacağı gibi, bulunduğu hayatı İlâhî rahmete çevirecek özelliktedir. Aynı zamanda insanın mânevî boşluğunu bütünüyle doldurmakta ve büyük ümit vâdetmektedir. Ölümün bir geçiş dönemi olduğunu öğretmekte ve hem ferdi, hem aileyi, hem de toplumu eğitip Allah’a kul olma düzeyine getirmekte; sonsuza dek mutlu olabilmenin bütün yol ve yöntemlerini beraberinde taşımaktadır. Dünyada hiç bir makam ve rütbe, hiç bir servet ve ihtişam insanı bu derece mutlu ve ümitli edememiştir ve edemeyecektir de..
Nitekim günümüzde çok gelişmiş ülkelerde insanoğlu refah içinde nefsani bütün arzularını yerine getirmekle beraber yine de bunalım geçirmektedir. Özellikle gençleri tatmin edemeyen maddî refah, cazibesini kaybetmiştir. O bakımdan mânevî boşluk içinde bocalayan nesil bir takım arayışlar içindedir. Kimi uyuşturucu maddelerle, kimi kadınlarla, kimi içki ve kumarla gününü gün etmek
1522] N. Şahinler, s. 152-154
1523] 21/Enbiyâ, 15
1524] 21/Enbiyâ, 13
1525] 21/Enbiyâ, 14
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 325 -
sûretiyle bunalım ve sıkıntısını atmaya çalışmaktadır. Ne var ki, bütün bu arayışlar dertlere deva olamamış, genç kuşakların hem ruhlarını silik hale getirmiş, hem de sağlıklarını bozup tehdit etmiştir. O kadar ki, bazı ülkelerde seksüel sapıklıkların en kötüsü olan homoseksüellik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Bu, Allah’tan uzaklaşan, âhiret inancını kaybeden ve kutsal değerlerle ruhi boşluğunu doldurmayan nesillerin acı sonunu yansıtan bir aynadır.
Ana-babalara, eğitimcilere, devletin yetkililerine düşen en önemli görev, yetişmekte olan gençlere bu aynadaki çirkef manzarayı en ibretli yanlarıyla göstermek ve gerçek huzur ve mutluluğun nerede olduğunu öğretmektir. Yukarıda sözünü ettiğimiz İlâhî nimetler insanoğlunun kapısını gelip çaldığı halde, onu reddetmeleri, bununla da kalmayıp başkalarının da o nimetlerden yararlanmalarına engel olup haksızlığın en çirkinini ortaya koymaları, acıklı bir azabın yaklaşmakta olduğunu fısıldamaktadır. Bu azap ne olabilir? Kur’an ve hadislerin ışığında onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Güçlü bir düşman istilası,
b) Tedavisi çok zor öldürücü hastalıkların yaygınlaşması,
c) Müthiş bir kuraklık ve kıtlığın baş göstermesi,
d) Şehirleri yok edecek, ülkeleri batıracak bir nükleer savaşın başlatılması,
e) İnsanlar arasında güven, huzur, dayanışma, kardeşlik, sevgi ve saygı gibi her türlü birleştirip barıştırıcı bağların kopması,
f) Aile yuvalarının temelinden sarsılıp bunalımlara sürüklenmesi, evlât ile ana-babası arasındaki mânevî bağların kopup otoritenin bütünüyle kalkması bu cümledendir.
Âhiretteki azap ise daha elim ve daha devamlı olacaktır. Kur’ân-ı Kerimgelip geçen milletlerden bu yola sapanların başlarına gelenleri özetleyip bir komprime halinden sunmaktadır. Kahredeci azap geldikten sonra uyanmanın ne yararı olabilir? Tarihte, niçin yaratıldığının hikmetini düşünmeyen, kâinat düzen ve dengesinde Hak’m kudret damgasını görmeyen ve o yüzden ahlaken dejenere olan milletlerin İlâhî emir karşısında “biçilmiş ot misali” etrafa savruldukları ve çok geçmeden belirsiz hale geldikleri anlatılırken, onların yıkılıp yok ediliş sebeplerini çok iyi incelememiz emredilmektedir.
“Onların biçilmiş bir ot ve sönmüş bir aleve” benzetilmelerinin anlamı şudur: Allah onları hem biçilmiş bir ot, hem de alevi dinmiş ateş özellikleri taşıdıklarından dolayı buna benzetmiştir. Yani onlar zulümlerini itiraf ettikleri sözlerini, kökten ot biçer gibi biçinceye ve hareketleri tam anlamıyla dininceye kadar söndürdüler. İşte bu şekilde yüce Allah, bu kâfirleri sakındırmakta, uyarmakta ve hatırlatmaktadır. Eğer bu sakındırmalar onlara faydalı olacaksa…1526
49- Sarhoş Olmadıkları Halde Sarhoş Gibi Görünenler
“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyâmet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer ve her gebe kadın taşıdığını düşürür. Sen o gün insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi
1526] N. Şahinler, s. 155-158
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görürsün. Ama Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”1527
Hacc Sûresi’nin verdiğimiz bu âyetlerinde, kendini nefsani duyguların peşine takıp da her türlü kutsal değeri unutan veya inkâr eden insanlar uyarılmaktadır. Ve şu görünen mükemmel düzeni kuran Yüce Yaratan’ın bir gün bu düzeni bozacağı, azabının ise nankörler hakkında pek şiddetli olacağı ağır bir ifâde ile vurgulanmaktadır.
Âyet, bütün insanlığı kapsayan evrensel bir sesleniş: “Ey İnsanlar!” diye başlamakta ve tüm insanlığı Allah’tan korkmaya çağırmaktadır. Bunun yanında “kıyâmet saatinin zelzelesine” dikkatleri çekmektedir. Evet, bir zelzele olduğu söyleniyor ama nasıl bir bir zelzele? Tarifi mümkün değil, sadece o sarsıntı “büyük bir şey” olarak nitelendiriliyor. Ve ardından açıklama kısmı geliyor. O zaman anlıyoruz ki, bu sarsıntı bizim bildiğimiz korku ve dehşetlerden çok farklı. Bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu tabloda emzikli kadının emzirdiği yavruyu unuttuğunu görüyoruz. Evet öyle dehşete kapılmış ki, bakıyor ama ne yaptığını bilmiyor. Ve işte karşılaştığı o dehşet ve şiddet yüzünden çocuğunu düşüren hamile kadınlar da tabloda görülmeye başladılar. İnsanlar gözüküyor şimdi. Sarhoş gibi, ama sarhoş değiller. Baygın bakışlarından ve düzensiz adımlarından sarhoş oldukları sanılıyor. Fakat hiç de öyle değil... Yığmlarca hareketler, kalabalıklar, dalgalanmalarla dolu bir tablo bu.. İnsan bu âyetleri okurken hayaliyle o tabloyu kavramaya çalışıyor ve içindekileri gözüyle teker teker görür gibi oluyor.
Ama korkunç dehşet birdenbire sarsıveriyor onu, Her şeyi unutuyor, derinliğine tabloyu kavrayamıyor. Bu öyle korkunç, öyle büyük bir dehşet ki kelimelerle ifâde etmek imkânsız. Sadece insan ruhundaki tesirleriyle anlaşılabilir. Emzirdiklerini unutan analar, çocuğunu düşüren hamile kadınlar ve sarhoş olmadıkları halde sarhoşlar gibi sarsak sarsak yürüyen insanlar.. Bir anne, memesi ağzındaki yavrusunu neden unutur? Ancak düşünce ve idrakten eser bırakmayan korku ve dehşetten: “Ama Allah’ın azabının çok çetin olmasındandır.”
Kıyâmet olayının meydana gelmesiyle mevcud düzen bozulup altüst olur. Ancak bu olayı doğuran sarsıntı öylesine ani ve şiddetli olacak ki, canlı olan her şey şaşıracak, ne yapacağını düşünemeyecek. Böyle bir olayı kimlerin göreceği, kimlerin ona şâhid olacağı belli değildir. Ama mevcud düzenin bütünüyle bozulmasını gerçekleştirecek bu olayı meydana getiren Allah’ın ne kadar üstün bir kudrete sahip olduğu söz konusudur. Elbette O’ndan korkmamız gerekmektedir. Çünkü koyduğu kanunlar, hazırladığı plan ve programlar aksamadan, şaşmadan hedefine doğru gitmektedir. O’nun planına uyanlar mutlu olurlar, uymayanlar kendilerine haksızlık etmiş bulunurlar. İşte önemli olan bu inanca sahip olmak ve hayatı bu doğrultuda düzen ve dengede tutmaktır.
Kıyâmet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yeraldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların hesap vermek üzere Yaratıcı’nın huzurunda, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde kıyam etmesidir. O gün Allah bütün tartışmaları sonuçlandıracak, çelişmeleri bitirecek ve hayat macerasından herkesi hesaba çekerek iyilikle kötülüğün karşılıklarını verecektir.1528
1527] 22/Hacc, 1-2
1528] 2/Bakara, 113; 3/Âl-i İmran, 185; 4/Nisâ, 87; 22/Hacc, 9
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 327 -
Buraya kadar anlattıklarımız, kıyâmetin akla ilk gelen mânâsıdır. Kur’an iyi tetkik edildiğinde görülür ki, bu büyük ve genel kıyâmetten başka sayısız küçük kıyâmetler, varlıklar dünyasını doldurmuş bulunmaktadır. Hayat sahnesinde her an milyonlar ve milyonlarca kıyâmet yaşanmaktadır. Kâinat bünyesinde bir hiç denecek kadar küçük bir yer tutan insan vücudunda da, her an binlerce kıyâmet yaşamaktadır. Her varlık birçok kıyâmete sahnedir. Fakat her varlık daha büyük bir varlığın sahne olduğu kıyâmetlerden de biridir. Binlerce kıyâmete sahne olan bedenimiz, bir gün, büyük kürenin kıyâmetlerinden biri olacaktır. Ve o büyük küre de, bir gün içinde bulunduğu güneş sisteminin kıyâmetlerinden birine konu teşkil edecektir. Güneş sistemi, içinde bulunduğu bir başka bütünün parça kıyâmetleri olacaktır. Kur’an’ın eşsiz ifâdesiyle; “Yaratıcı’nın yüzünden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm ancak, O’nundur ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”1529
Kur’an ve hadis iyi tetkik edilirse görülür ki, onlarda geçen kıyâmet kelimesi, şuraya kadar açıkladığımız kıyâmetlerden bazen birini, bazen öbürünü, bazen de hepsim birden ifâde eder. Hadis veya âyet, bir sosyolojik değerlendirme yapıyorsa, kıyâmet sözü “toplumun çöküşü” anlamını taşıyacaktır. Örneğin, bir hadiste: “Emânetler, görevler lâyık olmayanlara verildiğinde kıyâmeti bekle” denilmektedir. Çünkü; emânetlerin ehil olmayan ellere geçmesi toplumu yıkar. Yani, burada bir “sosyolojik kıyâmet” söz konusudur.
İsrâ Sûresi, 16. âyet şöyle diyor: “Biz bir ülkeyi batırmak istediğimiz zaman, onun servet ve refahla şımarmış kesimlerine emirler veririz. Ve onlar, bu emirlere sırt döner, yönetimi kötülüğe alet ederler. Bunun üzerine, o ülkeyi batırmak gerekli olur ve biz onun altını üstüne getiririz.” Burada da bir sosyolojik kıyâmet tablosu çizilmektedir. Toplumu sömüren şımarmış, azmış odaklara Yaratıcı Kudret fırsatlar veriyor, fakat onlar buna kulak asmayarak zülüm ve tahriplerine devam ediyorlar. Nihâyet, o toplum batıyor. Biz bu batışları, değişik isimler ve tablolar olarak seyrediyoruz. Sistemler, rejimler değişiyor, devrimler birbirini izliyor, imparatorluklar dağılıyor ve nihâyet dünya haritası durmadan değişiyor. Bütün bunlar din terminolojisindeki kıyâmet deyişinin belirişleridir.1530
50- Müşriğin Hâli-Gökten Düşenler
“Allah’a ortak koşmadan, hâlis olarak Allah’ı birleyenler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir.”1531
Bu âyet-i kerîmede müşriğin halini canlandıran çok zengin bir temsil vardır. Bir çok hey’etten çıkarılmaktadır. Bu temsildeki iki teşbihin, teşbihi mürekkeb veya teşbih-i mufarrak olduğu hususunda müfessirlerce değişik değerlendirmeler yapılmıştır. Eğer teşbih mürekkeb ise, mânâ şöyle oluyor: Allah’a şirk koşan kendisini sonu olmayan bir helâk ile mahvetmiştir. Onun hali, gökten düşen ve onu kuşlar kapan ve kuşların midesinde parçalanıp dağılan yahut da rüzgârın onu birtakım uzak helâk yerlerine sürükleyip savurduğu kimsenin haline benzer. Teşbih mufarrak alınırsa, îman, yüksekliği bakımından göğe; îmanı terk edip Allah’a şirk koşan müşrik kimseyi de gökten düşene; fikirleri dağıtan nefsânî
1529] 28/Kasas, 88
1530] N. Şahinler, s. 159-163
1531] 22/Hacc, 31
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzuları da gökten düşeni kapan kuşlara; İnsanı sapıklık vadisine süren şeytanı, estiği zaman helâk edici uçurumlara sürükleyen ve düşüren rüzgâra benzetmiş oluruz.1532 Şirk ile insan îmanın zirvesinden, küfrün alçaklığına düşmüş olur. Çünkü aşağılık hevâ ve hevesler fikirleri dağıtır. Şeytan da insanı sapıklığa sevkeder. Âyetteki atıf harfi “Ev”, tahyîr için alınırsa, müşrik ya ona, ya buna benzer demektir. Tenvî’ için alınırsa, müşrikler çeşitlidir; hiç kurtuluşu olmayanlar olduğu gibi, tevbe ile kurtulabilecek olanları da bulunur gibi, bir manâyı da anlatır.1533 Bu düşüş mürted hakkında olursa manâ açıktır. Başkaları hakkında ise, fıtrat itibârıyla ve ondaki potansiyeli fiil yerine koymak sûretiyle olur.1534 Müşriğin parçalanması şirki yüzünden yüksekten (ulvîlik) düştüğünde ilk hatıra gelen durumdur. Yâni semâdan düşer ve parçalanır.1535 Zâten şirkte dağınıklık ve parçalanma esastır, birlik yoktur.1536
Bu âyetteki temsil bizim hatırımıza bir de şöyle bir mânâ doğurmaktadır. Bir kimse şirke düşünce, artık o, hakîkî sahibinden bağını koparmış, sahipsiz kalmıştır. Manen îman’ın yüceliğinden ayrılarak sükût eden sahipsiz kimseyi, her gücü yeten ve hattâ yırtıcı hayvanlar ve kuşlar bile kapıp parçalar. Şirk işte böyle helâk edicidir.1537
Bu âyette “gök” insanın asli fıtratı anlamındadır. İnsan başkasının değil Allah’ın kuludur ve yaratılıştan tevhid ilkesini kabule hazırdır. Bu nedenle peygamberlerin dâvetini kabul edenler fıtratlarında sabit kalırlar ve yükselirler. Bunun aksine Allah’ı inkâr eden veya O’na ortak koşan kimse ise bu asli fıtrat “gök”ünden düşer. İşte o zaman ya örnekteki düşen adamı kapan kuşlara benzer, lider ve şeytanların Kur’anı olur, ya da örnekteki rüzgâra benzeyen arzu, istekler veya nefsinin kölesi olur. Bunlar onu diğer tarafa doğru alçaltırlar ve sonunda onu sapıklığın en derin çukuruna götürürler.
Âyetin sonundaki “sahik” kelimesi “sahak” tan türemiştir. Parçalanmış, ezilmiş anlamına gelir. Sahik, içine bir şey düştüğünde parçalanacak kadar derin bir yere denir. Burada ise sahik, ahlaki ve düşünce bakımından, içinden çıkılması mümkün olmayan derin uçurumlar anlamında mecazen kullanılmıştır. Yani böyle bir yere düşen kimse, ahlâken paramparça olur.
Bu gerçekten, Allah’a şirk koşan insanların dosdoğru bir tasviridir. Onlar imanın o üstün zirvelerinden yuvarlanarak yokluğun içerisine gömülüyorlar ve mahvoluyorlar. Çünkü dayandıkları ana kaynağı kaybediyorlar. Tevhid kaidesinden mahrum bulunuyorlar. Sığınacakları emniyetli sığınağı yitiriyorlar. Arzu ve heveslerin elinde paramparça oluyorlar. Hurafeler onları parçalıyor ve yerlerini savuruyor. Çünkü onlar sarsılmaz kaynağa sarılmıyorlar. Kopmaz ipe bağlanmıyorlar, sabit bir kaideye oturmuyorlar. Ve kendilerini içinde yaşadıkları kâinata bağlayan bağlardan mahrum bulunuyorlar.
Şirk Kur’an’da türevleriyle birlikte 150 küsur yerde geçer. Bunların çoğu fiil
1532] Zemahşerî, III, 12-13
1533] Beyzâvi, II, 91
1534] Âlûsî, XVII, 149
1535] H. Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, II, 573 de böyle mânâ vermiştir, İstanbul, 1957
1536] 39/Zümer, 29; 12/Yûsuf, 39
1537] Elmalılı, V, 3403; V. Ulutürk, s. 67-68
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 329 -
halinde (geçmiş ve şimdiki zaman kipleri) yer alır. Bu demektir ki şirk insanlık bünyesinde bir pasif kavram değil, bir sürekli aktivitedir. Din dilinde şirk, Allah’a, yani tek olan Yaratıcı Kudret’e zatında (sayı olarak) veya tasarrufunda (yapıp etmelerinde) ortak tanımaktır. Başka bir deyimle, şirk: “Ulûhiyetin özelliklerinden birini bir başkasına tanımaktır.” Bu, açık ve şuurlu olursa “açık şirk”, örtülü ve şuursuzca olursa “gizli şirk” adını almaktadır.
Her şeyden önce, “şirk çok büyük bir zulümdür.”1538 Zulüm, karanlık, mânâsında olduğuna göre şirk tam bir karanlık, tam bir kaostur. İşte yukarıda verdiğimiz âyet şirkin insanı sürüklediği kaosu, boşluğu, huzursuzluğu anlatmaktadır. Şirk, varlık ve oluşun yaratıcı prensibine ters düşmek olduğundan, prensibin bir uzantısı olan insanı desteksiz, yolsuz ve yönsüz bırakmaktadır. Yaratıcı şuurla bağı kopan insanın varlıkla kaynaşması tarumar olur ve oluşun ahengiyle perdeleri uyuşmadığı için sürekli didiklenir ve dejenere olur. Bu dejenerasyon öylesine ileri bir noktaya varır ki, şirkin sana öz evladını öldürmeyi bir meziyet olarak gösterebilir.1539
Demek oluyor ki, şirk, Yaratıcı Kudret’in niteliklerini yaratılmışa vererek, oluşun yolunu tıkıyor. Yahut da, oluşun sunduğu armoniyi bozup varoluş zevkini lekeliyor. Bu yüzdendir ki, “Allah’a şirk koşan, çok büyük bir sapkınlık ve karmaşa içine düşmüş olur.”1540
Kur’ân-ı Kerim, şirkin, Allah’ın sınırsız merhametine bağlı affın dışında kaldığını ifâde eder.1541 Bunun daha açık anlamı şudur: Şirk içinde bu alemden ayrılanlar, Allah’ın affını bekleyemezler. Çünkü İlâhî af, varlık ve oluştaki Yaratıcı prensibin bir aktivitesidir. O prensibe inanmayanın o aktiviteden bir şey beklememesi gerekir. Nitekim şirk içinde öbür aleme geçenlere orada, rahmet ve bağış dilediklerinde şöyle denecektir: “Allah’a ortak koşmada dayandıklarınız, ortaklarınız nerede?”1542
Şirk dışında kalan tüm günahların, Allah istediği takdirde, affedileceğini Kur’an açıkça bildiriyor.1543 O halde şirkten ve onun sonuçlarından kurtulmak sadece tevhidi kabul ve ikrar ile mümkün olmaktadır. Bundan doğal ve adil bir sistem düşünülemez. Varlığını kabul etmediği bir kudretten bir şey beklemek kimsenin Hakkı değildir. Şirk, Kudret’in varlığını inkârdır. Ve kudret bunu bağışlamıyor. Kudret’i kabul edip yanlışlar, isyanlar sergileyenler ise, varlığını kabul ettikleri rahmet kaynağına sığınabilirler. O, dilerse onları bağışlar, dilerse hak ettikleri cezayı çektirir.1544
51- Sahte Tanrılar hakkında
“Ey insanlarl Size bir temsil getirildi, simdi onu dinleyin: O Allah’dan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek
1538] 31/Lokman, 13
1539] 6/En’âm, 137
1540] 4/Nisâ, 48
1541] 4/Nisâ, 48, 116
1542] 6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 63
1543] 4/Nisâ, 48, 116
1544] N. Şahinler, s. 164-167
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlardan bir sey kapsa onu sinekten kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de!”1545
Bu âyetin mânâsı şu demektir: Şu garip hale bakın: Sizin ilâh yerine koyup taptığınız putlar, bir araya toplansalar, Allah’ın en zayıf ve diğerlerine göre en basît bir yaratığını bile yaratamazlar. Yaratma şöyle dursun, sinek onlardan bir şey kapsa, onu bile kurtaramazlar, isteyen de âciz, istenen de. Âyetteki “isteyen”, putlardan dileklerde bulunan müşrikler, “İstenen” de, putlar olabileceği gibi, kendisinden sineğin kopardığı parçayı isteyen put, istenen de, onu geri vermeyen sinek olabilir.1546 İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyete göre, puta tapanlar, putlarına koku ve bal sürerler, üzerlerine de kapıları kilitlerlermiş. Delikten giren sinekler balı yerlermiş. Putlar kendilerini sineklerden koruyamazlarmış. Âyette Kureyş müşriklerinin câhillikleri, akıllarının zayıflıkları başlarına vurulur ve şeytanın onları nasıl hükmü altına aldığı bu temsille gözler önüne serilir.1547
Âyette her ne kadar cansız putlar öne çıkarılmış gibi görünüyorsa, canlı, cansız, akıllı, akılsız her türlü Allah’tan başka mabud kabul edilen sahte tanrılar bu âyetin şümûlüne girer.1548 Çünkü âyetin baş tarafı yaratmayı esas almaktadır. Akıllı olsun olmasın hiç bir varlık, değil bir sineği, bir zerreyi bile yaratamaz. Yaratıcı tek olduğu için hak ma’bûd da tekdir, o da Allah Teâlâ’dır. Âyetin son cümlesinin el-meselü’s-sâir (atasözü) haline geldiğini yukarıda belirtmiştik.1549
52- Kâfirlerin Amelleri
“İnkâr edenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder; fakat oraya geldiğinde hiçbirşey bulamaz. Orada Allah’ı bulur ve O da onun hesabını görür. Allah, hesabı çabuk görendir. Veya (o ameller) engin denizin karanlıklarına benzer, onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar... İnsan elini uzattığı zaman nerede ise onu bile göremez. Allah’ın nûr vermediği kimsenin nûru olmaz.”1550
39. Âyette kâfirlerin amelleri, bu sefer bir seraba benzetiliyor. Onu su zannedip yaklaştıklarında, haybet ve hüsranla karşılaşıyorlar. Çünkü amellerini bâtıl tanrılarına yaklaşmak için yapmışlardı.1551 Bu meselde kâfir de susuz kalan kimseye benzetilmiştir. 40. Âyette ise, kâfirlerin iyi diye güvendikleri amelleri, kara kara bulutlarla kaplı havada, derin denizlerde, birbiri üstüne binen dalgaların karanlıklarına benzetilmiştir. Yahut da iyi amelleri, âhirette bir serap gibi, kötü amelleri de karanlıklar gibi olacaktır. Yahutta onlar dünyada karanlıklar gibi, âhirette bir serap gibi olacaktır. Bunlar öyle koyu karanlıklardır ki, insan elini çıkarınca nerede ise kendi elini göremez.1552 Âyet, dehşetli bir sahne temsil ve tasvir etmektedir. Bu temsildeki ikinci örnek, onların hissiyat, fikir, itikâd ve zihniyetlerine de şâmildir (Elmalılı, V, 3526). Allah’ın nûr vermediğinin nûru olmaz. Bu mefhûmun muhalifinden, mü’minlerin amellerinin âhirette kendilerine bir
1545] 22/Hacc, 73
1546] Beyzâvî, II, 100; Ş. Mansûr, s. 248
1547] Zemahşerî, III, 23; Hakim Tirmizi, s. 11
1548] Âlûsi, XVII, 202
1549] V. Ulutürk, s. 69-70
1550] 24/Nûr, 39-40
1551] Ş. Mansûr, s. 334
1552] Beyzavî, II, 129-130
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 331 -
nûr getireceği anlaşılabilir.1553
53- Nûr Temsili
“Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûru, içinde lâmba bulunan bir kandil yuvasına benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne doğuya ve ne batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Bu öyle (saf) bir yağdır ki ateş değmese de nerdeyse ışık verecektir. (Bu ışık da) nûr üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nûruna iletir. Allah insanlara (böyle) misaller verir. Allah her şeyi bilir”1554
Bu âyetteki nûr temsili çok çeşitli şekillerde izahlara yol açmıştır. Mânâsı müteşâbihdir. Bu âyet hakkında müstakil eserler bile yazılmıştır. İmam Gazzâlî (505/1111)’nin Mişkâtü’l-Envâr’ı bunlardandır. Bu mesel, Kur’ân-ı Kerim’de kâmin (gizli) meselin güzel bir örneğini teşkil eder; Allah göklerin ve yerin nûrudur, demek, Allah gökleri ve yerleri aydınlatan nûrun yaratıcısıdır, göklerin ve yerin münevviri yani aydınlatıcısıdır, göklerin ve yerin nûrunun sahibidir, gibi mânâlara gelir. Yani yaratılmış nûr, mânâsında değildir. Çünkü o nûrun yaratıcısı olduğunu Allah Teâlâ Kendisi En’âm sûresinin birinci âyetinde haber vermektedir. Eşya nasıl ışıkla görülüp biliniyorsa, bütün varlıklar da ancak Allah Teâlâ ile varlık kazanmakta ve O’nun kayyûmiyyeti ile varlıkta durmaktadırlar. Bütün Âlemleri meydana çıkaran, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri ve gönülleri şenlendiren O olduğu için, mecazen, “Allah göklerin ve yerin nûrudur.” denilmiş olabilir.1555 Bu âyete göklerin ve yerin müdebbiri, yani idare edeni mânâsı da verilmiştir.1556 Yine bu âyetin mânâsı olarak,”Gökler ve yer ehlinin hadîsi, yani yol göstericisi” rivâyeti de vardır.1557 Bunlar, O’nun nûruyla yollarını bulurlar. Bu nûrun göklere ve yere izafesi, çok parlak, geniş, hissî ve aklî, onların her türlü nûrunu ihtiva etmesinden dolayıdır.1558
İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr isimli eserinde, “Esas nûr Allah’tır. O’ndan başka nûr yoktur. O küllî nurdur. Çünkü nûr, eşyanın kendisiyle keşfedildiği şey demektir(...) Duyular alemindeki bütün eşya ve renkler, o nûr olmasaydı, meydana çıkamazdı, hatta var olamazdı. Gerçek varlık Allah olduğu gibi, gerçek nûr da O’dur. Bütün nurlar O’nun nûrundan müsteârdır.” der.1559 İmam Fahreddin er-Râzî (606/1209) “Allah’ın göklerin ve yerin nûru olmasının mânâsı, gökler ve yer ehline hidâyet etmesidir.” der ve İmâm Gazzâlî’yi yukarıdaki görüşünden dolayı tenkid eder.1560 “O’nun nûrunun benzeri, içinde lamba bulunan kandil yuvası gibidir.” kısmındaki nûrun, gökler ve yerdeki aklî ve sem’î deliller olduğu, Kur’ân olduğu, nitekim Kur’ân’a “nûr” da denmektedir,1561 hak ve hakikat olduğu benzetme yönünün aydınlık ve açıklık olduğu, Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfat’in da olduğu gibi, mü’minin kalbindeki hidâyet mânâsına geldiği, iman mânâsında olduğu ve Hz. Muhammed (a.s.) demek olduğu gibi çok çeşitli mânâlara mütehammil bir
1553] V. Ulutürk, s. 58-59
1554] 24/Nûr, 35
1555] Elmalılı, V, 3515
1556] Âlûsi, XVIII, 164; Ş. Mansur, s. 79
1557] Taberî, XVIII, 135
1558] Beyzavî, II, 127
1559] Mişkât, s. 20 vd.’den özetle
1560] et-Tefsîrü’1-Kebîr, XXVIII, 230; I, 122
1561] Nisa, 4/174
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
temsildir.1562
“Mü’minin kalbi kandil gibidir.” de denilmiştir.1563 Mişkât (kandillik) parlaktır, içinde de parlak cam vardır. O cam fanusun içerisinde de, çok parlak bir lamba vardır. Lambanın camı, sanki inciden bir yıldız gibi parlamaktadır. Mübarek bir zeytin ağacından yakılır. O ağaç ne şarka ne garba kapalıdır. Her taraftan güneş alır. Bu ağartan elde edilen zeytin yağı o kadar berraktır ki, nerede ise, ateşlemeden, kendisi parlayacak. Bütün bunlar içiçe nûr halkalarıdır. Bu, nûr üstüne nurdur. Mü’minin kalbi, mişkâte, Hz. Peygamber (s.a.s.) de, cam fanusa (zücâceye) benzetilmiştir; Bu cam, ne doğuya ne batıya mensub olmayan, yani nûrunu ilâhî vahiy ile, Alîah’dan alan bir camdır. Kandilin yağı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, o kadar kabiliyetli olduğunu gösterir ki, nerede ise kendisi hidâyetle parlayacak. Onun kalbindeki ve dilindeki ise Kur’ân’dır ve en içteki lamba (misbah) ile temsil edilmiştir. Bütün bunlar içice, Allah’ın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e vahiy akımını vermesiyle, nûr üstüne nûr misali, mü’minin kalbi olan mişkâtta aydınlık saçarlar.
“Allah dilediğini nûruna ulaştırır.” kısmındaki nûr kelimesi ise, İslâm diye tefsir edilmiştir. Allah insanlara böyle temsiller getirir ki, onlar ilâhî gerçekleri anlasınlar... Kâinat, Allah’ın bir nûr tecellîsidir. Çünkü maddenin en küçük parçası olan atomlar parçalanınca, ışık, ısı ve enerjiye dönüşmektedir.1564 Bu âyet işte böyle çok yüklü mânâlar taşıyan bir temsildir. Şüphesiz her şeyin en doğrusunu Allah bilir.1565
54- Körlük İçinde Şaşkınca Dolaşanlar
“Âhirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yapmakta olduklarını süsleyivermişiz; böylece onlar, “körlük içinde şaşkınca” dolaşmaktadırlar.”1566
Âhirete inanmak imanın bir rüknüdür. Tevhid ve peygamberlik kurumuyla beraber bir mü’min, buna da inanır. Ancak bu husus burada, onun asıl önemli yönünü ortaya koymak için ayrıca zikredilmiştir. Burada gaye, âhirete inanmayan kimseler için, Kur’an’ın öğrettiği yolu takip etmenin imkânsızlığını vurgulamaktır. Çünkü bu şekilde düşünen kimselerin, hayır ve şer konusundaki ölçülerini doğal olarak bu dünyada görülen sonuçlar tayin eder. Bundan dolayı, bu gibi insanların hayrı ve şerri âhiretteki kazanç veya kayıp ölçüsüyle tayin etmeyi hedef alan herhangi bir nasihati veya hidâyeti kabul etmeleri mümkün değildir. Onlar, dünyevi kazanç ve âhiretle ilgili menfaat arasında kaldıkları ilk durumda, âhiret kayıpları hususunda en ufak kaygı duymaksızın kendilerini rahatlıkla dünya menfaatlerinin bulunduğu yöne bırakıverirler.
“Yaptıklarının kendilerine süslü/güzel gösterilmesine” gelince, bu Allah’ın tabiattaki kanununun (Sünnetullah) ve insan ruh yapısının/mantığının bir sonucudur. İnsan, hayattaki mücadele sonuçlarının sadece bu dünya ile sınırlı olduğuna, dünyada yaptığı işlerden dolayı hesaba çekilmeyeceği ve neticede, yaptıklarının hayır veya şer olduğu konusunda karar verecek herhangi bir mahkemenin varlığına inanmadığı zaman, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak hayata karşı, kendi
1562] Âlûsî, XVIII, 165-166
1563] Hakim Tirmizî, s. 12
1564] S. Ateş, s. 353; V. Ulutürk, Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, s. 156-159
1565] V. Ulutürk, s. 70-73
1566] 27/Neml, 4
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 333 -
iç dünyasında maddeci bir görüş ve anlayış geliştirir.
Yine aynı şekilde kişi, dünya hayatında işlediği amellerin gerçek değerleriyle uygun olarak mutlaka karşılık göreceği bir öte dünya hayatının varlığına inanmazsa, o kimse doğal olarak hayat konusunda bencil bir kanaate sahip olur. Bunun neticesi olarak, Hak ile bâtıl, hayır ile şer ve ahlak ile ahlaksızlık arasında geçen her türlü mücadele bu insana bütünüyle mânâsız gelir. O takdirde kendisine, zevk ve neşeyi, maddî gelişme ve serveti, güç ve otoriteyi sağlayan her şey ona göre iyi olacaktır. Bunları sağlayan hayat anlayışı, hayat tarzı ve ahlak sisteminin şu veya bu felsefeye dayanmış olması onun için önemli değildir.
Sonuçta, böyle bir kimsenin, hak ve gerçekle ilgisi kalmaz. Onun tek düşüncesi, sadece bu dünya hayatının başarılarını elde etmek ve nimetlerini devşirmek olacaktır. Bunları elde etme kaygısı ister istemez onu, her konuda yoldan çıkaracaktır. Daha sonra bu kanaatle dünya menfaatini elde etmek için yapacağı her hareket, ona güzel ve hoş görünecektir. Ayrıca, kendisi gibi dünya nimetlerini elde etme konusunda aşırı tutku göstermeyen, bu hususta fazla bir şey yapmayan ve bu gaye için hiçbir ahlaki sınırlamayı tanımadan her şeyi göze almayanları da saf kimseler olarak görecektir.
Allah insan nefsini, hidâyet işaretlerine gönlünü açtığı zaman hidâyete gidebilecek tarzda, hidâyet ışıklarına gönlünü kapadığı takdirde körelecek tarzda yaratmıştır. Gerek hidâyete erme, gerekse körelme halinde Allah’ın geçerli iradesi tecelli eder. Verdiğimiz âyette âhirete inanmayanlar için Allah’ın kanunu hükmünü yürütmüş, bu insanlara arzu ve isteklerini kendileri için süslü ameller şeklinde göstermiştir. Buradaki güzel gösterişin ifâde ettiği anlam budur. Bu kötü hareketleri kendilerine güzel göründüğü için onlar bocalayıp kalmakta, iyi ile kötü arasında ayırım yapamadıklarından doğruyu bulamamakta, körlük içinde şaşkınca yuvarlanmaktadırlar.
Gerçekte Allah’ın, inanmayanların işlerini gözlerinde süslemesi, yarattığı sosyolojik yasasına işarettir. İnsan düşünmeden, babasından, dedesinden gördüğü şeyleri yapa yapa o işe öyle alışır ki artık onu yapamayınca duramaz, rahat edemez olur. Aslında yaptığı iş kötü de olsa, insan alıştığı işi iyi sanır. Bu toplumda sosyolojik yasaların bir sonucudur. Yaptığı iş, insanın gözünde süslenir. Onu süsleyen, düşünmeden o işi yapa yapa kazandığı alışkanlıktır. Alışkanlık, Allah’ın yarattığı doğal yasalar sonucunda oluşur, ama insan iradesini kullanırsa kötü alışkanlıklardan kurtulabilir. Düşünmeyince, iradesini kullanmayınca da toplumdan edindiği alışkanlıkların Kur’anı olup gider. Bu alışkanlıklar, Allah’ın yarattığı psiko-sosyolojik yasalar sonucu meydana geldiği için Allah’ın, onların yaptıkları işleri gözlerinde süslü gösterdiği şeklinde ifâde ediliyor. Bu ifâde onları düşünmeğe ve bu kötü işlerden vazgeçmeye çekme amacına yöneliktir. Bu maksatla söylenmiş olan bu ifâdede bir kınama vardır.
Biz de bugün hatasında ısrar eden insan için: “Allah bir kere gözünü kör etmiş” deriz. Bu sözümüzle o adamın inatçılığını, düşüncesizliğini anlatmak isteriz. Yoksa amacımız o kişinin hatasını Allah’a yükleyip onu sorumluluktan kurtarmak, temize çıkarmak değildir, “onların amellerini süsledik” âyetinin amacı da âhireti inkâr edenlerin düşünmeden hareket ettiklerini vurgulamaktır. Âhiret, Kur’ân-ı Kerim’de en çok geçen terimlerden biridir. Kelime anlamıyla, sonra, sonradan gelen, daha sonra olacak olan demektir. Kur’an bu kelimeyi, karşıtı olan ulâ
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(önceki, önce olan) kelimesi ile birlikte kullanır. Âhiret-ulâ ilişkisinde Kur’an’ın benimsediği evrensel prensip şöyle verilmektedir: “Şu bir gerçek ki, âhiret senin için uladan daha hayırlıdır.”1567
Âhiret kavramı, Kur’an diyalektiği açısından baktığımızda şöyle ifâdeye konulmaktadır: İçinde bulunduğumuz anın ardından gelen zaman ve içinde bulunduğumuz boyutun üstündeki boyut. Âhiret mutlak anlamda daha sonrası şeklinde ifâde edilebilir. Bulunduğumuz an ve boyut ne olursa olsun, onun bir sonrası ve üstü vardır. O halde, âhirete iman, en geniş anlamda, hayatın ve oluşun sürekliliğine imandır. Her an bir önceki ana göre âhirettir. İnsan bu âhiretler serisinden her birinin hesabını vermek durumundadır. Burada Hz. Peygamberin iki hadisini hatırlatmak gerekir: “İki günü birbirine eşit geçen aldanmıştır.” Ve: “Ben her gün 70 kez Allah’tan affımı dilerim.” Bu hadislerde ortaya konan espri, yaratıcı ruhun her an yeni bir oluş sergilediği ve bir önceki halini noksan gördüğü gerçeğidir.
Kur’ân-ı Kerim’in âhiretle ilgili tespitleri incelendiğinde, şu sonuçlara ulaşılabilmektedir: “Her sonraki an bir öncekinden daha ileri ve üstündür. Çünkü hayat geriye adım atmaz.” Gidiş sürekli iyiye ve güzeledir. Bunlardan çıkabilecek bir sonuç da şudur: Sonsuz sayıda âhiret vardır. Çünkü oluşun ve insanın tekamül aşamaları sonsuzdur. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Kur’ân-ı Kerimâhiretle insanlığın son hesap gününü de kastetmektedir ki, biz bunu günlük dilde mahşer, bazen de kıyâmet terimleri ile ifâde etmekteyiz.
Bu son anlamda âhiret, Kur’an’da âhiret hayatı ve âhiret yurdu olarak dile getirilmektedir ki, en geniş anlamıyla, ölümden sonraki hayat demektir. Ve bu anlamda âhirete iman Kur’an’ın sonsuz kurtuluşu garantilemede şart koştuğu kabullerden biridir.1568
55- Dişi Örümceğin Evi-Allah’tan Başka Dost Edinenlerin Hali
“Allah’dan başka dostlar edin(ip onlara bağlan)anların hali, kendisine bir ev yapan örümceğin hali gibidir. Hâlbuki evlerin en çürüğü örümcek yuvasıdır, keşke bunu bilselerdi Doğrusu Allah, Kendisini bırakıp da yalvardtkları şeyi bilir. O güçlüdür, hikmet sahibidir. Biz insanlara bu misalleri veriyoruz ama, onları ancak âlimler anlar.”1569
Bu âyetteki temsilde, putlara tapan müşriklerin dini, örümcek yuvasına benzetilmiştir, o kadar çürüktür.1570 Güvendikleri putlar da o kadar zayıftır.1571 Bundaki vech-i şebeh bu yuvanın zayıflığı ve onları sıcak ve soğuktan, zarar ve şer gibi hiçbir şeyden koruyamamasıdır.1572 Âyette “ilâhlar” denilmeyip de “Evliyâ”, dostlar denilmesi, yalnız açık şirki değil, gizli şirki de iptale işaret etmek içindir. Çünkü başkasına gösteriş ederek, riyâ ile Allah’a ibâdet edenler de Allah’dan başka dostlar edinmiş olurlar. Onun meseli de örümcek meseline benzer.1573 O halde insan örümcek ağı gibi şirke değil, vâhid, gâlib ve kahir olan Allah’a inanıp
1567] 93/Duhâ, 4
1568] N. Şahinler, s. 168-172
1569] 29/Ankebût, 41-43
1570] Beyzavî, II, 210; Hakîm Tirmizî, s. 13
1571] S. Ateş, s. 400
1572] Elmalılı, V, 3778; Ş. Mansûr, s. 277
1573] Elmalılı, V, 3778
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 335 -
güvenmelidir.1574
Âyette, Allah’tan başka velîler (koruyucu dostlar) edinmiş olanların, dayandıkları dostlar örümcek ağına benzetilmiştir. Örümcek ağı nasıl zayıf, ufak bir rüzgâra, hafif bir dokunmaya dayanıksız ise onların dayandıkları tanrılar/ilâhlar/azizler de öyle zayıf, öyle âcizdir.
Bu örnekte çok güzel bir incelik vardır. Ankebut, dişi örümcek demektir. Erkeğine “ankeb” denilir. Halk arasında “karadul” da denilen bu dişi örümcek, kendisine sevgi ve dostlukla teslim olanları kullanıp mahvetmede çok tipik bir yaratıktır. Çiftleşmeden sonra eşini öldüren dişi örümceğin evi, en yakın dostuna bile felaket yeri olduğu gibi, oraya giren sinekler ve böcekler için de ölüm ağıdır. İşte Allah’tan başka tapınılan, sığınılan şeyler de tıpkı dişi örümcek ağı gibi sığınanları felakete götürür.
Âyette, ikinci bir anlam boyutu vardır: O da örümcek ağına sığınmanın sergilediği ahmaklığa dikkat çekmektir. Örümcek ağı tel tel alındığında zayıflığın değil, gücün sembolü olabilir. Gerçekten de: “Örümcek ağının iplikçikleri, aynı kalınlıktaki çelik telden daha güçlüdür. Bir Örümceğin sargıladığı 0, 007 mm kalınlıktaki amino-asit zincirinden oluşan bir telin % 22 uzama kapasitesi vardır ve 4 gr. ağırlık taşıyabilir.
Ne var ki, böylesine güçlü tellerle yapılan evin sahibine teslim olanlar karadulun ihânetiyle helâk olmaktan kurtulamazlar. Kur’an böylece örümcek ağında saklı bir ihânete, bir de bu ağın görünüşte sergilediği tutarsızlığa aynı anda dikkat çekerek Allah’ın dışındaki (şüreka) güçlere bel bağlayanların ikili bir felakete teslim olacaklarını göstererek sanki şöyle diyor: “Sizin, kâinatın sahibi ve hâkimine değil, hiçbir gücü olmayan kullara ve hayali tanrılara inanç üzerine bina ettiğiniz oyuncak ümit evleri, aslından örümcek ağından başka bir şey değildir. Örümcek ağı nasıl yavaş bir parmak darbesine bile dayanamazsa, sizin ümitleriniz için bina ettiğiniz oyuncak ev de Allah’ın düzeni ile ilk karşılaştığında yerle bir olur. Sizin bâtıl inançlar ağı ile uğraşmanız cehaletten başka bir şey değildir. Eğer siz gerçek bilgiye sahip olsaydınız, hayat düzeninizi temelsiz direkler üzerine bina etmezdiniz. Gerçek şu ki, kâinatta Alemlerin Rabbinden başka hiç kimse kudret ve otoriteye sahip değildir ve güvenilebilecek tek destek O’nun desteğidir.”
Fahrü’r-Râzi de verdiğimiz bu âyette Allah’ın dışındakiler anlamında “aliha” yani ilâhlar denilmeyip “evliyâ” yani velîler denilmesine dikkatimizi çekerek, bu âyetin yalnız açık şirki değil, gizli şirki de kaldırmaya işaret ettiği söylemektedir. Bu tesbitinin gerekçesini de şöyle açıklamaktadır: “Çünkü başkasına gösteriş ederek riyâ ile Allah’a ibadet edenler de Allah’tan başkasını velî edinmiş olurlar.”1575
56- Tevhîd ve Şirk
“Allah size kendinizden bir temsil getirdi: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit sûrette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi, bu ortaklarınızı sayar mısınız? İşte biz aklını kullanacak bir millet için âyetleri böyle uzun uzun
1574] V. Ulutürk, s. 73
1575] N. Şahinler, s. 173-175
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açıklıyoruz”1576
Temsilde müşriklere siz de bir insan olduğunuz halde, mallarınıza kölelerinizi ortak edip onları kendi ayarınızda sayar mısınız? O halde siz kölelerinizle eşit olmayı kabul etmiyor da, çoğu zaman cansız yaratıkları, onların Yaratıcısına eşler tutuyorsunuz, buyurulmaktadır.1577 Siz köle ile bir olmak istemiyorsunuz. Allah’ın kulu ile bir olmasını nasıl kabul ediyorsunuz? demek istenir. Müşebbeh, Allah Teâlâ ve putlar, müşebbehün bih ise, hürler ve kölelerdir. Vech-i şebeh, bunların aralarındaki eşitsizlik halidir, işte temsil, manâları böyle gözler önüne dikecek şekilde tasvir etmektedir.1578
57- Ölülere, Sağırlara Ve Körlere Çağrı
“Şimdi sen, ölülere (söz) duyuramazsın ve arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen kendi sapıklıkları içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin. Sen yalnızca, bizim âyetlerimize iman etmekte olanlara duyurabilirsin ki onlar müslümanlardır.”1579
Verdiğimiz bu âyetler çok küçük farklılıklar dışında aynen Neml Sûresi içinde de yer almaktadır.1580 Hz. Peygamberi teselli etmeye yönelik bu âyetlerin anlamı şudur: “Ey Rasûlüm! Sen Allah’a dayan, açık bir gerçek üzerindesin, yolun doğru söylediklerin doğrudur. Onların seni dinlememelerine üzülme. Onların söz dinlememesinde senin kusurun yoktur. Çünkü sen ölülere, sağırlara işittirecek değilsin. Ancak duyma kabiliyeti olanlara sözlerini duyurabilirsin. Yola gelmek istemeyen, saptıkları çıkmazı doğru yol sanan körleri doğru yola iletemezsin. Ancak âyetlerimize inanıp bize boyun eğenlere söz dinletebilirsin.”
Yani, vicdanları ölmüş, ahlaki kişilikleri hayattan uzaklaşmış ve kendi nefislerine olan tapınmaları, inatçılıkları ve gözü bağlılıkları yüzünden Hakkı anlayıp kabul etme yeteneklerini yok etmiş kimselere söz dinletemezsin. Her şeyi duydukları halde hiçbir şeyi anlamayacak şekilde kalplerine ve zihinlerine kilit vuranlara, tebliğ eden kişiden sakınıp kaçan bu tür insanlara ne bir şey işittirebilir, ne de bir şey anlatabilirsin. Körlerin elinden tutup hayat boyunca onları doğru yola getirmek senin görevin değildir. Sen sadece doğru yola rehberlik edebilir, sesini ancak bizim âyetlerimize iman eden müslümanlara duyurabilirsin.
Hakk’ın kurduğu kusursuz düzeni ve akla ışık tutan, malzeme veren ondaki belge ve delilleri idrak etmeyip inkâr fırtınası içinde maddeyi temel ve amaç seçenlerin kalpleri ölü, ruhları bitkin, vicdanları siliktir. Yüce Yaratan’ın varlığına, birliğine delalet eden yüzlerce belgeyi tesadüfe bağlamaları, kalplerinin iman ve irfan dirliğini yitirdiğinin başlıca şâhididir. Hakk’ın rahmet sesine kulaklarını tıkayan; Peygamberlerin tebliğ ve irşat sesinden, Kur’an’ın İlâhî beyanından rahatsız olan materyalistler, putperestler ve şüphe içinde bocalayan münâfıklara gelince, bunların hepsi de gönül, akıl ve vicdan kulağı yönünden sağırdırlar.
Doğru yolu eğrisinden ayırt edemeyen; saplanıp kaldığı küfür ve nifak bataklığını göremeyen; mevcut her nimetin İlâhî rahmetin birer eseri bulunduğunu
1576] 30/Rûm, 28
1577] Zemahşerî, III, 221; Beyzâvî, II, 220; Ş. Mansûr, s. 94
1578] Zemahşerî, III, 221-222; Hakim Tirmizi, s. 13; V. Ulutürk, s. 62-63
1579] 30/Rûm, 52-53
1580] 27/Neml, 80-81
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 337 -
fark edemeyen kalp, kafa ve vicdan gözü elbette kördür. Bu durumda ne peygamber, ne de O’nun yolunda yürüyen din mürşitleri ve ilim adamları ölülere seslerini duyurabilirler; sağırlara işittiremezler; körleri de eğri yoldan alıp onlara doğru yolu kabul ettiremezler. Meğer ki Allah’ın o kulları hakkında hidâyet esintisi tecelli etmiş olsun. Eşyada Hakk’ın damgasını, O’nun kudretinin izini gören mü’minlerin kalp ve kafaları Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in tebliğ ve irşat sesine açık bulunmaktadır. Çünkü sağlam köklü iman ancak bu sesle hayat bulup gelişme sağlayabilir.1581
58- Işık Saçan Bir Kandil
“Ey Peygamber! Hiç kuşkusuz biz seni bir tanık, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve Allah’ın izniyle bir dâvetçi, ışık saçan bir kandil olarak.”1582
Verdiğimiz âyette anılan beş sıfat, hem Cenâb-ı Hakk’ın insanlara olan geniş iltifat ve rahmetini, hem peygamberlik görevinin ana çizgilerini, hem de halkı irşat etmenin metod ve yöntemini yansıtmaktadır.
1- Şâhit
Bu, Hz. Peygamberin aldığı İlâhî buyrukları Allah’ın kullarına tebliğ edip onların bunu nasıl karşıladıklarına ve önce gelip geçen peygamberlerin de kendi kavim ve ümmetlerine tebliğ ve irşatta bulunduklarına dair Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şâhit gösterilmesi ve âhirette bunun için şehâdette bulunması anlamına gelir. Peygamberin şâhit olması, üç tür şehâdeti kapsar:
a) Sözlü şehâdet: Yani peygamber, Allah’ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehâdet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan her şeyin ise bâtıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah’ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah’ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlakın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve pratikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah’ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helâl kabul etse bile- onu haram etmeli ve Allah’ın kanunlarına göre ne helâlse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helâl ilan etmelidir.
b) Uygulamada şehâdet: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, dâvetinde ne kadar samimi olduğuna şehâdet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talımatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, dâvet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir.
1581] N. Şahinler, s. 176-178
1582] 33/Ahzâb, 45-46
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c) Âhirette şehâdet: Âhirette Allah’ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emânet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara Hakkı açılamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehâdet edecektir. Bu şehâdete dayanılarak mü’minlerin hangi mükâfatı, kâfirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir.
Burada, Allah’ın Peygamberi şâhit kılarak ona nasıl büyük sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili, Hz. Peygamber’in sözlü olarak ve uygulamada şehâdet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, O, insanlara Hakkı ve Allah’ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şâhitlik edebilecektir. Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehâdetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne âhirette insanlar aleyhine şâhitlik yapabilir, ne de Hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir.
2- Mübeşşir (müjde)
Bu, daha çok inanan kişileri İlâhî rahmet, mutluluk, sonsuz saadet ile müjdeleme anlamına gelir. O halde Peygamberin yolunda olanların tebliğ ve irşat görevlerini sürdürürken “tebşir” yani müjdeleme çizgisinden başlamaları, insanlara zaman zaman ümit ışığı tutmaları; her vesile ile ibadete, zikre, itaate heveslendirmeleri gerekmektedir. Çünkü dini bir korku ve tehdit aracı olarak değil, rahmet, sevgi ve umut ışığı olarak tanımakta sayısız yararlar bulunduğunu unutmamak lazımdır.
3) Nezir (uyarı)
Bu, Hakk’a baş kaldırıp İlâhî buyrukları tanımayanları; ömür sermayesini boş/çıkmaz yollarda tüketmeye çalışanları; inkâr, sapıklık, azgınlık ve dengesizlik içinde bulunanları İlâhî adaletin tecelli edeceğiyle uyarmak; nankörlük içinde hayatını perişan edenleri âhiret azabıyla korkutmak, fakat bunun için sistemli, kademeli bir yönlendirme ve eğitme metodu uygulamak sûretiyle sonuç almaya gayret etmek anlamına gelmektedir.
Müjde ve ümidin, varoluş bünyesinde işe yaraması, onların uyarı ile birlikte bulunmasına bağlıdır. Hayat; pelteleşmeye, uyuşukluğa, vurdumduymazlığa teslim edilmeyecek kadar ciddi ve yücedir. Peygamber, insanı uyarıcı sıfatıyla ciddiyete ve titizliğe hazırlarken, müjdeci sıfatıyla da ümit, coşku ve atılım sevdasıyla doldurur. Müjde ve uyarı sürekli yürüyen ruhun iki kanadı gibidir.
4) Dâî (Allah’a çağıran)
Bu, Allah’ın varlığını ve birliğini kabule, yani Tevhid İnancı’na yönelmeye, yaratıldığı amaca ve hikmete ters düşmemeye dâvet etmek anlamına delil olan bir sıfattır. Ancak uygulanacak metodun çok dikkatli üzerinde durulmalı ve Hakk’a çağrılacak insanların bilgi, kültür seviyesi; sosyal ve ekonomik yapısı; hangi ekole bağlı bulunduğu önceden tesbit edilmelidir. Şöyle ki:
a) İlim adamlarını, her olay ve her şeyde Allah’ın kudret damgasının yer aldığı, gelişigüzel hiç bir olay ve sistemin var olmadığını örnekler vermek sûretiyle Hakk’a çağırmak.
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 339 -
b) İnkârcı sapıkları, akıl ve vicdanlarını harekete geçirecek örneklerle dâvet etmek ve evrende hâkim mutlak bir düzenin bulunduğunu anlatmak sûretiyle ufuklarını genişletmek.
c) Halk tabakasını güzel öğütlerle, vicdanları serinletecek, gönüllerinde ümit ışığı doğuracak çekici sözlerle dâvet etmek.
Ancak bütün bu çağrıları İlâhî buyruk çerçevesinde yürütmeye çalışmak şarttır; aksi halde anlamını kaybeder, amacından saptırılmış olur. Verdiğimiz âyette geçen “bi-iznihi” sözü hikmeti ve inceliği yansıtmaktadır.
5) Işık saçan bir kandil (sirâcen münîrâ)
Bu, dinin esas ve prensiplerini, gerçeği bulan ve sonuç sağlayan ilimle birleştirip, güzel çekici öğütlerle süsleyerek sunmayı yansıtmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in elindeki İlâhî kitap, dilinde tecelli eden hadisler, kalbinden kaynayıp fışkıran irfan pınarı bu üç ana temayı birleştirip bütünlük içinde işlemektedir. O bakımdan Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz kalp ve kafaları aydınlatan bir kandil olarak tanıtılmaktadır, şüphesiz bu kandilin yakıtı İlâhî vahiydir; fitili Hz. Muhammed’in kalbidir; muhafazası ise O’nun irfanıdır.1583
59- Boyunlarına Halka Geçirilenler
“Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır. Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik. Böylece onları örtüverdik, artık görmezler.”1584
Verdiğimiz bu âyetlerde inkârcıların psikolojik durumları tasvir edilmekte ve hidâyetlerine engel olan ruhsal şartlanmalar ve sosyal alışkanlıklar çarpıcı bir örnekle sembolize edilmektedir. Bunlar, yapılan her dâveti red anlamında başını arkaya doğru kaldıran kibirli insanlardır. İşte, red için başlarını kaldıra kaldıra adeta inkârları, boyunlarının altına kalın bir kelepçe, halka gibi geçirilmiş; çeneleri kalkmış; başları arkaya doğru, gözleri yumuk vaziyette kalmıştır. İnkârları, önlerine ve arkalarına duvar olmuş, üstlerini de kapatmıştır. Artık ne başlarını hareket ettirebilir, ne de bir tarafi görürler. İnkârlarının, cehaletlerinin karanlıkları içinde bocalayıp dururlar.
“Önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çektik” ifâdesi başka bir yaklaşımla; onların yapılarındaki inat ve kibir dolayısıyla geçmiş olaylardan ders almadıkları gibi, geleceklerini dahi düşünmedikleri anlamına gelebilir. Çünkü taassub, onların her yanını kapladığı ve yanlış düşünceleri gözlerine perde olduğu için, ne kadar delil getirilirse getirilsin apaçık hakikatleri görememektedirler. Şâyet selim bir fıtrata sahip olsalardı, bu hakikatleri görebilirlerdi.
Dediğimiz gibi bu âyetler, kâfirlerin mânevî durumlarını tasvir etmektedir. Burada maddî bir “ğull” (kelepçe) yoktur. Allah’ın, kâfirlerin boyunlarına kelepçe geçirmesi, önlerine ve arkalarına sed koyması, üstlerini kapatması, hep onların uzlaşmaz tutumlarından meydana gelmiştir. Fakat insanın kötü düşüncelerinden oluşan, basiretini bağlayan, hareketini engelleyen mânevî/psikolojik halleri, Allah’ın yasaları çerçevesinde oluştuğu için yüce Allah: “Biz önlerine sed
1583] N. Şahinler, s. 179-184
1584] 36/Yâsin, 8-9
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koyduk, arkalarına sed koyduk, üstlerini kapattık” buyurmuştur.
Aslında kendileri öyle istedikleri için öyle olmuştur. Yoksa Allah, onların önlerini, arkalarım kapatıp üstlerini örterek onları karanlık içinde bırakmış değildir. Kendi olumsuz tutumları, câhillikleri, inat ve inkârları, kendilerini öyle engellemekte, basiretlerini kapatıp karanlıklar içinde bırakmakta, gerçeği görmez duruma getirmektedir. Zaten kendileri, Hz. Peygambere ve mü’minlere, çağrılarına asla ilgi duymadıklarını ve duymayacaklarını vurgulamak için: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflar içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde vardır”1585diyorlardı.
Kibir, insanın kendini başkalarından büyük sanmasıdır. Bunun açığa vurulmasına da tekebbür denmiştir. Dikkat edilmesi gereken şudur: Kibir bir büyüklük zannıdır. İnsanın, kendisini, olmak isteyip de olamadığı şey sanmasıdır bu. Olmak istediği şeyi olan insan, tekebbüre gitmez. O “halde kibir, kompleksi olan insanlarda görülen bir hastalıktır. Bu hastalığın en belirgin şekli megalomanidir ki; insanın kendini peygamber, hatta Allah sanmasına kadar gider. Gerçekte büyük insanın değerinin farkında olması kibir değildir. İslâm ahlakında bana izzet ve vakar denmiştir. Kibrin aksine, izzet makbuldür. Kur’ân-ı Kerim mü’minin izzet sahibi olduğunu beyan ederek şöyle diyor: “İzzet Allah için, Allah Rasûlü için ve mü’minler içindir.”1586
60- Hz. İsâ’nın Elçileri
“(Ey Rasûlüm) onlara (Mekke halkına), o şehir halkını (Antakyalıları) misal olarak anlat: Biz onlara iki elçi gönderdik, onları yalanladılar, biz de (elçileri) üçüncü bir (elçi) ile destekledik. (Bu üç elçi varıp Antakya halkına) dediler ki Biz, size gönderilen elçileriz. Onlar şöyle dediler: ‘Siz de ancak bizim gibi insanlarsınız. Rahman bir şey indirmemiştir. Siz yalan söylüyorsunuz.’ (Elçiler) dediler ki: ‘Rabbiniz bilir ki biz size gönderilmiş elçileriz. Bizim üzerimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.’ (O şehirliler): ‘Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu sözünüzden) vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşla linç ederiz ve bizden size acı bir belâ gelir.’ (Elçiler) dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz sizin kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa yoruyorsunuz)? Hayır, siz haddi aşmış bir kavimsiniz.’ (O esnâda elçilerin geldiğini haber alan Habîbu’n-Neccar, isimli bir adam) şehrin tâ öte başından koşarak geldi ve: ‘Ey kavmim, bu gönderilen elçilere uyun’ dedi. ‘Sizden bir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar doğru yoldadırlar. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep ona döndürüleceksiniz. Hiç ben ondan başka tanrılar edinir miyim? Eğer o Rahman bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana hiç bir fayda veremez ve (onlar) beni kurtaramazlar. O takdirde ben apaçık bir sapıklık içinde olurum. Ben sizin Rabbinize inandım (gelin) beni dinleyin.’ (Onun nasihatlerine rağmen, kavmi onu öldürdü. Rûhuna hitâben şöyle) denildi: ‘Haydi gir cennete!’ (Cevap olarak rûhu şöyle) dedi: ‘Ne olurdu kavmim bilselerdi, Rabbimin beni bağışladığını, beni cennetle ikram olunanlardan kıldığını...’ Ondan (onun ölümünden) sonra kavminin üzerine (azab olarak) gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. (Helâk edilişlerine sebeb) yalnız bir sayha (Cebrail’in sesi) oldu, hemen sönüverdiler (ölüp gittiler).”1587
Kur’ân’da bir sayfadan fazla yer tutan bu mühim dâvetçiler kıssasında, tebliğ
1585] 41/Fussılet, 5
1586] 63/Münâfıkun, 8; N. Şahinler, s. 185-187
1587] 36/Yâsin, 13-29
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 341 -
edilenlere, dâvete inanan üçüncü şahıslara, nümûne-i imtisal olacak ibret dolu örnekler vardır. Irşâd ve tebliğ için çok önemli sahneler ve diyaloglar ihtiva eden bu elçiler kıssası Yâsîn Sûresinin özüdür.1588 Tefsirlerin çoğu, bu elçilerin, Hz. İsâ (a.s.)’nın havârilerinden oldukları ve onların isimleri, elçileri destekleyen mü’minin de Habibü’n-Neccâr olduğu, şehrin, o zaman putperest olan Antakya olduğu hususlarında rivâyetler ihtiva etmektedirler.1589 Mesel, bir temsil olduğu için durumu burada anlatılanlara benzeyen ve bilhassa peygamberlerin getirdiği tevhid, ibadet ve şeriata boyun eğmeyenlere bir ibret teşkil eder.1590
61- Dirilişi İnkâr Eden Kimse
“İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da, ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyerek bize misal vermeye kalkar. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O her türlü yaratmayı bilendir.’ Yaş ağaçtan size ateş çıkarır O. Artık siz ondan ateş yakarsınız. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; Çünkü O çok yaratan, çok bilendir. Bir şeyi diledi mi (dilediği zaman), O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol!’ demektir, o da hemen oluverir. Her şeyi hükümranlığı elinde olan ve sizin kendisine döneceğiniz Allah’ın şânı ne yücedir!”1591.
Bu âyetlerin nüzulüne sebeb olan olayın, Ubey b. Halef veya Âs b. Vâil olduğu ve bunlardan birisinin, Hz. Peygamber (a.s.), elinde bir çürük kemik parçasını ufalayarak ve ufantısını savurarak geldiği ve: “Ey Muhammed, Allah’ın bunu mu dirilteceğini iddia ediyorsun?” dediği, Rasûlullah (a.s.)’ın da: “Evet, seni de öldürecek, sonra diriltecek ve sonra da cehenneme sokacak.” buyurduğu haber verilir.1592
Gûyâ bu müşrik kendisince bir temsil getirir. Kendisinin aslında hakîr bir menî damlasından yaratılmış olduğunu unutur. Öldükten sonra dirilmeyi Allah’ın kudretinden uzak görür. Âyet ona ve onun gibilere Allah’ın kudretini tanıtıcı en susturucu cevapları verir: O kemikleri hiç yok iken ilk defa yaratan, her çeşit yaratmayı bilen, yeşil ağaçtan (birbirine zıt) ateşi yaratan, muazzam gökleri ve yeri yaratan, dâima yaratıcı (hallâk) olan, göklerin ve yerin mülkü ve melekûtu elinde olan Allah bir şeyi yaratmak murad edince, sadece “Ol” der, o da hemen olur. Yüce Allah işte böyle kolay yaratır.1593
62- Çok Tanrılı Müşriğin Hâli
“Allah geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Övülmek Allah’a mahsustur, fakat çoğu bilmez”1594
Bu âyette Yüce Allah, birden fazla efendileri olan bir kölenin onların hangisinin emrine itaat edeceğini şaşıracağını, bir çok meşakkat ve zahmetle mütehayyir kalacağını, müşriğin haline misal verir. Bu iki kimsenin hali bir olur mu?
1588] Elmalılı, VI, 40159
1589] İbn Kesir, III, 566-568; Beyzavî, II, 277-278; Zemahşerî, III, 317
1590] Ş. Mansûr, s. 295; V. Ulutürk, s. 74-75
1591] 36/Yâsîn, 77-83
1592] İbn Kesir, III, 581
1593] V. Ulutürk, s. 76-77
1594] 39/Zümer, 29
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elbette bir olmaz.1595 Nasıl ki Yûsuf (a.s.) da hapis arkadaşlarına tebliğde bulunurken şöyle der: “Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir çok ilâhlar mı daha iyidir, yoksa her şeye hâkim ve gâlib olan bir Allah mı?”1596 Elbette tevhidde (birde, birlikte) dirlik, düzen nizam ve intizam vardır. Başka parmak karışırsa, her şey karışır, herc ü merc olur.1597
63- Yüzleri Simsiyah Olanlar
“Allah’a yalan isnad edenleri, kıyâmet günü yüzleri simsiyah halde görürsün. Kibirliler için cehennemde bir barınak mı yok!”1598
Âyette, şirk yoluna, bâtıl geleneklerine, Allah’ın buyruğudur diyerek Allah’a karşı yalan söylemiş olanların, kıyâmet gününde azabı görünce üzüntü ve korkudan yüzlerinin simsiyah kesileceği, o kibreden kâfirlerin yerinin cehennem olduğu belirtiliyor. Kur’an, birçok âyetinde Allah’a karşı yalan uydurmanın tahribine ve ne büyük bir zulüm olduğuna dikkat çekmektedir. Bu âyetlerden bazılarını konunun daha iyi anlaşılması için şöyle sıralamamız mümkündür:
“İlim dışı bir şekilde insanları şaşırtmak için yalan düzüp Allah’a iftira edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, zulme sapan bir topluluğa kılavuzluk etmez.”1599
“Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahud onun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? şu da bir gerçek ki, zâlimler asla kurtulamazlar.”1600
“Yalan düzüp Allah’a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde ‘bana vahyedildi’ diyen kişi ile, ‘Allah’ın âyet indirdiği gibi ben de indireceğim’ diyen kimseden daha zâlim kim olabilir?” 1601
“Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zâlim kim var? Onlar Rablerine arzedilecekler. Tanıklar diyecekler ki: ‘İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar.’ Herkes duysun ki, Allah’ın lâneti zâlimler üstünedir.”1602
“Yalan düzüp Allah’a iftira eden yahut kendisine geldiği zaman Hakkı yalanlayan kişiden daha zâlim kim vardır? Cehennemde değil midir kâfirlerin barınağı?”1603
Allah’a yalan isnat etmenin muhtelif şekillerine değinen âyetler bize gösteriyor ki, anılan yalanın başında Allah’a değişik biçimlerde şirk koşmak gelmektedir. Nisa Sûresi 48. âyet, şirki Allah’a iftira olarak nitelendirmektedir. Allah adına yalan uydurmanın bu şekli içinde, Cenâb-ı Hakk’a evlât, ortak, yardımcı izafe etmenin her çeşidi vardır. Hrisuyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, putperestlerin melekleri, Allah’ın kızları, putları, Allah’ın yardımcıları olarak görmeleri bu cümledendir. Allah adına yalan uydurmanın insana yönelik zulüm ve ihânete yol açanı, haram olmayana haram, helâl olmayana helâl demek ve bunu Allah’a fatura etmektir. Kur’an bu yıkıcı illetin baş temsilcileri olarak Yahûdi din adamlarını,
1595] Zemahşerî, III, 396-397; Ş. Mansûr, s. 187; Hakîm Tirmizî, s. 13
1596] 12/Yûsuf, 39
1597] V. Ulutürk, s. 63-64
1598] 39/Zümer, 60
1599] 6/En’âm, 144
1600] 6/En’âm, 21
1601] En’am: 6/93
1602] 11/Hûd, 18
1603] 29/Ankebût, 68
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 343 -
ikinci sırada da Hıristiyan din temsilcilerini göstermekte ve Muhammed ümmetini bu felaketin kucağına düşmemeleri için uyarmaktadır. Büyük bir acı duyarak söylemek zorundayız ki, İslâm dünyası da hemen her bölgede bu veyl çukuruna az veya çok düşmüş bulunuyor. Ve İslâm dünyasının, Kur’an gibi zaman üstü bir kaynağa sahip olmasına rağmen belini doğrultamamasının temel sebebi, bizce budur. Bu dünyanın, inandığını iddia ettiği Kur’an’ın hakemliğinde, Allah’ın dinine asırlar boyu fatura edile edile yığılan uydurma, saptırma ve hurafeleri tek tek din bünyesinden söküp atması gerekmektedir. Aksi halde Kur’an’a inandığını söylemesi onu kurtaramayacaktır.
Bütün bunlardan sonra yeryüzünde kibirlik taslayan, Allah’a dâvet olunup, isyanlarında ileri gittikten sonra bile bu dâvetin devam ettirilmesine rağmen icabet etmeyen güruh. İşte bunlar, o kıyâmet gününde perişan halde, rüsvaylıktan, kederden, cehennemin alevlerinden yüzleri kapkara olarak hayat maceralarını noktalıyacaklardır. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Zâlimler için yaşasın cehennem.”1604
64- Kalplerinde Örtü, Kulaklarında Ağırlık Olanlar
“Onlar: “Bizi dâvet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda bir perde vardır. O halde sen (kendi dinince) amel et, biz de (kendi dinimize göre) hareket ederiz” dediler.”1605
Âyette, kendi duygu sınırları içinde kalıp, Allah’ı da bu sınır içinde maddeleştiren inkârcıların Hakkı kabul etmemelerinin üç nedeni üzerinde durulmaktadır.
a) Kalplerinin kılıflı olması,
b) Kulaklarında hakkın sesine karşı ağırlık bulunması,
c) Onlarla Peygamber (s.a.s.) arasında gerili kesif bir perdenin konulması.
Birincisi, kalbin nefis, şehvet ve heveslerle örtülü olup madde ile katılaştığı; ikincisi, nefis ve şehvete, madde ve şöhrete bütün benliklerini kaptırdıklarını; üçüncüsü, sınırsız hürriyetlerini meşru smırlara çekmek isteyen Peygamberle kendi aralarına bu ölçüsüz ve adaletsiz hürriyet alışkanlıklarını engel koyduklarını göstermektedir. Bu üç bağ ile aklını,, idrakini ve düşüncesini bağlayanlar, madde ve küfürden yana şartlanmış sayılırlar. Onlara gerçeği gösterip kabul ettirmek çok zordur. Doğru yola eriştiren ise ancak Allah’tır.
Âyette geçen “ekinneh” ifâdesi “kinan”ın çoğuludur. Kinan, okların konulduğu kılıfa denir. “Vakr” da sağırlık anlamınadır. Burada kalplerin kapalı olduğu için Kur’an’ı anlamayacakları; kulakların da sağır olduğu için duymayacakları; bundan dolayı Hz. Muhammed’e uymayacakları anlatılmaktadır. Yani, o çağrının, kalplerimize ulaşmasına imkân yoktur. Senin getirdiğin mesaj, aramızda tefrika çıkarmış ve bölünmelere yol açmıştır. Artık seninle birleşmemize imkân yoktur. Artık, senin bizimle, bizim seninle herhangi bir ilgimiz bulunmamaktadır. Sen, nasıl kendi dâvetinde vazgeçmiyorsan, bizler de sana muhalefet etmekten vazgeçmeyecek ve muhalefetimizi sürdürebilmek için elimizden geleni yapacağız.
Gerçekte, inatlarını belirtmek, Rasûlullah’ı ümitsiz bırakıp dâvetinden
1604] N. Şahinler, s. 188-190
1605] 41/Fussılet, 5
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vazgeçirmek için böyle diyorlardı. Çünkü bu Kur’an’ı dinledikleri zaman kelimelerin kalplerine işlediğini görüyorlardı ama kasten onu kabullenmek istemiyorlardı. “Kalplerimiz örtülüdür, söylediklerin ona ulaşmaz” diyor ve ilave ediyorlardı. Kulağımızda ağırlık var söylediklerini duymayız. Aramızda örtü var, engel var, bizi sana, seni bize bağlamaz. Öyle ise bırak bizi, biz kendimiz için çalışalım. Sen de kendin için. Veya peygamberlerin getirdiklerinin hiç birisine aldırış etmeyeceklerini belirterek; “biz senin sözüne ve yaptıklarına, ihtar ve tenkitlerine aldırmıyoruz. İstersen sen kendi yoluna git, biz de kendi yolumuza gidelim. Biz seni dinlemeyiz, sen istediğini yap. Ne kadar tehdit edersen et biz aldırmayız. “ diyorlardı.
İşte bu, İslâm davasının ilk mensuplarının karşı karşıya bulunduğu bir tip. Ama yine de dava sahibi yolundan dönmez, bıkmadan usanmadan dâvetine devam eder. Davasını anlatır, bildirir. Allah’ın vadinin veya azabının hemen gelip küfredenleri götürmesini istemez. Allah’ın azabının gerçekleşmesinin kendi elinde olmadığını, kendisinin sadece bir beşer olduğunu, Allah’tan vahiy aldığını, o vahyi tebliğ ettiğini ve insanları biricik Allah’a dâvet ettiğini açıklamakla emrolunduğunu söyler: “De ki: ‘Ben sadece sizin gibi bir insamm. İlâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahyediliyor. O halde şaşıp sendelemeden O’na yönelin ve O’ndan af dileyin. Vay haline şirk/ortak koşanların!”1606
65- Diriliş hakkında
“O’nun âyetlerinden biri de (şudur): Sen toprağı boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır (canlanır ve yeşerir). Onu dirilten (Allah), elbette ölüleri de diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir.”1607
Bu âyette Cenâb-ı Allah, ölülerin diriltileceğini, ölü gibi kuru toprağın yağmurla Allah tarafından yeşerip canlanışına temsil etmektedir. Toprak kuru iken boynu bükük, tevazu ve tezellül halindeki bir insanın halini andırmaktadır, yani insanın bu halinden istiâre yapılmıştır.1608 Toprağı bu halinden kurtarıp yeşerten ve canlandıran Allah, ölüleri de böyle canlandırıp diriltecektir, mütevazı olanları da yükseltecektir.1609
66- Uzaktan Kendilerine Çağırılanlar
“Eğer Kur’an’ı arapçadan başka bir dil ile göndermiş olsaydık, müşrikler: ‘Bizim lisanımızda âyetleri açıklanmalı değil miydi? Kur’an arapça olmayan lisanla, biz ise arabız bu nasıl olur’ derlerdi. (Onlara) De ki: ‘O Kur’an, hidâyet rehberi ve şifâdır. İman etmeyenlerin ise, kulaklarında ağırlık vardır. O, bunlara karşı bir körlüktür. Onlar, uzaktan kendilerine çağırılanlar gibidir.”1610
Bu âyetten anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini kabul etmeyenler, Tevrat ve İncil’in Ibranice olduğunu düşünerek: “Kur’an’da eğer Allah tarafından gönderiliyorsa neden ötekilerin dilinden inmiyor? Madem ki bunlar hep Allah’ın sözüdür. Öyle ise hepsinin aynı dilde olması gerekir. Allah’ın konuştuğu dil tek bir dil olmalıdır” diye itiraz etmişlerdir. Nitekim onların: “Kur’an,
1606] Fussilet: 41/6; N. Şahinler, s. 191-193
1607] 41/Fussılet, 39
1608] Zemahşerî, III, 454-455; Beyzavî, II, 349
1609] Elmalılı, VI, 4209; V. Ulutürk, s. 77
1610] 41/Fussılet, 44
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 345 -
yabancı dilde indirilmeli idi” demeleri üzerine bu âyetin indiği rivâyet edilir.
İşte, Arapların bu tür itirazlarına cevap olarak, Arapça konuşanlara Arapça Kur’an indirildiği, başka dilde indirilse mânâsının anlaşılamayacağı ve dolayısıyla bir yararının da olmayacağı buyurulmaktadır. Başka sûrelerde de bu noktaya işaret edilmiştir: “Biz her elçiyi, kendi kavminin dili ile gönderdik ki onlara açıklasın.”1611 “Biz Kur’an’ı yabancılardan birine indirseydik de onu onlar okusaydı, ona inanmazlardı”1612
Âyetin sonunda Kur’an’ın, iman edenlera yol gösterici ve şifa olduğu, inanmayanların ise kulaklarında mânevî sağırlık bulunduğu için onu duymadıkları, Hz. Muhammed’i kıskandıklarından dolayı Kur’an’ın, onların gözlerine körlük getirdiği, yani kıskançlıkları, kibir ve inatları basiretlerini kapattığı için Kur’an’da bulunan gerçekleri göremedikleri vurgulanıyor.
Onlar, tıpkı kendilerine uzaktan seslenilen insanlara benzerler. Uzaktan bağırılan kimseler ses duysalar da bağıranın sözlerini anlayamazlar, kelimeleri seçemezler. Sadece bir ses duyarlar. Bu emsalsiz benzetme ile, inatçı kâfirlerin ruh hallerinin bir portresi çizilmiştir. Taassub içinde olan bir şahsın, karşısındaki kimseyi dinlememesi doğaldır. Üstelik konuşmacıya karşı bir inat ve nefret içindeyse, dediklerini duysa da onun ne demek istediğini anlamaz. Konuşmacı, söylediği sözlerin, muhatabının kulaklarından geri teptiğini, kalp ve zihnine ulaşmadığını hemen hisseder. İşte aynı husus yukarıdaki benzetmeyle yapılmaktadır. Özetle söylemek gerekirse, müşriklerin Kur’an’ı anlamak istemeyişleri tasvir edilmekte ve Kur’an’ın çağrısına karşı, söz anlamayan, sadece bir ses, bağırtı duyan hayvanlar gibi davrandıkları anlatılmaktadır.1613
67- Boyunlarını Bükerek Göz Ucu İle Bakanlar
“Ve onları Cehennem’e arz olunurken, zilletten boyunlarını bükerek göz ucu ile baktıklarını göreceksin. İman edenler de: ‘Asıl zarar edenler kıyâmet gününde kendilerini de ailelerini de hüsrâna uğratanlardır’ diyecekler. Dikkat edin ki, zâlimler devamlı bir azap içindedirler.” 1614
Âyet, zâlimlerin âhiretteki durumlarını ortaya koymaktadır. İnsan korkunç bir şey ile karşılaştığında, korkudan hemen gözlerini kapatır, fakat yine de kendini bakmaktan alamayarak göz ucuyla o şeyin kendisine ne kadar yakın olup olmadığına bakar. Ve sonra yeniden korku ile gözlerini kapatır. İşte cehenneme sevkedilen insanların o anki halleri bu şekilde tasvir edilmiştir.
Zâlimler azgın olduklarından onlara en uygun düşen hal, kıyâmet gününde zillete duçar olmalarıdır. Azabı gördükleri zaman büyüklenmeleri tamamen söner ve hayal kırıklığı içerisinde sorarlar: “Geri dönecek bir yol yok mudur?” Bu ifâdede ümitsizlik ve heyecan içerisinde herhangi bir kurtuluşu bekler halde bir çöküntü vardır. Onlar ateşe başları eğik olarak sürülürler. Allah’tan korktuklarından veya hayalarından başlarını eğmiyorlar. Zillet ve düşüklüklerinden ateşe sürülürken göz ucuyla gizli gizli çevreye bakmırlar. Etrafa utandıklarından gözlerini açıp da bakamazlar. Ve işte bu zaman iman edenlerin hâkimiyeti ve üstünlüğü ortaya çıkıyor.
1611] 14/İbrâhim, 4
1612] 26/Şuarâ, 198
1613] N. Şahinler, s. 194-196
1614] 42/Şûrâ, 45
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onların bu durumunu gören mü’minler: “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyâmette hem kendi canlarını, hem de ailelerini ziyan eden kimselerdir!” derler. Bu tesbitten çıkarılması gereken bir başka sonuç ta şudur: “Kişinin, sadece kendisini Allah’ın azabından kurtarmasının yeterli olamayacağı, gücü yettiğince ailesini Allah’ın sevdiği kullar olacakları şekilde yetiştirmesinin de kendi sorumluluğu içinde olduğu gerçeğidir.” Şâyet onlar cehennem yolunu tutmuşlarsa, gücü nisbetinde onlara engel olmaya çalışmalıdır. Sadece onların bu dünyadaki refahlarını değil, âhirette cehennem yakıtı olmamalarını da düşünmelidir. Buhari’de İbn Ömer’den rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet başkanı da bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinin çobanıdır; o da sürüsünden mes’uldür. Netice itibarıyla hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” 1615
Âyetin1616 sonunda zâlimlerin mutlaka sürekli azap içinde olacakları ve Allah’tan başka yardım edecek velîler (koruyucular) bulunmayacağı, Allah’ın, sapıklıkları içinde terk ettiği kimselerin doğru yolu bulamayacakları vurgulanır. Onlar Allah’ın gösterdiği yola gelmedikten sonra artık onları kim yola getirebilir? Çünkü O’nun gösterdiği yoldan başka doğru yol yoktur. Başka yolların hepsi çıkmazdır. Tek doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur. O’nun yoluna girmeyenler, başka doğru yolu bulamazlar ve sonunda cehenneme varır, azaptan kurtulamazlar. 1617
68- Öfkeden Yutkunanlar
“Onlardan biri, Rahman’a benzer gösterdiği/ Rahman’a isnat ettiği kız evlâtla müjdelendiğinde, yüzü simsiyah kesilir de öfkeden yutkunur durur.” 1618
Âyette müşriklerin mantıksızlığı açıkça ortaya serilmektedir. Çünkü müşrikler, meleklere, “Allah’ın kızları” derler, “Kız” şeklinde putlar yapar ve onlara taparlardı, Oysa ki melekler Allah’ın kızları değil, kullarıdır. Onlarda erkeklik dişilik yoktur. Erkeklik dişilik maddesel varlıklara özgüdür ve bu nedenle soyut varlıklar olan melekleri kız sanmak hatadır.
Müşriklerin bu düşüncelerine karşılık Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Sizler, kâinatı Allah’ın yarattığını, sizin için yeryüzünü beşik kıldığını, yağmur gönderip hayvanları hizmetinize verdiğini biliyor ancak buna rağmen O’na ortak koşuyor ve başkalarına kulluk ediyorsunuz. Üstelik Allah’a sadece sıfatlarında ortak koşmakla kalmıyor, O’nun zatında da ortak olduğunu kabul ederek Allah’a kız evlâtlar izafe ediyorsunuz. Hâlbuki kız çocuğunuzun olmasını kendiniz için bile utanç nedeni sayıyor, hatta onları gömmekten çekinmiyorsunuz. Bununla birlikte kendiniz için erkek evladı layık görürken, Allah’a kız evlâtlar nispet ediyor, fakat yine de Allah’a inandığınızı iddia ediyorsunuz.”
Gerçekten de müşriklerden birine kız çocuğu olduğu haberi verilse, adamın yüzü nefretinden kapkara kesilir, öfkesinden yutkunup dururdu. “Kız çocuğu
1615] Buhâri, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, imâret 20; Ebû Dâvud, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihad 27
1616] 42/Şûrâ, 45
1617] N. Şahinler, s. 197-199
1618] 43/Zuhruf, 17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 347 -
süs için yetiştirilir, iyi tartışamaz, savaşamaz, aile namusunu, kabile şerefini koruyamaz” diye düşünür, bundan dolayı kız çocuğu olmasından son derece üzülürdü. İşte âyet, onları kendi mantıklarından yakalıyor ve nefret ettikleri şeyi Allah’a nispet etmenin çok düşürücü ve insanlık onûruna yakışmayan bir hareket olduğunu belirtiyor. Kur’an’a göre erkek de kız da Allah’ın kuludur. Her ikisi de teklife yeteneklidir, insanlıkta eşittir. İslâm’ın kadına tanıdığı hakları yakın zamana kadar hiçbir hukuk düzeni tanımamıştır.
Kur’an verdiğimiz bu âyetin dışında, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen anne ve babalar hakkında Allah’ın gazabının ne derece şiddetli olduğunu gösteren bir başka âyete de Tekvîr Sûresi’nde işaret etmektedir. Şöyle ki: “Ve diri olarak toprağa gömülen kızcağıza sorulduğu zaman: “Hangi suçtan dolayı öldürüldü?” 1619
Âyete dikkat edilirse Allah, bu suçu işleyen anne ve babalarla muhatap ve “bu masum yavruyu niçin katlettiniz?” diye onlara soru bile sormayacaktır. Onlardan yüz çevirecek, o masum yavruya “senin ne kabahatin vardı ki, seni katlettiler?” diye soracaktır. İşte o zaman masum kız çocuğu uğradığı zulmü, yani anne ve babasının onu nasıl diri diri toprağa gömdüklerini anlatacaktır. Ayrıca bu iki âyette çok önemli iki konu, birkaç kelime ile açıklığa kavuşturulmuştur. Birincisi Araplar’a şu husus anlatılmak isteniyor: “Sizler öylesine sapıklık içindesiniz ki, kendi çocuğunuzu yine kendi ellerinizle diri diri toprağa gömüyor, bunca cehalet ve sapıklığınıza rağmen, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği hidâyeti inkâr ederek ıslah olmayı dahi kabul etmiyorsunuz. “
İkincisi, bu âhiret ve hesap günü için çok açık bir delildir. Çünkü diri diri toprağa gömülen o çaresiz ve mazlum yavrunun, bu dünyada hiç bir hamisi ve yardımcısı olmamış, ona insaf ve adalette bulunulmamıştır. Yani câhiliyye toplumu bu çirkin ve korkunç fiile seyirci kalmış, anne ve babası hiç utanmamış ve hiç olmazsa akrabaları dahi müdahalede bulunarak karşı çıkmamışlardır. Kısaca câhiliyye toplumu bu mücrimleri ne kınamış, ne de onlara bir ceza vermiştir. Oysa Allah’ın saltanatı içerisinde, bu kadar büyük zulme uğramış kimselerin haklarının yerini bulmaması mümkün müdür?
Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin çeşitli nedenleri vardı. Birinci neden, mali-ekonomik idi. Çünkü fakirlikten ötürü aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta iken öldürülüyorlardı.
İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında yararlı olmalarından ötürü önem gösteriliyordu. Oysa kız çocukları savaş zamanlarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu. İşte bu nedenden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı
Üçüncüsü, Arap kabileleri birbirlerine hiç haber vermeden savaş açarlar ve esir aldıkları kızları ya pazarda satarlar ya da kendileri cariye olarak kullanırlardı.
İşte tüm bu nedenlerden ötürü, Arapların kadının doğumundan önce bir çukur kazdıkları ve doğan çocuk kız olursa onu çukura atarak diri diri gömdükleri
1619] 81/Tekvîr, 8-9
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyet olunur. Şâyet anne yavrusunun gömülmesine karşı çıkar yahut anne tarafından akrabalar mani olursa baba mecburen bir süre çocuğa bakar ve bir fırsat bulduğunda, kızı çöle getirerek diri diri gömerdi.
Bir gün bir müslüman bu çirkin fiili kendisinin işlediğini anlatmıştır. Bu rivâyet Darimi’nin Süneni’nin 1. babı’nda beyan olunmuştur: Bir adam Rasûlullah’a geldi ve câhiliyye döneminde şöyle yaptığını anlattı: “Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yene ben onu çağırdım ve koşa koşa yanıma geldi. Sonra onu beraberime alarak yolda rastladığımız bir kuyuya onu elinden tutarak attım. Kulaklarıma gelen son sesleri “Babacığım babacığım” diyen çığlıklarıydı. Bunları duyunca Rasûlullah’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve bunun üzerine orada hazır bulunanlardan biri: “Ey filan! Sen Rasûlullah’ı üzdün” dedi. Rasûlullah: “Ona engel olmayın, neler hissettiğini anlatsın.” diyerek o adama: “Bu olayı yeniden anlat.” diye buyurdu. O şahıs da bu olayı yeniden anlatınca, Rasûlullah (s.a.s.) mübarek sakalı ıslanıncaya değin ağladı. Daha sonra ona: “Câhiliyye döneminde yaptığın için Allah seni affetti. Kendi hayatına yeniden başla.” diye buyurdu.
Bunu “kız çocuklarının katledilmesini kötü kabul eden hiçkimse yoktu.” şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun her şeye rağmen iyilik duygularından tamamen yoksun olması düşünülemez. Bunun için, Kur’an, olayı uzun uzun açıklama cihetine gitmemiştir. Sadece dehşet verici ve çok keskin bir tavırla, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “sen ne yaptın ki, seni diri diri toprağa gömdüler” diye sorulacağı bir vaktin Muhakkak geleceği anlatılmıştır. Arapların câhiliyye dönemlerinde bu çirkin fiilin işlenmesine rağmen, iyi karşılanmadığı da vâkidir. Örneğin Taberani’nin rivâyetine göre şair Ferezdak’ın dedesi Sa’saa bin Naciye el-Mücaşi, bir gün Allah’ın elçisine: “Ya Rasûlallah! Ben câhiliyyede bazı iyi işler de yaptım. Bunlardan birisi ben 360 kız çocuğunu diri diri toprağa gömülmekten kurtardım ve her çocuğu kurtarmak için iki deveyi karşılık olarak verdim. Bana bu işi için de bir mükâfat var mıdır?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Evet vardır. Bunun mükâfatı Allah’ın seni İslâm’ın nimetine kavuşturmasıdır.”
Gerçekten bu İslâm’ın büyük nimetlerindendir. Öyle ki Araplar da böyle bir zulme son verdiği gibi ayrıca kız çocuklarının doğmalarının kötü bir hadise ve musibet olduğu, dolayısıyla bu musibete mecburen katlanılması gerektiği anlayışını da ortadan kaldırdı. Bu anlayışın tam aksine İslâm’da kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Rasûlullah’ın kız çocukları hakkındaki düşünce ve inançları nasıl değiştirdiği birçok hadislerle sabittir. Burada örnek olarak birkaç hadisi zikrediyoruz.
“Eğer bir kimse kendisine kız çocuğu verilerek imtihan edilmiş ve o da çocuğuna iyi muamele etmişse, bu ameli onu cehennem ateşinden korur.” 1620
“Eğer bir kimse iki kız çocuğu büyütmüşse, kıyâmet günü onunla benim aram şöyle olacaktır.” diyerek Rasûlullah iki parmağını gösterdi. 1621
“Eğer bir kimse üç kız çocuğunu ya da kız kardeşlerini iyi terbiye etmiş ve onlara şefkat göstermiş ve kendisine ihtiyaçları kalmaymcaya kadar büyütmüşse, bu kimse için cennet
1620] Buhârî, Müslim
1621] Müslim
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 349 -
vâcip olur.” Bir şahıs, “Yâ Rasûlallah iki çocuğu olsa?” dediğinde Rasûlullah, “Evet ona da cennet vâcip olur” dedi. Bu hadisi rivâyet eden İbn Abbas (r.a.) buyuruyor ki; “Eğer bir kimse Rasûlullah’a “bir kız çocuğu?” diye sorsaydı. Ona da aynı cevabı verirdi.” 1622
“Eğer bir kimse, kız çocuğu doğduğunda, onu diri diri toprağa gömmeyerek, onu zelil etmemiş ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmamış ise Allah bu adama cenneti nasip edecektir.” 1623
“Eğer bir kimsenin üç kız çocuğu doğar ve o da sabrederse, imkânlarına göre onlara iyi bakar, iyi yedirir, iyi giydirirse, kıyâmet günü onlar onu cehennem ateşinden korurlar.” 1624
“Eğer bir müslümanın iki kız çocuğu varsa ve o onları iyi yetiştirirse, bu onun cennete girmesine vesile olur.” 1625
Rasûlullah Surâka bin Cuşum’a şöyle buyurdu: “Ben sana en büyük sadakanın ne olduğunu haber vereyim mi?” Surâka: “Söyleyin yâ Rasûlallah” dedi. “Kızın boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sana gelirse ve senden başka geçimini sağlayan yoksa, ona bakman en büyük sadakadır.” 1626
Bu talımatlar sadece Araplarda değil, İslâm nerelere yayılmışsa oradaki kadın hakkında olan düşünceleri değiştirmiştir. 1627
69- Üzerlerine Gök de, Yer de Ağlamayanlar
“Onların üzerine ne gök, ne de yer ağladı. Onlara mühlet de verilmedi.” 1628
Verdiğimiz bu âyetin taşıdığı mesajı daha iyi anlamak için kendinden önceki ve sonraki âyetlerle olan ilişkisini beraber düşünmek gerekir. 17. âyetten itibaren Allah, müşrik Araplardan önce Firavun kavmini de sınadığını, bu kavmin İsrail oğullarını serbest bırakmasını isteyen peygamberi dinlemedikleri ve bu nedenle Allah’ın, o azgın, kibirli insanları denizde boğduğunu, onların bağ ve bahçelerine inanan kulların varis olduğu, sonunda da bu insanların haline göklerin ve yerin ağlamadığı yani hallerine hiç acıyan çıkmadığı anlatılmaktadır.
Bu âyetler aynı zamanda Hz. Peygambere karşı kibirli, olumsuz, uzlaşmaz ve kırıcı bir tutum içerisinde olan Kureyş’lileri de uyarmakta ve onlara şu gerçeği hatırlatmaktadır: “Allah’ın peygamberine karşı gelen zorbalar, sonunda perişan olmuş, Allah peygamberini ve iman edenlerı üstün getirmiş, kâfirlerin mülklerini, servetlerini mü’minlere vermiştir. Allah, nasıl baskı altında ezilen İsrail oğullarını Firavun’un elinden kurtarıp onun mülküne, yurduna hâkim kılmış, onları nimet ve refaha kavuşturmuş ise: şimdi baskı ve işkence altında yaşayan mü’minleri de müşriklerin zulmünden kurtarıp onların yurduna hâkim kılacaktır.”
Gerçekten de bir süre sonra müşriklerin en azılıları Bedir’de yok olup gitmiş,
1622] Şerhu’s-Sunne
1623] Ebû Dâvud
1624] Buhârî, İbn Mâce
1625] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred
1626] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred
1627] N. Şahinler, s. 200-206
1628] 44/Duhân, 29
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekke’nin fethiyle de ezilmekte olan müslümanlar, müşriklerin yurduna hâkim olmuşlardır. Âyetlerden günümüze çıkarılacak bir başka sonuç da şudur: “Şu dünyada Hz. Muhammed’e karşı gelen insanların, bir gün bir belâ karşısında kalacakları ve o zaman pişman olup inanacakları, fakat imanlarının bir yarar sağlamayacağının vurgulanmasıdır.”
“Onlara gök ve yer ağlamadı” âyeti, Zemahşeri’nin de dediği gibi mecazi bir anlam taşır. Onların haline hiç kimse acımadı demektir. İbn Kesir’in naklettiği bazı hadislerde “ölen mü’min insana göğün ve yerin ağladığı” ifâde edilmektedir. Sağlam olmayan bu hadisler, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Çünkü gök ve yer bir kişinin ölmesine ağlamaz, doğmasına da sevinmez. Birinin ölmesi veya doğmasıyla kâinatın düzeni bozulmaz. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) oğlu İbrahim öldüğü zaman Güneş tutulmuştu. İbrahim’in ölmesi yüzünden Güneşin tutulduğunu söylediler. Peygamber (s.a.s.) Güneş ve Ay’ın, birinin ölmesi veya yaşamasıyla tutulmayacağını söyledi.1629 Bir görüşe göre Araplar, büyük bir adam ölünce “Dünya onun için karardı. Ay, Güneş tutuldu. Rüzgâr, gök ve yer ağladı” derler. Böylece mecazi bir tarzda musibetin büyüklüğünü abartmak isterler. İşte halkın kullandığı bu ifâde kullanılarak Firavun ve adamlarının değersizliği anlatılmıştır.1630 Yani bunlar öyle sanıldığı gibi yerin göğün ağlayacağı türden insanlar değillerdi. Bunlara ne gök ağladı, ne de yer ağladı. Hallerine hiç acıyan olmadı, unutulup gittiler. Bazılarına göre de gök ve yer ile kastedilen, gök ve yer halkıdır. Âyette onlara, ne gök, ne de yer halkının ağlamadığı anlatılmıştır.1631 “Onlara gök ve yer ağlamadı” ifâdesi sanki bir alaya almaya benzer bir aşağılama, küçümseme halini canlandırıyor. Şu büyüklerden zâlimleri ve azgınları gökte ve yerde hiç kimse ciddiye almıyor/hesaba katmıyor. Gökte ve yerde kimse üzülmüyor onların yok oluşuna. Bir karıncanın, bir böceğin yok olup gidişi gibi kayboluyorlar ortadan. O başlarını kaldırıp da insanları ayaklarıyla çiğneyen despotlar bir haşere gibi helâk olup gidiyorlar. Gidiyorlar da kimse üzülmüyor gittiklerine. Rabbinin emrine uyan şu kâinat onlardan uzaklaştığı için seviniyor. Çünkü kâinat onu yaratana inanırken onlar inkâr ediyorlardı. Şu halde onlar, içinde yaşadıkları varlıklar aleminden çıkarılıp atılmış aşağılık ve kötü ruhlu kimselerdir.
Onların, Allah’ın yarattıklarına karşı herhangi bir kimsenin kendileri için üzülmesini gerektirecek bir iyilik bile yapmadıkları anlaşılıyor. Yine onlar, göktekilerin, onların yıkılmasından üzüntü duyacakları, Allah rızası için bir iyilik de yapmamışlardır. Allah onlara fırsat verdiği süre boyunca, yeryüzünde fesâd çıkarmışlar ve sonunda haddi aştıklarında da azap gelmiş ve adeta bir çöp gibi ezilerek bir kenara atılmışlardır.
Eğer şu zâlimler ve diktatörler, yeryüzünü kana bulayanlar şu birkaç kelimedeki ima ve işaretleri hissetmiş olsalardı, Allah katında kendilerinin ne kadar güçsüz ve varlıklar içerisinde ne kadar önemsiz olduklarını farkederlerdi. Ve bilirlerdi ki; o zaman yaşadıkları varlıklar dünyasından kopmuş ve çekilip atılmış olarak yaşamaktadırlar. içinde yaşadıkları dünya ile aralarında hiçbir bağlantı yoktur. Çünkü kendilerini kâinata bağlayan “iman bağı” kopmuştur. 1632
1629] Buhârî, Küsuf: 1, 2, 4
1630] Mefâtih
1631] Hâzin, 7/146
1632] N. Şahinler, s. 207-210
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 351 -
70- Hevâsını Kendisine İlâh Edinenler
“Hevâsını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün ya, Allah, onu bir ilim üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiştir. Artık ona, Allah’tan başka kim hidâyet edebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” 1633
“Hevâ ve hevesini ilâh edinmek” ifâdesiyle bir kimsenin, nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mı olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa şâyet, o kimseleri de ilâh/tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, o kimseleri ilâh ve mabud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları ilâh edinmiştir. Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri ilâh edindiğinin net ispatıdır. Ve bu da apaçık şirktir. Allah’tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve lisanen onun ilâh olduğunu söylememekle, şirkten kurtulamaz. Nitekim diğer büyük müfesirler de bu âyeti, bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerir; “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse,” nefsini ilâh edinmiş olur” demektedir. El-Cessas ise; “Böyle bir kimse Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder” derken, Zemahşeri; “Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat ettiği gibi itaat etmektedir”
Başka bir yaklaşımla “hevâsını kendine ilâh edinen” ifâdesi iki anlama gelebilir:
1) Keyfine geleni yapan, ihtiraslarının esiri olan, şehvetlerinin, egosunun ardından koşan;
2) Yanlış düşüncesiyle bir takım inançlar koyan ve aklıyla koyduğu o inanç ve gelenekleri Allah’ın gönderdiği din sayıp onlara uyan. Âyet için iki anlam da muhtemeldir. Birincisi daha kuvvetlidir.
“Allah’ın bir ilme göre saptırdığı/şaşırttığı kimse” sözünden ise, ilmi olmasına rağmen dalâlete düşen kimselerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü o nefsinin kölesi olmuştur. Ayrıca şöyle bir anlam da vermek mümkündür: “Allah o kimsenin nefsine kulluk ettiğini bildiği için, onu dalâlete itmiştir.”
Allah kimseyi zorla saptırıp doğru yoldan eğri yola düşürmez. Fakat adam arzularını, ihtiraslarını kendisine ilâh yapıp onların peşinden koşunca Allah’ın koyduğu: içindeki psikolojik, fizyolojik ve çevresindeki sosyolojik kanunlar gereği, şaşkınlık içine düşer. Şaşkınlığı da yine Allah’ın kanunları çerçevesi içinde olduğu için Allah’ın onu şaşırttığı ifâdesi kullanılmıştır. Bunun anlamı, Allah onu sapmış olduğu eğri yol da bıraktı demektir. Yoksa o doğru yolda iken veya doğru yola gitmek isterken Allah onu şaşırtıp eğri yola düşürmüş değildir. O kendi isteğiyle eğri yolda yürümüş, doğru yola gelmek istememiş, Allah da onu kendi haline bırakmıştır. Allah iyi yolda olanları veya iyi yola gelmek isteyen kimseleri şaşırtmaz. Ancak kötü niyetli, zâlim ve fâsıkları şaşırtır, yani onları girdikleri sapık yollarda bırakır. Nitekim yüce Allah: “Allah zâlimleri şaşırtır” ,1634 “Allah fâsıklardan (yoldan
1633] 45/Câsiye, 23
1634] 14/İbrâhim, 27
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkmışlardan) başkasını şaşırtmaz”1635 buyurmuştur.
Onlar Hakka karşı gelince kötü niyet ve davranışları, kulaklarına ve gözlerine perde olur. Peşinen de redde kararlı olduklarından Hakkı işitseler de anlamazlar, hakikati görmezler, cehalet ve inatları gerçeği görmelerine engel olur. Doğru düşünmezler, bâtıl düşüncelerini doğru sanırlar. Kötü işleri kendilerine iyi gelir. Yaptıklarını beğenirler. Artık bunları kimse doğru yola getiremez: “Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren olmaz. Ve bırakır onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar”1636
Verdiğimiz bu âyeti kendinden önceki ve sonraki âyetlerle olan ilişkisini dikkate alıp değerlendirdiğimizde, âhiret düşüncesini ancak nefsinin yönlendirmesiyle hareket eden ve nefislerine kul olan kimselerin inkâr ettikleri açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü âhiret düşüncesi böyle kimseleri nefislerine kulluk etmekten ve yine nefislerinin yönlendirmesiyle hareket etmekten alıkoyar. Bu defa âhireti inkâr edenler nefislerine köleliği daha da arttırarak, battıkça batarlar. Hiçbir kötülükten çekinmeyerek, başkalarının haklarına tecavüz etmekten ve zulümde bulunmaktan hiçbir sûrette utanmazlar. Hak ve hukukun onların nezdinde bir anlamı yoktur. Hiçbir şeyden ibret almadıkları gibi, onlara nasihat da fayda vermez. Gece gündüz arzularının peşinden koşarlar ve hangi yolla olursa olsun hevâ ve heveslerini tatmin etmek için çırpınıp dururlar. Tüm bunlar, âhiret düşüncesini inkâr etmenin sonuçta insanın ahlâkını felç ettiğinin apaçık ispatıdır. Çünkü insanın Allah’a karşı davranışlarından kendini sorumlu hissetmesi, kendisini insanlık dairesinde tutmasını sağlar. Aksi takdirde insan ne kadar önemli vasıflara sahip olursa olsun onun bulunduğu durum hayvanınkinden daha kötüdür. 1637
71- Cennetin Hali
“Müttakîlere va’dedilen cennetin hali (şu): Orada tadı ve kokusu bozulmayan bir sudan ırmaklar var; tadı değişmeyen bir sütten ırmaklar var; içenlere lezzet veren bir şaraptan (sarhoşluk vermeyen tatlı içecekten) ırmaklar var; saf süzme baldan ırmaklar var... Hem orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Bir de onlara, Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç bunlar, o ateşte ebedî kalan ve kaynar bir sudan içirilip de bağırsaklarını parçalayan kimselere benzer mi?” 1638
Yine bu âyette de müttakîlere va’dedilen cennet, dünyadaki nimetlerden hatırlatmalar yapılarak, ama onların arızalarından arındırılarak temsil ve tasvir edilir. Her iki âyetteki temsilden de murad, cennete teşvik ve bu âyetin sonunda bahsedilen cehennemden ve ona götürecek amellerden sakındırmaktır. 1639
72- Ölüm Baygınlığına Tutulmuş Bir Bakışla Bakanlar
“İman edenler der ki: ‘Bir sûre indirilseydi olmaz mıydı!?’ Fakat hükmü kesinleşmiş bir sûre indirilip de içinde savaş da anılınca, kalplerinde maraz olanların ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün. Onlara uygun olan da odur.” 1640
1635] 2/Bakara, 26
1636] 7/A’râf, 186
1637] N. Şahinler, s.211-214
1638] 47/Muhammed, 15
1639] Beyzavî, II, 394-395; Ş. Mansûr, s. 239-241; V. Ulutürk, s. 29-56-57
1640] 47/Muhammed, 20
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 353 -
Âyette anlatılmak istenen durum şudur: O dönemde müsiümanların içinde bulundukları şartlar ve kâfirlerin İslâm ve müslümanlara karşı tutumları nedeniyle müslümanlar, Hz. Peygambere savaşa izin veren bir âyetin niçin gelmediğini ve zâlimlerle savaşmalarına niçin izin verilmediğini sorarlar. Müslümanların arasındaki münâfıkların durumu ise gerçek müslümanlardan tamamen farklı idi. Onlar mallarını ve canlarını Allah’tan ve O’nun dininden üstün tutuyor ve O’nun uğruna bir tehlikeye atılmaya razı olmuyorlardı. Savaş emri gelir gelmez gerçek mü’minlerle münâfıklar birbirinden ayrılıverdi. Bu emir gelmezden önce münâfıklarla gerçek mü’minler arasında görünüşte hiç bir fark görülmüyordu. Onlar da namaz kılıyor, oruç tutmada da bir kusur etmiyorlardı. İsteksiz de olsa İslâm’ı kabul ediyor görünüyorlardı. Fakat İslâm uğruna canları feda etme vakti gelince, münâfıklıkları açığa çıkmaya başladı; göstermelik imanları üzerindeki perde açıldı.
Bu durum Nisâ Sûresi’nde de şöyle açıklanır: “Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin denilmiş olanlara bakmaz mısınız? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir topluluk Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyor. Onlar, “Ey Rabbimiz! Şu savaşı üzerimize neden farz kıldın, ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geri bıraksaydın?” dediler.”1641 Bu âyet üç anlama gelir ve üçü de aynı derecede doğrudur:
Birincisi, şimdi korkaklık gösterip geri çekilen kimseler, savaş emri verilmeden önce savaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Kendilerine uygulanan baskılardan şikâyet ederek: “Bize izin ver de savaşalım. Çünkü bunca yanlışlığa tahammülümüz kalmadı.” diyorlardı. Kendilerine sabırlı olmaları, namaz ve zekatla nefislerini temizlemeleri tavsiye edildiğinde ise bu tavsiyeleri tutmuyorlardı. Fakat onlara savaş emri verildiğinde, aynı kişiler, düşman ordusu ve çeşitli tehlikelerle karşılaşınca korkmaya başladılar.
İkinci anlam ise şudur: Bu kimseler namaz ve zekat gibi kolay ve tehlike teşkil etmeyen ibadetlerle emrolundukları sürece “dindar”dırlar. Fakat onlara Allah yolunda savaşmaları emrolununca hayatlan kaybetmekten korkup dehşete kapıldılar ve dindarlıklarını unuttular.
Üçüncü anlam ise şudur: İslâm öncesi dönemde ganimet toplamak veya hevâ ve heveslerini tatmin etmek için gece gündüz savaş yapıyorlardı. Fakat Allah yolunda savaşmaları emredilince, kendi nefislerini yüceltmek için savaştıklarında birer cesaret örneği olan bu kişiler birer korkak haline geliyor ve kaplan gibi atılgan olanlar, kedi gibi korkak oluyorlardı.
Bütün bu ifâdelerden anlıyoruz ki; cihaddan korkmak, ondan yüz çevirmek, cihadın gerektirdiği yükümlülükten kaçınmak münâfıklığın alametleri arasındadır. Çünkü onların “kalplerinde maraz” vardır ve bu marazları/ hastalıkları gelen emir karşısında açığa çıkmakta ve insanlar için çok gülünç bir durum arzedecek hale bürünmektedir. İşte Kuran münâfıkların bu durumunu eşsiz bir benzetme ile gözler önünde canlandırırken şu ifâdeleri kullanmaktadır: “Kalplerinde maraz olanların ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün”
Bu ifâdenin taklidi mümkün değildir. Bir başka şekilde aktarılması da imkânsızdır. Bu dehşet derecesine varan bir korku halini canlandırmaktadır.
1641] 4/Nisâ, 77
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Titreyen bir zaafı, baygınlığa varan bir mahcubiyeti ifâde etmektedir. Bununla beraber âyetin tasviri hareket ve aydınlık dolu olarak eşsiz bir biçimde hayalleri meşgul edip durmaktadır. Hasta ruhların ve münâfıkların tabiatını anlatmaktadır. İşe bakın ki, onlar bu kararsız, tutarsız ve utandırıcı durumda iken iman eli uzanıyor kendilerine… Samimiyetle ona sarılsalar, azimleri güçlenecek, ayakları titremesini yitirecek ve sağlamlaşacak.
“İtaat ve güzel sözdür onların yapması gereken”. Emin olarak her şeyi Allah’a teslim etmek ve O’nun emirlerini kesinlikle yerine getirmek. Güzel söz insan hissinin temizliğini, kalbinin doğruluğunu, vicdanının paklığını gösterir. Azmederek ciddiyetle cihada koşsalar, Allah’ın buyruklarını tasdik edip hem davranışlarıyla hem de ruhlanyla benimseseler; Allah kalplerini birbirine kenetler, azimlerini pekiştirir, ayaklarına sebat verir. Zorlukları kolaylaştırır, karşılarından yutmak üzere açılan korkunç uçurumun ağzını kapar ve kendilerine iki iyilikten birini lütfederdi. Kurtuluş veya zaferi.. Şahadet veya cenneti. Yapmaları gereken en iyi şey buydu. İmanın verdiği hazine budur. Azimleri kuvvetleştirir, ayakları sağlamlaştırır, titremeyi giderir, korkuyu kaldırır, hepsinin yerine güven ve emniyeti yerleştirir.
Harpten kaçmak, yaşadığı ve nimetlerinden yararlandığı toplumun sevinçli günlerinde beraber olduğu insanları, sıkıntı ve zorluk başgösterdiğinde bırakıp sıvışmak insan onûruyla bağdaşmaz. İnsanı küçültüp alçaltmada bundan daha büyük bir namertlik düşünülemez. Kur’an, toplumun geleceğini ve haklarını can pahasına da olsa korumanın yüceliğini ve kaçınılmazlığı üzerinde ısrarla durmaktadır.
Cihadın bir boyutu olan “gerektiğinde savaş” insanı yücelten faâliyetlerden biridir. Bu faâliyete katılanları Kur’an “ölümsüzler, hep diri kalanlar” olarak nitelendirmektedir.1642 Barışın nimetlerini sürekli kılmak ve yarınları emânet edeceğimiz çocuklarımıza güvenli ve güzel bir dünya bırakmak için, gerektiğinde savaşmalıyız. Bundan kaçan benlik, Kur’an tarafından iğrenç görülmekte, azap ve onursuzlukla tehdit edilmektedir. Böyleleri, Allah’ın gazabına uğrar ve cehennemi boylar. Bir çok Kur’an âyeti bunu açıkça gösteriyor.1643 Savaşın yalnız bizim çıkarlarımızı koruyor olması şart değildir. Kur’an, ezilen, horlanan, itilen insanların haklarını korumak için savaşı da insanın şeref görevi olarak kaydeder.
Kısacası, ülkesini, kader birliği yaptığı insanları, inandığı değerleri savunan ezilmiş insanları korumak için savaşmak insanoğlunun şeref burçlarının en yücelerinden birine vücut verir. 1644
73- Kalpleri Üzerine Kilit Vurulanlar
“Peki bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 1645
Arapça ifâdesiyle “tedebbür”, okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Biz yukarıda yazdığımız türkçe çeviride bu ifâdeyi “inceden inceye düşünmek” olarak verdik. Âyetten anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ın ne
1642] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmran, 169
1643] 8/Enfâl, 16; 9/Tevbe, 38-50
1644] N. Şahinler, s. 215-219
1645] 47/Muhammed, 24
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 355 -
dediğini anlamadan onu okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’an’ın mânâsı üzerinde düşünmemek veya: “Biz Kur’an’dan bir şey anlayamayız.” diyerek Allah’ın kelamını rafa kaldırmak kalbin mühürlenmiş olduğuna işarettir. Nitekim anılan âyetten önce gelen 23. âyet lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur’an’ı tedebbür etmeyenlerin kimler olduğuna dikkat çekmiştir.
“Kalpleri üzerinde kilitler mi var?” sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur’an’ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir. Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara en son rahmet ve kurtuluş mesajıdır. Sosyal yapıda ne kadar gelişme ve değişme olursa olsun, ilim ne kadar ilerleyip gerçekleri bulursa bulsun, Kur’an’ın rehberliğine mutlaka ihtiyaç olacaktır. Çünkü dinden, imandan kopuk bir medeniyet, ülkelere rahmet havası estirmez, huzur ve güven sağlamaz, kalpleri ve ruhları faziletle dolduramaz. Böyle ortamlarda yetişen kuşaklar dengesizliğe itilmiş olur; yani akıl ve zekaları gelişmiş, fiziksel yapıları güçlendirilmiş olur; ama ruhları, vicdanları ve kalpleri bomboş kalır.
O bakımdan insanı kendi kudret eliyle yaratıp, emsalsiz sanatıyla onu şekillendiren Cenâb-ı Hak, onun huzur, güven, inanç, ahlak ve fazilet havası içinde yetişmesinin reçetesini de hazırlamıştır. Kur’an bütünüyle onu yansıtmakta ve insanlardan yana en doğru olanı göstermektedir. Bu bakımdan az-çok bilgi ve kültürü olan ve ön yargıdan kendini uzak tutmasını bilen, insaf ölçüleriyle yaklaşımda bulunabilen herkes Kur’an’ı dikkatle okuyup İlâhî muradı anlamaya çalışınca, kendi bilgi ve iyi niyeti seviyesine göre, ondan nasibini alabilir. Örneğin edip bir kişi, Kur’an’ın açık ve güzel ifâdesi, yerinde ve ahenkli dizilişi karşısında küçülüp erir. İyi bir hukukçu, onun evrensel özellikler taşıyan hukuki sistemi karşısında şaşırır. İlmi araştırma meraklısı olan fizikçi, kimyacı, biyolog veya astronom, Kur’an’ın getirdiği bilimsel ölçüdeki ana fikirler ve temel bilgiler karşısında hayranlık duyarak eğilir.
Bütün bu açıklamalar şu gerçeği ortaya koymaktadır: Kur’an en doğru bilgilerle donatılmış bir kitaptır ve her yönüyle beşer kudretini aşmaktadır. Her âyetiyle ilme, akla ve düşünceye, sonra da sağduyuya seslenmekte, insan hayatının her yanıyla içiçe bulunduğunu ilan etmektedir. O nedenle her zaman okunmaya, incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye değer içerik ve kudrettedir.
Günümüz müslümanlarının bütün sorunu belki de, Kur’an’ı, “tedebbüre” götürecek, akıl ve kalplerdeki kilitleri kıracak, Kur’an’ın dâvetine yeniden cevap verecek ve bunun yöntemini belirleyecek bir metod eksikliğinde yatmaktadır. Kur’an’ın emirleri hakkında ilk devirlerde yapılan içtihadları son ve keskin görüş olarak kabul etmek ve bunların her zaman ve mekanda ihtiyaçlara çare olabileceğini iddia etmek; müslümanı düşünmekten alıkoymuş, aklının kullanım alanını sınırlamış, Kur’an’ın kapsamlı bakış açısı ve evrensel düşüncesini yakalamasına mani olmuş ve onun, çağın problemlerine çare bulmasını engellemiştir. Ayrıca bu tavır müslümanın Kur’an’ı, bilgi ve medeniyet kaynağı olarak da kabul etmesini önlemiştir.
Yine bu düşünce, Kur’an’ı hevâ ve hevesine göre tefsir etmeyi yasaklayan peygamber emrinden hareketle, birisinin Kur’an’dan anladığını ortaya koymasını, hevâ ve heves, kötü niyet ve fesâdlık olarak nitelemiştir. Böylece Kur’an
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nasları ablukaya alınarak belirli bir çağdaki anlayış âyetlere yüklenmiş, akıl dondurulmuş ve insanlar düşünmekten korkar olmuşlardır. Bu durum çok doğal olarak, insanların âyetler üzerinde gerektiği gibi düşünmemelerine neden olmuştur.
Bizim kırmamız gereken ilk kilit, İslâm dünyasında öteden beri yerleşmiş bulunan bu acaip ve son derece garip kanaattir. Bunu yaparsak Kur’ani bakışı hayatın çeşitli boyutlarına taşıyabilir ve İlâhî korunma altında bulunan vahiyden bilgi ve medeniyet kurmanın şartlarını öğrenebiliriz. Eğer bu yanlış kanaatten kurtulamazsak, işte o zaman, içerisinde yaşadığımız devri ve geleceği yitirir, Kur’an’ın da ebedîlik ve çağlarüstü olma özelliğini kendi kendimize yok etmiş oluruz. 1646
74- Yüzlerinde Secde İzi Olanlar
“Muhammed Allah’ın rasulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çok çetin, kendi aralarında çok merhametlidirler. Sen onları rüku eder, secdeye kapanır halde görürsün. Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ister dururlar. Görünüşlerine gelince, yüzlerinde secde eseri/ izi vardır. Bu onların Tevrat’taki nitelikleridir.” 1647
Âyette anlatılmak istenen namaz kılanların alınlarında secde yapmaktan dolayı meydana gelen yuvarlak iz değildir. Burada kastedilen manâ, Allah’a baş eğme sonucu insanda fıtri olarak meydana gelen ruh yüceliği, ahlak güzelliği, vakar ve takva gibi çehresinde kendisini gösteren hasletlerdir. İnsanın çehresi yani siması, sayfalarında insanın ruh dünyasının ve nefis aleminin rahatlıkla okunduğu bir kitapdır. Gururlu bir insanın siması, mütevazi ve alçak gönüllü bir insanın simasından farklıdır. Ahlaksız bir adamın çehresi ile, iyi niyetli ve temiz ahlaklı bir adamın çehresinin farkı hemen belli olur. Serseri ve edepsiz bir adamın yüzü ile cana yakın, haysiyetli ve iffetli bir insanın yüzü arasmda açık fark görülür.
Allah buyruğunun özü, bize şunu gösteriyor; Hz. Muhammed’in bu sahabileri ve beraberindekiler öyle kimselerdir ki, çehrelerinde takva nûrunun parlamasından dolayı görenler, onları insanların en hayırlıları ve yaratılmışların en iyileri olduklarını sezer ve kabul ederler. Bunun bir örneğini İmam Mâlik bize şöyle anlatıyor: Sahabiler ordusu Suriye topraklarına girdiğinde bölgenin hıristiyanları bunlar için “Hz. İsa’nın Havârileri hakkında duyduğumuz o yüce meziyetleri ve üstün değerleri taşıyan insanlar” demişlerdi.
Sima: Nişan, alâmet demektir. Burada mü’minlerin ibadet ve taatlerinin, yüzlerini nurlandıracağı, kendilerine yüksek ahlak ve karakter kazandıracağı belirtilmektedir. Süddi: “Namaz yüzleri güzelleştirir” demiştir. Yine “Namazı çok olanın gündüzün yüzü nurlanır, güzel olur” diyenler de vardır. Bir başka birisi de: “İyilik kalbde nur, yüzde ışık, rızıkta genişlik, gönüllerde sevgi meydana getirir” demiştir. İbn Ömer’in: “Allah ile içini düzgün yapanın Allah, dışını düzeltir” dediği rivâyet edilir. Âyette “secde” kelimesinin seçilmesi de apayrı bir anlam taşır. Çünkü secde insanın Allah’a ibadetinin ve alçak gönüllü oluşunun en mükemmel şeklini ifâde eder. Bu mütevazüiğin eseridir onların yüzünde görülen. Riyâkarlığı, böbürlenmeyi ve şımarıklığı atıp onun yerine fazilet dolu parlaklığı, sükûnet dolu aydınlığı yerleştiren tesir secdeden yansımaktadır. Mü’minin yüzünün aydınlığına aydınlık katan, güzelliğine güzellik, yüceliğine yücelik veren sır
1646] N. Şahinler, s. 220-223
1647] 48/Fetih, 29
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 357 -
secdede saklıdır. Bu noktaların temsil ettiği parlak görünümler yeniden ortaya çıkmış bir şey değildir. Tam aksine bunlar kader levhasında tesbit edilen şekillerdir. Kökü çok eskilere dayanır, zikri Tevrat’ta geçer. Kur’an’ın ifâdesi ile: “İşte onların Tevrat’taki nitelikleri budur.”
Allah’a gerektiği gibi bağlı olanın, bütün canlıları dikkat ve ürpertiye sevkedecek bir heybet ve ciddiyete sahip olacağı ve bunun Allah’ın bir lütfü olduğu yolundaki inanış, İslâm düşüncesinde, Hz. Peygamber başta olmak üzere, herkesin paylaştığı bir fikir olarak dikkat çeker. Hal böyle olunca, Allah karşısında mânevî mertebesi yüksek olanların bu özellik bakımından da ilerde olduklarını kabul gerekir. Bu konuda ölçü, hadis olarak rivâyet edilen bir sözde şu şekilde konmuştur: “Allah’tan korkan kişiden, Allah’ın bir lütfü olarak, her şey korkar.” O halde, İlâhî heybet kulun Allah karşısındaki takvasıyla doğru orantılıdır. Takva arttıkça heybet de artar.
Şuna da işaret etmek gerekir ki, bu korku ve heybet kendine has bir özellik taşır. Onu jandarma, yırtıcı hayvan veya karanlık korkusuyla bir tutmamalıdır. O, insanı dikkate, ciddiyete sevkeden; sevgi, saygı ve bağlılık duygusuyla karışık “tipik” bir korkudur. Allah yolcularının yüz ve tavırlarında ilk anda farkedilen ve genellikle ürperti biçiminde dikkat çeken bu “heybet”, aslında kâinatın en anlamlı belirtisi, en kuşatıcı ve erdirici aydınlığıdır. Onun değerini fark etmek için, onun sahibiyle bir süre içli-dışlı olmak yeterlidir. Sadece bir sürelik sabır, adına korku ve üzüntü dediğimiz bu duygunun, en engin şefkat ve en tatlı ilgiyi perdelediğini kavramamız için yetecektir.
İlâve edeceğimiz bir başka husus da şudur: İlâhi heybet, bir beden olayı, daha doğrusu bir cüsse olayı değildir. Halk arasında yakışıklılık diye adlandırılan plastik-estetik çekicilik hiç değildir. İlâhi heybet, bütün kudretiyle insanın yüzünde tecelli eder. Onun boyla, posla, renk, giyiniş vs. ile asla ilgisi yoktur. O, kalabalıkların “çirkin” diye damgaladıkları yüzlerde en ileri derecede bulunabilir. Onu, bedensel eksiklikler bile engellemez. O, insanı yüreğine bakarak değerlendiren Yaratıcı’nın, insana, yüreğine göre verdiği bir kudrettir.
İlâhî heybet, insanın yüzünde, özellikle gözler ve alın bölgesinde tecelli eder. Ne ilginçtir ki, yukarıdaki âyette de verdiğimiz gibi Kur’an, mü’minlerin belirtilerinden sözederken insanın sadece yüzüne atıfta bulunmaktadır. İman ve ondan kaynaklanan bütün oluş ve erişlerin, insan vücudundaki belirişi -elbette olabildiği kadarıyla- sadece yüzde meydana gelmektedir. Yüz ve özellikle gözler.. Her şey onlardadır ve onlardan anlamayanlar başka hiçbir şeyden anlayamazlar. İnsanın ne olduğunu onlardan çıkaramayanlar, başka hiçbir şeyden hareketle insanı tanıyamazlar. Yüz, İlâhî aydınlığın tecelli yeridir. Yüze asla kötü sıfatlar yakıştırılamaz. Aldatılan insanın yüzüne bakılamaz, yüze bakarak yalan söylenmez. İnsanın, özellikle çocukların yüzlerine asla vurulmaz. Kısaca, yüzden anlamayan özden de anlamaz. 1648
75- Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed (a.s.) ve Ashâbı -Kalınlaşarak Gövdesi Üzerine Dikilen Bir Filiz Gibi Olanlar
“(Allah Rasûlü ile beraber olanların) İncil’deki nitelikleri de şöyle: Tıpkı bir ekin ki filizini çıkarmış, o filizi kuvvetlendirmiş. Filiz kalınlaştı, gövdesi üzerine dikildi. Ziraatçıları da
1648] N. Şahinler, s. 224-228
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imrendirir/ hayran bırakır bu ekin. Allah böyle yapar ki, onlarla inkâr edenleri öfkelendirsin. Allah onlardan iman edip barışa yönelik işler yapanlara bir bağışlanma ve büyük bir ödül vaad etmiştir.” 1649
Bu âyette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile İslâm’ın başlamasını, ashâb-ı kiram ile birlikte gelişip terakki ederek, kuvvetlenip kökleşmesini bir ekin temsiliyle anlatmıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), bu işe tek başına başladı. Sonra Cenâb-ı Allah, ona inanan ve onunla birlikte olanlarla onu takviye etti. Bir tohumun çimlenip, yavaş yavaş filizini çıkarması, derken kalınlaşıp, sapının üzerinde gelişip kuvvetlenmesi gibi onu kuvvetlendirdi. Zira İslâm tohumunu Hz. Peygamber ekti, o tohum ashâb şeklinde filiz verdi; görkemli hale gelince bu manzara çiftçilerin hoşuna gider, îslâmiyetin gelişip kuvvet kazanmasından da kâfirlerin öfkesi kabarır.1650
“Muhammed (s.a.s.) ile ashâbının, kâfirlere sert, biribirlerine merhametli ve rükû ile secde hallerinin dâim oluşu ve yüzlerinin nurdan nişanlı oluşu birinci, yani Tevrat’ta bulunan meselleridir. Onların İncil’deki meselleri de ekin meselidir” şeklindeki izah, çoğu tefsirlerde yer alır. Bazı müfessirler, “Birinci kısım, onların Tevrat ve İncil’deki müşterek vasıflarıdır, ekin temsili onu açıklamak için getirilmiştir.” demişlerdir.1651
Bu meseldeki incelik, sonradan gelen ümmetin de, ashâbın darb-ı mesel olan vasıflarını, kendilerine imtisal numunesi edinmeleridir. 1652
Verilen âyette Allah Rasûlü ile beraber olan sahabilerin Kur’an’ın diliyle İncil’deki özellikleri/nitelikleri anlatılmaktadır. Onlar, yerden filizini çıkarıp gittikçe kalınlaşarak kökleri üzerine duran bir ekine benzer. Önce filizini yeni çıkaran ekin gibi zayıf idiler. Hz. Muhammed (s.a.s.), tek başına davasını ilan etmişti, yalnızdı. Fakat gittikçe insanlar onun çevresinde toplanmaya başladılar. Sayıları arttıkça güçlendiler. Fert fert imanları artıp güçlendiği gibi sayıları da çoğalarak bir İslâm toplumu oluşturdular.
Nasıl ekinin gürbüz durumu ekicileri sevindirirse bunların böyle güçlü bir topluluk haline gelmesi de onların gönüllerine iman tohumunu eken Peygamberi ve melekleri sevindirir, ama kâfirleri öfkelendirir. Kâfirler kıskançlıktan çatlayacak duruma gelirler. Allah, inanıp güzel işler yapanlara bağışlama/affetme ve büyük mükâfat vâdetmiştir. Allah onları bağışlayacak ve büyük ödüllere erdirecektir.
Yine âyette anlatılmak istenen bir başka husus, atılan iman ve irfan tohumunun filizlenmesi, İslâm’ın ciddi anlamda sistemli ve duyarlı bir eğitim ve öğretimle kalplere işlenmesinin gereğine işarettir. Filizin kalınlaşıp kendi gövdesi üzerinde doğrulması, eğitilip öğretilen genç neslin olgunlaşıp bütün benlik ve enerjisiyle davaya sarılmasına işarettir. Öyle ki ne madde, ne makam, ne ölüm, ne de açlık endişesi onları yolundan alıkoyabilir. Sonra da böyle bir iman ve irfan ordusunun arzedeceği ihtişam, bakanların hayranlığını çeker; inkârcı sapıkların ise kin ve öfkesini arttırır. Bütün bu kademeli eğitim ve öğretimin en önemli
1649] 48/Fetih, 29
1650] Zemahşerî, III, 551: S. Ateş, s. 514; Elmalılı, VI, 4442
1651] Beyzavî, II, 405; Zemahşerî, III, 551
1652] Ş. Mansûr, s. 162; V. Ulutürk, s. 77-79
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 359 -
yanlarından biri de, azıp sapıtan din düşmanlarını korkutmaya, caydırıcı bir güç ortaya koymaya yönelik bulunmasıdır.
İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) ile beraber olan ve O’nun mektebinde eğitilip yetiştirilen mü’minler böylesine düzenli, disiplinli, azimli, kararlı ve güçlü idiler. Şüphesiz bu güzel vasıfların iki temel kaynağı vardır:
a) Allah’a dosdoğru iman;
b) Sâlih ameller.
Âyette geçen “minhüm” zamiriyle, “vellezine maahüm” ile özellikleri açıklanan cemaatten sonra kıyâmete kadar, Hz. Muhammed’in sünnetiyle doğru yolu seçenler kasdedilmektedir. Böylece Kur’an hem İlâhî mağfireti, hem de büyük ecri bütün mü’minlere yayarak, İlâhî rahmet ve yardımın bütün mücahit mü’minleri kapsadığını haber vermektedir. 1653
76- Gıybet - Ölmüş Kardeşinin Etini Yiyenler
“Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Biribirinizin suçunu araştırmayın; Kiminiz kiminizi çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah ‘dan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi daima kabul edendir, çok acıyandır.” 1654
Allah Teâlâ bu âyette gıybeti, ölü kardeşin etini yemeye benzetmiştir. Gıybetin tabiat olarak, akıl ve şeriat nazarında çirkinliğini, tiksinilecek birşey olduğunu, birden göz önüne gelen bir tasvir ile en beliğ bir şekilde anlatmıştır. Çünkü, yanında bulunmayan ve kendisini müdafaa edemeyecek olan mü’min kardeşi bir ölü mesâbesindedir.1655 İfâdede, işin şenâetini anlatmak için, birçok mübâlağa unsurları kullanılmıştır. 1656
Kur’an’ın, ölmüş insanların etini yemek diye tanıttığı ve insan yaratılışının tiksinmesi gereken günahlardan biri olarak gösterdiği gıybet, ruhsal ve maddesel doyumsuzluklar içinde kıvranan geri kalmış benliklerin avunmak için sığındıkları saplantılardan biridir. Gıybet, şöyle tarif edilir: “Birinin, herhangi bir kimsenin arkasından, duyduğu zaman hoşuna gitmeyeceği sözler söylemesidir.” Bu tarif bizzat Peygamberimiz tarafından yapılmıştır. Hz. Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle demiştir: “Gıybet, kardeşinin, hoşuna gitmeyecek şekilde anılmasıdır.” “Söylediğim şeyin kardeşimde olduğunu görmüşsem ne olacak?” denilince Hz. Peygamber buyurdu ki: “Eğer söylediğin şey kardeşinde varsa gıybet etmiş olursun, dediğin onda yoksa iftira etmiş olursun.”
Bu tariften, birinin arkasından yalan sözlerle suçlanmasının iftira olduğu ve var olan kusurlarının söylenmesininse gıybet olduğu anlaşılmaktadır. Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister kinaye ve işaretler ile yapılsın her şekli ile haramdır. Bunun gibi bu hareketin kişinin hayatta yapılması yahut öldükten sonra yapılması, iki şekilde de haramlılığı aynıdır. Bu haramın dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır: Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu
1653] N. Şahinler, s. 229-231
1654] 49/Hucurât, 12
1655] Beyzavî, II, 410-411; Elmalılı, VI, 4475
1656] Elmalılı, VI, 4476; V. Ulutürk, s. 79
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mecbûriyet gıybet olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmazsa gıybete nisbetle çok daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan kalkar.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu istisna olan gıybeti şöyle ifâde buyurmaktadır: “En kötü zulüm, bir müslümanın haysiyet ve şerefine haksız yere hücum etmektir.”1657 Bu buyrukta “haksız yere” şartı “haklı yere” yapılabileceğini göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamberin hayatında gördüğümüz bazı örneklerden “haklı yere”den ne kastedildiğini ve hangi durumlarda gıybetin gerektiği kadar câiz olabileceğini öğrenmekteyiz.
Bir gün bir bedevî gelip Peygamberimizin arkasında namaz kıldı. Namaz bitince de “Ey Allah’ım! Bana da, Muhammed’e de merhamet et, ikimizin dışında hiç kimseyi bu merhamete ortak kılma” diyerek çekip gitti. Peygamber’imiz (s.a.s.) ashâbına şöyle dedi: “Ne diyorsunuz, bu adam mı daha şaşkın yoksa devesi mi? Ne dediğini duymadınız mı?”1658 Peygamberimiz bu sözü adamın arkasından söyledi. Çünkü o bedevî selâm verir vermez çekip gitmişti. O, Peygamberimizin önünde çok yanlış bir söz söylemişti, bu yanlış söz karşısında Peygamberimizin susması başkalarının böyle sözlerin bir dereceye kadar câiz olabileceği yanlış kanaatine gitmesine sebep olabilirdi. Bu yüzden Hz. Peygamber’in o sözü reddetmesi gerekiyordu.
Yine bir keresinde Fâtıma binti Kay’s adındaki kadına iki kişi evlenme teklifinde bulundu. Biri Hz. Muaviye, diğeri Hz. Ebu El-Cahm idi. Kadın gelerek Peygamberimize akıl danıştı. Peygamberimiz (s.a.s.): “Muâviye müflistir, Ebu El-Cahm ise karılarını çok döver” buyurdu.1659 Burada bir kadının gelecek hayatı söz konusudur. Ve Hz. Peygamberden akıl danışmıştır. Bu durumda Peygamberimiz o iki sahâbiye ait bildiği kusurları söylemeyi gerekli bulmuştur.
Bir gün Peygamberimiz Hz. Ayşe annemizin yanında iken biri gelerek görüşme izni istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu adam kabilesinin çok kötü bir kişisidir” buyurdu. Sonra dışarı çıktı, o adam ile çok yumuşak bir eda ile görüştü. Tekrar içeri girince Hz. Ayşe vâlidemiz: “Onun hakkında dışarı çıkmadan önce bazı şeyler söylemenize rağmen, daha sonra çok iyi bir eda ile konuştunuz” deyince Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Kıyâmet günü Allah katında en kötü yer, birinin çirkin sözlerinden korkup da onunla münasebeti terkedenlerin yeri olacaktır.”1660 Bu hâdiseye dikkat edersek, Peygamberimizin bu kişi hakkında kötü kanaatte olmasına rağmen onunla güzel bir şekilde konuşmasının, ahlâkının icabı olduğunu göreceksiniz. Ama Hz. Peygamber bu adamla merhamet ve şefkatlice konuşurken, ailesi gördüğü takdirde yanlışlıkla onu samimi dostu zanneder de daha sonra bunu suistimal eder düşüncesi ile Hz. Ayşe’yi “bu adam kabilesinin en kötü kişisidir” diye ikaz etmiştir.
Bir keresinde Hz. Ebu Süfyan’ın karısı Hint binti Utbe, Peygamberimize gelerek “Ebu Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuklarına yetecek kadar gerekli masrafı yapmıyor” dedi. Kocasının bulunmadığı sırada, kadın tarafından yapılan bu şikâyet her ne kadar gıybet ise de Hz. Peygamber bunu câiz görmüştür.
1657] Ebû Dâvud
1658] Ebû Dâvud
1659] Buhâri, Müslim
1660] Buhâri, Müslim
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 361 -
Çünkü haksızlık yapanı, bu haksızlığı giderecek güçte olan birine şikâyet Hakkı vardır.
Hz. Peygamber’in bu gibi örneklerinden faydalanılarak fakih ve muhaddisler şu kaideyi ortaya koymuşlardır: “Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir” Daha sonra bu kaideye dayanarak İslâm âlimleri gıybetin aşağıdaki şekillerini uygun görmüşlerdir:
1) Zulme uğrayan kişinin bu zulmü ortadan kaldırabilecek güçte olduğuna inandığı kimseye zâlim kimseyi şikâyet etmesi,
2) Düzeltilip ıslah edilmesi niyeti ile haksızlıkları ve kötülükleri giderebilecek yetkide olan kimselere bir kişi veya zümrenin kötülüklerinin anlatılması,
3) Fetvâ almak gayesi ile bir müftüye veya İslâm âlimine bir kişinin yanlış hareketlerini konu edinen bir olayın anlatılması,
4) Bir kişinin veya kişilerin şerlerinden sakınsınlar diye diğer insanlara bilgi verilmesi,
“Örneğin; hadis ravilerinin, şâhitlerin, kitap yazarlarının eksiklerini, hatalarını açıklamak bütün âlimlerce câiz değil, hatta vâcip kabul edilmiştir. Çünkü bu açıklama olmadan şeriatı yanlış rivâyetlerin yayılmasından, mahkemeleri adaletsizlikten ve insanları özellikle ilim araştırıcılarını sapıklıklardan korumak mümkün olmaz. Yuva kurmak isteyenlerin karşıki şahıs hakkında yahut yanından ev alınmak istenen kimsenin komşuluğu hakkında yahut birisi ile iş ortaklığı kurulmak istendiği takdirde veya birine bir emânet verilmesi gerektiğinde kendisinden bilgi istenen kişinin bu kimselere iyi ve kötü taraflarını bilmediğinden dolayı zarara uğramasın diye soran kişiye açık açık anlatması gerekir.
5) Fısk, fücur ve çeşitli ahlaksızlıklar yayan yahut dini düşüncelerde sapık fikirler ve bidatler dağıtan veya Allah’ın kullarını dinsizlik, eziyet ve zulüm fitnelerine boğan kimselerin kötülüklerini herkese karşı ilan ederek tenkit etmek, bunları anlatmak da gıybet değildir.
6) Kötü bir lakapla meşhur olan kimseleri bu lakap dışında tanıtmak mümkün değilse küçültmek ve hafife almak niyeti ile değil de kişiyi tanıtma niyeti ile o kötü lakabın kullanılması da gıybet değildir. 1661
Bu sıraladığımız durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftiradır, iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. İslâm bu üçünü de yasaklamıştır. İslâm toplumunda bir müslümanın, yanında başka birinin gıybetinin yapılması, yalan yere töhmet altında bırakılmasını sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi gerekir. Hiçbir seri zorunluluk olmadığı halde birinin mevcud kusurlarının ortaya dökülmesinin günah olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle günahlardan uzak kalmalarını da telkin etmesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor ki: “Bir kimse bir müslümanın aşağılandığı ve onun şeref ve haysiyetine saldırıldığı sırada onu korumuyorsa, Allah Teala da onun kendisinden yardım istediği durumlarda himaye etmez. Ve eğer bir kişi müslümanın şeref ve
1661] Geniş bilgi için bk. Fethu’l-Bârî, Cilt: 10
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haysiyetine saldırıldığı ve ona Hakkaret yapılıp, aşağılandığı sırada onu korursa Allah da kendisinden yardım istediği durumlarda ona yardım eder.” 1662
Gıybet yapana gelince: Bu günahı işlediğini veya işliyor olduğunu anladığı an ilk görevi, Allah’a tevbe etmesi ve bu haram işten derhal vazgeçmesidir. Bundan sonra ona düşen ikinci görev, yaptığı bu günahı gidermektir. Ölmüş bir kimsenin gıybetini yapmışsa onun hakkında çokça Allah’tan af dilemesi, eğer yaşayan bir kimsenin gıybetini yapmışsa, bu gıybet gerçek dışı ise bile daha önce yanlarında bühtan ettiği kişilere gidip yaptığı hareketin yanlış ve asılsız olduğunu belirtmesi gerekir. Yaptığı gıybet kişide var olan kusurlarını içeriyorsa, bundan sonra asla onu kötülememeli, daha önce yaptığı gıybetten dolayı af dileme sadece gıybeti yapılan kişinin durumdan haberi olması halinde yapılmalıdır, aksi halde tevbe ile yetinilmelidir. Çünkü o kişinin durumdan haberi yoksa gıybet yapanın özür dilemek için “Ben senin gıybetini yapmıştım” demesi o adamı üzer, onun da içinde bir takım hoş olmayan duygular doğabilir, denmektedir.
Âyet gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi nefret ettiricidir. Kaldı ki bu et de bir hayvan eti değil de insan eti olursa.. Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde ortaya koyarak Allah insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır. Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini yemeğe razı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin bulunmadığı ve kendisini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen kişinin kalbinin kırılması, incinmesi değil, tam tersine herhangi bir kişinin yokluğunda çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizatihi haram olduğu anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun olmasın ve bundan üzüntü duysun duymasın önemli değil.
Ölmüş insanın etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır. Kişi öldükten sonra birinin kendi cesedini parçaladığını bilmez, hissetmez. Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve ızdırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini yemekten farklı değildir.1663
77- Şah Damarından Daha Yakın
“Yemin olsun ki, insanı Biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” 1664
Verdiğimiz bu âyet, Allah’ın insana yakınlığının en ileri boyutunu
1662] Ebû Dâvud
1663] N. Şahinler, s. 232-239
1664] 50/Kaf, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 363 -
göstermektedir. Allah’ın insanla beraberliği bazı âyetlerde de dile getirilmiştir: “Nerede olursanız olun Allah sizinledir.”1665; “Üç kişi fısıldaşsa dördüncüleri mutlaka O’dur, beş kişi fısıldaşsa altıncıları O’dur. Bundan az da, bundan çok da olsalar ve nerede bulunsalar mutlaka onlarla beraberdir.” 1666
“Şah damarından da yakın olmak” ifâdesi; her şeyi elinde tutan, doğrudan doğruya kontrol eden kuvveti tasvir etmektedir. İnsan bu gerçeği düşündüğü zaman elbette titreyecek ve kendisini hesaba çekecektir. Eğer gönüller bu ifâdenin taşıdığı anlamı gözleri önünde canlandırabilseydi hiçbir kimse Allah’ın râzı olmayacağı şeyi işleme cesareti gösteremezdi. Hatta Allah tarafından kabule şayan olmayan bir duyguyu içinden geçirme cüretini gösteremezdi. İnsanın devamlı bir uyanıklık, bekleyiş ve dikkat içerisinde bulunması, her an hesaba çekileceğini unutmaması için bir tek bu âyet bile kâfidir. Yine, “Biz ona şahdamarından daha yakınız” demek şu anlama da gelmektedir: “Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona yakın oluşundan daha yakındır. Onun konuşmasını işitmek için bir mesafe katedip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Bunun gibi onu ele geçirmemiz gerekirse bir mesafeden gelip yakalamamız gerekmez. Nerede olursa olsun her zaman o kabzamızdadır, istediğimiz zaman onu ele geçiririz.”
Yaratıcı ile yaratıkları arasındaki ilişki, yaratılan ile nefsi arasındaki ilişkiden daha önceliklidir. Çünkü yaratılanın ayakta kalması bizzat kendinden değildir, yaratıcının kudreti iledir. Yaratıcının sürekli bizimle oluşu ve bizim her an O’nunla beraberlik şuurunu taşımamız gerektiği gerçeği, pratikte iki sonuç ortaya koymaktadır: Birincisi; din hayatı, bu, “Yaratıcı’yla beraberlik” şuurunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Kur’an’ın, kurtuluşun, ölümsüzlüğün esası gördüğü iman, işte budur. Peygamberlerin temel davaları da, bu bilinci insan hayatına kazandırmak olmuştur. İkincisi; Allah, varlığı yapıp bitirip karşı tarafa geçen ve onu uzaktan seyreden bir sanatkar değildir. Allah, oluşun içindedir ve oluş Allah’ın davranışlarının adıdır. Kur’an buna “sünnetullah” (Allah’ın tavrı, davranışı) diyor. O halde varlık, olup bitmiş değil, olmakta olan bir oluşlar ve imkânlar serisidir. Çünkü, “Allah her an bir iştedir (işlere müdâhale halindedir, işleri yaratandır).” 1667
Özetle söylersek: O hep bizimle.. O halde, biz de hep O’nunlayız. İnsana düşen, bu beraberliğin bilincine varıp, onu hayatı ve dünyayı güzelleştirmek için değerlendirmektir. 1668
78- Bilgisizliğin Sarhoşluğunda Boğulanlar
‘’Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler. Onlar bilgisizliğin sarhoşluğunda boğulan kimselerdir.” 1669
Zâriyât Sûresi’nin bu küçük fakat son derece anlamlı âyetlerinde anlatılanlar şunlardır: “İnsan hayatının sonu hakkında, insanların çeşitli inançları kendiliğinden açık bir şekilde görüşler getirememekte, aksine hiçbir ilmi dayanakları
1665] 57/Hadîd, 4
1666] 58/Mücâdele, 7
1667] 55/Rahmân, 29
1668] N. Şahinler, s. 240-242
1669] 51/Zâriyât, 10-11
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaksızın tahminle ve benzetmelerle bir takım görüş ve nazariyelere dayandığını ispat etmektedir.” Biri, öldükten sonra hayat yoktur demekte, diğeri ölümden sonra hayata inanmakta fakat bunun tenasüh (öldükten sonra ruhun başka bir varlığa geçerek yaşamaya devam etmesi) şeklinde olduğunu iddia etmekte, bir diğeri âhiret hayatını, ceza ve mükâfatı kabul etmekte fakat amellerin (davranışların) cezasından kurtulmak için binbir çeşit kurtarıcılar araya sokmaktadır.
Böyle büyük ve çok önemli bir konuda insanın, kanaat, görüş ve akidesinin yanlış olması bütün hayatını yanlış yola itecek ve geleceğini de mahvedecektir. İlmî gerçeklere dayanmadan sadece tahmin ve kıyaslara dayanan bir inanç kurmak çok büyük bir ahmaklıktır. Bu durum, bir kimsenin çok büyük bir yanlış anlayış sonucu bütün ömrünü kör bir gaflfl et içinde geçirip öldükten sonra aniden hiç hazırlıklı olmadığı bir olayla karşılaşması demektir.
İşte bu âyetler, insanoğlunu uyarmakta ve “kahrolsun zan ve tahminle yalan söyleyenler. Onlar bilgisizliğin sarhoşluğunda boğulan kimselerdir” mesajını vermektedir. Tahmin ve benzetmelere dayanarak kanaat kurmak, dünya hayatının basit bir takım konularında bir dereceye kadar geçerli olabilir. Her ne kadar ilim yerine geçmese, ilmi yolla ispatlanmasa bile. Bütün hayatımız boyunca yaptığımız işlerden dolayı, birine karşı sorumlu ve hesap vermek durumunda mıyız? Hesap vermek durumunda isek kimin karşısında, ne zaman ve ne cevap verme durumunda olacağımız, bu cevap vermede başarı ve başarısızlıkların sonuçları ne olacaktır? Bütün bunlar, insanın sadece kendi tahmin ve kanaatine dayanarak bir akide kurması, sonra da bu çürük ipliğe bütün hayat sermayesini sermesi doğru olmaz. Çünkü bu kanaat yanlış çıkarsa bunun mânâsı; “kendi kendini tamamen mahvetmek olur” demektir.
Böyle konular hakkında doğru kanaat elde etmenin tek bir yolu vardır. O da insanların âhiret hakkında Allah’tan vahiy yoluyla elde ettikleri bilgiyi dikkatle incelemeleridir. Yeryüzü ve gök düzenine hatta kendi varlığına dikkatle bakarak bunları basiretle incelediği takdirde, bu bilginin doğru olduğunu ispat eden delilleri her yerde görecektir. İşte bu; Allah ve âhiret hakkında Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilmi araştırma yoludur. Bu yoldan saparak kendi kanaat ve tahminine göre hareket eden herkes kaybetmiştir. Onların sonu bilginin sarhoşluğunda boğulmakla noktalanacaktır. Yani onlar, yanlış tahminlerden dolayı nasıl bir sonuca gittiklerini hiç bilmiyorlar. Bu tahminlere dayanarak bir yol tutanlar dosdoğru felâkete gidenlerdir. Âhireti inkâr eden bir kişi, hiçbir şekilde hesap vereceğinin hazırlığı içinde değildir. Ve o öldükten sonra hiçbir yeni hayatın olmayacağı hayali içinde boğulmuştur.
Hâlbuki bir gün ansızın tahminlerinin/beklentilerinin tamamen tersine, ikinci hayata gözlerini açar açmaz burada her amelinin hesabını vereceğini anlayacaktır. Ömrünün tamamını, öldükten sonra yine bu dünyaya geri döneceğinin hayali ile geçiren herkes, ancak öldükten sonra bütün geri dönüş kapılarının kapandığını öğrenecek, herhangi bir yeni amelle önceki hayatının amellerinin telafi edilebilmesi için hiçbir fırsatın kalmadığını ve önünde başka bir hayatın olduğunu, bu hayatta artık sonsuza dek kendi dünya hayatının sorumluluklarını yükleneceğini de anlayacaktır.
Nefsimi tatmin eder, isteklerini tamamen yerine getirirsem mutlaka yok oluş halinde varlık aleminin günahlarının azabından kurtulurum ümidiyle kendini
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 365 -
felakete atan kimse, ölüm kapısından geçer geçmez, önünde yok oluşu değil, devamlı var oluşu görecektir. Kendisine verilen vücut nimetinin, onu güzelleştirip düzeltmesi yerine, tahrip etmek için bütün gücünü harcamasının hesabını verecektir. Evet, bütün bu tahmine dayanan inançlar gerçekte birer afyondur ve bu afyonun verdiği uyuşukluk içinde bu insanlar idraksiz .ve düşüncesiz kalmışlardır. Bunlar, Allah’ın ve peygamberlerin bildirdikleri sağlam bilgiyi bir tarafa atarak içine gömüldükleri cehaletin kendilerini nereye götürdüğünden habersizdirler. 1670
79- Kabirlerinden Çekirge Sürüsü Gibi Çıkanlar
“O gün kabirlerinden gözler zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki etrafa yayılan çekirge sürüsü gibi çıkacaklardır.” 1671
Verdiğimiz bu âyeti, kendinden önceki ilk altı âyetle birlikte düşündüğümüzde şu değerlendirmeleri yapabiliriz. Birinci âyette “Ay yarıldı” ifâdesi kıyâmetin meydana geleceği saatin yakın oluşuna ve bu kâinatın çöküşünün başladığına işarettir. Ay gibi büyük bir kürenin yarılması, meydana geleceği bildirilen kıyâmetin apaçık bir delilidir. Çünkü Ay yarılabiliyorsa eğer, yıldızların da bulundukları eksenden ayrılmaları mümkündür. Dolayısıyla kâinattaki düzen her an alt-üst olabilir. Kâinat düzeni içerisinde hiçbir şey, bir diğerinden bağımsız olmadığı için sonsuza değin devam etmesi, bu düzen içinde mümkün değildir. İşte kıyâmet, bu imkânsızlığın doğal bir sonucudur.
Ama ne var ki; kıyâmetin yaklaştığını ve ayın yarıldığını gösteren âyetler müşriklerin kalplerinde yankı bulmuyor, sapıklıkta ısrar ediyorlar ve öğüt almak için yeterli olan bu âyetlere kulak vermiyorlar. Kur’an onların bu tavırlarını şöyle ortaya koyuyor: “Bir mûcize görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar: ‘Sürüp giden bir büyüdür bu. Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır. Yemin olsun ki, onlara haberlerden, içinde ihtar, sakındırma ve tehdit bulunanı gelmiştir. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmettir o. Ama uyarılar yarar sağlamayor.” 1672
Kâfirlerin döneklikleri, küfürde ısrarları verilen haberlerden faydalanmamaları ve bunlara uyarıların kâr etmeyişi bu derece tasvir olunduktan sonra İlâhî hitap Rasûlullah’a yöneliyor ve onlardan yüz çevirmesini, ayın yarılmasıyla gelişinden haberdar oldukları ve yaklaştığı bildirilen uyarıya dikkat etmedikleri o günde kendi başlarına terk etmesini istiyor: “O halde yüz çevir onlardan sen de; o çağıranın alışılmadık/ürpertici şeye çağırdığı günde.”1673 Diğer bir ifâdeyle: “Onları kendi haline bırak. Çünkü sen onlara en ikna edici delilleri getirdin ve kıyâmeti inkâr ettikleri, peygamberini yalanladıkları için ibret verici cezalara uğrayan kavimlerden örnekler verdin, şâyet tüm bunlara rağmen hala ders almazlarsa onları kendi haline bırak. Onlar kıyâmet günü kabirlerinden fırladıklarında, önceden hakkında kendilerine haber verilen kıyâmetin bir gerçek olduğunu bizzat gözleriyle “zillet ve dehşetten düşmüş olarak” göreceklerdir.
Bu tanımlama birkaç anlama gelebilir:
1670] N. Şahinler, s. 243-246
1671] 54/Kamer, 7
1672] 54/Kamer, 2-5
1673] 54/Kamer, 6
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a) Korku içinde,
b) Pişmanlık ve utanç içinde.. Yani kabirlerinden çıktıklarında, daha önce kendilerine haber verilen o günle karşılaşacaklarını ve bir hazırlık yapmadıkları için, suçlu olarak Allah’ın huzurunda bulunacaklarını anlayacaklardır,
c) Dehşet içinde... Yani korkunç kıyâmet manzarasından gözlerini ayırma gücünü bile kendilerinde bulamayacaklardır.
Ve bunlar, çoklukları ve her tarafa yayılmaları ile çekirgelere benzerler. İbn Kesir’in ifâdesiyle bu benzetme “onların çağırana uymak üzere hesabın yapılacağı yere alelacele yürüyüp yayılmalarından” kaynaklanmaktadır. Sonuçta bu kendinden geçerek hor ve hakir halde hızla koşan toplulukların arasında yürüyen kâfirler: “Bu zorlu bir gündür” diye mırıldanıyorlar.1674 Bu cümle zor ve korkunç bir şeyle karşılaşan yorgun ve bitkin insanların söyleyeceği son sözdür. 1675
80- Köklerinden Sökülmüş Hurma Kütükleri Gibi Atılanlar
“Biz onların üzerine uğursuzluğu kesiksiz bir günde, don durucu/ uğultulu bir kasırga gönderdik. İnsanları, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.” 1676
Verdiğimiz âyetler, kendilerine yol gösterip uyarıcı olarak gönderilen Hz. Hud’u yalanlayan ve bütün güçleriyle inkâr eden Âd Kavmi’nin uğradığı azabı anlatmaktadır. Âd Kavmi, Hud peygamberin estirdiği İlâhî hidâyet ve rahmet havasına karşı gönül ve vicdanlarını kapadılar; Kur’an’ın ifâdesiyle zulüm, tuğyan, saldırı, haklara tecavüz ve ahlaksızlıkta çok ileri gittiler.1677 Derken İlâhî hüküm indi ve azabı gerektiren sebepler harekete geçirildi. Öyleki önünde durulmaz şiddetli kasırga, uğursuz saydıkları bir günde onları birer hurma kütüğü gibi yerden yere çarpıp yok etti. Fiziki kuvvetlerine mağrur olan bu kavim, Allah’ın sınırsız kudretini anlayamadılar ve sünnetullah gereği hüküm inince artık anlamalarının bir yararı olmadığını az-çok farkettilerse de bu onlar için kurtarıcı bir dönüş kabul edilemezdi. Çünkü İlâhî kanun ve hükümler değişmez. Vakti gelince onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.
Âyette geçen “rıyhen sarsaren” deyimi hakkında dilbilimciler arasında görüş ayrılığı meydana gelmiştir. Kimileri “yakıcı sıcak”, kimileri “dondurucu bir soğuk”, kimileri de “estiğinde büyük bir gürültü çıkaran rüzgâr” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat hepsi de söz konusu rüzgârın çok şiddetli olduğu konusunda birleşmişlerdir. “Sarsaren” kelimesinin mûcizevi en ilginç özelliği -Seyyid Kutub’un da tesbitiyle- taşıdığı anlamın yanında arapça okunuşundan çıkan sesin bir nevi rüzgâr sesini canlandırmasıdır. Yine âyette yeralan “uğursuz günler” ifâdesi, o günlerde bir uğursuzluk olduğu ve bu yüzden de onlara azap geldiği anlamına gelmez. Şâyet bu günler gerçekten uğursuz olsaydı, Âd kavmi dışındaki kavimlere de azabın gelmesi gerekirdi. Doğru anlamı, “Âd kavmine azap indiği günler, onlar için uğursuzdu” şeklindedir. Bazı kimseler bu âyete dayanarak, günlerin uğurlu veya uğursuz olması ile ilgili birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışıyorlar ki bu da doğru olmayan bir yaklaşımdır.
1674] 54/Kamer, 8
1675] N. Şahinler, s. 247-249
1676] 54/Kamer, 19-20
1677] 41/Fussılet, 14-16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 367 -
İnsanların köklerinden koparılmış hurma kütüklerine benzetilmelerinin sebebi Nesefi’nin açıklamasıyla: “Rüzgârın onların başlarını kopartıp geriye başsız cesedler halinde bırakması ve yere ölmüş olarak düşmeleridir. Onlar uzun boylu cüsseleriyle hurma kütüklerini, yani cansız durumdaki gövdelerini andırıyorlardı” İbn Kesir de, “rüzgâr gelir, onlardan birisini alır ve gözle görülmeyecek kadar yükseğe çıkartır, daha sonra da tepesi üstüne bırakıp yeryüzüne düşer, başı kopar ve gövdesi başsız kalırdı” demektedir.
Bu azap onların büyüklenmeleri sonucunda gelmişti. Çünkü onlar kendilerinin çok kuvvetli oldukları zannıyla haktan yüz çeviriyorlardı. Böylece Allah’ın azabı onların büyük bir kısmını helâk ederek, kurdukları medeniyeti ortadan kaldırmış ve geride kalanlarını da rezilliğe sürükleyerek daha önce zulmettikleri kavimler önünde zelil etmişti. 1678
Üzerinde durduğumuz bu âyetler aynı zamanda Mekkeli müşrikler için de bir işaret taşımaktadır. Çünkü onlar inkâr ve azgınlıkta ileri gittiklerinden, sıkıntılı günler onları beklemekte idi. Yakın gelecekte kasırga misali olan İslâm ordusunun önünde kudret ve saltanatlarını kaybedeceklerdi. Kur’an özellikle Ad Kavmi’nin yıkılıp yok edilmesini uyarıcı bir örnek olarak hatırlatmakta ve inkârcıların Hakka dönmelerinde kendilerinden yana büyük yararların söz konusu olduğunu vurgulamaktadır. 1679
81- Kuru Ot Gibi Olanlar
“Biz, onların üzerine bir tek ses gönderdik de ağıtçının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalandılar.” 1680
Verdiğimiz âyet, Hz. Sâlih peygamberle Semud kavmi arasındaki tevhid mücadelesinin son noktasını içermektedir. Semud kavmi Ad kavminden sonra Arap yarımadasına hâkim olan güçlü kuvvetli bir kavimdi. Ama ne var ki bu kavim, kendilerinden önce geçenlerin başına gelenlerden ders almamış, Hakka karşı gelip İlâhî buyrukları tebliğ ile görevli Sâlih Peygamberi Kur’an’ın ifâdesiyle dört maddeyle suçlayıp kaçınılmaz sonu kendi elleriyle hazırlamışlardı.
1) Bizden bir adama uyacağız, öyle mi?
2) Böyle bir adama uyarsak hem sapıtır, hem de aklımızı yitirmiş oluruz.
3) Aramızda kala kala semavi buyruk buna mı indirilmiş?!
4) Hayır, o çok yalancı şımarığın biridir. 1681
Bu suçlamalar ve küçümsemeler Semud Kav-mi’ne çok pahalıya mal oldu. şiddetli bir çığlıkla kurumuş bir ot gibi oldular. Kur’ân-ı Kerimbu çığlığı açıklamıyor. Sadece Fussilet Sûresi’nde onun bir kasırga olduğunu zikrediyor: “Şâyet dönecek olurlarsa de ki: Ben sizi Ad ve Semud’un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile korkuturum.” Metindeki kasırga (saigaten) kelimesi bir çığlığın sıfatı anlamında da kullanılmış olabilir. Veya çığlığın özelliğini anlatan bir terim olabilir. Ki o zaman “sayhaten” kelimeleri aynı şey olur. Çığlık kasırganın çıkardığı bir ses
1678] Âd Kavmi ile ayrıntılı bilgiler için bk. 7/A’râf, 51-53; 11/Hûd, 54-66; 26/Şuarâ, 88-94
1679] N. Şahinler, s. 250-252
1680] 54/Kamer, 31
1681] 54/Kamer, 24-26
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yahut kasırga çığlığın ortaya çıkardığı bir şey olabilir.
Her iki durumda da Semud kavminin üzerine çığlık gönderilmiş ve onlara yapacağını yapmıştı. Ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi olmuşlardı. Ağılcılar kurumuş ottan ağıl yaparlar. Bu otlar kuruyunca gevrek gevrek olurlar. Veya ağılcılar hayvanları için ot toplarlar ve bu otlar kuru ve gevrek olur. İşte Semud kavmi de bir çığlıktan sonra böyle kupkuru ot gibi olmuştu. Bitki ve ekin nasıl kurur ve canlılığını yitirirse onlar da böylece kuruyup öldüler. Korkunç mu korkunç, feci mi feci bir manzara bu.. Büyüklenmenin ve kibirlenmenin karşılığı. Ve işte bir de bakıyorsunuz ki o büyüklenenler, o böbürlenenler kurumuş bir ot gibi olmuşlar. Aşağılık bir ot kurusu.. Ağılcıların topladıkları cinsten kuru bir ot.
Evet, o aşağılık “ot kuruları” ile birlikte perdeler de kapanıyor. Bu korkunç ve ürkütücü manzaranın yanı sıra Kur’an düşünüp ibret alanları kendisine çağırıyor. Ot gibi yaşayanları son bir kez daha “yeminle” uyarıyor: “Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!”
Çok ilginçtir aynı sûre içerisinde tam dört âyette verilen bu ihtar,1682 Kur’an’ı anlaşılmaz, mücmel kitap ilan edip halktan uzaklaştırarak rafa kaldıran anlayışlara İlâhî bir tokat gibi inmektedir. Doğrusu şu ki, Kur’an herkesin nasibi ölçüsünde anlayacağı ve mutlaka okuması gereken bir kitapdır. Her okuyanın her şeyi anlaması şart değildir. Okuyup anlamaya çalışanlar çoğalacaktır ki, daha iyi anlayanların sayısı artsın. Allah’ın kelamını okumak, seviyeleri ne olursa olsun, Allah’ın bütün kullarının hem Hakkı, hem de görevidir. Kur’an Allah’ın rahmetidir. Hangi insanı Allah’ın rahmetinin dışında tutabiliriz. Allah’ın kitabını Allah’ın kullarının yararlanmasına kapatarak onu ambargo altında tutanlar, Kur’an’a ters bir yoldadırlar. Özetle söylemek gerekirse “Kur’an’ın ne dediğinden habersiz ot gibi yaşayanlar, gün gelir ot gibi biçilirler.” 1683
82- Titizlikle Korunan İnciler
“Ve genç kadınlar, iri ve siyah gözlü, titizlikle korunan inciler misali, yaptıklarına karşılık olarak.” 1684
Konumuza başlık yaptığımız âyetleri içeren Vâkıa Sûresi; Tevhid, Âhiret ve Kur’an hakkında Mekkeli müşriklerin itirazlarına bir reddiyedir. Onların en önemli itirazı, kıyâmetin oluşu, kâinat düzeninin alt-üst olmasından sonra yeniden diriliş, mizan, hesap günü ve tüm bunların sonunda ceza (cehennem) veya mükâfat (cennet) hakkındadır. Bu nedenle sûre, kıyâmet olayının muhakkak meydana geleceğini vurgulayarak başlar ve o gün insanların üç gruba ayrılacağım açıklar. 1) Sâbikûn 2) Sâlihun (Ashâb-ı Meymene) 3) Hayatlarının son anına kadar âhireti inkâr eden, şirk, küfür ve büyük günahları hiç çekinmeden işleyen Kâfirun (Ashâb ı Meş’eme). 1685
Bu üç grup içinde yeralan “Sâbikûn” iyilik ve hak için çaba sarf edenlerdir. Yani Allah ve Rasûlü’nün çağrısına hiç tereddüd etmeden “Lebbeyk” diyenler, Allah yolunda cihad ve infak etmek, Hakka hizmet, hayra dâvet ve tebliğ için, kısaca Marufu emir, Münkeri nehyetmek için fedâkârlık eden ve bu yolda her
1682] 17, 22, 32, 40
1683] N. Şahinler, s. 253-255
1684] 56/Vâkıa, 22-24
1685] 56/Vâkıa, 7, 8, 9, 10
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 369 -
sıkıntıya karşın yürüyenlerdir. Dolayısıyla âhirette en önde bu kimseler olacaktır. Yani Allah’ın huzurunda sağda sâlihler, solda fâsıklar ve en önde sabıklar bulunacaktır. İşte verdiğimiz bu âyetler sözünü ettiğimiz öne geçen bahtiyarlar (sabikun) için cennette hazırlanan sonsuz nimetlerden sadece bir tanesini içermektedir. Titizlikle korunan veya sedefinde saklı bir inci gibi olan iri ve siyah gözlü genç kadınlar. Saklı inciden murat kimsenin elleyip dokunmadığı, bakıp yıpratmadığı, bir gözün ilişmediği, bir elin hırpalamadığı, korunmuş incilerdir. Bu benzetme örneği ile siyah gözlü hurilerin sonsuz güzelliği ruhi bir tasvir halinde anlatılmaktadır.
Âyette yer alan “Hûrin ıynin” ifâdesinde geçen “hûr” kelimesi Hevra’nın çoğuludur. Hevra ise beyaz kadınlar için kullanılır. “Iyn” ise “ayn” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise iri gözlü kadınlara atfen kullanılır. Taberânî’nin Ümmü Seleme’den naklettiği uzun bir rivâyette, Ümmü Seleme, Rasûlullah’a cennette kadınlar hakkında bir çok soru yöneltir. Ünıme Seleme’nin ilk sorusu şudur: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana “Hûrin ıynin” hakkında bilgi verir misin?” Efendimiz (s.a.s.): “Bunlar beyaz, gözleri iridir.” Ümmü Seleme: “O halde titizlikle korunnıuş/sarmalanmış/sedefindeki bir inci gibi örneği ne anlama gelmektedir?” deyince Allah Rasûlü şöyle dedi: “Onların şeffaflıkları ellerin değmediği sedeflerinde bulunan incilerin şeffaflığını andırır.” Ümmü Seleme’nin son sorusu şudur: “Ey Allah’ın Rasûlü! Dünya kadınları mı daha faziletledir yoksa “Hurin İynin” mi?” Allah Rasûlü’nün cevabı şöyle olur: “Dünyadaki kadınların üstünlüğü elbisenin yüzünün astara olan üstünlüğü gibidir. Çünkü dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibâdette bulundukları için bu böyledir.”
Bu hadisten anlaşıldığına göre, Cennet ehlinin hanımları bu dünyadaki kadınlar olacaktır. Çünkü onlar dünyada iken iman etmişler, sâlih amel işlemişler, iman ve sâlih amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmişlerdir. Onlar eğer isterlerse ve kocaları Cennet ehli ise, kocalarıyla beraber olurlar. Kocaları Cennet ehli değilse, Allah onları sâlih kimselerle evlendirir. Hurilere gelince, onlar amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmemişler, sadece Allah cennet ehli için diğer nimetleri yarattığı gibi onları da yaratmıştır. Bunlar güzel kadınlar olarak yararlanmaları için Cennet ehline verilecektir. 1686
83- Susamış Develerin Içışı Gibi İçenler
“Ve siz de ey sapık yalancılar! Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyeceksiniz/ yiyecekler. Karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar su içeceksiniz. Öyle ki susamış develerin içişi gibi içeceksiniz. Bu, kıyâmet günü onların ziyafetleridir.” 1687
Bir önceki konumuzda kıyâmet günü insanların üç gruba ayrıldığını ve bunlardan birinin de “Ashâbı Meş’eme” olduğunu söylemiştik. Meş’eme kelimesi Türkçe’ye de geçmiş bulunan şom veya şomluk anlamındadır. Araplar, kendilerinden kötülük beklenen hayırsız insanlara ashâbul-meş’eme veya başka bir Kur’an ifâdesiyle “ashâbuş-şimal” derler, “şimal”, “Yemin”in karşıtıdır. Amel defterleri sol taraflfl arından verilen, kaypak ruhlu, uğursuz, yalancı, mutsuz kimseler demektir.
Vâkıa Sûresi’nin 45. âyeti “ashâbuş-şimâl”i, servet ve refahla şımarıp azanlar
1686] N. Şahinler, s. 256-258
1687] 56/Vâkıa, 51-56
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak tanıtmıştır. Onlar; Allah’ın emirlerinden uzak, refah içinde dönüp dolaşırlar ve tek umutları bu düzeydeki hayatlarının devamını sağlamaktır. Âhiret’e ya inanmazlar, ya da umut bağlamazlar, nasiplerinin tamamını dünyada almak isterler. Yine onlar; nimeti günah ve isyan düzeyinde kullanıp bunu ısrarla sürdürürler. Öldükten sonra dirilmeye inanmazlar veya bu konuda devamlı şüphe içindedirler. O yüzden hem Allah’tan korkmazlar, hem de bir sorumluluk duymazlar. Şüphesiz ki, temelinde Allah’a ve âhiret gününe iman bulunmayan bir refah, sahibini azdırıp saptırır.
İşte “Ey siz sapık yalancılar…” diye başlayan verdiğimiz bu âyetler, amel defterleri sol yanlarından verilecek uğursuz bedbahtların inanç ve amellerine uygun verilecek cehennem azabının iki önemli aşamasını içermekte/haber vermektedir. Bu Hakk’ı yalan sayanlar önce “Zakkum” ağacından yiyip karınlarını onunla dolduracaklar, sonra da üzerine kaynar su içeceklerdir. Zakkum ağacı Kur’an’da Saffat ve Duhan Sûrelerinde de anılır. Saffat Sûresi’nde bu ağacın özellikleri şöyle açıklanır: “Ödül ve ikram olarak, bu mu daha hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? O ağaç ki, zâlimler için onu bir fitne yaptık. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o. Tomurcukları tıpkı şeytanların başlarıdır.” 1688
Âyette geçen “Nüzul” ifâdesi, konuk ağırlamadır. Cennet halkı, daha ilk anda son derece güzel nimetlerle ağırlanıyorlar. Şimdi o ikram mı hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Zakkum, Tihame’de yetişen küçük yapraklı, meyvası acı, kötü kokan bir ağacın adıdır. İşte cehennem halkına tatlı meyvalar değil, zakkum ağacının meyvasmdan ikram edilir. Kâfirler, Kur’an’ın haber verdiği bu ağaçla alay ederler, “her şeyi yakan ateşin içinde ağaç olur mu?” derler. Allah bu sûrette o kâfirleri sınamaktadır. Bu ağaç cehennemin dibinde biten, şeytanların başları gibi çirkin meyvalar veren bir ağaçtır. Şeytanların başını ise kimsecikler görmüş değildir. Ne var ki, insan Zakkum deyiminden anlayacaklarını anlamaktadır. Zaten kelimenin telaffuzu bile çıkardığı sesler itibarıyla elleri tırmalayan sert ve dikenli bir şeyi tasvir etmektedir. Yalnız elleri değil, boğazları bile tırmalayan bir okunuşu vardır. Dünyada en çirkin şeyin, şeytan başı olduğu hayâl edildiğinden, cehennem meyvalarının son derece çirkin olduğunu belirtmek için şeytan başları gibi olduğu ifâde ediliyor.
Cehennemlikler acı ve çirkin zakkum meyvalarnın üstüne kaynar su içerler. Âyette geçen “Hamim” kaynar su anlamına gelir. Burada cehennem halkının yediği zakkum dikenlerinin, kaynar su ile karışacağı, böylece bağırsakları tırmalayan dikenli acı meyvalara, bir de bağırsakları haşlayan kaynar suyun karışıp azabın iyice şiddetleneceği anlatılıyor. Ve bu sudan “susamış develerin içişi” gibi içecekler. Âyette yer alan “him” kelimesi, “Hüyam” hastalığına tutulmuş deve demektir. Hüyam, develerde rastlanan bir susuzluk hastalığıdır ki, bu hastalığa yakalanan deve bir türlü suya kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer ama asla kanmazlar. Kur’an’ın ifâdesiyle “bu onların kıyâmet günü ziyafetidir”.
Soz söz olarak şunu söyleyebiliriz ki: Servet ve refahla şımarmış hayatı sadece yaşadıkları şu dünya ile görüp/değerlendirenlerin susuzluğu hiç bitmeyecektir. Kanaat ve şükürden uzak bir hırsla dünyaya meyledenler, “susuzluklarını denizden gidermeye çalışanlar” gibi asla kanıp doymayacaklar, onların cehennem
1688] 37/Sâffât, 62-65
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 371 -
misali nefislerde kök salmış olan zakkum ağacı yer yüzünde şeytani meyvalarını vermeye devam edecektir. Ta ki sûreye ismini vermiş olan “Vâkıa” yani o beklenen müthiş kıyâmet başlarına kopuncaya kadar.1689
84- Temizlenip Arınmış Olanlar
“Hiç tartışmasız bu, Kur’ân-ı Kerim’dir. Titizlikle saklanan bir Kitap’tadır. O’na, temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz. Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” 1690
Bu âyet, kâfirlerin “Kur’an’ı Muhammed’e Allah vahyetmiyor. O’na cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar” şeklindeki iddialarına bir reddiyedir. Nitekim bu iddiaların cevabı Kur’an’ın çeşitli yerlerinde verilmiştir. Örneğin; “O Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da; çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır.” 1691
Aynı konu bu âyette de ele alınmıştır. “İlla’l-Mutahharun” (temiz olanlar hâriç) Yani Kur’an’ın vahyolunmasma, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için “mutahharun” ifâdesinin kullanılmasının nedeni, Allah’ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır. Bu âyeti Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu’1-Aliye, Süddi, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim âyetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Çünkü bu âyet, kâfirlerin Tevhid ve Âhiret akidesi hakkında yanlış düşünceleri beyan edilirken onların bu yanlışlarının vurgulanması sadedinde zikredilmiştir.
Kur’an’ın yüce bir kitap olduğu ve hiç kimsenin ona müdahale edemeyeceği gerçeğinden hareketle yıldızlar üzerine yemin edilmiştir. Çünkü O, Allah indinde mahfuzdur ve ayrıca Hz. Peygambere nâzil olurken pak ve temiz (Mutahharun) meleklerden başkası O’na yaklaşamaz. Görüldüğü gibi bu âyetten, “Kur’an’a abdestsiz dokunmak yasaktır” şeklinde fikhî bir hüküm çıkarmak doğru değildir ve açıkça âyetin nüzul (indiriliş) sebebinin de bu olmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Allah indinde bu kitaba temiz olanların dışında hiçbir mahlûk nasıl yaklaşamaz ise, dünyada da bu kitaba, İlâhî bir kitap olarak iman edenlerin, temiz olmadan ona dokunmaktan kaçınmaları gerektiği öne sürülebilir.
Bu konuda birtakım farklı yorumlar, tesbitler ve içtihatlar tefsir, fıkıh ve fetva kitaplarında yeralmıştır. Biz bu noktadaki detaylara girmiyor, âyette kastedilenin sadece Levh-i Mahfuz’daki melekler olduğunu tespitle yetiniyoruz. 1692
85- Allah’a Güzel Bir Borç Verenler
“Allah’a kim güzel bir borç verecek ki, O, onun verdiğini kat kat arttırsın. Böyle birisi için onur verici bir ödül de vardır.”1693
Âyet, Allah yolunda mal harcamanın, Allah’a ödünç vermek gibi olduğunu ve Allah’ın, bunun karşılığını kat kat vereceğini bildirerek mü’minleri Allah yolunda harcamaya teşvik etmektedir. Âyette geçen “Karz-ı Hasen” terkibi Kur’an’da,
1689] N. Şahinler, s. 259-262
1690] 56/Vâkıa, 78-80
1691] 26/Şuarâ, 210-212
1692] N. Şahinler, s. 263-264
1693] 57/Hadîd, 11
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başta Bakara, Maide, Hadîd, Teğabün ve Müzemmil sûrelerinde olmak üzere yedi yerde geçmektedir. Bu terkip, İslâm hukukunda “fâizsiz ödünç” hakkında daha yaygın şekilde kullanılmışsa da, burada malın iyisinden, beğenileninden sırf Allah rızası gözetilerek yapılan yardım, hayır ve sadakaya delalet etmektedir. Nitekim bu âyetin ne gibi bir mana ve hükme delalet ettiği hakkında Hz. Ömer’e sorulduğunda: “Bu Allah yolunda infaktır.” demiştir.
Allah’ın kendisine verdiği malı, kişinin O’nun yolunda sarfetmesini, Allah’ın Karz-ı Hasen (güzel bir borç) olarak nitelemesi, O’nun insanoğluna bir lütfudur. Ancak, halis niyetle ve bu dünyada şahsi hiçbir çıkar beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla. Üstelik verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allah’ın rızası için sarfedilmelidir. Bu şekilde verilen “karz” (borç) için Allah’ın, birincisi; kat kat karşılığını vermek, ikincisi; kendi lütfuyla ayrıca mükâfatlandırmak şeklinde iki vaadi vardır.
İbn Mesud’un rivâyet ettiğine göre Ebû Dehda El-Ensâri, bu âyet nazil olduğunda Rasûlullah’a, “Ya Rasûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Rasûlullah: “Evet, ya Ebâ Dehda Allah borç istiyor” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Dehda Rasûlullah’tan elini uzatmasını istedi ve O’nun elini alarak:”Ben bağımı Allah’a borç (Karz-ı Hasen) olarak veriyorum” dedi. İbn Mesud, Ebu Dehda’nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve O’nun bağı içindeki evinde ailesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu hâdiseden sonra Ebu Dehda evine gelir ve hanımına: “Ey Dehda’nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allah’a borç verdim” der. Hanımı ise ona: “Yâ Ebâ Dehda, çok kârlı bir alışveriş yaptın” diye cevap verir. Daha sonra da eşyalarını ve çocuklarını alarak bağdaki evini boşaltırlar.” 1694
Bu rivâyetten o dönem müslümanlarının nasıl bir karakterde oldukları, ayrıca Allah’ın, karşılığında kat kat ve fazladan mükâfat vereceği, Karz-ı Hasen’in ne olduğu, çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. 1695
86- Allah’ın Zikri ile Kalpleri Yumuşamayanlar
“İman etmekte olanların, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin “saygı dolu bir korku ile yumuşaması” zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu da fâsık olanlardı.” 1696
Âyet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan olan kitap ehli diğer topluluklara örnek gösterilmiştir. Hitap son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri şu konuda uyarılmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’an’a sırt dönmeyin. Buradaki zikir, Kur’an mânâsına değil de Allah’ı anmak mânâsına düşünüldüğünde âyetin esprisi büyük ölçüde kaybolacağından manayı garantilemek için “Hak’tan inen” deyimine de yer verilmiştir. Yani saygıya çağrıldığımız şey Allah’ın kitabıdır. İkinci olarak Ehli kitab’ın zamanla bozulduklarına, kalplerinin karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kitabına uzak kalmanın sonucu örneklendirilmiştir.
1694] İbn Ebî Hâtim
1695] N. Şahinler, s. 265-266
1696] 57/Hadîd, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 373 -
Bu âyet, zaman içinde Kur’an’a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine,geleneğin kabullerini koyan İslâm dünyasına mûcize bir Kur’an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’an’ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir. Âyette geçen “iman edenler” ifâdesi, “Müslüman olduklarını söyleyerek Rasûlullah ve arkadaşlarının saflarına katılan ama İslâm’ın sorunlarına kalplerinde yer vermeyen kimseler” için kullanılmıştır. O dönemde, tüm küfür güçleri İslâm’ı yok etmek için hazırlanmış ve daha yeni oluşan İslâm toplumunu her yanından kuşatmışlardı. Müslümanlar Arabistan’ın her yerinde zulüm altında inliyorlardı. Bu zulüm dolayısıyla yoksul vaziyette Medine’ye hicret etmişlerdi ve Medine’deki mü’minler bir yandan muhacir kardeşlerine güçlerinin fazlasını kullanarak yardım ederlerken, diğer yandan kâfirlerle yapılan savaşta onca fedâkârlıklarda bulunuyorlardı.
İşte bu kimseler ortamı bildikleri ve bizzat olanları gördükleri halde Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, hiç aldırış bile etmiyorlardı. Verdiğimiz âyette sözkonusu kimseler “sizler nasıl müslümansmız” denilerek utandırılmaktadır. Öyle ki, îslam’ın en nazik döneminden bile kalpleri Allah’ın zikri ile yumuşamamaktadır. “İslâm için sizlerin kalbinde hiç fedâkârlık hissi yok mudur? Müslüman olmak bu mudur ki sizler Islam tehdit altındayken ve sizlere Allah adına çağrı yapıldığı halde hiç hareket etmiyorsunuz? Allah, sizden yardımda bulunmanızı istemekte ve verdiklerinizi “Karz-ı Hasen” olarak adlandırmaktadır. Üstelik bu nazik ortamda malını, dininden üstün tutan kimselerin münâfıklar olduğunu bildirmektedir.” Ancak bu kimseler her şeye rağmen Allah’tan korkmaz ve O’nun emirlerine boyun eğmezler.
Âyetin sonunda yer alan “onların çoğu da fâsık olanlardı” cümlesi şu anlama gelmektedir. Yani, Yahûdi ve Hıristiyanlar, kendilerine gönderilen peygamberlerden asırlarca sonra dalalet çukuruna düşüp ahlaken çöktüler. Sizler ise şimdiden ahlâki zaaflar göstermeye başladınız! Oysa Allah’ın Rasûlü aranızda bulunmakta, Kur’an halâ nazil olmaya devam etmektedir. Üstelik iman etmenizin üstünden pek zaman geçmiş değil. Fakat sizlerin durumu daha şimdiden, asırlardır Allah’ın kitabını tahrif eden Yahûdi ve Hıristiyanların durumuna benzemektedir. Kalplerin katılaşmasından sonra fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Aydınlıklarla donanarak parladığı ve ışık ışık kanatlandığı demlerden sonra uzun bir süre Allah’ı zikretmekten uzak kalınca katılaşır. Aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Şu halde gönüllerin huşu ve huzur ile Allah’ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için üzerlerine gidilmesi icap eder. Katılığın ve donukluğun hâkim olmaması için sürekli uyanık tutulması gerekir. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah’ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah öldükten sonra yeryüzünü de diriltir. Hayat doldurur, bitki ve çiçeklerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir: “Bilin ki Muhakkak Allah ölümden sonra yeryüzünü canlandırıyor.”1697 Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur’an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular ve ısındırır! 1698
1697] 57/Hadîd, 17
1698] N. Şahinler, s. 267-270
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
87- Dünyâ Hayatı
“Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. (Bu) tıpkı yağmurun bitirdiği, ekincilerin hoşuna giden bitkiye benzer; sonra o kurur ve onu sapsarı görürsün, sonra da çerçöp olur. Âhirette çetin azab da vardır. Allah’ın bağışlaması ve rızası da vardır; Dünya hayatı ise, aldatıcı bir faydalanmadan ibarettir.” 1699
Bu meselde, Allah Teâlâ, dünyanın halini ve çabuk geçişini, faydasının azlığını, yağmurun bitirdiği, gelişip büyüdüğü zaman çiftçilerin hoşuna giden bitkilerin haline benzetmiştir.1700 Dünya böyle tek mevsimlik bitkilere benzer. Dünya oyun, eğlence, süs, övünme gibi küçük işlerdir; âhiret ise rızâ, mağfiret, azab, cennet ve cehennem gibi büyük işlerdir.1701 O halde âhirete yönelmelidir. 1702
88- Kalplerine İman Yazılanlar
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurduğunu göremezsin. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir. Onları, altlarında ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; sürekli kalacaklardır orada. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Allah’ın hizbi işte bunlardır. Dikkat edin, Allah’ın hizbi başarıya ulaşanların ta kendileridir.” 1703
Bu âyette, prensip itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensip bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkânsızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasûlü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mü’min mi, münâfık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi, münâfık mı olmak olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâki bakımdan ikiyüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkiler onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler.
Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasından bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir ki, zaten onlar bizzat bu kimseleri
1699] 57/Hadîd, 20
1700] Zemahşerî, IV, 65
1701] Beyzavî, II, 455
1702] Ş. Mansur, s. 264; V. Ulutürk, s. 51-52
1703] 58/Mücâdele, 22
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 375 -
biliyorlardı. Yani onlar, gerçek mü’minlerin, İslâm’a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vâkıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşâhede etmişlerdir. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde (r.a.) babası Abdullah b. Cerrah’ı, Mus’ab b. Umeyr (r.a.) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a.) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. Hz. Ebu bekir (r.a.) oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a.) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdir.
Hz. Ömer (r.a.) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e: “Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını öldürsün” demiştir. Aynı savaşta Mûsâb bin Umeyr’in öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensârdan bir sahabenin onu bağladığını gördüğünde Mûsâb bin Umeyr, onu bağlayan sahabeye, “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla fidye verir” der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, “Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun?” diye söylenir. Mûsâb ise: “Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir” diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamberin damadı, Ebu’1-As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muamele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar. İşte böylece ihlâslı mü’minlerin nasıl davrandıkları ve Allah’ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir.
İman, taklitten kurtulup tahkik derecesine yükseltildiği; sağlam şuur ve anlayış, duygu ve düşünce atmosferi içinde zevkine erildiği zaman, insanın benliğini sarar ve akılla birleşip bütün değerlerin üstünde yer alır. Mü’min bu çizgiye gelince dini uğruna göze alamayacağı fedâkârlık, aşamayacağı engel kalmaz. Ashâb-ı Kiram’m, Allah’a ve Rasûlullah’a olan imanı böyle bir derecede bulunuyordu. Peygamber mektebinin verdiği yüksek irfan onlann bütün hücrelerine sızmış, ruhlarını doldurup kalp ve kafalarını aydınlatmıştı. Artık dünyevi bütün değerler böyle bir iman cevheri karşısında sönük kalmış, başta canları olmak üzere her şeylerini feda etmekten derin zevk duymuşlardır.
Şüphesiz kendini imanın bu yüksek irfan derecesine getirmek için çırpman gerçek mü’minlerden yana İlâhî inâyet tecelli eder ve onlara beş büyük lütufta bulunur:
1) Tahkiki iman kalplerine yazılır.
2) İlâhi yardıma mazhar kılıp üstün gelmelerini sağlar.
3) Âhiret Alemi’nde onları sonsuz saadet yurdunun nimetleriyle hoşnut eder.
4) Dünyada da, âhirette de ilâhi rızasına layık görüp onlara en üstün iltifatını bahşeder.
5) İlâhî dostluk mertebesine eriştirerek onları korktuklarından umduklarına kavuşturur.
Âyet, “Allah’tan yana olanların (Hizbullah) umutlarını gerçekleştirip kurtuluşa ereceklerini” söyleyerek biter. Allah’tan yana olanlar/o seçkin zümreler felaha ermeyecektir de kimler erecektir?
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece insanlık iki ana fırkaya ayrılıyor. Allah’ın fırkası… Şeytanın fırkası… İnsanlık iki ana bayrak altında toplanıyor. Hak ve bâtıl bayrağı. Bir kişi ya Allah’ın fırkasından olacaktır ki o zaman hak bayrağı altına girmiş olsun… Yahut ta şeytandan yana olacaktır ki, o zaman da bâtılın bayrağı altına girecektir. Bu iki sınıf birbirinden tamamen ayrıdır ve kesinlikle içice ve yanyana olamazlar. Soy, aile, akraba, vatan, ırk, kavim, asabiyet değil... İman... Yalnız ve yalnız iman… Kim Allah’ın fırkasından yana olur ve Hak bayrağı altında toplanırsa, o ve bu bayrak altında toplananların hepsi Allah yolunda kardeştir. Renkleri değişik olabilir, vatanları ayrı olabilir, kabileler farklı, aileleri başka başka olabilir. Ama hepsi de Allah’ın fırkası altında toplanmanın dağılmaz bağı ile bağlanırlar birbirlerine. Bu bayrağın altında bütün renkler silinir, bütün ayrılıklar erir.
Kim de şeytanın aldatmasına kapılır ve bâtıl bayrağının altında toplanırsa, artık bir daha onunla Allah’tan yana olanların arasında hiçbir bağ kalmaz. . Ne toprak bağı, ne ırk bağı. Ne vatan bağı, ne renk bağı. Ne akrabalık bağı, ne kavim bağı... Ne soy bağı... O, bütün bu bağlılıkların üzerine oturduğu ana bağı kopardığı için bütün bu bağlarda kopmuş bitmiştir. Bir hadiste “Allah’tan yana olanların” nitelikleri Rasûlullah’ın (s.a.s.) dilinden şöyle belirtilmiştir: “Allah gizlenenleri, müttakileri ve iyileri sever. Onlar ki; kayboldukları zaman aranmazlar, hazır oldukları zaman çağrılmazlar, kalpleri hidâyet kandilidir. Onlar kapkaranlık fitnelerin hepsinden çıkıp kurtulurlar. İşte bunlar Allah’ın, kendileri hakkında “İşte onlar, Allah’ın hizbidir. Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felâha erenlerin kendileridir.”1704 Sözü yine Allah Rasûlüne ait bir duâ ile noktalayalım: “Ey Allah’ım! Bana bir fâcirin, bir fâsıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü Sen, indirdiğin âyette, ‘Allah’a ve Âhiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin’ diye buyurdun.”
89- Münâfıklar, Yahûdiler ve Şeytan- Durumları Şeytanın Durumuna Benzeyenler:
“İkiyüzlülük edenleri görmedin mi, kitab ehlinden inkâr eden kardeşlerine: “Eğer siz, (yurdunuzdan) çıkarılıp (sürülürseniz), mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, size karşı hiç kimseye uymayız.” derler. Allah onların yalancı olduklarına şâhidlik eder. Andolsun ki eğer onlar, çıkarılsalar (bunlar) onlarla beraber çıkmazlar; eğer onlarla savaşılsa, onlara yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar, sonra (bir daha) kendilerine yardım edilmez. Onların kalplerindeki sizin korkunuz, Allah’ınkinden fazladır. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar toplu olarak, sizinle savaşamazlar, ancak müstahkem şehirlerde, yahud duvarların (kalelerin ardından) sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur. (Bu yahûdîlerin durumu) kendilerinden az önce işlerinin günahını tadmış olan, âhirette de kendileri için acı bir azab bulunan kimselerin (Bedir’de cezalarını bulan putperestlerin) durumu gibidir. (Münâfıkların durumu da) tıpkı şeytanın durumuna benzer ki, insana “İnkâr et.” deyip, insan da inkâr edince: “Doğrusu ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’dan korkarım.” der. Nihâyet ikisinin de sonu, içinde ebedî olarak kalacakları ateş olacaktır. Zâlimlerin cezası budur.” 1705
Birinci meselde, Benî Nadîr yahudîlerinin durumu, kendilerinden az önce yaptıklarının cezasına çarpılan Bedir ehlinin durumuna benzetilmektedir. Yahut
1704] İbn Ebî Hâtim
1705] 59/Haşr, 11-17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 377 -
da Benî Kaynuka yahudîlerinin durumuna benzetilmektedir. Çünkü her iki gurup, yani müşrikler ve Benî Kaynuka Hakka karşı gelmeleri ve ona boyun eğmemeleri yüzünden, daha dünyada iken inkârlarının kötü akıbetine uğramışlardır.1706 Böylece ibretlik bir mesel, bir nümûne olmuşlardır.
İkinci meselde, yahûdîleri müslümanlara karşı kışkırtan münâfıklar, şeytana benzetilmişlerdir. Çünkü Şeytan insanları, inkâra varıncaya kadar tahrik ederek, kışkırtır ve aldatır. Tam inkâr edince de, “Ben senden berîyim, ben Allah’tan korkarım.” diyerek onları yalnız bırakır ve uzaklaşır.1707 Bunda benzetme yönü, işte şeytanın bu iki yüzlülüğüdür. Nitekim şeytan Bedir’de de Ebû Cehil’e, Enfâl Sûresi kırk sekizinci âyette ifâde edildiği gibi, “Bu gün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; Doğrusu ben de size yardımcıyım.” demişti ve sonunda da onları yalnız bırakmıştı. Şeytan böylece kendisinin azabtan kurtulacağını zanneder. Hâlbuki her iki taraf da ateştedir.1708 Demek ki böyle şeytan rolünü üstlenen ikiyüzlü insanlar vardır. 1709
Şeytan, yaratılışı ve yapısı gereği durmadan her fırsattan yararlanarak insanın kalbine, beyninin bazı noktalarına inkâr, şüphe ve inat sinyalleri gönderir. İyice şüpheye sokup sapıttırdıktan sonra, Allah’ın vereceği azabı ve o dehşetli günü hatırladıkça ve bir de âhirette hesap faslı başladığında aldattığı insana: “Ben senden berîyim. Kendi akıl ve iradenle kendini küfür çukuruna attın. Doğrusu ben, âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der.
İşte verdiğimiz âyette yahûdilere yardım sözü verip sonra sözlerinde durmayan münâfıklar şeytana, onların sözüne kanıp Hz. Peygamber (s.a.s.)’e karşı gelen yahûdiler de şeytanın kandırıp küfre soktuğu insana benzetilmektedir. Yani bu münâfıklar, şeytanın insanlara yaptığını Yahûdilere yapmaktadırlar. “Bugün siz müslümanlara karşı savaşın, biz sizinleyiz” diyorlar ama vakit gelince onlara sırt çevirecek ve başlarına ne geldiğini sormayacaklardır.
Şeytan da aynı şekilde kâfirleri aldatır. Tıpkı Kureyş kâfirlerine Bedir Savaşı’nda, “Bugün nıüslümanlar size karşı koyamaz” diyerek onları şişirdiği gibi. Şeytan “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım”1710 demişti ama, iki ordu yüzyüze geldiğinde kaçarak, “Ben sizden uzağım. Ben sizin göremediğinizi görüyorum. Ben Allah’tan korkarım, çünkü Allah’ın cezası çetindir” gerçeğini itiraf etmişti. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı, onun kuvvetinden değil, insanın kuvvetlerini, insanın aleyhinde kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaadlerde bulunur, onları hayâle sevkeder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmaktan başka bir şey vaadetmez.”1711 şeytanın bu, gururu istismar hünerine, daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 1712
İnsan şeytana uymakla tam bir aptallık içindedir. Çünkü Allah’ın insan
1706] Beyzavî, II, 67; Ş. Mansûr, s. 324
1707] Ş. Mansûr, s. 326
1708] Beyzavî, 11, 67
1709] Ş. Mansûr, s. 326; Hakîm Tirmizî, s. 14; V. Ulutürk, s. 79-81
1710] 8/Enfâl, 48
1711] 4/Nisâ, 120
1712] 7/A’râf, 20
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerindeki etkisi şeytanınkinden daha köklü ve yaratılıştan olmasına rağmen, insan bunu gafletle örterek çok daha zayıf bir etkinin esiri olmaktadır, Kur’an, Allah’la şeytanın etkilerini karşılaştırmış ve şu sonuca varmıştır: “Şeytanın tuzak ve hilesi zayıftır.”1713 Bu zayıf tuzağa düşen insanın, yaratılıştan gelen sıcak ve kuşatıcı İlâhî etkiye iyice göz yummuş olması gerekir ki; işte üzerinde durduğumuz âyette şeytanın kendisi de bu zavallılığa dikkat çekiyor. Bütün bu oyun ve aldatmaların sonu, insanın rezil ve perişan olmasıdır. Kur’an şöyle diyor: “Şeytan, insanı rezil ve perişan eden bir varlıktır.”1714 Özetle: “Nefsine vezir olan, şeytana rezil olmaz.” 1715
90- Allah’ı Unutanlar Gibi Olanlar
“O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da, Allah da onlara öz benliklerini unutturdu. Yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar.” 1716
İnsanı insan yapan öz, Allah’ın içimize üflediği nefhadır. Bu yüzden Allah’a yakınlıkla gerçek benliğimize yakınlık arasında doğru orantı vardır. Allah’ı unutmak ise zorunlu olarak gerçek benliğimizi unutmak ve kadavra benlikle uğraşmak olacaktır. Allah’ı unutmak, insanın kendisini unutması demektir. Çünkü O’nun kölesi olduğunu unutan kimse, bu dünyadaki konumunu yanlış değerlendiriyordum. Sırf bu temeldeki yanlışlık dolayısıyla onun tüm hayatı yanlış bir yolda harcanır gider. Allah’tan başka kimsenin kulu olmadığını unutan kimse, Allah’a itaat etmez ve hakikatte kulu olmadığı kimselere kulluk yaparsa, sırf bu hatası dolayısıyla tüm hayatı mahvolur. İnsanın bu dünyadaki asıl konumu kulluktur. Ve o mutlak anlamda özgür değildir. Fakat o, sadece ve sadece bir tek Allah’ın kuludur ve başka hiç kimsenin kölesi değildir. Bunu idrak etmeyen bir kimse, gerçekte kendini unutmuştur. Fakat bildiği halde bu gerçeği unutan kimse, zaman zaman bir kâfir ve müşriğin hareket ettiği gibi davranabilir. Kişinin devamlı sırât-ı müstakim üzerinde yürüyebilmesi için hiçbir zaman Allah’ı unutmaması gerekmektedir. Bundan gafil olduğunda kendini de unutacağından, gafleti fıskına sebep olur.
Allah’ı unutmak, dünya tutkusuna sebep olur. Gaflet ile dünya peşinden koşmak, âhiret için hiçbir hazırlık yapmamak, nefsi ibadet ve takva ile temizlemeye çalışmamak, canı unutmak demektir. İşte, kim Allah’ı unutursa, Allah da ona canını unutturur. Çünkü canı düşünmek, onu temizlemeyi gerektirir. Canı temizlemek de Allah’ı anmakla olur. Allah’ı unutan, kendi canını da unutmuş, yani ihmâl etmiş olur. Canı ihmal etmenin sonucu da onu âhiret azabına atmaktır. Elbette canlarını ateşe atanlarla, onu kurtarıp âhiret bahçelerine sokanlar bir olmaz. Kurtuluş ve başarıya erenler, Allah’ı unutmayan, O’nu itaat ve ibadet ile anarak nefislerini temizleyen cennetliklerdir.
Kur’an’ın bir başka âyeti de “Allah’ı unutturmaya giden sebeplere” şöyle dikkat çekmektedir: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah’ı anmaktan/Allah’ın zikri olan Kur’an’dan alıkoymasın. Böyle bir şey yapanlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir.”1717 Bu âyetin muhâtabı, müslüman olduğunu söyleyen herkestir. “Ey
1713] 4/Nisâ, 76
1714] 25/Furkan, 29
1715] N. Şahinler, s. 277-279
1716] 59/Haşr, 19
1717] 63/Münâfikun, 9
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 379 -
iman edenler” ifâdesi Kur’an’da bazen mü’minlere, bazen müslüman olduklarını iddia edenlere, bazen de genel olarak müslümanlara hitaben kullanılmıştır. Nerede, kime hitap edildiği âyetin öncesinde ve sonrasında (siyak ve sibak) yer alan âyetlere bakılarak anlaşılır.
Burada “mal ve çocukların” özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah’tan gafil eden dünyadaki her şeydir. Allah’tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir. Şâyet insan her an başıboş olmadığını, Allah’ın bir kulu olduğunu, Allah’ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çeki düzen verir.
Allah’ı unutmak veya Allah’ı anmayı unutmak aynı zamanda insanın iç dünyasını karartan ve Allah’ın üzerimizdeki haklarını zedeleyen büyük günahlardan biridir. İnsanın ölümsüz yanı, içinde taşıdığı sonsuzluk tohumudur ve o tohum Allah yani Yaratıcı Kudret kökenlidir. Bu bakımdan insanın Allah’ı unutması, kendi benliğine ters düşmesidir. Bunun içindir ki Kur’an bu unutma (nisyan) kavramı üzerinde ısrarla durur ve insanı bundan kaçınmaya çağırır. O halde, Allah’ı unutmanın yerini ve çerçevesini iyi anlamak için Kur’an’daki nisyan(unutma) kavramını görmek gerekir.
İnsanın kendine tevdi edilen şeyi unutması olarak tanıtılan “nisyan” kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da 40 küsur yerde kullanılır. Varoluş, tekamül, Yaratıcı ile ilişki, bireysel ve toplumsal haklarla ilgili birçok temel prensip, nisyan kavramı ile yakın bir beraberlik içinde verilmektedir. Kur’an dilinin aşılmaz ustası Rağıb el-İsfahani, nisyanın ya kapasite yetersizliğinden, ya gafletten yahut da kasttan kaynaklandığını ve sonuçta insanın, hafızasına emânet edilen şeyi bir kenara bıraktığını söylüyor.
Şunu hemen belirtmeliyiz ki, Kur’an’daki nisyan, sıradan unutmak değildir. Bu, daha çok “ihmal ve umursamazlığın sonucu olan yarı kasıtlı bir unutmadır ki İlâhî kelâm bunu insanın savsaklayıcı yanının bir uzantısı saymaktadır. Bunun içindir ki, Kur’an, Allah’ı unutan insanın Allah tarafından unutulacağını açıkça beyan eder. Nisyanın karşıtı (ve nisyandan kurtulmanın yolu) “zikir” dir ki o da, hatırda tutmak için anmak demektir. Allah’ı unutmamanın yolu Allah’ı zikretmek yani anmaktır.
Mutlak kudret ve mutlak ego, unutmak gibi bir noksandan uzaktır. “Rabb ne karanlığa gömülüp şaşırır, ne de unutur.”1718 Bunun bir anlamı da, fragmanter varlığın, varlık derecesine uygun olarak, unutmaya bulaşacağıdır. Nitekim, parça kudret olan insanın belirgin niteliklerinden biri de unutmaktır. Bu illet, Adem babamızın tipik özellikleri arasında sayılacak kadar dikkat çekicidir. 1719
İnsanın nisyanı, genellikle bir nankörlük ve vurdumduymazlıkla atbaşı
1718] 20/Tâhâ, 52; 19/Meryem, 64
1719] 20/Tâhâ, 115
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gitmektedir.1720 Bunun içindir ki, insanın nimete şükrü unutarak düştüğü sapma ve azgınlık çok büyük felaketlere sebep olmakta ve onu Allah’ın bir kenara itmesine veya küçültücü muamelelere maruz bırakmasına yol açmaktadır.1721 Nisyan dengeyi bozarak insanı tökezletir. Bu yüzden nisyanın sonsuzluğa ilişkin olmasıyla, iğretiye ilişkin olması arasında fark yoktur. Çünkü “denge, görünmeyen dünya ile görünen dünyanın barıştırılması anlamını da taşıyor.” Bu barışmayı bozmak, dengeyi bozmaktır. Ve Kur’an: “Dünyadan nasibini de unutma”1722 diyerek bu sırra işaret etmiştir.
Nisyanın en tehlikelisi insanın kendi benliğini unutmasıdır. Kur’an, insanın özüyle varlığın esası, yani Allah arasında beraberlik gördüğüne göre, insanın kendi özünü unutması bir anlamda Allah’ı unutması, Allah’ı unutması da kendi benliğini unutmasıdır. Kur’an bunu kendi üslûp güzelliği ve özelliği içinde verirken şu ifâdeleri kullanır; “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1723 “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlardır, Allah da onlara kendi benliklerini unutturmuştur. “ 1724
Kur’an’ın bu yaklaşımına dayanırsak şunu söyleyebiliriz: İnsanı sevmenin, insanı gaye varlık bilmenin esası da, Allah’ tanımaktan geçer. Allah’ı unutmuş bir hümanizm insana kuru avuntudan gayrı bir şey veremez. Benliğini unutmanın bir görünümü de başkalarına verdiği öğütlerin kendi hayatında tersini yapmaktır ki, buna en çok din temsilcileri, özellikle Yahûdi din büyükleri arasında rastlanır. Kur’an, Beni İsrail hahamlarının bu bahtsız tavırlarına ısrarlı bir biçimde parmak basar. Bir yerde şöyle diyor; “İnsanlara iyiyi ve doğruyu emredip dururken kendi benliklerinizi unutuyor musunuz?” 1725
Allah’ı unutmaya giden yol, Allah’ı anmayı, teknik deyimiyle zikri unutmaktan geçiyor. Bu yüzden, unutma illetine yakalanıp öze ters bir yön izlemenin çaresi Allah’ı anmak, yani Zatı Mutlak’ı esas alan bir meditasyona hayat bünyesinde yer vermektir.1726 Allah’ı anmayı unutturan bir numaralı kuvvet şeytan’dır.1727 İnsan özünü unutmayı hızlandıran sebeplerden biri de, Allah’ı sevip anan kulları alay konusu etmektir.1728 Kur’an, insanı kendi dışındaki dünyayı, özellikle yaratılış sırrını unutmamaya çağırır. Bu noktada Allah’ın âyetlerini unutmamaya özellikle dikkat çekilir.1729 İnsan, kendi içine kıvrılan bir benlik olarak, kendi yaratılışını, bu yaratılıştaki etapların sergilediği hayranlık verici oluş sırrını unutmamalıdır. Bunu unutursa Mutlak Yaratı’cının kudretini göremez ve O’nun karşısında küstahlığa yeltenir.1730 Nihâyet, Kur’an, son peygamber bağlılarını hem unutmanın doğuracağı bozukluklara karşı uyarmak, hem de onların unutma illetinin sonuçlarından İlâhî bir rahmetle korunduklarını göstermek üzere, bağ1720]
39/Zümer, 8; 25/Furkan, 18
1721] 7/A’râf, 165; 25/Furkan, 18
1722] 28/Kasas, 77
1723] 9/Tevbe, 67
1724] 59/Haşr, 19
1725] 2/Bakara, 44; 5/Mâide, 13-14
1726] bk. 18/Kehf, 24
1727] bk. 18/Kehf, 63; 12/Yusuf, 42; 58/Mücâdele, 19; 6/En’âm, 68
1728] bk. 23/Mü’minûn, 109-110
1729] bk. 20/Tâhâ, 26
1730] bk. 36/Yâsin, 78
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 381 -
lılarına şu duâyı önerir: “Ey Rabbimiz! Unutur veya hata edersek, bizi bundan hesaba çekme.” 1731
Allah’ı unutmanın yıkıcı belirişlerinden biri de Allah’a yakarıştan, terminolojik ifâdesiyle “duâdan nasipsiz hale gelmek, duâdan kopmaktır.” İnsan için duâların kabul edilmemesinden daha büyük felâket, hiç duâ edemez hale gelmektir. Biz bu konuyla ilgili detayları “Duâ’yı Yaşamak” adlı kitabımızda geniş olarak verdiğimizden burada sadece işaret etmekle yetiniyoruz. 1732
91- Kur’ân’ın Şânı Büyüktür
“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan onu, başeğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara, düşünsünler diye veriyoruz.” 1733
Biz bu Kur’ân’ı, onca büyüklüğüne ve katılığına rağmen dağlara indirseydik ve o da mânâsına vakıf olup içindekileri anlasaydı, saygıyla boyun eğer, Allah korkusundan parça parça olurdu. Ey insanlar bu Kur’ân karşısında sizin kalpleriniz nasıl yumuşamaz, nasıl saygı duymaz, Allah’ın emrini anlayıp, kitabı düşününce kalpleriniz nasıl parçalanmaz.1734 Bundan maksad, emânet âyetinde olduğu gibi, Kur’ân okunurken, onun başlara vurucu ikâz ve mânâlarını düşünürken, insanın kalbinin katılığına ve saygısının az oluşuna tevbîh için bir temsil ve tahvildir.1735 İşte Kur’ân’ın şânı, azameti, kadri, rütbesi böyle yüce, böyle uludur. 1736
92- Birbirine Kenetlenmiş Bir Bina Gibi Olanlar
“Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” 1737
Verdiğimiz âyetten öncelikle, mü’minlerin ancak canlarını feda etme tehlikesini göze aldıklarında, Allah’ın rızasını kazanabilecekleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Allah’ın ancak şu üç vasfa sahip olan orduyu benimsediği vurgulanmaktadır:
a) İmanlı ve Allah yolunda savaştıklarının şuuruna ermiş askerlerden meydana gelmiş,
b) Dağınık olmayıp, disiplin içinde ve düzenli saflar halinde savaşan,
c) Düşmana kurşunlu kaynatılmış duvarlar gibi (sağlam ve sarsılmaz bir şekilde) karşı koyan bir ordudur bu.
Özellikle bu ordunun son özelliği dikkat çekicidir. Çünkü hiçbir ordu savaş meydanında, şu aşağıdaki özellikleri uhdesinde bulundurmaksızın kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi duramaz.
I- İnanç ve hedef bakımından mükemmel bir görüş birliği, yani subaylar ve erler arasında mükemmel bir dayanışma olmalıdır.
II- Askerler birbirine samimi bir şekilde bağlı olmalıdır. Ancak bu bağlılık,
1731] Bakara: 2/286
1732] N. Şahinler, s. 280-286
1733] 59/Haşr, 21
1734] İbn Kesîr, IV, 343
1735] Zemahşerî, IV, 87
1736] Ş. Mansûr, s. 117; V. Ulutürk, s. 81-82
1737] 61/Saff, 4
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gayeye ihlâsla sarılmadıkça ve ortada yüce gaye olmadıkça gerçekleşemez. Aksi takdirde, savaş gibi çetin bir imtihanda, niyetlerdeki zaafların saklı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla güven sarsıldığında, askerler itimatlarını kaybeder ve birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar.
III- Yüksek derecede ahlak sahibi olmalıdırlar. Şâyet bir ordunun subay ve erleri ahlaken zayıf kimselerse, aralarında saygı ve sevgi yok demektir. Bu ahlâki zaafları dolayısıyla da birbirleriyle kavga ve tartışma yapmaktan kurtulamazlar.
IV- Ordu mensupları arasında, gaye ve hedefe duyulan arzu ve onu elde etmek için gösterilen kararlılık, öyle bir etkileşim meydana getirir ki, hiç bir güç onları yenemez ve onlar, savaş meydanında kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi sağlam, sarsılmaz bir şekilde çarpışırlar.
İşte bu esaslar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) liderliğinde muhteşem bir askeri güç meydana getirmiştir. Bu güce, en büyük kuvvetler bile karşı koyamamış ve asırlarca tüm dünya onlarla baş edememiştir. Cihad ferdî olduğu kadar da sosyal bir sorumluluktur, Çünkü İslâm’a karşı çıkanlar, topluca birlikler halinde karşı çıkarlar ve üzerine büyük yığınlarla birlikte saldırırlar. Bunun için mücahitlerin de düzenli bir birlik halinde bulunmaları ve düşmanlarını düzgün saflar halinde karşılamaları gerekir. Düzenli saflar, sağlam ve dayanıklı birlikler halinde olmaları gerekir.
Bu din toplumun dinidir. Birbiriyle uyuşan ve birbirine bağlı toplumlar inşa etmek ister. Bu nedenle yalnız başına bir köşeye çekilip ibadet eden veya tek başına cihad eden yahud tek başına yaşayan kişiler bu dinin tabiatından uzaktırlar. Cihadın gereklerinden ve ayrıca hayata hâkimiyet durumunda ortaya çıkacak düzenden uzaktırlar. Hâlbuki Allah’ın mü’minler için sevdiği manzarayı inandıkları dinin tabiatı çiziyor kendilerine. gidecekleri yolu aydınlatıyor ve Kur’an’ın, canlandırdığı kuvvetli yardımlaşma ve destekleşmeyi “kenetlenmiş bir duvar gibi saf halinde” tâbiriyle ifâde ediyor.
Öyle bir duvar ki bütün tuğlaları sımsıkı birbirine sarılmış, kenetlenmiş ve birbirinin yardımcısıdır. Her tuğlanın ayrı bir görevi var. Ve her biri ayrı bir deliği kapar. Çünkü bir tuğla yerinden kaldırılacak olursa yapı bütünüyle yıkılır. Öne alınsa, arkaya itilse yerinden kımıldatılsa bina çöker. Bir tuğla; altındaki, üstündeki, sağındaki ve solundaki tuğlalarla bağlantısını kaybedecek olursa binanın tamamı yıkılır. Bu ifâde bir gerçeğin ortaya konuluşudur. Yoksa genel manada bir benzetme değildir. İslâm topluluğunun yapısını canlandırmaktadır. Bu topluluk içerisinde ferdler arası bağlılıkları anlatmaktadır. Duygu bağlantısını, hareket bağlantısını belirtmektedir. Belirli bir hedefe yönelen ve belirli bir düzene bağlı olan toplumun fertleri arasındaki ilişkileri ve dayanışmayı sergilemektedir.
Kısaca söylemek gerekirse; bu benzetmede, ferdlerin cismen tekdüzen bir şekil ile terbiye ve asayişleri konu edildiği gibi, kalben niyet ve imanlarının da bir kelime etrafında toplanacak ve birbirini sevip sayacak bir sûrette samimiyet ve kararlıkta olması söz konusudur. Ama üzülerek ifâde etmek gerekir ki Kur’an’ın “Allah’ın ipine topluca yapışın ve parçalanmayın.”1738 emrine rağmen yeryüzü sahnesinde yeralan Muhammed ümmeti tefrika/bölünüp parçalanma illetinden yakasını kurtarabilmiş değildir. Belki de bu bölünüp parçalanma Hz. Peygamber’in
1738] 3/Âl-i İmrân, 103
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 383 -
söylediği şu sözlerin ve kaçınılmaz gerçeğin en yalın bir tecellisidir: “Aziz ve yüce Allah’tan ümmetim için üç şey diledim de bunların ikisini bana verdi, üçüncüsünü kabul etmedi. Allah’tan ümmetime kendileri dışında düşman Mûsâllat etmemesini rica ettim, bu dileğimi kabul etti. Ve O’ndan, ümmetimi suda boğarak helâk etmemesini diledim; bunu da kabul etti. Nihâyet O’ndan, ümmetimi birbirine düşürmemesini rica ettim, bu isteğimi geri çevirdi.” 1739
93- Allah’ın Nûrunu Söndürmek İsteyenler
“Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nûrunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile.” 1740
Verdiğimiz âyetin Hicrî 3’de Uhud Savaşı’ndan sonra nazil olduğuna dikkat edilmelidir. O dönemde İslâm, sadece Medine ile sınırlıydı. Ve müslümanların sayısı da bir kaç bini aşmıyordu. Tüm Arapların bu dini yoketmeye kararlı oldukları bir dönemdi. Ve üstelik müslümanlar, Uhud Savaşı’nda yenilmişler ve kendilerine olan güvenleri de sarsılmıştı. Bu yüzden civardaki kabileler de İslâm aleyhine cesaret bulmuşlardı. İşte bu şartlar altında Allah, İslâm nûrunun sönmeyeceğini ve aksine daha da ışıldayarak tüm dünyaya yayılacağını müjdelemiş ve bu müjde aynıyla vuku bulmuştur. Allah’ın dışında o dönemlerde, İslâm’ın geleceğinin ne olacağını kim bilebilirdi? Nitekim beşeri imkânlar ölçüsünde olayı değerlendirdiğimizde, o dönemlerde İslâm nûrunun, her yönden esen şiddetli rüzgârların söndürebileceği zayıflıkta olduğunu görürüz.
Kâfirler/Müşrikler, Allah’a ibadet etmelerinin yanısıra, başkalarına da ibadet etmiş ve Allah’ın halis dinine karşı başka dinleri de karıştırarak, onu karma bir din edinmişlerdir. Bu kimseler, sadece Allah’a kulluk etmeye ve O’nun yol göstericiliği doğrultusunda hayatlarını düzenlemeye razı olmamışlardır. Onlar hevâ ve heveslerine göre istediklerini ilâh edinmekte, istedikleri düşünce ve akideye göre hayatlarını düzenleyip diledikleri gibi medeniyetlerini oluşturmakta ısrar etmişlerdir. Allah’ın Rasûlü ise, böyle insanlarla uzlaşmaya varması için gönderilmemiştir. O’nun gönderilme sebebi, Hak dini Allah’ın yol göstericiliğinde hayatın her kesimine hâkim kılmaktır. Ve O, bu görevini hangi durumda olursa olsun ifa edecektir. Kâfir müşrikler onu kabul etseler de, etmeseler de, tüm güçleriyle karşı koysalar da, Rasul Muhakkak misyonunu tamamlayacaktır. Bu meydan okuma Kur’an’da biri 9/Tevbe, 33; diğeri 48/Fetih, 28’de olmak üzere iki kez daha yapılmıştır. Bu âyette ise üçüncü kez tekrarlanmaktadır.
“Kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti büyük bir gerçeği dile getirmektedir. Ve peygamber hayatta iken Allah nûrunu tamamlamış, müslümanların dinini ikmal etmiş, nimetlerini bütünleştirmiş ve kendileri için din olarak İslâm’ı seçmişti. Bugün de bu gerçek zaman zaman canlı bir hareket halinde ortaya çıkmakta ve müslümanlara yapılan bunca baskı, sindirme ve ağır eziyetlere rağmen, çeşitli hile ve oyunlarla müslünıanlar saf dışı edilmiş olmakla beraber bu nabız canlı canlı çarpmaktadır yine. Çünkü Allah’ın nûrunu ağızlardan çıkan nefesler söndüremez. Bu aydınlığı kulların elinden demir ve ateş bombardımanı yok edemez. Ne kadar zâlim diktatörler ve Siyonistlerin eliyle hazırlanmış olan uydurma kahramanlar hedeflerine ulaştıklarını sansalar da Allah’ın nûru
1739] İbn Mâce, Fiten, 9; N. Şahinler, s. 287-290
1740] Saf: 61/18
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sönmeyecektir.
“Nur”, Kur’an’da 43 yerde geçer. Yine ışık ve parıltı mânâsına gelen “ziyâ” ise 3 yerde geçer. Ancak Kur’an, ziya’yı nura göre daha “asli” bir ışık olarak verir. Yunus: 10/5 âyeti “güneşi ziya, ayı nur” olarak verir. 71/Nuh, 16. âyeti de ayı nur diye tanıtır. Bu âyetler, güneşin ışığı olan ziyayı, ayın ışığı olan nura göre daha temel bir ışık halinde vermektedir. O halde nur, ziyaya nisbetle daha ikincil, araz bir ışıktır. Bir başka deyimle ziya bizatihiye daha yakın ışık, nur daha bağımlı ışıktır. Böyle olunca da Kur’an’daki “Allah göklerin ve yerin nûrudur” âyetine dayanarak zat-ı İlâhî’yi nurla eşitlemek yanlış olur.
Bizatihi ışık, tıpkı bizatihi varlık gibi, sadece Allah’tır. Ancak insan bizatihi ışığı kavrama gücünde olmadığından bağlı ve bağımlı ışık onun yerine konarak, insana hitap edilmiştir. İnsana hitabında, Allah, bizatihi ışık yerine, daima iğreti ışıkları (ziya, nur) kullanıyor. Bu, insanın varlık yapısı bakımından bir zorunluluktur. Bu yüzden, 24/Nur, 35 âyeti “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” diyerek, bizatihi nûru anlatmada, onun tecellisini kullanmıştır. Çünkü insan, nûrun bundan fazlasına ne tahammül edebilir, ne de onu kavrayabilir. Nitekim, Hz. Mûsâ, Allah’ı görmek istediğinde ona, Allah’ın tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Mûsâ bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip yere yığıldı.1741
Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Bizatihi ışık veya kaynak ışık olan Cenâb-ı Hak, işte bu yüzden, en açık ve en aydınlık varlık olmasına rağmen görülmüyor. Yani O, tasavvufta çok kullanılan bir ifâde ile, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki “gizli”, bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
Nur, Kur’an’da 140 yerde geçen ve ateş ve sıcaklık anlamına gelen “nâr” ile aynı köktendir. “Nur ve nar”, ışık temasının temel âyeti olan 24/Nur, 35’de yanyana kullanılmaktadır. Burada “nar”, dokunuşuyla nûru ortaya çıkaran araç olarak veriliyor: “O’nun yağı ışık fışkırtır; ona bir nar dokunmasa bile o, nur üzerine nurdur.” Demek oluyor ki, pozitif oluş prensibi, zulmete (karanlık) karşı aydınlık olan iki tecelli sergiler: Nar ve Nur. Bunların ilki celâl (kahır, negativite, kabz, çelişme), ikincisi cemal (lütuf, pozitivite, bast ve uyum). Ve bu oluşta motor unsur nar, yani kahr ve celâldir.
Nur, genel adlarından biri de kitap olan vahyin yine genel adlarından biridir.1742 Bu iki genel ad, bazı âyetlerde yan yana kullanılmakta ve böylece kitap ile ışık arasındaki ilişkinin erdiriciliğine ve kaçınılmazlığına dikkat çekilmektedir.1743 Vahy ve özellikle Kur’an hem nur, hem de münir (nurlandıran, ışık saçan) olarak nitelendirilmektedir. 1744
Vahye karşı çıkanların sahip olmadıkları en önemli değer “kitabı münir” (nurlandıran, aydınlık getiren kitap)’tır. Bu deyimin Kur’an bünyesindeki kullanımına bakarak diyebiliriz ki, kitabı münir, duyulara dayalı, entellektüel bilgiye karşı duyularüstü İlâhî kaynaklı doğrudan bilgidir. O, varlığın esasından direkt gelen şaşmaz ve zamanüstü bilgidir. Vahyin temsilcisi olan Hz. Peygamber tanık,
1741] 7/A’râf, 143
1742] 7/A’râf, 157; 64/Teğâbün, 8; 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 91
1743] 5/Mâide, 15; 42/Şûrâ, 52
1744] 3/Âl-i İmrân, 184; 25/Fâtır, 25
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 385 -
müjdeci, uyarıcı, çağırıcı olmanın yanı sıra bir “siracı münir” (aydınlatan kandil) olarak da anılıyor.1745 İlginçtir ki, Kur’an bu sirac (kandil) sıfatını bir de güneş için kullanır. 1746
Buna dayanarak diyebiliriz ki, madde dünyası için güneşin yeri neyse, ruh ve mana dünyası için son Peygamber’in yeri odur. Bu anlamda vahy ve Rasûl, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilmiş İlâhî lütuflardır. 1747
94- Acı Bir Azaptan Kurtaracak Ticaret Yolu
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size haber vereyim mi? Allah’a ve O’nun Rasûlüne iman ederseniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ederseniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” 1748
“Ticaret” kişinin mal, vakit, emek, zihin ve yeteneklerini ortaya koyarak kâr elde etmesidir kısaca. Bu bakımdan iman ve Allah yolunda cihad etmek, ticarete benzetilmiştir. Ve âyetin mü’minlere hitaben “iman edin” şeklindeki ifâdesi; ihlâslı mü’minler gibi davranın, sözde kalmayın ve imanınız için her türlü fedâkârlığı yapmaya hazır olun” anlamında bir emirdir.
Ticaret, biri maddî, diğeri mânevî olmak üzere iki kısımdır ve bunlar birbirini tamamlayıcı özelliktedir. İslâm’ın koyduğu ticaret ahlâkı, iki kısmın birarada yürütülmesini gerekli kılar. Maddî kazanç, Allah yolunda harcandığı takdirde bütünüyle mânevî kazanca dönüşür. İşte 10. âyet böyle bir kazancın asıl sermayesinin iki ana değer taşıdığını açıklamaktadır:
a) Allah’a ve Peygamberine dosdoğru iman,
b) Allah yolunda mal ve can ile cihad..
Böylece Kur’an, iman için temiz bir kalble, cihad için de mali ve bedeni güce işarette bulunuyor. O halde mü’min üç yönlü bir gelişme ve yükselmeye muhtaçtır.
1) Kalbi gelişme ve yükselmeyle “tahkiki imana” (taklidi olmayan, sözde kalmayan),
2) Bedeni gelişmeyle iyi çalışma ve başarılı cihada,
3) Mali gelişmeyle müslüman kardeşlerini desteklemeye yol bulur.
Böylesine kapsamlı bir ticaretin ise, iki dünyevi, üçü uhrevi (Âhirete yönelik) olmak üzere beş büyük kazancı söz konusudur.1749
1) Dünyada hür ve bağımsız olup örnek millet düzeyinde kendi öz kültür kaynaklarıyla ayakta durabilmek.
2) Allah’ın sevgi ve yardımına layık olup yine Allah yolunda, insanlığın mutluluğu için fetihler yapmak.
3) Hayırlı ve faziletli amellerde bulunup günahların temizlenmesiyle ruhen
1745] 33/Ahzâb, 45-46
1746] 25/Furkan, 61; 71/Nuh, 16
1747] 5/Mâide, 16; 14/İbrâhim, l; 33/Ahzâb, 43; 57/Hadîd, 3; 65/Talâk, 11; N. Şahinler, s. 291-295
1748] 61/Saff, 10-11
1749] 61/Saff, 12-13
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arınma çizgisine erişmek,
4) Böylesine bir arınmayla Cennet’e ve oradaki yüksek nimetlere erişebilme düzeyine gelebilmek.
5) Ölmeden önce sözünü ettiğimiz böylesine büyük bir kurtuluşla müjdelenmek.
Ashâb, anlattığımız bu ticaretin ilk temsilcileri: ve başarılı uygulayıcılarıdır. Onlar sadece Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle kalmadılar, imanın gereği olan canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda cihad ettiler. O sebeple ebedî saadet yurduyla ve nimetiyle müjdelendiler ve insanlık tarihine şeref damgasını vurarak örnek hizmetlerde bulundular.
Verdiğimiz bu âyetteki “ticareti” detaylandıran bir başka âyet de Tevbe Sûresinde geçmektedir. Bu âyette Cenâb-ı Hak “Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır” buyurmaktadır.1750 Bu âyette, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin doğasını belirleyen İslâm inancı görüşü, bunu bir “mukavele” (anlaşma) olarak tanımlamaktadır. Bu özellik, inancın sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, hayatlarını ve mallarını Allah’a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah’ın kendisine vereceği vaadini kabul etmek sûretiyle kul tarafından yapılan bir anlaşmadır. Bu mukavelenin taşıdığı içeriği tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu anlaşmanın doğasını kavramaya çalışalım.
Her şeyden önce şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu her şeyi, gerçekten Allah’a satması diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu her şeyin gerçek malik’i zaten Allah’tır. Bunlara sahip olma Hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı her şeyin yaratıcısı olan sadece Allah’ındır. Bu nedenle dünyevi anlamda bir şeyin satımı ya da âlimı, katiyetle söz konusu değildir. Çünkü insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve her şey zaten evvelemirde O’na ait olması hasebiyle Allah’ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bununla birlikte Allah’ın insana kullanma yetkisi verdiği bir “irade ve seçme hürriyeti” vardır ve söz konusu mukavele de buna dairdir. Elbetteki kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik Hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah’ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kullanma selahiyeti verilmiştir. Bu da insana, “hayatı ve elinin altında bulunan her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını” ifâde eder.
İşte 9/Tevbe, 111. âyetinde geçen “mukavele”(alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah’ın iradesine bırakmak, O’na havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifâde etmek gerekirse, Allah insana, ona verilen bu özgürlüğe karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Malik’ul-Mülk olarak Allah’ı tanıyor ve kendisini de bunların sadece bir emânetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister. Bu yönüyle, Allah’ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları şunlardır: “Eğer siz gönüllü olarak ve herhangi bir baskı altında kalmadan hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki her şeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emânetçisi
1750] 9/Tevbe, 111
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 387 -
olduğunu kabul etmeye ve görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz âhiret hayatında cennetler vereceğim.”
Allah’la böyle bir pazarlık yapan kimse mü’mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin/ticaretin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir sözleşme/sorumluluk (Misak) altına girmemiş tavrını takman kişi ise “kâfir” dir. Çünkü teknik olarak “küfür” kelimesi, böyle bir pazarlığı reddedişe uygulanan bir terimdir. 1751
95- Allah’a Yardım Edenler
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsa’nın havârilerine:”Allah’a gidişte/ yönelirken benim yardımcılarım kimlerdir1?” demesi gibi. Havâriler de demişlerdi ki “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böyle İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.” 1752
Allah’ın dininin üstün gelmesi, yayılması ve yücelmesi için yardımcı olan kişiler, Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü Allah, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Tam tersine nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatla doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır.
Gerçekten bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhi yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır. Ancak buna rağmen bazı kimselerin zihninde, “Allah her şeye Kadir’dir ve tüm mahlûkattan müstağnidir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O’na muhtaçtır. O halde bir kul Allah’a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir: Bu kimselere, “Ensârullah” (Allah’ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbı olan Allah’ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. Allah, insanlara dünya iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mü’min ya da kâfir olmaya zorlamaz.
Fakat O; bu gayeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kişi mü’mindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim ve abiddir. Allah’tan çekinerek/sakınarak yaşarsa muttaki, hayır için yansırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve talımi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa “Ensârullah”tır.
Allah, yukarıda verdiğimiz âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri
1751] N. Şahinler, s. 296-300
1752] 61/Saff, 14
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifâdeyle kastolunan budur. Şâyet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dinillah”, “Yensurullah” yerine “yensuru dinellah” ve “in tensurullah” yerine de “in tensuru dinellah” denilmesi lazım gelirdi. Ancak görüldüğü gibi, Allah sürekli olarak bu ifâdeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardım kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü kendilerine “Allah’ın yardımcıları” denmiştir. Yine âyette nasıl Hz. İsa’ya iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmişse, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerın da ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanlarm, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. 1753
Gerçekten de öyle olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Allah’ın Elçisi hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risaletini duyurmam için beni barındırır, Kureyş Rabbimin risaletini tebliğ etmemi engelledi” derdi. Sonunda Allah, Medine’li Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar O’na biat ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu her türlü görünür tehlikeden koruyacaklarına söz verdiler.
Ne garip rastlantıdır ki Hz. Peygamber’e (s.a.s.) biat edenler de tıpkı Hz. İsa’nın havârileri gibi on iki kişi idi.1754 Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Hz. Peygamber ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere Ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar Allah’ın dininin yayılması için çok fedâkârlıklar gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda feda etmekten kaçınmadılar. Sonunda bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zafer ve fetihler birbirini izlemeye başladı. Hz. İsa’ya iman edenler, sonunda inanmayanlara nasıl üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e iman edenler da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. Allah’ın izniyle yine bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne çıkacaktır.
Âyette geçen “havâri” ifâdesi “Hor” kelimesinden türemedir ve beyaz anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine “havâri” denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de “havâri” denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havâridir. Ayrıca “karşılık beklemeyen arkadaş, dost” karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, “Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havâri denir” demektedir. 1755
96- Kitabla Amel Etmeyen Âlimler-Kitap Yüklü Eşekler
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde onunla amel etmeyenlerin hali, sırtına kitab yüklenmiş eşeğin haline benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların hali ne çirkindir! Allah zâlimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.” 1756
1753] Üzerinde durduğumuz âyet Saff Sûresi’nin son âyetidir
1754] İbn Hişam; l/104
1755] Lisân’ul Arab; N. Şahinler, s. 301-304
1756] 62/Cum’a, 5
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 389 -
Bu âyette Yahûdiler, bilhassa yahûdi âlimleri kitap yüklü merkeplere benzetilmişlerdir. Çünkü onlar Tevrât’ı öğrenmişler; fakat onunla amel etmemişlerdir. Bedenlerine uymuşlar, kitaplarından istifâde etmemişlerdir.1757 Onu sadece okuyup ezberlemişler, fakat onda bulunan Hz. Peygamberin sıfatını ve onun müjdesini inkâr etmişlerdir. Benzetme yönü de, eşeğin yüklendiği kitaplardan, taşıdığı ağırlık, zahmet ve yorgunluğundan başka bir istifâdesinin olmayışıdır. Zâten bu hayvan aptallığı ve akılsızlığı ile bilinir. Temsil, okuduğuyla, öğrendiğiyle amel etmeyen her âlime yöneliktir. 1758
Verdiğimiz bu âyette kendilerinin Allah’ın dostları, seçkin kavmi olduklarını iddia eden yahûdilerin davranışı kınanıyor: Evet, Allah onlara peygamber göndermiş, Kitap indirmiştir ama onlar o Kitabın buyruklarını gereği gibi uygulamamışlardır. Yolları Kitabın söylediklerine uymaz. Bu halleriyle onlar, tıpkı sırtında kitap taşıyan eşeğe benzerler. Eşek nasıl taşıdığı kitaplardan yararlanmazsa onlar da aralarında bulunan Kitaptan yararlanmazlar. Yararlansalar, dinin ruhunu anlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen vahiylerin de Allah kelâmı olduğunu kabul eder ve Hak yolunun açılmasını engellemezlerdi. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür! Allah zâlim, yani haksız insanları doğru yola iletmez.
Aynı zamanda verdiğimiz bu âyet biri genel, diğeri ise özel olmak üzere iki anlamı kendinden toplamaktadır. Genel anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.” Özel anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları nedeniyle, Hz. Peygamber’e herkesten önce uymalıydılar. Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamberin geleceği müjdesi verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın, Hz. Peygamber’e herkesten daha fazla karşı çıkmışlardır.
Yahûdiler, adeta bir eşek gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar getirdiğini bilmemektedirler. Onlar kendilerine verilmiş olan kitabın lâfzını ezberleyerek, ruhunu anlamamışlar ve gereğince amel etmeyip aksine te’vil (anlam kaydırma), tahrif (bozma) ve değiştirme yoluna sapmışlardır. Hatta onların durumu eşekten daha beterdir; çünkü eşek, kendisine şuur verilmediği için bağışlanabilir. Ancak onlara şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz. Peygamberi bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamber, Tevrat’a göre hak peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları şeklindeki iddiaları da geçerli özür değildir, aksine onu anlıyor ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar.
Âyetten çıkarılması gereken bir başka ders de şudur: Tevrat’ı yüklenip te sonra onu taşımayanların misali, “Akide (İman) emânetini omuzlayıp, sonra da onu yerine getirmeyen herkesin misalidir. Bugün yaşayan, müslüman adı taşıyan fakat müslümanların yaptıklarını yapmayan birçok kişiler de aynı durumdadır. Özellikle Kur’an’ı ve İlâhî kitapları okuyup gereğini yerine getirmeyenler... İşte onların hepsi koca koca kitaplar taşıyan eşekler gibidirler. Taşıdıkları kitaplar çok hem de pek çoktur. Ama mesele kitap taşımak veya sade okumak değildir...
1757] Hâkim Tirmizî, s. 14
1758] Zemahşerî, IV, 103; Elmalılı, VII, 4958; V. Ulutürk, s. 82-83
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesele bilmek ve kitapta olanları yaşamaktır. 1759
97- Kalpleri Üzerine Mühür Basılanlar
“Bu, onların iman etmeleri sonra küfretmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerine mühür basılmıştır, artık onlar incelikleri anlayamazlar.” 1760
Münâfık; dıştan mü’min görünüp içinden inkâr eden iki yüzlü insandır. Münâfıklık hareketi Hz. Peygamberin Medine’ye gelmesiyle başlar ve vefâtından kısa bir süre öncesine kadar uzanıp gider. Değişik şekiller almış olmakla beraber hiçbir zaman için bütünüyle ortadan silinmez. Sadece baş vurdukları metotlar zaman zaman değişiklik gösterir.
İşte verdiğimiz bu âyet, münâfıkların gerçek yüzünü tanıtmakta ve kendinden önceki âyetle ele alınıp değerlendirildiğinde onların hazırladıkları tuzaklardan, çevirdikleri oyunlardan mü’minleri haberdar etmektedir. Münâfıkın Sûresi’nin 3. âyeti “onların yeminlerini siper edinerek Allah’ın yolundan alıkoyduklarını” bildirmektedir. Âyette geçen “Fesâddû an sebilillah” ifâdesi iki anlamı birden içermektedir. Birincisi, “Onlar kendi nefislerini Allah yolundan alıkoyarlar.” İkincisi, “Onlar başkalarını Allah yolundan alıkoyarlar. “
Birinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler yoluyla, Müslüman toplum içinde yerlerini korumak istiyorlar ve böylece iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen imanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmemek ve Allah’a ve Rasûlüne itaatten kaçınmak için, bu yeminleri kendilerine kolaylık sağlıyordu. İkinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler arkasına gizlenmek sûretiyle, İslâm toplumu içinde fesâd yayabiliyor ve Müslümanların sırlarını düşmanlara aktarabiliyorlardı. Ayrıca, bir yandan henüz İslâm’ı kabul etmemiş olan kimselere yanlış bilgiler vererek bu kimselerin İslâm’a girmelerini engellerken diğer yandan yeminlerini sıradan müslümanlar arasında şüphe sokmak için bir vasıta olarak kullanıyorlardı. Bu bakımdan, bunu ancak kendilerini müslüman saflarda bir müslümanmış gibi göstererek yapabilirler, asıl kimliklerini açığa vurarak yapamazlardı.
Verdiğimiz âyette “onlar inandılar” tanımlaması yani onlar, iman iddiasında bulunarak Müslümanların içine girdiler; “sonra inkâr ettiler” tanımlaması da, kalpden inanmayıp, eski küfürlerinde devam etmekle birlikte, zahiren inandıklarını söylediler demektir. Yani onlar iyice düşünerek ve planlı bir şekilde davranarak açıkça İslâm’a girmemişler ve aynı zamanda açıkça küfür yolunu da tutmamışlardır. Şu halde onlar inanmışlardı. Ama sonra küfre dönmeyi tercih etmişlerdi. Anlayışlı, yaşayan ve zevk sahibi olan bir gönül inandıktan sonra nasıl dönüp küfre dalabilir? Kimdir ki o; imanı tanıyıp onun zevkine erdikten, imanın verdiği varlık düşüncesini gördükten, imanlı yaşamanın tadını tattıktan, tertemiz iman havasında nefes alıp verdikten, iman nûrunun aydınlığında hayat sürdükten, iman gölgesinde dinlendikten sonra… Kalkar da küfrün o katı ve öldürücü havasına, o pis ve engebeli yoluna dönebilir? Kim yapar bunu? İnatçı, haset ve kalbi katılaşmış olandan başka? İkisi arasındaki farkı anlamayan, hissedip bilmeyen katı yüreklilerin dışında?
İşte bunun üzerine kalpleri mühürlenmiştir de artık hiç anlamazlar. Allah
1759] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. N. Şahinler, Lokman’ı Dinlerken; N. Şahinler, s. 305-307
1760] 63/Münâfıkun, 3
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 391 -
onlara sadık bir müslüman, şerefli bir insan olmayı nasip etmemiştir. Onlarda da hakikati kavrama yeteneği kalmayıp, ahlâki duyguları tamamen silinmiştir. Çünkü böyle bir yolda yürüdükleri, yani gece ve gündüz sözleri ve davranışları arasında çelişkilerle yaşadıkları için, bu değerlerden mahrum olmuşlar ve bu zilleti kendileri tercih etmişlerdir. Bu âyet, Allah’ın kalpleri mühürleme hususunda indirdiği birçok âyetten birisidir. Onlar mecburen münâfık olmuş da değildir. Gerçekte, onlar mü’min olduklarını söylemelerine rağmen, küfür yolunda ısrar etmiş ve bu yüzden de Allah’ın kalplerini mühürlemiş olduğu kimselerdendir. Çünkü onlar kendileri için münâfıklığı tercih etmiş ve Allah da onlara bu ahlâki rezilliği nasip etmiştir.
Allah’ın yarattığı psikolojik yasalar dolayısıyla küfür, kibir ve nifak, kalbin mühürlenmesine neden olur. İnsan inkâr ettikçe kalbi katılaşır, hiçbir şeye inanmaz olur. Allah, hakikati kabul etmek istek ve niyeti gösterenin kalbini mühürlemez. Ancak kâfirlerin, zorbaların kalplerini mühürler. Anlamak istemeye istemeye anlayışsızlık onların huyu, doğal durumu haline gelir. Gönül, alıştığı huylardan başkasına istek göstermez. O insan vurdumduymaz olur. Allah o kimseleri kendi nefislerine, bâtıl arzularına terk eder. İşte Allah’ın, kalpleri mühürlemesi, bu psikolojik durumu anlatmaktadır. 1761
98- Münâfıklar-Birbirine Dayandırılmış Keresteler Gibi Olanlar
“Sen o münâfıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar giydirilip dayatılmış kof kütük gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah kahretsin onları!.. Hakdan nasıl çevriliyorlar?” 1762
Bu âyette münâfakların dış görünüşleri, süslü püslü, boylu boslu olmaları, konuşmalarının yerinde olduğu bildirilir.. Yâni dıştan onları manzaralarıyla herkes beğenir; fakat içlerinde îman, fikir, şahsiyet, karakter ve cesaret yoktur. Korkaktırlar, her çığlığı kendi aleyhlerine zannedecek kadar ürkektirler. Allah Teâlâ onları bu halleriyle, giydirilip duvara dayatılmış kerestelere benzetmiştir. Öyle ruhsuzdurlar1763 onlar! 1764
Verdiğimiz âyet, bir önceki konumuzu içeren âyetin hem devamı, hem de tamamlayıcısı olup yine münâfıkların belirgin özelliklerini yansıtmaktadır. Âyetin tesbitine göre, münâfıklar dıştan bakınca öncelikle diğer insanları imrendirecek bir şekilde giyimleri, kuşamları, şıklıkları, irilikleri, güzellikleri ve bedensel düzgünlükleri ile dikkat çekerler. Konuştukları zaman ise sözlerinin akıcılığı, tatlılığı ve konuşma sanatına olan merak ve yatkınlıkları dolayısıyla güzel konuşurlar ve içinde bulundukları toplulukta ilgiyle dinlenirler.
Gerçekten de İbn Abbas’ın açıklamasına göre, Abdullah İbn Ubey yakışıklı, sıhhatli, çekici, konuşkan bir kimseydi. Onun Medine’nin ileri gelenlerinden olan arkadaşları da kendisi gibiydi. Hz. Peygamber meclise geldiğinde sırtları yastıklara dayanmış bir şekilde iddialı iddialı lâflar ederlerdi. Öyle ki onların bu halini gören bir kimse, bu muteber kişilerin, şehrin en alçak karakterli kimseleri
1761] N. Şahinler, s. 308-311
1762] 63/Münâfıkûn, 4
1763] Beyzavî, II, 478; Elmalılı, VII, 5001-5002
1764] V. Ulutürk, s. 83
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduklarını tahmin edemezdi. Ya Rasûlullah diye söze başladıkça Hz. Peygamber de sözlerini dinlerdi. Onlar ise kendilerine söz söylediği zaman resmi bir tavırla ve dıştan ağır başlı bir vaziyette dinler gibi sessizce dururlar, ancak kulaklarına söz girmezdi.
Yani duvar yastıklarına yaslanarak oturan bu kimseler, tıpkı “duvara dayatılmış keresteler” gibidirler. Bu ifâde, onların ahlâki duygularını yansıtmak ve insani bir öze sahip olamadıklarını vurgulamak için kullanılmıştır. Başka bir ifâde ile münâfıklar oturdukları yere dayanmış ahşap keresteler gibi dışları, endamları düzgün, hareketsizce kurulup otururlar. Ancak içleri bilgi ve şuurdan, yetişme ve gelişme kabiliyetinden mahrum, sağlamlık ve dayanıklılıktan uzak, boş ve kurudur. Onlar odun gibi anlayışsız veya çürümüş odun gibi içi bozuk insanlardır. Yine münâfıklar “her çağrıyı kendi aleyinde sanırlar.” Bu kısacık cümlede, onların suçlu vicdanlarının tasviri yapılmıştır. Çünkü onlar her an kalplerinde, nifaklarının ve iman iddialarının yalan olduğunun anlaşılması korkusunu taşıyorlardı. Dolayısı ile her an bu sırlarının açığa çıkmasından ya da müslümanların kendilerinin bu davranışlardan ötürü bir gün sabırlarının taşıp hesap sorabileceklerinden korkuyorlardı. Bu yüzden şehirde küçük bir gürültü bile olsa, hesap vaktinin gelişini mi haber veriyor diye ürküp duruyorlardı. Her hareketten korkuyor, endişe ediyorlar. Her sesi ve tıkırtıyı kendi aleyhlerine sanıyorlar. Kendilerini araştırdıklarını ve durumlarının herkes tarafından bilindiğini zannederek ürperiyorlar.
Âyet bu haliyle münâfıkların müslümanlarm düşmanı olduğunu hatta onların, açıkça düşmanlık yapanlardan daha tehlikeli olduğunu haber veriyor ve iman edenlera şu uyarıyı yapıyor: “Onların görünüşlerine aldanmayın, sizi aldatabilme ya da size zarar verebilme ihtimaline karşı her an dikkatli olun. Gerçek düşmandır onlar. Safların içine saklanmış, ordunun içine gizlenmiş olan düşman. Öyleyse sakının onlardan. Allah canlarını alsın, kahretsin onları.” Bu bir bedduâ değildir. Bu, Allah’ın, onları cezayı haketmiş olduklarına dair, haklarındaki kanaatini açıklamasıdır sadece. Yani onlar cezalandırılmaktan kurtulamayacaklardır. Başka bir anlam da şu şekilde verilebilir; Yani Allah ifâdeyi lugât mânâsı ile değil, ıstılahi mânâsı ile kullanmış olabilir. Bu takdirde anlam, “Allah onları kahretsin” şeklinde olur. Böylelikle Allah onların ihânetlerinin şiddetini vurgulamış olmaktadır, bedduâ etmiş değil. 1765
99- Tevbe-i Nasûh İle Tevbe Edenler
“Ey iman edenler! Etkili öğüt veren, bir tevbe (nasûh) ile Allah’a yönelin. Umulur ki Rabbiniz çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenlerı utandırmayacaktır. Onların nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşup-parıldar. Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye Kadimsin, her şeye gücün yeter.” 1766
Nasûh: Nush kökünden gelen bir abartma kipidir ve çok öğüt veren demektir. Tevbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani, sahibine, günahı bırakmasını öğütleyen, onu günahtan kurtaran sadık bir tevbe ile tevbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. Bir tefsire göre de nasûh, elbiseyi dikmek anlamına gelir. Burada yırtılan dini buyrukları diken, ruh elbisesinde açılan yırtıkları onaran bir
1765] N. Şahinler, s. 312-314
1766] 66/Tahrîm, 8
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 393 -
tevbe ile tevbe ediniz demektir.1767 Bu bakımdan, “nasûh bir tevbe” dendiğinde lügat anlamı olarak kendisinde riyâ ve nifaktan bir-şey bulundurmayan bir tevbe anlaşılır. Yahut günahlardan tevbe edip, insanın kendi nefsini kötü bir sondan kurtarması veya kişinin işlediği bir günahtan tevbe edip, düzelmiş olarak dinindeki bir açığı kapatması ya da başkalarına örnek ve onların kurtuluşlarına vesile olacak derecede tevbe ederek, hayatını düzene koyması da anlaşılabilir. Tüm bunlar ifâdenin lügat karşılıklarıdır.
Istılahî anlamı ise hadisler vasıtasıyla elde edilmektedir. Örneğin İbn Ebi Hatim’in Zirr bin Hubeyş’ten naklettiğine göre, o şöyle demiştir: Ben Ubey bin Kab’e “tevbeten nasûha”nın anlamını sorduğumda, O bana şu şekilde cevap verdi: “Bu soruyu ben de Rasûlullah’a sordum ve O bana: “Bir günah işlediğinde, günahından pişmanlık duyup, Allah’tan af dilemen ve bir daha o günahı işlememendir” dedi.
Aynı anlamda bir söz İbn Mesud, Hz. Ömer, İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Başka bir rivâyette Hz. Ömer nasûh tevbesini şöyle tarif etmiştir: “Kişinin bir günahını tekrar işlemekten sakınması ve bir daha böyle bir günahı aklına bile getirmemesidir.”1768 Hz. Ali, bir defasında bir bedevînin tevbe ve istiğfar kelimelerini aceleyle tekrarladığını görür ve “Bu sahte bir tevbedir” der. Bedevî: “O halde sahih tevbe nasıl olur?” diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle cevap verir: “Tevbenin sahih olabilmesi için 6 şart gereklidir:
1) Yaptığına pişman olman,
2) Gaflet ettiğin farzları yerine getirmen,
3) Gasbettiğin Hakkı geri vermen,
4) Eziyet ettiğin kimseden özür dilemen,
5) İşlediğin günahı tekrarlamamaya azmetmen,
6) Nefsini Allah’a itaatle eğitip, günah işlerken zevk aldığın gibi, Allah’a itaat ederken de sıkıntı çekmen.”1769
Tevbe ile ilgili bazı özellikleri şöyle verebiliriz: Birincisi, tevbe, kişinin Allah’a yaptığı itaatsizlikten pişman olmasıdır. Yoksa bir günahtan uzak durabilmek için, kişinin kendi kendine söz vermesi yahut sıhhat, kötü şöhret ve mal kaybı gibi nedenler dolayısıyla alkol kullanmaktan vazgeçmek tevbe tanımına girmez. İkincisi, Allah’a itaatsizlik yaptığını hisseden kimse, hemen oyalanmadan tevbe edip, günahını telafi yoluna gitmelidir. Üçüncüsü, tevbe ettikten sonra günah işleyen kimse, tekrar tekrar tevbe edip günah işlememelidir. Bu şekilde davranan bir kimsenin bu davranışı, onun tevbesinin sahte olduğuna bir delildir. Çünkü tevbenin asıl ruhu, insanın işlediği günah sonrasında pişman olmasıdır. Fakat sürekli aynı günahı işleyen kimse, gerçekte pişman olmamış demektir. Dördüncüsü, samimiyetle tevbe edip, bir daha o günahı işlememeye azmeden kimse, yine de beşeri zaaf dolayısıyla aynı günahı işlediğinde, tevbe ettiği günah tazelenmiş olmaz. Bu nedenle o kimsenin sonra işlediği günahından tevbe edip, bu günahı
1767] Mefatihu’l-Ğayb, III/47
1768] İbn Cerir
1769] Keşşaf
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekrarlamayacağına daha bir kuvvetle azmetmelidir. Beşinci, kişinin, işlediği günahı her hatırlayışında tevbe etmesi gerekmez. Ancak o kişinin nefsi, daha önce işlediği günahtan halâ haz alıyorsa, o takdirde tekrar tekrar tevbe yapmalıdır. Ta ki o günahını hatırladığında pişmanlık duyana kadar... Bu bakımdan gerçekten Allah korkusuyla, işlediği günahtan tevbe eden kimse, artık o günahından haz almaz. Çünkü o Allah’a itaatsizlik yapmıştır. Ve buna rağmen işlediği günahtan haz almaya devam ediyorsa, bu onun kalbinde, Allah korkusunun henüz kök salmadığının işaretidir.
Verdiğimiz âyetin lâfzı iyice düşünüldüğünde, “tevbe ederseniz, sizi Muhakkak affedeceğim ve cennete koyacağım” denilmediği farkedilecektir. Sadece “samimiyetle tevbe ederseniz ola ki Allah sizi affeder ve cennetine koyar” şeklinde ümit verilmektedir. Bunun anlamı şudur: Günah işleyen bir kimseye ceza verilmeyip, onu affettikten sonra Allah’ın cennete sokması vâcip değildir. Ancak onun günahını affedip, onu mükâfatlandırmak Allah’ın bir lütfü olur. Dolayısıyla bir kul Allah’tan mağfiret ümit etmeli ama tevbe ettikten sonra affedilirim diye günah işlememelidir.
Verdiğimiz âyette yer alan “o gün Allah, peygamberi ve onunla birlik iman edenlerı utandırmayacaktır” ifâdesi şu anlama gelebilir: “Bir mü’minin yaptığı iyi ameller ve onların mükâfatı yok olmaz. Yani kâfir ve münâfıklar, mü’minler hakkında “inandılar da ne oldu?” diyebilme fırsatını asla elde edemeyeceklerdir. Sonuçta zelil ve rezil olanlar Allah’a isyan edenlerdir, itaat edenler değildir. “Şüphesiz ki Allah’ın, mü’minleri peygamberine bağlayarak, herkesin perişan olduğu o günde şerefli bir saf halinde göstermesi gerçekten son derece büyük bir ikram ve insanı imrendirici bir lütufdur. Yine âyette, mü’minlerin önlerindeki nûrun, haşr meydanından cennete kadar beraberlerinde geleceği anlaşılmaktadır. Haşr meydanında cehennem ehli karanlıklar içerisinde çırpınıp dururlarken, mü’minler bu nur ile yollarında yürüyeceklerdir. Herkesin karanlıklar içerisinde ahu figan eylediği böylesine nazik bir atmosferde, mü’minler de kendi işledikleri günah ve hataları düşünüp, “sakın biz de bu nurdan mahrum olup, o bedbahtların haline düşmeyelim!” diye bu nûrun kendilerine yetip yetmeyeceği endişesi içerisinde olacaklar ve şöyle duâ edeceklerdir :”Rabbimiz nûrumuzu tamamla, bize mağfiret et, bu nur bize cennete kadar yetsin.”
Dillerin tutulduğu, kalplerin durduğu bu sıkıntı dolu günde böyle bir duâ onun kabul olunduğunun ifâdesinden başka bir şey değildir. Çünkü; “Allah (c.c.), mü’min kullarına böyle bir duâyı ilham ederse İlâhî kader onun muhakkak kabul olacağını gösterir.” Çünkü bu hallerde duâ bir nimettir ve bu Allah’ın ihsan ettiği aydınlık ve diğer ikramlara ilâve bir nimettir. 1770
100- İki İmansız, İki İmanlı Kadın
“Allah inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikahı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler (inkârlarını gizlemişlerdi.), kocaları, Allah’dan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına “Haydi girenlerle beraber siz de ateşe girin.” denildi, Allah, iman edenlera da Firavn’ın karısını misal gösterir: O, “Rabbim, katından bana cennette bir ev yap, beni Firavn’dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zâlim toplumdan kurtar,” demişti. (Yine Allah, iman edenlera), İmran’ın kızı
1770] N. Şahinler, s. 315-319
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 395 -
Meryem’i de (misal verir). O, namusunu (kale gibi) korumuştu. Ona ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini ve kitablarım tasdik etti ve gönülden itaat edenlerden oldu.” 1771
Birinci meselde Nûh ve Lût’un (a.s.) hanımlarını Yüce Allah, en yakınları olduğu halde, o peygamberlere dinlerinde hıyânet ettikleri için, inkârcılara örnek olarak göstermiştir. Yani onlar, imansız oldukları için, en yakınları oldukları halde, bu iki mübarek peygamber onları kurtaramamışlardır.1772 Nûh’un (a.s.) karısı, imansızlara, kocasının mecnûn olduğunu söylerdi. Lût’un (a.s.) karısı da, kocası bir erkek misafir alınca, imansız kavmine onu haber verirdi.1773 İşte bunların âleme ibretlik mesel olan halleri, bu boyutta olduğu için, onlara “Haydi girenlerle beraber siz de ateşe girin.” denildi. Bütün kâfirler için böylece kötü bir örnek oldular. 1774
İkinci temsilde de Allah Teâlâ, iman edenlera, Firavn’ın karısı Âsiye’yi1775 ve İmran kızı Meryem’i örnek vermiştir. Mü’minler eğer sağlam bir imana sahib olurlarsa, kâfirlerle ne kadar içice olsalar bile, bu onlara bir zarar vermez ve sevablarından birşey eksiltmez. Allah’a yakınlıklarına mani olmaz. Âsiye, Allah düşmanlarının en ileri geleninin karısı olduğu halde, mü’minlere örnek bir kadın olarak Kur’ân’da bir mesel olmuştur. Hz. Meryem’in ise, zaten dünyada ve âhirette, kadınlar içinde seçkin bir yeri vardı.1776 Bunda Hz. Peygamberimiz’in pâk zevcelerine de bir ta’rîz olabilir. Bu, Hz. Peygambere güvenmeyin, iyi amellerle Allah’ın rızasını kazanmaya bakın, demektir. 1777
101- Mü’min ve Kâfirin Gidişi -Yüzükoyun Sürünenler
“Şimdi yüzüstü kapanarak sürünen mi doğru gider, yoksa dosdoğru yol üzerinde düpedüz (ayakta) yürüyen mi?” 1778
Bu âyet de yüzüstü sürünen kâfirin temsilidir. Ayakta, dümdüz yolda yürüyen de mü’minin meselidir.1779 Kâfirler bu dünyada nasıl, hakikate böyle ters iseler, rivâyete göre, âhirette de Allah Teâlâ onları yüzleri üstü haşredecektir.1780 Bu mesele Allah onların manevî tersliklerini, müşahhas olarak anlatmıştır. Bu iki grubun mukayesesi 6/En’âm, 81. âyet-i kerimesinde de vardır. “(...) Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gurubdan hangisi: (mü’minler mi, müşrikler mi) güvende olmaya daha lâyıktır?” 1781
Âyette mü’min ile kâfir arasındaki farkı ortaya koymada çarpıcı bir benzetme yapılmıştır. Hayvanlar, insanlardan yana fayda sağlasınlar diye yaratılmış ve onların buyruğuna verilmiştir, insanoğlu en şerefli canlı olarak yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak bulunuyor; o bakımdan da iki ayak üzeri dimdik durabilme nimetine erdirilmiştir. Hayvanlar ise, insanların istifâdesine verildiği için çoğu
1771] 66/Tahrîm, 10-12
1772] Beyzavî, II, 488
1773] İbn Kesîr, IV, 393
1774] Elmalılı, VII, 5131
1775] İbn Kesir, IV, 394
1776] Zemahşeri, IV, 131
1777] Ş. Mansûr, s. 212; V. Ulutürk, s. 83-85
1778] 67/Mülk, 22
1779] Zemahşerî IV, 139
1780] İbn Kesir, IV, 399
1781] V. Ulutürk, s. 54-55
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzükoyun iki veya dört ayaklı, ya da sürüngen olarak yaratılmışlardır. İnsanla hayvan arasındaki bu açık fark ne ise, inkârcıyla mü’min arasındaki fark odur. Birinin kalbi eğiktir, diğerinin kalbi doğru ve düzenlidir. Bu gerçeği 7/A’râf, 179. âyet daha açık bir ifâdeyle vurgulamaktadır: “Yemin olsun ki Biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar, gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.” 1782
Yüzükoyun sürünen ya doğrudan doğruya ayaklarıyla değil de hedefe varmak için yüzüstü sürünerek giden kimsedir. Yahut ta yolda yürürken ayağı kayıp yüzü koyun düşen sonra yeniden ayağa kalkıp tekrar aynı şekilde düşen kimsedir. Her iki hal de zor, acı ve sıkıntı dolu haldir. Kişiyi doğru bir yola ve iyi bir sonuca ulaştırmaz. Hiç böyle yürüyenle, sağa sola sapmadan, ayağı kaymadan dosdoğru yolunda yürüyen, hedefi belirli, gideceği nokta kesin olan kimse bir olur mu?
Birincilerin durumu Allah’ın yolundan sapan, Allah’ın kanunlarıyla çatışan, doğru yoldan mahrum insanların halidir. Onlar yürürken tabii/fıtri kanunlara karşı çıkarlar. Kâinat kanunlarının (sünnetullah) dışında bir yol takip etmek isterler. Bunun için de sürekli bir çatışma, devamlı bir kayma ve ebedî bir yorgunluk içerisinde sapıtıp kalırlar. İkincilerin durumu ise, kendisini Allah’ın yoluna veren ve Allah’ın hidâyetiyle yol alan mesut kimselerin halidir. Onlar düzgün ve mamur yollarda İlâhî kanunlar uyarınca hareket ederler. Bu yol iman kafilesinin hamd ve sena ile yürüdüğü yoldur. Yine bu yol, bütün canlı ve cansız yaratılmış tüm varlıkların takip ettiği yoldur.
Şurası muhakkak ki iman hayatı, doğruluk, dürüstlük ve kolaylık yoludur. Küfür hayatı ise zorluk, sapıklık ve düşkünlük yoludur. Âyetin sonunda yeralan “hangi yolun daha doğru olduğu?” konusundaki soru ise cevap vermeyi gerektirecek bir kapalılıktan kaynaklanmamaktadır. Buradaki soru, sadece gerçeğin bir kez daha açıklanması ve cevaplandırılması içindir. Soru ve cevap zaten satırlarda ardarda yer almaktadır. Gaye, bu hareketli tablonun gözler önünde yeniden canlandırılmasıdır. İşte bu aynı zamanda Kur’an’ın ifâdeleri tasvir etmekte kullandığı bir metottur. 1783
102- Burnu Üzerine Damga Basılanlar
“Biz, yakında onun burnu üzerine damga basacağız.” 1784
Verdiğimiz bu âyeti, kendinden önceki âyetlerle bağlantılı olarak değerlendirdiğimizde “burunlarına damga basılan” insanların kimler olduğunu daha açık bir şekilde görmekteyiz. Bu insanlar; yalan söyleyen, yağcılık yapan, yemin edip duran, insanları kötüleyen, söz getirip götüren, hayra engel olan, saldırgan, mal ve evlât çokluğu ile övünen ve daha da, ilerisi Allah’ın âyetlerine “eskilerin masalları” diyenlerdir. Hatta 68/Kalem, 10’da Cenâb-ı Hak, Allah Rasûlünü bu aşağılık insanlara itaat etmeme konusunda uyarmaktadır.
İşte bu insanların yakında Allah, burunlarının üstünü ateşle damgalayıp işaretleyeceğini; yani kibirlerini kırıp şişmiş burunlarını yere sürteceğini haber
1782] 7/A’râf, 179
1783] N. Şahinler, s. 320-322
1784] 68/Kalem, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 397 -
vermektedir. Âyette geçen “hortum” kelimesi kibirli insanın burnundan kinayedir. Bu burun üzerine konulan işaret de Bedir günü kılıçla vurmak yahut kıyâmet günü ateşle dağlayıp o kişinin azaplık olduğunu belirlemektir.1785 “Burnu büyümek”, “burun şişirmek” kibir ve gurur fiiline işarettir. Sonra hortum fil ve domuz burunlarında kullanıldığı ve yüze, burna damga vurmak en çirkin şeyler olduğu için, bu sözde onu büyük bir şekilde aşağılama mânâsı vardır. Onun için Hz. Peygamber, hayvanların bile yüzlerinden damgalanmasını yasaklamış ve bunu yapana lânet etmiştir.1786 Yüzde burun ise en önde olduğu için en göze batan, ilk sakınılması gereken, şeref ve onur işareti sayılan ve ondan dolayı en muhterem secde yeri olan bir uzuvdur.
Kısacası hortumunu (burnunu) dağlamak, damgalamak, bizim kullandığımız “burnunu kırmak” deyiminde olduğu gibi gerek maddî olsun, gerek mânevî, gerek dünya ile ilgili olsun, gerekse âhiretle ilgili son derece aşağılama mânâsınadır. Âyette geçen ifâdenin “tekil zamir” olması, müfessirleri bu şekilde nitelenen kişinin Velîd ibn Muğire olduğu konusunda birleştirmiştir. Fakat müşriklerin genel karakterini çizen bu âyetlerden sadece bir kişi değil, genellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkan tüm lider takımı anlaşılmalıdır. 1787
103- Fakire Vermeyen Bahçe Sahipleri
“Biz bunlara da belâ verdik, şu bahçe sahiblerine belâ verdiğimiz gibi: Hani onlar, sabah olunca (kimse görmeden onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi, istisna da etmiyorlardı (inşaallah bile demiyorlardı). Fakat onlar uyurlarken, hemen gönderilen dolaşıcı bir belâ onu sardı da, bahçe simsiyah kesiliverdi. Sabahleyin erken: ‘Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın’ diye, birbirlerine seslendiler. ‘Bugün orada hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın’ diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken, böyle konuşarak erkenden gittiler. Fakat bahçeyi görünce, ‘Herhalde yolu şaşırdık. Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık’ dediler. Orta (yolda giden) iyileri, “Ben size demedim mi? Rabbinizi, tesbih etmeniz gerekmez miydi’ dedi. ‘Rabbimizi tesbîh ederiz, doğrusu biz yazık etmişiz’ dediler ve (şimdi) dönüp birbirlerini kınamaya başladılar: ‘Yazık bize, dediler, biz azgınlarmışız. Belki Rabbimiz bize bundan daha İyisini verir; doğrusu artık Rabbimizden diliyoruz.’ İşte azab böyledir. Âhiret azabı ise, elbette daha büyüktür; keşke bilseler.” 1788
Bu âyetlerde mesel olan kıssa, Yemen’de San’a yakınlarındaki Savran denilen yerde geçer. Orada sâlih bir adamın güzel bir bağı vardı. Ona iyi bakar, ondan Allah hakkını fakirlere verirdi. Derken vefât etti, bağ çocuklarına kaldı. Onlar, insanlara, bağın ürününden onların Hakkı olanı vermediler. Neticesi işte yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı gibi oldu. Onlar da, dillere destan, âleme ibretlik. bir mesel olarak, başlarına gelen bu olayla, Kur’ân’da yerlerini aldılar. Araplar bu kıssayı bilirlerdi, onun için Allah Teâlâ, Kur’ân’da bu olayı hatırlatmaktadır. 1789
104- Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler
“O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle
1785] et-Teshîl, 4/138
1786] Müslim, Libas 107
1787] N. Şahinler, s. 323-324
1788] 68/Kalem, 17-33
1789] İbn Kesir, IV, 406; Zemahşerî, IV, 144-145; Beyzavî, II, 495-496; V. Ulutürk, s. 85-86
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yıkıp-devireceklerdi. ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 1790
Verdiğimiz âyetlerde müşriklerin, Hz. Muhammed’e karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık tasvir edilmektedir. Onlar, Peygamber’in Kur’an okuduğunu duydukça âdeta gözleriyle onu yerinden kaydıracak, yiyecek, helâk edecek veya etkileyecek, nazar değdirecek gibi bakıyorlar ve O’na “mecnun” diyorlardı.
Mecnun; cinlenmiş demektir. Araplar şairlerin, sihirbazların ve kahinlerin cinlerden ilham aldıklarına, herhangi bir dnnin etkisine girip onun telkin ettiği sözleri söylediklerine inanırlardı. Hz. Muhammed’in de şair, kâhin veya sâhir (sihir yapan) gibi cinnin etkisi altına girdiğini, söylediği sözlerin ona, cin tarafından telkin edildiğini sanıyorlar ve bu yüzden ona şair, kahin, sahir veya mecnun diyorlardı ki, bunların hepsi cinle ilişki kuran, cinnin etkisinde hareket eden kimseler olarak kabul edilirdi.
Bu nedenle Allah, Kur’an’ın bir cin telkini olmayıp kendi vahyi olduğunu belirtmek için “O, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir” buyurmuştur. Çünkü cin telkinleri saçma sapan birtakım kafiyelerden dizilmiş tutarsız sözlerdir. Onlarda hikmet ve öğüt yoktur. Oysa bu Kur’an yapmacık sözlerden uzak, baştan başa hikmet ve öğütle doludur ve kendisini dinleyenlere şan ve şereftir. Âyette yeralan “âlemler” tâbiriyle bütün Arap kabileleri kasdedilmiş olabileceği gibi bütün insanlık da kasdedilmiş olabilir. Kur’an’ın daha sonra inmiş âyetleri de göz önünde bulundurulunca, birinci mânânın daha güçlü olduğu anlaşılır. Ama yine de bu tâbir için de Risalet-i Muhammediyye’nin evrenselliğine işaret vardır.
Bu âyet indiği zaman İslâm davası henüz Mekke devrini yaşıyordu. Bunca inkârla karşı karşıyaydı. İslâm’ın peygamberi bu zehirli bakışlara maruz kalıyordu. Müşrikler onunla savaşmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. İşte o ilk anlarda, bu sıkıntı hisarları arasında İslâm evrenselliğini ilan ediyor. Günümüzde bir takım iftiracıların iddia ettiği gibi İslâm’ın evrensellik sıfatı sonradan Medine’de zafer kazanınca ortaya çıkmış olan bir sıfat değildi. Tam aksine Mekke devrinin daha ilk günlerinde bu sıfat ortaya konmuştu. Çünkü doğuşundan beri özünde var olan bir gerçekti bu.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kasdetmemiştir. Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir. 1791
105- Boyunlarını Uzatarak Kaçanlar
“Şimdi küfretmekte olanlara ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar. Sağdan ve soldan halka halka olarak.”1792
Verdiğimiz âyetlerde nankörlerin, Hz. Muhammed’e doğru koşup gelmeleri, onun yanında grup grup oturup, ondan duyduklarını hayretle karşılayarak
1790] 68/Kalem, 51-52
1791] N. Şahinler, s. 325-327
1792] 70/Meâric, 36-37
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 399 -
birbirleriyle konuşmaları kınanıyor. Bunlar samimi olsalardı, gelip bir arada topluca oturur, Kur’an’ı edeple dinlerlerdi. Ama hem geliyorlar, hem de kendi aralarında grup grup oturup konuşuyorlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanları Hakk’a dâvet için Kur’an okurken onlar kendi aralarında konuşup meclisin sükunet ve huzurunu bozuyorlar. Onlar bu halleriyle cennete gireceklerini mi umuyorlar? Hayır, Allah’ın elçisine ve sözüne karşı saygısız davrananlar cennete giremezler. Bugün Peygamber’e alaylı gözlerle bakanlar, yarın âhirette utançlarından yüzlerini kaldırıp karşıya bakamazlar, gözleri önlerine düşer.
Müşrikler, Hz. Peygamberin çevresinde grup grup oturur onu dinler, fakat ciddiyetle dinlemez, söyledikleriyle alay ederlerdi. Ve birbirlerine: “Muhammed’in dediği gibi eğer şunlar cennete girerse biz onlardan önce cennete gireriz” derlerdi. İşte âyetlerde onların bu davranışı kınanmaktadır. Âyetin metninde geçen “muhtıi’ne” kelimesi hızlı adımlarla koşan ve sürükleniyormuşcasma boynunu uzatan kimse demektir, “i’zine” kelimesi ise halkalanmak demektir. Böylece âyetin ifâdesinde küfredenlerin şüpheli hareketleriyle gizliden gizliye alay edilmekte ve taşıdıkları ruh hali canlandırılmaktadır. Onlar Hz. Peygamber’i dinleyip doğru yolu bulmak için hızlı adımlarla koşmuyorlar. Fakat dehşetle onu görür görmez aleyhinde hile ve oyunlar hazırlamak üzere halkalanıp konuşuyorlar.
Kur’an böyle bir davranış içerisinde bulunanlara şöyle seslenmektedir: “Yoksa onlar küfrettikleri, peygambere işkence yaptıkları, Kur’an’ı dinledikleri, hile yapmak için toplandıkları halde Allah katında büyük yerleri olduğunu mu sanıyorlar? Ve bu yerlerinin ağırlığından dolayı Allah’ın ölçüsünde de bir ağırlıkları bulunup Naim Cenneti’ne girdirileceklerini mi zannediyorlar?”1793 Bu sorunun cevabını yine Kur’an’ın kendisi tek kelime ile cevaplıyor: “Hayır”. 1794
106- Dikilmiş Putlara Doğru Akın Akın Koşanlar
“O gün kabirlerinden fırlayarak çıkarlar. Dikilmiş putlara doğru akın akın gider gibidirler. Gözleri yere eğik; bir zillet kuşatmıştır onları. İşte bu gündür onlara vaat edilmiş olan.” 1795
Verdiğimiz âyetler kıyâmet gününde müşriklerin karşılaşacakları durumu ortaya koymaktadır. Kıyâmet gününde onlar hızla kabirlerinden çıkar, dikilmiş putlara koşarcasına koşarlar. Çünkü onlar dünyada putlarına nasıl koşuyor idiyseler, âhirette de hesap yerine öyle koşarlar. Fakat orada gözleri öne düşüktür, dünyadaki gibi kibirleri kalmamıştır. Utanç ve korkularından şimdi artık yukarıya değil, önlerine bakarlar. Yüzlerini alçaklık bürümüş, kendilerini üzüntü kaplamıştır. İşte onlara haber verilen kıyâmet günü, böyle bir gündür.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” sözü artık tecelli etmiştir. Âyette geçen “nusb” kelimesi Allah’ın yerine ve yanına konulan yedek ilâhları sembolize eden dikili taşlar ve putlardır. Müşrikler dünyada iken bu putları selamlamak, önlerinde saygı duruşu yapmak, çelenk koymak ve hatta şeref defterlerini imzalamak için birbirleriyle yarış edercesine nasıl acele koşuyorlarsa, hesap yerine çağrıldıkları zaman da aynı şekilde hızlı hızlı kabirlerinden kalkarlar.
1793] 70/Meâric, 38
1794] 70/Meâric, 39;N. Şahinler, s. 328-329
1795] 70/Meâric, 43-44
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetin ifâdesinde kullanılan bu benzetme sanki müşriklerin gururlanıp böbürlenmelerine karşı gizli bir alay içermekte, şüphe duydukları, yalanladıkları ve çabucak gelmesini istedikleri günde karşılaşacakları kaçınılmaz sonu kendilerine hatırlatmaktadır. Ama iş işten geçmiş “vadolunan gün” gelmiştir. Özetle söylemek gerekirse; “yaşadıkları günle bugün arasında çok büyük farklar vardır.” 1796
107- Cehennem Odunları
“Nihâyet bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar doğruyu ve hayrı aramışlardır. Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır.” 1797
Kur’an’ın 72. sûresi olan “Cin Sûresi”, 1. âyetinden 15. âyetine kadar bir grup cinnin Kur’ân-ı Kerim’i dinledikten sonra nasıl iman ettiklerini ve bu doğrultuda çok olumlu görüş ortaya koyan sözlerini içermektedir. Bu sözlerden bazıları da yukarıda verdiğimiz âyetleri oluşturmaktadır. Bu âyetlerde cinler; kendilerinin içinde de müslümanlar ve haktan sapanlar bulunduğunu, müslüman olanların doğru yolu arayıp bulduklarını, yoldan sapanların ise cehenneme odun olduklarını itiraf etmişlerdir.
Cinn: Cins ismi olup, tekili cinnidir. Gözle görülmeyen birtakım varlıklara “cinn” denir. Bu kelimenin kökünde gizlilik anlamı vardır. “Cenne”, örttü, gizledi; “cunneh”, kalkan yani sahibini örtüp koruyan siper; “Cenin” ana rahmindeki çocuk, “cenan” bedendeki kalb; “Cennet” ağaçların zeminini örttüğü bahçe; “Cünun” aklı örten hastalık demektir. İnsanın karşılığı olarak gözden gizli birtakım varlıklara “cinn” denir ki bu genel anlamda bütün ruhsal varlıklar: melekler, şeytanlar bu tâbirin içine girer. Bir başka tanıma göre cinn, ruhsal varlıkların hepsi değil, bir kısmıdır. Cinler latif varlıklardır. Âteşten yaratılan ve insanlar gibi sorumlu olan cinlerin de müslümanı, kâfiri, iyisi ve kötüsü vardır.1798 Onlar da bu dünyada yaptıkları işlere göre hesaba çekilecek, âhirette cennete veya cehenneme gireceklerdir. 1799
Şimdi, eğer cin ateşten yaratılmış ise bunlar cehennem ateşine atıldıklarında, ateşten oldukları için bir şey olmayacaktır şeklinde bir soru sorulabilir. Bu soruya şöyle yaklaşmamız mümkündür: Kur’an’a göre insan da topraktan yaratılmış değil midir? Örneğin, insana taş gibi olmuş bir kuru toprak parçası atılsa o kişinin canı yanacaktır. Aslında insanın cismi yeryüzü maddelerinden yaratılmışsa da bu madde et, deri, kemik vs. gibi değişik bir hal almıştır. Ama o maddelerden insan bir acı çekebilir. Aynı yaklaşımla cin de yapı itibarıyla ateşten yaratılmış bir mahlûktur, ama daha sonra can ve his taşıyan bir mahlûk haline gelmiştir. Ve dolayısıyla ateş ona ceza verebilir. 1800
108- Cehennemin Bekçileri
“Cehennemin bekçilerini, yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitab verilenlerin kesin bilgi edinmesini, iman edenlerın da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitab verilenler ve
1796] N. Şahinler, s. 330-331
1797] 72/Cin, 14-15
1798] 15/Hicr, 27
1799] 7/A’râf, 179; 46/Ahkaf, 31
1800] N. Şahinler, s. 332-333
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 401 -
mü’minler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar, ‘Allah bu misalle neyi murat etti?’ desinler. İşte Allah, böylece dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibârettir.” 1801
Bu âyetlerde, cehennemin bekçilerinin melekler, yani Zebaniler olduğu ve sayılarının da on dokuz olduğu1802 bildirilir. Bu, bir iman konusudur, akılla bilinemez. İşte Cenâb-ı Allah, böyle mesellerle, anlaşılamayacak misallerle de insanları imtihan etmiştir. İman edenler, tereddütsüz hemen iman etmişler, kalplerinde hastalık olanlar ise, “Allah bu mesellerle neyi murad etti?” demişlerdir, işte Allah insanları, böyle mahiyetini bilemeyecekleri garib ve acaib sayılarla, misallerle, mesellerle de imtihan edip, imanlarını denemiştir. 1803
109- Öğütten ve Hakikatten Kaçanlar-Arslandan Korkup Kaçan Yaban Eşekleri Gibi Olanlar
“Öyleyken bunlara ne oluyor ki öğütten yüzçeviriyorlar? Arslandan ürkmüş yabanî eşekler gibi...”1804Kur’ân’dan ve öğütten sanki, arslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi kaçarlar. Öğütten kaçanları Allah, işte böyle benzetmiştir. 1805
Verdiğimiz âyetlerde Kur’an’dan yüz çeviren, Kur’an’ı arkasına atanlar, inkâr ve sapıklıkta ısrar edip Hakk’ın sesine kulak vermeyen ve üstelik bu sesten nefret edip uzaklaşan müşrikler, arslandan korkup kaçan ürkek eşeklere benzetiliyor.
Bu benzetme bir arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka bir hayvan böyle kaçamaz. Bu yüzden araplar çok korkarak aklı başından gitmişcesine kaçan bir kimseyi arslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına benzetmektedirler.
Âyette geçen “kasvere” kelimesi “kasr” kökünden türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup “zorlu avcı alayı” veya “arslan” mânâlarına karşılık gelmektedir. İşte Kur’an ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır. Onda belki bir kurtuluş, bir umut, bir fayda düşünülebilir. Ama ya öğütten kaçanlar, onlar tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp yok oluşa koşuyorlar.
Bu kaçışlarıyla insan vasfından çıkıp vahşi hayvanlara dönüyorlar. Bu hal korkularından ve tehdit edilmelerinden değil de Rablerinin ve O’na varışın onlara hatırlatılması sonucu doğuyor. Onlara bu elem verici korkunç günden, o azap verici sıkıntılı yerden korunmaları için bir fırsat tanınmakta fakat bunu anlamıyorlar. Bugün de Allah’ın varlığına, birliğine, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna; aynı zamanda kurtuluşun ve mutluluğun İslâmî bir hayatı yaşamakla mümkün olduğuna yönelik çağrılara kulaklarını tıkayıp kaçanlar eksik değildir. Kur’an’ın bu benzetmesi her çağ ve dönemde canlı bir sahne olarak gören gözler önünde tecelli etmektedir.
1801] 74/Müddessir, 31
1802] 74/Müddessir, 30
1803] Zemahşerî, IV, 185; Elmalılı, VIII, 5459; Beyzavî, II, 519; V. Ulutürk, s. 86-87
1804] 74/Müddessir, 49-51
1805] V. Ulutürk, s. 87
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün bu söylediklerimizi tek bir cümlede söylemeye çalışırsak; “herkes korktuğundan kaçar, Allah’tan korkan ise gazabından rahmetine sığınarak yine O’na kaçar.” Çünkü Kur’an’ın ifâdesiyle: “Korkulmaya değer olan da O’dur; bağışlamaya layık olan da O’dur.” 1806
110- Ayakları Birbirine Dolaşanlar
“Hayır; can köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, “son müdahaleyi yapacak kim” denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu kavrayıp/anlamıştır. (Ölüm korkusundan) Ayaklar da birbirine dolaştığında; O gün sevk yalnızca Rabbinedir.” 1807
Verdiğimiz âyetlerde, insanın can verme hali ve bedenden ayrılan ruhun Allah’ın huzuruna götürülüşü anlatılmaktadır. 26. âyetin sonunda geçen “terâki” kelimesi köprücük kemikleri demektir. Bu ifâdeyle anlatılmak istenen ruhun bedeninden ayrılıp köprücük kemiğine ulaşmasıyla artık ölüm halinin başladığı işaretidir. Yani can boğaza çıkmış, son nefesi vermek üzere iken, işte bu anda her şey bitmiş gözleri yuvalarından kaydıran büyük sıkıntı gelip çatmıştır. Etrafındakiler ise bu son anda bir şeyler yapabilmek, kurtarıcı çareler aramak üzere çırpınıp dururlar: “Tedavi edecek, son müdahaleyi yapacak kimse yok mudur?” Sanki bulacakları çare fayda verecek, son nefesini veren geriye dönecekmiş gibi!
27. âyette yer alan “râkin” kelimesi “Rukye” kelimesinden türemedir. Üfürükçülük ve muskacılık anlamına gelir. “Râki” demek ise, yukarıya doğru tırmanmaktır. Şimdi eğer biz bunu ilk manada alırsak o zaman anlatım, deva bulamayan hastayı hemen acele okuyacak birisini aramak olur. Eğer ikinci manada alırsak, bu sefer anlamı meleklerin; “bu ruhu kim alacak, azap melekleri mi yoksa rahmet melekleri mi?” diye sormalarıdır. Diğer bir ifâde ile, bir kimse öldüğü zaman âhirette nereye gireceğinin kararı alınmaktadır. Yani eğer sâlih bir insan ise onu rahmet melekleri götürecek ve eğer kötü bir insan ise o zaman onun yanma kimse yaklaşmayacak ve azap melekleri onun ruhunu alacaktır.
O can çekişen, nefesi tıkanan, ölmek üzere olan kişi o anda anlar ki başına gelen hakkın emridir. Âyetin ifâdesiyle; tam ayrılıktır, sevgili dünyasından, nimetlerden ve bütün uzuvların birbirlerinden “elveda/ayrılık” diye diye acı ve keder içinde ayrıldığı tam ayrılıktır. O an bunu anlamış “ölüm korkusundan bacak bacağa dolaşmıştır.” Bacağın bacağa dolaşması, tenden çıkan ruhun, âhiret hesabından korkma durumunu, ya da ölenin cesedinin kuruyup bacaklarının birbirine yapışmasını veya kefene konup birbirine birleştirilmesini tasvir eder ki, ikinci ve üçüncü anlam daha uygundur.
Âyetlerde ortaya konulan sahne hakikaten çok şeyler ifâde etmektedir. Her âyet bir hareketi ortaya koymakta, her bölüm bir ışık tutmaktadır. Son nefes, bu acı ve katı, aynı zamanda karşı gelinmeyen ve geri çevrilemeyen hakikat karşısında, korkular, şaşkınlıklar ve feryatlar dile gelmektedir. Daha sonra kurtuluşu olmayan bir son gelip çatmaktadır. Her çare boşa gitmiş, her tedbir aciz kalmış, her canlının en sonunda varacağı biricik yol ortaya çıkmıştır: “O gün Rablerinin huzuruna doğru sevk olunurlar.” Âyette geçen “mesak” sevk anlamınadır. Yani o gün kişi yakalanır, başka birine değil, ancak Rabbine sevk edilir. İşte dünyanın sonu.. Bu âhireti bırakıp da peşin olan dünyayı sevenlerin dünyada varacakları
1806] 74/Müddesir, 56) (N. Şahinler, s. 334-335
1807] 75/Kıyâmet, 26-30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 403 -
son, budur. Âhireti sevenlerin kurtuluş ve sevgiliye kavuşma neşesiyle gülümsedikleri bu an, dünya sevgisine sarılmış ruhlar için böyle elem verici bir ayrılık, sonsuz bir hicran, bitmez tükenmez bir sürgündür. 1808
111- Çoklukla Öğünenler
“(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki ziyaret edip saydınız kabirleri.” 1809
Verdiğimiz ilk âyette geçen ve aynı zamanda sûrenin de adı olan “tekâsür”, çokluk yarışı yapmak, çoklukla övünmek anlamındadır. Kur’an’da bu deyim, insanın niteliğe karşılık” niceliği öne çıkarışını kınamak için kullanılmaktadır. Seviyesiz, onûru düşük bir hayatın temsilcileri mal ve evlât çokluğu ile böbürlenmeyi ve hayatı böyle bir çoklukta öne geçmenin bir yarış arenası haline getirmeyi esas alırlar. İnsanoğlunun bu yarışı, mezarlıkları ve ölüleri sayacak kadar ileri götürdüğünü söyleyen Kur’an, bunun en büyük aldanışlardan biri olduğuna dikkat çeker.
Tekâsür çokluk anlamına gelen “kesret” teriminden türetilmiştir. Onun üç anlamı vardır:
Birincisi, insanın en fazla kesret/çokluk elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbiri üzerine çıkmaya çaba göstermesidir. Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır.
Tekâsür yani “çoklukla yarış” insanların yaşamını öylesine derinden etkilemiştir ki, onlar, daha önemli şeylerden gafil olmuşlardır, Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insani seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askeri kuvvet ve en gelişmiş silâhları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah’ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felaketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünmezler. Kısaca “tekâsür”, insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık gece gündüz dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevi lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.
İkinci âyette geçen “sonunda kabirleri ziyaret ettiniz” deyiminde üç anlam muhtemeldir: Birine göre, siz ölünceye kadar mal ve evlât çoğaltmakla meşgul oldunuz demektir. Kabirleri ziyaret etmek, ölüp kabre gömülmek anlamınadır. İkincisine göre, “kabirleri ziyaret etmek”, kabirlerdeki ölüleri anmaktır, kabirlerde olan ölülerle övünmek, onları ziyaret etmek şeklinde ifâde edilmiştir. Bazı kimseler ölen atalarıyla övünürler. Âyetin anlamı, çoklukla övünme sizi o kadar oyaladı ki ölüleri anacak, onlarla övünecek kadar ileri gittiniz. Üçüncüsüne göre “kabirleri ziyaret ettiniz” deyimi, fiilen kabirlere gittiniz, demektir. Bazı kimseler övünmek için kabirlere gider, adamlarının kabirlerini göstererek “işte şu, şu bizim kabirdir” demek sûretiyle oradaki ölülerle övünürlerdi. Bir rivâyete göre Ensâr kabilelerinden Harise oğullarıyla, Haris oğulları birbirine karşı övünmüşler,
1808] N. Şahinler, s. 336-338
1809] 102/Tekâsür, 1-2
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biri diğerine: “Sizin içinizde falan, falan gibisi var mı?” demiş, ötekiler de böyle söyleyip her kabile, ötekine karşı sağ olan adamlarıyla övündükten sonra sıra mezarlıktaki ölüleri saymaya kadar gelmiş: “Haydi kabristana gidelim” demişler. Bu kez kabristanda ölüleri göstererek: “Sizde falan, falan gibisi var mı?” diye birbirlerine karşı övünmüşler, Allah bu âyeti indirmiş.
Âyette gerçekten kabirleri ziyaret kasdedilmiş olsa da burada kötülenen ziyaret, ölülerle övünmek için yapılan ziyarettir. Ölüleri rahmetle anma ve âhireti düşünmek için kabirleri ziyaret kötü değil, tam aksine sünnettir. Çünkü kınanan kabir ziyareti, kişiyi âhiretten gaflete düşüren ziyarettir.
Özetle âyetlerde insanların mal ve evlad çoğaltmak için birbirleriyle yarışa girmeleri ve ölünceye, kadar ömürlerini bu tutku ile geçirmeleri kınanmakta ve yakında, kendilerine haber verilen âhiret sorumluluğunun gerçek olduğunu kesin olarak bilecekleri ve o gün, kendilerine verilmiş olan dünya nimetlerinin hesabının sorulacağı vurgulanmaktadır. Sanki bir uyarış çığlığı, yüksek bir yerden olanca sesiyle ve sesinin keskinliğiyle bağırmaktadır: “Ey uykuya dalmış olan mahmur gözlüler, ey mallarıyla çocuklarıyla ve dünya hayatıyla aldananlar, ey bulundukları duruma kapılıp kalanlar, ey böbürlenip böbürlendikleri şeyleri her ikisinin de bulunmadığı dar bir çukura atıp gidenler... Uyanın, kendinize gelin. Ve bakın...”1810
Kur’ân’daki meselleri, en mûteber tefsir ve emsal kitaplarından istifâde ederek kısa kısa vermeye çalıştık. Kur’ân-ı Kerîm’in edebî şekillerinden biri olan meseller, görüldüğü gibi Kur’ân’da genişçe yer almaktadır. Allah insanların doğrudan doğruya idrak edemeyeceği hakikatleri, duygularla anlaşılacak misallerle tasvir ve temsil ederek anlatmıştır. Bundan dolayı mesellerdeki maddî teşbihlere vukuu mümkin hakikat diye bakmalı ve onların ötesindeki hakikati da sezmeye çalışıp,1811 gereğince amel etmelidir.1812
Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
Hadis’te Mesel: Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in meselleri “emsâlü’l-hadîs” tâbiriyle ifâde edilir. Resûlullah, Arapça’yı mükemmel konuşan bir toplumda doğup büyüdüğü için bu dilin inceliklerine vâkıftı. Zaman zaman meseller söyler, gereğinden fazla konuşmaktan ve yapmacık tavırlardan hoşlanmazdı.1813 Abdullah b. Amr b. Âs’ın Rasûl-i Ekrem’den 1000 mesel öğrenip ezberlediğini söylemesi1814 bu mesellerin çokluğunu göstermektedir.
Hadislerde meseller başlıca iki şekilde kullanılmıştır. Bunlardan biri, anlaşılması zor konuların Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi mukayeseye dayanan temsille anlatılmasıdır. Meselâ Allah Teâlâ’nın Peygamber’i vasıtasıyla gönderdiği ilim ve hidâyetin toprağa düşen bol yağmura benzediğini ve bu yağmur karşısında insanların üç kısma ayrıldığını, bazılarının yağmur suyunu emen ve bol nebat bitiren iyi cins toprağa, bazılarının suyu içine çekmeyip başkalarının istifâdesi için tutan killi toprağa, bazılarının da yağmur suyundan kendisi faydalanmadığı
1810] N. Şahinler, s. 339-342
1811] Elmalılı, V, 3523; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 177
1812] V. Ulutürk, s. 89
1813] Tirmizî, “Birr”, 71
1814] Müsned, IV, 203
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 405 -
gibi başkalarının da istifâdesine imkân vermeyen kaygan toprağa benzediğini ifâde etmesi1815 bu şeklin en tanınmış örneklerinden biridir. Genellikle “Meselü...” kelimesiyle başlayan ve Kur’an’ın maksat ve hedeflerine uygun olan bu tür emsâle bir başka örnek olarak hastalık ve sıkıntılar içindeki mü’mini rüzgârın estiği tarafa kolayca yatan, fakat kırılmayan yeşil ekine, Hak’tan yüz çeviren kötü kimseyi de şiddetli rüzgârın bir defada söküp attığı dağ servisine benzeten hadis zikredilebilir.1816 Bu tür hadisler Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kaynaklarında dağınık halde bulunmaktadır. Tirmizî bunlardan on dördünü “Ebvâbü’l-emsâl an Rasûlillâh” başlığı altında bir araya getirmiştir.1817
Hadislerde görülen ikinci tür meseller veciz konuşma özelliğine sahip olan Hz. Peygamber’in darb-ı mesel halinde yaygınlaşan özlü sözleridir. Onun Huneyn Gazvesi’nde savaşın şiddetlendiği anda söylediği, “Bu, tandırın kızıştığı zamandır” sözü ile1818 “İktisat eden muhtaç olmaz”;1819 “Öyle söz vardır ki dinleyene sihir gibi tesir eder”;1820 “Mü’min aynı yılan deliğinden iki defa sokulmaz”;1821 “Utanmadıktan sonra istediğini yapabilirsin”1822 mealindeki hadisleri bu türün belli başlı örnekleridir. Rasûl-i Ekrem’in söylediği emsâlin bir kısmının mefhum olarak daha önce Araplar tarafından bilindiği düşünülebilir. Onun zaman zaman ünlü Arap şâirlerinin dillerde dolaşan bazı beyitlerini veya bu beyitlerin bir bölümünü mesel yerinde kullandığı da görülmektedir. Tarafe b. Abd’in, “Azık vermediğin kimse sana haberler getirir” mısraı1823 bu tarz kullanımın örneklerinden biridir.
Sahâbe ve tabiînden bazılarının mesel haline gelmiş sözleri bulunmakla beraber1824 bunlar Câhiliye devrinde söylenen mesellere nisbetle oldukça azdır. Bu durum, müslümanların Kur’an ve hadislerdeki mesellere büyük önem verip onlarla yetinmesi ve ancak nâdir hallerde mesel kullanma ihtiyacı duyması ile açıklanabilir. Hulefâ-yi Râşidîn içinde en çok meseli bulunan Hz. Ali’dir. Muallim Naci onun mesellerinden 280 kadarını derleyerek Emsâl-i Ali adıyla Türkçe’ye çevirmiştir.1825 Hz. Ali’nin bazı meselleri şöyledir: “Kanaatkârda gam olmaz”; “İlmin kemâli hilim iledir”; “Dindar olan kurtulur”; “İlim her rütbenin üzerinde bir rütbedir”. Bunun yanında, “Bülbülün çektiği dili belâsıdır” atasözünün bir nevi karşılığı olmak üzere Hz. Ebû Bekir’in söylediği, “Belâ söz söylemeye dayalıdır”; Hz. Ömer’in, “Sevgin yük olmasın, öfken yok etmesin” ve evini kuşatan âsiler yüzünden ıstırabının son dereceye vardığını anlatmak üzere Hz. Osman’ın Hz. Ali’ye yazdığı mektuptaki, “Kolan sıyrılıp devenin memelerini geçti” sözleri meşhur birer mesel olmuştur. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ûd, Muâviye b. Ebû Süfyân ve Amr b. Âs gibi sahâbîlerin de emsâl tarzında sözleri vardır. 1826
1815] Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâ’il 15
1816] Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkin 59, 60
1817] Tirmizî, Edeb 76-82
1818] Müslim, Cihâd 76
1819] Müsned, I, 447
1820] Buhârî, Tıb 51; Müslim, Cum’a 47
1821] Buhârî, Edeb 83; Müslim, Zühd 63
1822] Buhârî, Enbiyâ 5, 54
1823] Müsned, VI, 31, 146; Tirmizî, Edeb 70
1824] İbn Düreyd, s. 36-55; Seâlibî, s. 28-35; Abdülmecîd Katâmiş, s. 169-174
1825] İstanbul 1303; yeni baskısı: Rağbet Y., İst. 2005
1826] M. Yaşar Kandemir, TDV İslâm Ans. c. 29, s. 299
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âlimler, Kur’an’ın meselleri ile ilgilendikleri gibi, aynı şekilde Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ait meseller ile de ilgilenmişlerdir. Hz. Peygamber’in mesellerinden örnekler görelim:
Nevvâs b. Sem’an el Kilâbî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah dosdoğru yoluna dair bir örnek sundu yol boyunca iki duvar, duvarlarda açık kapılar ve kapılar üzerinde de örtüler vardır. Yolun başında ve üzerinde bir çağırıcı daima şöyle çağırır: ‘Allah insanları huzur ve güvenlik ortamına yani Cennete çağırmakta ve isteyen kimseleri de dilediği şekilde doğru yoluna yöneltmektedir.” 1827
Açıklama: Yolun iki kenarındaki kapılar Allah’ın yasaklarıdır. Bir kimse örtüyü açmadan Allah’ın yasaklarına düşmez. Kişinin üzerindeki çağıran kişi Rabbinin insanları içerisine koyduğu vicdan denilen şeydir. 1828
Saîd b. ebî Hilâl (r.a.)’den rivâyete göre; Câbir b. Abdullah el Ensârî dedi ki: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.), yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Rüyamda gördüm Cibrîl başucumda Mikâil’de ayak ucumda durmuş biri diğerine şöyle diyordu: Bu kimse için bir örnekleme yap! O’da şöyle dedi: Dinle kulağın duysun kalbin anlasın senin durumunla ümmetin durumu bir hükümdarın durumuna benzer ki o hükümdar bir köşk yaptırmış o köşkün içerisinde de bir salon hazırlayıp orada bir sofra kurdurmuş ve bir dâvetçi göndererek halkı yemeğe dâvet etmiştir. O insanlardan kimi dâvetçiye uymuş, kimisi de uymamıştır.”
Açıklama: Bu örneklemede, Hükümdar Allah’tır, köşk İslâm’dır, salon Cennettir. Sen ise Ey Muhammed o dâvetçisin. Sana uyan; İslâm’a girmiş olur. İslâm’a uyan Cennete girmiş olur, Cennete giren de oradakilerden yer. 1829
İbn Mes’ûd’dan (r.a.) rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.), akşam namazını kıldırdıktan sonra kalktı Abdullah b. Mes’ûd’un elinden tuttu, onu Mekke’nin Batha denilen yerine kadar çıkardı. Sonra onu oturttu ve çevresine bir çizgi çizerek şöyle buyurdu: “Bu çizgiden dışarıya asla çıkma! Sana bazı kimseler gelecekler onlarla konuşma! Çünkü onlar seninle konuşmayacaklardır.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) istediği yere çekip gitti. Ben çizginin içersinde oturmakta iken cisimleri ve saçları sudanlılara benzeyen bazı kişiler yanıma geldiler ne avretlerini görüyor nede üzerlerinde bir elbise... Bana kadar geliyorlar fakat çizgiyi geçemiyorlardı. Sonra Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına doğru yöneliyorlardı. Gecenin son kısmı olunca onlar gelmediler fakat Rasûlullah (s.a.s.) geldi. Ben oturmaya devam ediyordum, şöyle buyurdu: Gece boyu ayaktayım sonra benim çizgimin içersine girdi uyluğumu yastık yapıp uyudu. Rasûlullah (s.a.s.) uyuduğunda hafif horultu ile uyurdu. Ben oturuyor, Rasûlullah da (s.a.s.) dizimi yastık yapıp uyurken üzerlerinde beyaz elbiseler olan bazı kimseler gözüme ilişti. Onlardaki güzelliği ancak Allah bilir. Bana kadar geldiler bir kısmı Rasûlullah (s.a.s.)’in başucunda bir kısmı da ayak ucunda oturdular ve aralarında şöyle konuştular: “Hiçbir kul görmedik ki bu peygambere verilen şeyler ona da verilmiş olsun, onun gözleri uyuyor fakat kalbi uyanıktır. O’na dair bir örnekleme yapın. ‘O bir büyük lider durumunda olup bir saray yaptırmıştır ve bir sofra kurarak insanları yemeye ve içmeye çağırmıştır. Kim onun dâvetine uyarsa yemeğinden yer ve içeceğinden içer. Kim
1827] 10/Yûnus, 25
1828] Tirmizî, Emsâl, 1, h. no: 2859 (3018); Müsned: 16976; Tirmizî: Bu hadis garibtir.
1829] Buhârî, İtisam 27; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2860 (3019)
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 407 -
de icabet etmezse ona ceza vardır -veya azab vardır-’ Sonra onlar dağılıp gittiler bu sırada Rasûlullah (s.a.s.) uyandı. “Bunların söylediklerini işittin mi? Kimdir onlar bilir misin?” Ben de Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “onlar meleklerdir” buyurdu. “Getirdikleri örnekleme nedir biliyor musun?” Ben de Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Bunun üzerine buyurdular ki: “Rahman olan Allah Cenneti yaptı kullarını Cennete dâvet etti. Kim bu çağrıya icâbet ederse Cennete girer, kim de çağrıya kulak asmazsa Rahman onlara azâb eder ve cezalandırır.” 1830
Câbir b. Abdullah’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Benimle benden önceki Peygamberlerin örneği, bir konak yapan adama benzer ki bu konağın her yanını yapıp süslemiş sadece bir kerpiç yeri boş kalmıştır. İnsanlar konağa giriyorlar hayret ediyorlar ve bu bir kerpiçlik boş yer olmasa konağa diyecek yok diyorlar. (İşte ben o kerpiç gibiyim).” 1831
Harîs el Eş’arî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah, Zekeriyya’nın oğlu Yahya’ya beş şeyi yapmasını ve bunun İsrail oğullarına da yaptırılmasını emretmesini buyurdu; Yahya bu beş konuda biraz yavaş davranır gibi oldu. Bunun üzerine İsa ona şöyle dedi: Allah sana bu beş konuda yapman gerekenleri ve İsrail oğullarına da yaptırmanı emir buyurmuştu. Ya sen emredersin veya ben emredeceğim dedi. Yahya şu cevabı verdi: Bu beş konuda beni geçersen yere batırılmamdan ve azaba uğramaktan korkarım. Sonra Yahya, halkı Beyti Makdis’te topladı mescid doldu, insanlar her tarafı doldurdular. Yahya şöyle dedi: Allah beş konuda benim yapmam gerekenleri ve sizin de yapmanız gerekenleri size emretmemi emir buyurdu. Bunlardan ilki kulluğunu sadece Allah’a yapıp ona hiçbir şeyi ortak koşmanızdır. Allah’a ortak koşan kimsenin örneği şöyledir: Bir kimse ki, kendi öz malından altın ve gümüşle bir köle satın alan ve sonra o köleye işte malım, işte evim, çalış ve bana hakkını öde diyen kişinin örneği gibidir. O da çalışmakta ve kendi efendisinden başka birine ödeme yapmaktadır. Hanginiz kölesinin bu durumda olmasına râzı olur?
Allah size namaz kılmanızı emretti. Namaz kılarken yüzünüzü sağa sola çevirip bakmayınız. Çünkü Allah, kulu namazında yüzünü sağa sola çevirmediği sürece yüzünü kulundan ayırmaz.
Ve Allah size orucu emretti. Bunun örneği ise şöyledir. Bir gurup arasında olup beraberinde bir misk kabı bulunan kişinin durumuna benzer hepsi ona hayran olur veya o koku onların hepsini hayran eder. Oysa oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.
Ve Allah size sadaka vermeyi de emretti. Bunun örneği de düşmen güçlerinin esir ettiği ellerini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere ileri sürdükleri kimsenin durumuna benzer. Kişi vereceği sadakalarla az veya çok bu boynu sizden kurtaracağım der ve canını onlardan kurtarmış olur.
Allah size kendisini daima hatırlamanızı emretti. Bunun örneğini de düşman tarafından süratle takip edilen ve sonunda kendisini sağlam bir köleye atıp kendisini onlara karşı koruyan kimsenin durumu gibidir. Kul da böyledir. Allah’ı hatırlamakla kendisini şeytana karşı korumuş olur.”
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben de size Allah’ın bana emrettiği beş şeyi
1830] Dârimî, Mukaddime 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2861 (3020)
1831] Buhârî, Menakıb 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2862
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emrediyorum: “Dinlemek, İtaat, Cihâd, Hicret ve cemaati” kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslâm bağını boynundan çıkarmış olur ancak cemaate tekrar dönerse o zaman başka... Kim câhiliyye davası iddia eder ve câhilî sistemleri müdâfaa ederse Cehennemlik kimselerdendir.” Bunun üzerine bir adam Ey Allah’ın Rasûlü bu kimse oruç tutsa da namaz kılsa da aynı mıdır? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Namaz kılsa da oruç tutsa da (durum aynıdır).” buyurdu. “Siz Müslümanlar olarak Allah’ın davasını ve sistemini tutunuz. Çünkü o size Müslümanlar ve mü’minler ve Allah’ın kulları ismini vermiştir.” 1832
Ebû Mûsâ el Eşarî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyan mü’min kimsenin örneği tadı da kokusu da güzel ağaç kavununa benzer. Kur’ân okumayan mü’minin örneği ise kokusu olmayan fakat tatlı bir meyveye benzer Kur’ân okuyan münafığın misali ise Reyhan’a benzer ki kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafığın misali ise Ebû Cehil karpuzuna benzer ki kokusu da tadı da acıdır.” 1833
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Mü’min aynen bir ekine benzer rüzgâr devamlı olarak onu hareket ettirir durur ve böylece mü’min belâdan kurtulmaz ve bu belâlar onun günahlarına keffâret olur. Münâfık ise sağlam bir ağaca benzer bir rüzgârla devrilip yok olur gider. 1834
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ağaçlardan bir ağaç vardır ki onun yaprağı hiç düşmez, mü’min o ağaca benzer. Söyleyin bakâlim o ağaç hangisidir?” Herkesin kafası çöldeki ağaçlara takılmıştı. Benim kafamda da o ağaç hurma ağacı olmalıdır dedim. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “O ağaç hurma ağacıdır” buyurdu. Ben o ağacı bildiğimi, söylemekten utanmıştım. Sonra gönlüme düşeni Ömer’e anlattım, O’da şöyle dedi: ‘Senin o doğruyu söylemiş olman, şunun-bunun, benim olmasından daha hayırlıydı’ dedi.” 1835
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Söyleyin, sizden birinizin kapısının önünden her gün beş sefer yıkandığı bir nehir aksaydı o kimsede kir adına bir şey kalır mıydı?” Ashâb ‘onun üzerinde kirden bir şey kalmaz’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “İşte beş vakit namaz aynen böyledir. Allah o namazla kulunun hatalarını siler süpürür.” 1836
Enes’ten (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ümmetimin örneği, yağmur örneği gibidir; öncesi mi yoksa sonrası mı hayırlı bilinmez.”1837
Büreyde’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Peygamber (s.a.s.) iki taş attı ve “Bunlar neye benzer, bilir misiniz?” buyurdu. Ashâb: ‘Ancak Allah ve Rasûlü bilir’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Uzağa düşen taş insanın emelidir. Yakına düşen taş ise ecelidir.”1838
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Geçmiş toplumlara nazaran sizin bu dünyadaki yaşama süreniz ikindi namazı ile güneş batması arasındaki zaman kadardır. Sizinle Yahudî ve Hıristiyanların hali ise; işçi çalıştıran bir
1832] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2863; Müsned 16042
1833] Buhârî, Fedâilü’l Kur’ân 27; Müslim, Salât-ül Müsâfirîn 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2865
1834] Buhârî, Merdâ 27; Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2866
1835] Buhârî, İlim 27; Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2867
1836] Buhârî, Mevâkît 27; Müslim, Mesâcid 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2868
1837] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2869; Müsned 11878
1838] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2870
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 409 -
kimsenin haline benzer. Bu işveren bir kırat karşılığında günün yarısına kadar kim bana çalışır demiş. Yahûdiler birer kırat karşılığında çalışmışlar sonra günün yarısından ikindi namazına kadar bir kırat karşılığında bana kim çalışır demiş, Hıristiyanlar birer kırat karşılığında çalışmışlar. Sonra sizler ikindi namazından sonra gün batımına kadar ikişer kırat karşılığında çalışıyorsunuz. Bunun üzerine Yahûdi ve Hıristiyanlar kızdılar, bizim işimiz daha çok ücretimiz daha az dediler. O işveren kimse de: Sizin hakkınızdan bir şeyler kestim mi? dedi. Onlar da hayır dediler, o halde bu benim ikramındır onu dilediğime veririm buyurdu.” 1839
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İnsanlar yüz tane deve topluluğu gibidir. Kişi onların içinden binebilecek bir binit bulamayabilir.”1840 Diğer bir rivâyette: “Sen onların içerisinden kullanabileceğin elverişli bir binek bulamayabilirsin” dedi. 1841
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Benimle ümmetimin hali bir ateş yakan kimsenin haline benzer ki böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar işte sizler ateşe atılıyorsunuz ve ben de sizi eteklerinizden (kemerlerinizden) tutmuş bulunmaktayım.” 1842
1839] Buhârî, Mevâkît 27; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2871
1840] Buhârî, Rıkak 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2872
1841] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fedâil 17
1842] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, 2872
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesel/Misal Konusuyla İlgili Âyetler
Mesel Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 169 Yerde): 2/Bakara, 17, 17, 23, 26, 26, 106, 113, 118, 137, 171, 171, 194, 214, 228, 233, 261, 261, 264, 264, 265, 265, 275; 3/Âl-i İmrân, 13, 59, 59, 73, 117, 117, 140, 165; 4/Nisâ, 11, 140, 176; 5/Mâide, 31, 36, 95; 6/En’âm, 38, 93, 122, 124, 160, 160; 7/A’râf, 169, 176, 176, 176, 177, 194; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 24, 27, 38, 102; 11/Hûd, 13, 24, 24, 27, 89; 13/Ra’d, 6, 17, 17, 18, 35; 14/İbrâhim, 10, 11, 18, 24, 25, 26, 45; 16/Nahl, 60, 60, 75, 76, 112; 26, 74; 17/İsrâ, 48, 88, 88, 89, 99; 18/Kehf, 32, 45, 54, 109, 110; 19/Meryem, 17; 20/Tâhâ, 58, 63, 104; 21/Enbiyâ, 3, 52, 84; 22/Hacc, 60, 73; 23/Mü’minûn, 24, 33, 34, 47, 81; 24/Nûr, 17, 34, 35, 35; 25/Furkan, 9, 33, 39; 26/Şuarâ, 154, 186; 28/Kasas, 48, 79; 29/Ankebût, 41, 41, 43; 30/Rûm, 27, 28, 58; 34/Sebe’, 13; 35/Fâtır, 14; 36/Yâsin, 13, 15, 42, 78, 81; 37/Sâffât, 61; 38/Sâd, 43; 39/Zümer, 27, 29, 29, 47; 40/Mü’min, 30, 31, 40; 41/Fussılet, 6, 13; 42/Şûrâ, 11, 40; 43/Zuhruf, 8, 17. 56, 57, 59; 46/Ahkaf, 10; 47/Muhammed, 3, 10, 15, 38; 48/Fetih, 29, 29; 51/Zâriyât, 23, 59; 52/Tûr, 34; 56/Vâkıa, 23, 61; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 15, 16, 21; 60/Mümtehıne, 11; 62/Cum’a, 5, 5, 5; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 10, 11; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 28; 89/Fecr, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Temsilî Anlatım velî Ulutürk, İnsan Y.
2. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
3. Emsâlû’l-Kur’ân, Hasan Keskin, (yüksek lisans tezi, 1986), M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü
4. Ulûmu’l Kur’an Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y., s. 391-404
5. Tefsir Usûlü, İsmail Cerrahoğlu, T. Diyanet Vakfı Y., s. 174-177
6. Kur’an’ın Evrenselliği Kur’an Sembollerinin Dili, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y., s. 321-323
7. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 29, s. 293-301
8. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 13, s. 279-323
9. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y., s. 66-74
10. Kur’an İlimleri ve Tefsir Istılahları, Cüneyt Eren, Ekev Y., s. 26
11. Tefsir ve Hadis Usûlünün Bazı Meseleleri, M. Tayyib Okiç, Nûn Y., s. 124-126
12. Emsâlü’l-Kur’an, Ahmet Bulut, Uludağ Ün. İlâhiyat Fk. Dergisi, 1991, III/3, s. 41-49
13. Emsâlü’l-Kur’an, Ahmet Bulut, İslâmî Edebiyat, 1991, sayı 11, s. 14-16
14. Arap Dil ve Edebiyatında Emsâl, Ahmet Bulut, İst. Ü. Ed. Fak. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı, (Basılmamış doktora tezi), Yöneten: Prof. Dr. Nihat M. Çetin, İstanbul, 1984.
15. Kur’ân-ı Kerim’de Meseller (Emsâlü’l-Kur’an) velî Ulutürk, At. Ün. İlâhiyat Fk. Dergisi, 1993, sayı 11, s. 74-110
16. Kur’an’ı Anlamada Deyimsel İfâdelerin Rolü ve Önemi, Dücane Cündioğlu, II. Kur’an Sempozyumu (Fecr, Ankara, 1996), s. 51-77
17. Kur’ân-ı Kerim’de Mesellerin Düşündürdükleri, İsmail Cerrahoğlu, Hakses, 1983, XIX/220, s. 18-19
18. Türk Din Bilgini Mâturidi’ye Göre Kur’an’daki Kıssa ve Mesellerin Epistemolojik Amaç ve Önemi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, 1995, sayı 3, s. 8-35
19. el-’Abdelî, eş-Şerîf Mansûr bin ‘Avn’, el-Emsâl fıl-Kur’âni’l-Kerîm, Cidde, 1406/1985.
20. el-Âlûsî, Şihâbuddîn Mahmûd, Rûhu’l-Ma’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, ts.
21. Âsım Efendi, Ebu’l-Kemâl Ahmet, Kamus Tercemesi Okyanus, Dersaâdet, 1305 baskısından ofset.
22. el-’Askerî, Ebû Hilâl, Cemheratü’l-Emsâl, Kahire, 1384/1964.
23. Ateş, Süleyman, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meâli, Ankara, 1977.
24. el-Bekrî, Ebû Ubeyd Abdullah b. Ebî Mus’ab el-Endelûsî, el-Faslu’l-Makâl fi Şerhi Kitâbi’l-Emsâl (Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm’ın Kitâbu’l-Emsâl’inin şerhidir), Hartûm, 1958.
25. el-Beyzâvî, el-Kâzî Nâsiruddîn, Envaru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Mısır, 1388/1968 (Tefsîru’l-Celâleyn ile birlikte).
26. Bulut, Ahmet, Arap Dil ve Edebiyatında Emsal, İst. Ü. Ed. Fak. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı, (Basılmamış doktora tezi), Yöneten: Prof. Dr. Nihat M. Çetin, İstanbul, 1984.
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 411 -
27. el-Cârim ‘Ali, Mustafa Emin, el-Belâğatü’l-Vâzıha, Mısır, 1966.
28. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara, 1976.
29. el-Cevheri, İsmail b. Hammâd, es-Sıhâh, Mısır, ts.
30. el-Cürcânî, Abdü’l-Kâhir, Esrârul-Belâğa, H. Ritter neşri, İst. 1954.
31. Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hâkim ve Meâl-i Kerîm, İst., 1957.
32. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, İst. 1959.
33. el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed, Mişkâtü’l-Envâr, Kahire, 1970.
34. İbn Abd Rabbih, el-’Ikdu’l-Ferîd, Kahire, 1372/1952.
35. İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed, Mu’cemu Mekâyis’l-Luğa, Mısır, 1972.
36. İbn Kesîr, Ebu’1-Fidâ İsmail, Tefsîrul-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut,1969.
37. İbn Kuteybe, Te’vilu Müşkilü’l-Kur’ân, Kahire, 1393/1973.
38. İbn Manzûr, Cemâluddîn Muhammed, Lisânu’l-Arab, Beyrut, 1968.
39. el-İsbahânî, Hamza b. Hasan, ed-Dürretü’l-Fâhira fi’l-Emsâli’s-Sâira, Mısır, 1972.
40. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul.
41. el-Meydânî, Ebu’1-Fazl Ahmed b. Muhammed, Mecma’u’l-Emsâl, Mısır, ts.
42. er-Râğıb el-İsfahâni, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Beyrut,ts.
43. er-Râzî, Fahruddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahran ts.
44. Sâmî, Şemseddîn, Kâmûs-i Türkî, Dersaâdet, 1317 baskısından ofset, İstanbul, 1978.
45. es-Se’âlibî, Ebû Mansûr, Abdülmelik b. Muhammed, et-Temsîl vel-Muhâdara, Kahire, 1381/1961.
46. Selheimm, Rudolf, el-Emsâlu’l-Arabiyyetü’l-Kadîme, Arapçaya Çev. Dr. Ramazan Abdüttevvab, Beyrût-Lübnân, 1391/1971.
47. es-Süyûtî, Celâluddîn ve el-Mahallî, Celâluddîn, Tefsîru’l-Celâleyn, Beyzâvî tefsiri ile birlikte.
48. es-Süyûtî, Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1973.
49. et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Câmi’u’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, Kahire, 1373/1954.
50. et-Tirmizî, el-Hakîm Kitâbu’l-Emsal mine’l-Kur’ân ve’s-Sünne, tahkik: Selâhaddin Yılmaz, (Metin kısmı), yöneten: Doç. Dr. M. Nazif Şahinoğlu, Yüksek İslâm Enstitüsü, Erzurum, 1980 (Basılmamıştır).
51. Ulutürk veli, Kur”ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? İzmir, 1985.
52. el-Vahidî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Vasît fı’l-Emsâl, Kuveyt, 1395/1975.
53. ez-Zebîdî, M. Murtaza, Tâcu’l-Arûs min Cevâhiri’l-Kâmus, Beyrut, 1386/1966.
54. ez-Zemahşerî, Mahmûd b. Umer, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl, Beyrut, ts.
55. ez-Zemahşerî, el-Fâik fi Ğarîbi’l-Hadîs, Mısır, ts.
56. ez-Zerkeşî, Bedruddîn, el-Burhân fi Ulumi’l-Kur’ân, Kahire, 1392/1972.

 

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE
NEHY-İANİ’L-MÜNKER


• Emr-i Bi’l-Ma’rû ve Nehy-i Ani’l-Münker; Anlam ve Mâhiyeti
• Ma’rûf Nedir?
• Münker Nedir?
• Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
• Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
• Tebliğ; Sanat ve Tebliğ
• Dâvet; Hakka Çağrı ve Dâî/Dâvetçi
• Vaaz, Nasihat ve İrşad
• Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
• Sözü, İnsanları Allah’a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
• Dâvet ve Tebliğ Usûlü
• Emr-i Bi’l-Ma’rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
• İyiliği Emredip Kendini Unutmak
• Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti
• Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
• Başkalarına Birr’i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
• Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
• Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
• Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
• İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 630
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 631
630] 3/Âl-i İmrân, 104
631] 3/Âl-i İmrân, 110
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l - Münker; Anlam ve Mâhiyeti
Emr-i bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker; İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklayıp ondan alıkoyma demektir.
Ma’rûf, şerîatın emrettiği; münker de, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir. 632
Yani ma’rûfu emretmek, iman ve itaate çağırmak; münkerden nehyetmek de, küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır. 633
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”634 buyurulmaktadır. Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir. 635
Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz.” 636
Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.’’ 637
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız kabul edilmez.”638 Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir: “...Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi...”639 Yine başkâ âyetlerde müşriklerden başka, mü’minlerin karşısında münkeri emreden, ma’rûfu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir. 640
Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban
632] Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118
633] Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/232
634] 3/Âl-i İmrân, 104
635] Elmalılı, a.g.e., II/1155
636] 3/Âl-i İmrân, 110
637] Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
638] Ebû Dâvûd, Melâhim 16; Tirmizî, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388
639] 5/Mâide, 78-79
640] bk. 9/Tevbe, 67
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 137 -
olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu, mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.
Bir toplumda ma’rûfu emreden, kötülükten menedenler olmazsa giderek münker olan işler birer kural haline, bir yaşama biçimi haline gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara Allah’ı unuttururlar. Böyle bir toplumda müslümanın tavrını yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu buyruğunda bulmak mümkündür:
“Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Allah tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz: Cehâlet sarhoşluğu ve dünyaya aşırı düşkünlük. Siz iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah yolunda cihadı bırakırsınız. O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensâr ve Muhâcirlerden İslâm’a ilk giren kimseler gibidirler’’641; “İyileriniz zâlimlerinize yardakçılık eder; fıkıh kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer. İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz”642; ‘’(Bu durumda ise) açık günahlar herkese zarar verir, kötüler iyilere Mûsâllat olur, iyilerin de kalbi mühürlenir, lânetlenirler. Fitne günlerinde ise sabırlı olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir.” 643
Ma’rûfun emredilmeyip, münkerden alıkonulmayan toplumların nasıl helâk edildiği, nasıl Allah’ın azâbının onları kuşattığı Kur’ân-ı Kerîm’de hemen her sûrede zikredilmektedir.644 İslâm bilginleri, bir şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl faydası olan korkunun Allah’tan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak göz göre göre tâkat dışı belâya atılmanın da câiz olmadığını söylemişlerdir. 645
İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri birbirlerinin bütün dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir. Hâlbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve kötülük her ferdin kendi sorunudur. Meselâ mevcut Tevrat’ta, “Rab, Kabil’e sordu: ‘kardeşin nerede?’ O da, ‘Bilmem, ben kardeşimin bekçisi miyim?” gibi bir ifâde vardır. 646
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur. Toplumlar genelde ikiye ayrılırlar: Ma’rûf toplumlar, münker toplumlar. Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmakta iken, müslümanların ma’siyete, münkere, tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır.647 Yani müslümanların her münker toplumunu ma’rûf toplum, İslâm hükümlerinin yaşandığı toplum
641] Bezzâr, Mecmau’z Zevâid, VII/271
642] A.g.e., VII/286
643] Kenzü’l-Ummâl, II/68-78
644] Meselâ bk. 7/A’râf, 163 vd.
645] Kenzü’l Ummâl, II/141 vd.
646] Tevrat, Tekvin, 4/9
647] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/144
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haline getirmeleri fârz kılınmıştır. Çağdaş demokratik laik toplumlar dini sadece Allah’la kul arasında bir mesele olarak görürler ve İslâm’ın ma’rûf - münker ilkesinin sadece ahlâkî bir mesele olduğunu iddiâ ederler. Hâlbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Rasûlunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman ma’rûfu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir: “Ey iman edenler siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlette olanlar/sapıtanlar size zarar veremezler”648 Çağdâş toplumla, müslümanın çelişkisi onun, ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat edeceği gerçeğinden dolayı İslâmî bir devleti gerçekleştirmesini zorunlu kılar. Bir yandan bu yolda çalışırken öte yandan münkerlerle mücâdele kesintiye uğramaz, ma’rûfun emredilmesinden geri kalınmaz. Bu nokta şunun için önemlidir: Ma’rûf, ne salt ahlâkçılık demektir, ne de İslâm’ın ana ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir. Ma’rûf, tek kelimeyle İslâm’ın kendisidir. Münker de, aslı itibarıyla veya ahlâkî açıdan sadece kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslâm’ın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yasayan müslümanlar için değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasûlullah’ın sünnetidir. “Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz...” 649
Gerçek ma’rûf-münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır.650 Bazı insanlar her devirde, Rasûle itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayet-i kerimede onlar uyarılmaktadır: “Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?”651 İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının ateşten makaslarla kesileceği haberi verilmiştir. 652
İkincisi, Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir. 653
Sonuçta ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi, sadece bir fetvâ olayı değil; aile, hukuk, siyaset ve ekonominin her zaman içiçe geçmiş bir şekilde şerîatın gerekleri doğrultusunda savunulması ve yaşanması demektir. Bu, sistemli bir dâvet çalışmasını gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da böyle olmuştur. İslâm’ın hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab’a karşı veya müşriklere ve diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli dâvet metodu Rasûlullah’ın sünnetidir. Bunu ancak Rasûlullah’ın sünnetiyle açıklayabiliriz. Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir muhtesib (emr-i bi’l-ma’rufla ilgili hisbe teşkilâtında görevli) gibi davranarak değil. “Dirilerin ölüsü” olarak kalmak isteyen, yani eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse ne kötüdür... Tevrat’ta: “Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir” denilerek İslâmî hareket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple Allah katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir.
648] 5/Mâide, 105
649] 59/Haşr, 7
650] Bk. 2/Bakara, 44
651] 2/Bakara, 44
652] İbn Kesir, I/8
653] 16/Nahl, 125; 20/Tâhâ, 43
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 139 -
Öte yandan, İslâm toplumlarında ise ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanmasında ictihâda giren konularda uyarıcılık yapılmaz. Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın etini yiyen bir Şâfiîye, “Bu yediklerin haramdır” şeklinde bir uyarıda bulunamaz; zira bunlar Şâfiî’ye göre helâldir. İşte emri bi’l-mâ’rûf nehyi ani’l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur. Ancak, herkesin bildiği büyük-küçük günahlar, dinin kesin yasaklamaları hakkında herkes bu görevi yerine getirir.654 Fakat Şâfiîler, besmelesiz kesilen hayvanların etini yemek isteyen Hanefilere ikazda bulunabilir. Gerek Allah hakları, gerekse kul hakları olsun bütün ma’rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra fiilî uygulama esastır. Mu’tezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle veya fiille uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın yapabileceğini, fertlerin karışamayacağını savunmuştur.
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: “Biz Allah’ın Rasûlune ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?’ diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Siz iyiliğin tamamını işlemeseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız”655 Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekânda uyarıcının hâlini beyan eder: “Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.” 656
Ma’rûf Nedir?
‘Ma’ruf’, ‘arafe’ fiilinden türemiştir ve ‘ma’rifet’ kavramıyla yakından ilgilidir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, eserini düşünerek onu demektir ki ‘inkâr’ın karşıtıdır. Ma’rifet ve irfan, bir şeyi derinden derine düşünerek idrak etmek, anlamak olduğuna göre, ‘ma’rûf’; derinlemesine düşünen aklın ve İslâm’ın (şeriatın) güzel gördüğü, güzelliği anlaşılıp kabul edilmiş fiil, söz ve davranışlardır.
Şeriat (İslâm) fiillerin ve davranışların bir kısmını güzel bir kısmını kötü saymıştır. Çirkin olan şeyleri haram, güzel olan şeyleri ise helâl (mubah) olarak değerlendirmiştir. Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler, neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler. Ancak insan aklı bütün ma’rûf olan şeyleri mutlak manada kavraması mümkün olmadığı için Kur’an, neyin iyi neyin kötü olduğunu haber vermiştir.
‘Ma’rûf’ diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında uzun süre yaşayarak ‘örf/urf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar. Bu yüzden peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örfleri’ olduğu gibi bırakmışlar, kandırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir delildir.
İşte ‘ma’rûf’, böylesine iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen, faydası görülen, akıllı insanlarca hoş görülen söz, davranış ve geleneklerin tümüdür. Bu bir anlamda Hak kavramının bir başka ifadesidir. Ma’rûf, yalnızca bir ahlâk kavramı değildir. Yani yalnızca davranışları nitelendirmek için kullanılmaz.
654] İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Emri Bi’l-Mâ’ruf ve Nehyi Ani’l-Münker bölümü
655] Taberânî
656] 31/Lokman, 17; Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberlerin insanları dâvet ettiği hidâyet aynı zamanda ‘ma’rûf’ olan bir şeydir. Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda bir ‘münker’dir.
Ma’rûf ve onun zıddı olan münker insan hayatının her sahasını kapsar. Ma’rûf, Peygamberimizin uygulamasını emrettiği, şeriatın ve selim aklın ölçülerine uygun, hayatın her alanını kuşatan Allah’ın rızâsıdır. Münker ise tam bunun zıddıdır. Birçok İslâm âlimi ‘ma’rûf’u, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun karşıtıdır.
İslâm’ın getirdiği şeriat; her emri, ilkesi ve prensibiyle ma’rûf, ona aykırı her türlü anlayış, fiil, gelenek ve yönetim tarzı münkerdir. Bu gibi tanımlar ma’rûfun genel tanımı içerisindedir. Şüphesiz Hak din olan İslâm her açıdan ma’rûftur. Onun ilkeleri, prensipleri, haram ve helâl ölçüleri güzeldir. Ancak, ma’rûf kavramı bir değişkenlik anlamını da içerisine almaktadır. İnsanların toplum hayatında, zamanın akışı içerisinde güzel gördükleri, ‘örf’ haline getirdikleri fiiller ve davranışlar, İslâm’a da aykırı değilse, din onu tavsiye ediyor. Hatta birçok problemin çözümünde ona baş vurulması gerektiğini öğütlüyor. Kur’an, bu şekilde birçok davranış biçimi hakkında belli bir ölçü koymamış ve bunları ‘ma’rûfla yapın’ demiştir. Meselâ babaların çocuklarını bakıp yetiştirmeleri ‘ma’rûf’a uygun olarak istenir. Buradaki ‘ma’rûf’ elbette zamanın şartlarına, içinde bulunulan duruma ve eldeki imkânlara uygun olan demektir.
Ma’rûfun değişmezleri veya evrensel ilkeleri vahiy tarafından verilir; ancak detay ve alt ayrımlar akla, zamanın gelişimine bırakılır. İnsan zihni ve aklı gayret göstererek akla ve İslâm’ın ilkelerine aykırı olmayan ma’rûfları bulmaya çalışacaktır. Kur’ân-ı Kerim, ‘ma’rûf’un emredilmesini istemektedir. “Sizden, hayra çağıran, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” 657
İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir.658 Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rûfu emrederler.659 İyi insanlar yeryüzünde iktidar sahibi olurlarsa; iyiliği (ma’rufu) emrederler, münkerden sakındırırlar.660 Peygamberimiz buyuruyor ki: “Nefsimi kudret elinde tutan ve Zat’a (Allah’a) yemin olsun ki, ya ma’rufu emreder ve münkerden sakındırırsınız veya Allah’ın kendi katından genel bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duânız kabul edilmez.” 661
Şüphesiz ki ma’rûfu emretmek amacına göre, uygun bir ortamda, uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere yapılmalıdır. 662
Arapça’da “aklın ve dinin hoş gördüğü şey, ihsan, iyilik” anlamına gelen ma’rûf kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 30’a yakın yerde kullanılmıştır. Kullanımın tamamına yakın bir kısmında harfi tarif almış olarak, “el-ma’rûf” şeklindedir.
657] 3/Âl-i İmrân, 104
658] 3/Âl-i İmrân, 110
659] 9/Tevbe, 71
660] 22/Hacc, 41
661] Tirmizî, Fiten 9, Hadis no: 2169
662] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 384-385
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 141 -
Anlaşılıyor ki, kullanım sırasında sıradan kimi örf olan şeyler değil, çerçevesi ve içeriği ile belli ve belirgin bir kavram ifade edilmektedir. Bu kavramın mâhiyetini Kur’an-ı Kerim, bize, apaçık bir biçimde bildirir. Nitekim; “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”663; “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.”664; “(Onlar) ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları ümmî nebi olan O Rasûl’e uyanlardır. O kendilerine ma’rûfu emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerindeki ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. İşte, O’na iman edenler, O’nu tazim edenler, O’na yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen Nur’a tâbi olanlar var ya, onlar selâmete erenlerin ta kendileridir.”665 anlamındaki âyet-i kerimeler, birarada alındığında, ma’rûfu tanımamıza imkân sağlayıcı bir aydınlık getirmektedir. Buna göre ma’rûf, insanlara peygamberler eliyle getirilen ve her peygamberin gelişiyle birlikte bir bölümü de değişebilen, insanları birleştirici ve ateşten kurtarıcı günlük uygulamalar bütünüdür. Öyle ki, inanmış olmak bile (burada kitap ehli anılarak belirtiliyor), ancak ma’rûfa uymak ve onu emretmekle mümkün görünüyor. Gerçekten de, Tevbe suresinin 71 ve 112. âyetlerinde müminlere has davranışlar olarak namaz, zekât, Allah ve Rasûlüne itaat, tevbe, ibâdet, hamd, seyahat, rükû ve secdeyle birlikte ma’rûfun emredilmesi ve kötülüğün nehyi de zikredilmekte; Hz. Lokman’ın oğluna olan nasihatındaysa, bu uygulama namazla birlikte anılmaktadır.666 A’râf sûresinin 199. âyetinde kolaylığı tutma ve câhillerden yüz çevirmeyle birlikte anılan ma’rûfu emretmek, “Eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar verirsek, onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, ma’rûfu emreder, kötülükten nehyederler; bütün işler Allah’a dönecektir.” 667 anlamındaki âyette hâkimiyet durumundaki üç temel uygulamadan biri olarak anılacak ölçüde önem taşımaktadır.
Nitekim, Allah’ın Rasûlü de, İslâm dininin sekiz esası olarak, “Şirk/ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet, namaz, zekât, oruç, hac, ma’rûfu emredip münkerden nehyetmek ve cihad”ı sayar (bu, Bezzâr rivâyeti olup; Hâkim, sekizinci sırada cihad yerine “ev halkına selâm”ı zikreder) ve bunlardan birini terkedenin dininin bir parçasını terkettiği hüsranda olduğu ve tümünü bırakanın da İslâm’a sırt dönmüş olacağı haberini verir.668 “küçüğümüze şefkat, büyüğümüze saygı göstermeyen, ma’rûfu emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan bizden değildir” buyurularak, konunun önemi vurgulanır. Ma’rûfun emir ve kötülüğün nehy edilmesinin terkinin duâların kabulüne engel olacağı,669 bunun Yüce Allah’ın cezâ göndermesine yol açacağı ve duâların kabulünü önleyeceği670 hususları da, yine Peygamberimiz Efendimizin bildirdikleri arasındadır.
663] 3/Âl-i İmrân, 104
664] 3/Âl-i İmrân, 110
665] 7/A’râf, 157
666] 31/Lokman, 17
667] 22/Hacc, 41
668] el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, Terc. A. Muhtar Büyükçınar, A. Arpa, D. Pusmaz, A. Yücel İyiliği emir ve kötülükten nehiy bölümü 28 Sayılı Hadis; Tirmizi’de, Birr ve Sıla 13
669] İbn Mâce, Fiten 20
670] Tirmizi, Fiten, 9
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ma’rûfun emri ve münkerin nehyi, farzlar arasında zikredilmiş ve özellikle Mu’tezile olaya çok büyük bir önem atfederek, onu, dinin beş esası arasına almıştır. Şu var ki, sünnilikte gerek ma’rûf ve gerekse münkerin şer’an öğretilmiş ve tasrih edilmiş olmasının gerektiğine inanılırken; Mu’tezile, belirleyici öğenin akıl olduğu görüşünde bulunmuş671 Şia ise, belirlemenin hem şer’an, hem aklen olabileceği kanaatini öne sürmüştür. 672
Münker Nedir?
Münker, ‘nekr’ kökünden türemiş bir kavramdır. ‘Nekr’ sözlükte, tanımamak, tanınmazlığa itmek demektir. Bunun da aslı, kalbin tasavvur edemediği (anlamadığı, hayal edemediği) şeyi reddetmesidir. Dil ile bir şeyi inkâr etmektir ki, bunun anlamı kalbiyle o şeyi reddetmek demektir. Yahut da kalp ile bir şeyin özelliği bilinir ama dil ile inkâr edilir, bilinmezlikten gelinir. Buna yalancılık da denilir. “Onlar, Allah’ın ni’metini bilmektedirler. Sonra da o nimetlere münkir olmaktadırlar (inkâr etmektedirler); onların çoğu küfre sapanlardır.”673 âyetinde bu anlamdadır. ‘Münker’, tanınmayan, inkâr edilen, çirkin, akla uymayan, reddedilen şey demektir. İslâm literatüründe ‘münker’, iyi ve güzel olan şeyleri görmezlikten gelme, tanımama tutumudur. Din dilinde bazı hareketlerin ‘münker’ diye nitelendirilmesi, onların din tarafından tanınmaması, kabul edilmemesi demektir.
Münker, sağlam aklın çirkin dediği, güzel olup olmadığı konusunda şüphe duyduğu fiillerdir. Daha kısa bir tanımla şöyle söylenebilir: İslâm’ın ve akl-ı selimin (sağlam aklın) hoş görmediği şeydir. Aynı kökten gelen inkâr, ‘irfan’ın karşıtıdır. Münkerin karşıtı ise ‘ma’rûf’tur. ‘Ma’rûf’ nasıl ki, sağlam aklın ve şeriatın (İslâm’ın) güzel saydığı şey ise, ‘münker’ de tam bunun zıddıdır. Bu açıdan, İslâm’ın haram ve mekruh dediği bütün hükümler münker kapsamına girmektedir.
Kur’an’da münker olan davranışların ve fiillerin daha kötülerini belirtmek için de ‘fahşâ’ kelimesi kullanılır. Allah, Kur’an’da kâfirler hakkında ‘münkirler’ sözünü kullanıyor. Kâfirler, Peygamberleri ve onlarla gelen vahyi tanımamazlıktan gelip inkâr edenlerdir. Gelen vahyin ve âyetlerin Allah’a ait olduğunu tanımak istememektedirler. 674
Din, Münkerleri Hoş Görmez: Münker olan fiilleri ve işleri ne Din hoş görmektedir, ne de iyi düşünebilen bir akıl. Münkerleri, sağlam bir kamu vicdanı da hoş görmez. Insanlara şer kazandıran, onları günaha sürükleyen her davranış bir münkerdir. Bir toplumun sağlıklı ve mutlu olmasının ölçüsü ma’rûfların fazla, münkerlerin az olmasıdır. Ma’rûf üzerinde olan toplumlar ‘hayr’dadırlar. Münkerleri işlemeye devam eden kişiler ve toplumlar da ‘şer’dedirler.
Kişi ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir adet haline getirir. Insan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için, her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’ işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle
671] N. Çağatay, İ A. Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, 112
672] Kâşif’ul-Gıta, Caferî Mezhebi, terc. A. Gölpınarlı, 69; Zübeyr Yetik, Şamilİsl Ans Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
673] 16/Nahl, 83
674] 23/Mü’minûn, 69
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 143 -
mücâdele etmesi gerekir.
Kur’an, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size hep münkeri emreder” diyor.675 Münkerden en iyi sakınmanın yollarından biri de namaz kılmaktır. “...Çünkü namaz münkerden ve fahşâdan alıkor.”676 Münkerle mücâdele İslâm’ın önemli emirlerinden birisidir. Mü’min olan kimseler, devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder, kötülükten (münkerden) sakındırırlar.677 Şu âyette Allah (c.c.) mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor: “Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşâdan (çirkin utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.”678 Münkerden alıkoymak, toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere kavuşması ve çirkinlikleri terk etmesi, kötülüklerin azalması için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek adet (bir anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor, hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.
Münker, hadis ilminde de kullanılan bir terimdir. ‘Münker hadis’, zayıf bir râvinin güvenilir (sika) râvilerin rivâyetine zıt olarak rivâyet ettiği hadistir. Yani, tek kanaldan gelen hadis, ya metninde (sözlerinde) ya da senedinde (râviler zincirinde) sağlam râvilerin rivâyetine zıddır. Böyle bir hadis elbette zayıf bir hadistir ve güvenilmez.
Münker, aynı zamanda hadislerde adı geçen bir meleğin adıdır. Ölü mezara konulduğu zaman iki melek gelir ve ölüye diniyle ilgili sorular sorar.679 Bir başka hadiste ise, ölü kabre konulduğu zaman adları ‘Münker ve Nekir’ denilen iki melek gelip ona diniyle ilgili sorular soracaktır.680Bunlara ‘Münker ve Nekir’ denilmesinin sebebi, ikisinin de bilmediğimiz, tanımadığımız bir şekilde olmaları sebebiyledir. (Allahu a’lem). 681
Tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm şerîatının yasakladığı ve selîm aklın çirkin gördüğü her şey anlamına gelen münker, İslâm’da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alır. “İnkâr edilen, karşı çıkılan, reddedilen” anlamlarına gelir. Münkerin zıddı olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir. Kur’an-ı Kerim’de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için “fahşâ” terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili aşırı günahlar demektir. Türkçede “fuhşiyât” bu anlamı ifade eder. Bunlar insanların en çirkin halleridir.
İnsanoğlu ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah’ın şu ayette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar. “Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder.” 682
Kur’an, Allah’ın münkeri nehyettiğini açık bir dille belirtir: “Şüphesiz Allah
675] 24/Nûr, 21
676] 29/Ankebût, 45
677] 3/Âl-i Imran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41
678] 16/Nahl, 90
679] Müslim, Cennet 70, Hadis no: 2870; Buhârî, Cenâiz 68 ve 87; Nesâî, Cenâiz 110, 4/79
680] Tirmizî, Cenâiz 70, Hadis no: 1071
681] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 452-454
682] 24/Nûr, 21
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adâleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyâtı, (Kur’an ve Sünnette karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp, amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir.” 683
Hz. Ebû Bekir okuduğu bir hutbede, şu âyet-i kerîmenin yanlış yorumlandığını söyler: “Ey iman edenler! Kendinizi ıslâh etmeniz üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar vermez.”684 Hâlbuki ben Rasûlüllah’tan şunları dinledim: “Günahlar işleyen bir kavmin içinde o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa, buna rağmen yasaklamazsa, Cenab-ı Hakk'ın nezdinden gelen ve bütün onları kapsayan bir azabın gelmesi pek yakındır.” 685
İslâm toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamım sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” esasını getirmiştir. Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı bulamaz.
Mü’minlerin nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: “İman eden erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir.”686 Başka bir âyette, tarihte İsrâiloğullarının, işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lânete uğradıkları bildirilir. 687
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlüllah (s.a.s). şöyle belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.”688 Hz. Ali’nin şöyle dediği nakledilir: İlk yenik düşeceğiniz cihad, elinizle yapacağınız cihattır. Sonra dilinizle yapacağınız cihad da yenik düşeceksiniz, sonra da kalbinizle yapacağınızda... Sonra kalb iyiyi iyi olarak bilmediği; kötüyü kötü görmediği zaman alçalır, alt üst olur.” 689
İslâm toplumunda bir kötülüğe karşı gelmeyi gerektiren şartlar şunlardır:
1) Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin İslâm nazarında sakıncalı ve kötü olmasıdır. Münker terimi, ma’siyet teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsel ilişki halinde görülse men edilir. Hâlbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası için ma’siyet değildir. Münker, büyük günahlara hâs bir terim de değildir. Bu yüzden, umûmî banyoda avret yerini açmak, kimsenin bulunmadığı yerde yabancı bir kadınla yalnız kalmak veya ona ısrarla bakmak gibi küçük günahların
683] 16/Nahl, 90
684] 5/Mâide, 105
685] İmam Gazâlî, İhyâû Ulümi’d-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, V, 325, 326
686] 9/Tevbe, 71
687] 5/Mâide, 78, 79
688] Müslim, İman, 20
689] el-Gazâlî, a.g.e., V, 345
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 145 -
hepsi de münkerdir.
2) Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması gerekir. Evinde her hangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı tutan bir kimsenin ma’siyetini öğrenmek için gizlice gözetlemek ve baskın yapmak câiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak da câiz değildir.
Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah’a isyan etmişsem, sen üç yönden Allah’a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz. Ömer “onlar nelerdir?” diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ, “Tecessüs etmeyin.”690 buyurmuştur. Hâlbuki sen tecessüs ettin. Allah Teâlâ “İyilik, evlere arkalarından girmek değildir.”691 buyurmuşken, sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.”692 buyuruyor. Bu savunma karşısında Hz. Ömer, ceza uygulamamış, ancak tevbe etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer minberde hutbe okurken Ashâb-ı kiramla istişâre amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin münkeri bizzat görmesi halinde, şâhit aramaksızın ceza uygulayıp uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali, böyle bir durumda da iki âdil şâhidin gerekli olduğuna işaret etmiştir. 693
3) Münkerin ictihâda dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Meselâ; Hanefi mezhebinden olan bir kimse, “keler” veya “sırtlan” eti yahut besmelesiz kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şâfiî’ye; “Sen niçin bunları yiyorsun? Bunlar haramdır” diye müdâhale edemez. Çünkü bu sayılanlar Şâfiîlere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kimsenin zevi’l-erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf’asıyla aldığı bir evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
Kötülüğe engel olmanın dereceleri:
1) Kötülüğü târif ve tanıtmak. Kişi bazen bilgisizlik yüzünden kötü şeyleri yapmaya yönelir. Hâlbuki o kötülüğün niteliğini bilse yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmak da, ayıbı açıklamak ve muhatabın kalbine eza vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: “İnsanoğlu dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik. Bilginler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler” denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek câiz değildir. Kanı, kan veya sidikle yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten menediyorum diyerek, mü’minlere ezâ ederse, daha büyük kötülük yapmış olur.
2) İyilikle nasihat ve Allah’ın azabıyla korkutma gerekir. Bu şekilde öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm, yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna gidilir.
690] 49/Hucurât, 12
691] 2/Bakara, 189
692] 24/Nûr, 27
693] el-Gazâlî, a.g.e., V, 390, 391
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatla alay eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır. İbrâhim’in (a.s.) puta tapanlara karşı kullandığı şu üslûp buna örnek gösterilebilir: “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz putlarınıza! Siz hiç düşünüp aklınızı kullanmaz mısınız?” 694
İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek gerekir:
a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle muameleden sonuç alınamaması ve zarûret bulunması hallerinde başvurulur.
b) Bu üslûpta doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç kadar konuşmak gereklidir.
4) Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; Kişiyi kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde suç işleyenlere ta’zîr veya had cezalarını uygulamak, idareci ve yöneticilere aittir. Meselâ; şarabı dökmek ve haramı telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve görevlilere aittir. 695
Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf kelimesi toplam 39 yerde geçer. Münker kelimesi ise 18 yerde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf ve münker kelimeleri, dokuz âyette “ma’rûfu emretme ve münkeri nehyetme” anlamına gelen ifâde kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde hangi davranışların ma’rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip bir tahsis yolunan gidilmemesi, ma’rûfun dinin yapılmasını gerekli gördüğü veya tavsiye ettiği, münkerin de bunların zıddı olan söz ve davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir. İslâmî kaynaklar, iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faâliyeti, Kur’an ve hadislerdeki kullanıma uygun olarak emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker şeklinde formülleştirmişler, Kitap, Sünnet ve icmâa dayanarak bu faâliyetin farz olduğunda birleşmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de da’vet kelimesi 6 âyette geçmekte olup, aynı kökten değişik türevleri 205 defa kullanılmıştır. Dâvet ve türevleri, bu âyetlerde İslâm’a ve İslâmî ilkelerin uygulanmasına çağrı yanında, Allah’a duâ/yakarış,696 insanların yeniden dirilip mahşerde toplanmaları için kabirlerinden çağrılmaları697 gibi değişik mânâlarda kullanılmıştır.
Da’vet kelimesi, terim olarak özellikle “İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı” anlamna gelir. Kur’ân-ı Kerim’de; İslâm’a çağrı,698 imana çağrı,699
694] 21/Enbiyâ, 67
695] el-Gazâlî, Zübdetü İhyâ-i Ulûmiddin, (Terc. Ali Özek), İstanbul 1969, s. 286 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İsl Ans, c. 4, s. 360-362
696] 2/Bakara, 186, 10/Yûnus, 89; 13/Ra’d, 14
697] 30/Rûm, 25
698] 61/Saff, 7
699] 57/Hadîd, 8
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 147 -
Allah yoluna çağrı,700 Allah’ın kitabına çağrı,701 hakka çağrı,702 hayra çağrı,703 kurtuluşa çağrı,704 hayat kaynağına çağrı,705 esenliğe çağrı706 gibi mânâlara gelen ifâdeler, dâvetin İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir faâliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere, hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna göre tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker gibi terimler de sözlük anlamları itibarıyla dâvetten farklı olmakla birlikte, uygulama ve gâyeleri bakımından aynı veya yakın mânâları ifâde etmektedir. Bu sebeple dâvet ve tebliğ başta olmak üzere bu kavramlar, sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber “Allah’ın dâvetçisi (dâıyallah)” olarak nitelendirilmiş707 ve ona yüklenen dâvet vazifesi “dâvet et (üd’u)” emri yanında “tebliğ et (belliğ)”, “hatırlat (zekkir)”, “ikaz et (enzir)” gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir. Ayrıca, pek çok âyette Hz. Peygamber’in görevinin ancak “belâğ” olduğu zikredilmektedir.708 Tebliğ ile aynı kökten olan belâğ lafzı, bütün bu âyetlerde “dâvet” mânâsını ifâde etmekte, öte yandan İslâm dinini yaymanın yegâne yolunun dâvet ve tebliğ olduğunu göstermektedir. İslâm’da savaşın “cihad” diye adlandırılması, savaşın gâyesinin insan öldürüp hükümranlık sağlamak olmayıp, insanları hakka dâvet etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli yolları açmaya ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu gösterir. Zira cihadın ilk ve en temel safhası dâvet olup, “i’lâ-yı kelimetullah”, yani tevhidi yayma vazfesinin yerine getirilmesinde dâvet imkânının mevcut olması halinde, silâhlı savaşa gerek kalmayacaktır. Nitekim bizzat Hz. Peygamber’in başlattığı ve sonraki dönemde devam ettirilen uygulamaya göre, İslâm ordu kumandanlarının öncelikle düşmanı İslâm’a dâvet etmeleri gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle Hz. Muhammed’in risâletinin bütün insanlığı kapsadığı709 ve sadece İslâm’ın Allah nezdinde geçerli din olduğu710 belirtilmiştir. Yine Kur’an’da Hz. Peygamber’in insanlar üzerinde bir zorba olmadığı711 görevinin irşad, tebliğ ve dâvetten ibâret bulunduğu,712 esâsen ilke olarak dinde zorlamaya başvurulamayacağı, gerçek olanla olmayanın birbirinden ayrıldığı,713 bundan sonra artık iman edip etmemenin insanların kendi istemelerine bağlı bulunduğu714 ifâde edilmiştir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber dâî, beşîr, nezîr gibi sıfatlarla nitelendirilerek onun misyonunun dâvet esasına dayandığı vurgulanmış, özellikle peygamber’in ve genel olarak müslümanların dâvet
700] 16/Nahl, 125
701] 3/Âl-i İmrân, 23
702] 13/Ra’d, 14
703] 3/Âl-i İmrân, 104
704] 40/Mü’min, 41
705] 8/Enfâl, 24
706] 47/Muhammed, 35
707] 46/Ahkaf, 31
708] Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40
709] meselâ, bk. 7/A’râf, 158; 34/sebe’, 28
710] bk. 3/Âl-i İmrân, 19, 85
711] 88/Ğâşiye, 22
712] 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48
713] 2/Bakara, 256
714] 18/Kehf, 29
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışmalarında uymaları gereken başlıca metotları göstermesi bakımından son derece önem taşıyan bir âyette, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et; onlarla tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür.”715 buyurularak dâvetin ıslâha yönelik, barışçı metotlarla yapılması öngörülmüştür.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 716
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 717
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 718
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 719
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” 720
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” 721
“... İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmada) yardımlaşın.” 722
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı azîz, onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 723
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 724
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 725
715] 16/Nahl, 125
716] 2/Bakara, 44
717] 3/Âl-i İmrân, 104
718] 3/Âl-i İmrân, 110
719] 3/Âl-i İmrân, 159
720] 4/Nisâ, 63
721] 4/Nisâ, 148
722] 5/Mâide, 2
723] 5/Mâide, 54
724] 5/Mâide, 67
725] 5/Maide, 78-79
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 149 -
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zâlimler topluluğu ile oturma.”726
“Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” 727
“(Nûh).... Ben size öğütler veriyorum.” 728
“... Size dürüst ve güvenilir öğütler veriyorum.” 729
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği, yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 730
“Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen câhillerden yüz çevir.” 731
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 732
“Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar).” 733
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 734
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” 735
“Artık sen, sana emrolunanı açıktan açığa bildir ve şirk koşanlardan yüzçevir.” 736
726] 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
727] 6/En’âm, 108
728] 7 Araf 62
729] 7 Araf 68
730] 7/A’râf, 164-165
731] 7/Arâf, 199
732] 9/Tevbe, 67
733] 9/Tevbe, 71
734] 11/Hûd, 88
735] 14/İbrâhim, 24-27
736] 15/Hıcr, 94
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 737
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar sözümü.” 738
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.” 739
“Ehline/âilene namazı emret; kendin de ona sabır ile devam et!...” 740
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” 741
“(Önce) En yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü’minlere kanadını indir.” 742
“... Rabbinin yoluna çağırmaya devam et...” 743
“(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” 744
“Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” 745
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 746
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” 747
“Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 748
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
737] 16/Nahl, 125
738] 20/Tâhâ, 25-28
739] 20/Tâhâ, 44
740] 20/Tâhâ, 132
741] 25/Furkan, 72-73
742] 26/Şuarâ, 214-215
743] 28 Kasas 87
744] 31/Lokman, 17
745] 33/Ahzâb, 39
746] 35/Fâtır, 10
747] 39/Zümer, 17-18
748] 39Zümer, 23
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 151 -
yakın bir dost olur.” 749
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 750
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.” 751
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriçtir.” 752
Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiğini, en hayırlı ümmetin vasıflarının bu olduğunu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip câhillerden uzak durulması gerektiğini, müslümanların erkek ve kadın daima bu görevlerine devam edeceklerini, önceki toplumlarda bu görevi yaşamayanlara lânet edildiğini, gerçek ve doğruların Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkar ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kurtulduklarını, bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını, kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle, diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu, cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını, küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip itaat edeceğimizi, geminin alt katındakilerin su almak için üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa hepsinin birden boğulacaklarını, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, namaz kıldıkları sürece onlara savaş açılamayacağını, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit insanların topyekün helâk olacaklarını, yollarda oturmamak gerektiğini, oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan korumak gerektiğini, selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmek gerektiğini, haram kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, en kötü yöneticinin insanlara katı ve kaba davrananlar olduğunu, Allah ve Rasûlünün iyi dediklerini emretmek, kötü dediklerinden sakındırmanın bir vazife olduğunu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceğini, en faziletli cihadın zâlim hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu, İsrâil oğullarında dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde olduğunu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri bildirilir.
Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise bunda tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de tebliğ metoduna uygun olarak yapılmalı; kibarlık, hoş
749] 41/Fussılet, 33-34
750] 61/Saff, 2-3
751] 62/Cuma, 5
752] 103/Asr, 1-3
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır. Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu durum ve konum bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa bunu dili ile söyleyerek yapmalı, büyük fitnelere sebep olmamalıdır. Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle tebliğ ve ikaz zaman ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına karşı, bu konuda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir gereklilikdir.
“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” 753
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.” 754
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli sözü, hakkı haykırmaktır.” 755
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur? diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 756
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 757
Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler, fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an ve hadislerden en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş
753] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
754] İbn Mâce, Fiten 12
755] Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
756] Nesâî, Bey’at 37
757] Buhârî, Şirket 6
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 153 -
gibi gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince bunlara engel olunmalıdır.
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 758
“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler: Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Madem ki vazgeçemiyorsunuz, mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?” diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak, İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular. 759
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 760
“Size ma’rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz.” 761
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”762 Bu âyeti okuduktan sonra peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 763
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam
758] Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
759] Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
760] Tirmizi, Fiten 9
761] Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
762] 5/Mâide, 78-81
763] Ebû Dâvud, Melâhim 17
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 764
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz siz şu âyeti okuyor (fakat, yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”765 Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazaba uğratması pek yakındır.” 766
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 767
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz.” 768
“Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” 769
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 770
“Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 771
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
764] Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
765] 5/Mâide, 105
766] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
767] Müsned-i Ahmed, III/120, 231, 239
768] Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
769] Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
770] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
771] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 155 -
kurtulamaz…” 772
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 773
“Din nasihattir.” Ashâb sordu: ‘Kim için nasihattir ya Rasûlallah?’ “Allah için, Kitab’ı ve Rasûlü için, müslüman devlet adamları ve bütün müslümanlar için.”774 (Nasihat, öğüt vermek yanında, ihlâslı/samimi olmak anlamına da gelir; burada ikinci anlamdadır.)
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.” 775
“Bir hayırlı işe delâlet eden (vesile olan) kimse için, o hayırlı işi işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.” 776
“Kim bir hayra ve iyiliğe klavuzluk ederse ona hayrı işleyenin sevabı kadar sevap vardır.” 777
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 778
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” 779
Ebu’l-Abbas Sehl İbn-i Sa’d es-Saidî (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Hayber gazvesi gününde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bu sancağı yarın öyle bir kimseye vereceğim ki Allah, onun eliyle Hayberi fetheder. Hem o kimse Allah’ı ve Rasûlünü sever, Allah ve peygamberi de onu sever.” Bunun üzerine insanlar sancak kime verilecek diye geceyi konuşarak geçirdiler. Sabah olunca sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna koştular. Peygamber efendimiz: “Ali İbn-i Ebû Talib nerede? Diye sordu. Sahabiler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, o gözlerinden rahatsız’ dediler. Bunun üzerine peygamberimiz: “Ona haber götürecek birini gönderiniz” buyurdular. Ali derhal getirildi. Rasûlullah (s.a.s.) onun gözlerini tükrüğüyle tedâvi edip kendisine duâ etti, hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım?’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Yavaş ve sâkin olarak onların yanına var, onları İslâm’a çağır. Uymaları gereken Allah’tan gelen yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır”
772] Müslim, İmâre 63
773] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
774] Müslim, İman 95; Buhârî, İman 42, Ahkâm 43; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud, Edeb 59
775] Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
776] Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
777] Müslim, İmâre 133
778] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
779] Müslim, Zekât 69
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
buyurdu. 780
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” 781
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 782
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.) 783
“Allah güzeldir, güzelliği sever.” 784
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 785
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 786
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 787
“Kim bana iki bacağı arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 788
“Halkın seviyesine ininiz.” 789
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 790
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu. 791
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 792
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”793 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 794
780] Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe 9, Müslim; Fezâilü’s-Sahâbe 34
781] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
782] Buhâri, İlim 11; Müslim, Cihad 5, 6
783] Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
784] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
785] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
786] Buhârî, Edeb 44
787] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
788] et-Tâc, 5/183
789] Ebû Dâvûd, Edeb 20
790] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
791] Tefsir-i Kebir, II/482
792] Tefsir-i Kebir, II/482
793] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
794] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 157 -
Cerir İbn-i Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’a (s.a.s.) namazı her an devam ve duyarlılık üzere kılacağıma, zekâtı hakkıyla vereceğime ve tüm müslümanlara her zaman nasihatte bulunacağıma dair anlaşıp siyasî otoritesini kabul edip bey’at etmiştim/elini sıkmıştım. 795
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olamaz.” 796
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.) siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 797
Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden sabırla hareket etmek.” ?
“Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder. Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun olur.” 798
“Allah, kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar, onlar hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılan başka işlerde vermediği sevâbı, kolaylık gösterilerek yapılan işlere verir.” 799
“Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa, o, işi güzelleştirir. Kolaylık ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu çirkinleştirir.” 800
“Yarım hurmayla da olsa (onu sadaka vererek) kendinizi cehennemden koruyunuz. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle. Güzel söz sadakadır.” 801
“Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kimse bütün hayırlardan mahrum kalmış olur.” 802
“Namazı uzatmak hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa kesiniz.” 803
“Bir adam müslüman kardeşine; “ey kâfir” derse bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylendiği gibi ise bu söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” 804
795] Buhârî, İman 42; Müslim, İman 97
796] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
797] Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
798] Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
799] Müslim, Birr 77
800] Müslim, Birr 78
801] Buhârî, Edeb 34; Müslim, Zekât 66
802] Müslim, Birr 74
803] Müslim, Cuma 47
804] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman 111
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim bir adamı ‘ey kâfir veya ‘ey Allah’ın düşmanı’ diye çağırırsa ve o kimsede denildiği gibi değilse bu söz söyleyenin kendisine döner.” 805
Bu iki hadis-i şerif müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve bunun büyük bir günah olduğunu bildirir. Câhillik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı müslümanlar tarihin her döneminde varolagelmiştir.
Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu hassâsiyete riâyet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır. Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak durumu vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm âleminin durumu meydandadır. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına çağırmaları, küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
“Bir mü’min bir mü’min kimseyi kötülemez, lânetlemez, kötü söz söyleyip çirkin davranışlar ortaya koymaz.” 806
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı. 807
Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak için sözde ileri giden, her türlü farz ve nâfile ibâdetlerde başkalarına farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezâket ve kibarlık budalası durumuna düşenler, tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa itilmiş olur. Böylece İslâm cemaati içinde yalnızlığa itilmiş olmaktan daha büyük bir belâ da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne de geri kalarak, göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 808
Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar sergilemek münâfıklık alâmeti sayılır. Müslümanlar her halinde Allah’ın rızâsını kazanacak şekilde olmak durumundadır, başka gâye ve maksatlara ulaşmak için
805] Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112
806] Tirmizî, Birr 48
807] Müslim, İlim, 7
808] Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 159 -
Allah’ın rızâsını terk etmemelidir.
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan kimselerdir.” 809
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir.” 810
Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.) bize perşembe günleri va’z ederdi. Adamın biri ona: “Ey Abdurrahman, bize her gün va’z etmeni istiyoruz” deyince İbn Mes’ud: “Sizi usandırmamak için her gün va’z etmiyorum. Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) bize usanç gelir endişesiyle ara ara vaaz ettiği gibi ben de size vaazlarımı her gün değil de, böylece haftada bir gün yapıyorum.” 811
Tebliğ
Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma, nihâyete erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma, bildiri, beyanname, mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden “tef’îl” bâbında masdardır. Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ” kelimesi ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak onküsur yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı ise, insandır.
Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir. Bu gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir: “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”812 Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere de verilmiştir. 813
Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı herhangi bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine getirmişler ve sonucu Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen, sadece tebliğ yapmaktır.” 814
Allah’tan aldıkları mesajları, muhatabı olan insanlara tebliğ etmekle görevli olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar ve en güzel sabır
809] Tirmizi, Birr 71
810] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
811] Buhârî, İlim 11-12
812] 5/Mâide, 67
813] 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
814] 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35, 82; 24/Nûr, 54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın akrabanı uyar.”815 âyeti nâzil olunca, Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına yaptı. Daha sonra Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında toplandı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?” diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan duymadık” cevabını verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb hakaret ifâde eden sözler sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet sûresi nâzil oldu. 816
Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar ve dâvâlarında tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli olaylarla doludur. Bu şekilde sabırla davranarak tebliğde bulunmak, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna dâvet etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mümine İlâhî bir emridir: “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” 817
Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarını gözönünde bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhatabını sadece mantıkî ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmasıdır .Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi taleb etmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı bir dile sahip olmalı, tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla ve mantığa uygun fikirleri öne sürmeli ve muhatabını en güzel bir şekilde ikna etmeye çalışmalıdır. 818
Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük önem taşıyan tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar: “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı büyük cihâd et.” 819 Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava için bütün imkân ve kaynakları seferber etmek ve Allah’ın adını Yüceltmek için tebliğde bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ suretiyle cihadda bulunmak, düşmana karşı silahla cihadda bulunmaktan daha büyük ve daha üstündür. 820
Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayırım yapmadan, genç ihtiyar, kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdırlar. Ölüm döşeğinde olan insana bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman ettikten sonra vefât ederse, âhireti kurtarılmış olur. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.) onun
815] 26/Şuarâ, 214
816] Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
817] 16/Nahl, 125
818] el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XX, 138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
819] 25/Furkan, 52
820] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, Mısır 1955, II, 73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 161 -
yanına geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ-İlâhe İllallah’ de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil: “Yâ Ebâ Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) amcasına tebliğde bulunmaya devam etti. Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak Abdülmuttalib’in dini üzerinde olduğunu söyledi ve ‘Lâ İlâhe İllallah’ demekten çekindi. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe, senin için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a) şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerın yapacağı bir iş değildir.”821 Ebû Tâlib hakkında da: “(Ey Muhammed), Sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsizn/doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir.”822 âyeti nâzil oldu. 823
Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden ve onlara öfkelenmeden bu vazifelerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurgular: “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.”824 Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini elbette biliyordu. Ama yine ona tebliğin yapılmasını emretmiştir. Bunda çeşitli hikmetler vardır. İnanan insanların tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’uliyetten kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona bağlı olanların tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı insanlardan söz ederken, şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İçlerinden bir topluluk, “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğe bulunuyorsunuz?” dediler. Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı yüzünden, bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 825
Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur ve kendisine tebliğ yapılanın “ben bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını engeller.826 Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şöyle buyurmuştur: “Tebliğ vazifesini yerine getirme, herkese son nefesine varıncaya kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiç bir-hususta ümitsizliğe düşmek câiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, insanların tevbe ve takvasını arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve kader sırrı meydana gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar, bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sayede azabı hafifler. Her halde tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise, hiç bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete maruz kalmayan fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir. 827
821] 9/Tevbe, 113
822] 28/Kasas, 56
823] Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
824] 20/Tâhâ, 43, 44
825] 7/A’râf, 164
826] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
827] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini tebliğ ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım mı?” diye sormuş. Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım, sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma şâhid ol!..” diyerek, bu kutsal vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır. 828
Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakk’ı tebliğdir. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Müminlerin bu husustaki görevlerini yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin manası, birbirimize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinde kula kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün tebliğ metodu bu doğrultuda geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ, belli bir sınıfın değil, inanan bütün insanların vazifesidir. İslâm’da sınıf ayırımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve kültür seviyesine göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya çalışmak mecburiyetindedir.
Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet” ve “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve onunla iç içe olan konulardır.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin bâtıl ve faydasız olduğunu haber vermiştir.829 Buna göre tebliğ de, Allah rızâsı için yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya manevî menfaat niyeti ile yapılan tebliğin hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği dinlemenin gerektiğini açıklamıştır. 830
Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen ve bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren bir toplum, mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek üzere indirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gererek, gerektiği gibi bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı için ve hakkıyla yerine getirmesi gerekir. 831
‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri olarak sık sık kullanılmaktadır. Bir çoğunun reşid olma yaşına ulaşması ‘büluğ’ çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.832 Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma, kişinin kendi işini kendi görebileceği yaşa varma zamanıdır. Peygamber için kullanıldığı zaman onların kırk yaşına ulaşmaları kast edilir. 833
Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,834 zaman olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,835 yaşlanma, ömrün sonuna gelme mânâsında,836 belli bir amaca ulaşma,837 bir şeyin bir yere, bir duruma
828] Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
829] Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
830] 36/Yâsin, 21
831] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
832] 12/Yusuf, 22; 24/Nûr, 59; 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
833] 46/Ahkaf, 15
834] 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
835] 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
836] 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
837] 18/Kehf, 61
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 163 -
ulaşması anlamında838 kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen ‘beliğ’ kelimesi, en açık en etkileyici, maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir. 839
‘Belâğat’ güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun söz söyleme sanatı demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle çok şey anlatma) ve belâğat sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri olmayan bir mûcizedir.
Tebliğ’ Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belağ’ ise ulaştırma, ulaştırı demektir. Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belağ’ ise masdar olarak geçmektedir. Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır. Bütün nebiler bu faâliyette bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi çevrelerindeki insanlara aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin muhatabı, tebliğ ulaştırılması gerekenler insanlardır.
‘Tebliğ’ görevi aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır. Onlar, Allah’tan aldıkları vahyi, hiç bir ilave yapmadan, hiç bir şey çıkarmadan, en güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle diyor: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.” 840
Peygamberlerin Tebliğ Görevi: Aynı görev diğer peygamberlere de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine diyor ki: “Size Rabbimin risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.”841 Aynı ifadeyi Hz. Hûd (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.842 Bütün peygamberler bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. 843
‘Tebliğ’ ile görevli bütün nebiler, kendileri en güzel örnek olmak üzere, her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine; insanların yüz çevirmelerine, kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyetin ve baskının her çeşidini denemelerine rağmen; bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faâliyetlerinde yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve baskılarına aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorba kişi ve sistemlerine karşı çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel ve uygun metodu kullanarak, Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara, sıkıntılara, eziyetlere dayandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile verdiler. Sözleriyle ve ahlâklarıyla insanlara ‘hidayet’ yolunu gösterdiler. Onları şirkin ve isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
Bütün zor şartlara rağmen ‘tebliğ’ görevini sürdüren peygamberlerin görevi yalnızca vahyi, ilâhi mesajı insanlara ulaştırmaktı. Onlar, metodun en güzelini ve etkilisini, davranışın en mükemmelini, takvanın en Yücesini göstererek, insanlara Allah’ın mesajını ulaştırdılar. Onların görevi sadece bu idi. Bundan ötesi onların
838] 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
839] 4/Nisâ, 63
840] 5/Mâide, 67
841] 7/A’râf, 62
842] 7/A’raf,/68, 79, 93
843] 33/Ahzâb, 39
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumluluk alanına girmiyordu. Yani onlar, tebliğ ettikleri şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildi. Onlar insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi (844). Şu âyet bunu daha net bir şekilde ifade etmektedir: “Artık sen öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa; İşte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”845
Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlayıp-öğüt vermelerine, uyarıp-korkutmalarına rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman etmezlerse, peygamberlere düşen apaçık bir belağ’dır (tebliğdir). Kur’an bu gerçeği sık sık vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah kullarını hakkıyla görendir.”846
Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara ‘rahmet’ olarak gönderilen ilâhi vahy, yine rahmet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık, hoşgörü, fedâkârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı. Elçiler bu noktada kimseye baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar. Zaten böyle bir şey tebliğ faâliyetine terstir. Ancak, onların tebliğine engel olunursa o zaman da nebiler Allah’ın izniyle o engel olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada inkârcıların baskılarına boyun eğmek yoktur.847 Şunu da hatırlatmak gerekir ki, peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir. Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara karışmazlar. Ancak inkârcılar tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara zarar vermeye kalkışırlarsa peygamberler onlarla cihad ederler. Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle beraber bir İslâm ümmeti (toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği hükümlerle yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
Tebliğ vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev öncelikli olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun bir metodla, amaca en uygun bir yolla yaparlar. Hatta en katı yürekli, zâlim ve zorba, hidayete gelme ihtimali olmayanlara bile tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir, Kur’an bu konuda güzel bir örnek veriyor: “İkiniz (Mûsâ ve Harun) firavuna gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür ya da içi titrer korkar.” 848
Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi bakımından yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden görevini yapmış, tebliğ edilenin de bir mazereti, bahanesi kalmamış olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr insanların tevbe etmelerini, iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece güzeldir. Hz. Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faâliyetlerini anlamayanlara verilen cevap bunu açıklamaktadır: “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye, dediler.” 849
Tebliğ Görevi ve Tebliğ Metodu: Tebliğ faâliyetinin nasıl yapılacağı
844] 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
845] 88/Ğâşiye, 21-24
846] 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
847] 25/Furkan, 52
848] 20/Tâhâ, 43-44
849] 7/A’râf, 164
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 165 -
konusunda peygamberler en güzel örnektir. Kur’an peygamberimize bunun nasıl yapılacağını özlü bir şekilde haber veriyor: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”850
Dâvet ile tebliğ hemen hemen aynı şeylerdir. Birisi dâveti, çağırmayı ifade eder, diğeri ise vahyi ulaştırmayı, duyurmayı anlatır. Hikmetle tebliğ, dikkatli olmak, karşıdaki kişinin durumuna göre hareket etmek, en güzel bir tavrı takınmak, ısındırıcı olmak, etkileyici bir metod kullanmak demektir. Güzel öğüt vahyin müjdeleri ve uyarıları ile olur. Öğüt yalnızca sözle değil, fiil ve davranışlarla da yerine getirilir. Davranışların bazen sözden daha etkileyici olduğu açıktır.
En güzel mücadele, tebliğ yönteminin en güzel, en mantıklı, en inandırıcı, en çekici ve en ikna edici olmasını anlattığı gibi, tebliğe engel olucu unsurlarla en gü\zel mücadeleyi de göstermektedir. Tebliğci, vahyin mesajını herkese ulaştırma uğruna en güzel araçları, en uygun bir biçimde kullanacak ve insanların İlâhî vahiyle tanışmalarını sağlayacaktır. Bu metodu bütün peygamberler uyguladığı gibi, dinin tebliğcisi her mü’min de uygulamalıdır. Unutulmamalıdır ki, her mü’min İslâm’ı yaşamaktan sorumlu olduğu gibi, İslâm’ı temsil etmekten de sorumludur. Onun güzel ve takva hayatı Din’e bir dâvet gibi olmalıdır.
Bütün ibâdetler Allah rızâsı için olduğu gibi, tebliğ ve dâvet faâliyeti de Allah rızâsı için olmalıdır.851 İslâmî tebliğin hedefi toprak kazanmak, dünyalık kazançlara ulaşmak, ya da birtakım makamlara ve saltanatlara ulaşmak değildir. Onun gayesi geçici dünya hayatını lezzetini elde etmek olamaz. Tebliğ’in amacı insanların yüreklerini fethetmektir. Yürekleri hakka, hidayete ve İslâm’ın aydınlığına (Kur’an’ın nuruna) açmaktır. Gönülleri sahte sevgilerin, aldatıcı tutkuların, oyalayıcı heveslerin işgalinden kurtarmaya kapı açmaktır. Yüreklerin kirini, pasını, ağır ve lüzumsuz yüklerini yıkamaktır. Kalpleri fıtratla buluşturmak, onları gerçek sevgiye ve gerçek sevgiliye bağlanmaya dâvettir. Yüreklerin fethi, gönüllerin İslâm’a açılması toprakların ve coğrafyaların fethinden çok önemlidir. Çünkü gönüllerin İslâm nuruna kavuşması mekânların da bu nurla tanışması demektir.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “İnsanları dine dâvet edin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.” 852
Sanat ve Tebliğ
Sanat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır. “Ballar balını buldum. Kovanım
850] 16/Nahl, 125
851] 36/Yâsin, 21
852] Müslim, Cihad 3, Hadis no: 1733; Buhârî, Meğâzî 60, İcâre 8; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 679-683
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yağma olsun!” demektir. Yani tebliğdir.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır. Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ edebildiği oranda makbul diğer sanatlar. Ve diğerleri...
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif’in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
“Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.”853 Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbın yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir. Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi bâtılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, bâtılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım” diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık! 854
Dâvet; Hakka Çağrı
‘Da’vet’ kelimesi ‘deave’ fiilinden gelen bir masdar olup sözlükte; çağırmak,
853] 16/Nahl, 125
854] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 89-91
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 167 -
seslenmek, nida etmek, duâ ya da bedduâ etmek, adlandırmak demektir. İsim olarak ‘dâvet’, çağrı, nidâ, da’vâ, verilen söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir.
Kur’an-ı Kerim bu fiili, yardım ve mağfiret dilemek, ibâdet etmek, duâ ve niyazda bulunmak, yalvarmak, yardım istemek, bir işe teşvik etmek gibi manalarda kullanmaktadır. Kulun Allah’a yakarışı söz konusu olunca buna ‘duâ ve niyaz’, Allah’ın insanı bazı şeylere çağrısı söz konusu olursa buna da ‘dâvet’ denilir. Aynı kökten gelen ‘duâ’ kulun Allah’a yakarışı, af, mağfiret ve yardım dilemesidir. Bu bir ibâdettir ve gücü sınırlı bir varlığın sonsuz güç sahibi Yaratıcıdan yardım isteğidir, O’na kulluk edebi içerisinde bir nidâ’da bulunmasıdır.
‘Duâ ve dâvet’ elbette aynı kökten gelen ‘da’va ve iddia’dan farklıdır. ‘Da’va’; çağrı, temenni, istek ve savunulan görüş demektir ki bir hukuk terimi olarak, bir kimsenin hakim huzurunda bir başkasından hakkını istemesidir. ‘Iddia’ ise, ısrarlı bir istek, kendi görüşünün haklı olduğuna bir çağrı, bir dâvettir. Dâvet, da’vâ, iddiâ, müddeî (iddia eden), istidâ (çağrı kağıdı-dilekçe) Türkçe’de aynı anlamlarda kullanılmaktadır. ‘Dâvet’ sözlük anlamı yönünden herhangi bir çağrıyı, seslenmeyi ifade eder.
İslâmî kavram olarak ‘dâvet’; İslâm’a, Allah’a çağrıyı ve İslâm’ı insanlara anlatarak benimsetmeyi ve uygulanmasını sağlamayı ifade eder. Bu anlamda ‘dâvet’, insanları Hakka, hidayete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrı yanında Allah’a yakarıştır.855 İslâmî dâvetin alanı bütün insanlardır. İslâm’ın ilgi alanına giren bütün din ve dünya işlerinde ‘dâvet’ geçerlidir. İslâm’a teslim olmuş müslümanlara ‘dâvet’ götürülebileceği gibi, ikili oynayan münâfıklara, inkâr eden küfür ehline, hiç bir şeyden haberi olmayan sıradan insanlara da götürülebilir.
Kur’an’ın dâveti bu açıdan çok açıktır ve bütün insanlara yöneliktir. Çünkü Kur’an’ın dâvet ettiği hidâyet, yani en doğru yol her insan için gereklidir. Dâvet; iman etmeye, imanı yaşamaya, günâhlardan kaçınmaya ve iyi davranışlara yönelik olabilir. Dâvet, bir açıdan nasihat, bir açıdan irşad, bir açıdan da ma’rufu emretmek, münkerden sakındırmaktır. İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı anlamına gelen dâveti Kur’an birkaç formda kullanmaktadır. Bunlardan, İslâm’a dâvet,856 Allah yoluna dâvet,857 hayra dâvet,858 iman etmeye dâvet,859 Allah’ın kitabına dâvet,860 kurtuluşa dâvet,861 hayat veren şeye dâvet862 gibi örnekleri görmekteyiz.
Buradan hareketle dâvetin, İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlama hedefi olduğunu, dolaysıyla müslüman, gayri müslim herkese yönelik olabileceğini söyleyebiliriz. Tebliğ, irşâd, vaaz, nasihat, emr-i bi’l ma’rûf, nehy-i ani’l münker, inzâr (korkutma-sakındırma), tebşîr (müjdeleme) gibi terimler sözlük anlamları farklı olsa da faâliyet alanları ve amaçları yönünden bazen
855] 2/Bakara, 186; 10/Yûnus, 89
856] 61/Saff, 7
857] 16/Nahl, 125
858] 3/Âl-i İmrân, 104
859] 57/Hadîd, 8
860] 3/Âl-i İmrân, 23
861] 40/Mü’min, 41
862] 8/Enfâl, 8
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aynı, bazen yakın anlamlarda kullanılır.
Dâvetin Alanı: İslâmî dâvet şüphesiz ki kişilere, gruplara (mezheplere ve hiziplere) veya din adına sonradan ortaya çıkmış şeylere değil, Allah rızâsı için O’na ve O’nun âyetlerine bir çağrıdır. Iyinin, güzelin, adâletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin kaynağı İslâm’dır. Kur’an, insanları Allah’a ve bu değerlere dâvet edip, kendisi de salih amel işleyen kimseleri doğru sözlüler (sadıklar) olarak niteliyor. 863
Bu şekilde dâvet edenlerin başında da Allah’ın elçileri gelir. Onlar insanları Allah’a ve O’na kulluğa çağırırlar. Onların çağrısı insanlara hayat veren şeyleredir.864 Kur’an Peygamberimize ‘beşîr, mübeşşir (müjdeleyici)’ ve ‘nezîr (uyarıcı ve korkutucu)’ dediği gibi ‘dâiyellah- Allah’a dâvet edici’ de demektedir. 865
Peygamberler, insanları ‘kurtuluşa’ dâvet ederler, küfre düşen sapmışlar ise onları, hatta kendilerine elçi olarak gelen peygamberleri bile ateşe (nâr’a) çağırırlar.866 İnsanlardan bazıları da kendilerini ‘kurtuluşa’ çağıran elçilere karşı alaylı bir tavır takınmalarının yanında, Hakk’tan gelen çağrıyı duymamak için kulaklarını kapatırlar, elbiselerini başlarına dolarlar. Şüphesiz bu hareket aklını iyi kullanan kişilerin yapacağı şey değildir.867 Allah’a şirk koşanlar, ya da inkâra sapanlar kendi yollarının doğru olduğunu, kendi inançlarının sağlam olduğunu düşünürler ve insanları kendi bâtıl dinlerine çağırırlar, o bâtıl dinlerin propagandasını yaparlar. Onların bu dâveti sapıklığa çağrıdan başka bir şey değildir.868 Hâlbuki Allah (c.c.) insanları ‘selâm yurduna’ çağırmaktadır. Selâm yurduna gidebilmenin yolu da yine ‘selâm’ dini olan İslâm’a teslim olmaktır.
Şeytan, gerçekten insanoğlunun en büyük düşmanıdır. O, kendine uyanları mutluluğa, huzura ve iyi olan şeylere değil; çılgınca yanan bir ateşin halkından olmaya çağırır.869 Haddi aşarak büyüklük taslayan ve dalâlete düşen nice küfür öncüleri tıpkı firavun gibi insanları ateşe (nâr’a) dâvet ederler. Bu gibi sapık liderlere uyup onların peşinden gidenler, ya da onların uydurduğu bâtıl dinlere göre yaşayanlar, ateşden başka bir şey kazanmazlar.870 Hakka, doğruya, güzele, iyiye, mutluluğa, huzura, selâm yurduna, fıtrata, insanlığa dâvet eden Hz. Muhammed’in (s.a.s.) çağrısı bütün insanları kapsar. O, son peygamber olduğu için kendinden sonra gelen bütün insanlara gönderilmiştir.871 Allah (c.c.) katında tek geçerli din de Hz. Muhammed’in insanlara tebliğ ettiği İslâm’dır.872 Hz. Muhammed (s.a.s.) diğer elçiler gibi, insanlar üzerinde bir zorba,873 bir bekçi (koruyucu)874 onların yaptıklarından sorumlu bir vekil 875 değildir. O’nun görevi,
863] 41/Fussılet, 33
864] 8/Enfâl, 24
865] 48/Fetih, 8; 25/Furkan, 56; 33/Ahzâb, 45-46; 46/Ahkaf, 31
866] 40/Mü’min, 41-42
867] 71/Nûh, 7-8
868] 13/Ra’d, 14
869] 35/Fâtır, 6
870] 28/Kasas, 41-42
871] 34/Sebe’, 28; 7/A’râf, 158
872] 3/Âl-i İmrân, 19
873] 88/Ğâşiye, 22
874] 4/Nisâ, 80; 42/Şûrâ, 48
875] 6/En’âm, 66, 107; 39/Zümer, 4 vd
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 169 -
kendisine indirilen vahy’i insanlara tebliğ etmek, onları irşad etmek ve onları Hakk’a dâvet etmektir. 876
Allah’ın elçileri insanları Hakk dine dâvet ederler, onlara bir baskı uygulamazlar, zorlama yapmazlar. Ancak onlar, kendilerine uyanları irşad ederler, onları Allah’ın hükümleriyle yönetirler, onlara yol göstermeye ve örnek olmaya devam ederler.
Dâvetin Metodu: Peygamberler işte bu örnekliği ve Hak dâveti en güzel şekilde yaparlar. Kur’an, dâvetin nasıl olacağını, dâvet metodunu, kısaca Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlara şu güzel ifadelerle bildirmiştir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et …”877 Son derece tutarlı, akla uygun, inandırıcı, mantıklı ve sistemli bir şekilde dâvet metodu izleyen Allah’ın Rasûlü dâvetinde başarılı olmuştur. Emin (güvenilir) bir kişiliğe ve Yüce bir ahlâka sahip olan Peygamber (sav), samimi bir şekilde, söylediklerini yaşayarak insanları Hakk’a çağırmıştir. O, hitap ettiği insanları iyi tanıyordu ve onlara kendi durumlarına göre davranıyordu. Karşısındakine değer veriyor, konuşurken onların özelliklerini göz önünde bulunduruyordu. Insanlara af, hoşgörü, yumuşak huyluluk (hilm), tatlı dil ile yaklaşıyor; onlara tepeden bakmıyor, kin ve intikam duygusu taşımıyor, zorbalığa başvurmuyor, şefkat ve merhamet gösteriyor.
Kur’an, dâvetin bir gereği olmak üzere Peygambere şöyle sesleniyor: “Allah’ın bir bağışı sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi.” 878 İslâm’ın fitrat dini olması, getirdiği ilkelerin kolay, kapsayıcı, iyi olan her şeyi öngörmesi, kötülüklere karşı olması, Kur’anın, Yüce ve etkileyici üslûbu (ifade tarzı) ve verdiği ümitler, Peygamberin dâvetini kolaylaştırmıştır. O, sosyal ilişkilerden faydalanmış, kabileleri, panayırları, pazar yerlerini ziyaret etmiş, toplumun önde gelenlerine özel ilgi göstermiş, çağrısını duyurmak için çeşitli toplantılar düzenlemiş, hatta bazı evliliklerinde bile dâvet amacı gözetmiştir. Şüphesiz O’nun dâveti, Allah’ın ona yüklediği elçilik görevi idi. O’nun bu dâveti, kesinlikle çıkar için dünyalık bir hedef, ya da üstünlük sağlama amacı olamazdı.
İslâm’a, Hakka, hidâyete ve güzelliklere dâvet işi, yanlızca peygambere ait bir görev değildir. İman edenler, güçleri nisbetinde bu dâvet işine katılırlar. Zaten müslüman kendi dinin temsilcisidir. O hem İslâm’ı yaşamaktan, hem de onu başkalarına en güzel bir şekilde ulaştırmaktan sorumludur. Çünkü İslâm, müslümanların ya da inanan bazı gurupların hakimiyetlerinin, başkaları üzerinde otorite kurmalarının aracı değil; huzur ve mutluluğun, gerçek barışın ve adâletin, kurtuluş ve insanca yaşamanın İlâhî reçetesidir. Bu güzelliği ve saadeti bütün insanlarla paylaşmak ayrıca bir güzelliktir.
Allah (c.c.) dâvet işini bütün mü’minlere yüklüyor: “Sizden, hayra dâvet eden, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir cemaat bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”879 İslâm ümmeti, insanlar arasından çıkartılmış en hayırlı topluluktur. Çünkü onlar Allah’a hakkıyla iman eder, ma’ruf emreder, münkerden
876] 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48 vd
877] 16/Nahl, 125
878] 3/Âl-i İmrân, 153
879] 3/Âl-i İmrân, 104
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırırlar. 880
Müslümanlar bu dâveti öncelikli olarak basiret’ anlayışı ile yapmalılar. (Bakınız: Basiret) Kur’an’ın dâveti kör, bilinmeyen, karışık, anlaşılmaz şeylere değil; açık, anlaşılır, faydalı ve doğru şeyleredir. Bu çağrıyı yapan Peygamber ve mü’minler de kalp gözü açık, yani Hakk’ı idrak eden, ne yaptığını bilen, ihlâslı, ileri görüşlü ve iyi niyetli kimselerdir. Kur’an şöyle diyor: “De ki: ‘Bu, benim yolumdur. Ben bir basiret üzere Allah’a dâvet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.” ?
Dâvetin etkili olabilmesi için, Peygamberin kullandığı metodlara baş vurmak gerekir. O, Kur’an’ın emrine uyarak insanları en güzel yollarla Allah’a dâvet etmiştir. Dikkat çekici bir nokta da şurasıdır: Peygamberimiz, insanları kendine, kendi otoritesine, sistemine, pozisyonuna değil; Allah’a ve O’na hakkıyla teslim olmaya çağırmıştır.
Kur’an, dâvet konusunda üç önemli prensibi hatırlatıyor. Bunlar: Hikmet, güzel öğüt ve en güzel bir sekilde mücadele. İslâm’a dâvet eden, boş çekişmelerden ve münakaşalardan uzak durur. Hele din konusunda kimseyle çekişmeye girmez. Sürekli bir biçimde Hakk’ı hatırlatır, Allah’a çağırır, O’nun dinini yaşamanın güzelliklerini anlatır. Karanlığı kötüleme yerine sürekli aydınlığı (nur’u) sunar. Kur’an Peygamberimize şöyle diyor: “Biz her ümmete bir ibâdet tarzı (mensek) kıldık, onlar bu tarz üzere ibâdet etmektedir. Öyleyse, (din) işinde seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir hidâyet üzerindesin.”881 Dâvetçi, dâvet ettiği şeyi öncelikli olarak kendisi yaşar, yaşayışıyla örnek olur. Tıpkı Hz. Peygamber gibi anlattıklarının en doğru olduğunu hayatıyla ortaya koyar. İnsanlar çoğu zaman dâvet edilen şeyi dâvetçinin şahsıyla özleştirirler. Bu nedenle dâvetçinin yaşayışı İslâm üzere olmalıdır. İnsanlar, bir gruba, bir hizbe ve onun prensiplerine, bir kişiye bağlanmaya değil, Allah’a, O’na ibâdet etmeye, İslâm’ı yaşamaya çağrılmalı. Peygamberimizin dâveti, bu çalışmaya hazırlık safhasından başlamış, kadrolaşma, kitleleşme ve devletleşme aşamalarından geçerek, İslâmi toplum modeliyle başarıya ulaşmıştır.
Günümüzün dâvetçisi hem mü’minleri, hem de inkârcıları İslâm’a, onun güzelliklerine dâvet etmeli. Çalışmasında başarılı olabilmesi için en güzel medodu kullanmalı. Plânlı, programlı ve ihlâslı çalışmalı. Günümüzün bütün meşrû dâvet araçlarından faydalanmalı. Medya ve eğitim araçları gibi şeyler gerçekten dâvet için son derece elverişlidir.
Tekrar hatırlatalım ki dâvet işi bir cemaatin değil, bütün müslümanların görevidir. Bu iş tek başına yapılabildiği gibi, cemaat halinde de yapılabilir. Modernizm ile dalâleti en yoğun bir biçimde yaşayan günümüzün insanına İslâm’ın diriltici soluğu dâvet yoluyla ulaştırılabilir. 882
Da’vet; İslâm dininin esaslarını anlatarak insanların onu benimsemelerini ve dinin koyduğu esaslara göre yaşamalarını sağlama çabasına denir. Lügatte da’vet kelimesi, De’ave fiilinden masdar olup çağırmak, nidâ etmek, sevketmek, duâ veya bedduâda bulunmak; birisini yemek ve ziyafete çağırmak manalarına
880] 3/Âl-i İmrân, 110
881] 22/Hacc, 67
882] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 131-136
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 171 -
gelmektedir. Bir isim olarak da kullanılan dâvet lâfzı, lügat itibârıyla herhangi bir çağrıya işaret eder. İslâm ıstılahında ise dâvet tâbiri ile, sadece İslâm’a yapılan çağrı kasdedilmektedir.
İslâm’a dâvet, İslâm’ın ele aldığı bütün konularda geçerlidir. Dünya işlerinde de, âhiret işlerinde de İslâm’ın getirdiği esasların tüm beşeriyete intikal ettirilmesi, dâvetin kapsamına girmektedir. Bu bakımdan İslâm dâvetinin geniş bir tatbikat alanı ve geniş bir muhatap kitlesi vardır. Dâvetin yapılacağı bu kitle, sadece müslüman olmayan kimselerden ibaret değildir. Kâfirlerin yanısıra, münâfıklar ve müslümanlar da kendilerine İslâm dâvetinin sunulacağı muhatap zümreyi oluştururlar; yani kısa ifadesiyle tüm bir beşeriyet, dâvet faâliyeti ile karşı karşıyadır. Her ne kadar bazı araştırıcılar dâvet kelimesinden, sadece müslüman olmayanları müslüman olmaya çağırma işini anlamakta ve o şahsın zâhiren müslüman olması veya “müslüman oldum” demesi ile dâvet faâliyetinin tamam olduğunu zannetmekte; müslüman olan kişiye İslâm’ın anlatılması işini, tebliğ, vaaz, irşâd gibi kelimelerle karşılamakta iseler de, bu ayrım doğru değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de dâvet, tebliğ, inzâr, va’z, nasihat, emr bi’l ma’rûf (iyiliği emretmek), nehy ani’l-münker (kötülükten sakındırmak) gibi tâbirler birbiri yerine kullanılmıştır. Meselâ: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.”883 âyetinde Hz. Peygamber’den yapması. istenen tebliğ, hem müslümanlara, hem de gayr-i müslimlere Kur’ân hakikatlarının anlatılmasıdır, yâni dâvettir. “Rabbinin yoluna dâvet et.”884 âyetinde dâvetin kimlere yönelik olarak yapılacağı açıkça zikredilmemiştir. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm, tek bir zümreyi hidayete çağırmak için değil, bütün insanları saâdete erdirmek üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu sebeple bu âyette geçen dâvet faâliyetinin kapsamına bütün bir beşeriyet girecektir.
Kur’ân’da olduğu gibi hadîs-i şeriflerde de dâvet lâfzı ile sadece gayr-i müslimlerin İslâm’a çağrılması, tebliğ lâfzı ile de müslümanlara İslâm’ın anlatılması kasdedilmemiş, aksine dâvet ve tebliğ kelimeleri, hem müslümanlara, hem de müslüman olmayanlara İslâm’ın aksettirilmesi manasında geçmiştir. Meselâ: “Kim, bir hidâyete dâvette bulunursa, o hidâyete uyanların nâil olduğu ecrin tamamına, çağıran da erişir.”885 hadisini ele alalım. Hidayet, gerek müslümanların, gerek gayr-i müslimlerin muhtaç oldukları bir unsurdur. Öyle olunca hidayete müslümanlar da, gayr-i müslimlerde çağrılabilir ve çağrılmalıdır da. Hadiste bu iki sınıftan sadece birisinin zikredilmemesi, her iki sınıfın da dâvet kapsamına girdiğine işaret etmektedir.
Dâvet faâliyeti, müslümanların kaçınılmaz görev ve sorumluluklarından birini oluşturmaktadır. Gücü, bilgisi ve bulunduğu konum nispetinde ayrı ayrı her müslüman, üzerine düşeni kadarıyla dâvet vazifesini yerine getirmekten mesûldür. Kur’ân âyetlerinde tebliğ, müslümanların temel vasıflarından birisi olarak yer alır. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz: iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.”886 Bu görevin mutlak gerekliliği, şu âyette kullanılan emir kipinden, açık bir şekilde anlaşılmaktadır: “Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki (onlar herkesi) hayra dâvet etsin, iyiliği emredip kötülükten
883] 5/Mâide, 67
884] 16/Nahl, 125
885] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlim 15
886] 3/Âl-i İmrân, 110
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırsın.”887 Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de: “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu, imanın en zayıfıdır.”888 buyurarak dâvet görevinin imanla ilişkili bir husus olduğunu belirtmiştir. İslâm’a dâvetin önem ve gerekliliğini açıkça ortaya koyan bir başka husus da, âyetler ve hadislerde bu görevi terkedenlerin acı âkıbet ve cezalarının belirtilmiş olmasıdır. Allah’ın âyetlerini ve doğruyu tebliğ etmeyenler, Allah’ın ve lânet etme şanına erenlerin lânetine uğrarlar: “İndirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -Biz, kitapta insanlara onu pek açık bir sûrette bildirdikten sonra- gizleyenler (yok mu?) İşte onlar (ın hâli) onlara hem Allah lânet eder ve hem lânet etmek şânından olanlar lânet eder.”889 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “İsrâiloğulları arasında zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri, diğerini bir günah işlerken görür ve önce o işten sakındırırdı. Fakat ertesi günü, o adamla oturup kalkabilmek, yiyip içebilmek (menfaat sağlamak) için gördüğü kötülükten sakındırmazdı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onları birbirine düşürdü ve haklarında: İsrâiloğulları’ndan olup da küfredenlere Dâvûd’un da, Meryem oğlu İsa’nın da diliyle lânet olunmuştur. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi. Onlar, işledikleri herhangi bir fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta devam ettikleri (o hâl) ne kötü idi!890 âyetlerini indirdi. Evet, siz de, ya zâlime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz; ya da bu durum sizin başınıza da gelir.” 891
Dâvet faâliyetinin müspet netice vermesi için, bu işin plânlı, programlı, metodlu ve muntazam bir şekilde yapılmasının gerekli olduğu, gayet açıktır. Dâvetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve metodlara başvurmak zorundadır. Şayet metod, hatalı ve uzaklaştırıcı ise sadece dâvânın Yüceliği yetmez. Bu bakımdan dâvette metod, dâvetin bir parçası sayılmalıdır. Esasen bizzat Cenâb-ı Hak da dâvet faâliyetinin metodik yürütülmesini emretmiştir. Şu âyet-i kerimelerde dâvette metodun yerini açıkça görmekteyiz: “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap.”892; “Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metod) hangisi ise onunla mücadele ediniz. “893; “De ki (Habîbim:) İşte bu, benim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a (körü körüne değil) bir basîret üzere dâvet ediyorum. Ben de, bana tâbî olanlar da (böyleyiz).” 894
İslâm dâvetinin ilk tatbikçisi ve rehberi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yaşayışı, davranışı ve sözleriyle dâvet faâliyetinde metodun önemini vurgulamış, bu konuda en güzel ve en geçerli örnekleri vermiştir. Çevreye dâvet için görevli olarak gönderdiği ashâbına: “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”895 “Halkın seviyesine ininiz.”896 gibi tavsiyelerde bulunarak uygulanacak bazı metodları onlara göstermiştir.
Elbette günümüzde İslâm dâvetini üstlenen müslümanlar da dâvet
887] 3/Âl-i İmrân, 104
888] Müslim, İman 78
889] 2/Bakara, 159
890] 5/Mâide, 78-79
891] İbn Mâce, Fiten 20; Tirmizî, Tefsîru Sûreti’l-Mâide 7
892] 16/Nahl, 125
893] 29/Ankebût, 46
894] 12/Yûsuf, 108
895] Buhârî, Cihâd 164
896] Ebû Dâvûd, Edeb 20
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 173 -
faâliyetlerini usûlüne uygun bir şekilde yürütmek ve bu konuda Hz. Peygamber’in tatbik ve tavsiye ettiği metodları örnek ve rehber edinmek mecbûriyetindedirler. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umar olanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir imtisal numûnesi vardır.”897 Peygamber Efendimiz de buyururlar: “Size iki şey bırakıyorum; onlara sarılırsanız asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünneti.”898; “Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.”899 “Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.”900 Hz. Peygamber’in icrâ ettiği dâvet faâliyetinin üzerinden asırlar geçmesinin tabiî bir sonucu olarak, günün değişen şartları ve gelişen imkânlarına göre farklı bir takım metodlara başvurulabileceği aşikârdır. Aslında zamana ve zemine uygun bir şekilde çeşitli metodların tatbiki, Hz. Peygamber’in, dâvetinde başvurduğu usullerden birisidir. Peygamber Efendimiz, hiçbir esnekliği olmayan, katı, donuk, bıktırıcı ve usandırıcı tek bir metoda sürekli olarak bağlı kalmış değildir. Zâten akl-ı selîm sahibi bir dâvetçiden böyle, netice vermesi mümkün olmayan bir metoda bağlı kalması beklenemez.
Bu sebeple günümüzde dâvet faâliyeti yürütülürken Hz. Peygamberin uyguladığı tüm dâvet metodlarının teferruatı ile bilinmesi, titizlikle tatbik edilmesi gerekli olduğu gibi; İslâm’ın temel esaslarına ve ruhuna ters düşmemek kaydıyla içerisinde bulunulan şartların ve sahip olunan imkânların da mutlaka göz önünde bulundurulması icap etmektedir. 901
Dâî/Dâvetçi
Dâî; Dâvet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik eden kimse demektir. Arapça “deave” fiilinin ism-i fâili olan kelime hu anlamıyla kullanıldığında, tarih boyunca insanları doğruya, hakka yöneltmek için Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin birer dâî, yani dâvetçi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberlerin insanları Allah’a çağırdıkları bir çok âyetlerle sâbittir: “(Ey Nebî) de ki: Benim yolum budur. Ben ve bana uyarılar bilerek insanları Allah’a çağırırız.”902; “...Rabbim, doğrusu ben milletimi gece-gündüz Çağırdım...”903; “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber sizi hayat verecek şeye (İslâm şeriatına) çağırdığı zaman ona uyunuz.”904; “(Mûsâ:) Ben sizi kurtuluşa (her yönüyle İslâm’ı kabule) çağırıyorum (ama) siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye çağırıyorsunuz. ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah’a çağırıyorum.” 905
Peygamberler insanları ebedî kurtuluş sebeplerine yani Allah’ın vahdaniyet ve hâkimiyetini kabule çağıran birer dâî oldukları gibi, ümmetlerinden bu görevi yapanlar da Kur’ân diliyle medhedilmişlerdir: “...Allah’a çağıran kimseden daha
897] 33/Ahzâb, 21
898] Muvatta’, Kader 3
899] İbn Mâce, Mesâcid 14
900] Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
901] Daha geniş bilgi için bk. Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Konya 1987; Abdülkerim Zeydân, Usûlü’d-Da’ve, Bağdat 1976; Muhammed el-Gazzâlî, Ma’allah Dirâsât fî’d-Da’veti ve’d-Du’ât, Kahire 1976; Ahmed Önkal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 371-372
902] 12/Yûsuf, 108
903] 71/Nûh, 5
904] 8/Enfâl, 24
905] 15/Hıcr, 41-42
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzel sözlü kim vardır?” 906
Aynı kelimeden türeyen duâ da Allah’a yalvarma, Allah’tan dilekte bulunma, iman neticesi Allah’ı çağırma manalarında kullanılır: “Rabbınıza yalvararak ve gizlice duâ edin.”907; “... Benden isteyenin, duâ ettiğinde duâsını kabul ederim...” 908
Allah’a samimiyetle iman edenler, her zaman O’na duâ ederken; insanların bir çoğu darda kaldıkları zaman Allah’a duâ eder, genişliğe erince hiç duâ etmemiş gibi hayata devam ederler; ya da Allah’a ortak koşarak O’nâ duâ ederler. Bu tür duâlar sahibine fayda vermediği gibi azgınlıklarını da arttırır: “İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner...”909; “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar, ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen eş koşarlar...”910; “O gün Allah, bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin der. Onları çağırırlar fakat hiç birisi onların çağrısına gelmez”911; “Allah’tan başkasına yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 912
Vaaz
Vaaz; İyiliğe sevk için söylenen söz, nasihat, öğüt, bir kimseye, kalbini yumuşatacak sûrette sevap ve ikaba dair söz söylemek, nasihat etmek, bu yolda söylenilen söze denir. İnsanların dinî yönden aydınlatılması, onların ibâdetlerini eksiksiz ve yanlışsız yapabilmelerini sağlayacak ilmihâl bilgilerinin verilmesini de amaçlayan vaaz’ın, insanlık kadar eski bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Hâlen mensup ve müntesibi bulunan dinleri (İlâhî, muharref, bâtıl) hayatiyetlerini sürdürme vâsıtalarından biri de hiç şüphesiz vaaz yoludur. Yahudiliğin vaaz görevini haham, Hristiyanlığın papaz, İslâm’ın da vâiz yerine getirir. İslâm açısından bâtıl olmakla beraber, günümüzde varlığını sürdüren Budizm, Sıkh, Şintoizm vb. dinleri râhipleri vâsıtasıyla, kendilerine has mâbedlerinde vaaz yoluyla telkin etmektedirler.
Vaaz, hutbe gibi zorunlu olmamakla birlikte son derece önemlidir ve Müslümanlar için bir görevdir. Çünkü insanları iyiliğe dâvet edip, kötülükten sakındırmak Müslümanlara farz-ı kifayedir. Allah (c.c) bir âyet-i kerîmede: “Sizden, hayra dâvet eden, iyiyi emreden, kötülükden sakındıran bir bir ümmet olsun, işte kurtuluşa erenler bunlardır” buyurmaktadır.913 Bir başka âyetin meali de şöyledir: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin doğru yoldan sapanı da. Hidayette olanları da çok iyi bilir.”914 buyurmuştur. Peygamber efendimiz de bir hadîsinde peşi peşine üç defa: “Din
906] 16/Nahl, 33
907] 7/A’râf, 55
908] 11/Hûd, 186; 19/Meryem, 48; 72/Cinn, 20
909] 10/Yûnus, 12
910] 29/Ankebût, 65; 39/Zümer, 8
911] 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 64
912] 10/Yûnus, 106 ve 26/Şuarâ, 13, 28/Kasas, 88; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351-353
913] 3/Âl-i İmran, 104
914] 16/Nahl, 125
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 175 -
nasîhattir...”915 buyurmuştur. İşte bu âyetler ve hadîsi şerif vaaz ve irşadın Müslüman hayatındaki önemini en güzel şekilde ortaya koymaktadır.
Vaaz aslında bir şeyi öğretmek maksadıyla değil, telkîn gayesiyle yapılır. Genellikle, cemaatın bildiği şeyleri tesirli bir üslupta anlatıp onları doğru yola çekmeyi, kötülüklerden uzaklaştırmayı hedef alır. İslâmîyet, irşad ve tebliğ görevini bütün Müslümanlara yüklediği için, eskiden kendisine ilmî yetenek görenler halka vaa’z ederler ve İslâm’ı anlatırlardı. Ancak, zamanla insanların dînî ilimlere fazla ilgi göstermemeleri yüzünden irşad görevini yürütebilecekler azalmış veya eksik bilgileriyle cemaatın karşısına çıkıp onlara yanlış bilgiler verenler görülmüştür. Türkiye’de vaaz görevi, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nca özellikle câmi ve mescidlerde yerine getirilmektedir. Başkanlık 2.7.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı Kuruluş ve Görevleri Kanunu ile bu görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Adı geçen kanunun 17. maddesi vaaz ve irşad konusuna ayrılmıştır. Yine Başkanlığın, Merkez ve Taşra Teşkilâtı Çalışma Yönergesi, 4. Bölümü câmilerde yapılacak vaaz ve irşad görevini düzenlemiş bulunmaktadır. Bu Yönerge’nin 26. maddesi Vaaz ve İrşad Kurulu’nun teşekkülünü 29. maddesi Vaaz ve İrşad ekiplerinin kurulmasını, 31. maddesi Vaazın hazırlanmasında uyulacak şartları, 32. maddesi de Vaaz Edilirken Uyulacak Şartları tesbit etmiş bulunmaktadır. Yapılan bu düzenlemeler ile vaazların devletin resmî ideolojisi çerçevesinde hareket etmeleri ve insanlara İslâm’ın gerçek boyutlarıyla anlatılmasının engellenmesi hedeflenmiştir. 916
Nasihat
Nasihat’, ‘nush’ kökünden türemiştir. ‘Nush’ sözlükte, bir kimsenin düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak (yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, öğüt ve akıl verme, yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nâsuh’, halis, saf, samimi demektir ki, Kur’an’da halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.917
‘Nasihat’, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü ve zararlı olandan arındırmaya bir teşviktir. ‘Nasihat’, aslında İslâmi dâvetin bir parçasıdır. Insanları Allah’a ve O’na kulluk yapmaya dâvet edenler, bir anlamda onlara ‘nasihat’ ediyorlar demektir. ‘Nasihat’, insanları doğru yola, kişiye faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde samimi olmaya bir çağrıdır.
Peygamberler, görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler, yani onlara Allah’ın emrine dâvet etmişlerdir. Hz. Nuh (as) kavmine şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği) tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerini ben Allah’tan biliyorum.”918 Aynı şeyi Hz. Hud (as) da söylüyor ve kavmi için bir ‘nasihatçı-öğüt verici’ olduğunu belirtiyordu.919 Yine Hûd (as) azmış bir kavme kendi nasihatının (dâvetinin) fayda vermeyeceğini söylüyor.920
915] Buhârî, Ahkâm 43; Müslim, İman 22
916] Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 281-282
917] 66/Tahrim, 8
918] 7/A’raf, 62
919] 7/A’raf, 68
920] 11/Hûd, 34
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Sâlih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (cc) Semud kavmine Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz. Salih’i dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun dâvetine karşı kibirlendiler ve meydan okudular. Allah (c.c.) da onları toptan cezalandırdı. Bunun üzerine Hz. Salih onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmin, andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”921 Kendilerine ‘nasihat’ edip Hakka dâvet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan kavmine Hz. Şuayb benzeri şeyleri söylüyordu ve küfre sapan bir kavim için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ilave ediyordu.922 Nasihat, aynı zamanda iyiliğini istemek anlamına da gelmektedir. Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek te bir kişi hakkında iyilik istemektir.923 ‘Nasihat’ bir âyette de öğüt vermekle beraber bakımını üslenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır.924
Olumsuz Anlamıyla Nasihat: Yol gösterme, akıl verme, iyiliği isteme anlamındaki ‘nasihat’ bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı bâtıl’ı en doğru yol kabul eden, hatta Allah’ın emrine aykırı davranmayı iyilik sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler, onları kendi yanlışlarına ve hatalarına dâvet ederler. Nitekim şeytan Hz. Adem ile eşini, sonsuza kadar Cennet’te kalmaları için yasak meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için bir nasihatçıyım, öğüt verenlerdenim diye yemin etti.925
Din Nasihattır: Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Din nasihattir.” Sahabeler: kimim için Ya Rasûlallah? diye sorunca; “Allah için, O’nun Kitabı için, Rasûlü için, mü’min yöneticiler (imamlar) ve bütün müslümanlar için.” buyurdular.926 927
Bu hadisteki nasihat kelimesine “ihlâs” anlamı vermenin daha doğru olduğunu düşünmekle birlikte; İslâm bilginleri bu hadisteki ‘nasihat’ın şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:
Allah için nasihat: O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için sevip O’nun için buğzetmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak, O’na imana ve ibâdete insanları teşvik etmek.
Rasûlüllah için nasihat: O’nun peygamberliğini doğrulamak, getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, Sünnetini izlemek, O’nun dâvetini yaymak, getirdiği şeriati tebliğ etmek, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.
Kitab için nasihat: O’nun İlâhî kitap olduğunu kabul etmek, O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun
921] 7/A’raf, 79
922] 7/A’raf, 93
923] 12/Yusuf, 11; 28/Kasas, 20
924] 28/Kasas, 12
925] 7/A’raf, 20-21
926] Müslim, İman 95, Hadis no: 55; Ebû Dâvud, Edeb 67, Hadis no: 4944; Dârimî, Rikak 41, Hadis no: 2757; Buhârî, İman 43
927] Ahmed bin Hanbel, 1/22; Nesâî, Bey’at 31
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 177 -
ahlâkına dâvet etmek.
Müslüman yöneticiler için nasihat: Onlara karşı gelmemek, Hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.
Müslümanlar için nasihat: Din ve dünya işlerinde onları irşad etmek-yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli davranmak, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını teşvik etmektir.
Ebû Süleymen el-Hattâbî demiştir ki: “Âyet ve hadislerde geçen nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mana vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın sözlük manası, ihlas ve samimiyettir.”928 Mü’minler, gerektiği yerde, güzel bir metodla birbirlerine nasihat ederler, öğüt verirler, doğru yolu gösterirler, onların iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya başlayanlara nasihatın en güzelini yaparlar. 929
İrşâd
İrşad’ kavramının kökü ‘rüşd’ kelimesidir. ‘Rüşd’; doğru yolda olmak, doğru yolu bulmak, doğru düşünmek, doğruyu yanlıştan ayırt etme gücüne sahip olmak demektir. Rüşd, ‘ğayy’ın, yani sapıtmanın, azmanın karşıtıdır.930 İrşad ise, yol gösterme, doğru yolu gösterme, uyarma, Allah yoluna iletme demektir.
İnsanları irşad ederek doğru yolu gösteren şeye veya kişiye ‘mürşid’ denir. İnsanlara hidayeti, yani dosdoğru yolu gösteren, onların bu yola girmesinin imkânlarını hazırlayan Allah (cc) ‘er-Reşid’dir, yani insanları ‘irşad’ edendir, hidâyeti gösterendir. 931
İrşad; insanları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşmaları için onları hak yola, hidayet yoluna çağırıp, salih amel işlemelerini, iyi ahlâka sahip olmalarını tavsiye etmek, onları ma’rûfa (iyi olan şeylere) dâvet etmek, onları münker (kötü) olan şeylerden sakındırmak demektir. Bu anlamda hem müslümanları hem de gayri müslimleri ‘irşad’ etmek mümkündür. Gayri müslimleri irşad, onların Hak din olan İslâm’a dâvet edilmesi ve onların müslüman olmasını sağlanmasıdır. Müslümanları irşad ise, onları imanlarının gereği olan salih amel işlemeye dâvet, onları günahtan sakındırmak ve güzel insanlar olmaya dâvettir.
İrşad kavramı ile, dâvet ve ‘emr-i bi’l ma’ruf- nehy-i ani’l Münker’ emirleri arasında bir bağlantı vardır. Ma’ruf olanı (iyilikleri) insanlara ulaştırmak, onları ma’rufa yöneltmek; onları münkerden (kötü olan şeylerden) sakındırmak müslümanların birbirlerine karşı görevidir. Bu görev farz ibâdetlerdendir. Elbette böylesine güzel bir görevi öncelikli olarak İslâm’ı daha iyi yaşayan insanlar, takva sahipleri ve alimler yapacaklar. Günahların içerisinde olan bir kimsenin, başkasını günahtan sakındırması kolay değildir.
928] nak. Hucciyyetü’s Sünne, s: 71
929] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 485-487
930] 2/Bakara, 256
931] 11/Hûd, 87
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an-ı Kerim, müslümanlar arasından bir grubun insanları ‘hayra’ dâvet etmek üzere çalışmalarını emrediyor.932 İşte bu irşad görevidir. İrşad faâliyeti güzel anlatma, sevdirme, ısındırma, ikna etme, inandırma gibi en hoş yöntemlerle olmalı. Ister gayri müslimleri İslâm’a dâvet etmek üzere çalışılsın, ister müslümanları uyarmak üzere uğraşılsın; yöntemin çok güzel ve tabii olması gerekir.
İnançlar ve düşünceler kitleler tarafından ne zorla benimsenir ne de kısa zamanda kabul edilir. O inançlara bağlı kişiler, başkalarına inandıkları doğruları en güzel bir biçimde anlatır ve onları ikna ederler. Yanlıştan vazgeçirmenin yolu da budur. Suçlara karşı verilen cezalar bazen iyi sonuç vermemektedir. Ancak insan suç işleme duygusundan uzaklaşırsa, suçlar azalır. Bunu en güzel şekilde yapmanın yolu da irşaddır.
‘İrşad’, faâliyeti bir ibâdettir. Bu hem müslümanların dinlerini daha iyi yaşamalarını sağlayacak bir yoldur, hem de cehennem adayı gayri müslimlerin kurtuluşuna sebep olabilecek bir çalışmadır. Bütün peygamberler kendi çağlarının irşad edicileridir, mürşidleridir. Hz. Muhammed (s.a.s.) kıyâmete kadar gelecek olan insanların en mükemmel ve en son mürşididir.
Kur’ân-ı Kerim, kitap olarak bütün insanları irşad eden en canlı mürşiddir. İnsanları irşad etmek, onların dünya ve âhiret mutlulukları için çalışmak, çabalamak demektir. Bu görevi en başta alimler ve takva sahibi güzel müslümanlar yerine getirir. Peygamberimiz, kendisi insanları irşad ettiği gibi, kendinden sonra gelen bâtıl yol sahiplerinin irşad edilmesi için, sözlerinin ve Kur’an’ın o insanlara ulaştırılmasını söylüyordu.
İrşad ibâdeti belli bir takım kişilerin tekelinde değildir. İrşad, yalnızca ‘izinli, yetkili falanca alimin yetkisindedir, bu işi başkası bilmez’ anlayışı yanlıştır. Bazı alimler kendilerine ait bazı yöntemlerle yanlış yolda olanları İslâmî hayata dâvet edebilirler. Bu güzel bir şeydir. Ama bu demek değildir ki bu gibi hayra dâvet faâliyeti, bazı törenlerle, bazı isimlerle, çok özel metodlarla yapılacak. Müslüman gücü yettiği ve dili döndüğü kadar, ailesinde ve çevresindeki insanlara ‘mürşid’ olmaya çalışabilir.
Toplulukların bazen başkana, lidere, imama ihtiyaçları olduğu gibi irşad edici mürşidlere de ihtiyacı vardır. Bildiklerini hayatlarına uygulayan alimler ve güzel insanlar bu işi daha güzel yaparlar. İrşad edicilerin rehberi şu âyet olmalı: “Ey Peygamber! İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle dâvet et. Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et…” 933
Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
Hisbe; İslâm devletinde iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek için kurulmuş teşkilatın adıdır. İslâm dünyasında, Hz. Peygamber devrinden itibâren varlığı bilinen hisbe,934 kelime olarak birçok mânaya gelmektedir. Özellikle değişik bâb ve harf-i cerlerle kullanıldığı zaman bu manâları daha da çoğalmaktadır.935 Bu
932] 3/Âl-i İmrân, 104
933] 16/Nahl, 125; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 305-307
934] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitabu’l-Emval, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Kahire 1358, III,192.
935] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975, s. 11-13
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 179 -
açıdan bakıldığı zaman kelime “saymak”, “zannetmek”, “haseb sahibi olmak”, “kifâyet”, “değer”, “ecir”, “sevab”, hüsn-i tedbir” gibi mânalar almaktadır. Ayrıca, “bir fiilin ecrini sadece Allah’tan taleb etmek” mânasına da gelmektedir. İslâm dünyasının önemli bir müessesesi olan hisbe bir terim olarak ilk defa terkedildiği zaman ma’rûfu (iyiliği) emr; işleyen görüldüğü zaman münkeri (kötülüğü) yasaklama”936 şeklinde tarif edilmiştir. Bu tariften başka benzer daha birçok tarif olmakla birlikte hepsinde müşterek olan temel, “iyiliği emr, kötülüğü nehy” prensibidir.
İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında tam teşkilatlı bir müessese haline gelen hisbenin temeli, Kur’an-ı Kerîm’deki “el-emr bi’l-marif ve’nnehy ani’l münker” âyetine dayanmaktadır. Temeli, böyle bir emir olan hisbenin değil sadece Hz. Ömer; bütün ashab tarafından uygulanmış olması gerekir. Bununla beraber bu müessesenin Hz. Ömer’e nisbet edilmesinin sebepleri, hisbe ile ilgili bazı eserlerde açıklanmış bulunmaktadır.937 Ancak bu sebepler dikkate alınmasa bile diğer pek çok müessesede olduğu gibi hisbe teşkilatının da bu dönemde müessese olarak ortaya çıkmış olması normal karşılanmalıdır.
İyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle kurulan bu müessesenin başında bulunan muhtesib, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken ortak bir vazifedir.938 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi, bunun da bir grup müslüman tarafından ifâ edilmesi diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. İşte bunun bir sonucu olarak İslâm müesseseleri arasından, bu vazifeyi yüklenen “İhtisâb müessesesi” doğdu.
Günümüzde görev ve yetkileri tek müessesede toplanamayacak kadar çok olan hisbe teşkilatının dayandığı esaslardan bir bölümü İslâm hukukuna, bir bölümü de İslâm Devlet başkanının takdir alanına girer.939 Bu bakımdan müessesenin başında bulunan muhtesib, cemiyet huzurunun sağlanmasında önemli derecede rol oynayan bir görevlidir diyebiliriz.
Gerçekten, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden sakındırmak maksadiyle kurulan bu müessese, Şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı. Bunun için muhtesip, müslümanların yaşadığı bölgelerde onların cuma namazları için câmiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Keza, ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklemeden evlenen kadınlar, yasak musikî aletini çalanlar, velhasıl şeriata aykırı hareket edenler hep ona hesap vermek zorunda idiler. Muhtesibin toplum üzerinde velâyet hakkı bulunduğu için geniş bir tazir yetkisine de sahiptir. O, okulları teftiş eder, öğrencileri gereksiz yere döven, öğretmenleri cezalandırır,’düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklar, çarşıların düzenini sağlamaya, ölçü ve tartı âletlerini kontrol etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkına tecavüzü
936] Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Beyrut 1978, s. 240
937] bk. Mansur b. Seyyid Ali, Nisâbu’l-İhtisâb, İsparta Halil Hamit Paşa Küt. Yaz. vr. 90-91
938] 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
939] Hacr Halîfe (Kâtib Çelebi), Keşfu’z-Zünûn an Esâmi’l-Kütüp ve’l-Fünûn, nşr. Ş. Yalıkaya-Kilisli Rifat Bilge, İstanbul 1941, I,15
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önlemeye, zımmîlere (İslâm ülkesinin vatandaşı olan gayr-i müslim) ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye varıncaya kadar geniş yetkiler kullanırdı. 940
İslâm’ın ortaya çıkışından bir müddet sonra belirli hâle gelen hisbe görevi, zamanla tarihte kurulan bütün müslüman devletler de önemli derecede fonksiyonu bulunan bir müessese haline gelmiştir.
Hak ve hukuk mefhumları, İslâm’ın temel unsurlarındandır. Binaenaleyh, cemiyet hayatındaki münasebetlerin, bu prensiplerin ışığı altında cereyan etmesi gerekir. İslâm hukukuna göre haklar, insan hakkı ve Allah hakkı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan hakları sadece kişiyi ilgilendirdiği gibi, uygulaması da yine kendisini ilgilendirir. buna karşılık, hiç bir kimsenin hakkına dokunulmayarak yalnız Allah’a ait bir hakka tecavüz edilmiş olursa, suçlunun cezası, hakkullah hükmüne girer. Bu durumda her mü’min, suçluyu Allah rızâsı için yakalayıp lâyık olduğu cezaya uğratması (ta’zir) için hâkimin huzuruna çıkarmak hakkına sahiptir. Böyle bir takibata “da’va’l-hisbe” denir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi nerede ve ne şekilde olursa olsun, gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektir941 diyebiliriz.
Başlangıçta hisbe teşkilâtı, İslâm toplumunda iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek942 sûretiyle ictimaî huzuru sağlayan dinî bir müessese olarak ortaya çıkmıştı. Bu müessesenin teşkilinden itibaren farklı ve çok yönlü vazifeleri yüklenmiş olduğuna daha önce kısaca temas edilmişti.
Osmanlılar döneminde kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin, ve dolayısıyla teşkilatının yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV. ve XVI. asır “İhtisâb Kanunnâmeleri”nde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler bulunmaktadır. Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”nde “Kısaca ifade edersek, yukarıda sayılanlardan başka, muhtesibin, Allâh’ın yarattığı her şeyi görüp gözetmesi gerekir” denilerek teşkilâtın ne kadar geniş bir yetkiye sahip olduğu belirtilmek istenmiştir. Gerçekten bütün ameller, ya iyi, veya kötüdür. İyilikler yapılmadığı, kötülükler ise yapıldığı zaman bunlara müdahale etmek hisbe teşkilâtının en önemli görevidir. Binaenaleyh, dünyada meydana gelen her hadisede bu teşkilatın sorumluluğunu görmek mümkün olmaktadır. Zaten bu teşkilâtın önemi de buradan ileri gelmektedir. Gerek bu kanunnâmelerden ve gerekse 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine ihtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifesini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
a- Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
b- Dinî hayatla ilgili olanlar,
c- Adlî hayatla ilgili olanlar.
Bu kadar geniş yetkilere sahib bir teşkilâtın tarihteki bütün müslüman devletlerde bulunması tabiî karşılanmalıdır. Zira bu -daha önce de belirtildiği gibi- hem Kur’ân’ın emri, hem de bizzat Hz. Peygamber’in uygulaması ile müslümanlara
940] bk. Kazıcı, a.g.e., s. 14-16
941] Müslim, İmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İmân 171
942] 22/Hacc, 41
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 181 -
bir miras olarak intikal etmişti. Hatta muhtesib olmanın şartlarından biri olan “erkek olma” prensibinden söz edilmesine rağmen, Hz. Peygamberin Medine çarşısı üzerine Hz. Ömer’in hısımlarından olan Şifa binti Abdullah adındaki kadını görevlendirdiğini biliyoruz.943 Keza bu kadın, Hz. Ömer’in halifeliğinde de aynı vazifeyi yerine getirmiştir. Bu bakımdan bütün İslâm ülkeleri bu müesseseyi geliştirmeye gayret etmişler dir. Biz bu teşkilâtın önemli gelişmeler gösterdiği Osmânlı devletindeki kuruluşunu kısaca anlatacağız.
İslâm devlet teşkilâtının geniş kadrosu içinde yer alan ve muhtesib diye isimlendirilen bu görevliyi Osmanlılar da genellikle aynı şekilde isimlendirmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ihtisâb vazifesini yapmakla görevli bir yetkilinin resmen bu vazifeye ne zaman getirildiği kesin olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber Osman Gazi (1281-1324) zamanına ait bir rivayet bu vazifenin Osmanlılardaki başlangıcı hakkında bazı ipuçları vermektedir.
Gerçekten, bütün müslüman devletlerde olduğu gibi, Osmanlılarda da bilhassa dinî emir ve yasaklara nezaret ile ahlâk ve ananelerin nesilden nesile bozulmadan intikalini temin konusunda her zaman titizlik gösterilmiş olmalıdır. Zira çirkin ve gayr-i ahlâkî hareket ve davranışlar karşısında sükût edilemeyeceği prensibi, Osmanlı cemiyetinde de aktif ictimaî bir kontrolü sağlamış olmalıdır.
Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı toplumunda ilk muhtesibin ne zaman tayin edildiğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Vesikalar, ilk defa Sultan I. Murad’ın hicrî 787 (1385) tarihli vakfiyesinde hem idareci hem de şâhid olarak bir muhtesibin isminden bahsetmektedirler.944 Bundan başka Evliya Çelebi’deki bir kayda göre Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, şehrin ticarî, iktisadî ve buna paralel olarak ictimaî nizamını sağlamak ve diğer hizmetleri görmek için, tayin edilen hakimlerden (idarecilerden) sekizincisinin ihtisâb Ağası olduğu anlaşılmaktadır. Keza bu kayıtta ihtisâb ağasının vazifelerine de şöyle temas edilmektedir: “Bütün san’at ehline hükmedip tazir ve cezalandırma, alışverişlerinde hile edenleri tekdir ve tevbihe me’mur.” 945
Gerçekten, Osmanlı dönemi şehir hayatında hisbe teşkilâtı, vazgeçilmez bir unsur olarak görünmektedir. Zira toplum hayatında özellikle şehir yaşayışını sağlam temellere oturtmak ve kurulu sosyal düzeni korumak, en önemli meselelerden biriydi. Bunun yanındâ zarurî günlük ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir şekilde geçmesini sağlamak da gerekiyordu. Bu maksatla esnaf ve diğer ticaret erbabının kontrol altında tutulması icab ediyordu. Pek çok vesika ve kanunnâmede değişik şehirlerin hisbe işi ve muhtesibinden sözedilmektedir. Hatta Osman Nuri’ye göre kadısı bulunan her kaza merkezinin bir muhtesibi de bulunmaktadır. 946
Bilindiği üzere Osmanlı devlet teşkilâtında köklü değişiklikler Sultan II. Mahmud Han (1808-1839) zamanında yapıldı. 1242 (1826) yılında Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra şehir idaresinde daha geniş yetkilerle kontrolü sağlayacak yeni bir idarî sistemin kurulması gerektiğinden, başlangıçta muhtesib, ihtisâb ağası, ihtisâb emini gibi ünvanlarla hisbe teşkilâtını idare eden kimse
943] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341
944] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Vakfıyeler Tasnifi, nr. 162/5
945] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul 1314, I, 120
946] Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul 1922, I, 327
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1242 tarihli nizamnâme ile “ihtisap nazırı” ünvanını almıştı. Yeni bir ünvanla “İhtisâb Nezâreti” yeniden kurulan müessese, Sadrazamlığa bağlandı.947 Bilâhere 2 Zilkade 1271 (16 Ağustos 1854) tarihindeki resmî bir tebliğ ile İstanbul’da Şehremâneti kurularak İhtisâb Nezaretine son verildi.
İslâm dünyasında çok geniş yetkilere sahip kılan bu müessesenin, başında bulunacak olan kimsenin çok iyi bir şekilde seçilmesi gerekiyordu. Zira onun vazife ve yetkileri bunu gerektiriyordu. Dövme, hapsetme gibi cezaları da verebilen bu görevlinin diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekiyordu.
Teşkilâtın başında bulunan şahıs birçok yardımcı da kullanıyordu. Değişik mesleklere mensub kimseler arasından seçilen bu yardımcılara “ârif”, “emin “gulam”, “avn” “huddam-ı ihtisâb”, “terazicibaşı”, “koloğlanları” gibi isimler verilmektedir. Keza bunların da çok dürüst insanlar arasından seçilmesi gerekli idi.
Hatta Osmanlılarda herhangi bir yolsuzluk yapmalarına engel olmak için bunlar kendi aralarında birbirlerine kefil sayılmışlardı. Buna dayanarak devlet herhangi bir yolsuzluk halinde onların mallarına el koyabilmekte idi. 948
Muhtesib
İslâm dünyasında, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek “el-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l münker”e gayesiyle kurulan teşkilâtın başında bulunan görevli. Muhtesib, tarihte kurulmuş bulunan bütün müslüman devletlerde bu isimle, bazen da “İhtasâb emini” veya 1242 (1826) yılından itibâren Osmanlılarda “İhtisâb Ağası” gibi isimlerle de anılmaktadır.
Muhtesib, İslâm’ın hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emr edilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken müşterek bir vazifedir.949 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi bunun da öneminden dolayı bir grup müslüman tarafından yerine getirilmesi, diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. Bu nedenle İslâm kurumları arasından, bu görevi yüklenen yeni bir kurum doğdu ki bu, “İhtisâb” veya “Hisbe”den başka bir şey değildi. İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde ortaya çıkan hisbe müessesesinin950 başında bulunan muhtesibin vazifelerini günümüzde yalnız bir müessesede toplamak mümkün değildir.
Gerçekten, iyiliklerin yapılmasını emretmek ve kötülüklerin işlenmesini önlemek maksadıyla kurulan ihtisab müessesesinin başında bulunan muhtesib, şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı.951 O, müslümanların yaşadığı bölgelerde, cuma namazları için câmiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklenmeden evlenen kadınlar, yasak musiki aletlerini çalanlar... hep ona hesap vermek zorunda idiler. O, velâyetle
947] Kazıcı, a.g.e. s. 34-35
948] Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 443-444
949] 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
950] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitâbu’l-Emvâl, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübrâ, Kahire 1358, III,192; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341.
951] R. Levy, “Muhtesib” İA, VIII, 532
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 183 -
bu vazifeye getirildiği için geniş bir tazir salâhiyetine de sahiptir. Bu bakımdan, okulları teftiş eder, öğrencileri haddinden fazla döven öğretmenleri cezalandırır, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklar. Muhtesib, aynı zamanda, çarşıların nizam ve intizamını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkında tecavüzü önlemeye, zimmî (İslâm devletinin idaresinde yaşayan gayri müslim vatandaş)lere ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye kadar varan952 yetkilere sahiptir.
Gerek yukarıda sayılan bir kısım vazifeleri, gerekse daha sonra temas edilecek görev ve yetkilerini kullanırken, muhtesibin izlemesi gereken bazı metodlar bulunmaktadır. Binaenaleyh, onun mevki ve taziri, işlenen fiile göre hafiften şiddetliye doğru şöyle bir sıra izler:
a) Bilmek, haberdar olmak: Bundan maksad, münkerin işlenmesinden haberdar olunmasıdır. Bunun da meşrû bir şekilde olması gerekir. Tecessüs yasaktır.
b) Bildirmek: İşlenen münkerin sebebi bazen bilgisizlik olabilir. Binaenaleyh, bilmediği için emri ve yasakları çiğneyen ve dinî talimata aykırı hareket eden kimselere, bilmedikleri konular uygun bir usul ve metodla anlatılır.
c) Öğüt vermek: Doğru yolu göstermek ve Allah korkusunu hatırlatmak suretiyle münkerin işlenmesini önlemeye çalışmak.
d) Tekdir etmek: Münkeri işleyen, iyi ve tatlı sözden anlamaz öğüt ile alay etmeye kalkışırsa bu yola baş vurulur.
e) El ile müdâhale edip düzeltmek: İçkiyi dökmek, oyun aletlerini kırmak; gasb edilmiş araziden gasbı çekip çıkarmak. Muhtesib buraya kadar anlatılan işleri yaparken herhangi bir izne muhtaç değildir. Fakat, bunlardan sonraki durumlarda mutlaka izin gerekmektedir.
f) Sopa ile tehdit: Dövmek veya başka türlü cezalandırmakla tehdid etmek.
g) Sopa atmak: Yukarıda belirtilen çare ve usûller münkeri önlemek için kâfi gelmez ve sopalamak gerekli olursa bu da uygulanır.
h) Silâh kullanmak: Bu, son çaredir. Nâdiren baş vurulur. Daha çok karşı tarafın silâh kullanması buna sebep olur. 953
Muhtesib, bütün bu işleri yaparken iki şeye sahip olmalıdır. Bunlardan biri bilgi, diğeri de kudrettir. Gerçekten, neyin helâl neyin de haram olduğunu bilmeyen, Şerîat ahkâmına hakkıyla vakıf olmayan bir kimsenin muhtesib olması düşünülemez. Ayrıca kudret, cesaret ve yaptırım gücü bulunmayan bir kimsenin muhtesib olması da düşünülemez. Çünkü muhtesibin vazifelerinden bir kısmı anında müdahaleyi gerektiren cinstendir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi, nerede ve ne şekilde olursa olsun gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektedir. 954
952] Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l İslâm, Kahire 1964, I, 489
953] Bu maddelerin geniş açıklaması için bk. Taşköprüzâde İsameddin Ahmed Efendi, Mevzuatu’l-Ulüm, Trc. Kemaleddin Mehmed Efendi, İstanbul 1313, II, 570; Haydarîzâde İbrahim, “Emr bi’l-ma’rûf ve Nehy ani’l-Münker” Sebilürreşâd 1336 XV/370, 109
954] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesaî, İman 17
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha önce de temas edildiği gibi Hz. Peygamber zamanından itibaren varlığı bilinen hisbe müessesesinin, İslâm tarihinin daha sonraki dönemlerinde önemli bir yer işgal ettiği bilinmektedir. 955
İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren geniş yetkilerle mücehhez kılınan muhtesibin bu vazifelerini yalnız bir müessesede toplamanın mümkün olmadığını daha önce kaydedilmişti. Muhtesib başlangıçta, İslâm toplumunda sosyal huzuru sağlayan dinî bir görevli hüviyetini taşımakla beraber, daha sonraları farklı vazifeleri de yüklenmiştir. Taşköprüzâde, muhtesibin bazı vazifelerini şu şekilde sıralar:
a. Câmilerle ilgili olanlar: Namazda taksir edenler, kıraatta lahn eyleyenler, vakitlere riayet etmeyenler, halka Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu söyleyerek devamlı ümit veren hatipler muhtesib tarafından engel olunurlar.
b. Pazarlarla ilgili olanlar: Eşyanın kusurunu saklayıp satan, yalan söyleyen ve haram eşya bulunduranlara da engel olur.
c. Yollarla ilgili olanlar: Binalarla yolu daraltanlar, yol üzerine yük koyanlar ve yolları kirletenler de muhtesibe hesab vermek zorundadırlar.
Hamamlarla ilgili olanlar: Hamamlarda keşf-i avret ve masaja engel olur; (Osmanlı dönemi için), gayri müslimler ile müslümanlara verilen peştamalların farklı olmasına dikkat eder.
Âmme ile ilgili olanlar: Kendi evi dururken, başka yerlere gidip ora halkını irşad etmeye çalışan kişiler de muhtesib tarafından oradan alınıp kendi memleketlerine gönderilirler. Zira, kişinin evi, yakınları ve mahallesi, onun uzak ve başka yerlere gitmesine mani olur. 956
Osmanlılarda, kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin, yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV ve XVI. asır İhtisâb kanunnâmelerinde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler vardır. Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”nde; “fi’l-cümle bu zikr olunandan gayrı her ne kim Allah Teâlâ yaratmıştır, mecmuını, muhtesib görüp gözetse gerektir” denilerek muhtesibin ne kadar yetki ve sorumluluk sahibi olduğu belirtilmek istenir. Bu kanunnâmelerden ve 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine İhtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifelerini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
1. Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
2. İbâdetle ilgili olanlar,
3. Adlî hayatla ilgili olanlar.
Osmanlılarda kadısı bulunan her şehirde (kaza) mutlaka bir de muhtesib bulunmaktadır. Toplumda meydana gelen olaylar ve işlenen fiiller ya iyilik veya kötülük olacağına göre; muhtesib, hiç bir davranışın dışında kalamayacaktır. Bu bakımdan muhtesib olarak devlet tarafından seçilecek olan kimsenin çok iyi, bilgili, ahlâklı, rüşvete tevessül etmeyen, Allah’tan korkan kimseler arasından seçilmesi icab etmektedir. Osmanlı döneminde iktisadî vazifesi de ağırlık kazanan
955] Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975, s. 51-52
956] Mevzuatu’l-Ulûm, II, 576-77
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 185 -
bu görevlinin, halkla fazla haşır neşir olmaması için, görev süresi bir yıl ile kayıtlanmıştır. Binâenaleyh vazifeye başlamasından bir sene sonra muhtesib derhal vazifeden ayrılır Yerine bir başkası seçilir. Gerçekten önemli bir vazife icra eden bu yetkilinin diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekmektedir. Müslümanları devamlı kontrol altında bulunduran bir kimse olarak onun aşağıdaki sıfatları taşıması gerekmektedir:
a. Müslüman olmak: Müslüman olmayan kimseler bu vazifeyi yapamazlar. Zira bu, dinî bir vazifedir. Bunun için dinin aslını inkâr eden ve müslüman olmayan bir kimse bu vazifeye tayin edilemez.
b. Mükellefiyet: Muhtesib olmanın şartlarından biri de mükellefiyettir. Bu çağa gelmemiş birinin bu vazifeye getirilmesi devlet otoritesini sarsacak bir durumdur. Bu bakımdan çocuk yaşta birinin muhtesib olarak tayini mümkün değildir.
c. Erkek olmak: Her ne kadar Hz. Peygamber zamanında, Hz. Ömer’in akrabalarından biri olan Şifa binti Abdullah adında bir kadın bu vazifeye getirilmiş ise de, bunun istisna olduğu belirtilerek, güç ve kuvvet isteyen bir konuda kadınların vazifelendirilmesi hoş karşılanmamaktadır.
d. Adâlet: Muhtesibte bulunması gereken sıfatlardan biri de adâlettir. Muhtesibin herkese karşı âdil davranması gerekir.
e. İzin: Muhtesibin vazifesini icra ederken hafiften şiddetliye doğru bir metod takip etmesi gerekir. Bunun için, sadece tarif, va’z ve nasihat gibi konularda izne gerek olmadığı açıktır. Ancak münkeri ortadan kaldırma, dövme ve hatta haps etme gibi konularda devletin izninin bulunması gerekir.
f. Kudret: Muhtesib, gördüğü münkeri ortadan kaldırmaya güç sahibi olacaktır. Âciz olan bir kimse bu vazifeyi yapamaz. O, ancak kalben buğz eder.
g. İlim: Muhtesib olacak kimsede bulunması gereken sıfatlardan biri de âlimliktir. Onun, sadece dinî emir ve nehiyleri bilmesi de yetmez. O, kendisini ilgilendiren ekonomik konularda da bilgi sahibi olmalıdır.
h. İlmiyle âmil olmak: Muhtesib ilmiyle âmil olmalı ve bildiği şeyleri önce kendi nefsinde tatbik etmelidir.
i. Allah rızâsı: Muhtesib her türlü fiil, söz ve davranışlarında Allah rızâsını gözetmeli, iyi niyet sahibi olmalı, riya ve gösterişten uzak durmalıdır.
k. Takvâ sahibi olmak: Onun takva sahibi olması istenir. Zira, bildikleri ile amel etme, büyük ölçüde buna bağlıdır.
l. İyi ahlâk: Bazı kimselerin, kötülüklerden alıkonulması hususunda ilim ve takva yeterli gelmeyebilir. Böyle durumlarda acele etmeksizin yumuşak davranmak gerekir. Bu da iyi ahlâk ile mümkündür.
Görüldüğü gibi, İslâm dünyasında Hz. Peygamberle ortaya çıkan ve iyiliklerin yapılmasını, kötülüklerin ise yasaklanmasını sağlamaya çalışan hisbe müessesesinin başında bulunan muhtesib, büyük bir hizmeti yerine getiriyordu. O, bu hizmeti yerine getirirken birçok yardımcı da kullanırdı. 957
957] Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 265-266
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sözü, İnsanları Allah’a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
İnsanları Allah’a dâvet, işin şuurunda olan mü’minlere yüklenen önemli bir sorumluluktur. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”958 İnsanların büyük bir bölümü, diğer insanları Allah’a gereği gibi iman edip sadece O’na ibâdet/kulluk etmeye dâvet etmenin kendilerine verilmiş bir mes’ûliyet olduğunu, çevrelerindeki kişileri güzel söze dâvet etmenin bir ibâdet olduğunu düşünmezler. Yani bu sorumluluğun bilincinde değildirler.
“Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır. Şüphesiz Allah azizdir, üstün ve güçlüdür, hakîmdir, hüküm ve hikmet sahibidir.”959 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi iman eden her insan, dünya hayatı boyunca sürekli güzellikleri, yani tevhid ve Allah’a itaatı, güzel ahlâkı anlatmakla, bizzat kendisi yaşamakla ve insanlara da güzellikleri tavsiye edip onları kötülüklerden sakındırmakla yükümlüdür. Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, zulme râzı olmayanın zâlimleri uyarması ve onlara tepki göstermesi, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya dâvet etmesi şarttır. Bu dâveti yaparken aklından çıkarmaması gereken en önemli noktalardan biri, bu çağrıyı güzel bir üslûp ve metotla yapmasının gerektiği, diğeri ise, hidâyeti verecek ve güzel sözü karşı tarafta etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.
Mü’minlerin birbirlerine ve farklı inanç ve yaşayıştaki insanlara faydalı olmaları sağlayan en büyük etkenlerden birisi, birbirlerinin hevâlarını ve hoşnutluklarını değil; öncelikle Allah’ın rızâsını gözetmeleri ve hakkı açıkça söylemekten çekinmemeleridir. Bu, karşılarındaki kişinin nefsine ters düşecek bir konu da olsa, böyledir. Önemli olan, söyleyeceği şeyin o kişiye fayda vermesi, hatasını düzeltmesine, Allah’a yakınlaşmasına vesile olmasıdır. Bir mü’min, muhâtabına âhireti açısından ne hayırlı ise onu çekinmeden açık sözlülükle dile getirmelidir. Fakat bununla birlikte bu açık sözlülüğün ardında son derece ince düşünceli, karşısındakine saygılı, sevgi ve şefkat dolu bir anlayış da olmalıdır. Örneğin bir kişinin Kur’an’a göre eksik ya da hatalı bir yönünü uyarmadan önce, nasıl söylerse daha etkili ve yapıcı olabileceğini, yani konuşmanın usûl ve üslûp yönüyle de güzel olmasını düşünmelidir. Kişinin şevkini arttırıcı bir konuşma yapmayı, ama bunun yanında konunun önemini de vurgulamayı unutmaz. Kısaca, karşısındaki kişiyi hem içerik hem de şekil yönünden “sözün en güzeli” ile uyarabilmek için, önceden düşünüp tasarlar ve ona faydalı olmaya çok büyük bir titizlik gösterir.
Kuşkusuz böyle bir hassâsiyeti ve içten çabayı Allah’ın rızâsını arayan mü’minlerden başka hiç kimse gösteremez. Örneğin câhiliye insanları, şahsî çıkarları söz konusu olmadığı sürece karşılarındaki kişinin bir kusurunu, eksiğini düzeltmeye çalışmazlar. Diğer insanların eksikleri, kusurları, âhirette bunlardan dolayı duyacakları utanç ve pişmanlık onları hiç ilgilendirmez. Çünkü onlar, yalnızca kendi dünyevî çıkarlarının peşindedirler. Eğer herhangi bir sebeple birine öğüt vermeleri gerekirse, genellikle yapıcı olma, güzel söz söyleme konusunda,
958] 3/Âli İmrân, 104
959] 9/Tevbe, 71
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 187 -
ağzından çıkan her kelimenin hesabının sorulacağını düşünen mü’min kadar bir çaba sarf etmez; ağızlarına geldiği gibi konuşarak karşı tarafa sıkıntı verirler. Çoğunlukla da kimseye karışmamayı tercih ederler. Çünkü, özgürlük anlayışını hevâları istikametinde yorumlayıp herkesin yaptığının kendine göre doğru olduğunu düşünür veya her koyunun kendi bacağından asılacağına, başkasının yaptığından diğer insanların sorumlu olmadığına inanırlar. Onlar bilirler ki, bir insana eleştiri yapmak, ona öğüt vermek, yaptığı yanlışı bırakıp en doğru ve en güzel olana uymasını söylemek, aslında çok zor bir iştir ve bedel istemektedir. Karşıdaki kişinin gösterebileceği muhtemel olumsuz tepkileri göze almak için kişinin, Allah rızâsı gibi bir beklentisi olmalıdır. 960
Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münâkaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.” 961
İnsan, yaratılışı gereği güzellikten, sevgi ve saygıdan, güzel hitaplardan zevk alır. Bozulmamış fıtrata zor gelen, insanın kendi hevâsının, kötü arzularının izinden gitmesi, güzel yolu bırakıp kötü davranmasıdır. Çünkü, bunlar vicdanı rahatsız eder, huzursuzluk ve stres kaynağı olur. Güzel sözler, karşıdaki insan için olduğu kadar, konuşan insan için de huzur ve mutluluk vesilesidir; her ibâdette olduğu gibi, esas karşılığı âhirette alınacak olması yanında dünyada da avansın, peşin ödüllerin alındığı hayırlardır. Sözün en güzeline uyanlara müjdeler vardır.962 Sadece âhirette değil, dünyada da huzur içinde, izzetli ve onurlu bir şekilde, güzel bir hayat yaşayacaklardır: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” 963
Dâvet ve Tebliğ Usûlü
1. “Ve kûlû kavlen sedîdâ: Hakkı ve doğruyu söyleyin.”964 hakkın zıddı bâtıl, doğrunun zıddı yalandır. Her hak söz, aynı zamanda doğru ve her doğru da haktır; tıpkı her bâtılın yalan ve her yalanın da bâtıl olduğu gibi. İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır. Bu, mü’min olmanın şiarıdır. Mü’min, emin/güvenilir olan kimse demektir. Hakkı haykıran ve doğruyu dile getiren tüm peygamberler ve onların vârisleri bu bedeli horlanma, hakarete uğrama, alaya alınma, işkence görme, sürülme, hapse atılma ve öldürülme biçiminde ödemişler ve bugün de ödemeye devam etmektedirler. Değil hakkı, bâtılı söylemenin dahi bir bedeli varken; hakkı haykırmanın bir bedeli olmasın mı? Söylediğiniz hakikat, ne kadar büyük ve önemliyse ödeyeceğiniz bedel de o oranda büyük olacaktır. Tarih boyunca tüm zâlim yöneticilerin gazabını, kendilerine hakkı ve doğruyu söyleyenler celbetmiştir. Bu gerçeği Hz. Peygamber şöyle
960] Hârun Yahya, Güzel Söze Uymanın Önemi, s. s.10
961] 3/Âl-i İmrân, 159
962] 39/Zümer, 17-18
963] 16/Nahl, 97
964] 33/Ahzâb, 70
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dile getirir: “Cihadın en erdemlisi, zâlim yöneticiye hakkı haykırmaktır.” 965
2. “Ve kûlû kavlen ma’rûfâ: Münâsip bir biçimde konuşunuz.”966 Âyette geçen “ma’rûf” iyi, güzel ve münasip anlamlarına gelir. Bu ifade, âyette karı-koca ilişkileri bağlamında yer almaktadır. İster karı-koca ilişkileri, ister diğer tüm insanî ilişkilerde, konuşma stili, argümanlar ve sözcükler olaydan olaya, yerden yere ve zamandan zamana değişiklik arzedebilirler ve arzetmelidirler de. Aslolan amaca ulaşmaktır. Hakikat tek, lâkin bir hakikati anlatmanın yolu ve yordamı tek değildir. Bazı insanların hadis diye naklettiği, fakat hadis olmayan “İnsanlara akıllarının alacağı şekilde konuşun” sözü, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Sadece söylediğinizin doğru olması yetmez. Eğer sözünüzün hedefini bulmasını istiyorsanız doğruyu, doğru bir zaman ve zeminde, doğru bir üslûpla söylemek zorundasınız. İşte, âyette “ma’rûf” olarak geçen ve “münasip” diye çevirdiğimiz şey de budur.
3. “Ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîğâ: Ve onlara kendi konumları hakkında detaylıca konuş; tesirli söz söyle.”967 Âyetteki “fî enfusihim” ifadesi, söylenecek sözün özbenliklerine etki edebilecek söz olmasını da telmih etmektedir. Dudaktan çıkan sözün varacağı yer, kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhâtabın gönlü olacaktır. Âyetin esas vurguladığı şey, dâvete muhatap olan insanın ilgisini yine insana, yani kendi gerçeğine çekmektir. Kendi gerçeğini görmeyen biri, kendisiyle değil; hep “başkaları”yla, hep “onlar”la ilgilenecektir. Kendisini sürekli ilgi odağından uzak tutan kimseler, verilen hiçbir nasihati üzerlerine almazlar, hiçbir dâvetin muhatabı yerine kendilerini koymazlar. Dolayısıyla onlar öğüt almaz, söz dinlemez ve hallerini düzeltmezler. İşte onlar kör, sağır ve dilsiz biri gibidirler.
4. “Fe kûlâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.”968 Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî talımat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
5. “Ve kûlû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”969; “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî
965] Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce
966] 4/Nisâ, 5, 8
967] 4/Nisâ, 63
968] 20/Tâhâ, 44
969] 2/Bakara, 83
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 189 -
hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.” 970
Sözlerin En Güzeli Olan Kitap’ta “En Güzel Söz” Diye Tanımlanan “Dâvet”in Usûlü:
Kur’an’ın üslûbu, bir dâvetçi/tebliğci, yani gönül fâtihi için bulunmaz bir hazinedir. Kur’anî dâvet üslûbundan çıkaracağımız bir çok ilke vardır. Biz burada bunlardan sadece birkaçına işaret etmekle yetineceğiz:
a- Kur’anî dâvet üslûbunda muhatabın dikkatini dağıtacak yersiz ayrıntılara girilmez. Söylenmek istenilen hakikat, doğrudan ve mümkün olan en az kelimeyle (îcaz) muhataba aktarılır.
b- Kur’an, muhatabının dikkatini dağıtmamak için genellikle somut isimler, tarihler ve mekânlar üzerinde durmaz. Kur’an’da müşahhas/somut olarak indiği dönemin mü’minlerinden yalnızca Hz. Zeyd bin Sâbit’in adı, kâfirlerden ise yalnızca Peygamber’in amcası Ebû Leheb’in adı geçer. Bunun dışında Kur’an, hep isme değil; eyleme vurgu yapar. Hatta tarihî kıssalarda kullanılan “nemrut”, “firavun” gibi isimler dahi özel isim değil; “sultan, kral, başkan, han, hakan” gibi cins isimlerdir. Çünkü isimler ayırır, ihtilâfı çoğaltır ve dikkatleri dağıtır. Tarihsel mekânlar, insanlar ve zamanları öne çıkarmak dikkatleri dağıtırdı ki, çağlarüstü bir mesaj olan Kur’an buna meydan vermemiştir.
Ender durumlar dışında Kur’an rakam da vermez. Örneğin cehennem kapıcılarının sayısı konusunda “üzerinde on dokuz vardır.”971 âyetiyle rakam verir ve ardından şöyle ilginç bir uyarıda bulunur: “...Biz onların sayısını bir fitne kıldık.” 972 Bu fitnenin nasıl bir sınav olduğunu da 19’culuk akımıyla hepimiz bir kez daha öğrenmiş oluruz.
c- Kur’an nefy ve isbat yöntemini çok kullanır. Nefy kötüyü, bâtılı ve yalanı boşa çıkarma; isbat ise iyiyi, hakkı ve doğruyu onun yerine getirme işlemidir. Bunun en güzel örneği kelime-i tevhiddir. Kur’an’da “lâ ilâhe illâ hû” formunda geçer.973 “Lâ ilâhe: Hiçbir ilâh yoktur” nefydir ve enkazı temizler; “illâllah: Yalnızca Allah vardır” isbattır ve yanlışın enkazının yerine doğruyu bina eder. Bu Kur’anî üslûp, bir fikri muhataba aktarmanın en güzel ve en tutarlı yöntemidir. Önce yanlışın yanlışlığını tespit edip onu gasbettiği doğrunun makamından indirmek; sonra da oraya zaten oranın hakiki sahibi olan doğruyu çıkarmak.
d- Kur’an bir hakikati muhatabına aktarırken onu üç zamana birden götürür: Hal, mâzi ve istikbal. Medenî hal ya da beşerî münasebetle ilgili bir âyetin birden bire halden istikbale geçip âhireti hatırlatması Kur’an’da çok sık rastlanılan bir özelliktir. Bu şekilde insan, duygu ve düşünce dünyasında üç zamanı birden yaşar; zihni, düşüncenin ufuklarına kanat çırpar; yüreği, fırıl fırıl dönen bir radar gibi hal, mâzi ve istikbal arasında döner durur. Bu üslûp insanı ışık hızının dahi topuğuna ulaşamadığı bir hızla zaman-mekân yolculuğuna çıkarır. Ve hatta öyle bir an gelir ki artık ne zaman kalır ne mekân. İşte bu ruh hali Kur’an’ın insanda uyandırmaya çalıştığı ruh halinin en Yüce basamağıdır. O hal, O’nu kendine şah damarından daha yakın hissetme halidir; o hal, evrensel insan
970] 17/İsrâ, 53
971] 74/Müddessir, 30
972] 74/Müddessir, 31
973] 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmran, 2, 618; 4/Nisâ, 87...
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olma halidir; o hal, aynı anda hem hal hem bitimsiz bir mâzi ve hem de ebedî bir istikbal olma halidir.
e- Kur’an, şiire ve şaire meydan okuyan bir metin olarak tüm söz sanatlarını en usta bir biçimde kullanır. O bir şiir değildir, bu kesin; o şiirin çok fevkinde bir şeydir. Onda her türlü mecaz, teşbih, istiâreye rastlamak mümkündür. Onda mecaz olmadığını iddia etmek onu Yüceltmez. Belki tersine bilmeden ona karşı yapılmış bir haksızlık demeye gelir. Onda mecaz, teşbih ve istiâre gibi söz sanatlarının olması onun muhkemliğine bir zaaf getirmez ve kimse tarafından da böyle yorumlanamaz. O söz sanatlarını mesajın gerçekliğini zayıflatmak amacıyla değil; mesajı aracı kıldığı dilin tüm imkânlarını kullanarak muhatabına daha kolay ulaştırmak amacıyla istihdam eder.
Rasûlullah ve Güzel Söz: Ahlâkı Kur’an olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi. O, söyleyeceğini deve çobanından devlet başkanına, dâvete muhatap olan her insanın anlayabileceği bir dille ve sadelikte söylerdi. “Onlar ki sözün tümünü dinlerler, en güzeline uyarlar.”974 âyeti onda ahlâk halini almıştı. Sözü olan herkesi dinlediği için müşrikler ona “kulak” lakabını takmışlardı. 975
Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için dinleme sorumluluğunu yerine getirmesi şarttır. Bu ahlâkî sorumluluk günümüz insanının en büyük eksikliğidir. Yapılan bir bilimsel araştırmada karşılıklı konuşan insanların birbirlerinin söylediklerinin % 65’ini dinlemediği ortaya çıkmıştır. Dinlemesini bilmeyenin dinlenmek istemeye hakkı yoktur. Peygamber’in ahlâkı bunun en ideal örneğidir.
Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi. 976
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir.977 Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.978 Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır.979 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan)
974] 39/Zümer, 18
975] 9/Tevbe, 61
976] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 144 vd.
977] 55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4
978] 30/Rûm, 22
979] 14/İbrâhim, 4
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 191 -
büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”980; “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”981 Bu âyetlerden yola çıkarak, güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:
1- Allah’a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız doğrularına dâvet etmeliyiz. Bugün çoğu dâvetçi, bunu uygulamamaktadır. Mutlak doğrulara değil; göreceli/ictihâdî/yoruma dayalı doğrulara çağırmaktadır. Tebliğ zannedilen görüşmelerin bereketsizliğinin sebeplerinden biri de budur.
2- Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili, beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.
3- “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah’a teslimiyet, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar gözetmemek gerekir. Bir cemaat mensûbu, bir klik, grup olarak değil; “müslüman” olarak tebliğ yapmak; sadece bu kimlikle muhâtabın karşısında olmak gerekir.
Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:
4- Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 982
5- Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”983; “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” 984
6- Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler.
Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
3- Sabırlı ve hayırlı olmak; Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille,
980] 41/Fussılet, 33-35
981] 16/Nahl, 125
982] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
983] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
984] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
6- En güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.”985 “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”986 “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” 987
Usûl ve üslûp konusunda dikkat edilecek hususlardan biri de, eleştirip yasakladığımız münkerin yerine hayırlı bir seçenek, yani alternatif sunmaktır. Alternatif sunma: Meşhur hadisi bilirsiniz:“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin/buğzetsin (onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”988 Bu hadiste “münkerin eleştirilmesi” veya “kaldırılması” değil; değiştirilmesi emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme, yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir. Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur; bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan çocuklara benzetmek mümkündür. Çocuk, çocukluk edip eline kendisine zarar verecek bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa, onu gören adam, onu zorla almaya çalışır, ya da kızarak bağırıp çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez, vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa, çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve şekere koşacaktır. Dâvetçi de münker işleyen çocuk akıllı kimselere böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin. Yasaklardaki câzibe, fıtrî bir câzip şeyle değiştirilmeli, önündeki engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak gerekiyor. Muhâtap;
985] 4/Nisâ, 63
986] 4/Nisâ, 148
987] 6/En’âm, 108
988] Müslim, İman 78
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 193 -
örnek alınacak güzel yaşayışları, yapılması gerekenleri yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını istiyor.
Tebliğcinin Meslekleri
a- Tebliğci, doktor olmalıdır. Her münker, kalbe, mânevî hayata zarar veren bir hastalıktır. Bu hastalığı teşhis eden ve tedâvisini bilen kimse de gönül doktorudur. Doktor, hastasına kızmaz. O zavallılar, mânevî mikroplarla hastalananlar, kızılmaktan çok acınmaya lâyıktır. Düzenin ve çevrenin kurbanlarıdır onlar. Etraf salgın hastalık yayan bulaşıcı mikroplarla dolu olduğu için koruyucu (imanî) tedbirler alamayan kimseler doğal olarak hastalanacaktır. Mikroplarla mücâdele etmeden toplumsal hastalıkları yenmek mümkün değildir. Dâvetçi, doktor hassâsiyeti ile hastasını tedâvi etmeli, mânevî hastalıklarına reçeteler yazmalı, tavsiyelerine uyulmadığı için bağırıp çağırmamalı, tekrar ilaçlar sunmalı, belki farklı bir tedavi uygulanmalı, hasta kontrol altında tutulmalı, mikroplu yerlerden uzaklaştırılmalıdır.
b- İtfaiyeci olmalıdır. Nerede bir yangın varsa oraya koşan, elinde ne imkân varsa o imkânları kullanarak yangını söndürmeye çalışan itfâiyecidir tebliğci. Yangında öncelikli kurtarılacak şeyleri iyi bilmelidir. Ateşin içinde bir canlı, bir insan varsa, kendi hayatını bile tehlikeye atarak onu ateşten kurtarmaya çalışmalıdır. Ama, eteği tutuşan bir itfaiyeci, kendinden uzaklaştıramadığı ateşi nasıl söndürecek, muhâtaplarını yangından nasıl kurtaracaktır? Münkerlere kendi yakasını-paçasını kaptıran tebliğci, kendi üzerindeki ateşi görmeyen, kendini ateşten koruyamayan itfaiyeci gibidir.
c- Cankurtaran olmalıdır. Denize açılıp boğulma ile karşı karşıya kalanları kurtarma görevlisidir dâvetçi. Günah denizlerine dalıp sâhil-i selâmetten uzaklaşan kimseler kurtarıcı ve cankurtaran bekleyen felâketzededir. Yüzme bilmeyen insanın cankurtaran olmaya kalkmaması gerekir, yoksa başkasını kurtaracağım derken kendisi boğulur. Ölümcül dalışlar yapan ve münker denizinde ilerleyen kimseler için gözlerini dört açmalı, onları nasıl kurtaracağı konusunda usûl ve teknik bilmelidir tebliğci. Bilmelidir ki, boğulmaya yüz tutan nice insan, imdat diye bağıramayabilir, ya da sesini herkese ulaştıramayabilir.
d- Asker ve polis olmalıdır. Her dâvâ adamı, cündullahtır, Allah’ın askeri ve polisidir. Şeytanın askerlerine karşı Allah’ın tarafında yer aldığı için hizbullah da denilen Allah eri, hilesi çok zayıf olan cin ve insan şeytanlarına karşı savaşçıdır. İşgallerin en kötüsü ve en tehlikelisi olan zihinleri ve gönülleri işgal eden işgal kuvvetlerine karşı savaşan ve gücünü askeri olduğu ve uğrunda savaştığı Zât’tan alan bir asker. Aynı zamanda polistir dâvetçi. Suçluları tesbit eden, onların suç işlemelerine fırsat tanımayan, münkerlere/suçlara engel olan Allah’ın polisi. Yetkiyi O’ndan alan O’nun cezasını hatırlatan bir görevli. Polise, bağlı bulunduğu devlet görev verdiği ve polis bu görevi ihmal edince nasıl suçlu oluyorsa, müslümanlara da Allah bu yetkiyi veriyor, yeryüzünde halife kılıyor. Aynı zamanda trafik polisidir o. Allah’ın, buraya girilmez dediği yasak yolları, burada durulmalı, geçilmemelidir dediği kırmızı ışıkları gösteren ve kaygan yolda hızlı gidenleri uyaran yoldaki işaretçidir, doğru yolu gösteren, tehlikeli yoldan insanları uzaklaştıran kılavuzdur tebliğci.
e- Hoca, vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır. Durum ve mekân neyi
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerektiriyorsa, toplumun önüne geçmek gerektiğinde onları aydınlatmaya çalışan hoca, vâiz veya öğretmen olabilmelidir. İslâm’da ruhbanlık, din adamı sınıfı olmadığından, o bilir ki, hocalık özel bazı insanların görevi değildir sadece. Namaz kılan herkes, gerektiğinde imamlık da yapabileceğinden o iş kendine düştüğünde hocalık yapabilecek, toplumun önüne geçip insanlara Allah’a kulluk yaptırabilecektir, onlara imam/önder olabilecektir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de câhili olduğundan, bildiği doğruları insanlara güzel ve etkili bir şekilde anlatan vâiz rolünü oynayabilecek, nasihat edebilecektir. Hakkı, özellikle tevhidi topluma haykırabilecek, insanları namaza ve namaz gibi güzelliklere çağıracak güzel ve gür sesli bir müezzin olabilmelidir. Bildiklerini öğreten muallim olmalıdır dâvetçi. Tabii, bu mesleklerin gerektirdiği formasyona sahip olmaya çalışacaktır. Yoksa, çocukların evcilik oyununa benzer bu yaptıkları. O, bilmek zorundadır: “Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar.” Bu işler, oyuncak değildir çünkü. Gerektiği zaman da cemaat, dinleyen ve öğrenci olabilmelidir. Çünkü o bilmelidir ki, bu meslekler, günümüzdeki memurluk gibi değildir; ihtiyaç ânında her mü’mine düşen görev taksimatıdır.
f- Psikolog ve pedagog olmalıdır. İnsanları iyi tanıyan, her insanın psikolojisine uygun çözümler getiren bir yaklaşım içinde olmalıdır tebliğci. İnsanların akıllarına göre hitap edebilmeli, onların sosyal konumlarına uygun sözlerle mesajını sunabilmelidir. “Herkes kendi mizaç ve karakterine, meşrebine göre amel işler...”989 Muhâtaplarının karakter tahlillerini iyi yapabilmeli, davranışlarının hangi psikolojik arka plana dayandığını anlayabilmelidir. Çok yakını ölen birinin durumu ile evlenme gibi sevinçli bir olay içindeki insanın psikolojisi aynı değildir. Her iki ortam da tebliğe müsâit olsa bile, aynı tarz ifâdelerle bu yapılırsa, bazen kaş yapmak isterken göz çıkartılmış olur. İnsan psikolojisi, günah ve şirk psikolojisi, toplum psikolojisi hakkında bilgi sahibi olunmalı, öğretim metotları bilinip, hangi şartlarda hangi usûlün en elverişli olduğu bilinip ona göre davranılmalıdır.
g- Aşçı ve garson olmalıdır. Güzel, nefis, leziz yemekler pişirebilmelidir zihin mutfağında aşçılık yapan tebliğci. Ve bunları haliyle ve diliyle güzel bir şekilde sunabilen bir garson olabilmelidir. Güzel malzemeler katıldığı halde, kötü pişirilmiş, fazla ateşte tutulmuş ya da yeterli pişirilmemiş çiğ yiyecekler yakışmaz usta aşçıya. Kimse bu lokantadan yemek yemek istemez. Hasta etmemeli, iştah kaçırmamalı, tiksindirmemeli pişirilenler. Ve unutulmamalı ki, çok güzel bir yemek bile, güzel bir şekilde sunulmazsa, insanlar onu yemekten hoşlanmazlar. Karnı aç birisi, usta elinde pişmiş yiyeceği, üstü başı pis, kaba ve ısıracak kimse arayan yılan dilli bir garsonun yemeği sunmasıyla iştahı kaçacak, belki yemeden aç aç masadan kalkacaktır. Sunulan yemek çok güzel990 de olsa, açlığını gidermek için gelen kimsenin suratına atar gibi masasına atıp giden bir garson, bir çuval inciri berbat etmiş olacak, lezzetli yemeklerin tadına bile bakmadan kişinin masadan kalkmasına sebep olacak, ya da lezzetli yemeği sabote etmiş olacaktır.
h- Tiyatrocu, aktör olmalıdır. Özellikle ana-babalara ve kendilerine saygı duyulmasını bekleyen büyüklere karşı rol yapabilmelidir dâvetçi. Kimsenin artist olması, maskeyle dolaşması, hareket ve konuşmalarının sahte olması değil istenen; ama bazen “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” cinsinden tavırlar
989] 17/İsrâ, 84
990] Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 195 -
takınabilmelidir. Otobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında ve bekleme salonlarında, ortam uygunsa, etraftakileri rahatsız etmeyecek bir tarzda; iki arkadaştan biri karşı cepheden soru soran ve öğrenmek isteyen, bazen de eleştirip karşı çıkan bir rolü üstlenebilecek, arkadaşı da bildiği o konuda ona tebliğ ediyor izlenimi vererek kulak misafirlerine hakkı duyurabilecektir. Ana-babaya karşı bazen öğrenmek istercesine soru sorarak, bazen kendisi için okuyor hissi verip bir kitabı, dergi ve ya da yazıyı sesli olarak okuyabilecek, hoşlandığı hissi vererek bir kaseti onlar için çaktırmadan dinlemek isteyecek, onlara mesajı ulaştıracak farklı yollar arayışı içinde olacaktır. Ama bu rolleri, yalan söylemeden, ağzına yüzüne bulaştırmadan, ustaca becermeye çalışacaktır.
i- Terzi olmalı. Kişiye uygun özel elbise dikilebilmelidir. Giydirmek istediğimiz elbise, karşımızdakine ne büyük ne de küçük gelmeli, üzerine tam oturmalıdır. Konfeksiyon tipi, hazır kalıp, herkese giydirilecek tek tip elbiselerden kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, her insan ayrı bir dünyadır, dünyaya bakışında bazı farklılıklar vardır. Her insanın açık kapısı farklı olabilir, kilitli kapıları zorlamak yerine, o insanın açık ve tebliğe müsait tarafını bulmaya çalışmalıyız.
j- Şoför olmalıdır. Kullandığı aracı, üzerindeki yolu, gideceği hedefi iyi tanıyıp bilmeli, aynı yoldaki başka araç ve sürücüleri hesaba katabilmelidir. Başka yolu tercih edenlerin sebebini, oradaki toplu taşıma araç ve şoförleri iyi tanıyabilmelidir. Yolun neresi kaygan, neresi düz, nerede hız yapılamaz; iyi bilmeli ve ona göre davranabilmelidir.
k- Çiftçi, ziraatçı olmalıdır. Toprağa attığı tohumu, diktiği fidanı, ektiği ekini sabırla ürüne dönüşmesini bekleyecek, aceleci olmayacaktır. Tedricîliği prensip kabul edecek, ektiği ekinin veya diktiği fidenin gerekli bakımını yapacak, sulayacak, etrafında biten ayrık otları, zarar vericileri temizleyecek ve ürün elde etmek için görevini yapıp sebeplere yapıştıktan sonra, duâ edip Allah’ın rahmetini beklemeye başlayacaktır. İnsana yatırımın en pahalı yatırım olduğu ve çokça ıskartaya çıkacağı bilinciyle moralini hiç bozmayacak. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın. Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!” diyecek.
Konfeksiyonculuk, işportacılık, çığırtkanlık, politikacılık, propagandacılık, misyonerlik, reklamcılık, pazarlamacılık, lejyonerlik, emir kulluğu gibi meslekler de yasak mesleklerdir.
Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. Tebliğ için en uygun ortam kollanmalı, bir boksör gibi, karşımızdakinin en zayıf ânını kollayarak indirici darbeyi o zamana saklamalıyız. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz. En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun dayanağı olan diğer putları da savunmuş olacaktır. Ama, nefis putunu ilk anda görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tekrarın, ısrarın, kontrolün, tâkibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi, biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli, en tesirli olacak şekilde ve en güzel usûlle tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde, kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve mesel, hikmet ve mev’ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.
Dâvetçi; Sağlam iman sahibi, yeterli ilmî birikimi olan; dini, insanı, psikolojiyi, çağı ve dünyadaki fikir akımlarını, insanların münkerleri niçin işlediği gibi konuları iyi bilip tahlil edebilmelidir. Yüzmesini bilmeyen kişinin, başkasını boğulmaktan kurtarmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. İnsanlara ayna olmalı, kendi yanlışlarını bizim temiz ahlâkımızda/aynamızda görüp düzeltebilmesine vesile olabilmeliyiz. Sevilmeyen bir insanın tebliği fayda getirmez. Gerekli maddî imkânlara sahip olunmalı, hiç değilse elindekilerle yetinen kanaatkâr ve gözü tok olmalı ve öyle bilinmelidir ki, tebliğ karşılığında hiçbir ücret ve karşılık beklememiş ve almamış olsun. Sabır ve azim sahibi olunmalı, ümitsizliğe yer vermemelidir. Kendisi ümitvar olduğu gibi, başkasına da umut bahşedebilmelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini ancak kâfirlerin kestiği unutulmamalıdır. Şefkat ve merhamet, af ve müsâmaha sahibi olunmalıdır. Adam kazanma gayreti içinde, zorluklara göğüs geren, fedâkâr ve sevecen tavırlar sergilenmelidir. Tevâzu sahibi ve olgun bir şahsiyet, karakter sahibi bir kişi ancak tebliğde mesâfeler kat edebilir. Dış görünüşü temiz, elbisesi düzgün, temiz ve güleryüzlü olmalı, neticeyi âhirette bekleyen ve yapıştığı sebepleri bereketlendirmesi ve başarı için Allah’a duâ etmelidir tebliğci.
Muhâtabın anlayıp anlamayacağı hesaba katılmadan, ilk elde hemen her şeyi anlatmak da doğru olmaz. Fikrî seviyesi hesaba katılmadan, hazmedemeyeceği ağır konuları gündeme getirmek, fayda yerine zarar verebilir. İhtilâflı konuların, dinin teferruat sayılabilecek ayrıntılarını tebliğ olarak öne çıkartırsak dini zorlaştırmış oluruz. İyiliği emretmek, ancak ümmetin, üzerinde ittifak ettiği şeylerde olmalıdır. Ümmetin, üzerinde ihtilâf ettiği şeyleri tebliğ etmek, kimseye şart değildir. Bu görevi, yumuşak huylu, sabırlı ve anlayışlı kimseler yapabilir.
İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini, ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı, sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun şekilde hitap edebilmelidir.
Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah’ın tâyin edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli. Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de İslâm’da yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 197 -
derdiyle sık sık başvurduğu tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz.”991; “(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran...”992 Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü arttırır.
Tebliğci, hakkı tanıtmak için muhâtaplarının özel zamanlarını fırsat bilmelidir. Hastalığında ziyâret, yakınlarından birinin ölümü için tâziye, düğününü tebrik, bayram ve benzeri günleri tebliğ için değerlendirmelidir. Sıkıntılı, dertli durumlarında sabır tavsiyesi ve hastalığında ziyaret edip Allah’tan şifâ talebi ile birlikte, bu durumların tebliğe kapıların açık olduğu zamanlar olduğunu bilerek, bu fırsatları Allah için değerlendirmelidir.
Tebliğ için câmiler, toplantı salonları, seminer ve dersler, arkadaşlık ve komşuluklar, spor karşılaşmaları gibi her şey fırsat bilinmeli ve o imkânlardan yararlanılmalıdır. Bilgisayar, internet, CD, disket, kaset, gazete, dergi, kitap, radyo, pankart, afiş, bildiri, tebrik kartları, mektup, telefon, faks gibi araçları meşrû şekilde tebliğ için kullanabiliriz.
“Öncelikle neler tebliğ edilmeli, tebliğe nereden başlamalı?” sorusuna cevap olarak şunu söyleyebiliriz: “Kur’an nereden başlamışsa oradan, peygamber nelere öncelik vermiş ise onları.” Kur’an ve Rasûlullah ilk olarak şirkin çirkinliğini, tevhidin önemini vurgulamış, öncelikle Allah’a kulluğa ve tâğutların egemenliğinden kurtulmaya çağırmıştır. Tebliğcinin öncelikleri de bunlar olmalıdır.
Herkese, özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sâkinlerine dâvet ulaştırılmalıdır. Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsâit ortam varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabâlarımız, iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda olduğumuz kimselerdir. Bununla birlikte tebliğ; kime yapılmalıdır? Herkese. Nerede? Her yerde. Ne ile, nasıl? Meşrû her araç ile ve meşrû her yöntemle.
Başkalarına İyiliği Emredip Kendisini Unutmak
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücûbunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde Yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 993
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada
991] 2/Bakara, 179
992] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
993] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terkedin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”994 Ayette geçen birr (iyilik) den kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terkeder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”995 âyetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını ya da anlamını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan İlâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din dâvetçilerine olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir nümunesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli
994] 2/Bakara, 44
995] 9/Tevbe, 68
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 199 -
sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” 996
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Başkasına iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi eleştiren Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır. 997
996] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 142-143
997] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 287-288
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.” der. 998
Ebû ’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Hâlbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.”999 Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa, tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan
998] Fahreddin Râzi, T. Kebir, c. 2, s. 44
999] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 55
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 201 -
şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” 1000
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan mûnâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm’a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.”1001 Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın...’ Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa
1000] Gazâlî, İhyâ, c. 1, s. 82
1001] 11/Hûd, 88
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1002
Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa dâvet ve başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm’ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” 1003
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar, dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır. “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek,
1002] 11/Hûd, 84, 87-88
1003] Fethi Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 203 -
kavilleri ile fiilleri arasında mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle Emr-i Bi’l-Ma’rûf
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü’l-Basrî şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”1004 Yine Hasanü’l-Basrî’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”1005
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. 1006
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mü’min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle durmadan İslâm’a çağırır. Onlara birşeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. “Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmîyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmîyete toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslâm’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kimbilir kimlerin dalâletine, İslâm’dan uzaklaşmalarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.
“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.”1007 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibâdet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe (r.a.)’nin verdiği cevap ne kadar ibretlidir:
1004] Ahmed bin Hanbel, Zühd, 273
1005] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1006] Abdülhamid Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
1007] 60/Mümtehine, 5
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi.” Cenâb-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... 1008
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslâm’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez; hakka sahip çıkıp, hakkıyla hakkı savunmak da şarttır. Haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz de yetmez; bâtılı yaşayarak bu görev yerine getirilirse, yine haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a dâvet eden ve kendisi de sâlih/iyi amel işleyen ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1009
İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
İslâm’da ilim, Allah’ın rızâsını kazanmak için öğrenilir. Bu da öncelikle ilmi öğrenenin öğrendiklerini kendisinin ihlâsla amel etmesi sâyesinde olur. Peygamberimiz, şöyle duâlar ederdi: “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır.”1010; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!”1011; “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duâdan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 1012
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç
1008] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 158-160
1009] 41/Fussılet, 33
1010] Tirmizi, Deavât 128
1011] Tirmizi, Deavât 68
1012] Tirmizi, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 205 -
duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği câiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”1013 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 1014
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (Âlimlerin yaptıkları, câhillerin delilidir –örnek ve gerekçesidir-) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 1015
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak sûrette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için mârifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, “ilim, satırlardaki değil; sadırlardaki (göğüslerdeki)dir” denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahâbe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashâbı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. Böyle bilim, insanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten, tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkiyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.1016 İlmi, ihlâsla kendi hayatlarında tatbik edip, öğrendiklerini pratize ederek örnek hayatları ile çevrelerine hakkı ulaştırmaya çalışmak yerine; entellektüel bir değer, profesörlük gibi bir pâye, ilim adamı olduğunu kanıtlama gibi anlayışlarla sadece aktarıcılık yapan
1013] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
1014] Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
1015] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
1016] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y. s. 51
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlar, bâtıl düzenlerin korktukları değil; belki kolladıkları kimselerdir. Bunlar, bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar. Kendilerinin yaşamadıkları İslâm’ı hayata hâkim kılma mücadelesi, cihad ve hakkı yayma değil; kendini kandırıp nefsini tatmin etme ve ihlâs yerine riyâyı tercih etme demektir.
“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!
Emr-i Bi’l-Ma’rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
Ma’rûf: İslâm’ın yani Kur’an ve Sünnetin iyi kabul ettiği Allah’a itaat etmenin içinde saydığı, kişiye sevap kazandıran tutum ve davranışların bütünüdür. Münker ise Kur’an ve Hadiste iyi sayılmayan, Allah’ın ve Rasûlünün günah saydığı, hoş karşılanmayan şeylerdir. 3/Âl-i İmran 105’de belirtildiği gibi, kişi Allah ve peygamber tarafından ortaya konan esasları yok sayıp ayrılığa düşerse büyük bir azâba çarptırılacaktır. Dinin temeli olan farzlardan biri olan ma’rûfu emir ve münkerden nehiy her müslümana düşen görevlerdendir. Bu görev yerine getirilirse bir önderin önderliğinde ümmet toplumuna ulaşılır. Ferdî müslüman olarak kalınmaz mutlaka kişi İslâm ümmetinin bir parçası olmak zorundadır. Değilse 9/Tevbe, 67 hükmüne girmiş oluruz. Hâlbuki müslüman 9/Tevbe, 71’in kapsamına girer ve toplum olarak da İslâm ümmetini teşekkül ettirmeleri için 22/Hacc, 41 âyetine uymalıdırlar. Ayrıca, 2/Bakara 44 ve 61/Saff, 3 âyetleri de unutulmamalıdır. Çünkü bu iş tüm müslümanlara farz-ı ayndır.
Alllah, peygamberleri bu prensibin tahakkuku için göndermiştir. Bunun ihmal edilmesi halinde peyamberlik müessesesinin anlamını kaybedeceği, dinin ortadan kalkacağı, fesâd ve anarşinin yayılacağı, ülkelerin harap olacağı mukadderdir. İbn Teymiyye’ye göre, emir ve nehiy insan varlığının temel kanunlarıdır. İnsan tek başına yaşasa bile kendi nefsi için emirler ve yasaklar koyar; insanların yaşamak zorunda oldukları sosyal hayat için de, emirler ve yasaklar vazgeçilmez ihtiyaçlardır.
Teorik olarak cihad da emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münkerin bir parçası sayılmakla birlikte, uygulamada cihadın İslâm dinini gayri müslimler arasında yayma, müslümanları dış saldırılardan koruma ve bunun için gerektiğinde silâha başvurma faâliyeti için kullanılmasına karşılık; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker içe dönük bir hareket, yani İslâm ümmetinin Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun, faziletli, sulh ve sükûnun hâkim olduğu bir hayat tarzını amaçlayan temel ilkelerden biridir.
İslâm âlimleri emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla ilgili uygulamalar, biri İslâmî devletin sorumluluğunda resmî, diğeri müslüman fertlerin şahsî sorumluluklarına bırakılan gayrı resmî olmak üzere iki şekilde gelişmiştir. Emir ve nehiy faâliyetlerinin ilk şekli “hisbe” veya “ihtisab” adı altında kurumlaşmış, kaynaklarda bununla ilgili hükümler ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir. İslâm âlimleri siyasî iktidarların iyiliği yaptırma, kötülüğü engelleme işlerinde yetersiz kalabileceğini, hatta bazen bizzat yöneticilerin kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, bu ilkenin ise,
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 207 -
toplumun selâmeti için konulduğunu, Kur’an ve Sünnette müslümanlardan, herhangi bir resmî veya gayrı resmî ayrımına gidilmeden iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine getirmelerinin istendiğini dikkate alarak, fertlerin emir ve nehiy sorumluluklarının devam ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre iyi veya kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her müslüman bu görevini yapabilir. Ağırlıklı görüşe göre, âlimlerin ihtilâf halinde bulunduğu meseleler, emir ve nehiy konusu olmaz.1017 Özellikle ictihâd alanına giren konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır. Zemahşerî, “İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun”1018 meâlindeki âyeti açıklarken, bu görevi, ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır.1019 Bu görüş, ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir. Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete dökme hakkına sahip değildir.
İslâm âlimleri, bu görevi yerine getirirken bilgilendirme, öğüt ve sözlü uyarıdan başlayıp duruma göre gittikçe sertleşen çeşitli yöntemler uygulanması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak, zor kullanmanın, daha özel olarak silâhlı mücâdelenin câiz olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Özellikle bu son meseleyle ilgili tartışmalar hicrî birinci asırdan itibaren gelişen şartların etkisiyle, zulüm ve haksızlık yapan devlet adamlarını münkerden uzaklaştırıp ma’rûfa yöneltmek için silâha başvurup vurulmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır.
Müslüman, bencil değildir. Sadece kendisini düşünmez. O; kötülüğe, zulme, günaha, düşmanlığa yardımcı olmayacağı gibi, onlarla mücâdele edip onları toplumdan kaldırmaya, tüm insanlığı kurtarmaya çalışır. İnsan sevgisi, hümanistlerde değil; her şeyi ile müslümanda vardır. Müslüman, diğer insanların küfrüne ve haramlarına rızâ gösteremez; onların da dünyada huzura, âhirette cennete gitmesi için gece gündüz tüm imkânlarıyla görev yapar. Bu görevin adıdır tebliğ. Nasıl, çocuğu, elini ateşe atsa, ya da arabanın önüne fırlasa, onu sevdiğinden dolayı bu olaya müsâade etmezse, ona yasak koyarsa, diğer insanlara da yasak koymaya çalışır. Cehennem yoluna koşar adım gidenlere karşı; haykırır kollarını makas gibi açarak: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” Alevler içindeyken ev, üst katında ziyâfet veremez. “Bana ne, neme lâzım” demez. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” sözü müslümanların değil, yahûdilerin sözüdür. Müslüman, bilir ki, yılan kendine dokunmuyor diye ona karşı çıkmazsa, giderek daha da büyür ve ona da, çocuğuna da, sevdiklerine de dokunur. “Her koyun kendi bacağından asılır.” Ama, kokusundan bütün mahalle zarar görür. Bir ahlâksız, fâhişe bir insanın komşuları da o kötülükten mutlaka rahatsız olurlar. Müslümanlar, ahlâksızlar kadar cesur olmazsa, idare ahlâksızların olur, terbiyeli ve dürüst insanlar devamlı eziyet çekerler. “Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (geneli kapsar ve herkesi perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 1020
“Bu insanlar, bizim anlatmamızla düzelir mi? Bugün lâf fayda etmiyor,
1017] Nevevî, Şerhu Müslim, II/231
1018] 3/Âl-i İmrân, 104
1019] Keşşaf Tefsiri, I/452
1020] 8/Enfâl, 25
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuğuna bile bir şey diyemiyor, kolaylıkla yasak koyamıyorsun. İnsanlar, kendilerine kimsenin karışmasını istemiyor, özgürlük putlarına toz kondurtmuyor. ‘Sana ne, sen ne karışıyorsun, memlekette demokrasi ve özgürlük var...’ diyebiliyor.” Evet, bütün bunlara rağmen biz emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparak kendimizi kurtaracağız. Firavunun ayağına Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun kimbilir kaç defa tebliğe gitti. Ebû Cehil ve onun gibilerin ayağına Peygamberimiz’in 40 civarında gittiğini, hakkı anlattığını biliyoruz. Mü’min, insanları kurtarmak için değil, kendisini kurtarmak için tebliğ eder; bu, kulluğunun gereğidir. Hele bir de bazı insanların hidâyetine vesile olursa, bu, dünya ve içindeki nimetlerden daha kıymetli bir hazinedir. “Kim bir canı kurtarır, ona hayat verirse, bütün insanları kurtarmış gibi olur...” 1021
“Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.
Biri dînime saldırdımı, hattâ boğarım.
Boğamasam, hiç olmazsa yanımdan koğarım.”
Hayra kılavuz olmak; söz, iş, işaret ve her türlü şekilde olabilir. Şerre, kötülüğe, sapıklığa kılavuzluk da yine her türlü şekilde olabilir. Bugün basın, yayın, TV. kanallarıyla bunun açık örneklerini görüyoruz.
Kur’an ve peygamberimizin sahih sünneti insanlığı hayra, iyiliğe, dünya ve âhiret saâdetine çağırır. Tüm şeytanî güçler ise insanlığı sapıklığa kötülüğe ve bozguncu olmaya çağırırlar. Biz müslümanlar olarak hangi konumda olursak olalım, âlim, âbid, işçi, işveren, hoca, talebe, fakir, zengin daima insanların iyiliğine ve hayırlarına koşmak durumundayız. Bu konuda bize şu âyetler emir vermekte ve yapacağımız işi târif etmektedir: 7/A’râf 157; 9/Tevbe, 71; 31/Lokman, 17; 3/Âl-i İmran, 110; 16/Nahl, 90.
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 1022
“Allah tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi vardı. Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir, kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayanda ise artık hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.” 1023
Bu hadiste de, her peygamberin kendilerini dine dâvet ettikleri insanların hepsinin, bir olmadığını öğreniyoruz. Bazısının bizzat o peygamber gibi yaşamayı prensip edinen ve onun gibi olan kimselerden, çoğunluğunun da 19/Meryem, 59’da belirtildiği gibi Allah ve Peygamberler tarafından istenmeyen insanlar olduklarını; bunların düzeltilmesi için elleriyle, dileriyle ve kalpleriyle çaba sarfedenlere mü’min denilebileceğini, değilse hardal tanesi kadar bile imanın
1021] 5/Mâide, 32
1022] Tirmizi, Fiten 9
1023] Müslim, İman 80
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 209 -
olmadığını öğreniyoruz. Bu hadiste cihadın el, dil ve kalple olabileceği de bizlere öğretilmiş oluyor. Şeriatın emirlerine uymayanlarla yapılan mücâdele cihad sayılır. Dinin haram, günah, yasak kabul ettiğini kabul etmeyenin imanı yok hükmündedir. Bugün hem müslümanım deyip hem de müslümanca yaşamayan; müslümanlık, hayatlarında gözükmeyen kimseleri her türlü vâsıta ve imkânlarla düzeltmeye çalışmak da müslümanların görevleri cümlesindedir.
Bu son hadis-i şeriften anlıyoruz ki, tebliğle iman arasında çok sıkı bir münâsebet vardır. Bir münkerin işlendiğine şâhit olduğu halde o münkere tepki göstermeyen kimsenin hardal tanesi kadar iman kalmayacağı belirtiliyor. Buna rağmen, tepki göstermeyen, hatta o münkerden hoşlanan, münker sahibini alkışlayıp destekleyen insanların durumu ne olacak? En çirkin münkerler, televizyon kanallarından film adına, eğlence adına sunulur, izleyiciler alıştırılır. Beyaz cam; cinâyetleri, gayrı meşrû ilişkileri, fuhşu sevdirmeye, hiç değilse tepkisiz seyrettirmeye hazırlar izleyicileri, münkerlerin propagandasını yapar, halkı tepkisizliğe alıştırır. Sonra, insanlar çevrelerinde, sokaklarında, işyerlerinde gördükleri münkerlere de tepki göstermez olur. Her çeşit haram, fahşâ ve münker için özgürlük vardır. Sanırsınız ki, memleketteki demokrasi ve özgürlük sadece bu kesim için vardır; müslümanların müslümanca faâliyetlerine ve hele de münkerlere karşı çıkma görevlerine işlemez bu özgürlük; onlar için düşünce suçu, ayrımcılık, dini istismar ve benzeri yasalar devreye sokulur. Bütün bunların kaynağı düzene lâf ettirilmez. Yani, taşlar bağlanmış, itler salıverilmiştir özgür ve demokratik(!) ülkelerde.
İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak, sobaya elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir böcek karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz halde ona haber vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu halde yangına seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını bildiğimiz halde ona haber vermemek, elimizde yakacağımız mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu yakmaya çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet etmek... ne ise, tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak aynı şeydir.
Dâvâ adamı misyonuna sahip müslüman gençliğin çoğu, bugün moralsizlik, bereketsizlik ve tıkanıklık yaşıyorsa, bunun sebeplerinden biri, zihnî gıdaları fıtrî şekilde boşaltamadığıdır. Cemaat çalışmalarından, ev sohbetlerinden ve kitap-dergi gibi yayın organlarından beslenip tıka-basa doldurduğu kafası mânevî ur gibi şişmiş, besin zehirlenmesine değilse bile kabızlığa uğramıştır. Bunun çözümü, uygun şekilde boşaltma, yani tebliğdir. Mânevî ve zihnî gıdaları, maddî gıdâlara benzetebiliriz. Ne kadar kaliteli yiyecekler de olsa, midesini doldurduğu yiyecekleri uygun yollarla dışarıya boşaltamayan kimsenin büyük ıstıraplara yol açan hastalığı, aynen fikrî gıdalar için de sözkonusudur. Bunun çözümü, tebliğ çalışmalarıyla olacaktır. İnsanlar, dâvâ için; ölmüşleri diriltmeye, hastaları iyileştirmeye çalışmak gibi ulvî ve bereketli çalışmalara yeterli zaman ayırmıyorsa, ya içindeki müslümanlarla uğraşacak, eleştiriler içinde insanları harcayacak, ya da kendini harcayıp hastalıklı hale gelecektir. Kendi hastalığını gözde büyütmemenin yolu, doktorluk yapmaktan geçer. Tebliğ gibi hayırlı meşgale olmayınca, hayat boşluk kabul etmeyeceğinden, şerli ve zararlı uğraşılar insanı kuşatacaktır.
Kâfirler, İslâm dışı dâvâ adamları kadar, futbol fanatikleri ve tâğut yolunda
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşçılar kadar Allah’ın dini için gayret göstermiyorsak, şu âyeti düşünmeliyiz: “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”1024 İman eden mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, başkalarının herhangi bir şeyi sevdiğinden daha fazla olması gerektiği halde, bir futbol fanatiğinin takımını sevdiği ve onun için fedâkârlığı, ya da bir ırkçı veya komünistin dâvâsı için ölümü göze alması karşısında, bizim dâvâmız için yaptıklarımızın hiç de çok, hatta yeterli olmadığını söylemek mümkündür. Kâfirler kadar, inandığı dâvâda fedâkârlık göstermeyen uyuşuk ve korkak, dünyevîleşmiş, bahaneleri mâzeret gösteren müslümanlar, imanlarını yoklamalı, yeniden İslâm’a dönmenin yolunu aramalıdır.
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla” , “bunu düşün” diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” 1025
Rasûlüllah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Ezandan rahatsız olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, Rasülüllah’ın yellenme sesine benzetmesi de dikkat çekicidir.
Akla şöyle bir soru gelebilir: Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terkedilmesi câiz olmayan bir ibâdet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir. Namaz, ferdî bir ibâdettir. Namazla kişi, sadece kendisini ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan yaklaşamaz mı?
Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu, O’ndan başka ilâh olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tabliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana, “ezan-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed (s.a.s.)’e ait çağrı, Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî mesajın ister minâreden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
İnsanlara İyiliği Emredip Kendini Unutmak
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara birr’i (iyiliği) emredip
1024] 2/Bakara, 165
1025] Buhârî, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89; Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezan 30; Muvattâ, Nidâ 6; Kütüb-i SitteTercümesi, 8/ 320
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 211 -
kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1026
Birr (İyilik)
‘Birr’in aslı ‘berr’ dir. ‘Berr’, sözlükte kıta, denizin karşıtı olarak kara demektir.Buradan harketle ‘birr’, hayır işinde genişlik anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamıyla ‘birr’, her türlü hayır ve iyilik işinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. ‘Birr’, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı işleri kapsar.
Allah (cc) el-Berr’dir. O, kullarına merhametli olduğu için, onların hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına (eğer tevbe etmezlerse) bir karşılık verir. Buna karşın onların iyiliklerine, hayırlı amellerine kat kat karşılık verir. “Hiç şüphesiz, biz bundan önce O’na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği ve ihsanı bol, rahmeti bol (el-Berr) olandır.” 1027
‘Birr’, bol bol iyilik etmek, hayır işlerinde geniş olmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda fâil (özne) ismidir ve iyilikte bulunan demektir. Mü’minler, çok iyilikte bulunarak, takvada çok geniş olarak ‘birr’in bizzat kendisi haline gelirler. Tıpkı sâlih amel işleyerek imanıyla özdeşleşen müslümana ‘iman’ denilmesi gibi. Iyilik ve takvada ileri geçen bol bol ihsanda dulunan, akrabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimseler artık ‘birr’in bizzat kendisi olurlar. Böyle kimselere Kur’an ‘ebrâr’ demektedir.
Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor: “Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevırmeniz ‘birr/iyilik’ değildir. Ama birr, Allah’a, Âhiret Gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere harcayan; namaz kılan, zekât veren; söz verdiklerinde (ahidleştiklerinde) sözlerinde duranlar ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır). Işte bunlar, doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar da bunlardır.” 1028
Görüldüğü gibi Kur’an, ‘birr’in inanç ve amel boyutlarını, en önemli ilkeleri sıralayarak açıklıyor. ‘Birr’ öncelikli olarak İslâm’ın inanç esaslarını kabul etmek, sonra da malı ihtiyaç sahiplerine infak etmektir. Bu âyette en önemli erdemler sıralanmış olup, birr’in sınırının daraltılmadığı açıktır. Bu bağlamda birr, bütün iman, ibadet ve ahlâka ait iyi huyları kapsayacak genişlikte bir kavramdır.
Birr, bütün tâat sayılan, yani Allah’a saygı ifade eden davranışlar ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içerisine alan bir kelimedir. Birr, takva sahibi mü’minlerin bir özelliğidir. Bizzat takva değil takvalı olmanın görüntüsüdür diyebiliriz. Hatta yukarıdaki âyette ‘işte sâdık (doğru) olanlar bunlardır’ cümlesinden hareketle ‘birr’i ‘doğruluk’ diye anlayanlar da olmuştur. Hâlbuki ‘sıdk-doğruluk’ birr değil; birr sahibi olmanın bir sonucudur.
Takva sahibi kimseler hayır üzerinde olurlar, infak ederler (muhtaçlara el atarlar), sürekli iyilikte bulunurlar. Hem Allah’a (c.c.) itaat ederler, hem de insanlara bir fayda sağlarlar. Dolasıyla onların tutumu birr’in ta kendisidir.
Birr, sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir
1026] 2/Bakara, 44
1027] 52/Tûr, 28
1028] 2/Bakara, 177
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâk kuralıdır. Insanlar arasındaki ülfetin (kaynaşmanın) yollarından biridir. Kişiler başkalarına yardım ettikçe, onlara güzel davrandıkça; aralarında kavga, anlaşmazlık ve düşmanlık yerine; dostluk, barış ve ülfet olur.
Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
Birr sosyal hayata iki şekilde yansır: Birincisi sıla’dır ki bu insanlara karşılıksız mal yardımında bulunmaktır. İkincisi ise ma’ruf’tur ki bu da, söz ve davranışlarla insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için çalışmak demektir.
Mü’minler, sevdikleri şeylerden Allah yolunda harcadıkça bu birr erdemini kazanırlar. “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla birr’e (iyiliğe ) erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”1029 Görüldüğü gibi birr ahlâkı toplumda ekonomik ve sosyal düzeni zorlama olmaksızın sağlayıcı, insanlar arasındaki dostluğu ve barışı koruyacak, insanı en erdemli yapacak çok önemli bir ahlâktır. 1030
“…Birr (iyilik) ve takva (Allah’tan korku-korunma) hususunda yardımlaşın; günah ve sınırı aşma konusunda yardımlaşmayın. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 1031
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sıdk (doğruluk) insanı birr’e (Allah’ı râzı edecek iyiliğe) götürür; birr de mü’mini Cennete götürür. Kişi, doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (c.c.) katında doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya götürür. Haddi aşmak da (kişiyi) ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı arttırır da sonunda Allah katında yalancı diye kaydedilir” 1032
Kur’an bize şöyle dua etmemizi tavsiye ediyor: “Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana dâvet eden bir dâvetçiyi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerinizi ört ve bizi de ‘ebrâr (Allah’ı râzı edecek iyilik sahipleri) ile birlikte öldür.” 1033
Başkalarına Birr’i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1034
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 1035
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.” 1036
“İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel (iyi davranışta bulunup güzel hareket)
1029] 3/Âl-i Imran, 92
1030] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 91-93
1031] 5/Mâide, 2
1032] Buharî, Edeb 69, 7/30; Müslim, Birr 29, Hadis no: 2607, 4/2012; Ebu Davud, Edeb, Hadis no: 1989, 4/297; Tirmizî, Birr 46, Hadis no: 1971, 4/347; Muvatta, Kelâm 16; Kütüb-i Sitte 10/9
1033] 3/Âl-i Imran, 193
1034] 2/Bakara, 44
1035] 61/Saff, 2-3
1036] 62/Cuma, 5
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 213 -
işleyen ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1037
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1038
“Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu ayetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 1039
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki: “İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 1040
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz.” 1041
“Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?” Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” 1042
“Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 1043
“Cenab-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittiba eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücahede ederse mü’mindir, kim diliyle mücahede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 1044
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona razı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahabeler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları
1037] 41/Fussılet, 33
1038] 11/Hûd, 88
1039] 7/A’raf, 175-176
1040] Müsned-i Ahmed, III/120, 231, 239
1041] Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
1042] Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, 51, hadis no: 51 (2989); Müsned, V/205, 206, 207, 209
1043] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
1044] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müddetçe hayır!” 1045
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 1046
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasulü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifade etmeyen âlimdir” buyurdu. 1047
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 1048
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”1049 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 1050
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücubunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 1051
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terkedin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”1052 Ayette geçen birrden (iyilikden) kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terk eder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1053 âyetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir
1045] Müslim, İmâre 63
1046] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
1047] Tefsir-i Kebir, II/482
1048] Tefsir-i Kebir, II/482
1049] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
1050] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1051] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
1052] 2/Bakara, 44
1053] 9/Tevbe, 68
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 215 -
ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüde kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din adamlarına olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir numûnesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” 1054
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Konumuzun mesnedi olan Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer
1054] S. Kutub, Fi Zılâl, c. 1, s. 142-143
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır.1055
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin
1055] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 287-288
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 217 -
maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.” der. 1056
Ebu’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Hâlbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.”1057 Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendir-mesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa, tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor.
1056] Fahreddin Râzi, T. Kebir, c. 2, s. 44
1057] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 55
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” 1058
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan mûnâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm’a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.”1059 Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın...’ Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1060
Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa dâvet ve başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin
1058] Gazali, İhya, c. 1, s. 82
1059] 11/Hûd, 88
1060] 11/Hûd, 84, 87-88
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 219 -
hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm’ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” 1061
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar, dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır. “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek, kavilleri ile fiilleri arasında mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü’l-Basrî şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”1062 Yine Hasanü’l-Basrî’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol;
1061] Fethi Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
1062] Ahmed bin Hanbel, Zühd, 273
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 1063
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. 1064
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mü’min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle durmadan İslâm’a çağırır. Onlara birşeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. “Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmiyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyete toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslâm’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kimbilir kimlerin dalâletine, İslâm’dan uzaklaş-malarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.
“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.”1065 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vasıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibadet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe’nin (r.anhâ) verdiği cevap ne kadar ibretlidir: “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi.” Cenâb-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... 1066
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslâm’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya
1063] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1064] Abdülhamid Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
1065] 60/Mümtehine, 5
1066] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 158-160
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 221 -
başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez, hakkı savunmak da; haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz, bâtılı yaşayarak yerine getirilirse haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de iyi amel ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1067
Peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
Beşer tarihinin uzun devreleri boyunca pek çok siyâsî, felsefî ve fikrî doktrin, hayat sahnesinde yer almıştır. Bunlarda hep görülen husus; dâvâ ile hakikat, söz ile fiiller, iddia ile vâkıa, teori ile pratik arasında önemli farklılıkların bulunduğudur. Hep iddia, söz ve dâvâ, vâkıadan, fiillerden ve olaylardan üstün olagelmiştir. Ancak peygamberler tarihinde bunun aksine peygamberlerin yaşayışları, sözleri ve dâvet ettikleri şeylere mutâbık olmuş, onların hatta üstünde bulunmuştur. Onları gören, onlara muhatap olan insanlar, henüz onların peygamberliğini bilmeden doğruluk ve dürüstlüklerini teslim etmişlerdir. Hz. Yusuf zindanda iken hapis arkadaşları ona: “Şüphesiz biz seni iyilik ve ihsan sahiplerinden görüyoruz.”1068 diye müracaat ediyorlardı.
İslâm’a dâvet eden, başkalarına iyiliği emreden kişi, güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Şüphesiz insanın sahip olduğu şeyler içinde en değerli olanı, güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın timsali de Peygamberimiz’dir. Onun gibi olmaya çalışmak, onun gibi yaşamak, yani yaşayan Kur’an olmaya gayret etmek, sünnet üzere bir hayat sürmek, güzel ahlâk üzere olmak demektir. “Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için, Allah’ın elçisi en güzel örnektir.”1069 İşte o, Allah’ın seçtiği bir rehber olarak, hem sözleriyle ve hem de yaşayışıyla müslümanlara örnek olmuştur: İnsanlardan bir şeyi yapmalarını isteyince, önce kendisi bunun kat kat fazlasını yapmıştır. Herkesten fazla namaz kılmış, herkesten fazla oruç tutmuş ve herkesten fazla sadaka vermiştir. Yasakladıklarından da daima uzak durmuş, hiçbir günaha bulaşmamıştır. Her türlü aşırılıktan kaçınmış, daima orta yolu izlemiştir. Meselâ o çok merhametliydi, ama merhameti zaafa varmıyor, adaletten hiç bir şekilde ayrılmıyordu. Çok cömertti fakat müsrif ve savurgan değildi. İbadete çok önem veriyordu ama dünyayı da ihmal etmiyordu. Çok bağışlayıcıydı fakat tâvizkâr değildi. Şefkatli ve yumuşak huyluydu ama gerektiğinde cephede tek başına bile direnebiliyordu... İşte dâvetçi de, onun
1067] 41/Fussılet, 33
1068] 12/Yusuf, 36
1069] 33/Ahzâb, 21
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayatını iyi öğrenip, onun gibi yaşamaya, Muhammedcik/Küçük Muhammed olmaya çalışmalı-dır ki, insanlara etkili olup söz geçirebilsin. 1070
Peygamber Efendimiz’in nübüvvet öncesi ve sonrası hali ve yaşayışı, Mekke’lilerce gayet güzel biliniyor, peygamberliğinde O’nun temel fikrine karşı koyarak tevhidi kabul etmemek, yayılmasını engellemek için türlü yollara başvuruyorlar, fakat şahsî yaşayışı hakkında en küçük bir ithamda dahi bulunamıyor, O’nun “el-Emîn”liğini ikrar etmek zorunda kalıyorlardı. O, insanlara teklif ettiği hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla tatbik ediyordu. Şüphesiz bu, dâvet olunanlara tesir eden önemli bir faktör olacaktı. Umman kralı el-Culendî’ye Rasulullah’ın İslâm’a dâvet mektubu ulaştığı zaman Hz. Peygamber’ in hayatı hakkında bilgiler edinen melikin sözleri şöyle oluyordu: Allah beni bu ümmî peygambere delâlet/rehberlik etmiştir. O peygamber, hiçbir iyiliği kendisi ilk tatbik eden olmaksızın emretmiyor, hiçbir kötülüğü de kendisi ilk terkeden olmaksızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip gelecektir, engellenemeyecektir. O, ahde vefâ gösterir, sözünü yerine getirir. Ben kesinlikle kabul ediyorum ki o, bir peygamberdir.” 1071
Cenâb-ı Hak, sözle yapılan dâvete fiilen örnek olmayı emreder: “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel/iyi davranış ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?”1072 Bu âyette, iyiliği emreden dâvetçide ve hatipte aranacak vasıfların en önemlileri bir araya getirilmiştir. Burada iyiliğe dâvet eden tebliğci veya hatip için sâlih amel, işinin sözüne uygun olmasıdır. “Ben şüphesiz müslümanlardanım” demesi ise, dâvetçi veya hatibin kendini dinleyicilerden üstün ve ayrı görmemesi, onlarla kaynaşmış, kibir ve gurur gibi duygulara kapılmamış olmasıdır. İnsanlar, örnek görmek isterler. Psikoloji ve pedagojide, örnek almanın doğurduğu “taklit fonksiyonu”nun büyük değeri vardır. Her taklit olayı, önce insanların ruhlarında arzu, ihtiyaç, itikad ve fikir şeklinde doğar. Daha sonra bunlar, hareket ve davranışlar, âdet ve alışkanlıklar şeklinde yaşayışa intikal eder. Bu konuda toplumun her sınıfında ve her türlü eğitim dalında istifade edilir.
Meselâ çocuğuna dinî eğitim vermek isteyen bir âile, ona her vesile ile “taklit edilecek iyi numûneler” göstermek zorundadır. Yemeğe başlarken besmele, kalkarken hamd, Kur’an okumak, namaz, oruç, fakirlere yardım, küfür etmemek, içki içmemek, yalan söylememek gibi İslâm’ın emrettiği esasları, ciddî ve samimi olarak önce aile büyükleri yapacak, çocuklar şuursuz olarak bunları taklit edeceklerdir. Bu taklit devam ettikçe, nihayet kuvvetli bir itiyat/alışkanlık haline gelir. Çocuklukta kazanılan iyi itiyatlar, bütün hayat süresince devam eder. Toplumun her yönünde halk toplulukları ve kitleler arasında aynı kanun hükümleri geçerlidir. Öğretmen okulda, dâvetçi muhatapları karşısında hal ve tavırları, fikirleri ve sözleriyle daima örnek olmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dâvet ve tebliğ için, eğitim ve öğretim için ne kadar gayret sarfedilse tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Genel kural olarak diyebiliriz ki tebliğ, beşikten mezara kadar devam eden bir alıştırma ve iyi örnek olma işidir. 1073
1070] A. Çetin, Hitabet ve İrşad, s. 169
1071] Said Havvâ, er-Rasül I/54-55; Nedvî, Tebliğât ve Tâlimât, II/450-459; naklen A. Önkal, s. 350
1072] 41/Fussılet, 33
1073] A. Önkal, Rasulullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 348-351
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 223 -
Rasulullah, yirmi üç sene süren peygamberlik hayatı boyunca hiç kimse, onun karşısına çıkarak, veya arkasından konuşarak: “Neden bize söylediklerini kendin de yapmıyorsun?” diyememiştir. Rasulullah’ın bu üstün vasfı, O’nun her yönüyle sözü dinlenir bir peygamber olarak tanınmasına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsılmaz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işe uygun olması yönü ile ona bağlanmışlardır. Rasulullah’a beslenen güvenin, itimadın aslı bu esasa dayanıyordu. 1074
Yaşayışla güzel örnek verme kuralının etkisini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslâm’a dâvet ettiği insanların İslâmî yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedir Gazvesinde ele geçirilen esirlerin topluca bir yerde hapis tutulmaları yerine birer birer ashâb-ı kirâma dağıtılarak misafir edilmeleri, başka birtakım fayda mülâhazaları yanında büyük ölçüde, esirler sahabenin İslâm’ı yaşayışına vâkıf olsunlar diye olsa gerektir.
İslâm düşmanı Benû Hanife reisi Sümâme’nin müslüman olmasına, Hz. Peygamber’in hüsn-i muâmelesi, karşılıksız affı yanında Mescid’de bir direğe bağlı kaldığı müddet zarfında İslâmî tatbikatı görerek hakikati idrak etmesi de etkili olmuştur, diyebiliriz.
Tâif heyeti geldiği zaman, müslümanların Kur’an okuyuşları, namaz kılışları, huşû ve huzû içinde ibadetleri ve İslâm’ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Hz. Peygamber’in onları Mescid’in hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mesuplarının, ashâbın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde de, yine bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmuştur.
Görülüyor ki İslâmî dâvetin neticeye ulaşabilmesi için dâvetçinin tebliğ ettiği esasları çok iyi bilerek hayatında yaşaması, güzel bir örnek teşkil etmesi, mutlak bir zarurettir. Asr-ı Saadet’ten sonra İslâm’a muhatap olan millet ve ümmetlerin İslâm’ı öğrenme ve kabul etmede tamamen uzak ve yabancı kalmalarına sebep, -esefle kaydedelim ki- İslâm’ı hiç duymadıkları veya yanlış anladıklarından ziyade, müslümanlardan gördükleri kötü yaşayış ve davranışlar olmuştur. İslâm’ı kabul edenleri incelediğimiz zaman bunların iki ana grup teşekkül ettirdiğini görürüz:
1- Allah’a ve İslâm’a samimiyetle bağlı müslümanların örnek yaşayışlarından etkilenerek müslüman olanlar,
2- Hür düşünce ve tarafsız bir araştırmayla İslâm’ın hakikatini anlayarak diğer dinlerin yanlışlıklarından İslâm’a sığınanlar.
Şüphesiz birinci grup, ikinciden kat kat fazladır. Müslümanlar ve dâvetçiler, bilmelidirler ki şayet kendileri yaşayışlarını İslâm’a uydurarak güzel bir örnek halinde İslâm’ı sunabilseler Avrupa’sıyla, Amerika’sıyla bütün bir cihan kapıları sonuna kadar İslâm’a açacaktır. 1075
Yapmadıklarını söyleyen, başkasına öğüt verip kendileri verdikleri öğütlere uymayan ve başkalarına doğru yolu gösterip kendileri o yoldan gitmeyenler, ancak kulların alayını ve Rablarının gazabını üzerlerine çekerler. Dâvetçi, kendi kendisini sıkı sıkıya kontrol etmeli ve verdiği kararlara uymakta öncelikle
1074] A. L. Kazancı, Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, s.123
1075] A. Önkal, a.g.e. s. 351-352
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisini sorumlu tutmalıdır.
İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
İslâm’da ilim, Allah’ın rızasını kazanmak için öğrenilir. Bu da öncelikle ilmi öğrenenin öğrendiklerini kendisinin ihlâsla amel etmesi sâyesinde olur. Peygamberimiz, şöyle duâlar ederdi: “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır.”1076; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!”1077; “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duadan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 1078
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği câiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”1079 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 1080
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (Âlimlerin yaptıkları, câhillerin delilidir -örnek ve gerekçesidir-) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 1081
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak surette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)- dir denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve
1076] Tirmizi, Deavât 128
1077] Tirmizi, Deavât 68
1078] Tirmizi, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
1079] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
1080] Aliyyül Kari, Esraru’l-Menfûa, 364
1081] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. 2/ 283
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 225 -
temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashabı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. Böyle bilim, insanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten, tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkıyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.1082 İlmi, ihlâsla kendi hayatlarında tatbik edip, öğrendiklerini pratize ederek örnek hayatları ile çevrelerine hakkı ulaştırmaya çalışmak yerine; entelektüel bir değer, profesörlük gibi bir pâye, ilim adamı olduğunu kanıtlama gibi anlayışlarla sadece aktarıcılık yapan insanlar, bâtıl düzenlerin korktukları değil; belki kolladıkları kimselerdir. Bunlar, bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar. Kendilerinin yaşamadıkları İslâm’ı hayata hâkim kılma mücadelesi, cihad ve hakkı yayma değil; kendini kandırıp nefsini tatmin etme ve ihlâs yerine riyâyı tercih etme demektir.
“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları zelil ve perişan eder.” 1083
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da Allah üzerinize zâlim bir sultanı Mûsâllat kılar.” 1084
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları, günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde onları kötülüklerden men etmemektir.” 1085
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 1086
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı, insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 1087
“Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne vurma sanatıdır.”
“Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu halde, ekseriyâ
1082] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
1083] Cerir bin Abdillah
1084] Ebû ‘d-Derdâ
1085] Ebû Ümâme
1086] Hadis-i şerif rivâyeti
1087] Hz. Ali
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek ucuza satılır.” 1088
“Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını memnun ederler.”
“Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar.” 1089
“Ya susun, yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin.”
“Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.”
“İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin.”
“Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer; insanın ruhuna tat verir.”1090
“Kelâm ile kemâli birleştirmek gerek.”
“Güzel söz, en etkili bir sinir ilâcıdır.”
“Tatlı sözler, tatlı yankılar meydana getirirler.”
“Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez.”
“Tatlı söz yılanı ininden, acı söz insanı dininden çıkarır.”
“Tatlı kelâm dinletir, tatsız kelâm esnetir.”
“Bir insana söz anlatmak için yakasını, paçasını tutmanız yersizdir. Sizi dinlemek istemiyorsa, dilinizi tutun daha iyi olur.”
“Akıllılar, sözlerini altın tartan bir terazide tartarlar.”
“Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun.”
“Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.”
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı, bize hizmet etmeli.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lâkırdı etmek. 1091
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez; fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır; ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
1088] Hz. Ali
1089] Şeyh Sâdi
1090] Hz. Süleyman
1091] Şeyh Sâdi
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 227 -
İyiliği Emretmek Konusunda Âyet-i Kerimeler
Ma’rûf Kelimesinin Geçtiği Yerler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 178, 180, 228, 229, 231, 231, 232, 233, 233, 234, 235, 236, 240, 241, 263; 3/Âl-i İmrân; 110, 114; 4/Nisâ, 5, 6, 8, 19, 25, 114; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 24/Nûr, 53; 31/Lokman, 15, 17; 33/Ahzâb, 6, 32; 47/Muhammed, 21; 60/Mümtehıne, 12; 65/Talak, 2, 2, 6.
Münker Kelimesinin Geçtiği Yerler (Toplam 18 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 5/Mâide, 79; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 15/Hıcr, 62; 16/Nahl, 90; 22/Hacc, 41, 72; 24/Nûr, 21; 29/Ankebût, 29, 45; 31/Lokman, 17; 51/Zâriyât, 25; 58/Mücâdele, 2.
Emr-i bi’l-Ma’rûf Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân; 110, 114; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Emr-i Bi’l Ma’rfu, Nehy-i Ani’l-Münker (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: 5/Mâide, 105; 7/A’râf, 199; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: 3/Âl-i İmran, 110; 7/A’râf, 181; 9/Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: 3/Âl-i İmran, 104; 11/Hûd, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: 5/Mâide, 54; 14/İbrâhim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belâlara Sabır Göstermek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
Peygamberimizin, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Konusundaki Özelliği: 7/A’râf, 157, 199.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapanların Mükâfatı: 9/Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5.
A- İyilik Anlamındaki Birr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 44, 177, 177, 189, 189; 3/Âl-i İmrân, 92; 5/Mâide, 2; 58/Mücâdele, 9.
B- Birr Kelimesinin Çoğulu (İyiler Anlamındaki) Ebrâr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 193, 198; 76/İnsan, 5; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 18, 22.
C- Birr/İyilik:
Birr: 2/Bakara, 44, 177; 189; 3/Âl-i İmran, 92; 5/Mâide, 2; 58/Mücâdele, 9; 80/Abese, 16.
Ebrâr: 3/Âl-i İmran, 193, 198; 76/İnsan, 5; 82/İnfitar, 13; 83/Mutaffifîn, 18, 22.
İyilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 4/Nisâ, 36, 114, 125; 16/Nahl, 128.
İyiliklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85.
İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Kötülüğü İyilikle Savmak: 13/Ra’d, 22; 23/Mü’min, 96; 41/Fussılet, 34-35.
Allah, İhsânı (İyiliği) Emreder: 16/Nahl, 90.
Yapılan İyiliği Çok Görmemek: 74/Müddessir, 6.
İyilik Yapanla Kötülük Yapanın Misali: 45/Câsiye, 21.
Kötülüğe Karşı İyilik, Dost Kazandırır: 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-36.
Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
Allah, İyiliğin Karşılığını Kat Kat Verir: 4/Nisâ, 40, 124; 6/En’am, 160; 10/Yûnus, 26; 42/Şûrâ, 23; 73/Müzzemmil, 20.
Her İyiliğin ve Kötülüğün Karşılığı Verilecektir: 99/Zilzâl, 6-8.
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyiliğin Karşılığı: 4/Nisâ, 124; 31/Lokman, 16; 73/Müzzemmil, 20.
D- İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5.
E- “Ma’rûf” u Emretmek ve Söylemek Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde): 2/Bakara, 263; 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 4/Nisâ, 114; 7/A’râf, 157, 199; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 27; 47/Muhammed, 21;
F- Emr-i Bi’l Ma’rfu, Nehy-i Ani’l-Münker (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: 5/Mâide, 105; 7/A’râf, 199; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: 3/Âl-i İmran, 110; 7/A’râf, 181; 9/Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: 3/Âl-i İmran, 104; 11/Hûd, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: 5/Mâide, 54; 14/İbrâhim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belâlara Sabır Göstermek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
Peygamberimizin, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Konusundaki Özelliği: 7/A’râf, 157, 199.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapanların Mükâfatı: 9/Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
1. İyiliği Allah’tan Her Kötülüğü Kendinden Bilmek: 15/168-170.
2. İyilik Edene Duâda Bulunmak: 16/324-325.
3. İyilik, Güzel Ahlâktır: 6/346-347.
4. İyilik, İmanla Makbuldür: 2/203.
5. Kırk İyilik Üzerine: 2/542.
6. İhânet Edene İhânetle Değil; İyilikle Karşılık Vermek: 2/373-384.
7. İyilik Üzerine Bazı Hadisler: 2/541.
8. İyilik Yapana “Cezâkellahu hayran” Demek: 16/324-325.
9. Yapılan İyiliği Başa Kakmanın Cezası: 16/348-349.
10. İyiliklerin Allah Rızâsı İçin Yapılması: 2/546.
11. İyilikte ve Kötülükte Öncülük Yapanların Durumu: 10/39.
12. Yapılan İşin İyi veya Kötü Olduğu Nereden Anlaşılır? 17/592.
13. Ma’rûfu Tavsiye: 10/111
14. Kötülerin Arasında Kalmaktansa Ölmek Yeğdir: 17/546-547.
15. Kötülerin Yanında İyilere de Musibet Gelir: 16/117.
16. Kötülerle Beraber Oturmak: 16/117
17. Kötülüğü Alenî Yapmak: 17/317.
18. Kötülüğü Bertaraf Edecek En Güzel Yol: 4/ 230-231.
19. Kötülük görüldüğü Zaman, Mü’minin Tavır Alması: 2/378.
20. Kötülüğe Karşı Hiç Bir Şey Yapılmadığı Takdirde Umumî Belânın Gelmesi: 2/378-380.
21. Kötülükler, Kötü Şeyler Şeytana Benzetilir: 7/500.
22. Kötü Sondan Kim Kurtulabilir: 14/15.
23. Kötü Sözlü Olmak: 15/142.
24. Kötü Sözü Çokça Kullanmak Haramdır: 15/184.
25. Rasûlullah Kimseye Kötü Konuşmadı: 17/459.
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 229 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 287-288
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 322-327
3. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 477-482
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130-131
5. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. C. 1, s. 141-143
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. C. 2, s. 52-59
7. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 115-117
8. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed H. Fadlullah, Akademi Y. C. 2, s. 22-25
9. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. C. 1, s. 120-123
10. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.21-22
11. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94
13. Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
14. Rasülüllah’ın İslam’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y.
15. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
16. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
17. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
18. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
19. İslam Dâvetinin Esasları, I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
20. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
21. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
22. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
23. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
24. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebu Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
25. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
26. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
27. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
28. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
29. Hitabet ve İrşad, Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
30. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
31. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
32. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
33. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
34. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
35. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
36. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
37. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
38. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
39. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
40. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
41. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
42. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
43. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
44. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
45. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
46. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
47. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
48. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
49. Dâvet Yolunda Dualar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
50. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
51. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
52. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
53. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
54. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
55. Hisbe, İbn Teymiyye, İhya Y.
56. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
57. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
58. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
59. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
60. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
61. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
62. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
63. Allah’a Dâvette Peygamberlerin Metodu 1-2, M. Surur b. Naif Zeynelâbidin, Guraba Y.
64. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
65. Bedenin Dili, Zuhal Baltaş, Acar Baltaş,
66. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
67. Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ve Eğitim Metodları, A. Ebu Ğudde, Umran Y.
68. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
69. Bütün Yönleriyle Hitabet, Nejat Muallimoğlu,
70. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
71. Çocuk Eğitiminde Peygamberimizin Metodu, Abdülbâsit M. Seyyid, Beka Y.
72. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
73. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod “Teşkilatçılık”, Ahmet Akgül, Doğuş Y.
74. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
75. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
76. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
77. Dâvet Yolunda Duâlar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
78. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
79. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
80. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
81. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
82. Dâvetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
83. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
84. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
85. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, TDV Y.
86. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
87. Doğru ve Güzel Konuşma, Birol Vural, Hayat Y.
88. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
89. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
90. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
91. Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 210, 238
92. Ferdî Dâvet Fıkhı, Seyyid Muhammed Nuh, Ravza Y.
93. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72, 113-123
94. Fussılet Sûresi Işığında Dâvetçinin Eğitimi, Hamid bin Nâsır bin Abdurrahman el-Ammar, Trc. M. Ali Kara, Karınca Y. s. 231-236
95. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
96. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
97. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
98. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 231 -
99. Güzel Konuşmanın Sırları, Şadi Eren, Nesil Basım Yayım
100. Güzel Söze Uymanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
101. Güzel Sözler Antolojisi, Bilal Eren, Türdav A.Ş.
102. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Emin Özdemir, Remzi Kitabevi
103. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
104. Hadislerde İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak, İbn Ebi’d-Dünya, Ocak Y.
105. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
106. Hakkı Tavsiye Metod ve Vâsıtaları, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y. / Rağbet Y.
107. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
108. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
109. Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y./İhya Y.
110. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
111. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
112. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
113. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodu, Abdulfettah Ebû Gudde, Yasin Y.
114. Hz. Peygamber ve İlim, Işığın Çağrısı, Yusuf el-Karadavî, Şule Y.
115. İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Karadavî, İlke Y.
116. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
117. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
118. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 237-240
119. İslâm Dâvetçilerine Eğitim Rehberi, Hişam et-Tâlib, Girişim Y.
120. İslâm Dâvetçilerine Notlar, Fethi Yeken, Hayra Hizmet Vakfı Y.
121. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
122. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
123. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
124. İslâm Dâvetinin Esasları I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
125. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
126. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 85-96, 331-342
127. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
128. İslâm Terbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y.
129. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
130. İslâm’a Dâvet, Gereklilik ve Yöntem Üzerine, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağ. Kit. Ank.
131. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
132. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
133. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
134. İslâm’da Aile Eğitimi 1-2, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
135. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevânî, Risale Y.
136. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
137. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
138. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
139. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94, 384-385; 452-454
140. İslâmî Çalışma Metodu, Mustafa Tahhan, Risale Y.
141. İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y.
142. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, s. 27-30
143. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
144. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
145. Kalk ve Korkut, Ali Esen, Ribat Neşriyat
146. Kavram Tefsiri, Basılmamış Çalışma, Ahmed Kalkan: Emr-i Bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker (3/104, 109) 156; Güzel Söz (83) 77; Hakkı Gizlemek (42) 51; İnsanlara İyiliği Emredip Kendini Unutmak (44) 54; İnzâr (6) 23; Kabalık-Yumuşaklık ve Katı Yüreklilik (3/159) 159; Kıssa (11/Hûd, 100; 12/Yûsuf, 3) 190; Kolaylık/Yüsr (185) 123; Lakab (Gıybet, Alay, La-
232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kab, Sûi Zan) (49/Hucurât, 11-12 (204); Sanat ve Allah’ın Sanatı (27/Neml, 88) 200; Sıdk/Doğruluk (177) 118.
147. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
148. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
149. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
150. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
151. Konuşma Sanatı Dil Belâsı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
152. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 299-304
153. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
154. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
155. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
156. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
157. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
158. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
159. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Murat Kayacan, Ekin Y.
160. Kur’an-ı Kerim’de Ma’rûf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
161. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 453-463, 22-24; c. 20, s. 80-90
162. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 25-28, 107-111, 151
163. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 165-188
164. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
165. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 97-108
166. Kur’an’da Tartışma Metotları, Zahir B. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
167. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
168. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 282-290
169. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 170-171
170. Kur’ân-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
171. Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y. s. 353-354, 380-382, 572-579, 77-84
172. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 105-106, 157-158
173. Kur’an ve Sünnette Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
174. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
175. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
176. Mûsâhiblik, Haydar Kaya, Engin Y.
177. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
178. Müslümanın Sanat Anlayışı, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
179. Nasıl Dâvet Edelim?, Muhammed Kutub, Beka Y.
180. Nebevî Hareket Metodu 1-2, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y.
181. Nebevî Tebliğ, Ubeyd Küçüker, Seçkin Y.
182. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
183. Osmanlılarda İhtisab Müessesesi, Ziya Kazıcı, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
184. Önce Söz Vardı, Erol Göka ve heyet, Ankara
185. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
186. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
187. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
188. Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
189. Peygamberimizin Tebliğ Metotları 1-2, İbrahim Canan, Nesil Y.
190. Rasulullah’a Göre Aile ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
191. Rasülüllah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y. / Kitap Dünyası Y.
192. Rasûlullah’ın Hayatı ve Metodu, Fıkhu’s-Sîre 1-2, Münir Gadban, Risale Y.
193. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 89-91
194. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 233 -
195. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
196. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
197. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
198. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
199. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
200. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
201. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 351-353 (Dâî); 371-372 (Dâvet); c. 2, s. 98-99 (Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker); c. 4, s. 64-65 (Ma’rûf); 360-362 (Münker); c. 6, s. 141-143 (Tebliğ) ; c. 2, s. 443-444 (Hisbe Teşkilâtı); c. 4, s. 265-266 (Muhtesib).
202. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138-141 (Emr-i Bi’l-Ma’ruf); c. 9, s. 16-19 (Da’vet)
203. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
204. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
205. Tenbihu’l Gâfilin, Ebû lleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
206. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
207. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
208. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
209. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
210. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.
211. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152, 189-209

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:39

EMÂNET

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

EMÂNET


• Emânet; Anlam ve Önemi
• Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
• Emâneti Ehline Vermek
• Vedîa; Terkedilen Emânet
• Kur’ân-ı Kerim’de Emânet
• Hadis-i Şeriflerde Emânet
• İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
• Ahzâb 72’nin Anlamı Üzerine
• Tefsirlerden İktibaslar
“Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.”499
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.” 500
Emânet; Anlam ve Mâhiyeti
‘Emânet’ kelimesinin aslı ‘emn’ köküdür. ‘Emn’ sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden emin olmak, ruhun sükûnet bulması anlamına gelir. Aynı kökten gelen ‘iman’, inanma, Allah’ın gönderdiği inanç ilkelerinin doğru olduğundan emin olma, ‘mü’min’ ise, iman eden, Allah’a güvenen ve güvenilir bir kimse demektir.
‘Emânet’ insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. Bunun anlamı şudur: Emânet, -maddî olsun mânevî olsun-, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve eminlikle geri almaktır. ‘Emânet’ ayrıca, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Hukuk ilminde ve halk arasında bu son mânâ daha fazla yaygındır.
Kavram Olarak Emânet: Kur’an’da geçen ‘emânet’ kavramının açıklanması konusunda bilginlerin çeşitli görüşleri olmuştur. Bakara Sûresi, 283. âyette geçen ‘kendisine güvenilen; emâneti sahibine versin’ ifadesi, dar anlamdaki, yani ‘bir
499] 4/Nisâ, 58
500] 33/Ahzâb, 72
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye koruması için bırakılan şey’ mânâsına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş mâlî, rûhî ve diğer imkânlar anlamını da kapsamaktadır.
‘Emânet’ kişinin bulunduğu yere, imkânlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki mesuliyetidir. Yahut da bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır.
Kur’an şöyle buyuruyor: “Hiç şüphe yok ki Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size öğüt veriyor! Doğrusu Allah işitendir, görendir.”501 Bu âyette hukuk ve ahlâkın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ‘emânet’ ve ‘adâlet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir. Yöneticilik; halkın ihtiyaçlarını görme, haklarını koruma, güvenliklerini sağlama, aralarında adâletle karar verme ve din ve vicdan hürriyetlerini sağlama açısından bir emânettir. Devlet yöneticileri bu gibi emânetleri korudukları gibi, iş başına getirecekleri yetkililerde bu özelliklerin olması, bu ahlâkı taşımaları gerekir. Yönetimin, hak etmeyene ya da görevini kişisel çıkarlara âlet edene veya emâneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adâletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. Bu âyetten sonra, mü’minlerin siyasî yönden kimlere itaat edeceğinden bahseden âyetin gelmesi de oldukça dikkat çekicidir. 502
İnsanın Yüklendiği Emânet: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”503 Özellikle bu âyette geçen ‘emânet’ konusunda çok farklı açıklamalar bulunmaktadır. Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları ‘emânet’ ne olabilir? Bu emâneti yüklenen insan niçin zâlim ve câhil olarak nitelendiriliyor?
Kur’an’ın bütünlüğü ve Peygamberimizin tebliğinin hedefi içerisinde düşünüldüğü zaman, âyetin maksadını anlamaya çalışabiliriz.
‘Emânet’in kelime anlamında görüldüğü gibi ‘emânet’ olayında iki taraf söz konusudur. Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emâneti veren de, kendisine emânet edilen de bu işin şuurundadır. Böylece şuurla, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘korunması için bıraktığı şey’ bir ‘emânet’ olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kimilerine göre buradaki ‘emânet’; Tevhid kelimesi ve gereği, akıl, kulluk veya Allah’a itaattir. ‘Emânet’i eğer böyle anlarsak, o zaman şöyle dememiz mümkündür: Emânet olayının farkında olan ve onu dünya hayatında gereği gibi koruyan mü’minler, emânete hıyanet etmedikleri ve onun değerini, ne olduğunu unutmadıkları için ‘zâlim ve câhil’ değildirler.
Puta tapanlar, taptıkları nesneleri ilâh edinirler. Hâlbuki onlar şuursuz,
501] 4/Nisâ, 58
502] 4/Nisâ, 59
503] 33/Ahzâb, 72
EMÂNET
- 99 -
güçsüz, âciz varlıklardır. Kur’an bu yüzden şuursuz varlıklara tapanları ‘câhil’, bilgisiz ve olgun hareketten yoksun kimseler diye tanımlıyor. Onların taptıkları bu şuursuz ve güçsüz varlıklar, insana bir fayda vermedikleri gibi, ona bir görev de yükleyemezler. Puta tapanların, ‘kulluk’ emânetini bu gibi ilâhlara yapmaları olacak şey değildir.
‘Emânet’ kelimesindeki karşılıklı eminlik özelliğinden hareketle diyebiliriz ki, ‘emânet’i ancak şuurlu ve akıllı insan taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, irâdesiz varlıkların bu emâneti kabul etmeleri mümkün değildir. İnsanın yerine getirmeye çalıştığı bu ‘emânet’, onun dünya hayatının sırrıdır, oluş sebebidir. Varlık, insanın emânetin sorumluluğunu taşıyıp taşımadığına göre bir anlam kazanmaktadır. İnsan, ‘emânet’in gereğini yapıp yapmamakla denenmektedir.
İlim adamları buradaki ‘emânet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, rûhî ve bedenî kabiliyetler, ma’rifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma), Allah’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adâleti yerine getirme, doğruluk (emin olma), Allah’a itaat şeklinde açıklamışlardır.
Bilginlerin birçoğunun görüşüne göre ‘emânet’, insana yüklenen kulluk görevi ve O’nun hükümleriyle amel etmektir. Allah (c.c.), gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emin olma/güvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde halife olan insanlara, baskı ve zorakî değil, gönül rızâsıyla veriyor. Zaten ‘emânet’ verme konusunda zorâkîlik değil, gönül rızâsı vardır. Böylece ‘emânet’in gereğini yapan mükâfat alır, yapmayan ise büyük kayıplara uğrar. Nitekim, müslüman olmak ve İslâmî ilkeleri yerine getirme konusu da gönül rızâsıyla, hür irâde ile olmaktadır.
İnsan önce Rabbine karşı, sonra kendine karşı, sonra da diğer insanlara karşı ‘emin/güvenilir’ olmak görevindedir. Yani her türlü emâneti taşıyabilecek bir özellikte olması gerekir. İnsana düşen görev, öncelikli olarak Rabbinden gelen ‘emânet’i korumak, gereğini yapmak, ona ihânet etmemektir.
İnsana verilen ömür, nimetler, ilim, beden ve imkânlar birer emânettir. Bütün bunların gereği gibi korunması lâzımdır. Zaten insan bu emânetlerin hesabını vermeden âhirette kurtuluşa eremez. 504
Hukuk ve Ahlâk Açısından Emânet: Hukuk açısından emânete riâyet hem bir kabiliyeti, hem de o emâneti yüklenmeyi sağlayan ehliyeti (yetkiyi/beceriyi) gerekli kılar.505
Ahlâk açısından da emânet’in geniş bir çerçevesi vardır. İslâm’a iman ederek mü’min olanlar, öncelikli olarak Allah’tan gelen ‘emânet’i korurlar. Bu bir iman borcudur, kulluğun gereğidir. Onlar, imanlarından aldıkları şuurla, hayatlarının her safhasında emânetleri korurlar. Zaten ‘emânet’i korumak mü’minlerin özelliklerindendir.506 Onlar bilirler ki, Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmek, bile bile ‘emânet’e hâinlik etmektir. 507
504] Tirmizî, Kıyâme 1, hadis no: 2416
505] 4/Nisâ, 58; Müslim, İmâre 16, hadsi no: 1825
506] 23/Mü’minûn, 8; 70/Meâric, 32
507] 8/Enfâl, 27
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’min, aynı zamanda kendisinden emin olunan, yani emânet sahibi kimsedir. Hem Allah’tan gelen ‘emânet’i korur, hem de insanların haklarıyla ilgili konularda ‘emânet’i yerine getirir. Bu anlamda verilen sözler, yapılan anlaşmalar, ev ve aile mahremiyetine saygı duymak, selâma karşılık vermek, yapılan ikramlara teşekkür etmek, sırları saklamak, ayıpları yaymamak, alınan görevi yerine getirmek, birer emânettir. Bunları korumak toplumsal huzuru sağladığı gibi, dostlukları arttırır, insanların zarar görmesini engeller.
Peygamberimiz (s.a.s.); “emânet yerine getirilmezse, (toplumsal) kıyâmeti bekleyin” diye buyurmaktadır.508 Emânete hıyânet etmek münâfıkların özelliğidir. 509
‘Emânet’ sahibi olmak, yani güvenilir olmak toplumsal barışın ve huzurun en önemli garantisidir. Emânet duygusunun yok olması bir toplumsal felâkettir.
Peygamberlerin, peygamber olmaları sebebiyle sahip oldukları özelliklerden biri de ‘emânet’ sıfatıdır. Onlar her bakımdan güvenilir insanlardır. Onlar, Allah’a âit emânetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güvenilir ve emin olmanın temsilcisiydiler.
Peygamber (s.a.s.) Vedâ Hutbesinde ümmetine iki önemli şeyi ‘emânet’ olarak bırakmıştır. O şöyle buyuruyor: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.”510 Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. 511
Allah’tan gelen ‘emânet’i yüklenerek mü’min sıfatı kazanan müslümanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlâkla bu ‘emânet’i taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas ‘emânet’i korumak, insanlar arasında ‘emânet’ sahibi, yani emin (güvenilir) kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar. Aynı zamanda onlar bu en büyük ‘emânet’i ona hiç bir zarar vermeden, olduğu gibi koruyarak başkalarına ve gelecek nesillere devretmelidirler. Bunu sağlayacak olan metot da, Peygamberimizin bizlere ‘emânet’ olarak bıraktığı Kitab’a ve O’nun Sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır.
Mü’minler, bu en ağır emânetin değerini bilmek, onu korumak ve onu en ehil sahiplere gereği gibi teslim etmek borcundadırlar. 512
Emânet, birisinin koruması için bırakılan maddî ve mânevî hak demektir, yani emniyet edilip inanılan şey. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de “emânet”tir. Kur’an’a, Sünnete ve Rasûlullah’ın eşyasına da “emânet” denir.
Rasûlullah, hicretten önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iâde etmişti. Çünkü kâfirler ona “el-emin” olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber “emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu” söylemiştir.513
508] Buhârî, İlim 2
509] Buhârî, İman 24; Müslim, İman 107-108, hadis no: 59; Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4688
510] Müslim, Hacc 147, Hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, Hadis no: 3074; Buhârî, (Tecrid, 1654); S. İbn Hişam, 4/251
511] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 36, Hadis no: 2408; Ahmed bin Hanbel, 5/181
512] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 163-166
513] Buhârî, İman 64; Müslim, İmân 106
EMÂNET
- 101 -
Emânet, müminlerin de vasfıdır.514 Vedâ Haccı’nda Rasûlullah, kadınların da erkeklere birer emânet olduklarını açıklamıştır.515 Yine Vedâ Hutbesi’nde Rasûlullah, “Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah’ın kitabı Kur’ân ve benim sünnetimdir.”516 İbn Hanbel rivâyet eder: “Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur.” 517
Allah Teâla, “emânet” kavramını Kur’an-ı Kerîm’de çok geniş bir anlamda zikretmiştir: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”518 Bu genel anlamlandırmadan sonra, “Emânetleri ehline vermemizi, insanlar arasında hükmettiğimiz zaman adâletle hükmetmemizi” emreder.519 Rasûlullah’ın şu buyruğu da emânete riâyetin yozlaşması durumunda neler olacağını açıklamaktadır: “Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle.”520 İsrâiloğulları bu yüzden çökmüş ve sapmışlardı. Beceriksiz, sorumsuz, ahlâksız, adâletsiz kimselere yetki vermişlerdi. Hâlbuki İslâmî harekette, her işte en ehil kişilerin yer aldığı “ulu’l-emr”e itâat sözkonusudur.
Geniş anlamıyla, “Allah’ın tekliflerinin tamamına” emânet denilmiştir.521 Usûl-i fıkıhta, Allah’ın insanlara yüklediği bütün mükellefiyetlere emânet denilmiştir.522 Eşref-i mahlûkat ve yeryüzünün halifesi olarak tanımlanan insan; Allah’ın öğüdü ve rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm ile ruhlar âleminde verdiği ‘misâk’la aldığı emâneti yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir. Bu mânâda, herhangi bir şekilde kendisine emânet edilmiş bir malı korumamak nasıl hâinlik olmaktaysa; daha geniş kapsamlı olarak Kur’ân ve Sünnet emânetini sahiplenmemek, İslâm’a yönelmemek ve İslâmî ilkeleri yaşamamak, yaşatmayı unutturmak veya engellemek de emânet ve emânet ilkelerine uymamak demektir. 523
İman-Emânet İlişkisi: İman kelimesi ile emânet kelimesi aynı kökü paylaşan, birbiriyle çok yakın anlam ilişkileri olan iki kavramdır. İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor.524 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrâil’in de emin olduğunu belirtiyor.525 Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emâneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emânet de güvene tevdi
514] 23/Mü’minûn, 8
515] Ebû Dâvûd, Menâsik 56
516] Buhârî, Tecrid, 1654; İbn Hişâm, es-Sire, IV, 603; Sahih ve Sünen’lerin Vedâ Haccı bölümleri
517] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 135
518] 33/Ahzâb, 72
519] 4/Nisâ, 58
520] Buhârı, İmân 1
521] Mecmuat’ul-Tefâsir, İstanbul 1979, V. 142, 143
522] Molla Hüsrev, Mir’ât el-Usûl fî Şerhi’l Mirkat el-Vüsûl, İstanbul, 1307, I, 591
523] Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 92
524] 7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
525] 26/Şuarâ, 193
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş şey anlamı taşır.526 İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emânet taşıyan kişi demektir.
Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmâü’l-Hüsnâ’dan biri, el-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de el-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” 527
Emânetin lügat mânâsı “eminlik”, “birisine koruması için bırakılan şey.” Eminliğin zıddı, hıyânet; yani, emâneti korumamak, onu emânet edenin değil de, kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak. Istılahda, emânet için birçok mânâlar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar: “Dinî tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsân edilen her nimet”, “arza halîfe olma kabiliyeti”, “istikamet üzere bulunmak.”
Kur’an güneşinden bir nur: “Allah hiçbir nefse vüs’atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir görev teklif etmez.”528 Bu nefislerden birisi göz; ona işitme görevi yüklenmemiş. Bir başkası kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun, rûhu tefekkür etmekle, dağlar ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller. Her varlığa, yeteneğine göre bir görev teklif yüklenmiş. İnsan rûhunun diğer varlıklardan önemli bir farklılığı var. Ona cüz’î irâde takılmış ve kendisine verilen vazifeyi yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zâlim ve câhil oluşunun kaynağı da bu cüz’î irâdeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...
Emânet, irâde sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, “paramı kasaya emânet ettim” demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emânete muhâtap olamıyor. Melekler de onlardan pek farklı değil. Onların görevlendirilmeleri teklif ile değil; emir iledir. Emânetle ilgili âyet-i kerîmede529 emânetin göklere, yere ve dağlara “teklif” değil; “arz” edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi. Arzetmekte bir başka mânâ vardır. Hani bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arzeder. Meselâ, ona “sen kâtiplik yapabilir misin?” diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek, “maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi canla başla yerine getirirdim” der. Bu emir (daha doğrusu arz), “bana bir su getir” demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama kâtipliği herkes yapamaz.
Emânetle ilgili âyette de Cenâb-ı Hak, göklerden, yerden ve dağdan vazife istemiş. Onlara bir emânet arzetmiştir. Bu arzedişin keyfiyetini bilemeyiz ve onların bu görevden kaçınmalarını da bir isyan olarak değerlendiremeyiz. Onlara arzedilen vazife, onların yetenekleriyle, sermâyeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar verilen kabiliyetler, bu görevi yapmasına uygundur. Nitekim göklerin çekindiği bu emâneti o yüklenmiştir. Nedir bu vazife? (...) “Ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyorum, görüyorum, onun sahibiyim, evimi idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder...” İşte
526] Bk. 33/Ahzâb, 72
527] 2/Bakara, 165
528] 2/Bakara, 286
529] 33/Ahzâb, 72
EMÂNET
- 103 -
bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah’ın sonsuz sıfatlarını, şunuâtını (icraat ve işlerini) bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir; kendilerinde bunu yapabilecek yetenek bulunmadığı için...
Bu âyet-i kerîme ile530 insanın semâlardan yüksek olan önemi ve kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî görevi beyan edilerek, insanoğluna küçük şeylerin peşinde koşmaması tavsiye edilmekte. Aksi halde, kendisine verilen yetenekleri yerinde kullanmayarak onlara mânen zulmedeceği ve cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de câhil olacağı ders verilmekte, ihtar edilmekte.
İnsanın yeteneğinde cüz’î irâde de vardır demiştik. İşte insan, bu irâde ile “ben” diyebilmekte ve yukarıda bir örneği verilen mukayeseleri yapabilmektedir. “Ben” diyemese “O” da diyemezdi. “Ben” diyebilmek büyük bir nimet olduğu gibi, müthiş de bir imtihan. Sonu zâlim ve câhil olmaya çıkabilecek bir çetin soru. İşte gökler, yer ve dağlar bu “ene” imtihanından, yani “ben” demekten sakınmışlar... Nitekim zaman da onları haklı çıkarmış ve “ben” diyenlerin çoğunun “O” diyemediği, nefsine mağlûp olarak enâniyete/egoizme düştüğü, gururda boğulduğu, Rabbini, Hâlikını, Mâlikini unuttuğu görülmüştür. Ve çoğunluk böyle olduğu için ki, Cenâb-ı Hak, insan için, “zâlim ve câhil oldu” buyurmuştur. Bu, bütün insanların değil; çoğu insanların böyle oldukları şeklinde anlaşılmalıdır. Gerçekten de “ben” diyebilmek çoğu insana pahalıya malolmuş durumda. Ama gel gör ki, ondaki nefsî lezzet hakikate perde oluyor ve insanlar o zehri seve seve içiyorlar. 531
Emâneti Ehline Vermek
Emânet, vahyin insanda inşâ etmeye çalıştığı hayat tasavvurunun anahtar sözcüklerinden biridir. El-Mü’min olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, mü’min olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının bir gereği olarak emânete sadâkat göstermesini, yani emîn biri olmasını istemektedir. Görüldüğü gibi, yukarıdaki son cümlede geçen “mü’min, iman, emîn” kelimelerinin hepsi de “emânet” kelimesiyle aynı anlam alanına mensuptur.
Kur’an’ın inşâ ettiği bir akıl, kendisine bahşedilmiş tüm nimetlere birer emânet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emânettir, sıhhat bir emânettir, hayat bir emânettir, şöhret bir emânettir, evlât bir emânettir, devlet ve iktidar bir emânettir, bilgi, beceri, akıl; hepsi birer emânettir.
Emânet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emânet eden, emânet edilene ya güvenmiştir, ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emânet edilen kimse, emânet karşısında iki farklı tavır takınabilir: Ya ihânet eder, ya da sadâkat gösterir. İhânet ederse hâin, sadâkat gösterirse sâdık olur. Allah’ın emânet ettiklerine ihânet etmek verdiğini O’nun rızâsı hilâfına kullanmaktır. Bu nedenledir ki her günah “emânete ihânet”tir. Ve ihânetin en dehşet sonucu ise, Allah’ın insana olan güvenini zedelemektir.
Bu, emânetin Allah-insan ilişkisine taalluk eden boyutudur. Bir de emânetin
530] 33/Ahzâb, 72
531] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. (c. 1), s. 98-101
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insan-insan ilişkisine taalluk eden boyutu vardır ki, Nisâ Sûresinin 58. âyeti, işte bu ilişkinin sıhhat şartını beyan etmektedir. O da “emâneti ehline vermek”tir.
Emânetin sahiplerinin emânet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyâkat” olmak durumundadır. Kişinin ehil ve lâyık olması için önce bilinç ve bilgi şarttır. Emânete riâyet bilinci ve emânet edilen şeyi yerli yerinde kullanma bilgisi. Peki, bir insanın emânete riâyet bilincine sahip olduğunun ölçütü nedir? Kısaca, Allah’a ihânet etmemesidir. Peki, Allah’ın emânetine ihânet etmekten utanıp sıkılmayan birilerinden kulun emânetine ihânet etmemeleri beklenebilir mi? Ya da, hayatını, her şeyini borçlu olduğu Allah’ın emânetine ihânet edenleri, ikbâl ve iktidarını borçlu olduğu halka ihânet etmekten hangi şey uzak tutabilir?
Aklını vahyin inşâ ettiği herkes çok iyi bilir ki, “benim” dediği her bir şey aslında kendisine bahşedilmiş emânetlerdir. İnsana âit mutlak mülkiyet yoktur. Çünkü mutlak mâlik Yaratıcı’dır. Kur’an’da geçen Allah’ın güzel isimlerinden “el-Melik” ismi bunu ifâde eder. İnsana verilenler hep birer emânettirler. Bu emânetleri var ediliş amacına uygun kullanan, emânete sadâkat göstermiş olur; tersine davranan emânete ihânet etmiş olur.
Ehliyet ve liyâkatin olmazsa olmaz şartları, dört şeye nisbetle tesbit edilebilir:
1. Kişinin Allah’a nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Bu, “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”dir. Kişinin niyetini hâlis kılan unsur da budur. Bu olmazsa, topun barutu yoktur; gerisi olsa ne yazar? Mikro planda emânete sadâkat gösterse bile, makro planda ihânet etmekten geri durmayacaktır. Tıpkı petrol lobisinin seçtirdiği ABD başkanının, kendisini seçenlerin çıkarı uğruna, dünyayı ateşe vermesi gibi.
2. Kişinin kendisine nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Bunlar, kişinin görev üstleneceği konudaki yetenek ve yeterliliğidir.
3. Kişinin emânete nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Meşrûluktur. Meşrû olmayan ya da meşrû bir usûlle verilmeyen emâneti üstlenmemek liyâkat gereğidir.
4. Kişinin insanlara nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: İnsanlara yararlı olmaktır.
İlk üç unsur, insanların teveccüh ve tercihiyle oluşacak şeyler değildir. Bir bölgedeki her insan bir kişiyi bir göreve lâyık bulsalar, bu tercih o insanın niteliğine bir şey eklemez. Yani, o insan eğer sorumsuzsa, yüksek tercih onu sorumlu hale getirmez. Ya da, yeteneksizse, herkesin onu destekliyor olması onu yetenekli kılmaz.
Ancak, üçüncü unsurda teveccüh oranı belirleyicidir. Çünkü “fayda” nisbîdir ve kişiden kişiye, gruptan gruba, zümreden zümreye değişebilir. Burada aslolan ‘momentum’u, yani birçok değişik ve çelişik unsurdan oluşmuş bir bütünün maksimum fayda bileşkesini tesbit edebilmektir.
Emâneti ehline vermeyenler üç kez haksızlık yapmış olurlar:
1) Emânetin kendisine,
2) Emâneti verdikleri ehliyetsiz ve liyâkatsiz kişiye,
EMÂNET
- 105 -
3) Emâneti esirgedikleri ehliyet ve liyâkat sahibine. Üç kez zulüm; sahibini katmerli zâlim yapar. 532
Kur’an’a göre müslüman toplumun ana görevi, yeryüzünü ıslah etmek; bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp orada sağlam bir sosyal düzen kurmaktır.533 Bu görev, büyük ölçüde müslümanların siyasî açıdan örgütlenip emâneti ehline vermeleriyle yerine getirilmiş olur. Tabii olarak burada, siyaset nedir, müslüman siyaset yapmalı mıdır, sorusu gündeme gelir. Hemen herkeste veya en azından bazılarında “müslüman siyaset yapamaz” diye bir kanaat var. Hâlbuki siyasetin ne olduğu açıkça anlaşılmadan bu tür sorular sormak veya bu konuda kesin bir kanaate varmak doğru değildir.
En genel anlamıyla siyaset, insana ve hayata iyi hizmet etme mesleğidir; insanların dünya ve âhiretlerini salaha çıkarmak için yapılan hayırlı bir iştir. Siyaset bu ise, o zaman bunun en güzelini müslüman yapmalıdır. Hemen belirtelim ki, insana ve hayata hizmetin en güzel şekli, “Kur’an’ın evrensel ilkelerine” ve “Nebevî modele” uygun olarak yapılanıdır. Öyleyse tam bu aşamada, İslâm’ın yönetimle ilgili evrensel ilkelerini ve emânet ehlinin temel niteliklerini hatırlamak gerekir. (Yani, İslâm’ın istediği şekilde, istediği bir yönetim tarzında veya öyle bir yönetim için Kur’ânî ölçüler ve Nebevî metodla İslâmî siyaset yapmak, elbette tüm Müslümanların büyük bir sığınağı olacaktır. Yoksa, tâğutî bir yönetim için tâğutlara yardım etmek anlamında veya tâğutlara oy vererek siyaseti tasvip etmemiz mümkün değlidir. -A.K.-)
Kur’an açısından siyasî faâliyet, kamuyu ilgilendiren işlerin, yani “emânet”in ahlâkî ve teknik anlamda ehline verilmesidir.534 Demek ki siyasî faâliyetin her zaman uymak zorunda olduğu evrensel ilkelerden birisi, “emâneti ehline vermek”tir. Bu ilke, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 535
Bu âyette yer alan ve Kur’an’ın tamamında altı kez geçen “emânet” sözcüğü, çok geniş kapsamlı evrensel bir kavramdır. O, öncelikle insanın dışındaki kimsenin taşıyamayacağı ağır bir yüktür.536 Ayrıca “emânet”, “akıl, iyi ile kötü arasında seçim yapabilme yeteneği,537 teklifi taşıma yeterliliği, vahyin doğruluk ve değer ölçülerine dayalı sosyal bir düzen kurma yükümlülüğü” anlamlarına da gelmektedir. 538
Bu âyetteki “emânet” kavramının, “maddî-mânevî değerleri, İlâhî hakikatleri, müslüman toplumun dünyevî gücü ve siyasî hâkimiyeti kullanmasına ilişkin buyrukları” ihtivâ ettiği belirtilmiştir.539 Şu halde emânetin ehline verilmesi, in532]
Ârif Çevikel, Emâneti Ehline Vermek, Vakit, 12 ve 19 Ağıustos 2002
533] bk. 22/Hacc, 41; 26-Şuarâ, 152; 27/Neml, 48; 2/Bakara, 193, 251 vb.
534] bak. Ömer Özsoy, İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an, s. 530
535] 4/Nisâ, 58
536] 33/Ahzâb, 72
537] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 90; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 868
538] Bak. Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 79
539] Bak. Zemahşerî, Keşşâf I/553; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, V/256-258; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 150
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sana ve hayata yönelik hayırlı hizmetlerin, eksiksiz bir projeyle hayata taşınması ve bu projenin pratikte başarıyla uygulanmasının sağlanmasıdır. Tabii ki bu, siyasî gücü gerektirir. O halde güç de Allah’ın bir emânetidir ve o mutlaka ehil olanlara verilmelidir.
Kur’an, emânetlerin ehline verilmesini, adâleti, ister. Yönetimde ve işlerin idâresinde getirmiş olduğu “şûrâ” ve “biat” prensipleriyle toplumun irâdesine değer verip insanların yönetimde etkin hale getirilmesini sağlar. Ayrıca Kur’an, toplumlar üzerinde haksız hâkimiyet kurup halka zulmedenleri kınar; her türlü baskıcı yönetimleri reddeder.540 Çünkü politik gücün baskıya başvurması, toplumsal acılara ve ahlâkî çöküntülere yol açar.
Emânet Ehlinin Vasıfları: Emânet ehlinin en önemli vasfı, Kur’an’daki yönetim ilkelerini başarıyla uygulayabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Emânet ehlinin vasıflarını şahsında taşıyan örnek insan Peygamber’dir (s.a.s.). O, İslâm’ın yönetim ilkelerini hayata taşımış; müslümanlardan biat almış, siyasî egemenlik gücünü (devlet başkanlığını) Allah’ın emri üzerine halka onaylatmıştır.541 Yüce Allah, ona yönetim işinde halka danışmasını emretmiş,542 Peygamber (s.a.s.) de bu emri yerine getirmiştir.
Emânet ehli, “emîn/güvenilir” olmalıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en önemli vasfının “emîn” olduğu unutulmamalıdır. O, insana ve hayata hizmeti hakka, adâlete, ahlâka ve halka dayandırmış; bu örnek uygulamalarıyla dost ve düşman herkesin güvenini kazanmıştır.
Siyasetin malzemesi insandır. İnsan ise, hem düşünen hem de inanan bir varlıktır. Yönetici konumunda bulunanlar, insanların dinden sapma veya ona karşı çıkma şeklinde algılanabilecek uygulamalardan şiddetle kaçınmalıdır. Yöneticiler Kur’an’ın istediği gibi iman etmeli, adâletten ayrılmayıp can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini sağlamaya çalışmalı, bu temel esasları korumalıdır.
Kendine göre bir sistem kuran Batı, insanları bu sisteme uydurmaya çalışıyor. İslâm’la bağları kesmek, bir ideolojidir. Bu ideoloji, “laik” bir kişilik ortaya çıkarmış; hem kişi, hem de toplum bünyesinde derin yaralar açmıştır.
Bugün için en önemli sorun, insanlığın, hâkim güçlerin haksız siyasî tasallutundan tam olarak kurtulamamış olmasıdır. Ancak, istenen ve beklenen kurtuluş, “görevin ehline verilmesiyle” büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü insanların huzurlu, dünyanın da sistemli ve güvenli olması, emânetlerin ehline verilmesine bağlıdır. İşin, ehil olmayanların eline geçmesi ise, Peygamber’in (s.a.s.) ifâdesiyle: “Emânetin zâyi edilmesi (yitirilmesi)dir.” 543
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle.”544 Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır kıyâmet. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde bir insan, kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın kıyâmeti, inancın
540] bak. 27/Neml, 34 vb.
541] Bak. 48/Fetih, 10; 60/Mümtehıne, 12
542] 3/Âl-i İmrân, 159
543] Fahrettin Yıldız, Kur’an Işığında Hayatı Doğru Yaşamak, s. 304-307
544] Buhârı, İlim 2
EMÂNET
- 107 -
kıyâmeti, hakikatin kıyâmeti... Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle”545 Ehil olmak ve emin olmak; bu iki vasıf, yetkili şahsın temel özelliğidir. Emîn/güvenilir olmak, ancak iman etmiş olmakla mümkün olur. “Emânet sahibi olmayan (güvenilir bulunmayan) kişinin gerçek imânı yoktur” 546 İmanı olmayanın emîn olamayacağı gibi, emîn/güvenilir olmayan bir kimsenin de gerçek anlamıyla iman etmediği, imanın gönlüne yerleşmediği bir gerçektir.
“Emânet” sözcüğü, “iman” kelimesiyle aynı kökten gelir. Dolayısıyla “emîn/güvenilir” olmak için her şeyden önce ve tam anlamıyla iman sahibi “mü’min” olmak ilk vasıftır. Allah’a güvenini, O’na itaatle ortaya koymayan kimsenin, başka mü’minlerin güvenini sağlamaya hakkı yoktur.
Emânetin ehline verilmesinin siyasî alanla ilgili konuda temel unsurların başında adâletle hükmetmek gelir. Bu konuyla ilgili âyette de adâletin altı çizilir: “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder...”547 Adâletin esâsı da Allah’ın indirdikleriy545]
Buhârı, İlim 2
546] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 135
547] 4/Nisâ, 58
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
le hükmetmektir. Çünkü “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.”548 Şirk de en büyük zulümdür.549 Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen veya hükmetmeyeceği önceden bilinen kimselere Allah’ın emânetini teslim etmek büyük bir vebaldir. Zâlimin zulmüne rızâ zulüm olduğu gibi, onun zulmüne yardım etmek, onun zulmetmesine sebep olmak da daha büyük zulüm ve daha büyük günahtır. “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” 550
Emânetler nelerdir, bunların sahipleri kimlerdir, emânete riâyet nasıl gerçekleşir, emânete riâyet etmemek nasıldır ve bu özellikler kimlere âittir? Bu sorulara cevap vermeye çalışalım:
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”551 Allah (c.c.) insanın dünyadaki konumunu ve bu konumun ne derece önemli olduğunu, yeryüzüne gönderilişin boşuna olmayıp belli bir gâyeye dayandığını, kendisinin başıboş bırakılmayıp hevâsının eline terk edilmediğini ve kendisine bir emânet yüklendiğini ortaya koymaktadır. Bu emânetin ise, kendisinden daha güçlü, daha sağlam ve dayanıklı bir yapıya, yaratılış itibarıyla sahip olunan, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten korkup çekindiklerini, Rablerinden, kendilerini bu hususta ma’zur saymasını, zira bu emâneti yüklenecek kapasiteye sahip olmadıklarını söylerken, emânetin ne derece ağır ve sorumluluk gerektiren bir şey olduğu anlatılır. Çünkü yeryüzü ve dağlar, Rablerinin emirlerini yerine getirebilmek için koşan, onu yerine getiren Allah’ın yarattığı varlıklardır. “Orada (yerde), onun üzerinde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları takdir etti. Sonra Kendisi duman halindeki göğe yöneldi, böylece ona ve göğe dedi ki: ‘isteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: ‘isteyerek, (itaat ederek) geldik’ dediler.”552 Buradaki emânetten kastedilen şey hilâfettir. Yani hükmettiğiniz, hükümet olduğunuz zaman adâletle insanlar arasında hükmediniz, adâletli hükümet olunuz demektir. 553
Emânet; insanın emin ve kendisine itimad edilen biri olmasından kaynaklanır. Kendisine maddî ve mânevî herhangi bir şeyin korkmadan kalp huzuru ile teslim edilip, istenildiği zaman sağlam bir şekilde alınabilir olması anlamına masdardır. Allah (c.c.) veya kullar tarafından, herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de mef’ûl anlamında masdar olarak isim olmuştur.
İnsan; Allah’ın emânetini yüklenmiş bir emîn olmayı üzerine alan tek yaratıktır. Bu sebeple diğer yaratıklar üzerinde hükmetme ve tasarrufta bulunma hususunda görevlendirilmiştir. Ayrıca, insanlar kendi aralarında, birbirlerine emîn (güvenilir, emânet sahibi) olarak emânet bırakabilir, bunların korunmasına çalışırlar. İşte insanlar, gerek Allah’a ve gerekse kullara karşı bu emânet haysiyetlerini ne kadar iyi muhâfaza ederler ve emâneti ne derece yerli yerince koyabilirlerse, o oranda değer ve iyiliklerini arttırmış olurlar.
548] 5/Mâide, 45
549] 31/Lokman, 13
550] 5/Mâide, 2
551] 33/Ahzâb, 72
552] 41/Fussılet, 10-11
553] 4/Nisâ, 58
EMÂNET
- 109 -
Allah yeryüzünde halife olarak Âdem (a.s.)’i yaratmıştır.554 Onun soyundan gelen insanları da denemek için halife kılmıştır.555 “Ey Dâvud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet. İstek ve tutkulara (hevâya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününün unutmalarından dolayı, onlar için şiddetli bir azap vardır.” 556
Hilâfetle görevlendirilen insanın; Allah’ın kendisi için indirdiği vahiyle insanlar arasında hükmetmesi gerekir. Eğer insanların istek ve arzularına uyacak olur, insanlar arasında kendi arzularına göre hükmederse, istek ve arzular insanı Allah’ın yolundan saptırdığı için, emin olma özelliğini yok eder, güveni yitirir ve emâneti de koruyamamış olur.
Emâneti yüklenip gereklerini yerine getiren insana Allah merhamet eder ve onu bağışlar, ama emânetin gereklerini terk edip yoldan sapanlar ise, âhireti ve oradaki âkıbetlerini unutmuşlardır, bu sebeple onlar için şiddetli bir azap vardır. Zâlim ve câhil olan insan, zulme ve haksızlığa meyyâl olan emânet bilincinden mahrum olan insan, yüklendiği emâneti yerine getirmemiş, yüklendiği emâneti cehâletinin eseri olarak unutmuş, istek ve arzularına uyarak kendi kendisine zulmedip nefsinin (ve yönetici gibi etkin bir konumda ise, toplumun) zâlimi olmuştur.
Allah’ın ve O’nun kullarının hukukunu yüklenen insan, bu hukuka uygun hareket etmesi gerekirken, hukuk tanımaması sebebiyle haksızlık ederek zâlim oluyor. Zâlimliğinin sebebi ise; cehâletinden veya gaflete dalarak âkıbetini unutmasından kaynaklanıyor. Yüklendiği emânete gereği gibi riâyet etmeyen insan zâlim ve câhildir. Emânet, sorumluluk gerektirir. Bu mecbûriyet, ayrıca, emâneti; kendi bulunduğu ortamda veya kendisinden sonra gelecek emânet ehli, güvenilir, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanlara teslim etme bilincini verir. “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 557
Emânet ile hâkimiyetin ilişkisi açık bir şekilde ortaya konuluyor. Bu âyette emânetleri yerine getirme, insanlar arasında adâletle hükmetme olarak emrediliyor. Burada emânet, hükümden önce zikredilerek emânetin önemi anlatılıyor. İnsanın; Rabbine, nefsine ve toplumuna karşı olmak üzere üç emânet ilişkisi vardır. Rabbine karşı emânete uyması; Rab-kul ilişkisine riâyet etmek, Allah’ı birleyip (tevhid), O’nun hukukunu korumak ve O’nun sınırlarını tecâvüz etmeden, Allah ile kul arasındaki farkın bilincinde olarak, gerçek İlâh ve Rabbin Allah olduğunu haykırarak, bunun mücâdelesini vererek itaat ve ibâdetini sadece Allah’a has kılıp inancında, düşüncesinde ve amellerinde şirkten eser bulundurmamaktır. Yasa koyma, hüküm belirleme yetkisini kayıtsız şartsız olarak Allah’ın dışında, herhangi bir parti, sınıf, grup gibi şeylere vermek emânete riâyet etmemektir. Bu yetki, sadece Allah’a âittir.558 Allah’a âit olan bir yetkiyi insanlara
554] 2/Bakara, 30
555] 6/En’âm, 165
556] 38/Sâd, 26
557] 4/Nisâ, 58
558] 12/Yusuf, 40
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermek, Allah’ın hukukunu muhâfaza etmemek, emâneti sahibine vermemektir ve aynı zamanda da şirktir. Mü’minlerin özelliklerinden bir tanesi, emânete riâyettir. “Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir... Onlar (o kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Onlar namazlarını da koruyanlardır. İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve âhiretin nimetlerine) vâris olacak onlardır.” 559
Bu âyetlerde anlatılan özelliklerden bazıları Allah’ın emâneti olduğu gibi, bir kısmı da insanın kendi nefsine karşı olan emânetleri, sorumluluklarıdır. Onlar; boş ve faydasız olan şeylerden yüz çevirirler, faydasına olmayan şeyleri işlemekten kaçınırlar, zinâdan kendilerini korur, zinâya yaklaşmazlar. Kendilerine emredilen şeylerin faydasına faydalarına, yasaklanılan şeylerin zararına olduğunu bilir, böylece inanır ve kendilerinden istenilen şeyleri yerine getirerek cennete vâris olmaya çalışırlar, nefislerine yüklenilen emâneti yerine getirmiş olurlar.
Topluma karşı emânet: Onların hukuklarını gözetmek, onları aldatmamak, onların arasını ıslah edip düzeltmek, laf getirip götürmemek, malında onların hakkı olan zekâtı vermek, mü’minlerin gıybetini yapmamak, mü’minlere yapılan saldırılara karşı birlik olup karşı koymak, onların ırzlarını korumak, eşlerine karşı adâletli olmak, çocukların fıtratlarının bozulmaması için çalışmak, yalan şâhitlikte bulunmamak ve bunlar gibi nice hayrın yaygınlaşması, şerrin yok edilmesi gibi meselelerde toplumsal sorumluluğunu îfâ için üzerine düşeni yerine getirmektir.
Kendilerine verilen emânetleri koruyup muhâfaza etmek, Allah korkusundan ve beraberinde gelebilecek âhiret azâbından korunma duygusundan, yani takvâdan kaynaklanır. Allah şöyle buyuruyor: “Eğer yolculukta iseniz ve kâtip de bulamamışsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da emânetini ödesin. Şâhitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilendir.”560 Âhiret bilinci insanı takvâya, Allah’tan korkup azâbından korunmaya iter. Takvâ ise kendisine yüklenilen emânetleri korumaya, onları ehillerine vermeye götürür.
Kitap ehlinden bir kısmı emânete riâyet eder, emânetlerini korurlar.561 Onlar Kitabı tahrif etmeyen, Kitabın gerekleriyle amel eden, âhiret bilincine ulaşmış olanlardır. Kitabı tahrif eden ve gerçekleriyle amel etmeyen ehl-i kitab ise, onlarda âhiret bilinci yoktur; bu sebeple muttakî de değillerdir. Muttakî olmadıkları, âhiret bilinci ile hareket etmedikleri için emânete riâyet etmezler, kendilerine teslim edilen, korunması için bırakılan emânetleri, istek ve arzularına uygun bir şekilde kullanırlar.
Emânete riâyet imandan kaynaklanır ve takvânın da bir gereğidir. Emânete riâyet etmemek ise, bir çelişkidir, bu da münâfıklığın gereğidir. Rasûlullah (s.a.s.), münâfığın alâmetlerinden birinin; kendisine bir şey emânet edildiği zaman emânete hıyânet etmek olduğunu belirtir.
Bazı âlimler, emânetten kastedilen şeyin Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Kur’an’ı okuyup onu hayatına geçirmek ve yaşanılır kılmak emânete riâyettir.
559] 23/Mü’minûn, 1, 8-10
560] 2/Bakara, 283
561] 3/Âl-i İmrân, 75-77
EMÂNET
- 111 -
Kur’an’ın toplumsal hayatta uygulanması ancak hilâfetle (İslâm devletiyle) mümkün olur. Bazı meseleler, İslâmî otoritenin varlığına bağlıdır. Bu sebeple Kur’an’ı yaşamlarına geçirmenin mücâdelesini veren muttakî mü’minler hilâfetin gerçekleşmesi için mücâdele vermek zorundadırlar ki; bu sâyede sorumluluklarını yerine getirmiş emânetlerini muhâfaza etmiş olurlar. Hilâfet makamına getirilecek insanın ise öncelikle Allah’ın emâneti ve nefsine olan emânetleri yerine getiren, emin güvenilir bir insan olması gerekir ki, bu emâneti yüklenebilmeye hak sahibi olsun. Kur’an emânetini yüklenecek insan; düşünebilen, aklını kullanabilen, Rabbini tanıyıp O’na ibâdette bulunandır. “Şâyet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun ki onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, paramparça olmuş görürdün. İşte Biz belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekleri vermekteyiz.” 562
Bu benzetme ile Allah’ın yüceliği ve kulun ne derece bir sorumluluğunun bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Yani dağ gibi sağlam ve büyük bir varlık bu sorumluluğu yüklenseydi idrâk edebilseydi, Allah’a karşı vereceği hesaptan dolayı paramparça olurdu. Ama ne tuhaftır ki insan; Kur’an’ı anlayacak ve sorumluluğunu idrâk edecek akıl ve zekâya sahip olmasına rağmen, aklının kullanmamakta ve sorumluluğunu idrâk etmediği için pervâsız ve düşüncesiz bir yaşam sürdürmektedir. Allah’ın huzurunda bir gün hesaba çekilecek olduğu halde, böylesine büyük bir sorumluluk taşıdığını düşünmemekte ve bundan bir korku ve endişe duymamaktadır. Kur’an’ı duyduğu, işittiği ve hatta bir kısmını okuduğu halde, tıpkı cansız ve şuursuz bir taş gibi duymazlıktan, görmezlikten gelmekte, sorumluluğunun ne derece büyük olduğunu anlayamamaktadır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyin, bile bile emânetlerinize de ihânet etmeyin.”563 Gelin hep beraber sorumluluklarımızı gözden geçirip emânetlerimizi yerine getirelim. Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyelim, onların hukukunu koruyalım, emânetlerin gereklerine uygun davranarak emânetleri muhâfaza etmiş olalım ve kurtulalım. Yeryüzünde bize yüklenen hilâfet ve Kur’an emânetlerini beyinsizlere terkederek, emânetlerimizi zâyi etmeyelim. Allah’ın bize verdiği akıl emânetini Kur’an’la düzeltelim, vücûdumuzu ve neslimizi câhiliyyeden, tüm kötülüklerden koruyarak emânetleri yerine getirelim. Yoksa, dünya ve âhirette hüsrâna uğrayanlardan oluruz. Emânetlere uygun hareket ederek, emânetlerine ihânet etmeyenlere selâm olsun! 564
Vedîa; Terkedilen Emânet
Vedîa; Terkedilmiş şey demektir. Bir kimsenin bir veya daha fazla kişinin yanında korumaları için bırakmış olduğu mal veya böyle bir akit manasında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Mecelle vedîayı; “Hıfz için bir kimseye verilen maldır” diye tarif etmiştir.565 Terim manası ile sözlük manası arasındaki ilgi, malın sahibi tarafından vedî’ın yanına terkedilmiş olmasıdır. 566
Vedîa verme olayına îdâ vedîa verene mûdi’, kendisine vedîa bırakan kişi veya kuruma mûda’ vedî’ denilir. Kendisine emânet mal bırakılmak istenilen kişi,
562] 59/Haşr, 21
563] 8/Enfâl, 27
564] Cafer Tayyar Soykök, Emânet Kavramı, Haksöz, sayı 72, Mart 97
565] Mecelle, Madde, 763
566] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 280; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV,144; Ali Hafif Ahkâmu’l Muâmelâtu’ş-Şer’iyye, 432
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu malı koruyabileceğini biliyorsa emâneti kabul etmesi müstehaptır.
Rüknü: Diğer akitlerde olduğu gibi vedîanın da rüknü, icab (akde taraf olanlardan birisinin akit yapmak için yapmış olduğu teklif) ve kabul (akdin karşı tarafın diğer tarafın teklifini kabul etmesi)dir. İcab, “emânet bıraktım, koruman için verdim vedîa olarak verdim...” gibi, emânet bırakmaya delâlet eden sözlerle olabileceği gibi bir emânetçinin korunması istenilen malı emânetçinin yanına veya görevlinin haberi olması kaydıyla deposuna bırakması suretiyle de olabilir.
Şartları: Vedîa’nın sıhhati yani vedîa ahkâmının uygulanabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir. Bunlar;
1- Mûda’ın (yanına emânet bırakılan kişi) mükellef olması gerekir. Mümeyyiz olmayan bir çocuğun yanına bırakılan malın hiç bir güvencesi yoktur. Dolayısıyla bu durumdaki bir malın telefi halinde o çocuğun sorumluluğu yoktur.
2- Mûda’ı (emânet bırakan) mümeyyiz olmalıdır. Dolayısıyla çocuk, deli gibi mümeyyiz olmayanların bıraktıkları malda vedîa hükümleri câiz olmaz.
3- Vedîa bırakılan mal, elde bulundurulabilecek cinsten bir mal olmalıdır: Dolayısıyla, havadaki bir kuşun emânet bırakılması mümkün değildir.567
Vedîanın Hükümleri: Mûda’ vedîayı teslim aldığı zaman bir takım yükümlülükler altına girer. Bu yükümlülüklerle ilgili esaslar bu akdin hükümlerini teşkil ederler. Bunlar:
a- Mûda’, kendisine emânet bırakılan malı örfün öngördüğü ve kendi malını koruduğu şekilde korumak zorundadır.568 Mûda’ malı bizzat kendisi koruyabileceği gibi ailesi efradından birisi veya hizmetçisi eliyle de koruyabilir. Ama aynı çatı altında kalmayan bir yakının eliyle koruyamaz. Her malın muhafazası için ayn bir ‘mekân veya kap vardır. Mesela para ve mücevherin korunacağı kap kasa, at ve benzeri bir hayvanın korunacağı mekân ahırdır. Dolayısıyla mûda’ kendisine emânet edilen malı örfen o malın korumağa uygun bir yere koyarsa görevini yapmış olur. Aksi halde kusur söz konusudur. Kusur varsa ve mal telef olursa mûda’ bu malı tazminle mükelleftir.
Emânet bırakan şahıs, mûda’a malı verirken onun muhafazası için bir takım şartlar koşabilir. Şâyet bu şartlar faydalı ise ona uymak zorundadır. Mesela mal sahibi vedîa bırakırken, “bu malı evinde koru” dese, ama vedî buna önem vermeden malı yanında taşısa ve mal telef olsa o malı tazmin eder. Fakat bir zarurete binaen şarta uyamazsa tazminle mükellef değildir. Yukarıda verilen misalde, şâyet malı evine götürürken yolda giderken telef olsa tazmin etmez.
b- Mûda’ vedîayı kullanamaz. Şâyet kullanırsa bu teaddî sayılır ve elinde emânet olan mal, mazmûn durumuna düşer. Dolayısıyla bu durumda telef olacak olursa o malı, özelliğine göre, mislini veya kıymetini ödemek durumundadır. Mesela elinde emânet olan bir elbiseyi giymek, kendisine emânet bırakılan bir arabaya binmek o malı emânet olmaktan çıkarır, mağsub mal hükmüne sokar. Eğer mûda’ emânet malı kullanır, sonra da bir daha kullanmamak niyetiyle
567] İbn Kudâme, a.g.e., VII, 291; Ali Hafif, a.g.e., 433
568] el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 215; İbn Rüşd, Bidâyetit’l-Müctehid, II, 312; el- Aynî, el-Binâye, VII, 734
EMÂNET
- 113 -
korunduğu yere koyarsa ve bir daha da kullanmazsa bu mal tekrar emânet hükmüne döner. Şâyet emânet bırakan şahıs, mûda’a malı kullanması için verirse, bu akit vedîa olmaktan çıkar âriyet’e dönüşür. 569
Mûda’ vedîayı kullanamamanın yanı sıra onda herhangi bir tasarrufta da bulunamaz. Yani onu satamaz, kiraya veremez, rehin bırakamaz; kendi ailesi dışında bir başkası vedîa veya ariyet olarak veremez. Şâyet emânet malda bir tasarrufta bulunur da kazanç sağlarsa bu kazancın kime ait olduğu ihtilaflıdır; İmam Ebû Yusuf, İmam Mâlik ve Leys’e göre, malın aslını sahibine iade edince, edilen kâr kendisi için helaldir. İmam Ebû Hanîfe, imam Muhammed ve Züfer’e göre aslını sahibine iade eder, kazancı da fakirlere dağıtır. Bir gruba göre hem aslı hem de kârı asıl mal sahibinindir. Bir başka gruba göre kazanç âlim satım yoluyla elde edilmişse bu tasarruf geçersizdir. 570
c- Sahibi istediği zaman mûda’ vedîayı geri vermek zorundadır. Böyle bir talep halinde vermeyi geciktirmeye hakkı yoktur. Zaruret olmadığı halde geri vermez de mal telef olursa onu ödemek zorundadır. Mûda’nın malı geri vermek zorunda olduğu şahıs vedîanın sahibi vekîli veya elçisidir. Bir başkasına veremez verirse sorumlu durumuna düşer.
Vedîa olarak bırakılan mal, mûda’ın elinde emânettir. Dolayısıyla mûda’nın kusuru veya teaddîsi olmadan bu mal telefi doğrudan bu kusur veya teâdîye bağlı olmasa bile mûda’ bu malı tazmin edecektir. Telef olan malın tazmini, mal mislî ise (ölçü veya tartı ile alınıp satılan veya taneleri arasında fiyata tesir edecek derecede fark olmayan mallar) misli ile, kıyemî ise kıymeti ile tazmin edilir.
Mûda’ın evinde veya ambarında yangın, göçük gibi tabii bir âfet olur ve emânet bırakılan mal telef olursa bundan dolayı tazminat gerekmez. 571
Mûda’ın Nafakası: Vedîa olarak bırakılan mal hayvan vs. gibi bir şey olur ve elde tutulması bir takım masrafları gerektirirse bu masraflar mal sahibine aittir. Eğer mal sahibi bıraktığı hayvan için gerekli samanı, yemini bırakırsa o yedirilir. Aksi halde mûda’ kendi yanından verir ve sonra bunun bedelini mal sahibinden alır. Yalnız, Mûda’ın harcaması, mal sahibinin emri olmadan yapılmışsa, kendisine rücû hâkim kararına muhtaçtır.
Vedîayı İâde: Mal sahibi malını istediği zaman vedîin iadesi o anda bir zararı gerektirmiyorsa, malı iade etmek zorundadır. Malın iadesini geciktirecek bir mazeret olmadığı halde iade etmez de, bu ara mal telef olursa bu teaddî sayılır ve daman gerektirir. Ama malın bulunduğu yer ile, teslim edileceği yer arasındaki mesafenin uzaklığı, o esnada yol emniyetinin olmaması gibi bir sebepten dolayı teslim gecikir ve bu esnada mal telef olursa daman gerekmez. Malın sahibine iâdesi külfet ve masrafı gerektiriyorsa bu masraflar mal sahibine aittir. 572
Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
Emîn: Allah (c.c.)’ın bir ismi ve rasullerin bir vasfını belirten Kur’an-ı bir terimidir. “el-Emin”, “e-mi-ne” fiilinden ism-i fâildir. “emine”; korkusuz ve âsude
569] el-Merğınânî, a.g.e., III, 216; Ali Hafif, a.g.e., 434
570] İbn Rüşd,-a.g.e., II, 312
571] Merğınânî, a.g.e., III, 215; Zeylaî, Tebyînu’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, V, 76
572] Hüseyin Kayapınar, Şamil İslâm Ansiklopedisi , c. 6, s. 328-329
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmak, “el-Emin” ise “koruma muhâfızı, bir şeyi koruyan, güvenilen, itimatlı adam, hâin olmayan” anlamındadır.
“Emin, mümin ve emânet” kelimelerinin kendinden türediği “e-m-n”, her türlü korku ve şüpheden uzak olmak, bütünüyle mutmain bulunmak demektir. 573
“El-Emîn”, sıka, güvenilir. mutemed mânâsına geldiği gibi, bazen de emniyet içerisinde olan, emniyetli manalarına gelir. “Emîn” kelimesini açıklamak için önce aynı kökten gelen “emânet” kelimesini açıklamamız gerekir. Çünkü “emin” aynı zamanda “emânete riâyet eden kimse” demektir.
İlim ve özellikle irâdeyle birlikte Allah’ın karşısında insana verilen “benlik/nefs/ene” göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği büyük bir “emânet”tir. Bu “emânet” öylesine ağırdır ki, nefsi aşmayı ve şeytanın süslediği yola dalmadan Allah’a kul olmayı, görmesini O’nun görmesi, eylemini O’nun eylemi, irâdesini Onun irâdesi hâline getirmeyi gerektirir. İşte, dağlar, gökler ve yer böyle bir emâneti yüklenmekten kaçınmış, Allah’ın irâdesine pasif bir teslimiyeti, irâde sahibi olarak kâinata efendilik yapmaya tercih etmişlerdir.
“Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.”574 Bu şekilde emâneti yerine getirene emin kişi denir. Allah’ın risâleti en önemli bir emânettir ve bu da bütünüyle emin olan elçiler aracılığıyla, yine bütünüyle emin olan nebilere tevdî edilir: “Onu er-Rûh’ul-emîn indirdi, kalbine uyarıcılardan olasın diye”575 “Şüphe yok ki O (Kur’ân, Allah’ın) çok şerefli bir elçisinin (yani Cebrâil’in getirdiği) sözüdür. (Bu elçi) büyük bir güç sahibidir Arşın sahibi (Allah) indinde yüksek bir mevki sahibidir. (Üstelik) orada (göklerde, melekler tarafından) kendisine itâat edilendir, (vahiyleri tebliğ için) oldukça emîndir.” 576
Bu âyetlerde vahyi indiren emîn elçi olarak Cebrâil’den (a.s.) bahsedilirken, Kur’an-ı Kerîm’de daha çok emîn vasfı rasûller için geçmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bize bildirilen ilk azgın putperest toplum olan ve âkıbeti tûfanda boğulmak olan Nuh kavmine, Nuh’un (a.s.) tebliği yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Nûh kavmi de gönderilen rasulleri yalanladı Kardeşleri Nûh onlara: ‘(Allah ‘tan) ittikâ etmez misiniz?’ demişti: ‘Ben size gönderilmiş emîn bir rasûlüm. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âittir.”577
“Her yol üzerine bir işaret koyan” ve “ebedî yasayacaklarmış gibi köşkler inşa eden”Âd kavmiyle Hûd (a.s.) arasındaki mücâdele âyetlerde şöyle açıklanır: “Âd (kavmi) de gönderilen rasûlleri yalanladı. Kardeşleri Hûd onlara ‘(Allah’tan) ittika etmez misiniz?’ demişti. Ben size gönderilmîş emîn bir rasûlüm. Artık Allah ‘tan korkun ve bana itâat edin. Sizden buna karşı hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbına âittir” 578
Dağlardan ustalıkla evler yontan, bahçelerde, çeşme baslarında emin
573] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’ân, 30
574] 4/Nisâ, 58
575] 26/Şuarâ, 193
576] 81/Tekvîr, 19
577] 26/Şuarâ, 105-109
578] 26/Şuarâ, 123-127
EMÂNET
- 115 -
(güvenli) bir durumda azgın hayat süren ve öyle bırakılacağını sanan Semud kavmine de Sâlih (a.s.) aynı mesajla gönderiliyor: “Semud (kavmi) de gönderilen rasûlleri yalanladı. Kardeşleri Salih, onlara demişti ki: İttika etmez misiniz? Ben size gönderilmiş emîn bir Rasûlüm. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbına âittir” 579
“Kadınları bırakıp, erkeklere giden” ve böylece Âd ve Semud gibi helâk edilen Lût Kavmi’ne de emîn bir elçi olan Lût (a.s.) gönderilmişti.580 Yine Şuayb (a.s.) da emîn bir elçi olarak, “yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, ölçü ve tartıda hilekârlık yapan” ve sonunda kendilerini “karanlık günün azâbı”nın yakaladığı Eyke ahâlisine aynı mesajla gönderilmişti. Ve aynı mesajı: “Ben size gönderilen ‘emîn’ bir rasûlüm.” 581, sözleri eşliğinde kendi vasfını tanıtarak tebliğ etmişti.
Yine Yûsuf (a.s.) bir dizi bâdireleri atlattıktan sonra ‘’Hükümdar, Onu (Yûsuf (a.s.)ı) bana getirin, onu kendime özel (bir dost) edineyim dedi. Kendisiyle konuşunca da şöyle dedi: “Sen, artık bugün yanımızda mevkî sahibi, emîn (bir kimse)sin.”582 âyetinde olduğu gibi peygamberlerin emin’lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu.
Mûsâ (a.s.) da emin bir rasûl olarak Fir’avun’a ve ileri gelenlerine gönderilmiştir. “Andolsun ki onlardan evvel Biz Firavn’un kavmini de imtihan ettik. Ve onlara kerîm bir Rasûlu gelmişti. (Onlara demişti ki); ‘‘Allah’ın kullarını bana teslim ediniz. Şüphesiz ki ben sizin için (gönderilmiş) ‘emîn’ bir rasûlüm.”583 Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce “Muhammed’ül-Emîn” olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir Rasûl olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi.
Kısacası “emîn” vasfı, tüm Rasûllerin ortak vasıflarından biridir. Bu vasıfları ile Allah’ın dinini tebliğ ediyorlar ki insanlar kendilerine inansın. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, bir kimse topluma bir dava ile geldiğinde, toplumun ona inanması için o kimsenin “emîn” vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için bu özelliğe sahip olmalı ve peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.
Bir kimsenin “emîn” sayılabilmesi için o kimsenin davasında samimi olduğunda güvenilir olması, davayı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de “bir işi yapabilme gücüne sahip” mânâsında da kullanılmaktadır “emîn” kelimesi. “(Süleyman (a.s.)) dedi ki: Ey ileri gelenler onlar (Belkıs ve kavmi) bana müslümanlar olarak gelmeden önce, onun tahtını hanginiz bana getir(ebil)irsiniz?’ Cinlerden bir ifrit, ‘Sen yerinden kalkmadan önce ben onu sana getiririm ve elbette ben bunun için güçlü ve ‘emîn’im’ dedi.” 584
Emin olma; sırf doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi manalarında kullanılmıyor. Kur’an-ı Kerîm’de emîn kavramının bir de azâbdan, korkudan
579] 26/Şuarâ, 141-145
580] 26/Şuarâ, 160-162
581] 26/Şuarâ, 178
582] 12/Yûsuf, 54
583] 44/Duhân, 17-18
584] 27/Neml, 38-39
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi kendinden “emîn olma, gibi anlamları da vardır. “Allah (bu şirkiniz için) üzerimize bir delil ve burhan (bir kitap ve hüccet) indirmediği şeyi (putları) siz O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz (ilâhlarınızdan) nasıl korkarım? şimdi gerçekten biliyorsanız (söyleyin bakâlim, bu muvahhid ve müşrik) iki kesimden hangisi (korkudan) emîn olmaya daha lâyıktır?”585 “Korkudan, (azaptan), “emîn” olma (hakkı), iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara aittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır.” 586
“Emîn” ile aynı kökten olân “emân” ve “emene”, selâmet içinde bulunma, rahatlık içinde ve mutmain olma halleri hakkında kullanılıyor. Bu durumlarda gerçekten “emîn” olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah bunu vaad ediyor.587 “Emîn” vasfı insanlar, şahıslar ve canlılar için geçerli olduğu gibi aynı zamanda yer, mekân, makam, belde için de geçerlidir. Allah’ın emîn kıldığı beldeler vardır. Eğer bir şehrin halkı emân ise o şehir de emîndir. Ama sürekli emîn olmayan mekânlar da vardır.
“Hani biz O evi (Kâbe’yi) insanlar için sevap (kazanma) yeri ve “emîn “ (bir mekân) kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmâil’e de, ‘evimi tavâf edenler. îtikafa girenler (ibâdet için orada kalanlar) rükû’ ve sücud edenler için titizlikle temizleyin’ diye emir vermiştik.”588 Ama ne yazık ki bugün müstekbirler, Allah’ın düşmanları, Allah’ın emîn kıldığı beldeleri emîn olmaktan çıkarmak istiyorlar. Bu emîn beldeler üzerinde kanlı planlar hazırlıyorlar. O beldelerin gerçek fonksiyonlarını kaldırmak istiyorlar. Hâlbuki Allah Teâlâ o beldeler üzerine yemin ediyor: ‘’Andolsun incire ve zeytine, (Kelimullah Hz. Mûsâ’nın müracaat yeri olan) Sina dağına ve (Hz. Rasûl’ün doğum yeri olan) şu emîn (Mekke) şehr(in)’e ki; şüphesiz biz, insanı ahsen-i takvim’de (en güzel biçimde) yarattık.” 589
Hiç kimsenin elinin uzanamayacağı, emniyetini bozamayacağı dâr’us-selâm ise Müttakîlere vaad ediliyor. Ancak orada emîn bir şekilde yaşarlar. “Müttakîler ise muhakkak ki, bir “emîn” makamdadırlar. Cennetler de ve pınarlardadırlar. Karşı karşıya oldukları halde atlastan, parlak ipekten (elbiseler giyineceklerdir. İşte böyle, onları hûrun ıyn (gözleri iri, elbiseleri tertemiz, beyaz tenli cennet kadınlar) ile eş yaptık. Onlar orada “emîn “ bir durumda her meyveden isterler.” 590
Kur’ân-ı Kerim’de Emânet Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de emânet kelimesi 6 yerde geçer.591 (Emânete ve verilen söze) riâyetle ilgili raâ kelimesi ve türevleri 10 yerde zikredilir. (Emânete) hıyânetle ilgili “Hâne” kelimesi ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de toplam 16 yerde kullanılır.
“Yolculukta olur da, (borcunuzu) yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse emâneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah’tan korksun. Şâhitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı
585] 6/En’âm, 81
586] 6/En’âm, 82
587] 24/Nûr, 55, 8/Enfâl, 11
588] 2/Bakara, 125-126
589] 95/Tîn, 1-4
590] 44/Duhân, 51-55; Muammer Ertan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 94-95
591] 2/Bakara, 283; 4/Nisâ, 58; 8/Enfâl, 27; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72; 70/Meâric, 32
EMÂNET
- 117 -
bilir.” 592
“Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 593
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” 594
“Onlar (o kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” 595
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.” 596
“Emânetlerine ve ahitlerine riâyet edenler, Şâhitliklerini (dosdoğru) yapanlar; Namazlarını koruyanlar; İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.” 597
Hadis-i Şeriflerde Emânet
Hadislerde; yapılan vaadlerin, özel meclislerde konuşulan sözlerin verilen sırların, evlenilen kadınların ve âile mahremiyetinin birer emânet olduğu belirtilir. Emânete hıyânet eden kişiye hıyânetle karşılık vermek yasaklanmıştır.598
“Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.”599 Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. 600
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle” 601
“Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur” 602
Peygamberimiz vergi memurluğu görevi isteyen Ebû Zerr el-Gıfârî’ye şöyle demiştir: “Sen güçsüzsün; bu iş emânettir; emânet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyâmet gününde zillet ve perişanlık doğurur.” ?
“Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hıyânet eder.” 603
“Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine
592] 2/Bakara, 283
593] 4/Nisâ, 58
594] 8/Enfâl, 27
595] 23/Mü’minûn, 8
596] 33/Ahzâb, 72
597] 70/Meâric, 32-35
598] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Büyû’ 38
599] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, hadis no: 3074; Buhârî, (Tecrid, 1654); S. İbn Hişam, 4/251
600] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 36, Hadis no: 2408; Ahmed bin Hanbel, 5/181
601] Buhârı, İlim 2
602] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 135
603] Buhârî, İman 24, Şehâdât 28; Müslim, İman 107, 108, Hadis no: 59; Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4688; Tirmizî, İman 14; Tecrid-i Sarih, 1, no: 31
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir şey emânet edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 604
“Aziz ve celil olan Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayâyı çeker alır. Hayâsı bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emânet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emânet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hâin ve herkesçe hâin bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hâin ve hıyanetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah’ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın. Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır.” 605
“Allah’ım, açlıktan Sana sığınırım. Çünkü o, en kötü yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de Sana sığınırım. Çünkü o, çok kötü iç duygusudur.” 606
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, şikak ve nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.”607 Bir rivâyette şöyle denmiştir: “Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım, çünkü o pek fena yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de sana sığınırım, çünkü o ne kötü huydur.” 608
Açıklama: Şikak bölünmek, ayrılmak demektir, ancak hadiste hakka muhalefet etmek sûretiyle haktan ayrılmaktır. Âyet-i kerimede, “İnkâr eden kâfirler kendini beğenme ve ayrılık (şikak) içindedirler”609 buyurulmuştur. Şikak kelimesi farklı yorumlara mazhar olmuştur.
Nifak, içi başka dışı başka olmaktır. Dinî mânâsıyla zahiren Müslüman göründüğü halde bâtınen küfür içinde olmaktır. Tîbî, “Arkadaşına, içinde gizlediğin şeyin hilâfını izhar etmendir” diye daha umumî bir tarif sunmuştur. Bazı âlimler: “Amelde nifak, çok yalan söylemek, emânete hıyânet etmek, sözünden dönmek, biriyle dâvaya düşünce, karşı tarafın hukukunu çiğnemeye çalışmaktır” diye tarif etmişlerdir. Kötü ahlâk dinin reddettiği her çeşit menfî hallerdir. Tîbî bu hadiste zikredilmiş olan şikak ve nifakın ahlâkların en kötüsü olarak takdim edilmiş olduğunu belirttir. “Çünkü, der, bu iki fena hasletin zararı başkalarına da sirâyet eder.”
Açlık: Midenin yiyecekten boşalmasıyla hâsıl olan histir. İnsanların hastalanmalarına ve hatta ölümlerine bile sebeple olabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’a istiâze etmesini gerektirecek kadar insan için ciddî neticeler hâsıl edebilecek bir duygudur. Tîbî: “Açlık insandaki kuvvetleri zayıflatır, dimağı teşviş eder, kötü fikirler ve fâsid hayaller ortaya çıkarır. İbadet ve murâkabe vazifelerini ihlâl eder. Bu sebeptendir ki kişiyi geceleyin de bırakmayan yatak arkadaşına benzetti ve savm-ı visali yasakladı” der. Daci’ yatak arkadaşı demektir. Açlık, insanı geceleyin yatakta bile bırakmayan bir duygu olduğu için daci’ denmiştir. Sindî hadisi şöyle anlar: “Secde ve rükû gibi ibâdet vazifelerine mâni olan açlık ne kötü arkadaştır.”
604] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
605] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 17/550
606] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/110-111
607] Ebû Dâvud, Salât 367, hadis no: 1546; Nesâî, İstiâze 21, h. no: 8, 264
608] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/110
609] 38/Sâd, 2
EMÂNET
- 119 -
Âlimler, belli bir disiplinle yapılmayan açlığın ibâdet olmayacağına bu hadîsten delil getirmişlerdir. Sünnete uygun olan açlık, ibadet sayılan oruçtur. Aksi takdirde savm-ı visâl tâbir edilen üst üste birkaç gün aç kalmak dinen tecviz edilmemiştir.
Hıyânet, emânetin zıddıdır. Tîbî, bunu hakka muhâlefet etmek, ahdi bozmak olarak açıklar. Bu muhâlefet bütün şer’î teklifleri içine alır. Çünkü bir âyette: “Biz emâneti ... arzettik...”610 dendiği gibi, bir başka âyette: “Ey iman edenler Allah’a ve o Peygamber’e ihânet etmeyin! Siz kendiniz bilip dururken kendi emânetlerinize hâinlik eder misiniz?”611 buyurulmuştur. Âyetlerde emânet bütün teklifleri içine aldığı gibi, ikinci âyetteki ihânet kelimesi de hepsi hususunda ahde vefâsızlığı ve hakka muhâlefeti ifâde eder.
Hadiste geçen bitâne kelimesini huy olarak çevirdik. Çünkü dâhilî haslet demektir. Bitâne kelimesini, Mutarrızî, el-Muğrib’de birinin yakın ve samimî arkadaşı diye açıklar. Bu mâna da hıyânetin kötü bir arkadaş olduğunu noktalar. 612
Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir: Bize Rasûlullah (s.a.s.) (emânet konusunda) iki hadis söyledi. Ben bunların birini gördüm; ötekini bekliyorum. Rasûlullah (s.a.s.) bize, (evvelâ) emânet insanların kalplerinin derinliğine indiğini, sonra Kur’an inerek ondan ve sünnetten bir şeyler öğrendiklerini anlattı. Sonra da bu emânetin kaldırılmasından bahsetti. Buyurdu ki: “İnsan uykusunu uyur. (Bu esnâda) emânet kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde eseri kalır. Sonra (yine) uykuya dalar. (Bu sefer) kalbinden emânet(in kalan kısmı da) alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! Onun gibi bir şey.” Sonra ufak taşlar alarak onları ayağının üzerinde yuvarladı (ve şöyle devam etti): “İnsanlar (o hâle gelecek ki) alış-veriş yapacaklar; birinin doğru dürüst hareket ettiği görülür görülmez: ‘Filân oğullarında emîn bir adam var!’ denecek. Hatta bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne metin! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denecek.” (Huzeyfe sözüne devamla:) ‘Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. (Çünkü alış-verişte bulunduğum kimse) müslümansa bana hıyânetten onu dini men ederdi. Hıristiyan veya yahûdi ise ona da âmiri aman vermezdi. Bu gün ise, sizlerden falan ve filândan başka kimseden alış-veriş yapamaz oldum.” 613
Hadiste konu edilen emânetten murad: Zâhire göre Allah’ın teklifi ve kullarından aldığı ahd u peymandır. Vâhidî; “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik...” 614 âyetinin tefsirinde İbn Abbas’ın: Emânetten murâd; Allah’ın kullarına farz kıldığı ibâdetlerdir” dediğini nakleder. Ve müfessirlerin çoğunun kavlinin bu olduğunu söyler.
Hasan-ı Basrî: “Emânetten murad; dindir, zira dinin her şeyi emânettir” demiştir. Ebu’l-Âliye, “emânet, kulların emir ve nehî olunduğu şeylerdir” diyor. Et-Tahrîr sahibi Ebû Abdullah Muhammed et-Teymî de şunları söylemiştir: “Hadisteki emânet, âyetteki emânetin aynıdır. Âyetteki emânet ise aynen imandır. Eğer
610] 33/Ahzâb, 72
611] 8/Enfâl, 27
612] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/110-111
613] Müslim, İman 143, hadis no: 230; Buhârî Rikak, Fiten; Tirmizî, Fiten; İbn Mâce, Fiten
614] 33/Ahzâb, 72
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emânet kulun kalbinde yer tutarsa o zaman kul Allah’ın teklif ettiği şeyleri edâ etmeye çalışır ve bu teklifleri bir ganimet bilerek îfâsına canla başla gayret eder.”
Kurtubî, emâneti; “muhâfazası başkasına tevdî edilen her şeydir” diye târif ediyor. Bu takdirde kulların muhâfaza için birbirlerine verdikleri vedîa, âriyet vs. gibi şeyler de buradaki emânete dâhil olur. Şerefüddin Tıybî, emâneti; “gâliba ulemânın buradaki emâneti imanla tefsirlerine sebep, hadisin sonundaki “Kalbinde hardal tânesi kadar iman olmadığı halde...” cümlesidir. Hâlbuki emâneti hakiki mânâsına hamletmelilerdi. Çünkü hadiste: “İnsanlar (o hâle gelecekler ki) alış-veriş edecekler; fakat hemen hiçbiri emâneti edâ etmeyecek...” buyuruluyor. Böyle olursa hadisin sonundaki iman emânet mânâsında kullanılmış olur ki, emânetin şânının pek büyük olduğunu gösterir ve onu edâya teşvik olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.): “Emâneti olmayanın dini de yoktur.” buyurmuştur, diyor.
Emânetin evvelâ insanların kalplerine inmesi; sonradan onu Kur’an ve Sünnetten öğrenmeleri şöyle izah olunur: Emânet insanların fıtratında vardır. Kur’ân-ı Kerim inince ondan ve Rasûlullah (s.a.s.)’ın sünnetinden kesb ve istifâde sûretiyle bu emâneti arttırdılar. Hadisin mânâsı şudur: Kalplerden emânetin kalkması âhir zamana mahsustur. Emânet yavaş yavaş kalkacak; ilk parçası kalktımı, onun nûru da kalplerden uçacak, yerine siyah bir nokta gibi zulmet çökecek; daha sonra ikinci parçası kalkacak ve yerine yine zulmet çökecek. Bu sûretle kalplerdeki siyah noktalar da büyüyerek âdetâ siyah bir leke haline gelecekler. Kalplerdeki emânetin nûrunun giderek yerine zulmetin çökmesi, insanın ayağı üzerine kor yuvarlanmasına benzetiliyor. Kor geçtiği yeri yakarak nasıl tesir bırakır; yerine kabarcık kalırsa emânetin nûru da öyledir. Nur gider, yerinde eseri kalır.
O zaman insanlar hâinleşecekler. Alış-verişte hıyânet etmeyen parmakla gösterilecek ve: “filân kimse doğru adammış” diye dillere destan olacak. Hâlbuki onun da kalbinde zerre kadar emânet bulunmayacak. Hadisin bu cümlesinde emânet yerine iman tâbiri kullanılarak: “Bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde...” buyurulmuştur. Buradaki imandan murâd, emânettir. Emânet imanın lâzımı olduğu cihetle mecâzen ona iman denilmiştir. Yoksa, ‘o adam hakikaten kâfir oldu’ demek değildir. Müslim şârihi Übbî diyor ki: Bu hadisten maksat, emâneti koruyacak; ona hıyânette bulunmayacak fıtratta yaratılan kalplerden onun kaldırılması halinin tefsir ve izahını haber vermektir.
Huzeyfe’nin (r.a.): “Öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim...” cümlesiyle bahsettiği alış-verişi, bazıları hilâfet için bey’at, din bâbında ittifak ve sözleşme gibi mânâlara almışsa da Kaadı Iyâz ve başkaları bu sözün hatâ olduğunu söylemişlerdir. Hatta nefs-i hadiste bu sözü nakzeden yerler bulunduğunu Nevevî beyan etmiş ve hadiste hıristiyanla yahûdi zikredildiğini, hâlbuki bunların birbirleriyle din bâbında hiçbir zaman ittifak etmediklerini bildirmiştir. Özetle, buradaki alış-verişten murâd, hakiki alış-veriştir.
Bu hadis-i şerif, âhir zamanda insanların diynen bozulacaklarını, emânetin ortadan kalkacağını haber vermektedir. Zamanımız insanlarının bu husustaki halleri ise her türlü izah ve beyandan müstağnîdir. Demek isterim ki, vuku bulacağı on dört asır önce haber verilen muazzam bir hâdise, bugün kimsede en ufak bir şüphe bırakmayacak derecede meydandadır. Şu halde hadis-i şerif
EMÂNET
- 121 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hak peygamber olduğuna delâlet eden bir mûcizedir. 615
İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
Hor, hakîr ve zelil kılmak. Bir kelâm ilmi terimi olarak; fâsık veya kâfir olduğu açıkça belli olan bir kimsenin arzu ve isteklerinin aksine ortaya çıkan olağanüstü hallerdir. Yalancı peygamberlerin davasında yalancı olduğunu gösteren ve onların isteklerinin tam zıddı olarak ortaya çıkan hârikulâde hâdiselere de “ihânet” denir. Yüce Allah, bununla onların yalancı olduklarını açığa vurmak ve onları halkın önünde küçük düşürmek için bõyle olağanüstü halleri yaratır.
Bu terim Kur’an-ı Kerîm”de şu âyetlerde geçer: “Allah kimi zillete düşürürse, artık ona ikram edecek yoktur” 616; “Fakat Rabbi onu imtihan edip rızkını azalttığında ise; ‘Rabbim bana ihânet etti’ der” 617
Hârikulâde haller mûcize, irhâs, kerâmet, meûnet, istidrac ve ihânet olmak üzere altı çeşittir. Mûcize, peygamberlerden,; ihrâs, peygamberlikten önceki dönemde zuhûr eden olağanüstü hallerdir. Kerâmet; peygamberine samimî bir şekilde bağlı olan, Allah’ın sevgili kullarından zuhur eder. Meûnet; darda kalan sâlih bir kulun, olağanüstü bir şekilde bu sıkıntıdan kurtulmasıdır. İstidrâc; kâfir ve fâsık kişilere Cenâb-ı Hakk’ın sapıklıklarını arttırmak için verdiği nimet ve imkânlardır. 618
İhânet ise yalancı peygamberlerin elinde zuhur eden hallerdir. Meselâ; Hz. Peygamber’in vefatından sonra peygamberlik iddiasında bulunan yalancı peygamberlik iddiasında bulunan yalancı peygamber, Müseylemetü’l-Kezzâb, tek gözü kör olan bir adam için gözü iyi olsun diye dua etmiş, bunun üzerine adamın gören gözü de kör olmuştu. 619
Ahzâb Sûresi 72. Âyetin Anlamı Üzerine
Ahzâb Suresinin 72. âyetini,
Türkçe Meâller, aşağıdaki gibi vermekteler:
Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir. (Hayreddin Karaman vd.)
Evet, biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor. (Hamdi Yazır)
Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok câhil olan insan ise onu yüklenmiştir. (Diyanet)
Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar,
615] Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Y. c. 2, s. 13-15
616] 22/Hacc, 18
617] 89/Fecr, 16
618] bak. 7/A’raf, 182; 68/Kalem, 44
619] Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan, S. Uludağ, İstanbul 1980, s. 295-318; Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlmi Kelâm, İstanbul 1959, s. 135; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 99
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan ürktüler. İnsan ise çok zâlim ve çok câhil olduğu halde onu yüklendi. (Yaşar Nuri Öztürk)
Biz sorumluluğu (sınanmayı) göklere, yere, dağlara sunmuştuk da onlar onu yüklenmekten çekinmişler ve kabul etmemişlerdi. Ancak onu insan yüklendi; o zâlim ve câhil olmuştu. (Edip Yüksel)
Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam kavrayamadı) doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir. (S. Ateş)
Konumuza girmemiz için bu kadar mealle yetiniyoruz. H. Basri Çantay, Ali Bulaç, Sabri Hizmetli, Muhammed Hamidullah, Muhammed Esed vd.’ni de vermiş olsaydık müşterek anlam değişmeyecekti:
Allah, emâneti göklere, yere ve dağlara arz ediyor. Onlar bunu yüklenmekten çekiniyorlar, ondan korkuyorlar. Ancak insan bu emâneti yükleniyor. Çünkü o (yani insan) çok zâlim, çok câhildir.
Böyle bir meâl insan aklını tırmalamıyor mu? Göklerin, yerin, dağların yüklenmekten kaçındıkları bir emâneti yüklenen insan, neden çok zâlim ve çok câhil olmaktadır? Âyetin son cümlesinin parantez-içi açıklamaları hiç de tatmin edici değil.
Bu arayış içerisinde iken önce Cemaluddin Kaasımî’nin “Mehâsinu’t-Te’vil” isimli tefsirinde,620 oradan referansla da meşhur müfessir Zemahşerî’nin “Keşşâf”ında621 âyetin başı ile sonu arasında hikmetli münasebet kuran alternatif bir tefsire ulaşabildik.
Şimdi tefsiri vermeden önce, bu tefsirin doğrulttuğu şekilde âyetin meâlini vermeye çalışalım: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”
Meâlimizde hemen dikkati çeken husus, daha önce verdiklerimizin tersine bir anlam ifade etmesi. Burada gökler, yer ve dağlar kendilerine tevdi edilen emâneti (bunun anlamı aşağıda gelecektir) yüklenmekten değil, ona ihânetten çekinmişler, ona riâyet etmişlerdir. İnsan ise kendine tevdi edilen emânete ihânet ederek çok zâlim ve çok câhil tavsifine müstahak olmuştur.
Şimdi sözü daha fazla uzatmadan Zemahşerî ve Kaasımî’ye bırakâlim (Lisan tahlillerinin anlaşılması için cüz’î tasarruflarla ve özetleyerek veriyoruz):
Âyette geçen “emânet”ten maksat, varlığa/fıtrata tevdi edilen kanunlara (ve dolayısıyla Allah’a) “itaat” sorumluluğudur. Bu, edâsı vâcip olan bir sorumluluktur. Emânetin “arzı”ndan maksat, ihtiyar (seçme/tercih etme) kabiliyetindeki varlıklara, yani insanlara teklîfî (şer’î); bu kabiliyette olmayan diğer varlıklara ise tabîî (tekvînî) sorumluluğun tevdî edilmesidir.
“Emânetin hamli (yüklenilmesi)”, onun gereğini yapmamak, boynunda taşımak, edâ etmemektir. Arab dilinde “Fulânun hâmilun li’l-emâneti ev muhtemilun
620] Mehâsinu-t-Te’vîl, Cemâluddin Kaasımî, c. 8, s. 126, Beyrut, 1997/1418
621] Tefsîru’l-Keşşâf, Cârullah Mahmud b. ‘Umer ez-Zemahşerî, c.3, s. 546-47, Beyrut, 1995/1415
EMÂNET
- 123 -
lehâ: Filan, emâneti yüklenmiş veya (üzerinde) taşımakta” ifadesi ile emânete hıyânet edildiği, sahibine iade edilmediği, boynunda bir borç olarak kaldığı anlatılmak istenir. O halde emânete riâyet etmek için, onu “hamletmemek”, zimmetinde tutmamak gerekir. Yani “hamlinden içtinab etmek” ona riâyet etmek, hak sahibine iade etmek demek olur. Yine Arap dilinde “Rekibethu’d-duyûnu: Borçlar ona bindi” ifadesi, borçlarını ödemeyen kimse için kullanılır. Buna benzer başka bir deyim de “Ebğid hakka ehîke!: Kardeşinin hakkına buğz et!” ifadesidir. Bu ifade ile kardeşinin hakkını gasp etmemesi, ona iade etmesi talep edilmiş olur. Çünkü Arabın kullanım mentalitesinde, eğer bir kimse kardeşine ait bir şeyi severse onu gasbeder; nefret ederse onu kardeşine iade eder.
Bu durumda, gökler, yer, dağlar vb. seçim irâdesi olmayan (ihtiyarsız) varlıklar, kendi tabiatlarına arz edilen Allah’ın kanun ve nizamına tam bir teslimiyetle riâyet etmişlerdir. Yani o emânetin boyunlarında kalmasından içtinap etmişler, korkmuşlardır. Nitekim aynı varlıkların (göklerin ve yerin) Allah’ın “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin” emrine karşı “Eteynâ tâ’i’în: İsteyerek geldik” şeklindeki teslimiyetleri sembolik bir dille ifade edilmiştir. 622
İnsana gelince; o, Allah’a karşı teklîfî (teşrî’î) sorumluluğa mahzar olmuş –bilinen– yegâne varlıktır. Fakat kendisine bahşedilen ihtiyar (tercih) kabiliyetini yanlış kullanabilmekte, itaat etmesi gerekirken isyan edebilmektedir. Yani yukarıdaki anlamda emâneti bir yük olarak (boynunda) taşımakta, Rabbine itaat şeklinde eda edememektedir. Bu haliyle, yani bu isyanı ile insan, haktan uzaklaşıp zâlim konumuna düşmekte ve fıtratındaki kanun ve sünnetin inkârı ile kopkoyu bir cehalet sergilemektedir.
Allah Zemahşerî’yi, Kaasımî’yi, hepimizi, hepinizi rahmetiyle kuşatsın. 623
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Hamdi Yazır, 4/Nisâ sûresi 58. âyetin tefsirinde diyor ki: “Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.”
Emânet: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimad edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ismi meful (edilgen ortaç) mânâsına gelen masdarın ismi olmuştur ki, burada emânet bu mânâyadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah’ın bir emâneti olan şeref ve namus emânetinin korunması emredilmiştir. “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununa beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim, çok câhildir.” 624 yüce âyeti gereğince insan, Allah Teâlâ’nın emânetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne yaratıktır ki, bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç
622] 41/Fussılet, 11
623] Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Birun Y. s. 185-187
624] 33/Ahzâb, 72
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetirebilir. Bu sâyededir ki, insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile birçok hakları ve emâneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah’a ve gerek kullara karşı emânetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emâneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini arttırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah’ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hâkimiyet şerefini elde etmiş olurlar. “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet, keyfine uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır...”625 buyurulmuştur. Sırf emânet, aslında hiçbir şeyle telafi edilebilecek değildir. Emânetlerin bir garantisi varsa, o da hâinlik veya hâinlik şüphesi ile emânetin yüce onurunun kırılması veya kaybedilmesi ve emniyet ile vekilliğin garantisinin düşmanlığa dönüşmesidir. Bunun için eminliği kötüye kullananlar Allah’a ve kullarına karşı başkalarının hakkını gasbedenler ve eşkiyâlar gibi itibardan düşerler ve dış görünüşe göre olmasa bile, içten kalplerde düşmanlıkla mahkûm olurlar. Güvenilir olmakla hâkimiyetin bu önemli ilişkisine dayanan bu âyette, emâneti sahibine vermek ile adâletle hükmetmek ayrı ayrı olarak emredilmiş ve güvenilir olma emri, hükmetme emrinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı insanın Rabbine ve kendine ve halka karşı olmak üzere üç çeşit güvenilirlik muamelesi vardır. İlk önce Rabbine karşı emânete riâyet etmesi Allah’ın hükümlerinin ve kanunlarının tatbikatı yani vazife meselesi ile ilgilidir ki, bütün uzuvların vazifelerini içine alır. İbn Mes’ud hazretleri demiştir ki: “Emânet her şeyde lazımdır. Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs. de.” İbn Ömer hazretleri de demiştir ki: “Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu ki, ‘Bu bir emânettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et. Ancak hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hâriç.” İşte bütün organların da böyle birer emânet olan vazifeleri vardır. Kendine karşı din ve dünya emânetinde, kendine en faydalı ve en uygun olanı seçmesi, öfke ve şehvet veya câhillik ile sonunda zararlı olan şeyleri yapmamasıdır. Halka karşı, hakların emânetini gözetmek, alış verişte aldatmamak, zarar veren olmamaktır ki idarecilerin halka adâleti, âlimlerin halkı bâtıl taassuba sevketmeyip dünya ve âhirette faydalı olan amellere ve doğru inançlara sevketmesi, halkın da onlara karşı hâinlik yapmaktan sakınması, aynı şekilde kocanın karısına, karının kocasına karşı sadâkatle (doğrulukla) ırzlarını ve çocuklarının soylarını korumaları ve çocukların terbiyesine dikkat etmeleri bunların içindedir.
Bu şekilde ister Allah’a ait haklarda ve ister insan hakları, başka bir ifade ile ister genel haklar ve ister özel haklardan insanların emânet zimmetleri ile ilgili fiilî veya sözlü veya inançla ilgili, maddî veya manevî, malî ve malî olmayan hakların hepsini kapsadığı gibi hitabının hükmü de bütün mükellefleri kapsar. Özel haklarla ilgili ve emniyetle bırakılan emânet ve diğer şeyler, emânetlerden olduğu gibi, kamu işlerine ve haklarına ait olan yönler, makamlar velâyet (valilik), imamlık ve hüküm sürmek, nasihat ve fetva vermek de emânetlerdendir. Bir de kelimesi sahip ve ehliyetli mânâlarını kapsadığı için bu emir verilmiş olan emânetlerin sahibine geri vermek ve ulaştırmaktan başka, emânet edilecek şeylerin de ehline ve hak etmiş olanlara emânet ve havale edilmesi mânâsını da ifade eder. Ve bu mânâ kamu hakkından olan emânetlerde önem arzeder ve ancak o itibarla emredilmiş bir vazife olur. Öyle olmakla beraber bu da Allah’a
625] 38/Sâd, 26
EMÂNET
- 125 -
ait haklardan olan emânetleri sahibine vermek ve ona ulaştırmak demektir. Nitekim bu âyetin iş başında bulunan kimseler hakkında indiği de rivâyet edilmiştir.
Âyetin indirilmesinin sebebi hakkında meşhur olan rivâyet şudur: Mekke’nin fethi günü Rasûlullah Mekke’ye girdiği zaman Kâbe’nin anahtar taşıyıcısı olan Osman b. Talha b. Abdüddar kapıyı kilitlemiş, anahtarını Rasûlullah’a (s.a.s.) teslim etmekten kaçınmış, “Allah’ın elçisi olduğunu bilseydim engel olmazdım.” demiş. Derhal Hz. Ali de Osman’ı tutmuş, kolunu bükmüş anahtarı alıp Kâbe’nin kapısını açmış ve Rasûlullah (s.a.s.) Kâbe’ye girip iki rekat namaz kılmış idi. Çıktığı zaman, amcası Hz. Abbas anahtarın kendine verilmesini ve eskiden sorumluluğunda bulunan Zemzem sakalığı (hacılara su dağıtma vazifesi) ile beraber sedânetin (yani Kâbe kapıcılığının) birleştirilmesini istedi. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) anahtarları Osman’a geri vermesini ve ona teslim etmesini ve kendisinden özür dilemesini Hz. Ali’ye emretti. Hz. Ali de anahtarları götürüp özür dileyince Osman: “Beni zorladın, bana eziyet verdin, sonra geldin (hatanı) düzeltmeye çalışıyorsun.” dedi. Hz. Ali de: “Senin hakkında Allah Teâlâ Kur’ân indirdi.” deyip âyeti okudu. Bunun üzerine Osman, şehâdet getirerek hemen müslüman oldu.
Kâbe kapıcılığının (anahtarının taşınması görevinin) ebedî olarak Osman’ın zürriyetinde kalması hakkında bir de vahiy geldi. Sonra Osman Mekke’den hicret edip anahtarı birâderi Şeybe’ye verdi ki bugün de Kâbe’nin anahtarı Şeybe’nin torunlarındadır. Şüphe yok ki sebebin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Aksine bu sebep “emânetlerin” pek genel kapsamlı olduğunu gösterir. Bakınız, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Emâneti sahibine vermek, adâletle hükmetmek, bunlar ne güzel şeylerdir. Ve sizin için ne kadar faydalıdır. Her zaman (mutlaka) bu emirleri tutmalı, hâinlik ve zulümden sakınmalı. Çünkü “Allah her şeyi işiten ve görendir.” Bundan dolayı hükümlerinizi işitir, emânet hakkında yaptıklarınızı görür.
Bu şekilde idarecilere ve hâkimlere, işin başında bulunan herkese genel olarak veya özel bir şekilde emânetleri sahiplerine vermek ve adâlet ile hükmetmek ve memleketi idare etmek emredildikten sonra, şimdi de diğer iman ehline bunları yapan idarecilere itaat etmeyi ve fakat kayıtsız bir şekilde değil, Allah ve Peygambere itaat etme içinde şu genel hitabı ile emrediyor.
Ellmalılı Hamdi Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şöyle diyor ki: “Biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok câhildir.”
Emânet, aslında emene-ye’münü fiilinden masdar olup eminlik, yani başkasının hakları güvenilip inanılabilir, inanç olmak, inançlık huyu demektir. Sonra güvenilip inanılan şeye de isim olmuştur ki, “Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58) âyetinde bu mânâya idi. “Emânet” “vedîa”dan daha geniştir, denilir. Burada her iki mânâ da olabilirse de önceki daha uygundur. Çoğunlukla tefsirciler bunu “yükümlülükler” ve “farzlar” diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak gerekir. Allah’ın gerek kendi hakları ve gerek insanların hakları ile ilgili emirlerinin ve yasaklarının, hükümlerinin yerine getirilmesine Allah’ın emîn’i, inanç memuru olmak demek olan emânetini, yani Allah’ın diğer eşyada olduğu gibi zorlama ile cebren değil, hoşnutluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği serbest fiillerden emrine itaatle halifeliği demek
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan görev ve yükümlülüğü o göklere ve yere ve dağlara, yukarıda ve aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve gök cisimlerinin hepsine teklif eyledik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve çekindiler, gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ’nın “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin”626 gibi kâinata yönelttiği emirlerini “İsteyerek geldik”627 diye isteyerek kabul ettiler. Öyle iken başkalarının haklarının yüklenmek mânâsını ifade eden emânet kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve ondan korktular. Emânet, böyle göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada “teklif” etmeyi ve “yüz çevirme”yi gerçek mânâsı üzere anlayan tefsir bilginleri varsa da, çokları emânetin büyüklüğünü beyan için “temsili istiare” biçiminde bir ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emânet ifa edildiği takdirde sonuçları çok büyük bir keramet olduğu gibi, yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvaylıktır, rezâlettir. İnsan ise onu yüklendi, (belâ) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zâlim ve çok câhil bulunuyor. Her ferdi değil, insan cinsi.
Zalûm: Çok zâlim, zulme haksızlığa çok yatkın, Allah’ın ve Allah’ın kullarının haklarını yüklendiği halde, gerektiği gibi ifa etmeyip kendine yazık ediyor.
Cehûl: İddiâsı gibi âlim değil, aksine çok câhil, çünkü akıbetinin nasıl olacağını bilmiyor, onun için zulmediyor.
Seyyid Kutub, Nisâ Sûresi 58. âyetin tefsirinde şunları söyler: “Allah size emânetleri, onları taşıyabilecek olanlara yüklemenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adâlete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah işiten ve görendir.”
Bu iki görev, müslüman cemaatın hem yükümlülükleri hem de ahlâk kurallarıdır. Emânetleri, onları taşıyabilecek yetenekte olanlara yüklemek ve “insan”lar arasında adâlete uygun, yüce Allah’ın sistemi ve direktifleri uyarınca hüküm vermek.
Emânetler, “en büyük emânet”le başlar. Yüce Allah’ın, insan fıtratına sunduğu, insan hamurunun mayasına kattığı, “göklerin, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten kaçınmalarına, ağırlığından ürkmeleri”ne rağmen “insan”ın omuzlarına aldığı emânet. Bilinçli, irâdeli, istikametli ve yoğun bir çaba ile yüce Allah’ı bulma, bilme ve O’na inanma emâneti. Bu insan fıtratına özgü bir emânettir. İnsan dışında kalan canlı-cansız bütün varlıklara gelince yüce Allah onlara kendine inanmayı, kendine varmayı, kendisini tanımayı, kendisine kulluk etmeyi, kendisine uymayı ilham yolu ile empoze etmiş, onları evrensel yasalarına uymaya zorlamıştır. Bu konuda onların bilinçli, irâdeli, istikametli ve yoğun bir çaba harcamalarına gerek bırakmamıştır. Yalnız insan fıtratına, insan aklına, insan bilgisine, insan irâdesine, insan yönelişine ve yoğunluklu insan çabasına, yine kendi yordamı ile Allah’a ulaşma görevini yüklemiştir. “Allah’ın yardımı ile” diyoruz. Çünkü yüce Allah “Bizim uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle yollarımıza iletiriz”628 buyuruyor. İşte bu emâneti insan yüklendi ve gereğini yerine getirmekle yükümlü olduğu emânet budur.
626] 41/Fussılet, 11
627] 41/Fussılet, 11
628] 29/Ankebût, 69
EMÂNET
- 127 -
Yüce Allah’ın yerine getirilmelerini emrettiği diğer emânetler, bu “en büyük emânet”in dalları olarak karşımıza çıkar.
Bu ikinci derecedeki emânetlerin biri bu dini tanıtma, onun için tanıklık etme emânetidir. Bu emânetin ilk aşaması kişilik aracılığı ile tanıtma, tanıklık etme görevidir. Yani müslüman öyle bir kişilik örneği ortaya koymalı ki, bu dinin canlı tanığı olmalı, bilinci ve davranışları ile onun tercümanı olmalıdır, insanlar bu inanç sistemini onun kişiliğinde somutlaşmış görerek “Bu ne güzel, ne iç arındırıcı vè yararlı bir inanç sistemi! Taraftarlarının vicdanlarını ne örnek bir ahlâk ve olgunlukla yoğuruyor!” demelidirler. Müslümanın başkalarına böyle dedirtebilmesi kişilik aracılığı ile yapılan ve dışa dönük etkisi kısa zamanda görülen bir tanıtma, bir tanıklık yapma olur.
Müslümanın bu dini kişiliğinde özümlemesinden ve yapısında somut ifadeye kavuşturmasından sonra tanıtmanın ikinci aşamasına sıra gelir. Bu aşama insanları bu dine çağırma, onlara bu dinin üstünlüğünü ve seçkinliğini tanıtma aşamasıdır. Mümin, İslâm’ı sadece kendi şahsında uygulamakla ve uygulamanın sağlayacağı tanıtma imkânı ile yetinemez. Bunun yanı sıra insanları bu dine çağırmakla da yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmedikçe omuzlarındaki bu dini tanıtma, anlatma emânetini yerine getirmiş sayılamaz.
“En büyük emânet” ağacının dallarını oluşturan ikinci derecedeki emânetler arasında şunları sayabiliriz: İnsanlar arasında sağlıklı ilişkiler kurma, hiç kimsenin hakkını çiğnememe emâneti; alış-verişlerde, sözleşmelerde verilmek üzere alınan her türlü eşyada güveni bozmama emâneti; yönetenlere ve yönetilenlere yönelik nasihat, doğruyu söyleme emâneti; ailede ve toplumda çocuklara bakma, onları iyi yetiştirme emâneti; toplumun dokunulmaz haklarını, mallarını ve sınır boylarını kollama-gözetme emâneti; kısacası hayatın bütün alanlarında İlâhî sistemin insanlara yüklediği görevleri yerine getirme emâneti. Bu saydıklarımızın tümü yukarda okuduğumuz âyetin yaygın anlamlı kapsamına giren ve bu nitelikleri ile yerine getirilmeleri yüce Allah’ın emri olan emânetlerin başlıcalarıdır.
“İnsanlar” arasında adâlete uygun hükümler verme görevine gelince yüce Allah bu görevi tüm “insanları” içerecek biçimde kayıtsız, yaygın ve geniş kapsamlı tutuyor. Başka bir deyimle İslam’ın istediği adâlet sadece müslümanlar arasında geçerli olacak ya da müslümanlar dışında bir de kitap ehlini şensiye altına alarak diğer insanları kapsamı dışında tutacak sınırlı bir adâlet değildir. İslâm’a göre adâlet, her insanın, sırf “insan” olmasından kaynaklanan doğal hakkıdır. Bu sistemde adâlet hakkının tek gerekçesi insanın “insan” olmasıdır. İnsan niteliği olduğuna göre insanlar arasında adâlet dağıtılırken mümin-kâfir, dost-düşman, siyah derili-beyaz derili, Arap-Arap olmayan ayırımı yapılamaz.
Müslüman ümmet, insanlar arasında hüküm verme görevi ile karşılaşınca onlar arasında adâlet uyarınca hüküm etmekle yükümlüdür. Adâlet ilkesinin böyle ayırımsız, böyle kayırmacasız uygulamasını insanlık sadece İslâm’ın eli altında, müslümanların egemenlik dönemlerinde, İslâm toplumunun insanlığa önderlik ettiği yerlerde ve zamanlarda görebilmiştir. İslâm’dan önce ve İslâm’ın egemenlik yetkisini yitirdiği andan itibaren insanlık, böylesine onurlu, böylesine herkesi kucaklayan bir adâlet düzeni ne görmüş ve ne de tadını tadabilmiştir. Bütün insanların ortak sıfatı olan “insan”likan başka hiçbir nitelik gözetmeyen adâlet uygulaması, müslümanların söz sahibi olmadıkları toplumlarda ve dünyada tatlı
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir rüya olmaktan ileri gidemez.
İslâm’da toplumsal hayatın temelini nasıl -geniş kapsamı ve bütün anlamları ile- emânet oluşturuyorsa egemenliğin, hükümranlığın temelini de adâlet oluşturur.
Emânetleri, taşıyabilecek olanlara yüklememizi ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler vermemizi emreden ifadeleri izleyen yorum cümlesi bize bu ilkelerin yüce Allah’ın öğüdü ve direktifi olduğunu, O’nun ne güzel öğütler ve direktifler verdiğini hatırlatıyor. Okuyoruz: “Allah size ne güzel öğüt veriyor!”
Bu İlâhî cümle üzerinde birazcık durarak onun üslubundaki incelikleri, anlatımının içerdiği esprileri irdelemeye çalışalım: Bilinen sözdizimi kurallarına göre bu cümle “Ne güzeldir size Allah’ın verdiği öğüt!” şeklinde olur. Fakat âyetteki cümle yapısında “Allah” kelimesi başa alınarak özne yapılıyor ve cümlenin diğer kelimeleri yüklem konumunda bu özneye bağlanıyor. Böylece verilen öğüt ile yüce Allah arasında son derece güçlü bir bağ olduğu mesajı veriliyor.
Ayrıca bu cümlede şu incelik de dikkatimizi çekiyor. Burada “öğüt” değil, “emir” söz konusudur. Fakat “emir” denmiyor da onun yerine “öğüt” deniyor. Çünkü öğüt, emre göre kalbi daha çok etkileyen, vicdana daha çabuk işleyen; gönüllü, arzulu ve saygılı uygulamaya dönüşmeye daha elverişli bir mesaj türüdür.
Bu cümleyi âyetin sonunda yer alan yorum cümlesi izliyor. Bu cümle âyetin içeriğini yüce Allah’a, O’nun yönetimine, O’nun korkusuna ve O’na yöneltilen umuda bağlıyor. Okuyoruz: “Hiç şüphesiz Allah işiten ve görendir.”
Âyette emânetleri lâyık olanlara yükleme ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler verme yükümlülükleri dile getirilmişti. Bu yükümlülükler ile yüce Allah’ın “işitici ve görücü” oluşu arasında hem açık, dolaysız ve hem de esprili, düşündürücü bir uyum, bir çağrışım var. Sebebine gelince, yüce Allah, adâlete ve emânete ilişkin meseleleri “işitir” ve “görür”. Ayrıca adâlete ilişkin uygulamalar titiz bir “dinleme” ve görme duyarlığını, olayları iyi değerlendirme yeteneğini, şartları ve olguları tutarlı biçimde göz önünde bulundurmayı, bunların yanı sıra şartların ve dış olguların derinine inen bir irdeleme çabasını gerektirir. Son olarak da bu iki emir, her şeyi “bilen” ve “gören” yüce Allah’tan geliyor.
Peki, emânetin ve adâletin ölçüsü, kriteri nedir? Bu ilkeler hayatın bütün alanlarında, bütün faâliyetlerinde hangi yönteme göre kavramlaştırılacak, tanımlanacak, belirlenecek ve uygulanacaktır?
Acaba emânet ve adâlet kavramlarının belirlenmesini, uygulama ve gerçekleştirme yöntemlerini insanların geleneklerine, uzlaşmalarına, akıllarının yargılarına ya da keyfî isteklerine mi bırakacağız?
Akıl, insanın doğruyu bulma ve bilgi edinme araçlarından biridir. Bu niteliği ile önemli bir ağırlığı ve değeri vardır. Bu doğru. Fakat insan aklı, pratikte belirli bir toplumda yaşayan fertlerin ve gurupların, çeşitli faktörlerin etkisi altında olan akılları demektir. yani ortada mutlak bir kavram olarak “insan aklı” diye adlandırabileceğimiz bir yetenek yoktur. Bunun yerine “benim aklım”, “senin aklın”, “falancanın ya da filâncanın aklı”, belirli yerlerde ve dönemlerde yaşayan “belirli insan guruplarının akılları” vardır. Bu ayrı ayrı akıllar da çeşitli faktörlerin
EMÂNET
- 129 -
etkisi âlimda kimi zaman bu tarafa ve kimi zaman şu tarafa doğru eğilim göstermekle yakınlaşmaktadırlar.
Buna değişmez bir ölçü gereklidir. Bu çok sayıda aklın hakemliğine başvuracağı, hükümlerinde ve düşüncelerindeki doğru ve yanlışları terazisinde belirleyeceği, yargılarında ve tasarımlarındaki saçmalıkları, taşkınlıkları, yanılgıları ve yetersizlikleri mihenk taşına göre tespit edeceği ortak bir kritere ihtiyacı vardır. Bu noktada aklın değeri, fonksiyonu şudur: Bu keyfi arzulara göre eğilim değiştirmeyen, değişik faktörlerin etkisi altında yön değiştirmeyen kararlı ölçekte ve sabit kriterde tartılacak hükümlerinin ortaya çıkacak olan göreceli ağırlıklarını bilecek olan araç yine odur, başka bir deyimle akıl, kendisi hakkında verilecek olan yargıyı yine kendisi onaylayacaktır.
Bu alanda insanların kendileri tarafından ortaya konacak ölçülere, kriterlere güvenemeyiz, bel bağlayamayız. Çünkü bu ölçülerin kendileri de bozuk olabilir. O zaman bütün değerler alt-üst olur. insanlar mutlaka dediğimiz nitelikte değişmez, sağlam bir ölçeğe başvurmak zorundadırlar.
İşte Yüce Allah bu değişmez ölçüyü bizzat ortaya koyuyor. İnsanlar için ortaya konan bu İlâhî ölçü, emânet ve adâlet de dahil olmak üzere bütün değer yargılarına, bütün hükümlere ve hayatın bütün alanlarına ilişkin faâliyet türlerine değişmezlik ve istikrar kazandırır.
Seyyid Kutub, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şöyle der: “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Pek zâlim ve câhil olan insan onu yüklendi.”
Kur’ân-ı Kerim’in burada (örnek olsun diye) sözünü ettiği gökler, yeryüzü ve dağlar... İnsanın içinde veya bir köşesinde yaşadığı bu dehşet verici varlıklar küçük ve basit şeyler olarak beliriyorlar. Bu yaratıklar, herhangi bir çabaya gerek duymadan, dolaysız olarak yaratıcılarını bilirler. Yaratıcının koyduğu ve kendi yaratılışlarına, yapılarına ve düzenlerine hükmeden yasaya uygun olarak hareket ederler. Düşünmeye ve aracıya gerek duymadan dolaysız olarak yaratıcının koyduğu yasaya itaat ederler. Bu yasaya uygun olarak ve bir saniye bile geri kalmadan sürekli hareket ederler. Bilinçsizce ve seçme hakkına sahip olmadan yaratılışları ve tabiatları doğrultusunda görevlerini yerine getirirler.
Şu güneş, kendi yörüngesinde her zamanki dönüşlerini hiçbir zaman aksatmadan sürdürüyor. Işınlarını göndererek yüce Allah’ın kendisi için planladığı görevini yerine getiriyor. Bunun yanı sıra kendisinden kaynaklanan bir irâde söz konusu olmaksızın kendi sisteminde yer alan uydularını kendine çekiyor, böylece evrensel rolünü eksiksiz olarak yerine getiriyor...
Şu yeryüzü kendi yörüngesinde dönüyor, ekinlerini, bitirip yeşertiyor. Üzerindeki canlıları besliyor, ölülerini bağrında saklıyor, kaynaklarını fışkırtıyor... Ama kendi irâdesi dışında yüce Allah’ın evrensel yasası uyarınca...
Şu ay... Şu yıldızlar ve gezegenler. Şu rüzgarlar ve bulutlar. Şu hava ve şu su. Şu dağlar. Şu tepeler. Hepsi... Hepsi bir şeyler yapıyor. Rabbinin izniyle işini görüyor. Yaratıcısını biliyor, kendinden bir çaba, bir emek ve bir girişim olmak-sızın yaràtıcısının irâdesine boyun eğiyor. Bunlar sorumluluk emânetini, irâde emânetini, kendini bilme emânetini, özel girişim emânetini yüklenmekten
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçınmışlardı: “Onu insan yüklendi”
Kendi kavrama gücü ve bilinciyle Allah’ı tanıyan insan. Kendi düşüncesi ve görüşüyle Allah’ın yasasını bulan insan. Kendi çabası ve girişimleriyle bu yasaya göre hareket eden insan. Kendi irâdesiyle, kişisel sorumluluğu ile, sapma ve azgın arzulara karşı direnci ile, eğilim ve ihtiraslara karşı verdiği mücadele ile Allah’a eden insan bu emâneti yüklendi. İnsan attığı bütün bu adımlarda bilerek ve isteyerek hareket eder. Yolunu seçerken bu yolun kendisini nereye götüreceğini bilir.
Hacmi küçük, gücü az, çalışması yetersiz, ömrü sınırlı, çeşitli ihtirasların, arzuların, eğilim ve isteklerin etkisinde kalan bu yaratığın yüklendiği bu emânet hiç kuşkusuz büyük ve ağır bir emânettir.
Kuşkusuz insanın bu ağır yükün altına girmesi büyük bir tehlikedir. Bu yüzden “çok zâlim” yani kendine haksızlık eden ve “çok câhil” yani kendi gücünü ve kapasitesini bilmeyen birisi olarak nitelendirilmiştir. İnsanın kendi isteğiyle yüklenmeye koştuğu bu ağır yük karşısında bu husus geçerlidir. Ama sorumluluğunu yerine getirince... Kendisini yaratıcısına ulaştıracak, doğrudan doğruya O’nun yasasına iletecek, eksiksiz bir şekilde Rabbinin irâdesine boyun eğmesini sağlayacak bir bilgiyi elde edince... Doğrudan doğruya bilen, yollarını bulan, boyun eğen, kendileri ile yaratıcıları ve onun yasası arasına hiçbir engel girmeyen sayısız yaratıkların göklerde, yerde ve dağlarda kolayca, rahat ve eksiksiz bir şekilde tabiatları ve davranışları ile yollarını bulmalarını sağlayan bilgiye, hidâyete ulaşıp, eksiksiz olarak itaat edince... Hiçbir şekilde itaatten; boyun eğmekten ve görevini yerine getirmekten geri durmayınca. İnsan bilinçli olarak, bilerek ve isteyerek bu dereceye ulaşınca, gerçekten onurlu bir makama, yüce Allah’ın yarattığı varlıklar içinde eşsiz bir dereceye ulaşır.
Kuşkusuz, özgür irâde, kavrama yeteneği, kişisel girişim ve sorumluluk yüklenme... İşte bunlardır insanı, yüce Allah’ın yarattığı birçok varlıktan ayrıcalıklı kılan. Yüce Allah’ın yüceler aleminde duyurduğu ve onunla melekleri Ademe secde ettirdiği bu onurun gerekçesi budur. Yüce Allah, insana verilen bu onuru kalıcı kitabı olan Kur’an’da şu sözlerle duyuruyor: “Biz Ademoğullarını gerçekten çeşitli ayrıcalıklarla donattık.”629 Şu halde insan, yüce Allah’ın katındaki ayrıcalığının gerekçesini bilmelidir, göklere, yere ve dağlara sunulan ama onların yüklenmekten kaçınıp, korktukları ve fakat kendisinin isteyerek yüklendiği emâneti yerine getirmelidir!...
Mevdûdî, Nisâ Sûresi 58. âyetinde şöyle der: “Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.88 Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.”
Burada müslümanlar, İsrâiloğulları’nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk
629] 17/İsrâ, 70
EMÂNET
- 131 -
isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.
Yahûdîler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz, şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahûdîler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş’in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’na iman edenlerın saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. “Ehl-i kitap” bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor.
Mevdûdi, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şunları söyler: En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü âkıbetini hazırlıyor demektir.
Burada “emânet” kelimesi, Kur’an’a göre yeryüzünde insana verilen “hilâfet” görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hâkim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah’a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur’an’ın başka yerlerinde hilâfet, burada ise emânet olarak tanımlanmıştır.
Bu emânet’in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmek için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emâneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve câhil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır.
Emânetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah’ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah’a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O’na cevap verebilirler. O halde Allah’ın bu emâneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:
“Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya cesâretimiz yok.”
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah’ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkânsız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkânsız olduğunu düşünebilirler.
Bununla birlikte Allah’ın bunları mecâzî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yer aldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur: “Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkâr etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kâinatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hâkimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emânet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakâlim, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?
Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah’ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emâneti kabul etmiştir: “Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim.”
İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu âyette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri “zâlim ve câhil” olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse câhildir, çünkü bu zavallı insan hiç kimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü âkıbetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felâketini hazırlamaktadır.
EMÂNET
- 133 -
Emânet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Emânet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): (2/Bakara, 283; 4/Nisâ, 58; 8/Enfâl, 27; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72; 70/Meâric, 32)
B- (Emânete ve Verilen Söze) Riâyetle İlgili “Raâ” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 46; 20/Tâhâ, 54; 23/Mü’minûn, 8; 57/Hadîd, 27, 27; 28/Kasas, 23; 70/Meâric, 32; 79/Nâziât, 31; 87/A’lâ, 4.
C- (Emânete ve Verilen Söze) İhânet ile İlgili “Hâne” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 105, 107, 107; 5/Mâide, 13; 8/Enfâl, 27, 27, 58, 58, 71, 71; 12/Yusuf, 52, 52; 22/Hacc, 38; 40/Mü’min, 19; 66/Tahrîm, 19.
D- Emânet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
Emânetler Ehillerine Verilmelidir: 4/Nisâ, 58.
Emâneti Sahibine Vermek: 2/Bakara, 283.
Emânetlere Riâyet Etmek: 3/Âl-i İmrân, 75-76; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72-73; 70/Meâric, 32.
Emânet Sorumluluğunun Ağırlığı: 33/Ahzâb, 72.
İnsanın Allah’ın Emânetine Tâ-lip Olması: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
E- İhânet (Hâinlik) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Hâinlik Edenler: 3/Âl-i İmrân, 161; 4/Nisâ, 107.
Allah’a ve Rasûlüne Hâinlik Etmek: 8/Enfâl, 27.
Antlaşmalarına Hâinlik Edenler: 8/Enfâl, 58.
F- Ahidle İlgili Ayet-i Kerimeler:
Ahde Vefâ (Verilen Sözü Yerine Getirmek): Bakara, 177; Al-i İmran, 77; Maide, 1; Ra’d, 20; İsra, 34;
a- Mü’minun, 8; Ahzab, 1; Meâric, 32.
b- Allah’a Karşı Verilen Sözü Yerine Getirmek: Bakara, 100; Al-i İmran, 76; Maide, 1, 7; En’am, 152; Ra’d, 19-20, 25; Nahl, 91, 95; Mü’minun, 8; Feth, 10.
c- Mûnâfıklar, Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.
d- Mîsak: Bakara, 27, 63, 83, 84, 93; Al-i İmran, 81, 187; Nisa, 21, 90, 92, 154, 155; Maide, 7, 12, 13, 14, 70; A’raf, 169; Enfal, 72; Ra’d, 20, 25; Ahzab, 7; Hadid, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 92 (Y. Kerimoğlu), c. 2, 94-95 (Emin), c. 3, s. 99 (İhânet), c. 6, s. 328-329 (Vedîa)
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV. Y. c. 11, s. 81-84
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 436-446
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 163-166
5. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 488-489
6. Kur’an’da Siyasi Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 28-30
7. Kur’an Işığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 304-307
8. Elmalılı Tefsirinde Kavramlar, s. 110
9. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. s. 185-187
10. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 117-118
11. Verdiği Sözde Duranlar, Osman Karabulut, Şems Y.
12. Emânet Kavramı, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 72, Mart 97, s. 44-47

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:37

EHL-İ KİTAP

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

EHL-İ KİTAP


• Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
• Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
• Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
• Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
• Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
• İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
• Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
• Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” 259
Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
“Ehl-i kitab”, kitap ehli, kitaplı anlamına gelir; Vahiy yoluyla indirilen kutsal bir kitaba iman edenler için kullanılan bir tâbirdir. “Kitab ehli”, “kendilerine kitap verilenler” anlamındaki bu terim, müslümanlar dışındaki ilâhî kitap sahibi din mensupları için kullanılır. Kur’an, bu terimle, müşriklerden (putperest ve ateistlerden) ayırt etmek için Tevrat, Zebur ve İncil’e inanan yahûdi ve hıristiyanları kasteder. Kur’ân-ı Kerim, birçok yerde yahûdilerden ve hıristiyanlardan, ehl-i kitap diye bahseder; hadislerde de bu tâbir çokça kullanılmıştır. İslâmî literatürde “ehl-i kitap” yerine “kitâbî” kelimesinin kullanıldığı da görülmektedir.
Bu kitaplar (Tevrat, Zebur, İncil) tahrif edilmiş olmakla beraber, içlerinde vahye dayanan hakikat ve hikmetler de bulunma ihtimalinden dolayı İslâm, onlara inanan yahûdi ve hıristiyanları, müşriklere nisbetle kısmen ayrıcalıklı bir konuma oturtmuştur. İslâm, müşriklere yapılanların aksine, İslâm idaresine itaat eden yahûdi ve hıristiyanları, cizye ve haraç karşılığında, kendi ibâdetleriyle serbestçe meşgul olmalarına izin vermiştir.
Allah katından indirilmiş, hükümleriyle amel edilmesi gereken Kur’an’ın dışında iki kitap (Tevrat ve İncil) vardır. (Zebur, şiir tarzında ilâhîlerden oluşan bir kitap olduğundan, içinde ahkâmla ilgili hususlar yoktur. Dâvud (a.s.), Tevrat’ın hükümleriyle hüküm ve amel eden, yeni şeriat getirmeyen bir peygamberdir.) Kur’an’daki ehl-i kitap tâbiriyle de bu kitapların muhâtabı olan yahûdilerle
259] 2/Bakara, 101
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hıristiyanlar kastedilmektedir. Ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetleri, “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi”260 meâlindeki âyeti göz önüne alarak tefsir eden ilk müfessirler, bununla yahûdi ve hıristiyanların kastedildiğini ifade etmişlerdir.261 Bu âyetten hareketle Hanbelî ve Şâfiî mezhepleri sadece yahûdi ve hıristiyanları ehl-i kitap saymışlar; Hanefîler ise semâvî bir dine inanan ve Tevrat, Zebûr, İncil, suhuf gibi vahyedilmiş bir kitabı bulunan her ümmetin ehl-i kitap olduğunu söylemişlerdir.
İslâm’ın yayılmasına paralel olarak ehl-i kitabın sadece yahûdi ve hıristiyanları ifade eden bir tâbir olduğu kanaati de değişmiştir. Bunun temel sebeplerinden biri, Kur’ân-ı Kerim’de yahûdilik ve hıristiyanlığın dışında Sâbiîlik, Mecûsîlik gibi ilâhî olmayan başka dinlerden de söz edilmesi ve bu dinlerin kendilerince bir kitaba sahip bulunması; diğeri de müslümanlar açısından siyasî, iktisadî ve sosyal şartların bunu gerekli kılmasıdır.
Kur’an’da, tahrife uğramamış yegâne hak din olan İslâm’ın dışında; haniflik, yahûdilik, hıristiyanlık, sâbiîlik ve mecûsîlikten bahsedilmektedir. Hanîf kelimesi, İslâm’ın eş anlamlısı şeklinde ve Hz. İbrâhim’le ilgili olarak zikredilmektedir. Sâbiîlik ve Mecûsîlik ise sadece ismen geçmekte, inanç esaslarından ve peygamberlerinden söz edilmemekte, kutsal bir kitaba sahip olup olmadıkları açıklanmamaktadır. Öte yandan İslâmiyet’in ortaya çıktığı dönemde dünya üzerinde birçok din bulunmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim bunların çoğundan bahsetmemiştir. Zira ilâhî vahyin ilk muhâtabı olan Araplar arasında bu dinlerin mensupları mevcut değildi ve onların söz konusu dinler hakkında bilgileri yoktu. Ayrıca bu dinler İslâm’a rakip olacak seviyede bulunmayıp Kur’an’da yer alan inanç gruplarından bazılarına dâhil edilebilecek bir nitelik de taşıyordu.
Kur’ân-ı Kerim’de ismen zikredilen dinlerden Sâbiîlik hakkında âyet ve hadislerde bilgi yoktur. Gerçek Sâbiîlik, ilk dönem İslâm kaynaklarında yahûdiliğin veya hıristiyanlığın bir mezhebi olarak görülüp ehl-i kitap kapsamında mütâlaa edilmiştir. Ebû Hanîfe ve Ahmed bin Hanbel bu görüştedir. Ayrıca Harranlı putperestler Halîfe Me’mûn kendileriyle görüştükten sonra Sâbiî adını almışlar ve ehl-i kitap kabul edilmişlerdir. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed gibi bazı fakîhlerin ehl-i kitap saymadıkları Sâbiîler ise Sâbiî adını taşıyan, ancak yıldızlara tapan putperestlerdir.
Mecûsîlerden Kur’an’da sadece bir yerde bahsedilmekte,262 fakat bunlar hakkında da bilgi verilmemektedir. Eski müslüman araştırmacıların çoğunluğuna göre Mecûsîler ehl-i kitap değildir. Hz. Peygamber’in “Mecûsîlere ehl-i kitap muâmelesi yapın”263 dediği rivâyet edilir. Ancak Rasûl-i Ekrem, Mecûsîlerin kestiklerinin yenilmesini ve kadınlarıyla evlenmesini yasaklamıştır. Mecûsîlerin ehl-i kitaptan olduğunu söyleyen Hz. Ali de şirkleri sebebiyle kestiklerinin yenilmesinin ve kadınlarıyla evlenilmesinin müslümanlara yasaklandığını belirtir.264 İmam Şâfiî, Hz. Ali’nin sözüne dayanarak onları ehl-i kitap saymıştır. 265
260] 6/En’âm, 156
261] Mücâchid, 1/186; Taberî Câmiu’l-Beyân, 8/69; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/44
262] 22/Hacc, 17
263] Muvattâ, 1/278
264] Ebû Yûsuf, Kitabu’l-Harac, 140-141
265] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, El-Üm, 4/158
EHL-İ KİTAP
- 61 -
Kur’an’da ehl-i kitap olarak sadece yahûdi ve hıristiyanların muhâtap alınması, bu iki din mensubunun birtakım eksiklik ve yanlışlıklarının yanından Allah, peygamber, âhiret ve kitap inançlarının bulunması, yani İlâhî kaynağa dayanmaları ve Kur’an’ın o dönemde muhâtabı olan insanlarca söz konusu dinlerin bilinmesi sebebiyledir. Nitekim bu din mensupları Hicaz bölgesinde önemli bir etkinliğe sahip olarak müslümanlarla iç içe yaşıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim muhtelif âyetlerinde İslâm dışı din mensupları arasında ehl-i kitaba önemli bir yer vermekte, onların bazı farklılıklarını belirtmekte, özellikle hıristiyanlarla diyalog kurulmasını önermekte, ancak temel iman esasları, ayrıca müslümanlarla olan ilişkilerindeki eksiklik ve yanlışlıkları vurgulamaktadır. 266
Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
“Ehlu’l-kitab” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 yerde geçer. Yaklaşık olarak aynı anlama gelen “ûtu’l-kitab” ise, 20 yerde zikredilir. Bunların dışında ehl-i kitabın üyeleri olan inanç sahiplerinden bahseden âyetleri de kattığımızda; yahûdiler anlamına gelen “yahûd” kelimesi 41 yerde, yine yahûdilerin ırk olarak menşei olan İsrâiloğulları anlamındaki “benî İsrâil” 41 âyette geçer. Hıristiyanlar anlamındaki “nasârâ” kelimesi de 14 yerde kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetlerde, onların arasında övgüye lâyık kişiler bulunduğu gibi,267 kâfirlerin de bulunduğu,268 bu sonuncuların Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri,269 Hakk’ı bâtıla karıştırdıkları,270 kendilerine verilen kutsal kitabı tahrif ettikleri,271 peygamberlerini öldürdükleri,272 müslümanları küfre döndürmek istedikleri,273 Tevrat ve İncil’deki hükümleri hakkıyla uygulamadıkları274 belirtilmektedir. Kur’an, ehl-i kitabı Allah’a kulluğa, O’na ortak koşmamaya çağırmakta,275 müslümanlara da onlarla mücâdelelerinde îtidâli tavsiye etmektedir. 276
Allah Kur’an’ı ehl-i kitap hakkında “şâhit ve gözetici” olarak indirmiş,277 peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde, “bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi”278 denilmemesi için son peygamberi göndermiş, bunu da, “Ey kitap ehli! Kitaptan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatan ve çoğundan da vazgeçen peygamberimiz gelmiştir; doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir”279 şeklinde açıklamıştır. Buradan, İslâm’ın amacının ehl-i kitabın yanıldığı, gizlediği, ihtilâfa düştüğü veya inkâr ettiği konularda doğruları bildirmek ve bunlara inanmaya dâvet etmek olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an’da, “Şüphesiz bu Kur’an,
266] Remzi Kaya, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, 10/517
267] 3/Âl-i İmrân, 75, 113-115, 119
268] 2/Bakara, 105; 98/Beyyine, 1
269] 3/Âl-i İmrân, 70, 98, 112; 4/Nisâ, 155; 59/Haşr, 2
270] 3/Âl-i İmrân, 75
271] 3/Âl-i İmrân, 78
272] 3/Âl-i İmrân, 112; 4/Nisâ, 155
273] 2/Bakara, 109; 3/Âl-i İmrân, 69, 72, 99, 100
274] 5/Mâide, 68
275] 3/Âl-i İmrân, 64
276] 29/Ankebût, 46
277] 5/Mâide, 48
278] 5/Mâide, 19
279] 5/Mâide, 15
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâiloğullarına ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır”280 denilir. Kur’an’ın bu açıklamaları, daha çok, dinin ana konuları olan ulûhiyet, nübüvvet, âhiret ve ilâhî kitaplar hakkındadır.
İslâm dini, karşılıklı menfaat ve hoşgörüye dayalı müslüman-ehl-i kitap ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara karşı dost görünebileceklerine dikkat çekmekte,281 bu hususta gizli emellerinin olabileceğini haber vererek onların dost edinilmemesini öğütlemektedir.282 Nitekim Hz. Peygamber, Medine’de ehl-i kitapla anlaşma yaparak bir güvenlik ortamı sağlamışsa da onlarla ilişkilerinde daima ihtiyatlı davranmıştır. Müslümanları ehl-i kitap karşısında sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını yasaklar.283 Bu arada gayri müslimleri, müslümanlara karşı tutumları bakımından kendi aralarında bir sıralamaya tâbi tutarak yahûdi ve müşriklerin müslümanlara düşmanlık bakımından daha şiddetli olduklarını ifade eder. 284
Kur’an, ehl-i kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın birliği (tevhid) inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.285 Kur’an, ehl-i kitabın kendi peygamberlerinin getirdiği kitaplara tam inandıkları takdirde Kur’an’a da inanmaları gerektiğini bildirir.286 Bu durum, bütün peygamberlere vahyedilen kitapların aynı kaynaktan geldiğini gösterir. “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.”287 meâlindeki âyet, Kur’an’ın öncekileri, önceki kitapların da Kur’an’ı tasdik ettiğini göstermektedir. 288
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” 289
“Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” 290
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.” 291
“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir,
280] 27/Neml, 76
281] 5/Mâide, 51
282] 5/Mâide, 57
283] 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
284] 5/Mâide, 82
285] 3/Âl-i İmrân, 64
286] 28/Kasas, 52-53
287] 5/Mâide, 68
288] Remzi Kaya, a.g.e., 10/518
289] 2/Bakara, 101
290] 2/Bakara, 109
291] 2/Bakara, 120
EHL-İ KİTAP
- 63 -
bilendir.” 292
“Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 293
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin.” 294
“Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.” 295
“Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz?” 296
“Ey ehl-i kitap! Neden hakkı bâtıla (doğruyu eğriye) karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği gizliyorsunuz?” 297
“Ehl-i kitaptan bir grup, ‘mü’minlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin, belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler’ dedi.” 298
“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın’ dediler. (Rasûlüm! Onlara) Doğru yolun ancak Allah’ın yolu olduğunu söyle. Onlar, kendi aralarında ‘bir kimseye, size verilenin benzeri yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getirecekleri şeyler verilmiş olsa da inanmayın’ dediler. De ki: ‘Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.” 299
“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.” 300
“Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları, Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” 301
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” 302
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu
292] 2/Bakara, 137
293] 3/Âl-i İmrân, 19
294] 3/Âl-i İmrân, 64
295] 3/Âl-i İmrân, 69
296] 3/Âl-i İmrân, 70
297] 3/Âl-i İmrân, 71
298] 3/Âl-i İmrân, 72
299] 3/Âl-i İmrân, 73
300] 3/Âl-i İmrân, 75
301] 3/Âl-i İmrân, 78
302] 3/Âl-i İmrân, 85
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına tamamıyla şâhittir.” 303
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 304
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır. Onlar size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” 305
“Kendilerine kitaptan nasip verilenlere (ehl-i kitaba) baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar!” 306
“Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 307
“Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve ‘kalplerimiz kılıflanmıştır’ demeleri sebebiyle... (onları lânetledik, türlü belâlar verdik, onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesnâ artık iman etmezler. Bir de küfürlerinden/inkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftira atmalarından ve ‘Allah elçisi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden...” 308
“Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (O) Allah’ın rasûlüdür. Meryem’e ulaştırdığı (‘kün/ol’) kelimesi(nin eseri)dir, O’ndan (O’nun tarafından gönderilmiş yahut te’yid edilmiş veya Cebrâil tarafından üfürülmüş) bir ruhtur. Buna göre Allah’a ve peygamberlerine iman edin. ‘(Tanrı) üçtür’ demeyin; sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 309
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min hanımlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli hanımlar da namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla (nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” 310
“Ey ehl-i kitab! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir
303] 3/Âl-i İmrân, 98-99
304] 3/Âl-i İmrân, 100
305] 3/Âl-i İmrân, 110-111
306] 4/Nisâ, 44
307] 4/Nisâ, 51-52
308] 4/Nisâ, 155-157
309] 4/Nisâ, 171
310] 5/Mâide, 5
EHL-İ KİTAP
- 65 -
Kitab geldi.” 311
“Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 312
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’minler iseniz.” 313
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 314
“De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın.” 315
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 316
“Ey iman edenler! (Bilin ki,) hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!” 317
“İçlerinden zulmedenleri hâriç, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olduk, müslüman olduk.” 318
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen gerçek için kalplerinin huşûyla/saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.” 319
“Ehl-i kitaptan küfredip inkâr edenleri, ilk sürgünleri yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın azâbı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de mü’minlerin elleriyle harâp ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın. Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde cezâlandıracaktı. Âhirette de onlar için ateş azâbı vardır. Bu, onların Allah’a ve Peygamber’ine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı gelirse, bilsin ki, Allah’ın cezalandırması çetindir.” 320
“Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden kâfir olanlar, küfürden ayrılacak değillerdi. İşte o apaçık delil, Allah tarafından gönderilen, içinde
311] 5/Mâide, 15
312] 5/Mâide, 51
313] 5/Mâide, 57
314] 5/Mâide, 68
315] 5/Mâide, 77
316] 9/Tevbe, 29
317] 9/Tevbe, 34
318] 29/Ankebût, 46
319] 57/Hadîd, 16
320] 59/Haşr, 2-4
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğru yazılmış hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan Rasûl’dür. Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra tefrikaya düştüler. Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din budur. Ehl-i kitap ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.” 321
Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
Ehl-i Kitabın iki temel ayağını oluşturan yahûdiler ve hıristiyanların İslâm’a ters inanç ve iddialarını Kur’an, ayrı ayrı gündeme getirir. Bunlardan yahûdilerle ilgili olanlarını maddeler halinde sayarsak, şöyle bir liste oluşur:
a- Buzağıyı, altını, putperestlerin taptıkları cinsten heykelleri put edindiler. 322
b- ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. 323
c- Cibt ve tâğuta da inandılar, ‘müşrikler daha doğru yoldadır’ dediler. 324
d- ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgileriyiz’ demişlerdir. 325
e- ‘Hz İsa’yı öldürdük’ derler. 326
f- Peygamberleri yalanladılar. 327
g- Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bile bile inkâr ederler. 328
h- Kur’an’ı ve Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ettiler. 329
i- Cebrâil ve Mîkâil’e düşmanlık ederler. 330
k- ‘İşittik, isyan ettik’ dediler: 331 ‘Allah’ın eli bağlı’ (O cimri) dediler. 332
Hıristiyanların inançla ilgili İslâm’a aykırı görüşleri:
a- Dinlerinde aşırı giderler. 333
Hıristiyanlar ‘Allah İsa’dır’ dediler. 334
‘İsa Allah’ın oğludur’ dediler. 335
321] 98/Beyyine, 1-7
322] 2/Bakara, 92; 7/A’râf, 138, 148, 150-153; 20/Tâhâ, 85-97
323] 9/Tevbe, 30
324] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 80-81
325] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 111; 3/Âl-i İmrân, 24; 2/Bakara, 94-95
326] 4/Nisâ, 157-158
327] 5/Mâide, 70
328] 2/Bakara, 146; 6/En’âm, 20
329] 2/Bakara, 89-91; 3/Âl-i İmrân, 70-73, 98-99; 4/Nisâ, 155; 6/En’âm, 91
330] 2/Bakara, 97-98
331] 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46
332] 5/Mâide, 64; 3/Âl-i İmrân, 181; 36/Yâsin,47
333] 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 77
334] 5/Mâide, 17, 72
335] 9/Tevbe, 30; 3/Âl-i İmrân, 79-80
EHL-İ KİTAP
- 67 -
Teslisi kabul etmekle kâfir oldular. 336
Hz. İsa’yı ve annesi Meryem’i tanrı edindiler. 337
Din adamlarını tanrı edindiler. 338
Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı Ortak Yanları
Hıristiyan ve yahûdilerin ortak bâtıl inançları:
1- Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler. “Ey kitap ehli! İbrâhim hakkında ne çekişip duruyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. (Buna da) aklınız ermiyor mu? Haydi (diyelim) siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden çekişip duruyorsunuz? Hâlbuki (her şeyi) Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrâhim ne yahûdi, ne de hıristiyandı. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi. Doğrusu insanların İbrâhim’e en yakın olanı (zamanında) ona tâbi olanlarla, şu peygamber ve (şu) mü’minlerdir. Allah, o iman edenlerin yârı (yardımcısı)dır.” 339
2- Allah’a karşı yalan uydurup iftira ederler. Yahûdiler Peygamber Efendimiz’e dediler ki: “Sen İbrâhim’in tevhid dininden olduğunu iddia ediyorsun. Hâlbuki o, senin gibi deve eti yemez, deve sütü içmezdi, bunları haram sayardı.” Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “Tevrat indirilmeden evvel -Yâkub’un kendisine haram kıldığı şeylerden başka- yiyeceğin her türlüsü İsrâiloğulları için helâl idi. De ki: ‘Eğer doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun. Artık kim bundan sonra Allah’a yalan uydurup iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” 340
3- Allah yolundan bile bile saptırmak isterler. “Bakmaz mısın şu kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlara? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar da istiyorlar ki siz de yolu sapıtasınız.”341; “Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler.” 342
4- Ehl-i kitap, ‘ancak yahûdi ve hıristiyan olanlar cennete girecek’ derler. “(Yahûdiler ve hıristiyanlar:) ‘Yahûdi ve hıristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek’ dediler. Bu onların kuruntusudur. (Habibim, onlara) söyle: ‘(Eğer bu iddianızda) doğru iseniz, delilinizi getirin!”343 yani isbat edin. Getirecekleri bir delilleri ve isbatları yoktur. Ehl-i kitabın kendi muharref kitaplarında bile, cennete sadece kendilerinin gireceklerine dair mutlak imtiyaz ifade eden bir delilleri bulunmadığı gibi; bugün Allah’a, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun getirdiklerine iman etmeden onların cennete gireceklerini iddia edenlerin de çarpık yorumlarından başka getirebilecekleri bir delilleri yoktur. “(Yahûdiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) ‘Yahûdi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki: ‘Hayır! Biz dosdoğru İbrâhim dinine
336] 4/Nisâ, 171-172; 5/Mâide, 73
337] 5/Mâide, 116, 75
338] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
339] 3/Âl-i İmrân, 65-68 ve yine bk. 2/Bakara, 140
340] 3/Âl- İmrân, 93-94
341] 4/Nisâ, 44
342] 2/Bakara, 109 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 69, 99-100; 2/Bakara, 109
343] 2/Bakara, 111
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(uyarız). O (Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.”344 Demek ki ehl-i kitap doğru yolda değildirler. Şirke bulaşarak Hz. İbrâhim’in doğru yolundan eğrilmişlerdir. Cennete girebilmek için ise gerçekten doğru yolda olmak lâzımdır. Öyleyse doğru yolda nasıl bulunulur? Bunun cevabı, hem ehl-i kitap ve hem tüm insanlık için işte şu âyet-i kerimededir: “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse, (size karşı) muhâlefet içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”345 Müslümanlar gibi iman ise, Allah’a, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun Allah’tan getirdiklerinin tümüne gerektiği şekilde inanmaktır. Allah’ın verdiği cennetin anahtarı, işte bu iman ve buna dayanan sâlih ameldir. 346
5- Ehl-i kitap, kendilerine beyyineler geldikten sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. “Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) Allah hesabı pek çabuk görendir. Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz, İslâm’ı kabul ettiniz mi? Eğer teslim olurlarsa hidâyeti/doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”347; “Kendilerine kitap verilenler, ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler. Ehl-i kitap ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler ebedî olarak orada kalmak üzere cehenneme gireceklerdir. Onlar halkın en şerlileridir.” 348
6- Aslında Ehl-i kitap da müşriktir. Hıristıyanlar; Hz. İsa’ya, yahûdiler; Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler. Bu ise açık bir şirktir. “Yahûdiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”349; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”350; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”351 “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 352
Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
Müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlere denilir. Çünkü bütün gayr-i müslimler, bilinçli veya bilinçsiz mutlaka şirk içindedirler. Hıristıyanlar, Hz. İsa’ya; yahûdiler, Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler.353 Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar, dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimsedikleri zannedilse bile müşriktirler. İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik kabul edi344]
2/Bakara, 135
345] 2/Bakara, 137
346] Veli Ulutürk, Kur’an’da Ehl-i Kitab, s. 29-31
347] 3/Âl-i İmrân, 19-20
348] 98/Beyyine, 4-6
349] 9/Tevbe, 30
350] 5/Mâide, 17
351] 5/Mâide, 73
352] 98/Beyyine, 6
353] 9/Tevbe, 30
EHL-İ KİTAP
- 69 -
lirler. Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen açıkça ‘kâfir’ (inkârcı) de demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.”354; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”355; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”356; “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 357
Müşrik, kâfir ve ehl-i kitap arasında esasta bir fark yoktur; hakikî müslümanların dışında bütün din mensupları kâfirdir, müşriktir; ebedî cehennemliktir. Kitap ehli ile diğer gayr-i müslimler ve müşrik denilen gruplar arasındaki fark, teferruatla ilgilidir ve daha çok müslümanların bu kâfir gruplarla ilişkileri açısından fıkhî konularla, muâmelâtla ilgilidir. Allah katında geçerli din, ancak İslâm’dır.358 Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm dinidir.359 Kim İslâm’dan başka bir din arar seçerse, böyle bir din, kendisinden asla kabul edilmeyecektir.360 “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 361
Uzeyir Allah’ın oğludur diyen yahûdiler, buzağıya tapan İsrâiloğulları ve Hz. İsa’ya Allah’ın oğludur diyen ve teslisi kabul eden hıristiyanlar da şirke düşmektedirler. “Yahûdi ve hıristiyanlar, müslümanlara şöyle dediler: ‘Bizim dinimize girip yahûdi ve hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.’ Sen de ki: ‘Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrâhim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”362 Bu âyet-i kerimenin son kısmındaki “O hiçbir zaman müşriklerden olmadı” cümlesi, ehl-i kitabın şirke bulaştıklarının ve müşriklere benzediklerinin târiz yollu bir ifadesidir.363 Şirk şâibesi hıristiyanlarda daha çoktur. Kur’an, Hz. İsa’yı Allah kabul eden hıristiyanları kâfir ilân ettiği364 gibi, ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenlerin de kâfir olduğunu365 açıklar. Hz. Meryem’i de tanrı edinen hıristiyanların bu şirkini de Kur’an haber verir.366 Bâkire Meryem’in hâmile kalmasıyla -hâşâ- Allah’ın doğduğunu kabul etmek, Allah’a en büyük saygısızlık ve en âdî putperestliktir. Tapılacak zatı önce ölümlü kılmak, sonra da Allah olarak ilân etmek, hatta Allah’ın eti ve kanı diye komünyon âyinindeki ekmek ve şaraba tapınmak galiz bir küfürden, çirkin bir şirkten başka bir şey değildir.
Bazıları İznik konsiline teslisi baskıyla kabul ettirenin Bizans imparatoru Konstantin olduğu görüşündedir. Mûsâ (a.s.) şeriatının Allah’ın mutlak bir oluşu ile ilgili “Benimle birlikte başka ilâhlar edinmeyeceksin” şeklindeki ilk emri
354] 2/Bakara, 105
355] 5/Mâide, 17
356] 5/Mâide, 73
357] 98/Beyyine, 6
358] 3/Âl-i İmrân, 19
359] 5/Mâide, 3
360] 3/Âl-i İmrân, 85
361] 5/Mâide, 68
362] 2/Bakara, 135
363] Bk. Celâleyn, 1/84; Zemahşerî, 1/194; Nesefî, 1/77; Âlûsî, 1/394; Elmalılı, 1/514
364] 5/Mâide, 17
365] 5/Mâide, 73
366] 5/Mâide, 116
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve cumartesinin kudsiyyeti hıristiyanlıktan Konstantin’in emriyle kaldırılmıştır.367 Sonra ehl-i kitaptan hıristiyanların papazları onlara bir şeyi helâl kılıp haram edebilmektedirler. İşte bu, onlara Allah’ın yetkisinde olan teşrî’, yani şeriat koyma selâhiyeti vermektir ki, bu da küfürdür. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin.”368; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, hahamlarını, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler/tanrılar edindiler. Hâlbuki onlar da ancak bir olan Allah’a ibâdet etmekten başkasıyla emr olunmamışlardır. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların şirk/eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”369 Bir önceki âyette “O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım”370 demekle, Cenâb-ı Allah’ın hâlen hıristiyanların Allah’a şirk koştuklarını târiz yoluyla ifade etmiş bulunmaktadır.
Tevbe 31. âyetinde ise hemen bütün müfessirler şu hâdiseyi naklederler: Adiy bin Hâtim şöyle anlatır: “Boynumda altın bir haç olduğu halde Rasûlullah’a geldim -ki o zaman Adiy hıristiyandı-. Rasûlullah Berâe (Tevbe) sûresini okuyordu. “Ya Adiy şu boynundaki putu at” buyurdu. Ben de attım. Âyetteki “Onlar hahamlarını ve papazlarını Allah’tan başka rabler edindiler” ifadesine geldi. Ben: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar, papazlarına ibâdet etmiyorlar ki’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Onlar Allah’ın helâl kıldığını haram eder, hıristiyanlar da haram kabul etmez mi? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, hıristiyanlar da onu helâl saymaz mı?” Ben de ‘evet’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte bu, onlara tapmaktır/ibâdet etmektir” buyurdu. 371
Hıristiyanlar, papazlarına günahkârın günahını affetme yetkisi tanımışlardır. Cennet ve cehennemin anahtarları papazların ellerinde olup onları dilediklerine satabileceklerini ve buna hiç kimsenin itiraza hakkı olmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardır. Konsillerde papazların aldıkları kararlar aynen bir nass gibi dinden kabul edilmektedir. Hem de konsilde çıkan bu yeni karar, isterse eski kararlarla ve hatta dinin temel umdeleriyle çelişmiş olsun, kabul görmektedir. Bu, râhipleri rab/tanrı yerine koymak değil de nedir? Bu, onların “dâllîn” olduklarından başka neyi gösterir?
Bu yetkililer, şarabı, domuz etini helâl kılmışlar, Hz. İsa sünnetli olduğu halde, Kitab-ı Mukaddes’te sünnet emredildiği halde bunlar sonradan sünnet olmayı kaldırmışlardır. Cumartesinin hürmetini kaldırıp pazara vermişlerdir. Hâlbuki İsa (a.s.) bu günkü İncillerde birçok yerde anlatıldığı şekilde, cumartesilerin sıkı bir takipçisi olup mâbedlerde halkın tedâvi işleriyle özellikle cumartesi günleri ilgileniyordu. Hıristiyanlar, teslisten vazgeçmedikleri müddetçe müşrik vasfından da uzaklaşamazlar. Onlar “Baba, Yaratıcı’nın mecâzî bir başka ismi ve hak olan tek Allah anlamındadır; Oğul, Allah’ın sadece bir kulu ve peygamberi/elçisi; Kutsal Ruh da kudreti sonsuz olan Allah’ın meleklerinden biridir” diye iman etmedikçe çok tanrılı olmaktan kurtulamazlar.
367] AbdülAhad Dâvud, Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed, s. 85-86
368] 3/Âl-i İmrân, 64
369] 9/Tevbe, 31
370] 3/Âl-i İmrân, 64
371] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Elmalılı, 4/2511-2512; Zemahşerî, 1/371; İbn Kesir, 2/348
EHL-İ KİTAP
- 71 -
Bütün bunlara rağmen yahûdi ve hıristiyanlara “ehl-i kitap” olarak Kur’an’ın ve İslâm hukukunun özel bir statü tanıması, onların hakkaniyetlerinden ileri gelmez. Müslümanların ehl-i kitap hanımlarla evlenebilmeleri, onların kestiklerinin yenilebilmesi ve İslâm idâresinde onlara zimmî bir statü tanınması gibi ayrıcalıklar, aynı zamanda müslümanlara hayatı kolaylaştırmada bir genişlik ve kolaylık sağlamak hikmetine mebnî olsa gerektir; yoksa onlar hak yolda oldukları için değil. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 372
Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
1- Ehl-i kitap, dinlerinde aşırı giderler. Ehl-i kitap, dinlerinde Allah’ın koyduğu ölçüleri genellikle koruyamamışlar, aşırılığa kaçmışlardır. “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin...”373 Teslisi kabul etmeleri, Hz. İsa, Rûhu’l-Kudüs ve Hz. Meryem’e ülûhiyet vermeleri hep bu aşırılıklarındandır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”374 Ehl-i kitabın aşırılıkları, yahûdilikte neredeyse âhireti yok sayan bir dünyevîleşme ve altına tapma şeklinde ortaya çıkarken, hıristiyanlıkta, dünyadan el etek çekme, fıtrattan olan evlilik gibi helâlları kendilerine haram sayan ruhbanlık şeklinde beliriyordu; her ikisi de aşırılık ve taşkınlıktı. “...Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar; ama buna da gereği gibi uymadılar...” 375
2- Ehl-i kitabın ölçüsüz istekleri vardır. Ehl-i kitap, daha peygamberleri döneminden başlamak üzere, çok çirkin ve ölçüsüz isteklerde bulunan tiplerdir. Kendilerine put isteyecek,376 “Allah’ı açıktan görmedikçe inanmayız”377 diyecek kadar aşırı isteklerde bulunurlar. Gerek yahûdiler ve gerekse hıristiyanlar insan fıtratına uygun mûtedil bir ilâhî ölçüyü benimseyip orta bir yol tutturamamışlardır. İşte onlarda bulunmayan ifrat ve tefritten uzak, dengeli, adâletli, mûtedil ve orta yol, hükmü kıyâmete kadar sürecek olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ve O’nun vasat ümmeti gerçekleştirmiştir. 378
3- Ehl-i kitap kâfirleri bir hayır indirilmesini istemez. Kıskançlıklarından dolayı, Allah’ın kendi ırklarından olmayanlara kitap indirmesini, peygamber seçmesini istemezler. “Kitap ehlinden olan kâfirler de, müşrikler/puta tapanlar da Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis eder, Allah büyük lütuf sahibidir.” 379
4- Ehl-i kitap, yeni gelecek Peygamber’i tasdik edeceklerine dair Allah’a
372] 4/Nisâ, 51-52; Veli Ulutürk, a.g.e. s. 34-36
373] 4/Nisâ, 171
374] 5/Mâide, 77
375] 57/Hadîd, 27
376] 7/A’râf, 138
377] 2/Bakara, 55; 4/Nisâ, 153
378] 2/Bakara, 103; 22/Hacc, 78
379] 2/Bakara, 105 Ve bk. 5/Mâide, 64; 6/En’am, 91; 11/Hûd, 110
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdikleri sözü tutmamışlar ve gizlemişlerdir. “Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.”380; “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Rasûl’e ...”381 az sayıda uyanların yanında, onun kendi kitaplarındaki vasıflarını gizleyip inkâr edenler çoğunluktadır. Onlar, Hz. Peygamber’in Tevrat’ta ve İncil’de geçen isim ve sıfatlarını gizlemişler veya değiştirmişlerdir; hakka bâtılı karıştırmışlardır. 382
5- Ehl-i kitap, kendi kitaplarını tatbik etmemiş, tahrif etmişlerdir. Ehl-i kitap, işlerine geldiği zaman kitaplarına uymuşlar, basit çıkarlarına ters düşünce kitaplarını kendilerine uydurmuş, onu tahrif etmişler, ya da bir kenara atıp tatbik etmemişlerdir.383 “Eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i ve kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, muhakkak ki hem üstlerinden hem ayaklarının altlarından (nimetler) yiyeceklerdi...”384 Bu âyetten, ehl-i kitabın önceleri hem kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i tatbikle görevli olduklarını, hem de Kur’an indirildikten itibaren kendilerine indirilen Kur’an’ı tatbik etmekle görevli olduklarını anlıyoruz. Bu âyette “kendilerine indirilen” ifadesiyle ehl-i kitaba da indirildiği ve Kur’an’la mükellef oldukları anlaşılmaktadır.385 Yani ehl-i kitabın müslüman olmaları istenmektedir. Kitap ehli, İslâm devrinde aralarında Allah’ın kitabıyla hüküm verilmesine râzı olmamışlardır.386 Yani iman edip müslüman olurlarsa aralarında Kur’an’la; iman etmezlerse İslâm idaresinde bir zimmî olarak kendi kitaplarıyla aralarında hüküm verilecektir. Kitap ehli, aynı zamanda Kitapta olmayan şeye “kitaptandır” demişlerdir.387 Onlar âyet uydururlar, Allah’a yalan isnad ederler.388 Kitabın kelimelerini yerlerinden değiştirir389 ve kitaplarını tahrif ederler. 390
6- Haramı helâl; helâlı haram yapmışlardır. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı, kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”391 Bu âyette ehl-i kitabın Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığı şeyleri haram tanımadıkları, kendi dinleriyle kalıp hak din olan İslâm’ı din kabul etmedikleri vurgulanmaktadır. “...Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar; onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.”392; “Tevrat indirilmeden önce İsrâil’in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında, bütün yiyecekler helâldı. De ki: ‘Doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun.’ Artık bundan sonra da kim Allah’a yalan uydurup iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” 393
380] 5/Mâide, 15 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 81-82; 5/Mâide, 14-15.
381] 7/A’râf, 157
382] 3/Âl-i İmrân, 70-71; 5/Mâide, 14; 2/Bakara, 159, 174
383] 5/Mâide, 47, 68
384] 5/Mâide, 66
385] 5/Mâide, 8
386] 3/Âl- İmrân, 23
387] 3/Âl-i İmrân, 78
388] 2/Bakara, 75, 79
389] 5/Mâide, 13
390] 4Nisâ, 46
391] 9/Tevbe, 29
392] 6/En’âm, 140
393] 3/Âl-i İmrân, 93-94
EHL-İ KİTAP
- 73 -
7- Ehl-i kitap, İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar. İslâm geldikten sonra, kitap sahibi yahûdilerin ve hıristiyanların artık dinleri, kitapları ve kıbleleri nesh edilmiştir. Artık Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve O’nun getirdiği Kitaba ve dine iman etmeleri ve müslümanların kıblelerine tâbi olmaları kendilerinden kesinlikle istenmektedir. Allah onların öyle kalmalarına râzı değildir; Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra onların dünyada hiçbir şey olmamış gibi eski çizgilerinde kalmalarını kâfirlik olarak nitelemiştir. “İnsanlardan birtakım beyinsizler: ‘Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”394; “...Senin arzulayıp da şu anda üzerinde bulunduğun kıbleyi (Kâbe’yi) Biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçesi üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık.”395; “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki ehl-i kitap, onun gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. And olsun ki (habibim!) sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti (delili, mûcizeyi) getirsen, yine onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen zâlimlerden olursun.” 396
8- Hahamlar ve râhiplerden çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve halkı Allah’ın yolundan çevirirler. “Ey iman edenler, şu muhakkak ki, (yahûdi) bilginlerin ve (hıristiyan) râhiplerin birçoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler, (onları) Allah’ın yolundan men ederler.”397 Bu âyette hahamların ve ruhbanların Allah yolunun mürşidleri ve öncüleri olacak yerde, bugünkü tâbirle tam anlamıyla din istismarı yaparak, onların birçoğu, rüşvet almak, mal biriktirip yığmak ve onları Allah yolunda infak edip harcamamak, Tevrat ve İncil hükümlerini hasis menfaatleri karşılığında değiştirmek ve özellikle Rasûlullah’ın peygamberliğine ait kısımlarda değişiklik yapmak sûretiyle bâtıl sebeplerle halkın malını yiyorlardı. İşte böylesine dejenere olmuş din adamı sınıfı, gerçekten Allah yoluna engel olmaktan başka bir şey yapamazlar. Bununla aynı zamanda Allah Teâlâ, mü’minleri ve onların din âlimlerini bu duruma düşmemeleri için sert bir şekilde uyarmaktadır. Bu âyet-i kerimeyi okuyunca ortaçağdaki Roma kilisesinin nasıl servet biriktirip nice emlâke mâlik bir devlete sahip olduğunu hatırlamamak elde değil.
9- Hahamlar ve râhipler, insanları münkerden men etmemişler, ehl-i kitap zulüm ve günahta yardımlaşmışlardır. “Onlardan (ehl-i kitaptan) birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür! Rabbânîler (zâhidler) ve hahamları, onları günah söz söylemekten, haram yemekten men etselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!”398; “...Düşmanlık yapmakta yardımlaşıp birleşiyorsunuz. Onları (yurtlarından) çıkarmak size yasaklanmış iken (çıkarıyorsunuz, sonra da) esir olarak geldiklerinde fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz. Yoksa siz Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
394] 2/Bakara, 142
395] 2/Bakara, 143
396] 2/Bakara, 144-145
397] 9/Tevbe, 34
398] 5/Mâide, 62-63
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.” 399
10- Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmazlardı. “Onlar işledikleri fenalıktan birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Gerçekten yapmakta oldukları ne kötü idi!” 400
11- Fâizle uğraşırlar, haram ve haksız yere insanların mallarını yerler, yalan dinlerler. “Yahûdilerin yapmış oldukları zulümden, çok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helâl kılınmış şeyleri haram ettik. (Çünkü) onlar (Tevrat’ta) men edildikleri halde fâiz alıyor, halkın mallarını haksız yere yiyorlardı. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.”401 Bugün haksız kazanç, servet ve fâizcilik denilince akla ilk gelen, yahûdiler ve kendilerini hıristiyan gören batılı kapitalistlerdir.
12- Yeryüzünde devamlı savaş ve fesâd çıkarmaya çalışırlar. “...Biz onların arasına kıyâmet gününe kadar (sürecek) düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar ne zaman harp için bir ateş tutuştururlarsa, Allah onu söndürür. Yeryüzünde hep fesâdçılığa koşarlar onlar. Allah ise fesâdçı olanları sevmez.”402 Âyette de belirtildiği gibi yahûdiler tarih boyunca yeryüzünde bozgunculuğun, savaşların, komitacılığın ve ihtilâllerin gizli tahrikçisi olmuşlardır. Son iki dünya savaşında ulusları nasıl birbirleriyle boğuşturduklarını ve aradan nasıl bir İsrâil devletinin çıktığını düşünmek gerekir. Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ’nın ehl-i kitap arasına saldığı kin ve düşmanlık sâyesinde birbirlerine giren dünyaya egemen bu güçlerin arasında mazlum uluslara da bir hayat hakkı doğabilmektedir. “...Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savıp hizaya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulur, fesâda uğrardı. Lâkin Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.” 403
Hıristiyanların da fitne, fesâd ve savaş konusunda yahûdilerden pek geride kalır yanları yoktur. Zaten onlar (fesâd ve savaş konusunda da) birbirlerinin yardımcısıdır.404 İsrâil’in orta doğuda müslümanların kalbine hançer gibi saplanmasında, mazlum insanlara yaptıkları zulümlerinde, başta Amerika olmak üzere hıristiyan Batı toplumunun destekçi olduğunu bilmeyen yoktur. Allah Teâlâ, hıristiyan mezhepleri arasına da kin ve adâvet salmış ve bunu hıristiyanlarla yahûdiler arasına da yaymıştır. Hz. Peygamber’le savaşa teşebbüslerinin her defasında Allah, onların görüşlerini dağıtmak, kararlarını çözmek ve kalplerine korku düşürmek sûretiyle, yakmak istedikleri savaş ateşini söndürmüştür. Âyette geçen “ateş yakmak” harp yapmak istemekten kinâyedir. Çünkü Araplar savaşı ateş yakarak ilân ederlerdi. “Biz hıristiyanız’ diyenlerden de söz almıştık, ama uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. Bu yüzden Biz de kıyâmet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah, onlara neler yaptıklarını haber verecektir.” 405
Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
1- ‘Ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur’ derler. Ehl-i kitap, daha önce kendilerine kitap verilmemiş olan ilk devir Arap müslümanlarına “ümmîlere
399] 2/Bakara, 84-85
400] 5/Mâide, 79
401] 4/Nisâ, 160-161
402] 5/Mâide, 64
403] 2/Bakara, 251
404] 5/Mâide, 51; 8/Enfâl, 73; 45/Câsiye, 19
405] 5/Mâide, 14; Geniş bilgi için bk. Veli Ulutürk, s. 37-47
EHL-İ KİTAP
- 75 -
karşı sorumluluğumuz yoktur” diyerek emânetlerini yerine getirmez, müslümanlara borçlarını ödemek istemezlerdi. “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.”406 Yani onlar, bu zihniyetleriyle Arapların malını kendilerine mubah görüyorlardı.
2- Ehl-i kitap, İslâm dini ile alay eder, müslümanlara ezâ verirler. “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’minler iseniz. (Ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman onu eğlence ve oyun yerine koyarlar. Çünkü onlar düşünmez bir topluluktur.”407 Müslümanlarla, onların ezanlarıyla, namazlarıyla alay etmek kâfirliktir. Yine böyle kitaplı kâfirler, müslümanlarla elleriyle baş edemeyince dilleriyle ezâ vermeye çalışırlar. “Size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez.”408 “And olsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 409
3- Müslümanlara hâinlik ederler. Ehl-i kitap kâfirleri, müslümanlara bir iyilik ulaşmasını istemezler. “Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse ona sevinirler. Eğer göğüs gerer, sakınırsanız onların hilekârlıkları size hiçbir şekilde zarar veremez. Şüphe yok ki Allah, ne yaparsa hepsini (ilmiyle) çepeçevre kuşatıcıdır.”410 “...İçlerinden birazı müstesnâ, daima onlarda hâinlik görürsün.”411 İhânet, bunların âdetleridir. Selefleri, peygamberlerine verdikleri sözü bozup onları öldürmekle hıyânet ettikleri gibi, halefleri de, Peygamberimiz’e hıyânet eder dururlar. Verdikleri sözde durmazlar, müslümanların düşmanlarına yardım eder, Peygamber’i öldürmeye ve zehirlemeye teşebbüs ederler. 412
Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
Kur’ân-ı Kerim’de, yukarıda örneklerini gördüğümüz şekilde, ehl-i kitabın daha çok menfî yönleri üzerinde durulur. Ancak, onlardan az da olsa bir zümrenin Kur’ân-ı Kerim’de takdir edilip övüldüklerine de şâhit oluruz. Acaba bunlar kimlerdir? Bu hususa şu âyet-i kerimeler ışık tutmaktadır: “Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secde ederek Allah’ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar. İşte bunlar sâlih insanlardandır. Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir. Şüphesiz Allah (günahlardan) korunan müttakîleri bilmektedir.”413 Bu âyetler, ehl-i kitaptan müslüman olan Abdullah bin Selâm, Sa’lebe bin Şu’be ve kardeşi Useyd bin Şu’be, Useyd bin Ubeyd ve benzerleri hakkında inmiştir. Dolayısıyla âyetler, bu kimselerin hem sâlih kimselerden olduklarını belirtmekte,
406] 3/Âl-i İmrân, 75
407] 5/Mâide, 57-58
408] 3/Âl-i İmrân, 111
409] 3/Âl-i İmrân, 186
410] 3/Âl-i İmrân, 120
411] 5/Mâide, 13
412] Veli Ulutürk, a.g.e. s. 49-50
413] 3/Âl-i İmrân, 113-115
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem de yahûdi âlimlerinin aleyhteki şâhitliklerini reddetmektedir.414 Âyetlerin sevkinin kitap ehlinin mü’minleri hakkında olduğu açıktır.415 Nitekim; “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinden iman edenler var; fakat onların pek çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır.”416 buyurulmaktadır.
Bu âyetlerde, ehl-i kitabın, eski hallerinde kalmayıp Hz. Muhammed’e (s.a.s) ve onun getirdiği dine inanmalarıyla ancak doğru yolu bulacakları açıkça ifade edilmiş oluyor ve onların müslüman olanları övülüyor. Yani sizin gibi iman edip emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapsalardı, işte bu kendileri için hayırlı olurdu, deniliyor. “Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah’a ve hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”417 Taberî, bu âyetin Câbir’den, Necâşi vefat edince, Peygaamber’in (s.a.s.) “Çıkın ve kardeşinizin namazını kılın” dediğini ve dört tekbirle cenaze namazını kıldırdığını, münâfıkların da: “Şuna bakın, kendisini hiç görmemiş bir yabancı hıristiyana namaz kılıyor” dediklerini nakletmekle beraber, âyetin, içinde geçen vasıftaki her ehl-i kitap mensubu için uygun geleceğini belirtir. 418
Bu âyet-i kerimenin aynı zamanda genel olarak tüm ehl-i kitaptan imana gelenlere ve hatta gelecek olanlara şâmil olduğu ve Mücâhid’in de bu görüşte olduğu ifade edilmiştir. Çünkü Âl-i İmrân sûresi, 114. âyetindeki ”iman ederler” ibâresi, açıkça gelecek zaman anlamı da ifade eder. Bu da gösteriyor ki, bunlar cidden müslüman olacaklardır. Nitekim bu zamana kadar da olagelmiş ve yine olacaklardır.419 “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.”420 Yahûdi âlimlerinden olup Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman eden Abdullah bin Selâm, Kureyş kabilesinden birisinin kendisine emânet bıraktığı 1200 okka altını teslim etmişti. Yine yahûdilerden Fenhas bin Azûra da diğer bir Kureyşlinin emânet bıraktığı bir dinar parayı inkâr etmişti. Bir dinar, çok küçük bir paradır. Bu emânete ihânetinin sebebini ise, “adam sen de! Ümmîlerin (okuyup yazması olmayan Arapların) hakkı mı olurmuş? Vesikası, müeyyidesi bulunmayan ve hele dini ayrı olan kimselerin haklarını yemek helâldır” inancında olmaları gösterilmiştir.421 Görüldüğü gibi bu kanaat hakka, hakkaniyete aykırıdır. Nitekim müteâkip âyette Allah şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Kim sözünü yerine getirir ve (günahtan) korunursa, şüphesiz Allah da müttakîleri sever.” 422
414] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 4/52-53; Beydavî, 1/177; Âlûsî, 4/35
415] Elmalılı, 2/1160
416] 3/Âl-i İmrân, 110
417] 3/Âl-i İmrân, 199
418] Taberî, 4/218-220; Âlûsî, 4/173-174
419] Elmalılı, 2/1264-1265
420] 3/Âl-i İmrân, 75
421] Âlûsî, 3/202
422] 3/Âl-i İmrân, 76
EHL-İ KİTAP
- 77 -
Bu âyet-i kerimelerde açıkça görüldüğü gibi, ehl-i kitaptan Cenâb-ı Hakk’ın övdüğü kimseler, onlardan sadece müslüman olanlar ve müslümanlıklarını samimiyetle yaşayanlardır. Onlara ehl-i kitap denilmesi, müslüman olmadan önceki halleri itibarıyladır. İşte kitap ehlinden samimiyetle müslüman olanlara da Yüce Allah, elbette ecir ve mükâfatlarını verecektir. Nitekim geçen âyetlerde de bu husus belirtilmişti. Şu âyetlere de bakâlim: “Eğer kitap ehli iman edip (Allah’ın azabından) korunsalardı, onların kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere sokardık.”423 Ayrıca ehl-i kitaptan müslüman olanlar, hem kendi peygamberlerine, kitaplarına ve dinlerine, hem de Muhammed’e (s.a.s.), Kur’an’a ve İslâm dinine inandıkları için, onların ecirleri iki misli verilecektir. “Bundan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, buna inanırlar. Onlar Kur’an okunduğu zaman: ‘Ona iman ettik. Çünkü O Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik’ derler. İşte onlara sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki kere verilecektir...” 424
Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
Allah, peygamber göndermedikçe hiçbir topluma azâb etmez.425 Her ümmete peygamber gönderilmiştir.426 Kur’an, bu peygamberlerin bir kısmını anlattığı halde, bir kısmını anlatmamıştır.427 Bütün peygamberlerin gönderilme amacı, insanları sadece Allah’a kulluk yapmaya ve tâğuta kulluktan kaçındırmaya çalışmaktır.428 İsrâiloğullarında olduğu gibi, önceki peygamberlerin tebliğleri netliğini kaybettiğinde, Cenâb-ı Hak yeni bir peygamber gönderiyordu. Hz. Muhammed (s.a.s.) son peygamber olup kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyeceği için, Allah’ın râzı olduğu tek din olan İslâm’a dâveti peygamberlerin vârisleri durumunda olan ümmetin âlimleri429 yapacaklardır. Âlimler bu dâveti, Hz. Peygamber’in kendisinden sonra kıyâmete kadar gelecek tüm insanlara bir hidâyet rehberi ve vesikası olarak bıraktığı Kur’ân-ı Kerim ile yapacaklardır. Dâvet edilenler ise, asr-ı saâdette olduğu gibi, şimdi de tüm insanlıktır. Elbette ki bu insanlar içerisinde önemli bir yer tutan ehl-i kitap da vardır.
Ehl-i Kitabın, İslâm’ın dâvet ve tebliğine muhtaç ve muhâtap oldukları açıkça ortadadır. Kur’an’ın, ehl-i kitabı bugünkü halleriyle hidâyette kabul etmeyip onları Peygamberimiz’e ve Onun getirdiği Kur’an’a ve İslâm’a dâvet ettiği görülür.
Müslümanlar, ehl-i kitabı dost edinemezler. Allah Teâlâ, müslümanların, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesini yasaklamıştır.430 Dost olmaları yasaklanan kâfirlerden ehl-i kitapla dostluk da özel olarak nehyedilir. “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onlar dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.”431 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun;
423] 5/Mâide, 65
424] 28/Kasas, 52-54; Veli Ulutürk, a.g.e. s. 63-65
425] 17/İsrâ, 15
426] 10/Yûnus, 47
427] 40/Mü’min, 78
428] 16/Nahl, 36
429] Buhârî, İlim 10
430] 4/Nisâ, 144
431] 5/Mâide, 51
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğer mü’minler iseniz.”432 “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”433 “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra döndürüp sizi kâfir yaparlar.” 434
Tarih boyunca da görülmüştür ki ehl-i kitap kâfirlerinin İslâm’a ve müslümanlara olan düşmanlıkları, tecâvüz ve saldırıları hep onların din taassuplarından kaynaklanmaktadır. Ortaçağda cereyan etmiş olan haçlı seferleri bugün de devam etmektedir. Ancak bu demek değildir ki durum icap ettirirse İslâm devleti onlarla belirli şekillerde antlaşma yapamaz. Hayır, yapabilir. Nitekim Hz. Peygamber de Mekke müşrikleriyle Hudeybiye Mûsâlâhası yapmıştır. Ehl-i kitapla yapılan şartların zorladığı böylesi resmî antlaşmalar başka, onları dost edinmek başkadır. Antlaşma hususunda da çok temkinli olmak gerekir, Hele hele onları kertenkele deliğine de girseler peşlerinden gitmek tarzında şuursuzca taklit etmek, ümmet-i Muhammed’in izzetine yakışacak davranışlar değildir. Çünkü kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Onlar hakkın ve haklının değil; birbirlerinin tarafını tutarlar, birbirleriyle yardımlaşırlar.
2- Ehl-i kitabı da İslâm’a dâvet etmek bir görevdir. Hak din sadece İslâm’dır; ehl-i kitap da İslâm’a dâvete muhtaçtır. Asr-ı saâdette Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in kendisi, her insanı ve her toplumu ilâhî risâlete çağırdığı gibi; kendisinden sonra da onun vârisleri olan İslâm âlimleri, bu dâvet ve tebliği kıyâmete kadar gelecek insanlara ulaştıracaktır. Bu onların temel görevidir. Bu dâvete, dinleri mensuh olan ehl-i kitap da muhâtap ve muhtaçtır. Çünkü gündüz vakti güneşin aydınlığında yıldızların ışığına ihtiyaç kalmaz. Yıldızların vereceği aydınlığı İslâm güneşi fazlasıyla vermektedir. Bu itibarla Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve onun hidâyet güneşine uymadan kimse cennetin yolunu bulamaz. Hz. Muhammed (s.a.s.), bütün insanlığa, tabii ki aynı zamanda ehl-i kitaba da gönderilmiştir. “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.” 435
Ehl-i kitabı dâvette, sözün Bakara sûresinde ağırlıkla yahûdilere tevcih edildiğini, Âl-i İmrân sûresinde ise çoğunlukla hıristiyanlara tevcih edildiğini görüyoruz. Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Mûtedil olanları olduğu gibi, çok katı ve zâlim olanları da vardır.436 Bu itibarla Kur’ân-ı Kerim, kitap ehlini dâvet ederken, onları önce yumuşaklıkla, bildikleri gerçekleri hatırlatarak ve kitap bilgisine sahip kimseler olarak bile bile gerçeği inkâr edip de kâfirlerin ilki olmamalarını tenbih eder. “Elinizdeki (Tevrat’ın, aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın...”437 Yine Kurân-ı Kerim, İslâm’a karşı düşmanlıkta yahûdilerin ve müşriklerin daha şiddetli, hıristiyanlarınsa, mü’minlere daha yakınca olduğunu belirtir. 438
432] 5/Mâide, 57
433] 2/Bakara, 120
434] 3/Âl-i İmrân, 100
435] 34/Sebe’, 28; Ayrıca bk. 7/A’râf, 158; 25/Furkan 1.
436] 5/Mâide, 66
437] 2/Bakara, 41
438] 5/Mâide, 82-85
EHL-İ KİTAP
- 79 -
Kur’an, dâvet ve tebliğde en mâkul üslûp ve yolları kullanır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, bizimle sizin aranızda eşit olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi tanrı edinmesin. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse; ‘şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”439 Bu âyet-i kerime, kıyâmete kadar bir bayrak gibi ehl-i kitabın dâvet semâsından inmeyecektir. Bu âyet-i kerimeyi Rasûlullah (s.a.s.), Bizans İmparatoru Herakliyüs’ü İslâm’a dâvet ettiği mektubunda da yazmıştır.440 “Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin ve inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Bile bile hakkı bâtılla karıştırıp gerçeği gizlemeyin.”441 “Ey kitap ehli, (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Ey kitap ehli, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” 442
“Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir Kitab geldi.”443 “Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyâmette:) ‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı (rasûlüm Muhammed) geldi. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”444 Bu âyetlerde Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’ân-ı Kerim’in net bir şekilde doğrudan doğruya ehl-i kitaba da gelmiş olduğu açıkça ifade ediliyor.
Ehl-i kitabın şimdi üzerinde bulundukları dinlerinin hak din olmadığı, tahrife uğramış ve hükmü geçmiş, yani yürürlükten kaldırılmış olduğu; gerçek yolun ise, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirip Kur’an’la öğrettiği İslâm yolu olduğu şöyle belirtilir: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur. Seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?’ Eğer teslim olurlarsa doğru yolu buldular demektir. Yok, yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”445; “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” 446
Bu âyet-i kerimelerde gerçek dinin İslâm dini olduğu açıkça belirtildiği gibi, İslâm dâveti de Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından hem eh-i kitaba, hem de ümmîler tâbir edilen Arap müşriklere ve Arap olmayan müşriklere yöneltilmek sûretiyle İslâm dâveti en kapsamlı şekilde tüm insanlığa tebliğ edilmektedir. Bu samimi ve sıcak takdimi kabul etmeyip tartışmaya giren kitap ehliyle mücâdeleyi ise Yüce Allah şöyle bildirir: “İçlerinden zulmedenleri hâriç, kitap ehliyle en güzel tarzda mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim İlâhımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olanlarız. İşte sana (kendisinden öncekileri tasdik eden) böyle (bir) kitap indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz, ona inanırlar (:Abdullah bin Selâm ve Ubey bin Kâ’b gibi ehl-i kitap müslümanları). Şunlardan (şu
439] 3/Âl-i İmrân, 64
440] Buhârî, Tefsîr Âl- İmrân 4; İbn Kesîr, 1/371
441] 2/Bakara, 41-42
442] 3/Âl-i İmrân, 70-71
443] 5/Mâide, 15
444] 5/Mâide, 19
445] 3/Âl-i İmrân, 19-20
446] 3/Âl-i İmrân, 85
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Araplardan) da ona iman edenler vardır. Âyetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez.”447; “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınıza tamamıyla şâhittir.” 448
Müslümanlara karşı düşmanlıktan vazgeçmeyen yahûdi ve hıristiyanlara karşı ise, Kur’an’ın ifadeleri artık sertleşmektedir: “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğu için üzülme.”449 Bu âyet-i kerime şöyle demiş oluyor: “De ki, ‘ey ehl-i kitap, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz, yani diyânetiniz yok, din adını verdiğiniz, gittiğiniz yol hiçbir şey değildir. Tâ ki Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size de inzal olunanların hepsini -ki Kur’an ve Kur’an’ın bu âyeti de bu cümledendir- yerine getiresiniz; bunlara hakkıyla riâyet edesiniz. Öncekini sonrakinin tasdikinden geçirerek hepsinin sonucuna göre Allah’ın emir ve yasaklarını uygulayasınız. İşte o zaman bir şey üzerinde bulunmuş, bir dine sahip olmuş olursunuz. Yoksa bu gidişiniz, dinsizlikten, yolsuzluktan başka bir şey değildir.” 450
Bu mâkul yaklaşımlara ehl-i kitabın cevabı çoğunlukla düşmanca olmuş, müslümanların yaşadığı ülkelere, hâlen de devam ettirdikleri mutaassıp haçlı zihniyetinin doğurduğu haçlı seferleri bazen hafifleyerek bazen şiddetlenerek devam edegelmiştir. “De ki: ‘Ey kitap ehli, sadece Allah’a, bize indirilene ve bizden önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmış fâsıklarsınız.”451; “Ey kendilerine kitap verilenler! İndirdiğimiz Kur’an’a iman edin ki o beraberinizde olan Tevrat’ı tasdik edicidir. Hem Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden veya cumartesi ashâbına yaptığımız lânet gibi, kendilerini lânetlememizden önce iman edin. Allah’ın (azap) emri olagelmiştir.”452 Artık onların yola gelmeyenleri için söylenecek son söz, onların anladığı dilden, yani kuvvet yoluyla olacaktır. Çünkü onlar kuvvetten başka dilden anlamazlar. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”453 Çünkü onların dinleri varsa da hak din değil; hakperest değildirler. Hak bir dinleri yoktur, din anlayışları hak ve İslâm değildir. Hâlis muhlis hak dini olan İslâm’ı din kabul etmez, hakkın şeriatıyla ameli kabul eylemezler. 454
İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimelere dayanarak, ehl-i kitabın Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun getirdiği dine inanmadan da kurtuluşa erip cennetliklerden olacaklarını iddia edenler olmuştur. Bu iddiayı ileri sürenlere göre,
447] 29/Ankebût, 46-47
448] 3/Âl-i İmrân, 98-99
449] 5/Mâide, 68
450] Elmalılı, Eser Y. s. 3/1739
451] 5/Mâide, 59
452] 4/Nisâ, 47
453] 9/Tevbe, 29
454] Elmalılı, Eser Y. 4/2504; Geniş bilgi için bk. Veli Ulutürk, a.g.e. s. 60-68
EHL-İ KİTAP
- 81 -
Kur’an’daki bazı âyetlerden “Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz inanıp da amel-i sâlih işleyenler”in, İslâm dinini kabul etmeseler bile, ehl-i necât olacakları ifade edilmektedir. Önce bu âyetleri görelim:
“Şüphesiz iman edenler; yahûdiler, hıristiyanlar ve sâbiîler, bunlardan kim ki Allah’a ve âhiret gününe inanır, sâlih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfatları vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”455 “İman edenler, yahûdiler, sâbiîler ve hıristiyanlar(dan) Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”456; “Mü’min olanlar, yahûdi olanlar, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsîler ve müşrik olanlar (yok mu), şüphesiz Allah kıyâmet günü bunlar arasındaki hükmünü verecek (haklıyı haksızı ayıracaktır). Şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir.” 457
İddia sahipleri, bu âyetlerde sayılan din mensuplarının başında iman edenlerin de sayıldığına ve iman esası olarak da sadece Allah’a ve âhiret gününe imanın zikredildiğine dayanarak mezkür hükümlerine ulaşıyorlar. Bugün bir kere, ehl-i kitap içerisinde Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz iman edenlerın bulunduğunu iddia etmek çok zordur. Hıristiyanların teslis akîdesini kabul etmekle şirke düştükleri, Kur’an ifadesiyle kâfir oldukları458 çok açıktır. Yahûdilerinse yine, ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ demeleri459 ve âhirete olan inançlarının kıt oluşu ve daha başka Allah’a yakışmayan iddialarda bulunmalarıyla kâfir damgasını yine Kur’an’dan yedikleri460 bir gerçektir. Yahûdiler, bugün Uzeyr’e Allah’ın oğlu dediklerini inkâr ediyorlarsa da bir zaman bu iddiada bulundukları kesindir. Koyu bir materyalist hayat yaşarlar, âhireti hiç düşünmezler. Bunun içindir ki Allah Teâlâ onlar hakkında “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler...”461 buyurmuştur. Yani, Allah’a şirksiz ve şânına lâyık bir imanı ve şeksiz, yani yakînî bir âhiret inancını da insanlığa öğretecek olan ancak ve ancak Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği İslâmiyet’tir. Başka hiçbir din, tahrif olmuş bugünkü şekilleriyle ulûhiyeti ve âhiret inancını Allah’ın istediği ve râzı olduğu şekilde tanıtamamıştır.
İkinci bir husus, Kur’ân-ı Kerim’de iman konusuna temas eden âyetlerin, iddia sahiplerinin öne sürdükleri yukarıdaki âyetlerden ibaret olmadığıdır. Hâlbuki bir konuda doğru bir karara varmak için o konuyla ilgili bütün âyetleri ve sahih hadisleri bir arada mütâlaa ve mülâhaza etmek gerekir. Çünkü İslâm’ın iki temel kaynağı Kitap ve Sünnettir. İmanın esasları vardır. Bunların bir kısmı bu âyetlere dâhil olmakla birlikte, öteki esaslar, konuyla ilgili diğer âyetlerden462 çıkarılmaktadır. Yani bir konu değişik âyetlerde geçebilir. Aynı konunun bir kısmı bazı âyetlerde zikredilirken, diğer bir kısmı başka başka âyetlerde yer alabilir. Meselâ şu âyette imanın başka bazı rükünleri zikredilir: “...Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse tam manasıyla sapıtmıştır.”463 Yoksa, bir veya iki âyeti ele alıp diğerlerini görmezden gelmek, insanı daima yanlış hüküm vermeye götürebilir. Sonra bu konular, İslâm’da çoktan halledilmiş, tespit
455] 2/Bakara, 62
456] 5/Mâide, 69
457] 22/Hacc, 17
458] 5/Mâide, 73
459] 9/Tevbe, 30
460] 98/Beyyine, 6
461] 6/En’âm, 91; 39/Zümer, 67
462] Meselâ, bk. 2/Bakara, 4-5; 285 vb.
463] 4/Nisâ, 136
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş ve hükme bağlanmış hususlardır. Böylesi ümmetin icmâ ettiği konularda yeniden insanları şüpheye düşürmek, tartışma başlatıp ihtilâf çıkarmak, kime ve neye yarayacaktır? Kaldı ki, müfessirler dahil hiçbir âlim, mezkür âyetlerden, imanın ve kurtuluşun Allah’a ve âhiret gününe imandan ibaret olduğunu söylememişlerdir. Allah’a ve âhiret gününe imanın bu âyetlerde özellikle vurgulanması, Allah’ın bilgisinden hiçbir şeyin kaçamayacağını, insanların âhiret günündeki hesap ve sorumluluklarını hatırlatmak içindir. Nitekim bu âyetlerde iman belirtildikten sonra insanların yapacakları işlere önem vermeleri istenmektedir.
Geçen iddiaya dayanak kabul edilen bu âyetlerin tahliline gelince; yahûdiler, hıristiyanlar, sâbiîler, mecûsîler ve müşrikler gibi din mensuplarının başında iman edenlerin zikredilmesi, her şeyden önce, mü’minlerin bir hak grup; inkâr edenlerin de diğer bâtıl grupları teşkil ettiklerini ifade eder. Yani bu inkârcı din mensubu sınıflar, mü’min olan ve başta zikredilen gruba mukabil olarak zikredilmişlerdir. Nitekim Hacc sûresi 17. âyet-i kerimesinde: “... Şüphesiz Allah, kıyâmet günü bunlar arasında hükmünü verecektir; şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir” buyrulmakla, kimin haklı ve hak yolda olduğunun, kimin haksız ve yanlış yolda olduğunun hükmünü verecek ve bu gruplar arasını böylece ayıracaktır denilmek istenmektedir. Bu ise âyetteki müjde ve vaadin ancak mü’minlere mahsus olduğunu gösterir.464 Bu son âyet, Bakara ve Mâide sûrelerindeki ilgili âyetlere bir nevî açıklama da getirmiş oluyor. Yine diğer din gruplarına da bir çeşit tehdit anlamı taşımaktadır. 465
Ayrıca “iman edenlerden, yahûdilerden, hıristiyanlardan, sâbiîlerden, her kim iman ederse” ifadesindeki “iman edenler”den, görünüşte iman edip İslâm toplumunda müslüman muâmelesi gören münâfıkların kastedildiği açıklaması getirilmiştir. Diğer gruplardan insanların olduğu gibi, bunlar da ihlâsla, samimiyetle ve kalpten Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve amel-i sâlih işlerlerse, onlara da bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri bildirilmektedir. Böylece zâhirde mü’min görünen manâfıklara bu halleriyle hitap edilmiş, onlara gerçek iman fırsatı verilmiş ve bu maksatla iman dâveti yapılmış, onların da inkârlarını atıp gerçek mü’min olmaları telkin edilmiş olmaktadır. 466
Bütün bunlardan şu netice çıkmaktadır: İnsanlardan kim olursa olsun samimi bir imanla, iman edilmesi gerekli tüm esaslara gerçekten iman edip bu imanını hayatı sonuna kadar koruyarak sâlih ameller işleyenler kurtuluşa ve cennete erecek, korkuya ve kedere uğramayacaklardır.
İnsanı cennete götürecek bu imanın içerisinde, Allah’a imandan hemen sonra, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman gelir. Allah’a imanın zikredildiği her yerde zımnen Hz. Peygamber’e iman da mevcuttur. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimiz bu gerçekleri, bu ölçüleri ve bizzat Kur’an’ı bize getiren O’dur. Nitekim bir kimsenin müslümanlığını belirleyen kelime-i şehâdetin içerisinde de ikinci şâhitlik, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şâhitlik etmektir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e iman, kelime-i tevhidde de yer alır. Şu halde konumuz olan âyetlerde geçen Allah’a ve âhiret gününe imanın Allah’a iman kısmında Hz. Muhammed’e iman da dâhildir. Zira kemal sıfatlarıyla Allah’a şirksiz, âhiret
464] Elmalılı, Eser Y. 3/1739
465] Nesefî, Medârik 2/96; Beydavî, Celâleyn, 2/87-88
466] Zemahşerî, Keşşâf 1/146, 661; Nesefî, 1/52, 293; Beydavî, 1/60; Elmalılı, 1/371
EHL-İ KİTAP
- 83 -
gününe de şeksiz (yakînî) imanı ve diğer tüm iman esaslarına da nasıl iman edileceğini getirip öğreten O’dur.
Ehl-i kitap da dâhil hangi gruptan insan olursa olsun, Hz. Muhammed’e ve O’nun getirdiği İslâm’a iman etmedikçe cenneti ve kurtuluşu kimse bulamaz. Müfessirler de ilgili âyetleri tefsir ederlerken bu gerçeği dile getirmişlerdir Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmayan, Allah’a iman etmiş olur mu? İman parçalanma kabul etmez. Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; hiç inanmamaktır, imansızlıktır.467 Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmeden önce bile Tevrat ve İncil sahipleri ehl-i kitap, istikbalin bu büyük peygamberine “ahdimi yerine getirin.”468 buyruğuna göre, iman ile mükellef tutulmuşlar iken, O gönderildikten sonra onu inkâr ederek hakiki iman erbâbı olmak tasavvur edilebilir mi? Tarihin şehâdet sayfalarında Hz. Muhammed’in peygamberliğinden daha açık, daha bâriz bir risâlet var mıdır? 469
Ehl-i kitap veya tüm insanlar ne şekilde âhirette kurtuluşa erip cennetlik olacaklar, korku ve kederden emin olarak Rabbinin mükâfatlarına ve nimetlerine nâil olacaklardır? Bunun yolu tüm insanlar için olduğu gibi ehl-i kitap için de aynıdır. O da şudur: Allah’a, O’nun son elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.), onun getirdiği Kur’an’a ve dine eksiksiz iman etmek ve hem kendileri ve hem de hemcinsleri olan diğer insanların yararına olan Allah’ın emrettiği amel-i sâlih dediğimiz iyi, doğru ve güzel amelleri işlemektir. “Artık (yahûdi ve hıristiyanlar) sizin (bu) inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” 470
Şu halde onlar müslümanların inandığı gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olacaklardır. Bir konuda bundan daha net, daha açık bir hüküm olabilir mi? Bunu Allah söylüyor. “Eğer ehl-i kitap inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık”471 Bu âyet-i kerimede ehl-i kitaptan iman istendiğine göre, halen üzerinde bulundukları iman makbul bir iman değildir, demektir. O halde, ehl-i kitaptan istenen iman hangi imandır? Elbete ki bu iman, son peygambere ve onun getirdiği dine imandır. Çünkü Allah, peygamber, âhiret ve amel-i sâlihi en mükemmel şekilde öğreten, bu din, yani İslâm’dır.
Bunun dışında yollar aramak, çıkmaz sokaklara sapmaktır. Çünkü yahûdilerin ve hıristiyanların dinleri nesh edilmiş, yani hükümden ve yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, Mûsâ hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka bir yol ona asla helâl olmazdı.” Bir başka hadis-i şerifte: “Mûsâ ve İsa hayatta olsaydılar, bana tâbi olmaktan başka çareleri yoktu.”472 buyurur. Yine şöyle buyurur: “Beni (gönderildiğimi) işitmeden önce İsa’nın dini üzere ölen kimse bir hayır (doğru yol) üzeredir. (Benim peygamber olarak gönderildiğimi) işitip de bana iman etmeden ölen kimse ise helâk olur.”473 Hz. Peygamber’den
467] 2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 150-153
468] 2/Bakara, 40
469] Elmalılı, 1/372-373
470] 2/Bakara, 137
471] 5/Mâide, 65
472] İbn Kesir, 1/378; Âlûsi, 3/210
473] Taberî, 1/320, 323; İbn Kesîr, 1/103; Âlûsî, 1/279
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce Hz. İsa’nın dini üzere yaşayıp Hz. Peygamber’e yetişmeden ölen kimse hayırdadır; fakat Rasûlullah’a yetiştiği halde Ona inanmadan eski dini üzere ölen kimse helâk olur, yani cehennemlik olur demektir. Hakikat bu kadar açık iken nassları zorlayarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmadan bugünkü halleriyle ehl-i kitaba cennetten yer ayırmaya çalışanları, cennette kendileri için yer bırakmayacaklarından korkulur. 474
Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
İslâmiyet, kendilerine kitap verilenlerin kadınları ile evlenmeye ve kestiklerinin yenilmesine ruhsat vermekle müslümanların, kendilerine düşmanlık yapmayan, İslâm’a ve müslümanlara saldırmayan kitâbîlerle ileri derecede ilişkiler kurmasına ortam hazırlamıştır. Kitap ehli olanlar İslâm toplumunda tam bir din hürriyeti içinde yaşama imkânına sahiptir. Bu durumda İslâm devletinin vatandaşı olarak esas itibarıyla kanun önünde müslümanlarla aynı hakları paylaşırlar. Müslümanın lehine olan şey ehl-i kitabın da lehine, aleyhine olan ehl-i kitabın da aleyhinedir. Farklı hükümler daha çok kamu düzeniyle ilgili hususlardır ve istisnâîdir.475
Medine’deki ilk İslâm anayasasının 25. maddesinde, “Benî Avf yahûdileri mü’minlerle birlikte bir toplumdur. Yahûdilerin dinleri kendilerine, müslümanların dinleri de kendilerinedir” denilir. Aynı metnin 26-33. maddelerinde ehl-i kitaba mensup vatandaşların müslümanlarla aynı haklara sahip oldukları, 16. maddede ise onlara haksızlık yapılamayacağı belirtilir.476 Kitap ehliyle ilk zimmet akdi Necran hıristiyanlarıyla yapılmış ve bu akidde müslümanın sahip olduğu bütün haklar onlara da tanınmıştır. İnsanlara temel hak ve hürriyetlerin yanı sıra din hürriyeti de tanıyan İslâm’da, “Dinde zorlama yoktur”477; “Kur’an, Rabbinizden gelen bir haktır; dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”478 gibi hükümlerle insanların zorla müslüman yapılamayacağı belirtilir. Hz. Peygamber, Hayber’in fethinde ele geçen Tevrat nüshalarını yahûdilere iâde etmiş, Hz. Ömer de Kudüs anlaşmasıyla ehl-i kitabın canlarını ve mallarını güvence altına almış, kilise ve hac konularında onlara serbestlik tanımıştır. Bu hassâsiyet, Peygamber Efendimiz’in, “Bir zimmîye (İslâm devletine itaat eden ehl-i kitap bir vatandaşa) zulmedenin... kıyâmet gününde hasmı benim!”479 hadisinde de çok belirgindir. İslâm tarihi boyunca müslüman-kitap ehli ilişkilerinde İslâm’ın bu hoşgörülü tutumunun etkileri varlığını sürdürmüştür.
İlk halifeler döneminde ehl-i kitabın, Arap yarımadasından sürülüp çıkarılması, Hz. Peygamber’in, “Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmayacaktır”480 anlamındaki bir hadisine dayandırılırsa da, bunun yanında ehl-i kitabın, antlaşma şartlarına uymamaları ve huzursuzluk çıkarmalarının da bu uygulamaya esas teşkil ettiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların)
474] Veli Ulutürk, a.g.e. s. 68-74
475] bk. Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, s. 311-319
476] bk. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/132
477] 2/Bakara, 256
478] 18/Kehf, 29
479] Ebû Dâvud, İmâre 33; Cihad 153
480] Muvattâ, Medine 18, 19
EHL-İ KİTAP
- 85 -
yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.”481 Bu âyetin anlamı geneldir. Âyette geçen “temiz ve iyi şeyler”, İslâm’ın yasaklamadığı, genellikle insanların iğrenç telâkkî etmedikleri yiyecek ve içeceklerdir. Bâtıl da olsa, aslı semâvî olan bir dinleri bulunduğu için, ehl-i kitabın, kendi dinî inançlarına göre yenmesi helâl olacak şekilde öldürdükleri hayvanlardan ve diğer yiyeceklerinden -domuz, içki, ölü hayvan gibi İslâm’ın yasakladıkları hâriç olmak üzere- müslümanların da yemeleri câizdir. Yahûdi ve hıristiyanlar dışında kalanlar, müşrik hükmünde olup kestikleri yenmez. Yahûdi ve hıristiyanların kesim şekli, kendi dinlerinin kabul ettiği bir şekilde oluyorsa, bu şekilde kesilen hayvanların etleri yenir. Dinlerinin kabul etmediği bir kesme ve öldürme şekliyle öldürülen hayvanların veya Allah’ın isminin dışında başka ilâhlaştırılan birinin adına kesilen hayvanın eti yenilmez.
İslâm, müslüman bir erkeğin kâfir veya müşrik bir kadınla evlenmesine izin vermez. “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin. İman etmiş bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.”482 Fakat kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat vermiştir. “Mü’min hanımlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli hanımlar da namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla (nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” 483
Bu, kitap ehline İslâm’ın bir müsâmahasıdır. Ama şu unutulmamalıdır ki, ehl-i kitap bir hanımla evlenmek, bir ruhsattır, azîmet değildir. Yani, asıl olan, müslüman bir erkeğin böyle bir kadınla evlenmesi değil; evlenebilir olmasıdır. Fakat müslüman bir kadın, yahûdi ve hıristiyan da olsa gayri müslim bir erkekle evlenemez, bu haramdır. Müslüman bir erkek için, mü’min bir hanım, şüphesiz kitap ehli bir kadından daha iyidir. Bazı âlimler, ehl-i kitaptan olan kadınlarla evlenmenin mekruh olduğu görüşündedirler. Onların yiyeceklerini yerken veya kadınlarıyla evlenirken kişinin imanını tehlikeye düşürmekten ve irtidat tehlikesine düşmekten son derece sakınılması gerekmektedir. Doğacak neslin inanç, terbiye ve yetiştirilmesinde tehlike görülürse kitâbî kadınlarla evlenilmemelidir.
Ehl-i kitap dışında bulunan Mecûsîler hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Kadınlarını nikâhlamamak ve kestiklerini yememek şartıyla) mecûsîlere ehl-i kitap muâmelesi yapın”484 Ancak, vahyin indiği dönemlerdeki ehl-i kitapla kastedilen yahûdi ve hıristiyanlarla, onu izleyen asırlardan günümüze kadar gelen yahûdi ve hıristiyanların aynı inançları paylaşıp paylaşmadığı bir tartışma konusudur. Hıristiyan ve yahûdilerin, tahrif edilmiş de olsa, Tevrat ve İncil’e bakışları ve teslimiyetleri, eskiye oranla çağımızda oldukça değişmiştir. Her şeyden önce, özellikle hıristiyanlık ve İncil, sekülarizmin baskısı altında kalarak seküler (laik) bir yoruma tâbi tutulmuştur. Bu durumda çağımızdaki yahûdilik ve hıristiyanlığın, yani ehl-i kitabın, Kur’an’ın indiği zamanlardaki tahrif edilmiş İncil’le aynı
481] 5/Mâide, 5
482] 2/Bakara, 221
483] 5/Mâide, 5
484] Muvattâ, 1/278
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sayılamayacağı ortadadır. 485
Ancak, İslâm’ın gösterdiği bu müsâmaha konusunda çok temkinli ve duyarlı davranmamız, müsâmaha ile tâvizi birbirine karıştırmamamız gerekmektedir. Özellikle itikadî konularda onları velî/dost kabul etmek, onlara özenmek, onları taklit etmek, onları hoşnut etmeye çalışmak gibi tavırlar, yukarıda geçen müsâmaha ile ilgisi olmayan ciddi problemlerdir.
İslâm’ın ılımlı yaklaşımlarına ve tarih boyunca müslümanların kendi ülkelerinde yaşayan azınlıklara, özellikle hıristiyan ve yahûdilere verdiği haklara baktığımızda görürüz ki, İslâm, başkalarına müsâmaha ile davranmış, din ve ibâdet özgürlüğü tanımıştır. Bu, batılılar tarafından haçlı seferlerinin modernize edilip kültür emperyalizmi şeklinde devam ettiği günümüzde, müslümanların ve İslâm’ın “fundamentalist/kökten dinci, gerici, bağnaz...” gibi saldırıldığı zihniyet ile mukayese yapıldığında daha iyi anlaşılacaktır. Sadece Hz. Mûsâ’ya ve Tevrat’a inanıp da Hz. Mûsâ’dan sonra başka hiçbir peygambere ve kitaba inanmayan, bununla da kalmayarak Hz. İsa ve Hz. Mûsâ’ya hakaretler edenlerin karakter ve tavırlarını unutmamak lâzımdır. Yine sadece Hz. İsa’ya inanıp da ondan sonra gelen peygamberi “deccal” olarak tanımlayan, Kur’an’ı ilâhî bir kitap değil; Muhammed’in uydurduğu bir kitap olarak kabul eden hıristiyanların yapılarını beraber değerlendirmek gerekir. Onların tarihten beri bu çirkin tavırlarına rağmen, Kur’an kendilerini gözardı etmemiş ve her fırsatta onları kendi mesajından faydalanmağa dâvet etmiştir.
Ehl-i kitabın kestiklerinin yenilebilmesi ve kitap ehli hanımların müslümanlar tarafından nikâh edilebilmesi gibi hususları, İslâm’da sadece onlara tanınan bir imtiyaz gibi görmemeli; bunun, aynı zamanda ehl-i kitap toplulukları içerisinde yaşayan müslümanlara dinlerini yaşama hususunda kendilerine bir kolaylık sağlama maksadına mâtuf olabileceğini de göz önünde tutmalıdır.
Dikkat edilirse İslâm, ehl-i kitaptan sadece kız almaya müsaade etmiştir; onlarla müslüman kızların evlenmesine izin verilmemiştir. Bu da ehl-i kitaptan olan kadınların müslüman erkeğin emrine girdikten sonra İslâm’ı seçebileceği ihtimalinden kaynaklanmış olabilir.
Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
Çağımızda insanlar arasında münâsebetleri, muharref İnci’i esas alarak düzenleyen hıristiyan bir devlet yoktur. Halkının büyük bir çoğunluğu İncil’e inanan devletlerin tümü, laiklik ilkesini esas almıştır. Nitekim Abdülvâhid Yahya (Rene Guenon) şu tesbitte bulunuyor: “Modern batının hıristiyan olduğu söylenir, ama bu yanlıştır. Modern tavır, temelde din düşmanı olduğu için; hıristiyanlığa da düşmandır.” 486 İslâm fıkhında, kâfirlerin tâbi olduğu hükümlerden farklı olarak, müslümanların ehl-i kitap olan bir bayanı nikâhlamaları mümkün olduğu gibi, onların kestiklerini yemeleri de mümkündür. Dolayısıyla “ehl-i kitap” ıstılahı oldukça önemlidir. Eğer ehl-i kitap bir devlet olsaydı, fertlerinin durumlarını tek tek tahkik etmek mecburiyeti ortaya çıkmazdı; zann-ı gâliple hükmetmek mümkün olurdu. Hâlbuki bugün durum tamamen tersinedir. Batıda gerek işçi, gerek öğrenci olarak bulunan mü’minler; ilişki kurdukları insanların akaidlerini
485] Turan Arslan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 1/426
486] Rene Guenon (Abdülvâhid Yahya), Modern Dünyanın Bunalımı, s. 137
EHL-İ KİTAP
- 87 -
öğrenmek zorundadırlar. Çünkü zann-ı gâlip, onlara hüküm ön plandadır. Eğer fert olarak “biz hıristiyanız ve İncil’e göre amel ederiz” diye şehâdette bulunurlarsa, hüküm farklılaşır.
Modern batıda hâkim olan kültür, hıristiyanlık değil; hellenizmdir. Mûteber fıkıh kitaplarındaki “ehl-i kitap” tâbiri, genellikle “katolikler”i içine alır. Muharref İncil’de tesettür emrolunduğu gibi, domuz eti, şarap ve fâiz haram ilân edilmiştir. Şarap içen, fâiz alıp veren ve tesettüre riâyet etmeyen kimselerin “ehl-i kitap” olması şüphelidir. Eğer bunları mubah sayıyorsa o kimse ehl-i kitap değildir. Bu arada İncil’de ilk insanın Hz. Âdem (a.s.) olduğu sâbittir.487 İnsanların maymundan geldiğini iddia eden kimse de ehl-i kitap olamaz. Batıda insanların büyük bir çoğunluğu, kendilerinin hümanist, ateist olduğunu söylerler. Allah’a inanmayan kimse, İncil’i inkâr ediyor demektir. Bu sebeple ehl-i kitap olma şansını kaybeder. 488
Yahûdi ve hıristiyan dünyasının müslümanlık karşısındaki tutum ve davranışları, faâliyetleri, mücâdele ve çabaları hiçbir zaman sona ermemiş, tarihin bütün dönemlerinde devam etmiştir; hem de çok daha yaygınlaşmış, kurumlaşmış, politikleşmiştir. Ortaçağda kendini gösteren ve İslâm âlemini harap eden haçlı zihniyeti ile, sonraki asırlarda iyice kendini gösterip ürününü veren siyonizm ideali ve siyonist faâliyetler bunun sadece dışa vuran yönüdür. Modern dünyanın bugünkü ekonomik ve siyasal zulüm sistemleri hep o zihniyetin eseridir. Bu ruh halini ve insan tipini anlamak ve anlatmak için hiçbir örnek olmasa, sadece İsrail örneği ve Filistinli müslümanlara zulüm, bir ibret dersi olarak dünyaya yeter. Yalnızca batı dünyasının özellikle son yıllardaki tutumuna bakmak bile o dehşet verici gerçeği anlamak için kâfidir. Artık “kitap ehli” olma vasıf ve haysiyetini bile kaybetmiştir günümüzdeki yahûdi ve hıristiyan âlemi. Hakikati gizleyip Hak dine düşmanlık beslemeyi tarih boyunca hiç bırakmayan bu zihniyetin düşmanlığı, yeni dönemlerde daha sinsi ve daha tehlikeli bir mâhiyet kazandı.
Ehl-i kitap bilginlerinin şimdiki temsilcileri, doğu bilimcisi denilen oryantalistlerdir. Müsteşrık, yani şarkıyatçı da denen ve İslâm’a nefretle bakan, fakat onun eşsiz gücü karşısında ezilen bu batılı bilginler, nesilden nesile sürüp gelen bir çaba ile, bu dini inceden inceye etüd etmekte ve bu dinin kuvvet kaynaklarını bozabilmenin yollarını ciddiyetle araştırmaktadırlar. Bunlar, müslümanları bölgesel, mezhebî ve ırkî ihtilâflar çıkarmak suretiyle birbirine düşürmeyi başarabilmişlerdir. Müslümanları kendi dinlerini gerçek anlamda öğrenmekten alıkoymuşlar, müslümanları ölü nazarî araştırmalarla meşgul edip gereksiz tartışmalarla uğraştırabilmenin çaresini bulmuşlardır.
Bugün kitap ehli, dün Medine’de kâfirleri/müşrikleri müslümanlar aleyhine kışkırtan ve onlarla işbirliği yapan gürûhun daha çoğalmış ve teşkilâtlanmış bir devamıdır. İki yüz sene boyunca peş peşe haçlı seferleri düzenleyenler onlardır. Endülüs’te korkunç katliamlar tertipleyenler de yine onlardır. Filistinli müslümanları yurtlarından kovup yerlerine yahûdileri yerleştiren yine bu batı dünyasıdır. Birleşmiş Milletler isimli küfür ittifakının direktif ve fetvâları ile toplu cinayetlerini işleyenler yine bunlardır.
487] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2/21-23; Tekvin 3/17
488] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler 2/135-136
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Netice olarak yahûdilik ve hıristiyanlık, kurulu bir ibâdet şekilleri ve şimdiki görünümleriyle, daha sonraki bir çağda ortaya çıkmış, değişik iki beşerî dindir ve Hz. Mûsâ ile Hz. İsa’nın insanlara tebliğ etmek istediği dinler değildir. Mevcut düzenleri, âyinleri ve sözde ibâdet şekilleriyle yürürlükte olan bu iki din, peygamberlerinden çok sonra din adamları ve râhipler tarafından icat edilmiş kurumlardır. Bugünkü hıristiyanlık, muharref de olsa, ilâhî bir kitaba bağlı bir din olmaktan çıkmış, tam bir şirk düzeni haline getirilmiş ve hayata müdâhale etmeyen, haftalık âyinler ve faşinksel özelliklere bürünmüş bayramlardan, haç sembolünden ibaret kalmıştır.
Eski isimleri kitap ehli olan batılı ulusların, itikadî küfürlerinden başka, ideolojik ve siyasal anlamda küfürleri de vardır ki, bu alandaki sapkınlıkları yeryüzünü daha çok fesâda vermekte daha yıkıcı bir etki alanı bulmaktadır. Şimdi artık yahûdi ve hıristiyan dünya; kapitalizm, materyalizm ve siyonizm şeklinde kendini gösteren kopkoyu dinsizlik düzenleriyle dayanışma ve özdeşleşme halindedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, kapitalizm, materyalizm, sosyalizm ve siyonizm sistemlerinin mûcidi ve yaşatıcısı bunlardır. Şimdi, Allah’ın indirdiği Kitap’la zerre miktarı bağlantısı olmayan bu toplumlara nasıl kitap ehli demek mümkün olabilir?
Batıdaki laik rejimlerin kiliseye maddî ve mânevî sınırsız desteğine rağmen, batılılar artık haftada bir kiliseye bile uğramaz olmuşlar, kiliseler bir bir kapatılır, yeni yerleşim yerlerine, yeni semtlere kilise hemen hiç yapılmaz olmuştur. İnsanlara dinleri sorulunca, çok az insan, kendisini katolik veya protestan olarak ifade etmekte, çoğu ben “Tanrı’ya inanmıyorum”, “ateistim” veya “hümanistim” diye cevap vermekteler. Artık Yüce Allah’ın Hz. Mûsâ ve Hz. İsa’ya gönderdiği kitaplarla bu batı toplumlarının düşünce, inanç ve hayat olarak bir bağlantıları yoktur. Kur’an, ta başından beri yahûdi milletini “yeryüzünün en şerlileri” olarak nitelemiştir.489 Hıristiyanlara gelince, onlar da İsa (a.s.)’dan hemen sonra şirk ve hurâfelerle örülü muharref bir bâtıl dinin akıl ve gerçek dışı inançlarını giderek daha bağnazca sürdürmektedirler. İnanç ve yaşayışlarının bırakın Hak din ile; kendi sözde dinleri ile dahi bir ilgisi yoktur.
Bütün bunlara rağmen, müslümanlardan câhil bırakılan çoğunluğun, yıllarca komünizme karşı kapitalist batı ülkelerine ve özellikle Amerika’ya “sağcılık” adına sempati beslemesi akılları durduracak bir garâbettir. Bundan daha fecîsi, bazı son devir ilâhiyatçı profesörlerinde ve tefsircilerinde şimdiki yahûdi ve hıristiyanların hak bir yol üzere bulunduklarını, bazı şartlara riâyet etmekle cennete gidebilecekleri, müslüman olma zarûretlerinin olmadığını ispat eğilimi ve çabası görülmektedir, bu insanların tevhid anlayışlarını da ortaya çıkaran bir acâyip durumdur.
Ehl-i kitap kavramını anlamayarak ve bu toplumun tarih içindeki durumunu iyi değerlendiremeyerek hükümler çıkaran ve sonuçta da Rusya’ya karşı ABD’yi savunma derekesine düşen, “düşmanımın düşmanı, benim dostumdur” diye şeriatla da akıl ve mantıkla da tutarsız bir ölçü bulan, bir de “ehven-i şer” mefhumunu istismar edip kötüye kullanan, dahası bunları da dindarlık sayan câhiller grubuna ne demeli?! İslâm’dan sonra hiçbir dinin ve sistemin gerçeklik ve “hak” olma iddiasında bulunamayacağı hükmü bir yana, bu kafayı taşıyanlar
489] 98/Beyyine, 7
EHL-İ KİTAP
- 89 -
şu kadarcık hakikati görseler yine yeter, o hakikat de şudur: Evvelâ şerrin ehveni olmaz. Küfrün azı da çoğu da birdir. Ortada hak ve mutlak “hayır” varken şerre itibar ve iltifat edilmez. Sonra bu kavram, sadece fıkhın muâmelât alanında sözkonusu olan bir kavramdır. Yani muâmelâta konu olan bir hususta, iki zararlıdan birini kabul etmek ve ona katlanmak zorunda kalınırsa, bu durumda daha az zararlı olan yolu tercih etmek demektir ehven-i şerri tercih.
İkinci olarak, ABD ve benzeri ülkeler, “İncil” ile yönetilen ehl-i kitap bir devlet değildir. İnsanların hayatını şekillendiren ve toplum düzenini belirleyen esaslar ve kurumlar “beşerî”dir, dinî değildir. Bireysel ve toplumsal hayat şekli olarak ve inanç noktasından sosyalist-komünist insanla, kapitalist-liberalist insanın yaşayışı arasında, bâtıl olma açısından hiçbir fark yoktur. Hepsi de nefsânî, hayvanî ve biyolojik bir hayatı yaşamaktadırlar.
İslâm’ın devlet olduğu ilk yıllarda, varlığını ve hâkimiyetini sürdürmek için ehl-i kitapla en güzel “mücâdele” yöntem olarak emrediliyordu. Ne zaman ki onlar müşriklerle işbirliği yaptılar, müslümanlarla antlaşmalarına ihânet ettiler, düşmanlıklarını açıkça izhar ettiler; İslâm’ın onlara karşı tavrı da sertleşti. Daha sonraki âyetlerde, kitap ehlinde Allah’a ve âhirete inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve Hak din’i din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar onlarla savaşmak emri verildi.490 İslâm’ın ilk dönemlerinde müşrik kâfirlere nazaran kitap ehline daha farklı bakılması, akaid noktasından değil; ancak ahkâm bakımından, müslümanların işlerini kolaylaştırma ve onlara İslâm’ı daha rahat tebliğ edebilme için bazı dünyevî muâmele ve siyaset noktasından ayrım yapılmıştır.
Kur’an’da ehl-i kitapla ilgili âyetlerden sadece birkaç tanesini alarak yahûdi ve hıristiyan toplumlara bir pay çıkarmak, onları hâlâ ehl-i kitap sayıp diğer kâfirlerden üstün olduğunu söylemek ne kadar doğru olabilir? Dünya çapında İslâm’a ve müslümanlara yönelik fesâdın, tahribin, her çeşit kötü niyetli etkinliğin, açık ve gizli savaşın, stratejik ve taktik merkezciliğini, odağını onlar temsil ve teşkil etmektedirler. Uzaydaki gözlerini ve kulaklarını dikmişler, bütün güçleriyle müslümanları izliyorlar. Nerede tevhidî bir uyanış, bir kıpırdanma görseler, yaygarayı basıyor, raporlar hazırlıyor, müslümanların başında kendi temsilcileri olan ikinci derecedeki bekçilerinin dikkatlerini çekiyorlar.
Tarihten gelen haçlı zihniyetinin körüklediği düşmanlık duygusu, hâlen sahip bulundukları “süperlik” konumlarını, “globalleşme” ve “yenidünya düzeni” anlayış ve dayatmalarını, emperyalist egemenliklerini sürdürme isteğiyle İslâm’ı ve müslümanları kontrol altında tutuyorlar. Hem kendileri, hem de işbaşına getirttikleri müslümanların başındaki emir kulları, birinci tehlike ve tehdit olarak tanımladıkları İslâm’la her cepheden savaşı sürdürüyorlar.
Kitap ehli hakkındaki değerlendirme konusunda günümüze temel olacak diğer bir delil, Kur’an’da kitap ehlinin de aynen diğer kâfirler gibi birçok defa İslâm’a dâvet edilmiş olmalarıdır. Bu da onların dalâlette olduğunu gösterir. Yüce Allah, Rasûlüne: “Kendilerine kitap verilenlerle ümmîlere (kitapsızlara) de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” buyurur. Kur’an, bu şekilde sorduktan sonra hükmünü
490] 9/Tevbe, 29
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle verir: “Eğer İslâm’a girerlerse hidâyeti bulmuş olurlar.”491 Bu demektir ki, İslâm’a girmedikçe kesin olarak küfür içindedirler. Hatta bu âyetteki “Siz de İslâm (yahut, teslim) oldunuz mu?” cümlesinden maksat, “siz de mü’minlerin yaptığı gibi Bana tâbi oldunuz mu?” demektir.492 Bu da, Peygamber’e teslimiyet olmadıkça hidâyet ehli olunamayacağını göstermektedir.
Hz. Peygamber’in tanıdığı genç bir yahûdi hastalanmıştı. Onu ziyaret eden Hz. Peygamber, kendisini İslâm’a dâvet etti. Yahûdi genç bu dâveti kabul ederek şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Bu olaya sevinen Hz. Peygamber, evden çıkarken şöyle buyurmuştur: “Onu cehennemden kurtaran Allah’a hamd olsun!”493 Bu olayda görüldüğü gibi Hz. Peygamber, bu gencin yahûdilikten ayrılıp İslâm’ı seçmesini istiyor ve bu arada kendi peygamberliğine de imana dâvet ediyordu. Eğer o yahûdi gence yahûdilik kâfi gelseydi Hz. Peygamber, onu İslâm’a dâvet etmezdi. Yine eğer o yahûdi genci, bağlı bulunduğu yahûdilik cehennemden kurtaracak özelliklere sahip olsaydı, Rasûlullah onun şehâdet getirmesinden sonra cehennemden kurtulduğunu ifade etmezdi. Hz. Peygamber, ehl-i kitaba Kur’an’ı tebliğ ettiği zaman onların sadece kelime-i şehâdet getirmekle yetinmeyeceklerini, yani Allah’a ve Peygamberine iman eden ehl-i kitabın kendi dinlerinde kalmayacaklarını da yaptığı icraatıyla dile getirmiştir. Peygamberimiz, Muaz bin Cebel’i Yemen’e vâli olarak gönderdiği zaman ona şöyle demiştir: “Sen ehl-i kitap olan bir kavme gönderiliyorsun. Aziz ve celil olan Allah’a ibâdet etmek onları çağıracağın ilk şey olsun. Onlar Allah’a iman ettikleri zaman kendilerine, Allah’ın gündüzleri ve geceleri içinde beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu yaptıkları zaman onlara zekât vermelerini emret.”494 Hz. Peygamber’in bu emirlerinde açıkça görüldüğü gibi, ehl-i kitap Allah’a ve rasullerin tümüne inandıktan sonra en son peygamber’e ve İslâm’ın diğer emirlerine de inanmak ve İslâm’ın emirlerini yerine getirmek zorundadırlar. Kendi dinlerinde kalmaları artık sözkonusu değildir. Hz. Peygamber’in onlara tebliğ ettiği İslâm dâveti Allah’ın birliği ile başlayıp neticede ibâdetlere kadar uzanıyordu.
Batının soğuk savaş yöntemlerinin tüm çeşitlerine sahne olan günümüz İslâm dünyası, tek dişi kalmış canavar batının, geliştirdiği teknoloji ile vampir dişlerini takarak sahneye çıkmasına da şâhit oldu. 1991 yılındaki Körfez savaşı, bütün dehşeti ve vahşetiyle batının sıcak harbini de gösterdi ve görünmez plandaki korkunç hegemonyasını görünür plana çıkardı. Somali, Bosna, Çeçenistan’daki zulümlere sebep olmak, en azından seyirci kalıp “tavşana kaç, tazıya tut” demek, onların ipliklerini pazara çıkarmıştır, görmek isteyenlere... Toprak ve ülke işgallerinden daha tehlikelisi, insanın işgali; kalplerin ve beyinlerin yıkanması ve estirilen terör havasıyla müslümanların sindirilip korkutulması, batıya ve bâtıla uşaklık yaptırılmasıdır.
Avrupası ve Amerikasıyla bugün artık “batı” denilen âlemi meydana getiren ve de “batı” ruhu taşıyan bu dünyaya “ehl-i kitap” demek, gerçekle ve hakkaniyet ölçüsüyle ne kadar bağdaşabilir? Gerçek o ki, bugün artık Allah’ın indirdiği Kitab’ın ehli olan bir dünya, bir ülke mevcut değildir. Bütün mezhep ve cemaatleriyle bugünkü hıristiyanlık ve yahûdilik âleminin, kâfirlerin/müşriklerin yolu,
491] 3/Âl-i İmrân, 20
492] Âlûsî, 3/108
493] Buhârî, Kitâbu’l-Cenâiz, bab 80
494] Müslim, K. İman, bab, 7
EHL-İ KİTAP
- 91 -
mü’minlerin yolundan daha hayırlıdır” diyen atalarından, sapıklık itibarıyla bir farkı yoktur. Hatta düşmanlıkta ve faâliyette daha da ileridirler. Çünkü tarih boyunca sürdürülen İslâm düşmanlığı, şimdilerde bütün batılı devletlerin önemli politikası haline gelmiştir.
Kâfirin kitaplısı ve kitapsızı arasında pek bir fark yoktur. Zaten günümüzdeki batıda “kitap” eksenli bir din iddia edenler, parmakla gösterilecek kadar az sayıdadır. Bilmek gerekir ki, artık bunlar kitap ehli değil; kitap nankörleridir. Onlar ki, dünya küfrünü temsil ve icrâ etmektedirler. Her türlü putpereste, dinsize, ateiste, komüniste taş çıkartacak şekilde dünya küfrünü temsil etmekte ve başta müslümanlar olmak üzere diğer insanları, kendi dünya düzenine mahkûm etmek için bin bir tuzak tezgâhlamaktadır. Dillerinden düşürmedikleri “insan hakları” ilkesiyle kast ettikleri, yalnızca kendi haklarıdır. En temel hakları çiğnenen, en fecî zulümlere hedef olanlar, şayet müslümanlarsa, bunların kılı bile kıpırdamaz. 495
Bu günkü Batılıları ehl-i kitap saymama anlayışı, bunca objektif verilere dayandığı gibi, hulefâ-i râşidîn’in din anlayışına da, onların “ehl-i kitap” kavramını, kendisini hıristiyan veya yahûdiliğe nispet eden her insana vermeyişlerindeki hassâsiyet ve tâvizsiz hak taraftarlığına da dayanmaktadır. Hz. Ali, dinî yaşantılarına bakarak bazı hıristiyanları “ehl-i kitap”tan saymamıştır.496 Yine Hz. Ömer de Arap hıristiyanları için şöyle demiştir: “Onlar kitap ehlinden değildir; kestikleri de yenmez. Kendileri ya müslüman olurlar, ya da kafalarını vururum!”
“Yine, de ki: Hak geldi; bâtıl zâil oldu; yıkılıp gitti. Zâten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”497 “...Haksızlık yapan zâlimler, hangi inkılâpla döndürüleceklerini yakında bilecekler.” 498
495] Geniş bilgi için bk. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, s. 155-187
496] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, Kitâbu’l-Umm, 1/196; Rûhu’l-Meânî, 6/64
497] 17/İsrâ, 81
498] 26/Şuarâ, 227
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ehl-i Kitap Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
“Ehlu’l-Kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (31 âyet): 2/Bakara, 105, 109; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 199; 4/Nisâ, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 59, 65, 68, 77; 29/Ankebût, 46; 33/Ahzâb, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 11; 98/Beyyine, 1, 6.
“Ûtü’l-kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (20 âyet): 2/Bakara, 101, 144, 145; 3/Âl-i İmrân, 19, 20, 23, 100, 186, 187; 4/Nisâ, 44, 47, 51, 131; 5/Mâide, 5, 5, 57; 6/En’âm, 44; 9/Tevbe, 29; 57/Hadîd, 16; 74/Müddessir, 31, 31; 98/Beyyine, 4.
Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110, 113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.
Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.
Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
Ehl-i Kitab, Kur’an’ı ve Peygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara, 101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19; 6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb, 7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.
Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân, 100-101; 4/Nisâ, 44-45.
Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.
Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.
Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.
Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.
Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16, 19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Önkal), Şâmil Y. c. 2, s. 66-67
2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Remzi Kaya), T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 516-518
3. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (A. Turan Arslan), Risâle Y. c. 1, s. 426-427
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 532-540
5. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K. K.de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T. Diyanet Vakfı Y.
6. Kur’an’da Ehl-i Kitab veli Ulutürk, İnsan Y.
7. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
8. Rasûlullah’ın Ehl-i Kitapla Münasebetleri, Ali Osman Güner, Fecr Y.
9. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T. Diy. V. Y.
10. İslâm Ceza Hukukunda Gayri Müslim Teb’anın Yönetimi, Bilâl Eryılmaz, Risâle Y.
11. İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, Ahmet Özel, Mârifet Y.
12. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
13. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
14. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
15. Halk İnançları, Ali Çelik, Beyan Y.
16. Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.
17. Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
18. Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.
19. Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.
20. Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.
21. Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
22. Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.
23. Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.
24. Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.
25. Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.
26. Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat
27. Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.
EHL-İ KİTAP
- 93 -
28. Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.
29. Yahudilik’de Talmud’un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü’l İslâm Han, çev. Mehmet Aydın, İhya Y.
30. Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
31. Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet Y.
32. Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
33. Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler, Hikmet Tanyu, İst.
34. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Mûnâfıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
35. Kur’an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın
36. İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara
37. Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat
38. İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.
39. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
40. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
41. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
42. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız
43. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
44. Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.
45. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
46. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
47. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
48. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
49. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
50. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
51. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
52. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
53. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
54. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
55. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
56. Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus. İslâm’a Çağrı C. Y.
57. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
58. Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.
59. Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.
60. Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.
61. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.
62. Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s. 85-140, c. 2, s. 287-297
63. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 155-187
64. Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
65. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi, s. 327-402
66. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307
67. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s. 184-194
68. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154
69. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128
70. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162
71. Fâtiha Tefsiri, âzad, Bir Y. s. 241-306
72. Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69
73. Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207
74. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231
75. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
76. İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
77. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
78. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, Bir Y. s. 364- 400
79. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
80. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
81. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
82. Yaşayan Dünya Dinleri, A. Abdullah Masdusi, Kalem Y.
83. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
84. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
85. İncîl ve Salîb, Abdül Ehad Dâvud, İnkılâb Y.
86. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
87. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
88. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, M. Ü. İlâhiyat Fak. Y.
89. Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Mongomary Watt, İz Y.
90. Deccal, Hristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
91. Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed (a.s.), Abdulahad Dâvûd, çev. Nusret Çam, Nil A.Ş. Y.
92. Müslümanların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Selçuk Ü. İlâhiyat F. Y.
93. Hristiyanlığa Reddiye, Ebû Osman Câhız, Tekin Y.
94. Hristiyanlığa Reddiye, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Bedir Y.
95. Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsilleri, Mehmet Aydın, Selçuk Ün. Y.
96. Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
97. Hıristiyan İken Niçin Müslüman Oldum, Safiyye Plath, Şahsi Y.
98. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
99. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
100. Gerçekler ve Hristiyanlık, Tâhâ F. Ünal, Işık Y.
101. Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
102. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirzâ, Sönmez Neşriyat
103. İzhâru’l Hak Fî İhtiyâri’l Ehak, Rahmetullah el-Hindî, Sönmez Neşriyat
104. İncil, Türkçe Çeviri, Müjde Y.
105. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
106. Hıristiyan Dininin Esasları, Hıristiyan Aileler İçin Din Kitabı, P. Luigi İannitto, S. Antuan Kilisesi Y.
107. Anadolu’daki Amerika: Misyoner Okulları, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Y.
108. Hilâl ve Haç Kavgası, Halil Halid, Bedir Y.
109. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
110. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
111. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
112. Müslümanların Hristiyanlaştırılması, Muhammed Umara, Denge Y.
113. Hristiyanlık Propagandası ve Misyoner Faâliyetleri, Osman Cilacı, D. İ.B. Y.
114. Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İ. Süreyya Sırma, Beyan Y.
115. Yehova Şâhitleri, Hikmet Tanyu, D. İ. B. Y.
116. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
117. Yehova Şâhitlerinin İçyüzü, Hüseyin Atay, Ali Arslan Aydın, D.İ.B. Y.
118. Batının Oluşumu, Christopher Dawson, Dergâh Y.
119. Mûsâ ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Dergâh Y.
120. Çağımızda Dine Dönüş, Henry C. Link, Dergâh Y.
121. Batı ile Hesaplaşma, Ebul Hasen en Nedevî, Çığır Y.
122. Din ve Allah İnancı, Abdullah Draz, Bir Y.
123. Doğu ve Batı Arasında İslâm, Ali İzzet Begoviç, Nehir Y.
124. İslâm-Hristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
EHL-İ KİTAP
- 95 -
125. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
126. Peygamberimiz’e Neden İnanmadılar? Ahmed Lütfi Kazancı, Nil A.Ş. Y.
127. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
128. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
129. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
130. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
131. İslâm’ı Nasıl Yok Edelim? Hampher, Nehir Y.
132. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
133. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
134. Neden Hristiyan Değilim? Bertrand Russell, Toplumsal Dönüşüm Y.
135. Asrımızda Hıristiyan ve Müslüman Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat
136. Anglikan Kilisesine Cevap, Abdülaziz Çavuş, D.İ.B. Y.
137. Cevap Veremedi, Harputlu İshak Efendi, Hakikat Y.

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:35

ECEL VE ÖLÜM

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

ECEL VE ÖLÜM


• Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
• Ecel ve Kader
• Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
• Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
• Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
• Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
• Ölüm Meleği ve Azrâil
• Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
• Ölüm de Bir Nimettir
• Ölüm Korkusu
• Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
• Ölümü Düşünerek Dirilmek
• Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
“Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle takdir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?” gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den bir kısım âlimlere
1] 3/Âl-i İmrân, 145
2] 16/Nahl, 61
3] 63/Münâfikun, 11
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür. Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için, “öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir. Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
“Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir: Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa, Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir. Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası, O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez. Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri arasında tartışılan
4] İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’l-İ’tikad, Mısır 1950, 363
5] 35/Fâtır, 11
6] 13/Ra’d, 39
7] el-Cüveynî, a.g.e., 363
8] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
ECEL VE ÖLÜM
- 3 -
önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler. Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9 ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi bu görüşü teyit etmektedir. 10
Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur. Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla bağdaşmaz.
9] 35/Fâtır, 111
10] El-Keşşâf, III/303
11] 3/Âl-i İmrân, 145J
12] 63/Münâfıkun, 11
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması, maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz. Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların, mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının, bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki “ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın, “ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa, insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları, bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları kulluk
13] 35/Fâtır, 11
14] Cüveynî, s. 363
15] 13/Ra’d, 39
ECEL VE ÖLÜM
- 5 -
vazifelerinin bir gereğidir. 16
Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.” 17
Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez. Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir. “Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
Ecel ve Kader
Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki ayrı anlamı vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;21 diğeri ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona erdiği saniyeler anlamına gelir.
Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar yaşayacağını, nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının öleceği saatlerde onun hayatının sona ermesi için gerekli olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşamını durdurmak için âdetâ birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi göstermeden bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir gerçektir. Bu demektir ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş ve yıpranmış olmaktan dolayı artık normal görevlerini yapamazlar. Bu sistemlerden bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda olsa bile, diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremediklerinden, kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine devam eden sistem de bu genel duraklamadan olumsuz yönde etkilenerek o da durur. Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama süresi bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu son derece doğal nedenlere bağlı olarak zamanında gerçekleşir.
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil; bilâkis aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın ezeldeki takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine bağlı olarak sebep-sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçülerde etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir an önce ulaşmak
16] Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
17] 67/Mülk, 2
18] 3/Âl-i İmran, 145
19] 63/Münâfikun, 11
20] 10/Yunus, 49
21] 2/Bakara, 282
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir; bu psikoloji içerisinde yapacağı aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir riski atlatmak için- hatalı sollamaya iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama kaçınılmaz bir kaza ile sonuçlanırsa bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme gibi bir olaydan sonra vücutta meydana gelen ezilme, kırılma ve yaralanmalar dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye geç ulaşmak gibi bir durum yaşanırsa bu da elbetteki başka bir neden olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan sebeplerin birbirini izlemesiyle gerçekleşir. Ölüm h�����������������������������â disesi dâhil, ard arda mey-���������������������������� disesi d�������������������âhil, â������������������hil, meydana gelen bu olayların hiçbiri, aslında diğerinden farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki kaderin birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme, boğulma, intihar ve sûikast) gibi bir tek neden üzerinde dururlar. Bu, ezelî kaderin bir çeşit özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından ötürüdür. Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir. Ölüm ise, birçok insan için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin haber verdiği “gaybî” gerçekler hakkında tereddütlü olan insanlar, hayatlarının en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli panikler yaşarlar. Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır. Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli adlar altında düzenlenen dev müsabakalar, faşingler, festivaller ve baş döndürücü eğlenceler, aslında derinden yaşanan bu gizli ıstırâbın, bu içsel paniğin biraz olsun dindirilmesi amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak�����������������, ikisi birbirin-,���������������� birbirin- birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona ereceği saniyelerin gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın sona ermesi ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla başlayan ve ecelinin gelip çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son bulan belirli süredir. Bu tanımdan hareket ederek, “öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur; ancak bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz: Değil yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur. Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun kurmuş bulunduğu k�âinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan evrensel yasalara bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla gelişir, yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında geçen süre her varlığın kesin ömrünü ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitkinin ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından yapılan herhangi bir eserin gerçekleştirildiği andan itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür. Ancak ömür ve ecel kavramları bu basit ve soyut açıklamayı aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden pek soyutlanamayan (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle birbirini
ECEL VE ÖLÜM
- 7 -
doğuran, birbirini tamamlayan devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması ya da kısalması mümkün değildir. “Allah’ın her şeye gücü yeter, binâenaleyh daha fazla yaşamak için kulun yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir” demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden ve kesin olarak bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana ertelendiği sanılan ecel, aslında, Allah tarafından kesin şekilde belirlenmiş olan eceldir. Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî bilgisine ters düşen bir durumdur. Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına, kemal ve kuşatıcılığına aykırıdır.
“Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır. Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı olmayan bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde ortadan kaldırması ve devam edecek olan şeyi de vâdesine kadar bekletmesi demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için dilekte bulunması bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ: “Rabbiniz buyurdu, Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul edeyim.” 23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin yasaları arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini sağlayan etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk, ya da hayır, huzur, sevinç ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar herkese göre değişir. Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken, bir diğerini acılara boğduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin Allah Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul ederek amacını gerçekleştirmekle onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin, örneğin: “Allah’ım beni mutlu kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın gerçekten de herhangi bir nedenle mutluluk duymaya başlaması Allah’ın ezelde böyle bir olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur. Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların kesin ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı anlamlarda yorumlanamazlar. Ölüm olayı, her insanın kanaat ve yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları karıştırmamak gerekir.
22] 13/Ra’d, 39
23] 40/Mü’min, 60
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü kestiremediği bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde, Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi kestirememek, ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar değiştirmek gibi -yaratıklara mahsus- bir bocalama ve çelişki içine düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm inancında hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle önceden bilmektedir ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü, istisnâsız O’nun bildiği şekilde, buyurduğu ve belirlediği doğrultuda cereyan eder ve olup biter. 24
Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir. Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk, el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır. Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak mümkündür. Buna ecel diyoruz.
Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine karşı gelmiştir.
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan süreden eksik veya fazla
24] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
25] 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
26] 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 9 -
yaşayamayacağına göre, ölmemek için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi” demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr, her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar. Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar, bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder, başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok olup giderler).” 32
Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler. 33
Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak; Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip takdir etmiştir” diyebiliriz.
Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha
27] 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
28] 3/Âl-i İmrân, 154
29] 3/Âl-i İmrân, 156-158
30] 3/Âl-i İmrân, 168-170
31] 33/Ahzâb, 16
32] 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/Mü’minûn, 43.
33] 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45; 42/Şûrâ, 14
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cesur ve atak çalışmaya ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer. Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına, başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar. Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi, fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir. Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir. Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
34] 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
35] 3/Âl-i İmrân, 145
36] 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
37] 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
38] 6/En’âm, 2, 60
39] 35/Fâtır, 11
40] 11/Hûd, 3
41] 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
42] 40/Mü’min, 67
ECEL VE ÖLÜM
- 11 -
Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar. Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli, yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
“Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz (orada hesap vereceksiniz).” 45
“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” 47
“Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır! İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi. Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’ buyurdu.” 48
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” 49
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...” 51
“Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir
43] 63/Münâfıkun, 11
44] 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43; 71/Nûh, 4
45] 2/Bakara, 28
46] 2/Bakara, 94-96
47] 2/Bakara, 154-156
48] 2/Bakara, 260
49] 3/Âl-i İmrân, 102
50] 3/Âl-i İmrân, 145
51] 3/Âl-i İmrân, 154
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.” 53
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 54
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 55
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel (kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
“Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir.” 57
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi yapmakta) kusur etmezler.” 58
“De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm; hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
“Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok olup giderler).” 60
“Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’ (melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri
52] 3/Âl-i İmrân, 156-158
53] 3/Âl-i İmrân, 168-170
54] 3/Âl-i İmrân, 185
55] 4/Nisâ, 78
56] 6/En’âm, 2
57] 6/En’âm, 60
58] 6/En’âm, 61
59] 6/En’âm, 162-163
60] 7/A’râf, 34
61] 7/A’râf, 185
ECEL VE ÖLÜM
- 13 -
de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.” 62
“De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.” 63
“Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
“Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine kadar bekletir, erteleriz.” 65
“... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet ve müsâade verilmiştir.
“İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler. (Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin etmemiş miydiniz?” 67
“Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/yazgı olmasın.” 68
Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri, körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz, unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır. Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü olur.
“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
62] 10/Yûnus, 11
63] 10/Yûnus, 49
64] 11/Hûd, 3
65] 11/Hûd, 104
66] 13/Ra’d, 38
67] 14/İbrâhim, 44
68] 15/Hicr, 4
69] 15/Hicr, 5
70] 16/Nahl, 61
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır. Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
“Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada) gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.” 74
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?” 75
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir. Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
“O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
“(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
“Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
71] 16/Nahl, 70
72] 20/Tâhâ, 74
73] 20/Tâhâ, 129
74] 21/Enbiyâ, 34-35
75] 21/Enbiyâ, 44
76] 22/Hacc, 5-7
77] 22/Hac, 66
78] 23/Mü’minûn, 43
79] 25/Furkan, 3
80] 25/Furkan, 58
ECEL VE ÖLÜM
- 15 -
“Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara da dâveti duyuramazsın.” 81
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
“Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ (adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı, elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan (hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.” 83
“Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
“Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.” 85
“Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki, sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” 86
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 87
“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
“De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 89
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte
81] 27/Neml, 80
82] 29/Ankebût, 5
83] 29/Ankebût, 53
84] 29/Ankebût, 57
85] 30/Rûm, 8
86] 30/Rûm, 40
87] 31/Lokman, 29
88] 31/Lokman, 34
89] 32/Secde, 11
90] 33/Ahzâb, 16
91] 35/Fâtır, 11
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda, ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir ecele kadar böyle devam edecektir.
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları; akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı olarak açıklar.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı. Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini, gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç düşünmezler mi?” 95
“Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de, kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için kesin ibretler vardır.” 97
“Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.” 98
Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla izah ediliyor.
92] 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
93] 35/Fâtır, 36-37
94] 35/Fâtır, 45
95] 36/Yâsin, 68
96] 39/Zümer, 30-31
97] 39/Zümer, 42
98] 40/Mü’min, 67
ECEL VE ÖLÜM
- 17 -
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
“(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
“(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
“Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
“De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
“Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
“O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 108
“Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
99] 42/Şûrâ, 14
100] 44/Duhân, 56
101] 45/Câsiye, 24
102] 46/Ahkaf, 3
103] 50/Kaf, 19
104] 55/Rahmân, 26
105] 56/Vâkıa, 60-61
106] 62/Cum’a, 8
107] 63/Münâfıkûn, 10-11
108] 67/Mülk, 2
109] 71/Nûh, 4
110] 3/Âl-i İmrân, 145
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır. Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun, kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır. Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için mi harcayacaktır? 111
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği, akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir. 114
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir. Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
“Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın. Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
111] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
112] Ahmed bin Hanbel, I/239
113] Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
114] Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime 10; Tirmizî, Deavât 113
115] Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4231
116] İbn Mâce, Mukaddime 7
ECEL VE ÖLÜM
- 19 -
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve: “Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini kabir ehlinden say.” 118
İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor. Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri tamamlamak üzere konaklar.
Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir. Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma, ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden, onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir. Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir, kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu çıkarmamalıdır.
2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten aldığını
117] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4232
118] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
119] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez, (o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü “ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır. Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman, sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur. Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda vermez.
4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir. 120
“Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
“Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın dürülür, kapanır.” 122
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu (yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
120] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
121] Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5; Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, I/382
122] Müslim, Kader 1
ECEL VE ÖLÜM
- 21 -
ölüverir).”123
“Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.- Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır. Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70 yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise, ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin, âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler, sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin, uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde -gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini, böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır. Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak, dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. 128
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim! İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm
123] Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
124] Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
125] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
126] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
127] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
128] Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
129] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hâdisesi) için iyi hazırlanın!” buyurdular. 130
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık, yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin ıslâhına mazhar olasınız...” 131
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya -veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
“Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
“Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret (r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka onu talep ederdim.” 138
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!” dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf: “Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak, fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet etmeyene rahmet edilmez.-” 140
130] Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
131] Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
132] Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
133] Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
134] Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
135] Buhârî, Temennî 6
136] Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
137] Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
138] Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî, Cenâiz 2
139] Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
140] Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
ECEL VE ÖLÜM
- 23 -
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci (ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince, Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen, câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme (r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.” buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve: ‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:
141] Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
142] Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
143] Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22; Nesâî, Cenâiz 19
144] Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî, Cenâiz 3
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.” 145
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için de bir rahmettir.” 146
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî (çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz. Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine: “Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu. 150
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi için duâ ederdim.” 153
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya:
145] Nesâî, Cenâiz 9
146] Ebû Dâvud, Cenâiz 14
147] Buhârî, Rikak 50
148] Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
149] Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
150] Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
151] Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
152] Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî, Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
153] Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
ECEL VE ÖLÜM
- 25 -
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir. Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’ diye cevap verir. Kendisine:
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak sahipleri) işitir.” 154
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır.” 156
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar: Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur, nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedâmet duyar.” 157
“Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek sâlih evlât (bırakan).” 158
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.” 159
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.” 161
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur.” 162
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın
154] Buhârî
155] Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî, Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
156] Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
157] Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
158] Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
159] Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
160] Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
161] Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
162] Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
163] Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
164] Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
“Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.” buyurdular.” 168
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır: “Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
“Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir. İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin fonksiyonlarını yitirmesidir.
İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
165] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
166] Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
167] Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî, Cenâiz 100
168] Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
169] Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
170] Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
171] Tirmizî, Cenâiz 61
172] Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
173] 67/Mülk, 2
174] 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 27 -
Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175 “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 176
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu, dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki, ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?” demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler” buyurmuştur. 179
Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir. Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep “nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir. Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir, bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek, âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında “teveffâ”
175] 3/Âl-i İmrân, 154
176] 4/Nisâ, 78
177] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
178] 2/Bakara, 18
179] İbn Hişam 2/292
180] 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
181] Tirmizî, hadis no: 2578
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme, süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir. Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da, “süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”;185
182] 39/Zümer, 42
183] 8/Enfâl, 24
184] 29/Ankebût, 94
185] 30/Rûm, 52
ECEL VE ÖLÜM
- 29 -
“Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186 buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. 190
Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden, bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir. İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir. Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
Ölüm Meleği ve Azrâil
Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir. Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine, doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt
186] 35/Fâtır, 20
187] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
188] 67/Mülk, 2
189] 67/Mülk 2
190] 3/Al-i İmran, 145
191] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(ölüm meleği) terimi kullanılır. “De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler.
“... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir. Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar; ‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde; insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt (ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt” tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür. 79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)” ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri (nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir. Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları, yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da mümkündür.
Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden “elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
192] 32/Secde, 11
193] 6/En’âm, 61
194] 8/Enfâl, 50
195] 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
196] 32/Secde, 11
197] Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
198] 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
199] 32/Secde, 11
200] 39/Zümer, 42
201] 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
202] İbn Mâce, Cihad 10
ECEL VE ÖLÜM
- 31 -
korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir. Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir, hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı, bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek, “zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük yanlışlardır.
Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların birkaç tanesini sayalım:
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle
203] 16/Nahl, 32
204] 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
205] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vasıflandırmak anlamında).
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı, bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka belirtmelidir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir?
Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum, nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez, onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır. Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru
ECEL VE ÖLÜM
- 33 -
bir iddia olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor. Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur? Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek. Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı, yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çevirmişlerdi.
Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı. Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan, kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat, korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir. Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken, yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil, televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma” âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır. Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak.
Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi, iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek çare... 206
Ölüm de Bir Nimettir
Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır. Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular: “Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız, sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste “Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır, yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar, ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken, bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini de anlamış oluyoruz.
206] Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
207] Nesâî, Cenâiz 48
ECEL VE ÖLÜM
- 35 -
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi... nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki, oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin? Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu, cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî hayatını berbat etmemiş olur. 209
Ölüm Korkusu
Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır. Çünkü mü’min,
208] İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
209] Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
210] 62/Cum’a, 8
211] 4/Nisâ, 77
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu, tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu, ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı, bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse, Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56. âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek konuya açılım sağlanmaktadır.215
İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
“Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında
212] “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
213] “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
214] “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
215] Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
216] “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
217] Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
218] Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
ECEL VE ÖLÜM
- 37 -
sıkı bir bağ olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi, gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır. Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat, insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında ölüm korkusu olduğunu söyler222…
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir. Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir. Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini, esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine, kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar. Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat bir şekilde baş edebileceklerdir.
İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele edebilmesinde
219] Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
220] Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi, Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
221] Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
222] Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
223] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
224] Kula, a.g.ç., s. 19-20.
225] Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III, (2003), Sayı:2, s., 141
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır. Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir. Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır. Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır. 230
Ölümü Düşünerek Dirilmek
İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini
226] Kur’an, 57/22
227] Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 195.
228] Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
229] “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara, 228)
230] Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
231] 8/Enfâl, 24
ECEL VE ÖLÜM
- 39 -
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir. İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
232] 67/Mülk, 2
233] 2/Bakara, 18
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır. Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız. Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın ve ölüme hazırlanabilsin.
Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız / Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek! Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş, bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya da Cehenneme gönderilecektir.
Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat
234] 39/Zümer, 42
ECEL VE ÖLÜM
- 41 -
süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır. Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar, bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler, mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm, kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
“Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü, bunalımların kaynağının o olduğu
235] 59/Haşr, 18
236] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
237] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
238] Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylendi. Ölümü unutmaya çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken, yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan, 60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibidir.
Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına, şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı; fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!) için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın, eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı ebedî hayata tercih edebilmiştir.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların, insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan, ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece, bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar. Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize
ECEL VE ÖLÜM
- 43 -
ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız. Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz. Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir. Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının, geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden
239] Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
240] Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
241] Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
242] 87/A’lâ, 16-17
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir dirilişi yaşayacağımız ertesi günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında, her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Mu-hak-kak.” ?
Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i, bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler / İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız! İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek. Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez, “korkunun ecele faydası yoktur.”
Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur; o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir; ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği, genci-yaşlıyı ayırmaz.
Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç demek!
ECEL VE ÖLÜM
- 45 -
Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba” demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek, ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat sınavında başarılı olmaktır. 244
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir, fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder, felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen, felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız. Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet ve Cehenneme gönderilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar.
243] 67/Mülk, 2
244] Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti. Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş kabirler.
Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri, yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini, bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak sayı ve sürat kazanmıştır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen
245] Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
246] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
ECEL VE ÖLÜM
- 47 -
dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi, Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.” 251
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252 buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir. Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk
247] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
248] Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
249] Tirmizî, Tıbb 35
250] Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
251] 16/Nahl, 127
252] Ebû Dâvud vesâyâ, 10
253] Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
254] 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karışmamış bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” , “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
“...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
“Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
“Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
“Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.” (Hadis-i Şerif)
“Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (H. Ş.)
“İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
“Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada zâhid yapar.” (H. Ş.)
“İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
“Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
“Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz. Ebûbekir r.a.)
“İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
“Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
“Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
255] 3/Âl-i İmrân, 102
256] 12/Yûsuf, 101
ECEL VE ÖLÜM
- 49 -
“Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını tedâvi etmek bir vecîbedir.”
“Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
“En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
“Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
„Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
“Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar ölümü bir kere tadarlar.”
“Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
„Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
“Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
“Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
“Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
“Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
“Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
“Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
“Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
Koyup giderler seni oraya yapayalnız
Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
“Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
“Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
“Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
“Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
ECEL VE ÖLÜM
- 51 -
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
“Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
Bu dünya bana bâki kala sandım.”
“Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
“Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı ko.”
“Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
“Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
“Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
“İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
“Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
“Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
“Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
“Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
“Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
“Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir acı olurdu.”
“Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında, üstünden çok akrabamız var.”
“Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile, müslümanca ölme imkânı vardır.”
“Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
“Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim.”
“Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
“Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
“Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
“Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
“Bir sen değil, olsa hasmı âlem
Merdâne ölür, ölürse âdem.”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”
“İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
“Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
“Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarız.”
“Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
“Ölümün ilk işareti doğumdur.”
“Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
“İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
“Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
“Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
“Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
“General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
“Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
“Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir lütuftur.”
“Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
“Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
“Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
“Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu, uykudan
ECEL VE ÖLÜM
- 53 -
uyanışıdır.”
“Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
“Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
“Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi farklıdır.”
“Azrâil’e bahane bulunmaz.”
Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen, ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere selâm olsun!
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden caymazsın!”257
“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
257] 3/Âl-i İmrân, 193-194
258] 7/A’râf, 126
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara, 231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60, 128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d, 2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min, 67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır (6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ, 44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154, 161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49, 91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15, 18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95, 111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84, 116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17; 16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ, 74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82, 99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63; 30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5, 21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3, 11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21; 87/A’lâ, 13.
Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234, 240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf, 37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
E- Ecel ve Ömür Konusu:
a- Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
b- Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
c- Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
d- Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
e- Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
f- Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
g- İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68; 91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
F- Ölüm:
a- Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
b- Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
c- Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
d- Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
e- Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/Kaf, 19.
f- Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
g- İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
h- Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
i- Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf, 126; 12/Yûsuf, 101; 27/
ECEL VE ÖLÜM
- 55 -
Neml, 19, 89-90.
j- Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
k- Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
l- Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât, 2-3; 89/Fecr, 27-30.
m- Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât, 1, 4.
n- Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
o- Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
G- Kabir:
a- Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
b- Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
c- Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
d- Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
e- Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
f- Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
g- Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43; 71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
h- Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman, Şahsî Y. , s. 231-241
4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-48, 144-146
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer, Akabe Y.
22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes Kitabevi
72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
ECEL VE ÖLÜM
- 57 -
83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı, Akdem Y.
86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş Matbaası, İst.
93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali Kılıçbay, Gece Y.
96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil. Enst. İzmir
99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro Psik. Araşt. 5, 7
100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1, sayfa 303-312
102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün. Sosyal B. Enst.
103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi, sayı, 3, 1987
104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi, c.3, sayı 3, 1991
107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Der, c.4, s.4, 1992

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:31

DÜŞMANLIK / ADÂVET

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

DÜŞMANLIK / ADÂVET


• Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
• Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
• Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
• Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
“De ki: Cebrâil’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” 4360
Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
“Adâvet” kelimesi, zulmetmek, haklılık sınırını aşmak gibi anlamlara gelen “adv” kökünden türetilmiş olup genellikle “sadâkatin zıddı” olarak kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, “adüv/düşman” terimini, “başkasına zarar vermek için fırsat kollayan, onun iyiliğine olan işlerin tersini yapmaya çalışan kimse” şeklinde tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’de adâvet; meveddet, uhuvvet, velî, halîl ve takvâ kelimelerinin karşıtı anlamlar ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Adâvet kelimesinin Türkçe karşılığı “düşmanlık”tır. Farsça’da, başkasına karşı kötü niyet besleyen, kötü kalpli kimse anlamındaki “düşman”dan (düşmen) dilimize geçmiştir.
Râgıb’a göre, gizli ve açık olmak üzere iki türlü düşman vardır. Gizli düşmanların başında şeytan gelir. Şeytan, bütün düşmanlıkların sebebi olan asıl düşmandır. İkinci gizli düşman, Kur’an’ın “Nefis, ısrarla kötülüğü emreder”4361 meâlindeki âyette “nefis” kelimesiyle ifade ettiği hevâ, yani beşerî arzu ve ihtiraslardır. İsfahânî, ölçüyü aşan öfke duygusunu da gizli düşman sayar. İnsanın açık düşmanı ise yine insandır. Her insanın tabiatında az çok saldırganlık, kıskançlık, bencillik gibi olumsuz duygular vardır. Bazı insanlar bu duyguların tesiriyle başkalarına karşı düşmanca niyet beslerler. Kur’an’ın “insan şeytanlar” 4362 dediği de bunlardır.
Birtakım kimseler ise, bu kadar genel ve köklü düşmanlık duyguları taşımamakla birlikte, herhangi bir mânevî meziyet veya maddî üstünlük gördükleri
4360] 2/Bakara, 97-98
4361] 12/Yûsuf, 53
4362] 6/En’âm, 112
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye karşı sırf bu noktalarda düşmanlık duyarlar. Râgıb el-Isfahânî, insanlar arasındaki düşmanlıkların daha çok ilim, servet ve mevkî farkı, akrabalık veya komşuluk ilişkileri gibi özel sebeplerden doğduğunu düşünmektedir. İnsanlar, bu şekilde, bile bile birbirinin düşmanı olabilecekleri gibi; kötü bir maksat taşımadan da bir düşmanın yapacağı kötülük ve zararlara sebep olabilirler. Bu bakımdan kişinin eşi, çocukları, hatta bizzat kendi nefsi bile kendisine zarar verebilir. Şu halde onun günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır. Nitekim Kur’an’da, “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının.”4363 meâlindeki âyette bu hususa dikkat çekilmiştir.
Düşmanlığın bazısı kin ve nefrete, bazısı da kıskançlığa dayanır. Birinci çeşit düşmanlık, daha köklü ve sürekli olması dolayısıyla bunlar karşısında daima ihtiyatlı davranılması gerekir. Bir düşmana karşı takınılması gereken tavır, fazilette ondan daha ileride olmaya çalışmaktır. Ayrıca, başkalarına karşı olduğundan daha çok, düşmana karşı da dürüst olmak, yalandan kaçınmak gerekir; zira kişinin yalan ve kusurları düşmanı tarafından daima aleyhinde kullanılabilir. Düşmanlıkları önlemenin en etkili yolunun sevgiyi yaygınlaştırmak olduğu âlimlerce ileri sürülür. Çünkü seven hasetçilik yapmaz. Haset ve kıskançlıktan uzak olan da düşman olmaz. Özellikle, dinin mecbur ettiği alanların dışında dostluğu düşmanlığa dönüştürmek büyük bir suçtur. Akıllı insan biraz sempatik gördüğü kimseye düşman olmaz. Başkalarının kendisine düşman olmasını istemeyen kimse için en uygun yol, kendisinin de başkasına düşmanlık yapmamasıdır. Akıllı insan, kötülüğe kötülükle karşılık vermez; sövme ve hakareti düşmana silâh olarak kullanmaz. Düşmanını küçük gören aldanır. Düşmanı olduğundan daha büyük görmek de yanlıştır. Şeytan dışında, insanın en acımasız düşmanı, yine insanlardır. Diğer bütün zararlı canlılardan korunmak mümkün olduğu halde, insanların kötülüğünden kurtulmak mümkün olmayabilir. “İnsan insanın kurdudur.” İnsanın hiç düşmanının bulunmaması da bir kusur olarak görülmüştür. Çünkü ancak meziyetleri olanın, bazı sosyal eylemler gerçekleştirenin düşmanı bulunur. Asıl iyilik, düşmanı olmamak değil; düşmana haksızlık etmemektir. Ayrıca insan, kendisinin göremediği, dostlarının da göstermediği kusurlarını düşmanların yergisi sâyesinde öğrenip düzeltmek sûretiyle düşmanından faydalanmayı bilmelidir. Düşmanın yergi ve eleştirilerinden faydalanarak ahlâkî gelişmeler sağlanabilir. 4364
Kur’ân-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları bildirilmiştir.4365Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak kardeştir”4366; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/dostlarıdır”4367 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli
4363] 64/Teğâbün, 14
4364] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 52-53
4365] 3/Âl-i İmrân, 103
4366] 49/Hucurât, 10
4367] 9/Tevbe, 71
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1039 -
maddî ve mânevî hakların korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler de yasaklanmıştır. İçki ve kumarı yasaklayan âyette bunun gerekçesinin, “hiç şüphesiz şeytan içki ve kumarla aranızda düşmanlık ve kin meydana getirmek ister.”4368 şeklinde ortaya konması ilgi çekicidir.
Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve zâlimâne tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını önlemeye çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” şeklinde nitelendirilmiştir. Bunların ilkinde bu şekilde anılmalarına, Hz. Peygamber’le anlaşmalar yapıp her defasında çekinmeden anlaşmalarını bozmaları gerekçe olarak gösterilmekte, yine de herhangi bir çatışma halinde yapacakları barış teklifinin olumlu karşılanması istenmektedir. 4369
Yeryüzünde Düşmanlık Kaçınılmazdır; İnsanların Bir Kısmı, Diğerlerine Düşman Olacaktır: “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine ‘bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır’ dedik.” 4370; “Allah buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.” 4371; “Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık, Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht olmaz.” 4372
İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir, ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın izniyle koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar, mikroplar) da sarar. Her insanda nefis ve onun kötü arzuları, hevâsı vardır. Nefse, günaha meyletme ilhâmı/imkânı da verilmiştir 4373 ki, imtihan ortaya çıksın. O yüzden her insanda bir parça da olsa ihtiras, güzellik ve güçlülük tutkusu, mal ve mevkî hırsı vardır.4374 Aynı şeye sahip olmak isteyen kimseler arasında başlayan yarış, sonunda düşmanlığa varabilir. Düşmanlığa yol açan pek çok sebep vardır. Eğer düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler olurdu; hâlbuki tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da azılı düşmanları vardır.4375 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız dışındakileri, kendi hatalarımızdan dolayı kendimize düşman yapmamak ve düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır. Mümkün olduğu kadar düşmanlıkları azaltmağa, düşmanları dost yapmağa çalışmak da, mü’minlerin görevidir. “İyilikle kötülük bir olmaz. (Kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost olur.” 4376
Peygamberlere de İnsan ve Cin Şeytanları Düşman Kılınmıştır
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar,)
4368] 5/Mâide, 91
4369] 8/Enfâl, 55-61; M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 52
4370] 2/Bakara, 36
4371] 7/A’râf, 24
4372] 20/Tâhâ, 123
4373] 91/Şems, 7-8
4374] Bk. 3/Âl-i İmrân, 14
4375] 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
4376] 41/Fussılet, 34 Ve yine bk. 23/Mü’minûn, 96; 13/Ra’d, 22.
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak. Âhirete inanmayanların kalpleri (o yaldızlı söze) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.”4377; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız. Hidâyet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.” 4378
Allah’ın Emri ve Fıtratın Gereği Barıştır. Açık Düşman Şeytanın Yolu Barışa Giden Yola Zıttır: “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin âşikâr düşmanınızdır.”4379 Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı olan 4380 ve bütün peygamberlerin dini olan4381 İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
Açık Bir Düşman; Şeytan: Kur’an’da şeytanın insanlar için açık bir düşman olduğu bildirilerek insanların onun peşinden gitmemesi emredilir: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak ve daima kötülüğü, çirkin işi ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”4382 Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körükler ve insanın kötülük yapmasını vesveselerle teşvik eder ve günah yollarını kolaylaştırır.
Şeytanın açık bir düşmanımız olduğu Kur’an’da farklı yerlerde vurgulanır. “...Şeytanın adımlarına uymayın (onun peşinden gitmeyin), çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”4383; “...Ben, ‘şeytan size apaçık bir düşmandır’ demedim mi?” 4384; “... Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin açık düşmanınızdır.” 4385; “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”4386; “...Siz, Beni bırakıp da onu (şeytanı) ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Allah’a karşı İblis ve onun yolundan gidenleri tercih eden) zâlimler için bu, ne fena bir değişmedir!” 4387; “Gerçekten şeytanlar, dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşan müşrikler olursunuz.” 4388
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı (şeytan) da Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi kandırmasın. Çünkü şeytan, sizin amansız bir düşmanınızdır; siz de onu düşman kabul edin. O, kendisine uyan taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” 4389; “Ey Âdemoğlu! ‘Şeytana tapmayın, çünkü o
4377] 6/En’âm, 112-113
4378] 25/Furkan, 31
4379] 2/Bakara, 208
4380] 5/Mâide, 3
4381] 2/Bakara, 130-133
4382] 2/Bakara, 168-169
4383] 6/En’âm, 142
4384] 7/A’râf, 22
4385] 2/Bakara, 208
4386] 17/İsrâ, 53
4387] 18/Kehf, 50
4388] 6/En’âm, 121
4389] 35/Fâtır, 5-6
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1041 -
sizin apaçık bir düşmanınızdır’ demedim mi? (Bunu size peygamberlerim vâsıtasıyla açık seçik bildirmedim mi?) Ve demedim mi: ‘Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin; Çünkü dosdoğru yol budur.’ Şeytan, sizden pek çok kimseyi kandırıp saptırdı. Siz, bunu düşünecek, doğruyu anlayacak akla sahip değil misiniz?” 4390
Şeytanlar, İman Etmeyenlerin Dostlarıdır: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 4391
Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek Zorundayız. Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.”4392 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.” 4393
Kâfirler, Apaçık Düşmanımızdır: “...Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.” 4394
Putlar ve Putperestler Mü’minlerin Düşmanıdır: “İbrâhim dedi ki: ‘Neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 4395
Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 4396
O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 4397
Mü’minlere En Fazla Düşmanlık Yapanlar Yahûdiler ve Müşriklerdir: “İnsanların iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetlisini, yahûdiler ile şirk koşanları bulacaksın. Onların, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanlarını da ‘biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.”4398 Şeytanın ve yahûdilerin düşmanlığıyla ilgili çeşitli ifadeler ve
4390] 36/Yâsin, 60-62 Ve yine bk. 12/Yûsuf, 5; 43/Zuhruf, 62
4391] 7/A’râf, 27
4392] 2/Bakara, 45
4393] 2/Bakara, 44
4394] 4/Nisâ, 101
4395] 26/Şuarâ, 75-77
4396] 25/Furkan, 26-29
4397] 43/Zuhruf, 67
4398] 5/Mâide, 82
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırmalar, hadis-i şeriflerde de bir hayli yer tutar.4399 Tefsirlerde, bu âyetlerin bahis konusu ettiği hıristiyanların, Habeşistan’a göç eden müslümanları iyi karşılayan ve onlara anlayış gösteren hıristiyanlar veya Hz. Peygamber (s.a.s.) ile antlaşma yapan Necran hıristiyanları olduğu zikredilmiştir. Ancak, genel olarak da hıristiyanların, yahûdilere ve müşriklere nisbetle müslümanlara karşı daha yakın oldukları bir gerçektir. Gerçi mutaassıp hıristiyanların birleşerek tertipledikleri haçlı seferleri tarihin acı sayfalarını teşkil etmiştir. Bununla beraber dünyadan el ve eteğini çekmiş râhipler ile hıristiyan bilginlerinin ve bunların tesirinde kalan hıristiyanların İslâm’a nisbî yakınlıkları bir vâkıadır. Hz. Peygamber’in zuhûrunda birçok râhip ve keşiş O’nu sevgi ile karşılamış ve O’nun beklenen peygamber olduğunu itiraf etmişlerdir.
Münâfıklar Bizim Düşmanlarımızdır; Onlardan Sakınmamız Gerekir: “Onları (münâfıkları) gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” 4400 Münâfıklar, düşmanlıklarını gizledikleri, hasımlıklarını sinsice yaptıklarından, hasımları en yamanıdır. 4401
Kâfirlerin Büyük Suçlarından Dolayı Aralarına Kin ve Düşmanlık Sokulmuştur: Başta hıristiyan ve yahûdiler olmak üzere kâfirler, Allah’a verdikleri sözde durmadıkları için, dünyaya karşı hırslarından ve Allah hakkında çirkin sözlerinden dolayı, aralarına düşmanlık ve kin sokulmuş, yaptıkları günahların cezası, avans olarak dünyada verilmeye başlanmıştır. “Biz hıristiyanlarız (nasârâ), diyenlerden de kesin söz almıştık, ama onlar da kendilerine zikredilenin (verilen öğütlerin veya Kitab’ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 4402
İlk hıristiyanlar, yahûdilerin amansız takipleri ve işkenceleri karşısında darmadağın yaşamışlar, Allah tarafından Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’i muhâfaza edemeyip kaybetmişlerdi. Milâdî üçüncü asrın başlarında Roma imparatoru Kostantin’in hıristiyanlığa meyletmesinden sonra rahatlayan hıristiyanlar, mukaddes kitaplarını yazmaya teşebbüs etmişler, bunun neticesinde ortaya birbirini tutmaz yüzlerce İncil çıkmıştır. Hz. İsa’nın yolundan çıkan, Allah’a verdikleri sözde durmayan hıristiyanlar böylece ihtilâfa düşmüş, asırlarca birbiriyle didişmişlerdir.
“Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dediği yüzünden eli bağlanası ve lânet olası! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına, kıyâmete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde fesâda/bozgunculuğa koşarlar; Allah da müfsidleri/ bozguncuları sevmez.” 4403
Kâfirlerin, özellikle de yahûdilerin savaş ve fitne ateşi yakmaları hiç eksik olmamıştır. Asırlar boyu hem kendi aralarında savaşmışlar, hem de birleşerek
4399] Meselâ, bk. Nesâî, Sehv 19; İbn Mâce, Menâsik 56; Dârimî, Diyât 2 vb
4400] 63/Münâfıkûn, 4
4401] 2/Bakara, 204
4402] 5/Mâide, 14
4403] 5/Mâide, 64
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1043 -
müslümanlara saldırmışlardır. Ayrıca müslümanları birbirine düşürmek için yüzlerce, binlerce planlar yapmış, tertip ve düzenler hazırlamışlardır. Bütün bunlara rağmen Allah’ın nurunu söndürmeye güçleri yetmemiştir, yetmeyecektir. Dinleri aynı olanları bile, ayrı dinlerdenmiş gibi mezheplere ve bloklara ayrılmış, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık duyguları beslemiş, korku ve endişe içinde yaşamış veya savaşmışlardır. “Bir zaman sonra siz o kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürmeye, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarmaya, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız...” 4404
Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır. ” 4405
Şeytan İçki ve Kumarla, İnsanlar Arasında Düşmanlık Sokar: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı zikirden/anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?” 4406 Allah Teâlâ, sarhoşluk veren içkileri içmeyi kesin olarak haram kılmıştır. Yine, câhiliyye devrinde Araplar, on adet ok sapı ile bir nevi kumar ve şans oyunu oynarlardı. Bunların yedisinde bazı paylar yazılı idi. Üçü de boştu. Emin kabul edilen bir kimse, bir torbanın içinden bunları, katılanlar adına teker teker çekerdi. Dolu çıkanlar, maldan hisselerini alır, fakirlere verirlerdi. Boş çıkanlar ise bu malın parasını öderlerdi. Kumarların belki de en ehveni olmasına rağmen İslâm bunu da yasaklamış, ortaya mal ve para konarak oynanacak hiçbir şans oyununa izin vermemiş, fakirlere yardım edilecekse bunu herkesin, helâl kazancından ayırarak vermesini istemiştir. Âyet, içki ve kumar yasağının en önemli sosyal, ahlâkî ve şer’î hikmetlerini açıklamıştır.
İçki, kumar, putçuluk ve falcılığın yasaklanmasındaki temel hikmetin, “insanlar arasında düşmanlık ve kine sebep olmak, Allah’ı hatırlamak ve anmaktan, namazdan alıkoymak” olduğu âyette vurgulanmıştır. Dolayısıyla günümüzdeki hastalık derecesindeki aşırılıklarla insanı kendisine tutsak eden müzik ve futbol fanatikliği, bağımlılık yapan bazı kötü alışkanlıklar için de bu hikmetler geçerli olduğundan, onların da içki ve kumar gibi yasak sayılmaları gerektiği değerlendirilebilir. Konumuzla ilgisi bakımından da insanları Allah’ı hatırlamaktan, namazdan alıkoyan ve düşmanlıklara sebep olan tüm davranışları Kur’an’ın eleştirdiği ve insanları birbirine düşman edecek eylemlerin kınanması da gösteriyor ki, Kur’an, sulhu/barışı, dostluk ve iyi geçinmeyi emretmekte, namaz ve Allah’ı
4404] 2/Bakara, 85
4405] 5/Mâide, 77-81
4406] 5/Mâide, 90-91
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatırlamayı birer ölçü ve mihenk taşı veya turnusol kâğıdı kabul etmektedir. Namazı ve Allah’ın zikrini unutturan veya bunlara engel olan, insanlar arasında düşmanlığa sebep olan ilke, prensip, hüküm, inanç ve eylemlerin tümü, bu âyetin ışığında reddedilmelidir.
Allah’ın Düşmanları (Kâfirler): “Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir.” 4407
“Kâfirler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki gâlip gelirsiniz’ dediler. O inkâr eden kâfirlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onlar yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. İşte böyle, Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinden dolayı, ceza olarak orada onlara ebedî kalma yurdu (cehennem) vardır.” 4408
Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 4409
Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 4410; “...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 4411; “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 4412
Müşriklerden ve Taptıklarından Uzak Olmak ve Onları Tanımayıp Onlara Düşman Olduğunu Açıklamak: “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir...” 4413
Müşrikler ve Allah’ın Düşmanları İçin Duâ Edilmez: “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler için af dilemek, ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.) İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, (af dilemekten vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” 4414
Putlar, Mahşerde Kendilerine Tapanlara Düşman Kesilirler: “Allah’ı bırakıp da
4407] 41/Fussılet, 19-20
4408] 41/Fussılet, 26-28
4409] 60/Mümtehine, 1-2
4410] 42/Şûrâ, 8
4411] 45/Câsiye, 19
4412] 2/Bakara, 193
4413] 60/Mümtehine, 4
4414] 9/Tevbe, 113-114
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1045 -
kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların tapmalarından habersizdirler. İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (bunlar) onlara düşman kesilirler ve onların, kendilerine tapınmalarını inkâr ederler.” 4415Demek ki, putlar, mahşerde kendilerine tapanların düşmanı olurlar, kendilerine tapınıldığını da tanımazlar. Tapanları inkâr ederler.
Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”4416; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...”4417; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 4418
Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 4419 Bu âyette Allah, düşmanlıkta aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir. Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” 4420
Allah, Bazen Dinini Düşman Eliyle Güçlendirir; Bir Mü’mini, Düşmanının Eliyle Yetiştirir: “Nihayet Fir’avn ailesi onu (Hz. Mûsâ’yı, bebekliğinde) yitik olarak aldı. Çünkü o, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Fir’avn ile Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı.” 4421
Evdeki Tehlike; Eşlerden ve Çocuklardan Düşman Olanlar da Vardır: İnsanın eşi, çocukları ve hatta insanın kendisi/nefsi bile kendine zarar verebilir, düşman olabilir. “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” 4422 Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne sürerek, babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri öğrenen müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezalandırmak isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini tavsiye etti. Buna rağmen malın, çocukların
4415] 46/Ahkaf, 5-6
4416] 4/Nisâ, 138-139
4417] 35/Fâtır, 10
4418] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65.
4419] 60/Mümtehine, 7
4420] Tirmizî, Birr 60
4421] 28/Kasas, 8
4422] 64/Teğâbün, 14-15
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve eşin beklenmedik yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine bu âyetlerle işaret edilmiştir.
Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır. Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi bağlar, candan sevgi oluşsun.
Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 4423 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 4424 Bu âyetlere göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye, onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini ortaya koyduğunu belirtir. 4425
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et; çünkü O, her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi pek iyi bilendir.” 4426
Din Konusunda Müslümanlarla Savaşan ve Savaşçı Olmayanlara Karşı Düşmanlık: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din konusunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zâlimler onlardır.” 4427
Düşmanlara Karşı Hazırlık; Onları Korkutacak İmkânlar Hazırlamak: Allah düşmana karşı kuvvet hazırlamamızı emretmektedir. Bu kuvvetten maksat, savaşta düşmana üstünlük sağlayacak her çeşit vâsıtadır. Çeşitli silâhlar, ekonomik güç ve savaş tekniği gibi şeyler, bu hazırlanması emredilen kuvvet kavramına dâhildir. “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, çünkü onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne infak eder/harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” 4428
Düşmana Karşı da Adâletli ve Ölçülü Davranmak, Haddi Aşmamak: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adâletten saptırmasın. Âdil davranın; bu, takvâya,
4423] 41/Fussılet, 34
4424] 41/Fussılet, 35
4425] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
4426] 8/Enfâl, 61
4427] 60/Mümtehine, 8-9
4428] 8/Enfâl, 60
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1047 -
Allah korkusuna daha çok yakışır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”4429; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”4430; “...Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi haddi aşmaya, tecâvüze sevk etmesin. İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 4431
Umulur ki Allah, Bizi, Düşmanlarımıza Gâlip Kılacaktır: “...Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” 4432; “...Nihayet Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” 4433; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 4434; “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik: ‘Şüphesiz onlar, mutlak mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” 4435; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki:) üstün/gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 4436; “...İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.” 4437
“Fitne tümüyle yok olunca ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık yoktur.” 4438
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” 4439
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 4440
“Yanınıza küfürle girip yine küfürle çıktıkları halde size geldiklerinde ‘inandık’ derler. Allah gizlediklerini daha iyi bilmektedir. Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!” 4441
“Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygamber’e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvâyı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” 4442
4429] 5/Mâide, 8
4430] 2/Bakara, 190
4431] 5/Mâide, 2
4432] 7/A’râf, 129
4433] 61/Saff, 14
4434] 3/Âl-i İmrân, 139
4435] 37/Sâffât, 171-173
4436] 5/Mâide, 56
4437] 58/Mücâdele, 22
4438] 2/Bakara, 193
4439] 3/Âl-i İmrân, 103
4440] 5/Mâide, 2
4441] 5/Mâide, 61-62
4442] 58/Mücâdele, 9
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
“Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 4443
Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri; âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı belirtilmektedir. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu olaydır:
Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethine hazırlanıyor, fakat Hayber’e gideceği izlenimi veriyor, niyetini gizli tutuyordu. Yalnız bazı yakın sahâbelerine maksadını söylemişti ki bunlar arasında Hâtıb bin Ebî Beltea da vardı. Hâtıb; Mekke’lilere, Allah’ın elçisinin, Mekke’ye saldırmak için hazırlanmakta olduğunu bildiren bir mektup yazdı ve bunu Mekke’ye giden bir kadınla gönderdi. Hz. Ali, bu olayı şöyle anlatıyor: “Allah’ın Rasûlü, beni, Zübeyr’i ve Mikdat’ı gönderdi: “Ravdatu Hâh’a varıncaya kadar yürüyün; orada yolcu bir kadına rastlayacaksınız. Onda bir mektup var; onu ondan alıp bana getirin” dedi. Yola çıktık. Ravda’ya varınca yolcu kadını gördük. “Mektubu çıkar!” dedik. “Bende mektup yok” dedi. “Ya mektubu çıkarırsın, ya da (mektubu aramak için) seni soyar, çırılçıplak ederiz!” dedik. Kadının, saç örgüsünün arasından çıkardığı mektubu Allah Rasûlü’ne getirdik. Bir de ne görelim? Hâtıb bin Ebî Beltea’dan Mekke’deki bazı müşriklere yazılmış olan mektup; Allah Elçisinin yapmakta olduğu bazı şeyleri, Mekke müşriklerine haber veriyor. Peygamber (s.a.s.) Hâtıb’a: “Bu nedir Hâtıb?” dedi.
Hâtıb: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim hakkımda acele karar verme. Ben Kureyş’e yamanmış bir adamım, Kureyş’ten değilim. Senin yanında bulunan muhâcirlerin, Mekke’de akrabası var. Onlar, yakınları vâsıtasıyla Mekke’deki âilelerini ve mallarını koruyorlar. Benim Kureyş ile bir soy bağım bulunmadığı için ben de bu sûretle yakınlarımı koruyacak bir el (dost) edinmek istedim. Bunu küfürden veya dinimden dönmekten dolayı yapmadım, (ben samimi bir müslümanım)” dedi. Peygamber (s.a.s.) “Hâtıb bize doğru söyledi” buyurdu. Hz. Ömer: “Bırak beni yâ Rasûlallah! Şu münâfığın boynunu vurayım” dedi. Peygamberimiz: “O Bedir’e katıldı. Belki Allah Bedir ehline bakmış da: ‘Dilediğinizi yapın, Ben sizi bağışladım!’ demiştir” buyurdu. İşte; “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...” 4444 âyeti bu münâsebetle inmiştir.” 4445
Hâtıb bin Ebî Beltea’nın mektubunu götüren kadın, Hâşimoğullarının mevlâsı olup Sâre adında şarkıcı kâfir bir kadındı. Mekke’den Medine’ye gelmişti.
4443] 60/Mümtehine, 1-2
4444] 60/Mümtehine, 1
4445] Buhârî, Megâzî 9, Tefsîr Sûre 60; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 161; Ebû Dâvud, Cihad 98; Tirmizî, Tefsir 60; Dârimî, Rikak 48; Ahmed bin Hanbel, 1/80
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1049 -
Peygamberimiz, ona müslüman olup hicret mi ettiğini, yoksa başka bir amaçla mı geldiğini sormuş, kadın: “Bedir günü efendilerimiz ölüp gittiler, çok ihtiyaç içine düştüm, onun için geldim” demişti. Peygamber’in teşvikiyle Muttaliboğulları ona yiyecek, içecek ve giyecek verdiler. Hâtıb da kadına on dinar ve bir hırka vererek mektubu götürmesini söylemiş, kadın da mektubu alıp yola çıkmış, fakat Allah, Rasûlü’nü durumdan haberdar etmiş ve Allah Elçisi, Hz. Ali’yi ve arkadaşlarını gönderip kadını yakalatmıştır. Son derece güç duruma düşen Hâtıb: “Benim Mekke’de âilem ve malım var. Böylece Mekkelilere yakın görünüp âilemi ve malımı korumak istedim. Biliyordum ki Allah, nasıl olsa gadabını/hışmını onlara indirecektir” demiş ve Allah’ın Elçisi, Hâtıb’ı affetmiştir. Âyetlerin nüzûl sebebi bu olmakla birlikte, tüm Kur’an âyetleri gibi, konu bütün müslümanlara uyarı arz etmektedir. Zaten âyetteki ifade, çoğul sîgası ile hitap etmekte, tek kişi değil; çokluk muhâtap alınmaktadır. Dolayısıyla Hâtıb’ın şahsında bütün müslümanlar, düşmanlarına karşı uyarılmış, onları dost kabul etmemeleri, onlara sırlarını vermemeleri emredilmiştir.
“İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir...”4446; “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler için af dilemek, ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.).” 4447 Bu âyetlerde Allah, müslümanlara, Allah uğrunda kâfir kavim ve kabilesinden ayrılan ve onlara karşı yüreklerinde sevgi beslemeyen Hz. İbrâhim ile beraberindekileri örnek almalarını tavsiye etmektedir.
Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren4448 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır,4449 zâlimlerden olmaktır 4450 ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.4451 Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.” 4452 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut
4446] 60/Mümtehine, 4
4447] 9/Tevbe, 113
4448] 3/Âl-i İmrân, 28
4449] 60/Mümtehine, 1
4450] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
4451] 5/Mâide, 51
4452] 2/Bakara, 256
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 4453
Sonra, örnek gösterilen İbrâhim’i (a.s.) rehber edinip onun mirasına sarılacaktır. “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler.” 4454 Ve, müşriklerle muvahhidler arasındaki kesin ayrılık, uzaklaşma ve safları belirleyen yol işaretleri: “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam, sizin tapmakta olduklarınıza... Sizin dininiz size, benim dinim bana!”4455; “Onlar seni yalanlarlarsa de ki: ‘Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yaptığınızdan uzağım!” 4456
Ve birkaç hadis-i şerif: “Kim müşriklerle bir arada toplanır ve onlarla beraber oturursa, o da onun gibidir.” 4457; “Müşriklerle birlikte yaşamayın ve onlarla birlikte bir arada bulunmayın. Kim onlarla birlikte yaşar veya bir arada bulunursa o durumda o Bizden değildir.” 4458; “Ben, müşriklerin arasında ikamet eden her müslümandan uzağım!” “Ey Allah’ın rasûlü! Neden?” diye sordular. O da şöyle buyurdu: “Çünkü ateşleri (müslümanla müşriklerin ateşleri) birbirinden ayırt edilmez.” 4459
Zaten bu uzaklaşma, ayrılık ve safları belirleme olmasa, kâfirlere karşı nasıl cihad edilecektir? “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” 4460 Zihninde ve davranışlarında onlardan ayrılamamış, ilişkilerini ve bağlarını koparamamış bir kimse, eliyle onların zulümlerini nasıl engelleyecek, onların fitnelerini durdurmak için onlarla nasıl savaşacaktır? “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” 4461
İslâm’da, düşmanlarımız olan her çeşit kâfirle cihadın amacı, yeryüzünde bir tek Allah’a ibâdeti ve O’nun hâkimiyetini sağlamaktır. Şeriatını üstün kılmak, kulları kullara kulluktan kurtarıp Allah’a kul olma hürriyetine ve mutluluğuna
4453] 53/Necm, 29
4454] 43/Zuhruf, 26-28
4455] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
4456] 10/Yûnus, 41
4457] Tirmizî, Siyer 40
4458] Hâkim, Müstedrek 2/141
4459] Ebû Dâvud, Cihad 95; Nesâî, Kasâme 27; Tirmizî, Siyer hds no: 1654
4460] 9/Tevbe, 73
4461] 8/Enfâl, 39
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1051 -
kavuşturmaktır. Beşerin sahte ilâhlığından ve zulümlerinden kurtarıp bir tek olan Allah’ın ulûhiyetine eriştirmek, O’nun hâkimiyeti altına sokmaktır. Cihadın bir başka hedefi de, yeryüzündeki müstaz’afları, ezilen ve sömürülenleri kurtarmaktır. “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna, böyle bir dâvete uymayıp savaşmamaya hakkınız yok!)” 4462
Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 4463
İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 4464
Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur.4465 Mü’min, zelîl olduğuna inandığı kâfirleri, onlara karşı davranışlarıyla bilfiil aşağılarda tutmağa çalışacaktır. Bu sebeple onların ticarî kurumlarını boykot edecek, siyasî kadrolarını onaylamayacak, onları yönetici olarak kabul etmeyecek, onların câhilî kültür veren kurumlarına karşı çıkacaktır. Mü’minin düşmanlığını isbat edebilmesi için, onlardan korkmaması gerekir. “...Eğer iman ediyorsanız onlardan korkmayın; Benden korkun.”4466Onlardan korkuldukça onları fiilen zelîl/aşağılık görmek mümkün değildir. Mü’min bilir ki, Allah istemedikçe bütün kâfirler bir araya gelse kendisine en küçük bir zarar veremezler. O yüzden korkulmaya lâyık zat, tüm güç ve kuvveti elinde bulunduran Yüce Allah’tır. Düşman olmak, zarûretin dışındaki beraberliğe engeldir. Bir mü’min, onların emrine girip onların hizmetinde çalışmayı çok çirkin görüp
4462] 4/Nisâ, 75
4463] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
4464] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
4465] Tirmizî, hadis no: 2696
4466] 3/Âl-i İmrân, 175
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
reddedeceği gibi; kendi kurumlarında da onları çalıştırmayacaktır. Diğer kuruluşlarda görev alarak yüceltilmelerine kalben rızâ göstermeyecektir.
Hz. Ömer’in Hîre’li bir gencin iyi yazı bildiğini söyleyip onu kâtip olarak istihdam etmesini tavsiye edenlere: “Müslümanlardan başkasını kendime dost mu edineyim?” dediği ve bunu şiddetle reddettiği rivâyet edilir. 4467
Bir hıristiyanı memur kadrosuna alan vâlilik görevinde bulunan sahâbi Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye halife Hz. Ömer çok sert bir şekilde: “Canı çıkasıca adam! Yanında çalıştıracak bir mü’min bulamadın mı?” diye azarlamıştır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî: “Yâ Ömer! Onun dini kendisine, işbirliği bizedir. Bundan ne çıkar?” deyince, Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Hayır, yanılıyorsun! Allah’ın küçülttüklerini biz yüceltemeyiz. (Sen de yapma!)” 4468
Aynı şekilde, Hz. Ömer (r.a.), vâli Ebû Hüreyre’ye (r.a.) de bir mektup yazıyor ve diyor ki: “...Müslümanların işleriyle ilgili bir işte sakın müşrik ve putperest kimselerden yararlanma. Müslümanlara ait işlerle bizzat kendin ilgilen. Çünkü sen onlardan birisin. Diğer taraftan Allah seni onların yüklerini sırtlamanla görevli kılmıştır.”4469; “...Allah kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ı sözü ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” 4470; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...” 4471; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 4472
Düşmanlara en azından buğz etmek imanın gereğidir. “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle (onun kötü olduğunu söyleyip kötülüğü yasaklayarak) onu değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin (o işten nefret ederek, kötü görsün). Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” 4473Hadisin başka bir rivâyetinde, kalbiyle buğzetmeyen için “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman yoktur” denilir. Düşmana şirin gözükmeye çalışmak, bizden hoşnutluğunu önemsemek, onlara dost gibi davranmak, onları taklit etmek, hele destek olmak, onların yıkılası sömürü düzenlerinin çarklarını döndürmek gibi ilişkilerin iman ve küfürle irtibatı değerlendirilmelidir. Kâfirlere niye selâm verilmez? Çünkü selâm, hayır duâdır, barış demektir, iyi ilişkiler içinde olmanın simgesidir, yani dostluk alâmetidir. Düşmana dostluk göstermek câiz olmadığından her çeşit kâfire (zarûri durumların dışında) Allah’ın selâmı olan “es-selâmü aleyküm” denilmez. İslâm’ı birinci tehlike ilân edenlere, Allah’ın hükmüne ve dinine savaş açanlara nasıl davranılması gerektiği, bir din seçme kadar önemlidir.
Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle
4467] İbn Kesir, Tefsir, 1/398
4468] Beyhakî, es-Süneu’l-Kübrâ, Kitâbu Âdâbi’l-Kadı, 10/127; İbn Teymiyye, Sırât-ı Müstakîm, s. 50; Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, 3/611
4469] İbn Kayyım, Ahkâmu Ehli’z-Zimme 1/212
4470] 9/Tevbe, 40
4471] 35/Fâtır, 10
4472] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 4/Nisâ, 138-139; 10/Yûnus, 65.
4473] Müslim, İman 20
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1053 -
“Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.”4474 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zigzaglar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını, O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”4475; “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 4476
Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.”4477 Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değil; ispat edilmesi gereken bir iddiadır.
Allah’a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
4474] 2/Bakara, 120
4475] 5/Mâide, 54
4476] 48/Fetih, 29
4477] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağışlasın.”4478 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 4479; “Hep birlikte Allah)’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 4480
Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
Allah için düşmanlığın da gerekleri vardır: Kalben buğz edip Allah için tavır alarak düşmanlığı açık ve net bir şekilde ortaya koymak; meselâ Allah düşmanlarına karşı cephe almak, onlarla cihad etmek, onlarla (hayatî ve zarûri olan durumların dışında) tüm ilişkilerini kesip uzak durmak, kalben muhabbet göstermediğini davranışlarına yansıtmak. Onları emîn/güvenilir görmemek,4481 onlara benzememek, onlara güler yüz göstermemek, samimiyet kurmamak, onlara ikramda bulunmamak, onların zulümlerine destekçi olmamak, onlara saygı göstermemek, onları güzel sıfat ve lâkaplarla isimlendirmemek, onlarla birlikte oturmamak. Kâfirlere şirin gözükmek için onlara müdâhane/yağcılık yapmamak, kendisine gerici gibi yaftalar vurmasınlar diye onlara şirin gözükmeye çalışmamak, onları sırdaş edinmemek şarttır. Aksine davranışlar, insanı tevhidden uzaklaştırır.
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdaki sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” 4482 Ve iki hadis-i şerif: “Siz mutlaka sizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Öyle ki onlar bir kelerin deliğine girseler, siz de onlara uyacaksınız.” Ashâb dedi ki: “Ey Allah’ın rasûlü! Bu (izleyeceklerimiz yahûdi ve hıristiyanlar mı?” Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Ya kimler olacak?” 4483; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 4484
“Ben kalben buğzediyorum” diye bunu sadece kalple yaptığını söylemek, isbata muhtaç kuru bir iddiadan ibarettir. Buğzun ve düşmanlığın gerekleri ne ise, bir mü’minin onları da yerine getirmesi gerekmektedir. “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda (o mü’minlerin söz ve davranışlarında) sizin için gerçekten güzel bir
4478] 3/Âl-i İmrân, 31
4479] 49/Hucurât, 7
4480] 3/Âli- İmrân, 103
4481] 3/Âl-i İmrân, 75
4482] 3/Âl-i İmrân, 118
4483] Buhârî, İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Müslim, ilm 6; İbn Mâce, Fiten 17
4484] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1055 -
örnek vardır. Hani onlar kavimlerinden kâfir olanlara: ‘Muhakkak biz sizden ve Allah’tan başka ibâdet ettiğiniz şeylerden (putlardan) uzağız. Sizi inkâr ettik. Yalnızca Allah’a iman (edip şirki terk) edinceye kadar, bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin sürekli baş göstermiştir’ demişlerdi.” 4485
Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 4486; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 4487
Ashâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdullah Peygamberimiz’e bey’at ederken, kendisinden şu şartla bey’at yapması istenmiştir: “Her bir müslümana öğütte bulunmak ve her bir kâfirden uzak durmak.” 4488
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” 4489; “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”4490 Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz 4491 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
Ve her halleriyle kâfirlere benzeyip onların yanında yer almalarına rağmen; hâlâ kendilerini müslüman saymaları düşündürücüdür. Bırakın, kâfir olanlara tavır alıp “ey kâfir!” demeyi ve Kur’an’ın emrine uyup “De ki: ‘Ey kâfirler! İbâdet edip tapmam sizin taptıklarınıza.!”4492 diye haykırmayı, Allah’ın düşmanlarından korkmak, onlara sevgi ve saygı duymak, onları ve makamlarını büyük görmek
4485] 60/Mümtehine, 4
4486] 2/Bakara, 257
4487] 4/Nisâ, 76
4488] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/357-358
4489] 5/Mâide, 81
4490] 5/Mâide, 51
4491] 2/Bakara, 279
4492] 109/Kâfirûn, 1-2
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi imanını mahveden “şirk” adlı hastalık alabildiğince yaygınlaşmaktadır. Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
“(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.” 4493 diyen Rasûlün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla Rasûlün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız. Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.”4494 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da sapıktırlar.”4495; “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 4496
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”4497 Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.
Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara
4493] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
4494] 63/Münâfıkûn, 8
4495] 25/Furkan, 44
4496] 9/Tevbe, 28
4497] 58/Mücâdele, 22
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1057 -
iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.
İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 4498 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
Düşmanları teke indirmek, önemli bir metoddur. Rasûlullah’ın sünnetidir. Medine’ye hicretinden sonra müslüman olmayan tüm insanlarla düşmanca münâsebetlere girmeyip, yahûdilerle antlaşma yapması, onları dost yapmaya gayret etmesi ve Mekke’li müşrik düşmanlarla mücâdelesi, belirli bir aşamaya geldikten sonra, yine tek düşman olarak yahûdilerle hesaplaşması bunun tipik örneğidir. Yirminci asırda, yerli ve yabancı düşmanlarına karşı büyük zafer kazanmış bir devrim hareketinde de bu tavrı görüyoruz. Biz de değişik birçok cephede savaşmaktansa, bataklığın kaynağı durumundaki zâlim tâğutlara tavır almalı, gücümüzü gerçek ve öncelikli düşmana karşı birleştirmeliyiz. Düşmanları gereksiz yere çoğaltmak, onların hıncını artıracak sövme, zulüm, işkence, haddi aşma gibi müslümana yakışmayan tavırlar içinde bulunmak, büyük yanlışlardandır. Düşmana karşı da olsa bu hak ihlâlleri, düşmanlığı Allah için olmaktan çıkarır; nefis için düşmanlığa dönüştürür. Hz. Ali’nin öldürmek üzere olduğu bir kâfir, yüzüne tükürdüğünde, hiddetlenip öldürmekten vazgeçtiği, ancak hiddeti geçtikten sonra öldürmek istediğine dair rivâyet, güzel bir numûnedir.
Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.
“Düşmanınızın silâhıyla silâhlanın” sözü, bazılarınca hadis olarak ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin delili olarak sunulmaktadır. Bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir; Kur’an’a da selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir tavsiye ve yönlendirmedir. Düşmanlar, İslâm’ın cevaz vermediği araçları silâh olarak kullanırsa müslüman ne yapacaktır? Sözgelimi, bazı düşmanlar, dâvâları için kendi karılarını ve kızlarını bile fesat ögesi şeklinde silâh olarak kullanabilmektedir. Ayrıca Kur’an, düşmanları korkutacak silâhlar hazırlamayı emrediyor. “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve
4498] 20/Tâhâ, 117-119
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’’n bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcasanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”4499 Düşmanının silâhıyla silâhlanan bir mü’minden, kendisinde de aynı ve belki daha gelişmişi olan düşman nasıl korksun? İsrâil, kendisinin sahip olduğu cinsten benzer silâhlara sahip olduğu halde yönetimi yahûdiyle dost olan ülkelerdeki müslüman askerlerden mi, yoksa ölümden korkmayan, iman eri ve şehâdet adayı olan taştan başka silâhı olmayan çocuk yaşlardaki fedâilerden mi korkmaktadır?
Hiç düşmanı olmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olanın, sosyal faâliyetlerde bulunan, kişiliği olan ve izzet sahibi kişilerin mutlaka düşmanları da vardır. Düşmanı bulunmayan kimse, ot gibi yaşayan kimsedir. Düşmanı olmamak fazilet olsaydı, peygamberlerin düşmanı olmazdı. Halbuki onların, diğer insanlardan daha azılı ve daha çok düşmanı vardı. “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”4500; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız.”4501 İyilik ve erdem, düşmanı olmamak değil; düşmanlarına haksızlık etmemek, haddi aşmamaktır. Onlara sövme ve çirkin hakaret düşmana bile yapmamak, bu kötü tavırları silâh olarak kullanmamaktır.
Düşmanların bazı faydaları da vardır. Mikropların alyuvarların savaşçılığını, canlılığını arttırdığı gibi. Düşmanlar, kişilere görevlerini hatırlatır, hızlarını ve derecelerini arttırır. Düşman, kişiye boyunun ölçüsünün ne kadar olduğunu gösteren iyi bir ölçüttür. Düşmanı, insanın kendi hatalarını görmesini sağlar. Cihad gibi, gazilik ve şehitlik gibi, yiğitlik ve kahramanlık gibi faziletler, düşman sâyesinde elde edilir.
Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
Hepimizin bildiği gibi, düşmanlığın karşıtı, “dostluk”tur. Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.4502 Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.” 4503 Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 4504
Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd” , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere yer verilerek dostun sevdiği için bir
4499] 8/Enfâl, 60
4500] 6/En’âm, 112
4501] 25/Furkan, 31
4502] 9/Tevbe, 71
4503] 5/Mâide, 55
4504] 9/Tevbe, 23
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1059 -
yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,4505 vaktiyle onlar birbirine düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını 4506 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle” kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,4507 âhirette zâlimlerin “keşke falanı dost edinmeseydim!”4508 şeklindeki pişmanlığını anlatan âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı, fakat daha içten ve güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.” 4509 ifadesi, dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir. İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”4510 meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 4511
Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.” 4512 Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.
Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” 4513; “Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar.”4514 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: “Ey iman
4505] 49/Hucurât, 10
4506] 3/Âl-i İmrân, 103
4507] 4/Nisâ, 125
4508] 25/Furkan, 28
4509] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
4510] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
4511] M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 511-512
4512] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4513] 3/Âl-i İmrân, 118
4514] 8/Enfâl, 73
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.”4515 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.” 4516“İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 4517 Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur?: “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” 4518
Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
Dostluğun ikikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak, müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”4519 Müslümanın sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.
Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde
4515] 4/Nisâ, 144
4516] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
4517] Müslim, Birr 161
4518] 8/Enfâl, 73
4519] bn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1061 -
kurtarmak mümkün olmaz.” 4520 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar. “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.” 4521 Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.” 4522
Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur. Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 4523
Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır. Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir? “Dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 4524
Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
“Takıyye” canını, malını, ırzını düşmanın zararından korunmak için ondan sakınmak demektir. Takıyye, güçlü olan bir düşmandan; din, mal, can, ırz ve nâmus gibi üstün değerleri tehlikeli bir durum karşısında korumak için başvurulan bir tedbirdir. Bu gibi değerleri tehdit altında olan bir müslüman, bu tür risklerden kurtulmak, zarara uğramamak için imanını, kimliğini ve durumunu gizleyebilir. Kur’an buna izin vermektedir: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız (takıyye yapmanız) başkadır. Allah, kendisine karşı
4520] Tirmizî, Zühd 64
4521] 3/Âl-i İmrân, 175
4522] 3/Âl-i İmrân, 146
4523] 17/İsrâ, 73-74
4524] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.” 4525
İslâm, bütün hayatı kuşatan bir dindir. O yalnızca kalplerdeki bir iman, bir ahlâk ya da bir kültür değildir. O hayatı bütün yönleriyle düzenlemek, ilâhî bir nizam meydana getirmek, Yüce Allah’a teslim olmuş bir toplum oluşturmak istemektedir. İslâm’a teslim olmuş müslümanlar, bir bina gibi birbirine kenetlenerek Tevhid Kelimesinin gereğini toplu olarak yerine getirmek zorundadırlar. Bunun sağlanılabilmesi için müslümanların sürekli çaba göstermeleri gerekir. Ancak, İslâm’ın hâkimiyetini istemeyen müşrikler ve tâğutlar, müslümanlarla mücâdele edeceklerdir. Müslümanlardan bazıları bu mücâdelede düşmanın eline esir düşebilir, eziyet görebilir, işkenceye uğrayabilir, bazı hakları tehdit altına girebilir. Bu gibi durumlarda o mü’min, kendinin ve bağlı olduğu müslüman toplumun aleyhine olabilecek şeyleri söylememeli, sır vermemelidir. Böyle bir durumda kendini gizlemenin, hatta imanı açığa vurmamanın adı “takıyye”dir.
Böyle bir takıyye, takvânın gereklerindendir. Takıyye de, takvâ gibi kişinin kendini ve bağlı olduğu müslüman toplumu elem ve zarar verecek şeylerden koruyup sakınması demektir. İslâm’ın Mekke döneminde, müşriklerin işkencelerine uğrayan bazı sahâbelere takıyye izni verildiğini biliyoruz. Bunun en canlı örneği, müşrikler tarafından gözünün önünde babası ve annesi fecî şekilde öldürülen Ammar bin Yâsir’dir. Yapılan işkencelere dayanamayan Ammar (r.a.), müşriklerin istediği sözleri söyler ve ölümden kurtulur. Sonra ağlayarak Peygamberimize gelir, Peygamber hakkında kötü konuştuğunu ve müşriklerin ilâhlarını övdüğünü söyler. Peygamberimiz ona sorar: “Peki o anda kalbinde ne hissettin?” O da “kalbinin imanla dopdolu olduğunu” söyleyince, Peygamberimiz, aynı durumla karşılaştığı zaman yine öyle yapmasını tavsiye etmiştir. 4526
Şu âyet bu durumu desteklemektedir: “Kim imanından sonra Allah’a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin olduğu halde, baskı altında zorlanan hariç- küfre göğsünü açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” 4527
Bu konuda şu örnek de dikkat çekicidir: Yalancı peygamber Müseylime sahâbelerden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik eder misin?” diye sordu. O da “evet” dedi. Sonra kendisinin peygamberliğine şâhitlik edip etmediğini sordu. O yine “evet” deyince onu serbest bıraktı. Aynı soruyu ikinci sahâbeye de sordu. Ancak o, soruya cevap olarak “ben dilsizim!” deyince onu öldürttü. Olayı duyan Peygamberimiz, şehid olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü (azîmeti tercih ettiğini) ve mübârek olduğunu; diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını ve hata etmediğini söyledi. 4528
Takıyye’ye Âl-i İmrân, 28. âyetiyle de izin verilmektedir. Dikkat edilirse görülecektir ki takıyye, bir ruhsattır. Dileyen önemli bir tehlike karşısında takıyyeye başvurabilir. Ancak Kur’an’ın diğer âyetlerine baktığımız zaman kuvvetli olmayı, düşmanlara karşı hazırlıklı olmayı, cihad etmeyi, Allah yolunda canı ve malı harcamayı teşvik ettiğini, mü’minlerin önceki müslümanlar gibi deneneceklerini
4525] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4526] Hayâtü’s-Sahâbe, 1/245; Elmalılı, 5/263
4527] 16/Nahl, 106
4528] nak. Elmalılı, 2/340
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1063 -
söylediğini görmekteyiz. Çeşitli âyetlerde kâfirlerden korkarak onlara dost olma yasaklanıyor. Asıl korkulması gereken insanlar değil; Allah’tır. Bütün bunlara rağmen zayıf kalan, işkenceye uğrayan veya müslümanlar aleyhine bir şey söylemesi istenen mü’minler bu ruhsata başvurabilirler.
Şüphesiz ki Allah uğruna katlanılan her şey, harcanan her türlü zaman ve mal, kat kat kaşılık görecektir. Allah (c.c.) kendi yolunda, kendi dini için mücâdele edenlere hem destek olacaktır, hem de onlara hesapsız ecir verip makamlarını yüceltecektir. Ancak hatırlatmak gerekir ki, takıyye ruhsatı hiç bir zaman dünyalık bir çıkar veya makam için, ikiyüzlü davranmak, kıvırmak, ciddiyetsiz ve ilkesiz olmak demek değildir. Takiyye, müslümanlara karşı kullanılan bir aldatma silâhı değil; hasımlardan gelebilecek bir tehlikeye karşı sakınma ruhsatıdır. 4529
İbn Abbas (r.a.) der ki: “Takıyye, kişinin kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, sadece diliyle söz söylemesidir.” Takıyye yapmak yoluna, ancak öldürülmek, bir organının kesilmesi ya da ileri derecede eziyet ve işkence tehlikeleri halinde başvurulur. Mâhiyeti ise, kâfirler arasında yaşamak durumunda olan müslümanın onlarla “idâre-i kelâm” etmesidir. Aslolan, kâfirlere karşı uzlaşmaz tavrın -kalben dahi olsa- korunmasıdır, bu tavrın sürekliliğidir. Allah’a ve peygamberine iman, onlara sevgi beslemek; kâfirleri velî/dost edinmemeyi gerektirmektedir. Yine, takıyye sadece kâfirlere ve zâlimlere karşı kullanılabilir. Kişinin kendi çıkarından çok; ümmetin çıkarı dikkate alınarak uygulanması gerekir. Tehlikeli bir durum ortaya çıktığı zaman takıyye yapılıp yapılmayacağı, bu durumla karşı karşıya kalan müslümanın imanı çerçevesinde vereceği karara bağlıdır. Takıyye, ancak ölüm korkusu gibi kesin ve büyük ikrah olması ve niyetinin sağlam olması halinde câiz olur. Ancak belirli durumlarda, zarûret hallerinde uygulanabilir.
Takıyye, düşman olunması gerekenlere dostluk göstermek değildir. Düşmanın şerrinden korunmak için fiilî bir dostluğa cevaz yoktur. Onların emirlerine uyup peşlerinden gitmek değildir takıyye. Ancak mecbur kalındığı zaman sadece dille, sathî, şeklî, yapay ve sanal olarak düşmanlığın olmadığı görüntüsü vermektir. Seyyid Kutub, takıyye konusunda şunları söyler: Takıyye, sadece dilde olur; takıyye, öylesine görünmedir. Yoksa içten ve kalpten, istenilen şeye bağlılık ve dostluk gösterisi demek değildir. Takıyye, amel ve eylem bakımından da onlara dostluk beslemek ve yetki verme demek değildir. Kaldı ki, ruhsat veya izin verilen takıyye, mü’min ile kâfir arasında bir sevgi ve meveddetin doğması değildir. Herhangi bir şekilde çalışarak veya hizmet vererek mü’minin kâfire yardımcı olması da değildir. Bunların hiçbirisinin takıyye ile ilgisi yoktur. Böyle bir aldatma ile hâşâ Allah’ı kandırmaya kalkmak câiz değildir. 4530
İbn Kayyım da diyor ki: “Takıyye, kâfirleri sırdaş ve dost edinme demek değildir. Ancak Allah müslümanların kâfirleri dost ve sırdaş edinmekten uzak kalmalarını isteyince, aynı zamanda bu, onlara düşmanlığı ve onlarla ilişkiyi kesmeyi ve onlardan uzaklaşmayı gerektirir. Normal şartlarda bu kimselere düşmanlığı da açıkça gösterip ilân etmesi icap eder. Ancak bunların şerrinden korkulması halinde, takıyye yapmaları kendileri için mubah kılınmıştır.”
Takıyye öyle bir kapıdır ki, bu kapıdan şeytan gayet kolay içeri sızabilir. Hasta
4529] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 661-663
4530] Fî Zılâl, Âl-i İmrân, 28. âyetinin tefsiri
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalplilere ve düşük karakterlilere bu işi süslü gösterir. Böylece onların Allah’ın düşmanlarına yumuşaklık gösterip meyletmelerini sağlar. Bunun içindir ki, Rabbimiz takıyye ifadesinden hemen sonra şöyle buyurmaktadır: Âllah, kendisine karşı gelmekten sizi uyarıp sakındırıyor. Dönüş yalnızca Allah’adır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah herşeye kadirdir.”4531 Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da Allah bilir.
Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin. Kur’an, dünyada mü’minleri bu konuda uyarıyor ki, bu kapıyı kendileri için bir dayanak ve destek yapmasınlar. Olur ki, bu çok büyük ve önemli olan hususu küçük ve kolay görürler. İşte böyle yapılmaması için uyarıyor. Zira bu olay, Allah’ın düşmanlarının dost edinilmesini, takıyye adıyla böyle bir işe girilmesini, şeytan hoş ve kolay gösterebilir. Kur’an; “dönüşünüz yalnızca Allah’adır.” diyerek, gâfil olunmamasını istiyor. Dönüş Allah’a olunca, düşmanlara karşı gösterilen dostluk yüzünden Allah cezalandırır.
Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar, bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.4532 İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır. İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.4533 Allah’ın bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın fıtratına uymamaktadır.
Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.” 4534 Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği, şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler! Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.” 4535 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
4531] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4532] 49/Hucurât, 13
4533] 4/Nisâ, 1
4534] 4/Nisâ, 128
4535] 2/Bakara, 208
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1065 -
taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır. Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler şunlardır:
a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.”4536 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir. Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı), can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması, nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir. Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir. Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa, başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını İslâm doğru görmez.
b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak: “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”4537 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir. İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk, fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” 4538
Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir?
Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha
4536] 22/Hacc, 39
4537] 2/Bakara, 193
4538] 8/Enfâl, 25
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu, Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.”4539 Kâfirlerle, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması yapmıştır. 4540
Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik; İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç, düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.” 4541
Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez. Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”4542 Peygamberimiz (s.a.s.) de zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.4543 Ancak, kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir. Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar, sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı, toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
4539] 10/Yûnus, 99-100
4540] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
4541] 60/Mümtehine, 8-9
4542] 5/Mâide, 2
4543] Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1067 -
savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”4544 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir. Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu, tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz. İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır. “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.” 4545 İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
4544] 4/Nisâ, 76
4545] Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis no: 4780
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidi,4546velîsidir.4547Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 4548; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 4549; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 4550
Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 4551
Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah
4546] 49/Hucurâct, 10
4547] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
4548] 9/Tevbe, 23
4549] 9/Tevbe, 24
4550] 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
4551] 11/Hûd, 45-46
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1069 -
kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” 4552 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 4553
Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 4554
Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.4555 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,4556 akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.” 4557 Demek ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
“Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının onlardan!” 4558
“Sevdiğini ölçülü sev, bakarsın bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına ölçülü buğzet, bakarsın bir gün dostun olabilir.” 4559
“Düşmanlarınızın en güçlüsü içinizdedir, içinizdeki nefsinizdir.” 4560
“İnsanın en büyük düşmanı, doğrudan doğruya kendisidir.”
“Düşmanların en büyüğü, düşmanlığını gizleyendir.”
“Düşmanlarımla ben baş ederim; Allah’ım sen beni dost bildiklerimin şerlerinden koru!”
“Yenilmesi gereken ilk düşmanlar, öfke ile umutsuzluktur.”
“Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine kâfi sebep değildir.”
“Daima kendi yararını göz önünde tutmaya çalışan kimse, pek çabuk düşman kazanır.”
4552] 4/Nisâ, 36
4553] 31/Lokman, 14-15
4554] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
4555] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
4556] 4/Nisâ, 1
4557] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
4558] 64/Teğâbün, 14
4559] Hadis-i Şerif
4560] Hadis-i Şerif
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Su uyur, düşman uyumaz.”
“Düşmanına acıyan, çoğu defa, kendine acımamış olur.”
“Düşmanlarımızı bağışlasak bile, onlara güvenmek, inanmak zorunda değiliz.”
“Sadece yaşamak, insanca - müslümanca yaşamak, düşman kazanmak için yeter.”
“Düşmanı olmayanın dostu da yoktur.”
“Dostu severim ama, düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir, düşman da ödevimi.”
“İyiler asla düşmansız olamazlar.”
“İki düşman arasında öyle konuş ki, barıştıkları zaman utanmayasın.”
“Akıllı düşman, akılsız dosttan hayırlıdır.”
“Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
“Dost olan ‘vah!’ der, düşman olan ‘oh!’ der.”
“Düşman düşmana rahmet okumaz.”
“Düşmana sahip çıkan düşman sayılır.”
“Düşmanın eline kılıç verilmez.”
“Bir düşman çoktur; fakat bin dost az.”
“Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
“Düşmanınızın en büyük başarısı, sizi, hakkınızda söylediklerine inandırmasıdır.”
“Açık kalp ile konuşan düşman, içinden pazarlıklı dosttan çok iyidir.”
“Birini denediysen, bir defa denemek yeter. Düşmanlık gördüğün dostu yeniden sınama.”
“Kişinin yakını düşman olunca uzak sayılır; yabancı da dost olunca onun yakını olur.”
“Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran kimsedir.”
“Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
“Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
“Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
“Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
“Dostuna borçlu olma!”
“Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
“Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1071 -
“Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
“Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden daha çok ara.”
“Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”
“Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
“Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”
“Düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın.
Gündüz geceye muhtaç, sen de bana lâzımsın.”
“Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen ben;
Bize bu hal ile bizden büyük olmaz düşmen.”
“Aç canavara karşı sevgi, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”
“Küçük düşman yoktur, büyümüş de büyük olduğunu gizlemeye çalışan, kurnaz düşman vardır.”
“Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk tanıştığınla, hemen dost olma.”
“Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile kazanamazdık.”
“Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih bir dost nasib eder.” 4561
“Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren insanlarla dostluk kurmalıyız.” 4562
“Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir. Cehennem ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”4563 diyeceklerini duymadınız mı?” 4564
“Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
“İnsanın, düşmanlarını sevindirecek şekilde yaşamasındansa, şerefiyle ölmesi daha hayırlıdır.”
“İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
“Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da sana yükleyebilir.”
“Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna
4561] Hadis-i Şerif
4562] Hz. Ali r.a.
4563] 26/Şûrâ 101
4564] Hz. Ali r.a.
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kucaklayabilecek kadar uzundur.”
“Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
“Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
“Arz eyle bu pendi kendi özüne;
Dost addetme her güleni yüzüne.”
“Hoş gününde her kişi yârân bula;
Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
“Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
“İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
“Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya mal olsa, gene de ucuzdur.”
“Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman, dostluk dostluk olamaz.”
“Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”
“Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak güç olurdu.”
“Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu düşmanla birlikte görmekten daha hafiftir.”
“Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir adamdan daha rahat uyur.”
“Dosttan bol şey de yok dünyada
Dosttan bulunmaz şey de.”
“Lokman hekim sarabilmez yaramı
Dost eli değmezse çare mi olur?”
“Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
“Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
“Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
“Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler; kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1073 -
“Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına koşmak daha iyidir.”
“Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
“Dostun kusuruna bakılmaz.”
“Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan daha ayıptır.”
“Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenini fertlerini yalnız kendi seçer.”
“Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
“Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
“Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ elin durumu gibidir.”
“Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
“Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
“Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
“Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
“Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
“Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
“Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
“Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
“Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de sana pek bir zarar gelmez.”
“Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
“Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
“Dostluk, kanatsız sevgidir.”
“Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
“Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir.”
“Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren yamyamlardır.”
“Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle düşünebildiğim kişidir.”
“Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
“Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
“İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
“Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra da iki kişi değiliz.”
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların olmaz.”
“Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
“Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
“Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur.”
“Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.
“Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
“Eğer hiç dostun yoksa, sen bir dost ol!”
“Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
“Dostun dostu dosttur; ölümsüz dost’un dostu ise en yakın dosttur.”
“O dostu bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O dost’u kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını kaybedenlere!
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1075 -
Dostluk – Düşmanlıkla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Dost ve Dostluk
Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed, 7.
Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16.
Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
B- Arkadaş ve Arkadaşlık
Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
Kardeşlik ve Barış
a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
g-Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Düşman ve Düşmanlık
Bütün Peygamberlerin Düşmanları Olmuştur: 25/Furkan, 30-31.
Düşmana Karşı Kuvvet Hazırlamak: 4/Nisâ, 71; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 46; 21/Enbiyâ, 80.
Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
Kâfirlere Yardımcı Olmaktan Sakınmak: 28/Kasas, 86; 60/Mümtehine, 9,
Kâfirler Birbirinin Yardımcılarıdır: 8/Enfâl, 73; 33/Ahzâb, 26; 45/Câsiye, 19.
Düşmanlık, En Yakın Akraba Arasında da Geçerlidir: 22/Hacc, 19; 37/Saffat, 113; 58/Mücadele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
Nuh (a.s)’ın Çocukları: 11/Hûd, 40, 42-47.
İbrahim (a.s)’in Babası: 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Saffat, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4.
Nuh (a.s)’un Karısı: 66/Tahrim, 10.
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lût (a.s.)’un Karısı: 7/A’râf, 83; 66/Tahrim, 10.
Firavun’un Karısının Teslimiyeti: 66/Tahrim, 11.
Dostluk-Düşmanlık Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60; Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60: İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
Müslim, Birr 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95; 98
Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 3/225; 5/137; 6/357-358;16/178
Dârimî, Rikak 48; Diyât 2
Müstedrek 2/141
Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
(Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349, hadis no: 4780
Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr)
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s.511, c. 10, s. 52
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 175-211
15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
19. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
20. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan Y.
21. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
22. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
23. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/Sistem/Akış Y.
24. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
25. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
26. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
27. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
28. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
29. Düşman Acımaz, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
30. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
31. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1077 -
32. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
33. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
34. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
35. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/Birleşik Y.
36. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
37. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
38. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
39. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
40. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
41. Harp mi Sulh mü, Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
42. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y.
43. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
44. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
45. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
46. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
47. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
48. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
49. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
50. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
51. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
52. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
53. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
54. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
55. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y. 0
56. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
57. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
58. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
59. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
60. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
61. Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
62. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
63. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
64. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
65. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.

 
Cumartesi, 06 Şubat 2021 14:28

DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK


• Dünya; Anlam ve Mâhiyeti
• Dünya Hayatının Değeri
• Kur’ân-ı Kerim’de Dünya Hayatı
• Hadis-i Şeriflerde Dünya Hayatı
• Kaç Çeşit Dünya Vardır?
• Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk
• Dünyevîleşme
• Sonraki Hayat; Âhiret
• Dünya - Âhiret Dengesi
• Dünya Sizi Aldatmasın!
Dünya; Anlam ve Mâhiyeti
“Dünyâ” kelimesi, bizzat ve hükmen yaklaşmak, zaman ve yer açısından yakına gelmek, aşağı çekmek anlamına gelen ‘ednâ’ fiil kökünden türemiştir. Dünya sözcüğü, daha yakın, daha uygun manasındaki ‘ednâ’ kipinin dişil (müennes) şeklidir. Dünya kelimesinin “denâet” kökünden geldiğini söyleyenler de olmuştur. Buna göre dünya; basit, iğreti, âdi, alçak anlamlarına gelir.
Dünya Hayatı: “Dünya” kavramı, âhiret veya âhiret hayatı’nın karşılığı olarak, “hayâtü’d-dünyâ: Yakın hayat” anlamındadır. Bu kelime Kur’an’da çok sık ve âhiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir. Kur’an’ın yanlış anlaşılan kavramlarından bir tanesi de “dünya” kelimesidir. “Dünyâ” bir sıfat olmasına rağmen, üzerinde yaşadığımız yeryüzünün ismi olarak algılanmıştır. Bu yanlış adlandırma İslâm’ın dünya hayatına getirdiği tanım ve ölçünün yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Buradan hareketle, İslâm’ın üzerinde yaşadığımız dünyayı (yer küreyi) kötülediği sanılmış, bu dünyadan yüz çevirmenin fazilet ve yükselme sebebi olacağı iddia edilmiştir.
Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim, üzerinde yaşadığımız yer küresini, yani jeolojik anlamdaki dünyayı anlatmak üzere ‘arz/yer’ kelimesini kullanmıştır. ‘Dünya’ kelimesi ise, yeryüzünde yaşanan hayatın basitliğini, değersizliğini, geçiciliğini ifade eden dinî ve ahlâkî bir anlam kazanmıştır. ‘Dünya’ kelimesi ile, burada yaşanılan hayat anlayışı kötülenmiş, hafife alınmış, bununla da yer küresi değil; âhireti geri plana bıraktıran, âhireti hesaba katmayan yaşama zihniyeti tenkit edilmiştir.
Şüphesiz arz, yani yer küre ile onun üzerinde yaşanan hayat arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkiden dolayı ‘dünya’ kelimesi zaman içerisinde üzerinde yaşadığımız gezegenin adı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Kur’an, ‘dünya’ kelimesini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, âdi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla âhiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, âhiret hayatının
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır. Kur’an, âhireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülemez. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda duâ etmeleri gerektiğini öğütler. “Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4172; “Müjde, dünya hayatında da, âhiret hayatında da onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 4173
Allah, yeryüzündeki her şeyi insanlar için yaratmıştır.4174 Öyleyse onların bu maddî nimetlerden faydalanması, onlara sahip olmaya çalışması ve onlarla beraber dünyada bir mutluluk araması kötü ve haram değildir. Yani “dünya mutluluğu” âhiret mutluluğunun karşıtı olamaz. Bir başka deyişle, âhiretteki sonsuz saâdeti yakalamak için, insanın dünyadaki mutluluğu ve nimetleri terk etmesi gerekmez.
Dünya Hayatının Değeri
Dünyanın olumlu veya olumsuz olduğunu değerlendirmek için, “dünya” kavramından herkesin ne anladığına bakmak gerekir. İnsanlar onu, kendi meslek, arzu, istek, hedef ve gayelerine göre değerlendirirler. Herkesin kendine ait bir dünyası vardır. Dünya, bir çiftçiye göre ekip biçmek, bir ilim adamına göre ilim (bilgi) alanı, bir âbide (çok ibâdet edene) göre bir ibâdet yeri, bir sarhoşa göre içme sahası, nefsinin esiri olan bir kimseye göre de gönlünce eğlenme mekânıdır. Bazıları onu geçici bir zaman olarak görür ve ona göre değerlendirir. Kimileri de hiç ölmeyecekmiş gibi ona sarılır, ölüm ve ötesini hesaba katmaz.
Kur’an’ın birçok âyetinde ve nice hadiste dünya hayatı ve ona olan tutkunluk yerilmekte, bazen de dünya hayatı övülmektedir. Aslında bu iki yargı arasında bir çelişki yoktur. Her iki kaynak da dünyayı, insanların farklı yaklaşım ve algılamalarına göre değerlendirmektedir. Âhireti hesaba katıp güzel bir hayat yaşayanlar için dünya övülmüş; sefihçe ve âhireti hiç düşünmeden, nefsinin arzularına uyarak yaşayanlar, dünyayı Allah’a kulluk yapmaya tercih edenler için de yerilmiştir. 4175
Kur’ân-ı Kerim’de Dünya Hayatı
“Dünyâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer. Dünyâ kelimesinin kökü olan “ednâ ve türevleriyle birlikte bu sayı, 133’e yükselir. “Dünya hayatı” anlamındaki “hayâtü’d-dünyâ” terkibi ise, 67 âyette kullanılır. “Ednâ” kelimesi Kur’an’da küçük, az veya eksik,4176 daha uygun, daha münasip, daha yakın,4177 daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az,4178 yakın mekân, yer olarak daha yakın4179 gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
4172] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
4173] 10/Yûnus, 64
4174] 2/Bakara, 29
4175] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 156
4176] 58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20
4177] 2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51
4178] 2/Bakara, 61; 32/Secde, 21
4179] 30/Rûm, 3
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 991 -
Kur’an dünya ile âhiret arasında bir tercih olursa, elbette âhiretin tercih edilmesini emrediyor. Çünkü âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.4180 Dünya hayatını âhirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler.4181 Allah’ın hükümlerine kulak vermeyip âhireti unutanlar, dünyaya karşılık âhireti satanlardır. Böyle bir alış-veriş hiç de kârlı değildir.4182 Müslümanlardan bazıları da âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. 4183
Kur’ân-ı Kerim’e göre dünya hayatı, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir,4184 aldatıcı bir metâ (fayda, alınıp-satılan şey),4185 geçici ve önemsizdir.4186 Dünya hayatı, yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir doğal âfetle yok olup giden ekin gibidir.4187 Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanı sıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.4188 Mal sahibi olmak, çocuk edinmek ve diğer sahip olunan şeyler, aslında dünya hayatının süsüdür. Ancak, varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.4189 Dünya hayatı, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip geçici ve vefasızdır.
Kur’an, gerek dünya, gerekse âhiret nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığını ifade etmekte; servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farkların, ilâhî takdirin bir gereği olduğunu, dolayısıyla, bu dünyada mutlak eşitliğin imkânsızlığını vurgulamaktadır.4190 Bunun yanında, âhirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, insanların dünyada yapmış oldukları işlere göre diğer âlemde derece farkları daha da büyük olacaktır.4191 Ancak, para ve mevkî gibi dünyevî imkânlar, Allah nezdinde mutlak bir değer ifade etmediği için, dünya hayatını sırf bunların peşinde koşarak geçirenler, âhirette üstün derecelere ulaşmak hakkını kaybetmiş olacaklardır. 4192
Din, dünyada yaşanır, âhiret dünyada kazanılır. Dünya bir imtihan alanıdır, o yüzden dünyayı âhiret için yaşamalıdır. Ebedî saâdet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. Kıymeti bilinmeli, ömür boşa harcanmamalıdır. Kur’an’da dünya için “bugün” âhirete de “yarın” denilmiş, âhiretin bir gün kadar yakın olduğu ve ona azık hazırlanması istenmiştir.4193 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, dünyadan el etek çekilmesini emretmez. “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan Allah’tır.”4194 buyurur. Kur’an, bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetle4180]
93/Duhâ, 4
4181] 14/İbrahim, 3
4182] 2/Bakara, 86
4183] 4/Nisâ, 74
4184] 6/En’âm, 32; 47/Muhammed, 36, vd.
4185] 3/Âl-i İmrân, 14, 185; 9/ Tevbe, 38, vd.
4186] 4/Nisâ, 77
4187] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45
4188] 57/Hadîd, 20
4189] 3/Âl-i İmrân, 14
4190] 17/İsrâ, 20
4191] 17/İsrâ, 21
4192] 17/İsrâ, 18
4193] 59/Haşr, 18
4194] 2/Bakara, 29
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rinden meşrû şekilde istifade etmemizi tavsiye etmiştir: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok zikredin/anın ki kurtuluşa eresiniz.”4195 Dünyadan nasibimizi unutmamamızı hatırlatır. 4196
Kur’an’da “arz”, coğrafî, “dünya” ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış; dünya kötülenir veya hafife alınırken kozmik varlığı değil; burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya, sahih hadislerde de bu anlamda kullanılır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat, madde ve şahsî çıkardır. Mal, mevkî, şehvet, lüks ve israf gibi tutku ve eğilimler kınanırken; mânevî değerlere ve uhrevî hayata bağlılık gösterilmesi istenmiştir.
Dünya hayatı, Kur’an’da genellikle âhiret hayatı ile birlikte anılmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhiret hayatının üstün olduğu belirtilmiştir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşrû bir nimet, hatta saâdettir. Nitekim müslümanların, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de hasene/güzellik ve iyilik ver.”4197 diye duâ etmeleri tavsiye edilmiş, “Allah dünyadaki şeylerin hepsini sizin için yarattı.”4198 denilmiştir. Birçok âyette peygamberlere ve mü’minlere hitap edilirken dünya ve âhiret mutluluğu birlikte vurgulanmış, bu durum Allah’ın özel bir lutfu olarak kaydedilmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. İsa, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmışlardır.4199 Çünkü dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. “Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.”4200 İki cihanda yüzü ak olanlara karşılık yüzü kara olacaklar da vardır. 4201
Dünya ve âhiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranışta bulunanlar şiddetle kınanmıştır.4202 Çünkü âhiret, dünyadan daha hayırlıdır.4203 Geçici ve süreksiz olan, kalıcı ve daimî olana tercih edilemez. “Önce dünya” diyenler “dünya karşılığında âhireti satanlar” şeklinde nitelendirilmiş, değerli ve çok olanı verip değersiz ve az olanı satın almanın kârlı bir iş olmadığı ifade edilmiştir.4204 Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz.4205 Buna karşılık, âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satanlar övülmüştür. 4206
“İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.” 4207
“İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi (süslü gösterildi). Bu yüzden onlar,
4195] 62/Cum’a, 10
4196] 28/Kasas, 77
4197] 2/Bakara, 201
4198] 2/Bakara, 29
4199] 2/Bakara, 130; 3/Âl-i İmrân, 45
4200] 3/Âl-i İmrân, 56; 5/Mâide, 33
4201] 3/Âl-i İmrân, 106-107
4202] 14/İbrahim, 3; 79/Nâziât, 37-39
4203] 93/Duhâ, 4
4204] 2/Bakara, 86, 90
4205] 2/Bakara, 217
4206] 4/Nisâ, 74
4207] 2/Bakara, 86
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 993 -
iman edenlerden bazısı ile alay eder. Oysaki (iman edip) ittika eden, Allah’ın azâbından korunanlar, kıyâmet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 4208
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4209
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 4210
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 4211
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 4212
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 4213
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibarettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.”4214
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Âhiret (hayatına) dünya hayatını tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır.” 4215
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihâyet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 4216
“Müjde, dünya hayatında da, âhiret hayatında da onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 4217
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey
4208] 2/Bakara, 212
4209] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
4210] 3/Âl-i İmrân, 14
4211] 4/Nisâ, 77
4212] 6/En’âm, 32
4213] 7/A’râf, 32
4214] 8/Enfâl, 28
4215] 9/Tevbe, 38
4216] 10/Yûnus, 24
4217] 10/Yûnus, 64
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir.” 4218
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 4219
“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, kendisine bir ziynet/süs yaptık. Bununla beraber Biz, mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” 4220
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 4221
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 4222
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 4223
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri/bozguncuları sevmez.” 4224
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 4225
“Onlar, sadece şu dünya hayatının/yakın hayatın görünen dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gâfildirler.” 4226
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi aldatmasın.” 4227
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 4228
4218] 13/Ra’d, 26
4219] 17/İsrâ, 18-21
4220] (18/Kehf, 7-8
4221] 18/Kehf, 45-46
4222] 20/Tâhâ, 131
4223] 28/Kasas, 60
4224] 28/Kasas, 77
4225] 29/Ankebût, 64
4226] 30/Rûm, 7
4227] 35/Fâtır, 5
4228] 40/Mü’min, 39
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 995 -
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 4229
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şâyet insanlar küfürde birleşen bir tek inkârcı ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları altın ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metâından ibarettir. Âhiret nimeti ise, Rabbinin yanında, Allah’ın azâbından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” 4230
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 4231
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” 4232
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 4233
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 4234
“O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O azîzdir (üstündür, yücedir), bağışlayandır.” 4235
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 4236
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 4237
4229] 42/Şûrâ, 20
4230] 43/Zuhruf, 32-35
4231] 46/Ahkaf, 20
4232] 47/Muhammed, 36-37
4233] 57/Hadîd, 20
4234] 63/Münâfıkun, 9-10
4235] 67/Mülk, 2
4236] 75/Kıyâmet, 20-21
4237] 87/A’lâ, 16-17
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i Şeriflerde Dünya Hayatı
Peygamberimiz, dünya âhiret dengesini bozma eğilimi gösteren eşlerini uyararak ya dünya hayatının süsünü ya da Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiştir.4238 Âhirete öncelik veren bu dengenin dünya lehinde bozulması yönündeki davranışlar tasvip edilmemiştir. Sahâbenin dünya malına fazlaca önem veren bazı hareketleri karşısında Hz. Peygamber, Allah katında dünyanın cılız bir ölü oğlak kadar bile değeri olmadığını4239 ifade etme ihtiyacını duymuş, dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyarmıştır. 4240
Abdullah bin Ömer, Ebu’d-Derdâ ve Osman bin Maz’ûn gibi sürekli ibâdetle meşgul olup kendilerini ve ailelerini dünya nimetlerinden mahrum bırakan kimselerin davranışları da Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamış,4241 ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de doğru bulunmamıştır. 4242
Hz. Peygamber, yaşadığı hayat itibariyle dünya karşısında takınılması gereken tavrın nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Nitekim “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım.”4243 demiş, hayatı boyunca dünyalığa önem vermemiş, vefatından sonra birkaç şahsî eşyasından ve çok az miktarda maldan başka bir şey bırakmamış, ilk iki halifesi de bu yolda onu takip etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber, “Dünya malı tatlıdır, çekicidir.”4244 sözüyle herkesin dünyaya ve maddeye karşı kendisi gibi davranamayacağını da ifade etmiştir. Nitekim müslümanların servet edinmelerini tasvip etmiş, dinin servetle ilgili olarak getirdiği yükümlülüklerin ifa edilmesi şartıyla zenginliğin kötü bir şey olmadığını söylemiştir. Onun dünya karşısındaki tavrı ve sözleri bir tavsiye ve uyarı niteliğindedir. İnsanda maddeye ve şahsî çıkara karşı doğuştan bir eğilim, hatta hırs bulunduğundan İslâm, kişileri dünya nimetlerine teşvik etme yerine; onların dünya ile ilgili davranışlarını düzene koymaya özen göstermelerini istemiştir.
Peygamberimiz dünya hayatını aşırı sevip ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Bazı hadislerinde dünya hayatını aşağılayıp tel’in ettiğini görüyoruz. Fakat Peygamberimiz’in aşağıladığı dünya, insanların nefs-i emmârelerine bakan fuhşiyatın, şerlerin, zulümlerin, isyanların işlendiği dünyadır. Âhiretin tarlası olan, Allah’a kulluk icrâ edilen, Allah’ın isimlerinin aynası, tecellî ettiği yer olan dünya değildir.
Aslında tek bir varlık olan yer küresi hakkında; her meslek, her karakter ve ruh sahibi için ayrı ayrı birçok dünya anlayışı, hayat görüşü olduğunu görüyoruz. Değişen ruh haline ve maddî şartlara göre bir insan için bile birçok dünya vardır. Bazıları hiç ölmeyecek gibi ona bağlanırken, bazıları artık yaşamayı değersiz bularak intiharı bile tercih edebilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu bin bir yüzlü dünyanın bazen iyi, bazen kötü yönünden bahsetmiş, bazen âbidlerin, dindarların dünyasını, bazen de inançsız ve ahlâksızların ve âhireti hiç düşünmeyen,
4238] 33/Ahzâb, 28-29
4239] Müslim, Zühd 2
4240] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 38
4241] Buhârî, Savm 56, Nikâh 1
4242] Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
4243] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
4244] Buhârî, Cihad 37; Tirmizî, Fiten 26
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 997 -
zâlimlerin dünyasını değerlendirmiştir. Bu sebeple bir hadiste 4245 dünya âhiret için bir ekim yeri, âhiret için ziraat yapılacak, lâ ilâhe illâllah ile ebedî cennet ağacı kazanılacak kadar kıymetli bir yer olarak belirtilirken, aynı dünya bir başka hadiste 4246 sinek kanadından değersiz ve hatta mel’un 4247olarak değerlendirilmiştir.
Dünyanın farklı açılardan farklı kişiler için ayırım yapılmadan, hepsine aynı zâviyeden bakıldığı takdirde hadislerdeki ifâdeleri, birbirleriyle çelişkili bulmak mümkündür. Bu ayırım dikkate alındığında ise, herhangi bir çelişkinin olmadığı görülecektir. Hadis-i şerifleri ve bunların Kur’an’ın ve dinin prensipleriyle değerlendirilip yorumlanmasını nazar-ı dikkate alırsak şöyle bir sonuca varabiliriz: İnsanda mutlak bırakılmış, fıtrî ve vazgeçilmez duygulardan biri de dünya sevgisidir. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade edilir: “İnsan yaşlandıkça iki duygu genç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel.”4248 Dünya sevgisi, aslında gerekli bir duygudur. İnsan, bu duygusunu kontrol etmeden bırakıverir ve hırsının etkisinde kalırsa, âhireti unutmaya, terketmeye götüren aşırılıklara düşer, dünyevî arzuların peşine takılarak sûiistimallere, haramlara dalar. Her devirde görülen aşırı kazanç çılgınlıkları, bundan hâsıl olan bin bir çeşit hileler, skandallar, sahtekârlıklar, ölmeler, öldürmeler, İslâm’ın sınırlamaya çalıştığı bu tûl-i emel zaafının eseridir.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu meselede de denge ister. Âhireti unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ölçüde dünyalık istemeyi yasaklamaz. Güçlü müslümanın, zayıf müslümana nazaran Allah’a dava sevgili olduğunu söyleyen, veren elin alan elden üstün olduğunu beyan eden İslâm’ın, “dünyayı tamamen terk et” demeyeceği açıktır.4249 Bir şeyin fazilet ve fenalığı, başka şeyle mukayese edilerek ortaya çıkar. Âhiretle mukayese ile, ona tercih edilen dünyanın olumsuzluğu değerlendirilir. Allah’a küfür, isyan ve fısklarla dolu olan dalâlet ehlinin dünyasıdır yerilen. Âhireti kazandıran, mü’minlere mescid, âhirete tarla, Allah’ın isimlerine ayna, ilâhî sanatlara sergi salonu olan dünya elbette kötü değildir.
Hadis-i şerifler, bu açıklamaların ışığında değerlendirilmelidir. Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilmiştir ki:
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 4250
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 4251
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak Allah’ı zikir ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”4252 (Farklı rivâyetlerde, “Dünya ve içindekiler
4245] Tirmizî, Deavât 60, hadis no: 3458
4246] Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321; İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 2410
4247] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
4248] Kütüb-i Sitte, 7/247
4249] Kütüb-i Sitte7/248
4250] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
4251] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
4252] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mel’undur; Allah için olanlar hâriç, ...Allah rızâsı için yapılanlar hâriç, ...emr-i bil ma’rûf nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç” ifadeleri vardır.
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 4253
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 4254
“Dünya, mü’mine hapishane; kâfire cennettir.” 4255
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 4256
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4257
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 4258
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 4259
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 4260
“Zenginlik, mal çokluğundan ibaret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül zenginliğidir.” 4261
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 4262
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.” 4263
“Yâ Rab! Âl-i Muhammed’in rızkını ölmeyecek kadar (kut) ver.” Kut: Ancak
4253] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
4254] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
4255] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
4256] Tirmizî, Tıbb 1
4257] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
4258] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
4259] Kütüb-i Sitte, 17/564
4260] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
4261] Müslim
4262] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
4263] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 999 -
ölmeyecek kadar az yiyecektir. Rasûlullah (s.a.s.) bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. 4264
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 4265
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 4266
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 4267
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 4268
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet.” 4269
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 4270
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 4271
4264] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
4265] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
4266] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
4267] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
4268] Kütüb-i Sitte, 17/563
4269] Kütüb-i Sitte, 17/579
4270] Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125
4271] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 4272
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 4273
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 4274
“Malı şöyle şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 4275
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 4276
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.”4277
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 4278
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 4279
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” 4280
İbn Ömer (r.a.): “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 4281
4272] Kütüb-i Sitte, 17/245
4273] Kütüb-i Sitte, 17/245
4274] Kütüb-i Sitte, 17/571
4275] Kütüb-i Sitte, 17/571
4276] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
4277] Kütüb-i Sitte, 17/565
4278] Kütüb-i Sitte, 17/565
4279] Kütüb-i Sitte, 7/247
4280] Buhârî, Rikak 4; Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir.
4281] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1001 -
Görüldüğü gibi hadis-i şeriflerde dünyaya taparcasına bağlanmanın insanın helâki demek olduğu vurgulanmaktadır. İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır. Maalesef bu suçları, halktan önce ve daha fazla, kültürlü insanlar, ahmaklardan önce zeki kabul edilenler işliyor. Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terketmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz.
Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır. Bilmek zorundayız ki, dünyayı kötüleyen hadisler, belli sahalarda, belli hedefler için söylenmiştir. Bunlar, insanın alıp kullandığı ilâçlara benzer. İnsan bu ilâçlardan yararlanır ki, aşırı derecede dünyaya düşkün ve başına gelen bazı zorluklardan dolayı bedbaht olmasın.
Bütün mûteber hadis kitaplarında “Kitâbü’z-Zühd” başlığını taşıyan bölümler vardır. Bu konudaki hadisleri, Peygamber’in diğer hadisleriyle, sünnetiyle/yaşayışıyla ve daha öncelikli olarak da Kur’an’ın gösterdiği bütüncül değerlendirme ile karşılaştırmak gerekir. Kur’an bir çerçevedir, hadisler o çerçeve içinde anlaşılır; hiçbir sahih hadis, Kur’an’ın sınırını aşmaz, aşamaz. Mü’minlerin mûtedil olmaları, her türlü aşırılıklardan uzak kalmaları, Kur’an ve hadislerin bütüncül değerlendirmesinden çıkan temel tavsiyedir.
Hz. Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”4282 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali, Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yanlışlığını vurgular.
Rasûlullah (s.a.s.) bir sahâbeye hitâben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin de senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” 4283 tavsiyesinde bulunur.
Taberânî ve Kurtubî’nin tâbiûn fakihlerinden Hz. İkrime’den rivâyet ettiğine göre; ashâb-ı kiramdan bazıları “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi taahhütlerde bulunmuşlardı. Bu aşırı taahhütler üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın.
4282] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
4283] Müslim, Savm 181
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.” 4284Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 4285
İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hz. Peygamber, “Aşırı gidenler helâk olmuştur”4286 buyurur ve bu hükmü üç kere tekrar eder.
Kaç Çeşit Dünya Vardır?
Bizim dışımızda iki dünya bulunmaktadır: Birincisi: İnsanın yalnızca et, kemik gibi maddî organlardan ibaret olmadığı; kalp, ruh, akıl, hâfıza ve benzeri özelliklerinin de olduğu gibi; dünya da sadece görünen yeryüzünden ibaret değil; gözle görülmeyen cin, melek ve diğer varlıkların da bulunduğu bir alandır.
İkinci dünya ise, duyularımızın ilişkide olduğu hayattır. Yeme-içme isteğinden tutun da, uyumaya, üremeye, sahip olma arzusuna, hırs ve arzulara kadar geniş bir duyular dünyası… Nefsin arzu ettiği ve oyalandığı, kişiyi asıl hedefinden, âhirete giden yoldan şaşırtan dünya. Bir başka deyişle, insanın imtihana tâbi tutulduğu, kulluğunu yapabilme imkânı sağlayan geniş bir hayat.
İşte bu dünya, ‘ednâ’, yani aşağı, iğreti, değersiz ve geçici bir dünyadır. Allah’tan gelen vahye sırtını dönenler ve aklını kullanmayanlar işte bu ‘ednâ’ dünyayı tercih ederler, âhireti ve oradaki ebedî hayatı unuturlar.
Dünya hayatının üç yüzü vardır: Bunlardan birincisi; Allah’ın güzel isimlerine bakar. O isimlerin evrendeki nakışlarını görür, o isimlere aynalık yapar. Dünyanın bu yüzü güzeldir ve nefret değil, tam tersine aşk kaynağıdır. Dünyanın ikinci yüzü âhirete bakar. Bu anlamda âhiretin tarlasıdır, cenneti kazanma yeridir. Bu yüz de beğenilmeyip terk edilmeye değil; sevilmeye lâyık bir yüzdür. Dünyanın üçüncü yüzü insanın hevâsına bakar. Gaflet perdesidir ve dünyayı çok sevenlerin hevâlarının arzu ettiği yüzüdür. Bu yüz çirkindir. Çünkü fânidir (geçicidir), yok olmaya mahkûmdur, üzüntü vericidir, aldatıcıdır. Bu yüzden, yüz çevirmek gerekir. 4287
Kur’an, dünya hayatı karşısında mü’minlerin nasıl bir tavır takınacağını açıklar. Dünya hayatının insanı aldatmaması için insanı sık sık uyarır.4288 Bütün insanlar, yarın için ne hazırladığına, ölürken yanında sâlih amel olarak ne götüreceğine bakmalıdır; Dünya hayatı şüphesiz ki “bir gün” gibi çabuk sona erecek ve âhiret hayatı “yarın” başlayacaktır. 4289
İnsanların hangisinin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan Allah,4290insanın gönlüne dünya malına ve geçimliklerine karşı bir meyil, bir tutku koymuştur. Yaratılan bütün mal ve geçimlikler dünya hayatının süsüdür. Onları kazanmaya çalışmak, onlara sahip olmak ve onlardan yararlanmak suç değildir. Kişide yeme içme, barınma ve giyinme ihtiyacı olduğu müd4284]
5/Mâide, 87
4285] Kurtubî, el-Câmiul li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
4286] Ahmed bin Hanbel, I/386; Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5
4287] Kütüb-i Sitte, 7/248
4288] 63/Münâfikûn, 9; 35/Fâtır 5
4289] 59/Haşr, 18
4290] 67/Mülk, 2
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1003 -
detçe; mala ve eşyaya olan arzu ve meyil de bitmeyecektir. Bir de buna insanın aşırı ihtirasını ve başkalarına hükmetme arzusunu da eklersek, dünyalıklara karşı olan sevgi daha da anlaşılır olacaktır.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu konuda da insan hayatına ve arzularına bir denge getirmektedir. Allah’ın insanlar için yarattığı ziynetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya, haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu ziynetleri helâl yoldan temin etmeli, haram hususlarda kullanmamalı, mal ile şımarmamalı, malı zulme araç yapmamalı, mal ile fazla meşgul olarak Allah’tan ve âhirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermelidir.
Peygamber (s.a.s.) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamayan sahâbelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalplerine yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır.
Dünya hayatı ve âhirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâm’ın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır.
Şüphesiz yerilen, tenkit edilen dünya hayatı; ona ait şeyleri amaçlaştırıp ilâh haline getiren, mal peşinde koşmaktan başka bir hedef tanımayan, geçimlikleri kutsallaştıran kimselerin yaşantısıdır. Ve insanın yaratılış amacı da bunlar değildir.
İslâm, her türlü meşrû çalışmayı övmüş, onu ibadet saymış ve insanın ancak çalışmasının karşılığını alabileceğini belirtmiştir.4291 “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir”4292 diyerek el emeği ile geçinmeyi, yani çalışmayı teşvik etmiştir. Buna karşın İslâm, insandaki fıtrî birtakım meyilleri inkâr etmemiş, insanın dünyalıklara karşı arzusunu baskı altına almamış, ancak bu arzunun dengelenmesini, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasını istemiştir. Bunun da yollarını ve prensiplerini açıklamıştır. 4293
Peygamberimiz (s.a.s.), “Uhud dağı kadar altınım olsa onu üç günden fazla saklamazdım (insanlara sadaka olarak verirdim)”4294 buyurarak dünya geçimliklerinin nasıl ve ne kadar değerli olabileceğini haber veriyor. İnsanın dünya hayatını ise şu nefis benzetme ile değerlendiriyor: “…Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4295
İslâm’ın mânevî değerleri ve âhiret hayatını üstün tutan, ancak buna aykırı olmayan dünya nimetlerini ve zenginliğini de onaylayan tutumuna rağmen çok geçmeden İslâm toplumunda yozlaşmalar başladı. Toplumun bir bölümü kendini servet, lüks ve ihtişam hırsına kaptırıp âhireti ihmal ederken bir kesim de bütünüyle âhirete yönelip dünyayı dışladı. İç savaşlar, sefâhat ve dinden uzaklaşma hareketlerinin yanı sıra özellikle hıristiyanlık, isrâiliyât, Hint dinleri ve diğer dış
4291] 53/Necm, 39
4292] Buhârî, Büyû’ 15
4293] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 159
4294] Buhârî, Zekât 4, 2/135; Müslim, Zekât 9, hadis no: 94, 2/68)
4295] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kültürlerden gelen tesirlerle dünyadan el etek çekip kendini tamamıyla âhirete veren ve dünyaya küsenlerin sayısı gittikçe artmaya başladı.
İnsanlar, bütün bu dünyevî varlık ve imkânlara karşı takındıkları tavra göre başlıca üç zümreye ayrılırlar:
1- Âhirete iltifat etmeksizin yalnızca dünyaya bağlananlar. Bunlar, Kur’an’da “tâğutun kulları ve yaratıkların en kötüleri” olarak gösterilmiştir. 4296
2- İlk zümrenin tam aksine bütün çabalarını âhirete yönelten ve dünyaya iltifat etmeyenler.
3- Dünya ve âhiretin hakkını verenler. Peygamberlerin de dâhil olduğu bu zümre, insanların en faziletlisidir. Çünkü din ve dünya işlerini gerektiği şekilde yürüten kimse “yeryüzünün halifesi”dir. Âhiret saâdetini arzulamak Allah sevgisine aykırı olmadığı gibi; dünyanın huzur, sağlık ve esenliğini dilemek, bunun için çaba sarfetmek de Allah sevgisine ters düşmez.
“Dünya ve âhiret birbirini takip eden iki gerçek hal olduğuna göre insanın yarının hazlarını arzularken bugünün hazlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Çünkü insan yarının hazlarını, yarın dediğimiz şey bir zaman sonra bugün olacağı için arzular. Yeter ki bu hazlar kişiyi uhrevî saâdetten mahrum edecek mâhiyette olmasın. Bu şarta bağlı olmak üzere dünyevî gayelerle uhrevî gayelerin birleştirilmesi imkânsız değildir.”4297. Böylece insan dinî bir şuurla, dünyaya mahkûm olmak yerine ona hâkim olduğu ve onları yönlendirdiği, dünyevî varlık ve imkânları Allah’ın rızâsına ve kendi âhiret saâdetine uygun şekilde kullandığı sürece bu varlık ve imkânlar kötülenen dünyadan değildir. İnsanın maddeye mahkûm ve bağımlı olması dünyadır, ancak ona hâkim olması dünya değildir. Maddenin önde ve üstün tutulması dünya, mânânın önde ve üstün tutulması âhirettir. Şu halde dünya, ruhla nesneler arasındaki sağlıksız ve olumsuz ilişkiden ibarettir. 4298
Kur’ân-ı Kerim’in büyük mânâ kaybına uğramış kavramlarından birisidir dünya kavramı. Bu kelime, özellikle Türkçede hemen hemen bütünüyle “arz” karşılığı kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği gibi, “arz” yeryüzü demektir. “Dünya” ise “en yakın” veya “daha aşağı, âdi, alçak” anlamlarına gelir. Duyularımıza hitap eden varlıklar, en aşağıda olan maddî varlıklar, yani cisimlerdir. İşte, duyularımıza yakın olması anlamında, daha doğrusu, yaratılış hiyerarşisinin en aşağısında yer almaları anlamında çevremiz “dünya”dır. Bu anlamıyla dünya, yalnızca yeryüzü için değil; insan duyularının ulaştığı her yer için kullanılır; sözgelimi, gördüğümüz göğe Kur’an’da “dünya semâsı”, yani “en yakın semâ, en alttaki semâ” denilir.
Dünya hayatı, dünya ile temasta olan duyuların hayatıdır; yani, bu hayatın sürdürülmesini sağlayan nebâtî ve hayvanî fakültelerin hayatıdır. Yemedir, içmedir, mübâşerettir, uyumadır, üreme, boşaltma, sindirmedir. Yalnızca duyulara hitap eden varlıkları görme, duyma, onları göründükleri yanlarıyla bilmedir. Bu bakımdan, dünya hayatı “en aşağı” hayattır. Kâfirler yalnızca “dünya hayatı”nı
4296] 5/Mâide, 60
4297] İhyâ-u Ulûlmi’d-Din, II-144-145
4298] İslâm Ansiklopedisi, T. D. Vakfı Y. c. 10, s. 23
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1005 -
kabul edip âhireti ya inkâr ederler, ya da dünya hayatının çekiciliğine kapılarak âhireti unuturlar.
Nitekim bugünkü Batı uygarlığı her yönden dünya hayatı yaşayan bir uygarlıktır. Bilgi konusunda duyumcudur; duyuların var dediği varlıkların dışında varlık kabul etmez; pozitivizmiyle, yalnızca bu varlıkların incelenebileceğini ve bilgiye konu olabileceğini savunur; idealizmiyle, bunların ötesinde varlıkların olduğunu kabul etse de, bilinemeyeceklerine inanır. Bu bakımdan, bu anlayıştaki Batı uygarlığının ve Batı insanının hayatı yalnızca dünya hayatı, yani en aşağı hayattır, duyuların hayatıdır. Gözün, kulağın ve şehvetin bayağı zevklerinden başka zevk olmadığını sanır, gaye olarak ancak dünya hayatını ister; bu bakımdan, onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Böyleleri, yalnızca gözlerinin gördüğünü, kulaklarının duyduğunu, derilerinin dokunduğunu var kabul edip, bunların ötesine geçemediklerinden, Kur’an onları “kör, sağır ve ölü” ve dolayısıyla “akletmeyenler, derin düşünemeyenler ve câhiller” olarak tavsif eder.
Güzelliğinin zirvesindeyken gidiverir insan; kendileriyle övündüğü çocukları ve eşyası ölümle, depremle, selle veya daha başka sebeplerle elinden kayıverir. Sabah evden çıktığında akşama dönemez de, sonsuza kadar yaşayacağını sanarak biriktirdiği malları ve eşyaları başkalarına kalıverir. Böyledir işte dünya hayatı; ama hayatı bu hayat sananlar bunu anlamaz da, hep dünya için çalışırlar. Oysa dünya, insanların önüne bütün aldatıcılığıyla yayılıp, insanları birbirlerine düşürerek helâk eder ve birbirlerinin boyunlarını vurmalarına sebep olur. Hayat, yalnızca dünya hayatından ibaret değildir; insana gerçek mutluluğu kazandıran, onu varlıklar hiyerarşisindeki gerçek yerine oturtan ve ona gerçeği öğreten bir başka hayat vardır; işte, bu başka hayat, âhirettir. 4299
Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk
İlk müslüman nesillerin zihinlerinde sonraki nesillerde görülen dünya ve âhiret arasındaki kesin ayrım yoktu. Onların duygularında âhiretten tamamen kopmuş yalnız dünya için olan ve dünyadan kopmuş yalnız âhiret için olan ameller yoktu.
Evet, bazı ameller vardır ki, onlarda tabiatı icabı rûhî yön ağırdır: Namaz, duâ, zikir ve genelde ibâdetler. Bir de fikrî yönün ağır bastığı ameller vardır: İlim tahsili ve ilimde ilerleme, siyasî, iktisadî ve savaş-barış gibi hayata ait işlerin idaresi... Ve his yönünün egemen olduğu ameller de vardır: Yeme-içme, giyinme, mesken edinme ve cinsel tatmin gibi. Lâkin bu, birtakımıyla öbürünün arasını ayırmaz. Çünkü bağlantılı ve tekleşmiş bir insanî yapıdan çıkmaktadır hepsi. Bunların hiç biri, dünya ve âhiretten, her ikisinden koparılıp, biriyle ilgisiz hale getirilemez.
Asr-ı Saâdet müslümanlarının hayatlarına hâkim olan, tasavvurlarını yönlendiren ibâdet kavramı, tüm dünyevî alanları kuşatıyordu. Onların anlayışında dünyanın âhiretten koparılması mümkün olmadığından, ibâdetleri, hayatları, ölümleri, her şeyleri Allah içindi.4300 Bunun için de onların anlayışında hayat, biri öbüründen ayrılmayan birleşik halkalardı. Namaz, hac, yeme-içme, cinsel ilişki, Allah yolunda cihad, rızık peşinde koşma, ilim tahsili, dünyanın imarı... hepsi
4299] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 223
4300] 6/En’âm, 162
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdettir. Hepsi aynı anda dünya ve âhiret içindir. Gündüz veya gece insanın geçirdiği şuurlu her an ve Allah’a yönelerek O’nun indirdiğine uyarak yaptığı her amel, ibâdet çeşitlerinden biridir, birbirine de bağlıdır. O, sürekli bir ibâdetten öbürüne geçer.
Namaz, zekât, oruç gibi ibâdetler, rûhî yönü ağır iseler, bunun anlamı sadece onların ibâdet kabul edildiği veya onların dünya için değil de yalnız âhiret için oldukları değildir. Her birinin dünya hayatında gerçekleşmesi zorunlu olan gerekleri vardır. Namaz, kötülükten ve münkerden alıkoyar4301; zekât, nefsi ve malı temizler; oruç takvâya alıştırır; hac iyiliğe çağırır... her biri dünya ve âhiret için olur aynı anda. İnsanın hayatta yaptığı diğer akıl veya duyuların ağırlıkta olduğu ameller de, geniş anlamıyla ibâdet sınırının dışında değildirler; elbette onlarla Allah’a yönelme amaçlandığı ve Allah’ın emirlerine uyulduğu sürece. Böylece onlar da âhiretten kopmuş ve yalnız dünya için değillerdir. İnsanın yaratılış amacı, ibâdet olduğu için4302 tüm davranışları bu amaca hizmet edebilir. İnsanın hayatının tamamı ve dünyadaki faaliyetlerinin tümü bütünleşerek, varlık gayesini gerçekleştirir ve duygularında dünya ile âhiret birleşir.
İlk müslüman nesillerin mantığında meseleler böyleydi. Bütün hayatlarını toplayan, aralarını birleştiren, görüşlerini aynı yapan, derin ve köklü anlamıyla “lâ ilâhe illâllah”tı. O zaman da bu tevhid, Allah’tan insanın dünya hayatını düzeltip âhirette güvene ulaştırması için indirilen kapsamlı bir din olur. Bu tevhid dininde bir meseleyle öbürünün arası ayrılamaz.
Câhiliyye Arapları çeşitli ilâhlara tapındığı için, hayatları da parça parça ve birleşemez haldeydi. Hislerinde dünya ile âhiret arasında bir bağ da yoktu. Tapınılan rabler çok olduğundan ibâdet de dağınıktı. Biraz putlar, biraz kabile, biraz baba-dede geleneği ve biraz da hevâya, nefsî isteklere tapılıyordu. Ya da hepsi, duyularında bir bağlantı ve irtibat olmadan aynı anda tanrı kabul ediliyordu. “Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zaman (zamanın geçişi) yokluğa sürükler’ derler. Onlar sadece zannediyorlar.”4303 Dünyadan sonra hayat olmadığına göre, sonrasını düşünmeden içinde yaşanılan şu an yaşanılır, sorumsuzca, hesap verme endişesi olmadan, canlarının istediği gibi...
Çağdaş câhiliyye, eski câhiliyyeden daha çok insan fıtratını, tevhidi/birliği, hayatı parçalamaktadır. Âhiretle bağını koparıp hayatı dünyadan ibaret kabul eden insan, huzuru dünyada da bulamamakta, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar intiharlar, çıldırmalar, bunalımlar, stresler, her çeşit psikolojik anormallikler içinde, dünya görüşündeki bu yanlışlığın âcil cezasını, avans olarak çekmektedir.
İslâm, tevhid dini olduğundan, aralarında kesin bir ayrım yapılarak, birbirinden kopuk şekilde dünya ve âhiret ikilemine yer vermez. Laiklik denilen çok tanrılı anlayıştadır birbirinden tümüyle bağımsız ve kopuk din-dindışı, din adamı-dünya adamı, dünya-âhiret, Sezar-Tanrı ayrımları.
Tevhid dini, insanın maddî dünyasıyla mânevî dünyasını birleştirdiği gibi; dünya ile âhiret yollarını da birleştirdi. Bunlar niçin iki yarı yol olsun ki? Biri, bir
4301] 29/Ankebût, 45
4302] 51/Zâriyât, 56
4303] 45/Câsiye, 24
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1007 -
ilâhın, öbürü de başka bir ilâhın mı? Dünyaya hâkim olan ilâh, kıyâmet günü insanları hesaba çekip cezalandıracak veya ödüllendirecek ilâh değil mi? Allah, sadece göklerin ilâhı mı? Yeryüzünü ve tabiat olaylarını yönlendiren, dünyayı düzenleyen başka ilâh mı var ki, dünyâ ile âhiret birbirini ilgilendirmeyen kopuk ve bağımsız parçalar olsun. Âhiret hayatının ölçüsü, dünya hayatının terazisinden değişik midir ki, bir iş dünya ölçüleriyle güzel, âhiret hesabına göre çirkin veya aksi olsun. Hâlbuki dünyada güzel işlerin âhiretteki karşılığı da daha güzel, dünyada şer olanın da âhiretteki karşılığı cezadır. “Güzel iş yapanlara daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır... Kötü amel işleyenlere gelince, kötülüğün cezası kötülükleri kadardır. Onları bir de zillet kaplayacaktır...”4304; “Kim zerre kadar hayır/iyilik yapmışsa onu görür; kim de zerre kadar şer/kötülük işlemişse onu görür.” 4305
“Hayâtu’d-dunyâ”, yakın hayat; “hayâtu’l-âhiret” de diğer hayat, son hayat demek. Yol tektir; başı dünyada, sonu âhirette. İki şeritlidir bu yol; bölümlerden birini iyi amel sahipleri tutuyor ve onları cennete götürüyor. Diğerini de kötüler tutuyor ve onları azaba götürüyor. Dünya ve âhiret farklı yollar değil, yolun başının ve sonunun adlarından ibaret. “Sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. Allah insanlardan birtakımını doğru yola eriştirdi, fakat birtakımı da sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.” 4306
İlk müslümanlarda dünya-âhiret birliği öyle bir noktaya gelmişti ki, gerçekte dünya hayatında yaşarlarken düşünce ve fikirleri âhirete bağlıydı, âhireti görür, önlerinde duruyormuş gibi yaşıyorlardı; “âhirete yakînen iman”, bu demekti çünkü. Kur’an’ın ba’s, hesap ve ceza üzerindeki yoğun tekrarı ve vurgusu, kıyamet sahnelerini canlı ve çekici bir üslûpla sunuşu, müslümanlara his ve hayalleri ile, önlerinde o an görüyor ve olaylarını yaşıyormuşçasına âhireti canlı yaşatıyordu. Hatta bütün gerçekleriyle dünya geçmiş, âhiret de olaylarıyla hazır, şu anda yaşanıyor gibi! Melek değillerdi; zaten insanüstü olmaları, insanlıklarından çıkmaları da istenmiyordu onlardan. Onlar da beşeriyetleri icabı bazı günahlar işleyebiliyordu. Ama hataya düştüklerinde, yanlışlarında ısrar etmiyor, hemen tevbe ediyorlardı: “Onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Ve onlar, bile bile yaptıklarında ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir.”4307 Evet, onların duygularında dünya ve âhiret, birleşik tek bir hesaptı, iki ayrı hesap değildi.
Dünya Kur’an’da zemmedilmiş, Rasûlullah’ın diliyle lânetlenmiştir, ona meyledip aşırı sevgi beslemek, ona bağlanmak yasaklanmıştır; doğru. Ama bu tavsiyeler Kur’an ve hadiste hangi konumda gelmiştir? İki durumda geldiğini görüyoruz. Bir: Dünya sevgisi ve ona bağlanmanın insanlarla Allah’a ve âhiret gününe iman arasında bir engel oluşturduğu zaman. İki: Onlarla Allah yolunda cihadın arasına girdiği zaman. “Dünya hayatıyla sevindiler. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, bir geçimden ibarettir.”4308; “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına râzı olup onunla rahat edenler ve Bizim âyetlerimizden gaflet edenler... İşte kazandıkları işlerden
4304] 10/Yûnus, 26-27
4305] 99/Zilzâl, 7-8
4306] 7/A’râf, 29-30
4307] 3/Âl-i İmrân, 135-136
4308] 13/Ra’d, 26
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ötürü onların varacakları yer, ateştir.”4309; “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 4310
Bu iki alanda, âyetlerde açıklanan sebeplerle dünya zemmedilmiştir. Fakat bu iki alandaki gerçek durum, dünya, insanın hissinde âhiretten kopuktur. Ya hiç inanmadığı için, ya inancı zayıf, karmakarışık olduğundan düşünce, duygu ve tavırlarına tesir edemediği için... Onun idrâkinde problem şudur: İnanmadığı, ya da varlığıyla yokluğu eşit bir imana sahip olduğu bir cennete, can ve maldan fedâkârlıklara karşılık vaad edilmiş; o halde bu, varlıklardan mahrum olmaktır. Böyle bir kimse, dünya nimetleri konusunda Allah’ın mubah kıldıklarıyla yetinmek istemeyip şehvetlerinin ve hevâsının paralelinde yürümek arzusundadır. Bu problemden dolayı dünya hayatını tercih etmektedir. “İşte tuğyan ederek azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.”4311; “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz; oysa âhiret daha iyi ve daha bâkîdir.”4312; “Durakları ateş olduğu halde kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.” 4313
Kur’an’ın portresini çizdiği dünyayı âhirete tercih eden kimse, arzularının sınırsız tatminini yeğlemiştir; çünkü bu zevklerden mahrum olmak, onun yanında Allah’ın onu uyardığı azaptan daha önemlidir. Ya, âhirete aslında inanmadığı için ki, onun hissinde korkutulduğu azap bir vehimdir, hakikati yoktur. Ya da, âhirete imanı zayıftır; o azap, hayalinde, elindeki nimetten mahrum olmanın acısından daha hafif gelmektedir. Bu her iki durum da anormaldir, sahibinde denge bozukluğu getirir. “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da sapıktırlar.” 4314 Ya da o, gözünde ancak net olanı yakından görebildiği, uzağı göremeyen, görme kusuru olan gibidir. Algılama organı ancak yakında olanı var sayıyor; uzaktakini ise karışık, müphem birbirine karışmış, bulanık görüyor.
Normal bir insanın hissinde ise, olay tamamen değişiktir: Normal bir insan, ilk anda ruhunu gayb dünyasına kapatmaz; nefsini sadece organlarının algıladığı alana hapsetmez. Yaratıcısının kendisine yaratılış gayesi olan hilâfet misyonuna yardımcı olsun diye iki karşılıklı güç takdir ettiğinin bilinci içindedir. Her biriyle hilâfet ve kulluk görevinin bir bölümünü gerçekleştirir; ikisiyle aynı anda dengede kalır. Birincisi, organlarının algıladığına inanmak, ikincisi de gayba imandır. Birinci gücüyle, yakındaki algılanan eşyaya, çevresindeki maddî varlıklara karşı davranışını düzenler. Maddenin özelliklerini öğrenir. Yeryüzündeki durumunu güzelleştirmek için Allah’ın hizmetine verdiği göklerde ve yerdeki enerjinin kullanılması için bilgisini geliştirir. İkinci gücüyle de fıtratına konulan doğrultuda iman esaslarına inanarak hakikatlerle muâmelesini sürdürür. “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini
4309] 10/Yûnus, 7-8
4310] 9/Tevbe, 24
4311] 79/Nâziât, 37-39
4312] 87/A’lâ, 16-17
4313] 47/Muhammed, 12
4314] 7/A’râf, 179
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1009 -
unutma.”4315; “O size yeryüzünü musahhar kıldı. Haydi, onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş O’nadır.” 4316
İnsan, birini seçerse mecburen öbüründen kopacağı şekilde; dünya ve âhireti karşılıklı iki olgu olarak değerlendirmenin Allah’ın dininde bir dayanağı yoktur. “De ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti/süsü ve temiz rızıkları kim haram kılabilir?”4317 Burada ziynetin anılmasında özel bir anlam vardır. Ziynet, güzelliktir. Güzellik ise, zarûretten fazla bir şeydir. Yani, Allah’ın kullarında mubah kıldığı, nasıl olursa olsun hayatı koruyacak bir mecbûriyet değil; zarûretin de ötesi güzellik noktasına varan bir şeydir. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Vallahi, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”4318 Bu hadis-i şerif, Allah’ın kulları için râzı olduğu ibâdette, dünya geçiminden el etek çekme ve ondan tamamen kopmanın bulunmadığını vurgulamaktadır. Çünkü bu el etek çekme ve sadece âhiret için gece gündüz ibâdet, Allah’tan haşyetin göstergesi değildir. Hz. Peygamber öyle yapmadığı gibi, bu tavrın sünnetinden kopma olduğunu sert bir ifadeyle belirtiyor.
Başlarında zâhidlerin efendisi (s.a.s.) olmak üzere ilk neslin zâhidlerinin zühdleri, dünya varlığına karşı kendilerini Allah yolunda cihada iletiyordu. Sapıtmış bir ortamı düzeltip, yerine normalini getirmek için çalışma; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, ki bu iki şey Allah’ın hayırlı olması için çıkardığı ümmetin temel özelliğidir4319. Başlarında Rasûlullah olmak üzere zâhidler, varlığı yasaklamıyor, onun üstüne tırmanıyorlardı. Mücadele ettikleri o yüksek ufuklar da onları cihaddan alıkoymuyor, gerçekler dünyasında ortaya koymak için çalıştıkları hedefler için çalışmalarını engellemiyordu. Onlar, nefisleriyle ve şeytanla olan cihadlarını turun sonu yapmadılar. Onların şeytanla ve nefisleriyle savaşları ve zaferleri esas hedeflerine yönelik hareketlerinde bir başlangıç noktasıydı: Cihada, mârufu emre, münkerden sakındırmaya, şirk kalesinin yıkılıp iman kalesinin kurulmasına, tâğutların egemenliğine son verip Rabbânî doğruların ikamesine, Allah düşmanlarının korkacağı gücün oluşturulmasına...
Nefislerindeki şeytanla cihada başlamasalar veya nefislerindeki şeytânî özelliklere savaşlarında kesin bir sonuç almadan savaşı bıraksalardı, bunları gerçekleştiremezlerdi. Ama onlar, nefisle mücadele yeter, hedef de budur diyerek durmadılar hiç. İçlerindeki şeytanla/nefisle mücadelede zâhidin yolu; şehvetleri, nefsin isteklerini öldürüp yok etme yoluyla “nefsin öldürülmesi” değildir. Onun Rabbânî metoddan aldığı yolu, şeytanın saptırmalarına karşı, gücü oranında “nefsine hâkim olması”, onu kuşatma altında tutmasıdır. Allah, insan nefsinde yarattığı bu motivleri boşuna yaratmamıştır. İnsanın yeryüzünde halifeliği, imtihana tâbi tutulması, dereceler alması, olgunlaşması için gereklidir nefsin istekleri.
Nefsi öldürmek, fenâya, yokluğa ulaşmakla; haram hudutları, setleri yıkacak şekilde arzuların salıverilmesi, alabildiğine özgürlük; her ikisi de aşırılıktır.
4315] 28/Kasas, 77
4316] 67/Mülk, 15
4317] 7/A’râf, 32
4318] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
4319] 3/Âl-i İmrân, 110
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbânî metod, insanı ifrat ve tefritten kurtarır, dengeyi oluşturur. Nefsi, arzuları öldürmeden, bu isteklerin kontrol edilmesi istenir imtihanın kazanılması için ve bu mücadele bir ömür boyu sürecektir. Arzuları öldürüp de kurtulmak, cenneti garanti etmek, ya da bunu temel gaye edinmek yoktur nebevî hayatta. Motivler, nefsin arzu ve istekleri, imtihan alanlarıdır. “İnsanların hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın ziyneti/süsü yaptık.” 4320
Yanlış zühd anlayışı içinde olan mistik kimsenin nefsinde, onu dünya gerçeğinde amelden alıkoyan pek çok etkenler oluşur. Bunlardan biri, dünyaya bakışıdır. Onun hissinde dünyanın âhiretle ilgisi yoktur; kurtulmaya çalıştığı bir zindandır dünya. Dünya bir zindan olunca, mahkûm zindanı hiç imar eder, onun ıslahıyla ilgilenir mi? Ondan kurtulacağı günü gözetler sadece. İkinci etken, istekleri hareketlendiren motivlerin yok edilmesiyle isteklerin de yok olmasıdır. İnsan, yeme-içme, giyme, mesken edinme vb. dünyevî gereçlere rağbet eder. Bunları elde etmek için devamlı hareket halinde olur. Nefsindeki rağbetleri gerçekleştirmek için uğraşı halindedir hep. Ruhî riyâzetin gayesi, nefsi onlardan arındırmak için o istekleri öldürmek olunca, ne için hareket edecek, ne için çalışacak? O bu dünya hayatından hiçbir şey istemiyor ki! İstese bile asgari şartlara göre çok basit bir hayat ve onu koruyacak en hafif bir külfet ister. Üçüncü etken de fenâ lezzeti; vâsıl olduğu hayali. Nefse rızâ ve kanaat veren anlayış. Bu üç etken, yanlış kaza-kader anlayışıyla da birleşince, mistiği hayatın akışında harekete geçirecek bir şey kalmaz.
Sahâbenin zühdü, dünyanın geçici olduğu, gerçek nimetlerin âhirete ait olduğuna dayanan bir şuur idi. Bu zühd, sahiplerini cihad, mücadele ve dünyanın ıslah ve imarına iten öncü ve yapıcı bir zühddü, bir aktivite, bir aksiyon idi. İçine kapanık ve pasif bir ruh hali değildi. Nefsi fitneye karşı koruyan bir zühddü; fitneden korunmak için nefsi öldüren bir zühd değil!
Kur’an ve sünnetteki dünyanın kötülenmesi ile ilgili tavsiyeler, hatırlatma için gelmiştir. Ta ki insanlar dünyaya aldanıp âhireti unutmasınlar. Yoksa, dünya hayatındaki eylemleri, hareket ve faaliyetleri yasaklamak için gelmemiştir. Yol kenarındaki, insanları heyelân bölgelerine karşı uyaran trafik işaretlerine benzer bu uyarılar. Trafiği engellemek için değildir bu işaretler. Bir grup yolcu çıkıp da “biz bu yolda yürümeyiz, yolda heyelâna karşı uyaran işaretler var” dese, tedbirde aşırı oldukları ortaya çıkar. Yolculuğu bırakmaları, tedbirle korkaklığı karıştırdıklarını gösterir ki, yanlış tedbir anlayışı onları gidecekleri yere ulaşmalarını engeller. Kendine güvenen yola girer ama heyelândan da korunmaya çalışır; korkak ise yoldan kalır.
Din, yoldaki risklere karşı uyarırken, yolu bırakmamızı emretmiyor elbette. Rasûlullah’ın şu hadisine bakmak yeterlidir: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer günah işleyip tevbe ediyor olmasaydınız, Allah sizi kaldırıp sizin yerinize günah işleyen ve Allah’tan istiğfar edip Allah’ın da onları mağfiret edeceği bir kavim getirirdi.”4321 Bu hadis, tabii ki günah işlemeye teşvik etmiyor. Peygamber’in insanları günah işlemeye teşvik etmesi düşünülemez bile. O, insanları Allah’a itaate ve gücü nisbetinde günahlardan kaçınmaya çağırıyor. İnsanları sâlih amele teşvik ediyor.
4320] 18/Kehf, 7
4321] S. Müslim bi şerhi’n-Nevevî, 17/65
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1011 -
İnsan, hayat gerçeğinde çalıştığı zaman, ondan günahların sâdır olması kaçınılmazdır. “Bütün Âdemoğulları hata eder; hata edenlerin hayırlıları da tevbe edenlerdir.” 4322O zaman, hayat gerçeğinde çalışıp günaha düşen mü’minin yapacağı iş istiğfar olacaktır.4323 Hiç günah işlememek için hiç çalışmamak gerekir; insanın üzerine farz olan görevlerin de terk edilmesidir bu. İnsandan istenen, günah işleme endişesinden dolayı dünyevî arzularını öldürmesi değildir. Zaten bu çaba, sonuçsuz kalır, insan fıtratındaki bu istekten ebediyyen kurtulamaz. Çünkü bu, yeryüzündeki halifelik misyonunu işlemez hale getirir. İnsandan istenen, dünyayı ıslah ve imar etmek için gücü oranında Allah’tan korkarak mubah olan bütün alanlarda çalışıp hareket etmesidir.
Yanlış zühd anlayışındaki bazı mistikler, sadece namaz, oruç ve zikirle yetinmeye başladılar. “Âhiret için istenen ameller bunlardır. Dünya işlerine bizim ihtiyacımız yoktur, çünkü dünyevî işler şeytanın ağına düşüren fitnelerdir...” Düşünceleri böyleydi. Bu şekilde dünya ve âhiret bütünlüğünü kopardılar. Sonra ne oldu? Yeryüzünün halifesi gibi davranıştan, rızık peşinde koşmaktan tamamen koptular. Tıp, astronomi, matematik, mühendislik, fizik, kimya gibi bilimleri fâni dünya ile ilgilidir diye terkettiler. Tehlikeye götüren dünya hayatının süsleridir diye maddî kalkınmayı terkettiler. Bâtılla savaşı, tâğutlara tavır almayı, zulüm ve fesada engel olmayı bıraktılar. Çünkü “her şey nefislerle mücadeleye bağlıydı. Allah, kullarını dilediği konuma yerleştiriyordu; başka türlü isteseydi öyle yapardı. İstediği zaman da O kendiliğinden değiştirirdi...” Böyle düşünüyorlar ve uzlete çekilip dünyayı kâfir ve fâsıklara bırakıyorlardı. Sonuç mu? İslâm dünyasının başına gelen fakirlik, cehalet, hastalıklar, güçsüzlük, maddî alanların tümünde geri kalmak ve bunların yanında küfrün egemenliği, zulüm ve sömürü...
Hepsi oturan, hepsi fakir, cahil, hasta bir ümmetin hali nasıl olur? Her insan sadece geçineceği asgarî rızkı temin için çalışırsa, İslâmî otorite, Allah yolunda harcayacağı fazlalığı nereden bulacak? Kur’an’da emredilen düşmanları korkutacak güç hazırlığı4324, dünya bilimleri, maddî hazırlık ve birikim olmadan nasıl oluşacak?
Gerçek zühd, üretime ve çalışmaya engel değildir. Hakiki mü’min, çalıştığı alanda en güzel şekilde üretim yapar. Sonra da kendisi için hoş şeylerden en az miktarı kullanır ve gerisini Allah yolunda harcar. Bununla da toplumda sigorta, yardımlaşma ve irtibat sağlanır. Böylece toplumdaki bireylerin yaşam seviyeleri birbirine yakın olur. Aşırı zengin ve açlık noktasında fakir bulunmaz. İslâm devleti de, zekât ve infak gibi gelirlerden artırdıklarını İslâm mesajının yayılmasında ve düşmanları ürküten bir güç hazırlığında kullanır.
Dünyanın âhiretten koparılması ve her ikisinin zıt köşelere konulması, bunlardan birine yönelmenin öbüründen kopmayı gerektirmesi, ibâdetin dar kalıplara sıkıştırılıp insanın bütün faâliyetlerini kapsayan anlamının ihmal edilmesi, dünyaya meyletme aşırılığı gibi yanlışlardır. Allah’ın farz kıldığı ibâdetlerden sadece bir bölümünü alıp o konularda ısrar ve sebat gösterilmesi; ama dünya hayatıyla ilgili kabul edilip terk edilmesinde Allah’a yakınlık vardır diye başka bir bölümünün ihmal edilmesinin acılarını bütün ümmet çekmektedir. Bu yanlış,
4322] İbn Mâce, 2/1420; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, 5/515
4323] 3/Âl-i İmrân, 135-136
4324] 8/Enfâl, 60
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka bir yanlışı doğurmuş, paraya taparcasına bağlanan, israf ve lüks içinde hayat süren, aç komşularını görmezden gelen dünyevîleşmiş insanlar çoğalmaya başlamıştır. Lüks başlayınca yıkım da başlar. Müslümanca yaşama haklarına her türlü darbe vurulurken, dinleri tehlikeye düştüğü halde, dünyevîleşen insan, işiyle gücüyle, dünya varlığıyla meşguldür. Parasına gelecek tehlikelere karşı takındığı tavrı dinine karşı saldırılarda göstermez. Rahat, barış, demokrasi, dünyaya bağlılık fısıltılarıyla uykudadır, uyarıcı seslere kulak vermez.
Yanlış zühd anlayışı olan mistisizm, dünyanın imarından ve halifeliğinden uzaklaşmayı sonuçlandıran yönüyle insanın maddî ve duygu yönünü çökertiyordu. İsraf ve lüks içinde, tüketmeye dayanan bir yaşayış da insanın rûhî ve mânevî yönünü mahvediyor. İslâm, hiçbir konuda aşırılığa müsaade etmez. Dünyaya tutkunluğu istemediği gibi, inzivâyı ve dünyanın imar ve ıslahını terk etmeyi de onaylamaz. İslâm’dan uzaklaştıkları için geri kalan ümmete, kalkınamamış olmalarının sebebinin İslâm olduğu görüşünü kabul ettirmeye çalıştı fikir emperyalizmi. Ümmet de kurtuluşu batı uygarlığında, materyalizmde, tüketim toplumu olmada aramaya başladı. Başta dünya-âhiret ikilemi/uyumsuzluğu olmak üzere, haram-helâl anlayışı, değerler, imanî ve ahlâkî ilkeler önemsiz görülmeye başlandı. İslâm’ın tüm bağlarından koparak âhireti hesaba katmayan bir dünyevîleşme ile uygarlaşmaya çalıştılar. Maddî gücün ve kalkınmanın batılılara göre çok azına sahip oldukları halde batılılardan daha fazla lükse boğuldular. Evler, döşemeler, lüks koltuklar, arabalar, mutfaklarda teknolojik aygıtlar, ürettiğinden çok fazlasını tüketme anlayışı, zevk eseri giyimler, bin bir çeşit kumarlar, içkiler, spor ve müzik bağımlılıkları, özgürlük kavramının içine konulan kadınların açılıp saçılması, modaya uyma, eğlenceler, fesatlar...
Gerçek müslümanların son asır câhiliyetindeki sapıtmış beşeriyete sunacağı çok şeyleri vardır, olmalıdır. Dünyanın imarı için gerekli imkânları diledikleri yerden alabilir müslüman. Ama gerçek bir medeniyet geliştirmek için onları kullanmada İslâmî ölçülere bağlılık şarttır. Bilimi, maddî ve teknolojik gelişmeyi alabilir ama onları nerede kullanacağını belirlemek şartıyla. Âdi zevkleri tatmin etmek için mi, âhireti unutmak için mi, israf ve aşırı tüketimle şeytanın kulluğunda mı kullanacaktır bütün bunları? O zaman ne kendisi zillet ve pasiflikten kurtulabilir, ne de beşeriyeti hüsrandan ve helâkten kurtarabilir. Ama bunları şer’î ölçüler ve Rabbânî programın tatbikinde kullandığında, İslâm’ın hâkimiyetini tekrar sağlamada, ilâhî adâletin icrâsında, hayatın her alanında fıtrata ters düşmeyen ilkeler için uygulandığında, insanın varlık gayesini gerçekleştirmiş olacaktır. Ancak o zaman ibâdet ve dünya-âhiret anlayışı yerli yerine oturur; o takdirde müslümanlar, kendilerini içinde bulundukları zilletten ve cehenneme adaylıktan kurtardıkları gibi, kurtuluş yolu arayan sapıtmış insanlığa da kurtarıcı eli uzatabilir. 4325
Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya,
4325] Muhammed Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, s. 201 vd
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1013 -
bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gayesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi. Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının, taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı. Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı. Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
“Aşağılık maymunlar olun!”4326 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terkedip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören
4326] 2/Bakara, 65
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maymunlar aynen taklit ederek çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar.
İşte, tarih boyunca hayatını dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
“Bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”4327 Bu âyetin inişine sebep olan olay şudur:
Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette: “müslümanların üzerine taş yağardı.” 4328
Kur’an, müslümanların bu tavrıyla İsrâiloğullarının tavırları arasındaki benzerliğe Cuma sûresinde işaret buyurmaktadır. Sûrenin yahudilerden söz eden birinci bölümüyle Cuma’dan ve Cuma hutbesinde Rasûlullah’ı ayakta bırakıp kervana koşanlardan bahseden ikinci bölümü arasında ilişki kurulmaktadır. Konuyla ilgili tüm kaynaklar sûrenin ilk 8 âyetiyle son 3 âyetinin farklı zamanlarda nâzil olduğu konusunda müttefiktir. Buna rağmen şu aşağıdaki âyetle, sahâbenin Rasûlullah’ı “dünyalık” için mescidde yalnız bırakmaları arasında bağ kurulmaktadır: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne fenadır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” 4329
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar: “Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Yemin olsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi. Öne geçemedikleri halde yeryüzünde büyüklük tasladılar.” 4330; “Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı taşkınlık/şımarıklık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü-kuvvetli bir topluluğa dahi zor geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.’ Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana lütufkâr olduğu gibi sen de lütufkâr ol, yeryüzünde fesat isteme, çünkü Allah fesatçıları sevmez. O dedi ki: ‘Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan daha güçlü, sayıca da daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının
4327] 62/Cum’a, 11
4328] Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62
4329] 62/Cum’a, 5
4330] 29/Ankebût, 39
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1015 -
ne olduğu günahkârlardan sorulmaz. Karun, süsü-püsü içinde toplumun önüne çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: ‘Keşke Karun’a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. O, cidden çok şanslı biri.’ İlim verilenler ise şöyle dediler: ‘Yuh size, iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Fakat buna yalnızca sabredenler kavuşturulur. Nihâyet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi. Akşam onun yerinde olmayı isteyenler, sabah şöyle demeye başladılar: ‘Vay be! Demek, Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor, dilediğine de kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki kâfirler asla iflâh olmazlar.” 4331
Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:
1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir. 4332
2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir. 4333
3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır. 4334
4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur. 4335
5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur. 4336
Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara” uyarısı kendisine yapılınca, “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’ biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır.
Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifade edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şahit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor.
Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta
4331] 28/Kasas, 76-82
4332] 28/Kasas, 76
4333] 23/Mü’minûn, 24; 29/Ankebût, 39
4334] 29/Ankebût, 39
4335] 28/Kasas, 78
4336] 28/Kasas, 81
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
paraya tahvil etmenin yollarını arar.
Karunlaşmış bu tip, müslüman olduğu zaman, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de “istikrar”ı çok severler. 4337
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gaye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibarettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Sonraki Hayat; Âhiret
“Âhiret”, âhir kelimesinin dişil şeklidir ki, son, sonra olan demektir. Evvel (ûlâ) kelimesinin karşıtıdır. “Âhiret”, kavram olarak, öbür dünya, ölümden sonraki hayat demektir. Kur’an’da çok sık yer alan bu kavram, bazen ‘yevmü’l âhira-âhiret günü’, ‘dârü’l âhira-son yerleşim yeri’ şeklinde, ifade edilmektedir.
Dünya hayatı için ilk (ûlâ), ölümden sonraki hayat için ise “âhiret (son hayat)” denmiştir. Bu anlamda dünya, yakın ikamet yeri, “âhiret” ise son ikamet yeridir. Kur’an, âhiret kavramını sık sık dünya kelimesi ile birlikte kullanmaktadır. Her ikisi arasında sıkı bir ilişki vardır. Âhiret dünya hayatını takip eden, ama ölümsüz bir hayatın adıdır. Bir başka deyişle âhiret, dünya hayatının sonuçlarının alınacağı, dünya hayatının değerlendirileceği zamandır. Kelime anlamı yönunden, “sonradan gelen” olduğu için, insanın ölümüyle başlayan bir hayattır diyebiliriz.
Âhiret inancı sürekli bir diriliştir. Öldükten sonra dirileceğini, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını alacağını bilen bir kimse devamlı hareket halinde olur, kendini yeniler, eksikliklerini tamamlar, dünyaya dalmakla, günaha batmakla, değersiz şeylerin peşine koşmakla öldürdüğü benliğini her gün yeniden diriltir, kalbini sonsuzluk sevdasıyla meşgul eder.
Âhiret inancı, yaratılışın, yani dünya hayatının var oluş sorusunun cevabıdır. Bir başka açıdan, bu hayatın devamıdır. Sürekli olan âhiret hayatının iyi veya kötü temelleri dünyada iken atılır. Burada yapılanlar, oradaki hayatın rengini belli edecektir. Buradaki tercih, orada hedeflediğimiz şeyin tercihidir. Geçici ve yalan zevkleri isteyenler; çok kısa, geçici ve evcilik oyununa benzeyen dünya hayatına râzı olurlar, az bir zevkle yetinirler. Bunun karşılığında ise, sonsuz
4337] M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 297 vd.
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1017 -
mükâfatı ve saâdeti kaçırırlar, ateş azabını kendi elleriyle kazanırlar. 4338
Allah’a iman eden mü’min, hayatını inandığı dine göre yaşar, sonra da âhiret kurtuluşunu umit eder, Cenneti kazanacağına umut besler. O bilir ki cennet, dünyada iken takvâ üzere yaşayan ‘müttakîler’ için hazırlanmıştır. 4339
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.”4340 Oyuncaktan hoşlanan çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Her ânımızda dünya-âhiret dengesini kurmalı, dünyayı âhiret için ve sınav bilinciyle yaşamalı, ölümü sık sık düşünüp kendimizi esas hayata hazırlamalıyız. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini, câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır. Dünyayı, esas hayatın tarlası olarak değerlendirmek ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir engeldir.
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler, Cennetin gölgesi nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 4341
Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde dünya âhiret dengesi, hayatın emanet olduğu bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız
4338] 57/Hadîd, 20; 47/Muhammed, 36; 6/En'am, 32
4339] 3/Âl-i İmrân, 133
4340] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
4341] 59/Haşr, 18
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
Kur’an-ı Kerim’de Âhiret: Âhiret, Kur’an-ı Kerim’de 110 yerde geçer. Kur’an’da son gün anlamında yevmü’l-âhir şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın halde geçer. Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması, yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
Kur’an-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence” bir “süs ve öğünüş”tür; “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır. Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.4342 Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir.
Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar. Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terk etmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli ve bizi uyarıyor ve bize âhireti hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz.
İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, ilâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine göre olacaktır.
Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise
4342] bk. 29/Ankebut, 64; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1019 -
geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı yatağın ilâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte, bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehennem lüzumsuz mu?
Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi” olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezası verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler. Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini Nebi’nin diliyle özendirmişti. 4343
Dünya - Âhiret Dengesi
Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için istikbâline açılan birer penceredir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda, bir gün öleceğimi
4343] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 287-288
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum” dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda; bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesâda uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!” 4344
Bütün meseleler gelip âhirete ve dirilişe ciddi manada iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”4345 Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu îma ediyor: “Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.”
İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme istemesi her yerde fesâdı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi
4344] 26/Şuarâ, 129
4345] 67/Mülk, 2
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1021 -
tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 4346
Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar ‘dünyadadırlar’, ama ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla uzak gözüyle bakıl-mamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, “daha sonra” geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın/dünyanın sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek ve her ânımıza bir muhasebe yapmak durumundayız.
Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni ve sıkıntılarla dolu bir diyardan; ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahâbe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahâbe de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.” 4347; “Ey iman edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman yere çakılıp kaldınız?
4346] 38/Sâd, 27-28
4347] 44/Duhân, 25-28
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 4348
Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır. İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama hergün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa.”4349Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” 4350
Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”4351 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!”4352 Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”4353; “Yoksa içinizden Alah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 4354
Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme
4348] 9/Tevbe, 38
4349] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
4350] 57/Hadîd, 20
4351] 87/A'lâ, 16-17
4352] 75/Kıyâme(t), 20-21
4353] 2/Bakara, 155
4354] 3/Âl-i İmran, 142
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1023 -
esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’ denir.” 4355
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.”4356 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılâbların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya mal olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam
4355] 46/Ahkaf, 20
4356] 74/Müddessir, 53
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ortasına oturtmak zorundadır.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. 4357
“Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!”
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 4358
“Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse ‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibire,
4357] Geniş bilgi için bk. H. Özhazar, Âhiret Bilinci; H. Eker, Âhiret Bilinci; A. Kalkan, “Âhiret” ve “Din Günü” kavramları
4358] 31/Lokman, 33
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1025 -
lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifade edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav yeri olan, helâl nimetlerinden istifade edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan,
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1027 -
modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibadeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gayesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise bin bir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”4359 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrı4359]
61/Saff, 10-13
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mındayız: Ya nefsimiz veyâ Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.”
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Hastaları ziyaret edin. Cenazeleri de takip edin. Bu, size âhireti hatırlatır.” (Hadis-i Şerif)
“Akıllı insan, kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünyaya meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emanet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın, ellerinde emanet olduğunu bilen ve onu sahibine, teslim edip de usulca ortadan ayrılanlara Allah rahmet etsin.”
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fânî dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
“Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir. Kısa bir ömürde ebedî hayata gerekli olan levâzımatı tedârik etmekle mükelleftir.”
“Ehl-i iman için dünya, seyyar bir ticaret yeri ve kısa bir müddet için yol üstünde kurulmuş bir pazardır.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1029 -
“Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, İlâhî isimlere bakan yüzünü sevmek, noksanlık sebebi değil, olgunluk işaretidir. Böyle bir sevgide ileri gitmek, ibâdet ve mârifetullahta ilerlemektir.”
“Dünya büyük bir okuldur. Orada herkes, hayatı boyunca öğrencilikten kurtulamaz.”
“Dünya, sonsuzluk içinde küçük bir parantezdir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Bu âlemin gerçekliği, dün gece gördüğün rüya gibidir.”
“Dünya, uykudaki rüya, veya zevâle mahkûm bir gölge gibidir. Aklı başında olan buna aldanmaz.”
“Dünya sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“İnsan dünyada ancak dünyaya boş verdiği zaman mutlu olur.”
“Yürü fâni dünya, sana gelende gülmüş var mıdır?”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya hakkında zühd ve kanaat sahibi olmak kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur.”
“Dünya âhiretin bir şantiyesi mesabesindedir.”
“Fâni denilen bu dünya, beka denilen yerin levâzım ambarıdır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Böyledir dünya nizâmı, gelen gider, giden gelmez.”
“Bu dünyaya aşırı tutkun olup meyletmek, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.”
“Dünya kalbe yerleşince, âhiret kalpten göç edip gider.”
“Bu dünyaya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen gitmesi zor olur.”
“Dünyaya itimat etme. O, çoklarını aldattı. Gün gelir seni de aldatır, tedbirli ol.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Ey dünya! Ne kadar utanmaz ve kötüsün. Besliyor, yetiştiriyor, hem de öldürüyorsun.”
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dünya mıknatıs gibidir, bütün samanları çeker; ancak özlü buğday, onun çekişinden kurtulmuştur.”
“Ama dönüyor!” (Galileo)
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Bir köhne köprüdür bu cihan ki, gelen geçer.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihâyet bir avuç toprak.”
“İşin gücün daim yalan, Çok kişiden arta kalan;
Nice kerre boşalıben Dolan dünya değil misin?”
“Kim umar sefâyı senden, yalan dünya değil misin?
Enbiyânın seyyidini, alan dünya değil misin?
Kaydedip halkın özüne, toprak değil misin?
Ehl-i gafletin yüzüne, gülen dünya değil misin?
Kimisini nâlân eden; kimisini giryân eden;
En sonunda üryan edip, soyan dünya değil misin?” (Yunus Emre)
“Zen gibi şîve-i şehvetle alan dünyayı,
Vaz’-ı haml etme gibi vermede feryâd eyler.”
“Dünya bir gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni, kullan kendini göreyim seni.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünyaya esir olan âzâd olmaz.”
“Dünyada eken âhirette biçer.”
“Dünyanın üstü varsa altı da var.”
“Bugün dünya, yarın âhiret!”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünyada hırs ve tamah varken, dolandırıcılar açlıktan ölmez.”
“Bir başka âlemin bekleme odasıdır bu dünya”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1031 -
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
İki dünyalılara, iki dünyası arasında denge kuranlara selâm olsun!
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dünya Hayatı Konusuyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler
Dünya Hayatı
Dünya Hayatının Misali: 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45; 57/Hadîd, 20.
Dünya Hayatı Bir Aldanma Metaıdır: 3/Âl-i İmrân, 185; 13/Ra’d, 26; 31/Lokman, 33; 57/Hadîd, 20.
Dünya Hayatı Süslenmiştir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 14; 57/Hadîd, 20.
Dünya Hayatı Oyun ve Oyalanmadır: 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20.
Dünya Nimetleri
Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30.
Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz: 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36.
Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması: 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64.
Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır: 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76.
Dünyayı İstemek
Dünya Sevgisi: 2/Bakara, 200; 3/Âl-i İmrân, 14-15, 145; 57/Hadîd, 16.
Yalnız Dünya Nasibi İstemenin Kötülüğü: 2/Bakara, 200; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 134; 11/Hûd, 15-16; 17/İsrâ, 18; 19/Meryem, 75; 42/Şûrâ, 20; 79/Nâziât, 37-38; 87/A’lâ, 16-17.
Dünya Hayatını İsteyenlerin Misali: 11/Hûd, 17.
Kâfirlerin Dünyaya Bakışı: 28/Kasas, 60; 30/Rûm, 7.
Karun’un Dünya Sevgisi: 28/Kasas, 76-84.
Kâfirler Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: 14/İbrâhim, 3; 18/Kehf, 32-36; 30/Rûm, 7; 75/Kıyâme, 20-21; 76/İnsan, 27; 87/A’lâ, 16.
Kâfirler Dünyalıkla Öğünürler: 18/Kehf, 32-44; 34/Sebe’, 34-36; 102/Tekâsür, 1-7.
Müşrikler Dünyalıkla Öğünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
Dünya Nimetlerini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak: 9/Tevbe, 24.
Dünyada Günahkârlar Üstün Mevkide Bulunur: 6/En’âm, 123.
Dünya-Âhiret Dengesi
Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: 42/Şûrâ, 20.
Hem Dünya Hem Âhiret Nasibi İstemek: 2/Bakara, 201; 4/Nisâ, 145; 28/Kasas, 77; 62/Cum’a, 10.
Dünya Meşguliyeti, Mü’minleri Allah’a Kulluktan Alıkoymaz: 24/Nûr, 37; 57/Hadîd, 16.
Dünya da Âhiret de Allah’ındır: 53/Necm, 25; 92/Leyl, 13.
Dünya Nimetleri, Mü’minler İçindir: 7/A’râf, 32; 16/Nahl, 30.
E- Âhiret Hayatı
Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Âl-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59, 162; En’am, 113; A’raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe’, 3, 7-9; Mutaffifin, 10-12; Tin, 7.
Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe’, 4-5
Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyame, 13; İnfitar, 5.
Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Âl-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas, 77.
f- Âhiret Hayırlıdır: En’am, 32; A’raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A’la, 16-17; Duha, 4.
g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60; Ankebut, 64.
i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83; Ankebut, 36; Şura, 36- 39.
Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: Ankebut, 20; Sebe’, 3.
Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: Ankebut, 64.
l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7; Kıyame, 20-21; İnsan, 2 7; A’la, 16.
m- Âhiret de Dünya da Allah’ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1033 -
n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77; Cum’a, 10.
p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyame, 13; İnfitar, 5.
r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
Dünya Hayatı İle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
1. Buhari, Bed’ül Halk 8, Salât, 48, Cihad 33, Rikak 39, 41
2. Müslim, İman 312, Zikr 14, 16-18, Fiten 133-135
3. İbni Mace, Zühd 32
4. Tirmizi, Zühd 5
5. S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc.
6. Dünya Nimetleri: 5/247; 5/No: 726
7. 8/No: 1306
8. 12/No: 2021
9. Dünyaya Önem Vermemek: 12/358
10. Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi:
11. Dünyanın Zemmi: 7/230-
12. Dünyanın zemmi ve kötülenmesi, K. Sitte, 7/233
13. Dünyanın Süs ve Güzelliklerinin İnsana Zararı: 7/234-235
14. Dünya Malına Hırslı ve Düşkün Olmanın Tasviri: 7/234-235
15. Dünya Malı Kazanmada Orta Yol: 7/235
16. Dünyanın Tasviri ve Kötülüğünden Muhafaza: 7/238
17. Dünya ve İçindekilerin Mel’un Olması: 7/238-239
18. Dünyanın Mel’un Olmasının Sebebi: 7/240
19. Dünyanın Mü’mine Hapishane, Kâfire Cennet Olması: 7/241-242
20. Dünyaya Muhabbet Her Hatanın Başıdır: 7/242
21. Dünyada Fazla Yememek: 7/242
22. Fakih Olmak İçin Dünyayı Terketmek: 7/243
23. Adem ve Havva’nın Hataları: Dünya Sevgisi: 7/242-243
24. Dünyaya Muhabbeti Olana Şeytanın Çokça Vesvese Vermesi: 7/244
25. İnsanın Dünyadaki Pozisyonu: 7/244-245
26. Ebediyet Yolculuğunda Dünyanın Mü’min İçin Önemi: 7/245
27. Allah Katında Dünyanın Değeri: 7/245
28. Allah Sevdiği Kulunu Dünyadan Korur: 7/246
29. İslâm’ın Reddettiği Dünya: 7/248-249
30. Dünyayı Hakir Görenler: 7/249
31. Dünya Malına Önem Vermemek: 7/335
32. Dünyanın En Hayırlı Metaı: 7/516
33. Dünya İçin Talep Emri: 14/486
34. Dünya Sevgisinin Zararı: 15/182
35. Dünyayı Asıl Maksat Yapmanın Zemmi: 15/177
36. Dünyada Cezası Gecikmeden Gelen İki Günah: 16/359-360
37. Dünyalıkta Kendinden Aşağıya Bakmak: 16/332
38. Dünyaya Meyletmek: 16/483
39. Dünya Talebinde Orta Yollu Olmak: 17/244
40. Dünyaya İlgi: 17/564
41. Allah Katında Dünyanın Değeri: 17/565
42. Gözü Dünyada Olanın Hali: 17/564
43. Dünyada Garip ve Yolcu Gibi Ol: 2/471-472
44. Dünya Malı ve İnsanların Küfre Düşme Korkusu. 4/283
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
45. Âhiret Daha Çok Düşünülmeli: Kütüb-i Sitte, 17/ 565
46. Âhiret Hayatında Ölüm Olmayacaktır: Kütüb-i Sitte, 14/ 417-418
47. Âhiret İşleri Dünyadakilere Sadece İsmen Benzer, Hakikatleri Ayrıdır: Kütüb-i Sitte, 14/ 383
48. Âhirette Dünyanın Alacağı Hal: Kütüb-i Sitte, 4/ 38-39
49. Dünyadaki Azab ve Nimet Âhirette Sona Erer: Kütüb-i Sitte, 14/ 416
50. Âhirette Herkes Otuz Yaşında Olacak: Kütüb-i Sitte, 14/ 450
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 186
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 335-336
3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 185-187
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 199-202
5. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 107-111
6. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 22-25
7. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 423-424
8. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 344-364
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 221-226
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 156-160
11. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risâle Y. s. 201-235
12. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 191-199
13. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 214-220
14. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 103-104
15. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. 81-101
16. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 451-509
17. Tenbihu’l Gâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 605-609; 816
18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s.107-116
19. Kur’an Penceresinden Bakış, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y. s. 77-113
20. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 131-134
21. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 150-151
22. Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâlî, Buruc Y. s. 118-120
23. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Şafak Y. 2/62-157; 1/71-72;100;175
24. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. 2/150-157; 1/202-206
25. İlâhi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s 331-342
26. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 216-221
27. Hayat-ı Dünya ve Âhiret, Muhammed İhsan Oğuz, M.İ.O. Vakfı Y.
28. S. Buhari Tecrid-i Sarih Terc. 5/No: 726; 5/247; 8/No: 1306; 12/No: 2021; 12/247.
29. İslam Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344; 1/309-313
30. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 152-173
31. Kertenkele Çukuru, Metin Kırbaşoğlu, Karakalem Y. s. 53-76
32. Zihniyet ve Din, Sabri F. Ülgener, Dr. Y.
33. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
34. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
35. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dana, Erkam Y.
36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
37. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
38. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
39. Âhiret Perdesini Aralarken, Haris el-Muhasibi, Nesil Basım Yayın
40. Dünya-Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Y.
41. Gerçek Hayat, M. Necati polat, Kaynak Y.
42. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1035 -
43. Kur’an-ı Kerim’de Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Salah Bilici Kitabevi Y.
44. Kıyamet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
45. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş.
46. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
47. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
48. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
49. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
50. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
51. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nun Y.
52. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
53. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
54. Dünya Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Neşriyat
55. Dünya ve Âhiret İşlerinde Edeb, Abdülkadir Kaşgari, Hizmet Kitabevi Y.
56. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
57. Onbirinci Saat, Martin Lings, İnsan Y.
58. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dana, Erkam Y.
59. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
60. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
61. İslâm’a Göre Ruh Çağırma, H. H. Muhammed, Pamuk Y.
62. Ruh Çağırma, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
63. Ruh Dosyası, Ahmed Ersöz, Nil A.Ş.
64. Ruh Sağlığı, G. Kozacıoğlu, Alfa Basım Yayım
65. Ruh Sağlığımız ve Davranış Bozuklukları, Aydın Ankay, Turhan Kit. Y.
66. Ruhsal Çatışmalarımız, Karen Horney, Öteki Y.
67. Reenkarnasyon, Arif Arslan, Adese Y.
68. Ruhbilim Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y.
69. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Seyyid Ali Göleli, Şüheda Y.
70. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
71. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
72. Psikiyatrinin ABC’si, Cengiz Güleç, Simavi Y.
73. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.