Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:04

    Büyü ve Şeytan

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (2 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    AHMED KALKAN
    BÜYÜ ve ŞEYTAN
    Ma’ruf Yayınları: 54
    Ahmed Kalkan: 7
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    Asım Şensaltık
    ISBN: 978-605-9376-40-2
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 47610
    EKİM 2020
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    “
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tağutlara karşı Kur’an’la müceeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yaniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevi usûlle Kur’an ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tavizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine...
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 5 ~
    İÇINDEKILER
    Önsöz .......................................................................................................8
    1. Bölüm
    BÜYÜ DENİLEN HİLE VE KANDIRMA
    Sihir, Yani Büyü Hakkında................................................................13
    Sihrin Menşei/Kaynağı......................................................................20
    Ehl-İ Sünnet Âlimlerinin Çoğunluğuna Göre Sihrin
    Gerçek Olup İnsanlara Etki Ettiğinin Delilleri.........................27
    Kur’ân-I Kerim’de Sihir Kavramı...................................................32
    Büyünün Ne Olup Olmadığını Gelin,
    Kur’an’dan Öğenelim..........................................................................34
    Hârut ve Mârut’la İlgili Tefsirlerdeki İsrâilayat Örnekleri..52
    Hârut ve Mârut’un Kim Olduklarıyla İlgili Rivâyetler...........53
    Hârut ve Mârut Nasıl Bir Cezâya Çarptırıldılar?.................... 58
    Olayın Geçtiği Yer................................................................................. 59
    Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Diğer Âyetler.................67
    Hadis-İ Şeriflerde Sihir Kavramı...................................................71
    Kur’an Sihir İçin Hak/Gerçek Mi Der, Yoksa Bâtıl Mı?..........73
    Düğümlere Üfleyenler........................................................................76
    Üfürükçüler Hep Kadın Mı Olur; Üfürükçülüğü
    Cinsiyetle Bağlantılı Mı Ele Alacağız?..........................................77
    İslâm ve Üfürükçülük.........................................................................81
    Ve O Düğümlere Üfleyenlerin Şerrinden....................................83
    Sihir ve Büyünün Ne Gücü Var Ki, Ondan Korkalım…..........98
    AHMED KALKAN
    ~ 6 ~
    Sihir/Büyü, Sadece Göz Boyamadır...............................................104
    Büyünün Etkilemesi Konusunda Mezhebî Görüşler.............109
    Sihrin Göz Boyama ve Değişik Araçlarla Yapılan Hile
    ve Kandırmadan İbaret Olduğunu Söyleyen Âlimlere
    Bir Örnek; Ebû Bekr El-Cessas..........................................................111
    Sihrin Çeşitleri, Sihirbazların Amaçları Ve Hedefleri...........114
    Büyünün Etkisi Yoktur.......................................................................121
    Telkin........................................................................................................123
    Büyücüler Halkı Kandırıyor..............................................................126
    Sihirbazlardan Medet Uman Firavun..........................................130
    Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası;
    Sihirbazlık ............................................................................................. 136
    Eski ve Modern Büyünün Etkisi İçin Bir Örnek:
    Karı-Koca Arasını Ayırmak..............................................................137
    Karı-Kocanın Arasını Açan Modern Sihirbaz Değnekleri;
    Tv. ve Cep Telefonu.............................................................................139
    Ve Sihir/Büyü Yönüyle Günümüz Câhiliyesi............................142
    Ne Yapmalıyız?......................................................................................150
    Psikolojik Hastalıklar Büyüyle Karıştırılıyor...........................153
    Psikotik Bozuklu..................................................................................154
    Gerçek ve Hayal Birbirine Karışır.................................................155
    Ortak Çözüm..........................................................................................157
    Sihrin/Büyünün Hükmü...................................................................157
    Ruh Çağırma...........................................................................................160
    Kehânet ve Arâfet/Arrâflık..............................................................161
    Fal ve Falcılık.........................................................................................167
    Nazarlık, Nal, Muska Vb. Kullanmak...............................................167
    Uğursuz Saymak...................................................................................167
    Uğurlu Saymak......................................................................................169
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 7 ~
    Rasûlullah’a Büyü Yapıldı Mı?........................................................169
    Rivâyetler Arası Çelişkiler.................................................................172
    Sihirle İlgili Hadis Rivâyetlerini Kabul Etmeyenler...............178
    Cessâs’ın Görüşleri..............................................................................179
    Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa
    Tesir Etmediğine Dair Deliller.........................................................181
    2. Bölüm
    ŞEYTAN DENILEN DÜŞMANIMIZ
    İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlamı...........................................207
    Şeytan ve Özellikleri...........................................................................208
    Şeytanın Görevi.....................................................................................212
    İblis, Meleklere Hocalık Yapmış Büyük Bir Âlim Miydi,
    Yoksa Kendini Bile Yeterince Bilmeyen Câhil Biri Mi?.........213
    Âdem’e İtaat ve Bey’at İfadesi Olarak Secde Etmeyen
    İblis’in Câhilliği ve Kibir İçinde Hevâsına Tâbi Olduğu.......216
    İblis ve Cinler Melek Midir Ya Da Meleklikten Dönüşen
    Varlıklar Mı?..........................................................................................226
    Meleklerle Cinlerin Arasındaki Benzerlik Ve Farklılıklar
    Nelerdir?.................................................................................................228
    İblis Ve Faâliyet Alanı.........................................................................230
    Şeytanın İnsana Dört Bir Yandan Yaklaşması......................... 235
    AHMED KALKAN
    ~ 8 ~
    ÖNSÖZ
    Bismillâhirrahmânirrahıym
    Sihirbazlar daha çok sahnede gösteriler yaparlar el çabukluğu
    ile göz boyaması dediğimiz şekilde insanların hayal
    görmesine sebep olurlar. Tabii hileler var, günümüzde
    teknolojik aygıtlar da buna katkı sağlayarak olayı esrarengiz
    yapar. Hileyi fark etmediği için izleyenlere çok enteresan gelir.
    Google’a bir tıklayın, sihirbaz hileleri başlığına bakın; aslında
    çocukça kandırmalara âlet olduğunuzu görürsünüz. Siz
    onun konuşmasına, eline-ayağına bakarken diğer kandırmayı
    göremiyorsunuz veya el çabukluğunu hissedemiyorsunuz.
    Dolayısıyla sihir dediğimiz şey hilelerdir, tabii kandırılmaya
    müsait insanlar olduğu müddetçe daha nice sihirbazlar, büyücüler,
    cinciler, üfürükçüler çıkar. Kur’ân-ı Kerim hiçbir ayetinde
    sihirden Allah’a sığınmayı emretmiyor çünkü yok öyle
    bir zarar, aldatmadan kandırmadan ibaret; ama üfürükçülerin
    şerrinden, o cinci denilen, hoca denilen, okuyup üfleyen
    üfürükçüler var ya, medyum, rukyeci gibi adlar alanlar, muska
    yazıyor, okuyup üflüyor… İşte onların şerrinden Allah’a
    sığınmamızı istiyor Allah. Esas tehlike orada, oraya gittinmi
    adam seni ikna edecek. Müşteri geldi, yani yolunacak kaz.
    Seni hasta çıkarması lâzım; yoksa para kazanamaz ki. Seni
    inandıracak hastalığına ve ondan sonra abone müşteri olacaksın,
    bedava da reklamcı aynı zamanda.
    Kur’an “sihir bâtıldır, Allah onu bâtıl kılacak, iptal edecektir”
    dediği halde, ilginçtir ki bazı yazarlar “Sihir haktır” demişler,
    bununla da yetinmeyip Allah’ın büyüyü iptal edeceğini
    beyan etmesine, büyücünün başarılı olamayacağını ilan
    etmesine ve büyünün bir hile ve aldatmadan ibaret olduğunun
    ifade edilmesine rağmen büyünün gerçek anlamda etki
    yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi
    olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri
    ÖNSÖZ
    ~ 9 ~
    sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan
    medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
    hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
    bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldıki
    büyücülere meydan okuyan insanlar, hiçbir zaman onların
    büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır!
    Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan
    başlı-başına bir kanıttır.
    İnsanlara, hile ve aldatmaya dayanan sihri/büyüyü öğreten
    şeytanlara gelince…
    Şeytan âhirette diyecek ki “benim sizin üzerinize bir saltanatım,
    musallat olmam söz konusu değildi, ancak ben sizi
    fısıltı ile davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. Gelin dedim
    geldiniz, fısıltı ile söyledim hatta. Bana niye kızıyorsunuz,
    kendinize kızın” diyecek şeytan. Hatta “ben şirk koşanlardan
    Allah’a sığınıyorum” diyecek. Şeytanın kendilerinden Allah’a
    sığınacağı insanlar, düşünebiliyor musunuz? Şeytan’ın şirk
    koştuğuna dair hiçbir ifade var mı Kur’an’da? Tam tersine
    Allah’a duâ ediyor ‘bana mühlet ver’ diyor. Başka sahte bir
    tanrıya, başka bir puta meylettiğine dair hiçbir şey söylenmiyor.
    Şeytandan daha şeytanlaşanlardan korkmak lâzım,
    sakınmak lâzım.
    İman eden ve Rablerine tevekkül edenlere o şeytanın hiçbir
    musallat olması söz konusu değildir, özellikle mü’minlere
    ve mütevekkillere. O yüzden bir mü’min çok rahat meydan
    okuyabilir cinlere. “Bütün cinciler ne kadar cinleri varsa toplasınlar,
    şeytanlar gelsinler bir araya ve bana zarar versinler
    güçleri yetiyorsa” diyebilir. Evet, Allah’tan başkasından korkmayan
    takvâ sahibi bir mü’min böyle haykırabilir. Allah’ın
    izni ile zerre kadar bir zarar veremezler. Meydan okuma derken
    kendisinde bir güç olduğuna inandığı için değil; Allah’ın
    hükmünden dolayı, çok net şekilde Allah’a iman ettiği, O’ndan
    başkasında güç kuvvet olmadığını kabul ettiği için, Allah’ın
    AHMED KALKAN
    ~ 10 ~
    ‘size hiçbir zarar veremezler’ demesine inandığı için, Allah’a
    güvenip O’na tevekkül ettiği için bu şekilde söyleyebilir. Zarar
    verecek fayda verecek ancak Allah’tır ve Allah onlara insana
    musallat olma, insanı ele geçirip iradesini yok edecek
    bir güç ve bu şekilde bir izin vermemiştir. Yeryüzünün efendisi
    cinler, şeytanlar değil; yeryüzünde halife insandır. Öyle
    bizi çarpacak çırpacak güçleri falan yok bunların, bizden âciz
    varlıklar, bize saygı duymaları emredilen canlılar. İşte en zararlısı
    şeytan, onun da yapabileceği şey ancak vesvese. Yani
    fısıltı; belli-belirsiz isyana teşvik. Ama hilesi zayıf.
    Her şeye olduğu gibi, bu hassas konulara da Kur’an’ın bak
    dediği yerden bakmaya çalışmak, tevhidî çizgi ile bu konuları
    değerlendirmek, bu kitapların yazarının en önemli sorumluluğudur.
    Bu üç kitaplık seride, eğer Kur’an’a ve sahih sünnete
    ters düşen bir cümleye şahit olursanız, yazara ulaştırdığınızda
    sadece duâ ve hüsn-i kabul ile karşılaşırsınız. Kur’an’a ve
    Sünnete ters düşen bir şey yoksa, o zaman niyetler, usûl ve
    yorumlar devreye girecek, mümkün şeytana da malzeme çıkabilecektir.
    Üç kitaplık serinin üçüncü kitabının sayfalarını açmış durumdasınız.
    Diğer kitapların isimleri: “Rukyecilik, Muskacılık”
    ve “Koca Bir Yalan: Cinlerin İnsana Musallat Olması”.
    Her türlü şeytanî düşünce ve işlerden Allah’a sığınır, rukye
    adıyla yapılan üfürükçülükten, büyüden, büyü bozma ve cin
    çıkarma adına yapılan şirk unsurlarından bu rukyeci geçinen
    üfürükçülerin de kurtulup uzaklaşmalarını tavsiye edip Rabbimizden
    dileriz.
    Ahmed KALKAN
    Eylül 2020, Ümraniye
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

    Bölüm 1
    BÜYÜ DENİLEN
    HİLE VE KANDIRMA
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 13 ~
    SIHIR, YANI BÜYÜ HAKKINDA
    Nüzul sürecinde ilk kez Müddessir sûresi 24. âyette geçen
    “sihir (s-h-r)”, dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da
    gönlünü yanıltan şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan
    farklı algılamasıdır. Görülen, aslında görüldüğü gibi değildir.
    Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü halde
    sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” (büyülenmiş keçi)
    derler. Sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen
    Ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur” ismi
    verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması
    halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle yalanın
    birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen
    herhangi bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci
    tanım özneyi (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen)
    esas alan tanımlardır ve ikisi de birbirini tamamlar. İster
    özne açısından ister nesne açısından tanımlansın, sihir her
    hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan
    vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden
    bazen de her ikisinden kaynaklanır.
    Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar oraya
    çıkacak olsalar, ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş
    bir topluluğuz’ derlerdi.”1 âyetinde geçen “sihir” gören
    açısındandır. Çünkü kaynağı hakikat olduğu halde gören
    farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz, bir büyüdür.” hadisinde
    de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de “İki söz, bir
    büyü” atasözü vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem
    gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün:
    Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona
    1 15/Hicr, 14-15
    AHMED KALKAN
    ~ 14 ~
    hızla akıyormuş gibi göründü (yuhayyelu ileyhi)”2 Velid bin
    Muğıyre, Allah rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek
    bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor”
    dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir
    olarak bakıyorlardı. 3
    Türkçede “büyü” kelimesiyle karşılanan “sihir”,
    Arapça lügat anlamıyla, “her ne olursa olsun, sebebi
    gizli olan ince şey” demektir. Nitekim fecir vaktinin
    başlangıcına da ufuk çizgisinin inceliğinden dolayı
    “seher” denilir. Bu anlamda, yani sebebi gizli olan
    ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında sihrin küfür
    olmayacağı açıktır. Ancak, dinî örfteki anlamıyla
    sihir, sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla
    beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık,
    falcılık, medyumluk, cincilik, şarlatanlık, hilekârlık
    yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir.
    Halk dilinde de sihir veya büyü denilince akla gelen
    bunlardır ve bütün bunlar çirkin ve bâtıl şeylerdir.
    Çünkü bunda esrârengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı
    hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek
    vardır. Nitekim, “İnsanların gözlerini sihirlediler”4;
    “Sihirleri sâyesinde ipleri ve sopaları onun hayâlini
    büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler”5
    buyrulmaktadır. Demek ki, esrârengiz, gizli sebep
    ile incelik, dış görünüşü itibarıyla çekicilik ve bir de
    kötü maksat, sihrin niteliğini belirler.
    2 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
    3 Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
    4 7/A’râf, 116
    5 20/Tâhâ, 66
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 15 ~
    Tabiatüstü güçler yardımıyla olağanüstü sonuçlar elde etmeye
    yönelik faaliyete “büyü” denir. Kur’an’da geçen “sihr”
    kelimesi, büyü anlamını taşımakla beraber, sihr büyüden
    daha geniş kapsamlıdır. Çünkü sihir, “sahte, gerçek dışı olan
    bir şeyi gerçekmiş gibi göstermektir.” Bunun için sihirbazlıkta
    gözü görüşü aldatan hokkabazlık, el çabukluğu ve renk
    yansıtmasına dayanan bir sanatı yürütme anlamı vardır. Bu
    yüzden sihirbazlar, illizyonizm, manyetizma, hipnoz ve telepati
    gibi teknikleri uygularlar. Büyücü ise, iyi ve kötü varlıkların
    yardımını sağlayan, büyü tekniğini ve usullerini bilen
    ve kullanan kimsedir. Cahiliyye devrinde büyü ve sihir çok
    yaygın olduğundan Araplar büyücülerden çekinirler ve onlara
    saygı duyarlardı.
    Büyü ve sihir, menfaat kökenli bir disiplin olduğundan Allah,
    peygamber ve din tanımaz. Ancak bazı durumlarda kutsal
    değerleri ve metinleri istismar eder. Ayrıca büyüde, Allah’ın
    irade ve kudreti üstünde işler başarılabileceği iddiası da vardır.
    Bütün bunlar, büyücüye Allah’tan ve peygamberden daha
    büyük değer verildiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Hâlbuki
    büyücülerin gaybı bildiği, başaramayacakları şeylerin bulunmadığı
    tarzındaki inançlar, İslâm’la taban tabana zıttır. İşte
    bu yüzden İslâm, büyük günahlar arasında saydığı sihir ve
    büyücülüğe şiddetle karşı çıkmış; Kur’an ve sünnette de bu iş
    açık ve kesin olarak yasaklanmıştır.
    İslâm bilginlerinden bir kısmı, hiçbir gerçekliği ve geçerliliği
    bulunmadığı, sadece aldatmadan ibaret olduğu düşüncesiyle
    büyüyü ve sihri reddederler. Ancak, sihrin mahiyeti ne
    olursa olsun, onunla meşgul olanların bulunduğunu inkâr etmek
    mümkün değildir. Bunun için Kur’an, büyü ve sihir diye
    bir olgunun varlığını kabul eder, fakat onun kullanılmasını
    onaylamaz. Çünkü Kur’an açısından büyü ve sihir, bir küfür
    AHMED KALKAN
    ~ 16 ~
    ve fitnedir. İçeriğinde şeytanlık ve hile bulunan çirkin bir sanattır.
    Öyleyse onun zararını inkâra kalkışmak doğru olmadığı
    gibi onu haddinden fazla büyütmek de doğru değildir.
    Dinî örfte sihir, sebebi gizli olmakla, gerçeğin zıddına tahayyül
    olunan, gözbağcılık, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık
    tarzında cereyan eden herhangi bir şey demektir. Kendisinde,
    hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme özelliği söz konusu olduğu
    için, aslında tahrif olmadan önceki esas şekilleri itibarıyla
    ortak adları İslâm olan tüm semâvî dinler tarafından kötülenmiş
    ve yasaklanmıştır. Mâhiyetinde, esrârengiz gizli sebep
    ile incelik, dış görünüşünde câzibe, hile ve kötü niyet vardır.
    Bizzat ilâhî irâde ile meydana gelen olaylardan değildir. Ortaya
    konulabilmesi için teşebbüs edilmesi gerekli özel bir sebebi
    vardır. Bu özel sebebi herkes bilemediğinden, sihir hârika
    gibi zannedilir. Bunun için, sebebi herkesçe bilinmeyen herhangi
    bir hakikat bile başkalarını kandırmak için kullanıldığı
    takdirde sihir olur. Bu sebebin nazarî/teorik olarak açıklanabilir
    bir halde bulunması da şart değildir. Az çok taklidî bir
    şekilde ortaya konulabilmesi de yeterlidir.
    Yaratılış sebebi ilmen açıklanamayan, tek başına ya da zincirleme
    bazı garip olaylar meydana getirebilmek sihir olmaz.
    Fakat insanları aldatmak için bunlardan faydalanmaya kalkışıldığı
    ve bu şekilde kalplere tesir ederek dolandırıcılık yapılmak
    istenildiği zaman bunlar sihir özelliği kazanırlar. Bunun
    için imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmak, sihrin köküdür. Sihirbazlar,
    çeşitli bilimlerden, sanayi ve teknolojiden, edebiyattan,
    felsefeden, yaratılışın garip sırlarından kötü niyetleri
    için yararlanmasını bilirler. Bu şekilde hakkı gizlemek için
    yazılmış nice felsefeler, romanlar, tarih kılıklı kitaplar vardır.
    Vaktiyle hukemânın, yani hikmet ehli kimselerin “domuzların
    boynuna mücevher (inci gerdanlık) takmayın” nasihati,
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 17 ~
    bu gibi kimselerin yüksek ilimleri öğrenerek, bunları kötü
    maksatlarla kullanmalarını önlemek için verilmiştir.
    Sihir, din açısından şiddetle kınandığı ve yapanlara ağır
    cezalar öngörüldüğü halde; bazı kayıtlarla meşrû kılınmış
    hususlar için de kullanılmıştır. Hz. Peygamber’in “Belîğ olan
    sözlerden bir kısmı muhakkak sihirdir”6 sözleri bu cümledendir.
    Ömer bin Abdülaziz de, kişinin güzel konuşması ile gerçeği
    etkili şekilde ortaya koymasına “sihr-i helâl” demiştir. Bu
    durumda, hakkı ortaya koyan belîğ konuşmalar helâl bir sihir
    olup hakkı bâtıl, bâtılı hak şeklinde gösteren belîğ konuşmalar
    da haram bir sihirdir.7
    Büyü anlamına gelen Fransızca ve Almanca “magie”, İngilizce
    “magi”, “magic” kelimelerinin aslının Yunanca “magos”-
    tan geldiği bilinmektedir. “Sihir” kelimesi, Türkçede “büyü”
    kelimesiyle karşılanır. Aynı zamanda sihir kelimesi de kullanılır.
    Fakat, Türkçede sihir ve büyü kelimeleri tümüyle aynı
    anlamda kullanılmamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “sihir”
    kelimesi, büyü anlamını da taşımakla birlikte sihir, büyüden
    daha geniş kapsamlıdır: Büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında
    farklar vardır.
    Öte yandan Türkçe’de büyücü ile sihirbaz tümüyle
    aynı anlama gelmemektedir. Sihirbazlıkta gözü,
    görüşü aldatan, hokkabazlık, el çabukluğu ve renk
    yanıltmasına dayanan bir gösteri anlamı da vardır.
    İllüzyonizm, manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri
    uygulayan kimse, sihirbazdır. Büyücü ise, iyi
    veya kötü varlıkların yardımını sağladığı varsayılan,
    6 Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    7 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/366-367
    AHMED KALKAN
    ~ 18 ~
    büyü tekniğini, usullerini, tılsımlı sözleri, iksirleri,
    uygun materyali, muskaları, diğer ilgili maddeleri
    bilen ve kullanan veya öyle kabul edilen kimsedir.
    Daha çok el çabukluğuna dayanan, sahne showlarına,
    halkı eğlendirme amacıyla gösterilen teknik ve
    illüzyonlara, gözleri yanıltmaya sihirbazlık denilirken;
    cinlerle iş yaptığı zannedilen, muska ve üfürükten
    yararlanan, insanların zihnini etkilemeye ve çeşitli
    rûhî hastalıklara veya bu hastalıkları tedâviye
    sebep olduğu kabul edilen kimselerin tıp, bilim ve din
    dışı araçlar kullanarak yaptıklarına da büyü denilmektedir.
    Cadılar ve kâhinler, büyücülerle karıştırılırsa
    da aslında onlarınki bir teknik değil; şahsî kabiliyet
    veya istismara dayanan farklı yöntemlerdir.
    Medyumlar, falcılar, astrologlar da modern müneccim
    ve büyücüler olarak kabul edilebilir.
    Büyü, “tabiatüstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut
    kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî/
    doğal nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma
    gâyeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler”
    şeklinde tarif edilebilir. Kutsalla ilişkisinin bulunmaması
    ve ahlâkî amaç taşımaması, büyünün en temel özellikleridir;
    başlıca gayesi ise daima çıkar sağlamaktır. Batılı
    bazı araştırmacılar, “din” ile “büyü” arasında benzerlikler
    bularak, birbirlerini etkiledikleri, birinin diğerini doğurduğunu
    ileri sürmüşlerdir. Bu, büyüyü tümüyle dışlayan, sihri
    küfür ve şirk olarak tanımlayan İslâm için, düşünülmesi bile
    mümkün olmayan bir bühtandır. Hatta, bu değerlendirmeyi,
    İslâm’ın dışındaki diğer dinler için de doğru olmayan ve din
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 19 ~
    düşmanlığını sergilemek için, iki zıt şey arasında ayrıntıyla
    ilgili ve çok küçük bir iki benzerliğin kasıtlı olarak abartılmasından
    dolayı ortaya atılan bir iddia ve her türlü dine karşı
    bir iftira kabul ediyoruz.
    Din ile büyü arasında benzerlik bulanlara karşı şu görüşler
    ileri sürülür: Din her şeye gücü yeten bir varlığa, büyü ise
    tabiattaki bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, büyücünün
    ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah anlayışı varken
    büyüde yoktur. Dinde açıklık, büyüde kapalılık ve gizlilik;
    dinde itaat, bağlanma, büyüde muvakkat bir menfaat hesabı
    vardır. Dindeki duâ, ibâdet, ahlâk, dayanışma, birlik gibi
    temel unsurlar büyüde yoktur. Büyüde dinî uygulamalardaki
    mânevî, ruhanî özden, derûnî inanıştan çok; dış unsurlar, katı
    şartlar, maddî araçlar ön plandadır. Büyü ilâhî otorite ve ahlâkî
    kuralların dışındadır.
    Büyü, inanışa göre, Tanrı veya tanrıların kudretinin üstünde
    bir şey yapmak veya onları zorlayarak bir gâyeyi gerçekleştirmek
    iddiasındadır. Hâlbuki dinde Tanrı’ya itaat etmek,
    O’nun hoşnutluğunu kazanmak, gazabından sakınmak, ceza
    veya mükâfatına göre tavır almak söz konusudur. Büyünün
    temel gâyesi, menfaat temini olduğundan, yerine göre dince
    kutsal sayılan şeyleri de kendi gâyesi için kullanarak dini istismar
    edebilir. Büyüde şahsî, dinde hem şahsî hem de sosyal
    gâye söz konusudur. Dinin devamlılığına karşılık, kişinin bilgi,
    yetenek ve imkânı bitince veya gâyesini gerçekleştirince
    büyü olayı sona erer.8
    8 Hikmet Tanyu, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 501-502
    AHMED KALKAN
    ~ 20 ~
    SIHRIN MENŞEI/KAYNAĞI
    Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den
    öğrenmekteyiz. Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.)
    peygamberliği zamanında sihrin
    çok yaygın olduğu, şeytanlar
    tarafından insanlara
    öğretildiği şeklindedir. 9
    Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde,10
    “Sihir” maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda
    aynı şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha
    geniş bilgiler vererek sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini
    de eklemekte ve konuyu uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen
    her toplumda, Grekler’de (Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da,
    İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde ve İbn İshak’a dayandırarak
    eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek, düşmanları öldürmek,
    nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda uzak mesafelere
    gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna işaret
    eder.”11
    İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle
    yakın
    ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar
    gibi halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır.
    Bunlar, tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek
    (tabii ki sünnette meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun
    dışındadır),
    yıldızlara bakarak geleceği haber verme, içine
    yerleştirilen sayılar, yatay ve dikey olarak toplandığı
    zaman
    hep aynı sayıyı ve harflerin gizli değerlerinden
    yararlanarak
    geleceği okumak demek olan “cifir”, bu konuda kitaplar yazılmasına
    yol açmıştır.12
    9 2/Bakara, 101
    10 Bu İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı’nın 44 ciltlik ansiklopedisi, değil; Daha önce
    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tercüme ve te’lif olarak basılan İslam Ansiklopedisi.
    11 D.B. Macdonald “Sihir” maddesi, İ.A., X: 599-611
    12 Meydan Larousse, “Büyü” Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 21 ~
    Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’an-ı Kerîm’de, bu anlamı veren
    “sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi =
    Maji”, “Magic = Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılanilkel
    bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı
    üzere büyünün temelinde üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası,
    b) ilkellik, c) çözüm arayışı. Bunlardan birincisinin açıklaması
    şöyledir:
    Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün,
    herkes tarafından anlaşılamayan,
    herkes tarafından
    bilinemeyen ve yapılamayan birtakım
    esrarengiz
    ilişkilerden
    ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluştuğu
    sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir
    inanış ve kanaat olarak
    vardır.
    Ancak büyü, çeşitli
    şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün
    gerçek olduğunu
    kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır.
    Ayrıca büyünün
    bir aldatmaca
    olduğunu
    Kur’an-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır.
    Tâhâ Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile
    Mısır Firavun’u arasında
    olup biten bir mûcize ile
    büyü mücadelesi canlandırılmıştır. Bunlardan özellikle
    66-69’uncu âyetlerde büyünün
    içyüzü bütün
    çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde
    özet olarak şöyle bir açıklama vardır:
    Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye
    başlamasını
    sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani
    elinizdeki sicimleri
    ve değnekleri atarak büyü gösterisine
    önce siz başlayın dediği kaydedilmektedir.
    66. ve 67’nci âyetler
    gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın
    AHMED KALKAN
    ~ 22 ~
    ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de
    ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimlerınin
    ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.”
    “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
    66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye
    kadar içyüzünü
    ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde
    canlandırılan asılsız
    birtakım
    kımıldayışlar olduğunu
    ifade etmektedir. Sicimlerin ve değneklerin,
    Hz. Mûsâ’nın
    hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kaydeden
    bu
    âyetlerden
    iki farklı anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi:
    Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettiklerıdir.
    İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
    Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü
    gibi asılsız
    bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak
    dışıdır. Ama bunu illüzyonistlerin
    yaptığı gibi bazı hilelere
    başvurarak yapmak elbetteki
    mümkündür.
    Özellikle ilâhlık
    iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kudretli
    hükümdarı
    olarak Firavun’un, sahip bulunduğu güç ve imkânlarla
    devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini bularak bu
    hileleri yaptırması zor değildi. Kur’an-ı Kerîm, büyünün bir
    gözbağcılık,
    bir şaşırtma
    ve duyuları
    spekülatif yöntemlerle
    aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin
    116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
    Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri
    istenince
    onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir
    etki uyandırdıklarını
    Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır:
    “Mûsâ: ‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya
    atınca insanların
    gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve
    muazzam bir büyü ortaya
    getirdiler.”
    13
    13 7/A’râf, 116
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 23 ~
    Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.”
    ifadesi çok açıktır
    ve bu olaydaki büyünün, gerçek
    değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya
    koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî
    açıklamadan
    kolayca
    anlıyoruz ki büyünün birtakım
    hileler olarak izahı vardır.
    Bununla birlikte hiçbir
    gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de
    sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre- içleri birtakım
    kimyasal
    maddelerle doldurulmuş
    hayvan bağırsakları
    olduğu
    ve gösteri sırasında
    bu maddelerin
    reaksiyona
    girerek bağırsakların
    hareket etmesine
    neden oldukları ihtimali bulunduğu
    gibi, büyücüler
    benzer bazı spekülatif
    işler de yapmış olabilirler.
    İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın
    hayalinde
    hareket
    eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de
    vardır. Şöyle ki:
    Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık
    seyirci karşısında
    ve belki de tek başına bulunmak gibi
    -peygamber bile olsa- insan moralini
    olumsuz etkileyen bir
    konumda idi. Allah Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan
    Firavun’un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşısında
    bulunmuş
    olmak ve hele moral verecek bir taraftar
    kitlesinden
    yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Mûsâ’nın
    bu olayda ne kadar
    zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek
    güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir.
    Çünkü
    Kur’an-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koymakta
    ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir:
    “Bu yüzden
    Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl
    üstün gelecek olan sensin sen!” 14
    14 20/Tâhâ, 67-68
    AHMED KALKAN
    ~ 24 ~
    İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur.
    Onun için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
    Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından
    ilkelliğidir.
    Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış
    ve uygulaması bakımından
    ne vahye, ne de akla dayanır.
    Bilakis vahyi ve aklı hiçe sayan
    rezil bir düşünce ürünüdür.
    Bu gerçeği anlayabilmek için hiçbir incelemeye
    ve araştırmaya
    bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü görmek
    bile büyünün
    her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu
    sefil insanlar
    her türlü faziletten yoksun oldukları gibi, onlara
    inanan
    ya da tuzaklarına
    düşen zavallılarda bile sağlıklı bir
    moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
    Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı
    bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”
    15 buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak bakımından
    bir “hiç” olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
    Büyü, Amaç Bakımından İlkel ve Zararlıdır. Çünkü:
    a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte,
    hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri
    anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları
    için, onların basit düşünce yapıları
    büyücüler
    tarafından kullanılmaktadır.
    Bu ise insan aklının küçümsenmesi demektir.
    b) Büyü, akla dayanmadığı gibi, vahye de dayanmamaktadır.
    Bilakis vahiy,
    sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte
    ve sihirbazı kâfir olmakla
    suçlamaktadır.
    Büyü yapan
    insanın, İslâm Hukuku’nda cezası pek ağırdır.
    15 20/Tâhâ, 69
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 25 ~
    c) Büyü, insanların aldatılmalarına ve kötü yönlendirilmelerine
    neden
    olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta
    günah karşılığında zarara uğratmaktadır.
    Büyü, Araç Bakımından da İlkel ve Zararlıdır
    Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir.
    Katır toynağından
    karga beynine, kıldan dışkıya kadar,
    büyüde en pis ve en necis maddeler
    kullanılır. Ne yazık
    ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şekilde
    yedirilir.
    Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli
    saygısızlıktır.
    Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle
    harap olması istenen mekânlar
    ve zarar
    görmesi istenen insanlar
    için yapılan büyülerde- Allah’ın yüce adları
    ve âyet-i
    kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı topuklarına,
    eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde
    yerleştirilmektedir.
    Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm
    arayışı olmasıdır.
    Çünkü büyü ile derdine derman arayan
    insan, eğer sorunun çözümü
    için akılcı ve legal bir yol varsa
    bu yola inanmayacak ya da güvenmeyecek
    kadar rüşdünü yitirmiş
    biridir. Eğer tamamen çaresizlik içinde ise bunu, ikinci
    bir çaresizlikle birleştirecek kadar Allah’ın feyiz ve nurundan
    uzak, bilakis dalâlet
    karanlığına saplanmış biridir.
    Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde
    kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü)
    Kur’an-ı Kerîm’de sözü edilmiş
    ve işlenmiş bir konu olarak
    vardır. Elbette ki büyü tarih boyunca
    insanları
    meşgul
    etmiş bir hâdisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile
    AHMED KALKAN
    ~ 26 ~
    sihir yapan
    ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için
    sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek
    imkânsızdır.
    İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı
    bir yorum getirmiş
    ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına
    inanmışlardır. Eğer büyünün
    gerçek anlamda etkisi
    olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri
    sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan
    medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
    hayal kırıklığına
    ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
    bir tek kere dahi başarıya
    ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldı
    ki büyücülere meydan okuyan insanlar
    hiçbir zaman onların
    büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır!
    Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya
    koyan
    başlıbaşına
    bir kanıttır.
    Bazı kimseler eğer Kur’an-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan
    Felak Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün
    şerri hakkında
    bir kanaat ortaya koymak istemişlerse,
    hemen ifade etmek gerekir
    ki bu âyet-i kerime’de şerrinden
    söz edilen büyü değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren”
    büyücü kadınlardır. Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile
    büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
    Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere
    kendini vererek duygusal insanların psıkolojisini
    olumsuz yönde etkileyen kadınlar (veya erkekler)
    bulunmuştur.
    Genelde câhil topluluklar arasında
    faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek,
    bu
    düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun
    dökmek ve kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 27 ~
    bir yandan geçinmeye
    çalışırken,
    bir kısım insanların
    iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
    Aslında
    bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine
    daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak
    küfürdür. Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli
    bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün
    en tehlıkelisidir.
    Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında
    ücret vermek, hem işlediği
    bu ağır günaha karşılık
    onu ödüllendirmek,
    hem zararlı bir faaliyete
    değer
    biçmiş olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek
    bakımından elbette ki bu yapılanların hepsi
    şerdir,
    kötüdür. Rabbimiz işte bütün
    bu kötülükleri
    işleyen kadınların şerrinden
    kendisine sığınmamızı
    istemiştir.
    Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini
    kazanamamış,
    vicdanlarda mahkûm olduğu
    için hep gizli yapılmış ve büyü yapanların
    da yaptıranların
    da sonu daima pişmanlık olmuştur. 16
    EHL-I SÜNNET ÂLIMLERININ ÇOĞUNLUĞUNA GÖRE SIHRIN
    GERÇEK OLUP İNSANLARA ETKI ETTIĞININ DELILLERI
    Sihir gerçek olmasaydı, Hârut ve Mârut adlı iki melek, insanlara
    büyü öğretmezdi,
    16 Ferit Aydın, a.g.e., s. 311 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 28 ~
    2- Allah Teâlâ şöyle buyrmuştur: “... ve düğümlere üfleyen
    büyücü kadınların şerrinden,..”17 Büyü/Sihir gerçek
    olmasaydı, Allah Teâlâ büyünün şerrinden kendisine sığınmayı
    emretmezdi,
    3- Büyü/Sihir gerçek olmasaydı, Yahudilerden Lebid
    b. el-E’sam Peygamberimize büyü yapamaz, büyü yapınca
    Peygamberimiz bundan etkilenmezdi,
    4- Ehl-i Sünnet, bir kimseye büyü yapıldığı zaman
    onu savmasının mümkün olmaması, büyünün gerçekten
    vuku bulduğunu delil olarak gösterir.18
    Bu delil diye sunulanların hiçbirinin ciddi bir delil olmadığını
    rahatlıkla söyleyebilirim.
    1. Maddede, Kur’an hiç böyle bir şey demediği halde, iki
    meleğin insanlara büyü öğrettiği iddia ve iftirası var. Delil
    olacak hiçbir yönü olmadığı gibi, âyette sihir öğretmenin küfür
    olduğu vurgulanırken, meleklerin günah işlemeleri, hem
    de küfre girmeleri gibi iftira atılıyor, Kur’an’da meleklere ait
    bildirilen hükümlere zıt düşülüyor. Kur’an’a zıt delil mi olurmuş?
    2. Bu kimseler âyetleri anlamama veya yanlış anlamaya
    mı şartlamışlar kendilerini? Âyette büyünün şerrinden değil,
    üfürükçünün şerrinden sığınmak emrediliyor. Sığınılması istenen
    büyü değil; büyücü, rukyeci adıyla üfürükçülük yapanlar.
    3. Maddeyi daha önce uzun uzun açıkladık. Peygamberimize
    büyü yapılmasının delil olacak hiçbir yönünün olmadığı
    izah edildi.
    17 113/Felak, 4
    18 Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 29 ~
    Ehl-i Sünnet, bir kimseye büyü yapıldığı zaman onu savmasının
    mümkün olmaması, büyünün gerçekten vuku bulduğunu
    delil olarak gösterir. Bu nasıl bir delildir, gelin biraz tahlil
    edelim: Size bir terörist kurşun sıksa, sizin onu savmanız
    mümkün değilse, bu bir büyüdür ve büyünün gerçek olduğuna
    delildir” denilse ne kadar gerçekçi olursa, bu delil diye
    sunulan ifade de o kadar gerçekçi olur. Birinin yaptığı zarar
    verecek bir şeyi kişinin savmasının mümkün olmaması, onun
    büyü olduğunu nasıl ispatlar?! Savmadığımız, savamadığımız
    nice musibetler, âfetler, hastalıklar var.
    Bu kadar basit gerekçeler, temelsiz dayanaklar büyünün
    etki etmediğinin karşıt görüşlüler tarafından da zımnen kabulü
    anlamına gelir, gelmelidir.
    Nitekim İbn-i Kayyim bu konuda şöyle demiştir:
    “Büyü sebebiyle insanın bedeninde hastalık ve ağırlık
    meydana gelmesi, akıllı hareket etmemesi, kadının istemediği
    kimseyi sevmesi veya sevdiği kimseden nefret
    etmesi gibi büyünün etkisiyle olan şeyler mevcuttur ve
    insanların geneli bunu bilmektedirler. Pek çok insan ise,
    büyüyü, başına gelmesinden dolayı bilmektedir.”19
    Sayılanların ancak büyü ile elde edilecek durumlar gibi
    izah edilmesi, cevaba bile gerek bırakmayan delil gücünü(!)
    gösteriyor. Pek çok insan, başına gelmesinden dolayı biliyormuş,
    başına gelenin büyü olduğunu nereden biliyorlarmış?
    Bizim başımıza gelmediği gibi, Kur’an’dan aldığımız te’minat
    ile gelmeyeceğine de inanıyoruz. Biz Kur’an’ın hükmüne iman
    ediyoruz her şeyden önce. O büyünün hileden, hayalden, göz
    yanılmasından ibâret bâtıl ve başarısız kalmaya mahkûm
    bir şey olduğunu söylüyorsa, Kur’an’a muhalif başka delil
    19 et-Tefsîru’l-Kayyim; s. 571; Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    AHMED KALKAN
    ~ 30 ~
    peşine koşmayız. Ve getirilecek delil diye sunulan hususların,
    Kur’an’ın kesin hükümleri karşısında cılız bir delil gücü bile
    sergilemediğini belirtiriz. Kadının istemediği kimseyi sevmesi
    konusunda, kocasını daha fazla istemiyorsa”dan tutun da,
    parlak sözlerin de büyü olarak kabul edildiğinden, onu sözle,
    vaadle kandıranların büyücü yerine konulmaları gerektiğine
    kadar çok şey söylenebilir. Bu örnekler, büyüyü ve büyünün
    etkisini ispat edecek delil niteliği hiç taşımıyor.
    İbn-i Kudâme de bu konuda şöyle demiştir: “İnsanlar
    arasında,”kocanın karısına yaklaşamaması/onunla
    cinsel ilişkiye girememesi” diye bilinen olay, erkeğin
    evlendiği zaman eşiyle birleşmeye ve düğümü çözmeye
    güç yetiremez. Kocanın, düğüm çözüldükten sonra eşiyle
    birleşmeye güç yetirmesi, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği
    mütevâtir bir olay haline gelmiştir. Büyücüler hakkında
    rivâyet olunan öyle haberler gelmiştir ki bunlarda
    yalan olduğunda ittifak etmek imkânsızdır.”20 Din adına o
    kadar hurafe üretilmiş, o kadar çok bid’at çıkarılmış, o kadar
    fazla israiliyat dine katılmış ve bunlara o kadar çok sayıda
    halk rağbet etmiş ki… Öyleyse bu hususları mütevâtir kabul
    edip bu kalabalığın gerçek olmayan bir hususta ittifak etmeleri
    imkânsızdır” mı diyeceğiz? Hakikatin ölçüsü ne zamandan
    beri çoğunluk oldu?
    İktidarsızlık ve bir kocanın eşine karşı psikolojik hastalık
    gereği görevini yapamaması, tıbben rahat çözülebilecek bir
    hastalık olarak kabul edilmek istenmeyip, erkekliğin bağlanması
    diye büyünün etkisiyle açıklanması, bir zandan ibarettir.
    Örnek gösterilen her iki âlim de, erkekliğin bağlanmasını
    onlarca büyü örneği içinde en önemli görüyorlar ve büyünün
    20 el-Muğnî; c. 8, s. 151; Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 31 ~
    en önemli sebebi sayabiliyorlar. Erkekliğin bağlanması haberlerinin,
    daha doğrusu böyle bir psikolojik rahatsızlığın
    büyücülerin yaptığı büyüye bağlanması ve büyünün etkisine
    bir delil olarak sunulmasının ilmî hiçbir tarafı yoktur. Zavallı
    büyüden yana olanlar, erkekliğin bağlanmasını büyünün
    etkisine en önemli örnek gösterirken, kadının benzer problemi
    olan vajinismusu hiç gündeme getirmemeleri, benzer
    problemin kadında olduğunun farkında olmayışlarıyla mı,
    buna yönelik bir uydurma büyü (pardon, büyü bozma) geliştiremedikleri
    için mi, bilinmez. Psikolojik hastalıkla büyüyü
    hangi aklî ve naklî bilgi ile ayırt edecekleri bilinmeyen halkın
    ayırt edip büyüyü bileceğini ve çok sayıda halkın görüşünün
    mütevâtir görüş olduğunu, bunun da büyünün etkisine delil
    olarak sunduğunu görüyoruz. Bu tür haberlere mütevâtir
    deyip yapışacağına, mütevâtir olduğu kesin olan Kur’an’ın
    sihri bir hayal görme, bir hile, bâtıl bir iş, başarılı olamayacak
    girişim” olarak hükmettiğine bakmış olsa, bu yanılgıya
    düşülmezdi. Kur’an’a yönelmiş ve onun hükmüne tam bir
    teslimiyetle teslim olup kabullenselerdi, bu iddialarından
    vazgeçerlerdi. Mütevâtir görüş diye, önemli bir kesiminin
    imanı sorgulanacak durumda olduğu câhiliye toplumunun
    sayıca çok olan görüşüne denilmez. Bu çoğunluğun görüşüne
    denilse denilse demokrasi denilir. Bu durum mütevâtir
    mi olurmuş? Haberi nakledenlerin yalan üzerinde kasten
    veya tesadüfen birleşmeleri tasavvur olunamayacak ölçüde
    bir kalabalığın tevâtürü ilmî anlamda tevâtür sayılırken, birinin
    attığı “bu büyüdür” yalanına bininin sahip çıktığı avamın
    çoğunluğunun görüşüne tevâtür denilemez. Kur’an, halkın
    çoğunluğunun görüşü hakkında şöyle der: “Yeryüzünde
    olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan
    şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak
    zan ve tahminle yalan söylerler.”21
    21 6/En’âm, 116
    AHMED KALKAN
    ~ 32 ~
    Sihir, bedenleri ve kalpleri etkileyip hastalığa ve ölüme
    yol açan, karı ile kocanın arasını ayıran ve onların
    cinsel ilişki kurmalarına engel olan birtakım muska,
    okuyup üfleme ve düğümlerdir.
    Allah büyücüye büyü ile öldürme gücü vermemiştir.
    Bu, sünnetullaha aykırıdır. Dünya tarihinde hangi
    büyücü, savaş esnasında kralı, komutanı büyü
    ile öldürmüş, hangi suikastçı büyü ile kralı öldürüp
    koltuğuna oturmuştur? Kur’an, Sihirbaz ise nereye
    varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz (başarıya ulaşamaz).”
    22 diyorken, kime inanalım? Karı ile kocanın
    arasının ayrılması konusunu da daha önce izah ettik.
    Ve rukyeci yazar, kendi anlayışına uygun tanım yapmaktan
    da çekinmiyor. İyi de o tanımda kendi kalesine
    gol attığının farkında bile değil. Sihir, ki küfür
    ve büyük günah olduğunu kendisi de kabul ediyor;
    birtakım muska, okuyup üfleme ve düğümlerdir diyor.
    Kendi ifadesine göre, düğümlerin yanında; sihir,
    muska imiş, okuyup üfleme imiş. Yani rukyeci özelliğiyle
    kendilerinin yaptıkları imiş.
    KUR’ÂN-I KERIM’DE SIHIR KAVRAMI
    “Sihir” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 60
    yerde geçer; 2 âyette de “kâhin” kelimesi kullanılır.23 Kur’an,
    22 20/Tâhâ, 69
    23 Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Âyetler (60 yerde): 2/Bakara, 102; 5/Mâide, 110;
    6/En’âm, 7; 7/A’râf, 109, 112, 113, 116, 116, 120, 132; 10/Yûnus, 2, 76, 77, 77, 79, 80, 81;
    11/Hûd, 7; 15/Hıcr, 15; 17/İsrâ, 47, 101; 20/Tâhâ, 57, 58, 63, 63, 66, 69, 69, 70, 71, 73; 21/
    Enbiyâ, 3; 23/Mü’minûn, 89; 25/Furkan, 8; 26/Şuarâ, 34, 35, 37, 38, 40, 41, 46, 49, 153,
    185; 27/Neml, 13; 28/Kasas, 36, 48; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 15; 38/Sâd, 4; 40/Mü’min, 24;
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 33 ~
    câhiliyye toplumu üyesi müşriklerin, hak olarak gönderildiklerini
    tebliğ ettiklerinde, bunları alışılmadık, duyulmadık
    şeyler olarak değerlendirerek, peygamberlere “büyülenmiş,
    kendisine sihir yapılmış, cinlenmiş, mecnun” gibi ifâdeler
    yakıştırdıklarını belirtir. Yine hakkın ifadesi olan vahye de
    “bu bir sihirdir/büyüdür” dediklerini ifade eder.24 Kur’an, bu
    ithamları kesin bir dille reddeder. Peygamberin bir kâhin,
    mecnun veya sihre uğramış biri, ya da büyücü/sihirbaz olmadığını
    belirtir.25 Peygamberlerin mûcize göstermesine karşı
    kâfirler buna sihir demişlerdir 26 Bunların yanında sihrin
    peygamberlerle ve vahiyle zerre kadar ilgisi olmayan, şeytanî
    bir pislik ve küfür olduğu vurgulanır.
    “Sihir” kelimesi, Kur’an’da “hile”,27, “kandırmak ve aldatmak”
    28 anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler fesatçı/
    bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir ve Allah’ın onların
    işini düzeltmeyeceği açıklanır.29 Kur’an, sihirbazların, nereye
    gitseler başarılı olamayacağını belirtir.30 Allah, sihri tesirsiz
    bırakacak, iptal edecektir.31 Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavunun sihirbazları
    arasındaki mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı
    ayrıntılarla birlikte açıklar.32 Bu mücâdelenin vurgulanması,
    her dönemde değişik biçimde ve farklı araçlarla Firavunların
    sihirbazlar/büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve
    karayı ak gösterenler, insanları çeşitli hilelerle kandıran ve
    oyalayanlar) ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını
    hatırlatır. Yine mü’minlere ders ve moral verilir;
    43/Zuhruf, 30, 49; 46/Ahkaf, 7; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 15; 54/Kamer, 2, 34; 61/Saff, 6;
    74/Müddessir, 24.
    24 10/Yûnus, 2
    25 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
    26 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yûnus, 77; 27/Neml, 13, 28/Kasas, 48; 37/Sâffât, 14-15
    27 20/Tâhâ, 64, 69
    28 23/Mü’minûn, 89
    29 10/Yûnus, 81
    30 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
    31 10/Yûnus, 81
    32 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
    AHMED KALKAN
    ~ 34 ~
    kim olurlarsa olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah
    boşa çıkarıp iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar
    büyücüler başarısız olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar,
    kurtuluşa eremeyeceklerdir.
    BÜYÜNÜN NE OLUP OLMADIĞINI GELIN, KUR’AN’DAN
    ÖĞENELIM
    “Ve’ttebeû mâ tetlu’ş-şeyâtıynu alâ mulki Süleymân /
    Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların
    uydurup söylediklerine uydular.”
    Yahûdilerin tahrif ettikleri Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. Süleyman’ın
    âhir ömründe putlara taptığı, bu yüzden kâfir olduğu
    ileri sürülüyor. Bu görüşler, şeytanların uydurup söyledikleridir.
    Yahudiler de şeytanların uydurduğu bu sözlere uydular.
    Kendi atalarından olduğu halde, Süleyman aleyhisselâm’a
    “Kral Süleyman”, “Büyücü Süleyman” diyorlar; ama “Süleyman
    Peygamber” demiyorlar.
    Âyetteki “şeyâtîn” (şeytanlar) kelimesi, klasik tefsirlerde
    geleneksel anlamda şeytanlar şeklinde anlaşılmış; ancak M.
    Reşîd Rızâ, En’âm sûresinin 116. âyetine dayanarak buradaki
    şeytanları “birtakım kıssalar ve masallar anlatan insanlar
    veya vesvese veren cinler veya her iki cinsten varlıklar”33,
    Süleyman Ateş de “şeytan ruhlu kişiler” şeklinde yorumlamıştır34.
    Kur’an’da “insan ve cin şeytanları”ndan bahsedilir.35
    Âyette “Şeytanlar” kelimesinin, bu söylenenlerin hepsini
    kapsadığı da düşünülebilir.
    33 I, 397
    34 I, 203
    35 6/En’âm, 112
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 35 ~
    “Ve mâ kefera Süleymânu / Gerçek şu ki Süleyman kâfir
    olmadı”
    Yahudiler, Süleyman’ın (a.s.) bizim “başka kimseye verilmeyen
    mûcizeler” olarak kabul ettiğimiz olağanüstü yeteneklere
    büyü sayesinde sahip olduğunu kabul ederek onun
    peygamber değil, büyücü olduğuna inanıyorlardı. Kur’an’a
    göre büyücülük küfür olduğu için, Kur’an: “Süleyman, büyücü/
    sihirbaz değildir, kimseye de büyü öğretmemiştir. Kâfir
    değildi ki büyü yapsın ve büyü öğretsin’ diyor.
    “Ve lâkinne’ş-şeyâtıyne keferû yuallimûne’n-nâse’s-sihr
    / Fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı.”
    Sihir küfür olduğu gibi, sihri öğretmek de küfürdür. Sihir
    yapan kâfir olduğu gibi, insanlara sihri öğretenler de kâfir
    olur.
    “Ve mâ unzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût
    / Ve Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a hiçbir şey indirilmedi.”
    Âyet metninde geçen “mâ” nâfiyedir; aynen hemen öncesindeki
    ve hemen sonrasındaki mâ harflerinin nâfiye olduğu
    gibi. Siyak-sibak dediğimiz, cümlenin öncesi ve sonrası
    ile irtibat sağlayarak anlaşılmayan veya farklı anlaşılabilen
    ifadeleri önceki ve sonraki ibare ile anlamaya çalışmak gerekir.
    Önceki ve sonraki mâ nasıl nâfiye ise, buradaki mâ da
    nâfiyedir. Bu şekilde anlamı da Kur’an bütünlüğüne daha uygun
    düşer. “… Hârut’la Mârut’a hiçbir şey indirilmedi” Yani,
    Babil’deki iki meleğe, Allah herhangi bir şey vahyetmedi.
    AHMED KALKAN
    ~ 36 ~
    Hârût ve Mârût’a, sihirle veya başka bir alanla ilgili bir bilgi,
    bir emir ve hüküm indirilmemişti. Kur’an’da kendisine vahy
    indirilen melek, Cebrâil olarak açıklanır. Âyetin bu bölümüne
    bu anlam daha uygun gözükmektedir.
    “Mâ” nâfiye değil de mevsul kabul edilecek olsa da aslında
    değişen fazla bir şey olmaz, yeter ki anlamlar tahrif
    edilmesin. O zaman bu cümlenin meali şöyle olurdu: “Ve
    mâ unzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût /
    Ve Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı
    (Bu iki melek vasıtasıyla ortaya konulan
    yüce bilgileri kötüye kullanarak halka öğretiyorlardı).”
    Her iki durumda da âyetin anlamında meleklerin sihir
    öğretmesi diye bir şey yok. Âyetin bu bölümünde
    de ciddi bir yanlış yapılıyor, akîdeye zarar verecek,
    Kur’an bütünlüğüyle çelişen, melek inancına zarar
    veren bir yanlışlık… Çoğu mealler bu yanlışı yapıyor:
    “… Hârût’la Mârût’a indirilen (sihri) öğretiyorlardı.”
    Âyete bu şekilde meal veriyorlar. Âyette
    olmayan bir kelime ilave edip âyetin anlamını tahrif
    etmekten sakınmıyorlar. Bu, öyle bir ciddi yanlıştır
    ki, hem Arapça’ya ihânet, hem melek inancına ihânet,
    hem sihrin küfür ve haramlığını yok saymak
    şeklinde bir ihânet. Âyete baktığımızda, şeytanlar
    iki şeyi öğretiyorlar. Bir, sihir öğretiyorlar. Sonra
    “ve” edatı ile ikinci (başka) şey öğretiyorlar. O da
    Hârut ve Mârut’a indirilenleri öğretiyorlar. Hârut
    ve Mârut, insanlara sihir öğretmiyorlar. Bu anlam,
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 37 ~
    Arapçanın gramer kuralına ters, âyete ters, Kur’an
    bütünlüğüne ters, meleklerin böyle bir günahı işlemeyeceği
    inancına ters, büyünün Allah tarafından
    Kur’an gibi inzal olmadığı inancına terstir. Sihir,
    insanlara öğretsinler diye inzal edilmiş İlâhî bilgiler
    ve kutsal uygulamalar değildir. Ama, maalesef eski
    meşhur müfessirlerin bile önemli bir kısmı âyete böyle
    anlam verebilmiş, yeni tefsirciler ve mealciler de
    onların yanlış yolunu takip etmişler, etmeye de devam
    ediyorlar.
    Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği,
    ayrıca Hârût ve Mârût’la ilgili senedi güvenilir hiçbir
    hadis bulunmadığı halde, tarih ve tefsir kitaplarında,
    özellikle “İsrâiliyat” denilen ve hadis literatürüne de giren
    yahudi kaynaklı rivayetlerde öyle masalımsı şeyler
    anlatılmıştır ki, bunlar sadece hurafe değil, İslâm inancıyla
    bağdaşmayacak çirkinliktedir.
    Allah tarafından Hârut ve Mârut aracılığıyla insanlara,
    büyü ve büyücülükle ilgili hiçbir şey indirilmemişti. Öyle ya
    Allah, hem büyücülüğü haram kılsın, hem de Babil’deki insanlara
    dinini ulaştırsın diye gönderilen vahiy melekleri aracılığı
    ile büyü öğretsin; bu olacak şey değildi. “Hârut ile Mârut’a
    indirilen” denilen ayetin bölümüne, parantez açıp “sihir” denilmesi
    nasıl mümkün olabilir? Sihir, gökten indirilme midir,
    Allah’tan gelme midir? Vahiy midir? Sihir öğretenler kâfir olduğuna
    göre, iki melek olan Hârut ve Mârut sihir öğreterek
    kâfir mi oldular? Melekler, hiç Allah’a isyan ederler mi?
    AHMED KALKAN
    ~ 38 ~
    Hârut ve Mârut’un Öğrettikleri Neydi? Büyünün bir hakikati
    olduğu ve tesir edebildiğini ileri süren rukyecilerin ve
    bazı şahısların delillerinden en önemlisi, bu âyettir, yani Bakara
    102. âyeti. Âyette geçen Hârut ve Mârut isimli iki meleğin
    öğrettiklerinin sihir olmadığı açıktır. Meleklere indirilen
    şey, bir sihir değil; fesatçı ve kötü kimselerin elinde, küfre vesile
    olabilecek bir hakikat, büyünün de dayandığı temel bir
    bilgidir. Ancak şeytanlar bunu sihir yapmak, küfre sebep olmak
    için öğretmişlerdir. Hâlbuki Bâbil’de kendilerine bu bilgi
    indirilen iki melek Hârut ve Mârut, “Biz bir fitneyiz, öğreteceğimiz
    şeyler fitneye müsâittir, sûiistimali küfürdür. Sakın sen
    bunu öğrenip kötü yolda kullanarak küfre girme” diye öğüt
    vermedikçe gelişi güzel kimseye öğretmezler; sûiistimalden,
    küfür ve sihirden men ederlerdi. Şeytanlar ise böyle yapmadılar,
    bunlarla herkese kötülük yapma yollarını gösterip sihir
    öğretiyorlardı.
    “İki melek üzerine indirilen şey” lafzıyla işaret edilen bu bilgi,
    insanların küfrüne sebep olan sihir ve sihirbazların çok
    yaygın olduğu Bâbil’de, bunların küfürlerine son vermek,
    halkı saptırmalarından korumak maksadıyla indirilmiştir.
    Bu maksatla, büyünün ne olduğu, hangi sebepler zincirinin
    düzenlenmesinden meydana geldiği, insanları Bâbil’deki sihirbaz
    kâfirlerin şerrinden korumak maksadıyla iki meleğe
    ilham edilmiştir. Onlar da bu bilgiyi, sihirbazların otoritesini
    kırıp küfre son vermek, tevhidi hâkim kılmak maksadıyla yukarıdaki
    ikazları yaparak insanlara öğretmişlerdir. Hârut ve
    Mârut, günümüze göre çok basit olan olayların bile bir büyü
    olarak görüldüğü Mezopotamya’da, diğer insanların kavrayamayacağı
    birtakım olayların kanunlarını açıklamışlar ve
    bunu öğrencilerine öğretirken kötüye kullanmamalarını söylemişlerdi.
    Fakat Bâbilliler ve Bâbil’deki esâretleri sırasında
    onlardan bazı garip olayların sırlarını öğrenen yahûdiler,
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 39 ~
    kısacası insan ve cin şeytanları bunlara birçok hurâfeleri katmışlar,
    bir yığın hayaller, vefk, tılsım vs. ortaya atarak bunları
    sihir yapmada kullanmışlardı.36
    Bâbil, Eski Mezopotamya’nın en büyük ve en ünlü şehridir.
    Bağdat’ın 88 km. güneyinde, Fırat’ın doğu kıyısındaki
    yedi tepe üzerinde kalıntıları bulunan ve 2000 seneden fazla
    tarih sahnesinde kaldığı bilinen ve tarihi boyunca Mezopotamya’nın
    astronomi, astroloji, kehanet ve sihir merkezidir.
    Şehir, içinde çeşitli medeniyetleri barındırmış olup bunların
    en önemlileri, kanunlarıyla ünlü hükümdar Hammurabi’nin
    yetiştiği Amurrular dönemiyle, Bâbil’e en parlak çağını
    yaşatan Keldânîler dönemindekilerdir. Bâbil’e dünyanın yedi
    hârikasından biri sayılan ünlü asma bahçeleriyle, Büyük İskender’in
    de içinde öldüğü muhteşem sarayı kazandıran
    Buhtunnasr da (II. Nebukadnezzar) bir Keldânî hükümdarıydı.
    Milâttan önce 598’de Kudüs’ü işgal eden Buhtunnasr, kral
    olarak görevlendirdiği Tsedekiya’nın Bâbil’e vergi ödemeyi
    reddetmesi üzerine şehri 586’da ikinci defa işgal ve tahrip
    etmiş; yahudilerin tamamını Bâbil’e götürmüş ve yahudi tarihine
    “Bâbil esareti” diye geçen bu olay kırk yedi yıl sürmüştür.
    Bâbil, ne zaman yapıldığı bilinmeyen, bugün harabesi
    bulunan, yaklaşık 85 metrekare genişliğinde bir plan üzerine
    oturtulan 75 m. yüksekliğindeki ünlü kulesiyle de şöhret bulmuştur.
    “Ve mâ yuallimani min ehadin hattâ yekuulâ innemâ
    nahnu fitnetun fe lâ tekfur / Hâlbuki bu iki melek, ‘Biz ancak
    imtihan vasıtasıyız (fitneyiz); sakın küfre sapma!’ demedikçe
    hiç kimseye bilgi vermezlerdi.”
    36 Fahreddin Râzi, a.g.e. 263-264; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/206-2079; A.
    Osman Ateş, a.g.e. s. 234-235
    AHMED KALKAN
    ~ 40 ~
    Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu
    “melekeyn” (iki melek) şeklinde olmakla birlikte İbn Abbas,
    Hasan-ı Basrî, Ebü’l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler
    bu kelimeyi “melikeyn” (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak
    Hârût ve Mârût’u insan isimleri olarak kabul etmişlerdir. İbn
    Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi
    olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki “melekeyn” (iki melek)
    kelimesinin, “iki kudretli kişi” veya “iki ruhanî kişi” anlamında
    mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır.37 Bize göre, bunların
    hiçbiri tercih edilen görüş değildir; Rabbimiz “iki melek”
    dediyse, iki melektir.
    Sözlükte fitne kelimesi “sınama, deneme, maddî ve mânevî
    sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme” şeklinde
    açıklanır. Kelime Kur’an-ı Kerîm’de daima kişinin inanç
    ve ahlâk bakımından denenip sınanmasını ifade edecek biçimde
    kullanılmıştır. Bu âyette de fitne kelimesi “insanların
    imanlarında ne kadar sebatkâr olduklarının sınanıp denenmesi,
    onların bu bakımdan imtihandan geçirilmesi” anlamında
    kullanılmıştır. İlgili melekler ise böyle bir imtihan aracı
    olarak gönderilmişlerdir.
    “Biz fitneyiz (fitne; altının içine karışmış madenlerden, altını
    ayırt etmek için yapılan işleme denir, dolayısıyla müslüman
    ile kâfiri ayırt etmek için bir fitne, bir imtihan vesilesi),
    aman ha küfre girme!” demedikçe bir şey öğretmezlerdi o iki
    melek.
    O iki meleğin öğrettikleri şeylerden bahsetmiyor,
    ama “biz imtihan vesilesiyiz; aman ha kâfir olma!”
    demedikçe bir şey öğretmediklerini söylüyor. Bakın,
    37 Reşîd Rızâ, I, 402
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 41 ~
    bu ayette iki meleğin, insanlara bir şartla bazı şeyler
    öğrettikleri ifade ediliyor; o şart da küfre girmemeleri.
    Bu açıklamaya rağmen, yukarıda sihir öğretmenin
    küfür olduğu vurgulanması da unutuluyor ve
    meleklerin sihir öğrettiği söylenebiliyor. Ve bu ifade,
    Kur’an’a dayandırılmaya, âyete böyle yanlış meal
    verilmeye çalışılıyor. Melekler neden karı ile kocanın
    arasını ayırmayı, fesat çıkarmayı, yuva bozup
    huzursuzluk oluşturmayı öğretsin ki… Ama öğrenenler
    onları öğreniyordu. Melekler sihir öğrettiler
    denilince, o zaman meleklerin kâfir oldukları vurgulanmış
    olur. Melekler kâfir olur mu? Öyle olursa vahiy
    meleği Cebrail’den de şüpheye düşmez mi insanlar?
    Küfre girebilecek bir varlığın Allah’tan getirdiği
    vahyin içeriğini değiştirmiş olamaz mı diye vahye ve
    meleklere kim ne kadar güven duyar? Hâlbuki onlar
    Allah’a isyan etmezler, edemezler ve ne emredildiyse
    onu yerine getirirler. Kur’an bu konuda çok net
    olarak şöyle diyor: “Ey iman edenler! Kendinizi ve
    ailelerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.
    Üzerinde oldukça sert (iri cüsseli), güçlü melekler
    vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona
    isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.”38
    Meleklerin, Allah’ın emrini yapmama gibi bir seçenekleri,
    Allah’a isyan gibi bir tercihleri, böyle bir
    iradeleri söz konusu değildir, iradeli varlık değillerdir.
    Yani öyle bir şey yapma ihtimalleri yoktur.
    38 66/Tahrîm, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 42 ~
    Tabiri caizse bugünün anlayışı ile robot gibidirler.
    Ne ile programlandılarsa o programı yerine getirirler.
    Programın dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Allah
    ne öğretti ise odur onlara yeterli ve kâfi olan. İlmi de
    üretme durumları olmaz. Melekler böyle olduğu halde
    okuduğum nice meal ve tefsirde maalesef melekler
    sihir öğretmiş oluyor. Allah’ın demediğini Allah’a
    dedirtirmiş oluyorlar ve Kur’an’daki melek inancına
    tümüyle ters bir inanç ortaya koymuş oluyorlar.
    Allah böyle mi diyor? Allah’ın kitabında hâşâ bir
    çelişki yoktur. Bir tarafta ‘sihir öğrettikleri takdirde
    meleklerin de hâşâ kâfir olacağını’ söylesin ama
    başka ayette ‘Allah’a hiç isyan etmezler’ desin. Allah’ın
    kitabı böyle çelişkilerden ve melek adlı kulları
    böylesine küfre girme gibi özelliklerden masumdur.
    Ama İsrailiyatı kitaplarına almaktan çekinmeyen
    tefsircilerimiz meleklere sadece sihir öğrettirmekle
    yetinmemişler. Daha ne haltlar yedirmişler. Meleklere
    zina da ettirmişler, içki de içirmişler, puta da
    taptırmışlar. Kimler? Müfessirlerimiz. Bu büyük bir
    problemdir. Almanya’dan, Amerika’dan insanlar gelip
    İslâm dinini tahrif etmiyorlar, bizim insanımız
    meleklerin masumiyetini ve sihrin çirkinliği inancını
    tahrif ediyor. Bizim eski tefsirlerimiz bunu yapanlar,
    modernistler falan da değil. Rivayet tefsiri açısından
    en önem verilen tefsirlerimizde eleştirmeden
    bu İsrailiyat uydurmaları gerçekmiş gibi alınmış,
    hatta o melekleri puta bile taptırmışlar. Bunu yapan
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 43 ~
    âlimler, eğer Mu’tezile veya Şia mezhebine mensup
    olsalardı, bazıları nasıl hücum ederdi, ama ehl-i sünnete
    mensup oldukları için, istisnâ dışında eleştirenler
    bile çıkmamış.
    “Fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikune bihî beyne’l
    mer’i ve zevcih / Onlardan, karı-kocanın arasını ayıracak
    şeyler öğreniyorlardı.” Yine bu cümleyede kimi mealciler,
    tefsirciler yanlış mana veriyorlar.
    Nice âlim, “Melekler karı-kocanın arasını ayıracak şeyler
    öğretiyorlardı” demişler. Tabii, melekler sihir öğretirlerse,
    onun bir uzantısı olarak karı-kocanın arasını açacak şeyler
    de öğretirler. Hâlbuki, dikkat edilmesi gereken husus; “Fe yeteallemûne
    minhumâ” deniliyor; “fe yuallimani” denilmiyor.
    Yani meleklerin ne öğrettiklerinden bahsedilmiyor, onların
    meleklerden ne öğrendiklerinden bahsediliyor. Art niyetli kişiler,
    öğretmenin öğrettiğini değil; kendi istediklerini öğrenir.
    Karı ile kocanın arasının ayrılmasını öğrenmişler meleklerden.
    Mümkün, bu öğrendikleri psikoloji bilimi idi. Psikolojinin
    ele aldığı konular ile kadın ve erkek psikolojisi öğrenilerek,
    bu psikolojik verileri kötüye kullanıp karı ile kocanın
    arasına açabilir isteyen kişi. Böylece Hârut ve Mârut’ adlı bu
    iki meleğin insanlara karı ile kocanın arasını ayıracak sihir
    öğretmedikleri, yahûdilerin Allah katından Hârut ve Mârut’a
    indirilen bu bilgileri kötüye kullanarak şeytanların/sihirbazların
    öğrettiği sihirlere karıştırarak kendilerinin ürettikleri
    anlaşılmaktadır.39 Yahûdilerin yaptıkları bu büyünün tesiri
    konusunda ise Cenâb-ı Hak aynı âyette şöyle buyurmuştur:
    “...Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler.”
    40
    39 Fahreddin Râzî, a.g.e. s. 1/371
    40 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 44 ~
    Karı ile kocanın arasını ayırmayı öğrendiler Babil’deki insanlar,
    meleklerden faydalı şeyler öğreneceklerine. Sözgelimi
    melekler sihrin büyünün bâtıl olduğunu göstermek için
    psikoloji ilmini öğrettiler bugünkü ifade ile. İnsanları telkin
    yoluyla nasıl ikna edersiniz, nasıl onların zihnini belirli
    noktalara yönlendirirsiniz, nasıl bazı şeylere inandırırsınız;
    bunu öğrettiler. Tabii bundan fesada meyilli insanlar karı ile
    kocanın arasını ayıracak şeyler çıkardılar, onu öğrendiler. Birazcık
    psikoloji bilgisi ile sizden herhangi biriniz bir kadın
    ile kocasının arasını ayırabilir misiniz, eğer istemiş olsanız?
    Mümkündür. İnsan psikolojisi, kadın nelerden etkilenir, erkek
    nelerden etkilenir, birbirlerinin aleyhine bir şeyler söyleseniz
    ve olayı büyütseniz mümkün ki hiçbir şey yokken bir
    kadın ile kocanın arasını ayırabilirsiniz. Belki cahil bir insan
    yapamaz, ama insan psikolojisini bilen bir kimse bunu yapabilir.
    İşte meleklerin öğrettiği kötü bir şey değil, ama insanlar
    böyle şeyler öğreniyor. Diyelim ki ben karete öğreniyorum,
    ustam bana spor özelliğiyle vücut sağlığı açısından karateyi
    öğrettiği halde, ben onu insanları dövmek için kullanıyorum.
    Hocamın kabahati var mı? İlmin kabahati var mı? Ben
    onu kötüye kullanıyorsam benim kabahatim var. Melekler
    karı-kocanın arasını ayırt edecek şey öğretmediler. İnsanlar
    bunları öğrendiler, ama Allah dilemeden karı-kocanın arasını
    ayıramazlar, hiçbir zarar veremezler.
    “Ve mâ hum bi-dârrîne bihî min âhadin illâ bi-iznillâh
    / Ne sihir öğreten şeytanlar ne başkaları hiçbir zaman Allah’ın
    izin vermediği, onaylamadığı bir durumda kimseye
    zarar veremezler.”
    Şeytanların öğrettikleri sihir olsun, diğer insanların meleklerden
    karı ile kocanın arasını ayırmanın usullerini kendileri
    çıkartarak öğrenmiş olsunlar, kimse Allah izin vermeden
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 45 ~
    kimseye zarar veremez. Sihir yoluyla da benzer başka yolla
    da kimse kimseye normal şekilde zarar veremez.
    Âyetin bu bölümünden sihir ve benzeri yollarla kimse bir
    başkasına zarar veremez anlamı çıkar. “Allah izin vermeden
    kimse zarar veremez” demek, Allah bazen bazı kimselere sihir
    yoluyla zarar vermelerine izin verir demek değildir. Allah,
    haram kıldığı, özellikle de küfür olarak ilan ettiği bir şeye izin
    vermediği için yasaklamıştır. Allah’ın izin verdiği şeyler haram
    ve küfür olan şeyler değildir. Sihre izin vermeyen Allah, sihrin
    zararına da izin vermez. Çünkü âyette net olarak bildirmiştir:
    Sihre Allah izin veriyor mu, bakalım: “Onlar atınca, Mûsâ dedi
    ki: ‘Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah, onu
    iptal edecek, geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk
    çıkaranların işini düzeltmez.”41 “Mûsâ şöyle dedi: “Size gerçek
    ulaştığında böyle mi söylersiniz? Bu sihir mi! Oysa sihirbazlar,
    büyücüler başarıya ulaşamaz.”42
    İnsanın başına gelen sıkıntılar, Allah’ın yasasının bir gereğidir.
    İnsan, Allah’ın yasasına aykırı hareket ettiği zaman,
    sıkıntıya düşer ve zarar görür. Hayır ve fayda da böyledir. Bu
    hususta yapılması gereken şey, ilâhî yasalara uygun hareket
    etmektir.
    “De ki, ‘Allah’ın dilediğinin dışında kendi nefsim için bir
    fayda ya da zarara gücüm yetmez. Eğer ben gaybı bilseydim,
    iyiliği arttırırdım. Bana kötülük de dokunmazdı. Ancak ben,
    iman eden bir kavim için uyarıcı ve müjdeciden başka bir şey
    değilim.’’43
    41 10/Yunus, 81
    42 10/Yunus, 77
    43 7/A’raf, 188
    AHMED KALKAN
    ~ 46 ~
    “De ki: Ben size bir zarar veya iyilik dokundurmaya güç yetiremem.”
    44
    Zarar veya fayda vermeye yalnızca O muktedirdir.
    “De ki, Ben, Allah’ın dilediğinden başka, kendim
    için bir zarar veya faydaya güç yetiremem.”45 Allah
    Rasûlü, bu durumda ise, bir cin mi, Allah’ın küfür
    kabul ettiği bir büyü sayesinde insanlara zarar verebilecek?
    Alt tarafı bir kâğıt parçası ve mürekkep boyasından
    meydana gelen bir muska mı zarar verecek?
    “Şayet Yüce Allah, bir zararı kaldırırsa, O’ndan başka onu
    geri getirecek kimse yoktur ve eğer bir hayrı kaldırırsa O her
    şeye kadirdir... O, kullarının üstünde kahirdir ve O hikmet sahibidir,
    haberdardır.”46
    “Ve yeteallemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum / Fakat
    onlar (Yahudiler, sihir öğrenenler ve meleklerden öğrendiklerini
    yanlış yerlere kullananlar) kendilerine zarar veren şeyleri,
    fayda vermeyeni (büyüyü) öğreniyorlardı.”
    Çıkarcı zihniyet, fayda ile zararı bile tam ayırt edemez.
    Hoşlandığı nice şey, kendisi için hayır değil, şer olabilir. Zaten
    şeytana dost olup ona itaat edince, o insanları hüsrana, zarar
    ve ziyana sürükleyecektir. Büyü ile uğraşan ya da büyü yaptıran
    kimse, başkasına zarar veremez, ama kendisine büyük
    çapta zarar verir. Büyünün zararı vardır, var olmasına; zarar,
    büyü yapanın kendisine.
    44 72/Cin, 21
    45 10/Yunus, 49
    46 6/En’âm, 17-18
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 47 ~
    “Ve lekad alimû lemen işterâhu mâ lehû fi’l-âhırati min
    halâk / Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten
    nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı.”
    Allah’ın kitabını veriyorlar, bırakıyorlar; onun karşılığında
    insanların ve şeytanların uydurduğunu alıyorlar. Dünyayı
    âhirete değişiyorlar. Âhiretlerini satıyorlar. Ne karşılığında,
    dünyada zarar görmeleri karşılığında. Hem dünyaları mahvoluyor,
    hem âhiretleri.
    “Ve lebi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn /
    “Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!”
    Kendilerini satıyorlar, izzetlerini, cennetlerini değişiyorlar
    bir büyüye. Allah’ın kitabını arkaya atıp onun yerine başka
    kitap edinmekle ne kötü şeyi satın aldıklarını bir bilselerdi.
    Bilen amel eder, bilen bildiğini uygular.
    “Velev ennehum âmenû ve’ttekav lemesûbetun min ındillâhi
    hayr, lev kânû ya’lemûn / Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten
    korusalardı şüphesiz Allah tarafından verilecek sevap
    daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi!”
    Ne kazandılar bu ticaretten? İnsanları kandırarak umut
    tacirliği yapmaktan, önüne gelen veya kendisine müracaat
    eden hemen herkese “sende büyü var!” deyip sapasağlam
    insanı hasta haline getirmeye, evhamlandırmaya ve sonunda
    rukye yapacağım diye para ile duâ satmaya, ibâdet olan
    duâyı para karşılığında yerine getirmeye çalıştılar. İyi de, bu
    kazandıkları para, kendi onurlarının karşılığında kazandıkları
    para. Onların zararını arttırdı. Âhirette de hiçbir nasipleri
    AHMED KALKAN
    ~ 48 ~
    olmadığını biliyorlardı. İmanlarını sattılar aslında. Eğer büyü
    yaparak küfrü tercih etmeselerdi ve iman edip takvâ sahibi
    olsalardı, o zaman bu büyü parasından, rukye ve üfürük parasından
    mahrum olurlardı, ama Allah tarafından verilecek
    sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi, yani uygulasalardı…
    Klasik âlimlerimizin çoğunun sihrin etki ettiğine dair genel
    kanaatleri vardır. Allah özellikle ona ve diğer âlimlerimize
    rahmetiyle muâmele etsin; Ebu Hanife gibi bazı âlimler
    sihrin etki etmediğini, büyünün bir hileden bir kandırmadan,
    bir aldatmadan ibaret olduğunu ifade ederler, ben de bu görüşteyim.
    Yazı tura atarak bir görüşe sahip olunmaz, hoşuma
    gitti diye de dinî bir görüş tercih edilmez. Hele bu kadar
    çoğunlukta olan âlimler bir tarafa tutularak “onlar hata etti”
    demek ciddi manada bir delillendirmeye ihtiyaç hissettirir.
    Ama, o âlimler Kur’an’ın hükümlerine tümüyle zıt görüş bildirmekten
    çekinmiyorlarsa, diğer mü’minlerin tercihi bellidir.
    “De ki: ‘Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?”47 diye
    sorar Allah. Sonra kendisi verir cevabını: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
    48 İnsan, en azından, bilmediğini bilmeli, haddini
    bilmeli. Allah’ın hükmüne ters görüş bildirmekten sakınmalı.
    “Bir mü’min erkek veya bir mü’min kadının, Allah ve rasulü
    bir emir ve hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını
    seçme alternatif bir görüş hakları olamaz. Allah’ın ve resulünün
    emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”
    49 “Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin’ (demiştik).
    Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik.’ İnkârları yüzünden
    buzağı (tutkusu) kalplerine sindirildi. De ki: ‘İnanıyorsanız,
    47 2/Bakara, 140
    48 2/Bakara, 216
    49 33/Ahzâb, 36
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 49 ~
    inancınız size ne kötü şey emrediyor?”50 Doğru inancın doğru
    emirleri; bâtıl, yanlış inancın ise emirleri de bâtıldır, yanlıştır.
    “Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve elçisine çağrıldıkları
    zaman mü’min olanların sözü: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir.
    İşte felaha kavuşanlar bunlardır.”51 Mü’min, herhangi
    bir bahanenin arkasına yapışmaz, itaatsizliği tercih edip gerekçeler
    bulmaya çalışmaz; “duyduk ve uyduk” der. Kalabalık
    bir caddede bulunan kırmızı ışığa trafikte nasıl itaat ediliyor,
    edilmezse tehlikesinden çekiniliyor. Allah’ın, Kitabında belirlediği
    yasaklar “kırmızı ışıklardan çok daha önemlidir.” “Lâ
    tâate li-mahlûk fî ma’sıyeti’l-Hâlık / Hâlıka isyanda mahlûka
    itaat olmaz.”52 İtaat, ancak meşrû alanda gerekir.
    Ana delilimiz, temel kaynağımız Kur’an’dır, Kur’an
    olmalıdır. Maalesef âlimlerimizin ekseriyeti Kur’an
    merkezli oluşturmamışlar fikirlerini, görüşlerini,
    bakışlarını, fetvâlarını. Çoğunlukla ikinci üçüncü
    plana atmışlar Kur’an’ı; rivayetleri daha çok öne çıkarmışlar.
    Birinci sırada hadis rivayetleri ve onları
    açıklayan eski âlimlerin görüşleri vardır; ikinci veya
    üçüncü sırada birinci ve ikinci sıradaki kaynağa ters
    düşmemek şartıyla âyetler vardır. Ters düşerse, te’vil
    edilir, mensuh ilan edilir, parantez içine ilavelerde
    bulunulur. Nüzul sebebinden istifade edilecek taraf
    varsa o kısım alınır, İsrailiyat varsa, nasıl olsa
    rivayettir, o da gelsin denilir. Araya mezheplerin,
    imamların, âlimlerin, müfessirlerin ilaveleri veya
    yönlendirmeleri girer. Bu tavırlarla şöyle bir netice
    50 2/Bakara, 93
    51 24/Nur, 51
    52 Müslim, İtaat 39, h. No: 1840; Buhârî, Ahkâm 4
    AHMED KALKAN
    ~ 50 ~
    elde edilir: Sözgelimi sihir hakkında Kur’an bâtıl mı
    diyor, (âlimleri) “hak” der. Kur’an sihir hakkında hayal,
    aldatma, fesat, başarısız bir girişim mi der, âlimlerimizin
    çoğu “sihrin etkisi vardır, eşyanın yapısını
    değiştirir, kişiyi hatta öldürür.” demekten çekinmez.
    Allah, “şeytan sadece vesvese verir, insana hâkim
    olamaz, ona musallat olamaz” desin istediği kadar;
    rivayetlerden beslenen âlimlerimiz, “hayır! Şeytan
    insanlara musallat olur, insanın içine cin girer, onu
    ancak biz çıkarırız, rukyeciler çıkarır” demekte bir
    sakınca görmezler. Kur’an “âyetleri satmayın, insanların
    mallarını bâtıl yollarla yemeyin” desin, ücretle
    Kur’an okunulur, ücretle dua edilir, zaten câiz
    olmayan muska yazmak için bile hem de ne ücretler
    alınır. İşin bir de hem suçlu, hem güçlü rolü oynanması
    var: Onlara “Kur’an’ı niye mehcur bırakıyorsunuz,
    Kur’an’ı niye inkâr ediyorsunuz?” diye kimse
    itham etmiyor; “bu rivâyetler Kur’an’a arzedilmeli,
    Kur’an’a ters düşen söz Peygamber sözü değildir”
    diyen ve Kur’an’ı merkeze alan kimselere onlar “hadis
    inkârcısı!” diyebiliyorlar. Az sonra gündeme getireceğimiz
    Hârut ve Mârut konusunda Kur’an’la,
    İslâm inançlarıyla hiç bağdaşmayan israiliyat masallarını
    tefsirlerine alan âlimleri dillerinin ucuyla
    bile eleştirmezler, dine birçok hurâfe yükleyenlere en
    küçük tavır almazlar. Bu tavrı, İslâmî ve hatta insanî
    bulmak çok zordur. “Ancak onlar, işlerini kendi
    aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 51 ~
    grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.”53;
    “Dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden
    olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki
    (dini anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.”54
    Sihrin Kur’an’a göre ne olup olmadığını âyetler ışığında
    ele almaya çalışıyoruz. Sihrin çoğunlukla cinler
    vasıtası ile yapıldığı düşünülür. Muska yazılır,
    cinler kullanılır, cin bir insana saldıttırılır, musallat
    olur, bedenin içine koyarlar, cini çıkartmaya çalışırlar,
    cin çarpar bazılarını elektrik çarpar gibi, çarpık
    çurpuk olur insanlar vb. Sâra gibi hastalıklara sahip
    olunması, cinlerin etkisiyledir. Bir de karabasan gibi
    rahatsızlıklar, kâbus gibi tacizler vardır ve tabii ki
    cinlerin etkisiyledir, daha başka bir sürü esrarengiz
    olaylar… Görmüyoruz ama her taşın altından onlar
    çıkar. Hatta o kadar korkunç ve zararlı varlıklardır
    ki kendisine de zararları dokunabilir diye adını
    anamaz, bazıları “üç harfli” demeyi tercih eder. Bu
    insanlar Cin Sûresini okurken cin kelimelerini ne
    yapıyorlar, bilmiyorum. Tuhaftır, aynı insanlar, en
    azılı cin olan şeytanı şeytan diye dillendirirken, eûzü
    çekmekten sakınmayıp eûzü’deki şeytanın ismini
    zikrederken, niye çekinmiyorlar? Buna benzeyen
    daha nice acayip durumlarla karşı karşıyayız. Hani
    meşhur fıkralar hep Nasrettin Hoca’ya atfedilir ya,
    53 23/Mü’minûn, 53
    54 30/Rûm, 32
    AHMED KALKAN
    ~ 52 ~
    psikolojik rahatsızlıklar da hep cinlere atfedilir benzer
    şekilde. Peki, cinlerin bundan ne kadar haberleri
    vardır, bilmem. “Allah, onların hepsini bir araya
    topladığı gün, ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz
    insanlarla çok uğraştınız’ (der). Onların insanlar
    arasındaki dostları ise, ‘Ey rabbimiz! Biz birbirimizden
    yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna
    ulaştık’ derler. Allah buyurur ki: ‘Allah’ın dilediği
    hâriç olmak üzere, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir.’
    Şüphesiz Rabbin hikmet ve ilim sahibidir.”55
    HÂRUT VE MÂRUT’LA İLGILI TEFSIRLERDEKI İSRÂILAYAT
    ÖRNEKLERI
    Hz. Süleyman döneminde sihirle uğraşan şeytanlar ve
    şeytan karakterli büyücülerle ilgili olarak Bâbil’de imtihan
    için insanlara bazı bilgiler öğreten “Hârut ve Mârut adlı iki
    melek” hakkında çok çeşitli isrâiliyat kaynaklı hurâfeler, meleklerin
    şânına yakışmayacak, Kur’an’daki “melek” tanımına
    ters masalımsı rivâyetler, eski tefsirlerin çoğunda yer alır.
    Bazılarınca eleştirisi yapılmayan ve doğruluğu kesinmiş gibi
    rivâyet edilen bu söylentiler, tefsirlerimize giren isrâiliyatın
    seviyesi konusunda bilgilenmemiz açısından önemli örneklerden
    sayılabilir. Hârut ve Mârut hakkındaki bu rivâyetleri
    kısaca görelim:
    55 6/En’âm, 128
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 53 ~
    HÂRUT VE MÂRUT’UN KIM OLDUKLARIYLA İLGILI RIVÂYETLER
    Hârut ve Mârut, iki melektir. Bütün kıraat imamlarınca
    ilgili âyetteki56 kelime “melekeyn = iki melek”
    tarzında okunmuştur. Bunun başka bir şeye ihtimali
    yoktur. Konu, tevâtürle sâbittir. Buna rağmen
    şâz tarîkle gelen ve imamlarca asla ehemmiyet verilmeyen
    bir okuyuşa dayanarak bu hususta çeşitli
    görüşler ortaya atılmış ve Hârut ile Mârut’un kim
    oldukları açıklığa kavuşturulmak istenmiştir. Bu
    konudaki rivâyet ve yorumları tercih eden tefsirlere
    göre Hârut ve Mârut:
    İki melektir (Doğru olan görüş budur; Kur’an’da
    açıkça iki melek deniliyor);57
    Cebrâil ve Mîkâil’dir;58
    İnsanlardan iki kişidir;59
    İki hükümdardır;60
    İki şeytandır;61
    Cinlerden iki kabîledir;62
    “es-Sicill” ismindeki meleğin yardımcılarındandır;63
    İns ve cin şeytanlarıdır;64
    Dâvud ve Süleyman (a.s.)’dır. 65
    56 2/Bakara, 102
    57 Et-Taberî, I/452-453; et-Tabressî, I/175; İbn Kesîr, I/241
    58 Et-Taberî, I/452; et-Tabressî, I/174; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 11a; İbn Kesîr, I/239
    59 Et-Taberî, I/455; et-Tabressî, I/175; M. Tenzîl, I/42; İbn Kesîr, I/240
    60 Et-Taberî, I/455; et-Tabressî, I/175; M. Tenzîl, I/42; İbn Kesîr, I/240; İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l
    Kur’an, I/29
    61 et-Tabressî, I/175; Râgıp el-isfehanî, el-Müfredât, s. 542; İbn Hazm, El-Fasl, IV/33
    62 El-Cessas, Ahkâmu’l Kur’an, I/56, et-Tabressi, I/175; İbn Kesîr, I/240; İbn hzam, el-Fasl,
    IV/33
    63 İbn Ebî Hatim’den naklen İbn Kesir, I/123-124
    64 Et-Tabressi, I/175
    65 İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l Kur’an, I/29; İbn Kesîr, I/240
    AHMED KALKAN
    ~ 54 ~
    YERYÜZÜNE İNDIRILEN İKI MELEĞIN MÂCERÂSI
    İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Allah semâların
    kapılarını meleklerine açtı. Onlar yeryüzündeki insanların
    amellerine baktılar. İnsanların hata işlediklerini görünce: “Ya
    Rab, Senin (kudret) elinle yarattığın, meleklerine secde ettirdiğin,
    eşyanın isimlerini öğrettiğin Âdemoğulları hatalar
    içinde yüzüyorlar” dediler. Allah da: “Eğer siz onların yerinde
    olsaydınız, aynı şeyleri yapardınız” buyurdu. Melekler: “Ya
    Rab, Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Âdemoğullarının
    yaptığını yapmak bize yaraşmaz” dediler. Râvî der ki; melekler,
    Allah tarafından yeryüzüne inecek olanları seçmekle
    emrolundular. Onlar da, Hârut ve Mârut’u seçtiler. Hârut ve
    Mârut yere indirildi. Allah; kendisine hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleri, şarap
    içmemeleri, -Allah’ın meşrû gördüğü haller müstesnâ- hiçbir
    cana kıymamaları şartıyla yeryüzünde ne varsa onlara helâl
    kıldı. Râvî sözüne devamla der ki; melekler yeryüzünde yaşamalarına
    devam ederken, kendisine (dünya) güzelliğinin
    yarısı verilmiş olan Bîzuht isminde bir kadın gördüler. Dayanamayıp
    onunla zinâ etmek istediler.
    Bir varmış Bir Yokmuş, Hârut ve Mârut adında insanlara
    büyü öğreten, sonra her haltı yiyen iki melek
    varmış…
    Kadın, meleklerin teklifine yanaşmadı. Onlardan Allah’a
    şirk koşmalarını, şarap içmelerini, cana kıymalarını ve (gösterdiği)
    puta secde etmelerini şart koştu. Melekler kadının
    teklifine: “Biz Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız” diye cevap
    verdiler. Meleklerden biri diğerine, kadına varıp tekliflerini
    tekrarladı. Kadın yine reddetti. “şarap içerseniz olur” dedi.
    Melekler kadının sunduğu şarabı içtiler ve körkütük sarhoş
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 55 ~
    oldular. Bu esnâda yanlarına bir dilenci geldi ve kendilerinden
    bir şeyler istedi. Dilenciyi öldürdüler. Onlar bu iki büyük
    kötülüğü irtikâp edince, Allah gök kapılarını meleklere açtı.
    Arkadaşlarının bu hallerini görünce: “Yâ Rab! Seni her türlü
    noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Sen her şeyi en iyi bilensin”
    dediler. Râvî diyor ki; Allah, Dâvud oğlu Süleyman’a (a.s.),
    meleklerin dünya azâbı ile âhiret azâbından birini tercih etmelerini
    vahyetti. Melekler dünya azâbını tercih ettiler. Bunun
    üzerine Bâbil’de topuklarından tepesi aşağı asıldılar. 66
    Yahudiler peygamberlerine zina isnad ederek iftira
    atarlar;
    Tefsir âlimlerimiz de meleklere zina isnad ederek iftira
    atarlar.
    Tefsirci, Kur’an âyetlerini yok sayarsa, başkaları neler
    yapmaz?
    Es-Süddî’den rivâyete göre, benzer şekilde, kadınla beraber
    olmak isteyen meleklere, kadın: “Hangi sözle (duâ ile)
    semâya çıktığınızı ve hangisiyle indiğinizi bana söylemedikçe
    arzu ettiğiniz şeye yanaşmam” dedi. Onlar da semâya çıkış ve
    inişte okudukları duâları kadına bildirdiler. Kadın bunu öğrenir
    öğrenmez okudu ve semâya çıktı. Allah kendisine, semâdan
    inileceği zaman duâyı unutturdu. Böylece kadın çıktığı
    yerde kaldı. Neticede Allah onu bir yıldıza çevirdi. Abdullah
    bin Ömer o yıldızı her gördükçe lânet eder ve: “Hârut ve Mârut’u
    fitneye düşüren budur!” derdi. Hârut ile Mârut akşam
    olunca mûtad şekilde semâya çıkmak istediler, fakat muvaffak
    olamadılar. Mahvolduklarını anladılar. Allah kendilerini,
    dünya azâbı ile âhiret azâbından birini seçmeleri hususunda
    66 Taberî, I/456
    AHMED KALKAN
    ~ 56 ~
    serbest bıraktı. Dünya azâbını tercih ettiler. Bâbil’de asıldılar
    ve insanlara sihirle konuşmaya başladılar. 67
    Er-Rabî’den rivâyete göre, yine benzer şekilde anlatılan
    olayda bu iki meleğin şiddetle arzuladıkları bu kadın, “şarap
    içmek, adam öldürmek ve puta tapmaktan birini tercih edin”
    dedi. Melekler: “Bu üç tekliften hiç biri bize yakışmaz, ama
    yine de bunların en ehveni şarap içmektir” dediler. Kadın onlara
    şarap sundu. Şarap kendilerini iyice sarhoş edince, kadınla
    zinâ ettiler. Bu halleri devam ederken yanlarına bir kişi
    geldi ve durumu gördü. Bu adamı, gördüklerini sağda solda
    yayıp bizi rezil etmesin diye öldürdüler. Sarhoşluk halleri
    geçip ayıldıktan sonra, işledikleri günahı ve cürmü anladılar
    ve semâya çıkmak istediler, fakat buna muvaffak olamadılar.
    Allah tarafından bu arzularına mâni olundu. İş bu raddeye
    geldiği zaman, yeryüzünde bulunan bu iki melekle semâ ehli
    arasındaki perde açıldı. Melekler, Hârut ile Mârut’un içine
    düştükleri günah ve hayatı gözleriyle gördüler ve bundan
    dolayı hayret ve dehşete kapıldılar. Ve melekler bu vesîle ile
    şunu anladılar ki; kim Allah’tan ırak, O’nun murâkabe, müşâhede
    ve kontrolünden uzak kalırsa o kimse Allah’tan daha az
    korkar. Artık bundan böyle melekler, yeryüzünde yaşayanların
    tümüne (imanlı ve imansız oluş hallerine bakmadan)
    istiğfâr etmeye başladılar. Hârut ile Mârut yukarıda anlatılan
    hatalara düşünce, kendilerine taraf-ı İlâhî’den şöyle bir teklif
    geldi: “Dünya azâbını veya âhiret azâbını, bu ikisinden birini
    tercih edin!” Melekler: “Dünya azâbı fâni, âhiret azâbı bâkîdir”
    deyip dünya azâbını seçtiler. Bâbil ülkesinde bırakıldılar
    ve kendilerine orada azâb olunmaktadır. 68
    67 Taberî, I/457
    68 Taberî, I/457-458; İbn Kesîr, Tefsîr, el-Bidâye; el-Vâhıdî, Tefsir; el-Kirmânî, Lübâbü’t-Tefsir;
    Tefsîru Askerî; Ebul’l-Leys es-Semerkandî; et-Tabressî; et-Tıbyân vb.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 57 ~
    Bu konu, temel çerçevenin hemen aynı şekilde anlatıldığı
    hadis rivâyeti olarak da kaynaklara geçmiştir. Hadis rivâyetine
    göre, yukarıdaki rivâyetlerde anlatıldığı gibi Hârut ve Mârut,
    her üç büyük günahı da işlemişler, dünya azâbını tercih
    etmişlerdir. 69
    Melekleri zina ettiren masalcı âlimlerimiz onların
    Allah’a isyan edemeyeceklerini nasılsa unutmuşlar:
    “O melekler ki, Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı
    gelmezler ve kendilerine emredileni yaparlar.”70
    İbn Cerîr’in, İbn Ömer’den nakline göre Nâfi’ şöyle anlatır:
    Ben Abdullah İbn Ömer ile yolculuk yaptım. Yolculuğumuz esnâsında
    gecenin sonuna doğru İbn Ömer bana: “Ey Nâfi’! Bak
    hele, ‘el-Hamrâ’ (Kırmızı yıldız, yani Çobanyıldızı) doğmuş
    mu?” dedi. Ben de “hayır, doğmamış” dedim. İbn Ömer bu soruyu
    iki veya üç kere tekrarladı. Sonra ben (zamanı gelip doğduğunda):
    “Şimdi doğdu!” dedim. İbn Ömer bunun üzerine:
    “Ona merhaba da, hoş safâ da yok!” dedi. Ben: “Sübhânellah,
    Allah’ın emrine boyun eğmiş, itaatli, söz dinler bir yıldızdır o!
    (ona bu tarzda kızmanın mânâsı ne?)” dedim. Bunun üzerine
    İbn Ömer: “Sana sadece Hz. Peygamber’den (s.a.s.) duyduğumu
    söylüyorum; Efendimiz bana şöyle buyurdu: “Melekler:
    ‘Ey Rabbimiz, bunca hata ve günahlarına karşılık, insanlara
    nasıl sabırlı davranıyorsun?’ dediler. Cenâb-ı Hak, kendilerine:
    ‘Ben onları sınadım, sizleri ise onların işlediği günah ve
    fitnelerden korudum’ buyurdu. Melekler: ‘Biz onların yerinde
    olsak yine Sana isyan etmezdik’ dediler. Bu iddiâya karşılık
    Allah: ‘İçinizden iki melek seçin!’ emrini verdi. Onlar da
    Hârut ve Mârut’u seçtiler.” 71
    69 Ahmed bin Hanbel, Müsned, hadis no: 6178; Taberî, II/433; İbn Kesîr, I/241-242
    70 66/Tahrîm, 6
    71 Taberî; İbn Kesîr; İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an vb.
    AHMED KALKAN
    ~ 58 ~
    Hz. Ali’den rivâyet; Amr bin Saîd, Hz. Ali’nin şöyle söylediğini
    naklediyor: “Ez-Zühre” (Çobanyıldızı, Venüs) ismindeki
    yıldız, aslında İranlılardan güzel bir kadındı. Bu kadın vaktiyle,
    Hârut ve Mârut ismindeki iki meleğe dâvâcı olarak geldi.
    Melekler kadını görünce ondan murad almak istediler. Kadın
    onların teklifini, okudukları zaman göklere çıkmalarını temin
    eden şeyi öğretmeleri şartıyla “peki” dedi. Kadına öğrettiler.
    Kadın duâyı okudu, gökyüzüne yükseldi ve o anda (Allah
    tarafından) yıldıza çevriliverdi.72 Yine Hz. Ali’den el-Hâfız
    Ebû Bekr İbn Medûye’nin nakline göre, Hz. Ali şöyle demiştir:
    “Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah Zühre’ye (Çobanyıldızı
    da denilen Venüs gezegenine) lânet etsin! Çünkü Hârut
    ve Mârut isimli iki meleği fitneye düşüren odur.” 73
    Meleklerin zina ettiğine dair masallar uyduran tefsir
    âlimlerimiz, meleklerin erkeklik ve dişiliğinin olmadığını
    nasılsa unutmuşlar.
    HÂRUT VE MÂRUT NASIL BIR CEZÂYA ÇARPTIRILDILAR?
    Rivâyetlere göre, Hârut ve Mârut’a işledikleri üç büyük
    günahtan dolayı Allah tarafından verilen ceza konusunda da
    ihtilâflar vardır:
    • Kıyâmet kopuncaya kadar saçlarından asılma cezâsına
    çarptırıldılar;
    • Başları kanatlarının altına kıstırılmıştır;
    • İçi ateş dolu bir kuyuya atılmışlardır;
    72 Taberî; İbn Kesir
    73 Zâdu’l-Mesîr I/124; İbn Kesîr I/243
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 59 ~
    • Baş aşağı asılmışlardır ve devamlı olarak demir kırbaçlarla
    kırbaçlanmaktadırlar;
    • Ayaklarından uyluklarına kadar tartılmış vaziyettedirler;
    • Rivâyete göre bir zat kendilerinden sihir öğrenmek
    niyetiyle Hârut ve Mârut’a gitti. Onları ayaklarından asılmış
    vaziyette buldu. Gözleri kızarmış, derileri simsiyah olmuştu.
    Dilleri ile asılmış oldukları yerde bulunan su arasındaki
    mesâfe dört parmak kadardı. Onlar bu vaziyette “susuzluk”
    ile cezalandırılıyorlardı. Meleklerin bu durumu adamı ürpertti
    ve gayrı ihtiyârî “Lâ ilâhe illâllah” dedi. Melekler bunu
    işitince adama kim olduğunu sordular. O da, “İnsanlardan
    herhangi biri olduğunu” söyledi. Adama ikinci defa, “kimin
    ümmetinden olduğunu” sordular. O da: “Muhammed ümmetinden
    olduğunu haber verdi. Melekler: “Muhammed (s.a.s.)
    peygamber olarak gönderildi mi?” dediler. O da: “evet” dedi.
    Melekler: “Elhamdü lillâh” deyip sevinç ızhar ettiler. Yanlarına
    varan zat, sevinçlerinin nedenini sordu. Melekler: “O kıyâmet
    peygamberidir (âhir zaman nebîsidir). Artık işkencemizin
    bitmesi yakındır” dediler;74
    • Bâbil’de bir mağarada azâb içindedirler. 75
    OLAYIN GEÇTIĞI YER
    Allah Teâlâ, âyette76 bahsi geçen iki meleğin Bâbil denen bir
    memlekete indirildiğini beyan ediyor. Ama dünya coğrafyasında
    buranın yerini Kur’an bize bildirmiyor. Kur’an’ın bildirmediği
    şeylerin arkasına düşmenin çok zaman müslümanlara
    74 M. Tenzîl, I/43; el-Vâhıdî, Tefsir, varak 37a-b
    75 İbn Hazm, el-Fasl, IV/32; naklen Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 151
    76 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 60 ~
    faydası yoktur. Buna rağmen bazı müfessirler bu gibi şeylere
    fazlaca düşkünlük göstermişlerdir. Bâbil’in yerini tâyin için
    öne sürülen yerler:
    • Irak;77
    • Kûfe;78
    • Hîre ile Bâbil arasında bir yer;79
    • Nusaybin;80
    • Dünbavend Bâbil’i;81
    • Demavend dağı;82
    • Garpta bir yer;83
    • Bir kasaba adı;84
    • Arzda bir yer adı;85
    • Arzda bir dağ.86
    Görüldüğü gibi, âlimlerimiz, meşhur tefsircilerimiz nelerle
    uğraşmış. Hakkında hiçbir nass olmayan ve bilinmesinde
    de bizim için hiçbir fayda olmayan bir konuda âlimlerimiz
    nasıl zanlarını bilgi gibi sunmuşlar.
    Zühre ile Hârut ve Mârut’a ait hadis diye uydurulanlar,
    o zamanlar kamera olsa idi yıllarca izlenen
    dizi film olurdu.
    77 Et-Tûsî, et-Tıbyân, I/374; el-Muharrar, I/varak 84a; Zâdü’l Mesîr, I/125; İbn Hazm, el-
    Fasl, IV/34
    78 et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175; el-Muharrar, I/varak 84a
    79 el-Muharrar, I/varak 84a
    80 et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175; el-Muharrar, I/varak 84a; Zâdü’l Mesîr, I/125
    81 Et-Taberî, I/459
    82 el-Muharrar, I/varak 84a; et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175
    83 İbn Atıyye, el-Muharrar, I/varak 84a
    84 Et-Taberî, I/459
    85 Et-Taberî, I/459
    86 Zâdü’l Mesîr, I/125
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 61 ~
    RIVÂYETLERIN TAHLILI
    Bakara sûresinin 102. âyetinden başka, Kur’an’da
    hakkında hiçbir açıklama bulunmayan ve sahih yollarla
    Hz. Peygamber’e ulaşan bir hadis de mevcut
    olmayan bu Hârut ve Mârut meselesi, görüldüğü
    gibi özellikle meşhur tefsir kitaplarımızda bir hayli
    yer tutmuştur. Belki yüzde doksan oranında; tefsirle,
    siyerle, peygamberler tarihi ve megâzi ile uğraşan
    ve akaid sahasında eser veren müellifler rivâyetleri
    hiçbir tenkîde tâbi tutmadan kitaplarına almışlar.
    Haberleri, rivâyet veya dirâyet yönünden ve bazen
    de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır.
    Haberlerden bazıları birçok yönleri ile masaldan
    farksız olduğu halde, nedense bunlara dikkati çekmemişlerdir.
    İsrâiliyattan olan bu haberlerin naklinde
    sayısız mahzurlar vardır. Birçok yönleri ile
    bunlar bâtıl ve lüzumsuzdur. Eğer bunlar İslâmî
    eserlere girmemiş olsaydı, üzerinde durmaya hiç de
    lüzum yoktu. Rivâyetler, tenkîd ve tahlile tâbi tutulmalıdır.
    Âyette geçen Bâbil’in neresi olduğunu tâyin için ortaya
    atılan görüşlerin sayısı on’a varmıştır. Belki bu türlü görüşler
    insanın içindeki merak ve tecessüsü tatmin için iyi şeyler
    olabilir. Ama bunların yeri, tefsire dair eserler olmamalıydı.
    Çünkü bunlar âyetten gâye olan irşâd ve öğütleri bir ölçüde
    gölgeliyor ve murâd-ı ilâhî bunlar arasında kaybolup gidiyor,
    âyetin mânâsını düşünmek yerine, mü’minler Bâbil’in
    neresi olduğu sorusu ile uğraşıyorlar. Neticede ortaya atılan
    AHMED KALKAN
    ~ 62 ~
    görüşlerden hangisinin doğru, hangisinin eğri olduğu yolunda
    gerçek bir fikre sahip olunamıyor. O zaman bu uğraşmalar
    tamamıyla lüzumsuz, faydasız oluyor, abesle iştigal sınıfına
    giriyor.
    Hârut ve Mârut’tan maksat kimlerdir? Bunun hakkında da
    bir hayli şeyler söylenmiştir. Yukarıda da temas edildiği gibi
    Hârut ve Mârut’tan maksat iki melektir. Ama bu isimler etrafında
    uydurulan şeylerin vebali tamamıyla uyduranlara âittir
    ve mü’minler bunlara asla îtibar etmemelidirler. İbn Hazm,
    bu iki isimden maksadın iki melek olduğuna şiddetle karşı
    çıkmıştır. Bâzı âyetlere istinad etmeye çalışarak görüşünü
    müdâfa eden müellife göre, bunlar olsa olsa iki şeytandır
    veya cinlerden iki kabîle adıdır.87 Hârut ve Mârut’un, Hz. Dâvud
    ve Hz. Süleyman olduğu bile öne sürülebilmiştir. Hârut
    ve Mârut’un kim olduklarını aydınlığa kavuşturmak için öne
    sürülenleri lüzumsuz ve gülünç bulan İbn Kesîr, bu konuya
    ait bazı haberleri tek tek inceler ve bunların itimada şâyân
    olmadıklarını ortaya koyar. 88
    Hârut ve Mârut ile ilgili hadis rivâyeti ve diğer rivâyetlere
    gelince: Ahmed bin Hanbel tarafından tahrîc edilen bu hadis
    rivâyeti, Abdürrezzak’ın tefsîrindeki rivâyetten anlaşıldığı
    gibi, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) âit değildir. Rivâyet, Abdullah
    bin Ömer vâsıtasıyla Kâ’bu’l-Ahbâr’dan alınmıştır. Yani bu
    haber doğrudan doğruya Kâ’b’ın sözüdür ve isrâiliyattır.89
    Farklı hadis rivâyetlerini kaydettikten sonra İbn Kesîr, şu
    hükme varır: “Hadis döndü dolaştı ve neticede yahûdilere âit
    kitaplardan ve Kâ’bu’l-Ahbar’ın nakli noktasında düğümlendi;
    bu haber isrâiliyattandandır.”90 Ebû Bekr İbn Merûye’nin
    87 İbn Hazm, el-Fasl, IV/32-33; Naklen A. Aydemir, s. 153
    88 İbn Kesîr, I/240-241
    89 İbn Kesîr, I/241-242
    90 İbn Kesîr, I/242-243
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 63 ~
    Hz. Ali’den rivâyet ettiği hadis rivâyeti için de İbnu’l-Cevzî:
    “Bunlar sıhhati sâbit olmayan şeylerdir” der. 91
    İbn Kesîr, bir kısmını örnek olarak gördüğümüz Hârut ve
    Mârut kıssasının varyasyonlarının tümünü bir arada şöyle
    değerlendirmektedir: “Bu Hârut ve Mârut kıssası, Mücâhid,
    Süddî, Hasan, Katâde, Ebu’l-Âliye, Zührî, Rebî’ bin Enes ve
    Mukatil bin Hayyân gibi tâbiûndan rivâyet edilmiştir. Ayrıca
    mütekaddim ve müteahhir müfessirlerin çoğunluğu da bu
    kıssayı az çok anlatmışlardır. Hâsıl-ı kelâm bu kıssanın tafsîlâtı
    benî İsrâil haberlerine dayanmaktadır. Üstelik Peygamberimiz’e
    kadar kesintisiz sahih senetli bir hadis de vârid olmuş
    değildir. Kur’an’da onlar hakkında anlatılanlar, kıssanın
    tafsilâtsız icmâli olup, biz ancak Kur’an’da anlatıldığı kadarına
    inanırız. Allah, gerçeği en iyi bilendir.” 92
    Hârut ve Mârut’a ait yukarıda örnekleri görülen söylentilerin
    aslı olmadığı halde, birçok İslâmî eserlerde, cezalarının
    üzerinde durulmuştur. Müellifler, bu türlü düzmeler melekler
    hakkında câiz midir, değil midir sorusuna cevap vermeden;
    bunu araştırmaya lüzum görmeden onların cezalarının
    şekli ile uğraşmışlardır. Kıssanın isrâiliyattan olduğu tesbit
    edildikten sonra artık, meleklerin uğradığı işkenceyi tâyine
    veya üzerinde durmaya hiç gerek yoktur!
    Kısaca ifade etmek gerekirse, Hârut ve Mârut’un Zühre ile
    ilgili ve hayal ürünü mâcerâlarını dile getiren tüm rivâyetler
    bâtıldır ve hepsi de akıl, mantık ve İslâmî ölçüler yönünden
    reddi gereken şeylerdir. İsrâiliyattan, hem de İslâm’a taban
    tabana zıt isrâiliyattan olan bu haberlerin hiç birine iltifat etmemek
    gerekir. Bu efsânelerin kitaplara geçmiş olması ne kadar
    acıdır. Hârut ve Mârut konusu hakkında rivâyet edilenler,
    91 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, I/124
    92 İbn Kesîr, Tefsir I/203
    AHMED KALKAN
    ~ 64 ~
    dikkatli muhaddislerin gözlerinden kaçmamıştır. Uydurma
    hadislere ait mecmualarda rivâyetler tahlil edilmiş ve bunların
    Hz. Peygamber veya sahâbeye ait oluşu reddedilmiştir. 93
    İmam Kurtubî, bu rivâyetler hakkında şöyle der: Melekleri,
    her türlü günahlardan berî gösteren inanca ve onların
    ismetine/günahsızlığına dair Kur’an’ın haberlerine aykırıdır.
    Melekler hakkında Kur’an; “Allah’ın kendilerine buyurduğuna
    karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.”94;
    “Bilâkis melekler, ikrâma mazhar olmuş kullardır.”95; “Onlar bıkıp
    usanmaksızın gece ve gündüz tesbih ederler.”96 buyurmaktadır.
    Kadının Zühre (Venüs) gezegenine dönüşmesi olayına gelince:
    Allah Teâlâ yıldızları ve gezegenleri, gökleri yarattığı
    zaman vücûda getirdi. Nitekim bir haberde: “gökyüzü yaratıldığında
    yıldız ve gezegenlerin de yaratıldığı” bildirilmiştir.
    Bu da Hak Teâlâ’nın şu kavlinin mânâsı içindedir: “Her biri
    belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.”97 Bununla da
    sâbit olmuştur ki, Zühre (Venüs) ve Süheyl (güneydeki parlak
    yıldız), Âdem’in (a.s.) yaratılmasından önce de var idiler.98
    Rivâyetler içinde geçen ve meleklerin dünya azâbı ile âhiret
    azâbından birini tercih etmede serbest bırakıldıklarını
    ifade eden kısım da sakattır. Bu konuda evlâ olan meleklerin
    azâb ile tevbe arasında özgür kılınmalarıdır. Zira Allah bir
    ömür boyu kendisine şirk koşanları bile azâb ile tevbe arasında
    serbest bırakmıştır. Rahmeti bu kadar geniş olan Yüce
    Yaratıcı, nasıl olur da, bu hususta Hârut ve Mârut’a karşı cimri
    davranır?
    93 Bu konudaki örnekler için bkz. A. Aydemir, s. 157
    94 66/Tahrim, 6
    95 21/Enbiyâ, 26
    96 21/Enbiyâ, 20
    97 36/Yâsin, 40
    98 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an I/52
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 65 ~
    Allah, Hârut ve Mârut’a “eğer Âdemoğullarını imtihan için
    vesîle yaptığım şeyleri size tatbik etseydim, siz de tıpkı onlar
    gibi Bana âsî olurdunuz” buyurunca melekler: “Hayır ya Rab!
    Sen dediğini bize yapsan, biz Sana asla âsî olmayız” dediler.
    Bu cümle Allah’ı tekzibdir, O’nu cehâletle suçlamadır ve açık
    küfürlerdendir.
    Kıssacıların; Hârut ve Mârut azâb içinde olmalarına rağmen
    (hâlen insanlara) sihir öğretmektedirler, Cenâb-ı Hakk’a
    yalvarmaktadırlar ve ceza çekmektedirler” rivâyet ve iddiaları
    da akıl mantık açısından tuhaf ve tutarsızdır. Hem ceza
    çekerken tevbe ediyorlar, hem de küfür olduğu halde sihir
    öğretmeye devam ediyorlar!
    Kıssaya ait rivâyetlerde Zühre’nin fâcire bir kadın
    olduğu ve Hârut ile Mârut’u fitneye düşürdüğü
    ifade ediliyor. Arkadan da semâlara yükseltiliyor.
    Ahlâksız bir kadın nasıl olur da semâlara yükseltilir?
    Diyelim ki Zühre göklere çıktı. Nasıl parlak
    bir yıldız olabilir? (Şimdiki modern zihniyet de,
    bazı ahlâksız kadınları meleğe benzettiği yetmiyor
    gibi, içlerinden şarkı söyleyebilenlere veya dizilerde,
    filmlerde rol yapabilenlere de “yıldız” diyor, onları
    göklere çıkarıyor ya…) Cezâ neticesi kadının yıldıza
    tebdîl edildiği ifade ediliyor. Günahkâr olan bu
    kadının parlak değil de; simsiyah olması gerekmez
    miydi? Zühre (Venüs) adıyla anılan yıldız, göklerin
    yaratıldığı günden beri semâda cevelân eden, hiçbir
    şeyden haberi olmayan, günah veya sevapla uzaktan
    yakından en ufak bir ilgisi ve irtibatı bulunmayan
    AHMED KALKAN
    ~ 66 ~
    bir gök cismidir. Kendi adına düzülen bu tür yalanlardan
    onun asla haberi bile yoktur!99
    Büyük müfessirlerimizden ve derin âlimlerimizden niceleri,
    gaybı taşlamanın dayanılmaz hafifliğini göstermiş. Tabii,
    her konuda nasıl ihtilaf edileceğini maalesef çok mâhirane
    şekilde göstermişler. Allah’ın apaçık hükmüne rağmen, o
    hükme zıt görüşler savunabilmişler Bazı tefsircilerimiz içinden,
    Hârut ve Mârut iki melektir diyen çıkmış Kuran’daki ifadeye
    uygun anlamlar yükleyenler olmuş. Allah; iki melektir
    diyor. Bu iki melek kim? Bazı tefsircilerimiz bunların adlarını
    koymuş; Cebrail ve Mikail diye. İnsanlardan iki kişidir
    diyenler, iki hükümdar, iki şeytan, cinlerden iki kabile, Siccin
    isminde meleğin yardımcıları, ins ve cin şeytanları, Davud ve
    Süleyman. Daha fazla diyecekler ama bu kadar ihtilaf yeterli
    demişler sağ olsunlar. Kur’an “iki melek” desin istediği kadar;
    müfessirlerimizin kimi “hayır o iki melek değildi, iki melikti”
    diyenler çıkmış bir hayli, tekrar edeyim o iki meleğe zina da
    ettirmişler, içki de içirmişler, putlara da taptırmışlar ve böyle
    insan gibi yaşasalarmış melekler bunları yaparlarmış.
    İnsanoğlunu kınamış melekler ne kadar fesat çıkartıyor
    diye. ‘İçinizden iki meleği seçin yeryüzüne insan gibi göndereyim
    bakalım onlar ne yapacaklar’ demiş Allah ve o iki
    melek de her türlü haltı yemiş. Dolayısıyla melekler bile yeryüzüne
    gelseler her türlü günahı işleyeceklerine göre; sanki
    denilmek isteniyor ki; insan olarak bizim o kadar günah işlememiz
    gayet normal… Yani Allah’ın kitabı, melekleri böylesine
    aşağılayacak İsrailiyata, böyle masallar uydurup âyet
    açıklaması diye sunulacak bir kitap olmaması gerekiyor. Yine
    melekler meallerin birçoğunda hep sihir öğreten konumuna
    düşmüşler. Biz melekleri meallerin yanlış şekilde izah ettiği
    99 A. Aydemir, a.g.e. s. 136-161; karş. Yusuf Özbek, İslâm Açısından Sihir, s. 101-131 100
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 67 ~
    bu tür küfürden ve böylesi büyük günahlardan tenzih ederiz.
    Onlar Allah’a tümüyle ibâdet eden, isyan etmeyen varlıklardır.
    Biz meleklere bu şekilde iman ederiz. Yanılanlar melekler
    değil, onlar hakkında uydurma ifadeler kullanan maalesef
    tefsircilerimiz ve mealcilerimizdir. Meal ve tefsirlerdeki sihir
    öğretme ifadesi Allah’a ve meleklere iftira sayılabilecek bir
    çirkinliktir.
    KUR’AN’DA SIHIR KELIMESININ GEÇTIĞI DIĞER ÂYETLER
    “Allah o zaman şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsa! (...) Hani
    İsrâiloğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine
    apaçık deliller (mûcizeler) getirdiğin zaman, içlerinden inkâr
    edenler, ‘bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir’ demişlerdi.”
    100
    “Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir Kitap indirseydik de
    onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: ‘Bu,
    apaçık büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi.”101
    “Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili
    bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?
    Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcı
    (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana
    getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz
    olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:)
    ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi. (Sihirbazlar,)
    ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın,
    yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi.
    Onlar atınca İnsanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular
    ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı
    100 5/Mâide, 110
    101 6/En’âm, 7
    AHMED KALKAN
    ~ 68 ~
    at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını
    yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların
    yapmakta oldukları yok olup gitti. (Firavun ve kavmi) orada
    yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye
    kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine
    inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden
    O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır) kıptî olan
    halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama
    yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi
    ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi
    asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen sadece,
    Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden
    intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi
    müslüman olarak öldür’ dediler.”102
    “Ve dediler ki: ‘Sen bizi büyülemek için her ne mûcize getirirsen,
    biz asla sana inanacak değiliz.”103
    “Firavun dedi ki: ‘Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!
    Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: ‘Atacağınızı atın’ dedi. Onlar
    (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah
    onu iptal edecek, boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/
    bozguncuların işini düzeltmez. Suçluların hoşuna gitmese de
    Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.”104
    “İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve iman edenlere,
    Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu
    müjdele’ diye vahyetmemiz, İnsanlar için şaşılacak bir
    şey mi oldu ki, o kâfirler: ‘Bu elbette apaçık bir sihirbazdır’ dediler.”
    105
    102 7/A’râf, 109-126
    103 7/A’râf, 132
    104 10/Yûnus, 79-82
    105 10/Yûnus, 2
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 69 ~
    “Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık
    bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için
    (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar
    iflâh olmazlar’ dedi.”106
    “...(Rasûlüm!) ‘ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’
    desen, kâfir olanlar derhal ‘bu, açık bir büyüden başka bir şey
    değildir’ derler.”107
    “Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken
    onlar hâlâ buna (Kur’an’a) inanmıyorlar. Onlara gökten bir
    kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine ‘gözlerimiz boyandı,
    daha doğrusu bize büyü yapılmıştır’ derler.”108
    “Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi
    aralarında fısıldaşırlarken de o zâlimlerin, ‘Siz, sihirlenmiş
    bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!’ dediklerini çok iyi biliriz.”
    109
    “(Firavun’un sihirbazları) şöyle dediler: ‘Bu ikisi (Mûsâ ve
    Hârun), muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak
    ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar
    sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde
    gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki:
    ‘Ey Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’
    dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine
    gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde
    bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek olan, kesinlikle
    sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun.
    Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/büyücü ise,
    106 10/Yûnus, 76-77
    107 11/Hûd, 7
    108 15/Hıcr, 13-15
    109 17/İsrâ, 47
    AHMED KALKAN
    ~ 70 ~
    nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz. Bunun üzerine sihirbazlar
    secdeye kapandılar; ‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman
    ettik’ dediler.”110
    “...(O müşrik) zâlimler (mü’minlere:) ‘Siz, ancak büyüye tutulmuş
    bir adama uymaktasınız!’ dediler.”111
    “Dediler ki: ‘Sen, olsa olsa iyice sihirlenmiş birisin!”112
    “(Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’ya, azâbı görünce) Dediler
    ki: ‘Ey sihir ustası! Sana verdiği ahid uyarınca bizim için Rabbine
    duâ et; çünkü biz, doğru yola gireceğiz.”113
    “İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber
    geldiğinde hemen: ‘O, bir büyücüdür veya delidir’ dediler.”114
    “O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da, ‘işte yalanlayıp
    durduğunuz ateş budur’ denilir. Bir sihir midir bu, yoksa görmüyor
    musunuz?”115
    “(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, Rabbinin nimetiyle sen ne
    bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.”116
    “Onlar bir mûcize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: ‘eskiden
    beri devam edegelen bir büyüdür’ derler.”117
    110 20/Tâhâ, 63-70
    111 25/Furkan, 8
    112 26/Şuarâ, 153
    113 43/Zuhruf, 49
    114 51/Zâriyât, 52
    115 52/Tûr, 13-15
    116 52/Tûr, 29
    117 54/Kamer, 2
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 71 ~
    “(Rasûl’üm,) Sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun (cinlenmiş
    veya deli) değilsin.”118
    “De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın
    şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden, hased ettiği
    zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.”
    119
    HADIS-I ŞERIFLERDE SIHIR KAVRAMI
    “İçki bağımlısı, sihre inanan ve akrabalarıyla alâkasını
    (sıla-i rahmi) kesen cennete giremeyecektir.”
    (Hadisin bazı rivâyetlerinde “mü’minun bi-sihrin,
    -sihre inanan-” geçmesine karşılık, bazılarında “musaddıkun
    bi’s-sihr -sihri tasdik eden-” şeklinde geçmektedir.)
    120
    “Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır.
    Sihir yapan ise şirk koşmuştur. Üzerine bir şey
    takan kimse, (taktığı şeye) güvenmiş olur.”121
    “(Şu) Helâk edici yedi şeyden sakının.” Dediler ki:
    ‘Bunlar nelerdir, ey Allah’ın Rasûlü? Buyurdular ki:
    “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir yapmak, Allah’ın
    haram kıldığı canı haksız yere öldürmek, yetim malı
    118 68/Kalem, 2
    119 113/Felak, 1-5
    120 Ahmed bin Hanbel, 4/399; Ebû Ya’lâ, el-Müsned hds no: 3386; İbn Hibbân, Sahîh
    7/366, 648; Hâkim, Müstedrek 4/146
    121 Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
    AHMED KALKAN
    ~ 72 ~
    yemek, fâiz malı yemek, savaşta düşmandan kaçmak,
    kendini savunmaktan âciz nâmuslu kadınlara
    zinâ iftirâsında bulunmak.”122
    İki yahûdiden birisi, diğerine ‘beraberce gidip şu peygamber’e
    soru soralım’ dedi. Arkadaşı, ‘ona peygamber deme!
    Sonra senin ona peygamber dediğini duyarsa (sevincinden)
    dört gözlü olur’ dedi. Sonra Nebî’ye (s.a.s.) geldiler ve ona:
    “Mûsâ’ya apaçık dokuz âyet verdik” 123 âyet-i kerimesini sordular.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’a
    hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, zinâ etmeyin, Allah’ın haram
    kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, sihir
    yapmayın, bir suçsuzu öldürmesi için devlet adamına götürmeyin,
    fâiz yemeyin, iffetli bir kadına zinâ suçu isnâd etmeyin,
    savaştan kaçmayın ve siz yahûdilere mahsus olmak üzere Cumartesi
    gününe tecâvüz etmeyin.” Bunun üzerine o iki yahûdi,
    Hz. Peygamber’in iki elini ve iki ayağını öptüler. ‘Senin peygamber
    olduğuna şehâdet ederiz’ dediler. Hz. Peygamber, “o
    halde müslüman olmaktan sizi engelleyen nedir?” buyurunca
    dediler ki: ‘Dâvud (a.s.), zürriyetinden bir peygamberin devamlı
    olarak bulunması için duâ etmiştir. Şâyet müslüman
    olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.124
    “Dâvud Peygamber’in gecede bir saati vardı ki, bu saatte
    âilesini uyandırarak şöyle derdi: ‘Ey Dâvud âilesi, kalkın ve namaz
    kılın. Zira bu saat öyle bir saattir ki, sâhir (sihir ve büyüyle
    uğraşan) veya vergi toplayandan başkasının duâsına karşılık
    verilir.”125
    122 Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10,
    1; Nesâî, Vesâyâ 11
    123 17/İsrâ, 101
    124 Tirmizî, İsti’zân 33, Tefsîr Benî İsrâil 18, 16; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 18; İbn Mâce, Edeb
    16/2
    125 Ahmed bin Hanbel, 4/22, 218
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 73 ~
    “(Belîğ olan) sözlerden bir kısmı, muhakkak sihirdir.”126
    “Baykuşlarda (uğursuzluk diye) bir şey yoktur. Yorum yapmanın
    en doğrusu, hayra yormadır. Göz değmesi de bir gerçektir.”
    127
    “Uğursuzluğa yorma yoktur. Dürüst yorum, güzel söz hoşuma
    gider.”128
    “Fal açan ve kendisi için fal açtıran ve kehânette bulunan ve
    kendisi için kehânette bulunulan ile sihir yapan ve kendisi için
    sihir yaptıran kişi Bizden değildir.”129
    KUR’AN SIHIR İÇIN HAK/GERÇEK MI DER, Y OKSA BÂTIL MI?
    Nice akaid kitapları sihir haktır, diyebiliyor; nice
    âlim de yine sihrin hak olduğunu vurguluyor. Bu
    âlimler yanılabilir mi? Yanılabilir. Peki, hiç yanılmayan
    Kur’an ne diyor? “Sihir” kelimesi, Kur’an’da
    “hile”130, “kandırmak ve aldatmak”131, uydurma132, hayal133
    anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler
    fesatçı/bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir
    126 Buhârî, Tıbb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    127 Tirmizî, Tıbb, hadis no: 2062; İbn Mâce, Tıbb, hadis no: 3506-3509; Ebû Dâvud, Tıb,
    c. 2, s. 336
    128 Buhârî, Tıbb 44; Müslim, Selâm 111, 112; Ebû Dâvud, Tıbb, c. 2, s. 343; Tirmizî, Siyer,
    hadis no: 1615; İbn Mâce, c. 2, s. 365-366
    129 Bezzâr, Müsned; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat
    130 20/Tâhâ, 64, 69
    131 23/Mü’minûn, 89
    132 7/A’râf, 117
    133 20/Tâhâ, 66
    AHMED KALKAN
    ~ 74 ~
    ve Allah’ın onların işini düzeltmeyeceği açıklanır.134
    Kur’an, sihirbazların, nereye gitseler başarılı olamayacağını
    belirtir.135 Allah, sihri tesirsiz bırakacak,
    iptal edecektir.136 Kur’an net olarak sihre bâtıl, sihri
    iptal eden mûcizeye de hak demektedir.137 Kur’an’ın
    hükümlerini mi kabul edeceğiz, yoksa bazı âlimlere
    atfedilen Kur’an’a taban tabana zıt görüşleri, rivayetleri
    mi?
    “(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya)
    atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz
    atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları
    korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de
    Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların
    uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece hak ortaya
    çıktı ve onların yapmakta oldukları bâtıl (yok) olup gitti.138
    “Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık
    bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için
    (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar
    iflâh olmaz, kurtuşa ermezler’ dedi.” 139
    Öyle ise hilenizi (keyd) kurun; sonra sıra halinde gelin!
    Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki: ‘Ey
    Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’ dedi.
    Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine
    gerçekten koşuyor gibi hayal oluyor, görünüyor. Mûsâ,
    134 10/Yûnus, 81
    135 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
    136 10/Yûnus, 81
    137 7/A’râf, 118
    138 7/A’râf, 116-118
    139 10/Yûnus, 76-77
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 75 ~
    birden içinde bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek
    olan, kesinlikle sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını
    yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/
    büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz, başarıya
    ulaşamaz. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar;
    ‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik’ dediler.”140
    Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavun’un sihirbazları arasındaki
    mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı ayrıntılarla birlikte
    açıklar.141 Bu mücâdelenin vurgulanması, her dönemde değişik
    biçimde ve farklı araçlarla Firavunların sihirbazlar/
    büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve karayı ak gösterenler,
    insanları çeşitli hilelerle kandıran ve oyalayanlar)
    ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını hatırlatır.
    Yine mü’minlere ders ve moral verilir; kim olurlarsa
    olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah boşa çıkarıp
    iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar büyücüler başarısız
    olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar,
    kurtuluşa eremeyeceklerdir.
    İlginçtir ki bazı yazarlar Kur’an “sihir bâtıldır, Allah
    onu bâtıl kılacak, iptal edecektir” dediği halde,
    “Sihir haktır.” demişler, bununla da yetinmeyip Allah’ın
    büyüyü iptal edeceğini beyan etmesine, büyücünün
    başarılı olamayacağını ilan etmesine ve
    büyünün bir hile ve aldatmadan ibaret olduğunun
    ifade edilmesine rağmen büyünün gerçek anlamda
    etki yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek
    anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin açamadıkları
    140 20/Tâhâ, 63-70
    141 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
    AHMED KALKAN
    ~ 76 ~
    kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı. Tarihte
    büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman
    nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
    hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
    bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır.
    Kaldıki büyücülere meydan okuyan insanlar,
    hiç bir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri
    bir kötülüğe uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne
    büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan başlı-başına
    bir kanıttır.
    DÜĞÜMLERE ÜFLEYENLER
    “Büyü/Sihir gerçek olmasaydı, Allah Teâlâ büyünün şerrinden
    kendisine sığınmayı emretmezdi” diyor rukyeci geçinenler.
    142 Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerim‘in 113 üncü
    sûresi olan Felak Sûresi‘nin 4‘üncü âyet-i kerimesini göstererek
    büyünün şerrinden Allah’a sığınılıyor gibi bir kanaat
    ortaya koymak istemişlerse; hemen ifade etmek gerekir
    ki bu âyet-i kerimede şerrinden söz edilen büyü değil, tam
    tersine “düğümlere üfleyen üfürükçülerdir,” rukyeci geçinen
    cin musallat olmuş, içinden cin çıkaracağız diye hastaya
    sünnette olmayan, akılla izah edilemeyen uygulamalar
    yapanlardır. Binaenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine
    karıştırıyorlar. Ama nedense günümüzdeki rukyecilerle
    üfürükçüleri ayrı tutmaya, onları birbirine karıştırmamaya
    çalışıyorlar.
    142 Adil Beyazyıldız
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 77 ~
    ÜFÜRÜKÇÜLER HEP KADIN MI OLUR; ÜFÜRÜKÇÜLÜĞÜ
    CINSIYETLE BAĞLANTILI MI ELE ALACAĞIZ?
    Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere
    kendini vererek duygusal insanların psıkolojisini olumsuz
    yönde etkileyen kadınlar bulunmuştur.
    Genelde cahil
    topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kadınlar, iplik
    düğümlemek,
    bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü
    yapmak, kurşun
    dökmek ve kehanetlerde bulunmak gibi
    bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye
    çalışırken,
    bir kısım
    insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
    Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine
    daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak
    küfürdür. Yani İslâm Dini‘nden çıkmak için yeterli
    bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün
    en tehlikelisidir.
    Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında
    ücret
    vermek, hem işlediği
    bu ağır günaha karşılık onu ödüllendirmek,
    hem zararlı bir faaliyete
    değer biçmiş olmak,
    hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından
    elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir,
    kötüdür. Rabbimiz
    işte bütün
    bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden
    kendisine sığınmamızı istemiştir.
    143
    “Düğümlere üfleyen kadınlar” ifadesiyle, sihir yapmak
    için bağladıkları düğümlere üfleyen kadınlar kast edilmiştir.
    Bu ibâre, “erkeklerin kadınlara düşkünlüğünden
    yararlanıp, naz ve işve ile onların zihinlerini çelerek istedikleri
    görüşe döndüren kadınlar” şeklinde de anlaşılmıştır.
    “Bunlar, düğüm gibi açılması zor olan erkekleri
    naz ve işveleriyle fikirden fikre döndürürler. Böylelerin,
    erkeklerin fikirlerini çelmek için döktükleri dil, yaptıkları
    işve, erkeklerin düğüm gibi düşüncelerini üfleyerek
    çözmeleri, onları çeşitli fitnelere düşürmeleri” şeklinde
    143 Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 311 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 78 ~
    de tefsir edilmiştir.144 Âyetin bu şekilde yorumlanması,
    telkinin sihir olduğuna, sihrin de telkinden ibaret olduğuna
    dair yukarıda kaydettiğimiz hususlara uygundur.
    Ben, “üfleyen karılar” ifadesini şöyle anlıyorum:
    Burada düğümlere üfleyenlerin cinsiyetinden bahsedilmiyor.
    Yaptıkları işin çirkinliğinden bahsediliyor.
    “Düğümlere üflemek” denilince; erkekçe, dobra dobra
    bir kişiye zarar vermek, onunla erkekçe mücadele
    etmenin dışında; kalleşçe bir düşmanlıktan bahsediliyor.
    Burada “erkeklik”, “erkekçe” ifadeleri cinsiyetle
    ilgili değil; karakterle ilgili olarak anlamlandırılmalıdır.
    Türkçede, “erkekliğe sığmayan” bu çirkinliğe
    ait bir kaba kelime vardır: “Kancık”. Kancık kelimesi;
    cinsiyet ifade ederek dişi hayvan için kullanıldığı
    gibi, kötü yola düşmüş kadın için de kullanılır.
    Güvenilmeyen, ne yapacağı bilinmeyen kimse için,
    dönek tabiatlı, hâin, hilekâr kimse için, ister kadın
    ister erkek, münâfık karakterli kimseler için kullanılır.
    İşte, üfürükçülük kancıkça iş yapmaktır. Kancıklıktır.
    Yoksa, cinsiyet ön plana çıkmıyorbildirilmiyor;
    her ne kadar cadı diye isimlendirilen bu tür
    işlerle uğraşanların önemli kesimi kadınlar olsa da,
    âyetteki müennes takısı, cinsiyet belirtmek için değil,
    karakter belirtmek için bu şekilde ifade edilmiş;
    olay cinsiyetle değil, karakterle alâkalıdır. Kancıklık
    yaparak düğümlere üfleyenlerin şerrinden Allah’a sığınıyoruz.
    144 Bkz. Fahreddin Râzi, Elmalılı ve S. Ateş’in Tefsirleri, Felak sûresi tefsiri
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 79 ~
    İslâm’a rağmen müslümanların içinde icrâ-yı faâliyet gösteren
    büyücü ve sihirbazların, kaynağı Bâbil, Âsur, Eski Mısır,
    yahûdilik vs. gibi İslâm öncesi küfür ve şirk dönemlerine ulaşan
    efsun, tılsım ve büyüleri, onlara İslâmî bir kimlik vermek
    sûretiyle müslümanların câhil halk tabakası arasına yaydıkları
    bilinmektedir. Bunda da en çok şamanlar, budist râhipler,
    maniheist din adamları, yahûdiler rol oynamış, karşı gelemeyince,
    ellerinde mevcut birtakım tılsım, efsun, vefk vs. büyü
    cinsinden hurâfeleri İslâm’a sokmaya çalışarak, bu yüce dini
    tahrif etme, Kur’an’ı topluma, anlaşılmaz bir sihir kitabı olarak
    algılatma yoluna gitmişlerdir. Böylece Kur’an’ı hükümsüz
    bırakma ve Onun denetiminden uzak kalan toplumlar üzerinde
    eski hâkimiyetlerini sürdürme maksadı gütmüşlerdir.
    Bunu gerçekleştirmek için, âyetlerden, hadislerden, esmâ-i
    hüsnâdan, bazı İslâmî duâlardan yararlanmışlar, bunları istismar
    ederek büyü yapmada kullanmışlardır. Hâlbuki İslâm
    büyüyü yasaklamış, bunun şirk ve küfür olduğunu bildirmiştir.
    Cinci olduğunu iddia eden muskacı, üfürükçü ve büyücüleri
    “hoca” sıfatıyla adlandırmışlar, dinin şirk ve küfür kabul
    ettiği bu sahtekârlıkları, müslümanlığın sahip çıktığı imajı
    vererek dine büyük darbeler indirmişlerdir.
    Görüldüğü gibi, “düğümlere üfleyenler”, İslâm’ı iptal ederek,
    Kurân-ı Kerim’i devre dışı bırakmak isteyen, içine sokuşturmak
    istedikleri hurâfe ve büyülerle tevhid dinini tahrif
    etme arzusunda olan İslâm düşmanlarıdır. Kur’ân-ı Kerim’in
    inmesi ve İslâm’ın bunların faâliyet alanlarında hâkim olmasıyla
    menfaatleri haleldâr olmuş bu tür kimseler, hem intikam
    almak, hem de eski sömürü çarklarını işletmeye devam
    edip, bu zavallı halkı pençelerinde tutmak için sihre meşrûiyet
    kazandırmak istemişlerdir. Yüce Allah’ın, “düğümlere
    üfleyenlerin şerrinden” kendisine sığınılmasını isteyerek,
    mü’minleri onların bu sinsi ve çok tehlikeli faâliyetlerine
    AHMED KALKAN
    ~ 80 ~
    karşı uyarmasına bu açıdan da bakmak gerektiği kanaatindeyiz.
    Kısacası düğümlere üfleyerek sanat icrâ eden sihirbaz
    ve büyücülerin asıl tehlikesi, Kur’an’ı ve islâm’ı tahrif etmeye
    ve onları kötü amaçlarına yönelik istismar etmeye yönelik
    faâliyetleridir.
    Kur’ân-ı Kerim indiği zaman, dünyada mevcut tüm
    toplumlarda olduğu gibi, câhiliye Araplarında da
    karanlık korkuları vardı. Onlar, gece karanlığında
    cinlerin ortaya çıkıp kendilerini çarpacaklarına
    inandıklarından geceleyin bir dereye indiklerinde o
    derenin en büyük cinine sığınıyorlar ve böylece güven
    içinde olduklarına inanıyorlardı. Yine bu dönemde
    Araplar arasında, insanları hasta yapmak, onları istediği
    yöne sevketmek, onlara zarar vermek amacıyla
    sihir yapan erkek ve kadınlar vardı. Bunlar büyü
    yaparken, okuyup üfleyerek düğüm atıp bağlarlardı.
    Yine toplum içinde, haset eden insanların nazarlarının
    değeceğine inanılır ve bunun için çeşitli tılsımlara,
    hurâfe yollarına başvurulurdu. Bu açıdan bu
    âyetlerin amacı, gecenin karanlığında cinlerin çarpacağını
    yahut büyücülerin insana zarar vereceğini
    veya mutlaka göz değeceğini anlatmak değil; tek
    kuvvet ve kudret sahibinin Allah olduğunu, O’na
    sığındıktan sonra hiç kimsenin ve hiçbir şeyin zarar
    veremeyeceğini, başkasına değil; yalnız Allah’a sığınmak
    gerektiğini anlatmaktır.145
    145 İzzet Derveze, Tefsîru’l-Hadis, c. 1, s. 197-198; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri,
    c. 11, s. 191
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 81 ~
    Bu âyet, büyünün gerçek ve insana etki etmesine delil
    değil; üfürükçülüğün (her ne adla yapılırsa yapılsın)
    Allah’a sığınılması gereken bir şer olduğunu bildiren bir
    ifadedir.
    Hz. Peygamber Sahâbe’den Ukbe b. Âmir’e şöyle buyurmuştur:
    “Görmedin mi? Bu gece benzeri asla görülmemiş âyetler
    indirildi: Kul eûzü bi-Rabbi’1-felak ve Kul eûzü bi-Rabbi’nnâs”
    146 Rasûlullah, Felak ve Nâs sûrelerinin en güzel sığınma
    duâları olduğunu açıklamış ve çok okunmasını tavsiye etmiştir.
    147
    Aişe (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) hastalandığı zaman
    kendi üzerine Felak ve Nas sûrelerini okur ve üflerdi. Ağrısı çok
    şiddetlendiği zaman da ben onun üzerine okur ellerimle sürerdim.
    Bu sûrelerin bereketlerini ümit ederdim.”148
    Ebu Said el-Hudri diyor ki: Rasûlullah (s.a.s.) cinlerin ve
    insanların gözlerinin şerinden Allah’a sığınırdı. Felak ve Nas
    sûreleri inince (duâlarında Allah’a sığınmak için) bunları aldı
    ve bunların dışındakileri bıraktı.149
    İSLÂM VE ÜFÜRÜKÇÜLÜK
    Bu sûreler ile ilgili üçüncü mesele, İslâm’da üfürükçülüğün
    yerinin ne olduğudur. Ayrıca üfürükçülüğün etkili olup
    olmadığı da tartışma konusudur. Pek çok sahih hadiste şöyle
    146 Müslim, Müsâfirîn 264
    147 Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’an”, 25. Bu iki sûresin faziletiyle ilgili diğer rivayetler için bk.
    İbn Kesîr, VIII, 550-55
    148 Buhari, Fedailu’l-Kur’an: 14.
    149 Nesai, İstiaze: 37.
    AHMED KALKAN
    ~ 82 ~
    rivayet edildiği için bu problem ortaya çıkmıştır: Rasûlullah
    her gece uyumadan önce ve özellikle hasta iken ‘Muâvezeteyn’i,
    bazı rivayetlerde ise ‘Muâvezat’ yani İhlâs ve ‘Muâvezeteyn’
    sûrelerini üç defa okuyarak elleri üzerine üfler, baştan
    aşağı bedenine sürer ve bütün bedeni üzerinde gezdirirdi.
    Son hastalığında bunu yapması mümkün olamadığından
    Aişe (ya kendi isteği ile ya da Rasûlullah’ın (s.a.s.) emriyle)
    bu sûreleri okur ve Rasûlullah’ın üzerine üfler, Rasûlullah da
    bedenine sürerdi. Bu hadis sahih senetlerle Buharî, Müslim
    Neseî, İbn Mace, Ebu Davud ve İmam Malik’in Muvatta’sında
    Aişe’nin sözleriyle mervidir. Rasûlullah’ın aile hayatını Aişe
    annemizden daha iyi kim bilebilir?
    Peygamberimizin duâ olarak okudukları ve bazen üflemeleri,
    üfürükçülük değil, rukyecilik değil, duâdır. Rasûlullah’ın
    sadece korunma sûrelerini okuyup ellerine üflemesi ve hastalara
    iyileşmesi için dua etmesi ile üfürükçülük, birbirinden
    cennetle cehennem kadar farklıdır.
    Burada üfürükçülük hakkındaki ilk şer’i açıklama şu rivayettedir:
    İbn Abbas’tan rivayet edilen uzun bir hadis’in sonunda
    Rasûlullah’ın şu sözleri kayıtlıdır: “Ümmetim içinde
    yetmiş bin kişi, hesapsız cennete girecektir. Onlar: fal baktırmayan,
    yaralarını dağlamayan, rukye okumayan (üfürükçülük
    yapmayan) ve yalnız Allah’a tevekkül eden kimselerdir.”150
    Muğire b. Şube’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah buyurdu
    ki “Yarasını dağlayan, rukye okuyup üfürükçülük yaptıran
    tevekkülden uzak olmuştur.”151
    150 Buhârî, Tıb 42
    151 Tirmizî, Tıb 14
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 83 ~
    “Muska asan, ona bırakılır (Allah ondan elini çeker).”152
    İbn Mesud’un rivayetine göre Rasûlullah on şeyi beğenmemiştir.
    Bunlardan biri de üfürükçülüktür. Muâvezeteyn ve
    Muâvezât bundan müstesnadır.153
    “VE O DÜĞÜMLERE ÜFLEYENLERIN ŞERRINDEN.”
    Rukyecilik yapanlara niye üfürükçü denilmiştir? Üfürük,
    bilindiği gibi üfleyerek çıkarılan nefes demektir. Üfler veya
    üfürürken ağızdan tükrük de çıkar. Âlimlerimiz, rukye yaparken
    ağızdan ne kadar tükürük çıkmalı, bunu özel kavramlarla
    en hassas şekilde belirtmişlerdir. Tükürük kelimesinin
    çok nezih şeyler akla getirmediği için bazılarınca kaba karşılansa
    da ulemânın bu ilmî(!) araştırmalarla uğraştıkları da
    bilinmeli. Âlimlerimizin gerçekten çok ciddi ilmî çalışmaları
    yanında bu tür gayretleri de değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.
    “Ve o düğümlere üfleyenlerin şerrinden.”154 Yani iplere,
    ipliklere, düğümlere yahut gönüllerde düğümlü azimler,
    inançlar, tutkunluklar içine üfleyen yahut öyle düğümler içinde
    anlaşılmaz kapalı bir halde olarak üfürükçülükle efsun
    yapan büyücü nefislerin, yahut karıların, yahut toplumların
    şerrinden. “Nefs etmek”, bizim “nefes etmek” dediğimiz üflemektir
    ki, biraz tükrüklü, veya tükrüksüz olarak üfürür gibi
    yapmaktır. Keşşaf sahibi tükrükle üflemektir, demiş. Levâmi’
    sahibi de üfürmeye benzer, tükrüksüz olarak rukyede (oku-
    152 Tirmizî, Tıb 24
    153 Ebu Davud, Ahmed, Neseî, İbn Hibban, Hakim
    154 113/Felak, 4
    AHMED KALKAN
    ~ 84 ~
    yup üflemek) yapılır. Tükrükle olursa tefl, yani “tüh tüh” diye
    tühlemek tabir olunur demiştir.
    İbn Kayyim de: Büyücüler sihir yaptıkları zaman fiillerinin
    tesirine, çirkin nefeslerinin bazı kısımları karışan bir nefesle
    yardım dilenirler, diye nakletmiş, Alûsî bundan dolayı
    Keşşâf sahibinin dediğine, daha doğru demiştir. Râgıb da
    der ki: “Nefs, (nun, fe, peltek se) az bir tükrük fırlatmaktır
    ve bu “tefl”den (tühlemekten) daha azdır. “Nefsu’r-râkıy
    ve’s-sâhır” sözü, rukyecinin ve sihirbazın (büyücünün)
    düğümlerine üflemesi anlamına gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
    “Ve min şerri’n-neffâsâti fi’l-ukad / Ve o, ukdelere
    üfleyen neffâsların şerrinden.”155 “Yılan, burnuyla
    yaralarken (sokarken) ağzından zehir fışkırttı (tükürdü)”
    anlamna gelen “el-hayyetu tenfusu’s-summe” buradan gelir.
    Lisânu’l-Arab: “Ennefsu sözcüğü et-teflu sözcüğünden
    daha özel anlamlıdır. Çünkü “et-teflu” beraberinde bir miktar
    tükrük olmasıdır. “En-nefsu” “en-nefh”a (yani üflemeye)
    benzer. Bunun bizatihi “et-tefl” olduğu da söylenmiştir.”
    Tâcu’l-Arûs: “en-nefh”a (üflemeye) benzer ki efsundaki gibi
    beraberinde herhangi bir tükrük olmaz. Eğer beraberinde
    bir tükrük olursa, buna, “et-teflu” denir. En doğru açıklaması
    budur.” Okyanus: “et-teflu” manasından ekall olarak
    üfürmek manasınadır ki bundan üflemek ile tabir olunur.”156
    Üfürüntü, “Göğüs darlığı olan elbette üfler” diye de bir mesel
    vardır. Lâkin Nihâye’de, “nefh’e (üfürmeye) benzer ve
    tühlemekten daha azdır. Çünkü tefl her halde tükrükten bir
    155 113/Felak, 4
    156 Râğıb el-İsfehani, el-Müfredat elfâzı’l Kur’an, Pınar Y., s. 1468
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 85 ~
    şey karışmadan olmaz” demesinden anlaşılan “nefs”te tükrük
    şart değildir. Kamus sahibi de: “Böyle nefs (üflemek),
    nefh (üfürme) gibidir ve tühlemekten daha azdır.” demiş ve
    mütercimi bunu şöyle izah etmiştir: Tefl (tükürmek) mânâsından
    daha az üfürmektir ki, buna üflemek denilir. Üfürükçülerin
    üflemesi gibi tükrüksüz olur ve tefl azca tükrük
    ile “tüf tüf” diye üfürmektir ki tüflemek denilir. Yalancılık
    kısmından olan şiir ve gazellere söylenir. Büyücü kadınlara
    denilir ki, ipi düğümleyip ona efsunla üfledikleri için.
    Müellifin üfürükçü kadınları ile tefsiri nüfus, yahut nisâ
    (kadınlar) itibarına dayanır. Zira cadılığın pek çoğu kadınların
    işidir. Demek olur ki “nefs”in esasında biraz tükrük
    fırlatmak olsa bile nefh gibi tükrüksüz sade nefes etmekle
    de olur. Nitekim dilimizde nefes edici, okuyucu, üfürükçü
    denilen rukyecilerde bilinen, tükrüksüz üflemektir. Fakat
    zarar vermek için sihir yapan kötü büyücülerde yılanın dişinden
    zehiri fışkırtması gibi tükrük savurtmak da âdet olduğu
    anlaşılıyor.
    Bununla beraber hava, rüzgâr, nefes üfürmek demek olan
    nefh, ruh nefheylemek tâbirinde olduğu üzere can vermek,
    hayat ve ilim başlangıcı olan ruhu feyizlendirmek mânâsına
    kullanıldığı gibi “Rûhu’l-kudüs kalbime nefes eyledi.” hadis-i
    şerifinde vârid olduğu üzere ruhun kalp ve vicdana bir mânâ,
    bir ilim veya söz, vahiy etmesi mânâsına da istiare yoluyla
    olsa bile denildiğinde de şüphe yoktur. Demek ki nef(e)s etmenin
    çirkin kısmına karşı olarak bir de kudsî kısmı vardır.
    Vaaz ve öğütde, öğretim ve eğitimde, ruhî tedavilerde olduğu
    gibi, güzel hikmetli sözler, hayırlı niyetler, kudsî mânâlar ve
    nefesler sarfıyla yapılan ruhî telkinler bu çeşittendir. Fakat
    AHMED KALKAN
    ~ 86 ~
    burada bahis konusu, şerrinden sığınılması emrolunan çirkin
    nefesler olduğu, bunda da bilinen sihirbaz erkek ve kadınların
    zehre benzeyen çirkin tükrüklü üfürükleri ile efsunları
    bulunduğu için “düğümlere üfleyenler” ifadesi onlar hakkında
    yaygınlaşmıştır.
    Bunu açıklamak için “ukad”in mânâlarını da tahlil etmek
    lazım gelir. “Ukad” kelimesi, malûmdur ki, “ukde” nin çoğuludur.
    Ukde, bir şeyin uçlarını derleyip birbirine sıkı tutturmak,
    yani düğüm bağlamak, düğmek ve düğümlemek demek
    olan “akd” maddesinden isim olduğu için esas mânâsı, düğüm
    demektir.
    Fakat akd, hissî ve manevîden daha genel olarak kullanıldığı
    için, ukde dahi akd gibi sade hissî bir düğümden ibâret
    olmayarak birçok mânâlara gelir. Ondan dolayı düğüm denilince
    normal bir ip düğümünden ibaret zannedilmemesi için
    Kamus’tan, Nihaye’den, Râğıb’dan bazı mühim mânâlarını
    kaydedelim:
    Ukad Kelimesinin Tekili Olan Ukde Kelimesi
    Kamusta/Sözlükte Şu Anlamlara Gelir:
    1- Ukde, düğüm ve düğüm yeri.
    2- Beldeler üzerine velâyet.
    3- Valiler için akt edilen anlaşma ki, akt edilen anlaşma
    demektir.
    4- Sahibinin mülk olarak inandığı akar.
    5- Ağacı çok ve girift yer.
    6- Develer için otları yeterli otlak.
    7- Bir kimsenin yeterli derecede geçimi kendisine bağlı
    bulunan şey.
    8- Bolluk arazi.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 87 ~
    9- Ağaç yemeye mecbur kalmış hayvanlar.
    10- Herhangi bir şeyin kesin vücubu, ki, nikâh bağı ve alışveriş
    sözleşmesi bundandır.
    11- Kin ve öfkeye de, çoğul sigasıyla, ukad denir. “Düğümleri
    çözüldü”, öfkesi sükûn buldu demektir.
    12- Ukde, kamışa da söylenir ve bazı yerlerin de özel ismidir.
    Hepsi düğüm mânâsıyla ilgili olan nice mânâlar ki,
    çoğunu ve hepsini belki bu âyette düşünmek mümkün olabilir.
    Râgıb da Müfredat’da akdin önce ipin bağlanması ve
    binanın bağlanması gibi katı cisimlerde kullanıldığını, sonra
    da ticaret akdi, ahid ve diğerleri gibi mânâ cinsinden olan
    şeylere isâre edildiğini söyledikten sonra der ki: Ukde, Akdolunanın
    ismidir, nikâhdan, yeminden ve diğerlerinden,
    “Bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın.”
    157 ve dil tutulduğunda denir. “Dilinde ukde var.” demek,
    tutukluk, pelteklik var demektir. de “ukde”nin çoğuludur ve
    bu büyücü kadının bağladığıdır ki, aslı azimettendir. Onun
    için ona ukde denildiği gibi azimet de denilir. Bundandır ki:
    Büyücüye muakkid (akt eden) denilir. Ve onun denilir, telkîhi
    (aşılanması) tutunca kuyruğunu kısan deve; kuyruğu kıvrık
    teke veya köpektir. Köpeklerin çatışmasına da teâkud denilir.
    Demek ki büyücü erkek ve kadının üflediği, akdettiği ukdeler,
    düğümlediği düğümler bu mânâlarla ilgili bir azim
    ve azimet düğümüdür ki, asıl uçları onların nefislerinde
    düğümlenmiş olup onunla diğerleri üzerinde iradelerini şeytanlıkla
    yürütmek isterler, bir akiddeki el sıkma kabilinden,
    görünüşteki ip düğümü de onun bir görünümüdür.
    O azimet denilen şeyin ne olduğuna gelince: Evvela
    bilinen şeydir ki azim ve azimet bir işin yapılmasına kalbi
    157 2/Bakara, 235
    AHMED KALKAN
    ~ 88 ~
    bağlamaktır. Yani kalbi kesin olarak bağlamakla kastetmek
    ve yönelmektir. Ciddiyet ve sabır ile çalışmak ve önem vermektir
    diye de tarif edilir. Böyle azimle yapılması gereken
    büyük hayırlı işlere ve ruhsat yönü aranmayarak icrası istenilen
    çok mühim görevlere azimet, azâim ve avâzim denilir.
    Büyücünün ukdesinde esas olan, şer ve şeytanlığa taalluk
    eden bir kalbin akdi ile takip olunur bir azimettir ki, Ragıb
    bunu şöyle tarif etmiştir: “O azimet bir sığındırma afsûnudur
    ki, sanki sen onunla şeytanın üzerine sende iradesini yerine
    getirmesine bir akid yapmışsın, onu bağlayıp düğümlemişsin
    gibi tasavvur olunur.”
    Bu açıklamalardan sonra şu sonuca gelmiş oluyoruz
    ki, ukdelere, tükrüklü veya tükrüksüz üflemek
    ukdenin hissî ve mânevî tasavvur olunabilen her
    mânâsına göre onun gerek bağlanması, gerek çözülmesi,
    nokta-i nazarından nefes sarfetmek, ilkaat
    (atmalar) ve telkinler ile nefisler üzerinde heyecanlandırmalar
    ve kışkırtmalarda bulunmak gibi bir vechile
    düşünülebilir. Bahis konusu ise şer olan nefes
    (üfleme)ler olduğu, bunun sonucu ve en açık misâli
    de işleri, güçleri küfür ve fitne olan büyücülerin efsun
    düğümlemeyle şunu bunu bağlamak, sihir yapmak
    için püf püfleyerek veya tüh tühleyerek azim
    ve azimetle sarfettikleri şeytanlı üfürükleri ve tükrükleriyle
    düşünüldüğü için büyücülerin, cadıların
    ünvanı olmuş ve bundan dolayı çoğunlukla “büyücü
    kadınlar, cadılar” diye tefsir olunmuştur.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 89 ~
    Burada dikkati çeken noktalardan birisi de “neffâsât”
    ın müennes çoğul olarak getirilmiş olmasıdır.
    Onun için bunun müennes olan mevsûfunu takdir etmede
    üç vecih söylenmiştir:
    1- Zâhiri üzere “nisâ” (kadınlar) takdir olunarak “üfleyici
    karılar” demek olmasıdır. Bunda da iki vecih vardır:
    Birisi, yukarıda işaret olunduğu üzere cadılık çoğunlukla
    kadınların şiârı olması ve büyü işinde kadının rolünün çok
    olmasıdır. Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde
    kadın hilesinin, kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin
    yüreklere işleyen büyüleyici tesiridir ki, bunu büyünün
    hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla beraber
    iki görüşün ikisi de bir mânâya yöneliktir denilebilir.
    2- Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfûs (nefisler) takdiriyle
    “üfleyici nefisler” demek olmasıdır. Zira Arapça’da “Sin”
    ile nefis kelimesi müennestir. Bu mânâ, erkeğe ve dişiye, fertlere
    ve toplumlara sadık olmak itibarıyla daha kapsamlı olduğu
    ve nüzul sebebi sayılan rivayetlere uygun bulunduğu için
    genellikle en tercih olunan görüş budur. Onun için meâlde bu
    mânâ gösterilmiştir.
    3- “Üfleyici toplumlar” diye cemaatler takdir edilmesidir.
    Çünkü büyücülerin toplanmasıyla yapılan büyü daha şiddetlidir.
    Bu da erkeği ve dişiyi kapsarsa da fertlere şümûlü açık
    olmaz.
    Bu vecihler de anlaşıldıktan sonra beyân olunan
    mânâların sonucuna gelelim. Tefsirlerde buna başlıca üç
    mânâ verilmiştir:
    AHMED KALKAN
    ~ 90 ~
    1- Genellikle yaygın olan mânâdır ki, şöyle demişlerdir:
    İpliklere düğümler atıp da onlara üfleyerek rukye ve efsun
    yapan büyücü karıların veya nefislerin veya toplumların şerrinden.
    İbn Cerir bunu: Rukye ederlerken (üflerlerken) iplik
    düğümlerine üfleyen büyücü kadınların şerrinden diye
    anlattıktan sonra: “Tevil (yorum) ehli de, yani tefsirciler de
    dediğimiz gibi söylemiştir, diyerek şunları nakleder: Muhammed
    b. Sa’d tarîkıyla İbn Abbas’dan: sihir karışan rukyeler.
    Hasen’den: Büyücü kadınlar ve erkekler. Katade’den: “Şu
    rukyelerin sihir karışanından sakınınız” demiştir. Tâvus’tan:
    “Mecnûnların rukyesinden şirke daha yakın bir şey yoktur”
    demiştir. Mücahid ve İkrime de demiştir ki iplik düğümlerinde
    rukyelerdir (Düğüm atarak rukye yapmaktır). İkrime
    demiştir ki iplik düğümlerinde ahzdir (yani bağlama denilen
    tutukluktur ki Arapça’da ahze denilir). İbn Zeyd’den ukdelerde
    büyücü kadınlardır. Fakat bu rivayetlerde “iplik ukdesi”
    ile tahsisi ancak Mücahid ve İkrime’den vârid olmuştur. Bu
    açıklamanın ifadesi, sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık
    için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete
    Allah’tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulûs-i kalp
    ve salih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemek kabilinden
    olan nefeslerin caiz olduğuna işarettir. Çünkü bunda
    kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah’tan başkasına
    sığınma ve iltica mânâsı yoktur. Bu sûrelerde “sığınırım
    de!” emirleri de her şeyden Allah’a sığınmak gereğini anlatır.
    Rasûlullah’ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup
    üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği
    sâbit ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice
    hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür. Ancak
    okuyuculukla büyücülük edenlerin de şerrinden korunmak
    için bu âyetin hükmü ile, büyü karışan rukyelerden (okuyup
    üflemelerden) sakınılmasının gereği hatırlatılmış, ukdeleri
    iplik düğümleri diye tahsis edenler de böyle düğümlere
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 91 ~
    üflemenin büyü kabilinden olduğunu anlatmak istemişlerdir.
    Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma
    ve yardım isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı
    hakkında da ihtilaf edilmiştir: Şüphe yok ki bu sûrelerde
    ve diğer âyetlerde emrolunduğu üzere herkesin Allah’a
    sığınarak kendisi ve diğerleri için duâ etmesi, okuması, sadece
    meşrû değil, dince emredilmiştir. Lâkin bunun tedâvi
    için kendine okutmak denilen mânâ ile rukye denilen
    tarzda yapılmasında, Razî’nin beyan ettiği üzere ihtilaf
    edilmiştir. Bazıları rukyeyi, yani okuma ile tedâviyi yasaklamışlardır.
    Bunlar, şu hadis ile istidlâl etmişlerdir.
    “Allah’ın birtakım kulları vardır ki, kendilerine ne keyy
    (yarayı dağlama), ne de rukye (okuyarak tedavi) yaptırmazlar,
    yani dağlanmazlar ve başkalarının nefesiyle tedavi
    istemezler ve ancak Rab’lerine tevekkül ederler.”
    Bir hadiste de “Allah’a tevekkül etmemiştir dağlanan ve
    okunmak isteyen.” buyurulmuştur.
    Bunun izahı Buhârî’nin ve daha geniş olarak Müslim’in
    Husayn b. Abdurrahman’dan senetleriyle rivayet ettikleri şu
    hadistedir: Demiştir ki: Saîd b. Cübeyr’in yanında idim. Dün
    gece düşen yıldızı hanginiz gördü? dedi. Ben, dedim. Sonra da,
    ama ben bir namazda değildim, böcek sokmuştu, dedim. Ne
    yaptın? dedi, “Rukye ettirdim, okuttum.” dedim. “Seni ona ne
    sevketti?” dedi. “Şâbî’nin bize haber verdiği bir hadis.” dedim.
    Şâbî size ne haber verdi? dedi. Büreyde b. Husayb Eslemî’den
    “Gözden veya zehirli bir böcek veya hayvanın sokmasından
    başkasında rukye (okuyup üfleme) yoktur.” dediğini
    bize haber verdi, dedim. Bunun üzerine dedi ki: İşittiğini
    tutan iyi yapmıştır. Fakat İbn Abbas bize Hz. Peygamber’den
    (s.a.s.) şöyle haber verdi: “Peygamber buyurdu ki: ‘Bana ümmetler
    gösterildi, peygamber gördüm yanında bir toplumcuk,
    peygamber gördüm yanında bir-iki adam, peygamber gördüm
    AHMED KALKAN
    ~ 92 ~
    yanında kimse yok. Derken bana bir büyük kalabalık gösterildi,
    zannettim ki benim ümmetim, derken bana denildi ki: Bu
    Mûsâ ve kavmidir, lâkin ufuğa bak, baktım ki yine bir büyük
    kalabalık, derken bana denildi ki: Diğer ufuğa bak, baktım ki
    bir büyük kalabalık. İşte denildi bu senin ümmetin, beraberlerinde
    hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin vardı.”
    Peygamber bunu söyledi, sonra kalktı evine girdi. İnsanlar bu
    hesapsız ve azapsız cennete girecekler kimler olduğu hakkında
    konuşmaya daldılar. Bazıları: “Bunlar Rasûlullah’la sohbet
    edenler olsa gerek.” dediler. Bazıları da: “Bunlar İslâm’da
    doğup da Allah’a hiç şirk koşmamış olanlar olsa gerek” dediler,
    daha birtakım şeyler söylediler. Derken Rasûlullah (s.a.s.)
    çıktı: “Neden bahsediyorsunuz?” dedi, durumu haber verdiler,
    buyurdu ki:
    “Onlar, o kimselerdir ki, rukye yapmazlar, rukye istemezler,
    tetayyûr yani uğursuz da görmezler ve ancak Rablerine
    tevekkül ederler.” Fakat Buhârî’de, Mesâbih’de ve Meşârık’da
    yoktur ve hadis şöyledir: “Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk
    kabul etmezler, rukye yapılsın istemezler, dağlanmazlar ve ancak
    Rab’lerine tevekkül ederler.”158 Bu, daha sahihtir.
    İkrime demiştir ki: Rukye eden (okuyan) üflememeli
    ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır. İbrahim Nahaî’den
    de selef; okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi,
    diye nakledilmiştir. Bazısı da demiştir ki: Dahhâk’ın
    yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu
    Muhammed! dedim. “Peki, velâkin üfleme.” dedi, ben de
    Muavvizeteyn’i okudum.”
    158 Buhârî, Tıb 42
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 93 ~
    Okuyup üfleme ile tedavi, halkın pek çoğunun zannettiği
    gibi dinin emrettiği ve dindarlığın gerektirdiği
    bir şey değil, sonuçta bir izindir. Çünkü insanları,
    mümkün olan en zayıf bir fayda ihtimalinden dahi
    mahrum etmemek gerekir. Mü’minin mü’mine duâsı
    dinen meşrû ve güzel bir iş sayılsa da, duâ etmekle
    başkasının nefesinden medet beklemek farklı şeylerdir.
    Allah bütün insanlara kitabıyla en güzel duâları
    öğretmiş, bütün kötülüklerden de doğrudan doğruya
    kendisine sığınılmasını emretmiştir. Öyleyse her
    sorumlu can, bunları bellemeli ve her yerde bunları
    kendisine can simidi edinmelidir. Çünkü doğrudan
    Allah’a sığınma imkânı varken bunu terkedip “ben
    o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi bilemem” diyerek
    duâ tellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummaya
    kalkışmak, dinin emri değil, cahiliyye âdetidir.
    Rasûlullah’ın kendisine başkalarının okumasını istemediğini
    anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine Sahîh-i Müslim’de:
    Hz. Âişe demiştir ki: Rasûlullah (s.a.s.) bizden bir
    insan rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar),
    sonra şöyle derdi: “İnsanların Rabbi olan Allah’ım o
    sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifa vericisin, senin şifandan başka
    şifa yok, senin şifân dert bırakmaz.” Ne zaman ki Rasûlullah
    (s.a.s.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını
    yapmak istedim, elini elimden çekti, sonra “Allah’ım, beni affet,
    beni Refîk-ı alâ ile beraber kıl.” dedi, ben baka kaldım, ne
    göreyim iş tamam olmuştu (yani vefat etmişti).
    AHMED KALKAN
    ~ 94 ~
    Sihir şâibesi olmamak üzere ruhî ve bedenî kurtuluş için
    tesirli duâlarla rukye (okuyup üflemek) caiz olmakla beraber,
    istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme
    talep etmek, Allah’a sığınmak ve duâ etmek için başkasının
    aracılığını dilemek mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen
    hoş görülmüş değildir. O yukarıda zikrolunan hadis rivâyetleri
    gereğince Allah’ın hesapsız ve azapsız cennete girecek
    has kulları rukyeden sakınırlar.
    Zararı yok eden sebepler üç kısma ayrılır: Birincisi
    “maktûun bih”tir (kesinleşmiş; yüzde yüz): Susuzluk
    zararını gideren su ve açlık zararını gideren ekmek
    gibi. İkincisi “maznun”dur (zan altında bulunan, şüphe
    edilen; yüzde elliden yukarı ihtimal). Hacamat etmek,
    kan almak, ishâl ilacı içmek ve tıp konularına ait tedaviler
    yapmak gibi. Üçüncüsü de “mevhûm”dur (“kuruntu”,
    yüzde elliden aşağı beklenti), rukye, yani okuyup üfleme
    gibi. Şimdi maktûun bih (kesinleşmiş) olanın terkedilmesi
    tevekkülden değildir. Hatta ölüm korkusu olduğu
    takdirde terk edilmesi haramdır. Fakat mevhum (kuruntu)
    olana gelince tevekkülün şartı onu terketmektir. Zira
    Rasûlullah (s.a.s.) tevekkül edenleri onlarla vasfeylemiştir:
    “Okunup üflenmek (rukye) istemezler...” İkisi arasında
    orta derecede olan maznuna gelince ki, doktorlar
    katındaki açık sebeplerle tedavi olmak böyledir. Görülüyor
    ki burada okuyup üfleme ile tedavinin terkedilmesi,
    daha iyi olan mevhûm kısmından sayılmıştır. Mevhûm
    denilmekten maksad da, hiç aslı yok, yalan demek değil,
    maktûun (kesinleşmiş olan) ve ğalib zan demek olan
    maznûnun karşıtı yani zannın tercih edilmemiş, zayıf tarafı
    yüzde elliden aşağı düşen kısmı demektir ki, tıbbî
    tedavilerin de birçoğu böyledir. İsabeti yüzde yüz olan
    maktû, yüzde elliden yukarı olan maznûn, yüzde elliden
    aşağı olan da mevhûm kısmındandır.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 95 ~
    Usûl ilmi (Usûl-i Fıkıh) kâidelerine göre ise kesin
    delil ile itikad ve amel vâciptir. Tersine kuvvetli delil
    bulunmayan zanna dayanan delil ile itikad vâcip
    olmasa da, ihtiyaç halinde amel vâcip olur, vehim ve
    şüpheye itibar yoktur. Ancak ihtiyat mevkiinde vehim
    ve şüpheyi kesmek için faydalı olduğu zaman
    nazar-ı itibara alınabilir. Bu esas üzere Fıkıh’ta
    da, şifa, Allah’tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin
    olanıyla amel vâcip, korku zamanında terk edilmesi
    haram; maznun (gâlip zan) olanıyla amel câiz, durumlara
    ve şahıslara göre bazan yapılması, bazan da
    terkedilmesi daha uygun; mevhûm (kuruntu) olanıyla
    da amel etmek yasaklanmış değilse de, terk edilmesi
    daha uygun denilmiş, rukye (okuyup üfleme) de
    mevhûm (kuruntu) kısmından sayılmıştır. Kuruntu
    olmasının sebebi de duâ olması itibarıyla değil, okuyanın
    nefesinde sebeplik düşüncesi itibarıyladır.
    2- Bir de “düğümlere üfleyen kadınlar”, yani hilebaz
    kadınlar, yahut erkekleri fitneye düşüren, onlara güzelliklerini
    arz ederek taarruz edip meftûn eyleyen fitneci
    kadınların şerrinden, diye tefsir edilmiştir. Razî’nin
    beyanına göre Ebu Müslim bu sonuncuyu tercih etmiştir
    ki, erkeklerin azim ve iradelerinde fikir ve bakışlarında
    tesir etmek sûretiyle tasarruf eden kadınlar, demek
    olur. Bu şekilde ukde azîmet, yani kalbin bağlanması ve
    görüş mânâsına, yahut ip düğümünden istiâre edilmiş,
    nefs de ipin düğümünü yumuşatmak için tükürmekten
    istiâre edilmiş olup mânâ şu olmuş olur: Kadınlar,
    erkeklerin gönüllerine üfler gibi verdikleri heyecanlar
    AHMED KALKAN
    ~ 96 ~
    ve yumuşatıcı tesirlerle onları görüşten görüşe, azîmetten
    azîmete çevirir, türlü fitneye düşürürler. Onun için
    Allah onların şerrinden sığınmayı emretmiştir. Bu mânâ
    “Muhakkak eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman
    olanlar vardır, onlardan sakının.” 159 âyetinin mânâsı ile
    kadınlara yönelik; “Muhakkak sizin tuzağınız büyüktür.”
    160 âyetinin mânâsına uygundur. Râzî der ki: “Bu görüş güzeldir,
    fakat tefsircilerin çoğunun görüşü hilâfına olmasa...”
    Felak sûresi 4’üncü ayette, sihir ve büyücülük gibi ruhsal
    etkileşimlerden, kirli ve karanlık işlerle uğraşan bütün insanların
    şerrinden Allah’a sığınmak gerektiği vurgulanır.
    Ayetteki “en-neffâsât”, “üfleyenler-üfürükçüler”; “el-ukad”
    da, “düğümler” anlamına gelir. Ayrıca “en-neffâsât”ın, klasik
    Arapça’da, “bütün esrarengiz uğraşları tanımlamak için
    kullanılan deyimsel bir ibare” olduğu da söylenir. “Neffâsât”
    kelimesi dişil (müennes) olduğu ve büyü işleriyle de daha
    çok kadınlar uğraştığı için, “en-neffâsâti fi’l ukad” terkibinin,
    “büyücü kadınlar” anlamına geldiği belirtilmiştir. Şu halde bu
    terkip, hem bir ipe birçok düğüm atıp ona üfleyen ve bu arada
    bazı sihir tekerlemeleri söyleyen üfürükçü kadınlara, hem
    de büyücülük gibi kötü ve karanlık işlerle uğraşan kadın-erkek
    bütün insanlara işaret etmektedir.
    Bu ayetlerde, bütün kötülüklerden Allah’a sığınmak emredildiğine
    göre, herkesin bu ayetleri okuyarak ve gereğini
    yaparak Allah’a sığınması, hem meşrû, hem de dince istenen
    bir şeydir. Fakat tedavi için, insanın kendini okutmasının câiz
    olup olmadığı tartışmalı bir konudur.
    159 64/Teğâbün, 14
    160 12/Yusuf, 28
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 97 ~
    Sonuç olarak bu ayetin, fiilen olup olmaması bir yana varlığına
    inanılıp etkisi altında kalınan sihir ve büyücülük gibi
    ruhsal etkileşimlerden başka, kötü fikirlerin ve sapık ideolojilerin
    tesiriyle insanların içindeki inanç düğümlerinin çözülüp
    onların inkâr ve ümitsizlik karanlıklarına düşmelerine
    dikkat çektiği; ayrıca bir nükleer sistemi, bir düğmeye basarak
    harekete geçirmek sûretiyle doğabilecek büyük felaketlere
    de dolaylı bir şekilde işaret ettiği söylenebilir. 161
    Allah’a tevekkül etmeden ve normal tedavi yollarına
    başvurmadan sadece okumaya ve üflemeye bel bağlamak,
    dinen hoş karşılanan bir durum değildir. Ama
    normal tedavi yollarına başvurup bu arada Allah’a
    niyazda bulunmakta ve şifayı O’ndan beklemekte
    hiçbir sakınca yoktur. Çünkü hasta okumakla huzur
    duyar, duâ ile de moral bulur. Bu da onun iyileşmesine
    yardımcı olur. Şu halde şifayı Allah’ın verdiğine
    ve tedavi yollarını şifaya sebep kıldığına inanarak
    tedavi ile meşgul olmak, caizdir. Bir de iyi niyetle
    Allah’a sığınmayı, O’ndan şifa isteyerek okuyup
    üflemeyi, büyücülük gibi düşünmek doğru değildir.
    Demek ki, okuyup üfleme ile tedavi, halkın pek çoğunun
    zannettiği gibi dinin emrettiği ve dindarlığın
    gerektirdiği bir şey değildir.
    Asıl dindarlığın gereği onu terketmek sûretiyle Allah’a
    dayanmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na kendisi doğrudan
    doğruya duâ etmek ve duâsına başkalarının aracılığını
    istememektir. Mü’minin mü’mine gerek huzurunda
    161 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    AHMED KALKAN
    ~ 98 ~
    ve gerek arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta
    dinî görevi bulunduğunda ve “Duâ ibâdetin iliğidir.” hadis-
    i şerifi gereğince duâ ibâdetin, dindarlığın özü olduğunda
    şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek,
    başkasının nefesinden medet beklemek yine başkadır.
    Allah Teâlâ duâyı emretmiş “Bana duâ edin, duânızı
    kabul edeyim.”162 buyurmuş; “Ben (o kullara) yakınım.
    Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm.”163
    buyurmuş, “De ki: Duânız olmasaydı Rabbim size ne
    değer verirdi?”164 Fakat şirkten, kendinden başkasına duâ
    etmekten yasaklamış, “Ben ancak Rabbime yalvarırım ve
    hiç kimseyi O’na ortak koşmam, de.”165 buyurmuştur.
    SIHIR VE BÜYÜNÜN NE GÜCÜ VAR KI, ONDAN KORKALIM…
    Cinlerin insana tasallut etmesi, musallat olup olmaması ile
    ilgili Kur’an ne diyor, onu görelim. Öncelikle ifade edelim ki,
    en zararlı cin şeytandır. Şeytan vesveseden başka ne yapabilir
    insana? En zararlı cin (şeytan) sadece bir fısıltı halinde bir
    söz söylemekten başka bir şey yap(a)mıyorsa, ondan daha
    alt seviyede olan diğer cinlere neden bu kadar yükleniliyor?
    Şunu yaptı, bunu etti, adamı çarptı, içine girdi, dışına çıktı
    vs. vs. Muskacılar, cinciler, büyücüler, üfürükçüler neyin nesi
    oluyor? Cinlerin, şeytanın insana musallat olup olamayacakları
    konusunda önce Kur’an’a bakalım;
    162 40/Mü’min, 60
    163 2/Bakara, 186
    164 25/Furkan, 77
    165 72/Cinn, 20
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 99 ~
    “Benim kullarıma senin hiçbir musallat olman saltanatın
    söz konusu değildir ancak azgın insanlardan sana tâbi olanlar,
    isteyerek senin yoluna gidenler hâriç.”166
    “Onlar üzerine hiçbir musallat olman söz konusu değildir.”167
    Şeytan ahirette diyecek ki “benim sizin üzerinize bir saltanatım,
    musallat olmam söz konusu değildi, ancak ben sizi
    fısıltı ile davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. Gelin dedim
    geldiniz, fısıltı ile söyledim hatta, bana niye kızıyorsunuz, kendinize
    kızın” diyecek şeytan. Hatta “ben şirk koşanlardan Allah’a
    sığınıyorum” diyecek.168 Şeytanın kendilerinden Allah’a
    sığınacağı insanlar, düşünebiliyor musunuz? Şeytan’ın şirk
    koştuğuna dair hiçbir ifade var mı Kur’an’da? Tam tersine
    Allah’a duâ ediyor ‘bana mühlet ver’ diyor. Başka bir tanrıya
    başka bir puta hiçbir şey söylemiyor. Şeytandan daha şeytanlaşanlardan
    korkmak lazım, sakınmak lazım.
    İman eden ve Rablerine tevekkül edenlere o şeytanın hiçbir
    musallat olması söz konusu değildir, özellikle mü’minlere
    ve Allah’a tevekkül edenlere. O yüzden bir mü’min çok rahat
    meydan okuyabilir cinlere. “Bütün cinciler ne kadar cinleri
    varsa toplasınlar, şeytanlar gelsinler bir araya ve bana zarar
    versinler güçleri yetiyorsa” diyebilir. Allah’ın izni ile zerre
    kadar bir zarar veremezler. Meydan okuma derken kendisinde
    bir güç olduğu için değil; Allah’ın hükmünden dolayı, çok
    net şekilde Allah’a iman ettiği, O’ndan başkasında güç kuvvet
    olmadığını kabul ettiği için, Allah’ın ‘size hiçbir zarar veremezler’
    demesine inandığı için bu şekilde söyleyebilir. Zarar
    verecek fayda verecek ancak Allah’tır ve Allah onlara insana
    166 15/Hicr 42
    167 34/Sebe’, 21
    168 14/İbrahim, 22
    AHMED KALKAN
    ~ 100 ~
    musallat olma, insanı ele geçirip iradesini yok edecek bir güç
    ve bu şekilde bir izin vermemiştir. Yeryüzünün efendisi cinler
    şeytanlar değil, yeryüzünde halife insandır. Öyle bizi çarpacak
    çırpacak güçleri falan yok bunların, bizden âciz varlıklar,
    bize saygı duymaları emredilen varlıklardır. İşte en zararlısı
    şeytan, onun da yapabileceği şey ancak vesvese. Yani fısıltı;
    belli-belirsiz isyana teşvik. Ama hilesi zayıf.
    Dıştaki şeytan veya cinler değil esas bizi zorlayacak
    olan. İçimizdeki şeytan asıl önemli olan. Ben, benim
    nefsimin hevâsı, arzusu. Ben şeytanlaşırsam, şeytan
    ile iş birliği yaparsam esas problem burada. Bir adı
    tâğut olan yönetici şeytanlardan, bir adı Amerika
    olan, İsrail olan şeytanlardan esas sakınmamız gerekiyor.
    Öteki şeytan ne yapabilir ki... Küçük görmüyoruz
    ama gözümüzde büyütmüyoruz da. Beriki
    şeytanlar bakın neler yapıyor Suriye’de, Filistin’de,
    dünyanın her tarafında? Şeytanizyon diye bir şey
    var evlerimizde, esas onlardan Allah’a sığınmak
    lâzım. Batılılar magic box yani büyülü kutu diyor.
    Öteki şeytanın nedir ki gücü? “Şeytanın hilesi çok
    zayıftır.”169 Cinlerden olan şeytan ne halt edebilir?
    O’nun pabucu çoktan dama atıldı. İnsan şeytanları
    neler icat ettiler, telefonlar, internetler, televizyonlar,
    devletler, çeşitli silahlar, makineler, robotlar,
    daha neler neler. Esas sihir burada, esas şeytanlık
    burada. Dolayısıyla cinlerin, şeytanların çarpması,
    çırpması, insanın içine girmesi, musallat olması söz
    169 4/Nisâ, 76
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 101 ~
    konusu değildir. Adamı saatlerce dövüyorlar şeytan
    çıkartmak için. Bu dayağı yiyen kim olsa ‘çıktı, çıktı’
    diyecek tabii, sabaha kadar dayak yemektense.
    Başka girilecek bir yer yok da burnunun deliğinden
    şeytan senin içine girecek, içinde nerede ne yapacak,
    ne işi var orada? Dışarıdan yapacağını yapamıyor
    da mı içine giriyor, tuhaf tuhaf şeyler. Allah, cinlere
    mekân olarak insanın içini mi göstermiş? Dünyanın
    onca güzellikleri içinde insan vücudunun içi; kanlar,
    bozulmuş gıdalar, dışarı atılması gereken pislikler
    içinde yaşamayı çok mu seviyor bu cinler?
    Sihirbazlar daha çok sahnede gösteriler yaparlar el çabukluğu
    ile göz boyaması dediğimiz şekilde insanların hayal
    görmesine sebep olur. Tabii hileler var, günümüzde teknolojik
    aygıtlar da buna yer yer katkı sağlar. Hileyi bilmediği için
    izleyenlere çok enteresan gelir. Google’a bir tıklayın, sihirbaz
    hileleri başlığına bakın; aslında çocukça kandırmalara âlet
    olduğunuzu görürsünüz. Siz onun konuşmasına, eline-ayağına
    bakarken diğer kandırmayı göremiyorsunuz veya el
    çabukluğunu hissedemiyorsunuz. Dolayısıyla sihir dediğimiz
    şey hilelerdir, tabii kandırılmaya müsait insanlar olduğu
    müddetçe daha nice sihirbazlar, büyücüler, cinciler, üfürükçüler
    çıkar. Kur’ân-ı Kerim hiçbir ayetinde sihirden Allah’a
    sığınmayı emretmiyor çünkü yok öyle bir zarar, aldatmadan
    kandırmadan ibaret; ama üfürükçülerin şerrinden, o cinci
    denilen, hoca denilen, okuyup üfleyen üfürükçüler var ya,
    medyum, rukyyeci gibi adlar alanlar, muska yazıyor, okuyup
    üflüyor… İşte onların şerrinden Allah’a sığınmamızı istiyor
    Allah. Esas tehlike orada, oraya gittinmi adam seni ikna edecek.
    Müşteri geldi, yani yolunacak kaz. Seni hasta çıkarması
    AHMED KALKAN
    ~ 102 ~
    lâzım; yoksa para kazanamaz ki. Seni inandıracak hastalığına
    ve ondan sonra abone müşteri olacaksın, bedava da reklamcı
    aynı zamanda. Aslında hepimizin zihninde bazı sorunlar
    belirmiş olabilir, ‘tamam ama benim akrabamdan, tanıdıklarımdan
    falan kişi vardı, cin girmişti içine, şöyle olmuştu; sihir
    yapmışlar, muska yazmışlar, adam veya kadın şöyle zarar görüyordu,
    bir sürü varlıklar gördü, kendisine bir şeyler engel
    oluyordu…’ gibi çoğumuzun anlatacağı hikâyeler vardır. Peki,
    ya bunları nereye koyacağız?
    Beyin de diğer organlarımız gibi bir organdır, o da ârızalanır,
    hastalanır. İlaçların yan etkisi olur, şok geçirebiliriz,
    psikolojimizi etkileyen önemli bir durumla karşılaşır, hastalanırız.
    Bu yüzden hallüsinasyon görmeye başlarız. Veya genlerimiz
    vasıtası ile meyilliyizdir psikolojik zafiyetlere, o yüzden
    olur. Gayri İslâmî ortamların insan psikolojisini olumsuz
    etkilemesi %100 gibidir. Hangimizin psikolojik yapısı sapasağlam
    duruyor? Mümkün mü, bunca tuğyan, bunca zulüm,
    bunca her değerimize saldırı karşısında sapasağlam kalabilmek?
    Suriye olaylarını bile dinleye dinleye insanın psikolojik
    dengesi bozuluyor ister istemez. Sözgelimi Suriye’de annesini
    babasını kaybeden veya yaralanan çocuklar artık hiç ağlayamıyor,
    üzülemiyor, o duyguyu yitirmiş, dengesi bozulmuş,
    yani tepki veremiyor, ağlama hissini bile kaybetmiş, alt üst
    olmuş. Bunun cinle ne alâkası var? Bunun şeytan gibi, cin
    gibi Amerika ile alâkası var, tâğutlarla alâkası var, zâlimlerle
    alâkası var, zulme karşı tepki göstermeyen koca bir ümmet
    ile alâkası var. Rukyecilere ve onlara inanan kişilere göre, iş
    kolay; okuruz, üfleriz; içinden cini çıkarıveririz, düzeliverir.
    Bununla ilgili değil, canına okumuşlar çocukların. Yaşadığımız
    topraklarda da benzer durumlar vardır. Adama ‘Allah’ diyorsun
    hiç etkilenmiyor, ama maç diyorsun dört gözü birden
    açılıyor adamın, para diyorsun daha başka her tarafı açılıyor
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 103 ~
    kadının. Yani insanımızın dengesi tümüyle alt üst olmuş,
    şeytana gerek yok ki. Dolayısıyla dengeler bozulunca anormallikler
    de ortaya çıkar. Yani insanın beyninde küçücük bir
    elektrik dalgalanması, elektriğin kontak yapması, devresinin
    yanması vb. bazı rahatsızlıklara sebep olur. Sâra hastalığı
    eskiden cinle ilgili en önemli delil olarak kullanılırdı, kitaplarda
    öyle geçerdi. “Bak sapasağlam insan kaskatı kesiliyor,
    ağzından köpükler çıkıyor, bayılıyor, yatıyor yerlere; demek
    ki cin girmiş içine” derlerdi, ama hiç alâkası yok. Beyindeki
    elektrik ârızası, teşhisi de çok kolay, tedavisi de mümkün
    epilepsi denilen sâra hastalığının. Bugün rahatlıkla biliniyor
    elektronlarla beyindeki elektrik dalgaları tespit ediliyor. Çok
    net olarak bilinen bir rahatsızlık. Karabasan derler, albastı
    derler; çoğu kişide olmuştur. Bu, insanın aşırı yorgunluğundan,
    mümkün ki kan kaybından, aşırı stresten dolayı beynin
    halüsinasyon göstermesi ile alâkalıdır. Tıp dilinde ismi, teşhisi,
    tedavisi olan, beyinle ilgili fiziksel bir rahatsızlıktır.
    İnsanın beyni yönlenirse; söz gelimi bir bardak su
    getirip “şu sıvıyı içince başının ağrısı gidecek” diye
    seni telkin yoluyla inandırırlarsa, suyu içince hakikaten
    başının ağrısı geçer ve o içtiğini su değil de çok
    önemli bir ilaç olarak görürsün. Bunun hemen aynısı
    olan bir uygulama yaparlar tıp doktorları, polisebo
    verirler, faydalı olur çoğu hastaya. Biraz reklam
    yapılır kimi zaman; doktor gelip ‘yeni ilaç deneyeceğiz
    bu senin hastalığın için bire bir’ falan diye o
    ilacı över, hâlbuki hap görünümü verilen kapsülün
    içinde un vardır, başka bir şey yoktur; ama aynen
    hap görünümündedir. Dünya çapındaki anketler %
    65 diyor polisebonun faydası için. Hastaların % 65’i
    AHMED KALKAN
    ~ 104 ~
    doktorun verdiği ilacı çok faydalı görüp o polisebodan
    istiyorlar. Polisebonun faydası % 65; peki, ya
    gerçek ilaçların faydası? İlginçtir; normal ilaçların
    etkisi de % 65 olarak görülmüştür. İlaç diye yuttuğumuz
    şeyler ilaç olmasa bile ilaç etkisini veriyor
    veya gerçek ilaç olarak kullandığımız şeyler, ilaç görüntüsü
    verilmiş ilaç olmayan bir şeyle aynı derecede
    etki yapıyor. Hani meşhur tabir vardır ya ‘grip, ilaç
    ile 1 haftada, ilaçsız 7 günde tedavi olur’ diye; aynen
    onun gibi. Ama polisebo veya ilaç olmayan şey, yan
    etkisi olmayan bir şeydir. İlaç ise bir tarafı iyi etmiş
    olsa bile, başka bir tarafı bozacak, hastanelere abone
    edecektir sizi. Yan etkisi çoğu zaman düz etkisinden
    daha fazladır. Sadece ilaçların değil; Batıdan gelen
    her türlü aygıtların da yan etkileri, ters etkileri insanları
    mahvetmektedir.
    SIHIR/BÜYÜ, SADECE GÖZ BOYAMADIR
    Sihir (büyü), hakikat taşımamasına, gerçekliği olmamasına
    rağmen insanlık tarihinde hep rağbet görmüş, halkın
    çoğu korktuğu için, kimi onlara inandığı için, kimi endişe ve
    şüphe içinde olup kendini riske atmamak için sihirle uğraşanlarla
    ve sihirle mücadeleyi göze almamış, alamamıştır.
    Sihir (büyü), insanlık tarihinde çok eskilere dayanmaktadır…
    Rabbimiz Şuarâ Sûresi 153. âyette Semud kavminin, Hz.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 105 ~
    Salih’i büyülenmiş olmakla nitelendirdiklerini belirtmektedir
    ki bu da büyünün ne kadar eskilere dayandığını göstermesi
    açısından önemlidir…
    Büyü, hemen hemen tüm toplumlarda bulunan bir halk
    inancıdır… Allah, Zariyat Sûresi 52. âyette, gelen her elçinin.
    kavmi tarafından büyücü olmakla itham edildiğini söyleyerek
    büyücülüğün ne kadar köklü ve yaygın bir inanç olduğunu
    göstermektedir.
    Bilimin gelişmediği, sosyal olayların sosyolojik değerlendirme
    konusu olmadığı, insan psikolojisinin göz önünde
    bulundurulmadığı zamanlarda halkın kendi bünyesinde doğurduğu
    esrarengiz inanışlar etkin olmuştur… Bunun sonucu
    olarak toplumlar cin korkusu yaşamış ve sihir denen düzenbazlığa
    inanmak durumunda kalmışlardır…
    Cinlere olağanüstü güçler yükleyen halk inancında büyü
    büyük bir yer tutar… Bunun içindir ki bilimin, sosyolojinin,
    psikolojinin ve hepsinden önemli olarak vahyin söz sahibi olmadığı
    insanlık tarihi boyunca beklenmeyen olumsuz gelişmeler
    ya sihre ya da cin çarpmasına bağlanmıştır…
    Çağımızda hâlâ cin korkusunun sürüyor olması, büyüye
    inanılması, ilmî verilerin halkı tatmin etmediğini
    ve gerekli çalışmaların yapılmadığını göstermektedir…
    İnsanın ruhuna, mânevî boyutuna eğilmeyen
    günümüz bilimi, insanı hak ettiği konuma taşıyamayacaktır…
    Beden sağlığına dikkat eden tıp ilminin ruh sağlığına
    dikkat çekmemesi ve konuya gereken önemde
    AHMED KALKAN
    ~ 106 ~
    eğilmemesi, mânevî hastalıkların yanında, maddî
    hastalıkların da gün geçtikçe artmasında etkili olmaktadır…
    Ruh sağlığı bozulan insanın beden sağlığının
    risk taşıdığı ehlinin mâlumudur… Stresin
    birçok hastalığı tetiklediğini belirten uzmanların
    stres için ruha uygun reçetelerinin olmaması ciddi
    bir eksikliktir…
    Ruh dünyası bozulan birinin sosyal hayatında meydana
    gelecek bozuk ilişkilerin sihre bağlanması doğru
    olmaz… “Yaratan bilmez mi?”170 ayetince yaratılanın
    yaratanının gözüyle okunması olarak değerlendirdiğimiz
    vahiy okumalarının eksikliğini insanlık
    bugünlerde daha iyi anlamaktadır…
    Kur’an’ın bildirdiğine göre büyü ilk olarak Firavun
    döneminde devlet eli ile desteklenmiştir... Firavun, sihirbazlar
    eliyle otoritesini güçlendiriyordu… Büyüyü devlet
    olarak destekleyen ve büyücülüğü teşvik eden Firavun’un
    Musa hakkındaki Mü’min Sûresi 24. ayette geçen
    “bu yalancı bir sihirbazdır” ithamı Firavun’un sihirbazlara
    “yalancı” gözüyle baktığının delilidir…
    Sihirbazlar, A’raf Sûresi 113. Ayette “Eğer üstün gelen biz
    olursak, elbet bize bir mükâfât var, değil mi?” diyerek Firavundan
    büyülerine karşılık ücret dilenmektedirler… Büyücülerin
    ücret talebi sihirbazların acziyetini gözler önüne sermektedir…
    Eğer büyünün hakikati olsaydı Firavun sihirbazların
    güdümünde olurdu sihirbazlar Firavun’un güdümünde
    olmazlardı…
    170 67/Mülk, 14
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 107 ~
    Kur’an, büyüyü her zaman gözlerin yanılsaması ve gözlerin
    aldatılması bağlamında zikreder… Örneğin; A’raf Sûresi
    16. ayette: “İnsanların gözlerini büyülediler…”, Tâhâ Sûresi
    66. Ayette ise Firavun’a bağlı sihirbazların yaptıkları sihirden
    kaynaklı Mâsâ’nın gözlerine onların iplerinin koşar gibi
    göründüğü buyurularak sihir gözle bağlantılı işlenmekte ve
    sihrin gözü yanıltmaktan ibaret olduğu belirtilerek büyünün
    hakikatinin olmadığı vurgulanmaktadır…
    Yine Tûr Sûresi 15. Ayette “(Nasıl) Şimdi bu, büyü müymüş,
    yoksa siz mi görmüyor muşsunuz?” ayeti ve Hicr Sûresi 15.
    ayette “Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir
    topluluğuz,” ifadeleriyle sihrin maddî boyutu ve göz ile olan
    ilişkisi anlatılmaktadır.
    Tâhâ Sûresi 69. âyette: “Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını
    yutsun. Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir.
    Büyücü de nereye varsa iflâh olmaz!”
    Âyetlerde büyünün hile (aldatma) olduğu ve büyücülerin
    asla iflah olmayacakları anlatılmaktadır. Buna
    sebep olarak sihirbazın kendisini izleyenlere eşyanın
    hakikatini değiştirdiğine inandırmak istemesi, kendisine
    yaratıcılık atfetmesi ve dolaylı yoldan ilahlık
    iddiasında bulunmuş olması gösterilebilir…
    Yalan ve aldatma üzerine kurgulanan büyücülük
    mesleğini icra edenlerin arasında zengin fertlerin bulunmaması,
    hatta bu işle uğraşanların nerdeyse tümünün
    sefalete mahkûm yaşam sürmeleri, yaptıkları
    AHMED KALKAN
    ~ 108 ~
    büyünün hakikat içermediğini, büyünün bir göz boyama
    oyunu olduğunu apaçık göstermektedir…
    Kur’an; Firavun’un Mâsâ’ya inanan sihirbazlara tehditler
    savurduğunu ve onları keseceğini söylediğini nakletmektedir.
    171 Firavun sihirbazların güçlerini, acziyetlerini bildiği için
    bu tehditlerde bulunmuştur… Değilse, Firavun o sihirbazları
    tehdit etmek yerine; onlardan korkardı…
    Kısacası sihir/büyü sadece göz boyama oyunudur… Birtakım
    hilelerle gözlerin yanıltılması halidir… Bunun dışında
    sihir yoktur… Türkçede kullanılan “gözlerimi büyüledi”, “dinleyenleri
    sesi ile büyüledi”, “yaptığı hareketlerle izleyicileri
    büyüledi” gibi ifadeler, Kur’an’da anlatılan büyünün özellikleriyle
    birebir uymaktadır…
    İnsan güzel ve süslü sözlerin, görüntülerin, davranışların
    etkisinde kalarak da büyülenebilir… Ancak bu büyü de maddî
    bir büyüdür ve aldatmacadan ibarettir… Yalan konuşan birine
    kanmak, güzel giyimli birinin zenginliğine inanmak, iç
    dünyasını gizleyip dış dünyasında dürüst görünmeye çalışan
    hainlere aldanmak gibi…
    Büyücünün karı ve koca arasını açmak, sevenleri ayırmak,
    birbirini sevmeyenleri birleştirmek, kaybolan eşyayı geri
    getirmek gibi etkinliği ve yetkinliği olamaz… Zira bu durum
    kalplerde ülfet peyda eden Rabbimizin buyruklarına terstir…
    Herhangi bir kimseye tılsım, muska, düğüm vs. şekillerle sihir
    yapılabileceğine inanmak, sadece cehalettir…
    171 20/Tâhâ, 71
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 109 ~
    Eğer sihirbazlar yaptıkları sihirlerle insanların arasını
    açma, ülfet sağlama gibi yetkinliğe sahip olsalardı birkaç kuruş
    peşinde koşmazlardı… Sihir bir maharet ve yetenek işidir…
    Bir oyun ve aldatma becerisidir… El çabukluğu işidir…
    Tek işlevi gözleri yanıltmaktır… Dolayısı ile Peygamberimize
    sihir yapıldığı ve yapılan sihirden dolayı peygamberimizin
    bazen ne yaptığını hatırlamadığı gibi rivayetler birer uydurmadan
    ibarettir…
    Sihrin Babil’de iki melek tarafından insanlara imtihan
    amaçlı öğretildiği de bir Yahudi efsanesidir… Kur’an Bakara
    Sûresi 102. âyette bu efsaneyi olumsuzluk “mâ”larını ard
    arda zikrederek red eder… Bu iddia Yahudilerin iftirası idi ve
    ilgili âyet de bu iftirayı yalanlamak için indirilmiştir…
    Müslümanlar sihre inanmakla İlâhî gücü sihirbazlara yüklediklerinin
    farkında değiller… Müslüman halklarda var olan
    sihir inancı, aslında bir şirk inancıdır ve bundan şiddetle
    uzak durulması gerekmektedir…172
    BÜYÜNÜN ETKILEMESI KONUSUNDA MEZHEBÎ GÖRÜŞLER
    Yine rukyeci, rukyeyi ve büyünün önemini savunuyor:
    Büyü, kendisine büyü yapılan kimseyi öldürebilir veya
    onun tabiatını ve davranışlarını değiştirebilir. İmam Şâfiî
    ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler.”173
    172 Cahit Karaalp
    173 İdraru’ş-Şurûk fî Envâi’l-Furûk, c. 4, s. 149
    AHMED KALKAN
    ~ 110 ~
    “Mu’tezile ve Kaderiyye buna aykırı görüş belirtmişlerdir
    ki onların zaten aykırı görüşlerine itibar edimez.
    Ehl-i sünnettin ittifak ettiği meselerde bid’at ehlinin görüşü
    kale alınmaz.” Onlar yazara göre bid’at ehli ise, yazar
    da onlara göre bid’at ehlidir. Onların Kur’an’dan ve sünnetten
    daha kuvvetli delilleri var ise niye ehl-i sünnete aykırı görüşlerine
    itibar edilmesin? Ehl-i Sünnet ictihad etmişse, onlar da
    ictihad etmiş. İctihadlardan biri doğru, diğeri yanlıştır. Ama,
    peşinen ön yargılı bir tarzda, “ehl-i sünnet tüm ictihadlarında
    isabet etmiştir, Mu’tezile ve Kaderiyye de ehl-i sünnete
    ters tüm ictihadlarında yanılmıştır” demek ilmî ve objektiflik
    ölçülere sığar mı? Onların da kendi mezheplerinin dışındaki
    tüm ehl-i sünnet mezheplerine yanlış demeleri o zaman
    doğru olacaktır. “Benim mezhebimin içtihadı, yanlış olma
    ihtimali olan doğrudur. Diğer mezheplerin görüşü ise doğru
    olma ihtimali olan yanlıştır.” demeliyiz. Bu mezheplerin mensupları
    Müslüman kabul edildiği halde, İslâm mezhebi kabul
    edilen mezheplerin ictihadlarında tümüyle yanıldığını ve hiç
    doğru içtihada ulaşamadığını iddia etmek; ancak bağnazlıkla,
    mezhepçilik ve mezhep taassubuyla izah edilebilir. Ehl-i
    Sünnet, akaid mezhebidir; daha doğrusu akaid mezhepleri
    koalisyonudur. Ehl-i sünnet dışı mezhepler de ehl-i sünnet
    mezhepleri de akaidde mü’minleri bağlamaz. O yüzden bu
    mezhep tartışmasının yeri akaid konuları hiç olmamalı. Bakın,
    bu konuda ehl-i sünnetin ittifak ettiği söylenen bir husus
    var; o husus, konuyla ilgili âyetlere taban tabana zıt. Neyi tercih
    edecek mü’minler? Kaldı ki, ehl-i sünnet kolay kolay ittifak
    da etmez. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bazıları büyünün hak
    ve hakikat olduğunu, etki edebileceğini kabul etmez. Ehl-i
    Sünnet bazı âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına
    görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu söylerler.
    Bunlar arasında Ebû Hanife vardır, Ebû Ca’fer Esterebâzî
    ile hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 111 ~
    İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla
    bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
    Ehl-i Sünnetim diye, isterse bu konudaki ehl-i sünnetin
    görüşü ittifak halinde kabul görmüş olsun,
    o görüş veya ictihad, Kur’an’a zıt ise, bir mü’min,
    Kur’an’la uzlaşmayan bir görüşü, fetvayı, ictihadı
    kesin şekilde kabul etmez, edemez, etmemelidir.174
    Mezhepler dinin önüne geçemez. Mezhepler, dinin
    bir yorumudur, dinin kendisi gibi algılanamaz.
    Akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır. Kur’an’daki
    akaid esasları bütün mü’minleri bağlayan esaslardır,
    ilkelerdir. Mezhep akaidi, yorumdur, ictihaddır.
    Akaidde inanç esasları, beşerî yorumlara, zan içeren
    ictihadlara dayanmaz; mütevâtir olan Kur’anî hükümlere
    dayanır.
    SIHRIN GÖZ BOYAMA VE DEĞIŞIK ARAÇLARLA YAPILAN HILE VE
    KANDIRMADAN İBARET OLDUĞUNU SÖYLEYEN ÂLIMLERE BIR
    ÖRNEK; EBÛ BEKR EL-CESSAS
    “Sihrin/büyünün hak olduğunda, etki ettiğinde, ehl-i sünnet
    âlimleri ittifak etmiştir” gibi doğru olmayan nice sözler,
    maalesef nice kitaplara geçmiştir. Bu ifadenin doğru olmadığını
    görüyoruz. Sihrin/büyünün göz boyamaktan ve değişik
    âlet ve yöntemlerle hile yapıp insanları kandırmaktan ibaret
    174 33/Ahzâb, 36
    AHMED KALKAN
    ~ 112 ~
    olduğunu belirten nice âlim vardır. Ahkâmu’l Kur’an sahibi
    meşhur Hanefî âlim Ebû Bekr el-Cessâs (h. 305-370) sihir/
    büyü hakkında şu bilgileri verir:
    Dil bilimcilerin anlattıklarına göre sihir kelimesi sözlükte,
    sebebi elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve gizli olan şeye
    denir. “Sihir” kelimesinin sözlükteki anlamı budur. Ancak
    daha sonra bu kelime sebebi gizli olan, insanı gerçek dışı
    hayallere sürükleyen, bir nevi aldatma ve kandırma işleri
    anlamında kullanılır oldu. “Sihir” kelimesi, herhangi bir kayda
    bağlı olmaksızın yalın olarak kullanıldığında faili yerilir.
    Ancak övgüye layık işler bağlamında kullanıldığında kayıtlı
    olarak kullanılır.
    Nitekim bir rivayette şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz bazı
    konuşmalarda sihir vardır.”175
    “Şüphesiz bazı konuşmalarda sihir vardır” buyurmuş. Mesela
    başkasına haksızlık yapmış olan bir adam, güzel bir
    savunma yaparak kendisini dinleyenleri âdeta büyüler ve
    böylece başkasının hakkını alıp götürür. “Bazı ilimde cehalet
    vardır” buyurmuş. Bir alanda bilgi sahibi olan bir kimse, bilmediği
    alanda da konuşmaya kalkarsa o alanda cahil olduğu
    ortaya çıkar. “Bazı şiirlerde hikmet vardır” buyurmuş. Buna
    da darb-ı meseller ve insanların öğüt aldığı vaaz ve nasihatler
    örnek gösterilebilir. “Bazı sözlerde de zayilik vardır” sözüne
    gelince; bunun için de şu örnek verilebilir: Kelimelerinizi ve
    sözlerinizi, dinlemek istemeyen ilgisiz bir kimseye anlatmaya
    kalkarsanız bu durumda o kelimeleriniz ve sözleriniz zayi
    olmuş olur; boşa konuşmuş olursunuz.”
    Rasûlullah (s.a.s.), bazı konuşmaları sihirle nitelemiştir.
    175 Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 10/83
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 113 ~
    Çünkü konuşmayı yapan kişi, ya daha önce gizli kalmış bir
    gerçeği güzel konuşması ile bildirip net bir şekilde izah edip
    açıklığa kavuşturuyor, ki bu helâl olan bir sihirdir ki Peygamber
    (s.a.s.) Efendimiz, Zibrikan b. Bedir hakkında bu türden
    bir konuşma yapan Amr b. Ehtem’in konuşmasına ses çıkarmamış
    ve ona kızmamıştır. Rivayet olunduğuna göre bir
    adam, Ömer b. Abdulaziz’in huzurunda belagatlı bir konuşma
    yapmış, Ömer de “Allah’a yemin ederim ki, bu helâl olan
    sihirdir” demiştir.
    Ya da konuşmasıyla bâtılı gerçekmiş gibi tasvir eder, dinleyicileri
    de yaldızlı sözlerle aldatır. Şu halde sihir kelimesi yalın
    olarak kullanıldığında, gerçekliği olmayan ve aldatıcı güzel bir
    kılıfa sokulan bâtıl şeyler anlamına gelir. Nitekim bu konuda
    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnsanların gözlerini büyülediler.”
    176
    Firavun‘un sihirbazları, gerçekliği olmayan bir şeyi gerçekmiş
    gibi göstererek ortaya attıkları iplerinin ve değneklerinin
    yılanmış gibi hareket ettiği algısını izleyenlerin zihinlerinde
    meydana getirdiler. İlgili ayet bu duruma şöyle bir
    açıklık getirmektedir: “Onların ipleri ve değnekleri yaptıkları
    sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.”177
    Yüce Allah izleyicilerin sürünme zannettikleri şeyin aslında
    bir sürünme olmadığını, aksine bir hayal olduğunu bildirmektedir.
    Bir gerçeği anlatıp onu açıklayan konuşma, helâl
    olan sihirden sayılır. Ama göz boyama, aldatma, bâtılı hak
    sûretinde gösterme amacıyla yapılan konuşma, kınanan sihirden
    sayılır.
    176 7/A’râf, 116
    177 20/Tâhâ, 66
    AHMED KALKAN
    ~ 114 ~
    Beyana ve konuşmaya sihir denilmiştir. Çünkü güzel ve
    etkili konuşabilen bir kimse, güzel bir şeyi çirkin gösterebileceği
    gibi, çirkin bir şeyi de güzel gösterebilir. Sihirbazın/
    büyücünün allayıp pullayarak bir şeyi olduğundan farklı göstermesine
    sihir denildiği gibi, güzel konuşmaya da bu bakımdan
    sihir denilmiştir.
    Ebubekir el-Cessâs dedi ki: Güzel ve etkili konuşmaya gerçek
    anlamda değil de mecazî anlamda “sihir” denilmiştir. Gerçek,
    vasıflarını anlattığımız şeydir. Bu sebeple sihir kelimesi
    yalın olarak kullanıldığında; muhatapları veya izleyicileri aldatmak,
    zihinlerini karıştırmak, gerçekliği ve sâbitliği olmayan
    şeyleri varmış gibi göstermek amacıyla allayıp pullayarak
    olduğundan farklı bir şekilde gösterilen şeylere denir. 178
    SIHRIN ÇEŞITLERI, SIHIRBAZLARIN AMAÇLARI VE HEDEFLERI
    İlk olarak; Cenab-ı Allah’ın Kur’an’da kendilerinden söz ettiği
    Babil halkının sihri.
    Babil halkı sabii olup yedi gezegene tapıyor, onları ilah
    olarak adlandırıyor, kâinattaki olayların failinin onlar olduğuna
    inanıyorlardı. Bunlar muattıla yani Allah’ın sıfatlarının
    varlığını kabul etmeyen kimselerdi. Bunlar evrendeki gezegenleri
    ve diğer gök cisimlerini yoktan var edip yaratan bir
    sâni-i hakikinin varlığını kabul etmiyorlardı. Bunlara Yüce
    Allah Hz. İbrahim’i aleyhisselam gönderdi. Hz. İbrahim, onları
    Allah’a imana davet etti. Onları şaşkına çeviren deliller ileri
    sürerek kendileriyle tartıştı. Karşı koyamayacakları delillerle
    karşılarına çıktı.
    178 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., s. 136-143
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 115 ~
    Sihir çeşitlerinin çoğu tahayyüllerden ibaret olup eşyanın
    aslından farklı bir şekilde görünmesini sağlamaktadır.
    Sihir çeşitlerinden biri, halkın bildiği ve âdetin kendisiyle
    cari olup gittiği ve görülebilir nitelikte olan sihirlerdir.
    Elle tutulup gözle görülmeyen, gizli kalan, hakkında bilgi
    sahibi olanlar dışında kalan kimselerin hakikî manasını ve iç
    yüzünü bilemediği bir sihir çeşidi de vardır. Zira her ilmin
    gizli aşikâr, açık ve kapalı tarafları vardır. Açık ve aşikâr olan
    tarafı gören ve işiten her akıllı kimse bilir. Gizli ve kapalı olan
    tarafı ise hakkında araştırma yapmış, bilgi sahibi olmuş, uygulamasını
    yapmış ehli kimselerden başkası bilemez. Buna
    şöyle bir örnek verilebilir: Nehirde gemi yolculuğu yapan bir
    kimse, üzerindeki hurma ağaçları ve binalarla birlikte kıyının
    da kendisiyle birlikte hareket etmekte olduğunu zanneder.
    Geceleyin kuzeyden rüzgâr estiğinde gökyüzünü seyretmekte
    olan bir kimse, ayın bulutlarla birlikte güneye doğru
    kaymakta olduğunu zanneder. Üzerinde renkli bir işaret
    bulunan bir topaç hızla döndürüldüğünde, nokta veya ben
    şeklindeki o işaret topacın çevresini kuşatan bir çember gibi
    görünür. Hızla dönmekte olan değirmen taşında da benzer
    şeyler görülebilir. Ucunda ateş közü bulunan bir tahta çubuk
    havada hızla döndürüldüğünde tahta çubukta havada bir
    ateş çemberi görüntüsü meydana gelir. İçi su dolu bir cam
    bardağa atılan bir üzüm tanesi, erik veya şeftali büyüklüğünde
    görülür. Ufak tefek bir adam, suyun gerisinde durduğunda
    iri cüsseli görülür. Yerden yükselen buharlar, sabahleyin doğmakta
    olan güneş kurşunu çok büyük gösterir. Ama buharlardan
    ayrılıp yükseldiğinde göze küçük görünür. Suya düşen
    bir çubuk, kırık veya eğri görünür. Yüzüğü gözünüze yanaştırdığınızda
    halkası bilezik büyüklüğündeymiş gibi görünür.
    AHMED KALKAN
    ~ 116 ~
    Eşyanın olduğundan farklı görünmesiyle ilgili olarak bunlara
    benzer daha birçok örnek verilebilir ki, halkın çoğu bunları
    bilir.
    Bir diğer sihir çeşidi: Elle tutulup gözle görülemeyen, ancak
    hakkında bilgisi ve düşüncesi olan erbabınca bilinen sihir
    çeşide de vardır. Sihirbazın ipi buna örnek gösterilebilir.
    Bu ip bazen kırmızı, bazen sarı, bazen de siyah renkte ortaya
    çıkar. Bunun en güzel şekillerinden biri de gözbağcılarının
    yaptığı gibi eşyayı olduğundan farklı gösteren hareketlerde
    bulunmak ve insanı çeşitli hayallere sürüklemektir. Mesela
    elinde tuttuğu bir serçeyi gözlerinizin önünde keser. Sonra
    de kesip başını gövdesinden ayırdığı serçenin uçtuğunu size
    gösterir. Bunu el çabukluğu ile becerir. Aslında kesilip başı
    koparılan serçe ile uçan serçe aynı değildir. Doğrusuna bakılırsa
    o sihirbaz, yanında iki serçe bulunduruyordu. Birini
    keserken diğerini saklayıp gizlemişti. Daha sonra diğerini
    uçururken de önce kesmiş olduğunu saklayıp gizlemişti. Sihirbaz,
    bir adamı kestiğini, yanındaki kılıcı yuttuğunu gösterir.
    Ama gerçek, hiç de onun bize gösterdiği gibi değildir.
    Sihirbazların yaptıklarına gösterilebilecek örneklerden
    biri de şudur: Tunç veya diğer madenlerden imal edilen ve
    birbiriyle çarpışmakta olan, sonra biri bu iş için hazırlanmış
    olan hileleri kullanarak diğerini öldüren iki süvari.
    Bir örnek de şu: At üzerinde ve elinde bir borazan bulunan
    tunçtan yapılmış bir süvari heykeli. Hiç kimse kendisine yaklaşmadığı
    ve eliyle dokunmadığı halde bu süvari heykeli, her
    saat başı o borazanı çalar.
    Sihirbazlar, cinler ve şeytanlarla konuştuklarını, muska ve
    tılsımlarla onları itaat altına aldıklarını, istediklerini önceden
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 117 ~
    bir şeyler yapma ve bu iş için kendileriyle anlaşma yaparak
    hazırladıkları cin ve şeytanlar aracılığıyla elde ettiklerini iddia
    etmektedirler. Cahiliye döneminde Arap kâhinleri işlerini
    bu şekilde yürütüyorlardı. Hallâc-ı Mansur da gösterdiği harika
    hallerin çoğunu, anlaşmalı olduğu cin ve şeytanlar aracılığıyla
    gerçekleştirmişti. Bu kitap bunların hepsini anlatmaya
    müsait olsaydı, Hallâc’ın ve emsallerinin “harika” diye gösterdiklerinin
    iç yüzünü açığa çıkaracak şeyleri mutlaka anlatırdım.
    Sihir çeşitlerinden biri de insanlar arasında laf taşımak,
    jurnalcilik yapmak, belagatlı ve şatafatlı cümleler kurmak,
    insanların zihnini ifsad etmek, kafalarını karıştırarak onları
    sinsice birbirine düşürmek de bir nevi sihirdir. Sihrin bu türü
    halk arasında fazlasıyla yaygındır. Anlatıldığına göre bir kadın,
    evli bir çiftin arasını bozmak istemiş. Önce kadına gidip;
    “Kocan senden yüz çevirmiş. Ona sihir yapmışlar. Sana karşı
    tutuk hale getirilmiş. Senin için ona ben de bir sihir yaparım.
    Öyle bir hale gelir ki, senden başkasını istemez ve senden
    başkasına bakmaz. Ancak bunu yapabilmem için, uyuyacağı
    zaman onun sakalından ustura ile keseceğin üç tel getirip
    bana vermelisin. Bunu başarabilirsen bu iş tamamdır” demiş.
    Kadın, onun bu söylediklerinin doğruluğuna inanıp ona aldanmış.
    Fitnekâr kadın bu defa kocanın yanına gidip ona, “Karın,
    gönlünü başka bir erkeğe kaptırmış. Seni öldürmeye karar
    vermiş. Onun bu durumundan haberdar oldum. Acıdığım için
    sana bu öğüdü veriyorum. Uyanık ve tedbirli ol. Ona asla aldanma.
    O, seni usturayla öldürecek. Zaten bunu onun halinden
    de anlayacaksın. Bunu yapacağından asla şüphe yok” demiş.
    Adam evine gitmiş. Uzanıp uyur gibi yapmış. Karısı uyuduğunu
    zannedince hemen keskin bir usturayı eline almış ve
    AHMED KALKAN
    ~ 118 ~
    sakalından üç tel kesmek için adamın üzerine eğilmiş. Adam
    hemen gözlerini açmış. Karısının, elinde usturayla boğazına
    doğru eğildiğini görmüş. Karısının kendisini öldüreceğinden
    artık hiç şüphesi kalmamış. Derhal ayağa kalkıp karısını öldürmüş.
    Karısını öldürdüğü için de kendisi de öldürülmüş.
    Buna benzer sayılamayacak kadar çok örnek vardır.
    Büyücüler ve cin çarpmış oldukları varsayılanların
    üzerine okuyanlar (rukyeciler), iddia ettikleri gibi
    başkalarına zarar veya fayda vermeye muktedir olsalardı,
    havada uçabilselerdi, gaybı bilselerdi, uzak
    ülkelerden haberler getirebilselerdi, çalınan veya
    saklanan şeylerin yerlerini bilselerdi, anlattığımız
    şekillerden başka bazı yöntemlerle insanlara zarar
    verebilselerdi, o zaman hükümdarların hâkimiyetine
    de son verirlerdi. Onları öldürerek ülkelerinin başına
    geçer, hazinelerine sahip olurlardı. Öyle ki kendilerine
    asla zarar gelmez, hoşlanmadıkları işler başlarına
    gelmezdi. Kendilerine suikastte bulunmak isteyenlere
    karşı savunma ihtiyacını duymazlardı. İnsanların
    elindeki nimetleri istemeye muhtaç olmazlardı. Böyle
    bir durum söz konusu olmadığına, bu iddia sahipleri
    insanlar arasında en perişan halde, en tamahkâr,
    en hilebaz olduklarına, insanların ellerindeki parayı
    elde etmek için çeşitli yollara tevessül ettiklerine,
    fakir ve geçinemez oldukları apaçık olduğuna göre,
    bunların hiçbir şeye muktedir olmadıkları kesin olarak
    anlayıp tespit etmiş olmaktayız. Halktan cahil
    ve güven vermeyen insanların elebaşları, sihirbaz ve
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 119 ~
    okuyup üfleyenlerin (rukyecilerin) iddialarını hemen
    tasdik ederler. Bu iddiaları reddedenlere de şiddetle
    karşı çıkarlar. Bu konuda gelen yalan ve uydurma rivayetleri
    de sahih kabul ederler. “Sihirbaz ise nereye
    varsa kurtuluşa eremez.”179
    Cahil kimseler, sihirbazların bu anlatılanlardan daha tuhaf
    ve daha feci şeyleri yapabileceklerine de inanırlar. Şöyle
    ki: Onlar, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) sihir yapıldığını, sihrin onu
    çok etkilediğini, hatta “Ben bir şeyi yapmadığım ve söylemediğim
    halde o şeyi yapmışım veya söylemişim gibi hayal ediyordum”
    dediğini iddia ederler.
    Cessas diyor ki: Bu gibi rivayetler, aşağılık ve değersiz
    cahillerle oynamak, onları ‘peygamberlerin mucizeleri
    meğer boş şeylermiş’ demeye sürüklemek, o mucizelere
    dil uzattırmak ve peygamberlerin mucizeleriyle
    sihirbazların yaptıkları işler arasında bir fark
    olmadığına, hepsinin aynı türden şeyler olduklarına
    inandırmak için inançsız kimseler tarafından uydurulmuştur.
    Tuhaftır ki bazı kimseler, hem peygamberleri
    tasdik edip onların gösterdikleri mucizelerin
    gerçek olduğuna inanırlar, hem de sihirbazların yaptıkları
    bu gibi şeylerin doğruluğuna inanırlar. Oysa
    Yüce Allah “Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez”
    180 buyurmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı
    Allah’ın yalanladığı, iddiasının asılsız olduğunu,
    179 20/Tâhâ, 69
    180 20/Tâhâ, 69
    AHMED KALKAN
    ~ 120 ~
    tuttuğu yolun yol olmadığını bildirdiği kimseleri
    doğrulamış olmaktadırlar.
    Cahilliği sebebiyle Yahudi kadının, yapacağı sihrin Peygamber’in
    (s.a.s.) bedenine etki edeceğine inanarak ona sihir
    yapmış olması mümkündür. Ama Cenab-ı Allah, onun sihri
    gizlediği yerden Peygamber’i (s.a.s.) haberdar etti. Kadının
    da yaptığı kötülükten dolayı cehaletini ortaya çıkardı. Kadın,
    Peygamber’in (s.a.s.) bu sihrin etkisinden kurtulduğu takdirde
    nübüvvetini ispatlamış olacağını düşünerek bunu yapmıştı.
    Yoksa bu sihir, ona zarar versin ve durumunu karmaşık
    hale getirsin diye yapmış değildi. Diğer taraftan konuyla ilgili
    hadisi rivayet eden ravilerin tamamı, Peygamber’in (s.a.s.)
    durumunun karmaşık hale geldiğini söylemiş değillerdir. Aksine
    bu ifade, hadise daha sonraları eklenmiş olup hadisin
    aslında mevcut değildir.
    Peygamberlerin mucizeleri ile hayallere kaptırmaya ilişkin
    anlattığımız diğer şeyler arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz:
    Peygamberlerin mucizeleri kendi hakikatleri üzeredir. İçleri
    dışları gibidir. Üzerlerinde ince bir tefekküre daldığınızda, sahihliğini
    ve gerçekliğini daha iyi kavrarsınız. Bütün yaratılmışlar
    onların emsallerini ve benzerlerini getirmeye çabalasalar
    bunu başaramazlar. Sihirbazların allayıp pullayarak eşyayı
    olduğundan farklı göstermeye çalışmaları ve hayal oyunları,
    gerçekliği olmayan asılsız şeyler göstermek için yapılan bir
    nevi hile ve ince oyunlardır. Sihirbazların olduğundan farklı
    gösterdikleri şeyler, derin bir tefekkür ve araştırma neticesinde
    anlaşılır. Bunu öğrenmek isteyen herkes, çabalama neticesinde
    herhangi bir sihirbaz kadar öğrenebilir ve onun yaptıklarının
    benzerini yapabilir. 181
    181 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., s. 143-158 (özetlenerek)
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 121 ~
    BÜYÜNÜN ETKISI YOKTUR
    Sihir ya da büyünün insanlık tarihinde fiilen var olduğu,
    Bâbil döneminden beri bilinip bazı çeşitlerinin uygulandığını
    biliyoruz. Ancak, sihirbazlar, büyücüler tarafından çeşitli
    maksatlarla yapılarak bazı etki ve sonuçları iddia edilen, kendilerine
    diğer insanlardan üstünlük, ayrıcalık, maddî-mânevî
    çıkar sağladığı görülen sihir ya da büyünün insanlar veya
    eşya üzerinde gerçekten tesiri var mıdır? Bu soruya tarihten
    bu yana açık, net ve kesin bir cevap üzerinde uzlaşılamadığı
    görülmektedir. Sihrin başlıca iki kısma ayrıldığını, bir grubun
    sırf yalan-dolan, üçkâğıtçılık, göz boyama ve el çabukluğu,
    göz bağcılığı türünden şeyleri içerdiğini; diğer grubun
    da bilimsel, teknolojik bazı gerçeklere dayandığını ve bu bilimsel
    gerçeklerin istismar edilmesi sûretiyle ortaya konulan
    bazı olayları kapsamına aldığını söyleyebiliriz. Bu durumda
    birinci grup sihir ya da büyünün hiçbir şekilde gerçekle ilgisi
    olmadığı ortaya çıkmaktadır. İkinci grup sihirde ise, bazı bilimsel
    gerçekler yer almakta, eşya ya da Allah’ın tabiatta yarattığı
    bazı kanunların özellik ve inceliklerinden yararlanıldığı,
    bunların kötü maksatlarla kullanılarak şirk ve küfre âlet
    edildiği görülmektedir. Bu açıdan, birinci gruba giren ve aslı
    olmayan, yalana-dolana dayanan sihrin herhangi bir tesirinin
    olmayacağı açıktır. İkinci gruba giren sihirlerin birtakım
    bilimsel gerçekleri içinde barındırdığını belirten bazı âlimler,
    bu çeşit büyülerin tesir edebileceğini söylemişlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan âyetlerle, bazı hadislere dayanan
    bir kısım İslâm âlimleri büyünün bir hakikati olduğunu
    ve tesir ettiğini, bunun şerrinden Allah’a sığınmak gerektiğini
    söylemişlerdir. Mu’tezileye ve ehl-i sünnete mensup
    bazı âlimlere göre ise büyü, gerçek değildir. Sihir diye bir
    şey yoktur. İnsan hiçbir şekilde, dokunmadan başkasına etki
    AHMED KALKAN
    ~ 122 ~
    yapamaz. Ancak mu’tezile ve bazı ehl-i sünnet âlimlerinin,
    bir kimseye dokunmadan etki edilemediği görüşünün, devirlerindeki
    fen ve teknik uygulamaların, çağımızdaki seviyeye
    ulaşmamış olmasından dolayı bu şekilde ortaya konduğu da
    bir gerçektir. Çünkü günümüzde fizikî birtakım yollarla, ses
    dalgaları, elektrik, kızıl ya da mor ötesi ışınlar kullanılarak
    eşyaya ya da herhangi bir insana etki etmenin mümkün olduğu
    anlaşılmıştır. Artık zamanımızda ses, ışık, elektrik dalgalarıyla
    el değmeden birtakım cihazlar çalıştırılabilmektedir.
    Tv., uydular, uzaktan kumandalı silahlar, füzeler vs. araç
    ve gereçler buna bir örnektir. Ancak bunların fizikî birtakım
    kanunlarla, bilimsel yollarla yapıldığı, bir sihir ya da büyü olmadığı
    ortadadır.
    Ehl-i sünnet âlimlerinden İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir
    er-Râzî, İbn Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî,’ye göre
    büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve insanları
    aldatıp kandırmadan ibarettir. Yine kaydedildiğine göre,
    ehl-i sünnet âlimlerinin bir kısmına göre büyü vardır. Bunlara
    göre, bazı kimseler riyâzet, isimlerin ve rakamların özellikleri,
    efsun ve uzlet gibi yollara başvurarak başka varlıklar
    üzerinde etki yapabilecek duruma gelebilirler. Cinlerin kötüleriyle
    temas kurup onlar aracılığıyla olağanüstü şeyleri yaratan
    yine Allah’tır. Sihirbaz, büyüsüyle bir olayın sebeplerini
    bir doğrultuda düzenlemeye sevkeder. O isimlere ve rakamlara
    o özellikleri veren de Allah’tır. Böylece her işin fâili Allah
    olmaktadır.182
    182 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb Terc. 263; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri,
    1/209; A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 232
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 123 ~
    TELKIN
    Sihir konusunu, birtakım saçmalıklardan, asılsız
    uygulamalardan ve hurâfelerden arındırarak Kur’an
    ve sahih sünnetin ışığında düşünürsek, âlimlerimizin
    de belirttiği gibi, bunlardan bir kısmında gerçek
    payı olmalıdır. O halde sihrin bu gerçek kısmı
    ve tesiri nedir? Kanaatimizce bu, günümüzde geçmiş
    asırlara nispetle gayet iyi bilinen ve kullanılan
    “telkin”dir. Telkin, yaldızlı sözlerle, aldatıcı davranış
    ve yalan-dolan haberlerle muhâtabın kafasını ve
    gönlünü bulandırmak, fikirlerini çelmek, kanaatini
    değiştirmek ya da arzu edilen görüş veya kanaate
    sahip olmasını sağlamaktır. Telkin, günümüzde söz,
    propaganda, yazı, resim, film, müzik, spor, yalan haber
    vs. yollarla çok modern bir şekilde yapılmaktadır.
    Bunun için kaset, disket, cd., bant, resim, yazı, tv.,
    telefon vs. araçlarla muhâtaba ulaşılmakta, onun
    fikirleri çelinmekte, belli bir kanaate sahip olması
    temin edilmektedir.183 Tâbir câizse kişi, yavaş yavaş
    şartlandırılmakta, beyni yıkanmakta, yani büyülenmektedir.
    Bu şekilde telkin sahiplerinin isteği doğrultusunda,
    insanlara doğrular yanlış, yanlışlar doğru,
    hak bâtıl, bâtıl hak, yalanlar doğru gibi gösterilmekte,
    kabul ettirilmektedir. Geçmişte bir insan ya
    da cin şeytanının, sihirbazının bir ya da birkaç kişiyi,
    bir kabile veya site halkını büyüleyip kandırarak
    183 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 8, s. 88
    AHMED KALKAN
    ~ 124 ~
    küfre götürebilmesine karşılık; günümüzün modern
    sihirbazları, sahip oldukları iletişim araçlarıyla milyonlarca
    insanı, az geliş(tiril)miş veya geri bıraktırılmış
    toplumları, ulusları, istedikleri biçimde şartlandırmakta,
    zehirlemekte, yalan yanlış fikirler empoze
    ederek, kendi benliklerinden koparmaya çalışmaktadırlar.
    Yalan haberler, reklâmlar, seks filmleri, pembe diziler,
    spor ve özellikle futbol maçları, müzik vs. yollarla insanların
    beyinleri dumûra uğratılıp uyuşturulmakta, insanlar düşünemez,
    doğruyu yanlışı, faydalıyı zararlıyı ayırt edemez hale
    getirilmektedir. İletişim araç ve gereçlerinin yoğun baskısı,
    sihirleyici, büyüleyici gücü altında insanlar cinsel ihtiyaçlarıyla
    midelerinden başkasını düşünemez, akıl ve irâdelerini
    kullanamaz, silkinip kendilerine gelemez duruma sokulmaktadır.
    Bu gerçeği inkâr edemediklerinden Batılılar bile, tv.ye
    magic box (büyüleyici kutu) demektedir. Eski büyücülerin/
    sihirbazların yerini alan tv., seyirciyi efsunlayıp hipnotize
    etmekte, aptallaştırmaktadır. Bu sihirli iletişim gücünün sahipleri
    ve yönlendiricileri, çıkarlarını tehlikede hissettikleri
    anda kamuoyu oluşturmakta, halk kitlelerini harekete geçirerek
    hükümetleri devirmek, ya da onlara arzuladıkları kararları
    aldırtmak istemektedir.
    Televizyonu da fesatta geçecek teknolojik aygıtlar
    gün geçtikçe daha da yaygınlaşmaktadır. İnternet,
    halkın dörtte üçünden fazlasında mevcut. Halkın
    yarısından çoğu sosyal medyayı takip ediyor. Cep telefonu
    olmayan beşikte bebek bile kalmadı. Bebekler
    artık telefon ellerinde olmadan yemek bile yemiyor.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 125 ~
    Eğer cinlerin musallat olmasına engel olurum diyen
    rukyeci varsa, işte meydan; buyursun! Şu cinlerin,
    şeytanların cirit attığı internet dünyasının, sanal
    âlemin insanlara musallat olmasının önüne geçsin.
    Büyük bir ecir ve sevap alsın. İnsanı dört bir yandan
    kuşatıp musallat olan cinlerin, şeytanların saldırılarından
    insanı kurtarmaktır esas şifasına sebep
    olmak. Peygamberimiz gözle görülmeyen mikroplara
    da “cin” diyordu. İnsana musallat olan cinler olan
    korona virüsü insan vücudundan çıkarsın da gerçekten
    cin musallatına çözüm buluyormuş diyelim.
    Yoksa, insanın içine cin girmiş diye insanı döverek
    cini dövdüğünü zanneden, çaresiz insanların umutlarıyla
    oynayan, insanları maddî ve mânevî yönüyle
    sömüren ve bunları din adına yapan kimselerin insanlara
    musallat olması sözkonusu olacaktır. Zaten
    Türkiye, ne çekiyorsa kurtarıcıların elinden çekiyor.
    Cinlerden insanları kurtaracağını iddia edenlerin
    elinden bu halkı kim kurtaracak?
    Büyü yapmak isteyen sihirbazların, Allah’ın yasakladığı
    birtakım fiilleri işleyerek şeytan ya da cinlere yaklaşmak
    istedikleri nakledilegelen hususlardandır. Tarih boyunca bu
    tür kimseler yıldızlara taparak, Allah’a şirk koşarak, şeytanı
    övüp ona tapınarak şeytanın yardımını temin etmeye çalışmışlardır.
    Şeytanın da pislikte, şerde, fenalıkta kendisine
    en uygun olan kimseleri dost edindiği muhakkaktır. Ancak
    şeytanın, tevhid ehli mü’min kullara karşı, bu tür müşrik ve
    müflis insanlara yardımı ne kadar tesirlidir? Bunlar, Allah’ın
    iyi kullarına zarar vermeye muktedir olabilirler mi? Hemen
    AHMED KALKAN
    ~ 126 ~
    kısaca cevap verelim ki, şeytan ve yandaşları Allah ve Rasûlü’nün
    yolundan gidenlere, Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı sarılanlara
    hiçbir şekilde zarar veremezler. Bu husus, Kurân-ı Kerim’de
    haber verilmiştir. 184
    Buraya kadar kaydedilen hususlardan sihrin başlıca iki
    kısma ayrıldığını görmekteyiz. Birinci kısım, sırf yalan-dolan
    ve kandırmacadan ibaret olan söz ve fiillerle ortaya atılan
    büyü çeşididir. İkinci kısım da az çok var olan bir gerçeği
    sûiistimal ederek yapılan sihirlerdir. Eskiden sihir zannedilen
    nice hususların günümüzde artık astronomi, astrofizik,
    kimya, fizik, biyoloji, tıp, eczacılık vs. gibi müspet bilimlerle,
    edebiyat, psikoloji, parapsikoloji, hitabet ve sosyoloji bilimlerinin
    meşguliyet alanına girdiği de bir gerçektir. Bilim ve
    fennin, düşüncenin gelişmesiyle artık günümüzde insanlar,
    geçmişte sihir olarak adlandırılan, halkın kandırılmasına vesile
    kılınan birçok olayın sebebini bilmekte, bunların açıklamasını
    yapabilmektedirler. Haberleşme araç ve gereçlerinin
    son derece yaygınlaştığı günümüzde artık insanlar, duydukları
    her şeye körü körüne inanmamakta, bunların aslını ve
    gerçeğini araştırmaktadırlar.
    BÜYÜCÜLER HALKI KANDIRIYOR
    Günümüzde halk, sihirbazların yaptıkları çoğu şeyin duyu
    organlarının yanıltılmasına dayandığını, kendisini seyreden
    ya da kendilerine program yaptıranların verdikleri para olmadan
    sihirbazların, büyücülerin karınlarını bile doyurmaktan
    âciz olduklarını bilmektedirler. Geçmişte sihir ya da büyü
    184 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 127 ~
    olarak takdim edilen pek çok olay, artık müsbet bilimlerin
    ilgi alanına girmiş, sebebi, mâhiyeti, sonucu açıklanabilir konuma
    gelmiştir. Yukarıda saydığımız sihir çeşitlerinin ikinci
    grubu olan güçlü ruh sahiplerinin büyüsüyle ilgili olarak
    müfessirlerin kaydettiği bazı hususlar vardır ki günümüzde
    bunları kabul etmek, pek mümkün görünmemektedir. Meselâ
    bu gruba giren güçlü ruh sahibi kimsenin, kendi bedeninin
    dışında etki edebilecek kadar irâdesinin güçlendiği, eşyada,
    hayvanlarda, İnsanlarda kendi vücuduymuş gibi tasarruf
    yapabildiği, dilediği zaman başkalarının bünye ve şeklini
    değiştirebildiği, İnsanı öldürecek, diriltecek ya da sözgelimi
    eşek haline getirebilecek hüner elde edebildiği, havada uçup
    suda yürüyebildiği ileri sürülmektedir.
    Artık çağımızda, bir eşyaya ya da insana dokunmadan, ya
    da belli fizikî kanunlara göre çalışan araçların yardımı olmadan
    uzaktan etki etmenin mümkün olduğunu ileri sürmek
    çok güçtür. Bu husus, son derece tartışmaya müsâit bir konudur.
    Biyoenerji olayında olduğu gibi, makul bilimsel bir
    açıklaması mevcut olmalıdır. Bir eşyayı dokunarak kaldırabilir,
    yerini değiştirebilir, ya da imha edebilirsiniz. İnsan da
    buna dâhildir. Ancak, günümüzde onlara uzaktan tesir etmenin,
    zarar vermenin, ya da imha etmenin yolları bellidir. Ya
    top-tüfek vs. atarsınız, ya uçakla, füzeyle bombalarsınız, ya
    da lazer vs. gibi ışınlarla çalışan silâhlar geliştirerek elinizi
    dokunmadan hedefiniz olan varlığı imha edersiniz. Veya o
    eşya ya da canlı ışınlarla bombardımana tâbi tutarsınız. Onu
    hasta eder veya ölümüne sebep olursunuz. Uzaktan kumandalı
    bombalarla, evinde oturan birini, uçakta veya arabasında
    yolculuk yapanları havaya uçurabilirsiniz. Geçmişte sihir
    olarak nitelendirilebilecek bu olayların hemen hepsinin bilimsel
    bir açıklaması mevcuttur. Eğer insanları uzaktan büyü
    ve sihir yoluyla öldürmek mümkün olsaydı, dünyanın dört
    AHMED KALKAN
    ~ 128 ~
    bir yanına dağıtılmış, sürülmüş, katliama, soykırıma uğratılmış
    yahûdiler, sihir işlerini en iyi bilen bir millet olarak bunu
    düşmanlarına tatbik eder, onların baskı ve zulümlerinden
    kurtulurlardı. Hâlbuki tarih bize bunun aksini söylüyor.
    Bu açıdan sihir yoluyla insanlara zarar vermek, onları
    öldürmek hususundaki iddialar, düşmanlarından savaş vs.
    yollarla doğrudan intikam alamayan, onların karşısına çıkamayan,
    ezilmiş, mağlup olmuş zavallı kişi ve toplumların, hasımlarının
    kalbine korku salmak, onların zararlarından emin
    olmak maksadıyla çaresizlik içinde başvurdukları, sığınıp
    teselli aradıkları bir husus olmalıdır. Yukarıda da belirtildiği
    gibi, sihir ve büyünün İsrâiloğulları, Süryânîler gibi güçsüz
    toplumlarda, ilkel kabilelerde yayılması, Mısır’da, İran’da
    Bâbil’de tevhid devirlerinde yasaklandığı için el altından gizli
    gizli devam etmesi, bu görüşümüzü destekleyen hususlardandır.
    İnsana hayat vermek, ya da onu öldürmek, ancak Cenâb-ı
    Hakk’ın irâdesiyledir. Bu iş, Allah’ın elindedir ve O’nun emriyle
    meydana gelmektedir. İnsanların ya da başka nesnelerin
    bu hususta, sebep olmaktan öteye bir fonksiyonu yoktur.
    Bu konularda insan diler, Allah da onun sonucunu yaratır. Bu
    sebeple, öldürmek maksadıyla bir insana ateş eden kimse,
    Allah dilemedikçe karşısındakini öldüremez. Kurşun seker,
    isabet etmez, öldürücü şekilde yaralayamaz vs. sebeplerden
    dolayı kişi bu arzusuna erişemez. Öldürme ve diriltmenin Allah’a
    ait olduğuna dair birçok âyet vardır. Meselâ: “Doğrusu,
    dirilten ve öldüren Biziz. Hepsinin gerisinde de Biz kalırız.”185
    Kısacası herhangi bir zahmet, tehlike ya da gayret
    ve çalışmaya girmeden oturduğu yerden büyü yaparak
    bir kimsenin hasımlarını bertaraf etmesi, imha
    185 15/Hıcr, 23
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 129 ~
    etmesi sözkonusu değildir. Bu, “sünnetullah”a, Allah’ın
    kâinata koyduğu değişmez tabiî kanunlara ve
    irâdesine aykırıdır. İnsanlar açısından bu, mümkün
    de değildir. Eğer böyle bir şey mümkün ve câiz olsaydı,
    Hz. Peygamber, düşmanlarıyla savaşa çıkmaz,
    ordular tertip etmez, müslümanlar kendilerini
    tehlikeye atmaz, şehid vermezlerdi. Hasımlarını
    daha kolay ve zahmetsiz, tehlikesiz olan bu yolla
    ortadan kaldırmaya çalışırlardı. Yahûdiler, hıristiyanlar,
    müşrikler, münâfıklar, İslâm düşmanları da
    bu yolla Hz. Peygamber’i, sonraları müslümanların
    liderlerini, komutanlarını ortadan kaldırmaya muvaffak
    olurlardı. Hâlbuki böyle bir şey sözkonusu
    olmamıştır. Hz. Peygamber, düşmanlarının karşısına
    silâhıyla, ordusuyla çıktığı gibi, düşmanları da
    O’nun karşısına silâhlarıyla, askerleriyle çıkmışlar
    ve çarpışmışlardır.
    Sihirbazların, eşyaların şeklini değiştirebildikleri, bir insanı
    eşek yapabildikleri iddiası da artık günümüzde komik
    kabul edilen bir husustur. Bunun mümkün olamayacağını
    herkes bilir. Bir canlının anatomisini değiştirmek, onu başka
    kılıklara sokmak, onun hayatına son vermek demektir. Bu,
    Kur’an’da “mesh” diye bahsedilen olaydır ki, bunun gerçekleşebilmesi,
    ancak Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dâhilindedir. Allah’tan
    başka varlıkların, kendileri de âciz birer varlık olan
    sihirbazların bunu yapabilmesi mümkün değildir.
    Günümüzde, artık havada uçmanın, denizde yürümenin
    de orijinal bir tarafı, sihir diye nitelendirilebilecek bir yönü
    kalmamıştır. Sıradan İnsanlar bile, biraz pilotluk eğitiminden
    AHMED KALKAN
    ~ 130 ~
    sonra uçabilmekte, kanat, ya da paraşüt takarak tehlikesizce
    aşağılara süzülmekte, ayağına deniz paleti takan herkes bir
    motorun arkasından iple tutunarak denizin üstünde süratle
    kayabilmektedir. Bunların, tabiatta mevcut olan birtakım
    denge kanunlarına bağlı olduğunu da herkes idrâk etmektedir.
    186
    Günümüzde başta televizyon kanalları ve cep telefonlarına
    kadar düşen internet olmak üzere medya,
    yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük,
    halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda
    Firavunların ve Firavunî düzenlerin vazgeçemediği
    bir araçtır.
    SIHIRBAZLARDAN MEDET UMAN FIRAVUN
    “Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Bu gerçekten
    çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.’
    Firavun, ‘Peki, ne buyurursunuz?’ (dedi.) Dediler ki: ‘Onu
    da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla.
    Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.’ Sihirbazlar Firavun’a
    geldiler; ‘Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak
    bir ödül olmalıdır’ dediler. O da ‘Tamam; ayrıca sizler mutlaka
    yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.”187
    Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Hârun’u halkın
    önünde rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da
    polislerini göndererek sihirbazları getirtti.
    186 A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 224-229
    187 7/A’râf, 109-114
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 131 ~
    Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar.
    Çünkü klasik büyü, hiçbir konuda başarısını ispatlamış,
    kendisi ile netice alınmış değil. Dâvet sahiplerine karşı
    çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler, eskisinden daha
    iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, televizyon yayıncıları,
    emniyet yetkilileri ve istihbarat büroları vs. bunlar, gerçek
    anlamda hiçbir etkisi olmayan sihirden çok daha etkili,
    güçlü ve zararlıdır. Bütün dünya sihri bir araya getirilse, günümüzdeki
    araçlarından yalnız birinin verdiği zararı verebilmesi
    mümkün değildir.
    Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında
    artık pazarlık başlamıştır. İnsanları kandırmakta uzman
    bir sihirbaz ne isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer
    biz kazanırsak, kesin bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Firavun
    ve üst seviyedeki yöneticiler açısından her türlü fedakârlık
    zamanıdır. Çünkü bu, bir devlet sorunudur. İslâm dâvetine
    karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle
    ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar
    değil sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı”
    ilân edilecektir sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını
    sağlamak, makam ve rütbe...
    Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde
    makam sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavun’u ve
    onun küfrünü, zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini
    sağlayanlar ve koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla
    makam ve mevkiler onlarındır. Bu kişiler kara cahil, sihirbaz,
    yalancı ve dalkavuk olsa bile durum değişmez.
    Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram
    günü insanların toplandığı kuşluk vaktidir.188 Vaktin tâyini,
    188 20/Tâhâ, 59
    AHMED KALKAN
    ~ 132 ~
    Hz. Mûsâ’ya aittir. Rasülün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda
    insanlara tebliğ etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir.
    Büyücüleri Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet
    eder ve azapla uyarır.189 Ancak, Firavun onların etkilenmesini
    ve misyonlarını terk etmelerini önlemek için gizli bir görüşmede
    bulunarak onları şeytan yolunda sâbit kılmaya çabalar.
    Firavun’un verdiği moral destek ve vaadlerle190 Allah’ınki kıyaslanabilir
    mi?191
    “(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın,
    yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’
    dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular
    ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya,
    ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını
    yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların
    yapmakta oldukları yok olup gitti.”192
    Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve
    sihirbazların karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına
    toplanmışlar ve geniş halkalar oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma
    başlıyor. “Ey Mûsâ, önce ya sen at, ya da biz!” “Siz atın”
    dedi. Böylece kendisi sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı
    kazanacaktı.
    Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini
    -bir çeşit onları kandırma yöntemiyle- büyülediler
    ve onları korkuttular. Sihrin ne tür etkisi
    olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz: 1. “İnsanların
    gözlerini büyülediler.” Büyücüler görsel showlarla
    189 20/Tâhâ, 61
    190 20/Tâhâ, 62-64
    191 20/Tâhâ, 68
    192 7/A’râf, 115-118
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 133 ~
    halkın gözüne hitap ederler. Gözleri etkilerler, göz
    boyaması der halk buna. Günümüzün sihirbazları
    olan sömürücüler de halkın gözünü etkileyerek kandırmayı
    sürdürüyorlar. 2. “Onları korkuttular” Bâtıl
    düzenler korku düzenidir. Her dönemdeki büyücüler
    insanlara korku salarlar. “Cin senin içine girmiş, yiyecek
    seni. Bak şu videolara. Senin durumun daha
    kötü olabilir. Seni çarpabilirler, kamyon çarpar gibi;
    hasta ederler, sâralı yaparlar, deli ederler ve öldürebilirler,
    korkun cinlerden” derler. “İşte o şeytan sizi
    ancak dostlarıyla veya şeytan ancak kendi dostlarını
    korkutur. Eğer, gerçekten mü’min kimselerseniz
    onlardan korkmayın, Benden korkun.”193 Hoca denilen
    rukyeciler de insanları takvâya, Allah korkusuna
    dâvet edip Allah’ın yasakladığı başka korkuları
    engellemeye çalışacağına; cinlerden, onların vereceği
    zarardan korkuturlar. İnsanları her dönem mutlaka
    bazı şeylerle veya bazı kimselerle korkutma ihtiyacı
    hisseder Firavunlar ve sihirbazlar. “Sanat ve çeşit
    itibarıyla büyük bir sihir ortaya koymuş oldular.”
    (Günümüzdekiler de rollerine iyi çalışıyorlar, halkı insanın
    içinde cin varmış zannedecekleri şekilde, videolarla, canlı yayınlarla
    etkiliyorlar.) “O sırada da Allah “asanı at” diye Hz.
    Musa’ya vahyetti. Asa da onların büyüsünü yok etti. Sihirbazlar
    yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.) kazandı. “(Firavun ve
    kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler…”194
    Vahyi temsil edebilen Mûsâ olalım yeter ki, büyücülerin
    193 3/Âl-i İmrân, 175
    194 7/A’râf, 119
    AHMED KALKAN
    ~ 134 ~
    ortaya attığı malzemeleri yer bitirir, silip süpürürüz. “Sihirbazlar
    ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Harun’un da Rabbi
    olan âlemlerin Rabbine iman ettik’ dediler…”195 Darısı,
    günümüz sihirbazı olan medya patronlarına, rukye diyerek
    insan içinden olmayan cinleri çıkarmaya kalkanlara, gözleri
    boyayanlara, insanları kandırmaya çalışanlara…
    Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın
    önünde rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat
    onları kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu
    gösteriyor. Sanki biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki
    ifadesi gayet açıktır. Eğer Mûsâ gibi vahiyle, Allah’ın
    yardımı ile meydan okursak bu sihirbaz güruhuna, gâlip gelecek
    olan biz olacağız. Vahiy ile, âyetlerle kuşanalım yeter
    ki. Allah’ın yardımı bize gelecektir. Bu âyette Sihirbazların
    âlemlerin Rabbine iman etmelerini engelleyecek Firavun’un
    hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni olmaksızın iman
    etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir ediyor. Zira
    o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun emri
    olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
    Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine
    büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.196 Hem de ne
    iman! Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip
    hurma dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından
    kuşkuya düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın
    yanında ararlar. Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan
    gayr-ı resmî ajanlığa, bir daha geri dönmezler.197 Çünkü
    onların kalbine artık iman yazılmıştır. Günümüzde, nerede o
    sihirbazlıktan tevbe edenlerin imanı? Âyet ve duâ, umut ve
    güven satmaları karşılığında aldıkları üç-beş kuruş paradan
    195 7/A’râf, 121-122
    196 20/Tâhâ, 60
    197 20/Tâhâ, 73
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 135 ~
    vazgeçemeyenler, elini ayağını Allah yolunda seve seve fedâ
    edebilir, Firavunlara meydan okuyabilir mi? Evet, deniyorsa,
    aynen o günkü sihirbazlar gibi vahye teslim olmaları, büyüye
    hizmeti terk etmeleri gerekiyor.
    Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt
    edebilirler. Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi
    gösteriyor ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde
    samimi değildir. Hz. Musa’yı âciz kılacağını düşünerek böyle
    bir istekte bulunmuştur.
    Firavun, tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin
    şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler
    aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi
    diyor; sihirbazlar Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin
    iman ettiler’ mi diyor? Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek.
    Ve iftiraya başvuruyor: “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir
    grubun yaptığı tezgâhın sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini
    yönetimden uzaklaştırmak ve hükümetin yasal başkanını
    alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.” Görüldüğü gibi Firavun’un
    bu buluşu, tarih boyunca süregelen bütün Firavunların
    yöntemlerine son derece uygundur.
    Firavun’un iman eden sihirbazları tehdit ettiği ve sonra
    uyguladığı “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin
    boynuna ip geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır.
    İbnül-Münzir ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine
    göre bu tür idamı ve organları parçalama şeklini
    Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı gibi Firavun, muhâliflerini
    bastırmak için birçok işkence çeşidi icad etmiştir. Bunları
    ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri bakanlıklarının,
    istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla bulsun ve
    hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
    AHMED KALKAN
    ~ 136 ~
    Sihirbazlar, Rablerine duada bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz,
    üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”
    Bize sabır ve tahammül yağdır ki, işkence acıları, sopa ve kırbaç
    ızdırapları, bıçak kesikleri ve boyunların vurulmasından
    doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin. İbn Abbas ve Süddî’den
    nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini uyguladı,
    kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç? Hakkı görüp
    teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
    Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme
    araçlarını (büyücüleri) kullanmış ve son çare olarak da
    sâdık askerlerini devreye sokmuştur.198 Kendisi, kesin çözümden
    yanadır. İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına
    rağmen, ordusuyla tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha
    etkili tuzak kurabileceğini199 gözardı etmektedir. 200
    TÜM FIRAVUNLARIN GÖZ BOYAMA ARACI OLAN MEDYASI;
    SIHIRBAZLIK
    Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere
    medya, yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük,
    halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek
    yolunda Firavunların ve Firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri
    bir araçtır.
    Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın
    198 20/Tâhâ, 68
    199 3/Âl-i İmran, 54
    200 Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 137 ~
    taktikleridir. Türlü hileler, nutuklar, vaadler, yalanlar,
    entrikalar, karayı ak ve akı kara gösteren şarlatanlıklar.
    Gösteriş/şov yaparak halkın gözünü boyamak,
    aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları
    ve düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma
    araçları, hakkın değil; güçlünün egemenliği... eski ve
    çağdaş tâğutların sarıldıkları ipler/yılanlardır.
    Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi
    olarak kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin
    güvenlik önlemi niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat
    çekici bir başka nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet
    desteğine sahip olmasına karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in
    gösterdiği mûcizeler için “büyü” denilmekle kalınmamakta,
    Peygamber de “büyücü” olmakla suçlanmaktadır.
    Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve yararlı, kim bilir belki
    de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü, egemen güçler,
    kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve onları bununla
    suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların
    bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
    ESKI VE MODERN BÜYÜNÜN ETKISI İÇIN BIR ÖRNEK: KARIKOCA
    ARASINI AYIRMAK
    “...Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı...”201
    Geçmişte, şeytan karakterli kişiler ya da sihirbazlar, insanların,
    karı-kocanın, akrabaların arasını açmak için sınırlı çapta
    faâliyette bulunabilmekte, dünya çapında düşünüldüğü za-
    201 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 138 ~
    man küçük zararlara sebebiyet vermekteydiler. Bunlar, belki
    bin bir şeytanlık ya da kurnazlıkla, halktan yana görünerek
    karıyı kocasına, kocayı karısına karşı kışkırtıp aralarına geçimsizlik
    sokmakta, belki ayrılmalarına sebep olmaktaydılar.
    Kim bilir, kadınların kulaklarına kocalarının kendilerini
    sevmediğini, aralarında başka bir kadın bulunduğunu, ya da
    kocanın kendisine haksızlık yaptığını, yeterli gezdirmediğini,
    güzel giydirmediğini, istenildiği şekilde yedirmediğini, ona
    karşı cimrilik yaptığını fısıldıyorlar, huzursuzluk ve münâkaşalara,
    mutsuzluklara sebep oluyorlardı. Kocanın kulaklarına,
    karısının kendisini istemediğini, evlenmeden önce bir
    başkasını sevdiğini, zorla kendisiyle evlendirildiğini, hâlâ o
    eski şahsı sevdiğini, karısının onunla ilişki kurduğunu söylemekte,
    ya da “hanımın ev işlerini iyi yapmıyor, güzel yemekler
    yapmıyor, israf ediyor...” gibi araya kırgınlık ve kızgınlık
    sokacak düşünceleri fısıldıyor, vesvese veriyordu. Böylece
    huzurlu ve mutlu ruhlar, gönüller altüst oluyor, canlar sıkılıyor,
    ruhlar daralıyor, sonu ayrılıklarla neticelenecek fâcialar
    meydana getiriyor, yavruları ana-babalı öksüz bırakabiliyorlardı.
    Günümüzün modern ve çok daha güçlü büyücüleri,
    artık gizli gizli kişilerin kulaklarına fısıldayarak onları
    büyülemiyorlar. Onlar, toplumlara, fıtratlarında
    ve benliklerinde yer almayan, değerlerine zıt fikirleri
    ve hevâlara hoş gelecek özgürlük anlayışlarını
    pompalıyorlar. Kadın-erkek eşitliğini, kadınların
    ezildiğini, horlandığını, kocaların onları ezdiğini,
    erkeklerin onları köle haline getirdiğini, kızların evlenip
    koca kahrı çekmeye, çocuk doğurup bakmaya,
    büyütüp terbiye etmeye mecbur olmadıklarını, evlilik
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 139 ~
    denilen kurumun kutsal olduğuna inanmaya gerek
    olmadığını, cinsel özgürlük olması gerektiğini, iffet,
    nâmus, bâkirelik gibi kavramların gereksiz ve boş
    şeyler olduğunu, kadının da istediği zaman, istediği
    süre, istediği erkekle serbeste yaşayabilme hakkı
    olduğunu, onun da erkek gibi herhangi bir işte çalışıp
    kazanarak özgürce harcayabilmesi gerektiğini
    sûret-i haktan görünerek, güya kadınların hakkını
    savunarak, şuursuz kesimlere “telkin” ediyorlar. Onları
    şartlandırıyor, büyülüyorlar. Bunun sonucu olarak
    âileler çöküyor, karı-koca arasında kavga ve gürültüler,
    nifak tohumları atılıyor, boşanmalar çoğalıyor,
    yapısı ve sağlamlığı âileye dayanan toplumlar
    çatırdıyor. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek imkânsız
    hale getirilmek isteniyor. Zina, fuhuş ve benzeri
    çirkinlikler, Allah’ın haram kıldığı fiiller yayılıyor,
    ahlâken çöküş başlıyor. Toplumlar zayıflıyor, insanların
    fıtratları yozlaşıyor, kimlik ve benlikleri kayboluyor,
    başka toplumların ve devletlerin hâkimiyeti
    altında yok olmaya aday hale geliyorlar.
    KARI-KOCANIN ARASINI AÇAN MODERN SIHIRBAZ
    DEĞNEKLERI; TV. VE CEP TELEFONU
    Boşanmaların oranı konusunda, tv. öncesi ile tv. sonrası
    karşılaştırmalı istatistikler, özellikle cep telefonu kullanımıyla
    ilgili esaret, olayın vehâmetini ve modern büyünün etkisini
    belgeler. İşi gücü güzel gözükerek fitneye sebep olmak,
    AHMED KALKAN
    ~ 140 ~
    erkekleri tahrik etmek, kışkırtmak olan, çağdaş hile ve aldatma
    araç ve öğeleri olarak eski sihirbazların değneklerinin yerini
    tutan kozmetik ürünler, fotoğraf hileleri, vücutları teşhir
    eden giyinmeler/soyunmalar, müzik ve dansın katkıları vb.
    ile erkekleri büyüleme işini başarıyla gerçekleştiren “sanatçı”,
    “yıldız” denilen aktrist ve şarkıcıların eski zamandaki büyücü
    kadınlara, cadılara benzerlikleri değerlendirilmelidir. Bu
    starları/sanatçıları(!) izlerken, erkek, onları kendi karısıyla
    ister istemez mukayese etmekte, ahlâksız kadınların teknikle
    takviye edilen, şeytanın nefislere, olduğundan çok daha
    güzel gösterdiği yalancı güzelliğine vurularak karısından soğuyabilmektedir.
    Yine, yakışıklı ve ağzı güzel (büyüleyici) lâf
    yapan aktörler, şarkıcılar kadınları teshir edip büyülemekte,
    o da kocası ile filmdeki, pembe dizideki, magazin adlı büyü
    showlardaki şeytanın allayıp pulladığı oğlanla/jönle, kendi
    kocasını karşılaştırmakta, etkisinde kaldığı bu büyünün bedelini,
    günlük hayattaki çatırdayan yuvasıyla ödemektedir.
    Günümüzde “sanat”, çağdaş büyü aracı olarak kullanılmakta,
    sanatçı da modern büyücü rolünü üstlenmektedir.
    Sanat, ruhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan çıkarılmış;
    toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden
    de uyuşturma görevi almış emperyalizmin cadısıdır.
    Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin
    sırıtan makyajını göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine
    âşık oldukları bu cadının kollarına atılır atılmaz karı-koca
    arası ayrılmakta, aile hayatı can çekişmeye başlamakta...
    Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle arkasından koşturduğu
    gençlerin ruhunu almakla yetinmemekte, bu cinâyetten önce
    kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen
    görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya
    kadar vardıran bu büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki
    kurbanlarını azaltmak için çalışmak. Bunun da
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 141 ~
    yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı “gerçek güzel”
    i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa,
    o şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler
    sadece. Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki
    sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun.
    Bu yönüyle, modern sihirbazlar ve büyücüler tarafından
    uygulanan, toplumlara yöneltilen sihrin ne kadar etkileyici
    ve tahrip edici olduğu, âileleri yıkmada, karı ile kocanın arasını
    ayırmada ne kadar güçlü rol oynadığı ortadadır. Bunların
    şerrinden, zararından emin olabilmek için de her şeyin yaratıcısı
    Yüce Allah’a sıkı sıkıya bağlanmak, O’nun emir ve yasaklarına
    kulak vermek, gönderdiği Kitab’ına ve Peygamberinin
    tavsiyelerine uymak, fitne saçan ortamlardan sakınmak,
    insan ve cin şeytanlarının kulaklarımıza fısıldadığı telkinlere
    kapılmamak gerektiği açıktır. Politikacıların yalan vaatleriyle
    halkı nasıl büyüleyip kandırdıkları, medyanın nasıl akı kara,
    karayı da ak gösterdiğini ve toplumu nasıl etkilediği ortadadır.
    Hz. Peygamber’in bu konuda: “Belâğatlı sözlerden bir
    kısmı sihirdir.”202 buyurması da konuyu kavramamıza katkıda
    bulunmaktadır. Böyle yıkıcı tesirleri olabilen modern sihrin
    tesirinden korunabilmemiz için Allah’a yönelmemiz, O’na
    sığınmamız, O’nun gösterdiği sırât-ı müstakîym adlı yoldan
    çıkmamamız gerekiyor. “De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı
    zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin
    şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden,
    tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.”203
    202 Buhârî, Tıb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    203 113/Felak, 1-5
    AHMED KALKAN
    ~ 142 ~
    VE SIHIR/BÜYÜ YÖNÜYLE GÜNÜMÜZ CÂHILIYESI
    Sihir ve büyünün hiçbir çeşidi, İslâm toplumunda yer bulamaz.
    Bu tür sapıklıklar, ancak câhiliyye toplumlarında yaygınlaşabilir.
    İçinde yaşadığımız toplumun câhiliyye toplumu
    olup olmadığıyla ilgili bir yargıya varmak için gelin, bu konuda
    aynamızı topluma tutalım:
    Düzen ve çevrenin, fıtrata müdâhale edip İslâm’ı bireysel
    ve toplumsal alanlardan tümüyle uzaklaştırma
    mücâdelesi ve yer yer başarısı, insanımıza ağır bedeller
    ödetiyor. İslâm’ın çoğu hükümlerinin yaşan(a)
    madığı günümüzde stres ve psikolojik bunalımların
    hemen her çeşidi giderek hemen her insanı kemiriyor.
    Ve denize düşen yılana sarılıyor: Dinini bilmediği,
    ilkel ve modern hurâfeleri de reddedemediği için câhil
    insanlar, çözümü de cincilerde, üfürükçü ve muskacılarda
    arıyor. Medyada; medyumlardan, falcılardan,
    astrologlardan yani modern müneccimlerden, cinci
    ve büyücülerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz,
    yazıdan daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin
    tümünde her gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır.
    Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”,
    “elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal”
    gibi köşelere ne demeli? (Bu hurâfeler, irticâ kavramına
    girmediğinden kimsenin bir şey dediği yok. Peki
    müslümanların da mı diyeceği bir şey yok?!)
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 143 ~
    Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece
    modernleşmiştir o kadar. Astrolog veya medyum denilen
    müneccimler, yıldız falına bakan kimselerdir. Modern müneccimler,
    horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları
    yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum
    tarihleriyle kıyaslayarak kişilerin geleceğini, dolayısıyla gaybı
    biliyor havasını vermeye çalışırlar. Eski Yıldızname’lerin
    yerini günlük burçlar, astrolojik hurâfeler almış; müneccimin
    adı da astrolog veya medyum olmuştur artık.
    Açıkça kâfir olanların yanında, nice müslümanım diyen insan,
    hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde etkili olduklarına
    inanmaktadır. Müneccimin, kâhinin; geleceği (her şeyi
    değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle
    ilgili değerlendirmelerde bulunanlara “sen müneccim misin,
    nereden biliyorsun?” diye sorulur; “adam sanki kâhin” denilir.
    Bu cümlelerin arkasında, müneccim demek ki her şeyi
    biliyormuş, kâhin olsa gaybla ilgili bir hususu bilmesi beklenirmiş
    gibi bir anlam yatıyor.
    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder;
    onların rasülleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve
    cincilerdir. Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar,
    bu mesajları “yıldızınız diyor ki...”, “burcunuzun durumuna
    göre başınıza şu, şu gelecek” diye insanlara para karşılığı
    tebliğ eder ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
    Allah’ın Kur’an’da net olarak ne dediği, neleri emrettiği,
    inancı sorulduğunda “tabii ki müslümanım elhamdu
    lillâh” diyen bu insanlar tarafından önemsenmez. Ama acaba
    burcu ne diyormuş, onu öğrenmezse, bir türlü rahat edemez.
    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel
    olaylara, yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz.
    AHMED KALKAN
    ~ 144 ~
    Peygamber’in bu konuyla ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı
    insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da,
    ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri
    sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”204 Yine bir başka
    hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber
    vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”205
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için
    başvurulan çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır.
    Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak
    şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurarak
    bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi
    yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak
    olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia edene de
    falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete,
    evlenmeye yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri
    zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu
    zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye
    emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye nehy
    kelimeleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya
    elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy
    çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an,
    bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar,
    putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının
    ki, kurtuluşa eresiniz.”206
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin
    itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola
    204 Buhâri, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
    205 Ebû Dâvud
    206 5/Mâide, 90
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 145 ~
    çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler,
    gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/göklerden
    yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin
    durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek
    olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri
    yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar
    gelmiş bulunmaktadır.207
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit
    gaybdan haber vermektir. Hâlbuki, Kur’an; gaybı,
    Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini,
    peygamberlerle meleklerin dahi kendilerine vahyedilmedikçe
    gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir.
    “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı,
    Allah’tan başka bilen yoktur.”208; “De ki: Size ‘Allah’ın
    hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”
    209; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır
    yapardım.” 210 ayetleri buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen
    falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan
    veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille
    kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa
    gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı
    kabul olmaz.” 211; “Kim bir kâhine gider, dediklerini
    doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı
    inkâr etmiş olur.” 212
    207 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 5208
    208 27/Neml, 65
    209 6/En’âm, 50
    210 7/A’râf, 188
    211 Müslim, Selâm 125
    212 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
    AHMED KALKAN
    ~ 146 ~
    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak
    geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern
    cahiliyyenin yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan
    birtakım gazete ve televizyon programcıları, her gün yıldız
    falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar
    yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip
    değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal
    dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma,
    saçma ve aldatmadan ibarettir. İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi,
    tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan birtakım
    hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda
    ittifak etmişlerdir.213; “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a
    inanmazlar.”214
    Arapça’da “Se ha ra” kökünden türeyen “sihir” kelimesinin
    anlamı, hile yapmak, aldatmak, göz boyamak, gıda vermek,
    oyalamak ve bozmak demektir. Kelimenin ifade ettiği mana
    itibariyle baktığımızda da İslâm’ın yüksek değerleriyle bağdaşması
    mümkün değildir. İslâm, hilenin, aldatmanın, göz
    boyamanın, insanları asılsız şeylerle oyalamanın ve bozgunculuğun
    karşısındadır. Bunların tümüne her ne sûretle olursa
    olsun Müslüman’ın tevessül etmesini yasaklar. Kelimenin
    Mûsâ ve Süleyman kıssalarıyla Kur’an’da geçiyor olması,
    bunun İslâmîliğine delâlet etmez. Kur’an bunları geçmişin
    bir vâkıası olarak ele alır ve ipliğini pazara çıkartır. Nitekim
    Mûsâ’nın (a.s.) kıssasında Firavun’un ve sihirbazlarının hilesini
    Allah boşa çıkartarak elçisini galip getirmiştir. Allah’tan
    uzak cahilî toplumların, insanları kendilerine bağlamak ve
    kişisel çıkar sağlamak için varıp dayandıkları yer kâhinler,
    medyumlar, sihirbazlardır. Haktan yüz çevirenlerin bâtıldan
    başka gidecekleri yerleri mi var?
    bin Hanbel, II/ 408
    213 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 5207
    214 10/Yûnus, 106
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 147 ~
    Allah; Mûsâ’yı, kardeşi Hârun’la (a.s.) birlikte ayetlerle
    destekleyerek215 Firavun’a gönderince, onun cevabı sihirbazlarını
    çağırmak olmuştu.216 Ancak Allah’ın âyetleri karşısında
    yenik düşen sihirbazlar: “Biz Mûsâ ve Hârun’un Rabbine iman
    ettik” diye secdeye kapandılar.217 Firavun’un tehditlerine aldırmayarak:
    “Seni bize gelen bu mucizelere ve bizi yaratana
    üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver, senin hükmün
    ancak bu dünyada geçerlidir.”218 diyerek şehâdete yürüdüler.
    Süleyman’ın (a.s.) hükümdarlığı konusunda konuşanlar,
    O’nun bu imkânları sihir ve büyü ile elde ettiğini söyleyerek
    Allah’ın lütfünü görmezlikten gelmişlerdi. Kur’an bu konuyu
    ayrıntılarıyla açıklayarak219 Süleyman’ı (a.s.) temize çıkarmaktadır.
    İsrailoğulları’nın haktan yüz çevirenleri, tarihin
    her döneminde fitnenin, bozgunculuğun, azgınlığın220 kaynağı
    olmuşlar; her defasında da Allah’tan gerekli uyarıyı almışlardır.
    Sihir ve büyünün kaynağı bunlara dayanmaktadır.
    Bunlarla yakın temasta olan kişi ve toplumlarda kehanette
    bulunan medyumlar, sihirle ve büyü ile uğraşan sihirbazlar,
    Cifir ve Ebced hesabıyla meşgul olanlar hep olagelmiş,
    bâtıla dalanların umut kaynağı olmuşlardır. Allah bunların
    hiç birine ne gaybı bilme, ne de bir başkasını gaybî bir güç ile
    etkileme imkânı vermiştir. Bunların tüm hünerleri yalan, hile
    ve telkinlerle kişiyi psikolojik olarak etkilemeye çalışmaktır.
    Bunların gerçekten iman eden mü’minler yanında hiçbir
    değerleri olmadığı gibi, onlar üzerinde hiçbir etkileri de
    215 20/Tâhâ, 12-47
    216 20/Tâhâ sûresi, 58-73; 7/A’râf, 111-112
    217 20/Tâhâ, 70
    218 20/Tâhâ, 72
    219 2/Bakara, 102
    220 17/İsrâ, 4-7
    AHMED KALKAN
    ~ 148 ~
    yoktur. Onlar Allah’ın dilediğinden başkasının olmayacağına
    inanır ve yalnız O’na sığınıp O’ndan yardım beklerler.221
    Konuyla ilgili yanlış itikad veya hurâfeler sebebiyle
    dilimize giren deyimlerden bazıları: “Cadı kazanı”
    (sanki o kazandan hayır gelecek) “gözün faltaşı gibi
    açılması” (faltaşı açılıyor falı biliyor falla alâkalı
    olarak göz de onun gibi açılıyormuş), “müneccim misin?”,
    “kâhin gibi”, “yıldızı kaymak” (bir insan ölünce
    gökte sanki onun yıldızı var, o kayar), “yıldızları
    barışmak” (iki insan iyi geçinirse onların kaderleri
    olan gökteki yıldızları da barışmışlardır da ondan
    iyi geçiniyorlardır) sanatçılara: “star/yıldız” (yere
    sığdıramazlar göklere çıkartırlar) “yıldızınız diyor
    ki”, “burcunuza göre...”, “felek” (eski insanların kadere
    hükmeden tanrı gibi düşündüğü şekliyle göklere
    verdiği addır, dolayısıyla gök yuvarlak olduğu için
    kamburdur ama aynı zamanda kaderi tayin eder,
    kendisi kanburdur, ama tanrı veya yarı tanrıdır)
    “cingöz” (övülür mü yerilir mi, cin, göz yani gözü
    cinden olan kimse) “cini tepesine çıkmak”, “cin fikirli”,
    “cin çarpması”, elini tahtaya vurup kulağını mı
    burnunu mu çekmeler, böyle gülünç, akıl dışı modern
    hurafeler…
    Hayatın her alanını kuşatan İslâm’ın kişisel, toplumsal ve
    siyasal boyutu gerektiği şekilde yaşanmadığından, psikolojik
    hastalıklar ivme kazanarak insanı her yönüyle pençesine
    221 113/Felak sûresi, 1-5; 114/Nâs sûresi, 1-6
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 149 ~
    alıyor. Stres ve bunalımın bin bir çeşidi altında ezilen insan,
    yeterli inanç ve bilinçten yoksun ise, düştüğü ıstırap denizinden
    kurtulmak için sarıldığının yılan olduğunu düşünmüyor
    bile. Her türlü üfürükçülerden, vesvese verenlerden Allah’a
    sığınması gerektiği halde, şeytanlara ve şeytanlaşan üfürükçülere
    sığınabiliyor. Kur’an’ın fıtrî prensiplerine sarılıp ibâdet,
    zikir ve tefekkürle ruhunu arıtacak ve gıdalandıracak
    yerde, ruhundaki hastalığı artıracak zehirlere ve mikroplara
    yöneliyor. Yine, müslüman psikolog ve psikiyatristlerden
    yararlanıp tıp ilminin imkânlarından istifade edeceğine istismarcılara
    teslim oluyor.
    Vahye teslim olmayan, aklını ve mantığını da kullanmayan
    enâyiler bulundukça; adlarına hoca, muskacı, cinci, büyücü,
    sihirbaz, arrâf, medyum, kâhin, astrolog, falcı... denen kimseler
    de bulunacak, kendisinden yardım isteyenleri sömürmekle
    kalmayacak, onları dünyada ve âhirette perişan etmeye
    çalışacaktır. Suç, bu istismarcılardan daha çok, bunların
    oltalarına takılan zavallılardadır. İslâm’ın yaşanmadığı yerde
    bu çeşit istismarcıların, sahtekârların önüne geçilmesi de imkânsızdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de sihirden bahsedilir, Kur’ân-ı Kerim o
    sihri anlatırken “yuhayyelu ileyhi bi sihrihim / sihirbazlar sihriyle
    ona hayal gösteriyorlardı” der, “ve lâ yuflihu’s-sâhiru /
    büyücüler sihirbazlar hiçbir zaman kazanamazlar” der. Onların
    yaptığı “innema sanau keydu sâhir / onlar sihirbaz hileleri
    yaptılar” der. Sihirbazlar hile ile yaparlar bu işi; aldatmaktan
    ibarettir, kandırmadan ibarettir. Kur’an böyle dediği halde
    âlimlerimiz sihir haktır, sihir olur, tutar, derler.
    AHMED KALKAN
    ~ 150 ~
    NE YAPMALIYIZ?
    Eğer psikolojik problemlerimiz, bunalımlarımız varsa
    psikolojimizi düzeltmeye çalışalım. Önce sağlığımıza
    kavuşalım. Mümkün, Müslüman doktorlardan
    da gerekirse istifade edebiliriz. Yine psikolojimizin
    sağlam olması için Allah’ın kitabını bol bol okumak,
    ibâdet etmek, duâ etmek ile psikolojik olumsuz şartlardan
    kurtulmak ve akl-ı selime riayet etmek gerekiyor.
    Aman ha akrabalarınızdan, çevreden böyle
    psikolojik veya beyin ile alakalı bir zarar görüp hastalanan
    bir kimseyi cincilere, üfürükçülere, büyücülere
    götürmeyin. Onlardan Allah’a sığınmamız icap
    ediyor, onlara sığınmamız değil! Müslümanca tedavi
    olmaya çalışın veya kendi kendinizin doktoru olmaya
    gayret edin. Sihrin kandırmadan, aldatmadan,
    el çabukluğundan ve telkinden başka bir etkisi yoktur.
    Muskaların herhangi bir faydası, etkisi yoktur.
    Ondan medet ummak, nazar boncuğundan medet
    ummak gibidir. Ben 8 yıl kadar Avrupa’da kaldım,
    oradaki papazların muska yazdığına şahit oldum,
    üçgen şeklinde yaparlar. Hristiyanlık akidesinin,
    teslis akidesinin bir göstergesidir simgesidir. Muskalar
    üçgendir, hıristiyanlardan gelmiştir. Bunların
    cinlerle filan hiç ilgisi ve dolıyısıyla faydası yoktur.
    Allah’ın kitabına teslim olun. Allah izin vermediği
    müddetçe kimse size ne zarar verebilir ne bir şey yapabilir.
    Cinler de öyle korkulacak varlıklar değildir.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 151 ~
    Siz, esas cinlerden değil; cin gibi insanların zararlarından
    korunmaya çalışın.
    Muska (Nüsha): (Kelimenin aslı nüsha’dır.) Bazı hastalıkları,
    kötülükleri ve nazarı defetmek için boyna asılan veya
    üstte taşınan yazılı kâğıt. Hıristiyanlıktaki teslis inancının
    simgesi olarak üçgen şeklinde, üç köşeli katlanır; içinde çoğu
    zaman anlamsız şekiller ve uydurmalar bulunur. Kötülüklerden
    koruyacağına inanıldığı için, şirk unsuru kabul edilir. Nazardan
    koruduğuna inanılan nazarlıklar, nazar boncukları da
    muska kabul edilir. Büyü yapmak, ya da büyüden korunmak
    için kullanılan muskalar vardır.
    BÜYÜ MÜ, PSIKOLOJIK RAHATSIZLIK MI?
    Psikolojik birçok hastalığın belirtileri toplumumuz
    tarafından doğaüstü güçlere atfedilen büyü, sihir ve cinlerin
    meydana getirebildiği durumlarla karıştırılmaktadır...
    Psikolojik birçok hastalığın belirtileri, toplumumuz
    tarafından doğaüstü güçlere atfedilen büyü, sihir ve
    cinlerin meydana getirebildiği durumlarla karıştırılmaktadır.
    Bu karıştırma sonucu birçok hastalığın
    çaresi değişik yerlerde aranmakta, ancak harcanan
    onca emek, kaynak ve zamana rağmen sorunlara
    çözüm bulunamamaktadır. Oysa sorunlara önce
    AHMED KALKAN
    ~ 152 ~
    bilimsel çözümler arama, daha sonra diğer yollara
    başvurma daha akılcı olacaktır.
    “Uykuyla uyanıklık arasında rüya mı değil mi bilemiyorum,
    siyahlı bir adam geliyor, yatağımın üzerine doğru kapaklanıyor
    ve beni sıkmaya başlıyor. Nefesim kesiliyor, ellerimi
    kıpırdatamıyorum, bağırmak istiyorum, ama sesim çıkmıyor.
    Ölecek gibi oluyorum, bütün bedenimde onun ağırlığını
    hissediyorum.”
    Bu ifadeler 20 yaşında genç bir bayana ait. Tüm uğraşlarına
    rağmen sorununa çözüm bulamayınca son çare olarak
    bir psikologa başvurur. Sizlerin de tahmin edebileceği üzere
    daha önce hocalara gitmiş, büyüden cinlere, efsunlardan
    muskalara varıncaya kadar her tür ihtimal düşünülmüş; ancak
    harcanan onca emek, kaynak ve zamana rağmen sorunlarına
    çözüm bulamamış.
    Hastanın anlattıklarında geçen olay, gerçekten de son derece
    ürkütücü ve insanda sorunun doğaüstü olaylarla ilgili
    olduğu izlenimini uyandırıyor. Konunun uzmanı olmayan
    herkes de aynı düşünceyi açığa çıkarabilecek bir durum... Ancak
    olay düşünüldüğü gibi değil. Sorun doğaüstü unsurlarla
    (yani cinlerle, büyü ile) ilgili olmayıp tamamen psikolojik...
    Psikoterapi ile birkaç aylık bir süre içinde bu ve buna benzer
    rahatsız edici belirtiler tamamen ortadan kalktı ve hasta sağlığına
    kavuştu.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 153 ~
    PSIKOLOJIK HASTALIKLAR BÜYÜYLE KARIŞTIRILIYOR
    Psikolojik birçok hastalığın belirtileri toplumumuz tarafından
    doğaüstü güçlere atfedilen büyü, sihir ve cinlerin
    meydana getirebildiği durumlarla karıştırılmaktadır. Aşağıda
    değinilen belirtiler şizofreniye ait olup belirtilerin nasıl da
    büyü ya da cinlerin musallatı ile karıştırılabileceğine dikkat
    edin.
    - Yorum yapan, tartışan, telkinde bulunan başkalarının
    duymadığı sesler duyma (işitsel halüsinasyon),
    Kendisine dokunulduğunu, sıkıldığını, vurulduğunu hissetme
    (dokunsal halüsinasyon),
    - Çevresinde yabancı insan, hayvan, canlı ya da cansız, hareketli
    ya da hareketsiz varlıklar görme (görsel halüsinasyon),
    - Zaman zaman gerçekleşen bilinç ve hâfıza kayıpları,
    - Âniden gerçekleşen kendine ya da çevreye yönelik şiddet
    davranışları,
    - Kendi kendine konuşma ya da söylenme,
    - Çevreden kopukluk ve farklı bir âlemde olma durumu,
    - Vücut duruşunda heykelsi bir donukluk,
    - Vücudunun belli bölümlerinde çökme ya da yükselme
    olması,
    Bu belirtileri, ortalama bir insana söylediğinizde,
    aklına ilk olarak kişiye büyü yapıldığı ya da cinlerin
    musallatına uğranıldığı düşüncesi gelecektir. Daha
    AHMED KALKAN
    ~ 154 ~
    önceki örnektekine benzer şekilde sıra dışı bir tablo
    olmakla birlikte, bu belirtiler tamamen psikolojik
    kökenli olup beyinle ilgili psikolojik bir hastalık olan
    şizofreniye aittir. Bunlar tümüyle psikolojik faktörlerden
    kaynaklanan ve yine psikolojik tedavi ile ortadan
    kaldırılabilen sorunlardır.
    PSIKOTIK BOZUKLU
    Psikolojide bu tür çizgi ötesi belirtileri ihtiva eden rahatsızlıklar
    psikotik bozukluk olarak adlandırılmıştır. Bu tür rahatsızlıklar
    hayal gücü geniş, sezgileri güçlü, metafizik yönleri
    gelişkin insanlarda yaşam olaylarının getirdiği o negatif
    etkinin kişinin iç dünyasında meydana getirdiği bozulmaya
    bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Genetik faktörler kadar çevreden
    gelen etkenler de rol oynamaktadır. Tedavi edilmediğinde
    delilik olarak adlandırabileceğimiz noktaya kadar gidebilir.
    Tabi burada şu soru insanın aklına gelmekte: “Diğer belirtileri
    bir kenara koyalım; görüntü, ses ve hisler nasıl oluşmaktadır?”
    Bütün bunları dışarıda görülen rüya olarak adlandırıyoruz.
    Bu halüsinasyonlar, normalde uyku evresinde
    beynin içinde oluşması gereken rüya halinin günlük hayatın
    içinde güpegündüz görüntülerle, seslerle ve bedenî hislerle
    vuku bulması halidir. Diğer bir deyişle artık mızrak çuvala
    sığmamakta ve kişinin iç dünyasında yıllarca birikmiş olan
    negatif duyguların oluşturduğu o olumsuz etki dışarıya taşmaktadır.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 155 ~
    GERÇEK VE HAYAL BIRBIRINE KARIŞIR
    Rüyaların; rahatlama, sorunlara çözüm üretme, içsel
    iletişim, sembolik düşünme, dolaylı ifade gibi son
    derece önemli işlevleri vardır. Genetik açıdan psikotik
    yönelimli bir insanın yaşadığı, kökeni çocukluğa
    dayalı şiddet, hayatî tehlike, büyük korkular, taciz
    ya da tecavüz gibi sarsıcı travmatik olaylar; anne ve
    babanın yapması gerekenleri yapmayıp yapmaması
    gerekenleri yapması sonucu kişiliğin zarar görmesi,
    kişinin düşünce, duygu ve davranışlarının oluşum
    süreçlerini olumsuz yönde etkiler. Bu etki ilk aşamada
    hafif olup gerekli tedbirler alınmaz ise daha
    sonraki evrelerde daha da ağırlaşır.
    İşte bu aşamada rüyalar içeride değil dışarıda, gece
    değil gündüz yaşanmaya başlanır. Tabii bu durumu
    yaşayan insan gördüğü, duyduğu ve hissettiği şeyler
    ile gerçek hayata dair ses, görüntü ve hisleri birbiriyle
    karıştırmaya başlar. Diğer bir deyişle gerçek ve
    hayal birbirine karışmıştır.
    İşte bu durumu yaşayan insanlar gördükleri, duydukları
    ve hissettiklerini cinlere ve büyü etkisine
    bağlama eğilimindedir. Toplum da bu yönelimi destekler
    ve sorun doğaüstü unsurlara bağlanmış olur.
    Hâlbuki sorun psikolojik faktörlere bağlı olarak ortaya
    çıkan sıra dışı belirtilerdir.
    AHMED KALKAN
    ~ 156 ~
    Bu belirtilere doğaüstü karakter yüklenmesi çoğunlukla
    aşağıdaki sebeplerden kaynaklanmaktadır:
    - Bu belirtilerin sıra dışı oluşu genel anlamda toplumda
    yaygın fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklarla benzeşmemesi
    ona doğaüstü bir karakter yüklenmesine neden olabilmektedir.
    - Soruna yapılan dinî içerikli müdahalelerin işe yarıyor
    oluşu sorunun büyü ya da cinlerle ilişkilendirilmesine neden
    olabilmektedir.
    - Bilimin bu tür konulara yadsıyıcı ve reddedici tavrı insanları
    uzmanlardan yardım almaktan soğutmakta ve halkımız
    bu konuda ehliyetsiz kişilere yönelmek durumunda kalmaktadır.
    - Kişi ya da yakınları kişinin ruhsal problemler yaşadığı
    gerçeğini kabullenmek yerine; sorumluluğu kendisi dışındaki
    doğaüstü unsurlara atmak daha kolaylarına gelmektedir.
    - Bu alanda çok büyük bir rantın varlığı istismarcıların
    onlardan çıkar elde etmeye yönelik tezgâhların kurulmasına
    neden olmuştur.
    - İnsanların bu konularda yeterli dinî bilgiye ve doğru bakış
    açısına sahip olmayışı din adına yanlış insanlara yönelime
    neden olabilmektedir.
    - Bu konuda geleneksel tedavilerin yetersiz oluşu uzun süreli
    ağır ilaçların kullanımını içerip psikolojik destek ve psikoterapi
    içermemesi de insanlarda tatminsizliğe yol açmakta
    ve farklı arayışlara yöneltebilmektedir.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 157 ~
    ORTAK ÇÖZÜM
    Bu sorunun çözümünde her kesime önemli görevler
    düşmektedir. Âlimler ve yazarlar toplumu bilinçlendirmeli,
    bu konuda dinin bakış açısının ne olduğu ve
    bu tür sorunların çözümünde mânevî destek alınabilecek
    kaynakların neler olduğunun ortaya konulması
    gereklidir. Psikolog ve psikiyatristlerin toplumda
    var olan bu yönelimi yadsımak, aşağılamak yerine;
    halkın dinî hassâsiyetlerini paylaşan, daha saygılı
    ve kuşatıcı bir yaklaşım sergileyerek bu tür sorunların
    çözümünde öncelikli merci haline gelmeleri temin
    edilmelidir. Toplumumuzun da dikkatli, uyanık olup
    iyice araştırmadan ve seçeneklerinin neler olduğunu
    iyice anlamadan kulaktan duyma bilgilerle hareket
    etmemesi faydalı olacaktır.222
    SIHRIN/BÜYÜNÜN HÜKMÜ
    Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah, büyü ile uğraşmayı küfür
    olarak nitelendirmiştir.223 Hz. Peygamber de müslümanların
    büyü ile meşgul olmalarını şiddetle yasaklamıştır. Bir hadislerinde,
    “Helâk edici yedi şeyden sakının” buyurmuşlar, ashâb,
    “Bu yedi şey nedir, yâ Rasûlallah?” diye sorduklarında, “Allah’a
    şirk koşmak, sihir yapmak, haksız yere bir cana kıymak,
    fâiz ve yetim malı yemek, düşmana hücum esnâsında savaştan
    222 Moral Dünyası, Aylık Kültürel Aile Dergisi, Editör, Mayıs 2008
    223 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 158 ~
    kaçmak, iffetli mü’min hanımlara zinâ isnâdında bulunmak”224
    buyurmuştur. Bir diğer hadislerinde de, büyü yapan kimsenin
    Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmişlerdir.225 Bir başka
    hadislerinde ise, sihre inanan, onun doğruluğunu tasdik eden
    kimselerin Cennete giremeyeceklerini haber vermişlerdir.226
    Büyü yapmanın büyük günahlardan olduğu konusunda
    İslâm âlimleri arasında ittifak vardır. Sihri
    öğrenmek ve öğretmek de haramdır. Büyüyü meslek
    edinen ve sihirbazlığı küfre vardıran kimselerin şiddetle
    cezalandırılması gerektiği kaynak kitaplarda
    kaydedilmektedir. Yapılan büyü küfrü gerektiriyorsa,
    bunu yapanın küfre gireceği açıktır. Küfrü gerektirmiyorsa,
    Şâfiî mezhebine göre, sihir yapan ta’zîr
    olunur, tevbe etmesi istenilir. İmam Mâlik, “sihir
    yapan kâfirdir, sihir yapmasından dolayı öldürülür.
    Tevbe etmesi istenilmez; etse bile kabul olunmaz,
    mutlaka öldürülür” görüşündedir. Kadı Iyâd’ın bildirdiğine
    göre, Ahmed bin Hanbel de aynı fikirdedir.
    Ashâb ve tâbiîn’e mensup birçok âlimin kanaatinin
    de böyle olduğu nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ile
    İmam Muhammed’in görüşlerine göre, büyü yapan
    kâfir olur. Böyle bir kimsenin tevbe etmesi istenilmez.
    227
    Çok eski zamanlardan beri insanlar, gayb âlemini merak
    etmiş, hakkında bilgi edinmek istemiş, bazı açıkgözler de
    224 Buhârî Vesâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10, hadis
    no: 2874
    225 Nesâî, Tahrim 19, hadis no: 4076
    226 Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/14, 83; IV/399
    227 A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 333-334
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 159 ~
    bunu istismar ederek gâibden haber vermeye başlamışlardır.
    Eskiden bu işle meşgul olan kâhinler, arrâflar, falcılar, cinciler
    vardı; günümüzde bunlara ek olarak medyumlar ve ruhçular
    da var. Bu kişiler, çeşitli yol ve vâsıtalardan istifade ederek
    insanların geçmişi, geleceği, ruhlar âlemi gibi gayb haberleri
    vermişlerdir, vermektedirler. Bunlara inanmayanlar yanında,
    inananlar da vardır. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın
    en seçkin kulu olmasına rağmen, O’nun hakkında Kur’an diliyle
    şöyle buyrulmuştur: “De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında ben
    kendim bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Gaybı/
    görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük
    de gelmezdi.”228; Allah’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilmediğini
    şu âyet kesin bir şekilde ortaya koyar: “De ki: ‘Göklerde
    ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur...”229
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Gayb habercisine (arrâfa,
    kâhine) inanan kimsenin kırk gün namazının kabul olunmayacağını”
    230 haber vermiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Kâhin ve
    arrâfa inanan kimse, kendisine gönderilen (Kitabı, vahyi) inkâr
    etmiştir.”231 Peygamber Efendimiz’e, “ama, bazı söyledikleri
    doğru çıkıyor” diyenlere, “Allah’a âsi olan cinlerin, edindikleri
    bazı bilgileri, bir doğrunun yanına yüz yalan katarak bu
    kâhinlere ulaştırdıklarını, bunlar vâsıtasıyla halkın inancını
    bozduklarını, onları sapıklığa düşürdüklerini söylemiştir.232
    Bu kesin deliller karşısında müslümanların, gâipten haber
    verdiğini iddia eden kimseleri dinlemeleri haramdır.233 Onlara
    değer verip, onlara danışmaya, onlardan yardım istemeye
    gitmenin de haram olduğunda şüphe yoktur.
    228 7/A’râf, 88
    229 27/Neml, 65
    230 Müslim, Selâm 125; Ahmed bin Hanbel, 2/429, 4/68
    231 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    232 Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, 11, Tıb 46, Edeb 117; Müslim, Selâm 122, 123
    233 Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 137-139
    AHMED KALKAN
    ~ 160 ~
    RUH ÇAĞIRMA
    Günümüzde, özellikle sosyete denilen tabaka arasında
    yaygın olan ruh çağırma olayı da bir nevi modern
    kâhinliktir. Birçok tecrübeler, medyumların madde
    ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir.
    Ancak bunun ruh olduğu ve söylediğinin
    gerçeğe uygunluğu sâbit değildir. Elmalılı merhûmun
    ifadesiyle “bunların büyük ruhları ve şahsiyetleri
    çağırıp getirme iddiaları yalan olduğunda şüphe
    yok ise de, habis ruhları ve sefil şahsiyetleri efsunlayıp
    topladıkları ve bu sûretle yüce ruhlara zarar
    vermeye çalıştıkları muhakkaktır.234 Ruh çağırma seanslarında,
    gelenin ruh olduğu belli değildir; bunun
    cin olma ihtimali daha kuvvetlidir. Cin çağırma işi,
    toplumumuzda öteden beri bilinmekte idi; şimdikiler
    bunu biraz daha modernize ederek “ruh çağırma” dediler.
    Aynı zamanda gelen varlığın veya hayalin ya
    da sesin verdiği haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile
    karışıktır.
    Dinimiz ruh ve diğer madde ötesi varlıklar üzerine ilmî
    araştırma yapmayı engellemez; aksine teşvik eder.235 Ancak
    maddî mânevî menfaat sağlamak gâyesiyle ve İslâm inancına
    uymayan telâkkîler, anlayışlar içinde bu işlerle uğraşmayı ve
    mesnedsiz iddialara inanmayı meneder.
    234 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 8, 6365
    235 51/Zâriyât, 20-21
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 161 ~
    KEHÂNET VE ARÂFET/ARRÂFLIK
    Kehânet, gâibden haber vermek, falcılık, bakıcılık
    etmek
    demektir. Bu işle uğraşan kimselere de kâhin denir.236 Kâhin,
    gizli, geçmiş haberleri bir nevi
    kendi zannı ile (tahmini) haber
    veren kimsedir. Geleceğe ait haberleri, yine zanna dayanarak
    haber veren kimseye de Arrâf denir. Bu iki uygulama,
    bazen hata eder bazen isabet eder.237 Kâhin lafzı, daha umumi
    olup, Arrâf lafzının mânâsını da içine alır.238
    1. Câhiliyede Kehânet ve Arâfet: Câhiliye Arapları arasında
    kâhin, olağanüstü güçleri olduğuna inanılan, bu güçleri
    meslek halinde kullanan ve hizmetlerine karşılık ücret alan
    kimselerdir.239 Gelecekte
    olacak şeyler hakkında haber veren
    ve sırları bilme iddiasında olan, bu kimselerden bazıları, kendilerine
    haber getiren cinlerden yardımcılarının olduğunu
    zannederler.240 Bazıları da gaybî şeyleri bir kısım sebeplerin
    mukaddimâtı ile bildiklerini iddia ederler. Muhetelif çeşitleri
    olan kehânetin bir kısmı cinlerle ilgilenmekle, bir kısmı
    tecrübe ile, bir kısmı da yıldızlarla uğraşmak sûretiyle olur.241
    Câhiliye Arapları özellikle kâhinlere saygıyla bakıyorlar, onların
    sözlerini takdirle karşılıyorlar. Onları, ruhî hastalıkların
    doktorları olarak görüyorlardı.
    Psikolojik sıkıntıların ve ruhî
    problemlerin hepsinde onlara koşuyorlardı. Sarsıldıklarında,
    sıkıntıya
    düştüklerinde dertlerini onlara anlatıyorlar, onların
    katında huzur ve marifet olduğunu söylüyorlardı.
    242
    236 Kamus, IV, 266; Fischer. F. “Kehânet” maddesi, İ.A. VI, 71
    237 İbn Manzur, Lisan, XIII, 362-363; IX, 237; Râğıb, Müfredat, 265
    238 Âlûsî, Bulûğul-Ereb, III, 269; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
    Beyan Y., 211
    239 İzutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 163
    240 Alûsî, a.g.e., III, 269-270
    241 Âlûsî, a.g.e., III, 270
    242 Derveze, İ. Asru’n-Nebî, s. 294; Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab Kable’l-İslâm, I, 229
    AHMED KALKAN
    ~ 162 ~
    Tarihî kaynaklar, bu inancın Araplar arasında yaygın olduğunu,
    her mahalleye ait bir kâhinin bulunduğunu243
    anlatarak
    Hicaz bölgesinde bulunan meşhur kâhinlerin isim listelerini
    vermektedirler. Bunlar arasında: İzzi Selemetü’l-Kâhin, Şıkk
    bin Enmar, Satıh bin Mazin, Tureyfetü’l-Kâhin, Zebra, Hunafîr
    bin Te’em, Mûsâ bin Mezûr, Seleme el-Hemedânî, Sevad bin
    Kaarib, Fatma binti Mürri Has’amiyye zikredilmiştir.244
    Araplara ait rivâyetlere
    dayanarak kâhinler ve kehânet
    hakkında şu noktaları tesbit edebiliriz:
    a) Araplar arasında kâhinliğin dînî bir özelliği yoktur.
    b) Kâhinler, soru sahiplerinin sorunları üzerinde,
    sözlerini
    ve cevaplarını, sıcak, coşturucu bir üslup
    içinde söylerler.
    Konuşmalarının arasına birtakım
    imâlar yerleştirirlerdi ki,
    dinleyiciler, bunların içinden kafalarındaki soruların cevaplarını
    bulabilirlerdi.
    c) Gizli kapalı, secîli imâlar içeren sözleriyle, insanlara
    gaybî olan şeyler hakkında bahsediyorlardı.
    d) Onlar, insanları uyutarak ya da insanların kendileri, kuruntuya
    kapılarak, hatta bizzat kâhinlerin
    kendilerinin de dillerinden
    dökülen secîler ve tevriyeler nedeniyle, onlara tâbi
    olan cinlerin olduğunu,
    kendilerine düşen görevde yardımcı
    oldukları zehâbına kapılıyorlardı. Kendilerini izleyen bu cinlerin,
    göklere kulak verip oradan haber çaldıklarını, getirip
    bu haberleri söylediklerine inanıyorlardı.245
    243 Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab I, 229; İbn Hişâm, Sîre, I, 204; İzzet Derveze. a.g.e. s. 293
    244 Âlûsî, Buluğu’1-Ereb, III, 269-288
    245 İbn İshak, Sîre, s. 13; Süheylî, Ravdu’l-Unuf, II, 295; Mesûdî, Murûru’z-Zeheb, II, 173;
    Fischer, A.. İ.A., VI, 71-72
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 163 ~
    Görüldüğü gibi, kâhinlerin ilham kaynağı, cinler
    ve şeytanlar
    idi. Buna bazı Kur’an âyetleri de delâlet etmektedir.246
    Şöyle ki: “Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları
    bakıp temâşâ edenler için süsleyip donattık. Onları, kovulmuş
    her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa
    parlak/alevli bir ateş onu kovalar.”247; “Onu inatçı her türlü
    şeytandan koruduk. Onlar, o yüce âlemi asla dinleyemezler.”248
    Müslim, Abdullah bin Abbas’tan rivâyet edilen bir hadisi
    şöyle anlatır: Peygamber’in Ensar’dan olan sahâbîlerinden
    bıri, bana haber verdi ki; kendileri bir gece Rasûlullah ile
    beraber otururken bir yıldız kaymış da ortalık aydınlanmış.
    Rasûlullah da onlara: “Câhiliye devrinde
    bunun gibi bir yıldız
    atıldığı/kaydığı zaman sizler ne derdiniz?” diye sordu. Oradakiler:
    Allah ve Rasûlü en iyi bilendir. Bizler, bu gece büyük
    bir kimse doğdu
    veya büyük bir kimse öldü der idik, dediler.
    Rasûlullah: “şüphesiz ki bu yıldız hiçbir kimsenin ölümü ve
    hayatı için atılmaz. Lâkin ismi çok mübarek ve âlî olan Rabbimiz
    bir işe hükmettiği zaman Arşı taşıyan
    melekler tesbih
    ederler. Sonra onların arkasından
    gelen semâ ehli tesbih eder.
    Nihâyet bu tesbih
    şu dünya semâsının ehline ulaşır. Sonra
    Arşı taşıyan meleklerin ardından gelenler, onlara: ‘Rabbimiz
    ne buyurdu?’ diye sorarlar. Onlar da berikilere Rabbin buyurduğu
    şeyi haber verirler. Böylece semâlar ahâlisinin bir kısmı
    diğerinden haber ister. Nihâyet o haber şu dünya semâsına
    ulaşır. Bu esnada cinler kulak hırsızlığı yapıp süratle bir şey
    kaparlar da bunu kendi dostlarına ulaştırırlar. Ve bu yıldızla
    kendileri
    taşlanır. İşte bu vecih üzere, yani kendisinden hiçbir
    tasarruf yapmadan getirdikleri şey sâbittir ve vâkidir. Lâkin
    onlar buna yalan karıştırırlar ve artırma yaparlar.”249
    246 15/Hıcr, 16-18; 37/Sâffât, 6-10; 72/Cinn, 8-9
    247 15/Hicr, 16-18
    248 37/Sâffât, 6-10
    249 Müslim, Selâm 124, 11/1450; Ayrıca bk. Süheylî, Ravdu’l-Umıf; I. 303; Aynî. Ümdetü’l-
    Kari, VII
    AHMED KALKAN
    ~ 164 ~
    Bu hadiste de açıkça anlatıldığı gibi cinlerin/şeytanların
    kulak hırsızlığı yaparak getirdikleri bilgileri, kendileriyle ilişki
    kuran kâhinlere vermektedirler.
    Kehânet ve arâfette bulunma vasıtaları; daha çok
    yıldızlara bakma (Astroloji), kuş uçurma, fal okları
    çekme, problemleri kâhin’e anlatma, çizgiler çizme,
    efsun yapma, duâlar okuma (kendilerine has tekerlemeler)
    gibi işlerdir. Bunun yanında tecrübî bilgiler ve
    bazı tılsımlardan da faydalanmaktadırlar.
    250
    Kehânet ve arâfet inancı, farklı ifadelere bürünerek
    ülkemizde de aynı muhtevâyı kapsar tarzda
    devam etmektedir. Halk arasında bu tür inançlara
    fazla rağbet edilmekte, cinci, muskacı, efsuncu, üfürükçü
    gibi isimler altında faaliyet gösteren kişilere
    gidilmekte ve problemlere çözüm aranmaktadır. Ülkemizde
    bu işle uğraşan kişiler, halka güven telkin
    etmek için kendilerine “hoca” ismi vermek sûretiyle
    bu işleri dînî bir iş gibi takdim ederek, halkın mânevî
    duygularını istismar etmektedirler. 251
    2. Hadislerde Kehânet ve Arâfet/Arraflık: Kâhin kelimesi,
    Kur’an’da iki yerde geçmektedir.
    Bu âyetlerle Arap
    kâfirlerinin Hz. Peygamber’e nisbet ettikleri, kâhinlik vasfı
    reddedilmektedir.252 Hz. Peygamber’in hadisleri de kehânet
    ve kâhinliği yermiş, yasaklamış ve reddetmiştir. Kâhinlik
    yapmak,
    içki içmekle, sihir yapmakla günah açısından eşit
    250 Âlûsî, Bulûğul-Erab, III, 269-306
    251 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 212-215
    252 69/Haakka, 43; 52/Tûr, 29
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 165 ~
    tutulmuştur.253 Bazı hadislerde kâhine gitmenin,
    onu tasdik
    etmenin, Hz. Muhammed’e indirileni
    (Kur’an’ı) inkâr etmek
    demek olduğu belirtilerek, küfürle nitelendirilmiştir.254 Ayrıca
    “Hulvanul-Kâhin”
    adıyla, alınan kâhinlik üceretinin de haram
    olduğu,
    özellikle vurgulanmıştır. 255
    Câhiliye Arapları arasındaki yaygın inançlardan
    teşe’üm,
    sihir, fal okları gibi, kehânet ve arâfet de Kur’an’ın temel
    esprisine zıt düşmektedir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet, bu tür
    inançları ve Allah’ın
    birliği ve mutlak hâkimiyeti konusunda
    şüpheye
    düşürecek her davranışı yasaklamıştır.
    Kaynaklar bize kehânetin Nuh Tufanı öncesine kadar
    uzandığını haber vermektedir.256 Yunan, Mısır,
    Yemen ve Hicaz
    gibi beldelerde kâhinlik ve kehânet
    biliniyordu. Kuzey Asya
    halkları arasında da yaygındı. Şâmân diye bilinen kâhinler,
    eski Türk kavimleri arasında kam diye de anılırdı. Kam, kâhin,
    sâhir (sihirbaz) mânâlarını ifade ettiği gibi, hâzık
    doktor,
    âlim, filozof mânâlarına da gelir. Şâmânın birinci görevi
    kehânette bulunmak, büyü ve efsun yapmak gibi işlerdi. Onların
    bu işleri, yardımcı ruhlar vasıtasıyla yaptığına inanılırdı.
    Ruhlar şâmâna yol gösterirler, kuvvet verirlerdi. Kuş şeklinde
    tasavvur edilen yardımcı ruhlar, göklere çıkan Şâmâna
    yardım
    ederlerdi.257
    Görüldüğü gibi, eski Türklerde de değişik isimlerde,
    ama
    tamamen kâhinlerin ve arrâfların fonksiyonunu
    yüklenmiş,
    cinler ve şeytanlar yerine, yardımcı
    ruhlardan bilgi ve yardım
    253 Ahmed bin Hanbel, Müsned III, 14
    254 Ahmed bin Hanbel, Müsned. II, 408. 429, 476; İbn Mâce, Taharet 122/1, 209; Ebû Dâvud,
    Tıb 21/IV, 22-226; Dârimi, Vûdu’ 1140 I/259; Nesai, Sehv 20/III, 4-19
    255 Buhârî, Büyû’, 113-III, 43; Müslim, Musâkat 39/11, 1198; Tirmizî, Nikâh 37/III, 438;
    Nesâî, Buyû’ 91/VII, 309
    256 İbn Hacer, Fethu’1-Bâri, X. 182
    257 Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 88-89
    AHMED KALKAN
    ~ 166 ~
    aldığına inanılan şahıslar bulunmaktadır.258
    Kehânet, genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.
    Eskiden Tevhid Dininin, yozlaşarak asıllarını kaybeden
    ve birer bâtıl
    din haline gelen uzantılarında din adamlarının
    yürüttüğü bir meslek olmuştu.
    Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin
    “İstihâre Namazı”nı rüya falı haline dönüştürüp bir kehânet
    aracı haline getirdikleri gibi. Bu mesleği icrâ edenlere, literatürda
    “kâhin” denir. Genellikle kurbanların parçalanan organları
    üzerinde
    çeşitli yorumlar
    yapılarak
    bu meslek icrâ
    edilirdi.
    Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir.
    Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda
    sözü edilen kehânetten
    farklıdır.
    Bunu bir hobi olarak
    yapanların yanı sıra ücretle fala bakanlar
    da vardır.
    Hatta
    gelecekte yaşanacağını ileri sürdüğü olaylar hakkında kitap
    yazanlar
    bile olmuştur. Yahudî kökenli Fransız tıp doktoru
    Nostradamus gibi.
    İslâm’ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber
    vermek bâtıldır ve yasaktır. Falcı ve kâhin de aynen büyücü
    gibi kâfirdir. Bunlara, yani bunların verdikleri gaybî haberlere
    inanan da kâfirdir.
    Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi
    ilmî tahminleri
    elbette ki kehânet’in dışında tutmak gerekir.
    Çünkü bunlar, hem birtakım
    araçlara ve ince hesaplara
    dayanmaktadır; hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı
    sonuçlar elde ederek insanlığı bundan yararlandırmak
    gibi
    olumlu amaçlar gütmektedir; hem de adı üstündedir: “Tahmin”
    den ibarettir.
    259
    258 Ali Çelik, a.g.e., s. 216-217
    259 Ferit Aydın, a.g.e., s. 317
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 167 ~
    FAL VE FALCILIK
    Eskiden yazılı oklarla, günümüzde yıldız, kahve, bakla, iskambil
    kâğıdı gibi vâsıtalarla yapılan falcılık da bir nevi gâipten
    haber vermedir; çünkü gelecek (müstakbel) gaybdır; bu
    sebeple her nevî falcılık ile bunlara inanmak haramdır.260
    NAZARLIK, NAL, MUSKA VB. KULLANMAK
    Birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara
    yakalanmamak veya tedâvi etmek üzere başvurulan birtakım
    tedbirler vardır; nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar
    takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir.
    Bunlar, tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik bâtıl
    inançları devam ettirdiği için haram kılınmışlardır. Peygamberimiz
    (s.a.s.) nazarlık kullanmayı menetmiş, bu gibi şeyleri
    asan kimselerin bey’atlerini kabul etmemiştir.261
    UĞURSUZ SAYMAK
    İnsanlar, eskiden beri bazı yer, zaman, şahıs ve şeyleri
    uğursuz veya uğurlu saymışlar, bu inanca göre
    karar verdikleri, hareket ettikleri olmuştur. Hiçbir
    ilmî ve dinî esasa dayanmayan bu inanç İslâm’da
    reddedilmiş, uğur veya uğursuzluğu insanların kendi
    inanç ve davranışlarında aramaları istenmiştir. Hz.
    260 5/Mâide, 3
    261 Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39
    AHMED KALKAN
    ~ 168 ~
    Peygamber (s.a.s.), buna benzer başka inanışları da
    zikrederek şöyle buyurmuştur: “Hastalığın bir başkasına
    geçmesi, uğursuzluk, (ölü ruhunun temsilcisi)
    baykuş, karındaki yılan diye bir şey yoktur; cüzzamlıdan
    -arslandan kaçar gibi- kaçın.”262 Hadisin başında
    “hastalığın birinden diğerine geçmesi (sirâyet, salgın)
    diye bir şey yoktur” derken, sonunda cüzzamlıdan
    uzak durulması” emrolunuyor. Hadis açıklayan
    bilginler burada biri inanç, diğeri davranış ile ilgili
    iki noktanın bulunduğunu söylemişlerdir;
    a) İnanç: Hastalığı yaratan, insanı hasta eden, bunu belli
    kanunlara bağlayan Allah’tır. Bir hasta ile temas eden iki kişiden
    biri hastalığa yakalanıp diğeri sağlıklı kalabilir; bu Allah’ın
    irâdesine bağlıdır.
    b) Davranış; Salgın hastalığın birinden diğerine geçmesi
    Allah’ın takdir ettiği, yarattığı bir tabiat kanunudur. Hasta
    ile temas, hastalanmanın sebebidir; sebepleri olaylara bağlayan
    Yaratıcı, bunu böyle dilemiştir; şu halde insanın bu sebeplerden
    kaçınması gerekir (“Hastalıklı hayvanları, sağlıklı
    hayvanlara katmayı” meneden Buhârî hadisi de aynı hükmü
    desteklemektedir.)
    Câhiliyye devrinde Araplar baykuşun, ölünün kemikleri
    veya ruhundan meydana geldiğine, insanın karnında bir yılanın
    bulunduğuna ve aç kalınca insanı öldürdüğüne, ürküttükleri
    hayvanların sağ veya sollarından karşı yöne gidişlerine
    göre uğur veya uğursuzluğa inanırlardı. Hadis bunların da
    aslı astarı bulunmadığını bildirmektedir. Bazı gün, şahıs, eşya
    262 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 169 ~
    ve yerleri uğursuz saymak, ölüm veya felâketten söz ederken
    kulak çekip tahtaya vurarak korunmaya çalışmak da aslı astarı
    olmayan inanç ve davranışlar arasındadır. Buhârî’nin bir
    başka rivâyetinde “kadın, ev ve binekte uğursuzluktan” bahsedilmiştir.
    Fakat bu hadisin baş tarafını Hz. Âişe annemiz
    açıklıyor: Peygamberimiz’in (s.a.s.) câhiliyye âdetlerini söylediğini,
    “onlar, bu üç şeyde uğursuzluk bulurlardı” dediğini
    açıklıyor.
    UĞURLU SAYMAK
    Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), uğursuzluk inancını reddederken
    “en iyisi, uğurlu saymaktır (fe’l, tefe’ül)” buyurmuş, “Tefe’ül
    nedir yâ Rasûlallah?” dediklerinde; Herhangi birinizin duyduğu
    güzel, hayırlı bir sözdür”263 cevabını vermiştir. Buna
    göre bir kimsenin iyi bir söz duymasını, bir şeye yönelince
    ilk olarak “başarı, esenlik, mutluluk” gibi bir kelime işitmesini
    uğurlu saymasında mahzur yoktur. Uğur inancının hedefi,
    insanların hayatlarını, mânâsız ve mesnetsiz vehimlere göre
    değil; gerçeklere göre düzenlemesi ve idare etmesidir.264
    RASÛLULLAH’A BÜYÜ YAPILDI MI?
    Büyücüler, Öyle Bir İddiada Bulunmuşlar ki, O Doğru
    Olsa, Kendi Tezleri Doğru Çıkacak
    Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, hadis kitaplarında
    Peygamberimiz’e (s.a.s.) büyü yapıldığına dair rivâyetler vardır.
    Önce bu rivâyetleri görelim:
    263 Buhârî, Tıb 43, 44; Müslim, Selâm 110
    264 Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 151
    AHMED KALKAN
    ~ 170 ~
    Hz. Âişe şöyle demiştir: “Benî Zureyk yahûdilerinden Lebîd
    bin el-A’sam adlı bir kimse, Hz. Peygamber’e büyü yaptı.
    O kadar ki, Rasûlullah bir şeyi yapmadığı halde kendisine
    onu yaptığı hayali gelirdi. Nihâyet günün yahut gecenin birinde
    Rasûlullah (s.a.s.) duâ etti, sonra tekrar duâ etti, sonra tekrar
    duâ etti; sonra bana şöyle dedi: “Yâ Âişe, kendisinden fetvâ
    istediğim şey hakkında Allah’ın bana fetvâ verdiğini bildin mi?
    Bana iki kişi geldi, birisi başucumda, diğeri de ayakucumda
    oturdu. Daha sonra başucumda oturan ayakucumda oturana
    yahut ayakucumdaki başucumdakine: ‘bu zâtın rahatsızlığı
    nedir?’ diye sordu. O da: ‘Büyülenmiştir’ diye cevap verdi. Öteki.
    ‘Ona kim sihir yapmıştır?’ diye sordu. Diğeri de: ‘Lebîd bin
    el-A’sam’ cevabını verdi. Sonra: ‘Büyü hangi şeye yapılmıştır?’
    dedi. Öteki: ‘Bir tarakla, saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma
    tomurcuğunun içine’ dedi. Diğeri: ‘O büyü nerededir?’ diye
    sordu. Öteki: ‘Zû Ervân kuyusunda’ diye cevap verdi.” Hz. Âişe
    dedi ki: ‘Daha sonra Rasûlullah ashâbından bazı kimselerle
    beraber oraya gitti. Sonra bana: “Yâ Âişe! Vallahi o kuyunun
    suyu kına ıslatılmış gibi kırmızımtırak, etrafındaki hurması
    da şeytanların başları gibiydi” dedi. Bunun üzerine ben: ‘Yâ
    Rasûlullah, sen o sihri çıkarıp yakmadın mı?’ diye sordum.
    Rasûlullah: “Hayır, Bana Allah âfiyet verdi. İnsanlara bir kötülük
    getirmekten çekindim. Emrettim de o kuyu kapatıldı” buyurdu.”
    265
    Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden diğer bir
    rivâyet, Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) nakledilmiştir. Ahmed bin
    Hanbel tarafından kaydedilen bu rivâyet de şöyledir: Zeyd bin
    Erkam’dan, “Yahûdilerden bir adam Rasûlullah’a sihir yaptı.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber birkaç gün rahatsız oldu. Nihâyet
    Cebrâil (a.s.) gelerek Rasûlullah’a: ‘Sana yahûdilerden bir
    265 Müslim, Selâm 43; Karşılaştırın: Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11, Tıb 47; İbn Mâce, Tıb 45,
    hadis no: 3545; Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/57
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 171 ~
    adam büyü yaptı. Bir ipe düğümler atarak filan kuyuya attı,
    oraya o sihri çıkartıp getirecek bir adam gönder’ dedi. Bunun
    üzerine Hz. Peygamber Hz. Ali’yi gönderdi. Hz. Ali de o
    ipi çıkararak getirdi ve çözdü. Bundan dolayı Hz. Peygamber
    sanki bağlarından çözülmüş gibi rahatladı. Bunu o yahûdiye
    söylemediği gibi, ölünceye kadar onun yüzünü de görmedi.”266
    En-Nesâî’nin Zeyd bin Erkam’dan yaptığı bu konudaki rivâyetinde
    ise sihri çıkarmak üzere gönderilen kimsenin Hz. Ali
    olduğu belirtilmemiştir. 267
    Peygamberimize Atfedilen Sözler Birbirleriyle Çelişir
    mi? Ama, hem de kaç yönden çelişen rivâyetler sahih
    olamaz. Bu konudaki rivâyetlerde şu yönlerden
    çelişkiler ciddi boyuttadır.
    Kuyuya kimin gittiği hususunda farklı görüşler vardır.
    Kuyudaki muskaya ne yapıldığına dair rivayetler
    birbirini tutmaz.
    Çıkarılan muskaya ne yapıldığı da karışıktır.
    Sihrin etkisinin ne kadar sürdüğü de tartışmalıdır.
    Büyüyü yapanın kim olduğu üzerinde de ittifak edilememiştir.
    Büyü sonucunda peygamberimizin nasıl hastalandığı
    da tartışmalıdır.
    266 Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/367
    267 Nesâî, Tahrim 20, hadis no: 4077
    AHMED KALKAN
    ~ 172 ~
    RIVÂYETLER ARASI ÇELIŞKILER
    1- Kuyuya Kim Gitti?
    a) Rivâyetlerin bir kısmında kuyuya bizzat Rasûlullah’ın
    (ashâbıyla birlikte) gittiği geçmektedir. Misâl: Yukarıya almış
    olduğumuz varyantta şöyle geçmektedir: “Daha sonra Rasûlullah
    ashâbından bazı kimselerle beraber oraya gitti.”268
    b) Hz. Ali’yi gönderdiğine dair rivâyetler. Misal: “Cibrîl
    Rasûlullah’a geldi ve şöyle dedi: ‘Yahudilerden filanca sana
    sihir yaptı ve seni büyülemek için düğümler attı.” Bunun üzerine
    Rasûlullah onu aldırmak için Hz. Ali’yi gönderdi.269
    c) Kimi gönderdiğini belirtmeden sadece başkalarını
    gönderdiğinden bahseden rivayetler. Misal: “Sonra Allah ona
    yahudilerin yaptığı şeyi bildirdi. O da kuyuya adam gönderdi
    ve içinde sihir yapılmış bulunan düğümler çıkarıldı.”270
    2- Kuyudaki Muskaya Ne Yapıldı?
    Kuyuya kimin gittiğinde farklılıklar olması yanında, muskaya
    ne yapıldığında da aynı durum sözkonusudur.
    a) Muskanın kuyudan çıkarıldığını zikreden rivayetler.
    Misal: “Hz. Peygamber kuyuya geldi ve onu çıkardı.” 271 Hz.
    Peygamber emretti ve muska çıkarıldı.272
    b) Muskanın kuyudan çıkarılmadığını zikreden rivayetler.
    Misal: “Hz. Âişe sordu: “Muskayı çıkardınız mı?” Rasûlullah
    da “hayır” dedi.273
    268 Buhârî, Tıb 76; Müslim, Selâm 39; Ahmed bin Hanbel, VI/63; İbn Mâce,
    269 İbn Ebî Şeybe, V/435, rakam 2; Ahmed bin Hanbel, IV/367; et-Taberânî, Kebîr, V/180,
    rakam 5016. Tefsir kitaplarındaki rivayetlere bakıldığında Hz. Ali ile beraber Zubeyr ve Ammar
    bin Yâsir’i gönderdiği geçmektedir. Bazılarında Hz. Ali ile Ammar’ı, bazı rivayetlerde
    Ammar’ı bir grup ile gönderdiği geçmektedir.
    270 Abdurrezzak, XI/14, rakam 19764; Nesâî, Tahrim 37, Seherâtu Ehli’l Kitab 20, et-Taberânî,
    Kebir, V/179; İbn Sa’d, Tabakat, II/199
    271 Buhârî, 5765, 6063İbn Ebî Şeybe, 2; Nesâî 4091, Ahmed bin Hanbel, IV/367…
    272 Buhârî, hadis no: 6063
    273 Buhârî, 3268, 5763, 5766, 6391; Beyhakî, Delâil’n-Nubuvve, VI/247
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 173 ~
    3- Çıkarılan Muskaya Ne Yapıldı?
    Rivayetlerde çıkarılan muskanın ne yapıldığını takip ettiğimizde
    farklılıklara (çelişkilere) rastlamaktayız.
    a) Sadece muskanın getirildiği ve Rasûlullah’ın bağdan
    kurtulmuş gibi kalktığı: Rivayetlerin bir kısmında muskanın
    getirildiği ve Rasûlullah’ın bağdan kurtulmuş gibi kalktığı
    zikredilir. Ancak, muskanın ne yapıldığına temas edilmez.
    Misal: “Rasûlullah adamlar gönderdi, gidip muskayı çıkardılar.
    Muska Rasûlullah’a getirildi. Rasûlullah sanki bağlardın
    kurtulmuş gibi rahatladı.”274
    b) Rasûlullah’ın muskayı açmadığı ve Allah Teâlâ’nın
    kendisine şifa verdiğini söylemesi: Hadisin Buhârî’deki tüm
    tariklerine ve Müslim’e baktığımızda, hiçbirisinde Rasûlullah’ın
    sihirden kurtulmak için rukye yaptığı ve Muavvizeteyn
    sûrelerini okuduğu geçmez. Rasûlullah’ın bu rivayetlerde
    söylediği şudur: “Hayır! Bana gelince Allah bana âfiyet ihsan
    etmiş ve şifa vermiştir.”275
    c) Rasûlullah’ın muskadaki düğümleri çözdüğü ve
    bağdan kurtulmuş gibi kalktığı. Misal: “Rasûlullah muskayı
    aldırmak için Hz. Ali’yi gönderdi. O da onu çıkarıp getirdi.
    Rasûlullah ondaki düğümleri çözmeye başladı. Her düğümü
    çözüşte bir hafiflik hissetti. Düğümleri çözdükten sonra
    Rasûlullah bağdan kurtulmuş gibi rahatlayıp kalktı.”276
    d) Rasûlullah’ın Felak ve Nâs sûrelerini âyet âyet okuyarak
    muskadaki düğümleri çözdüğü. Hadis kitaplarının
    hiçbirinde Rasûlullah’ın Felak ve Nas sûrelerini okuyarak
    düğümleri çözdüğünü hadis kitaplarında bulamadık. İbnu’l
    Cevzî’nin belirttiği gibi, bu rivayet tefsir kitaplarında nakledilmiştir.
    277 Misal: “Hz. Ali ile Ammar kuyuya geldiler. Kuyunun
    274 Nesâî, hadis no: 4091
    275 Buhârî, 5766 numaralı hadis ile diğer zikredilen hadisler.
    276 Zikri geçen şu hadisler: İbn Ebî Şeybe, 2; Ahmed bin Hanbel, IV/367; Taberânî, 5011-
    3, 5016; Müstedrek, IV/360-1, rakam 8014
    277 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, IX/270
    AHMED KALKAN
    ~ 174 ~
    suyu sanki kınayla boyanmış gibiydi. Suyunu boşalttılar. Ardından
    taşı kaldırıp altından bir hurma kapçığı çıkardılar. Bir
    de baktılar ki üzerinde on bir tane düğüm var. Bu arada Felak
    ve Nâs sûreleri nâzul oldu. Rasûlullah bunları okumaya
    başladı. Her bir âyet okuyuşunda bir düğüm çözüldü. Nihayet
    düğümlerin hepsi çözüldü ve Allah’ın Peygamberi hanımlarına,
    yeme-içmeye yöneldi.278
    4- Sihir Ne Kadar Sürdü?
    Sihir hadisinin tariklerine baktığımızda ne kadar sürdüğünün
    çok farklı geçtiğini görürüz:
    a) Birkaç gün sürdü. Bir rivayette şöyle geçer: “Yahûdilerden
    bir adam Rasûlullah’a büyü yaptı. Bu sebeple birkaç
    gün rahatsızlandı.”279
    b) Kırk gece sürdü. El-İsmâilî’nin belirttiğine göre,
    Ebû Damre’nin rivayetinde böyle geçmektedir.280
    c) Altı ay sürdü. Ahmed bin Hanbel’in bir rivayetinde
    şöyle geçer: “Rasûlullah altı ay müddetle hanımlarıyla beraber
    olmadığı halde olduğunu sanıyordu.281
    d) Bir yıl sürdü. Abdurrezzak’ın bir rivayetinde bu halin
    bir yıl devam ettiği zikredilir. İfade şöyledir: “Rasûlullah
    Hz. Âişe’ye bir yıl yaklaşamadı.”282
    278 Şevkânî, Fethu’l Kadir, V/616; İbn Kesir, Tefsir, VIII/557-8; Bağavi, Semerkandi, Vâhidî,
    Beydavî, Ebû Hayyan, Ebu’s-Suud, İbnu’l Cevzi, Kurtubi, Âlûsi, Suyutî, Bursevi, Sâbunî,
    Zuhaylî
    279 Zikri geçen hadisler: İbn Ebî Şeybe 2; Ahmed bin Hanbel, IV/367; Nesâî, 4091, Taberânî,
    5016
    280 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI/390
    281 Ahmed bin Hanbel, VI/63
    282 Abdurrezzak, XI/14, rakam 19764. Ebû Dâvud hadisi rivayeteden Yahya bin Ya’mer’in
    (90’dan önce/709) Hz. Âişe’den hadis işitmediğini söylemiştir (bkz. Ez-Zehebî, Nubelâ,
    IV/442, rakam 170. Bu sebeple rivayete mursel denmiştir. Ancak ez-Zehebî bunu kabul etmez
    ve onun başka sahabilerden rivayetine temas eder. Bkz. Tezkiratu’l-Huffâz, I/75. Bunun
    yanında, bunun senedinde geçen Atâ bin Ebî Müslim el-Horasanî (135/752) bulunmaktadır.
    Sadûk olmasına rağmen çok yanılan, mursel rivayet eden müdellis birisidir. Bkz. Ez-Zehebî,
    Nubelâ, VI/140-3, rakam 52; İbn Hacer, Takrîb s. 392, rakam 4600
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 175 ~
    5- Büyüyü Yapan Kim?
    a) Birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi olduğu,
    b) Diğer rivayette yahûdilerin antlısı (onlarla antlaşmalı)
    bir münâfık olduğu,
    c) Bir başkasında ise Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi
    çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki kılları ve tarağının
    dişlerini alıp yahûdilere verdiği, yahûdilerin de bunları Lebîd’e
    verdiği anlatılır.
    d) Bu konuda Hz. Âişe’den gelen rivayetlerin birçoğunda,
    sihir yapan kimsenin Yahudi Lebîd b. el-A’sam olduğuna
    dair bir bilgi yoktur. Bu hadislerde sadece Hz. Peygamber’e
    büyü yapıldığından bahsedilmektedir.283
    Büyü Sonucunda Peygamberimiz Nasıl Hastalandı?
    a) Konuyla ilgili hadisleri rivayet eden ravilerin tamamı,
    Peygamber’in (s.a.s.) durumunun karmaşık hale geldiğini
    söylemiş değillerdir. Aksine bu ifade, hadise daha sonraları
    eklenmiş olup hadisin aslında mevcut değildir.284
    b) Hadisin bazı rivâyetlerinde “sihirlenmesi dolayısıyla,
    Hz. Peygamber’e bir şeyi yapmadığı halde o işi yaptığı hayali
    gelirdi” denir.
    c) Bazılarında ise hanımlarıyla cinsel ilişkide bulunmadığı
    halde yaklaştığını zannettiği söylenir.
    283 Bkz. Buhârî, Cizye 14, Tıb, 49, 50, Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 63-64, 96
    284 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    AHMED KALKAN
    ~ 176 ~
    Olayı rivayet etmesi ve kendisinden yorum yapmaması
    beklenen râvi Süfyân b. Uyeyne de, “İşte bu, büyüden meydana
    gelebilecek rahatsızlığın
    en şiddetlisidir” demektedir.285
    Bu konuda Peygamberimizin kendi ağzından söylediği bir
    söz yok iken, onun başından geçenleri, ne çok kimse ve kendi
    farklı yorumlarını katarak neler söylememişlerdir? Hz. Âişe,
    Peygamberimizin diğer eşleriyle münasebet yapmadığı halde
    yaptı zannettiğini nereden ve nasıl bilebilir? Kendisi ve
    Peygamberimizin diğer eşleriyle ilgili bu tür çok mahrem hususları
    insanlara niye yayma ihtiyacı hisseder?
    Sağlam, sahih bir hadiste bu kadar çelişki olur mu? Aynı
    hadisin farklı rivayetlerinde bu kadar çok çelişki olması, söz
    konusu rivâyetlerde zabt yönünden bazı kusurların mevcut
    olduğunu hatıra getirmektedir. Yani, râvîlerin olayı iyi zapt
    edemedikleri ortaya çıkmaktadır. Bu kusur da, hadisin sıhhatine
    ciddi anlamda zarar verir. Bu denli çelişki içeren ve râvilerinin
    zapt kusuru olan hadisler delil olamaz, hele akaidde
    kesinlikle delil teşkil etmez. Hele Kur’an’a muhalif hususlar
    içeriyorsa, hiç mi hiç itibara alınmaz.
    Allah’ın Rasûlünü, Allah’ın koruma sözüne
    rağmen Yahudilerin büyüsüne kapılacak kadar
    zavallı bir konuma düşürmek bir Yahudi
    hilesi değilse, Müslümana yakışmayan bir hamakat
    olsa gerek…
    Zeyd bin Erkam’dan nakledilen ve Ahmed bin Hanbel
    ile Nesâî tarafından kaydedilen son rivayette, düğümler
    atılarak sihir yapılan ipin kuyudan çıkarılıp getirildiği,
    “bu düğümler çözülünce, Hz. Peygamber’in sanki
    285 Buhârî, Tıb 49; Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 64
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 177 ~
    bağlarından kurtulmuşçasına ferahladığı”ndan söz edilmektedir.
    Bu ifade, Buhârî’nin de aralarında olduğu kaynaklardaki
    başka bir hadis rivâyetinde Fâtiha okuyarak
    üflenen bir delinin bağdan çözülür gibi olduğundan, aynı
    kelimelerle söz edilmektedir.286 Bu durumda, bir yahûdinin
    yaptığı büyünün, Hz. Peygamber’de bir delide gözlenebilecek
    bir tesir meydana getirebileceğini, doğrusu
    insanın gönlü kabul edemiyor.
    Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı
    müfessirler bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler.
    Peygamberimiz’in, kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden
    kurtulması için bu iki sûrenin indiği iddia edilir.
    Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de nâzil olmalıdır. Çünkü
    Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen Lebîd bin el-
    A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri sürülen
    bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu (hicrî 7. yılda) rivâyet
    sahipleri belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir,
    Fîl sûresinden sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda
    Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin
    bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz konusu
    değildir.
    Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in
    ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir.
    Ehl-i sünnet’e mensup bir kısım âlimler, sihrin hakikatinin
    olmadığını, büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller
    olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer
    Esterebâzî ile Hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır.
    Zâhirîlerden İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir.
    Dolayısıyla bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını
    kabul etmektedirler.
    286 Buhârî, İcâre 16, Tıb 39; Ebû Dâvud, Büyû’ 37, Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, V/211
    AHMED KALKAN
    ~ 178 ~
    SIHIRLE İLGILI HADIS RIVÂYETLERINI KABUL
    ETMEYENLER
    Mu’tezile sihri, sihirle ilgili hadisleri kabul etmez. Sihrin
    hakikati olmadığını, bir hayalden ibaret olduğunu, bu sebeple
    Rasûlullah üzerinde etkisi olmadığını iddia ederler.
    Örneğin Şeyhu’l-Mu’tezile Ebûbekr el-Esam (201/816),
    Kur’an naslarına muhâlif gördüğü için sihir hadisini kabul
    etmez. Ebû Hanife’nin de (150/767) Mu’tezile gibi
    düşündüğü rivayet edilir.287 İbn Hazm (456/1064), Şâfîlerden
    Ebû İshak el-Esterâbâdî, Hanefilerden el-Cessâs diye
    ma’ruf Ebûbekr er-Râzî de (370/981) sihir hadisini kabul
    etmez. Kâfirlerin uydurması olan bu haberleri nakledenlerin
    kıssaclar ve câhil hadisciler olduğunu söyler. Onların
    bunları boş işlerle uğraşan ahmaklarla alay etmek ve peygamberlerin
    mûcizelerini inkâra sevk etmek için uydurduklarını
    belirtir.288 Hadisi kabul etmeyenlerden bir kısmı
    ise bunun yahudilerce uydurulduğunu söylerler.289
    287 Bkz. Eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/131
    288 El-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, I/59-60. Cessâs’ın bu görüşünde Mu’tezile Fırkasının tesirinde
    değil de, aynı görüşü müdafaa eden İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin tesirinde kaldığını
    söyleyebiliriz. Çünkü Cessâs, mezhep imamına son derece bağlı olup, onu her hâlukârda
    savunmaktadır.” (Cessâs ve Ahkâmu’l Kur’an’ı, s. 29).
    289 Bkz. Taberî, Câmi’, I/460; Zemahşerî, Keşşâf, II/103 Ayrıca Ahmed el-İskenderî’nin
    Keşşâf’ın zeylinde bulunan Kitabu- İnsaf’ının bu sayfadaki açıklamalarına bakınız; IV/301;
    er-Râzî, Tefsir, III/193, 32/179; Kurtubî, Câmi, II/46; bursevî, Tefsir X/543; eş-Şihâb, Hâşiye,
    VIII/416; el-Cemel, Futuhâtu’l-İlâhiyye, IV/607; Macdonald, Sihir, İslam Ansiklopedisi,
    X/603; Hamevî, Sihr, s. 106.
    Felak ve Nâs surelerinin Mekkî olduğu rivayeti daha doğrudur diyen Süleyman Ateş, sihirle
    ilgili tüm rivayetleri topluca şöyle değerlendirir: “Aslında yalnız Sa’lebî’nin bu senedsiz
    rivayeti değil; bu konudaki senedli rivayetler de birbirini tutmaz, çelişkilerle doludur. Bu
    rivayetlerin hiçbiri sûrenin iniş sebebi olamaz… Ayrıca bu rivayetler çelişkilerle doludur…
    Bu rivayetlerin büyü ve nazarın etkisini desteklemek ve insanları bunlardan korkutmak
    amacıyla ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce şudur: Büyü ve
    nazar Peygamber’e bile tesir etmiştir. Onun için bunlardan sakınmak lâzımdır.” Süleyman
    Ateş hadisi reddetmek için kullanılan delilleri serdettikten sonra şöyle der: “… Peygamber’e
    büyü yapıldığı hakkındaki bu rivayetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları
    sened zinciriyle Peygamber’in güzîde bir sahâbisine dayandıranlar, müslüman görünseler
    de, gerçekte Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen
    ters olan, Peygamber’in korunmuşluğunu dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?” (Gerçek
    din Bu, I/176).
    Ali Osman Ateş’in ifadeleri biraz daha yumuşaktır: “Bir yahudinin yaptığı sihrin, Hz. PeyBÜYÜ
    VE ŞEYTAN
    ~ 179 ~
    CESSÂS’IN GÖRÜŞLERI
    “Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez.”290
    Cahil kimseler, sihirbazların bu anlatılanlardan daha tuhaf
    ve daha feci şeyleri yapabileceklerine de inanırlar. Şöyle ki:
    Onlar, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) sihir yapıldığına, sihrin onu
    çok etkilediğini, hatta “Ben bir şeyi yapmadığım ve söylemediğim
    halde o şeyi yapmışım veya söylemişim gibi hayal ediyordum”
    dediğini iddia ederler.
    Yahudi bir kadın, hurma çiçeğinin kabuğu, tarak ve bez
    parçası içine koyduğu sihir malzemesini bir kuyunun dip taşının
    altına yerleştirmişti. Bu sihir oradan çıkarıldıktan sonra
    Peygamber (s.a.s.), kendisine ârız olan o halden kurtulmuştu.
    Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.s.) hakkında ortaya attıkları bu
    iddianın sahipleri olan kâfirleri yalanlama bağlamında şöyle
    buyurmuştur:
    “Zâlimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama
    uyuyorsunuz” dediler.”291
    Cessas diyor ki: Bu gibi rivayetler, aşağılık ve değersiz
    cahillerle oynamak, onları ‘peygamberlerin mucizeleri
    meğer boş şeylermiş’ demeye sürüklemek, o mucizelere
    dil uzattırmak ve peygamberlerin mucizeleriyle
    sihirbazların yaptıkları işler arasında bir fark
    olmadığına, hepsinin aynı türden şeyler olduklarına
    gamber’de bir delide gözlenebilecek bir tesirin meydana getirebileceğini doğrusu insanın
    gönlü kabul etmiyor.” (Cinler-Büyü, s. 272)
    290 20/Tâhâ, 69
    291 25/Furkan, 8
    AHMED KALKAN
    ~ 180 ~
    inandırmak için inançsız kimseler tarafından uydurulmuştur.
    Tuhaftır ki bazı kimseler, hem peygamberleri
    tasdik edip onların gösterdikleri mucizelerin
    gerçek olduğuna inanırlar, hem de sihirbazların yaptıkları
    bu gibi şeylerin doğruluğuna inanırlar. Oysa
    Yüce Allah “Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez”
    292 buyurmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı
    Allah’ın yalanladığı, iddiasının asılsız olduğunu,
    tuttuğu yolun yol olmadığını bildirdiği kimseleri
    doğrulamış olmaktadırlar.
    Cahilliği sebebiyle Yahudi kadının, yapacağı sihrin Peygamber’in
    (s.a.s.) bedenine etki edeceğine inanarak ona sihir
    yapmış olması mümkündür. Ama Cenab-ı Allah, onun sihri
    gizlediği yerden Peygamber’i (s.a.s.) haberdar etti. Kadının
    da yaptığı kötülükten dolayı cehaletini ortaya çıkardı. Kadın,
    Peygamber’in (s.a.s.) bu sihrin etkisinden kurtulduğu takdirde
    nübüvvetini ispatlamış olacağını düşünerek bunu yapmıştı.
    Yoksa bu sihir, ona zarar versin ve durumunu karmaşık
    hale getirsin diye yapmış değildi.
    Diğer taraftan konuyla ilgili hadisi rivayet eden ravilerin
    tamamı, Peygamber’in (s.a.s.) durumunun karmaşık
    hale geldiğini söylemiş değillerdir. Aksine bu ifade, hadise
    daha sonraları eklenmiş olup hadisin aslında mevcut
    değildir.
    Peygamberlerin mucizeler ile hayallere kaptırmaya ilişkin
    anlattığımız diğer şeyler arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz:
    Peygamberlerin mucizeleri kendi hakikatleri üzeredir. İçleri
    292 20/Tâhâ, 69
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 181 ~
    dışları gibidir. Üzerlerinde ince bir tefekküre daldığınızda, sahihliğini
    ve gerçekliğini daha iyi kavrarsınız. Bütün yaratılmışlar
    onların emsallerini ve benzerlerini getirmeye çabalasalar
    bunu başaramazlar. Sihirbazların allayıp pullayarak eşyayı
    olduğundan farklı göstermeye çalışmaları ve hayal oyunları,
    gerçekliği olmayan asılsız şeyler göstermek için yapılan bir
    nevi hile ve ince oyunlardır. Sihirbazların olduğundan farklı
    gösterdikleri şeyler, derin bir tefekkür ve araştırma neticesinde
    anlaşılır. Bunu öğrenmek isteyen herkes, çabalama neticesinde
    herhangi bir sihirbaz kadar öğrenebilir ve onun yaptıklarının
    benzerini yapabilir.293
    PEYGAMBERIMIZ’E SIHIR YAPILMADIĞINA, YAPILMIŞSA TESIR
    ETMEDIĞINE DAIR DELILLER
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    Kur’an’a Terstir:
    Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr = büyülenmiş”
    dediklerini ve bu ithamların kesinlikle yanlış
    olduğunu Kur’an vurgular.
    Peygamberimiz, mecnûn (cinlenmiş, cinler tarafından
    deli edilmiş) de değildir.
    Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın
    koruyacağını net biçimde ifade ediyor.
    Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz.
    293 Ebûbekr er-Râzî, el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Y., c. 1, s. 156-158
    AHMED KALKAN
    ~ 182 ~
    Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimize büyü yapıldığına dair
    en küçük bir işaret bile yoktur. Tam tersine, Ona büyü yapılmadığına
    dair kesin deliller vardır. Yukarıda belirttiğimiz şekilde
    birkaç hadis rivayetinden başka bu hususta hiçbir delil
    yoktur. O hadis rivayetleri delil olur mu, bakalım:
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    1) KUR’AN’A TERSTİR
    a- Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr = büyülenmiş”
    dediklerini ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu
    Kur’an vurgular: “...Zulmedenler dediler ki: ‘siz olsa
    olsa, ancak büyülenmiş (meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir
    bakıver; senin için nasıl örnekler verdiler de böylece saptılar.
    Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.”294; “Biz onların seni dinlediklerinde
    ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o
    zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına
    uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.” 295
    Sihri kabul etmek, müşrikleri tasdik etmek demektir. Eğer
    Rasûlullah’a sihir yapıldığı kabul edilecek olursa bu, sihrin
    onun aklını etkilediği, ruhunda hâkimiyet sağladığı anlamına
    gelir. Bu ise, müşriklerin ona büyülünmiş diye iftira atmalarını
    değil, doğru söylediklerini kabul etmeyi neticelendirir.
    Başkaları için bile sihrin etki etmesi doğru olmadığı halde,
    peygamberimizin Kur’an’la sâbit olan sihirlenmiş olmadığı
    hükmü kabul edilmemiş olur. Başkaları için sihir mümkün
    bile olsa, Onun için olamaz, çünkü Allah onu korumuş ve
    onun sihirlenmiş olmadığını belirtmiştir.
    294 25/Furkan, 8-9
    295 17/İsrâ, 47
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 183 ~
    b- Peygamberimiz, mecnûn (cinlenmiş, cinler tarafından
    deli edilmiş) de değildir:“ (Ey Muhammed!) Sen öğüt
    ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş
    bir deli. Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın
    felâketlerine çarpılmasını gözetliyoruz’ mu diyorlar?”296;
    “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.”
    297; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız (Muhammed)
    mecnun değildir.”298
    c- Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın
    koruyacağını net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni
    insanlardan korur.” 299; “O alay edenlere karşı Biz sana yeteriz.”
    300
    d- Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz:
    “...Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa
    iflâh olmaz, başarıya ulaşamaz”301
    Kur’an’a ters düşmesi yetecektir delil olarak, ama maalesef
    yetmiyor, Selefî olduğunu iddia edenler bu şekilde âyetlerden
    delil getirdiğimiz ve rivayetlerin âyetlere ters düştüğü
    belirtildiği zaman, Kur’an’a teslim olup semi’nâ ve eta’nâ
    (duyduk ve uyduk) diyeceklerine; “siz hadis inkârcısısınız”
    diye ithamlarda bulunmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor.
    Öyleyse, o hadis rivayetlerini de ele alıp incelemek gerekiyor.
    2) PEYGAMBERLİK SIFATINA TERSTİR
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    296 52/Tûr, 29-30
    297 68/Kalem, 2
    298 81/Tekvîr, 22
    299 5/Mâide, 67
    300 15/Hicr, 95
    301 20/Tâhâ, 69
    AHMED KALKAN
    ~ 184 ~
    Peygamberlik Sıfatına Terstir:
    Peygamberlerin emîn/güvenilir olmaları
    Ismeti, korunması
    Eğer Hz. Peygamber’in
    aklında bir karışıklık olsaydı,
    Onun, kendisine indirilmeyen bir şeyin nâzil
    olduğunu
    zannetmesi sözkonusu olurdu.
    a- Peygamberlerin emîn/güvenilir olmaları: Peygamberler
    emîn, güvenilir şahsiyetlerdir. Peygamberimiz, kendisine
    büyü yapıldığından dolayı, ne yapıp yapmadığını bilmeyen
    ve aylarca bu hali devam eden zavallı bir kimse konumuna
    düşer ki, böyle bir kimsenin otoritesi olmaz, sözü dinlenmez,
    davet ve tebliğini uygun şekilde yapamaz.
    b- Ismeti, korunması: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni
    tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş
    olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki
    Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”302
    c- Eğer zannettikleri gibi Hz. Peygamber’in
    aklında bir karışıklık
    olsaydı, Onun, tebliğ etmediği bir şeyi
    tebliğ ettiğini
    veya kendisine indirilmeyen bir şeyin nâzil olduğunu
    zannetmesi
    sözkonusu olurdu.
    3) HADİS RİVÂYETLERİ İNCELENDİĞİNDE DELİL
    OLAMAYACAKLARI KESİN ŞEKİLDE BELLİ OLUYOR
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    302 5/Mâide, 67
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 185 ~
    Hadis Rivâyetleri İncelendiğinde Delil Olamayacakları
    Kesin Şekilde Belli Oluyor:
    Peygamberimize Büyü Yapıldığı İddiasının Felak-
    Nâs Sûrelerinin Nüzul Sebebi Olmadığı,
    Bu Rivâyetlerin Hepsi Âhad Haberdir.
    Hadis Rivâyetleri Arasında Çelişkiler Var
    Tarihî Vâkıaya Ters Düşmesi
    Zarar Verme ve Zararı Kaldırma Kudreti Kime Aittir?
    Allah, Peygamberine Yahudi Büyücüye Karşı Niye
    Yardım Etmedi?
    a- Peygamberimize Büyü Yapıldığı İddiasının Felak-
    Nâs Sûrelerinin Nüzul Sebebi Olmadığı: Geçmişte, bu
    rivayetleri Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebepleri arasında
    gösteren bazı mûfessirler olmuştur. Bu âlimlere göre bu
    sûreler Medine’de nazil olmuştur. Çünkü Lebîd b. el-A’sam
    adlı şahsın yaptığı bu büyü olayı Medine döneminde
    meydana
    gelmiştir.303 Müfessirlerin çoğu bu sûrelerin Mekke döneminde
    indirildiğini kaydetmektedirler.
    304 Bu durumda Hz.
    Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden anılan rivayetlerin,
    bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
    Hz. Peygamber’e sihir Medine’de yapıldığına, Felak ve
    Nâs sûresi de Mekke’de nâzil olduğuna göre, bu sûrelerin Hz.
    Peygamber’e büyü yapılmasından dolayı nâzil olduğu hususu
    doğru olmamalıdır.
    303 Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, 1, 198; Sübkî, el-Menhel, VIII, 11
    304 Derveze. a.g.e., I, 199
    AHMED KALKAN
    ~ 186 ~
    b- Bu Rivâyetlerin Hepsi Âhad Haberdir. Peygamberimiz’e
    büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetlerin sadece
    Hz. Âişe ve Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) gelen âhad haberler
    olduğu görülmektedir. Kur’ân-ı Kerim mütevâtirdir ve sihrin
    hayalden, göz aldatmadan ibaret olduğu, büyücülerin nerede
    olsa başarılı olamayacağını ve Allah’ın Rasûlünü insanlardan
    koruyacağını ve onun meshur, sihre uğrayan bir kimse olmadığını
    beyan ettiğini biliyoruz. Âyete ters düşen bir rivayet
    sahih olmaz. Sahih kabul edilse bile âhad haberlerin akîde
    konusunda delil olmayacağı sözkonusudur. Âyetlere tümüyle
    zıt olan bir durumu kabul etmek, âyetleri yalanlamak demektir.
    Bir mü’min Allah’ı, Allah’ın âyetlerini yalanlayamayacağına
    göre, âyetlerle bağdaşmayan bir hadis rivayetinin
    Peygamberimize nisbetinin doğru olmadığını kabul etmek
    gerekir.
    c- Hadis Rivâyetleri Arasında Çelişkiler Var: Bu konudaki
    hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Birinde büyü yapan
    Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin antlısı (onlarla
    antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise Peygamber’e
    hizmet eden bir yahûdi çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki
    kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği,
    yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır. Bu konuda
    Hz. Âişe’den gelen rivayetlerin birçoğunda, sihir yapan kimsenin
    Yahudi Lebîd b. el-Asam olduğuna dair bir bilgi yoktur.
    Bu hadislerde sadece Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından
    bahsedilmektedir.305 Bazı hadislerde “Sihirlenmesi dolayısıyla,
    Hz. Peygamber’e bir şeyi yapmadığı halde o işi yaptığı
    hayali gelirdi” denir. Bazılarında ise hanımlarıyla cinsel
    ilişkide bulunmadığı halde yaklaştığını zannettiği söylenir.
    Olayı rivayet etmesi ve kendisinden yorum yapmaması beklenen
    râvi Süfyân b. Uyeyne de, “İşte bu, büyüden meydana
    gelebilecek rahatsızlığın
    en şiddetlisidir” demektedir.306 Kimi
    305 Bkz. Buhârî, Cizye 14, Tıb, 49, 50, Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 63-64, 96
    306 Buhârî, Tıb 49; Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 64
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 187 ~
    rivayetlerde bir zaman verilmezken, bir rivayete göre ise,
    Hz. Peygamber’in bu rahatsızlığı yaklaşık altı ay kadar sürmüştür.
    307 Konuyla ilgili hadisleri rivayet eden ravilerin tamamı,
    Peygamber’in (s.a.s.) durumunun karmaşık hale geldiğini
    söylemiş değillerdir. Aksine bu ifade, hadise daha sonraları
    eklenmiş olup hadisin aslında mevcut değildir.308
    Zeyd bin Erkam’dan yapılan bu rivâyetlerde büyüyü kuyudan
    çıkarmak için Hz. Ali’nin veya bir başka sahâbînin gönderildiğinden
    söz edilirken; bu konuda Hz. Âişe’den yapılan
    yukarıda kaydedilen hadislerde ise, Hz. Peygamber’in yanına
    ashâbından bazı kimseleri alarak sihrin bulunduğu kuyuya
    kendisinin gittiğinden bahsedilmektedir.
    d- Tarihî Vâkıaya Ters Düşmesi: Hz. Peygamber’e hangi
    yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet etmiştir? Gâyet ihtiyatlı
    hareket eden, kendisine gelen İbrânîce mektupları dahi, güvenmediğinden
    dolayı yahûdilere okutmamak için Zeyd bin
    Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber (s.a.s.)
    bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır? Ona hizmet
    edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan biri
    de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine gerek duyulmuş
    mudur?
    Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği,
    siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği
    gibi, Peygamber’in altı ay büyülenmiş şekilde anormal bir
    tarzda hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir şaşkınlık içine
    düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün etkisini
    desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla
    ortaya atıldığında şüphe yoktur.
    307 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 63
    308 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    AHMED KALKAN
    ~ 188 ~
    Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları ortaya serilen büyücülerin
    Muhammed aleyhisselâm’a karşı başarılı olmaları da
    düşünülemez.
    e- Zarar Verme ve Zararı Kaldırma Kudreti Kime Aittir?
    Allah, bir kâfire, bir yahûdiye mü’minlerin liderine, bir
    peygambere ciddi bir zarar verme kudretini vermiş ve bu
    kimse, yine büyü ile verdiği zararı kaldırma kudretine sahip
    ise, bu durumda zarar verme ve zararı giderme kudretinin
    Allah’a ait olmasının özelliği, ayrıcalığı kalmaz. Allah’ın kâinattaki
    değiştirilemez kanunları demek olan Sünnetullah,
    cinlere, cincilere, büyücülere üstünlük vermez, dilediklerine
    yarar, dilediklerine zarar verebilecek gücü vermez. Bu kudret,
    sadece Allah’a aittir. “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu
    O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O’nun nimetini
    engelleyecek yoktur.”309; “Oysa onunla (öğrendikleri sihir
    bilgisiyle) Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar ulaştıramazlardı.
    Buna rağmen kendilerini zarara uğratacak ve yarar
    sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı.”310
    f- Allah, Peygamberine Yahudi Büyücüye Karşı Niye
    Yardım Etmedi? Allah’ın mü’minlere yardım vaadi olduğu
    halde, Peygamberini yardımsız bırakmadığı halde, bütün hayatı
    kâfirlerle mücadeleyle geçen rasûlüne muska yapıldığını
    Allah (eşleriyle aralarında problem çıkınca, eşlerinin yaptıklarını
    kendisine haber verdiği gibi) niye ona baştan haber
    vermedi, onu bir müddet kâfirlerin eline bıraktı? Hanımının
    yaptığında olduğu gibi, olanı ona niye bildirip yapanı cezalandırma
    imkânı sağlamadı da günlerce bu sıkıntıyı çekmek
    zorunda kaldı?
    309 10/Yûnus, 107
    310 2/Bakara, 102
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 189 ~
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    Bir İslâm Düşmanı Yahûdi, Peygamberimize Düşmanlık
    Yapıp Aylarca Onun Zarar Görmesini Sağlayacak,
    İslâm, Devlet Olduğu Halde Bu Kimseye
    Hiçbir Ceza Uygulamayacak, Olur mu Böyle Bir
    Şey?
    Bu Hadislerin Sahih Olmadığını İddia Eden Âlimlerin
    Varlığı,
    Büyünün Hiçkimseye Etki Etmeyeceğini Söyleyen
    Âlimler Var, Onların Görüşüne Ters
    Birçok Müfessir ve Âlime Göre Bu Rivâyetler Delil
    Olmaz.
    Senedlerindeki Râvîlerde Ârızalar Var
    g- Bir İslâm Düşmanı Yahûdi, Peygamberimize Düşmanlık
    Yapıp Aylarca Onun Zarar Görmesini Sağlayacak,
    İslâm, Devlet Olduğu Halde Bu Kimseye Hiçbir Ceza Uygulamayacak,
    Olur mu Böyle Bir Şey? Sihir küfür kabul
    edilir ve İslâm müctehidlerinin çoğuna göre sihirbazın katli
    gerekirken, peygamberimiz kendisine karşı böyle bir suç işleyen
    bir yahudiye devlet başkanı olduğu halde, hiçbir ceza
    vermemesi, insanları ifsad eden, peygambere ve devlet başkanına
    büyük çapta zarar veren kimseye karşı hiçbir yaptırım
    uygulanmaması, hatta peygamberimizin “bir daha yapma!”
    gibi bir nasihat bile etmemesi, nasıl mümkün olur?
    AHMED KALKAN
    ~ 190 ~
    h- Bu Hadislerin Sahih Olmadığını İddia Eden Âlimlerin
    Varlığı: Meselâ Cessas şöyle der: Bu gibi rivayetler, aşağılık
    ve değersiz cahillerle oynamak için inançsız kimseler tarafından
    uydurulmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı Allah’ın
    yalanladığı, iddiasının asılsız olduğunu, tuttuğu yolun yol olmadığını
    bildirdiği kimseleri doğrulamış olmaktadırlar.311
    İmam Mâtüridî’den nakledildiğine göre Ebu Bekr Esâm,
    burada, rivayet edilmiş olan sihir hadisi metruktür, çünkü
    bunda kâfirlerin Aleyhissalâtu ve’s-Selâm’a meshûr demelerinin
    sıdkı (büyülenmiş demelerinin doğruluğu) lâzım gelecektir.
    Bu ise Kur’an-ı Azîmü’ş-şân’ın nassına muhaliftir, demiş
    ve Mu’tezile bu fikirde ısrar etmiş ve sihirden etkilenmenin
    mansıb-ı Nübüvvete yakışmayacağını söylemişlerdir.”312
    Hanefî âlim Ebû Bekr el-Cessas, söz konusu rivâyetlerin
    mülhidlerin bir uydurması olduğunu söylemektedir.313
    i- Büyünün Hiçkimseye Etki Etmeyeceğini Söyleyen
    Âlimler Var, Onların Görüşüne Ters: Ehl-i sünnet âlimlerinden
    İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir er-Râzî el-Cessâs, İbn
    Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî ve benzer âlimlerin, ortak görüşü
    olarak; “büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve
    insanları aldatıp kandırmadan ibarettir. Büyü, kimseye etki
    etmez” denildiğine göre, Peygamberimize büyü yapılıp etki
    ettiğine dair rivâyet sahih olmamış oluyor.
    k- Birçok Müfessir ve Âlime Göre Bu Rivâyetler Delil
    Olmaz. O Âlimlerden Bazılarını ve Gerekçelerini Görelim:
    311 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    312 Yazır, Hak Dini, IX, 6356
    313 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 191 ~
    Cessas: (Peygamberimize yapıldığı iddia edilen sihir olayını
    anlatarak, şunları söyler:) Bu gibi rivayetler, aşağılık ve
    değersiz cahillerle oynamak için inançsız kimseler tarafından
    uydurulmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı Allah’ın yalanladığı,
    iddiasının asılsız olduğunu, tuttuğu yolun yol olmadığını
    bildirdiği kimseleri doğrulamış olmaktadırlar.314
    Elmalılı Hamdi Yazır: “... Bu rivayetlerin hepsinin sıhhati
    kabul edildiği takdirde
    bile, Resülullah’a velev bir an için olsun
    bir sihir yapılmış olduğuna
    mutlaka itikadın vücübunu
    ifade edecek kuvveti hâiz değildir.
    Zira esas itibariyle haber-i
    âhad hududunu geçmiş değillerdir.
    Haber-i âhad’ın sıhhati
    ise itikadın cevazını ifade etse bile, vücübunu ifâde eylemez.
    Hâlbuki bunda itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına
    muhâlif olduğundan dolayı câiz bile olamayacağına kail
    olanlar vardır. Peygamber’e bir sihir yapıldığına ve O’nun
    hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim olduğuna
    itikad etmek câiz olabirse de vâcib değildir.”315 (Peygamber’e
    büyü yapıldığına O’nun beşer olması hasebiyle ondan
    biraz etkilenip biraz acı duyduğuna inanmak, câiz olabilirse
    de vâcib değildir)
    Seyyid Kutub: “Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında
    -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet
    edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf
    rivâyetler peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet”
    sıfatına muhâlif düşmektedir. Peygamber’in (s.a.s.) her
    sözü ve her hareketi birer sünnettir ve şeriattır. Bu itikat
    esasıyla o hadislerin bağdaştırılması mümkün değildir.
    Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir yapılmış
    314 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    315 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6358
    AHMED KALKAN
    ~ 192 ~
    bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal
    buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını
    haber verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere
    de muhâlif düşmektedir. Onun için bu rivâyetler uzak
    görülmektedir. İnanç ve akîde ile ilgili meselelerde
    bu türlü “âhad” hadislerle hükmolunamaz. Akaidde
    yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince;
    inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle
    amel edebiliriz. Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir.
    Bütün bunların dışında şunu da belirtelim ki, Felak ve
    Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil olduğuna işaret eden
    zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil olduğuna
    dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen
    rivâyetler de bunlardır.”316
    M. izzet Derveze: “Sûrenin Mekke’de nâzil olduğu doğru
    olunca, Peygamber’in sihirlenmesi hakkında sûrenin peşinden
    getirilen ve özellikle sûrenin bu yüzden indiğini söyleyen
    diğer rivâyetler kökten yıkılmış ve sûrenin hedefleri
    hakkında bizim belirttiklerimizin doğruluğu ortaya çıkmış
    olmaktadır… Biz sûrenin, (Peygamber’in) sihirlenmesi hakkında
    Hz. Âişe’den naklen Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği
    hadis karşısında hayret ediyoruz.”317 demektedir.
    Muhammed el-Gazâlî: Rivayeti kabul etmeyen muâsır el-
    Gazâlî şöyle der: “Buhârî dahi rivayet etse, bu doğru değildir.
    Buhârî’nin rivayetine göre, Lebid bin A’sam, Hz. Peygamber’e
    sihir yapmış ve bunun üzerine Muavvizeteyn sûreleri nâzil
    316 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
    317 İzzet Derveze, el-Tefsîru’l-Hadis, Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, I, 216
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 193 ~
    olmuştur. Şimdi soruyorum, elimizdeki mushaf Muavvizeteyn’in
    Mekke’de nâzil olduğunu söylüyor. Sihir hâdisesi ise
    Medine’de vuku bulmuştur. Kime inanalım; Buhârî’ye mi,
    Mushaf’a mı? Peki, uyuduğu halde, kalbi sürekli Allah ile beraber
    olan bir peygamber, nasıl olur da bir yahûdinin sihrinden
    etkilenir? Bu, aklın kabul edeceği bir söz değildir.”318
    Halil Günenç: Hadisi tenkit eden Halil Günenç başta Sahihayn
    olmak üzere hadis kitaplarında geçen, yapmadığı şeyi
    yapıyormuş gibi gelmesi durumunu kabul etmez ve şöyle
    der: “Müfessirlerin ifade ettikleri üzere Rasûlullah’a (a.s.)
    büyü yapılmış ve bunun sonucunda da rahatsız olmuşlardı.
    Ancak olayda bazı abartmaların da olduğu muhakkaktır.
    Çünkü Rasûlullah’ın nakledildiği gibi aklî dengesi hiçbir zaman
    bozulmamış, yapmadığı şeyi yapmış ya da söylemediği
    bir şeyi söylemiş gibi bazı hayallere de kapılmamıştır. Bütün
    bunlar, birer yalan ve iftiradır. Eğer iddia edildiği gibi bir durum
    sözkonusu olsaydı, Rasûlullah’ın (a.s.) söz ve fiillerine
    itibar edilmezdi. Kaldı ki bu durum vahiy ile vahiy olmayan
    şeylerin birbirine karışmasına yol açacağından müslümanlar
    için hüccet teşkil etmesi mümkün olmazdı. Oysa böyle bir
    durum yoktur ve tamamıyla uydurmadır.”319
    Fahrettin Yıldız: Tefsirlerin çoğunda yer alan bir rivayete
    göre, Medine Yahudilerinden Lebid ibn el-A’sam ve kızları,
    on bir düğüm bağlayıp bunlara üfürerek Peygamber’e büyü
    yapmışlar, sûre de bu münasebetle inmiş. Bu ve buna benzer
    diğer rivayetlerin hiçbiri, sûrenin iniş sebebi olamaz. Çünkü
    bu sûre, Medine’de değil, Mekke döneminde inmiştir. Ayrıca
    bu sûreyi oluşturan ayetler, yalnızca büyücülerle ilgili de
    değildir; tam aksine sûrede yaratıkların tümünün, kötü ve
    318 El-Muslimûn, Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açık Oturum, trc. Mehmet Görmez (Ali
    Özek’in Muhammed el-Gazâli’den tercü ettiği Fakihlere ve Muhaddislere Göre Nebevî Sünnet’in
    sonunda), İst. 1992, s. 292
    319 Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, I/48
    AHMED KALKAN
    ~ 194 ~
    karanlık işler yapan bütün insanların şerrinden Allah’a sığınmak
    emredilmiştir. Öyleyse sûrenin inişinin, bu rivayette anlatılan
    büyü olayı ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Bunlar, büyük
    bir ihtimalle büyü ve nazarın etkisini desteklemek, insanları
    bunlarla korkutmak amacıyla ortaya atılmış rivayetlerdir ve
    doğru değildir. Eğer bu rivayetler doğru kabul edilirse, Müşriklerin
    Peygamber’e “büyülenmiş” demelerinin de doğru olması
    gerekir. Hâlbuki Allah, Elçisine büyülenmiş diyenlerin
    sözlerini reddetmektedir.
    Peygamber’e (s.a.s.) büyü yapıldığına ve onun bundan
    etkilendiğine dair bazı hadisler vardır. Ancak bu hadisler,
    “Peygamber’in (s.a.s.) Allah tarafından korunacağını” ve “büyücülerin
    nereye varsalar başarılı olamayacaklarını” açıkça
    belirten ayetlerle örtüşmediğinden, Peygamber’e sihir yapıldığına
    değil, yapılmadığına inanmak gerekir.320
    M. Sait Şimşek: Muavvizeteyn olarak bilinen bu iki sûrenin,
    Peygamberin sihirlenmesi üzerine indirildikleri birçok
    müfessir tarafından ileri sürülmektedir. Konuyla ilgili rivâyetler,
    sihrin Peygamber üzerindeki etkisinin müddetine dair
    farklı rakamlar verseler de, onun yapmadığı şeyleri yaptığını
    sanacak kadar sihrin etkisinde kaldığını anlatmaktadır. Etkilenme
    müddetini altı aya çıkaran ve muhaddislerce sahih
    kabul edilen rivâyetler vardır.
    Rivâyetlerde iddia edildiği gibi gerçekten Peygamber, yapılan
    sihrin etkisinde kalmış mıdır? Geçmişte de günümüzde
    de bazı âlimler, nakledilen bu rivâyetlerin, İsrâ sûresinde geçen
    ve Kur’ân-ı Kerim’in kesin olarak reddettiği müşriklerin:
    “Siz ancak sihirlenmiş birine tâbi oluyorsunuz.”321 şeklindeki iddialarıyla
    paralellik arz ettiğini söyleyerek reddetmişlerdir.322
    320 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    321 17/İsrâ, 48
    322 M. Sait Şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, c. 5, s. 508
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 195 ~
    Konuyla ilgili rivâyetlere yapılan bu tür itirazları cevaplamaya
    çalışanlar, rivâyetleri kurtarmak için birtakım yorumlar
    yapıyorlarsa da sihir, bedenin biyolojik yapısına değil;
    kişinin akıl ve muhâkemesine zarar verdiğinden, Peygamber
    hakkında bunu kabul etmek, vahiy olmayanla vahyi karıştırabileceğini
    kabul etmek sonucunu doğurur. Allah peygamberlerini
    bu gibi durumlardan korumuştur.”323
    Muhammed Abduh: İctimâî tefsir ekolünün kurucusu
    olarak kabul edilen Muhammed Abduh da bu rivâyetlerde
    anlatılanları kabul etmenin, İsrâ sûresinin 48. âyetinde dile
    getirilen müşriklerin iddialarını kabul etmek anlamına geldiğini
    belirtmektedir. Peygamberliğin ne olduğunu bilmeyenlerin
    ancak böyle bir iddiada bulunabileceklerini söyleyen
    Abduh, söz konusu rivâyet sahih olsa bile âhad haber olduğunu,
    itikat ve Peygamberin masumiyeti gibi bir konuda bu
    tür hadislere itibar edilemeyeceğini söylemektedir.
    Abduh, mukallitlerin sihir hadisini kabul etmelerinden
    Allah’a sığınır. Kur’an’ın, sihri Rasûl’den nefyetmesiyle
    ilgili olarak şöyle söyler: Müşriklerin bu
    iftirayla ne kasdettikleri zâhirdir. Çünkü onlar şeytan,
    Muhammed’e hulûl etmiştir (musallat olmuştur)
    diyorlardı. Şeytanın hulûl etmesi ise, onlarca sihir
    olarak görülüyor ve sihrin bir çeşidi olarak kabul
    ediliyordu. Bu tür sihir ise Lebid’in yaptığı söylenen
    sihrin neticesinin aynısıydı. Çünkü bu mukallidlerin
    iddialarına göre, Lebid Peygamber’in aklını ve
    düşünme yeteneğini karıştırmıştı. İtikad edilmesi
    323 M. Sait şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, c. 5, s. 508
    AHMED KALKAN
    ~ 196 ~
    gereken ise, Kur’an’ın kesin olduğudur. Çünkü o
    tevâtür yoluyla masum olan bir zat kanalıyla bize
    kadar gelmiştir. İnanılması gereken de, Kur’an’ın
    isbat ettiğinin tasdik edilmesi, nefyettiğinin kabul
    edilmemesidir. Kur’an ise Rasûlullah’ın sihirden
    uzak olduğunu beyan etmiş, onun sihirli (sihirlenmiş)
    olduğu sözünü de Rasûlullah’ın düşmanları
    olan müşriklere nisbet etmiş, onları bu bâtıl iddiaları
    yüzünden kınamıştır. Öyleyse rasûlullah asla
    sihre kapılmamıştır. Eğer onların iddia ettikleri gibi,
    Rasûlullah’ın aklı karışmış olsaydı, bu durumda tebliğ
    etmediği bir şeyi tebliğ ettiğini, kendisine inzal
    olunmamış bir hususu inzal olunmuş sanması câiz
    olurdu.324
    Reşid Rızâ: Buhârî’deki bazı hadislerin metinleri illetten
    uzak değildir. Bu illetler hadisçilerin sıraladıkları mevzû hadislerin
    bazı alâmetlerine uymaktadır. Rasûlullah’a sihir yapıldığı
    hadisi gibi.325
    Muhammed Ammâre: Rivâyeti kabul etmeyen Muhammed
    Ammâre de şöyle demektedir: “Hiç kimse âhad bir haberi
    kendi görüşüne ve aklına ters düştüğü için reddetmemiştir.
    Reddedenler, sübûtu kat’î bir Kur’an âyetine ya da Peygamber
    açıklamasına ters düştüğü için karşı çıkmışlardır. Ben, sihir
    ve Garânîk gibi hadisleri reddederken, tıpkı Muhammed
    Abduh gibi Kur’an’da (müşriklere atfedilen) “siz ancak sihir
    yapılmış birine tâbi oluyorsunuz.” âyetine dayanıyorum.326
    324 Muhammed Abduh, Tefsiru Cüz’i Amme, s. 139, 182
    325 Mecelletu’l-Menâr, 29/1, 104
    326 El-Müslimûn, Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açık Oturum, trc. Mehmet Görmez, s.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 197 ~
    Süleyman Ateş: “Peygamber eğer yapılan büyünün etkisinde
    kalıp yapmadığını yaptı zannedecek kadar bir aklî denge
    bozukluğuna uğrarsa, ne O’nun masumluğu, ne de vahiylerin
    korunma garantisi kalır. Peygamber böyle kusurlardan
    uzak, münezzehtir.”327
    h- Senedlerindeki Râvîlerde Ârızalar Var. Metin tenkidi
    yönüyle tümüyle ârızalı olan bu rivâyetler, sened tenkidi yönüyle
    de problemlidir.328
    307-308
    327 Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, XI, 195
    328 Bu rivayetlerdeki ravîler Hişâm b. Urve’deıı itibaren
    tek ravi sayısına iniyor. Bütün bu
    ravîlerin hocalarıyla çağdaş
    oldukları, onlarla karşılaştıkları sabit olsa bile, bu hadislerin
    metninde yer alan ve İslâm âlimleri arasında tartışmalara sebep olan problem dolayısıyle,
    bu rivayetlerin yukarıdaki ravilerden alındığına kesin olarak hükmetme konusunda bazı
    tereddütlere yol açıyor. Söz gelimi babası Urve’den nakilde bulunmakla meşhur olan Hişâm
    b. Urve’nin, bu rivayetleri de arada hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan babasından aldığı hususunda
    şüphelere yol açacak bazı bilgiler mevcuttur. Hişam’m rivayet konusundaki gevşekliği
    de babasından nakilde “irsal” yapmasıdır. Yani doğrudan babasından
    işitmediği halde,
    rivayeti aldığı şahsı atlayarak kendisi
    doğrudan babasından işitmiş gibi rivayet etmesidir.
    Bu hadis rivâyetlerinin senedinde yer alan bazı ravîlerin tenkide uğradıkları da görülmektedir.
    Nitekim Hişâm b. Urve’nin
    ravîlerinden Ebû Usâme Hammad b. Üsâme el-Kûfî, tedlîs
    yapmakla ve hadis hırsızlığıyla suçlanmıştır (İbn Sa’d, et-Tabakât, VI, 394-395; Zehebî,
    Mizânû’’l İ’tidâl, I, 588; İbn Hacer, T. Tehzîb, II, 6). Bu rivayeti,
    Yahya b. Sa’îd el-Kattân vasıtasıyla
    Hişam b. Urve’den alan Muhammed b. el-Müsennâ (v.252) da hâfıza yönünden tenkide
    uğramıştır (Zehebî, Mizânü’l-İ’tidâl IV, 24; İbn Hacer, T. Tehzîb, V, 272). Hişâm b. Urve’nin
    ravilerinden Abdülmelik
    b. Abdilaziz İbn Cüreyc (v. 150) ile Süfyan b. Uyeyne (v.198) de
    tenkid edilmişlerdir. ed-Dârekutnî, İbn Cüreyc’in tedlîsinden sakındırmış ve onun mecruh
    kimselerden işittiği şeylerde tedlîs yaptığını bildirmiştir. İbn Hıbbân da onun tedlîs
    yaptığını
    bildirmiştir. Yahya el-Kattân ise, Atâ’nın kendisıne verdiği bir kitaptan nakilde bulunması
    dolayısıyla İbn Cüreyc’in
    Atâ’dan yaptığı rivayetlerin tamamının zayıf olduğunu söylemiştir.
    (İbn Hacer, T. Tehzîb, III, 503) Ahmed b. Hanbel de İbn Cüreyc’in mürsel olarak naklettiği
    bazı hadislerin mevzu olduğnu bildirmiştir. (Zehebî, Mizânü’l-İ’tidâl II. 659)
    Ravî Süfyân b. Uyeyne de tedlîs yapmakla suçlanmış, (İbn Hacer, T. Tehzîb, III. 503) Yahya b.
    Sa’îd el-Kattân, onun yaşlandığında h. 197 yılında ihtilât ettiğini bildirmiş, bu yıldan sonra
    ondan işitenlerin rivayetlerinin
    muteber olmadığını söylemiştir. (Zehebî, Mizanü’l-Î’tidâl, II,
    171; İbn Hacer, T. Tehzîb, II, 359) Hişâm b. Urve’nin ravîlerinden Vüheyb b. Hâlid de hâfızası
    bozulduğu için tenkide uğramıştır. (İbn Hacer, T. Tehzîb. VI, 109). Hişâm b. Urve’nin râvilerinden
    olan Ma’mer b. Râşid (v.152) de cerhedilmiştir. Ebû Hatim, Ma’mer’in Basra’dayken
    naklettiği şeylerde galatlar var, sâlihu’l-hadistir, demiştir. Yahya b. Ma’în ise, Ma’mer,
    ez-Zühri ve İbn Tavus hâriç, Iraklılardan naklettiği zaman ona muhalefet et. Basra
    ve Kûfe
    halkından yaptığı rivayetler sahih değildir, demektedir (İbn Hacer. T. Tehzîb, V, 500-502).
    Abdullah
    b. el-Mübârek ile Muğîre, Kûfeliler’in hadislerini el-A’meş ile Ebû İshak’ın ifsâd
    ettiğini söylemişlerdir. Ahmed b. Hanbel, el-A’meş’in hadisinde birçok ıztırap bulunduğunu
    bildirmiştir. ez-Zehebî, el-A’meş’in bazan kim olduğu bilinmeyen
    zayıf kimselerden tedlîs
    yaptığını zikretmiş, rivayet ederken
    (Haddesenâ) dediği zaman problem olmadığını, fakat
    (An) lafzını kullandığında tedlîs ihtimhalinin söz konusu
    olduğunu söylemiştir. (Bu rivâyetlerinde
    de “an” lafzını kullanmıştır). Ali b. el-Medînî ise, el-A’meş’in zayıf kimselerden nakAHMED
    KALKAN
    ~ 198 ~
    Hz. Peygamber’e büyünün tesir ettiğini kabul ettiğimizde
    karşımıza çıkacak bir problem de şudur: Daha önceki bölümde
    kaydedildiği üzere sihrin bir kısmının cinlerle irtibat
    yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu
    iddiada
    bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek
    onu etkilemekte, çarpmakta, hastalandırmaktadır. Biz bu hususun
    isbâtının mümkün olmadığını kaydetmiştik.
    Bazı sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in, Yüce Allah’ın
    izniyle şeytanın şerrinden emin olduğu haber verilmektedir.
    329
    Burada hemen kaydetmek gerekirse, Zeyd b. Erkam’dan
    (r.a.) bu hususla ilgili olarak gelen rivayetleri de bu doğrultuda
    değerlendirmemiz gerektiği açıktır. Bu rivayetlerde
    sihrin
    Hz. Peygamber üzerindeki tesirini anlatmak için kullanılan
    lafızların O’nu (s.a.s.) bir deliyle aynı konumda gösterdiğine
    daha önce işaret etmiştik. Hz. Peygamber hakkında
    böyle bir
    durumu kabul etmek mümkün değildir. Yine bu hadislerde
    de zabt kusuru olduğu çok açıktır. Çünkü hadis âlimleri katında
    daha sahih konumda olan Buhârî ve Müslim’in
    bu konudaki
    rivayetlerine aykırılıklar vardır. Kanaatımizce bunlar
    da ravilerden kaynaklanmaktadır.
    lettiği hadislerinde evhamının çok olduğunu
    bildirmiştir (Zehebî, Mizânü’l İ’tidâl II, 224).
    Burada, el-A’meş’in konumuzla ilgili olarak Yezîd b. Hayyân vasıtasıyla Zeyd b. Erkam’dan
    (r.a.) yaptığı rivayetinde de tamamen “an” lafzını kullandığını gözönünde bulundurmamız
    son derece faydalı olacaktır. Söz konusu rivayeti el-’A’meş’ten alan ravî Ebû Muâviye ed-
    Darîr Muhammed b. Hazm et-Temîmî el-Kûfî (v.195) de hadis âlimleri tarafından tenkid
    edilmiştir. Ebû Muâviye’nin tenkide uğradığı hususların başında zabt yönü gelmektedir ki,
    bu husus konumuz açısından çok mühimdir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Muâviye’nin, el-A’meş’in
    hadisinin dışındaki rivayetlerinde
    ızdırab bulunduğunu, çünkü naklettiği şeyleri iyice
    ezberlemediğini
    söylemiştir. Yahya b. Ma’în, onun Ubeydullâh b. Ömer’den münker şeyler
    naklettiğini ifade etmiş, İbn Sa’d ve Ya’kûb b. Şeybe ise tedlîs yaptığını bildirmişlerdir. İbn
    Ebî Hatim de, el-A’meş’ten nakil konusunda onun Süfyân’dan sonra geldiğini belirterek, zabtının
    Süfyân kadar güçlü olmadığına
    işaret etmiştir (İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, V, 91).
    329 Müslim, Mûnafıkun, 69-70; Tirmizı, Radâ’, 17/1172; Nesâî, lşretü’n-Nisâ, 4/3959; Ahmed
    b. Hanbel, Müsned, III, 309
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 199 ~
    Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin,
    bütün peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye,
    kendilerine büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri
    gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş” diyenleri
    reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin
    Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru
    olması gerekir ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu
    ise Peygamberlik makamı için câiz değildir. Peygamber’e
    büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin getirdiği
    tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri,
    cin ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini
    söyletip yaptırabilir. Rasûlullah’ın getirdiklerinin
    ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne kadarının sihir
    etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
    Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili
    değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden,
    her türlü yaratıkların şerrinden Allah’a sığınmayı emretmektedir.
    Bundan sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük
    aşılayan, onları kötü yollara sürmeye çalışan insan ve cin
    vesvecilerinden Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler,
    Felak ile Nâs sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir.
    Cin ve insan vesvesecilerinden Allah’a sığınmayı emreden
    Nâs sûresinin bu rivâyetlerde anlatılan büyü olayıyla bir
    ilgisi yoktur.
    Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını
    vaad etmiştir.330 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün
    etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı
    330 5/Mâide, 67
    AHMED KALKAN
    ~ 200 ~
    zannedecek kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne
    onun mâsumluğu, ne de vahiylerin korunma garantisi kalır.
    Peygamber (s.a.s.) elbette böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir.
    Kur’an, Peygamber’e büyülenmiş diyenleri “zâlimler”
    diye nitelendirmektedir. “O zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama
    uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...”331 “O zâlimler: ‘Siz, sadece
    büyülü bir adama uyuyorsunuz’ dediler...”332 Peygamber’e
    meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış diyen kimseler zâlim
    olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı hakkındaki bu
    rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları
    senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin bir
    sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte
    Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a
    tamamen ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu
    dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?
    Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas
    büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü
    cinleri etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük
    yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler
    yapar. Yani, büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün
    kötü etkisini yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına
    girer. İsrâ sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri
    Peygamber’in büyülü olmadığını, ona büyü yapılmadığını,
    onun bu tür iftiralardan uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in
    asla cinli olmadığını, cinin etkisi altına girmediğini
    bildiren birçok âyet de333 bu büyü yalanını reddetmektedir. 334
    Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e
    sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini
    bağlamış, hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir.
    331 17/İsrâ., 47
    332 25/Furkan, 8
    333 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
    334 S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 201 ~
    Büyü yoluyla, Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana
    getirilebildiğini kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu
    hususu doğru kabul etmek, yahûdi, kâfir ya da müşriklerin
    sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber üzerinde istedikleri etkiyi
    meydana getirebildikleri düşüncesine kapı açar. Büyü yoluyla
    Hz. Peygamber altı ay boyunca iktidarsızlaştırılabildiği durumda
    O’nun mübârek hanımları olan annelerimize kocalık
    haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel arzu ve ihtiyaçlarını
    gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış düşünce ve
    ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
    Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde
    karşımıza çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının
    cinlerle irtibat yoluyla, onları kullanarak yapıldığı
    ileri sürülmektedir. Bu iddiada bulunanlara göre cin, sihir
    yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte, çarpmakta,
    hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün değildir.
    Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların
    vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır.
    Her iki yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler
    kullanılarak sihirbazlarca tesir edilmesi söz konusu olamaz.
    Rasûlullah’a, cinlerin ya da şeytanların çarpmasını,
    ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin bundan etkilenmelerini
    kabul etmek mümkün değildir. Buna peygamberlik
    makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur; yukarıda
    zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı
    sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle
    şeytanın şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 335
    335 Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4,
    AHMED KALKAN
    ~ 202 ~
    Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde veya Kütüb-i Sitte’nin
    içinde yer alan bazı eserlerde nakledildikleri için bunları sahih
    kabul etme mecburiyetinde olmaları söz konusu değildir.
    Bu, Kütüb-i Sitte’yi, ya da Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerindeki
    tüm hadisleri reddetmek,
    onların hiçbirinin sahih olmadığını
    ileri sürmek demek değildir. Ancak ortada Hz. Peygamberin
    ismet sıfatına dokunan
    bir durum söz konusudur ve
    bu husus bu rivayetlerden kaynaklanmaktadır. Günümüzde
    Garânîk olayı, ya da Selman Rüşdi’nin Şeytan Âyetleri (Satanic
    Verses) gibi Hz. Peygamber’in ismetine yönelik saldırılara
    malzeme veren, Kur’an-ı Kerîm üzerinde şüpheler doğmasına
    yol açan, ilhâd ve küfre, ateizme, İslâm’a saldırı için destek
    olan bu tür rivayetleri336 günümüz müslümanlarının, okuyan-
    düşünen, araştırıp mukayese
    yapan aydınlarının, gençlerinin
    sahih kabul etmeleri beklenemez. Onlara, binbir sıkıntı
    ve zahmetle te’vîl ve yorumlar yapmaya çalışılan, çoğunda da
    muhatabı tatmin etmediğini
    gördüğümüz bu tür rivayetlere
    dayalı bir Peygamber imajı sunmaya kimsenin hakkının olmadığı
    açıktır. Bu konuda anlaşılmaz
    bir muhafazakârlığa da
    gerek olmadığı kanaatindeyiz.
    Hz. Peygamberi ve onun ismetini (Kur’an’la sâbit
    olan, onun insanlardan korunduğunu), Kur’an-ı
    Kerîm’i ve onun güvenilirliğini
    mi savunacağız, yoksa
    bu tür rivayetleri mi? Artık günümüzde müslüman
    âlimlerinin buna bir karar vermelerınin vaktinin geçmekte
    olduğu hususunu açıklamaya gerek yoktur. Bu
    görüşlerin asla Hadis ve Sünnet’i reddetme anlamına
    gelmeyeceği açıktır. Rasûlullah’ın Sünnet’i, İslâm’ın
    ikinci temel kaynağıdır, Hz. Peygamber de Kur’an-ı
    hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A. Osman Ateş, a.g.e. s. 268-291
    336 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Din Bu, 1, 116-118
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 203 ~
    Kerîm’i tefsir etmede
    en yetkili kimse olup, aynı zamanda
    Kur’an’ın ilk müfessiridir. Davranışları Allah
    tarafından müslümanlara güzel bir örnek gösterilerek,
    benimsenip örnek alınması emredilmiş yüce
    bir önder, bir ufuk şahsiyettir. Tabii ki Sünnet’siz
    İslâm olamaz, İslâmî bir hayat yaşanamaz. Bu hususu
    tartışmaya hiçbir şekilde gerek yoktur. Sünnet’i
    red ve inkâr, İslâm’ı, Kur’an’ı red ve inkârdan başka
    bir şey de değildir. Ancak bızim burada işaret etmek
    istediğimiz nokta, geçmişte Buhârî’yi, Müslim’i ya
    da eserleri Kütüb-i Sitte içeresinde yer alan Tirmizî,
    Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce’yi tenkîd eden bazı
    İslâm
    âlimlerinin bu tenkidlerinde büsbütün haksız
    olup olmadıkları
    hususudur. Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in
    ismet sıfatına
    aykırı düşen bu şekildeki rivayetlerden
    dolayı Kütüb-i Sitte
    müelliflerini tenkîd
    eden bu âlimler, fikrî ve ilmî açıdan günümüz şartları
    gözönünde bulundurulduğu takdirde bu tenkîdlerinde
    pek de haksız sayılmazlar. Aksine bu konularda
    tıtiz davranmalarının ne kadar yerinde olduğu
    açıkça ortaya çıkar.
    Mu’tezile, yukarıda kaydettiğimiz konuyla ilgili rivayetleri
    Hz. Peygamber’in ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle
    tamamen reddetmiştir. Kadı Abdülcebbâr bu konuda şunları
    söylemiştir: “Cenâb-ı Hak, “Allah seni insanlardan korur’,
    ‘Büyücü nereye
    varsa iflah olmaz” buyurduktan sonra, bu
    rivayetler nasıl doğru kabul edilebilir? Bunları kabul etmek
    AHMED KALKAN
    ~ 204 ~
    peygamberliğe söz getirir. Eğer bu doğru olsa, büyücülerin,
    bütün peygamberlere, salihlere zarar vermeye, kendilerine
    büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Bunlar
    bâtıl şeylerdir. Allah, Peygamber’e ‘Büyülenmiş’ diyenleri
    reddetmektedir. Bu rivayet doğru olsa, müşriklerin Hz. Peygamber
    hakkındaki bu sözlerinin doğru olması
    gerekir ve
    kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise caiz değildir.
    337
    Sihrin sâbit ve yukarıda kaydedilen rivayetlerin sahih olduğunu
    ileri süren bir kısım âlimler ise, aksi görüşte olanları
    bid’atçılıkla suçlamışlardır. Bu şekilde bir tutum takınanlar
    arasında İmam Mâzirî de vardır, İmam Mâzirî bu konuda şunları
    söylemiştir:
    “Ehl-i Sünnet ve âlimlerin cumhurunun (çoğunluğunun)
    görüşüne göre sihir sâbittir. Onun da diğer eşya gibi hakikati
    vardır...
    Ehl-i Bid’at bu hadisi Nübüvvet makamına şüphe
    getirir dıye reddetmişlerse de, durum öyle değildir. Çünkü
    Allahü Teâlâ Onu peygamberliğe ait işlerde masum kılmıştır.
    Ancak, dünya işleriyle
    ilgili konularda ve insanlığa ârız olabilecek
    bazı hususlarda
    etkilenmesi mümkündür.”338 İmam
    Mâzirî’nin yukarıda kaydedilen “Ehl-i Sünnet ve cumhurun
    görüşüne göre sihir sâbittir” şeklindeki ifadesi tartışmaya
    müsait bir sözdür. Kanaatimizce bu konuda Ehl-i Sünnetin
    ve cumhurun aynı görüşte olduğunu tesbit etmek oldukça
    zordur. Çünkü Ehl-i Sünnet mezhebine mensup olduğu
    halde
    aksi görüşte olan büyük âlimler vardır. Ki bunlar arasında er-
    Râzî, İbn Hazm, Ebu Ca’fer Esterebâzî, İmam Ebû Hanîfe vb.
    islâm âlimleri yer almaktadır. Kaldı ki bu konuda görüşünü
    yazılı olarak ifade etmeyen ya da açıkladığı halde sayfalara
    geçerek günümüze ulaşmayan İslâm âlimleri de mevcut
    olabilir.
    337 Râzî, Mefâtîh, XXXII, 187-188; Krş. Ateş a.g.e., XI, 195
    338 Aynî, Umdetü’l Kari, XXI, 277; Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terc. IX. 5804; Krş. Sübkî,
    el-Menhel, VIII, 120
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 205 ~
    Gerçekten geçmiş asırlarda bu konuyla ilgili olarak
    anket
    yapılarak, dünyada mevcut tüm İslâm âlimlerinin görüşleri
    alınmış mıdır? Böyle bir şeyin meydana geldiğini zannetmiyoruz.
    Bu durumda İmam Mazirî veya benzeri kimselerin,
    “Bu konuda Ehl-i Sünnet’in ve Cumhurun (İslâm âlimlerinin
    çoğunluğunun) görüşü budur” şeklindeki ifadelerinin kendi
    gorüşlerini haklı ve güçlü göstermeye yönelik bir genellemeden
    ibaret olduğu hatıra gelmektedir. Geçmişte bazı âlimlerin
    eserlerinde
    yer alan bu tür sözlerin, yeni yetişmekte
    olan âlimler ya da okuyucular üzerinde pisikolojik bir baskı
    oluşturduğu bir gerçektir.
    Böyle bir baskı altında kalan yeni
    nesil ilim adamlarının, “âlimlerin çoğunluğunun görüşünden
    ayrılmayayım, yoksa sapıtırım”
    endişesiyle hareket ettikleri,
    eskiden söylenilip ortaya konulan
    yorum ve görüşlere teslim
    olup, onları aynen benimsedikleri,
    böylece kendi görüş ve
    kanaatlerini ortaya koymaktan çekindikleri de bir gerçektir.
    Bunun da, İslâmî ilimlerde gerilemeye yol açtığı, ilerleme ve
    gelişmenin önünü kapayarak, yeni nesiller içerisinden büyük
    dehâlar, kudretli ilim adamları yetişmesini engellediği
    açık
    bir husustur.
    Bu sebeple bu rivayetlere sahih hükmünü
    vererek, Hz.
    Peygamber’e yapılan büyünün kendisine tesir ettiği kanaatine
    varabilmek mümkün değildir. Bunlara dayanarak, Resülullah’a
    yapılan büyünün kendisine tesir ettiğine inanmayan
    kimseleri bid’atçılıkla suçlamak ise, son derece hatalı, Yüce
    Allah katında sorumluluğu gerektiren bir tutumdur.339
    339 Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 294
    ~ 206 ~
    Bölüm 2
    ŞEYTAN DENİLEN DÜŞMANIMIZ
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 207 ~
    İBLIS VE ŞEYTAN KELIMELERININ ANLAMI
    “İblis”, kelime anlamı yönünden, hayırsız olan, zarara uğrayan,
    şaşkınlığa düşen manalarına gelmektedir. İblis kelimesi
    Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde geçer. Şeytana, işlediği hatanın
    onu sonsuza kadar hüsrana (zarara) uğratması sebebiyle
    ‘İblis’ denmiştir. İblis, Şeytanın Kur’an’daki özel adıdır. İblis,
    insanı kıskanması yüzünden Allah’a karşı gelen ve O’nun huzurunda
    küstahlık yapıp kibirlenen ve bu yüzden de kovulan
    (racim olan), insanın en önemli düşmanıdır.
    “Şeytan” ise, uzaklaştı manasındaki “şatane” fiilinden türemiştir.
    Yandı anlamındaki “şâta” fiilinden türediğini öne süren
    bazı âlimler de vardır. Şeytan kelimesinin aslının “Satan”
    olup, bunun İbrânîce olduğu, rakip, muhalif gibi anlamlara
    geldiği, Tevrat’ta da bu anlamda kullanıldığı da ileri sürülür.
    Şeytan, cinlerden ve insanlardan en şerli (en kötü) yaratıkları
    nitelemek için kullanılan bir kavramdır. “Şeytan” ve çoğulu
    olan “şeyâtîn” kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 88 yerde
    geçmektedir. Şer’î ıstılahta, Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e secde
    emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhî rahmetten kovulan
    ve insanların amansız düşmanı olan cinlerin inkârcılarından
    gizli bir varlıktır.
    Kur’an, şeytanla İblis’in fonksiyon bakımından aynı olduklarını
    gösteriyor. Şeytan, İblis’in faal hale geçişinde aldığı
    ad, kuvvetlerinin tümüne verilen ad; İblis de şeytan denen
    şer kuvvetin kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır. Hz.
    Âdem’in cennetten çıkmasına sebep olan şeytanın, İblis’ten
    başka ‘Azâzil’, ‘Adüvvullah’ gibi adları da vardır. İblis, şeytanî
    bütün faaliyetlerin beyni ve babası konumundaki varlıktır.
    Âdem (a.s.) ile diğer insanlar arasında nasıl bir ilgi varsa, İblis
    ile diğer şeytanlar arasında da benzer ilgi vardır.
    ~ 208 ~
    ŞEYTAN VE ÖZELLIKLERI
    “Şeytan” kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan, şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins, bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem (a.s.)’e secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.”340 Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır. Allah şeytana kıyâmete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani kıyâmete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
    340 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 209 ~
    İblis ateşten yaratılmıştı ve cinlerdendi.341 Hz. Âişe’nin
    (r.anhâ) rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Melekler nurdan yaratıldılar. Cinler zehirli ateşten. Âdem
    ise, size özellikleri söylenen şeyden (topraktan) yaratıldı.”342
    Evrende Hz. Âdem’den önce yaratılmış melek ve cin adında
    iki varlık mevcuttu.343 Ruhanî varlıklar üç kısımdır. Birinci
    kısma girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir
    ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve
    insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan
    şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için
    çalışırlar. Üçüncü nevi ruhanî yaratıklar ise, ikisi ortası olan
    gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri
    olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de vardır.
    Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de
    kâfiri de olan ruhanî varlıklar anlaşılır.
    Hz. Âdem’e secde emrine kadar, hissiyatına/nefsine dokunan
    bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu
    âna kadar, Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine
    göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. İlk imtihanında
    kaybetti; Âdem’e secde emri, onun hissiyâtına ters düştü.
    Emri yerine getirmekten kaçındı.
    Eski adı Azâzil olan olan şeytan, Hz. Âdem’e secdeyi kabul
    etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık
    ve üzüntü duyan” anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi
    olarak da “beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” diyerek
    hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği
    ve Hz.Âdem’i cennetten çıkarmaya çalıştığı andan
    itibaren de Şeytan adını almıştır. Dolayısıyla İblis ve Şeytan,
    341 18/Kehf, 50; 15/Hıcr, 27; 55/Rahman, 15
    342 Müslim, Zühd 10, Hadis no: 2294, 4/2294
    343 Bkz. 2/Bakara, 31; 15/Hicr, 26-29)
    AHMED KALKAN
    ~ 210 ~
    davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir.
    Kur’an’da Hz. Âdem’e secde söz konusu olan bütün âyetlerde
    özellikle “İblis” kelimesinin kullanılmış olması, bu görüşü
    desteklediği gibi, âyetlerde kullanılan kelimelerin yerli
    yerince seçilişi ve Kur’an’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir de
    vermektedir.
    “Şeytan” kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz
    olan, şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir
    cins isimdir. Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden
    olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara da bu ad
    verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen
    her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere
    şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan
    da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü halde,
    ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu sebeple,
    şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet,
    kötü ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta
    her cins, bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince,
    bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis”
    akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip
    böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem’e (a.s.)
    secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan
    cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik
    de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi.
    Rabbinin emrine karşı gelmişti.”344 Şeytan, kötülüğün, küfrün,
    zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır.
    Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir.
    Yani kıyamete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını
    doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
    344 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 211 ~
    Şeytan, insanı hak yoldan, selim fıtrattan aldatma
    ve çarpık gösterme sayesinde uzaklaştırabilmektedir.
    İnsanı gurura, hayale, çirkini güzel görmeye
    sevk eden şeytan iç dengeleri alt üst eder ve gerçeğin
    çehresini değiştirir. İnsanın doğruyu-yanlışı, hakkı-
    bâtılı fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş,
    sapma, uçuruma yuvarlanmayla son bulur. Şeytanın
    kullandığı en büyük silâh, insanı gurura sevketmektir.
    Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu aldanışla
    eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın
    başarısı, onun kuvvetinde değil; insanın kuvvetlerini,
    insanın aleyhine kullanabilmesinden kaynaklanıyor.
    “Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur, onları
    hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan
    başka bir şey vaad etmez.”345 Şeytanın bu
    gururu istismar etmesine, daha ilk insanın sürçmesi
    anlatılırken dikkat çekilmiştir.346
    Şeytan, insanı Allah yolunda infak etmekten fakirlikle korkuturak
    caydırdığı gibi 347; bâtıl yolda saçıp savurmayı, israfı
    körükler. “Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın
    kardeşleridir ve şeytan, Rabbine karşı çok nankördür.”348 Aynı
    şekilde şeytan her türlü haramı ve aşırılığı, fahşâyı, sosyo-
    psikolojik bozuklukları emreder.349 Şeytanın yaydığı bozukluklardan
    biri de fâizdir. Fâiz yiyenler, şeytanın çarpmasına
    uğramış kişilerdir.350
    345 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
    346 Bkz. 7/A’râf, 20
    347 2/Bakara, 268
    348 17/İsrâ, 27
    349 2/Bakara, 268; 24/Nur, 21
    350 2/Bakara, 275
    AHMED KALKAN
    ~ 212 ~
    ŞEYTANIN GÖREVI
    Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
    doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır;
    bu onun görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı
    gibi, ona uymayıp reddedenler de olacaktır.
    Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu
    bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyâmete
    kadar devam edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan
    uzak durmalıyız ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi
    halde biz de onun gibi Allah’a isyan edenlerden oluruz.
    “Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin,
    şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.
    Muhakkak size, kötülüğü, hayâsızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz
    şeyleri söylemenizi emreder.”351
    Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım”
    dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle
    yapmaktadır.
    Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile
    şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına
    şeytanî metodlarla hayâsızlığa götürenler günümüz dünyasının
    birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da
    aynı görevi üstlenmiş durumdadır.
    Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği
    gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana
    düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
    351 2/Bakara, 168-169
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 213 ~
    İBLIS, MELEKLERE HOCALIK YAPMIŞ BÜYÜK BIR ÂLIM MIYDI,
    YOKSA KENDINI BILE YETERINCE BILMEYEN CÂHIL BIRI MI?
    Tefsirlere kadar girmiş İsrailiyat denilen yahudi uydurmalarına
    göre, İblis meleklerin hocası ve reisi idi. İslâm âlimleri
    buyuruyor ki: İmam-ı Salebi hazretlerinin, İbni Abbas hazretlerinden
    rivayet ettiğine göre; İblis, meleklerle beraber idi.
    Ateşten yaratılan cinler taifesinden idi. Melekler ise, nurdan
    yaratıldı. İblis’in önceki adı Azazil idi. Cennetin bekçilerindendi.
    Dünya seması meleklerinin reisi idi. Dünya, semasının
    ve yerin sultanıydı. Meleklerden ilimde üstün idi. Gök ile yeryüzü
    arasını idare ediyordu, bunun için kendini büyük gördü.
    Bu hâli onu Allah’a isyana sürükledi. Allahü teâlâ da onu,
    rahmetinden uzaklaştırdı.” Bu ifadelerin kaynağı olarak da
    Kurtubi’nin el-Câmiu li Ahkâkimi’l Kur’an adlı meşhur tefsiri
    gösterilir.
    “İblis, Cennet bekçilerinden idi, dünya semasının işlerini
    idare ediyordu.” Bu söz de İbn Abbas’ın sözü olarak, Beyhakî
    adlı meşhur hadis kitabında geçtiği belirtilir. Taberî, ve Suyutî
    ve Taberî, tefsirinde Said bin Müseyyib’den şu sözü naklederler:
    “İblis, Meleklerin reisi, hocası idi.”
    Ve İblis’in ne kadar büyük âlim olduğunu açıklamak
    üzere uydurulan masallar, rivayet kılıfı ile insanlara,
    tefsir ve hadis diye sunulur.
    Hâlbuki İblis, ilim sahibi olduğu için azan birisi olarak
    Kur’an ve sahih hadislerde hiç gündeme gelmez.
    Tam tersine, biz Kur’an’dan yola çıkarak İblis’in câhil
    olduğunu, bilgisizce yargılara varıp uygulamalar
    yaptığını söyleyebiliriz.
    AHMED KALKAN
    ~ 214 ~
    Kur’an, Âdem’e tüm eşyanın isimlerini öğrettiğini bildiriyor.
    352 Melekler “Bizim Senin öğrettiğinin dışında hiçbir bilgimiz
    yok; her şeyi bilen Sen’sin”353 demişlerdi. Bu sözlerinden
    anlaşılıyor ki, Allah meleklere ilim verip bilmediklerini öğretmiş.
    Ama, İblis’e Allah’ın ilim verdiğine, bir şeyler öğrettiğine
    dair hiçbir ifade olmadığı halde, halka mal olmuş bu
    menkıbe kültürü, Allah tarafından kendilerine ilim verilmiş
    melekleri câhil, ilmî seviyeden uzak olan İblis’i meleklere
    hocalık yapacak şekilde âlim gösterebilmektedir. Meleklere
    hocalık yapacak derecede ilim sahibi olmayı İblis’e/Şeytana
    yakıştıran halk, ilimden uzak olmayı şeytanlıktan uzak olmak
    gibi faziletli olduğunu bu sözle işaret etmiş olur. “İlim
    şeytana has bir şeydir; biz ilimden uzak olalım ki, şeytana
    benzemeyelim” gibi bir arka planını yine şeytanın doldurduğu
    uydurma bir cehalet savunusudur bu. Âlimlerden kuşku
    duyan, ilimde derinleşmeyi zararlı gören bir yaklaşımla; siz
    de ilimde râsihlerden olmaya çalışırsanız, ihtimal ki sonunuz
    şeytan gibi olur demekte ve ilimden uzak olmanın sanki şeytanlıktan
    uzak olunacağına dair yalana dayanan bir argüman
    oluşturmakta, şeytanın bu konuda da oyununa gelmektedirler.
    Şeytanın büyük bir âlim olduğu ile ilgili bu uydurma
    rivayet, bir taraftan şeytanı övmeye hizmet ederken, diğer
    taraftan ilmin kişiyi kurtarmayacağı, hatta şeytan gibi saptıracağı
    tehlikeli ve riskli bir şeytanî özellik olduğu anlayışını
    insanlara vermektedir.
    Allah, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın
    isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tâyin etmişti. İblis
    bunları anlamadı. Âdem’in değerini bilemedi. Evet, İblis, Allah’ın
    Hz. Âdem’e verdiği bu ilâhî emaneti, yani insan olarak
    yeryüzündeki ‘halifelik’ emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği
    yüzünden Âdem’e secde etmedi.
    352 2/Bakara, 31
    353 2/Bakara, 32
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 215 ~
    İblis, aynı zamanda Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını
    göremeyip, kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti.
    Öyleyse kim nefsinin arzularına hiç bir sınır tanımadan uyarsa,
    onda İblis ahlâkı var demektir. İblis, Allah’ın emrinin her
    şeyden önemli olduğunu, O’nun emrine “duyduk ve uyduk”
    denilip itaat edilmesi gerektiğini yeterince idrâk edememişti.
    İblis, halifeliği anlamamıştı, Allah’ın eşyanın isimlerini öğrettiği
    kimsenin seviyesini anlayamamıştı.
    İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
    görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
    Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır,
    her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak
    zanneden İblis mantığı, câhilliğinden ötürü kendi maddesini
    ondan üstün sanmıştır. (Bugün, kendini mal, yüz güzelliği,
    makam, ırk, soy, sınıf veya ülke olarak üstün görenlerin
    mantığı da İblis mantığıdır.) İblis, Âdem’i toprak, kendisini
    ateş olarak biliyor ve ona göre değerlendiriyordu, bu ölçü ise
    onun ilimden uzak olduğunu gösteriyordu. Toprağın ateşten
    çok daha faydalı, çok daha kıymetli olduğunu da bilmiyor,
    bilmediğini de bilmiyordu. Kendisinin üstün olduğunu ilme
    değil, zanna ve hevâsına dayanarak ileri sürmüştü. Böyle bir
    varlık meleklere nasıl hocalık yapar? Melekler, “Bizim Senin
    öğrettiğinin dışında hiçbir bilgimiz yok.”354 Dediklerine göre,
    onlara hocalık yapacak başka birine de ihtiyaçları yok demektir.
    Kaldı ki, eğer onlara hocalık yapacaksa, Cebrail gibi
    büyük melekler dururken, İblis’e hocalık düşer miydi? Bütün
    bu soru ve ithamlara cevap verilemez. Şeytan, kendisinin büyük
    âlim olduğu uydurmasını yaygınlaştırarak, bir taraftan
    kendini herkese büyüttürmüş oluyor; diğer taraftan ilimde
    ilerlemeyi şeytan işi bir uğraş olarak gözden düşürmek istemek
    durumundadır. Şeytanı yücelten bu tür rivayetler, kesinlikle
    doğru değildir. Şeytan cahil bir varlıktır.
    354 2/Bakara, 32
    AHMED KALKAN
    ~ 216 ~
    Câhil, bir kimsenin bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi
    değil; yanlış bilmesidir. İblis’in bildiği şeylerin
    niceleri yanlışır. Allah’la bağını koparan kimse, ilimle
    de koparmştır. Çünkü “ilim, ancak Allah katındadır.”
    355 İlâhî vahiyden kaynaklanan ilim, Allah’tan
    olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de
    gerçek anlamıyla müslümandır. İblis, kâfirlerden olduğuna
    göre câhildir. Kur’an kâfire âlim, câhile de
    müslüman demez. Hakka, hakikate dayanan İlâhî
    nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen kim
    olursa olsun buna, profesör bile olsa, Âdem’den de
    daha tecrübeli de olsa “câhil” denilir. Allah’a isyan
    edip tevbe etmeyen ve kâfirlerden olduğu kesin olan
    birine ilim sahibi denilemez. Yoksa Kur’an ölçü olarak
    kabul edilmemiş olur.
    ÂDEM’E İTAAT VE BEY’AT İFADESI OLARAK SECDE ETMEYEN
    İBLIS’IN CÂHILLIĞI VE KIBIR İÇINDE HEVÂSINA TÂBI OLDUĞU
    Âdem (a.s.) yaratılıp Allah’ın meleklerle birlikte secde etmesini
    istediği İblis’in isyanında, İblis’in şeytanlaşıp lânet
    edilme sürecini başlatan ve bizim de onun adımlarını takip
    etmemek için ibret almamız gereken dikkat çeken bazı hususlar
    vardır. Bakara sûresi 30-37. âyetlerde anlatılan kıssadan
    çıkarmamız gereken önemli hikmetler vardır. Bunlardan
    İblis’le ve kısmen insan olarak bizimle ilgili olan bazı ibret
    alınacak çıkarımları şöyle sayabiliriz:
    355 46/Ahkaf, 28
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 217 ~
    1- Bu kıssada üç yaratıktan söz edilmektedir. Bunlar: Teslimiyet
    örneği melekler; kibir, öfke, isyan ve günahta ısrar
    eden nankörlük örneği İblis ve iyiliğe de kötülüğe de yönelme
    hissini içinde barındıran, her iki yöne de gidebilme gücüne
    sahip olan insan.356 İnsan bu haliyle hem meleklerle hem
    de İblis’le aynı yerde bulunabilecek ve yarışabilecek durumdadır.
    Yani hem meleklerden de yüce, hem de İblis’ten de aşağılık
    olabilir. 357
    2- Allah, Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın
    isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tayin etmişti. İblis
    bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Âdem’e
    verdiği bu halifelik emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği
    yüzünden secde etmedi. İblis, Allah’ın gelecek zamanlara ait
    planlarını ve hikmetlerini göremeyip kör nefsinin arzusuna
    uydu ve isyan etti. Kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan
    uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis’i isyana
    sevk eden haset/kıskançlık, kibir ve cehalet, şeytanî özelliklerdir.
    Kimde bu özellikler varsa, o şeytanî karaktere sahiptir.
    3- Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri;
    gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz,
    meleklerin ve bizim bilmemizin faydalı olmadığı ‘gayb’ı
    kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler,
    falcılar, medyumlar, kâhinler yalancıdırlar.
    4- İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini
    üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini
    anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri
    vardır, her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak
    zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün
    sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir.
    356 76/İnsan, 2-3; 91/Şems, 8
    357 95/Tîn, 4-5
    AHMED KALKAN
    ~ 218 ~
    Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.358 Böylece
    o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında,
    aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının
    da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in
    halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi
    üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
    Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
    görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
    bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî
    hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına
    ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi;
    ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip,
    sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren
    ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu.
    Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya
    düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden
    kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle
    insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti.
    5- İblis’in üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi
    hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir.
    Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî mantıktır. Kur’an’a
    göre üstünlük takvâda,359 ilimde360 ve cihaddadır.361 Kim, kendi
    aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi
    sayarsa, onda iblis anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım
    sonucu Rabbine istikbâr edip isyan ettiği gibi, her çeşit
    ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
    6- İblis’in belki en önemli hatası, yanlış şekilde kıyas etmesi,
    Allah’ın hükmüne rağmen akıl yürütmesidir. Bu akıllılık
    358 38/Sâd, 71-85
    359 49/Hucurât, 13
    360 39/Zümer, 9
    361 4/Nisâ, 95
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 219 ~
    değil; akılcılıktır. Bu şeytanî anlayışa göre ölçü, Allah’ın hükmü
    değil; akıldır. Böylece akıl putlaştırılmıştır. Aklın Allah’ın
    hükmüne teslim olması, kulun yaratıcısına itaat etmesi gerektiği
    halde,362 kendi görüşünü/hevâsını ilâhlaştırmasıdır.
    Yani kendi aklınca ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi
    de Âdem’den üstündür. Hâlbuki o durumda Allah’ın kesin
    secde emri vardı. İtaat eden bir kula yakışan, mutlak Yaratıcı
    karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i
    kıskanan İblis isyan etti ve lânetlendi. O, ölçüleri tersyüz etti,
    Allah’ın yarattığı akılla Allah’ın hükmünü tartmaya çalıştı.
    Aslında, bu aklı doğru kullanmak değildi. Akıl, ilmin verilerini
    kullanırsa hakka ulaşır; zanna dayanırsa bâtıla, yanlışa
    ulaşır. İblis’in “ateşin topraktan hayırlı olduğu” ve “ateşten
    yaratılanın da topraktan yaratılandan hayırlı olduğu” varsayımı
    ilme dayanan bir hakikat değildir; İblis’in zannı idi. Zan
    da hakka ulaştırmaz. Bu, akletmek değil, hevâya tâbi olmaktır.
    Aslında toprak-ateş kıyası, kendisinin daha üstün olduğu
    şeklinde hevâsının gurur ve kibirle ilgili çıkarımı idi. Allah’a
    teslim olması, hükmüne itaat etmesi gerekirken O’nun hükmüne
    alternatif üretmeye kalktı. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm
    verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi
    isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne
    karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 363
    7- Şeytanın ateşin topraktan üstün olduğuna dair
    hükmü de yanlıştır. Toprak, nimetleri, bereketi, üremeyi
    temsil eder. Toprağın bu üreticiliğine, besleyiciliğine
    karşılık, ateş; yakıcı, yıkıcı, mahvedicidir. Bu,
    toprağın ateşe mânevî üstünlüğüdür. Maddî üstünlük
    ve galibiyete gelince, ateş toprağı yakamaz; ama
    362 33/Ahzâb, 36
    363 33/Ahzâb, 36
    AHMED KALKAN
    ~ 220 ~
    toprak ateşi söndürür. Ateş geçicidir, yanan ateş,
    bir müddet sonra sönüp kaybolur gider. Toprak ise
    çağlar boyu, nesilden nesile hem de çeşit çeşit verir
    de verir. Ateşin, yani yakıcı ve yıkıcı şeylerin, meselâ
    ateşli silâhların, atom bombası vb. araçların güç
    kaynağı, büyüklük ve üstünlük vasıtaları olduğunu
    iddia etmek şeytânî bir değerlendirmedir. Şeytan, bu
    tür yakıcı ve yıkıcı şeyleri, dostlarının gözünde büyüterek,
    bu sahte güçleri elinde bulunduranlardan
    insanları korkutur. Ayrıca toprak tevâzunun, secdenin
    timsalidir; ateş ise isyanın.
    8- Kibir/büyüklük taslamak, insanı alçaltan şeytanî bir
    huydur. Bu huy, insanı Allah’ın hükümleri karşısında istikbâr
    etmeye ve istiğnâ duygusuna götürür. Kibir, istikbâr, istiğnâ
    (kendini Allah’a karşı muhtaç hissetmeme) duyguları, şeytanın
    önemli araçlarındandır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün
    azılı inkârcıların tavrı istikbârdı. Bu çirkin huy yüzünden
    insanlar Rablerine secde etmekten, O’nun emirlerini dinlemekten
    yüz çevirirler.
    İnsanın topraktan yaratılmasının bir hikmeti de, toprağın
    tevâzu (alçak gönüllülük) ve haddini bilme halini hatırlatmasıdır.
    Böylece insan, Allah karşısında haddini bilmeye çağrılıyor.
    Peygamberimiz şöyle buyurur: “Kim Allah için tevâzu
    gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu
    alçaltır.” 364
    9- Hz. Âdem’i şekavete (bedbahtlığa/mutsuzluğa) düşüren
    şey, İblis’e aldanıp Rabbinin tenbihini/uyarısını unutmaktır.
    364 İbn Mâce, Zühd 16; hadis no: 4176
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 221 ~
    Onun ve soyunun şekavetten kurtulması da Allah’tan gelen
    “hidâyet”e uymasıdır.365 İlâhî hidâyette yaratılışın cevabı, saadetin
    formülü, kurtuluşun reçetesi vardır. Bu hidâyette fıtratın
    ihtiyaç duyduğu ilkeler ve ölçüler, fazilet, en olgun düzen
    ve dosdoğru bir yol vardır. İnsan, sapmamak ve sıkıntıya uğramamak
    için Allah’ın hidâyetine tâbi olmalıdır. O daima bu
    hidâyete muhtaçtır. Bu hidâyetten ve Allah’ın zikrinden yüz
    çevirenler, kendi bedbahtlığını kendileri kazanırlar, gündüzleri
    geceye ve nurları zulumâta (karanlıklara) çevirirler. 366
    10- Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine (bedbahtlığına)
    sebep oldu.367 İnsan, tıpkı atası Âdem gibi, ister
    bile bile, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse,
    O’nun sınırlarını çiğnerse veya hükmüne uymazsa, şekavete
    düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrayıp çok şey kaybeder. Şeytan
    da bizim yasak ağaçlara meyletmemiz için bin bir cazip gerekçeler
    gösterecek ve bizi isyana teşvik edecektir.
    Günümüzde tâğûtî düzenlerin ve düzenbazların egemenliği
    sayesinde şeytanın yandaşları yeryüzünün her tarafını
    işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar
    yüzünden “yasak ağaçlar”la doldurdular. Onlar sürekli
    “yasak ağaç” üretmekte ve şeytânî vesvese ve kandırmaca
    ile insanları o ağaçlara yaklaştırmaktadırlar. Müslümana
    yakışan, yasak olmayan ağaçlar bulup onların meyvesinden
    yemek, ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmektir.
    11- Hz. Âdem, Rabbinin uyarılarına rağmen yasağa uymayı
    unuttu.368 İnsan unutarak veya aldanarak hata yapabilir.
    İman eden insana yakışan, İblis gibi hatasını savunmak değil;
    365 2/Bakara, 38; 20/Tâhâ, 123
    366 20/Tâhâ, 124
    367 20/Tâhâ, 117
    368 20/Tâhâ, 115
    AHMED KALKAN
    ~ 222 ~
    Âdem ve eşi gibi yanlışını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir.
    Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder.369
    Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın, hatalarını anladıktan sonra yaptıkları
    duâ; tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık
    göreceğinin delilidir. Öyleyse, bütün günahlara tevbe etmeli,
    sürekli Allah’a istiğfarda (bağışlanma dileğinde) bulunmalıdır.
    12- Fıtratı bozulmamış insanlar, kötülüğü kolay kolay kabul
    etmezler. İblis, insanın bu özelliğini bildiği için ona öğüt
    veriyormuş edasıyla sokulur, doğrulardan olduğuna inandırmak
    için yemin eder, yasakları çiğnetmek için bunu yapınca
    elde edeceği çok güzel sonuçlardan bahseder ve böylece onu
    kandırabilir. Şeytan ve onun yardımcıları, insanı kandırmak
    için daima hoşa gidecek şekilde yaldızlı ve süslü sözler söylerler.
    İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı -kendilerine
    göre- deliller getirirler, ikna odaları kurarlar, her türlü
    ikna yöntemlerini kullanırlar. Allah tarafından yasaklanan
    şeyleri, çeşitli yorumlarla güzel/normal göstermeye çalışırlar.
    Bütün bu nefse hoş gelen söz ve tavırlar, aslında saptırıcı,
    istikameti şaşırtıcı ve çarpık içeriklidir. Bu câzip yöntemler,
    avlarını tuzağa düşürmeye yarayan şeytanî hilelerdir. 370
    13- Şeytan, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını,
    her zaman ve her şartta sürdürecektir. Ne şeytan, ne de
    onun yardımcıları tatil yapmayacaklardır.371 Şeytan ve dostları
    en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na
    ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan, cihaddan, her
    türlü hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar.
    14- “Kahrolsun İblis!” demenin, “şeytana uydum”, “şeytanın
    vesvesesi, kandırması olmasaydı...” demenin faydası
    369 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53; 61/Saff, 12 vd.
    370 6/En’âm, 112-113
    371 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64; 2/Bakara, 268 vd.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 223 ~
    yoktur. Kişi kendi arzusuyla ve nefsinin isteğiyle şeytanın
    aldatmalarına kanar, onun adımlarını izler. Çünkü şeytanın
    ve yandaşlarının sâlih mü’minler üzerinde bir gücü yoktur. O
    yalnızca vesvese verir, davet eder, günahları ve dünya tutkularını
    çekici gösterir, yanlış yapmaya özendirir.372 O, hiç kimseyi
    kendi emrine uymaya zorlayamaz. Üstelik, şeytanın hilesi,
    oldukça zayıftır.373 Ama ne yazık ki insanların çoğu bu zayıf
    hilelere aldanır. Şeytanın davet ettiği veya söz verdiği şey de
    aldanmadan, yanılmadan, yani seraptan ve ümniyyeden (boş
    hayalden) başka bir şey değildir. 374
    15- İblis’in lânete uğrama meselesi, sadece Allah’ın bir
    emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü’min
    insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor,
    şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar
    arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın
    farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe
    etme, özür dileme yerine itirazı ve rezil bir hayatı tercih etti.
    İnsanın kendi hatasını savunması, te’vil etmesi, suçunu Allah’a
    karşı itiraf edip kabullenmemesi şeytanî özelliktir.
    Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar, günahlarını
    Allah’a itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını
    istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın
    emrini beğenmezlik etmediler, ona karşı kibirlenmediler.
    İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabul
    etmedi. Allah’ın emrine karşı istikbâr etti. İnsanın
    önünde iki yol vardır. Birisi, İblis’in itaatten çıkma
    ve Allah’a isyan yolunda ısrar yolu; diğeri, Âdem’in
    372 17/İsrâ, 65
    373 4/Nisâ, 67
    374 14/İbrahim, 22; 4/Nisâ, 120; 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 64 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 224 ~
    hatasından dönüp tevbe etme yolu. Allah’ın İslâm’la
    gönderdiği hükümlere (ölçülere) teslim olduğu
    ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da
    günahlarına tevbe edenler, tıpkı Hz. Âdem gibi affedilirler.
    İmanda, farz ve haramlarda (Allah’ın hükümleri
    konusunda) pazarlık yapanlar, sonra kendi
    görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, şeytanın
    arkadaşıdırlar.
    16- İblis, Allah’a inanmakta, O’nun sıfatlarını bilmektedir.
    Ancak Allah’a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren
    biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir.
    İnsanlardan da kim büyüklük taslayarak Allah’ın
    emirlerinden yüz çevirirse Allah’ı tanısa ve O’na inandığını
    söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak
    edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah’ın yolundan alıkoymaya
    çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak
    orayı dolduracaklardır.
    17- Kadın, tüm insanların asırlar boyu çektiği çilenin sebebi
    değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşidir. Üstünlük,
    cinsiyette veya rütbelerde aranmamalıdır. Bu kıssaya
    göre, şeytanın ilk saptırdığı kadındır veya erkektir denilemez.
    Kadının, şeytanın görevini üstlenip kocasını saptırdığı
    da iddia edilemez. Kadın ve erkek (Âdem ve eşi), yasağı birlikte
    çiğnemişler; yine birlikte tevbe etmişlerdir.
    Yine bu kıssaya göre, insanoğlunun hangi şeyden yaratıldığı
    gâyet açıktır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı
    gibi iddialar, Kur’an’dan dayanak alamaz. Kadın ve
    erkeğin ortak adı insandır ve insan topraktan yaratılmıştır. 375
    18- İnsan, şeytanın kendisine düşman olduğunu ve daima
    375 55/Rahmân, 14; 6/En’âm, 2; 23/Mü’minûn, 12; 32/Secde, 7; 37/Saffat, 11
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 225 ~
    kendisinin felâketini istediğini unutmamalıdır. Şeytanın ve
    dostlarının tuzağına düşerek günah işlemesi, onun şeytan tarafından
    zavallı duruma düşürülmesi demektir. Günaha devam
    ettikçe hareket yönü, alçalmaya doğru olacaktır. Tevbe
    etmemek ve şeytanın süslediği hayallere dalmak, zaafın ve
    alçaklığın en derinine doğru yol almak demektir. İnsanın şerefli
    olabilmesi için el-Aziz olan Allah’a dayanıp teslim olması,
    isyandan ve şeytandan uzak durması gerekir.
    19- Kur’an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını
    ihtar ediyor.376 Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten
    çok daha tehlikelidir. Akıllı insan, kendine zararlı dost tutmaz.
    İnsan, ya Allah’ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı,
    taraftarıdır).377 İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut
    uğrunda.378 İnsanın her davranışı bir ibâdettir; Allah’a veya
    şeytana ibâdet! 379 Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah’ın
    emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi yahut da şeytana
    uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur.
    Ya Allah yahut şeytan. Ya hidâyet yahut dalâlet. Ya hak,
    ya bâtıl. Ya kurtuluş ya hüsran. Kur’an’ın bütünüyle anlattığı
    hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren
    halleri Kur’an, bu hakikat üzerine bina eder.
    Şeytan ve yandaşlarına karşı mücadele ciddî ve sürekli bir
    iştir. İnsan güçlü bir iman ve şeytanın istekleri yerine Allah’a
    şartsız itaat ile mücadeleyi başarı ile bitirebilecek ve şeytanın
    alçaltmasından kurtulmuş olacaktır. İnsan, sürekli olarak
    şeytanî hilelere karşı uyanık olmalı, onlarla savaşmalı, tuzakları
    sezmeye ve açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Ancak her şeye
    rağmen tuzağa düşebilir. Tuzağa düşünce de tevbe ederek toparlanmalıdır.
    İnsan fıtratına uygun davranış, hatalarda ısrar
    değil; tevbedir.
    376 18/Kehf, 50-51
    377 58/Mücâdele, 19, 22
    378 4/Nisâ, 76).
    379 51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60
    AHMED KALKAN
    ~ 226 ~
    20- Âdem kıssası, tüm insanlığın tarihidir. Bu kıssa, insanı
    Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçınmaya alıştırıp
    teşvik ediyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor. Adam olmak;
    Âdem olmak, Âdem gibi olmak, onun gibi yaşamak demektir.
    Âdem, yeryüzünde halife olarak yaratılmıştı. Âdem kelimesi
    elif, dal ve mim harfiyle yazılır. Âdem’in elif’i kıyâmı, dal’ı
    rukûyu, mim’i de secdeyi çağrıştırır. Adam olmak, Allah için
    kıyâm etmek, belimizi sadece O’nun huzurunda bükmek,
    O’nun huzurunda eğilip başkalarının önünde eğilmemek
    ve sadece O’na secde etmekle, ibâdet edip kulluk yapmakla
    mümkün olur. Âdem gibi/Adam gibi adam olanlara selâm olsun!
    İBLIS VE CINLER MELEK MIDIR YA DA MELEKLIKTEN DÖNÜŞEN
    VARLIKLAR MI?
    Cinler melek; melekler cin değildir. Zira Kur’an bu
    konuya açıklık getirmiş ve ikisinin farklı varlıklar
    olduğunu açıkça ortaya koymuştur; “Allah’ın, onları
    hep birden toplayacağı, sonra da meleklere, “Bunlar
    mı size ibâdet ediyorlardı?” diyeceği günü bir hatırla!
    (Melekler) derler ki: “Seni eksikliklerden uzak
    tutarız. Onlar değil, sen bizim dostumuzsun. Hayır,
    onlar cinlere ibâdet ediyorlardı. Onların çoğu cinlere
    inanıyordu.”380 Bu noktada meleğin ve cinlerin insan
    hisleriyle idrak edilememesinden hareketle ikisini de
    aynı kefeye koymak ilmî bir yaklaşım olamaz. Zira
    380 34/Sebe’, 40-41
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 227 ~
    insan hisleriyle idrak edilemeyen ve farklı olan birçok
    varlık vardır. Sadece bu boyuttan hareketle meleği
    cinle eşitlemek doğru olmayacaktır. Bu iddiayı
    meleklere secde emredildikten sonra, İblis’in isyan
    edenlerden olduğunun belirtilmesinden dolayı tekrarlamak
    da doğru olmayacaktır. Zira yukarıya aldığımız
    ayetler381 melek ve cinin ayrı varlıklar olduğunu
    açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Cin’in
    önceden Melek olduğu ve isyandan sonra Cin’e dönüştüğü
    kabul edilemez. Çünkü rabbimiz meleklerin
    hiçbir zaman isyan etmediklerini ve etmeyeceklerini
    bize bildirmektedir; “Ey iman edenler! Kendinizi ve
    yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar
    ve taşlardır; üzerinde oldukça sert, güçlü melekler
    vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan
    etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.”382 Meleklerin
    cinleşmeye yönelip isyan etmeye kalkması,
    Allah’ın arşını taşıyan meleklerin (hâşâ) tahtı devirip
    darbeye teşebbüsleri ve asla olmayacak benzeri
    şeyleri de ihtimal dâhiline sokacaktır. Bu nedenle
    meleklerin isyan edip Cin’e dönüşme iddiası asla
    kabul edilemez. Cin’in ve Meleğin farklı olduğunu
    apaçık bildiren Kur’an ayetlerinin yanında, diğer
    zayıf yorumların bir değerinin olamayacağı açıktır.
    381 34/Sebe’, 40-41
    382 66/Tahrîm, 6) Zaten meleğin isyan ederek Cin’e dönüşme ihtimalinin varlığı, mitolojilerde
    olduğu gibi, cehennemdekilerin
    AHMED KALKAN
    ~ 228 ~
    Bu konuyu Meleklerle, Cinler arasındaki benzerlik ve farkları
    maddeler halinde sıralayarak biraz daha açmaya çalışalım;
    MELEKLERLE CINLERIN ARASINDAKI BENZERLIK VE
    FARKLILIKLAR NELERDIR?
    Benzer Özellikleri
    a-) Melekler de Cinler gibi insan duyularıyla idrak edilemezler.
    b-) Melekler de cinler gibi akla sahiptirler ve o akılla kıyas
    yapıp akıl yürütebilmektedirler.383
    c-) Melekler de cinler gibi ve belki de onlardan çok daha
    hızlı olma yeteneğine sahiptirler.384
    d-) Melekler Cinlerin ifritleri dâhil, hepsinden çok daha fazla
    güce sahiptirler.385
    Farklı özellikleri
    a-) Melekler çeşitli özelliklere sahip kılınmış, mutlak olarak
    Allah’a itaat eden şerefli kullarken, Cinlerin durumu daha
    farklıdır.
    b-) Melekler bu üstün halleriyle iman edilmesi gereken
    varlıklar olarak, Kur’an tarafından açıkça öne çıkarılmışlarken,
    cinler ise imana konu edinilmemiş, tersine onlar atfedilen
    birçok yanlış güç ve kudret iddiası yalanlanmış ve doğru
    383 2/Bakara, 30
    384 70/Meâric, 4; 32/Secde, 5
    385 81/Tekvîr, 20; 11/Hûd, 80-83
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 229 ~
    bir bilgilendirme yoluna gidilmiştir.
    c-) Meleklerin tümü insana hep iyiliği teşvik ederken, cinlerin
    kâfir olanları (cin şeytanları), insanlara kötü vesveselerle
    zarar vermeye çalışmaktadırlar.
    b-) Melekler cinlerden farklı olarak iradeleri yoktur, onlar
    mutlak olarak itaat ederler.386
    c-) Melekler cinler ve insanlar gibi imtihana tabi tutulmamışlardır.
    d-) Melekler cinlerden farklı olarak hiçbir şekilde cehenneme
    girmezler.
    e-) Melekler nurdan, cinler ateşten yaratılmışlardır. (Meleklerin
    neden yaratıldığına dair Kur’an bir bilgi vermez. Fakat
    “Melekler nûrdan, cinler kızıl ateşten, Âdem de size bildirilen
    şeyden (topraktan) yaratılmıştır.” şeklinde Hz. Aişe’ye
    nisbet edilen bir rivayet vardır.387 Bu rivayetten yola çıkarak
    Meleklerin, mahiyetini tam bilmediğimiz bir nurdan olduğunu
    kabul edebiliriz.
    f-) Meleklere insan sûretine girme ve benzeri birçok güç
    verilmiş, fakat bu imkân ve güçler Cin’e verilmemiştir.
    g-) Meleklerin göğün her yerinde görevlendirilmelerine
    bağlı olarak, serbestçe hareket edebiliyorlarken, Cinler
    göğün sınırlı yerlerinde ve kendilerine çizilen sınırlara
    mahkûmdurlar.388
    386 66/Tahrim, 6
    387 Müslim, Zühd 60. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 153, 168
    388 72/Cin, 8-9; https://www.haksozhaber.net/cinler-melek-veya-taninmayan-varliklar-
    midir-32174yy.htm#:~:text=Cinler%20melek%20ya%20da%20meleklikten,%
    3F%22%20diyece%C4%9Fi%20g%C3%BCn%C3%BC%20bir%20hat%C4%B1rla!
    AHMED KALKAN
    ~ 230 ~
    İBLIS VE FAÂLIYET ALANI
    İblis, Allah’ın doğru yolunun üzerine oturup, insanlara her
    yönden yaklaşıp onları kandırmaya çalışacağına söz verdi.389
    İblis böylece düşmanını seçti, faaliyet alanını belirledi. Onun
    düşmanı, yaratılmasıyla ve secde emriyle kendisinin racîm
    olup kovulmasına sebep olan insanın bizzat kendisi, gönlü,
    kafası, nefsi ve onun bulunduğu her yerdi. İblis, bütün gücünü
    kullanarak, bütün imkânlarını seferber ederek, düşmanlarını
    azdırmaya, isyana sürüklemeye ve kendine bağlamaya
    gayret edecektir. Kabilesini (askerlerini), dostlarını, cinlerden
    ve insanlardan yardımcılarını devreye sokacak, bu iş için
    kullanacaktır.
    İnsanın iç dünyası, bu anlamda bir mücadele, bir savaş
    alanıdır. Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis,
    sürekli kötülüğe olan meyilleri ön plâna çıkarmaya çalışacak,
    ona sürekli kötülükleri telkin edecektir. Ona bu faâliyet iznini
    veren Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlardan güç yetirdiklerini
    sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne
    yaygara kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve
    onlara vaadlerde bulun (söz ver). Şeytan, onlara aldatmadan
    başka bir şey vaad etmez.”390 Bu İblise verilmiş olan bir emir
    değil; ‘haydi elinden geleni ardına koyma, yapabileceğini yap,
    serbestsin’ demektir.
    Hayatımızla, ibâdet ve inançla, haram ve helâl hükümleriyle
    ilgili kesin söz Allah’a aittir. Bu gibi konularda kendine
    göre dinler ve inanışlar uyduranlar İblisin arkadaşları, dostları
    ve askerleridirler.
    Allah’tan insanları kandırmak için izin alan İblis, işe ilk
    389 7/A’râf, 17
    390 17/İsrâ, 64
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 231 ~
    defa Âdem’i ve onun eşini kandırmakla başladı. Âdem’i, ‘yasak
    ağacın meyvesinden yerseniz cenette ölümsüz olursunuz’
    fitnesiyle ve Allah adına yemin ederek kandırdı. Yasak
    meyveyi yiyen ilk insanlar Cennetten çıkarıldılar ve dünyaya
    gönderildiler.
    Âdem tevbe etti ve bağışlandı.391 Âdem’in günahı
    nefsine aldanması idi. Bir anlık kanma sebebiyle işlenen
    günahları Allah bağışlardı. Ama şeytanın günahı
    nefse aldanmanın ötesinde Allah’ın emrini beğenmemek,
    kendini O’nun karşısında güçlü görmek,
    Allah’ın emrini bilerek dinlememek idi. Bu hata bağışlanmazdı.
    İblis, Kur’an’da ‘şeytan´olarak da anılıyor. Şeytan, bütün
    kandırmaların, bütün kötülüklerin, bütün hak yoldan saptırmaların
    ortak adı olmaktadır. Bu manada birçok şeytan
    olabilmektedir. İblisin dünyada insanları kandırıp günaha
    ve isyana götürme faaliyetlerine artık şeytanî işler dememiz
    mümkündür.
    Şeytan, itaat etmeye de isyan etmeye de, yani hayır işlemeye
    de şer işlemeye de meyilli yaratılan Âdemoğlunu, kendi
    tarafına çekmeye, ona günah işletmeye çalışır. Ancak onun
    Allah’a hakkıyla teslim olmuş kullar üzerinde bir hâkimiyeti,
    bir gücü yoktur:
    “Meleklere, Âdem’e secde edin! Demiştik. İblisin dışında
    hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir
    kimseye secde mi ederim?’
    391 2/Bakara, 37
    AHMED KALKAN
    ~ 232 ~
    Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim
    ki, eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında,
    onun neslini kendime bağlayacağım!
    Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki
    cehennem hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza!
    ‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle,
    yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına
    ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun.’
    Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va’detmez.
    Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin
    hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu
    olarak Rabbin yeter.”392
    İBLIS’IN BAŞVURDUĞU YÖNTEMLER
    İblis insanları kandırmak için yaklaşırken birçok yöntem
    kullanır. Bunlardan bazıları şunlardır:
    1- Şeytan her şeyden önce bir vesvesecidir. Vesvese; fısıltı,
    hışırtı gibi gizli seslere denir. Gönülde birbiri arkasından gelip
    tekrar eden gizli söze vesvese denir. Şeytan insana sokulur
    ve tıpkı nefis gibi ona sinsi bir şekilde vesvese verir, onu
    kandırır, ona telkinde bulunur. 393
    2- İblis insanları Allah’ın rahmetinin ve affının geniş olması
    ile aldatır ve onları günah işlemeye teşvik eder. Onlara
    sanki ‘yiyin, için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız,
    392 17/İsrâ, 61-65
    393 114/Nâs, 4-6
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 233 ~
    Allah nasıl olsa affedicidir, sizi de affeder’ der. Kur’an, bizi bu
    noktada da uyarmaktadır: “...Sizi ğarûr/aldatıcı, sakın Allah’a
    güvendirerek aldatmasın.” 394
    3- İblis’in bir diğer yöntemi insanlara Allah’ın adını ve
    O’nu hatırlamayı unutturmasıdır.395 Allah’ı unutanlar, kuşkusuz
    O’nun hükümlerini kulak arkası ederler, emirlerini kaale
    almazlar, nefislerinin isteklerine karşı çıkmazlar; âhiret azabını
    hatırlamazlar, cennetteki nimetleri akıllarına getirmezler.
    Ne Allah’ın azabından korkarlar, ne de O’nun vereceği
    mükâfatları beklerler.
    4- İnsanları özelllikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya
    düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için
    fakirliği silâh olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik
    eder. Maldan ve dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan
    insanlar elbette İblis’in istediği noktaya gelen kimselerdir.
    İblis, bu gibi kimseleri çok rahat güdebilir. Onlara çok rahat
    kötülükleri yapmalarını emreder.396
    5- İnsanların aralarını açmaya çalışır. Sürekli kavga, savaş,
    anlaşmazlık, fitne, güvensizlik, birbiri hakkında kötü düşünme
    tam da İblis’in arzu ettiği şeydir. İblis, insanlar arasında
    fitne çıkarmaktan asla vazgeçmez.397
    6- İblis, kendine bağladığı, Hakk’tan yüz çeviren kimselerin
    yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam
    olduğunu, inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık
    bulunmadığını onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini
    allayıp pullar. Böylece onların bu kötülüklere devam
    etmelerini sağlar.398
    394 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    395 58/Mücadele, 19
    396 2/Bakara, 268
    397 17/İsrâ, 53
    398 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
    AHMED KALKAN
    ~ 234 ~
    7- Şeytan ve onun yardımcıları olan cinler ve insanlar,
    diğerlerini kandırmak için süslü ve yaldızlı sözler söylerler.
    İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı kendilerine
    göre deliller getirirler, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar.
    Çekici, hoşa giden, gönle rahatlık veren, ama aslında
    saptırıcı ve çarpık sözler kullanırlar. Avlarını bu yöntemle
    avlamaya çalışırlar.399
    8- İblis, insanları kendi yoluna davet etmek için birtakım
    araçlardan yararlanır. Bu araçların başında içki, kumar ve
    putlara tapmak gibi şeyler gelir.400 Bu gibi şeyler, esasen şeytanın
    pis işlerindendir. Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından
    kurtulmak anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara
    dalanların akıl ve şuurları yerinde olmadığı için
    şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün kötülüklerin anası
    olan içki şeytanın işini kolaylaştırır.401
    Şüphesiz ki İblis’in en önemli tuzaklarından biri de içki ve
    uyuşturucudur. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça
    tüketildiği toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir.
    O toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki
    ayaklı askerleri haline gelmişlerdir.
    9- Büyüklenme, istikbâr etme, kendini müstağnî görme,
    yani Allah’ a muhtaç olmama duyguları da şeytanın
    önemli araçlarından biridir. Şüphesiz büyüklenmek,
    İblis’in ahlâkıdır. O bu duygu ile insanları
    Allah’ın huzurunda boyun eğmekten, O’nun emirlerine
    uymaktan uzaklaştırır. Aldatıcı bir gururla onlara
    istiğnâ, yani Allah’a ihtiyaç duymama duygusu
    399 6/En’âm, 112-113
    400 5/Mâide, 90-91
    401 A. Osman Ateş, Şeytan, s. 214
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 235 ~
    telkin eder.
    İblis bunlara benzer kendine ait tuzaklarla, verdiği
    vaadlerle, söylediği yalanlarla, süslediği zevk ve
    tutkularla, kendine bağlı olanları Allah’ın yolundan
    uzaklaştırmaya çabalar.402
    Unutmamak gerekir ki İblis’in Allah’ın sâlih kulları
    üzerinde bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı
    olanları yönlendirir, istediğini yaptırır. İblis yalnızca
    davet eder, özendirir, teşvik eder. Ona aldananlar,
    onun yolunu izler. 403
    ŞEYTANIN İNSANA DÖRT BIR YANDAN YAKLAŞMASI
    Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine
    mühlet verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek
    şöyle dillendiriyordu: “İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and
    içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı
    müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra
    elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
    sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden
    bulamayacaksın.’ dedi.” 404
    Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları
    deneyeceğini açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden,
    her taraftan, yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi
    402 Zübeyir Yetik, Şeytan, s. 97-107
    403 H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 139-141
    404 7/A’raf, 16-17
    AHMED KALKAN
    ~ 236 ~
    tarafını, hangi duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım.
    Vesvese vereceğim, kendime dâvet edeceğim. Benim
    dâvetime uymazsa hiç olmazsa Allah’a isyan etmesini ona fısıldayacağım,
    yani günahkâr olması için elimden geleni yapacağım.”
    diye söz vermiştir. Şeytan bunu yapabilecek mi? Buna
    gücü yetecek mi?
    Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur.405 Ama o nereden
    öğrenmişse; insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve
    şerre meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere,
    aşırı isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar
    ile, sonunu düşünmeden zevklerinin peşinden gidenler, onun
    süslü sözlerine kanacaklardı.
    İbn Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden
    yaklaşacağım” demek, onları dünyaya düşkün edeceğim;
    “sağlarından yaklaşacağım” demek, din işlerinde, ibâdet ve
    amellerinde onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım”
    demek, onlara günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet)
    vereceğim, anlamına gelir.406
    Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret
    yok, yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim.
    Arkalarından gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp
    pullayıp onları bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından
    gelip, ibâdetleri (hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye
    çalışacağım. Sollarından da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü
    gösterip onlara günah işlemelerini tavsiye edeceğim.”407
    Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara)
    daha çok sağdan yaklaşırlar, onları din ile, din motifleriyle
    aldatırlar. Nice zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler
    405 15/Hıcr, 41-42
    406 İbn Kesir, 2/9
    407 İbn Kesir, 2/9
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 237 ~
    üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için dindar görünürler,
    dinî motifleri kullanırlar. İslâm’a bağlılık ve saygıları
    olmadığı halde kitleleri susturabilmek için dinî sloganlara
    başvururlar. Allah’ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin devamı
    için kullanmaktan çekinmezler.
    Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün
    olduğu kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek
    olduğunu aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek
    için nefsin istediklerini ona vermek gerektiğini iddia
    ederler. Onları dünyaya ve bitmez tükenmez tutkulara
    bağlarlar. O tutkuların peşinden bir ömür sürmelerini temin
    ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını unutturmaya, boş hayaller
    peşinde koşturmaya çaba gösterirler.
    İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki,
    isyanı zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm’ın kötü (münker)
    dediklerini insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar,
    uyuşturucu, zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın
    gayesi olarak sunarlar. Allah’ı hatırlamayı unuttururlar. O’na
    ibâdet etmeyin, yasaklarından kaçmayı zor ve ağzın tadını
    kaçırıcı, eğlenme ve zevki engelleyici olarak gösterirler. Akla
    gelmedik şeytanî metodlarla, hile ve tuzaklarla insanları Allah
    yolundan uzaklaştırmak için gayret ederler.408
    İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma
    ve şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak,
    İslâm’ı samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır.
    İnsan, imtihan için yaratılmıştır. Ya hayr işleyerek râzı olunan
    kulların arasına katılacak; ya da şer işleyip cezayı hak
    edecek. Nefsi onu kötülüğe de iyiliğe de götürebilir. Şeytanın
    ve nefsin faaliyetleri imtihan olmanın bir gereğidir. Sıkıntı,
    408 M. Alagaş, Şeytan ve Dostları, s. 27-52
    AHMED KALKAN
    ~ 238 ~
    meşakkat olmadan imtihan olmaz. İşte bu noktada Allah’ın
    hikmeti ortaya çıkmaktadır. Allah dileseydi ne şeytan olurdu,
    ne de kullar günah işleyebilirlerdi. Ancak, dünya hayatı imtihan
    içindir. İnsan, birtakım denemelerden geçecek ve makamını
    kendisi kazanacaktır.
    Şeytan, yani İblis; insanın içine fısıldar, vesvese verir, insanı
    hayallere sürükler, hayırlı işleri yapmamaya, şerli işleri
    yapmaya davet eder. İnsanın içinde kötülüğe dâvet eden her
    çağrı, her duygu şeytandandır. O ve kabilesi insanları, onların
    görmeyecekleri yerden gözetlerler. Ancak o ve kabilesi,
    inkârcıların dostudurlar.409
    O, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından
    sokulur; onların Allah’a şükredici olmamaları için
    çalışır.410 Bu amacına ulaşmak üzere atlılarını ve yayalarını
    seferber eder, onlara karşı yaygara koparır, onlara mal ve çocuklarında
    ortak olmaya kalkışır.411
    Şeytan, müslümanları hayır yapmaktan alıkoymaya çalışır.
    Zekât ve sadaka verenleri ‘fakir olacaksınız’ diye korkutur.412
    Şeytan, insanlara her türlü ahlâksızlığı emreder.413 Onlara içkiyi,
    kumarı, zinayı süslü gösterir, böylece insanları Allah’ı
    anmaktan uzaklaştırır.
    Şeytan, insanlara Allah’ı ve O’nun kitabını hatırlamayı
    unutturur. Böylece onları daha iyi kontrol altına alır ve
    hata yaptırır. Şeytan, Allah’ın gücünü ve kaderini unutturarak
    evrendeki olayları, insan hayatında olanları tesadüflere
    bağlar ve insanları bunlara inanmaya çağırır. Böylece Allah’ı
    409 7/A’râf, 27
    410 7/A’râf, 17
    411 17/İsrâ, 64 ve Müslim, Münafikûn 66, 68, Hadis no: 2813, 4/2167
    412 2/Bakara, 268
    413 2/Bakara, 288
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 239 ~
    hatırlarına getirtmez. Şeytan, kendi yolundan gelenlere; başkaları
    üzerine haksızlık yapmaya, onların elindekine göz dikmeye
    dâvet eder. İnsanlar arasında anlaşmazlıkların kavgaların
    çıkmasına sebep olur.414
    Şeytanın işi fesat ve fitnedir. O, insanlar içinden kendine
    yandaşlar (veliler) bulur ve bir çok işini onlara yaptırır.
    “Şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki
    şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”415 Aslında şeytanın hilesi
    zayıftır. “Şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
    düzeni ve tuzağı zayıftır.”416 Onun insan üzerinde herhangi
    bir gücü yoktur. “Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir
    ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu
    olarak Rabbin yeter.”417 Fakat insan, şeytanın fısıltılarına, kandırmacalarına,
    vesveselerine; hoşuna gittiği için kanmaktadır.
    Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden
    yüz çevirenlere Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan
    taraftarı’ demektedir: “Şeytan onları istilâ etmiş,
    onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar,
    hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki
    hizbü’ş-şeytan mutlaka kaybedenlerdir.”418 Demek
    ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı başarıp
    başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah’ın
    hizbinden olmak durumunda
    414 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 286
    415 4/Nisâ, 76
    416 4/Nisâ, 76
    417 17/İsrâ, 65
    418 58/Mücâdele, 19

     

     
    Okunma 15255 kez Son değişiklik Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:17

    Ortam