Salı, 12 Ocak 2021 19:20

    Alak Süresi Tefsiri

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    Alâk Sûresi
    Tefsiri
    CİLT -1-
    -ahmed kalkanOcak
    2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd.
    Işık Sk. No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -1-
    Alâk Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 10
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Özet Bilgi 15
    Kur’an Nedir? 15
    Kur’an’ın Tanımı 16
    Kur’an’ın Mâhiyeti ve Yapısı 17
    Kur’an Hakkında Kısa Bilgi 18
    Kur’an Konuları 18
    Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal 21
    Tefsir 22
    Tefsirler Başlıca İki Kısma Ayrılır: 23
    Meal 24
    Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri 26
    Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi 26
    Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi 27
    Kur’an’ın Bölümleri 29
    Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler 29
    Kur’an’ı Okumak ve Anlamak 32
    Kendini Kur’an’a Açmak 33
    Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak 33
    Huzurun Kaynağı Kur’an 33
    Kur’ân-ı Kerim’den Faydalanma Yöntemi 34
    Kur’ân’ı Kendi Yapı ve Yöntemiyle Doğru Tanıma 34
    Kur’ân-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi 35
    Dâvetin Konusu ve Yönü – Tevhidî Gündem 35
    Kur’an’dan Faydalanabilmenin Şartları 36
    Pratik Öneriler 41
    Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi 41
    Güzel Kur’an’la Güzelleşmek 45
    Ashâbın Kur’an Anlayışı 66
    Kur’an’ı Anlama Çabaları 71
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır. 79
    Kur’an’da Kur’an 84
    Kur’an’ı Anlamak İçin Nasıl Okumalıyız? 87
    Alâk Sûresi ve Mesajı 90
    1. Âyet 94
    1- Okumak (İkra’ / Oku) 94
    Neyi, Nasıl Okuyacağız? 98
    Yaratma Konusundaki Âyet-İ Kerimeler: 105
    Günümüz İnsanı ve Okuma 110
    2- Besmele (B’ism-i Rabbike) 111
    Kur’an ve Besmele 113
    Besmelenin Anlam Derinlikleri 115
    Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir 116
    Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir 117
    Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir 119
    Besmele, Laik Mantığı Protestodur 120
    Besmele Çekmenin Hükmü 122
    Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları 123
    3- Rab (Allah’ın Rab İsmi) 125
    Kur’an’da Rab Kavramı 128
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları 129
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği 131
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme 132
    Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri 137
    Rab Konusunda Sahih İtikad 139
    4- Yaratma 140
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti 140
    2. Âyet 140
    1- Yaratma (Halâka/Yarattı) 141
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti 141
    El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır 143
    Allah, Genel Olarak Her Şeyin Yaratıcısıdır 144
    Ölümün ve Hayatın Yaratılması 146
    İlk İnsanın Yaratılışı 147
    Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır 153
    Her Şey İnsan İçin, İnsan Da Allah’a Kulluk İçin Yaratılmıştır 154
    Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır 154
    Kulluk, Yaratan’a Yapılır 156
    Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur 156
    İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir 158
    2- İnsan 159
    İnsan Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti 159
    Kur’ân-ı Kerim’de İnsa 167
    A-) İnsanın Olumlu Özellikleri 168
    B-) İnsanın Olumsuz Özellikleri 169
    İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi 170
    Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği 171
    İnsanın Yaratılışı 172
    İnsanın Konumu ve Görevi 175
    İnsan Ölünce Ne Olacak? 175
    Akîde Yönünden İnsanlar 176
    İnsanın Değeri 178
    Haklar, Görevleri; Nimetler De Sorumlulukları Doğurur 181
    3- Alâk 184
    3. ve 5. Âyet 188
    Oku! Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir 192
    Ekrem Ne Demektir? Rabbimizin En Büyük Kerem Sahibi Olması Ne Anlama Gelir? 193
    Bilgi Kaynakları ve Vahy 199
    İlim (Öğrenme ve Öğretme) 202
    “Bilim” İle “İlim” Aynı Şey Mi? 206
    Okunacak, Öğrenilecek İlim, İslâmiyet’tir 209
    İlim ve İslâm 212
    Yazma 216
    Kur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma 218
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 221
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim 222
    6. ve 8. Âyet 224
    İkinci Kısmın Nüzul Zamanı 232
    Tenâsüb 233
    Tuğyân; İnsanın Azgınlaşması 236
    İstiğnâ-Tuğyân İlişkisi 239
    İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler 240
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı 242
    İnsanlara Zulüm De Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır 243
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı 243
    9. ve 14. Âyet 247
    Salât 255
    Allah’ın Görmesi 276
    15. ve 19. Âyet 277
    Buradaki Mûcize 282
    “Yaklaş” İfadesi Hakkında 285
    Bâtılı Savunan Zâlime Uyulmaz 286
    Nüzul Sebebi: Ebû Cehil ve İbn Mes’ûd 287
    Secde ve Secde İle Allah’a Yaklaşma 297
    İbâdet Anlamıyla Secde 297
    Tilâvet Secdesi 300
    Secdenin Önemi 300
    Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri 303
    Secdenin Sağlık Açısından Faydaları 306
    İlk Vahyin Geldiği “Zaman” 310
    İlk Vahyin Geldiği “Mekân” 311
    İlk Vahyin Kendisine İndiği “Zât” 311
    Nüzul ve Mü’minlerin Ortak Kaderi 312
    Alâk Sûresi Işığında 313
    Hayatın Allah İçin Olması 313
    Nüzûl Ortamı ve Biz 322
    “Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır! 323
    Alâk Sûresi’nde Dikkat Çeken Hususlar 324
    Tekrarlar 324
    Tilâvet Secdesi 324
    Kurân-I Kerim’de Tilâvet Secdesi Yapılması Gereken Yerler 325
    İslâmî Hareket ve Dâvet Açısından Sûre 326
    Tedricîlik/Aşama Yöntemi 326
    Bağımsızlık ve Gizlilik 329
    Vahiy, Hayata Müdâhaledir! 332
    Vahyin Güncel Çağrışımları 333
    1: “Oku, Yaratan Rabbinin Adıyla (Besmele İle).” 334
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 337
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 353

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…
    • 10 •
    Ahmed Kalkan İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    11 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 12 •
    Ahmed Kalkan
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 13 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz. İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul
    sırasına göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi,
    bizim de benzer aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya,
    bireyden cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını
    öğretmesi açısından da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    • 15 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Özet Bilgi
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için birkaç isme
    daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir. Bu ad Kur’an’da
    70 defa geçer.1 Kur’an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri,
    okumak anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki
    karn köküdür.
    Kur’an Nedir?
    Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed
    (s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.2 Kur’an, İslâm’ın
    ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve davranma biçimlerini
    belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber, bu dayanağa istinaden ve
    onun doğrultusunda hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu
    bu mesajı öncelikle hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu
    hususta Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün
    ahlâkı, Kur’an’dı.”3 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira genelde bütün
    elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı sadece duyurmakla
    görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı öncelikle kendi hayatına
    dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki ancak o zaman söylediği ile eylediği
    arasındaki uyum gün gibi âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”
    den kopuk ve ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin
    kendisine ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem
    de “en iyi model”dir. 4
    1 Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101;
    6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91;
    16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
    30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
    27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45;
    54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
    Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    2 33/Ahzâb, 40
    3 Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
    4 33/Ahzâb, 21
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın Tanımı
    Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli tanımlar
    yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan her biri Kur’an’ın
    belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından en kapsamlı olan tanım
    şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda
    yazılmış, Hz. Peygamber’den bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla
    ibâdet edilen, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah
    kelâmıdır.
    Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
    Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz onun
    sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına işaret etmektedir. Bu da
    ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan tarafından söylenmiş bir
    söz elbette ki diğer bütün sözlerin üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir
    kutsallık kazanır. Zira yaratan, diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten,
    yarattığı insana tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve
    bu vesileyle de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur.
    Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir husus
    da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da ihtivâettiği
    hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin çok ötesinde olduğudur.
    Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir insanın sözü karışmamıştır,
    karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize birtakım sözler isnat etmiş olsaydı
    onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını koparırdık ve hiçbiriniz onu koruyamazdı.”
    5
    Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka peygamberlere
    indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebur, İncil gibi) dışarıda tutarak
    yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini
    vurgulamaktadır. 6
    Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
    sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz kitap biçimini ifade
    eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap hâline getirilmiş; ezberlenmesinin
    yanı sıra yazıya da geçirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.
    5 69/Haakka, 44-47
    6 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
    • 17 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya gelerek
    yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından aynı şekilde
    aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm, mushaflarda yazılı olmasının
    yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca kuşaktan kuşağa şifâhen/
    sözlü olarak da aktarılmıştır. Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba
    -ne İlâhî, ne de insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
    Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla ilgili
    temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep eder. Bununla
    birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda. Onun içindir ki namazın,
    namaz olması Kur’an’dan bir parçanın -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 7
    okunmasıyla mümkündür. Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine
    getirmez.
    İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu ikisinin
    oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük oluşturur. Gerek
    indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde ne lâfız ne de mânâ açısından
    onun benzeri bir kitap meydana getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin
    İlâhî kaynaklı olduğunu iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini
    getirmelerini isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını
    ve de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.8 Kur’an’ın bu özelliği,
    onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde devam
    edeceğini göstermektedir.
    Kur’an’ın Mâhiyeti ve Yapısı
    Kur’an’la ilgili yaptığımız mâhiyet (yapı) ve muhteva (işlev) şeklindeki
    ayrımı daha etraflıca ele almak gerekir. Öncelikle mâhiyetiyle ilgili hususa
    değinecek ve Kur’an’ın dikey boyutuna dair konuları ele alacağız. Bu
    noktada Kur’an’ın en dikkate değer kavramı vahiydir. Vahiy kavramı enine
    boyuna anlaşılmadan Kur’an’ın nasıl bir kitap/hitap olduğu da açıklığa kavuşamaz.
    7 73/Müzzemmil, 20
    8 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bak. 15/Hicr, 9
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur’an’ın diğer isimlerinden
    bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah,
    Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize... Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat
    olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur. Kitab’ın
    hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır.
    Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi,
    bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en
    uzun sûre de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir.
    Bir sayfalık bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an,
    sayfa adedine göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
    otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
    Kur’an Konuları
    Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra iç yapısına, konularına
    geçebiliriz. Kur’an, üluhiyet ve ubudiyet konularını içerir. Rabbimiz
    ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve onun Rabbiyla ve diğer
    yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur. Kur’an, Rabbimizın bize mesajları
    olduğu için, konuları da kul ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında,
    kulun varlık alemindeki konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın
    ilişki içerisinde olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca
    maddeler halinde sıralayacak olursak:
    Allah Teâlâ,
    İnsanlar,
    Tabiat ve evren,
    Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
    Toplum ve Tarih,
    • 19 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek, cin),
    Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun, Ebu Leheb,
    kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar, münâfıklar...),
    Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
    Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
    İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar,
    uyarılar ve sakındırmalar,
    Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak
    ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları buna çağırıyordu.
    Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde
    toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını Mekke’de; 10 yılını Medine’de
    geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile
    birlikte Bu Kitap tamamlanmış oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın
    indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir.
    Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu
    masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak,
    hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek
    insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu, irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini
    harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan,
    toplum içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle
    Allah’tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda
    feda edecektir. Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
    olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, ilâhi
    vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra
    dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir.
    İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları yapacak insana-topluma
    hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal
    noktasına ulaşacaktır.
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan
    zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir
    devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle
    oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an 23 yıllık bir toplumsal değişme
    mücâdelesi içinde anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah
    harekete geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için
    gece gündüz çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de
    değil; Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak
    Peygamberliğine devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum
    modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş, ilk günden
    son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş, Rasûlullah
    da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur’an’ın mücessem bir
    ifâdesi olmuştur.
    Kur’an, bütün peygamberlerimizin gösterdiği mucizeler içinde en büyük
    mucizedir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan
    sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde;
    Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar
    için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin
    yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül
    hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi
    yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları
    içermesi yönüyle mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her
    yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
    mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları
    arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
    gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en
    çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının
    derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması,
    okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
    köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir
    ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen
    • 21 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere
    Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim,
    Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
    tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş,
    dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil
    adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
    Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen
    Ömer, Kur’an sâyesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere
    dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında
    tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu
    da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve
    medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği
    inkılap sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük
    devlet ve medeniyet olmuşlar.
    Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
    Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha hassâsiyet ve
    itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir sorumluluk
    altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber’den veya sahâbeden sahih
    bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
    Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna göre, burada
    te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te’vil eden
    kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu,
    Arap dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta
    yaşadığı çevrenin sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler...
    onun tercihinde etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih söz konusu olduğu
    için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
    söylenebilir.
    Her biri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme; bunların
    üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını
    hedeflemektedir.
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    Tefsir
    Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından
    tef ’il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâla’nın
    muradına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
    Konusu, Kur’an ayetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete ve mutluluğa
    ulaşmak için Allah Teâla’nın kitabını yine O’nun murâdına uygun bir şekilde
    anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.
    Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ;
    “Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir”9 buyurur.
    İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre ayet-i kerimede geçen
    “hikmet” kelimesi, Kur’an’ın nâsihini, mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini,
    ilk ve son inen âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır.
    Âlimlerin icmâ’ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir.
    Bu itibarla Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve
    kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 10
    Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır.
    Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok meseleleri, hükümleri
    pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî,
    sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine
    bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç
    görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri
    hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
    Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir.
    Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye
    ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah
    eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu
    hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir.
    Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda
    çok bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini
    anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın,
    bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemele-
    9 Bakara, 269
    10 Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
    • 23 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli mânâlarını,
    işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede
    bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla
    ortaya çıkarmış olur.
    Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
    1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan
    tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-Tariki’r-Rivâye
    Tefsir de denir. Bu tefsirlerde ayetlerin mânâları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve
    mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca
    kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara
    muhalif, aklın hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
    2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir,
    ayet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad
    eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken,
    müfessirde aranan bazı şartları taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve
    gerekse dirâyet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
    Tercüme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Tercüme” fiilidir.
    Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat mânâsı
    bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir dilden başka bir dile çevirmek,
    demektir.
    Istilâhi mânâsı ise, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir
    ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve
    maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 11
    Tercüme iki kısımda incelenebilir:
    1) Harfi veya lafzi tercüme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle
    eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercümedir.
    Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir tercüme türüdür.
    11 Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23;
    Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya
    gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat
    hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.
    2) Mânevî veya tefsiri tercüme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi
    gözetilmeyen tercümedir. Bunda asıl gaye, mânânın güzel bir şekilde
    ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercümeye tercih
    edilmiştir.
    Kur’an’ın Tercümesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı görüşler
    ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercümesinin
    yapılamayacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercümenin yapılacağına
    izin verilmiştir. Çünkü bu tün tercüme, lafzın mânâsını daha geniş bir sözle
    mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu tercüme aslının da aynı
    sayılmamaktadır. Yalnız yapılan tercümenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği
    ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in
    zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl mânâyı
    ifade etmekten çok âcizdir. 12
    Meal
    Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok “meal”
    lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan Kur’an tercümelerinin
    hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, “döndü,
    aslına rucû etti” anlamına gelen âle fiilinden türemiştir.13 Meâl; “Evl”
    kökünden mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i
    mekân da olur.14 Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti
    ve dönüp varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/
    içyüzü budur.”15 Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve bu mânâda
    kullanıldığı da söylenmiştir. 16
    Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı
    yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı
    hale gelmesine de meal denir. Istilâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle
    12 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, 222-223
    13 İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'an, 325
    14 Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
    15 18/Kehf, 80
    16 Mennâ' el-Kattan, 326
    • 25 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    aynen değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı
    Kerim’in tercümesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen tercüme etmeye
    imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud
    olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün
    mertebe Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar
    arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercümesi zaruridir.
    Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercümelerde, fahiş hatalar
    yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, müslümanlar tarafından doğruya
    en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercümesi şartı kendiliğinden
    ortaya çıkmaktadır. Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması
    gereklidir. 17
    Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik ve inceliklerini,
    mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin mümkün olmadığı
    anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın başka dillere çevrilmesine
    itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir
    ki, Kur’an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel
    bir mesaj sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,
    18 “tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”19 olarak gönderilmiş
    olmak gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün
    beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 20 Dolayısıyla,
    Kur’an’daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve hikmetler Araplar
    kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir.
    O halde Kur’an, Arapların dışındaki müslümanların onu
    anlayıp kavramalarıy, emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa
    ve hikmetlerinden ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp
    tedebbür etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz
    de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal” olduğu
    da belirtilmelidir.
    Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne
    kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime hazinesi açısından
    zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme
    edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır.
    17 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
    18 21/Enbiyâ, 107
    19 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
    20 Bak.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an tercümesi”
    denmiş, sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu sevgi
    ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve inceliğini
    göstermiştir. 21
    Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
    Kur’ân-ı Kerim’in İslam’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme
    edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Kur’ân-ı Kerim hemen hemen
    bütün Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de
    çoğuna tercüme edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır. Osmanlı
    Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercümelerin, muhtelif
    kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını biliyoruz. Latin harfleriyle
    yapılmış meallere gelince, sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır.
    Günümüzde yayınlanan Türkçe meal sayısının 100’ün üzerinde olduğunu
    ifade edebiliriz. Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yapınlanmış
    tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
    Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
    Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz. Peygamber’in
    yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen birkaç âyet, bazen de kısa
    sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka zaman boşlukları bulunarak nâzil
    olmuştur. Bunun önemli bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde
    indirilişi, bizlere, onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul
    de sunmaktadır.
    Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,22 mübârek bir gecede,
    23 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber’e
    inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.24 Kur’an’ın bu ilk inişinin
    -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü yılda (ki milâdî Temmuz veya
    Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir), Hz. Peygamber kırk yaşlarında
    iken gerçekleştiği belirtilir.
    21 Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
    22 2/Bakara, 185
    23 49/Duhân, 3; ayrıca Bak.97/Kadr, 1
    24 Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
    • 27 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık etmektedir:
    “Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler.
    Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen
    içinde ağır ağır okuduk.” 25
    “Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi.
    Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu
    insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm bölüm
    ayırdık ve parça parça indirdik” 26
    “Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 27
    “(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
    bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
    Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
    Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 28
    Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan peygamberliği
    süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş olmasındaki tarihî
    gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu29
    ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa, yani her bölümü diğer
    bütün bölümler göz önünde bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini
    ifade etmektedir.
    Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
    Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır
    ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye adlandırmıştır:
    “Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin. O sizi seçti ve din
    konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız Ibrâhim’in milletini/inancını
    izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün insanlara tanık olmanız için
    sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın
    ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın. Sizin efendiniz odur. O ne yüce
    25 25/Furkân, 32
    26 17/Isrâ,105-106
    27 53/Necm, 1
    28 56/Vâkıa, 75-80
    29 4/Nisâ, 82
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 30 Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı
    kimselerin oluşturduğu topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi
    (ümmet) de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir;
    çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.” 31; “Muhakkak ki
    bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
    Benden sakının.” 32
    Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen, kendilerini
    Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar gereği getirilen özel
    durum ve uygulamalar dışında (“Biz her biriniz için bir yol/sistem (şir’a) ve
    bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir
    tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için böyle
    diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman
    Allah farklı olduğunuz hususları size bildirecektir.”33 tek Allah inancına dayanan
    bütün dinler, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya sahiptir: “O,
    sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi, Ibrâhim’e, Mûsâ’ya
    ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam yerine getirin ve bu konuda
    ayrılığa düşmeyin.” 34
    Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına İslâm
    dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır. Bu
    ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar peygamberlere gelen
    bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu
    her türlü mesaj, emir, nehiy ve açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir.
    Işte bütün inananların ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an
    bize şöyle açıklar: “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi
    inancının takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a
    ve âhiret gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette
    onların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve
    onlar üzülmeyeceklerdir de.” 35
    30 22/Hac, 78
    31 21/Enbiyâ, 92
    32 23/Mü’minûn, 52
    33 5/Mâide, 48
    34 42/Şûrâ, 13
    35 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    • 29 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın Bölümleri
    Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet kelimesi
    Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda kullanılır. Kâinatta
    bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret
    eder. Kur’an’ın en küçük birimi de âyettir; zira o da Allah’ın mesajını
    göstermektedir. Bazı sûrelerin başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı
    mukattaa) âyet sayılıp sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların
    tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı
    hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre âyetlerin sayısı,
    6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir ki, elimizde mevcut
    olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten oluşmaktadır. Bir sûrenin
    içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz. Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
    Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla çevrili
    şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az üç âyetten oluşan,
    farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne verilen addır. Kur’an’da 114
    sûre bulunmaktadır. En uzun sûre 286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli
    Kevser’dir. Mushaflarda ilk sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri
    tevkıfî (Hz. Peygamberin emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen
    bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır.
    Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir bölümüne
    denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm demektir.
    Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
    Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu bütünlüğüne
    sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle gösterilen
    kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
    Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
    Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı anlamaya ve
    hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak Kur’an’ın inişinin üzerinden
    zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanların karşılaşmadığı
    kimi anlama sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak
    kendinden önceki nesillerin Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    ve kendinden sonrakilere aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde
    yaşayan insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda
    hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği anlamların
    neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır. Zaten Kur’an,
    onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette yabancılık çekmeyecekleri bir dil
    formunda nâzil olmuştur. Ancak yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden
    insanlar İslâm’a girdikçe İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya
    ve bunlar tartışma konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları
    çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her
    düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi görüşünü
    Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden
    ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan ilim adamları Kur’an’la ilgili
    çalışma ve araştırmalar yapmaya ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme
    göre ortaya koymaya çaba göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-
    Kur’an/Kur’an Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de
    Usûl-i Tefsir/Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an Ilimlerine dair
    birtakım kavram ve terimlere değinelim:
    Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu ifade,
    Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya olay üzerine belirli
    bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret etmektedir. Kur’an’ın
    ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i
    nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir. Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında
    bölük bölük, âyet âyet inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni
    oluşmaya başlamış bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini
    kolaylaştırmak ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen
    eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi durumlarda
    nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler arasındaki
    münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
    Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha bulunmaktadır:
    1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve ahlâkla alâkalı
    olan âyetlerdir.
    2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet, hukuk ve
    diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları ele alan âyetlerdir.
    • 31 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara göre nâzil
    olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini daha iyi anlamamıza
    yardımcı olur.
    Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde Kur’an
    âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
    1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek olan
    muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak
    şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
    2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına gelir.
    Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına benzemesi sebebiyle
    anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu sebeple ilk anlaşılan mânâsı
    kastedilmeyen âyetler demektir.
    Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç
    duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü için
    ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih âyetleri, genellikle,
    gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların sembolik ve benzetme yoluyla
    anlatımı şeklinde ifadelendirmek daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın
    sıfatları ile âhiretteki mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler
    müteşâbih grubuna girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden
    âyetler, tamamıyla bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve
    olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir. 36
    Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek olan
    hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında bulunan ve elifbâ
    (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla ya da ikili, üçlü, dörtlü
    veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin
    sesleriyle değil, kendi adlarıyla “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ.
    Sîn. Mîm.”, “Elif. Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan
    harf-sembollerdir. Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
    Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde mevcut
    olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/şiire çekmek gayesiyle
    eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle başladığı bize kadar ulaşan bilgiler
    arasındadır. Dolayısıyla Arap diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda
    36 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    olduğu gibi burada da Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî
    bir şey düşünülemez. Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa
    hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihayetinde birer içtihattır.
    Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
    Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
    Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından ezbere
    veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene bu tarz bir
    okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada üzerinde durduğumuz husus,
    Kur’an’ın anlaşılması olduğundan dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça
    bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan
    kişinin bu okuyuşu bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan
    sonra kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
    yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını değil,
    anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
    Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a Kur’an’ı indirmesinin
    amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.37 İnsanlar da
    kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı anlamakla yükümlüdürler.38
    Zira hayatlarını Allah’ın istediği istikamette düzenlemekle sorumlu tutulan
    insanlar bunu ancak kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine
    getirebilirler. Bu yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla
    emrolundum.” 39
    Rasûlullah (s.a.s.) “Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler misâli fitneler
    olacak!” buyurdu. “Onlardan kurtuluşun yolu nedir, Ey Allah’ın Resûlü?”
    denildi. Buyurdu: “Allah’ın kitabı! Onda sizden öncekilerin olayları, sizden
    sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz vardır. O, kesin çizgidir;
    şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse Allah onun belini kırar.
    Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sapasağlam
    ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli bir hatırlatmadır. O dosdoğru
    yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz. Görüşler onun sâyesinde dağılmaz.
    Âlimler ona doymazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yön-
    37 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
    38 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82;
    47/Muhammed, 24; vd.
    39 27/Neml, 92
    • 33 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    leri tükenmez. Her kim onun ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla
    amel ederse ecirlenir. Her kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona
    tutunursa doğru yolu bulur.” 40
    Kendini Kur’an’a Açmak
    Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için öncelikle
    kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine yapılan uyarı ve
    hatırlatmaya kulak veren için söz konusudur: “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı
    izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan kişiyi uyarabilirsin.”41 Bu sebeple,
    Kur’an okumaya yönelen kimsenin onu okumakla neyi amaçladığını
    çok iyi belirlemesi gerekir. Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce
    ya da emellerimizi destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
    Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
    Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat ise
    onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak, “yapma” dediklerinden
    de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız hâlde eğer onu uygulamaz isek
    Peygamber’in Kur’an’da zikredilen şu sitemine maruz kalanlardan oluruz:
    “Ve (o gün) Resul şöyle diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek
    bir şey olarak gördü.” 42
    Huzurun Kaynağı Kur’an
    Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren bizzat
    Allah’tır.43 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata aktarıldığı ve
    canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur verir; sıkıntı ve darlık
    değil: “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye indirmedik. Yalnızca saygısı olana,
    yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye
    indirdik.” 44
    40 Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'ân 14, 2908
    41 36/Yâsîn, 11
    42 25/Furkan, 30
    43 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
    44 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bak.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y., s. 10-39
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’den Faydalanma Yöntemi
    Kur’ân’ı Kendi Yapı ve Yöntemiyle Doğru Tanıma
    • Kur’an, İnzâr Edici, Uyarıp Korkutucu Bir Kitaptır (25/Furkan, 1; 6/En’âm, 92;
    36/Yâsin, 70).
    • Hidâyet ve Rahmettir (45/Câsiye, 20; 27/Neml, 77; 5/Mâide, 16; 2/Bakara, 2).
    • Mübîndir (Apaçık ve Âşikârdır) (36/Yâsin, 69; 26/Şuarâ, 2; 22/Hacc, 16; 15/
    Hicr, 1; 12/Yûsuf, 1; 6/Enâm, 114; 5/Mâide, 15).
    • Burhandır (Delil, Hüccet ve Kesin Kanıttır) (4/Nisâ, 174; 6/En’âm, 149; 21/
    Enbiyâ, 24; 25/Furkan, 33; 35/Fâtır, 40).
    • Besâirdir (Görülebilen ve Gösteren Bir Kitap) (6/En’âm, 104; 7/A’râf, 203; 45/
    Câsiye, 20).
    • Beyândır (Açık ve Açıklayan Bir Kitap) (3/Âl-i İmrân, 138; 2/Bakara, 159; 10/
    Yûnus, 37; 11/Hûd, 1).
    • Tebliğdir (14/İbrâhim, 52; 5/Mâide, 67; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 45).
    • Azîzdir (41/Fussılet, 41).
    • İmamdır (36/Yâsin, 12).
    • Çelişkisiz Bir Kitaptır (4/Nisâ, 82).
    • Hezl/Şaka Değildir (86/Târık, 14).
    • Değişmez ve Değiştirilemez Bir Kitaptır (6/En’âm, 115).
    • Hüküm ve Hikmettir (43/Zuhruf, 4; 31/Lokman, 2).
    • Furkandır (Hakla Bâtılı, Mü’minle Kâfiri Ayırır) (25/Furkan, 1; 86/Târık, 13).
    • Hayırdır (16/Nahl, 30).
    • Şifâdır (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82).
    • Müjdedir (16/Nahl, 89, 102; 46/Ahkaf, 12).
    • 35 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi
    1. İman edilmesi için (3/Âl-i İmrân, 7).
    2. İnsanların dünlerini, bugünlerini ve yarınlarını bildirmek için (21/
    Enbiyâ, 10; 23/Mü’minûn, 71; 43/Zuhruf, 44).
    3. Mü’min ve Müslimleri müjdelemek için (17/İsrâ, 9; 16/Nahl, 89).
    4. İnzâr etmek, uyarıp korkutmak için (25/Furkan, 1; 6/En’âm, 92; 6/
    En’âm, 105; 7/A’râf, 2; 14/İbrâhim, 52).
    5. Hak ile bâtılı ayırmak için (25/Furkan, 1).
    6. İhtilafları sonuçlandırmak için (16/Nahl, 64).
    7. Zulmetten nûra çıkarmak için (16/Nahl, 16; 14/İbrâhim, 1).
    8. Sırât-ı müstakîme ulaştırmak için (5/Mâide, 16; 14/İbrâhim, 1; 17/İsrâ,
    9)
    9. Kendisiyle hükmedilmesi için (4/Nisâ, 105).
    10. Kendisine tâbi olunup yaşanması için (6/En’âm, 155; 7/A’râf, 3).
    11. Allah adına sorumluluk yüklemek için (43/Zuhruf, 44).
    12. Mü’minlere velî olması için (7/A’râf, 3).
    13. Bireysel ve toplumsal hastalıklara şifa ve onlara rahmet olması için (17/
    İsrâ, 82).
    14. Kesin kanıt olması için (4/Nisâ, 174).
    15. Örnek ve ibret alınması için (24/Nûr, 34; 12/Yûsuf, 111).
    Dâvetin Konusu ve Yönü – Tevhidî Gündem
    İslâm adına herkesin bazı insanları bir şeylere çağırdığı günümüzde
    acaba en hikmetli, isabetli ve doğru olan hangisi? İslâm’a yeni girmek isteyen
    bir kimseye, namazla mı, oruçla mı, zekâtla mı yaklaşacağız? Vahyin
    erken dönemlerde konu edindiği meselelerle, günümüzde ele alınan meseleler
    aynı mıdır? Ya da câhilî toplumlardaki insanlara götürülecek dâvetle,
    İslâm toplumunda götürülecek dâvet aynı mı?
    Elbette hayır!
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    “Ataları uyarılmamış”45 bir kavmi namaza, oruca, hacca dâvet etmek
    doğru değildir. Tevhidden şirke dönüşmüş veya fetreti yaşayan insanlara
    yeniden tevhid konu edilmeli ve insanlara öncelikle ve ısrarla tevhid götürülmelidir.
    Kur’an’ı nüzul sırasına göre okuduğumuzda rahatlıkla görürüz
    ki, ilk sûrelerde tevhid, risâlet ve âhiret konuları baskındır. Her bir mesele,
    bu konulara bağlanır.
    Namaz platformları, umre seyahatleri, Kur’an okuma yarışmaları, siyasî
    ve politik açılımlar, kültür sanat arayışları hepsi Tevhid gündeminden
    uzaklaş(tır)manın planlı programlı yansımalarıdır.
    Bütün peygamberlerin ortak özellikleri, yaşadıkları toplumları tevhide
    dâvet etmeleriydi. Bugün tevhidi gündemlerinden düşürmeyen, bunu devamlı
    konu edinen muvahhidlere, yönünü âhirete ve İlâhî rızâya çeviren
    Müslimlere büyük çapta ihtiyaç vardır. Bakara sûresinin veya Enfal sûresinin
    konusu ile Müzzemmil veya Fecr sûresinin konusu aynı değildir.
    Kur’ân’ı tedrîcî olarak okumayı bir zorunluluk olarak görmezsek, kendimizi
    ve dâvâmızı ifadede, anlatmak ve anlaşılmakta zorlanırız. Ayniyeti
    ve ortak kimliği yakalayamayız. Ortak eylem birlikteliği oluşturamaz ve
    farklı beklentilere kapı açarız. Milyarlarca Kur’an okuyucusunun gruplaşmalarını
    ve hiçbir varlık gösterememelerini başka nasıl izah edebiliriz?
    Kur’an’dan Faydalanabilmenin Şartları
    1- Allah’ın adıyla ve gereği gibi okumak ve dinlemek.46 Ön yargılarımızdan
    uzaklaşarak, tarihin şâibeli birikimlerinden sıyrılarak okumak. Açık
    yüreklilikle, saf bir gönülle ve berrak bir zihinle okumak. Câhilî tortulardan
    arınarak, ön kabullerden kurtularak okumak. Kışkırtmalardan, yanlış yönlendirmelerden
    kaçarak okumak. Uyanık, diri zamanında okumak. Tertîl
    üzere tertipli okumak. Hissederek, yaşama kasdıyla okumak. Fikirlerine
    gerekçe olsun diye, tartışma olsun diye, üstünlük sağlayalım diye, beklentilerine
    cevap olsun diye okumamak. Yalnızca O’nun adıyla, O’nun adına
    okumak. Bildirmek-açıklamak, ilan etmek için okumak. Önce kendimize
    45 36/Yâsin, 6
    46 96/Alâk, 1-5
    • 37 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sonra başkalarına okumak. Okuyarak yüzleşmek, okuyarak aynîleşmek,
    okuyarak yola çıkmak…
    Rasûlullah’ın vahiy öncesi okumaları vardı. Kendini, kâinatı, tabiatın
    yaratıcısını… ne kadar doğru okumuştu ki, bu hali Kur’an’da “yol bilmezlik”
    le47 nitelendirildi. Kendisine “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin”48
    denildi. Peygamberlik öncesi Muhammed’in (s.a.s.) gerçek dini (yolu, Kitab’ı,
    imanı) bilmesine imkân yoktu, o yüzden mâzurdu. Ama günümüzde
    kendini İslâm dinine nisbet eden nice kimselerin durumu (mâzur olacak
    hiçbir sebep olmadığı halde) aynı değil mi?
    Ya vahiyle konuşmalı ya da vahye kulak vermeli. “İşittik, itaat ettik” 49
    teslimiyeti ile okumalı vahyi. Anlamları ve kavramları tahrif etmeden okumalı.
    Te’vilini Allah’a bırakarak okumalı. Muhkemleri esas alarak okumalı.
    Müteşâbihlere tefekkürle bakmalı. Mezhebî ve meşrebî okumamalı. Kültürel
    ve âyinsel okumamalı. Nefsin ihtiraslarından uzak kalarak okumalı.
    Sorgulamadan, dünyevî sonuç almanın ille de gerekmediğini bilerek okumalı…
    2- Âyetler üzerinde düşünmek ve akletmek.50 Bu konu, üzerinde en çok
    konuşulan konulardan olmasına rağmen, birkaç cümle söylemek gerekirse;
    çoğu zaman hazırcılığa alışmışız. İrdelemek, araştırmak, düşünmek için
    tembellik yapıyoruz.
    Hemen her insanın aklı vardır. Sorun, kafada aklın olup olmamasıyla
    ilgili değil. Sorun aklın kullanılıp kullanılmamasıyla ilgilidir. Aklı doğru
    kullanma, kılavuzla gerçekleşir. En güzel ve doğru kılavuz ise Kur’an’dır.
    Akletmenin önündeki engelleri çözmeden aklımızı kullanmaktan bahsedemeyiz.
    Akletmenin önündeki en önemli engel; geçmişi dikkate alma,
    gelecek kaygıları, zaaflarımız ve doğru adına yanlış kabullerimiz. Bunları
    uzun uzun açmak gerekmektedir. Fakat bu, çalışmamızın hacmini büyüteceğinden
    burada noktalıyoruz.
    47 93/Duhâ, 7
    48 42/Şûrâ, 52
    49 2/Bakara, 285
    50 6/En’âm, 126; 89/Fecr, 1-5
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla birlikte, çoğu zaman, düşünerek okumamıza mâlum araçlar
    kaynaklık ediyor. Bazen bir tefsir, bazen bir hadis, bazen fıkhî izahlar, tarihsel
    rivâyetler. Öncelikle sûre bütünlüğünde Kur’an’ı Kur’an’la açıklayıp
    düşünmek, âyetleri birbirleriyle irtibatlandırmak gerekmektedir. Unutmayalım;
    Kur’an’ın en doğru tefsiri, yine Kur’an’ın yaptığı tefsirdir. Bir âyeti,
    öncelikle diğer âyetlerin ışığında ele alıp açıklamak en doğru yoldur.
    3- Kur’an bütünlüğünde sûrenin tamamını anlamak. Bunu şöyle tasnif
    edebiliriz:
    a) Kur’an bütünlüğünde sûrenin anlaşılması,
    b) Sûre bütünlüğünde âyetin anlaşılması,
    c) Âyet bütünlüğünde kelime ve kavramların anlaşılması.
    Kısaca, meselâ Alâk sûresini bu şekilde anlayıp değerlendirirsek, şu sorulara
    cevap bulmalıyız:
    a) Kur’an bütünlüğünde Alâk sûresi ne anlatmak istiyor?
    b) “Yaratan Rabbinin adıyla oku”51 âyeti, sûre bütünlüğünde ne anlatıyor?
    c) Sûre ve âyet bütünlüğünde Rabb ne anlam ifâde ediyor?
    4- Kavram (sûre içerisindeki kavramlar). Kavramları şöyle tahlil etmeliyiz:
    a) Öncelikle âyetin bağlamında tahlil,
    b) Sûre bağlamında tahlil,
    c) Kur’an bütünlüğünde gelişim seyrini dikkate alarak tahlil,
    d) Vahyin indiği ortamdaki kullanımı dikkate alarak tahlil.
    5- Tabiat, kâinat, insan, sosyal hayat ve Kur’an arasında irtibat kurmak.
    (Tefekkür etme, anlama ve özümseme)
    51 96/Alâk 1
    • 39 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Hepimizin bildiği üzere Kur’an, kâinattan, insanın doğasından, sosyal
    hayattan, tabiattan çokça bahseder. Bu yoğun ifade, yukarıda sayılan varlıklar
    âleminden haberdar olmamızı, onlar hakkında yeterli bilgi sahibi olmamızı
    bizden istemektedir.
    Yüce Kur’an bu konularla ilgili çokça örnek verir. Meselâ tabiattan bitki52
    örneği; kâinattan güneş,53 ay54 ve yıldızları;55 insanın doğasından aceleci,
    56 nankör,57 hırslı58 ve sosyal hayattan “çoklukla övünmek”,59 “mal ve çocuk
    sahibi olmaktan gurura kapılmak”,60 “mal yığma”;61 “Nefsânî arzulara, (özellikle)
    kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara,
    sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı,
    süslendi.”62 gibi.
    Meselâ, A’lâ sûresinin ilk âyetlerinde; “Rabbinin ismini tesbih et. Ki O
    yarattı, bir düzen içinde biçim verdi. Takdir etti, böylece yol gösterdi. Yemyeşil
    merâyı/otlağı çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu. Sana
    okutacağız, sen de asla unutmayacaksın. Ancak, Allah’ın dilediği başka. Çünkü
    O, açıkta olanı da bilir, saklı duranı da.” 63buyrulur. Şimdi burada tabiatla
    yani “ot, bitki” gibi bir unsurla örnek verilerek mesaj sunuluyor. Mesajla
    tabiat arasındaki irtibatı kurmak bize düşüyor. Yüce Allah’ın yarattığı bir
    varlık çöp oluyor, fakat sonra aynı toprak yeniden yeşil bir bitki veriyor.
    Yani bir sünnetullah cereyan ediyor. Tabiatla ilgili sünnet ile toplumsal anlamdaki
    bir sünnet paralellik arzediyor. Bir âyet nâzil oluyor, sonra unutturuluyor.
    Belleğinde kalması gerekenler kalıyor. “Ve kolay olan bir yol”dan
    bahsediliyor.64 Bitkinin gelişim seyrindeki yolların açıklığı, berraklığı ve
    kolaylığı ile İlâhî mücadelenin gelişim seyrindeki yolların açıklığı, berrak-
    52 3/Âl-i İmrân, 37; 6/En’âm, 99; 7/A’râf, 58; 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45; 20/Tâhâ, 53; 57/Hadîd, 20; 71/Nûh,
    17; 78/Nebe’, 15.
    53 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 5; 13/Ra’d, 2; 14/İbrâhim, 33; 16/Nahl, 12; 21/Enbiyâ, 33; 25/Furkan, 45; 36/Yâsin,
    38, 40; 41/Fussılet, 37, 39; 55/Rahmân, 5…
    54 22/Hacc, 18; 36/Yâsin, 39; 74/Müddessir, 32; 84/İnşikak, 18; 91/Şems, 2…
    55 6/En’âm, 97; 7/A’râf, 54; 16/Nahl, 12; 22/Hacc, 18; 37/Sâffât, 88; 52/Tûr, 49; 56/Vâkıa, 75; 77/Mürselât, 8…
    56 17/İsrâ, 11; 75/Kıyâme, 20
    57 22/Hacc, 66
    58 70/Meâric, 19
    59 102/Tekâsür, 1
    60 68/Kalem, 14; 74/Müddessir, 13; 3/Âl-i İmrân, 14…
    61 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4
    62 3/Âl-i İmrân, 14
    63 87/A’lâ, 1-7
    64 87/A’lâ, 8
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    lığı ve kolaylığı açığa çıkmış oluyor. Yani toprak-vahiy ilişkisi, bitki-âyet
    ilişkisi kuruluyor… Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
    İnsanın doğası ile İslâmî mücadele ve Kur’an arasındaki ilişki ve uyum
    açısından olay ele alınmalıdır. Acelecilik bunun en belirgin özelliği. İnsanın
    doğasında acelecilik var.65 Bunun Kur’an’la ilişkisi; âyetlerin hükümleri aceleye
    getirilmesi şeklinde tezâhür etmektedir.
    Kıyâmet sûresi, 16-21. âyetleri bu açıdan tahlil edilmelidir. 20. âyette
    dünyadan “âcileh” kelimesi ile bahsedilmiştir. “Âcileh” ile “kıyâmeh” zıtlaşması,
    dünyevî değerlerle uhrevî değerlerin zıtlaşmasını düşündürmektedir.
    16. âyetteki “Kur’an’ı aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip durma” ifâdesi,
    Kur’an âyetlerinin veya hükümlerinin aceleye getirilmemesiyle (tedrîcîlik-
    aşama) ile ilgilidir. Bu örnekler çoğaltılabilir.
    6- Sûrede geçen tarihsel olayları değerlendirmek.
    a) Tarihsel olayları önce sûrenin kendi bağlamında, kıssalar ile sûre
    arasındaki ilişki kurmak,
    b) Kıssada verilmek istenilen mesajı güncellemek,
    c) Kıssa ile sûrede verilmek istenen mesaj arasında bağlantı kurmak.
    7- Sûrelerdeki mesajlarla yeminler arasında bağlantı kurmak. Çoğu
    zaman yeminlere, müteşâbih âyet denilerek üzerinde düşünülmeye gerek
    duyulmamaktadır. Oysa Fecr sûresinde: “Fecre andolsun. On geceye. Çift’e
    ve tek’e. Akıp gittiği zaman geceye. Bunlarda akıl sahibi olan için bir yemin
    var, değil mi?” 66 buyrulmaktadır. Özellikle yeminler üzerinde düşünmemizi
    isteyen Yüce Allah, sûrede verilmek istenen mesajla yeminler arasındaki
    uyumu ve ilişkiyi görmemizi istemektedir. Klasik tefsirlerde yapılan
    açıklamaların çoğu, hem sûrenin ruhundan uzak, hem de sûrenin tarihsel
    yönünden kopuktur. Bu bağlantıları tefsir çalışmalarımızda yansıtmaya çalışacağız.
    65 17/İsrâ, 11; 75/Kıyâme, 20
    66 89/Fecr, 1-5
    • 41 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yine Duhâ sûresinde güneşin hallerinden bir hale (evreye) yemin edilmekte67
    ve bu evre ile mesaj arasında ilgi kurulmaktadır. Kur’an’daki yeminlerin
    çoğunda bu ilişkiyi görmemiz mümkündür.
    Pratik Öneriler
    1. Nüzul sırasına göre bireysel okuma faâliyeti,
    2. Hem meal çalışmasında hem de tefsir çalışmasında mukayeseli okuma,.
    3. Nüzul sırasına göre toplu okuma faâliyeti (ders halinde),
    4. Kavram çalışması (Kur’an Kavramları),
    5. Konu tesbitli Kur’an okuma faâliyeti (Konuları Kur’an’a sorup cevap
    arama)
    6. Kur’an’daki tarihî bakış açısını kazanmak için Kur’an kıssalarını tahlil
    ve tertip etmek,
    7. Sûre bütünlüğündeki uyumu kazandıracak, kalemi de kullandıracak
    kompozisyonlar hazırlamak, yazı çalışmaları yapmak,
    8. Tecvidli, duygulu, tefekkürlü şekilde, anlamını düşünerek Kur’an
    okumak,
    9. Kur’an ile donanmak için âyet ezberlemek,
    10. Gece Kur’an okuyuşlarına önem ve öncelik vermek, gece vaktinin
    güzelliklerinden yararlanmak.
    Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi
    Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir.
    Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın
    kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın,
    davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü
    kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere
    severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu
    hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24).
    Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, ter-
    67 93/Duhâ, 1
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    cih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzab, 36). Tabii, aynı zamanda
    güzellik ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına
    çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.
    Kur’ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği
    doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: “O’dur ki, yarattığı
    her şeyi güzel yaptı...” (32/Secde, 7). Bu, insan fıtratının gördüğü, gözünün
    seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya
    çıkan saf bir gerçektir. Allah’ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar.
    Her şeyde, eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk vardır. Gören
    bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle
    bir uyum ve güzellik bulur.
    En güzel kıvamda, en güzel biçimde yaratılan (95/Tîn, 4) insanla ilgili
    güzellikler, somut bedensel güzelliklerin yanında ve ondan öncelikle soyut
    güzelliklerdir. Tevhidî, ahlâkî, rûhî, zihnî güzelliktir esas önemli olan.
    Tüm insanlar, hangi renkte, hangi yaşta, hangi seviyede olursa olsun yaratılışındaki
    mânevî/fıtrî potansiyel sâyesinde güzellik yarışmasına katılabilir,
    derece alabilir. Çünkü Allah, ölüm ve hayatı, insanlardan kimlerin en
    güzel ameller işleyeceğini sınamak için yaratmıştır (67/Mülk, 2). Hayırda
    yarışmaya katılmamız emredilmiştir (2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48). İnsan
    yüzünün ve bedeninin güzelliği, somut bir güzelliktir, genellikle “cemâl”
    kelimesiyle ifâde edilir. Onun mânevî, ahlâkî güzelliği ise soyut bir güzelliktir
    ve çoğu zaman “hüsün” kelimesinde ifâdesini bulur. Soyut güzellik
    gözle görülemez, ancak bir mânevî aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin
    güzelliği, fakire verilen sadakada somutlaşır ve seyredilir. İlim ve
    aklı kullanma da soyut bir güzelliktir. Bu güzelliğin sergilenmesi de ihsân
    derecesine ulaşan sâlih amele kapı açan tevhidî imandır. Soyut güzelliklerin
    zirvesi, iman ve takvâdır. Hiçbir gözün görmediği, beşer aklının hayal bile
    edemeyeceği Cennetin muhteşem güzelliği, iman ve sâlih ameldeki güzelliğin
    öteki âlemdeki yansıması ve ürünüdür.
    Güzellik, fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın,
    güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes
    için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme
    işidir. Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır.
    Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması
    güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için
    • 43 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kendilerini uyandıracak araçlara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir
    âhenk duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve mutluluk hissi doğururlar.
    Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana
    huzur verir.”
    Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen
    ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana değişen bir değer yargısı mıdır?
    Batı kafasına göre, “evet!” O yüzden mutlak güzelliği tanımayan Batı,
    estetik konusunda yüzlerce sene arkası kesilmeyen felsefî tartışmalar yapagelmiş,
    ama sonuçta bir uzlaşmaya varamamıştır.
    Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın
    hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda
    “husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konudaki görüşler
    şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını
    emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah
    sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”
    “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce,
    Duâ, 10) hadis-i şerifi de, bu konuda müslümanlar açısından çıkış noktası
    kabul edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzellik sergilemektir.
    İslâm; düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın,
    kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
    Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha
    hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü
    olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, Hâlbuki siz bilemezsiniz.”
    (2/Bakara, 216). Nefisle, arzu ile, hevâ ile, câhiliyyenin çirkeflikleriyle
    kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı
    ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan (onun hevâsı) putlaştırılmış olur.
    Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan
    yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu hallüsinasyonlardır. “Şeytan onlara
    yaptıkları işleri ziynetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.” (29/
    Ankebût, 38)
    Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın
    ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu
    değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    itaat edecektir. İmanı nisbetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak,
    onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak,
    Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini
    kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var
    olmadır, kâmil insan olmadır.
    Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O’nun cemâlinin vasfıdır.
    O’nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri,
    mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olaylar... bütün bu güzellikleri yaratan
    ve bu güzellikleri idrâk edecek yetenek vererek insanı güzelleştiren
    Allah’tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir.
    Güzel olan Allah’ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya
    sonuçları yönüyle güzeldir. Allah’tan daima güzellik zuhur eder.
    Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah,
    yaratıcıların en güzelidir (23/Mü’minûn, 14; 37/Saffât, 125). Allah, hüküm
    verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir.
    O, rızık verme bakımından da en güzeldir (65/Talak, 11; 11/Hûd, 88; 22/
    Hacc, 58; 16/Nahl, 75).
    Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Güzelin
    kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik
    sergilemesini, yani ihsanı emreder: “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen
    de (insanlara) ihsân et (güzellikler sergile, iyilik yap)...” (28/Kasas, 77)
    Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nûruyla bakamadığından,
    gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez.
    O, kendine göre, yapay/sanal bir güzel peşindedir. Müslüman ise,
    güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde
    hakiki güzelliğin tecellîlerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir.
    Allah’ın cemâl sıfatının tecellîlerini görerek hayran olur. Güzellik
    mutlak olduğu için, yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
    Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi
    gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin
    bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere
    göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat
    gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir.
    • 45 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar.
    Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek
    yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi bu haliyle hiçbir
    zaman pis değildir.
    Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat
    olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler
    bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın
    veya çevrenin çizdiği güzellerin (!) ve güzelliklerin (!) belki bir değeri olurdu.
    O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibâret olabilirdi.
    Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler bizi
    bekliyor. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri
    o yok olmayacak gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?
    Güzellik; zevkle, haz duymakla, hoşlanmakla, beğenmekle ilgilidir.
    Kur’an bu konuda insanın hevâsının/arzusunun doğru bir ölçü olmadığını
    belirtir (2/Bakara, 216).
    Allah için yapılan her şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan,
    dolayısıyla O’nun adıyla okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller
    güzeli.
    Allah mutlak Güzeldir. Allah’ın isim-sıfatlarından biri “el-Muhsin” (güzel
    yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır.
    En güzel şekilde yaratılan insanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek
    sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü,
    elini, dilini kullanmaktadır.
    Güzel Kur’an’la Güzelleşmek
    Kur’ân-ı Kerim, sözlerin en güzelini barındıran bir Kitap’tır. Allah’ın
    kelâmı, tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen
    sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın
    sözü (39/Zümer, 55) olduğundan insan, ancak Kur’an’a uyarak güzelliğe
    uymuş ve güzelleşmiş olur. Çünkü güzelleşmek isteyen insanların bir niteliği,
    sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel
    din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125).
    Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Mâide, 50). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan,
    en güzel isimler (esmâu’l-husnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/
    Haşr, 24).
    Kur’an, insanın inancı başta olmak üzere tüm bireysel, âilevî, sosyal, siyasal
    ve ekonomik hayatını, gizli-açık bütün amellerini/davranışlarını, ahlâkını,
    içini, dışını, çevresini, kısaca her şeyini güzelleştirir. Yeter ki Kur’an’a
    tâbi olsun insan. Esfel-i sâfilîne düşmekten, hayvanlaşmaktan, hayvanlardan
    daha aşağı olmaktan kurtarır Kur’an. İnsanı meleklerle yarışacak hale
    yükseltir, olgunlaştırır, kâmil hale getirir.
    Kur’an İhsânı, Yani Güzelliği ve Güzelleşmeyi Emreder: “Muhakkak
    ki Allah, adâleti, ihsânı, akrabâya vermeyi emreder. Çirkin işleri, münkeri,
    fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
    (16/Nahl, 90). Kur’an’ın emrettiği “ihsân”, bütün güzellikleri ve rağbet edilen
    şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lütuf,
    bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir.
    İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya
    gerekenden fazla verip gereğinden azını almaktır. İhsân, yaptığı işi en iyi
    biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir.
    1- Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ,
    ana-baba başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı özellikle emreder.
    Kur’an’ın ideal insanı “muhsin” diye anılmaktadır. Kur’an’da 39 kez
    tekrarlanan “muhsin”, güzel düşünüp güzel eylemler yapan kişi demektir.
    Muhsin kelimesi, Kur’an’da istisnâ dışında hep çoğul şekliyle kullanılmıştır.
    Bu da gösterir ki, güzellik üretimi ihlâsla sâlih amel işleyen cemaat içinde
    bulunmadan, toplumsal bir idrâk ve uğraş olmadan, yeterince gelişemez.
    Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel düşünüp güzel
    şeyler üretenler) içindir; Kur’an onlara hayır ve bereket getirir (31/Lokman,
    3). Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği hayatından silmiş kişiler ve toplumlar
    Kur’an’ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler.
    Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur’an’ın rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar,
    onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu lânetlenmenin
    kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi göstermektedir.
    Kur’an’ın insanı güzelleştirmek için yaptığı tavsiyelerden bazılarını görelim:
    • 47 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın);
    Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195)
    “Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı (güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya
    vermeyi (yardım etmeyi) emreder…” (16/Nahl, 90)
    “Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân
    etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” (17/İsrâ,
    7)
    “İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların
    (ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan
    Adn cennetleri vardır...” (18/Kehf, 30-31)
    “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile...”
    (28/Kasas, 77)
    Kur’an’ın, kendisinde en mükemmel ve en güzel örnekler olduğunu
    bildirdiği (33/Ahzâb, 21) ve büyük/güzel ahlâk sahibi olduğunu ifâde ettiği
    (68/Kalem, 4) güzeller güzeli Rasûlullah’ın da ümmetini güzelleştirmek
    için tavsiyelerinden birkaç tanesine işaret edelim:
    “Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır).
    O halde siz öldürdüğünüz vakit bile, öldürmeyi güzel yapın. (Etini yemek
    için hayvanları) Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her
    biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin.” (Müslim, Sayd
    ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12)
    “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel,
    2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
    “Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.”
    (Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud, Sünnet 14)
    “Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler
    yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı
    küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap).” (Ebû Dâvud, Libas)
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, Her Şeyden Önce İnsanın İnancını Güzelleştirmek İster:
    Kur’an’a göre şirk, insanı çirkinleştiren en önemli etkendir. “Ey iman edenler,
    müşrikler ancak bir pisliktirler...” (9/Tevbe, 28). Şirk, bünyeye sonradan
    giren bir mikroptur, bir ârızadır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin
    hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar (2/Bakara, 10), onların duyu
    organları da ârızalı ve görev yapamaz durumdadır (2/Bakara, 18, 7/A’râf,
    179). Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri
    (7/A’râf, 179), birer pisliktirler (9/Tevbe, 28). Bir küçük kibrit çöpü koca
    ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu
    veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına
    duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir.
    Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk
    vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı,
    yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.” (21/Enbiyâ, 22).
    Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.
    Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüz çevirmesi,
    çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da
    bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki
    ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı
    anlayışa sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri
    de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür
    durur (30/Rûm, 31-32). Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet
    kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” ve “birleşmek”
    demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bilincine
    sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş (49/Hucurât, 10) kabul edecektir.
    Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını
    oluşturacaklar, güç ve imkânlarını birleştireceklerdir.
    Şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak veya denk tanımaktır.
    Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, Allah’tan
    başka herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın
    yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca
    şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin
    temeli olan “lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka
    ilâh(lar) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında
    gerçek anlamda güç ve kudret sahibi birini kabul edip başkasına ibâdet ve
    duâ etmektir.
    • 49 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin ve çirkinliğin
    kaynağında tevhidî ilkelere bağlı hayat sürmemek vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın,
    saâdeti bu asra taşımanın, her yönden güzelleşmenin yolu akîdenin
    sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin
    ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su
    doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Kula kul olmanın zilletinden ve
    kulların koyduğu Kur’an’a ters kurallara uymaktan doğan çirkinliklerden
    kurtulmak ve kaliteli insan olmak için hükümlerin en güzellerini içeren
    Kitab’a gönülden teslimiyet ve bağlılıktan başka yol yoktur.
    Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu
    esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen
    tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış,
    emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene
    Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş,
    sonra da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın
    sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta
    tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların
    egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir.
    Dünyaya imtihan için gelen insan, Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman,
    hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşayarak
    güzelliğini korumuş, iç güzelliğini dışa yansıtmış, yani güzelleşmiş
    olur. Tevhid’in ilkeleri, insana gerçek doğruluğu, güzelliği, huzuru, saâdeti
    ve kurtuluşu getirir. İnsana ait hakları ona vermekte, insanlar ve toplumlar
    arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği
    fitne ve zulümden insanları korumaktadır.
    Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulümdür (31/Lokman, 13). Zulüm,
    hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur;
    hem de hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek,
    Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır.
    Şirk inancı, insana huzuru değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu
    ve güvensizliği, saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil;
    azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk
    içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa
    sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik etmektedir veya
    rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (22/Hacc, 31)
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh (tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu
    (21/Enbiyâ, 22). Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır.
    Şirk inancı, sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah
    ile bağlarını kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler,
    adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi
    bile güzel gösterebilir (6/En’âm, 137). Ancak, şirk inancı insanı
    tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrikler,
    ibâdet ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar.
    Hâlbuki ilâhlar onlara hiç bir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların
    hali susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya
    ulaşamayan kimse gibidir (13/Ra’d, 14). Şüphesiz aklını iyi kullananlar
    şirkin yanlışlığını görürler (7/A’râf, 191). Allah’a ait özellikleri (nitelikleri)
    yaratılmış olanlara vermek, yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük
    sapıklık ve karmaşa içerisine düşerler (4/Nisâ, 48). Onlar, dibi görünmez
    bir karanlığa yuvarlanırlar (4/Nisâ, 116). Allah (c.c.) böylesine yanlışlığa ve
    sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı
    bir tedirginlik ve korku içerisindedirler (2/Âl-i İmrân, 151). Onlar, âhiret
    hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten
    korkarlar (2/Bakara, 96).
    Günümüzdeki çirkinliklerin temelinde Kur’an’ın yok etmek için mücâdele
    ettiği en büyük problem olan şirk inanç ve davranışları yatmaktadır.
    Çağdaş insanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı,
    göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları
    yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor,
    yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî
    kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da
    sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil
    okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara,
    kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu
    anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu
    halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
    dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece
    vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak
    istemiyorlar, bu alanlarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa,
    buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş
    değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski
    Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak
    • 51 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz.
    Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin
    modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
    taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
    sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara,
    içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
    konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî
    alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler
    tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa,
    bunların tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez. Ve bu durum insanlığı
    yaratıkların en şerlisi durumuna düşürmekte, hayvanların tabanlarını
    seyreden bir alçaklık ve seviyesizlik göstermektedir.
    Kur’an’ın birçok âyetinde açıkça görüleceği gibi, Allah, ibâdetin sadece
    kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun
    bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi
    ve ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
    kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
    kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti
    bizim yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve
    rableri reddetmemizi istiyor.
    Kur’an’da “şirk” kelimesi ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk lafzı geçmese
    bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi
    konu edinir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah lafzı 2697 yerde, ilâh kelimesi
    147 yerde, lâ ilâhe illâllah ifâdesi 2 yerde, lâ ilâhe illâ hû cümlesi 30 yerde,
    iman kelimesi 873 yerde, küfür kelimesi 525 yerde zikredilir. Saydığımız bu
    kavramlar şirk kelimesiyle birlikte toplam olarak 4442 etmektedir. Sadece
    bu lafızlarla tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte
    ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
    Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve
    özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, “İhlâs sûresinin
    içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir” anlamı taşır. Hadis rivâyetindeki
    “İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu” ifâdesinden
    de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil
    etmekte, dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla il•
    52 •
    Ahmed Kalkan
    gili âyetler de değerlendirilince, yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi
    Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir
    ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde
    birey ve toplum olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
    Kur’an, insanlara öncelikle doğru bir ölçüyü kazandırmayı hedefler.
    Terazisi bozuk olanın tarttığı her şey de yanlış ölçülmüş olacak, adâlet ve
    doğruluk sağlanamayacaktır. Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü,
    güzel-çirkin... gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
    şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
    Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a
    şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani
    hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji
    ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları...
    olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin
    görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî
    düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir.
    Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın
    birçok emirlerini yerine getirse dahi, bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir
    anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve
    Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi
    isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık
    bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)
    Kur’an, İbâdet Yönüyle de İnsanı Güzelleştirir. Kur’an, insanın hayat
    programını çizen bir kitap olduğu için, tek ilâh olan Allah’a kulluk ve
    itaat, onun temel mesajıdır. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici,
    rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak
    koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah,
    kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan ibâdete muhtaçtır ve her
    an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan,
    imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır.
    Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz (Bkz.
    33/Ahzâb, 44). “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a
    yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı
    müjdele!” (39/Zümer, 17-18)
    • 53 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın emrettiği her ibâdet, insanı güzelleştirir, çirkin inanç ve davranışlardan
    uzaklaştırır. Huşû ile kılınan namaz, insanı fahşâdan, münkerden,
    her çeşit çirkinlik ve kötülükten alıkoyar (29/Ankebût, 45). Oruç,
    insanı güzelleştiren takvâya ulaştırır (2/Bakara, 183). Zekât, sadaka ve her
    türlü infak, insanı bireyselliğin çirkinliklerinden kurtarıp topluma faydalı
    güzel insan haline getirir.
    Kur’an, insanın ibâdetlerini baştan savma yapmasını istemez; huşû ile,
    güzel şekilde yapılmasını ister. İhsân, Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir.
    Meşhur Cibrîl hadisinde Peygamberimiz ‘ihsân’ı o şekilde tanımlamıştır:
    “Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan
    bile O seni görüyor.” (Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis
    no: 8). Burada bizzat Allah’ı görmek değil; Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve
    azametini göz önünde bulundurmak kast edilmektedir. Mü’min, ibâdetini
    ihsân üzere yapar, yani en güzel şekilde, ibâdetin amacına ve hikmetlerine
    uygun bir tarzda yapar/yapmalıdır. Bu da, Allah’ı görüyor gibi bir duygu
    içerisinde olmakla mümkündür. O yüzden ibâdetin en büyüğü olan namaz
    miraç sayılmıştır. O’na yönelmek, O’nun huzuruna çıkmak, O’nunla
    konuşup görüşmek, O’ndan güzellik devşirmektir namaz. Ve tüm hayatımız
    namaza benzemeli, O’na kulluk, namazla bitmeyip namazla başlamalı,
    her namazla daha güzel hale gelmeli. Hâlâ terk edemediğimiz kötülük ve
    çirkinlikler, namazımızı terk ettirmeden ya da sevabını azaltmadan, namazımız
    kötülükleri hayatımızdan terk ettirmeli, o güzellikte ikame edilmeli.
    Kur’an, İçerik ve Üslûp Yönüyle Güzel Konuşmayı Emrederek Sözleri
    Güzelleştirir: “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler...” (17/İsrâ, 53).
    Güzel söz; doğru, faydalı, sevindirici ve muhâtabın seviyesine uygun
    olan sözdür, doğru sözdür: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, haramlardan
    sakının. Doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı
    bağışlasın...” (33/Ahzâb, 70-71) “Acı da olsa doğruyu söyle...” “Yalandan
    da sakının. Çünkü yalan, imana aykırıdır.” (Keşfu’l Hafâ, 1890, 865)
    Güzel söz, faydalı olan sözdür: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden
    kimse, ya hayır söylesin veya sussun.” (Et-Tâc, V/183). Kur’an’da gerçek
    mü’minlerin faydasız, mâlâyâni konuşmalardan kaçındıkları belirtilir:
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında
    huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” (23/
    Mü’minûn, 1-3) “Kendisini ilgilendirmeyen mâlâyâniyi (faydasız söz ve işleri)
    bırakması, mü’minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.” (Et-
    Tâc, V/186)
    Güzel söz, sevindirici sözdür: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin
    (sevdirin), nefret ettirmeyin.” (Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722) “(Sevdirici
    ve sevindirici) tatlı söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” (Keşfu’l
    Hafâ, hadis no: 1947).
    Güzel söz, muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür: “(Rabbimiz tarafından)
    insanlara aklî seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk.”
    (Keşfu’l Hafâ, hadis no: 592).
    Güzel söz, Allah’a dâvet eden ve sâlih amel işleyen, “ben müslümanım”
    diyenin sözüdür: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih (iyi ve güzel) iş
    yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”
    (41/Fussılet, 33). “Ben müslümanlardanım” diyen ve bu sözünü sâlih amellerle
    isbat eden kimsenin Allah’a dâvet eden sözü, yani Allah’a teslimiyet
    gösteren, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışan, İslâm kimliğinden
    başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmayan ve şahsiyet sahibi olan, dünyevî
    çıkar gözetmeyen kimselerin Hakka çağrı niteliğindeki sözleridir güzel söz.
    Sözde ihsân, sadaka vermekle eş tutulur: “...Güzel söz sadakadır.” (Müslim,
    Zekât 56; Tirmizî, Birr 36)
    Konuşma yeteneği, insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden
    biridir. Bu kabiliyet ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur.
    Toplum halinde yaşamak mecbûriyetinde olan insan, her gün defalarca bu
    yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
    Hayatımızı İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde
    dost kazanmamızın sırrını açıklarken kötülüğün en güzel usulle
    uzaklaştırılmasını emreder (41/Fussılet, 34).
    Konuştuğumuz dili doğru, düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ
    olarak meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de
    dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak
    takdim edilir (39/Zümer, 23). Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mû•
    55 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    cizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden ve îcaz yönlerinden
    biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifâdelerde en
    üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’an, mu’cizdir; yani insanları bir
    benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Bütün insanlar birleşse bile
    böylesine edebî ve güzel ifâdeli Kitabın benzerini meydana getiremezler.
    Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak
    ifâde eder (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd,
    13...).
    En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel
    kullanmalarını emreder (17/İsrâ, 53). Benî İsrâilden alınan mîsaktan
    (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir (2/Bakara, 83). Dolayısıyla
    tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen
    söz de, sözlerin en güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve
    muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden,
    onlara karşı en güzel ifâdelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e
    bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et, öğüt
    ver; onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz
    söyle.” (4/Nisâ, 63)
    Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma
    ve güzel yazma, yani edebiyat başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardan
    biridir. Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli
    şâirlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı övüp
    teşvik etmiştir. Kimi vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de
    güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir.
    Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak Allah’ın bir lütfu ve nimeti
    olarak verilen bu beyan yeteneğimizi (55/Rahmân, 4) kontrole ve disipline
    alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip olması
    beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel ve
    düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını
    yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde ifâde edebilen bir seviyeye, çalışıp gayret
    etmek şartıyla hemen her insan gelebilir.
    Güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gaye
    olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden
    uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Gâye, dil
    değil, dindir. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gayeye,
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları
    da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür
    bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir.
    Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi
    altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam
    bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan
    dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve
    üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, daha
    doğrusu “edebiyat yapma”) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli
    etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz
    oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar,
    sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice
    politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze
    edebilmektedir.
    Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel
    söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifâdeyle, şerre âlet olan şey, güzel
    olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek,
    elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın,
    kelâmların en güzeli olan Kitabına uygun olan şey” diye tanımlayınca,
    şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz.
    Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı
    ve olumsuz tavır aldığı, şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu
    türdendir. Kur’an, Şuarâ sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de
    güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği
    sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve
    bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve
    makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür
    kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilir (Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).
    Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle
    göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde
    ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle
    veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye
    âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir.
    Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü
    sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı
    veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan
    • 57 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması ve bunlara iltifat etmemesi gerekir.
    Müslümanın, güzel rolüne bürünüp büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi
    için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir.
    Çünkü, bir şeyin sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak
    gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir. Bütün bu
    hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan
    muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifâdesini, doğruluğu aramalıyız.
    Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
    tecrübemizi artırarak dilimizi, kalemimizi terbiye edebiliriz. Sözde önemli
    olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa,
    içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz.
    Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi
    edep kelimesinden türemiştir. Dinsiz edep, edepsiz de edebiyat olmaz. Dili
    ve kalemi İslâmî ve insanî güzelliklerle terbiye etmeyi öğrenmeden, edepli
    olmak mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi ve güzelleşip edebiyat seviyesine
    çıkması buradan kaynaklanmaktadır. Yontulmamış odun gibi kaba
    ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, doğru da
    olsa, iyi niyetle söylenmiş de olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir,
    fayda yerine zarar verebilir (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159).
    Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir (55/Rahmân, 4;
    96/Alak, 4). Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren
    özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her peygamber kendi kavminin, içinden
    çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır (14/İbrâhim,
    4). Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana
    dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi
    ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
    İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar,
    onunla inançlarını öğrenir ve ifâde ederler, birbirleriyle dil sâyesinde anlaşırlar.
    Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta
    başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak
    şarttır.
    Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta kitapların, medyanın,
    kültür ve sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşı da kıyâmete kadar sürecek.
    Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün
    değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes,
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı konumuna
    girmiş olacaktır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise
    tâğut yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok
    ki, şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Bu ikisinin dışında üçüncü
    bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: “Bunlar
    (İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o
    münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhildirler). Allah’ın şaşırttığı kimseye
    asla bir çıkar yol bulamazsın.” (4/Nisâ, 143)
    İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla
    cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak
    zorundadır: “Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125). O yüzden
    cihad sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.
    Hayat cihaddan ibârettir de, müslüman için sanat, edebiyat, şiir cihaddan
    ibâret değil midir? Kurşun, düşmanı yok etmeyi amaçlarken, sanat ve
    edebiyat insanı ele geçirip kendi cephesine katmayı hedefler. Artık insanlar
    fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, CD’lerle, kasetlerle savaşıyorlar. Modern
    savaş âletlerinin mermileri, bombaları, bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef
    alıyor. Kalpler, kafalar, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve
    özellikle edebiyatla işgal ediliyor.
    Sanat, özellikle şiir ve edebiyat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır.
    İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları
    kullanmak gerekir, ki bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun
    kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak
    değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani güzellikten
    yoksun sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
    Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları
    tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat
    dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû
    dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz.
    Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli
    sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün
    dışa yansıyan yönüdür. Allah, hakiki ve en büyük sanatkâr... Kur’an,
    insan ve evren adlı O’nun kitapları ise en muhteşem sanat hârikalarıdır.
    Hakkı, hak ettiği güzellikte insanlara ulaştırmak demek olan tebliğ; Pey•
    59 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gamberlerin sıfatı. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler
    de, insanlar içinde en büyük edebiyatçılardır.
    Tebliğ, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin veya hadislerin
    anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir tebliğ. Hayatla ilgili
    herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır;
    sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa;
    bu, sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız.
    Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman,
    yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed
    Âkif ’in, şekilden ziyâde sunulan mesajın daha önemli olduğunu belirten
    bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz
    odun gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi doğru ve
    düzgün olsun, yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun.
    Yontulmamış odun yanmaya yararken, kalem gibi yontulan odun insanı
    yanmaktan kurtarabilir.
    “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde
    mücâdele et.” (16/Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbin
    yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen.
    Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak;
    yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat
    eserleri de güzel bir tebliğdir; Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri
    de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın
    etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla dinlerinin
    propagandasını yapmışlardır. Günümüzde hemen her eve, en azından
    TV. görüntüsüyle giren ve arsız misâfir gibi peşimizi bir türlü bırakmayan
    medyanın yaptığı, Batılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm,
    sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından
    ibârettir denilse, hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en
    mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden
    dizilere kadar yapılan şey, bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya
    görüşünün de bombardımana tutuluşudur. Kitle imhâ silâhlarını uzaklarda
    aramaya gerek yok; evlerimizde sanki kıble gibi yöneldiğimiz görüntülerin
    arkasında sırıtıyor. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya
    dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının
    en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım”
    diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey;
    Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
    Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul
    edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah’a yaklaştıran
    herhangi bir şey meşrû, Allah’tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana,
    nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana
    göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması
    gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması,
    estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar
    vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
    Bilindiği gibi edebiyat; duygu, düşünce, fikir ve hayallerin, her şeyden
    önce de inancın sözle veya yazı ile doğru, güzel ve etkili bir şekilde ifâde
    edilmesidir. Müslüman açısından, ihmal edilmemesi ve diğer sanatların
    önüne geçirilmesi gereken değerdir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında,
    hitâbet ve şiirde söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten
    kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir
    bu. Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması,
    “İnsanlara güzel söyleyin” (2/Bakara, 83) emrine uyulmasıdır bu.
    Kur’an, müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına
    rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır. “Müslümanım” diyen sanatçı,
    Kur’an’a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü ve
    orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu Kur’an’dadır.
    Her düzen kendi sanat anlayışını ve sanatını beraberinde getirir. Her rejim
    kendi prensiplerine uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O yüzden müslümanca
    sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam için, İslâm’ın hâkimiyeti
    için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde olduğu müddetçe
    sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve beklenen nizamı
    tebliğ için her türlü faâliyetler de sanata dönüşebilir, dönüşmelidir. Her
    yaptığımızı en güzel şekilde yapmak İslâm’ın emri olduğu için, müslümanın
    her yaptığı sanat haline gelebilir. Kur’an’da geçen “ihsân” tüm anlamlarıyla
    gerçekten güzel olanı, güzel sanatı da ifâde edecek boyuttadır: “Güzellikler
    yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri (güzel hareketlerde bulunanları, güzellik
    sergileyenleri) sever.” (2/Bakara, 195)
    • 61 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an, İnsanlar Tartışmak ve Münâkaşa Etmek Zorunda Kalınca da
    Güzellikten Ayrılmamayı Emreder: “İçlerinden zulmedenler bir yana, ehl-i
    kitapla ancak en güzel şekilde mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de,
    size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz
    O’na teslim olmuşuzdur.” (29/Ankebût, 46). “Rabbinin yoluna hikmetle ve
    güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125)
    Tanışırken, Konuşmaya Başlarken, Selâm Verirken de Güzelliği Emreder
    Kur’an: “Size bir selâm verildiği zaman, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın;
    yahut aynısıyla karşılık verin...” (4/Nisâ, 86)
    Kötülükler ve Çirkinlikler Karşısında da Güzellikten Ayrılmamayı
    İster Kur’an: “(Seyyie ile hasene) iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en
    güzel bir tavırla önle. O zaman (görürüsün ki) seninle arasında düşmanlık
    bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” (41/Fussılet, 34) “...(O akıl sahipleri)
    ki, onlar kötülüğü iyilikle (seyyieyi hasene ile) savan kimselerdir...” (13/
    Ra’d, 22). Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Güzel ahlâk; mahrum edene
    vermen, ilgiyi kesene alâka göstermen, sana karşı haksızlık yapanı affetmendir.”
    Hakka Çağırırken de Güzellik Kur’an’ın Prensibidir: “Rabbinin yoluna
    hikmet ve mev’ıza-i hasene ile (güzel öğütle) çağır ve onlarla en güzel
    şekilde mücâdele et...” (16/Nahl, 125) “Ona tatlı dille konuşun, yumuşak söz
    söyleyin; belki o, aklını başına alır veya korkar.” (20/Tâhâ, 44)
    Kur’an, Ana-Babaya Güzel Davranmayı Çok Önemser: Kur’an’da, tek
    olan Allah’a ibâdet edip O’na hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra,
    ana-babaya güzel davranıp onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir.
    Şöyle ki: “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza
    ihsanda bulunmanızı (onlara güzel davranmanızı) kesin bir şekilde emretti..”
    (17/İsrâ, 23). Bu âyetten, ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz
    olduğu anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle
    buyuruluyor: “De ki, gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım:
    O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin...”
    (6/En’âm, 151). Burada Allah, ana-babaya güzel davranmayı terk etmenin
    kötülüğünü beyan için bunu haram kılınanlar arasında zikretti. O halde
    ana-babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    Ana-babaya ihsân, güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında onlara
    gereğince infak etmek sûretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden
    varlık âlemine çıkmasına bir sebep kıldığı için, onlara ihsân etmek
    gerekir. Allah’ın, ebeveyne ihsânı kendine yönelik tevhid ve ibâdetin
    yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının büyüklüğüne
    işarettir. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana-babaya,
    akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsânda bulunun; Allah kendini beğenen
    ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36). Buradaki
    ebeveyne ihsân, evlâtların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik
    konuşması ve onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Burnu yerde sürtülsün;
    burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün.” “Kimin yâ Rasûlallah?” denildi.
    Hz. Peygamber: “Yaşlandıklarında ana-babasına, onlardan birine, yahut
    her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen
    kimsenin...” (Müslim, Birr 10)
    Ana-baba, çocuğunu Allah’a isyana teşvik etmedikçe, evlâtların onların
    meşrû her emrine uyması, en azından onları incitmemeye çalışması gerekir.
    Ana-baba için mağfiret talebinde bulunmak, iyiliklerine duâ etmek,
    bizzat Kur’ân’ın emridir. “Ey Rabbimiz! Hesâba çekileceği gün beni, ana-babamı
    ve (bütün) mü’minleri bağışla!” (14/İbrahim, 41). Ebeveyne yapılan
    her iyilik ve ihsân, aslında insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki
    mükâfatının sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal
    bir olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan
    göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana-baba, -Allah korusun- müşrik
    de olsalar, onlara ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik
    anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir
    (Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34).
    Kur’an, Yediklerimizin ve Giydiklerimizin Güzel Olmasını İster:
    Yenilen şeylerin helâl ve temiz (tayyib) olması Kur’an’ın emirlerindendir.
    Yeme ve giyme konularındaki âyetlerde de temizlik ve güzellikle ilgili emir
    ve tavsiyeler bulunur: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdâların güzel, temiz
    ve helâl olanlarından yiyin...” (2/Bakara, 168) “Ey Âdem oğulları! Her
    mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin;
    çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7/A’râf, 31) “Ey Âdem oğulları! Size çir•
    63 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha
    hayırlıdır...” (7/A’râf, 26)
    Kur’an, İnsanda Toplam Kalite Sağlar; İnsanı Her Yönden Olgunlaştırıp
    Güzelleştirir: Kur’an’ın oluşturmak istediği insan tipi “muhsin” sıfatıyla
    ifâde edilir. Muhsin, güzellikler sergileyen ve güzel işleri gerektiği gibi en
    güzel şekilde yapan demektir. Allah (c.c.) muhsinleri sever (3/Âl-i İmrân,
    134, 148; 2/Bakara 195; 5/Mâide, 13, 93). Allah muhsinlerle beraberdir (16/
    Nahl, 128; 29/Ankebût, 69). Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri lâyık
    oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir. Mü’minler,
    inandıkları Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler,
    muhsin olmaya çalışırlar (16/Nahl, 127; 2/Bakara, 112; 4/Nisâ, 125).
    Tüm davranışlarımızı güzelleştirmek ister Kur’an: “Allah yolunda infak
    edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (her
    türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel
    iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195). “Allah (yapılacak) bütün işlerin güzel
    bir şekilde yapılmasını farz kılmıştır...” (Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57). “…Hasenât
    (güzellikler/iyilikler/sevaplar), seyyiâtı (kötülükleri/günahları) giderir.
    Bu, öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır. Sabırlı ol, çünkü Allah
    ihsân sahibi olanların (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” (11/Hûd,
    113-115). Bütün yaptıklarımızı Allah’ın bizi gördüğü ve hesabının sorulacağı
    şuuruyla yapmak; her işimizi güzelleştirir. Davranışlarımızı güzelleştirmek,
    Rabbimızın emri olduğu için ibâdettir.
    Muhsinler (güzellikler sergileyen ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın
    râzı olacağı şekilde güzel ve takvâya uygun yaparlar. Onlar; çirkin,
    bayağı, kötü, zararlı ve faydasız amellerden, faâliyetlerden uzaktırlar. Muhsin
    olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın
    sembolüdürler. Kur’an, Allah’ın muhsinlerle beraber olduğunu açıkladığı
    gibi (16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69), onlara müjdeler verildiğini de belirtir
    (6/En’âm, 154; 22/Hacc, 37). Kur’an, onlar için bir rahmettir (31/Lokman,
    3). Muhsin olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe
    bağlanmış olurlar (31/Lokman, 22). Allah (c.c.), insanlara ihsânla davrandığı
    gibi, insanın da ihsân sahibi olması en güzel şeydir (28/Kasas, 77).
    İhsân/güzellik; insanda toplam kalite demektir. Kâmil insan denen, kaliteli
    insanı ifâde eden Kur’anî kavramlar çoktur. Mü’min, muttakî, muhsin,
    muhlis, sâlih, sâdık, zâkir, âbid bunlardan hemen aklımıza gelenleridir.
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın emrettiği güzellik de, iman, ilim, sevgi, ibâdet, huşû, takvâ,
    ihsân, ihlâs, sâlih amel, doğruluk, zikir, tefekkür, selîm kalp, aklı kullanma
    gibi kavramlarla ve her çeşit ahlâkî emirler ve yasaklarla sağlanır. Güzelleşmek
    isteyenler bu kavramların içini Kur’an nasıl doldurmuşsa o şekilde
    öğrenip yaşayışına geçirmelidir. Kur’an’a uyan, en güzele uymuş ve güzelleşmiş
    olur. Zaten Kur’an’ penceresinden baktığımızda, dünya da güzellik
    yarışması için bir salondan ibârettir: “O (öyle yüce Allah) ki, davranış yönüyle
    hanginizin daha güzel olacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır…”
    (67/Mülk, 2)
    Güzel bakan, güzel görür; güzel iş yapan, daha güzeline kavuşur. Hakiki
    güzellik; Allah ve Rasûlü. Allah’ın emri ve hükmü; Rasûlünün tebliği ve
    örnekliği... Kulluk ve ibâdet...
    Allah mutlak güzel olduğu ve güzelliği sevdiği için de, yarattığı her şeyi
    güzel yaratmıştır. Yapmakla yükümlü kılındığımız güzel amellerin genel
    ölçülerini, sözlerin en güzeli kıldığı Kur’an (39/Zümer, 23) ile bildirmiş,
    güzel ahlâkı azîm/yüce kıldığı elçisi (68/Kalem, 4) Hz. Muhammed (s.a.s.)
    ile örneklendirmiştir. Rasûlullah’ta güzel örnekler (33/Ahzâb, 21) tümüyle
    mevcut bulunduğundan, o, kendi görevini; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak
    için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
    şeklinde özetlemişti. Güzel Rasûl, “her şeyde ihsânın, yani iyilik ve güzelliğin
    farz kılındığını” (Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57) bildirerek bizim kulluk görevimizi
    de veciz bir şekilde beyan etmişti.
    Güzelleştirmeye çalışmak, güzelleşmektir; daha doğrusu, fıtratımızdaki
    güzelliği ortaya çıkarmaktır. Amellerimizi güzelleştirmenin ise, bir arada
    bulunması gereken biri şekle; diğeri öze bağlı iki ana şartı vardır: Birincisi,
    yapılacak işin İlâhî yasaları içeren vahye uygun olmasıdır. İkinci şart,
    öze ilişkin şart ise, şeklen dine ve akla uygun işleri Allah’ı görür gibi ve de
    O’nun tarafından görüldüğü şuuru içinde (ihlâs, huşû ve takvâ ile) ibâdetleştirerek
    yapmaktır.
    Güzel davranış sahiplerine Allah ihsânla/güzellikle ve daha fazlasıyla
    karşılık verecektir. “İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere, hüsnâ/daha güzel
    mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara
    leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar
    orada ebedî kalacaklardır.” (10/Yûnus, 26)
    • 65 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Kim (Allah huzuruna) bir hasene/güzellikle gelirse, ona getirdiğinin
    on katı vardır.” (6/En’âm, 160). İnsan, ihsân üzere olur, güzel işler yaparsa,
    davranışlarını ihsân üzere gösterirse, bunun karşılığı olarak ihsân görür,
    güzellikle muâmele edilir: “İhsânın karşılığı ihsândan başka bir şey midir?”
    (55/Rahmân, 60)
    İnsanların dünyada işledikleri ameller ne kadar ihsân vasfında güzel
    olursa olsun, Allah’ın ihsânıyla, âhirette vereceği güzelliklerle mukayese
    edilmez. Zaten insanın ihsân üzere yaşayıp güzellikler sergilemesi de Allah’ın
    bir lutfu ve ihsânıdır, O’nun yardımıyladır. Bunları düşünen insan,
    yaptığı güzelliklerden dolayı nefsine pay çıkarıp kibirlenmemeli, ihsânını
    riyâ ve gurur pisliklerinde kirletmemelidir.
    Allah, güzel davranışlarda bulunan muhsinlerle beraberdir, onları sever,
    onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir (2/Bakara, 195; 3/
    Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût,
    69 vd). Allah’ın rahmeti sürekli muhsinlerle, güzellik sergileyenlerle
    beraber olur (7/A’râf, 56). Muhsinler, kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar (31/
    Lokman, 22). Kur’an, muhsinlere rahmet sunar (31/Lokman, 3; 46/Ahkaf,
    12). İhsân sahiplerinin aleyhine bir yol (onları yenik duruma düşürme)
    yoktur (9/Tevbe, 91).
    Güzelliğin ölçüsünü bilmek, gerçek güzeli sevebilmek güzel insana has
    güzelliktir. Çünkü güzel olan şeyler, ancak kendilerinden anlayan ve hoşlanan
    kimselere güzel gelir. Sanal güzellikten, güzel zannedilen hallüsinasyonlardan
    sakınmak gerekir.
    Günümüzde her çeşit sanat, rûhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan
    çıkarılmış; toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden de
    uyuşturma görevi almış emperyalizmin cadısı konumuna düş(ürül)müştür.
    Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin sırıtan makyajını
    göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine âşık oldukları bu cadının
    kollarına atılır atılmaz can vermekteler. Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle
    arkasından koşturduğu gençlerin rûhunu almakla yetinmemekte, bu cinâyetten
    önce kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen
    görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya kadar vardıran bu
    büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki kurbanlarını azaltmak
    için çalışmak. Bunun da yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    “gerçek güzel”i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa,
    o şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler sadece.
    Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun.
    İnsanlara gerçek sanatı, gerçek güzelliği tanıtmak için öncelikle sahtekârlara
    savaş açmamız, onların maskelerini düşürüp çirkinliklerini insanlara
    göstermemiz gerekiyor. Her şey zıddıyla anlam kazanacağı, hakbâtıl
    mücâdelesi her an ve her konumda yaşanacağı için kaçınılmaz bir
    cephedir bu. Günümüz câhiliyesinde imaj ve makyaj her şey kabul ediliyor.
    Kaporta çok önemli, motor olmasa da olur. İçinin boş olması önemli görülmüyor,
    yeter ki ambalaj çekici olsun. Rûhun güzelliği, bedenin güzelliği
    kadar kolaylıkla görülmediği için, câhiliyyenin câhil insanı bu gerçek güzellik
    peşinde değil. Eserdir, sanattır, dildir, sâlih ameldir rûhun güzelliğini
    gösteren. İç hayatımızın hazinesini zenginleştiren şeydir güzel. Ve güzellik,
    Allah’ın armağanıdır. Bu hayata değer verdiren tek şey, sonsuz güzelliğin
    görülmesidir. İnsan, bu geçici dünyada güzelliği görünce gerçek güzelliği
    hatırlar ve ona doğru uçmak için yanar tutuşur.
    “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneh ve gınâ
    azâbe’n-nâr (Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de
    hasene/güzellik ver; bizi ateş azâbından koru).” (2/Bakara, 201). Başta şirk
    olmak üzere her çeşit haramın çirkinliklerinden uzaklaşıp Kur’an’a uyarak
    ibâdet ve kulluğun güzelliklerine hicret edenlere selâm olsun!
    Ashâbın Kur’an Anlayışı
    Ashâb denilince akla gelen iki şey vardır. Biri Rasûlullah, diğeri Kur’ân-ı
    Kerim. Zaten onları diğer insanlardan ayırıp özel kılan bu iki kaynağa sıkı
    sıkıya bağlılıktır. Ashâb Kur’an’la dirilip canlanmışlardı. Kur’an onları hayra
    doğru değiştirip dönüştürmüştü. Onlar Kur’an’la değişince Allah da onların
    sosyal ve siyasal durumlarını değiştirmişti. Onları câhiliye düzeninden
    çıkarmış, dünyanın o zamana kadar şâhit olmadığı ve bir daha olamayacağı
    saâdet asrını onlara nasip etmişti. Kur’an’ın hükümlerinin tatbik edildiği
    ideal bir İslâm devletini, Kur’an devletini onlara ihsan etmişti.
    Onlar Kur’an öğrenciliğini her uğraşılarının önüne alıyorlardı. Her
    durumda Kur’an’a müracaat ediyorlardı. Kur’an okuyorlardı, ama güzel ses
    • 67 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak için değil,
    kendileri ihyâ olmak için.
    Şekline hürmeti, abdestsiz okunur mu gibi tartışmaları gündemlerine
    bile almıyorlar, okuyup ahkâmı ile hükmetmeye çalışıyorlardı.
    Kur’an, ashâbın başucu kitabıdır, hayat kitabıdır, müracaat kitabıdır.
    Hakemdir, ölçüdür, furkandır.
    Onu sadece okuyarak değil; esas olarak hayatlarına geçirip uyguladıkları,
    Onu yaşadıkları için ibâdet kabul ederlerdi. Onlar çok hızlı hatim yapmak
    ve hâfızlıkta yarışma yapmıyorlar, Kur’an’ı hayatlarına geçirme yarışı
    yapıyorlardı.
    Ashâb, sadece hâfızlığı değil, hamele-i Kur’an olmayı hedefliyorlardı.
    Kur’an’ın üzerlerine yüklediği görevleri yerine getirme gayreti ön plandaydı.
    Kur’an onlar için ana yasa idi. Ona ters hiçbir hüküm ve kanunu kabul
    etmezlerdi.
    Kur’an’ı kendilerinden sonraki nesillere, dolayısıyla bize ulaştırmak için
    ne çilelere katlanmışlar, ne kadar eziyet çekmişlerdi. Kutsal emanetlere ve
    özellikle Kur’an’a en küçük bir ihanette bulunmamışlardı.
    Ölü kitabı değildi onlar için, muska kitabı değildi Kur’an.
    Hatmetmek için hatmetmiyorlar, dostlar alışverişte görsün kabilinden,
    yasak savma cinsinden hatim etmeye çalışmıyorlardı. Kur’an’ı anlamak ve
    yaşamaktı onların derdi.
    Kur’an’a tâbi olmak, ona itaat etmek için okuyorlardı. Biliyorlardı ki,
    Kur’an hüdâdır, hidâyettir, yol göstericidir.
    Onlar Kur’an’ı okuyup anlamayı en büyük zikir, en önemli ibâdet kabul
    ederlerdi. Çünkü Hz. Peygamber onları öyle yetiştirmişti. Meselâ içlerinden
    birine buyurmuştu ki: “Ya Ebâ Zer! Allah’ın kitabından tek bir âyet öğrenerek
    sabahlaman senin için yüz rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” Onları
    kimse Allah adına kandırıp Kur’an’ı anlayamayacaklarını söylemiyordu.
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Başkalarının, insanların, üstad ve şeyhlerin kitaplarına yönlendirip Kur’an’ı
    onlara yasak kılmıyordu. Eğer başka kitabı Kur’an’a tercih eden bir tavrı
    görselerdi, şeytandan kaçar gibi kaçarlardı onlar.
    Ashâb: “Bize Kur’an’dan önce iman veriliyordu” demişlerdir. Şirksiz ve
    şeksiz iman olmadan okunan Kur’an, insanın hidâyetini değil, hüsrânını
    arttırabilirdi çünkü.
    Onlar mezarda yatanları affettirsin diye değil, ses sanatkârları gibi güzel
    ses gösterilsin diye değil, mevlitlere çeşni katsın diye değil; kendilerine gösterdiği
    yoldan gidip Allah’a yaklaştırsın diye Kur’an okuyorlardı.
    “Onun ahlâkı Kur’an’dı” denilen Peygamberimiz’in yetiştirdiği ashâb
    da canlı Kur’an olmaya çalışan insanlardı. Onlar biliyorlardı ki, insanların
    en hayırlısı Kur’an öğrenen ve başkalarına öğreten kimsedir. Onların
    evleri Kur’an okulu idi. Ailecek Kur’an’ı anlamaya ve yaşamaya çalışırlardı.
    Peygamber’e sorular sorarlar, Kur’an’ı daha iyi anlamaya gayret ederlerdi.
    İlk mü’minler şirk kabul edilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyor ve
    Kur’an’la bildirilen helâl ve haramlara teslim oluyorlar, Kur’an’a ters inançları,
    gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı.
    Onlar Kitapsız değildi. Onları Kitabullah yönlendiriyordu. Eğitimleri
    Kitapsız değildi, mahkemeleri, meclisleri, devletleri Kitapsız değildi. Medya
    organlarının, nutukların, herhangi bir beşerin yazdığı kitabın Allah’ın
    Kitabının yerini tutamayacağını bilirlerdi ve ona göre tercihlerini yaparlardı;
    eğer onların döneminde de bu tür iletişim araçları olsaydı. Çünkü
    onlar hiçbir şeyin Kur’an’dan daha önemli olmadığını biliyorlardı. İçinde
    hiç yanlışın olmadığı, her emrine mutlak itaat edilmesi gereken ve sözlerin
    en güzeli olan kelâmın, Allah’ın kitabı Kur’an olduğuna inandıklarını tüm
    davranışlarıyla ispat ediyorlardı.
    Ashâbı dirilten, canlandıran Kur’an bizi de ihyâ eder. Yeter ki Kur’an’a
    yaklaşımımız ashâbınki gibi olsun.
    Peyderpey indirilen Kur’an’ın yeni nâzil olan âyetler grubunu onlar bir
    taraftan yazıyor, bir taraftan da ezberliyorlardı. Yüce Allah, Kur’an’ı korumayı
    Kendisi üstlenmişse de Onun beşerî imkân ve vâsıtalar yoluyla da
    korunmasını dilemiştir. Bunun yanında, Kur’an’da emredilen İslâm pren•
    69 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    siplerinin pratik hayata doğru bir şekilde ve bütüncül olarak aktarılması
    için ashâb her gayreti gösteriyordu. Böylece, daha sonra gelecek nesillere
    örnek bir hayat modelinin sunulması ve Kur’an’ın sağlıklı bir şekilde anlaşılması
    için çok büyük katkıda bulunuyorlardı.
    Kur’an’ın peyderpey indirilmesiyle asr-ı saadet Müslümanları yaşayarak
    ve içlerine sindire sindire İslâm’ı öğrendiler. Sonraki Müslüman nesiller
    için model toplum oldular.
    Gerek Peygamber (s.a.s.), gerek İslâm’a ilk girenler, müşriklerin eziyet
    ve işkenceleriyle karşılaşmışlardır. Vahyin tekrar tekrar gelmesi hem onları
    teselli edip azimlerine güç katmış ve hem de nasıl davranacakları konusunda
    onlara rehberlik etmiştir.
    Peyderpey inen vahiy Müslümanların olumlu ve fedâkârca davranışlarını
    övüyor ve böylece onları daha mükemmele doğru teşvik ediyordu.
    Olumsuz davranışlarından dolayı da onları uyarıyordu.
    Asr-ı saâdet Müslümanlarının çok diri bir İslâm anlayış ve hayatına sahip
    olmalarının sebeplerinden biri budur. Böylece vahiyle aralarında çok
    canlı bir iletişim sağlanmıştı. Sosyal bir problem ortaya çıktığında ardından
    vahiy gelip o problemi çözüme bağlıyordu.
    Sosyal problemler ânında çözümlendiği gibi, itikadî problemler de çözüme
    bağlanıyordu.
    Kur’an’ın peyderpey indirilmiş olması, toplumların eğitimi konusunda
    tedrice riâyet edilmesi gerektiği noktasında bir rehberlik ve uyarıdır. Bir
    toplumun eski alışkanlık ve geleneklerini bir anda değiştirmesi beklenemez.
    Değişim için zamana ve tedrice ihtiyaç vardır.
    Kuran’ın bu şekilde indirilmesi, korunmasını da kolaylaştırmıştır. Araplar
    ümmî bir toplum idiler. Okuma-yazma bilenleri parmaklarla sayılacak
    kadar azdı. Okuma-yazma oranı ancak İslâm geldikten ve eğitimini yaptıktan
    sonra çoğalabilmiştir. Kur’an’dan âyetler indiğinde bir taraftan vahiy
    kâtipleri tarafından yazılırken birçok kişi tarafından da ezberleniyordu.
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın Korunması: Yüce Allah tevrat’tan sözederken “Allah’ın kitabını
    korumaları kendilerinden istendiği için…” (5/Mâide, 44) buyurmaktadır.
    Âyetten de anlaşıldığı gibi Tevrat’ın korunması insanlara bırakılmıştır.
    Oysa Kur’an’ın korunmasını bizzat Yüce Allah üstlenmiştir. Bu konuda
    şöyle buyurmaktadır: “Zikri kesinlikle Biz indirdik ve elbette onu yine Biz
    koruyacağız.” (15/Hıcr, 9)
    Peyderpey inen Kur’an âyetleri vahiy kâtipleri tarafından yazılıyordu.
    Yazılan bu âyetler Peygamber (s.a.s.) tarafından şifâhî yolla da insanlara
    tebliğ ediliyor ve namazlarda okunuyordu. Böylece inen her âyet grubu,
    Peygamber’in yanı sıra birçok sahâbî tarafından da ezberleniyordu.
    Sahâbenin Kur’an okumaları, sadece namazlarla sınırlı değildi. Mescidlerde
    ve değişik ev toplantılarında topluca okudukları gibi, fertler de kendi
    kendilerine okuyorlardı. Peygamber zaman zaman sahâbîleriyle birlikte
    oturup kıraati güzel olan sahâbîlerden birine, kendilerine Kur’an tilâvet etmesini
    teklif ederdi.
    Sahâbîlerin ibâdet olarak en başta gelen meşgalelerinden biri, Kur’an’ı
    üzerinde düşünerek ve hayatlarına geçirmek için okumak idi. Kur’an’ın
    okunması ve başkalarına öğretilmesi Peygamber tarafından teşvik ediliyordu.
    O, bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenip
    öğretendir.” (Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 21; Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî,
    Fezâilu’l Kur’an 15; İbn Mâce, Mukaddime 16).
    Peygamberimiz, merkezden uzak bir topluluk İslâm’ı kabul ettiklerinde
    hemen onlara bir eğitici gönderirdi. Bu eğiticinin görevi, o Müslümanlara
    Kur’an’ı okutmak ve onlara dini öğretmekti. Birinci Akabe biatında biat
    eden on iki Medine’li ile birlikte Mus’ab’ı eğitici olarak göndermişti. Bu
    olay, eğitici gönderme işinin Mekke döneminde başladığını gösterir.
    Hz. Peygamber bir yere bir idareci gönderdiğinde Kur’an’a daha çok
    vâkıf olanı tercih ederdi. Dünyevî makamlar bile Kur’an’ın daha iyi bilinmesine
    bağlı kılınmışsa, böyle bir toplumda Kur’an okumanın yaygınlık
    kazanması doğaldır.
    Kur’an’ı ezberleyen, Kur’an’la en çok meşgul olan kimse Peygamberimiz’in
    yanında dirâyet, idare ve emir verme konusunda öne çıkıyor, zekâ
    • 71 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ve kabiliyet açısından gözde oluyordu. Bir askerî birliğe komutan lâzımdı.
    Bakın, Peygamberimiz kimi komutan olarak tâyin ediyordu? Ebû Hüreyre
    anlatıyor: Rasûlullah bir askerî birliği bir sefere göndermek istemişti.
    Bunlar belli sayıda kişiler idi. Onları Kur’an okumaya dâvet etti. İçlerinden
    her birinin okumasını istedi. Derken yaşça en küçük olanlarından birine
    sıra geldi. “Ey falan, senin ezberinde ne var?” diye sordu. O da: “Ezberimde
    şu şu sûreler ve Bakara sûresi var” diye cevap verdi. Rasûlullah: “Senin
    ezberinde Bakara Sûresi var, öyle mi?” buyurdu. Adam: “Evet, var” dedi.
    Rasûlullah, “O halde git, sen onların komutanısın” buyurdu. Onların ileri
    gelenlerinden bir adam bunun üzerine şöyle dedi: “Vallahi, Bakara Sûresini
    öğrenmeme engel olan şey, onun hakkını verememe korkusu idi.” Sonra
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kur’an’ı öğrenin ve onu okuyun. Kur’an’ı
    öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi misk kokusu ile doldurulmuş
    dağarcığa benzer, onun kokusu her yere yayılır. Kur’an’ı öğrendikten sonra,
    Kur’an, içinde olduğu halde uyuyan kimse, içinde misk varken ağzı bağlanmış
    dağarcığa benzer.” (Tirmizî, Fezâilu’l Kur’an 2)
    Ashâb zamanında câmiler, namaz kılınıp dağılınılan yerler değildi.
    Mescidlerin birçok fonksiyonu vardı. Mescidler Kur’an öğreniminin yapıldığı
    merkezler idi. Nitekim Peygamber de bunu teşvik ediyordu (Müslim,
    Zikr ve Duâ). Mescidler dışında da Kur’an eğitiminin yapıldığı merkezler
    vardı.
    Kur’an’ı ezberleme ve zabtı ile uğraşma, Ashâb-ı Suffe’nin görevlerinin
    başında geliyordu. Bunlar, kimsesi, evi-barınağı bulunmayan kimselerdi.
    Geçimlerini sağlamak için başkalarının yanında ücretle çalışır, iş bulamadıklarında
    odun toplar ve topladıkları odunları satarak geçinirlerdi. Geri
    kalan zamanlarını ise, Kur’an okumak, onu başkalarına okutmak ve ibâdet
    etmekle geçirirlerdi.
    Kur’an’ı Anlama Çabaları
    Asr-ı saâdet Müslümanları, Kur’an’ı sadece okuyup ezberlemeye özen
    göstermiyorlar, aynı zamanda onu anlama, üzerinde düşünme ve onunla
    amel etmeye de büyük özen gösteriyorlardı.
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ı anlamaya çalışmak ve üzerinde düşünmek Yüce Allah tarafından
    istenen bir husustur: “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri
    kilitli mi?” (47/Muhammed, 24). “Sana bu mübârek Kitabı, âyetlerini düşünsünler
    ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38/Sâd, 29)
    Peygamberimiz Kur’an’ı okurken onunla âdeta karşılıklı iletişime geçiyordu.
    Rahmet âyeti okuduğunda durup Allah’tan rahmet diliyor, azap içeren
    bir âyet okuduğunda da Yüce Allah’a, kendisini o azaptan korusun diye
    duâ ediyordu (bkz. Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 38; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 25;
    İbn Mâce, İkametu’s Salât 179). Âlimler, Hz. Peygamber’in bu tarz okuyuşunu
    ve bu konudaki tavsiyelerini göz önünde bulundurarak, Kur’an’ı
    okurken bu şekilde davranmanın sünnet olduğunu söylemişlerdir (Suyûtî,
    Âdâbu Tilâveti’l Kur’an ve Te’lîfihi, Beyrut 1987, s. 104). Kur’an’ı anlamadan
    ve üzerinde düşünmeden onu bu şekilde okumanın mümkün olamayacağı
    açıktır.
    Kur’an’ı anlamaya ve âyetleri üzerinde düşünmeye o kadar önem verilmiştir
    ki, bazı âlimler Kur’an’ı tarif ederken: “Üzerinde düşünülüp ibret
    almak için indirilmiş Arapça sözlerdir” demişlerdir (Vehbe ez-Zuhaylî,
    Usûlu’l Fıkhı’l-İslâmî, Dımaşk, 1986, I/421).
    Tâbiînin ileri gelenlerinden Ebu Abdurrahman es-Sülemî (öl. 74/693)
    şöyle demektedir: Osman bin Affan, Abdullah bin Mes’ud ve Kur’an-ı Kerim’i
    bize öğreten diğerleri, Peygamber’den on âyet öğrendiklerinde o
    âyetlerdeki ilim ve ameli bellemeden, onları hayatlarına geçirmeden,
    başka âyetlere geçmediklerini anlatırlardı. Diyorlardı ki: “Kur’an’ı, ilim
    ve ameli birlikte öğrendik.” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, I/35-36; İbn Teymiyye,
    Mecmûu’l-Fetâvâ, İkinci baskı, 1399 13/365; Suyûtî, el-Itkan fî Ulûmi’l
    Kur’an, Mısır 1978, II/226).
    Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın sekiz yılda Bakara sûresini ezberlediği
    nakledilmektedir (Suyûtî, a.g.e., II/226). (Bu ülkede bir senede hatta daha
    kısa sürede hâfız olmakla veya hâfız yetiştirmekle övünülür. Ebû Hanife gibilerin
    4 yaşında veya daha küçükken hâfız olduğu ballandıra ballandıra ve
    inanılarak anlatılır. Tabii, o hâfızların Kur’an’ı anlamadan ve dayakla öğrendiklerinden
    sevmeden hâfızlık yaptıkları için şimdi çoğunun eline Kur’an
    bile alamadığını, İslâmî çalışmalara istisnâ dışında katılanlarının olmadığını
    hiç hesaba katmazlar.)
    • 73 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Ashâbın Kur’an’a karşı tavırları, onların günümüzde olduğu gibi okuyup
    geçmediklerini, üzerinde düşüne düşüne ve içlerine sindire sindire okuduklarını
    göstermektedir. Hatta sahâbenin, muhâkemeleri henüz gelişmemiş
    ve Kur’an’da anlatılanları anlayamayacak yaştaki çocuklarına Kur’an’ı
    okutmadıkları ifade edilmektedir (Kettânî, et-Terâtibu’l İdariye, II/296).
    İşte ashâbın bu hususlarını göz önünde bulunduran bazı âlimler,
    Kur’an’ı anlayıp üzerinde düşünmeden onu okumayı hoş karşılamamışlardır
    (Zerkeşî, Bedruddin, el Burhan fî Ulûmi’l Kur’an, Beyrut, tarihsiz,
    I/455). Hasanu’l Basrî’nin, (öl. 119/728) anlamını bilmeyen çocuk ve kölelerin
    Kur’an’ı okumalarından şikâyet ettiği ve bu şikâyetini dile getirirken
    şu âyeti okuduğu rivâyet edilmektedir (Acurrî, Ebu Bekir Muhammed bin
    Huseyin, Ahlâku Hameleti’l Kur’an, Beyrut, 1987, s. 50): “Sana bu mübârek
    Kitab’ı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38/
    Sâd, 29).
    Yine tâbiînden Said bin Cübeyr (öl. 95/713): “Kur’an’ı okuyup sonra
    da onu tefsir etmeyen kişi, kör -veya bedevî- gibidir” demiştir (Taberî, Câmiu’l-
    Beyan, I/36).
    Hz. Ömer hakkında nakledilen şu rivâyet dikkat çekicidir: Hz. Ömer’in
    hilâfeti döneminde Basra valisi Ebu Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Ömer’e bir mektup
    göndererek Basra’da o yıl Kur’an’ı ezberleme işiyle uğraşanların çokluğundan
    söz eder ve beytu’l-malden bunlara yardım gönderilmesini ister. Vali
    ertesi sene aynı istekte bulunur ve Kur’an hıfzıyla uğraşanların kat kat arttığını
    haber verir. Hz. Ömer’in ona verdiği cevap şöyledir: “Onları kendi
    halleriyle baş başa bırak. Korkarım ki insanlar, kendilerini Kur’an’ı ezberleme
    işine kaptırır ve onu anlama işini ihmal ederler.” (Kettani, a.g.e.,
    II/279)
    Kur’an âyetleri üzerinde düşünmeden kısa bir müddet içerisinde
    Kur’an’ın hetmedilmesini selef hoş karşılamamıştır. Buhârî ve Müslim’in
    de naklettikleri Peygamber ile Abdullah bin Amr arsanda geçen şu konuşma
    buna ışık tutmaktadır:
    “Peygamber (s.a.s.) bana, ‘Kur’an’ı bir ayda hatmet’ dedi. ‘Kendimde bundan
    daha fazlasına güç buluyorum’ dedim. ‘O halde on günde hatmet’ dedi.
    ‘Kendimde bundan da daha fazlasına güç buluyorum’ karşılığını verdim.
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Yedi günde hatmet, daha az bir müddette hatmetme.”
    (Buhârî, Savm 54, 55, 56, 57; Fezâilu’l Kur’an 34; Müslim, Savm 35;
    Ebû Dâvud, Salât 8; Tirmizî, Kırâat 13; Nesâî, Sıyâm 76; İbn Mâce, İkametu’s-
    Salât 187; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/162)
    Rivâyet edildiğine göre biri Abdullah bin Abbas’a (öl. 68/687) gelerek,
    okuyuşunun çok süratli olduğunu ve Kur’ân-ı Kerim’i üç günde hatmettiğini
    söylemiştir. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas kendisine şöyle demiştir:
    “Bakara sûresini bir gecede okuyup onun üzerinde düşünmek ve onu tertîl
    ile okumak, dediğin şekilde okumaktan daha güzeldir (Acurrî, a.g.e., s. 82).
    Bu arada ashâbın Kur’an’a mutlak bir bağlılıkla bağlı olduklarını, gelen
    emirlere ânında itaat ettiklerini de belirtmek gerekir. Bu konuda pek çok
    misal zikretmek mümkündür. Bunlardan biri şöyledir:
    Enes bin Mâlik şöyle diyor: Peygamber (s.a.s.), daha önce Kudüs’e doğru
    namaz kılıyordu. Bilâhare “(Ey Muhammed,) Biz senin yüzünün göğe
    doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Elbette seni,
    hoşlandığın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram’a
    çevir.” (2/Bakara, 144) âyeti indi. Bu âyet indikten sonra biri, Seleme
    oğullarının yurdundan geçiyordu. Onlar mescide sabah namazına durmuşlardı
    ve o anda rükûda idiler. Namazın bir rekâtını kılmışlardı. O geçen kişi,
    kıblenin değiştiğine dair onlara seslendi. Rukûda oldukları halde hemen
    Kâbe’ye doğru yöneldiler (Müslim, Mesâcid 15).
    İçkinin kesin olarak yasaklanması ve diğer emir ve nehiylerle ilgili âyetler
    indiğinde de aynı hassâsiyeti göstermişlerdir.
    Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından
    ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âişe dedi ki: ‘Şüphesiz
    Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah’a
    yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha
    kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim
    Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...” âyeti
    inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler
    eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan
    her biri Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından
    başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamber’in arkasında
    • 75 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar
    vardı.” (Buhârî, Tefsîru Sûre, (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; Ebû Dâvud,
    Libas 32, h. no: 4101)
    Ashâb zamanında Kur’an âyetleri üzerinde düşünmek ve onları anlamaya
    çalışmak hususunda herhangi bir kültür düzeyi aranmıyordu.
    Kur’an okuyan herkes, onu anlamak ve onunla amel etmek için çalışıyordu.
    Ancak herkesin böyle bir çaba içerisinde olması, hepsinin onu aynı
    düzeyde anladıkları anlamına gelmez. Anlamını bilmedikleri kelime veya
    terkipleri Peygamber hayatta iken ona, onun vefatından sonra ise birbirlerine
    soruyorlardı.
    Sahâbenin Kur’an’ı anlama düzeyleri birbirlerinden farklıydı. Ancak
    anlama düzeyi düşük olan da Kur’an’ı anlamaya çalışıyordu ve kimse ona,
    “niçin Kur’an’ı anlamak için uğraşıyorsun? Bu işten vazgeç, seviyen buna
    müsait değildir” demiyordu.
    Dikkat çeken diğer bir husus ise, yanlış anlayanların hatalarını kabullenmeye
    hazır olmalarıdır. Bu, onların dine olan bağlılık ve samimiyetlerinin,
    ayrıca birbirlerine olan güvenlerinin göstergesidir.
    Ashâb, Kur’an’ı anlamak için önce yine Kur’an’a müracaat ediyorlar.
    Sonra Peygamber’in sünnetine bakıyorlardı. Bu iki ana kaynakta bulamadıkları
    konu için ictihad ediyorlar (re’yleriyle hüküm veriyorlar)dı.
    Her kitap anlaşılmak için okunur. Dünya ve âhiret saâdetinin kaynağı
    olan Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmaması düşünülemez.
    Asr-ı saâdet Müslümanlarının önyargısız olmaları, samimi ve kuvvetli
    bir imana sahip bulunmaları, Kur’an’ı daha doğru anlamalarını kolaylaştırıyordu.
    Asr-ı saâdet Müslümanları, Kur’an’ı hiçbir değişikliğe uğramadan sonraki
    nesillere aktarmakla yetinmemiş, her öğrendiklerini Peygamber’in gözetiminde
    hayatlarına uygulayarak sonraki nesillere İslâm’ın nasıl yaşanacağı
    konusunda model toplum olmuşlardı. Onlar, Kur’an’ı öğrenmeyi, onu
    anlamayı ve hayatlarına aktarmayı birlikte yürütmüşlerdi.
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim, âyetleri üzerinde düşünmeyi, onu tedebbür ile okumayı
    emretmektedir. Sonu “düşünmüyor musunuz?”, “akletmiyor musunuz?”
    gibi ifadelerle biten birçok âyet vardır. Akıl, insana verilen en büyük nimetlerdendir.
    Bu nimetin şükrü ise, aklı kullanmak, yani düşünmektir (M. Sait
    Şimşek, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet’te İslâm, s. 217-236).
    İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad
    Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği
    bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu
    şöyle açıklar:
    “Önce ibadet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra
    cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp
    daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle
    hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle
    bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar
    ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları
    düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
    önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten
    kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin
    söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın
    elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine
    gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden
    bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından
    böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
    şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
    Kur’an’daki İlâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını
    bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
    bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an
    okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar
    dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibadetin gerçek
    anlamını bilmemek yatar. (Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu,
    s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden naklen)
    Allah’a inandığını söylediği halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu
    askerin durumu gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı
    verdikten sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
    planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın
    • 77 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde
    zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci
    durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.
    Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu
    kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına
    sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün
    müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ashâb gibi
    canlı Kur’an olmaya çalışmalıdır.’ Bu devirde “müslüman” ismini benimsemek,
    ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara
    rağmen, Kur’an’ın tâbî tuttuğu itaat ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin
    bedeli Kur’an’a itaat; cehennemin sebebi Kur’an’a isyandır.
    Ashâbın temel özelliği, kendilerini Kitab’ın ve Peygamber’in yönlendirmesidir.
    Onlar KİTAPLI nesildir. Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor.
    Vatandaşa “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük
    bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez.
    Kitapsız toplumdur cahiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir.
    Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı
    hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını
    bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (36/Yâsin, 65). “Kitabın
    ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”,
    ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia
    ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap’tan, yani
    Kur’an’dan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz
    yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an”
    sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza
    yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır.
    Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz. Kur’an’ın
    haber verdiği cehenneme gerçekten iman eden kimse de Kur’an’daki hükümlere
    itaat etmeyerek cehenneme doğru hızla koşmaz.
    Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli
    bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şahid
    olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden
    sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir.
    Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir,
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir,
    evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen,
    eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her
    yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
    mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları
    arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
    gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en
    çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının
    derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması,
    okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
    köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan
    bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten
    inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek
    isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhid olduğu en büyük
    devrim, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâptır. Câhiliye bataklığından
    Kur’an sâyesinde çıkıp dünyaya insanlık öğreten ashâb bunun canlı örneğidir.
    Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi;
    toplumları da nûruyla ihyâ etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    Ashâbı ashâb yapan Kur’an’dır. Saâdeti asra taşımak ve asr-ı saâdeti yaşamak
    için biz de Kur’an’a ashâb gibi sarılırsak sahâbeleşmiş oluruz. Onlara
    Allah’ın ihsânı olan dünyada devlete âhirette sonsuz nimete biz de kavuşuruz.
    Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil
    adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
    Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Gaddar, zâlim Ömer, Kur’an sâyesinde
    insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet
    ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermiştir. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de
    kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran,
    o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir
    bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde
    • 79 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet
    oluşturmuşlardır.
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ
    Açan Sadece Kur’an’dır.
    Ashâbın Kur’an’a yaklaşımı konusunda söylenmesi gereken bir husus
    da, ashâbın kayıtsız şartsız Kur’an’a teslim olması sâyesinde Kur’an’ın
    onların dünyasını da tümüyle güzelleştirmesidir. Kur’an çağ kapatıp çağ
    açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, cahiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir.
    İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek
    istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara
    dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini
    yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan,
    aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki
    etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı
    meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın
    köşe taşıdır. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılab,
    Kur’an’ın yaptığı inkılab; en büyük inkılabçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir.
    Kur’an’la cahiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte
    Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saadet; inkılabçı insanın adı
    da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılab denilemeyecek basit,
    sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin
    adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar
    arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine
    ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor.
    Kur’an’da “câhiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin
    dört özelliğini belirtir. Cahiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.
    (bkz. 3/Âl-i İmran, 154) Câhiliyye bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam
    biçimidir (bkz. 48/Fetih, 26). Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır (bkz.
    33/Ahzâb, 33). Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa
    onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma
    göre, hükmü Allah’tan daha güzel kim var?” (5/Mâide, 50). Câhiliyyenin temel
    vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir.
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, hevâ ve
    heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-
    kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler
    modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar
    kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını yok
    ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar,
    öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu
    ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor
    (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum).
    Kısaca, Kur’an gelip Arap câhiliyyesini değiştirmeden o toplumda
    neler varsa, onlar modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam
    etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye
    değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin karanlıklardan
    sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye
    artık inkılâb yapamıyor?! Kur’an değişmemiştir ama, Kur’an okuyanlar
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır ama, Kur’an’a yönelmesi gereken insan,
    Kur’an’a sahâbe-i kiram gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır.
    Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı,
    nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
    devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan, çeşmenin yolunu unutmuş olabilir ama, çeşmenin
    suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri
    olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci
    (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını
    çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil
    midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
    hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifâya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an
    şifâdır.” (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44). Hem ferdî hastalık,
    problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı za•
    81 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    manda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifâdır. Bunun böyle
    olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
    Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından
    açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbı nâmına bir İlâhî hitaptır. Bütün
    kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı nâmına bir ezelî konuşmadır.
    Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelam-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet,
    kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla
    onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en
    güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan
    bir hayât, hayâtların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması
    gereken husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle
    okunmasıdır.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin
    ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu
    okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari olarak günde beş
    defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya bir bağlantı kuracaktır.
    İslâm’ın iman, ahlak, iktisat, hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an
    âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve
    dinleyerek Allah’a ibâdet edecektir.
    Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini
    korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl
    gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını
    belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir
    kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
    anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” (54/Kamer, 17)
    Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle
    yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler
    takip etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve
    tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan
    ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu
    anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan bir çok mü’min, Kur’an’ı yıl•
    82 •
    Ahmed Kalkan
    larca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri
    için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki
    Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak
    içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a
    uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet
    olunasınız.” (6/En’âm, 155) Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve
    kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak
    ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir.
    Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341).
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
    sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler)
    için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” (20/Tâhâ,
    124).
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik
    olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına
    ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum
    hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcûdiyetinin fiilî bir önemi
    yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza
    uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
    ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir?
    Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız
    Kur’an-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayâtımızdaki etkinliği nedir? Kur’an-ı
    Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan
    mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayâtımızda biricik ma’bud;
    ortaksız ilâh tanımamız mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın
    haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve
    sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları
    yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a
    şirk koşmaktır.
    • 83 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
    putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır.
    Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayâtı tanzim edecek
    emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken
    günlük hayâttan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi
    gerekirken mezarlık kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın
    en korkutucu olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar
    aya, güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk
    koşmak olacak.)” (İbn Mâce, Hadis no: 4205)
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem azabına
    uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler ilâhlar
    edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı. Bu
    sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla çelişen inançları,
    gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı. Kur’an-ı Kerim’in
    yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
    ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri gelince,
    şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve vicdan neşesi haline
    getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında
    savaşmaya hazırlamıştı.
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O’nun kitabı Kur’an’ın
    düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin hayatından
    bir örnek verelim:
    Asrımızın câhiliyyesi gibi karanlık bir câhiliyye hayatı yaşayan miladi
    6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her merasimin
    protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû Büreyde şöyle nakleder:
    “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık. Ben bir ara kalktım, Peygamber’in
    huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada içkinin haram edildiğini
    bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm
    ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren âyetleri “... artık bu iptilâdan
    vazgeçersiniz değil mi?” (5/Mâide 90) cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım
    hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik
    yâ Rabbi! Vazgeçtik yâ Rabbi!’ dediler.” (İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin
    tefsiri).
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim
    eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen
    her düsturunu aynı iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan
    bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce
    emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak,
    imanı anlamsız kılmak, hayâtı gayesiz bir mâceraya sürüklemek,
    âhiret saâdetini putperestliğe fedâ etmektir. Biz de bugün kişilerin
    putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern câhiliyyede yaşıyoruz.
    Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a
    yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup
    yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza
    geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına
    aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve
    âhirette mutluluğa eresiniz.)” (20/Tâhâ, 98; 6/En’âm, 155). (3)
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad
    erlerine selâm olsun.
    Kur’an’da Kur’an
    Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an, insanlara
    hayâtları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları
    teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır.
    Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:
    “Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu anlayasınız
    diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek
    en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa, daha önce sen bunlardan habersizdin.”
    (12/Yûsuf, 1-2)
    “Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
    lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için
    sana indirdiğimiz kitaptır.” (14/İbrahim, 1-2)
    • 85 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.”
    (68/Kalem, 52)
    “Bu Kitap, hiç şüphesiz muttakiler için rehberdir.” (2/Bakara, 2)
    “Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilah bulunduğunu bilsinler ve akıl
    sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” (14/İbrahim, 52)
    “De ki, Kur’an’ı Ruhul Kudüs (Cebrail) Rabbinin katından mü’minlerin
    imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
    üzere hak olarak indirmiştir.” (16/Nahl, 102)
    “Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, muttakilere yol gösterme ve bir öğüttür.”
    (3/Âl-i İmran, 138)
    “Doğrusu size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah, rızâsını
    gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
    aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    “O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
    indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine
    uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden
    onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” (5/
    Mâide, 49)
    “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a uyun,
    (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız.”
    (6/En’âm, 155)
    “Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
    türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” (20/
    Tâhâ, 113)
    “Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık.
    Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” (17/İsrâ, 89)
    “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
    indiren ne yücedir!” (25/Furkan, 1)
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    “De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” (41/Fussılet, 44)
    “Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” (17/
    İsrâ, 106)
    “Rabbınızdan size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek
    onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” (7/A’râf, 3)
    “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol tutsaydım,
    vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun
    ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız
    bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbım, doğrusu kavmim/toplumum bu
    Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” (25/Furkan, 27-30)
    “Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet
    günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni niye kör
    olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte böyle, âyetlerimiz
    sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin, arkana
    atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.” (20/Tâhâ, 124-126)
    “Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan
    sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de bütün
    lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler hariç. Onların
    tevbesini kabul ederim.” (2/Bakara, 159-160)
    “Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da onu
    az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir.
    Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından arındırmaz.
    Onlara elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 174)
    “Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azabı indirmişizdir. Onlar
    Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının hesabını
    hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüzçevir!”
    (15/Hicr, 90-94)
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezası dünya hayâtında ancak rüsvaylık; kıyamet
    • 87 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan
    asla gafil değildir.” (2/Bakara, 85)
    “Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” (47/Muhammed,
    24)
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” (54/Kamer, 17)
    “Kim benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı
    bir hayâtı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim!
    Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der.
    (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları
    unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve
    Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette
    daha şiddetli ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumâttan nura, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak
    için onu sana indirdik.” (14/İbrahim, 1) “O (Kur’an) sizi zulumâttan
    nura çıkarmak için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”
    (39/Zümer, 39) “O bir peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere
    okuyor ki iman edip sâlih amel işleyerek zulumâttan nura çıkasınız.” (65/
    Talâk, 11)
    Kur’an’ı Anlamak İçin Nasıl Okumalıyız?
    Peygamberimizin “Kur’an’ı mehcur bıraktı; yani bir kenara koyup terk
    etti, ilgisiz kalarak emir ve yasaklarını uygulamayı terk etti” (25/Furkan,
    30) diye bizden şikâyetçi olmasını istemiyorsak; okumayı bilmeyenlerin hemen
    öğrenmesi, Kur’an’ı mealiyle birlikte çokça okuması, imkânı olanların
    Arapça öğrenerek aslî dilinden anlaması ve anlamlarını yaşamaya gayret
    etmesi gerekmektedir. Yani, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışmak,
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden, Kendisinden öğrenmek Kur’an’a karşı
    görevlerimizdendir.
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an
    âyetlerini şimdi nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna dönüşmemekte,
    vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları,
    formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
    anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir
    şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret
    olduğunu zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
    bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk edenlere, onu süslü kabının
    içinde mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanlara bu İlâhî kitabın hidâyet etmesi,
    yol göstermesi beklenmez.
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her
    türlü uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol
    okuyalım; ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil,
    ölülere okumak için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat,
    Peygamber’siz hayat, hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan:
    “Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah
    ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.” (8/Enfâl, 24)
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
    yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
    ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en
    çok tatbik etme yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız olmak
    çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
    yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
    yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
    her istirahatımızın önüne geçmeli.
    • 89 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an insanı olmalıyız. Ahlâkımız
    Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı hedeflemeliyiz.
    Kur’an aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Ruhumuzun,
    iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına gösterebilecek
    şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı, yattığımız
    yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/ayakta
    ölmeye çalışmalıyız.
    Selâm olsun canlı Kur’an adayı (her yaştan) genç muvahhidlere! Kur’an
    talebesi olmayı hayat boyu sürdürecek, Kur’an’ı öğrenip öğretmeyi, yaşayıp
    yaşatmayı hiçbir hazineye değişmeyecek Kur’an dostlarına!
    * * *
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
     بسم الله الرحمن الرحي
    Alâk Sûresi ve Mesajı
    Alâk Sûresi, Mushaf tertîbiyle Kur’ân-ı Kerîm’in doksan altıncı sûresidir.
    On dokuz âyetten, doksan iki kelime ve iki yüz seksen harften ibarettir.
    Fâsılaları, kaf, mim, ye, te ve be’dir. Bu sûrenin ilk beş âyeti; Kur’ân-ı
    Kerîm’in ilk nâzil olan âyetleridir. Adını ikinci âyetinde geçen alâk kelimesinden
    alan sûre, “İkra” kelimesiyle başladığı için ona İkra sûresi de denilir.
    Kalem kelimesi geçtiği ve kalemle öğretmenin öneminden bahsettiği için
    bazı selef âlimlerince Kalem Sûresi diye de adlandırılmıştır.
    Alâk Sûresi’nde emredilen ve açıklanan hususları şöyle özetleyebiliriz:
    İlk yapılması gereken şey okumaktır. Okumak, Rabbin ismiyle ve izniyle;
    O, nelerin ve nasıl okunmasından râzı olacaksa, onları okumak.
    Her (hayırlı) işe Allah’ın adıyla başlamak gerekir. Okumaya da O’nun,
    ismiyle besmele çekerek başlanmalıdır. O’nun ismiyle okunması, O’nun izniyle
    ve O’nun rızâsı için okumayı da içerir.
    Bu ilk nâzil olan âyette Rab kavramına da dikkat çekilmekte, tek rızık
    verenin, eğitenin, mutlak yönetme hakkı olanın Allah olduğu açıklanmaktadır.
    Rabbin tek yaratıcı olduğu ifade edilmekte, yaratamayan âciz varlıkların
    rab olamayacakları işaret edilmektedir.
    Yine, bu ilk âyetlerde, insana ve onun aslının ne olduğuna dikkat çekilmektedir.
    O yaratıcının, bir “alâk”ı, bir hücreyi nasıl muhteşem bir insan
    haline getirip böyle bir yaratılışı gerçekleştirdiğinin tefekkür edilmesi istenmektedir.
    Dolayısıyla okuma kapsamı içine, insanın kendisi ve çevresi
    de girmekte, bu okumanın Allah’la bağlantılı olarak yapılması gerektiği
    vurgulanmaktadır.
    İnsan vahyi, vahyin ışığında kendini ve kâinatı okuyarak Rabbinin ne
    büyük ikram sahibi olduğunu, kendine ne kadar cömertçe davrandığını
    • 91 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    görmeli, okuduğu şeyler onu Allah’a yaklaştırmalı ve şükrettirmelidir. Ki,
    O Rabbinin insana kalemle yazmayı, kalemin yazdığını okumayı, bilmediği
    şeyleri, bilmesi gerekenleri öğrettiği hatırlatılmaktadır. Vahyi okumanın,
    okuduğunu anlamanın ve vahyin doğrultusunda okunması gerekenlerin,
    yani kişiyi Allah’a yaklaştıracak ilmin farz olduğu vurgulanmaktadır. Bu
    kısa beş âyette iki defa tekrar edilen “oku” kavramından, kalemden, Allah’ın
    öğretmesi ve insanın öğrenmesinden bahsedilmesi, üzerinde çok durulup
    düşünülmesi gereken bir husustur. İkinci bölümde de bu vahyî ilimden ve
    o ilmin zarûrî sonucu olan başta namaz olmak üzere Allah’a yaklaştıracak
    davranışlardan uzak kalmanın sebep ve sonuçları üzerinde vurgu yapılması
    da olayın ehemmiyetini vurgular. Vahyi okumayınca, okuyup kulluk yapmayınca,
    insanın nasıl tuğyan edeceği örnekle anlatılır. Vahyi okumayan
    kişinin azgınlaşacağı, Rabbini hakkıyla tanıyamayacağı, O’na yönelemeyeceği
    ve kendini Allah’a muhtaç hissetmeyecek çirkin tavırlara gideceği
    kesin bir dille ifade edilir.
    Sûre, insanı hem başlangıç, hem sonuç bakımından bütün olarak ele almaktadır.
    İnsan olarak yaratılmak bilmeyi ve tanımayı, tanımak ise yaratana
    secde etmeyi gerektirir. Sûre bütünüyle, “Ben cinleri ve insanları yalnızca
    Bana kulluk etsinler diye yarattım” 68 âyetinin açıklaması gibidir. Bu sûre,
    vahiy düzenini ve vahiy medeniyetini insanoğluna ilk tanıtan âyetler içermesi
    açısından, eğitip terbiye eden ve yöneten Rabbi tanıtıp ilmin ilkelerini
    vererek Kur’an’ın insanı nasıl terbiye edip olgunlaştırdığını da göstermektedir.
    Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımak, O’nu hatırlamak, O’nun
    ismi ve izniyle ilim ve amele yapışmaktır. İslâm’ın ilk temelinin Allah’ı hakkıyla
    tanımak olduğu gibi, ilmin de esası budur. Vahiyden kopuk, O’ndan
    bağımsız bilgiye ilim demez Kur’an. Kur’anî mesajın “Oku” emriyle başlaması,
    vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en güzel şekilde
    yansıtmaktadır. Neyin okunması gerektiği belirtilmeyip nasıl okunması
    gerektiğinin açıklanması, okunacak (gözlem yapılacak, tefekkür edilecek,
    dâvet edilecek) tüm şeylerin O’nun ismiyle, O’nun izniyle, O’na yaklaştıracak
    şeyler olması icap ettiğini vurgular. Ayrıca, bu âyetlerden Allah adıyla
    başlanmayan ve O’nun adıyla okunup öğrenilmeyen bilimin, daha doğrusu
    esas okunması gerekenlerin gerektiği gibi okunmamasının ve dünya nimetlerinin
    insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoymasının
    büyük bir ihtimal olduğu ortaya çıkmaktadır. O yüzden ilmin
    68 51/Zâriyât, 56
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    insanı sâlih amel demek olan ibâdete götürmesi gerektiği sonucu çıkmakta,
    ilmin ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden
    ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki
    insicâmdan yola çıkılarak anlaşılmaktadır.
    Alâk sûresinin Mekkî sûrelerden olduğu kesindir; ancak onun Kur’an’ın
    ilk nâzil olan sûresi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Bazı müfessirler ilk nâzil
    olan sûrenin Müddessir, bazıları da Fâtiha olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Daha çok tercih edilen görüşe göre, Alâk sûresinin ilk beş âyeti Kur’an’ın ilk
    nâzil olan âyetleridir. Müddessir sûresinin ilk âyetleri ile daha başka bazı
    âyetlerden sonra tam sûre olarak ilk nâzil olan sûre ise Fâtiha’dır.
    Alâk sûresinin ilk beş âyetinin nüzulü hakkında Buhâri ile Müslim’in
    Hz. Âişeden gelen rivâyetlerine göre, Hz. Peygamber inzivâya çekilmeyi
    âdet edindiği Mekke ile Mina arasında bulunan Hira mağarasında iken,
    Ramazan ayının 27. Pazartesi gecesi tan yerinin ağarmaya başlamasından
    az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş ve o zamana kadar hiç karşılaşmadığı
    bu nûrânî varlığın kendisine seslendiğini duymuştur. Rasûl-i Ekrem
    olayı şöyle anlatır: “O varlık, bana Cebrâil olduğunu, Allah’ın beni peygamber
    seçtiğini ve bunu bildirmek için kendisini görevlendirdiğini söyledi.
    Bana istincâ’yı ve abdest almayı öğretti. Bana okumamı emretti. Kendisine
    okuma bilmediğimi söyledim. Beni kolları arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra
    “Oku!” dedi. Ben yine, “Okuma bilmem” dedim. Beni tekrar kolları arasına
    aldı, kuvvetle sıktı ve “Oku!” diye tekrar etti. Ben, yine “Okuma bilmem”
    dedim. Üçüncü defa kolları arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı
    ve şöyle dedi: “Oku, yaratan rabbinin adıyla; insanı alâktan yaratan
    O’dur. Oku, rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı Öğreten O’dur.
    İnsana bilmediğini öğreten O’dur.”69
    Konuyla ilgili âyetler ve tarihî bilgiler birlikte değerlendirilirse, Kur’an
    vahyinin ilk kez, Ramazan ayında bulunan ve mübârek bir gece olan Kadir
    Gecesi’nde inmeye başladığı anlaşılır.70
    Önceleri kendi halinde bir insan olan ve tek Allah’a inanan Hz. Muhammed
    (s.a.s.), artık kendi halkına ve tüm insanlığa gönderilen bir peygamberdir.
    O, önündeki gerçekleri ve güçlükleri görerek hareket etti.
    69 Buhârî, Bed'ü'1-vahy 3; Müslim, İman 252; 96/Alâk, 1-5
    70 Bk. 2/Bakara, 185; 44/Duhân, 3; 97/Kadr 1
    • 93 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Mesajını başkalarına iletmeden önce, inancının tüm sonuçlarını kendisi
    kabullendi, her türlü bedelini ödemeye hazır oldu. Yüksek bir cesaretle
    hayatını bu tevhid inancına adadı. İlk zamanlar, sadece eşi Hadice ve birkaç
    yakın arkadaşı onun inancını paylaştılar. Peygamber (s.a.s.) Kur’an’ın
    doğruluk ve değer ölçülerini insanlara duyurarak işe başladı. Onları tevhide
    çağırdı, şirkin kesin bir yasak ve (tevbe edilmedikçe) bağışlanmaz bir
    günah olduğunu belirtti. İmanın amacını insanın özüne yerleştirip imanı,
    amelin/eylemin, İslâm’ı da (hayatın ayrılmaz bir parçası da değil,) hayatın
    kendisi71 olarak tanıttı. Kur’an’ı, sünnet formunda yorumlayıp uyguladı.
    O güne kadar değişmez gözüyle bakılan toplumsal kavram ve kurumları,
    Kur’an kıstasına vurup yeniden gözden geçirdi. Şirk düzenini altüst eden
    bir yeniliği, bir inkılâbı gerçekleştirdi. Sonunda, hem her bakımdan model
    olma özelliğine sahip bir iman ve ahlâk toplumu hem de bütün organ ve
    kurumlarıyla bir devlet modeli oluşturdu. Böylece İslâm, dâvetten devlete
    ulaştı. 72
    Sûrenin ilk bölümü (1-5 âyetleri) bu olay sırasında, geri kalan kısmı da
    daha sonra nâzil olmuştur. Sûrenin geri kalan on dört âyetinin, ilk beş âyetten
    çok sonra ve Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu rivâyet edilir. Bu ikinci
    kısımdaki âyetlerde ibâdet ve tebliğin alenen yapılmasının emredildiğini
    görmekteyiz. Aynı zamanda vahiyden uzak olan, vahyî okuma yapmayanların
    istiğnâya kapılıp tuğyâna (ve kendilerinde güç görüyorlarsa tâğutluğa)
    yönelecekleri vurgulanmaktadır. Yine, vahyin okunması neticesinde
    yapılacak ibâdetlere karşı müstekbir azgınların ve tâğutların nasıl tavır
    aldıkları (ve alacakları) bildirilmiştir. O zâlim ve tâğutların namaz başta
    olmak üzere, insanı Rabbine yaklaştıracak güzelliklerden alıkoymak için
    her yolu deneyecekleri ifade edildikten sonra, son dönüşün Allah’a olduğu,
    esas hesap soracak olanın Allah olduğu vurgusu yapılmakta, Müslümanların
    her çeşit ibâdetine karşı tavır alanların cezasını Allah’ın mutlaka
    vereceği belirtilmektedir. Daha ilk âyetlerde safların netleşmeye başladığı
    görülmektedir. Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları
    diliyle ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden
    bâtıl taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında
    bu mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı
    mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
    71 Bk. 8/Enfâl, 24
    72 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 13
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
    kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir.
    Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
    olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
    arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
    anlaşılmaktadır.
    - 1. âyet -
     ب سِْ اللهِ الرَّ حْنِ الرَّحي  لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
    سِْ رَبِّكَ اَّلذِي خَلَقَ  اقْرَأْ بِ
    اقْرَأ : oku سِْبِ : ismiyle رَبِّكَ : Rabbinin اَّلذِي خَلَقَ : yaratan
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” (96/Alâk, 1)
    Bu âyette açıklanıp üzerinde durulması gereken 4 önemli kelime var:
    Okumak, besmele, Rab, yaratmak. Şimdi, sırasıyla bunları açıklayalım:
    1- Okumak (İkra’ / Oku)
    Bu âyetler Hz. Peygamber’e inen ilk vahiy olup Peygamber’e ve onun
    şahsında tüm müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya
    ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin “oku” emriyle
    başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve İlmin dinde
    ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın,
    canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile
    tanımlaması son derece anlamlıdır.73 Âyette Hz. Peygamber’e emredilen
    okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy
    ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme
    yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması
    gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir.
    73 Ayrıca bk. 2/Bakara, 31
    • 95 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kuşku yok ki yaratanı tanımak, bilimin de dinin de temelini teşkil eder.
    Bu sebeple «Yaratan rabbinin adıyla oku» buyurularak Hz. Peygamber’in
    okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan
    rabbin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Okumanın
    (veya herhangi bir faâliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için yapılması
    emredilmiştir. Âyette «Yaratan rabbinin adıyla oku» buyurularak özellikle
    yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği
    ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya
    çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır. İnsan, bilgi edinme sürecinde
    Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda
    ve onun yarattığı varlıklar üzerinde bilimsel inceleme ve araştırmalar
    yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun
    yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek
    Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak
    büyük bir nankörlüktür.74
    “Oku”: Kur’an’ın adıyla aynı kökten olan “oku” emrinin tümleci zikredilmemiştir.
    Esasen “ikra’”, etimolojik olarak icmâ’ mânâsına gelir. Zımnî
    anlamı şudur: “Kalbine yazılan vahyin ışığında hakikatin parçaları arasında
    bağ kur! Parçanın bütüne aidiyetinin illet ve hikmeti üzerinde düşün! Varlığı
    Allah merkezli bir okumaya tâbi tut! Sözü özü “oku” emri, okumanın
    tüm anlamlarını içerir. Bu âyet, Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını
    kökten reddeder.
    “B’ismi Rabbike”: İlk muhâtap için “vahyi Allah adına ilet”, tüm
    muhâtaplar için “iletileni Allah adına al ve oku” anlamına. Varlığı Allah
    adına (O’nun rızâsı için) okuma çabası, onu Allah’a referansla anlama çabasıdır.
    Fakat okuma her şeyden önce zihinde olanı dile dökme işidir. Zira
    el-kırâe: “Kalpte yazılı veya kayıtlı olanı bilinen bir lisanda dillendirmek”
    (nutkun bi-kelâmin muayyenin mektûbin ev mahzûfin alâ zahr-i kalb) anlamına
    gelir. 75
    “(Ey Muhammed) Yaratan Rabbinin adıyla oku.” Yani; okumaya başla.
    Bu emir, Hz. Peygamber’i okuma bilmezken okur yapmış, ilk görevinin Allah’ı
    tanıtmak ve O’nun ismiyle okumaya başlamak olduğunu bildirmiştir.
    74 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, V/598
    75 İbn Aşûr; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal -Tefsir, Düşün Y., c. 2, s. 1278
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Okumak için mutlaka yazı şart değildir. İşte önce hiç kitap okumamış, yazı
    yazmamış olan ümmî Peygamber’e, bu emir ile bir mûcize olarak okunacak
    bir kitap verilmeye başlanmış, yazmadan okuyacak, okutacak bir okuma
    kudreti ihsan buyurmuştur ve buna besmele ile başlanması da emredilmiştir.
    İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet içinde iki
    defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu
    göstermektedir. Kur’an’da hiçbir gereksiz tekrarın olmadığını, her tekrar
    kabul edilen kelimenin ya ayrı bir mânâya veya önemli bir nüans ve açılıma
    yönelik olduğunu değerlendirdiğimizde; birinci emrin Yaratanı, ikinci emrin
    ise kalem karînesiyle yaratılanları tanımaya (okumaya) işaret olduğu da
    anlaşılır. Kur’an, insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken ona Allah’ın
    tüm isimleri öğrettiğini76 ve bu öğrenme özelliği ile diğer yaratıklardan
    ayrıldığını ifade eder. “Oku” emrinin tekrarından, okuma yeteneğinin
    tekrar ile oluşacağına bir tenbih olduğu ve tekrar tekrar okunması istendiği
    gibi, başkalarına tebliğ ve yazdırmak için okumak üzere ikinci bir emir de
    olabilir. Ayrıca, insan ancak tekrarlayarak okumayı öğrenebilir. Peygamberimiz
    de bu emrin kendisine tekrarlanması ile ancak okuyabildi.
    Vahiy bilgisinden uzak olan ve biraz da zenginliğine güvenip şımaran
    kimsenin kolayca emir ve kuralları çiğnediği, bu sûrenin daha sonraki âyetlerinde
    bildirilir. İnsanın gerçek kurtuluşu ise Allah’a yakınlaşma çabasına
    bağlıdır. Bu da onun çevresine zarar veren kötü ve çirkin huylardan arınıp
    Allah’ın emirlerine itaat etmesiyle ve bu itaatin en belirgin ifadesi olan secde
    ile mümkündür. Sûrenin son âyeti buna işaret etmek üzere secde emrini
    ihtivâ etmektedir; nitekim bu son âyette tilâvet secdesi vardır.
    Kur’an’ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın önemini vurgulayarak
    başladığını biliyoruz.77 Zaten okumak anlamına gelen “Kur’an” kelimesinin
    bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir. Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk
    yıllarında, geceleyin kalkıp Kur’an okuma ve bunun metodu konusunda
    özlü bilgiler veren Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili
    olarak aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun
    geceleyin Kur’an okuduğunu bizlere haber vermektedir.78 Bir âyet-i
    kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için Kur’an’ın parça
    76 2/Bakara, 31
    77 96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2
    78 73/Müzzemmil, 1-8, 20
    • 97 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    parça indirildiği ifade edilir.79 Bu âyette “insanlara okuman için” ifadesinden,
    Rasûlün (ve onun izinden giden dâvâ adamı mü’minlerin) başkalarına
    Kur’an öğretmesinin istendiği açıkça anlaşılmaktadır. “Biz, o Kur’an’ı, insanlara
    dura dura, sindire sindire okuman için (bölümlere) ayırdık ve parça
    parça indirdik.”80 Hz. Ömer (r.a.): Kur’an’ı beşer âyet, beşer âyet öğrenin.
    Zira Cebrâil onu çoğunlukla beşer âyet, beşer âyet indirdi” demiştir.81
    Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır.82 Bu âyetlerin uygulanıp
    hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz gereken bir hususa
    dikkat çekmek istiyoruz. Mekke’deki mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde
    bir avuç arkadaşı tarafından gizlice yürütüldüğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin
    gereği olarak resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine
    girmemiş oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği, eğitim kurumları
    da sivil, gizli (ve tâğutlardan, onların yönetiminden bağımsız) bir özellik
    arzetmektedir. “Erkam’ın evi” örneğinde olduğu gibi, bu iş için, daha çok,
    dikkat çekmeyen emniyetli yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassâsiyeti
    gereği Rasul (s.a.s.), Mekke’de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine, daha
    çok sohbet şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara
    zaman yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur’an’ı ve mücâdeleyi öğrenmek
    zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik şekilciliğe değil, bilakis
    eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıyla bu zor şartlar altında
    insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin gerçekleşmesi çok
    daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim uygulanacağı ise, şartların
    elverdiği ölçüde müslümanların inisiyatifine bırakılmıştı. Neticede bu gibi
    durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime oranla zaman kazandırma ve takibatlarda
    risk önleme açısından daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti.
    Yazılı eğitime ve kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir. 83
    79 17/İsrâ, 106
    80 17/İsrâ, 106
    81 Âlûsî, Rûhu’l Meânî
    82 Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:)
    7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106; 26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/
    Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak, 1, 3.
    Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101;
    6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91;
    16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
    30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
    27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45;
    54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
    Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    83 Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah’ın Yüce Allah ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu bölümle
    tevhidî düşünce sisteminin temeli atılmış oldu. Her iş, her davranış, her
    adım, her çalışma Allah’ın adı ile, O’nun adına yapılır. Allah’ın adı ile başlar,
    Allah’ın adı ile yürür, Allah’a yönelir ve sonuçta O’na varır. Allah’tır yaratan.
    O’dur öğreten. Doğuş ve başlangıç O’ndandır. Öğretme O’ndan, bilgi O’ndandır.
    İnsan öğrenebildiğini öğrenir, öğretebildiğini öğretir. Ama bütün
    bunların kaynağı yaratan ve öğreten Yüce Allah’tır. “O insana bilmediğini
    öğretti.”
    Neyi, Nasıl Okuyacağız?
    İlk âyetle beraber tevhidle muhâtap olmaktayız. Rabbimiz, başkası değil;
    bizi ve her şeyi Yaratan’dır. Türeyişi reddedip yaratılışı kabul etmek de
    yetmez. Yaratıcıyı Rab olarak kabul etmeliyiz. Rab olan, yaratan, öğreten,
    ikram eden zât, tek ilâh Allah’tır. “Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir
    şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye size işitme, görme ve
    gönüller verdi.” 84 Öğrenilmesi gereken şeyleri ve bunları nasıl öğrenmek gerektiğini,
    üzerinde düşünürsek anlarız ki vahy, ilk âyette belirlemiş. “Oku”
    diyen vahy, câhiliyye okullarını işaret etmiyor. Çünkü Rabbimizin ilk emri
    “oku” değildir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku”dur. Sadece ne yapmamız
    gerektiğini değil, aynı zamanda bu fiili nasıl yapacağımızı da bildirmiştir.
    Rab, aynı zamanda eğiten, yöneten, yönlendiren demek. O Rabbimiz, biz
    de onun kuluyuz. Kulluk, emre kayıtsız şartsız itaat edip teslimiyet göstermek
    demektir.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rabbinin adıyla oku! Yani
    onun yüce adıyla, “Allah” yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. O
    ilk iki “oku” emri henüz Kur’ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme
    cinsinden hazırlayıcı bir emir teklifi idi. Kur’ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan
    sonra olan iş bu “Rabb’inin adıyla oku!” emri ile başlamıştı. Şu
    halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mâhiyette Hz. Peygamber’i
    okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye
    başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden
    Allah’ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü
    tutmak şeklinde anlatmıştır. Bu başlangıçta şöyle demek olur: Gerçi sen bu
    84 16/Nahl, 78
    • 99 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    zamana kadar okumadın. “Sen Kur’ân’dan önce bir kitap okumuyordun.”85
    Kitabın niteliğini, imanın esasının neden oluştuğunu bilmezdin... “Sen önceleri
    kitap nedir iman nedir bilmezdin.”86 Fakat işte yaratmak denilen işin
    sahibi olup kâinatı yaratan ve seni yaratıp yetiştiren, sana ve her işine sahip
    olan Rabb’in seni kudretiyle şu anda bir okur yaptı, okunacak bir Kur’ân,
    bir kitap indirmeye başladı. Böyle öğretildiği gibi o Rabbi’nin ismiyle başlayarak
    oku!
    “Kur’ân okumak istediğin zaman, Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytanın
    şerinden Allah’a sığın.”87 âyetinde de geçtiği üzere Kur’ân okumanın
    hakikati, sözü rastgele söylemekten daha güzel bir şekilde düzgün olarak
    bağlayarak birbiri ardınca ağızdan sesle çıkarmaktır ki, gerek ezberden ve
    gerek yüzünden, gerek gizli ve gerek açık mutlak olarak okumak demektir.
    Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak
    için de mutlaka yazı şart değildir.
    Gözle mütâlaaya (okumaya), zihinden hatırlamaya okumak demek de
    mecazdır. Hakikaten kırâetin kemali ezbere okumaktır. Hz. Peygamber’in
    hadisinde söylendiği üzere yüzünden okumanın sevab ve fazileti, kavrama
    ve ezberlemeye vesile olmasından dolayıdır. Rasûlullah’ın kırâati, yazıya ihtiyacı
    olmaksızın Allah tarafından kendine böyle inmiş olan Kur’ân’ı ezberinden
    en mükemmel şekilde okumaktır ki, kendi kendine veya namazda
    veya diğerlerine tebliğ için okumayı, okutmayı ve yazdırmayı kapsar. İşte
    eskiden hiç kitap okumamış, yazı yazmamış olan Ümmî Peygamber’e bu
    emir ile bir mu’cize olarak okunacak bir kitab verilmeye başlanmış ve kendisine
    yazmadan okuyacak okutacak, emir yoluyla yazdırtacak bir kırâet
    kudreti ihsan buyurmuştur.
    Buna besmele ile başlanması da emrolunmuştur. Ve bunun hikmeti,
    ulûhiyet gereği olduğu da özellikle “senin Rabbin” izafeti ile anlatılmıştır.
    “Hiç bir kitap okumadan ve kalem ile yazıyı bellemeden böyle bir kırâet/
    okuma mûcizesi nasıl mümkün olur?” gibi bir şüpheye meydan bırakılmaması
    için kalem işine kadar gelinmek üzere aşağıdaki gibi yaratıcılık vasfı
    (niteliği) ve yaratılışın başlangıcı ile ulûhiyet hükmü hatırlatılarak ve açık-
    85 29/Ankebût, 48
    86 42/Şûrâ, 52
    87 16/Nahl, 98
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    lanarak buyuruluyor ki: O Rabb’in ki yarattı, yani olmayan şeyi yaratmak
    kendisinin vasfı olan yahut seni ve her şeyi yaratan Rabb’inin ismiyle oku.88
    Rabbimiz “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diyor, bu husus göz ardı edilirse,
    Allah’ın emrine tümüyle ters sonuçlara varılır. Öğrenilmesi gereken ilim
    konusunda da ölçü, her şeyi en doğru şekilde bilen Rabbimizdir. “Rabbim,
    ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 89; “İlim, ancak Allah katındadır.” 90
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
    ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı
    için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla
    ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan
    İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
    olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu
    toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki
    bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı
    hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan
    dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi
    tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken
    bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok
    konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak ispatlanmamış faraziyelere,
    mesnedsiz teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar.
    Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in
    sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta
    akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da
    88 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/322-323.
    89 6/En’âm, 80
    90 46/Ahkaf, 28
    • 101 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye ters düşen her türlü bilimsel teoriler
    de ilim tanımı dışında kalır.
    Okumadan, ilim sahibi olmadan ideal anlamda müslüman olmak
    mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları
    câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder.
    Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
    emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
    aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
    yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen
    tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin
    sofusu, şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden
    eder.”
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
    ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
    mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede
    hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde
    doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
    olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir.
    Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün
    değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu,
    ancak ilim merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî
    çalışmada şarttır.91
    Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın
    kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her
    Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır.
    Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği
    91 12/Yusuf, 44, 45
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
    nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Allah insana ilim
    vermek için elçiler gönderir ve bu elçileri bizzat kendisi temizleyerek dilediği
    kadar ilmi onların kalbine kor. Peygamberler de kendilerine inanan
    insanların kalplerini tezkiye eder (temizler) ve tezkiye edilmiş kalplere ilim
    yerleştirir ki, bu isimler bilgisidir ve eşyanın bilgisinin anahtarıdır. “Size
    kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden, size Kitab’ı ve hikmeti
    öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi (rasul) gönderdik.” 92
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki
    ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
    paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
    sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
    ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
    sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz
    tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu
    gibi “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.”93 Mâlûmat sahipleri
    ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü
    eşekler”dir. 94
    Hedefimiz tertemiz geldiğimiz bu dünyadan en az günahla gitmeye çalışmak.
    Bunun için de okumak, ama bizi yaratan, yaşatan ve yöneten Rabbimizin
    Kitabını okumak gerekir. Yalnız bilgi için okumayacağız. Neyi nasıl
    yapalım diye okuyacağız ve yapacağız. Karnı aç insan, on tane yemek kitabı
    okusa karnı doymaz. Okuduğunu yapar da yerse karnı doyar. Gül demekle
    güzel koku alınmaz. Balı bilmekle güzel tat alınmaz.
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
    müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
    bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
    bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
    müslüman erkek ve kadına farzdır.”95 Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten
    sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz
    92 2/Bakara, 151
    93 35/Fâtır, 28
    94 Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
    95 İbn Mâce, Mukkaddime 17
    • 103 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibâdetle
    ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır.
    Rasûl-i Ekrem’e (s.a.s.) Kur’an’dan, ilk olarak “ikra’” âyeti inmiştir. Oysa
    daha henüz Rasûl’ün elinde okuyacağı bir şey yoktu. Öyleyse, Rasûl’e daha
    ilk başta okuması emredilen neydi? Bu konuda, birkaç seçeneği belirtmeyi
    uygun görüyoruz:
    1. Bilginler Kur’an’ın bir gecede indirildiğini, inzâlini belirten âyetler
    konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle kabul edilen
    görüş, Kur’an’dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha doğrusu, Kur’an’ın Kadir
    gecesi inmeye başladığı şeklindedir. Bu, yanlış bir görüş değildir. Çünkü
    Kur’an’a dikkatle bakanlar, gerek Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün
    olarak Kitap ve Kur’an için kullanıldığı gibi, Kur’an’ın bir bölümü için de
    kullanıldığını görürler. Şu halde, Kur’an’ın bir tek kelimesi bile Kur’an’ın
    bütünü yerine geçmektedir. Kur’an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri birbirleriyle
    iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin, hattâ bir kelimenin
    tam olarak anlaşılabilmesi için Kur’an’ın bütünüyle anlaşılması gerekir.
    Kur’an’ın en doğru tefsiri, önce Kur’an’la yapılan tefsirdir. Bir âyeti Kur’an’ın
    genel bağlamından kopararak doğru anlamak mümkün değildir. Bu noktada,
    Hz. Ali’nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur’an Hamd (Fâtiha) sûresinde
    toplanmıştır, Hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında b
    harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır.” Şu halde, “ikra’ =
    Kur’an” diyebiliriz.
    2. Peygamber’den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten, kâinat
    da Allah’ın âyetlerinden oluşmakta, Kur’an da Allah’ın âyetlerinden oluşmaktadır.
    Kur’an, kâinatın durulmuş ve sözle ya da yazıyla ifade edilmiş
    biçimidir; insan da “küçük kâinattır”, şu halde insanı da okumak gerekmektedir.
    Temelde, bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini tamamlamaktadır.
    3. Bu “ikra’” emrinden şu çok önemli gerçeği ortaya çıkarıyoruz: İlk
    çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dökmenin, onlara karşı bir
    saygısızlık olacağına inanırlardı. Bu yüzden, eski kutsal metinler ağızdan
    ağıza aktarılırdı. İnsanlar yazmaya başladıktan sonra, ezberleme ve sözlü
    aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden beri, geleneğin, eğitim ve öğretimin en
    etkili aktarım aracı esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    toplam oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış
    ve korunmuştur.96 Bu gerçeği İslâm da vurgulamış ve bir yandan Peygamber’in
    ümmîliği üzerinde dururken, bir yandan da ona “yaz” değil, “oku”
    emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak demek değildir; okumak
    öncelikle ezberden okumayı ifade eder. Bu yüzden, Hz. Peygamber’e bir
    kitaptan okuması emredilmiyordu; ruhundan, kalbinden okuması emrediliyordu;
    çünkü ortada okunacak yazılı bir kitap yoktu. İslâm’da hadisler
    de ağızdan ağza aktarılmış ve ancak 150-160 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir.
    Gerçi İslâm yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat aslolan yazmak değil,
    okumaktır. Bu bakımdan, İslâm’da Kur’an’ın belki yazılmasından çok,
    ezberlenmesi üzerinde durulmuştur. Ama ne zaman ki yazı okumanın önüne
    geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde durmuş, o zaman sözlü
    aktarım ve kalpten okuma önemini yitirmiş, bilginlerin pek çoğu “âlim”
    değil, Kur’an’ın diliyle, “kitap yüklü eşekler” haline gelmişlerdir.97
    Kur’an’ın, okunmasını istediği “kitab”la ilgili ifâdelerinden şunların
    kast edildiği anlaşılır:
    a. Genel anlamda vahy, 98
    b. Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 99
    c. Bütün kâinat,100
    d. İnsan,101
    e. Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 102
    96 Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980
    97 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73
    98 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    99 2/Bakara, 2; 13/Ra’d, 1; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    100 51/Zâriyât, 20; 41/Fussılet, 53; 2/Bakara, 164; 10/Yûnus, 5; 6/En’âm, 95-99; 13/Ra’d, 3; 30/Rûm, 22; 12/
    Yûsuf, 105; 3/Âl-i İmrân, 190-191
    101 51/Zâriyât, 21; 41/Fussılet, 53; 30/Rûm, 20-25
    102 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    • 105 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler:
    a. Yaratan Yalnız Allah’tır: En’am, 102; Ra’d, 16; Hıcr, 28; Mü’minun,
    17; Fâtır, 3; Sâd, 71; Zümer, 62; Mü’min, 62; Haşr, 24.
    b. Yaratılan Varlıklar, Belli Bir Zamana Kadar Varlıklarını
    Sürdürürler: Rum, 8; Ahkaf, 3.
    c. Yaratılan Her Şey, Çift Yaratılmıştır: Zariyat, 49.
    d. Yaratılıştan İbret Almak: Bakara, 26; Al-i İmran, 191; En’am, 95,
    104; A’raf, 185; Yunus, 3, 101; Yusuf, 105; Ra’d, 3; Nahl, 48, 66, 79;
    Kehf, 8; Taha, 128; Enbiya, 30; Şuara, 7; Neml, 14; Rum, 8; Saffat, 73;
    Zümer, 42; Kaf, 8; Mülk, 2-3; Ğaşiye, 17, 20.
    e. Yaratılıştaki Hikmet: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85; Nahl, 3;
    Ankebut, 44; Rum, 8, 19-25; Sâd, 27; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye,
    22; Ahkaf, 3; Zariyat, 49; Necm, 31; Teğabün, 3.
    f. Yerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran, 190;
    Yunus, 6; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sâd, 27; Zümer, 5;
    Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3; Kaf, 7-8.
    g. Göklerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran,
    190-191; Yunus, 6; İbrahim, 19; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22,
    25; Sâd, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3;Kaf,6,8
    h. Meyve ve Bitkilerin Yaratılışında İbretler Vardır: En’am, 99; Nahl,
    11; Şuara, 7-9;
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 103
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
    Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi. Kur’an,
    diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir
    nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi
    için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye
    girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet”
    olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve in-
    103 17/İsrâ, 13-14
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    san da âyetler topluluğudur.104 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler
    olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla
    anlaşılabilir.
    Okumak, “hâfızada bulunan kelimeleri veya bir yerde yazılı olan harfleri
    düzenli biçimde sese çevirmek ve dile getirmek/telaffuz etmektir”105
    Ayrıca, “dış kaynaktan alınan sözleri ve düşünceleri, yüksek sesle olsun
    veya olmasın anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihne nakşetme”ye de kıraat
    denir.106 Türkçede de okumak aynı anlamda kullanılır; kıraat etmek, tilâvet
    etmek. Okumak, aynı zamanda, yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve
    öğrenmek, anmak gibi anlamlara da gelir. 107
    Bu âyetteki “oku” kelimesi, aynı zamanda “duyur” anlamına gelir.
    Arapça’da olduğu gibi Türkçe’de de okumak kelimesi, aynı zamanda “dâvet
    etmek, çağırmak; düğüne, derneğe dâvet etmek” anlamına gelir. “Bizi
    düğüne okudular, gitmemiz lâzım” cümlesinde olduğu gibi. (bildiklerimi
    yüzüne okudum).108 Yine “okumak” fiiliyle yapılan deyimlerde de konumuzla
    ilgili mânidar çıkarımlar vardır: Rahmet okumak, meydan okumak
    gibi. Meydan okumak: Kendisine karşı çıkacaklara açıkça dâvette bulunmak,
    kendi gücüne fazlasıyla güvendiğini göstermek anlamında kullanılır.
    Okumuş: Bilgili, tahsilli, öğrenim görmüş demektir. Arapça’da “okumak”
    geçişli ve aktif karakterli bir fiil, Hz. Peygamber’de yazılı bir metne değil,
    kendisine gelen vahye muhâtap olduğundan bu âyetteki ikra’ emri,
    duyur anlamına da gelir. Bu durumda âyet: “Sana gelen vahiyleri, yaratan
    Rabbinin adıyla insanlara oku/duyur!” şeklinde tercüme edilebilir.
    Hatta bu kelimenin, “tekrarla ve özümse” gibi mânâlar taşıdığı da göz
    önünde tutulursa, âyetteki ikra’ emrinin İlâhî gerçeği ve mesajı bilinçli
    şekilde tekrarla ve özümse anlamına geldiği bile söylenebilir. Zira burada
    Hz. Muhammed’den (s.a.s.) ilk istenen, kutsal bir metni okumasından
    ziyade, önünde duran İlâhî gerçeğin görünmez kitabını okumasıdır. Şu
    halde onun temel görevi zihninde doğan sûret ve fikirleri ortaya koymak
    değil, sadece İlâhî gerçeğin kitabını okumak, özümsemek; onun anlamını
    104 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    105 Bk. Râgıb el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 668
    106 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1287; Kıratla eşanlamlı olan iki terim daha vardır. Bunlardan ilki
    tertîl (bk. 73/Müzzemmil, 4; 25/Furkan, 32), ikincisi de tilâvetdir (bk. 2/Bakara, 121 vb.).
    107 D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İz Y., s. 858
    108 Adı geçen eser ve aynı yer.
    • 107 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ilâve ve çıkarma yapmadan insanlığa duyurmaktır. Bunun için İslâm’ın
    en temel rüknü, vahiy gerçeğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine
    inanmaktır.
    En kuvvetli ve tercih edilen görüşe göre, Kur’an kelimesi de aynı kökten
    türemiştir.109 Fakat Kur’an kelimesi daha sonra, “Allah’ın, Hz. Muhammed’e
    indirdiği vahiylerin yazılıp derlenmesinden oluşan kutsal kitab”a
    isim olmuştur.110 Kur’an okumak ise, “ezberden veya yüzüne bakarak Kur’an
    lafızlarıyla konuşmak; âyetleri ve onlardaki mânâyı anlayarak zihne nakşetmektir.”
    Görüldüğü gibi okumak hem kelime veya harfleri sese çevirmek,
    hem de lafzın ve mânânın şuuruna varmaktır. Bunu gerçekleştiren kişiye
    de, kaarî-okuyan denir.111
    Demek ki Kur’an’ı okuma, bir bakıma onu anlamaya denk bir söz
    olmaktadır. Asıl önemli olan da, Kur’an’ın içindekini anlayıp ona göre
    bir hayat tarzı çizmektir.112 Kur’an, Peygamber’e (s.a.s.), tutarlı bir bütün
    oluşturacak şekilde ve belli bir düzen içinde indirilmiştir. O, kendi
    bütünlüğü içinde ve düşünerek okunması halinde, doğru anlaşılabilir.
    Öyleyse Kur’an, insanın aklına ve kalbine iyice yaklaştırılmalı, düşünüp
    anlamayı hedef alan bir yöntemle okunmalıdır.113 Şu halde ilk gelen
    âyetlerde istenen okuma, Allah’ın yaratışındaki sırları öğrenmek üzere
    vahyolunan bilgileri dikkatle izleme, tekrar ederek ezberleme ve özümseme
    anlamındadır. Zira okumak, sadece kalemle yazılmış şeyleri telaffuz
    etmekten ibâret değil, aynı zamanda varlık ve oluştaki gerçekleri görüp
    onlar üzerinde düşünmek; bunlardaki gizli bilgileri kavrayıp ortaya çıkarmaktır.
    Bu yüzden bilgi, Allah’ın insana verdiği ve vermeye devam
    ettiği en üstün değerlerden biridir. 114
    Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak,
    kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek
    demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen
    yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma
    109 Bk. 75/Kıyâme, 17-18; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 31-33
    110 Bk. M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 419
    111 Bk. M. İsmail İbrahim, a.g.e., s. 419
    112 Kur’an tilâvetiyle ilgili daha geniş bilgi için bk. Gazzâli, İhyâu Ulûmi’d-Din, I, 771-834
    113 Bk. 38/Sâd, 29. âyet
    114 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 13-14
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar,
    boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı
    bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli
    gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp
    yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip
    örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını
    değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de
    okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu,
    okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz
    gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha
    şuurlu hareket edebilmeliyiz.
    Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen
    sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli bir işbirliği
    gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen
    kavranması şarttır. Okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma
    tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının
    uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir.
    Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve
    detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün
    akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler
    üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır.
    Altı çizilmesi, notlar alınması gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği
    vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha
    fazla ortaya çıkar.
    Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük
    insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır.
    Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir.
    Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan
    araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama
    yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve
    insanları anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu
    konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en
    önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
    Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm
    varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı,
    • 109 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile
    sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama
    okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.
    Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a
    sığındığını”115 unutmayalım. Mideyi nasıl faydasız gıdalarla ve aburcuburla
    doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur.
    Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette
    çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa,
    özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve bu tür okuma da kafanın ve
    gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür.
    Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler.
    Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir.
    Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin,
    bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu
    unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep
    olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel
    kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek
    ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde
    okumak en güzelidir.
    Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul
    edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok
    basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet
    sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet
    halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki
    bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı
    zamanda hayatı da öğretirler.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen,
    kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları
    olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının
    hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır.
    Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap
    konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
    115 "Allah'ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda
    vermeyen ilimden Sana sığınırım." (Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711)
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu
    ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli
    ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı,
    ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik
    edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
    Günümüz İnsanı ve Okuma
    Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama
    100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak
    basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama
    100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin,
    Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin,
    Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam
    olarak 4 milyar 200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23
    milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de
    ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden
    sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda,
    kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu
    173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin
    oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının
    kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.
    Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete
    okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı:
    % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon
    karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe (bir iş günü sekiz saat hesabıyla)
    tekabül eder. Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız.
    Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda
    izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına
    tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
    Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran
    bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez.
    Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi
    okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yap•
    111 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    tığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali
    ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in,
    hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
    kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir? “Kitapsız”
    diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını
    hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına
    geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi
    tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da
    âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı,
    falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
    2- Besmele (b’ism-i Rabbike)
    Besmele: Tâğutun adıyla, onayıyla değil; Allah’ın ismiyle ve izniyle
    bir işe başlandığını ve yapılan tüm işlerde her şeyden önce Allah’ın rızâsının
    amaç edildiğini gösteren bir simgedir.
    Bu âyeti oluşturan temel sözcüklerden ikincisi, isimdir.116 Tek başına
    anlaşılır bir mânâ taşıyan, canlı ve cansız soyut ve somut varlıklara ad olan
    kelimeye isim denir.117 Kur’an okumaya Rabbin adıyla, yani Allah’ın ismiyle
    başlanmalıdır. Çünkü hem Kur’an’ı vahyeden, hem de insana onu anlama
    yeteneği bahşeden Allah’tır.118
    Besmele: “Bismillâhirrahmânirrahîm” sözünün kısaltılmış şekline denir.
    Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe
    başlamak için besmele çekilir. Bismillâhirrahmânirrahîm: “Rahmân ve
    Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)” anlamına gelir. Besmeleyi “esirgeyen,
    bağışlayan Tanrı’nın adıyla” gibi yanlış; yanlış olduğu kadar gaflet ve cehâlet
    kokan tercümeyi kabul etmek mümkün değildir. “Allah” lafzı, özel isim
    olduğu ve Yaratıcımızın tüm güzel isimlerini içinde barındıran bir anlam
    taşıdığı için başka bir dile tercüme edilemez. Ayrıca “esirgeyen” tâbiri çok
    yanlış bir tercümedir. Türkçede “esirgemek”, daha çok olumsuz bir sıfat anlamında
    kullanılır. Saklamak, korumak gibi anlamlarından daha çok; kıyamamak
    ve cimrilik yapmak mânâlarında kullanılır ki Allah’ın Rahmân
    116 İsim kelimesi, sözlükte “yükselmek, yücelmek, bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet” gibi
    anlamlar taşıyan s-m-v kökünden türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, XIV, 397-403).
    117 Bk. M. İsmail İbrâhim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 253
    118 Bk. 56/Vâkıa, 77-80; 55/Rahmân, 1-4 vb.
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    sıfatının kesinlikle karşılığı değildir. Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i
    kerimesi, “Yaratan Rabbinin adıyla (besmele çekerek) oku!”119 mealindeki
    âyettir. Bu “Rabbinin ismiyle oku” emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz
    için değil; bütün mü’minleredir. Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi
    bir işe başlarken besmeleyi unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan
    herhangi bir işte bereketsizlik ortaya çıkar.” 120 Kur’an okurken,
    hayvan keserken, abdest alırken, namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi
    ihmal etmezler.
    Kur’ân-ı Kerim’de “Fir’avn” kıssası haber verilirken, sihirbazların “bi-izzet-
    i Fir’avn” (Fir’avn’ın izzeti için) diyerek asalarını yere bıraktıkları beyan
    edilir.121 Fir’avn, Mısır’ı tanrı kabul ettikleri “Ra” adına yönetirdi. Tabii bu,
    bugünkü çağdaş ideolojilerden farklı bir tutum değildi. Sosyalist ülkelerin
    yöneticileri, başta Karl Marx olmak üzere, Lenin ve diğer teorisyenler adına
    sistemi sürdürürler(di). Kapitalizmde de durum bundan farklı değildir. Genel
    olarak her ülkede iktidar durumunda olan ideoloji, aynı metodla ayakta
    tutulur. Her işe başlarken, o ideolojinin kurucusunun adını anmak zarûrettir.
    Dolayısıyla Fir’avn’a bağlı olan sihirbazların kıssasında bu hususun
    beyan edilmesi, sürekliliğinin bir belgesidir. 122
    İslâm’dan önce Araplar, işlerine “bismi’l- Lât ve’l-Uzzâ” diye putlarının
    adıyla başlarlardı. Hanifler ise, Tevhid dininin kalıntısı olarak, “bismikellahümme”
    derlerdi. Haniflerin bu âdeti İslâmiyet’in ilk yıllarında da devam
    etmiştir. Neml sûresindeki besmele âyeti123 nâzil olduktan sonra besmele
    son şeklini almıştır. Hz. Peygamber, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi
    kullanmış, besmelenin yazıldığı ilk satıra başka hiçbir şeyin yazılmamasını
    da emretmiştir. “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve güdüktür.”124
    buyuran tek Önderimiz Rasûlulah’ın, günlük hayatındaki birçok iş münasebetiyle
    besmele çektiği ve besmeleyi tavsiye ettiği bilinmektedir.
    Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
    tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
    demek ister. O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etme-
    119 96/Alak, 1
    120 İbn Mâce, Hadis no: 1894
    121 26/Şuarâ, 44
    122 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler, Kavramlar, İnkılâb Y., 1/41
    123 27/Neml, 30
    124 İbn Mâce, hadis no: 1894
    • 113 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sini beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini ifade
    etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah
    tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin
    devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî
    kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle
    bu işi yapıyorum. Çünkü bu başladığım işin tamamlanmasında
    gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti
    vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. 125
    Kur’an ve Besmele
    Bismillâh ifadesi, Kur’an’da 3 yerde geçer.126 Bilindiği gibi, bismillâh “Allah’ın
    ismiyle demektir. Bu anlamdaki ifâdeler Kur’an’da toplam 18 yerde
    kullanılır.127 Besmele’yi oluşturan kelimeler Kur’an’da en çok tekrar edilen
    kelimelerdir. “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesini meydana getiren kelimelerden
    “ism” (isim) kelimesi, türevleriyle birlikte 71 yerde geçer; aynı
    kökten gelen semâ ve çoğulu semâvât kelimelerini de ilâve edersek, isim
    kelimesinden türeyen kelimeler toplam olarak 381’e çıkar.
    Besmeleyi meydana getiren ikinci kelime olan “Allah” lafzı ise, Kur’an’da
    tam 2697 yerde kullanılır; ayrıca “ey Allah’ım” anlamına gelen “Allahümme”
    kelimesi de 5 yerde geçer. Üçüncü kelime olan “Rahmân” kelimesi,
    Kur’ân-ı Kerim’de 57, “Rahîm” kelimesi ise 115 yerde tekrar edilir. Rahmân
    ve Rahîm kelimelerinin kendisinden türediği “rahmet” ve türevleri ise
    Kur’an’da toplam 339 yerde geçer.
    Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın
    üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de
    buna işaret eden pek çok emir vardır.128
    125 Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 226, 227
    126 Bismillâh İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde:) 1/Fâtiha, 1; 11/Hûd, 41; 27/Neml, 30.
    127 İsmullah veya İsmu Rabbike Terkiplerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde:) 5/Mâide, 4; 6/
    En’âm, 118, 119, 121, 138; 22/Hacc, 28; 34, 36, 40; 55/Rahmân, 78; 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52; 73/
    Müzzemmil, 8; 76/İnsân, 25; 87/A’lâ, 1, 15; 96/Alak, 1.
    128 2/Bakara, 200; 4/Nisâ, 103; 73/Müzzemmil, 8 gibi
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, mushaf olarak tertip
    edilen Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyeti de besmeledir. Besmele, Kur’ân-ı Kerim’in
    114 sûresinden 113’ünün giriş cümlesi olarak yer almaktadır. 27/
    Neml sûresin 30. âyetinin de bir bölümüdür. Dolayısıyla Kur’an’da 114 yerde
    “bismillâhirrahmânirrahîm” vardır.
    “O (mektup) Süleyman’dandır, ve o “bismillâhirrahmânirrahîm”le (Rahmân
    ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) (başlamakta)dır.” 129
    “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da bismillâh
    ile/Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet
    edendir.” 130
    “Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha çok, daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı
    zikredin/anın.” 131
    “Namazı kıldıktan sonra da, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde
    yatarken (daima) Allah’ı zikredin/anın.” 132
    “Rabbinin adını an. Bütün varlığınla, ihlâsla O’na yönel.”133
    “Sabah akşam Rabbinin adını an.” 134
    Besmeleye vücut veren 4 kelime (isim, Allah, Rahmân, Rahîm) ‘den 3’ü
    Allah’ın isimleri olup, bunların 2’si bağış, merhamet, cömertlik, affetmek
    gibi anlamlar taşımaktadır. Kur’an’ın ilk cümlesine bunları koyarak, temel
    konusu ulûhiyet ve insan - Allah ilişkisi olan Kur’an’da hâkim olan ögenin
    rahmet ve merhamet olduğuna Rabbimiz dikkat çekmektedir. Rahmân ve
    Rahîm’in kökü olan rahmet kelimesi Kur’an’ın açık beyanlarına göre Allah’ın
    hâkim niteliğidir. 21/Enbiyâ sûresi 107. âyette Son Peygamber’i de
    Kur’an “âlemlerin rahmeti” olarak nitelendirmektedir. O halde, şunu rahatlıkla
    söyleyebiliriz: Kur’an’ın tanıttığı Allah, yarattığı mahlûkata, her şeyden
    129 27/Neml, 30
    130 11/Hûd, 41
    131 2/Bakara, 200
    132 4/Nisâ, 103
    133 73/Müzzemmil, 8)
    134 76/İnsan, 25
    • 115 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    önce rahmet sıfatıyla tecellî etmektedir.135 İslâm’ı korku dini, Allah’ı sadece
    korkulacak bir zât olarak göstermeye çalışan besmelesizlere en büyük darbe,
    besmeledeki rahmet ve merhamet ifadeleridir.
    Besmelenin Anlam Derinlikleri
    İslâm ahlâkı, incitme, öldürme ifade edecek davranışlarda ve bu davranışlara
    müsaade eden sözlerde besmeleyle başlamayı yasaklamıştır. Savaşmaya
    müsaade eden ve putperestlere ültimatom içeren Tevbe sûresi,
    besmelesiz başlayan tek sûredir. Eti yenen hayvanların kesimi ve avlanması
    sırasında besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatlarının anılması uygun görülmemiştir.
    Hayvan keserken “bismillâh” veya “bismillâhi Allahu Ekber”
    denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in konusunun; Allah ile evren, özellikle de insanlık âlemi
    arasındaki münasebeti bildirmekten ibâret olduğunu söylemek mümkündür.
    Besmelenin başındaki “ba” edatı (“b” harfi) bu münasebeti ortaya
    koymakta ve kulun, Yaratanından yardım isteyerek hep O’na bağlı kalışını
    ifade etmektedir. Hz. Ali’ye atfedilen meşhur bir söz vardır: “Kur’an’ın tümü
    Fâtiha sûresinde eksiksiz özetlenmiştir. Fâtiha’nın özeti de besmeledir. Besmele
    de “b” harfinde özetlenmiştir. Dolayısıyla besmele’nin b’si Kur’an’ın
    özetidir.” İlk plânda abartılı gibi gelen bu ifade doğrudur. Arapçada harf-i
    cer olan “b” ilsak içindir. Türkçe tam karşılığını, “..... ile .....” şeklinde gösterebiliriz.
    Kendi başına bir anlamı olmayan bu harf, en az iki kişi arasındaki
    bir ilişkiyi belirten bağlaçtır. “Ahmed ile Mehmed” örneğinde olduğu gibi.
    Aralarında bir münasebet, bir bağ olmadan bu bağlaç kullanılmaz. Besmele’de
    deki “B” aralarında alâka olan iki tarafı belirtir. Bu tarafların biri, besmeleyle
    işe başlayan kul; diğeri Allah’tır. “B” Allah ile kul arasındaki ilişki
    ve bağı anlatır. Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki
    kulluk-ilâhlık münasebetidir. Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. “B”
    harfi de bu ilişki ve bağı içerdiği için Fâtiha ve Kur’an’ın özeti olmuş olur.
    Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce “ba”nın ilgili bulunduğu
    mahzuf bir fiil vardır. Bu, besmele ile başlanacak herhangi bir fiildir:
    “Bismillâh diye başlıyorum”, “Allah’ın ismiyle kalkıyorum, okuyorum, hayvan
    kesiyorum...” gibi. Böylece Allah ile kul arasında sevgiye dayalı olan
    135 Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 66
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    derûnî münasebeti ifade eden besmele, İslâm’ın bir sembolü ve her iyiliğin
    anahtarıdır. Kişi ile Allah arasındaki bu ilişki, sadece Allah’tan yardım istenip
    O’ndan medet umulacağını136 idrâk etmektir. Kendisi âciz olan, korunmaya
    muhtaç kimselerin başkalarını koruması mümkün olmadığını
    bilip her şeye kaadir Allah’ın kapısını çalmaktır besmele. Besmele, bütün
    iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade
    ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini
    anlamaktır.
    Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
    Evet, Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân
    ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz
    de, imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
    bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele,
    Allah’ın tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul,
    şöyle demiş olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim.
    Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
    O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan
    işte bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması
    ve bereketi istenemez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane görevi
    yapan kahvehanelerde otururken, faizli işlemlerde bulunurken, yalan ve
    kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele
    çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın
    mekruhlarda da besmelenin çekilmesi, vebali büyütür.
    En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri
    terk etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele
    çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya
    özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden
    uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade
    ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle
    dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve
    haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır. Besmele, “Allah’ın
    adı ile” demektir; “Allah’ın adına” değil. Bu ikisi arasında önemli fark bu-
    136 1/Fâtiha, 5
    • 117 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lunmaktadır. Müslüman her yaptığı şeye, her söylediği söze Allah’ın adı ile
    başlar. Allah’tan izin alarak; Ama Allah adına değil. İnsan beşer ve âciz olduğu
    için hatalar yapabilir. Allah adına demek; yapılana bir anlamda ilâhî
    özellik, günahsızlık, hatasızlık iddiası atfetmektir. O’nun adına iş iddiası,
    Allah’ın temsilcisi olma anlayışını, bu da ruhban sınıfını oluşturur. Tarihte
    Allah adına nice zulümler işlenmiştir. Teokrasi de budur. Kulun yaptığı iş,
    müslümanca olmalıdır ama beşerî özellik taşıdığından iddiasız olmalıdır.
    Besmeledeki “isim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi
    harf-i cerri ile de- yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim
    gökyüzü anlamında “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden,
    “bismillâh”ın anlamı, “Allah’ı yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir. 137
    Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin
    Kullandığı Bir Şifredir
    Besmele, sadece Muhammed (s.a.s.) ümmetine has bir anahtar değil;
    önceki ümmetlerin de kullandığı bir şifredir. Besmele’nin Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’den önceki peygamberler döneminde de kullanıldığını Kur’ân-ı Kerim’den
    anlıyoruz: Hz. Süleyman’ın, Saba kraliçesi Belkıs’a yazdığı İslâm’a
    dâvet mektubu bu cümleyle başlamaktadır. “O (mektup) Süleyman’dandır
    ve o bismillâhirrahmânirrahîm -Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla-
    (başlamakta)dır.”138 Hz. Nuh da tufandaki gemi yolculuğuna bu ifadeyle
    başlıyor. Gemiyi bu cümleyle hareket ettiriyordu: “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye
    binin! Bismillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ -Onun yüzüp gitmesi de, durması da
    Allah’ın adıyladır.-”139 Bu vesileyle ifade edelim ki, ister sürücü ve ister yolcu
    olarak bindiğimiz tüm araçlara binerken besmele çekmek, Kur’an’ın işaret
    yollu tavsiyesidir.
    İnsanlık tarihi boyunca İslâm peygamberlerinin tümü tarafından bir
    şifre, bir anahtar olarak kullanılmıştır besmele. O yüzden, değişmez evrensel
    değerlerin öbür ismi olan İslâm’ın, değişmez değerlerinden biri de
    besmelenin verdiği bakış açısıdır. Bu bakış açısı, bize şu gerçekleri gösterir:
    Allah, insanın her işine karışır. İnsan, eğer Allah’ın yardımını istiyorsa, her
    137 İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 24
    138 27/Neml, 30
    139 11/Hûd, 41
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    hayırlı işine Allah ile başlamak durumundadır. İnsan yaptığı her bir şeyde
    Allah’a olan borcunu hatırlamak ve O’na teşekkür etmek durumundadır.
    İşte bunlar, insanlığın değişmez değerlerinin değişmez göstergesidir.
    Her değerli iş gibi, Kur’an okumaya başlarken de Eûzü Besmele çekmek
    gerekir. “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (Eûzü
    çek).”140 diye emreden Allah, okumaya besmeleyle başlamamızı da emretmektedir:
    “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” 141
    Kur’an’a başlarken, besmeleden önce istiâze gelir. Çünkü istiâze’yi aşmadan
    besmeleye geçilmez. Eûuzü ile Allah’ı yardıma çağırdıktan, O’nun
    yardımı ile şeytanları etkisiz hale getirdikten sonra, şirki ve şirke götüren
    şeytanî isyanları kendimizden uzaklaştırarak Allah’ı lâyıkı ile anabileceğimizi
    düşünüyoruz.
    Gönlümüzde ve düşüncemizdeki, dilimizde ve davranışlarımızdaki
    şeytanî pisliklerden temizlenerek tertemiz bir şekilde Allah’la beraber oluyoruz.
    Eûzü süpürgesiyle temizlediğimiz gönül ve dil sarayımıza Allah’ın
    ismini yazıyoruz. Tıpkı kelime-i tevhidde önce “lâ ilâhe” (hiçbir ilâh yok)
    deyip Allah dışındaki ilâh taslaklarını kaldırıp atarak gerçekleştirdiğimiz
    tevhidî temizlikten sonra, “illâllah” (ancak Allah var) dediğimiz gibi.
    Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması
    sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz
    rahmetin bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak
    O’na hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. O’nun Rahmân sıfatıyla dünyada
    mü’min-kâfir herkese merhametine şahid oluyor, dünya hayatında bu
    nimetlerin kadrini bilerek verene teşekkür edip kulluğa/ibâdete, Kur’an’a
    yöneliyoruz. Rahîm sıfatının ise, âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere
    merhamet edip, kâfirlere azab etmesi olduğunun bilincine vararak âhireti,
    cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an okumaya,
    tefekküre başlıyoruz.
    Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat
    mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna
    uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette
    140 16/Nahl, 98
    141 96/Alak, 1
    • 119 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz. Kur’an,
    besmeleyle başlıyor, biz de Allah’ın Kitabını Allah’ın ismiyle okuyoruz.
    Eğitimle ilgili eserler başta olmak üzere nice kitaplar, gazeteler, dergiler,
    besmele ile mi başlıyor? Öğrenciler için hazırlanan bazı din kültürüyle
    ilgili kitaplar, bir müslümanı “bu, benim dinim değil!” diye isyan ettirecek
    modern hurâfe ve tuğyanla dolu olabiliyor. Peki, İslâm’a ters içeriği kalarak
    yayınların besmele ile başlamasını tercih edebilir miyiz?
    Laiklik, resmî din kabul edilmediği için ve bazı İslâmî âdetlere ses çıkarılmadığından
    Arap ülkelerinin çoğunda televizyonlarda sunucular besmele
    ve hamdele ile başlıyor programlarına. Besmele ile başlanan programda
    ise Allah’ın yasakladığı neler yok ki?! Düşünün bir kere, İslâm düşmanlığını
    her fırsatta en rezil şekilde gösteren bir tv. kanalı, programlarını sunarken
    besmele ile başlıyor. İslâm’a her gün hakaretler yağdıran, ahlâksız bir gazetenin
    ilk satırında besmele yazıyor. Bu Allah ile, din ile alay olmaz mı? Haram
    katmerleşmez mi bu tavırlarla? Peki, “onlar besmele ile başlamasınlar
    da biz onlara bakarken besmele çekelim” diyebilir misiniz?
    “Yaratan Rabbinin ismiyle oku.”142 âyeti bizden sadece şekil ve lafızla
    değil; muhtevâ ile ilgili tavır beklemektedir öncelikle. Okuduklarımızın Allah’ın
    ismiyle okunması; Allah’ın izniyle, O’nun rızâsı için, O’nun yolunda,
    O’nu unutturmayan, O’na yaklaştıran yapıda olmasını gerektirir. Okumak
    gibi, artısı büyük olan bir eylemde besmele bilinci bunu gerektiriyorsa, diğer
    eylemlerimizde bu özelliklerin aranma zorunluluğu daha fazla olmaz
    mı?
    Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
    Bismillâh, “Evvel Allah (önce Allah)” deyip, O’na danışmak, yapacağımız
    herhangi bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her
    şeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve
    onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun
    adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden dilimiz “Allah’ın
    adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir.
    142 96/Alak, 1
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür.
    Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan
    veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
    “Bismillâh” diyor ve sonra ekliyoruz “Rahmân, Rahîm” sıfatlarını. Aslında
    “Allah” ismi, Cenâb-ı Hakkın tüm isim ve sıfatlarıyla birlikte Rahmân
    ve Rahîm sıfatlarını da içermektedir. Ama bunlar özellikle hem besmelede,
    hem Fâtiha sûresinin ilk âyetlerinde özel yer alır. Kur’an, Allah’ın
    rahmetle ilgili sıfatlarını öncelikle ve ısrarla vurgular. O’nun başka isim ve
    sıfatları değil de, özellikle Rahmân ve Rahîm sıfatları! Çünkü varlığımızı
    O’nun Rahmân ve Rahîm oluşuna borçluyuz. O’nun üzerimizdeki merhametiyle
    varız ve varlığımızı bu sâyede sürdürüyoruz. O’nun merhameti olmadan,
    nefes alıp vermemiz bile imkânsız. Bedenimiz, aklımız, ruhumuz
    hep O’nun rahmetinin birer eseri. Peygamberimiz’in ve vahyin bize gelişi
    de O’nun rahmetiyledir. İşte bunları hatırlamak için “Rahmân” diyoruz,
    “Rahîm” diyoruz.
    Rahmet, her çeşit âfetlerden kurtulup her türlü hayra ermektir. Rahmân,
    mü’min-kâfir ayırt etmeden tüm herkese hayat hakkı tanıyan, yaşaması
    için gereken şartları hazırlayıp nimetleri veren demektir. Rahîm
    ise, hak edenlere ve lâyık olanlara nimetini bol bol, sürekli olarak veren
    demektir. Bu yüzden Rahmân sıfatı, O’nun dünyadaki tecellîsi; Rahîm ise
    âhiretteki tecellîsidir. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı, hem âhireti
    hatırlıyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası
    olduğunun bilincinde dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret
    ediyoruz. 143
    Besmele, Laik Mantığı Protestodur
    Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik
    mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş
    yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi,
    laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün
    anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik
    olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki
    143 Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sûreleri, Suffe Y., s. 23-24
    • 121 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere
    besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
    Besmelesizlik demek olan laisizm, aynı zamanda şeytanî bir dünya görüşüdür.
    Bunun için Allah Rasûlü her eylemine “Rahmân, Rahîm Olan Allah’ın
    adıyla” başlayarak bu sapkınlığı mahkûm etmiştir. 144
    Besmele, müslümanın alâmet-i fârikalarından (ayırıcı özelliklerinden)
    birisidir. Mü’min, her vesileyle ve sık sık besmele çeker. Günümüzde “müslümanım”
    diyen insanların çoğu, yemek vb. bir iki şeyin dışında besmele
    çekme gereği duymuyor, her hayırlı şeye başlarken besmele çekmek, tarihe
    karışıyor. Yine, günümüzdeki insanların ağızlarından çıkan besmele,
    formalite icabı, âdet ve alışkanlık gereği söylenmiş gibi, ruhsuz ve cansız
    kelimelerden ibâret kalıyor. Mekanik bir telaffuzdan ibâret, şuursuzca dudaklardan
    dökülüveriyor. Adını andığı Allah’a isyanla meşgul bir işyerinin
    açılışında besmele okunarak kurdela kesilmesi, örneklerden sadece biri.
    Günlük hayatımızın her zaman diliminde Allah’ın ilkelerine ve hükümlerine
    bağlı olduğunu göstermek için her çeşit hayırlı işlere besmele ile başlar.
    Besmele ile Allah’a ilticâ eder, şeytânî düşünce ve eylemlerden O’na sığınarak,
    O’nun yüceliğini itiraf eder ve O’ndan yardım ister. Allah’ın rahmân sıfatını
    düşünerek, her çeşit nimetin Allah tarafından kendisinin istifadesine
    sunulduğunu düşünür, O’na şükürde bulunur. Rahîm sıfatını düşünerek de
    ümitsizliğe giden yolu tıkar, dünyada başına gelen musîbet ve zorlukların
    geçici olduğunu, esas ve sonsuz rahmetin âhirette tecelli edeceğini değerlendirir.
    Allah’ın adıyla başlamak bir işe… Allah’ın yolunda, Allah’ın belirlediği
    ölçüler içerisinde o işi sürdürebilmek… Müslüman olarak biz her işimize
    “besmele” ile başlarız. “Besmele” yaptığımız tüm işleri Yüce Rabbimizin
    “rehberliği” ve “onayı” doğrultusunda yapma bilincidir. “Besmele” her işimizin
    Yüce yaratıcımız tarafından görüldüğü, bilindiği ve kaydedildiğinin
    farkında olma bilincidir. “Besmele” yaptığımız her işten hesaba çekileceğimizi
    düşündüğümüz ve ona göre hareket ettiğimizi görme bilincidir. “Besmele”
    Hesap günü Yüce Rabbimize alnı ak ve günahla kararmamış bir yüzle
    varıp, huzura erme bilincidir. “Besmele” Allah adına var olma, Allah adıyla
    anlam bulma ve Allah yolunda yaşama bilincidir.
    144 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 180
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    “Oku yaratan Rabbinin adıyla…” diye başlayan ilk vahyin sıcaklığını iliğimizde
    hissederek… O eşsiz cömert olan Yüce Rabbimizin nimetlerinin
    büyüklüğünün farkında olarak…
    Besmele Çekmenin Hükmü
    Besmelenin yerine göre farz, vâcip, sünnet, mendup, haram ve mekruh
    gibi hükümleri vardır. “Üzerlerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların
    etinden yemeyin. Çünkü bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır.”
    145 mealindeki âyet, hayvan keserken besmelenin farz olduğunu gösterir.
    “Yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yiyin ve üzerine
    Allah’ın adını anın.” 146 âyeti de av üzerine hayvanı gönderirken veya av için
    silâh kullanırken, yani avcılık yaparken besmele çekmenin farz olduğunu
    belirtmektedir. Hayvan keserken besmelenin kasten terkedilmesi halinde,
    o hayvanın etinden yemek haramdır. Namaz dışında Kur’an okumaya başlarken
    sûrenin başında istiâze ve besmele âlimlerin çoğuna göre sünnettir.
    Namazda ise, Hanefî mezhebine göre her rekâtta Fâtiha’dan önce besmele
    sünnet; Şâfiî mezhebine göre farzdır.
    Önemli sünnetlerden ve yaygın muâşeret kurallarından biri de yemek
    yemeye başlarken besmele çekmektir. Konu ile ilgili hadis-i şerifte belirtildiği
    üzere147 başlanırken unutulduğu takdirde hatırlandığı zaman, “Başında
    da sonunda da Allah’ın adıyla” anlamında “Bismillâh fî evvelihî ve âhirihî”
    demek gerekir. Herhangi bir işe başlarken besmele çekmenin hükmü işin
    mâhiyetine göre değişir. Meselâ içki içmek, gasbedilen veya çalınan bir şeyi
    yemek gibi yasak fiillere besmele ile başlamak, onları meşrû saymak anlamına
    geleceği veya dinle alay hükmüne gireceği için haram kabul edilmiştir.
    Abdest almak, duâ okumak gibi ibâdetlerle, yenilmesi helâl olan gıdaları
    yemek, helâl şeyleri içmek gibi fiillere besmele ile başlamak sünnettir.
    Besmele, Allah’ı hatırlattığı, zikr olduğu, kul-ilâh ilişkisi ve kurallarını
    düşündürdüğü için, her meşrû eylemimize besmeleyle başlamak, sürüden
    ayrılıp seviye kazanmak ve işimize bereket katıp ibâdet sevâbı almaktır.
    Necâset mahallerinde besmele çekmek ise mekruh sayılmıştır. Cünüp ve
    145 6/En'âm, 121
    146 5/Mâide, 4
    147 Ebû Dâvud, Et'ıme 15; Tirmizî, Et'ıme 47
    • 123 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    âdetli olanların duâ ve senâ maksadıyla besmele çekmesinde bir sakınca
    yoktur. 148
    Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
    Besmele şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
    Müslümanın her işi Allah’ın adıyla ve O’nun emir ve müsaadeleri doğrultusunda
    olmalı.
    Müslümanın her işinde ‘evvel Allah’ olmalı. Yani mü’min, başlayacağı
    işi yapıp yapmama konusunda önce Allah’a danışmalı.
    Harama besmele çekilmeyeceği için, besmele çekemeyeceğimiz hiçbir
    işe girişmemeliyiz.
    “Besmelesiz iş ebterdir, yok olmaya mahkûmdur” 149 hadisinden anlıyoruz
    ki besmelesizler ve onların düzenleri devrilip yıkılmaya mahkûmdur.
    Kesilirken besmele çekilmeyen her hayvan murdardır, pistir. Besmeleyle
    ve besmele doğrultusunda olmayan her düşünce, fikir, iş ve düzen de
    murdar ve leş hükmündedir.
    Besmele Allah’tan yardım dilemedir. Allah ise, ancak Kendi yolunda
    olanlara yardım eder. 150
    Müslüman, her türlü davranışa İslâmî ölçüler ışığında başlamalı, eylem,
    hizmet ve faâliyet yaparken İlâhî rahmet ve merhamet üzere bulunmalıdır.
    Besmele bu bilinci yansıtmalıdır.
    Müslüman, bütün düşünce ve davranışlarında merhametle hareket etmek
    zorunda olduğunu besmeledeki rahmetle ilgili iki sıfatla idrâk etmelidir.
    148 İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Y. c. 5, s. 531
    149 İbn Mâce, hadis no: 1894
    150 Ali Akpınar, a.g.e. s. 28
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    Müslüman, besmeleyi hayatının tamamına yansıtmalıdır. Şuursuz bir
    şekilde söylenen besmelenin, istenen faydayı sağlamayacağını bilmelidir.
    Besmele, müslümanın elini attığı her işte, adımını attığı her yolda Allah
    ile beraber olduğunun, O’nun yardımıyla iş yaptığının şuurunda olmasını
    sağlar/sağlamalıdır.
    Besmelenin her işte sürekli tekrar edilmesi, Allah’ı zikir olduğu gibi,
    müslümanın Allah’la rahmet üzerine iş yapacağına, O’nun izin verdiği şekilde
    davranacağına dair sözleşme yenilemesidir.
    Besmele, her işte Allah’tan yardım istemenin gerekliliğini, başarı ve zaferin
    Allah’a ait olduğunu unutmamak demektir. 151
    Besmeleyle, yapılan işi kendi adımıza, fakat Allah’ın ismi ve izniyle, Allah’tan
    yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz.
    Allah’ı yücelterek başladığımızda o iş, Allah için oluyor. O’nun dini için
    yapılan bir gayret şeklini alıyor.
    Şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yenileniyor. Her işe besmeleyle
    başlamak hayatı anlamlandırıyor.
    Allah’ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş,
    tüm müşrikler ve putperestlere muhâlefet etmiş oluyor. 152
    Mü’minler istiâze ve besmelenin şuuruna erdikleri gün, yeryüzünde
    hiçbir tâğutî iktidar gücünü muhafaza edemez. Çünkü eûzü-besmeleyi duyan
    şeytan ve tâğut çılgına döner, mahvolur. 153
    151 Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Suffe Y., s. 19
    152 İhsan Eliaçık, a.g.e. s. 22
    153 Yusuf Kerimoğlu, a.g.e. 1/42
    • 125 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    3- Rab (Allah’ın Rab ismi)
    Bu âyeti oluşturan temel kelimelerden üçüncüsü, Rabbdir.154 Rabb,
    Kur’an’da Allah lafzından sonra O’nun en çok geçen ismidir. Bu kavram,
    başka bir dilde tek kelimeyle kolayca ifade edilmeyecek kadar geniş kapsamlı
    ve zengin anlamlıdır. Bu mânâ nüanslarının hepsini birden tek kelimeyle
    dile getirmek mümkün olmadığı için rab kelimesi, hangi bağlamda
    kullanıldığına bakılarak mânâlandırılmalıdır. Ama onun öncelikli ve ağırlıklı
    mânâsının; “terbiye etmek, büyütüp yetiştirmek” olduğu söylenebilir.155
    Rab kelimesi, şekil olarak masdardır. Ancak bu sözcük, asıl anlamın
    dışında/müstear olarak fâil mânâsını ifade etmektedir.156 Çünkü Arapça’da
    bir şeyi büyütme/iz’am etme maksadıyla çoğu kez ism-i fâil yerine masdar
    kullanılır. İşte, Allah’ın rabliğinin kemâlini ifadeye koymak için mürebbî
    yerine rab kelimesi kullanılmıştır. Bu yüzden Kur’an’da Rab ismi, “bütün
    varlıklar âlemini yaratan, onları terbiye ederek geliştiren, maddî ve mânevî
    olgunluğa eriştiren, her türlü otoritenin nahâî kaynağı olan Allah” anlamına
    gelmektedir.157
    Rab kelimesi er-Rabb şeklinde yalnız Allah için kullanılır. Ama bu kelime,
    belirtilen er-Rabb şeklinde Kur’an’da hiç geçmez. Ancak, hadis dilinde,
    er-Rabb şeklinin, Allah anlamında kullanıldığı görülür.158 Rab ismi, Allah’tan
    başka varlıklar için, bir şeye eklenmeden/izâfe edilmeden tek başına
    kullanılmaz. Ayrıca bu ismin, Allah’tan başkası için kullanılması, hadis
    diliyle yasaklanmıştır.159 Rab kelimesi, Kur’an’da birkaç istisnâ dışında160
    her zaman muzaaf olarak sadece Allah’ı niteler. Genelde isim veya zamire
    eklenmiş olark gelen bu kelime, sadece iki âyette yalın halde ve nitelenmiş/
    mevsuf olarak görülür.161 Rab kelimesinin çoğul şekli olan erbâb, Allah’tan
    başka tanrılaştırılan varlıkları (sahte tanrıları) belirtmek için kullanılır.162
    154 Rabb kelimesi, sözlükte “terbiye etmek, besleyip büyütmek, yönetmek, efendi, sahip ve mâlik olmak” gibi
    anlamlar taşıyan r-b-b kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, I, 399-409).
    155 Bk. Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları, s. 23 vd.
    156 Bk. Râgıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 336
    157 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’âm, 164; 7/A’râf, 54; 19/Meryem, 65 vb.
    158 Bk. Sehârenfûri, Bezlü’l Mecbûd, XIX, 214
    159 Bk. Sehârenfûri, a.g.e., XIX, 214-215
    160 Bk. 12/Yusuf 41, 42, 50; 79/Nâziât, 24
    161 Bk. 36/Yâsin, 58; 34/Sebe’, 15
    162 Bk. 12/Yusuf, 39; 3/Âl-i İmrân, 64, 80; 9/Tevbe, 31
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an vahyinin başlangıcından beri Rab kelimesinin, insanlara ait olan
    zamirlere163 ve Allah’tan başka kimsenin sahip olamayacağı yirmiyi aşkın
    muazzam varlıklara izâfe edildiği/eklendiği görülür.164 Kur’an vahyinin bu
    kelimeye yüklediği aktif mânâ sonucu, Rab sözcüğü, Mekke döneminin
    sonlarına doğru sadece Allah’a ait bir isim haline gelmiştir. Bu aşamadan
    sonra kelimenin muzaaf olduğ şeyler gittikçe azalmış, hatta Medine devrinin
    son dönemlerinde inen vahiylerde Rab kelimesinin sadece Rabbu’l-âlemîn
    ve Rabbu’l arşi’l azîm şekli kullanılmıştır.165
    Kur’an vahyinin, başlangıçta ulûhiyeti en çok Rab kavramıyla anlatmasının
    temel nedeni, tevhid inancından uzaklaşmış insanların nazarında
    Allah isminin, rablik fiillerinden neredeyse tamamen tecrid edilmiş/soyutlanmış
    olmasıdır. Onlar, Allah’ı faâliyetleri sona ermiş ve insanlardan uzak
    duran bir ilâh olarak görüyorlardı. İşte Kur’an insandaki Allah inancının
    uzak bir anıya dönüşmesini önlemek için ulûhiyeti en çok rab kavramıyla
    anlatmıştır. Kur’an’ın, rab kelimesine yüklediği dolgun ve aktif mânâ sonucu
    bu sözcük, Allah’ın en has ismi haline gelmiş; böylece bütün insanlığa,
    Allah’tan başka hiçbir varlığın rablik hakkı olmadığı mesajı verilmiştir.166
    Allah “Göklerin, yerin ve bunların arasında var olan her şeyin Rabbidir. Öyleyse
    yalnızca O’na kulluk et, O’na kullukta devamlı ve sebatlı ol. Hiç, ismi
    O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?” 167
    Alak sûresinin birinci âyetini oluşturan temel sözcüklerden dördüncüsü
    de, haleka fiilidir.168 Bu fiil, “ana maddesi ve modeli olmadan bir şey var
    etme”yi169 yahut “var olan bir şeyden bir başka şey icad etme”yi belirtmek
    için kullanılır.170 Kur’an’a göre yaratma fiilinin fâili, yani Yaratıcı, açık veya
    163 Bk. 96/Alak, 1, 3, 8; 55/Rahmân, 13-19; 42/Şûrâ, 15; 2/Bakara, 37, 258; 14/İbrâhim, 25; 29/Ankebût, 8;
    7/A’râf, 22 vb.
    164 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’âm, 164; 7/A’râf, 122; 9/Tevbe, 129; 19/Meryem, 65; 26/Şuarâ, 26, 28; 27/Neml, 91;
    37/Sâffât, 5, 180; 53/Necm, 49; 55/Rahmân, 17; 106/Kureyş, 3; 113/Felak 1; 114/Nâs, 1 vb.
    165 Bk. 5/Mâide, 28; 9/Tevbe, 129 vb.
    166 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’ân’âm, 164 vb.
    167 19/Meryem, 65; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları I
    168 Haleka fiili, sözlükte yaratmak, var etmek, takdir etmek, düzgün biçimde oranlamak ve ölçmek gibi
    anlamlar taşıyan h l k kökünün türemiş şeklidir (Bk. Lisânu’l Arab, c. 10, s. 85-92)
    169 Bk. 96/Alak, 1; 6/En’âm, 1 vb.
    170 Bk. 96/Alak, 2; 55/Rahmân, 14-15 vb.
    • 127 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    takdirî olarak her zaman Allah’tır.171 Yaratılanlar ise; gökler, yer, yeryüzündekiler,
    cinler, insanlar, bütün canlılar, kısacası “her şey”dir.172
    Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek
    geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine
    mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın
    umumi isimlerindendir. Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
    isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat,
    Rab ismi olduğu gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın
    başlangıcında da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
    Rab ismidir.
    Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan,
    yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah
    anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten,
    hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun
    rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı
    da ifade etmektedir. Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek,
    O’nun dinini her şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak
    hâkimiyetine teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
    Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları, kullara ve
    diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk etmeleri için göndermiştir.
    İslâm, insanları kulların zulmünden, Allah’ın adaletine götürür.
    Tevhid gerçeğinin birinci şartı, Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve
    Hâkim olanın tek bir Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta
    tevhiddir; bu da Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine
    ibâdet etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden kimsedir.
    Sadece Allah’a ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek, O’na
    hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
    İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet dinidir.
    Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet etmeye çağırmış
    ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından koruyarak, böylece
    onları Allah’ın dışındaki varlıklara kul olmaktan kurtarmıştır.
    171 Bk. 96/Alak, 1, 2; 87/A’lâ, 2; 71/Nûh, 15; 45/Câsiye, 22 vb.
    172 Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 30/Zümer, 62 vb.
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Rab Kavramı
    “Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab kelimesinin
    çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş olan “Rabbânîyyûn” 3,
    “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam olarak “rab” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
    Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir”
    cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir. Vahy kitabı olan
    Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak, insanlara bu önemli
    gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı
    ve itaat ifadesi, her türlü şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin,
    âlem diye nitelediğimiz bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp
    gözeteni, koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren
    yüce güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil verdiği
    insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor. Çünkü O,
    âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir. İlginçtir
    ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği halde, “Allah”
    ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı, Allah lafzının dört katı olmuş
    oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle açıklanamaz.
    Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını oluşturmayı
    hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah’ın varlığına inandırma sorunu
    değildi. Câhiliye insanı Allah’ın varlığına zaten inanıyordu. Ama bu insanlar
    sahih Allah inancını kaybettikleri, Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları
    için sapıtmışlardı. Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde
    insanların zihinlerinde kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad
    ediyordu. Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın
    dört katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir Allah’a
    müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
    İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına
    silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun delili
    olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu: “Zâlikümüllahü Rabbüküm”
    173 “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani, ancak Allah olan, Rabbiniz
    173 40/Mü'min, 62, 64
    • 129 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    olabilir, deniliyor. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanlar” 174
    ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
    Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir. Bunların
    başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek, insanlık hayatını ve
    varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar koymak, mutlak değer ölçüleri
    belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan birini kendine tahsis eden insan,
    rablik iddiasında bulunmuş olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek
    tek rab olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/
    ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de Allah’tan
    başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım insanlar çıkıyor,
    Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye kalkışıyorlar. Sonra da insanları
    gerçek Rabbin emir ve yasakları dışında kendi koydukları kurallara,
    ilkelere, değer ölçülerine ve kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar.
    Oysa bu durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar
    her ne kadar onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri
    bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek suretiyle
    onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu Allah’tan başkalarını
    rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable ilgili âyetler bu konuyu
    açıkça ortaya koymaktadır. 175
    Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin Allah
    olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp
    şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve maliki
    O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her
    şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların
    ihtiyacı olan şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır.
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    Âlemlerin tek Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran,
    koruyan, gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında,
    toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat veya sağlam, gözü
    olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan
    sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar;
    174 41/Fussılet, 30
    175 Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.176 Bizim de fıtratımızda Rabbi
    tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
    İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab
    taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü,
    çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür
    irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların
    zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada
    tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun,
    fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
    var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten
    inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa,
    başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
    Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî, dinî ve
    iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek; Fir’avn, Nemrut
    ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir. “(Fir’avn,) ‘Ben sizin en
    yüce rabbinizim’ dedi.”177 “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik)
    verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u)
    görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’
    demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah
    güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun
    üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” 178
    Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların örnekleri
    de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi din adamları, kutsallık
    atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler. İktisadî rab taslakları da
    Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar, azan, ezen ve üzenler ve de
    düzenler. Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında
    samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde olan, menfaat
    çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık düzeni kurup devam ettirmeye
    çalışanlardır. Ebû Leheb’in Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman
    olursam bana ne var, benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz
    cevap verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” İnsanları
    176 41/Fussılet, 11
    177 79/Nâziât, 24
    178 2/Bakara, 258
    • 131 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sömüren düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini
    anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle beni eşit gören din
    olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan, sanki bilmez mi, başkalarına
    ve her şeyden önce Allah’a muhtaç âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete
    illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm: Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak
    yüce ve büyük olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi putları ve
    tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik vasfını sırf Allah’a
    hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır. “Rab” olmayan bir tanrı
    edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından ve de açıkgözlülüklerinden
    biridir. Çünkü rab olan bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır.
    Yapısı itibarıyla zulme ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz
    insan, kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı
    ve kontrol altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine ve
    nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
    Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı, duygusu,
    düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet sahibi olmayan
    bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi elleriyle icat ve imal etmiştir.
    Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt, taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu
    türden “rab olmayan” ilâhlarıdır.Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen,
    yağmur yağdıran, tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara,
    yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab olmayan
    tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı. Rabliği kabul
    edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin ve vicdanların dışına
    çıkamayan bir tanrı!
    Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir Allah’a inanmak
    zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına başvurarak varlığını ve
    birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra kalkışmıştır. İşte böylece şirk,
    laiklik adı altında tedavüle sürülerek çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi
    bir kez de böylesine çağdaş bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl
    Allah’ın vahdâniyetini inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif
    dinini tahrif ve tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş
    müşrikler olan laikler de Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hanif dinini tahrif ve
    tahribe yeltenmişlerdir.
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan
    Başkasını Rab Edinme
    Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk, rubûbiyeti
    inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk türü de, Allah’ın bu
    sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan başkasını rabler edinmek biçiminde
    ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını ve râhiplerini Allah dışında rabler
    edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet
    etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları
    şeyden uzaktır.”179 Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu,
    İsrâil oğullarının yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve
    hatta Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir ve
    o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an Allah’tan başkasına
    kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra da doğrudan şirk diyor.
    Yahûdileşme temayüllerinden biri olan Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin
    bu şirk türü aynen Hz. Muhammed ümmetine de geçmiş, bu ümmet de
    ulularını, din büyüklerini, velîlerini, evliya kabul edilen bazı diri ve ölüleri
    Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
    Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara doğrudan
    ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki âyet nâzil olduğunda
    eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy b. Hâtem’i boynunda altın bir
    haçla gören Allah Rasûlü, onu bir put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş,
    ardından yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti:
    “Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin
    onlar, şu sınıfların helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da
    haram kabul ediyorlardı.”180 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını
    rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman
    olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir insana yakışmaz
    ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de ardından insanlara
    dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz
    Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der. Ve size ‘melekleri ve
    peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra
    size inkârı emreder mi?” 181
    179 9/Tevbe, 31
    180 Tirmizî', Tefsir 10
    181 3/Âl-i İmrân, 79-80
    • 133 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine bile
    faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek putlaştırıyor? Yatırlara
    kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek, ölülerden çocuk, nasip veya
    yardım istemek, çelenk koyar gibi, deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi
    bez bağlamak, mum yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek
    anıtmezarlar, kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
    dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü suyu hürmetine
    deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin putlarını şefaatçi
    kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat anlayışına sahip olmak ve buna
    benzer tavırlar ölüleri rab kabul etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara
    kerâmet veya kutsallık atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de
    rableştirmeye ayrı örneklerdir.
    İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
    rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet derecesine vardığı bir
    aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları şiddetle nehyediyor. Bir yahûdileşme
    temâyülü olan üstadını, ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah
    dışında rab edinme ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp
    hevâsını ve nefsini ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu
    ifrât ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen
    tüm âyetlerde gelen “min dûnillâh” (Allah’ın berisinde -O’nunla birlikte veya
    O’nun dışında-) lafzını iyi anlamak gerek.182 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ
    ve hevesi rab edinmek183 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük
    ve kılavuzsuzluğa delil olamaz.
    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında
    başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda
    bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi
    kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik
    yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten
    ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak
    yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 184
    182 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
    183 45/Câsiye, 23
    184 12/Yûsuf, 23
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik ve
    terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu olarak çıkıyor
    önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama zannettiği gibi hür değildir.
    Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına karşı gösterilen tepki, bu ikinci
    tür hastalığı doğurmaktadır. 185
    Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik, mitoloji
    ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak gerekiyor. Filmleri,
    dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde çoğunda
    “gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının
    bir insana unvan olarak verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri;
    tepkisiz, benimseyerek seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
    Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin, yerin ve
    ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların; en fazla olarak
    da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular. Allah, evreni yaratmakla
    kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı
    filozoflar, “Allah, evreni yarattı ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar
    gözlem ve tecrübelere de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış,
    sonunda, filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal
    bir devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli
    de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve yaptıklarınızı
    yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline bırakmadığını
    açıklıyor.
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi, gayb âleminin,
    yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular, okyanuslar âleminin,
    gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler
    âleminin, insanlar, melekler, cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin,
    milyonlarca tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin,
    görülen ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam
    sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün âlemleri
    yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü yöneten Allah’tır.
    Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a aittir.
    185 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 176 vd.
    • 135 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini
    cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar; bu öz de bütünüyle
    Allah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde bir hareket yeteneğine
    sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle donatılmış da değildir. Mutlak güç
    ve kuvvet kaynağı sadece Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış
    gibi görünen ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen
    birtakım sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden yaratması
    ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından sebep-müsebbip
    şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz. Sebep de müsebbip de Allah’tır.
    Soruna izafi olarak varlıklar açısından yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-
    sonuç ilişkisi çıkmaktadır. Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp
    âdeta Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının
    ve bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır;
    yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının maddî
    sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah adını hiç anmadan
    yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını rab kabul etmektir.
    Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek, O’nu
    evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini inkâr etmek demektir.
    Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah, evreni ve içindeki bütün varlıkları
    “kudret elinde” tutmakta olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda
    da, batıda da, yerde de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey
    O’nun irâdesi, hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir
    hareket, yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten,
    yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O âlemlerin
    Rabbidir.
    İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik verilmiştir:
    İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı mutlakken ve
    insan dâhil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere
    tabi olmak zorundadır. Çünkü o yeryüzünde halife olarak vardır.
    Allah’ın irâdesi çerçevesinde dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak
    ve O’nun kelâmı çerçevesinde davranacaktır. Ama eğer insan Allah’ın ilâh
    olduğunu kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve
    sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği biçimde
    tasarruf etmeye kalkar, irâdesini kendi arzuları doğrultusunda kullanır. İşte
    bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na bu noktada ortak koşmak
    demek olur.
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar
    arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki
    tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir.
    Dünyadaki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun
    için, Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan,
    kendi arzularını ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne
    şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda,
    böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab
    kabul etmiş olurlar.
    Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların bilginlerini,
    râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri birtakım kimseleri,
    yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların kendi hevâlarından uydurdukları
    ve hayatı düzenleyici kurallara bağlı kaldıklarını da vurgular.
    Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak anlamda rab olduğunu ilân ederken,
    Fir’avn, kavmine karşı, “en büyük rabbiniz benim”186 diye seslenir. Yine
    Kur’an, insanları, birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab
    edinmeye çağırır. 187
    Kur’an’da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında ilâh kavramından
    önce gelmektedir. “De ki, sığınırım insanların Rabbine, insanların
    melikine, insanların ilâhına.” 188 Bunun nedeni oldukça basittir. İnsanların
    birinci derecede Allah’ın yolundan ayrılmalarının nedeni rablik ve melikliği
    kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır.
    Eğer, Allah rab ve melik olarak insanların hayatına müdâhale etmeyecek
    olursa, bu durumda rablik ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların
    eline geçecek, bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik
    olabileceklerdir. İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını
    dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki gelir
    kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da kendiliğinden
    daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı gerektirmektedir. İşte
    rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.
    İnsanlar, Allah’tan başka kimseyi rab kabul etmezlerse,
    zulüm en büyük desteğini de yitirmiş olacaktır. 189
    186 79/Nâziât, 24
    187 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
    188 114/Nâs, 1-3
    189 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 148 vd.
    • 137 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rable,
    yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı değildir. Teorik
    olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini, vicdanlarına hapseden
    günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka
    rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim
    ki, insanların pek çoğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı
    günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min
    ve müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve
    yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
    emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü
    olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş olurlar.
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; her şeyle, özellikle egemen tüm
    güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık(!)
    Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların
    ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!
    Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmaktadır
    ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve
    inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah’ın varlığını
    inkâr etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları;
    Allah’ın mutlak rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna
    inansalar da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir. Rabliğin
    bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal
    ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah’tan başkalarından
    almalarıdır. Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya
    Allah’tan başka rabler olduğuna inanıyorlar veya Allah’ın rabliğine teorik
    olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim
    oluyorlar. İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
    asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara,
    yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah inancı. Yani
    göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin Rabbidir.
    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç
    olduğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: “Yâ Adiyy,
    boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada Rasûlüllah “Yahûdiler ve hı•
    138 •
    Ahmed Kalkan
    ristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.”190 meâlindeki
    âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere
    ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz:
    “Evet ama onlar (hıristiyan râhipleri ve yahûdi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını
    haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular.
    İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.”
    191 buyurdu.
    Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak
    için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan başkalarının emrine,
    Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat
    etmek, hükümle ilgili konularda Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip
    kabullenmek, Allah’tan başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine
    başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını
    rab edinmek ve onlara tapmak demektir. Putlara, şeytanlara ve tâğutlara
    tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin
    ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara
    uymak da öylece bir şirktir.
    Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah’ın
    ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için,
    hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her
    ne kadar dil ile rab denilmese de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
    Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin puta
    ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim,
    Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı bâtıl, bâtılı
    da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâli haram, haramı da helâl tanıtarak
    Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer
    tâğutturlar. Bunlara uymak da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma
    düşenler, Allah’ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara
    Allah’a tapar gibi tapmış olanlardır.
    Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul edilenler
    var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak,
    bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi Rabbe kulluk etmesi
    190 9/Tevbe, 31
    191 Tirmizî, Tefsir 10
    • 139 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın
    her safhasında emrine uyulan tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş
    olunamaz. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara
    korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”192 Peygamberimiz’in: “Allah’a
    inandım, de, sonra da dosdoğru ol!” (1) mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının
    ve O’na kulluğun en veciz ifadesidir.
    Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı
    ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o insandan.
    “Rabbim filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada.
    Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu
    söyleyecek dil. Orada “Rabbim Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim
    Allah’tır” deyip bu sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun
    tek reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
    Rab Konusunda Sahih İtikad
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların
    tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan
    başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine
    ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet
    ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi,
    Rabbini tanımasıyla mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak;
    O’nun emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
    arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
    uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir.
    Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine
    her şeye sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek
    demektir.
    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi,
    yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
    192 46/Ahkaf, 13
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    4- Yaratma
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    “Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve
    benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde
    halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan
    var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey icad
    etmek, yapmak mânâsına da gelir.
    Bu âyette, halk kelimesi, nesne/mef ’ûl almadan gelmiştir. Yaratılan şeyler
    sınırlandırılmadığı için, “her şeyi yaratan” anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
    Yaratma konusu, bundan sonra gelen 2. âyette tekrarlandığı ve bir örnekle
    açıklandığı için genişçe izahını oraya bırakmak daha uygun olacaktır.
    Özetle; tabiat ilimlerini okurken de şeriat ilimlerini okurken de tabiatı
    yaratan ve şeriatı indiren Allah’ın adını unutmayacağız. Rabbimiz ilk inen
    beş âyette iki defa “oku” emrini veriyor, bir defa da kalemden bahsediyor.
    Asıl olan amel = eylemdir. Amel ilimle olur. O ilim kalemle kaydedilir. Ama
    yazacağını tekrar tekrar oku. En doğrusunu yaz. Ağızdan çıkan söz, kalemden
    çıkan öz, silâhtan çıkan kurşun gibidir.
    - 2. Âyet -
    قٍ خَلَقَ اْلِانْسَانَ مِنْ عَلَ
    خَلَقَ : yarattı ا لِانْسَانَ : insanı مِنْ عَلَقٍ : aşılanmış bir hücreden
    “O insanı alâktan (aşılanmış yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip
    yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden) yarattı.” (96/Alâk, 2)
    Alâk sûresinin bu ikinci âyeti, insanın ana rahmindeki gelişme evrelerinden
    birine işaret etmektedir. İnsan, bedensel yapısı, ruhsal özellikleri,
    akıl, irâde, düşünme ve konuşma gibi yetenekleri bulunan; ahlâkî yönden
    • 141 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    de üstün nitelikli olan en gelişmiş canlıdır.193 İnsan kelimesi, lafzen tekil
    olmakla beraber, anlam bakımından çokluk/çoğul ismi olarak da kullanılır.
    194 “İnsan” ifadesi eşit olarak erkek ve kadını kapsamakta; böylece Kur’an
    dâveti insanın her iki cinsini de kuşatmış bulunmaktadır.
    Bu âyette yer alan alâk sözcüğünün asıl anlamı, yapışkanlıktır.195 İnsanın
    yapışkan bir nesneden yaratıldığını belirten bu kavram, hem onun ana
    rahminde embriyonik bir gelişme göstermesine, hem de sevgi ve ilgi gibi
    mânevî değerlerle donatılmış olduğuna işaret eder.
    Bu âyette açıklanması gereken üç kelime var: Yaratma (Halâka), insan,
    alâk. Şimdi bu kelimeleri açıklamaya çalışalım:
    1- Yaratma (Halâka/Yarattı)
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    “Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve
    benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde
    halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan
    var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey
    icad etmek, yapmak mânâsına da gelir. En’âm sûresinde196 göklerin ve yerin
    yaratılması (ibdâ/yoktan var edilmesi) anlamında kullanılırken; “İnsanı
    nutfeden yarattı.”197 âyeti de, bir şeyi, başka bir şeyden icad etmek, yapmak
    anlamında kullanılmıştır. Şu halde, yaratmak mânâsına gelen “halk” kelimesinin
    şu üç mânâsı meydana çıkmış oluyor: “Bir şeyi güzelce ölçüp biçip
    takdir etmek”; “yoktan var etmek (ibdâ); “var olan bir şeyden başka bir şey
    ortaya koymak, icad etmek.” Halk kelimesini, Türkçede “yaratmak” kelimesi
    karşılamaktadır.
    193 İnsan kelimesi, sözlükte cana yakın ve sempatik olmak gibi anlamlar taşıyan e n s veya halk anlamına
    gelen n v s kökünün türemiş şeklidir. Bu ismin çoğul şekli ise en-nâs’tır (Bk. Lisânu’l Arab, c. 6, s. 10-16,
    245; el-Müfredât, s. 94).
    194 Bk. Zemahşerî, Keşşâf, c. 4, s. 270; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 222
    195 Alâk kelimesi, sözlükte yapışmak, asılmak, suda bulunan ve kan emen kurtçuk (sülük), kan pıhtısı, sevgi
    ve ilgi gibi anlamlar taşıyan a l k kökünden türemiş çoğul bir isimdir. Bu kelimenin tekili, alâka’dır (Bk.
    Lisânu’l Arab, c. 10, s. 261-270).
    196 6/En'âm, 101
    197 16/Nahl, 4
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    “Halk” kelimesi, özellikle evrenin ve insanın yaratılışıyla ilgili olarak
    Kur’an’da önemli bir yer tutar. Halâka kökü Kur’an’da 261 yerde kullanılmıştır.
    198 Bu kelimenin dışında, evrenin yaratılışıyla ilgili olarak, yaratma anlamının
    nüansları şeklinde başka kelimeler de Kur’an’da zikredilir. Bunlar:
    Bedee, fetara, berae, felaka, zerae, enşee, ceale, savvera, sevvâ, ehyâ, sanea,
    feale, ahrece, eâde, enbete, a’tâ, vehebe, elkaa, vedaa, enzele kelimeleridir.
    Birçoğumuz “Allah yaratmıştır, Allah yarattı” der, geçeriz. Bu sözler,
    derinden hissedilerek, üzerinde düşünülerek, mânâları idrâk edilerek söylenmesi
    gereken sözlerdir. Yaratma işi, öyle kolayca söylenip geçilecek bir
    kavram değildir. Akıllı bir varlık olan insan, pek çok önemli konuda olduğu
    gibi, yaratma kavramını idrâk hususunda da gâfil davranmaktadır. Hâlbuki
    İlâhî hitâba mazhar olan insan, Allah’ın münzel âyetlerini okuyacak, kevnî
    âyetlerini tefekkür edecek kabiliyettedir. Allah’ın âyetlerinin yanından
    umursamaz bir tavırla geçip gitmek, şuurlu insanın davranışı olamaz.
    Hâlık ile mahlûku ayırıcı en kalın çizgi, yaratma kavramıdır. Yaratan,
    yarattıklarının sahibi, mâliki, mün’imi, onların rızık vereni ve besleyenidir.
    Onlar üzerinde tam tasarruf sahibidir. Bu kavram iyi kavranılmadığı
    zaman birçok karışıklıklara meydan verilmekte, Hâlik’ın hukuku ile mahlûkun
    hukuku birbirine karıştırılmaktadır. “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir
    edemediler” 199 âyetinin itâbına maruz kalınmaktadır.
    198 Yaratma Anlamındaki “Halk” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 261 Yerde): 2/
    Bakara, 21, 29, 102, 164, 200, 228; 3/Âl-i İmrân, 47, 49, 59, 77, 190, 191191; 4/Nisâ, 1, 1, 28, 119; 5/Mâide,
    17, 18, 110; 6/En’âm, 1, 2, 73, 94, 100, 101, 102; 7/A’râf, 11, 12, 54, 54, 69, 181, 185, 189, 191, 191; 9/Tevbe,
    36, 69, 69, 69; 10/Yûnus, 3, 4, 5, 6, 34, 34; 11/Hûd, 7, 119; 13/Ra’d, 5, 16, 16, 16, 16; 14/İbrâhim, 19, 19, 32;
    15/Hıcr, 26, 27, 28, 33, 85, 86; 16/Nahl, 3, 4, 5, 8, 17, 17, 20, 20, 48, 70, 81; 17/İsrâ, 49, 51, 61, 70, 98, 99, 99;
    18/Kehf, 37, 48, 51, 51; 19/Meryem, 9, 67; 20/Tâhâ, 4, 50, 55; 21/Enbiyâ, 16, 33, 37, 104; 22/Hacc, 5, 5, 5,
    73; 23/Mü’minûn, 12, 14, 14, 14, 14, 14, 17, 17, 91, 115; 24/Nûr, 45, 45; 25/Furkan, 2, 3, 3, 49, 54, 59; 26/
    Şuarâ, 78, 137, 166, 184; 27/Neml, 60, 74; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 17, 19, 20, 44, 61; 30/Rûm, 8, 20, 21,
    21, 22, 27, 30, 40, 54, 54; 31/Lokman, 10, 11, 11, 25, 28; 32/Secde, 4, 7, 7, 10; 34/Sebe’, 7; 35/Fâtır, 1, 3, 11,
    16, 40; 36/Yâsin, 36, 42, 68, 71, 77, 78, 79, 81, 81, 81; 37/Sâffât, 11, 11, 11, 96, 125, 150; 38/Sâd, 7, 27, 71,
    75, 76; 39/Zümer, 4, 5, 6, 6, 6, 6, 38, 62; 40/Mü’min, 57, 57, 62, 67; 41/Fussılet, 9, 15, 21, 37; 42/Şûrâ, 29,
    49; 43/Zuhruf, 9, 9, 12, 16, 19, 87; 44/Duhân, 38, 39; 45/Câsiye, 4, 22; 46/Ahkaf, 3, 4, 33, 33; 49/Hucurât,
    13; 50/Kaf, 15, 15, 16, 38; 51/Zâriyât, 49, 56; 52/Tûr, 35, 35, 36; 53/Necm, 45; 54/Kamer, 49; 55/Rahmân,
    3, 14, 15; 56/Vâkıa, 57, 59, 59; 57/Hadîd, 4; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2, 3; 65/Talâk, 12; 67/Mülk, 2, 3, 3,
    14; 68/Kalem, 4; 70/Meâric, 19, 39; 71/Nûh, 14, 15; 74/Müddessir, 11; 75/Kıyâme, 38; 76/İnsan, 2, 28; 77/
    Mürselât, 20; 78/Nebe’, 8; 79/Nâziât, 27; 80/Abese, 18, 19; 82/İnfitar, 7; 86/Târık, 5, 6; 87/A’lâ, 2; 88/Ğâşiye,
    17; 89/Fecr, 8; 90/Beled, 4; 92/Leyl, 3; 95/Tîn, 4; 96/Alâk, 1, 2; 113/Felak, 2.
    199 39/Zümer, 67
    • 143 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır
    Kur’ân-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır.
    “Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında
    vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler
    de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı
    ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
    Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “halâka” kökü, Kur’ân-ı
    Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. 2 âyette kullanılan h-l-k (hulk) kelimesi
    “huy ve ahlâk” anlamındadır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer.
    Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir.
    Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen âyetlerdir200 ki, buralarda Hz. İsa’ya
    hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teâlâ olduğu,
    âyetin muhtevasından açıkça anlaşılmaktadır.
    Yaratma, Kur’an’da çok geniş bir alana yayılmıştır.201 Görebildiğimiz ve
    göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır.
    Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah’ın yaratmasıyla
    vücut bulmuş yaratıklardır.
    200 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110
    201 Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler:
    a. Âdem ile Havva'nın Yaratılışında İbretler Vardır: Rum, 20-21.
    b. İnsanın Yaratılışında İbretler Vardır: Casiye, 4; Zariyat, 21; Târık, 5-7.
    c. Yaratılan Her Şeyde İbretler Vardır: Yunus, 6; Ra'd, 3-4; Nahl, 13; Rum, 19-25.
    d. Yaratılan Her Şeyde Bir Düzen Vardır: Furkan, 2; Rahman, 7; Mülk, 3-4.
    e. Kâinat ve Âlemin Yaratılışı: En'am, 101; A'raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Hıcr, 85; Nahl, 3; Enbiya, 30; Furkan, 59;
    Secde, 4; Fussılet, 11; Kaf, 38; Hadid, 4; Talâk, 12.
    f. Kâinat ve Âlemin Yaratılışının Hikmeti, Hakkın Ayakta Tutulması İçindir: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85;
    Nahl, 3; Ankebut, 44; Rum, 8; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Teğabün, 3.
    g. Yaratan Madde Değil; Allah'tır: En'am, 95; Mü'minun, 17; Tur, 35; Vakıa, 57-59, 63-74.
    h. Allah, Yaratıcıdır: Bakara, 28-29, 117; Al-i İmran, 47; Maide, 17; En'am, 73, 95, 101-102; A'raf, 54; Yunus,
    31; Ra'd, 16; Hıcr, 86; Nahl, 40; İsra, 99; Meryem, 35; Mü'minun, 17; Nur, 45; Kasas, 68; Ankebut, 61, 63;
    Rum, 27, 40, 54; Lokman, 28; Secde, 7; Fâtır, 1; Yasin, 81-82; Zümer, 62; Mü'min, 62, 68; Şura, 49; Kamer,
    49-50; Vakıa, 57-59; 63-65, 68-73; Haşr, 24; Teğabün, 2.
    i. Allah'ın "Kün: Ol" Emri: En'am, 102; Nahl, 40; Meryem, 35; Yasin, 82; Mü'min, 68.
    j. Dirilten Allah'tır: Bakara, 28, 72-73, 258-260; Al-i İmran, 27, 156; En'am, 95; A'raf, 158; Tevbe, 116; Yunus,
    31; 56; Hıcr, 23; Hacc, 5-6, 66; Mü'minun, 80; Rum, 19, 27, 40; Lokman, 28; Yasin, 12, 78-79; Mü'min,
    57, 68; Şura, 9; Duhan, 8; Casiye, 26; Ahkaf, 33; Kaf, 15, 43; Necm, 44, 47; Vakıa, 60-61; Hadid, 2; Nuh,
    18; Kıyame, 3-4; Naziat, 27.
    k. İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-77; Hacc, 5; Mü'minun, 84-85;
    Ankebut, 19-20; Rum, 27; Casiye, 26; Kaf, 15; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27; Büruc,
    13; Târık, 5-8.
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    Huluk (ahlak) kelimesi de, halk mânâsına gelir. Huy anlamında kullandığımız
    huluk kelimesi, Kur’an’da iki âyette202 geçmektedir. Halk, gözle
    görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrâk
    edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
    El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir.
    El-Hâlik’ın anlamı şudur: Allah, mutlak mânâda yaratıcıdır. Yaratıcılığı,
    görülen-görülmeyen, bilinen-bilinmeyen, varlık nâmına ne varsa,
    hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i fâilinin mübâlağalı şeklidir. Mübâlağa,
    tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel
    şekilde yaratan mânâsını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
    Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
    “Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah,
    bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama
    gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.203 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı
    Allah’tır. O, tektir, hâkim olandır (her şeye üstün gelendir).”204
    Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren âyetler, çok geniş bir anlam
    ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, her şeyin yaratıcısı, bunları
    sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı
    gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlahlık, mâbudluk
    da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibâdete Allah’tan
    başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen
    Allah vardır. O halde, biz insanların ibâdeti, göklerde ve yerde bulunanların
    ibâdeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın
    görevi de Yaratan’ını ibâdette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibâdet
    edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı
    yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”205 “Ey
    insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur
    ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.”206
    202 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4.
    203 Bk. 6/En'âm, 102; 13/Ra'd, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü'min, 62
    204 13/Ra'd, 16
    205 6/En'âm, 102
    206 2/Bakara, 21
    • 145 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol”
    der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak
    yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki:
    ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘Allah
    böylece dilediğini yapar’ dedi. ‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da
    oluverir.”207 Bu âyette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına
    dair muzâri sigasıyla birçok âyet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.
    Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları şeylerden uzaktır.”
    208 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer
    olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları
    böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Âdem’i
    topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya Âdem ve
    Havvâ’dan, erkek ve dişiden diğer insanları yaratması gibi.
    Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için
    atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri
    yarattı.”209 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na
    mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra
    (emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan
    gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette
    (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin
    Rabbi Allah, ne uludur!”210 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan
    başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
    Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden
    şu âyet-i kerimeler, Cenâb-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn)
    ‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını
    ve biçimini) verip sonra onu doğru yola iletendir (yaratılış gayesine
    uygun yola yöneltendir)’ dedi.”211 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır.
    Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hâriç değildir. Her
    şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenâsül hususunda
    birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek
    dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, fay-
    207 3/Âl-i İmran, 47
    208 28/Kasas, 68
    209 16/Nahl, 8
    210 7/A'râf, 54
    211 20/Tâhâ, 50
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    dalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Meselâ, göze görmeye
    uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli
    vücuda getirdi. Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah
    hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.”212
    Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri,
    cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri,
    yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en
    ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır.
    Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî
    olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve
    O’nu yüceltmektir.
    Ölümün ve Hayatın Yaratılması
    Allah, gördüğümüz yer, gökler ve onların içindekileri yarattığı gibi görünmeyen
    nice varlıkları da yaratmıştır. Bizim bilmediğimiz yaratıklar yanında,
    görmediğimiz halde vahyin bildirdiği meleklerin ve cinlerin niçin,
    nasıl ve hangi şeyden yaratıldığını nasslardan öğreniyoruz. Bu varlıkların
    yanında, mücerred/soyut kavramlar sayılabilecek hayatın ve ölümün yaratılması
    da Kur’an’da önemle vurgulanır.
    Allah, ölümü ve hayatı yaratmıştır. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
    denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”213
    Demek ki ölüm ve dirim, insanların imtihan edilmeleri için bir vesile olmak
    üzere yaratılmıştır. Hayatın yaratılması herkes tarafından kolayca anlaşılabildiği
    halde, ölümün nasıl bir yaratma olarak tavsif edilebileceği açıklanmaya
    ihtiyaç duyan bir husustur.
    Halk, takdir ve icad eylemek mânâlarına geldiğine göre, bu fiili burada
    takdir mânâsına alanlar olmuştur. Ancak, müfessir ve âlimlerin çoğunluğu,
    ölümün sırf yokluktan ibaret Âdemî bir iş olmayıp, hayat gibi bir varlığı
    haiz, vücûdî bir iş, varlığı bulunan bir hadise olduğuna kaail olmuşlardır.
    Yani ölüm ile hayatın tekabülünün, yoklukla varlık gibi değil, hareket ve
    sükûn, birleşme ve ayrılma, kalkmakla yatmak, açıklıkla gizlilik, gelişle gidiş,
    acı ile tatlı gibi bir tezat karşılığı kabilinden olması gerekeceğini söy-
    212 37/Saffat, 96
    213 67/Mülk, 2
    • 147 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lemişlerdir. Ölen, hayattan, varlıktan büsbütün alâkası kesilerek yok olup
    gitmiyor, ömrünün neticesine göre iyi veya kötü, ya da karışık bir şekilde
    diğer bir doğuma sevk edilerek acı veya tatlı diğer bir hayatta yüksek veya
    âdi bir mevki almak üzere ilk önce yaratan varlığa doğru başka bir âleme
    dönüyor.214
    Şu halde hayatın dünyaya gelmesi nasıl bir yaratma ve takdirle ise, dünyadan
    gitmesi de bir yaratma ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. En basit
    hayat, bitkilerin hayatı olduğu halde, onların ölümü bile hayattan daha
    muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin
    ve tohumların ölümü, çürüme, bozulma ve dağılma şeklinde görüldüğü
    halde, gâyet muntazam bir kimyevî muameleyle ve ölçülü bir unsurlar
    birleşimi ile hikmetli bir zerreler şekillenmesinden ibaret bir yoğurmadır.
    Çekirdeğin görünmeyen, intizamlı ve hikmetli ölümü, başağın hayatıyla
    kendini gösteriyor. Demek ki çekirdeğin ölümü, başağın hayatının başlangıcıdır.
    Hatta hayatının ta kendisidir. Bundan dolayı, şu ölüm de hayat
    kadar yaratılmıştır, intizamlıdır ve aynı zamanda bir nimettir. Ölüm, aslında
    dünya görevinden bir terhistir, bir tatildir. Bir yer değiştirme, bir varlık
    değişimi, sonsuz hayatın başlangıcıdır.
    Şu halde ölüm, sonsuz bir yokluğa gömülme, kaybolup gitme olayı değildir.
    Kur’an’daki ikili anlatım sisteminin bir tezahür şeklidir. Benzer-benzemez,
    ruh-beden, dünya-âhiret, hayır-şer, cennet-cehennem gibi hayat
    ve ölüm de birbirinin tekabülü/karşılığıdır; bir yaratma konusudur ve bir
    nimettir.
    İlk İnsanın Yaratılışı
    Cenâb-ı Allah, yeri, yerdeki bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan
    sonra, yaratmanın altıncı günü/devri, ilk insan ve ilk peygamber, beşerin
    atası Hz. Âdem’i topraktan yaratmıştır. İnsanın yaşaması için gerekli her
    şeyi yaratıp, yaşamaya uygun ortamı hazırladıktan sonra insanı yaratmıştır.
    Allah, yaratmanın uzun altı devrinde her şeye en mükemmel şeklini
    vermiş, hatta insan için toprakta taşkömürü, petrol ve doğal gaz vs. gibi
    enerji depo etmiştir. Bunlar, milyonlarca uzun yıl süren yaratma çağlarında
    hazırlanmış ve müstekar şeklini almıştır. Bu kurulu nizama idareci, hâkim
    214 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. VII, s. 5156
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    ve halife olmak üzere Yüce Allah insanı yaratmıştır. Elbette bütün bunlar,
    bir gayeye yönelmiş icraatlardır. İnsan, bu yaratıkların en sonuncusu ve en
    mütekâmili-dir. Bu kurulu kâinat, insanın hizmetine verilmiştir.
    Allah, insanı topraktan yaratmıştır. Bu gerçek, pek çok âyet-i kerimede
    ifade buyrulur. “O’nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri,
    sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz.”
    215
    Modern ilim, insan vücudunun, yeryüzünün içerdiği elementleri kendisinde
    topladığını ispat etmiştir. Toprağın taşıdığı elementler şunlardır:
    Karbon, oksijen, hidrojen, kükürt, azot, kalsiyum, potasyum, sodyum, klor,
    magnezyum, demir, manganez, bakır, iyot, florin, kobalt, çinko, silisyum
    ve alüminyumdur. Toprağı meydana getiren bu elementlerin, insanda da
    değişik oranlarda yer aldığını görüyoruz. Bu oran, topraktan toprağa değiştiği
    gibi, insandan insana da değişmektedir. Fakat yine de bunlardan birer
    parça hepsinde bulunmaktadır.216
    İnsanın yaratılışındaki cevher, maddî ve mânevî sûretinde ve sîretinde,
    yani bedenî terkibinde ve mânevî huy ve kabiliyetlerinde etkisini gösterir.
    Nitekim toprağın cevherinde ağırlık, sükûnet, yumuşaklık, sebat ve teennî
    vardır. Bu özellikler, insanların manevî sûretlerinde tecelli etmiştir.
    Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber, beşeriyetin atası Âdem’i (a.s.)
    yarattıktan sonra, onun eşini de Âdem’in yaratıldığı aynı nefisten yarattı.
    “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve yine ondan eşini yaratıp ikisinden
    birçok erkek ve kadınlar üreten Rabbiniz’den korkun.”217; “O’dur ki, sizi bir tek
    nefisten yarattı; gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti.”218 İnsanlığın anası
    Havva’nın yaratılış şekli Kur’an’da belirtilmez. Rivâyetlerde Havva vâlidemizin,
    Âdem (a.s.)’ın en kısa sol eğe kemiğinden yaratıldığına dair haber
    verilmekte ise de, bu rivâyetler sahih değildir. Sahih olduğu kabul edilse
    bile; mecazî anlamda olduğu değerlendirilir.
    215 30/Rûm, 20; (İnsanın topraktan yaratılması ile ilgili diğer âyetler olarak, Bk. 3/Al-i İmran, 59; 18/Kehf, 37;
    22/Hacc, 5; 35/Fâtır, 11; 40/Mü'min, 67)
    216 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l- Kur'an; Allah ve Modern İlim, 11
    217 4/Nisa, 1
    218 7/A'râf, 189
    • 149 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah, insanları dört tarzda yaratmıştır:
    1- Hiç yokken topraktan erkek yaratmış, Hz. Âdem gibi,
    2- Yine anasız babasız şeklinde dişi yaratmış, Havva annemiz gibi,
    3- Sadece dişiden erkek yaratmış, Hz. İsa’nın babasız yaratılması gibi,
    4- Diğer insanları da bir ana ve bir babadan, Âdem ile Havva’dan yaratmıştır.
    Bu şekil ve sûretlerle Cenâb-ı Allah dilediğini dilediği şekilde
    yaratacağını göstermiştir. Hz. İsa’nın yaratılışı hakkında yüce Allah şöyle
    buyuruyor: “Allah yanında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu
    topraktan yarattı, sonra ‘Ol’ dedi, o hemen oluverdi.”219
    İlk insan Âdem (a.s.) ve eşi Havva anamız yaratıldıktan sonra bu ikisinden
    tüm insanlık erkekli dişili yaratılagelmiştir. Zürriyeti tenasül yolu ile
    devam etmektedir. Artık insanlar bir erkek ve bir kadının soyundan yaratılmaktadırlar.
    Âdem (a.s.)’ın zürriyetinin bir erkek ve bir kadından yaratılışı
    da yine hârika safhalar arzetmektedir.
    “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki)
    biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden (spermadan), sonra alâkadan (embriyodan),
    sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki,
    size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar
    rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve
    kabileyet)lerinize ermeniz için sizi büyütüyoruz. İçinizden kimi (henüz çocukken)
    öldürülüyor, kimi de ömrünün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor
    ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (Çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca
    güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat Biz
    onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, titreşir, kabarır ve her güzel çiftten
    bitirir.” 220
    219 3/Al-i İmran, 59
    220 22/Hacc, 5
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    “Andolsun Biz insanı çamurdan (meydana gelen) bir süzmeden yarattık.
    Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra
    nutfeyi alâka (embriyo)ya çevirdik, alâkayı (embriyo) bir çiğnemlik ete çevirdik,
    bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu
    bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” 221
    “Sizi bir tek candan yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin
    için davarlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık
    içinde, yaratmadan yaratmaya (nutfeden alâkaya, alâkadan et giydirilmiş kemiklere)
    geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O’nundur.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Nasıl (O’na kulluktan şirke) çevriliyorsunuz?”222
    “O’dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan
    başladı. Sonra onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için
    kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?”223
    Bu âyet-i kerimeler, modern embriyoloji bilgisiyle tasdik edilmektedir.
    Döllenme esnasında erkek, 200-300 milyon küçük hayvancık çıkarır. Sperma
    denilen her meni hayvancığının büyük bir başı ve uzunca bir kuyruğu
    vardır. Kur’an’da nutfe adı verilen bu sperma, kuyruğunun titreşimi ile hareket
    eder. Kadının ovariumuna ulaşınca yumurtacığı yalnız bir hayvancık
    aşılar. Aşılanmış yumurtacık, ikiye, dörde, sekize, on altıya... bölünmeye
    başlar. Böylece Kur’an’ın belirttiği gibi nutfe, kan pıhtısına benzer bir şekil
    alır, bu uzun biçimi alan cenin, kırk gün kadar böyle alâka halinde kalır.
    Bölünme sonunda çoğalan bu nokta, yuvarlaklaşır. Ne olduğu belli belirsiz
    bir çiğnem et parçası gibi bir görüntü kazanır. Alâka, çiğnenmiş et şekline
    konmuş olur. Uzunluğu 2,5 cm.den fazla olmayan mudğanın hacmi, böylece
    elli katına, ağırlığı da sekiz bin katına çıkar. Bundan sonra mudğa, birçok
    hücrelere bölünür. Bu hücrelerin binlercesi kendi aralarında birleşir. Bunlardan
    her grup, ceninin belirli bir parçasını yapar. Mü’minun sûresinin 13.
    âyetinde belirtildiği gibi, insanın ana rahminde yaratılışı nutfe ile başlar.
    Nutfe alâkaya, alâka mudğaya döner. Mudğanın içinde teşekkül eden kemikleri,
    adale dokusu sarar. Yüce kudret, böylece insanı yaratır.224
    221 23/Mü'minun, 12-14
    222 39/Zümer, 6
    223 32/Secde, 7-9
    224 S. Ateş, Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 331
    • 151 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Rahmin üç zulumâtını (karanlıklarını) “sulb, rahim, batın” şeklinde
    açıkladıkları gibi, batın zulmeti, meşîme zulmeti, rahim zulmeti diyenler
    de vardır.225 Rahim, dıştan içe doğru üç doku ile yapılmıştır. Parametrium,
    miometrium, endometrium dokuları. Bu dokular ışık, ısı ve su geçmez zarlarla
    sarılmıştır. Kur’an, ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor, insanın
    üç zulmet içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz, ne ebedî mûcize!226
    Cenâb-ı Hak, insanda erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri arasından
    çıkan227 insan suyunu yaratmıştır.228 Erkeğinkine Kur’an’da meni, nutfe ve
    mâ-i dâfık (atılgan su),229 mâ-i mekîn (hakir, âdi su) isimleri verilir. Onu
    karar-ı mekîn (sağlam bir karar yeri) denilen rahimde yerleştirmiştir. Yukarıdaki
    âyetlerde belirtilen insan neslinin, yaratılma safhalarından geçirilerek
    insan şeklinde hilkati tamamlanmıştır.
    Rahimde cenine ruh üfürülüşünü, 22/Hacc sûresi 5. âyette geçen “bir
    başka yaratılış” olarak tefsir edenler vardır. Yaratılış safhalarını şöylece izah
    ederler: Her biriniz önce nutfe olur, sonra alâka (embriyo), sonra bir çiğnem
    et olur. Sonra yine yaratır da et, kemik, sinir ve damar olur ve ona ruh
    üfürülür de başka bir yaratık haline gelir.230 Rahimdeki yaratılış safhalarını
    açıklayan bir de şu hadis-i şerif dikkat çekicidir: “Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)
    şöyle dedi: ‘Bize daima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasulullah
    (s.a.s.) şöyle anlattı: “Sizden birinizin yaratılışı, annesinin karnında
    kırk günde toplanır. (Erkekle kadının suyu birleşir, sonra bu kadar zamanda
    alâka olur, daha sonra bu kadar günde) bir çiğnem et halini alır, sonra melek
    gönderilir de ona ruhu üfürür ve ona dört kelime ile, yani rızkını, ecelini,
    amelini, saîd mi şakî mi olduğunu yazmakla emredilir.”231
    Şu halde, insan neslinin ana rahminde yaratılışı da, çamurdan ilk insanın
    yaratılması gibi safha safha cereyan etmektedir. Hatta bu ikisinde de
    benzer yanlar vardır. Orada “çamur sülâlesi” bu ikinci durumda nutfe halini
    almıştır ki, Araplar “selîle” diye hem çocuğa, hem nutfeye diyorlar. Sülâle
    ve selîle kelimelerindeki lafız benzerliği de dikkat çekicidir. Suyun hepsinden
    çocuk olmaz. Her iki durumda da hilkat belirlenip tamamlandıktan
    225 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4117
    226 S. Ateş, a.g.e., s. 458
    227 86/Târık, 7
    228 59/Haşr, 59
    229 86/Târık, 6
    230 İbn Kesir, IV, s. 46
    231 Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, M. Sofuoğlu, VIII, 114
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    sonra yeni bir yaratılış veren ruh üfürülüyor. Cenine ana rahminde hadisin
    beyanına göre 120 günlük iken ruh üfürülüyor. Allah, ilk insanı çamurdan
    şekillendirdiği gibi, onun nesline de, ana rahminde şekil belli belirsiz
    bir çiğnem et parçasıyken dilediği şekli vererek, onu dilediği gibi düzeltip
    denkleştirdikten sonra en son şeklini veriyor. Allah dilediği gibi güzellik,
    çirkinlik, erkeklik, dişilik bakımından onu tesviye eder, en yakın cedlerinden
    tâ Âdem’e (a.s.) kadar çeşitli sûretlerden birinin sûretine benzetir. “O
    (Rab) ki, seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği sûrette
    seni terkib etti.”232
    Yüce Allah, insan olmak bakımından tüm organlarıyla insanları birbirine
    benzer yaratmış, aile husûsiyetleriyle, verâset yönüyle de ikinci derecede
    bir benzeyiş halinde yarattığı halde, asla iki ferdi birbirinin aynısı yapmamıştır.
    Bütün bu derece derece benzerlikler içinde tıpatıp benzemezlik
    var. Birbirine en çok benzeyen ikizlerin bile yine çok farklı, benzemez tarafları
    görülür. Yüce kudret, üstün irade ve ihtiyarını yalnız insanlarda değil;
    tüm yaratıklarda böylesine dakik olarak göstermiştir. Bu durumun bir de,
    duygular, kabiliyetler gibi manevî sûretlerde de aynı şekilde tecellisini düşünürsek,
    Allah’ın yüceliği ve büyük sanatkârlığı karşısında hayretlerimiz
    ve saygımız zirveye çıkar. “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve
    eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) rızıklarla
    besledi. Böyle iken bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkâr mı
    ediyorlar?” 233
    Görüldüğü gibi insanın nesli de tavırdan tavra geliştirile geliştirile, her
    safhada yeni unsurlar ilave edilip yeni mahiyetler verilerek yaratılmıştır.
    Nihâyet ruh üfürülecek kıvama getirilip yeni bir yaratılışla insan olmuş,
    görüp işitir, düşünür, hitâba lâyık, şuurlu bir varlık haline gelmiştir. “(O)
    Allah’tır ki sizi zaaftan yarattı (pek zayıf bir kökten, spermadan yarattı. Başlangıcınız
    çok zayıf bir madde idi. Kökünüz pek cılızdı). Sonra zayıflığın ardından
    (size) bir kuvvet verdi (güçlü kuvvetli delikanlılar oldunuz). Sonra
    kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi. (Allah) dilediğini yaratır. O,
    bilendir, gücü yetendir.” 234
    232 82/İnfitar, 7-8
    233 16/Nahl, 72
    234 30/Rûm, 54
    • 153 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
    Allah, her varlığı, ifâ edeceği vazifeye uygun şekilde yaratmıştır. İnsanı
    yeryüzünde halife, hâkim ve Cenâb-ı Allah’ın kanunlarının yeryüzünde tatbikçisi,
    O’na kulluk vazifesinin ihtiyarî olarak imtihanını verecek bir varlık
    olarak yarattığı için, görevleriyle mütenasip kabiliyetler ve organlar vermiştir.
    “O’dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan
    başladı.”235 Allah, “ahsenü’l-hâlikîn: Yaratanların, takdir edenlerin, yapanların
    en güzelidir.236 “Allah odur ki arzı size durulacak yer, göğü de bina yaptı;
    sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi.
    İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün âlemleri yaratan Allah ne yücedir!”237; “Biz
    insanı en güzel biçimde yarattık.”238; “Göklerde ve yerlerde olanları, gizlediğiniz
    ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir. Allah göğüslerin özünü bilendir.”239
    Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlâk ve mâneviyat itibariyle
    ruhanî bakımdan, insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır. Organlar, görecekleri
    vazifelere uygun şekilde hikmetinin iktizasınca yaratılmıştır. Bu
    güzellik, belinin doğru ve dik oluşundan, endamının güzelliğinden Allah’ın
    isim ve sıfatlarına tecelligâh olmasına kadar, her husustadır. İnsanın görevi,
    yeryüzünde ifa edeceği İlâhî emaneti yüklenmek ve gereğini yerine getirmek
    olduğu için, insan Allah’a nisbeti yönüyle büyük bir kemal ifade eder.
    İnce düşünen, insanın inceliklerinde ve sırlarında nazarlarını dolaştıran
    herkes görür ki, insan, gayb ve şehâdet âleminin birleştiği yerdir, kâinatın
    özüdür.
    “Andolsun Biz Âdemoğullarına (güzel biçim, mizaç ve aklî kabiliyetler
    vermek sûretiyle) çok ikram ettik, onları karada ve denizde (hayvanlar ve
    taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın
    birçoğundan üstün kıldık.”240
    235 32/Secde, 7
    236 Bk. 23/Mü'minûn, 14; 37/Sâffat, 125
    237 40/Mü'min, 64
    238 95/Tîn, 4
    239 64/Teğâbün, 4
    240 17/İsrâ, 70
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, Allah’ın emrine uyarsa yücelerin yücesine çıkar; nefsanî ve şeytanî
    duygularına kapılır giderse hayvanlardan daha aşağıya, aşağıların aşağısına
    düşer. İnsan, cismanî ve ruhanî pek çok kabiliyetleriyle ebediyete
    namzet bir varlıktır. İnsana ait bütün bu özellik ve güzellikler, Allah’tandır,
    Allah’ın yaratıcılığındaki ihtişamlı sanatının göstergesidir.
    Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah’a
    Kulluk İçin Yaratılmıştır
    “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi,
    onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.”241 Allah, yalnız yerde
    bulunanları insan için yaratmakla kalmamış, gökleri ve gök cisimlerini de
    insana hizmet için görevlendirmiştir. “Görmediniz mi Allah, göklerde ve
    yerde bulunan her şeyi size boyun eğdirdi ve size zâhir ve bâtın (dış ve iç, görülen
    görülmeyen, bildiğiniz ve bilmediğiniz) nimetlerini bol bol verdi. Yine
    de insanlardan kimi var ki, ne bilgisi, ne yol göstereni ve ne de aydınlatıcı bir
    kitabı olmadan Allah hakkında tartışır (durur).”242; “Göklerde ve yerde ne
    varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda
    düşünen bir toplum için ibretler vardır.”243
    Bu kâinatın kendisi için yaratıldığı insan da, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır.
    “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
    yarattım.”244; “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk
    edin ki, (Allah’ın azâbından) korunasınız.”245
    Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
    Yaratıcılık, Yüce Allah’ın sıfatıdır. O’nun yaratıcılık sıfatı, elbette tecelli
    edecektir. Yüce Allah, sadece hâlık, yaratıcı değil; aynı zamanda hallâktır.
    Yani devamlı ve tekerrür halinde yaratır. Mübalağalı bir şekilde yaratır. Yaratma,
    Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. Allah, el-hallâktır,
    mutlak mânâda yaratıcıdır; yaratıcı deyince akla O gelir. Yaratıcılık,
    O’nun zâtına mahsustur. O, yoktan var ettiği gibi, yarattığı şeylerden başka
    241 2/Bakara, 29
    242 31/Lokman, 20
    243 45/Câsiye, 13
    244 51/Zâriyat, 56
    245 2/Bakara, 21
    • 155 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    başka şeyler de yaratır. Yaratması, bir defa olup bitmiş değildir. Dilediği
    zaman, dilediğini dilediği şekilde yaratır, yaratmaktadır. Bunlar, Hâlık ve
    Hallâk isminin delâletinden anlaşılmaktadır. “Görmediler mi Allah nasıl
    yaratmayı başlatıyor, sonra onu iade ediyor (dönüp yeniden yaratıyor). Bu,
    Allah’a göre kolaydır.”246 Bu âyette, öldükten sonra tekrar dirilmeye işaret
    edildiği gibi, yaratmanın her an tazelenmekte olduğuna, ölen canlıların yerine
    aralıksız olarak yenilerinin yaratıldığına işaret edilmektedir.
    İrâdesi, hiçbir kayda bağlı olmayan Allah, dilediği zaman, hikmeti gereğince
    yaratır. “Biz, bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz
    söz, sadece ona ‘ol’ dememizdir; derhal oluverir.”247 Bu ve benzeri âyetlerle248
    “yekûnu” fiilinin zamanının muzâri oluşu, açıkça bize bu fiillerin şimdiki
    zamana ve gelecek zamana delâlet ettiklerini gösteriyor. Yani her an, Allah’ın
    “ol” dediği var oluyor, her dilediğini hayata getiriyor. “Göklerde ve yerde
    bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her gün (her an) yeni bir iştedir,
    kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür, her an hayatı tazeler, bir hali giderir,
    başka haller getirir.”249 Allah, evreni yaratmış ve yeni yeni yaratma ve yürütmelerle,
    her gün bir iştedir. Çünkü “yaratma ve emir O’na mahsustur.”250
    Hatta Allah, yarattıklarını sadece varlıkta tutmuyor, kâinatı genişletiyor
    da. “Göğü kendi ellerimizle (kudretimizle) yaptık ve Biz (onu) genişletmekteyiz.”
    251 Galâksiler, birbirinden gittikçe uzaklaşmakta, arz ise uçlarından eksilmektedir.
    252 “O, yaratmada dilediğini arttırır.”253 Bu keyfiyet, artık bugün
    bilimin de tespit ettiği bir gerçektir. Evren, yeni yaratmalarla genişlemekte,
    yeryüzü eksilmektedir.
    Canlılar âlemini bir an düşünürsek, her gün milyarlarca canlı doğup
    vücuda gelirken, bir nicesi de hayatı terk ediyor. Bunlar, her gün gözlerimizle
    gördüğümüz, Yüce Allah’ın her gün, ölümü ve hayatı yaratışından
    başka bir şey değildir. “Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde
    bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışlara (geçirerek) yaratıp duruyor.”254;
    246 29/Ankebut, 19
    247 16/Nahl, 40
    248 2/Bakara, 117; 3/Al-i İmran, 47, 59; 6/En'âm, 73; 36/Yâsin, 82; 40/Mü'min, 68
    249 55/Rahman, 29
    250 7/A'râf, 54
    251 51/Zâriyat, 47
    252 Bk. 13/Ra'd, 41; 21/Enbiya, 44
    253 35/Fâtır, 1
    254 39/Zümer, 6
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    “Ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor.” 255 Yaratma, bir zaman
    olup bitmiş bir vak’a değil; Allah’ın iradesiyle devamlı tekerrür etmekte
    olan bir hâdisedir. Çünkü Allah, evreni bir kereye mahsus yapıp gitmiş bir
    usta değildir. Her an yaratmayı yenileyen, yarattıklarına hâkim olan, onlarda
    tam tasarruf eden, duâlara icâbet eden, mazlumun âhına yetişen, her
    an fa’âl, hay, kayyum, terbiye edip yetiştiren, olgunlaştıran, gözeten rab, her
    an bir işte olan, her türlü kemâlin kaynağı olan yüce Zâttır. “Allah dilediğini
    yaratır, O bilendir, gücü yetendir.”256
    Kulluk, Yaratan’a Yapılır
    Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı
    Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur. “Ben, niçin beni yaratana
    kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”257; “Ey insanlar, sizi
    ve sizden öncekileri yaratan ve ondan eşini yaratıp, ikisinden birçok erkekler
    ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”258 Ondan başka ibâdete lâyık
    mâbud da yoktur. “Semud (kavmin)e de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi
    ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur. (O), her
    şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”259 Bu âyetlerde hep
    “Allah’a ibâdet edin” emrinden sonra, Yüce Allah’ın yaratıcı oluşu ifade ediliyor.
    Bunlar çok açık olarak gösteriyor ki, ibâdet, yaratana yapılır. Kulluk
    edilmeye lâyık olan, yaratan Zâttır. Bu vasfa sahip olan Allah’tan başa hiçbir
    varlık olmadığına göre, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka tapılmaya lâyık bir
    varlık yoktur.
    Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur
    Yaratıcılık sadece Allah’a mahsus bir vasıftır. Yaratıcı olmayan ise, ilâh
    olamaz. O halde tek Yaratıcı vardır, o da Allah’tır. Mahlûklar, ancak mevcut
    şeylerde bazı değişiklikler yaparlar. Kendileri tarafından bilinmeyen bazı
    yeni şeyleri keşfedebilirler. Bu hareketler yaratma değildir. Yaratılanlara,
    yine Allah’ın verdiği kabiliyetlerle, kâinatta zaten mevcut olan bir şeyden,
    255 16/Nahl, 8
    256 30/Rûm, 54
    257 36/Yâsin, 22
    258 4/Nisâ, 1
    259 6/En'âm, 102
    • 157 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    örtüyü açmaktır. Hâlbuki o şey, Allah tarafından, keşfedildiği gibi yaratılmıştır.
    Mahlûklara, bilhassa insanlara Türkçede yaratma kavramının izafe
    edilmesi, müslümanların sadece Allah’a tahsis ettikleri bir kelimedeki kudsiyeti
    ortadan kaldırmak, dinî bir tabiri yerinden kaydırmak sûretiyle,
    Allah ile yaratma kavramının ilgisine şüphe düşürmek ve sanki başka yaratıcılar
    da varmış intibasını uyandırmak ve yerleşmiş bir dinî kavramı dejenere
    etmek/yozlaştırmak niyetine dayanmaktadır. Kelimeler ve kavramlar,
    mânâların kalıpları olduğuna göre, bu kelimenin müslümanların hâfızasında
    delâlet ettiği anlam bir itikad konusu olduğu için, bu itikadı sarsmak
    gayesi güdülmektedir. Ne yapılırsa yapılsın, tek ve gerçek yaratıcı Allah’tır.
    Yaratma nisbet edilen yaratıklar, asla bir şey yaratmamaktadırlar.
    Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet
    vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek
    anlamda yaratıcı olabilir. Oysa sadece Allah’tır örneğe, maddeye, müddete,
    yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece “ol” demesiyle bir şeyi
    yoktan var eden, yani yaratan. Bunca âciz ve yaratılmış olmalarına rağmen
    küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, sahte ilâhlar, hakir ve basit görülen
    bir sineği bile yaratamazlar.260 İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş
    ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibarettir.
    İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; belki sembolik ve mecâzî anlamda
    söylenebilir. İnsana gerçek anlamda yaratıcılık atfetmek, onu ilâh yerine
    koymaktır.261
    Bâtıl tanrılar, bir şey yaratamazlar. Allah’ı tanıtıcı en bâriz vasıf, Kur’an’a
    göre yaratıcılıktır. Yaratıcı olmayan şeyler, tanrı olamayacağı için Kur’an,
    şirkin kapısını ta baştan kapatmaktadır.
    “De ki, Sizin, koştuğunuz ortaklarınızdan ilk defa yaratacak, sonra yarattığını
    çevirip yeniden yaratacak olan var mı? De ki: Allah ilk defa yaratır,
    sonra onu çevirip yeniden yaratır. Öyleyse nasıl (doğru yoldan) çevriliyorsunuz?”
    262
    260 Bk. 22/Hacc, 73
    261 Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y., s. 12
    262 10/Yûnus, 34
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    “De ki, siz Allah’tan başka yalvardığınız şu ilâhlarınızı gördünüz mü?
    Bana gösterin (bakayım), onlar yerden hangi şeyi yarattılar? Yoksa onların
    göklerin yaratılmasında (Allah’a) ortaklıkları mı var?263; “Hiçbir şey yaratmayan,
    kendileri yaratılan şeyleri (Allah’a) ortak mı koşuyorsunuz?”264; “Ey insanlar,
    size bir temsil verildi, onu dinleyin: O, Allah’tan başka yalvardıklarınız
    (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar.
    İsteyen de âciz, istenen de (yani puta tapan da âciz, put da).”265 Allah’ın ülûhiyet
    hakkını birtakım canlı cansız şeylere vermek, Allah’a karşı büyük bir
    zulümdür. “Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”266
    İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
    Yaratmayı ilk defa başlatıp meydana çıkaran ve bu varlık nizamını kuran
    Allah, ikinci yaratmayı da elbette yapmaya kaadirdir. “O gün, göğü, kitapları
    dürer gibi (toplarız). İlk yaratmaya nasıl başladıysak, onu yine öyle
    çevirir (yok eder)iz. Üzerimize söz; biz bunu mutlaka yapacağız.”267; “İlk yaratma
    ile âciz mi kaldık ki (yeniden yaratmayalım)? Doğrusu onlar, yeni bir
    yaratmadan kuşku içindedirler.”268 İlk yaratma, ikinci yaratmaya da delildir.
    İlk yaratmayı kabul edenin ikinci yaratmayı inkâr etmesi veya ikinci yaratmadan
    şüphe içinde olması bir çelişkidir. Çünkü hiç yoktan yaratmak, var
    olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip
    de, kolayın olmayacağını, olamayacağını ileri sürmek akıllıca bir iddia değildir.
    İlk yaratmayı, yani dünya hayatını inkâr etmekse, kişinin kendisini
    inkâr etmesi mânâsına gelir. Şu halde her iki yaratmaya da iman etmek
    zaruridir. “Yaratmaya başlayan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapar. Bu,
    O’na daha kolaydır.”269
    Allah, yaratmadan asla yorulmaz. Yaratma, O’ndan ayrılmaz bir vasıftır.
    “Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri
    diriltmeye kaadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet, O, her şeye kaadirdir.”270
    Çünkü tabii olarak bakıldığı zaman, ilk yaratılış tabiatın hilafına iken, ikin-
    263 35/Fâtır, 40
    264 7/A'râf, 191
    265 22/Hacc, 73
    266 16/Nahl, 17
    267 21/Enbiyâ, 104
    268 50/Kaf, 15
    269 30/Rûm, 27
    270 46/Ahkaf, 33
    • 159 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    cisi, yani diriltme, tabii olmuş olur. Kendisini bilen herkes bir zaman yok
    iken var olduğunu bilir.
    Yaratma kavramını bütün açıklığı ile anlamak, ilk yaratmayı ve sonunu
    (diriltmeyi) idrâk etmekle olur. Yani ilk yaratılışı, ilk modeli, ilk maddenin
    başlangıcını düşünmek, yaratmanın bütün mahiyetini anlatacağı gibi, var
    olan bir şeyin yok olduğunu görmek de, tabiat safsatasını yaratılışın âyetleriyle
    anlamaya yeter. Cansız şeyler şöyle dursun, sebepler, âmiller, hatta
    akıl sahipleri arasında bile, yaratmayı ta başından yapıp sonra yok edecek
    hiçbir fert ve grup yoktur.
    Makineyi yapan sanatkâr, makinenin içinde aranmaz. Sebepler, yaratıcı
    olamaz. Sade dumandan toprak, topraktan taş, taştan bina yapar gibi, ölüden
    ölü, cansızdan cansız yapmakla kalmaz, hiçbir hayat hücresi yokken,
    sudan hayat yapmak, çamurdan, topraktan ilk bitkiyi, ilk insanı, ilk hayvanı
    ihdas edivermek gibi, yaratmanın ilk madde ve sûretine, ilk miktar ve faaliyetine
    varıncaya kadar bütün başlangıçlarını yaratmaktan başlar. Yaratma,
    Yaratıcının zât ve sıfatından başka hiçbir ön şart ve sebebe bağlı değildir.
    İşte böylesine ilk defa yaratan, yarattığını iade eder, sonuna vardırır. Ölüleri
    diriltir. Allah böyle önceye de, sonraya da hâkimdir.271
    2- İnsan
    İnsan Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti
    “İnsan” ve aynı anlamdaki ins ve ünâs sözcükleri Kur’ân-ı Kerim’de 88
    ayette geçer. “Nâs” insan kelimesinin çoğuludur, insanlar, halk demektir.
    Kitabımız’da 240 yerde zikredilir. İnsan kelimesinin sözlük anlamına gelince;
    İnsan kelimesinin, kendinden türediği kök olarak iki sözcükten bahsedilir;
    bunlardan biri üns kelimesidir. Üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Bu
    “yakınlık, yaklaşma duygusu” bir yandan hemcinsleriyle bir arada yaşama
    durumunda olan insanın başka insanlara karşı yakınlığını, bir yandan da
    Allah’a bütün varlıkların üstünde olan yakınlığını ifade eder. İnsan kelimesinin,
    bir de nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir.
    271 Elmalılı, IV, s. 2713; Veli Ulutürk, Kur'an-ı Kerim'de Yaratma
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    Bu durumda insan, unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Âdem) söz
    edilirken, “Andolsun, önceden Âdem’e ahid verdik de unuttu ve onu azim
    sahibi bulmadık.” (20/Tâhâ, 115) buyrulur.
    İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan
    nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır,
    varsa nelerdir? gibi sorular insan aklını meşgul eden sorulardır. Felsefî
    akımlar, izmler, dünya görüşleri bu sorulara cevap vermek zorunda kalmışlar,
    her biri filin tümünü değil; bir tarafını görebilmişlerdir. Şüphesiz insan,
    kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiğinde aynı zamanda
    inancını da seçmiş olmaktadır.
    Her şeyde dengeyi esas alan İslâm dini insanı tarif ederken de dengeyi
    esas almıştır. İslam inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen,
    şuurlu, iman ve ilim sahibi bir varlıktır. İnsan, Allah’ın yeryüzüne lutfettiği,
    üstün yapıcı yeteneklere sahip, fakat organik ve biyolojik yapı bakımından
    zayıf olan bir varlıktır.
    İnsanın İki Yönüİnsanla ilgili olarak, beşer ve Âdem kelimeleri Kur’an’da
    sık sık kullanılan iki kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’de, İblis’in Âdem’e secde
    etmeyi reddetmesi üzerine, Allah’ın ona şöyle dediği anlatılır: “İki elimle
    yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir?”272 Bu âyet-i kerimede
    Allah’ın “iki elimle yarattım” demesi, insanın yapısındaki iki temel ögeyi
    açıklamaktadır. Kur’an’da yalnızca insanla ilgili olarak böyle bir ifade kullanılır
    ki, bu ifade, insanın Âdemiyet ve beşeriyet yanlarını ortaya koyar.
    Âdemiyet yapısı, insanın ruh yapısı, mânevî tarafı, melekî tarafıdır. Beşeriyet
    yapısı ise, insanın dış yapısını, toprak yönünü, hayvanî tarafını, fizikî
    özelliklerini ifade eder.
    Müşrikler, insanı sadece bir beşer olarak kabul etmeye ve yalnız zâhirî
    nitelikleriyle ele almaya meyillidirler. Günümüzde de Batı kültür ve uygarlığı,
    insanı hayvanlardan bir hayvan ve yeme, içme, uyuma ve nefsî arzulara
    ihtiyaçtan ibaret bir varlık olarak değerlendirir. Hâlbuki insan, yalnız beşerî
    yönüyle değil; rûhî, mânevî yönüyle de insandır. İnsanın hayvanlardan farkı
    ve üstünlüğü, gerçek anlamda Âdemiyyet yönüyledir. Âdemiyyet, insanın
    tefekkür ve irâde sahibi olma özelliğini belirtir. Bu Âdemiyyet vasfına
    272 38/Sâd, 75
    • 161 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sahip olan insanın önünde melekler secdeye kapanmıştır: “Bir zaman Rabbin
    meleklere, ‘muhakkak Ben kupkuru çamurdan, düzen verilmiş bir balçıktan
    bir beşer yaratacağım; onu tesviye edip içine ruhumdan üflediğimde
    hemen ona secdeye kapanın.’ demişti.”273; “Sonra onu tesviye etti, ona Kendi
    ruhundan üfledi ve sizin için sem’a, besar ve fuadlar kıldı (görme, işitme ve
    akletme gücü verdi).”274
    Bu konudaki âyetlere dikkat edildiğinde açıkça görülür ki, meleklerin
    secde ettiği beşer değil; Âdem’dir. Âdem, bu noktada bütün insanlığın
    temsilcisidir ve yalnızca birey olarak Hz. Âdem değildir. Burada Âdem,
    insandaki Âdemiyet yanının temsilcisidir. Âdem kelimesi, “iç, iç yüzey, iç
    katman” anlamında “edim” kelimesinden gelir. Allah’ın emriyle meleklerin,
    Âdem’in önünde secde etmelerinin nedeni, Âdem’e isimlerin öğretilmesi
    olduğu anlaşılabilir.275
    İsimler, ruhun ögeleri, bilginin Nuranî güçleridir. İşte, insanın Âdemiyet
    yanı, onun ışıl ışıl bir ruha, dolayısıyla gözleri iyi gören ve kulağı
    iyi duyan apaydınlık bir kalbe sahip olup, şeytanın aldatmalarından uzak
    durması yanıdır. Bu hal, insanın kâmil halidir; yani Âdem insan-ı kâmildir.
    İnsanın bu hali yitirişinden sonra yeryüzündeki hayatı ve mücadelesi bu
    halini yeniden kazanmaya yöneliktir.
    Âdemî yön, Türkçe’de Âdem olmak anlamında “adam olmak” deyimiyle
    ifade olunur. İnsan, beşerî özellikleriyle bir yere gelebilir, ama adam olmak
    daha başka vasıflar ister. “Oğlum, ben sana vali olamazsın demedim
    ki, adam olamazsın dedim. Sen de adam olamadığını isbat ettin.” diye kıssada
    geçen oğlu adam olamayan adamın ifâdesinde belirtildiği gibi; Adam
    olmak, Âdem gibi olmak, Âdemî yönü ağır basmak demektir.
    Fakat insan hem Âdemî, hem de beşerî yönden oluşan bir varlıktır. İşte,
    onun Allah’ın iki eliyle yaratılmış olması, bu gerçeğin ifadesidir. Bu durum,
    konunun başında anlamlarını verdiğimiz insan kelimesinin içeriklerinde
    de görülür.
    273 15/Hicr, 28-29
    274 32/Secde, 9
    275 Bak. 2/Bakara, 30
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    Eski Yunan’dan (belki daha eski zamandan) beri câhiliyye bakış açısının
    çarpıklığından dolayı insanın sadece maddî/beşerî yönü öne çıkarılmıştır.
    Heykel, atletik vücutlar, jimnastiğe aşırı önem verilmesi vb. bu anlayışın
    ürünüdür. Günümüzde kısmî farklılıklar olsa da, insana bakış yine câhiliyyenin
    çarpık gözlüğünden değerlendirilir: Şişmanlık, en büyük derttir;
    özellikle kadınlar için. Bir taraftan çeşitli gıda ürünleri reklâmlanıp teşvik
    edilirken, diğer yönden zayıflık çok modadır. Teknolojik kolaylıklar insanı
    hareketsiz bıraktığından çağın handikapıdır kilo almak. Zayıflama için
    spor âletleri ve diğer araçlar büyük bir sektör oluşturmuştur. Zayıflatma
    sektörü yanında güzellik salonları, makyaj malzemeleri, sâhil turizmi, deniz
    ve güneşte yanıp bronzlaşmanın önemi ve vücut ölçüleri... Deri güzelliğidir
    beklenen; dükkânın vitrinidir istenen, isterse dükkânın içi tümüyle
    boş olsun. Kaporta önemlidir bu anlayışa göre, motorsa önemsizdir; bozuk
    olsa da olur, hiç olmasa da. Beşerî yön Âdemî yönü ezmiştir tümüyle. “Ye
    kürküm ye!” mantığıdır topluma hâkim olan. Artık Anadolu köylerine de
    girmeye başlamıştır kuaförler, güzellik salonları. Başörtüsü, bu güzel(!) görüntüyü
    bozduğu için kötüdür, suçtur. Batılılık ve modernlik dış demektir,
    görüntü demektir, gardırop demektir, ta II. Mahmut’tan beri. Devrimlerin
    en önemlileri de kılık kıyafete, şapkaya, yazıya, takvime, metre ve grama
    yönelik olanlardır ki tüm bunlar da görünümdür, dışı cilâlamaktır, hasta
    adama sağlıklı kadın makyajı yapmaktır. Özellikle kadın cinselliği öne çıkacaktır,
    mânevî yönünü görmezden gelip insanı beşerî/hayvanî özellikleriyle
    tanımlamada...
    Câhiliyye, insanı maddesiyle değerlendirirken, rasüllerin/tebliğcilerin
    kendileri gibi beşer olmasını kabullenemez ve melek peygamber, beşer olmayan
    elçi ister. Arap müşriklerinin bu tavrı günümüz câhiliyyesinde de
    yerini korumuştur. Hoca ve hacıların beşerî özelliklerden, dünyevî faâliyetlerden
    el etek çekmesi, râhip hayatı yaşaması istenir; melek hocadır istenen,
    inzivâya çekilen hacıdır beklenen. Kendilerine birazcık benzeyip ufak
    tefek hata işleyen hoca, onların gözünde şeytandır artık. Çünkü onun beşer
    olmaya hakkı yoktur, melek gibi yaşamalıdır. Melek gibi yaşamıyorsa o zaman
    şeytandır, bu anlayışa göre...
    İşte, topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifadesiyle
    “unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, haklı-haksız tartışmayı
    pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zâlimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. Bu
    olumsuz nitelikleri bastıracak olan da, insanın âdemiyet yanıdır, mânevî
    • 163 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    duyularıdır, kalbidir. İnsan, sadece beşer olarak kalmamalı, beşeriyetini
    Âdemiyetinin emrine vererek, ilk yetkin halini kazanmaya çalışmalıdır.
    Kur’an’da yetkin hale ahsen-i takvim (en güzel kıvam, en güzel yaratılış)
    denirken; insanın bu yetkinlikten bütünüyle uzaklaşmış ve hayvanlaşmış,
    beşeriyete yuvarlanmış haline de “esfel-i safilin” (alçakların alçağı) denir.276
    İşte, insanlar da, kendilerini yalnızca beşer olarak görmeden, beşeriyet
    ve âdemiyetten oluşan bir varlık olduklarını unutmadan, şeytanın adımları
    ardınca gitmezler ve her sürçtüklerinde tevbe ederlerse, meleklerin önlerinde
    secde ettiği Âdem halini alır, unutkan insandan; kâmil mü’min insan
    olma durumuna ulaşabilirler.277
    İnsanın beden ve ruhtan oluştuğunu belirttik. Bedenin aslı topraktır.
    Kur’an’ın açıkladığı bu gerçeği, modern ilimler tasdik ve teyid edip doğrulamaktadır.
    Kimyasal analizler, tahliller toprakta bulunan madenlerin,
    elementlerin insanda da bulunduğunu göstermektedir.
    İnsanın ruhu ise, görünmeyen, manevî yönünü oluşturur. İnsanın ruhu
    olduğu aşikârdır. Bu gerçek, ölüm halinde özellikle kendini ortaya koyar.
    Diri ile ölü arasındaki fark, diride ruhun bulunması, ölü bedende ise bulunmamasıdır.
    Uyku da küçük bir ölüm gibidir. Uyku halinde ruhun insanı
    bir an için terk edişi de, ruhun varlığıyla ilgili bize kesin bilgi verir.278
    Ruhçuluk (spiritüalizm) de yanlıştır. İnsanı yine diğer yarımıyla tanımlamadır.
    İnsanı sadece maddî yönüyle beşer olarak tanımlamak ifrat ise,
    bu da tefrittir. Bedeni reddetmek, Hint ve doğu mistisizminde önemli olabilir.
    Nirvanaya ulaşmak için Hint fakiri ateşte yürür, çivili yatakta yatar,
    çarmıha gerilir, aç-susuz yaşar, inzivâya çekilir. Tasavvuf da etkilenmemiş
    değildir bu anlayıştan ve nefsi (maddeyi, arzuyu temsil eden duyguyu) öldürmek
    ve tek yönlü insan olmaktır bu değerlendirmede egemen olan. Bedenî
    zevkleri, nefsi çirkin görüp dünyayı leş sayan, sosyal hayatı zâlim ve
    kâfirlere bırakan, bir lokma bir hırka anlayışı... Dövene elsiz, sövene dilsiz
    olma gereği duyma, tahrif edilmiş hıristiyanlıktaki bir yüzüne tokat vurulursa
    diğer yüzünü çevirme tavsiyesi... Zâlim yöneticilerin de dolaylı teşviği
    var mıdır bilinmez bu anlayışta, ama en azından şikâyetçi olmadığı, hatta
    276 Bak.95/Tîn, 4-5
    277 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 243-244
    278 Bak. 39/Zümer, 42
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    ezilmeyi kabul eden insanları yönetmenin rahatlığını duydukları yadsınamaz.
    Hâlbuki İslâm’ın ölçüsü bellidir. “Nefsinin de senin üzerinde hakkı
    var.” Devamlı oruç tutmak isteyen, evlenmeyip hadım olmayı arzulayanları
    kınayan ve bunu reddeden bir dindir, orta yol, vasat ümmet, aşırılıklardan
    uzak fıtrat dini.
    İnsan, bedeniyle hareket eder ve algılar. Ruhuyla idrâk eder, düşünür,
    bilir, sever, nefret eder, sevinç ve üzüntü duyar. İnsanın bütün iç dünyası,
    manevî, görünmeyen âleminin faaliyetleri ruhun faaliyetleridir. Ruh, Allah’ın
    sırlarından, gizliliklerindendir. İnsanın onun esrarına vâkıf olması
    mümkün değildir. Ruh Allah’ın katındandır. Onun hakkında insana verilen
    bilgi pek azdır.279
    Din ve akıl, ruhun varlığını açıkça ortaya koydukları halde; her gerçeği
    inkâr edenler olduğu gibi, ruh gerçeğini inkâr edenler de olmuş ve olacaktır.
    Bu inkârın temelinde, görünmeyen, mâhiyeti bilinmeyen varlığı kabul
    etmeme düşüncesi yatmaktadır. Bilimi putlaştıran determinizm, lâboratuarcı
    bilimselcilik, materyalizm ve komünizmin ruhu ve mâneviyatı inkâr
    etmedeki büyük çabalarını câhiliyye ve şirk tarihi unutmayacaktır.
    İnsan kompleksini oluşturan beden ve ruh unsurlarının kendilerine has
    birtakım ihtiyaçları vardır. İnsan bunları elde etmek için gayret sarfeder.
    Maddî unsur (beden), yeme, içme, uyuma, nefes alıp verme gibi maddî
    ihtiyaçlarını gideremediği zaman rahatsız olduğu gibi; mânevî unsur olan
    ruh da ihtiyaçlarını gideremeyince muzdarip olmaktadır. Ruhun ihtiyaçları,
    Rabbini zikredip ibâdet etmek, kendisinden geldiği İlâhî mercîye doğru
    yol almak ve O’na yakınlaşmak için gerekli çabayı göstermek gibi ruhî gıdalardır.
    Her iki unsurun ihtiyaçları ve beslendikleri gıdalar birbirlerinden
    tamamen ayrıdır. Ruhi gıdalar olan zikir ve ibâdetler yalnız başına bedeni
    besleyip ayakta tutamadığı gibi, bedenin ihtiyaçları olan maddî gıdalar ve
    zevkler de hiç bir zaman ruhu sağlıklı bir ortamda tutamaz, onu mutlu ve
    huzurlu edemez. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle yatışır, huzur
    ve rahat bulur.”280 Huzur, mutluluk, mutmainlik/tatmin duygusu maddî bir
    şey değil; mânevîdir; gıdası da mânevî olacaktır.
    279 Bak. 17/İsrâ, 85
    280 13/Ra’d, 28
    • 165 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah insana, hem fücûru (günah ve kötülüğe meyli), hem takvâyı (günahlardan
    korunmayı) ilham ettiği için insan, bir taraftan melek tabiatına,
    bir taraftan da hayvan tabiatına sahiptir. Ama, İslâm fıtratı ile yaratıldığından,
    akıl, vicdan ve güzele meyil gibi nimetlerle donatıldığından ve Allah’ın
    Kitap, peygamber, hidâyet gibi lütuflarından dolayı hayra meyli önceliklidir.
    İnsan, kendi fıtratının özelliklerini muhafaza ederek, Rabbini zikredip
    ibâdet ederse, meleklerden olan üstünlüğünü korumuş olur. Ama melek tabiatını
    kaybedip yalnız maddî ihtiyaçlarını tatmin etmeyi düşünürse, hayvanlar
    seviyesinde bir mahlûk olur: “Kâfir olanlar zevklenirler, hayvanların
    yediği gibi yerler. Sonunda onların barınağı ateştir.”281 Yani, beşerî/hayvanî
    ihtiyaçların alabildiğine tatmini yanında; ruhî gıda ve çözümlerin tümüyle
    ihmali. İnsanı insan yapan esas unsurun teoride ve daha önemlisi pratikte
    reddedilmesinin sonucunun da hayvanlaşmak olacağı doğaldır.
    İnsan ve onun duyguları zaman ve mekânla sınırlıdır. Zaman ve mekân
    dışı şeyleri olduğu gibi algılayabilmekten uzaktır. Hatta insan çoğu kez zamanın
    ve mekânın içindeki birçok şeyden bile haberdar olamamaktadır.
    Dahası, kendi benliğinin sırlarını dahi henüz tam çözebilmiş değildir.
    İnsan bağımlıdır. Anasına, çevresine, toprağa, dünyaya ve âhirete olan
    bağlarıyla birlikte doğar. Doğmasındaki dahli ne kadarsa, ölmesindeki
    dahli de o kadardır. Ne doğuşuna kendisi karar verebilir, ne ölümüne ve ne
    de doğumdan ölüme kadarki gelişim ve değişim sürecine... Bütün bunlar,
    kendisi dışındaki bir karar merkezinde belirlenip icra edilir. Onun, hayatın
    değişmez yasaları dediğimiz bu “İlâhî kanunlara” uymaktan başka yapacağı
    pek bir şey yoktur. Kaderin bilinmeyen câzibesi, esrârengiz ve sırlı gelecek,
    meçhuller, heyecanlar hayatın tadıdır. Sıkıcı değil; makine ve bilgisayar değil;
    hârika bir canlıdır insan...
    İnsan muhtaçtır. Yardıma, bakıma, besine, suya, insana, anaya, babaya,
    toprağa, göğe, sevgiye, terbiyeye, bilgiye, görgüye, çevreye ve daha birçok
    şeye... O, bu ihtiyaçlarından bazılarına daha doğar doğmaz, bazılarına da
    doğal gelişimini tamamladıkça gereksinim duyar. Çünkü insan, değişerek
    gelişebilen bir varlıktır. Âcizlik; sosyalliği, yani birbirine ihtiyaç duyma ve
    yardımlaşmayı, zayıflık da; kulluğu, yani Allah’a kesin muhtaçlığı ve O’na
    ibâdeti meydana çıkaracaktır.
    281 47/Muhammed, 12
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ihtiyaçlar, bir yönüyle zayıflığın, diğer yönüyle huzur ve faziletin
    göstergesidir. İnsanın diğer canlılarla ortak yönleri vardır. Görünebilen
    tüm canlılar: Beslenirler, hücrelerden oluşmuşlardır, hareketlidirler, büyürler,
    çoğalırlar, solunum ve boşaltım yaparlar. Aynı yaratıcının aynı kanunlarına
    muhataptırlar. Yaratıcı ve Rableri aynı, hepsi O’nun kullarıdır.
    Bütün bu özellikler canlıların “hayvan”lık boyutudur. Zaten insanı “insan”
    yapan özellikler de bunlardan hiçbiri değildir. O, insan olmayı hayvanlarla
    paylaştığı bu özelliklerinden dolayı hak etmemiştir.
    Yeryüzünde halifelik için, diğer canlıların kendisine hizmet etmelerini
    gerektiren farklılık olmalıdır. Zahmet olmalı ki rahmet olsun.
    İnsan, “insan” olma özelliğini, “iman” etme özelliği dolayısıyla kazanmıştır.
    Çünkü insan, akıl ve gönül sahibidir. Hayvanların akılları ve gönülleri
    olmadığından iman etmekle yükümlü değildir hayvanlar. (Ama, Allah’a
    isyan da etmezler; kendi yapılarınca kulluk yaparlar, Allah’a ibâdet ve itaatten
    de çıkmazlar.) İşte, yukarıda sayılan maddelerden insana özgü olan ve
    insanı hayvandan ayıran en büyüğü imandır. İmandır, çünkü insan, gücü
    sınırlı, bağımlı ve muhtaç bir varlıktır. Kendinden daha güçlü olan, kendisi
    gibi bağımlı ve muhtaç olmayan birinin yardımı olmadan yaşayamaz.
    Güçsüzlüğünü, bağımlılığını ve muhtaç oluşunu her fark edişte bağlanacak,
    inanacak, güvenecek, sığınacak, tutunacak ve barınacak birini arar.
    İnsanı hayvandan ayıran diğer önemli özellik ise ilimdir. İman ve ilim
    sayesinde insan, kendi hür irâdesiyle Allah’a kulluk yaparak en güzel biçimdeki
    yaratılışına uygun bir hayat yaşayabilir. İman, ilim ve ibâdetten uzak
    insan ise varlıkların en âdisi olur.282
    282 Bak. 17/İsrâ, 70; 51/Zâriyât, 56; 95/Tin, 4-5; 47/Muhammed, 12; 7/A’râf, 179
    • 167 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
    Kur’ân-ı Kerim’de 65 yerde zikredilen insan283 kelimesi yanında; nâs
    (insanlar)284 kelimesi 240 yerde, ins kelimesi 18 ve ünâs kelimesi de 5 âyette285
    geçer. İnsanlar anlamında olan “ins” kelimesi ise 18 yerde286 zikredilir.
    Yine insan anlamında abd ve ıbâd kelimeleri 130; beşer 37 yerde, benî
    Âdem ifadesi de 7 âyette geçer. Kur’ân-ı Kerim, insanlara gönderilen bir
    kitaptır. Kur’an’ın ekseninde insan vardır. Her âyet insanla ilgilidir. İnsanı
    en iyi tanıyan onun yaratıcısı olduğundan, kullanım kılavuzu şeklinde,
    insanın nasıl yaşaması gerektiği o kitapta öğretilir. İnsanın nasıl bir varlık
    olduğu, yaratıcı tarafından tanımlanır.
    Kur’an’da insanın doğrudan bir tanımı yapılmamış, farklı yerlerde, değişik
    özelliklerine temas edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de insan gerçeği şöyle
    açıklanır:
    283 İnsan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 65 Yerde): 4/Nisâ, 28; 10/Yûnus, 12; 11/Hûd, 9;
    12/Yûsuf, 5; 14/İbrâhim, 34; 15/Hıcr, 26; 16/Nahl, 4; 17/İsrâ, 11, 11, 13, 53, 67, 83, 100; 18/Kehf, 54;
    19/Meryem, 66, 67; 21/Enbiyâ, 37; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 12; 25/Furkan, 29; 29/Ankebût, 8; 31/
    Lokman, 14; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 72; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 8, 49; 41/Fussılet, 49, 51; 42/Şûrâ, 48, 48;
    43/Zuhruf, 15; 46/Ahkaf, 10; 50/Kaf, 16; 53/Necm, 24, 29; 55/Rahmân, 3, 14; 59/Haşr, 16; 70/Meâric, 19;
    75/Kıyâme, 3, 5, 10, 13, 14, 36; 76/İnsan, 1, 2; 79/Nâziât, 35; 80/Abese, 17, 24; 82/İnfitâr, 6; 84/İnşikak, 6;
    86/Târık, 5; 89/Fecr, 15, 23; 90/Beled, 4; 95/Tîn, 4; 96/Alâk, 2, 5, 6; 99/Zelzele, 3; 100/Âdiyât, 6; 103/Asr, 2.
    284 İnsanlar Anlamındaki Nâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 240 Yerde): 2/Bakara, 8, 13, 21,
    24, 44, 83, 94, 96, 102, 124, 125, 142, 143, 143, 150, 159, 161, 164, 165, 168, 185, 187, 188, 189, 199, 200,
    204, 207, 213, 213, 219, 221, 224, 243, 243, 251, 259, 264, 273; 3/Âl-i İmrân, 4, 9, 14, 21, 41, 46, 68, 79, 87,
    96, 97, 110, 112, 134, 138, 140, 173, 173, 187; 4/Nisâ, 1, 37, 38, 53, 54, 58, 77, 79, 105, 108, 114, 133, 142,
    161, 165, 170, 174; 5/Mâide, 32, 32, 44, 49, 67, 82, 97, 110, 116; 6/En’âm, 91, 122, 144; 7/A’râf, 85, 116,
    144, 158, 187; 8/Enfâl, 26, 47, 48; 9/Tevbe, 3, 34; 10/Yûnus, 2, 2, 11, 19, 21, 23, 24, 44, 44, 57, 60, 92, 99,
    104, 108; 11/Hûd, 17, 85, 103, 118, 119; 12/Yûsuf, 21, 38, 38, 40, 46, 49, 68, 103; 13/Ra’d, 1, 6, 17, 31; 14/
    İbrâhim, 1, 25, 36, 37, 44, 52; 16/Nahl, 38, 44, 61, 69; 17/İsrâ, 60, 60, 89, 89, 94, 106; 18/Kehf, 54, 55; 19/
    Meryem, 10, 21; 20/Tâhâ, 59; 21/Enbiyâ, 1, 61; 22/Hacc, 1, 2, 3, 5, 8, 11, 18, 25, 27, 40, 49, 65, 73, 75, 78;
    24/Nûr, 35; 25/Furkan, 37, 50; 26/Şuarâ, 39, 183; 27/Neml, 16, 82; 28/Kasas, 23, 43; 29/Ankebût, 2, 10, 10,
    43, 67; 30/Rûm, 6, 8, 30, 30, 33, 36, 39, 41, 58; 31/Lokman, 6, 18, 20, 33; 32/Secde, 13; 33/Ahzâb, 37, 63;
    34/Sebe’, 28, 28, 36; 35/Fâtır, 2, 3, 5, 15, 28, 45; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 27, 41; 40/Mü’min, 57, 57, 59, 61, 61;
    42/Şûrâ, 42; 43/Zuhruf, 33; 44/Duhân, 11; 45/Câsiye, 20, 26; 46/Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 3; 48/Fetih, 20;
    49/Hucurât, 13; 54/Kamer, 20; 57/Hadîd, 24, 25, 25; 59/Haşr, 21; 62/Cum’a, 6; 66/Tahrîm, 6; 83/Mutaffifîn,
    2, 6; 99/Zelzele, 6; 101/Karia, 4; 110/Nasr, 2; 114/Nâs, 1, 2, 3, 5, 6.
    285 Bir Grup İnsan, İnsanlardan Oluşan Topluluk Anlamındaki Ünâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 60; 7/A’râf, 82, 160, 17/İsrâ, 71; 27/Neml, 56.
    286 İnsanlar Anlamında İns Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 6/En’âm, 112, 128,
    128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 27/Neml, 17; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18; 51/Zâriyât, 56; 55/
    Rahmân, 33, 39, 56, 74; 72/Cinn, 5, 6.
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    a-) İnsanın olumlu özellikleri
    1- İnsan, yeryüzünde halifedir.287
    2- İnsan, çok büyük bir ilmî kapasiteye sahiptir. Çünkü Allah, ona kendi
    ilminden öğretti. Melek olsun, diğer varlıklar olsun ona öğretilen ilimde,
    yani eşyanın mâhiyetini bilmekte ona erişemezler.288
    3- İnsan, Allah’ı tanıma kabiliyetini fıtratında taşır. Bunun için küfür ve
    inkâr, insanın fıtrî tabiatından bir sapmadır.289
    4- İnsanın özünde, hayvanda ve bitkide bulunmayan büyük bir güç vardır.
    İnsan, hem maddedir, hem de mânâ; hem cisimdir, hem de ruh.290
    5- İnsan, halife olduğu gibi, Allah’ın emanetini de taşır. O ölçüde sorumludur.
    O, yeryüzünü kendi çaba ve girişimiyle imar edeceğine dair söz
    vermiştir.291
    6- İnsan, ahlâkî vicdana sahiptir. İyiliği ve kötülüğü seçme kabiliyetine
    sahip iradeli bir canlıdır. Saadeti ve şekaveti seçmede serbest bırakılmıştır.
    292
    7- İnsan, özünde şeref yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran
    daha üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefini sezmezse,
    aşağılığa ve esarete düşer.293
    8- İnsan, kendisini yaratan Allah’ı hatırlama kabiliyetine de sahiptir.
    Allah’ın yüce varlığını kavrar, O’na varmak için tüm diğer arzulardan vazgeçebilir.
    294
    9- Yeryüzündeki bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar
    onun hizmetine verilmiştir.295
    287 Bak. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165
    288 Bak. 2/Bakara, 31-33
    289 Bak. 7/A’râf, 172; 30/Rûm, 43
    290 Bak. 32/Secde, 9
    291 Bak. 33/Ahzâb, 72
    292 Bak. 91/Şems, 8-10; 76/İnsan, 3
    293 Bak. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tin, 4 - 5
    294 Bak. 84/İnşikak, 6; 13/Ra’d, 28
    295 Bak. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13
    • 169 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    10- İnsan, Allah’a karşı sorumlu tutulmuştur. Yalnız Allah’a ibâdet eder,
    O’na kulluk edip emrine itaat eder.296
    11- İnsana yaratılış gayesi öğretilmiştir. Allah’ı unutursa, kendisini de
    unutmuş olacaktır. Allah’ı unutan insan, yeryüzünde şaşırmış bir varlık haline
    gelir.297
    12- İnsan, yalnız maddî meseleler için çabalayıp sadece maddî yönünü
    tatmin etmez. O, Allah’ın rızâsını hedeflerin en yücesi olarak seçer. Yalnız
    O’nun rızâsını kazanmak için çabalar.298
    b-) İnsanın olumsuz özellikleri
    1- İnsan, kendisini tanımazsa zâlim ve cahil kalır.299
    2- Bazen Allah’ın nimetlerini görmezlikten gelerek nankörlük yapar.300
    3- İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç duymadığı
    anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar).301
    4- İnsan, işlerinde çoğu zaman acelecidir.302
    5- İnsan, zorluklarla karşı karşıya gelince Allah’ı hatırlar. Zorluklar geçip
    gidince sanki hiç bir olay olmamış gibi Allah’ı unutur.303
    6- Allah’ın keremini unutarak cimrileşir.304
    7- İnsan, hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır.305
    8- İnsan, eğer kötülük görürse inler, sızlanır, bağırır ve yardım ister.
    Eğer kendisine nimet verilirse cimrileşir.306
    296 Bak. 51/Zâriyât, 56
    297 Bak. 59/Haşr,19
    298 Bak. 89/Fecr, 28; 9/Tevbe, 72
    299 Bak. 33/Ahzâb, 72
    300 Bak. 22/Hac, 66
    301 Bak. 96/Alâk, 6-7
    302 Bak. 17/İsrâ, 11
    303 Bak. 10/Yûnus, 12
    304 Bak. 17/İsrâ, 100
    305 Bak. 70/Meâric, 19
    306 Bak. 70/Meâric, 20 - 21
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    9- İnsan zayıf yaratılmıştır; âcizdir.307
    İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
    Hayatın ve insanın başlangıcı meselesi, bilginleri, filozofları ve her tipten
    nice insanı düşündüren ciddî bir meseledir. Kimileri insanı tabiatın yarattığına,
    kimileri hayvandan evrimleşerek türediğine inanmaktadır. Tüm
    vahiy kaynaklı dinlerin -ki asılları İslâm’dır- ve özel olarak İslâm dininin
    insanın kökeni hususundaki görüşü bellidir.
    İslam inancına göre; Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan
    üfleyerek can vermiştir. Buna göre insan da dâhil tüm varlıklar Allah
    tarafından yaratılmıştır.
    İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) Allah tarafından yaratılmıştır.
    Bu yaratılış bir anda değil, aşama aşama gerçekleşmiştir. Şimdi bu
    aşamaları Kur’an ifadeleri ile açıklayalım:
    Birinci aşama, toprak (türab); “Allah sizi topraktan yarattı...”308
    İkinci aşama, çamur (tıyn) ; “O Allah ki sizi çamurdan yarattı...”309
    Üçüncü aşama, çamurun özü (min sülaletin min tıyn); “Andolsun ki, biz
    insanı çamurun özünden yarattık...”310
    Dördüncü aşama, yapışkan çamur (tıyn-in lâzib); “Şüphesiz biz onları
    yapışkan çamurdan yarattık...”311
    Beşinci aşama, şekillenmiş kara balçık (hame-in mesnun); “ Andolsun
    ki, biz insanı kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.”312 Altıncı
    aşama, kuru çamur (salsâl); “İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattık.”
    313
    307 Bak. 4/Nisâ, 28
    308 35/Fâtır, 11
    309 6/En’âm, 2
    310 23/Mü’minûn, 12
    311 37/Sâfât, 11
    312 15/Hicr, 26
    313 55/Rahmân, 14
    • 171 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yedinci aşama, insan şekline koyma ve ruh verme; “Onu (Âdem’i) düzenleyip
    insan şekline koyduğum zaman ona ruhumdan üfledim.”314
    Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
    “Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.
    Onlar da: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?
    Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler;
    Allah: ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.
    Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer
    sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi.
    Cevap verdiler: ‘Sen münezzehsin, Senin öğrettiğinden başka bizim bir
    bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem hakîmsin’.
    Allah: ‘Ey Âdem, onlara isimlerini söyle’ dedi, Âdem isimlerini söyleyince,
    Allah: ‘Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve
    gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?’ dedi.
    Meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler,
    o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”315
    “Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, ‘Âdem’e
    secde edin’ dedik; İblis’ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.”
    316
    “Andolsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık.
    Cinleri de, daha önce dumansız ateşten yarattık. Rabbin meleklere: ‘Ben, balçıktan,
    işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan
    üflediğimde ona secdeye kapanın’ demişti.”317
    Bu ve benzeri âyetlerden yola çıkarak Hz. Âdem’in şahsında insan olmanın
    meziyetlerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
    314 15/Hicr, 29
    315 2/Bakara, 30-34
    316 7/A’râf, 11
    317 15/Hıcr, 26-29
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    a- Allah, insanı yeryüzünün halifesi (temsilcisi) yapmıştır.
    b- Ona ruhundan üflemiştir.
    c- Tüm eşyanın isimlerini ona öğretmiştir.
    d- Melekler ona secde etmiştir.
    İnsanın Yaratılışı
    Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da
    kabul etmeyen maddeciler, insanın tabiattan geldiğini, yani insanı tabiatın
    yarattığını iddia ederler. Kör ve şuursuz bir tabiatın nasıl yaratıcı olabileceğini
    izah edemeseler de, hiç değilse kendilerini kandırmak için bir yaratıcı
    bulma ihtiyacıyla, tabiata yaratmada yardımcı olarak tesadüfü de ortaya
    atarlar. Tabiat ve tesadüfün yaratıcı olamayacağını anlamak için aslında
    çok zeki olmaya bile gerek yoktur. Zaten aklı başında hiç kimse, bu iddialara
    meyletmez. Maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak,
    maymundan geldikleri şeklindeki bir başka iddiaları ise, değil insanların;
    kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan
    biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı
    gibi, köpekten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez.
    İnsanın maymundan türediğini savunanlar, insanın kendisini tanımasına
    engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse,
    maymunu kim yarattı? Maymun başka varlıklardan türediyse onları
    kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan
    türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar niye insan olamadılar?
    Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o,
    maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer
    maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup
    insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi
    seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda
    bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden
    böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan
    daha aşağıdırlar.”318 Bu âyetin ifadesi, inanmasalar bile tecelli ediyor
    ve inançsızlar itiraf ediyorlar; “biz Âdem oğlu adam değil; maymun çocu-
    318 7/A’râf, 179
    • 173 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ğuyuz, “hayvan oğlu hayvanız” demek istiyorlar. Maymun gibi maskaralık
    yapıyorlar. Bırakın bunlar, peygamber çocuğu olmaya lâyık olmadıkları
    için Âdemoğlu olduklarını kabul etmesin, hayvan çocuğu olsunlar. Bizim
    aslımız da nesebimiz de bellidir; atamız Âdem, ata yurdumuz ve ana vatanımız
    da cennettir.
    “Muhakkak ki biz insanı en güzel şekilde yarattık.”319 İman ve akıl gibi
    özelliklerle hayvandan çok farklı olan insanın, temel manevî özelliklerini
    görmezden gelerek insanı (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar
    vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı
    konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak da ifade etmek
    isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu
    hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.
    Mü’minler, “nereden geldin?” sorusuna cevap olarak, İlâhî vahyin haber
    verdiği şekilde, Allah’tan geldiklerini, yani evreni ve içindeki her şeyi olduğu
    gibi, kendilerini de Allah’ın yarattığını belirtirler. Bütün müslümanlar,
    Hz. Âdem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; diğer bütün insanların
    da Hz. Âdem ve onun hanımı Hz. Havva’dan çoğaldıklarına inanmak
    mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan,
    ondan da eşini (Havva’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve
    kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”320
    İnsanın Yaratılış Gayesi: Maddecilere göre insan, dünyaya gelir, her
    canlı gibi yer, içer, nefsî arzularını yerine getirir ve sonra toprağa karışır
    gider. Yani, insan yaşamak için yaşar. Basit dünyevî hedeflerin ötesinde bir
    yaratılış amacı yoktur. O, ot gibi yaşayıp gideceğini, sonra ot gibi kuruyup
    yok olacağını zanneder.
    İslâm’a göre, insanın yaratılış gayesini Allah (c.c.) belirlemektedir: “Ben
    cinleri ve insanları sadece Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”321; “Sizi boşuna
    yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”322
    319 95/Tîn, 4
    320 4/Nisâ, 1
    321 51/Zâriyât, 56
    322 23/Mü’minûn, 115
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, yalnız yiyip içmek, gezip tozmak için yaratılsaydı insanın herhangi
    bir hayvandan farkı olmazdı. İnsan boş yere yaratılmamış ve başıboş
    bırakılmamıştır. O, bir görevi yerine getirmek için yeryüzüne gönderilmiştir.
    Kendisi gibi herhangi bir yaratığa kul, köle olmak için değil; yaratanını
    tanımak ve O’na ibâdet etmek, dünyada Allah’ın hükmünü hâkim kılmak,
    buna karşı çıkan engelleyici güçleri (fitneyi) bertaraf etmek suretiyle halifelik
    görevini yürütmek için yaratılmıştır. İnsan, nefsi için değil; Allah’a
    ibâdet etmek için, şu fâni dünya için değil; ebedî hayat için yaratılmıştır.
    Allah’a ibâdet için yaratılan insan, bu kulluğunun karşılığını hem dünyada
    hem âhirette alacaktır. Allah’ın emirlerine itaat, dünya ve âhiret mutluluğuna
    sebeptir.
    İnsanın yaratılış sebeplerinden biri, en geniş anlamıyla yeryüzü yönetiminden
    sorumlu olmaktır. Halife olmanın anlamı budur. O halde insan,
    kendi toplumuna huzur ve adâleti hâkim kılma görevinin yanı sıra, yeryüzünde
    yaşayan diğer canlıların hayatlarını devam ettirmelerinden, yeryüzündeki
    bitki örtüsünden, çevreden ve benzeri şeylerden de sorumludur.
    Aslında bu görevi de, Allah’a ibâdet görevinin çerçevesi içinde görülmelidir.
    Çünkü namaz, oruç, zekât gibi şekli belirlenmiş ibâdetler ve helâl-haram
    gibi konularda Allah’a karşı görevini yerine getiren insanın, dünya hayatıyla
    ilgili çabaları da ibâdet kapsamı içerisine girmektedir. Belirlenmiş
    ibâdetlerini yerine getirmeyen, ahlâkî kurallara riâyet etmeyen kimsenin,
    dünyayı imar görevini yerine getirmesi ise, kendisine mânevî alanda herhangi
    bir değer kazandırmaz. Böylesi insanların hayvanlardan farkı yoktur.
    Çünkü hayvanlar da fesat çıkarmayıp yeryüzünün îmârına hizmet ederler.
    Allah’ın emirlerini yerine getiren kimsenin, dünya hayatıyla ilgili çabalarının
    da ibâdet olarak görülmesi, din-dünya ayrımını ve dine ait olan
    ile dünyaya ait olan gibi bir bölünmeyi de ortadan kaldırmaktadır. Laiklik
    demek olan böyle bir ayrım, insan şahsiyetini de parçalar; kişiliğinde birtakım
    bozukluklara sebep olur. Dünya hayatı, âhiret hayatının bir mukaddimesidir
    ve onunla sıkı sıkıya bağlıdır. Böyle bir bakış açısı, dünya hayatını
    olması gereken konuma oturtmuş olur. Bu takdirde dünya hayatı, aşağılık
    ve çirkef bir hayat değil; âhiret mutluluğunun kazanıldığı bir yerdir; kaçınılmaz
    bir aşamadır.
    İbâdetler, Allah’ın onlara ihtiyaç duymasından dolayı değildir. Allah sameddir,
    hiçbir şeye muhtaç değildir. Fert ve toplum olarak, insanın kendi•
    175 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sinin ibâdetlere ihtiyaç duymasından; birey ve toplum olarak hayatının düzene
    girmesi içindir. Mesela, belirlenmiş ibâdetlerin başında gelen namaz,
    insanın kötülüklerden alıkonmasını sağlar; en azından bu hedefe yardımcı
    olur. Oruç, yine nefsin terbiye edilmesi ve insan iradesinin güçlendirilmesi;
    zekât, toplumda ekonomik yapının düzenlenmesi ve insandaki mal tutkusunun
    frenlenmesi için bir araçtır. Kuşkusuz bu ibâdetlerin daha başka
    dünyevî faydaları da vardır. Esas faydaları da âhiret mutluluğuna sebep olmalarıdır.
    Ama unutulmamalıdır ki, nice yararları olan tüm ibâdetleri biz,
    bu faydalarından dolayı değil; Allah’ın emretmesinden dolayı, O’nun rızası
    için yerine getiririz.
    İnsanın Konumu ve Görevi
    İnsan çok değerli bir varlıktır. Aklı ve iradesiyle diğer varlıklardan ayrılır.
    Her şey onun hizmetine verilmiştir.
    Kâinattaki her şey onun destekleyicisi ve yardımcısıdır.
    Tabiat, hayvan, bitki, eşya, hayat, toplum ve diğer insanlarla uyum içindedir.
    Özünde, ruhunda, vicdanında, zihninde kısaca yaratılışında güvenlik,
    barış, iyilik, güzellik, merhamet, sevgi ve insaf vardır. İnsanın zaafları, ihtiyaçları,
    eksiklikleri vardır.
    Başıboş yaratılmamıştır. Yeryüzünde önemli görevleri vardır.
    İnsanın asıl görevi kulluk ve yeryüzünde halife olmaktır.
    İnsan Ölünce Ne Olacak?
    İnsan, Allah’tan gelmiştir ve Allah’a gitmektedir. Eceli geldiğinde her
    canlı gibi her insan da ölüm denilen geçitten geçerek gayb âlemine gider. Şu
    bir gerçektir ki, ölmek, yok olmak değildir. Ölüm, insanı oluşturan asıl öge
    olan ruhun, elbisesi durumunda olan geçici beden unsurundan bir müddet
    ayrılıp onu terk etmesidir. İnsanın fizikî yapısıyla ilgili faaliyetleri dursa bile,
    ruh bakımından bağlı bulunduğu hususlarla hiçbir zaman ilgisi kesilmez.
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    Yani, maddî faaliyetler son bulur, ruhî değerlere bağlı hareketler ise aynen
    devam eder. Ruh âleminin özelliklerini anlamamız için Cenâb-ı Hak, uyku
    denilen olayla her gün maddî ve duygusal varlığımızdan ayrılıp rüya ile
    ruhanî âlemin özelliklerini seyretmemizi sağlamaktadır.
    Müslüman açısından ölüm, korkulacak bir olay değil; esas yurdumuz,
    baba mekânımız olan cennet yurduna, sonsuz âleme göç etmek demektir.
    Zorluk ve yoklukların sona ermesi, sevdiğimiz her şeye kavuşma demektir.
    Akîde Yönünden İnsanlar
    Akîde ve İslâm yönünden insanlar gruplandırılırken, temel olarak iki
    grup insan karşımıza çıkar: a) Mü’minler (müslümanlar), b) Kâfirler topluluğu.
    Akide ve temel eylem açısından insanları kısaca tanımlamaya çalışalım:
    Mü’min: İnanmış anlamına gelen mü’min, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan
    getirdiği dini (İslam’ı) kalple tasdik, dille ikrar eden ve erkânını (gereklerini)
    yaşamaya çalışan insanlara denir.
    Müslüman: Teslim olmuş anlamına gelen müslüman, Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) Allah’tan getirdiği dine (İslam’a) kalple, lisanla ve âzâlarla teslim olmuş
    kimsedir. Kalbî yönü (imanı) diğer insanlarca bilinmediğinden dolayı,
    lisan ve vücut organlarıyla teslim olan kimse de müslümandır.
    Fâsık: İtaatten çıkan veya herhangi bir anlamda itaatsizlikte bulunan
    kimse demektir. Fâsık, Kur’an’da daha çok kâfir ve münâfık anlamında kullanılmıştır.
    323 Bazen müslümanlar da fısk işleyebilirler, yani fâsık, günahkâr
    müslümana da denir.324 O halde fısk; küfür, nifak, şirk ve günah anlamlarına
    gelip geniş anlamlıdır. Bununla birlikte ıstılahta daha çok açıktan günah
    işlemekten çekinmeyen günahkâr müslümana denilmesi âdet haline
    gelmiştir.
    Kâfirler topluluğuna gelince; kâfirler de temelde üç gruba ayrılırlarsa
    da, bunlar da netice itibarıyla pek farklı bir durum arzetmezler.
    323 9/Tevbe, 8; 5/Mâide, 81; 3/Âl-i İmran, 110 gibi
    324 Bak. 2/Bakara, 282
    • 177 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kâfir: Yalanlayan ve inkâr eden anlamına gelen kâfir, İslam Dininin tümünü
    veya bir cüzünü inkâr edip yalanlayan kimsedir.
    Müşrik: Ortak koşan anlamına gelen müşrik, Allah’ın zatına, isimlerine
    ve sıfatlarına başka bir şeyi şirk koşan, yani ortak eden kimsedir. Başka bir
    ifadeyle Allah’ı kabullenmekle beraber, O’na ait hakları, başkasının kendisinde
    görmesi veya bu hakları başkasına vermesi şirk; bunu yapan kimse
    de müşriktir.
    Münâfık: Gizli bir özellik olarak nifaka sahip olan kimseye denir. Kalbiyle
    İslam’a inanmadığı halde, müslümanların yanında müslüman görünmek
    isteyen kimseye münâfık denir. Yani münâfıklar, mü’minlerin yanında
    mü’min, müşriklerin yanında müşrik görünen iki yüzlü riyakâr insanlardır.
    İnsanın Değer ve Üstünlüğü: “Biz insanı ahsen-i takvîm üzere/en güzel
    şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.”325 Âyette geçen “takvîm”
    kelimesi, müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmış, kimi sûret ve
    duyu organlarının güzelliği, kimi boyunun doğruluğu ve ayakları üzerinde
    dik durması demiş, kimi de “ahsen-i takvîm” sözünü akıl, idrâk ve temyiz
    (ayırma yeteneği) ile zînetlenmiş olmak şeklinde algılamıştır. Gençliğe, güç
    ve kuvvete yoranlar da olmuştur. Elmalılı, bu görüşleri sıraladıktan sonra
    takvîm kelimesini daha genel bir anlamda değerlendirmiş, insan için güzel
    olan her şeyi bu mânâya dâhil etmiştir. Bununla beraber, şekil ve sûretten
    çok, ahsen-i takvîmi insanın duygusunda, özellikle güzellik denen mânâyı
    anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli “ahsenu’l-hâlikıyn”i ve O’nun
    hüsn-i mutlakla en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp O’nun ahlâkıyla
    ahlâklanmakta aramıştır. Ona göre insan doğarken bu kemâle sahip olarak
    değil; bu kıvama, bu kemâle ve bu güzelliğe yeteneği olmak anlamında
    ahsen-i takvîmde yaratılmıştır. Aksi halde insanda hiçbir olumsuz özelliği
    bulunmazdı. Hâlbuki öyle olmadığı, insanın birtakım kötülüklerle iç içe
    bulunduğu görülmektedir. Elmalılı, bu süflîliklerden kurtularak kemale ermenin
    yolunu, ruh güzelliğine ve temizliğine ulaşmakta görüyor.326
    325 95/Tîn, 4-5
    326 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Neşriyat, c. 8, s. 5938
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Muhammed Kutub, İslam düşünce sisteminin insanı sadece bedeni ile
    ele alarak ruhu bir kenara bırakmadığını, her zaman ruhu bedenle birlikte
    düşündüğünü kaydetmektedir.327 İnsanda üstün ve aşağı iki prensibin devamlı
    çatışma halinde bulunduğu, onun ulvîliği kadar aczinin de buradan
    kaynaklandığı söylenebilir. Bir kısım insan, ruhun yücelmesiyle ulviyet kazandığı
    halde, bir kısmı da bedenin süflî arzu ve heveslerine yenik düşerek
    alçalmaktadır.
    Kur’an’ın beyânına göre, “İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak
    iman edip sâlih amel işleyenler, birbirine hakkı/gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı
    olmayı öğütleyenler bunun dışındadır.”328 Kur’an ve onun tefsirlerinden
    anlıyoruz ki, insanın yaratılışı Allah’a imanı gerektirmekle beraber küfre de
    müsaittir. Tabiatında meleğe yakın taraflar bulunduğu gibi; şeytana yakın
    taraflar da vardır.
    İnsanın Değeri
    İnsanı yaratan Allah, onu kendisinden sonra en değerli varlık olarak
    yaratmıştır. Kur’an’dan öğrendiğimize göre onun değeri, daha yaratılmadan
    önce belli olmuştur. Kur’an’da meleklere hitâben ifade edilen İlâhî beyan
    bunun açık delilidir: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’
    demişti...”329 Sonunda, yaratılmış olan bu halifenin adı insandı. Hayat
    sahnesinde imar ve ıslah görevini ifa ederek işleri düzenleyecek, Allah’ın
    kanunları ile nizâm-ı âlemi tanzim edecekti. Çünkü bu göreve lâyık biçimde,
    ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel biçimde yaratılmıştı.
    İnsanın her bakımdan en güzel biçimde yaratılmış olduğunu Tîn sûresindeki
    âyetle gördük. Onun değeri ile ilgili başka bir âyet de şudur: “And
    olsun ki, Biz insanoğullarını şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik.
    Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yarattıklarımızın pek çoğundan
    üstün kıldık.”330 İnsan, bundan daha değerli bir iltifata da nâil olmuş, meleklerden,
    kendisine secde etmeleri istenmiştir. Bunlardan daha büyük bir şeref
    düşünülebilir mi? “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis müstesna
    327 Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde Sanat, Fikir Y., s. 32
    328 103/Asr, 2-3
    329 2/Bakara, 30
    330 17/İsrâ, 70
    • 179 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    hepsi secde ettiler. O kaçındı; büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”331
    Bu konu, önemine binâen ve bilmediğimiz başka hikmetlerden dolayı
    Kur’an’da tekrar tekrar anlatılır.
    Büyük âlemdeki her şeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük âlemde
    bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Andolsun ki Biz insanı ahsen-i takvimde (en güzel bir sûrette) yarattık.”332;
    “Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?” 333
    Meselâ, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir.
    İnsanın görmesi ve işitmesi idrâk edilen şeyleri bunlar vasıtasıyla idrâk etmesi
    açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra
    yer cinsinden toprak olurlar. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende
    diğer ıslak âzâlar vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş
    türünden ise insanda hararet vardır. Damarları ise yeryüzündeki nehirleri
    andırır, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar
    ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesanesi denizi andırır. Çünkü bedende
    bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını
    buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan
    dağlar gibidir. Âzâları da ağaçları andırır. Her bir ağacın yaprakları ya da
    meyveleri olduğu gibi, her bir organın da bir fiili ya da etkisi vardır. İnsanın
    bedeni üzerindeki saç ve kıllar, yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır.
    Diğer taraftan insan, dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilir.
    Âzâlarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapar. Buna göre bu küçük
    âlem, büyük âlemle birlikte aynı yaratıcının yarattığı ve sonradan var
    ettiği varlıktır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.
    İnsanın yaratılışındaki fevkalâdelik, ona verilen değeri göstermektedir.
    İnsan, ister biyolojik, ister fizyolojik, ister psikolojik açıdan hangi yönüyle
    incelenirse incelensin onun yaratılışındaki olağanüstülük hemen dikkatimizi
    çeker. Bunu konuyla ilgili bilim kitaplarında, ansiklopedilerde her
    zaman görmek mümkündür. Meselâ, bir insanın DNA molekülünün (deooksiribo
    nükleik asitin), 100000 ansiklopedi sayfasına eşit uzunlukta biyolojik
    bilgilere sahip evrensel bir hârika olduğunu düşünebilir miyiz?334
    331 2/Bakara, 34; 17/İsrâ, 61; 38/Sâd, 71
    332 95/Tîn, 4
    333 51/Zâriyât, 21
    334 Fethullah Han, Kur'an ve Kâinat Âyetleri, İnkılab Y., s. 157
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sebepten dolayı olsa gerek ki, âlemin “büyük insan”, insanın da “küçük
    âlem” olduğu ifade edilmiştir. Bilim çağından uzay çağına geçilmiş olmasına
    rağmen, insanın keşfedilmeyen tarafının keşfedilene oranla çok daha
    büyük olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, kendini keşfedememenin aczini yer
    yer itiraf etmek mecburiyetinde kalıyor ve kalacaktır. İnsan o kadar büyük,
    o kadar esrar dolu yaratılmıştır.
    Ona verilen akıl, güzeli çirkinden temyiz/ayırma gücü, insana verilen
    nimeti ve değeri göstermesi bakımından yeter de artar bile. Hz. Ali’ye izafe
    edilen şu beyitler, insanın değerini anlatmaktadır:
    “İlacın sendedir de farkında olmazsın.
    Derdin de sendendir fakat görmezsin.
    Sanırsın ki sen sade, küçük bir cirimsin;
    Hâlbuki sende dürülmüş en büyük âlem.”
    Allah, insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. İnsan, Allah’ın kanunlarıyla
    evrenin nizamını tesis edecektir. Bu, geçici bir görev olmayıp, kıyamete
    kadar sürecektir. Bir nesil, kendisine verilen görevi kendisinden sonraki
    nesillere intikal ettirecek, halifelik görevi, bir bayrak yarışı gibi sürüp
    gidecektir. İnsana böyle şerefli bir görevi veren Allah, tabiidir ki, görevini
    tam olarak yerine getirmesi için onu büyük imkânlarla donatacaktır. Öyle
    de olmuştur. “Allah’ın göklerde olanları da, yerde olanları da emriniz altına
    verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?
    İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi
    ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var.”335; “Geceyi, gündüzü,
    güneşi, ayı sizin emrinize âmâde kılmıştır. Yıldızlar da O’nun buyruğuna boyun
    eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır.”336; “Gökleri ve
    yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren,
    emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerde
    yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah’tır.”337
    İnsana verilen şeyler, saymakla bitmez. “Kendisinden isteyebileceğiniz her
    335 31/Lokman, 20
    336 16/Nahl, 12
    337 14/İbrahim, 32-33
    • 181 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    şeyi size vermiştir. Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu
    insan pek zâlim ve çok nankördür.”338
    Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
    Evrenin tek yaratıcısı olan Allah, insanı sayılamayacak meziyet, nimet
    ve imkânlarla yaratmış, bu nimetleri ruh ile tamamlamıştır. Bu özellikler,
    onu diğer yaratıklardan üstün kılar ve tabii bu sayısız nimetler dolayısıyla
    insan, Allah karşısında sorumludur. İnsanın bu bilinci yakalaması, kaderinin
    dönüm noktası olacaktır. Kur’an, bu sorumluluğa işaret ederken şunları
    söylüyor: “Allah O’dur ki, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı. Ve derecelerle kiminizi
    kiminizin üstüne çıkardı. Bu, size verdiği şeyler de sizi imtihan etmek
    içindir. Muhakkak ki Rabbin, cezalandırması çabuk olandır. Ve gerçekten çok
    bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”339
    Kur’an, insana kendisini tanıtıyor. Ona Allah’a kulluk amacıyla yaratıldığını,
    mutluluğunun bu amaca ulaşmakla mümkün olabileceğini, amacına
    tek başına elindeki imkânlarla yetişmesinin mümkün olmadığını, Allah’a
    sığınmadan, O’nun yardımını almadan mutlu olamayacağını, mutlaka
    O’nun buyruklarına uyması gerektiğini anlatıyor. Ve yine anlatıyor ki, Allah
    onun nihâî amacına ulaşması ve böylece ebedî mutluluğa erişmesi için
    bazı kimseleri peygamber/elçi olarak görevlendirmiştir. Onlar özel olarak
    yetiştirilmiş kimselerdir. Kendilerini Allah adına eğitip terbiye edeceklerdir.
    Bunlara da uyulması gerekir; çünkü onlar, insanlığa öğretmen olarak
    gönderilmişlerdir. “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve
    her hamde lâyıktır.”340
    Herkesin Rabbini ve kendini tanıması, kul ve halife olmaya çalışması
    kolay değildir. Bunun şartları vardır. Bu şartların en önemlisi, insanın aczini,
    yetersizliğini içtenlikle kabul etmesidir. Bunu bir benzetmeyle anlatmak
    daha kolay olacaktır. Sağlıklı yaşamayı amaç edinen bir insan düşünelim.
    Bu insan ne zaman ve niçin doktora gider? Ya rahatsızlık hissettiği veya
    kendisinde bir rahatsızlığın olup olmadığını anlamak istediği zaman gider.
    338 14/İbrahim, 34
    339 6/En'âm, 165
    340 35/Fâtır, 15
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    Kendi rahatsızlığının farkına varmayan, varsa bile bu rahatsızlığı kendisinin
    daha iyi tedavi edebileceğine inanan insan niçin doktora gitsin?
    Gitmez. O halde yapılacak iş:
    1- İnsanların sağlıklı yaşamayı amaç edinmelerini,
    2- Bunun için bir doktora muhtaç olduklarının bilincine varmalarını
    sağlamak. Bu bilince ulaşmış olan kimse doktora ihtiyacını kabul etmekle
    birlikte, “hangi doktor?” diye de sorabilir. Aklı başında hiç kimse, kendisini
    tedavi edemeyecek doktora gitmez. O halde;
    3- Bir kimsenin tedavi olacağı doktorun bilgi gücüne de inanması gerekir.
    4- İnsanın kendisini tedavi edecek olan doktorun reçetesinin kendisine
    şifa sağlayacağına inanmasıdır. Her ne kadar doktora inansa bile, eline verilen
    reçetenin faydasız bir kâğıt parçası olduğuna karar veren bir kimse, o
    reçetede öngörülen ilaçları kullanmaz.
    “İlim, ilim bilmektir; İlim, kendin bilmektir.
    Sen kendini bilmezsin; Ya nice okumaktır.”
    Rabbini bilen, ancak kendini bilebilir; kendini bilen de Rabbini. İnsanın
    kendi gerçeğini tam olarak tanıması, İslâm eğitiminin esasını teşkil
    eder. Kur’an’ı incelediğimiz zaman görürüz ki, kendi gerçeğini tanıma konusunda
    insanlar, genel olarak üç kısma ayrılmaktadır:
    1. Kendilerini olduklarından yukarıda görenler. Kur’an’da bunlar, tâğut,
    müstekbir, mağrur insanlar olarak tanıtılır.
    2. Kendilerini olduklarından daha aşağı görenler. Kur’an’a göre bunlar da
    müstaz’af, zelil insanlardır.
    3. Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler. Bunların da Kur’an’da birçok
    isimleri vardır, ama genel ve yaygın isimleri mü’min ve müslimdir.341
    Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin geldiğini
    bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir, fakat nereye gidece-
    341 Yaşar Fersahoğlu, Kur'an'da Zihin Eğitimi, Marifet Y., s. 254-257
    • 183 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder, felsefe ise, sebebini açıklamaya
    çalışır. Ancak felsefenin de sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular,
    felsefenin de dışında kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce
    Yaratıcımız, insan aklının idrâkten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri
    vasıtasıyla öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
    felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve ancak
    bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında insanın duyduğu
    endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği cevapla kıyaslanmayacak
    kadar tatminkârdır” diyor.
    Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini ve
    ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul etmeyen insan,
    tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da derinden yaşayacak, bu soruların
    ve ölümün her insan için ayrı mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır.
    Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın mânâsı da onu yaşayan kişilere göre
    değişmekte ve sahip olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak
    olan bir şey vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
    verilemeyeceği gerçeğidir.
    İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu koca dünya,
    ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun ısınması için bir soba, ay
    ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak yaratılmıştır. Bu yüzden insanın
    görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni
    dahilinde hareket etmesi şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında
    yaşadığımızı ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da
    unutmamalıyız. Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
    iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız
    yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek,
    insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip ebediyyen yatamaz ve
    saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza
    için âhiret konakları olan Cennet ve Cehenneme gönderilecektir.
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    3- Alâk
    Alâk kelimesinin asıl anlamı, yapışkanlıktır.342 İnsanın yapışkan bir nesneden
    yaratıldığını belirten bu kavram, hem onun ana rahminde embriyonik
    bir gelişme göstermesine, hem de sevgi ve ilgi gibi mânevî değerlerle
    donatılmış olduğuna işaret eder.
    Bugün, embrioya tekabül ettiği düşünülen alâka kelimesine, öteden beri
    kan pıhtısı anlamı verilmiştir. Ancak yapılan araştırmalar sonucu, insanın
    ana karnında böyle bir evre geçirmediği ilmen ortaya konulunca, bu anlam
    belirlemesinin isâbetsiz olduğu görülmüştür. Şu halde, bir yönüyle açık/
    muhkem, bir yönüyle de kapalı/müphem olan bu tür kelimeler, herhangi
    bir dile aktarılırken, ya aslî şekilleriyle aynen kullanılmalı, ya da muhâtapların
    doğru ve kolay anlayabilecekleri kelime karşılıkları verilmelidir.
    İnsanın yaratılışı ile ilgili âyetlerin, daha çok kıyâmet ve yeniden diriliş
    konularıyla bağlantılı oldukları görülür.343 Bundan maksat, Yüce Allah’ın
    sınırsız kudretini ve O’nun hayatı sürekli inşâ ettiğini insanlara anlatmaktır.
    Hiçbir insan, varlık alanına ve bulunduğu şekle bir anda, kendiliğinden
    gelmiş değildir. Diğer varlıklar gibi insanı da yaratan Allah’tır. İnsan
    doğuma dek ana rahminde birtakım aşamalardan geçer; doğduktan sonra
    da ölüme doğru bir değişim ve dönüşüm sürecine girer. Bütün bu yaratılış
    evrelerinin hepsi, Allah tarafından öngörülür ve gerçekleştirilir. Zaten her
    insan, doğduğu andan itibaren ölüm yaşına girmiş demektir. İşte Kur’an, bu
    gerçekleri dile getirerek insanlara âhiretin ve yeniden dirilişin hem makul
    hem de mümkün olduğunu anlatmaya çalışır. İnsanın Allah’a bilgili, şuurlu
    ve istekli biçimde inanıp teslim olması ise; öncelikle onun kendi yaratılmışlığını
    idrâk etmesine bağlıdır. Zira insan, boş yere yaratılmamış ve başıboş
    bırakılmamıştır.344
    Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alâkın, döllenmiş hücrenin ana
    rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade
    ettiğini söylemek mümkündür.
    342 Alâk kelimesi, sözlükte yapışmak, asılmak, suda bulunan ve kan emen kurtçuk (sülük), kan pıhtısı, sevgi
    ve ilgi gibi anlamlar taşıyan a l k kökünden türemiş çoğul bir isimdir. Bu kelimenin tekili, alâka’dır (Bk.
    Lisânu’l Arab, c. 10, s. 261-270).
    343 Bk. 80/Abese, 18-22; 75/Kıyâme, 36-40; 86/Târık, 5-8; 23/Mü’minûn, 12-16; 22/Hacc, 5 vb.
    344 Bk. 75/Kıyâme, 36; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 18-19
    • 185 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Alâk: Çok anlamlı çoğul bir isimdir, tekili alâkadır. Yapışmak, asılmak,
    sevgi, ilgi, sakanın iki koğasından her birini bir ucunda taşıdığı ağaç,
    bunun uçlarına asılan ip, pıhtılaşmış kan ve bizce en ilgi çekici olarak da
    suda bulunan, sülük dediğimiz kan emen kurtçuktur.345 Tefsir ve meallerin
    çoğunda ‘alâk’ı, sadece kan pıhtısı anlamıyla düşünmüş ve Allah’ın insanı
    kan pıhtısından yaratmış olduğunu söylemişlerdir. Oysa kan pıhtısı anlamı,
    kelimenin asıl anlamı değildir, ondan başka çok anlamı vardır. Alâk
    kelimesiyle:
    1) Meni sıvısı içinde yüzen spermlere,
    2) Meninin yapışkanlığına,
    3) Spermle döllenen yumurtanın bölünüp üreyerek, bir hafta içinde
    fallop borusundan inip rahmin cidarına asılması durumuna (morulla aşamasına),
    4) Morulla aşamasından sonra ceninin aldığı biçime işaret edilmiş olabilir.
    Âyetteki ‘alâk ile kan pıhtısı anlamı kasdedilmiş ise, aşılanan yumurtanın,
    bölünmesiyle meydana gelen hücrelerin verdiği kırmızı görünüme
    işaret edilmiş olur. Kelimede asıl anlam olarak yapışkanlık bulunduğu için
    insanın yapışkandan yaratılması, aşılanan yumurtanın, rahmin cidarına
    yapışıp üremesine işarettir. Kelimedeki ilgi, sevgi anlamı da göz önünde
    bulundurulursa insanın, Allah’ın sevgi ve şefkatiyle yaratıldığı, insanın hamuruna
    sevgi ve şefkat konulduğu anlaşılır. Ayrıntı için Kıyamet Sûresinin
    son kısmına bakılabilir.
    İşte insanı bir kurtçuktan yahut kan pıhtısı görünümü veren embriyo’dan
    yahut sevgi ve şefkatten yaratıp aşamadan aşamaya geçirerek geliştiren,
    mükemmel şekle koyan, işitici, görücü, düşünücü yapan, sonra dünyaya
    getirip onu öğrenime yönelten, ona bilmediği şeyleri öğrenmeyi ve
    kalemle yazı yazmayı ilham eden Allah’a karşı insanın kulluk etmesi gerekirken
    nankörlük etmesi asla yakışık almaz. İşte bunları izleyen âyetlerde,
    varlığını Allah’a borçlu olan insanın, O’na karşı böbürlenmesi, kendisini
    zengin, kendine yeterli görüp kibirlenmesi kınanmaktadır.
    345 Lisânu'l-'Arab, 2/862,865.
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    İlk âyette yaratan Rabbinin adıyla okumanın emredilmesi, sonra o Rabbin,
    insanı alâk’tan yaratan Rab olarak nitelendirilmesi, Kur’ân’ın ilme ve
    bilgiye verdiği değeri gösterir. Adetâ insan, bu âyetlerle Allah’ın yarattığı
    şeyleri incelemeye yöneltilmekte, bu incelemeye önce kendi yaratılışından
    başlamaya, öğrendiklerini yazı ile de tesbit ederek ilmini geliştirmeye ve
    bilmediği şeyleri öğrenmeye teşvik edilmektedir ki bütün kâinat varlıklarını
    incelemek, maddî ve mânevî ilimleri (Allah için, O’nun adıyla) öğrenmek
    bu âyetin yönlendirme kapsamına girer.
    Âyette insan geneldir. Bütün insanların alâktan yaratıldığı ifâde edilmiştir.
    Gerçi hayvanlar da alâktan yaratılır ama hitap insana olduğu için
    insan yaratılışının başlangıcına işaret edilmiştir. Tâ ki insan önce kendi yaratılışını
    düşünsün de kendisini öyle görünmez, tek birer hücreden ibaret
    sperm ile yumurtanın bileşkesi zigot durumundan şu mükemmel insan
    şekline getiren yüce Yaratıcıya şükür ve ibâdet etsin. 346
    “Alâk”, Arapların dilinde bir şeyin bir yere yapışmasıdır. Âlimlerimiz
    de kadınla erkek menisinin birbirleriyle döllendikten sonra ana rahmine
    yapışmasından dolayı buna “alâk” demişlerdir.
    Bu âyetin işareti bize şunu da bildirmektedir. Yeryüzündeki yaratılan
    bütün insanlar, aynı şekilde yaratılmış olduğundan, hepsi birbirine eşittir
    ve bu anlamda birbirinden üstünlüğü yoktur. Her insan bir meniden yaratılmıştır.
    Allah (c.c) gözlerimizle göremeyeceğimiz kadar küçücük bir suya
    bizim şeklimizi, şemalimizi yazmıştır, resmetmiştir.
    Zengini, fakiri, müstaz’afı, müstekbiri, beyazı, siyahı, soyluyu soysuzu...
    kısaca herkesi Allah yaratmıştır. Öyleyse kimse başkasına hava atmasın,
    ancak takvada yarışsınlar.347
    “O insanı sevgi ve alâkadan yarattı.” Alâk ve alâka, maddî olarak “embriyo
    ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alâka” anlamına gelir. Doğru
    tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil,
    mânevî boyutunu ele almaktadır, hem de âyetin başındaki “el-insân”dan
    dolayı buradaki “alâk”ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir.
    Oysa embriyolojik mânâda “alâk” (embriyo, hücre), diğer memeli canlıları
    da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris, el-alâka’yı; el-hubbu’l-lâzım li’l-
    346 Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yay., c. 2, s. 154-155
    347 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 8/318.
    • 187 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kalb (kalp için gerekli olan sevgi) diye tanımlar.348 İnsanın anne karnındaki
    embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min
    67, Kıyâme 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok,
    ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da, geçtiği tüm
    diğer yerlerde (5 kez) dişil formda “alâka” olarak gelirken sadece burada
    “alâk” formunda gelir. İlginç bir tevâfuktur ki, Allah isminin mücerredi
    olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı “sevgi”dir. Bu, gerçekten
    dikkat çekicidir.349
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Alâk: Alâka’nın çoğulu
    olarak sayılmıştır. Beydâvî diyor ki: “İnsan” kelimesi, çoğul mânâsında olduğu
    için çoğul yapılmıştır.350 “Kamus” ve şerhlerinden anlaşıldığına göre
    aslında lügatta alâk maddesi, yapışıp ilişmek mânâsına vaz’ edilmiştir. Ve
    mutlak şekilde ilişken ve yapışkan nesneye de denir. Bundan her türlü kana
    ve kırmızı kana ve özellikle uyuşuk kana alâk denilmiş. Kandan bir kısım
    olması itibariyle veya doğrudan doğruya ilişiklik mânâsı ile rahimdeki tutuğa
    da alâka denilmiştir. Yapışkanlığından dolayı sülük ve kuyu makarasına
    ve ipine ve makarasının iliştirilip ipi geçirilen takıntısına ve işlek yola
    da alâk denilir. Bütün bunlar maddî mânâdır. Bunlardan başka alâk, ruhanî
    ve mânevî olarak “alâka” gibi aşk ve sevgi mânâsına geldiği de lügatta açıklanmıştır.
    Tefsir bilginleri, yaratılışın maddî yönünü göz önünde bulundurarak
    meninin (sperma) aşılamasından sonra meydana gelen kan pıhtısının çoğulu
    olmasıyla yetinmişler ve bunu en alçaktan en yükseğe yükselmeyi
    göstermek için açıkça anlaşılan mânâ olarak görmüşlerdir. Fakat manevî
    yönü de kapsamak üzere mutlak bir alâka, bir ilişki mânâsına müfred olarak
    düşünülmesine hem alâkanın yaratılmasına da başlangıç olan ve Rabbânî
    bir izafetten ibaret bulunan ruhî ilişiğe kadar insanın bütün yaratılışın
    başlangıçlarını kapsayan, hem de okunanın ruhî bir sevgi ve alâka ile takip
    edilmesi hususuna da açık faydalı bir uyarım olacağından dolayı daha ince,
    daha derin, daha beliğ olur. Bu şekilde meâle şöyle demeli: “O, insanı bir
    ilişikten yarattı. Bununla beraber iki takdirde de kısaca mânâsı şudur: “Bir
    alâkadan yahut sırf bir ilişkiden bir insan yaratan ve mutlak sûrette yaratmak
    kendinin şânı olan Rabb’in hiç okumamış olan kimseyi de böyle bir
    emir ile elbette okutur. Onun için oku! “351
    348 Mekayis
    349 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal –Tefsir, Düşün Yay., c. 2, s. 1279
    350 Beydavi Tefsiri: 2/611.
    351 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/324.
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    - 3-5. Âyetler -
    عَلََّ اْلِانْسَانَ مَا لْ يعْلَْ
    لْقَلَ  بِ كْرَمُ اَّلذِي عَلَّ
    أَاقْرَأْ وَرَبُّكَ ا ل
    اقْرَأْ : oku وَرَبُّكَ : senin Rabbin كْرَمُ
    أَا ل : en büyük cömerttir, ikram edendir
    اَّلذِي : öyle ki عَلََّ : (öğretti) dir öğreten لْقَلَ بِ : kalemle (yazmayı) : عَلَّ
    (öğretti) dirbelleten الاَنسَانَ : insana يعْلَْ لْ مَا : bilmediklerini
    “Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
    Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” (96/Alâk, 3-5)
    Sûrenin birinci âyetinde geçen “Oku” emri, burada üçüncü âyette de
    tekrar edilmiştir. Bu tekrar te’kid veya yeni bir emir olarak yorumlanabilir.
    Te’kid için düşünülürse; “tekrar tekrar oku” anlamına gelebilir. İkinci yoruma
    göre de “başkalarına tebliğ veya öğretmek için oku” anlamına gelebilir.
    Yine üçüncü âyette geçen “ekrem”, Allah’ın sıfatlarından biri olup çok ikram
    eden, en çok ikram eden, kerîm olanlarla mukayese edilemeyecek en üst
    derecede kerîm demektir.“O, kalemle (yazmayı) öğretendir.” Yani peygamberine
    kalemsiz öğrettiği gibi, başkalarına kalemle öğreten de O’dur. Buradan
    ayrıca peygamberler dışındakilerin, kalemle yani vâsıta/araç ile öğrenebileceklerine,
    okuyup çalışmadan ilim sahibi olamayacaklarına önemli
    bir işaret ve hatırlatma vardır. Tüm ashâb ilmi ve vahyi, vâsıtalı olarak öğrenmişler
    ve onlara ilim vehbî olarak verilmemiştir.
    el-Ekrem: Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren”
    demektir. Zımnen: İnsan Allah’a borçlu olarak doğar, bu yüzden din
    “borçluluk bilinci”dir. Bu âyete kadar Rab, ellezî halâka, ellezî alleme gibi
    eylem sıfatlarından sonra, Ekrem ile kemal sıfatlarına geçti. Öncesiyle birlikte:
    Yoktan var eden de O, var ettikten sonra aşama aşama kemâle ulaştıran
    da… 352
    Kalem bir semboldür. Hem bilginin kayıt altına alınmasını, hem de
    öğrenme araçlarını simgeler. Daha ilk inen vahiyle “sözlü kültürden yazı-
    352 Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Y., s. 1279
    • 189 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lı kültüre geç” işaretini alan Nebî, mesajı aldığını vahyi yazdırarak ortaya
    koyacaktır. Kalem yazıyı temsil eder. Yazı ise bilgiyi kayda alıp bu kayda
    kalemi, kâğıdı, eli, zamanı, mekânı, okuyan ve okuyacak her insanı şâhit
    tutmaktır. Söz uçucu yazı kalıcıdır. Onun için demişlerdir ki; ilim avlamak,
    yazı ise avı bağlamaktır. El-ılmu saydun zabtuhâ kaydun.
    “İnsana bilmediklerini de ancak O öğretti.” Hem fıtratına fıtrî bilgiyi
    nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini
    öğretti. Allah Rasûlü “Arayış” (Hırâ’) mağarasından bu vahiylerle endişeli
    bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: Vallahi Allah seni
    kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sâdık bir adamsın, akrabalık
    bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının
    hakkını almasına yardım edersin.”353
    “İnsana bilmediklerini de ancak O öğretti.” Yani, ilmin kaynağı vahiydir.
    Melekler dâhil, öğrenme yetisine sahip bütün varlıkların ilmi Allah’ın öğrettiği
    şeylerle sınırlıdır. “Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka
    bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her şeyi hakkıyla bilen ve yaptığında hikmet
    sahibi şüphesiz ki Sensin.” 354
    Alâk sûresi, “Oku!” diye başladıktan sonra, üçüncü âyette bir “oku”
    emri daha geliyordu: “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
    Rabbin en büyük ikram sahibidir. Dikkat ederseniz Rabbimiz önce bir
    oku dedi, sonra şimdi bir daha oku dedi. Bu ikincisi te’kiddir. Yani oku, bir
    daha oku, tekrar tekrar oku, sürekli oku demektir.
    Ya da birinci oku emri kendin oku, kendine oku, kendin için oku demektir.
    Bu ikincisi de başkalarına oku demektir. Kendine okuduğunu, kendine
    duyurduğunu bir de başkalarına oku, başkalarına duyur demektir.
    Veya birinci “İkra” metluv âyetleri okuma, ikincisi de meşhud âyetleri
    okuma emridir. Biliyoruz ki birisi metluv, yani okunan, kulağa hitap eden
    işitsel âyetler, yani şu elimizdeki kitabın âyetleri, ötekisi de meşhûd, müşahede
    edilen âyetlerdir. İşte birinci emir şu kitabın âyetlerini okuma emridir,
    353 Ahmed bin Hanbel, VI/223; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Y., s.
    1279
    354 2/Bakara, 32
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    ikincisi de öteki âyetleri okuma emridir. Birinci oku emri, “Yaratan”ı; ikinci
    oku emri de “yaratılmışları” tanımaya işaret eder. Bu âyetler, insanın önce
    okuyup öğrenmesi, sonra da okutup öğretmesi gerektiği mesajını verir.
    “Oku! Rabbin ikram sahibidir.”
    Oku, Rabbin Kerimdir, Rabbin kerem sahibidir. Rabbin ikram sahibidir.
    Çok büyük ikramlarda bulundu Rabbin sana karşı. Tüm ikramlar
    O’ndandır. İşte en büyük ikramlarından birisi: “O kalemle yazmayı öğretti.
    İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”
    Kalemle yazmayı öğretti Rabbimiz. Bu, Rabbimizin kullarına lütfettiği
    beyân gücünün yanında, kalemle yazma lütfuydu. Rahmân sûresinde de
    Rabbimiz insana beyân gücünü verdiğini şöyle anlatıyordu: “Rahmân olan
    Allah Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı ve ona beyanı öğretti.” 355
    Beyân, mânâ nakli demektir. Yani insanın karşısındakine duyurmak
    istediklerinin naklidir. İnsanın karşısındakine beyan imkânı verilmiştir ki
    bu yeryüzünde Allah’ın varlığına en büyük delildir. Bundan daha büyük bir
    mûcize olamaz. Zaman ve mekân birlikteliği içinde bizim karşımızdakine
    mânâ nakletme imkânımız vardır. İşte bakın Kerîm olan Rabbimiz keremi
    gereği bir ihsan olarak kalemle yazmayı öğrettiğini anlatır: “O kalemle yazmayı
    öğretmiştir.”
    Kalemle bu mânânın intikalinin zaman ve mekân ötesine ulaştırılmasını
    öğretti Allah. Yeryüzünde bunu becerebilen ikinci bir varlık yoktur. Ne
    büyük bir lütuf, ne büyük bir şeref değil mi? Ama o nisbette de sorumluluğu
    büyük bir şeref.
    Tüm kitaplar bize kalem vasıtasıyla ulaşmıştır. Bilgilenme âmili kalemdir.
    Öyleyse bu Rabbimizin bize en büyük nîmetlerinden birisidir. Çünkü
    biz insanlar için en büyük nîmet vahiy nîmetidir, kitap nîmetidir. Eğer kalem
    vasıtasıyla, kitap vasıtasıyla bizlere vahiy ulaşmasaydı, dünyadaki hiçbir
    nîmetten istifâde etme imkânımız olmayacaktı.
    Kalemle yazmayı ve insana bilmediklerini öğreten Allah’tır. Bilgi Allah’tandır,
    bilginin kaynağı Allah’tır. Allah bize bilgisini açmasaydı, bizi
    355 55/Rahmân, 12
    • 191 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    muhâtap kabul edip kendi bilgisini bize aktarmasaydı, bizler şu anda bildiklerimizi
    nereden öğrenebilecektik?
    Şu dünyadan Allah bilgisini, Peygamber vasıtasıyla bize ulaşmış vahiy
    bilgisini söküp çıkarsanız ne kalır geriye, hiç düşündük mü? Eğer yeryüzünden
    vahiy bilgisini söküp alsalar geriye iki şey kalır: Kan dökücülük ve
    fesat. Meleklerin de ifâdesiyle insan bu iki özellikten Allah bilgisi sayesinde
    kurtulmuş ve insan olabilmiştir.356
    İnsanı insan yapan, insanı yeryüzünde halîfe yapan işte bu Allah bilgisidir.
    Hattâ şu anda dünyada bilinen tüm sanatların, bilgilerin tamamı
    Peygamber bilgisine dayanmaktadır. Tüm sanatlar Peygamber eliyle talim
    buyurulmuştur. İnsanoğlu mezar kazmasını bile bilmiyordu da mezar kazıp
    ölüleri defnetme sanatını Allah öğretmiştir.357
    “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
    Bu âyette Allah’ın sonsuz bağış ve ihsânı dile getirilir. Âyette yer alan
    ve çok zengin anlamlı olan el-Ekrem ismi358 insan için kullanıldığı zaman,
    “asîl, hür, cömert, güzel ahlâklı, yufka yürekli ve şerefli”; Allah hakkında
    kullanıldığında ise, “ihsânını tezâhür ettiren, bir karşılık beklemeksizin yarattıklarına
    bağışta bulunan, iyiliği ve cömertliği sonsuz olan” anlamlarına
    gelir.359 Bunun için Rabbi niteleyen el-Ekrem ismi, burada “insanlara sayılamayacak
    kadar çok nimetler ihsân eden, onların inkâr ve nankörlüklerine
    rağmen cezalandırmada acele etmeyen, tevbeleri kabul eden, iyilik ve
    cömertlikte benzeri olmayan, ihsânı ve bağışı tükenmeyen Allah” anlamına
    gelmektedir.360 O halde insan varoluşunu, ödeyeceği bedele değil, Allah’ın
    sonsuz cömertliğine borçludur. Çünkü insanı insan yapan bütün kabiliyetler,
    ona Allah tarafından bahşedilmiştir. Eğer insan bu kabiliyetleri yaratılış
    amacına uygun biçimde kullanırsa, her an yeni şeyler öğrenip taze bilgilere
    ulaşabilir. Bilgilenme, insan için çok önemli ve anlamlıdır. Zira bilmediğini
    öğrenen, bilgiyi uygulayan insandır. Ama onu bütün bunları yapabilecek
    356 Bk. 2/Bakara, 30
    357 Bk. 5/Mâide, 31; Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 32-34
    358 El-Ekrem ismi, sözlükte cömert olmak, iyilik etmek, bağışlamak ve karşılık beklemeden yardım etmek
    gibi anlamlar taşıyan “k-r-m” kökünden türemiş bir ism-i tafdîl/üstünlük ismidir. Bk. Lisânu’l-Arab,
    12/510-516
    359 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 707
    360 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4/270
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    istek ve yetenekte yaratıp donatan Allah olduğundan O, sonsuz cömertliğin
    sahibidir. Allah, sonsuz ihsânının bir tecellisi olarak insanı ilim yapabilecek
    kabiliyette yaratmıştır. İnsan, bu yeteneğiyle okuyacak, okudukça bilmediklerini
    öğrenecek, öğrendikçe ve bilgisi arttıkça da, gönüllü olarak Allah’a
    teslim olma aşamasına ulaşacaktır. Çünkü Allah’ın irâdesi, İslâm’ın insan
    hayatında aslî şekliyle ve uygulanır biçimde yer almasıdır.361 Bu da, Kur’an
    mesajını okuyup anlamak ve onu hayata taşımakla mümkündür.
    Oku! Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir
    Allah tarafından yaratılmıştır insan; Rabbi onu yaratmış, ona şekil vermiş,
    onu ölçülü ve dengeli kılmıştır ve sonra istediği herhangi bir sûrette
    onu terkip etmiştir362 ona sayısız ikramda bulunmuş ve ona kalemi kullanmasını
    ve bu yolla bilmediklerini öğretmiştir; onun her türlü ihtiyacını
    karşılamış, onu yedirmiş, içirmiş ve giydirmiştir; koyduğu varlık kanunları
    itibariyle onu hayat içerisinde terbiye etmiş ve kemâle erdirmiştir. Allah’ın
    arzında yaşamaktadır insan; Onun verdiği rızıkla beslenmekte ve hayatını
    idame ettirmektedir. Asla sahipsiz ve başıboş değildir insan; dolayısıyla bu
    okuyuş tüm varlıklar üzerine egemen olan Allah’ın adıyla gerçekleştirilmelidir.
    İnsan, Efendisinin çağrısına icâbet ederek öncelikle yaratıcısının
    kelimeleri ile yoğrulmalı ve buna bağlı olarak Rabbinin kendisine bildirdiğini
    O’nun adına yeryüzünde duyurmalıdır. Bu görevi ihmal edip vahiyden
    uzak hareket eden insanın misali efendisinin ekmeğini yediği evde onu
    umursamayan kölenin ya da bir başka ifadeyle babasının ekmeğini yediği
    evde onu takmayan kişinin durumu gibi, hatta bunlardan daha çirkindir.
    Dolayısıyla ilk beş âyet, insanı vahyin zihinsel ve toplumsal inşâsına
    yönlendirmekte ve bununla bağlantılı olarak İlâhî eğitim-öğretim aracı
    olan kalemin kullanımına işaret etmektedir.
    Oku! Rabb’in yüce ve kerem sahibidir. Hiçbir kerem sahibi O’na denk
    olamaz ve denklikte O’na yaklaşamaz. Senin Rabb’in kalemle yazıp çizmeyi
    öğretendir. Ey Muhammed! Senin Rabb’in bir vasıtayla (yazıyla, kalemle)
    okumayı ve yazmayı öğrettiği gibi vasıtasız olarak da sana öğretecektir.
    O’nun her şeye gücü yeter. İlmin muhâfaza edilmesi için yazılarak kayda
    geçilmesi din ve dünya işleri için çok önemlidir. Allah insanlara çeşitli ilim-
    361 Bk. 2/Bakara, 21, 208 vb.
    362 82/İnfitâr, 6-8
    • 193 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    leri ve bilgileri öğreterek onları cehâletin karanlığından ilmin aydınlığına
    çıkarmıştır.
    Ekrem Ne Demektir? Rabbimizin En Büyük
    Kerem Sahibi Olması Ne Anlama Gelir?
    ‘Kerem’, iyilik, bağış, üstünlük, şerefli olmak, cömert olmak demektir.
    Müslümanlarda bulunması gereken en güzel huylardan biridir. ‘Kerem, ikram,
    kerim, kerâmet, kiram, ekrem, mükerrem’ gibi kavramlar aynı kökten
    türemişlerdir ve aralarında anlam bağı vardır.
    ‘İkram’, birisine veya misafire bir şey vermek, iyilik etmek demektir.
    Allah (c.c.) celâl (yücelik) ve en geniş ‘ikram’ sahibidir (zü’l-celâl-i ve’l-ikrâm).
    363 ‘Kerîm’, değerli ve şerefli olmak, iyilik sever olmak, çok cömert
    anlamlarına gelir. Kur’an, mü’minlere verilecek mükâfatlara ‘kerîm bir rızık’
    364, ‘kerîm bir ecir’365, ‘kerîm bir makam’366 demektedir.
    ‘Ekrem’, en cömert, en şerefli ve yüce, en değerli anlamına gelir. El-Ekrem:
    Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren” demektir.
    Kur’an bu sıfatı bir âyette Allah (c.c.) hakkında kullanmaktadır.367
    Ekrem, bu âyette belirtildiği gibi Allah’ın sıfatıdır. Kur’an’a göre insanların
    da “ekrem”i olur. İnsanlar Allah’ın kulları olmaları yönünden eşittirler. Bu
    açıdan birbirlerine karşı bir üstünlükleri yoktur. İnsanların ‘en ekremi’, en
    üstünü ve en şereflisi Allah’a karşı sorumluluk bilincini en iyi duyandır,
    yani en takvâ sahibi olandır.368 Peygamberimiz (s.a.s.): ‘İnsanların en ekremi
    (en üstünü) kimdir?’ sorusuna aynı cevabı vermiştir. 369
    Ekrem kelimesinin türediği kök olan “kerem”, söz ve davranışla, maddî
    yardım veya ikramla insanlara iyi davranmayı ifade eden çok geniş kapsamlı
    bir ahlâk kuralıdır. Güzel huylardan sayılan, bağışlamak, iyi davranış,
    ihsan etmek, cömertlik yapmak, güleryüzlü olmak gibi davranışlar ‘kerem’
    sahibi olmak diye anlatılmıştır.
    363 55/Rahmân, 27, 78
    364 8/Enfâl, 4, 74; 22/Hacc, 50; 24/Nûr, 26; 34/Sebe’, 4 vd.
    365 36/Yâsin, 11; 57/Hadîd, 11, 18; 33/Ahzâb, 44
    366 26/Şuarâ, 58; 44 Dûhan, 26
    367 96/Alâk, 3
    368 49/Hucurât, 13
    369 Buhâî, Enbiyâ Sûresi Tefsiri, 4/179
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Kerem, daha çok cömert olmak, şerefli ve asâlet sahibi olmak, saygın
    kimse anlamlarında kullanılmıştır. Kerem sahibi anlamında kerim insan,
    cömert, iyi huylu, insanlar arasında şeref ve itibarı olan insan demektir. Bu
    anlamda Muhammed (s.a.s.) ‘kerîm-şerefli, değerli ve yüce’ bir elçidir. 370
    Kerîm, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. O, çok ikram
    sahibidir, cömerttir, insanlara bağışı ve affı bol olan demektir. 371 Peygamberimiz
    ‘mekârimü’l-ahlâk’ı, yani ahlâkın en güzelini en keremlisini tamamlamak
    için gönderilmiştir. O’nun hayatının her ânında bu güzel ahlâkın
    örneklerini görmekteyiz. Nitekim Mekke fethedildiği gün, Mekkelilere
    “size ne yapacağımı sanıyorsunuz?” diye sorduğu zaman, onlar ‘sen kerim
    bir kardeşsin, kerem sahibi bir dostsun, (senin bize intikam duygusuyla
    davranmayacağını biliyoruz)’ diyerek buna tanıklık etmişlerdi.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrahim’in kerem sıfatını övmektedir. Çünkü o,
    çok ikram eden, şerefli bir insandı.372 Müslümanlar ‘mukremûn’durlar, yani
    kendilerine çok cömert davranılan, bol bol ikram edilen, Cennetlerde ağırlanan,
    değer verilen şerefli kimselerdir.373 Kur’an, ‘kerîm’ bir kitaptır, çünkü
    O’nun şerefi yücedir, kıymetlidir, mü’minlere bağışı çoktur. 374
    Kerem sahibi olmak, müslümanların en önemli özelliklerindendir.
    Onların peşinden gittikleri Hz. Muhammed (s.a.s.), insanların en keremlisi
    idi. O Râsûl-i ekrem, yani en keremli bir peygamber idi. Cömertlik, şeref ve
    üstün olmak, bağışlamak ve iyilik etmek müslümanların peygamberlerinden
    öğrendikleri üstün ahlâk ilkelerindendir. 375
    Kendisini yaratan ‘en büyük kerem sahibi’ Allah’a karşı insana düşen
    görev şükretmek ve azgınlaşmamaktır.376 Allah insana sayısız nimetler vermiş
    ve karşılık olarak da yalnızca Kendisine kulluk etmesini, büyüklenmemesini
    istemiştir.
    Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Kerîm”dir. Kerîm: Keremi ve bağışı
    bol olan, cömert; bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden demek-
    370 69/Haakka, 40; 81/Tekvîr, 19
    371 27/Neml, 40; 44/Dûhan, 49; 82/İnfitâr, 6
    372 51/Zâriyât, 24-27
    373 37/Sâffât, 42; 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 37
    374 56/Vâkıa, 77
    375 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 353-354
    376 96/Alak, 6
    • 195 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    tir. “Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.”377; “Yalnız sabredenlere, mükâfatları
    hesapsız ödenecektir.”378; “...Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir,
    kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Ganîdir (hiçbir şeye
    ve kimseye ihtiyacı olmayandır), Kerim olandır.” 379
    Allah, sonsuz ihsan ve ikrâmını hepimize devamlı sunmaktadır. Hem
    de günün ve ömrün tamamında... Allah’ın (c.c.) ‘El-Kerim’ ismini taşıması
    aynı zamanda sınırsız zenginliğini ve sonsuz cömertliğini de gösterir. Ve
    Allah Teâlâ kullarının bu isimle sıfatlanmalarını isteyerek rızasının kazanılması
    için cömertçe infak etmemizi tavsiye eder.
    Esmâ-i hüsnânın şerhiyle meşgul olan âlimler kerîm isminin, övgüye
    lâyık bütün nitelikleri kapsadığına dikkat çekerler ve bunların başında Allah’ın
    lütufkârlığı ile affediciliğinin geldiğini belirtirler. Gazâlî’nin kerîm
    ismiyle ilgili olarak kaydettiği mânâlar bu konuda söylenenlerin en kapsamlısıdır:
    “Kerîm muktedirken affeden, vaadini yerine getiren, lutfunu
    umulanın ötesinde gerçekleştiren, kime ne kadar lutufta bulunduğunun
    hesabını yapmayan, kendisinden başkasına başvurulmasına rızâ göstermeyen,
    vefasızlığa sitemle mukabelede bulunup dostluğu bozacak bir karşılık
    vermeyen, kendisine sığınanı yüzüstü bırakmayan, aracı ve şefaatçilere
    muhtaç kılmayandır.” 380
    Kur’ân-ı Kerimde, “ekrem” kelimesi 2 yerde zikredilir.381 “Ekrem” kelimesiyle
    aynı kökü paylaşan “kerîm” 27 yerde, “ikram” 2 yerde382; “kirâm”
    kelimesi 3 yerde383; “Mükremûn/mükremîn” kelimeleri 5 defa384 zikredilmiştir.
    Ekrem olmaya çalışmak, yani ikram edip kerem sahibi olmak konusunda
    Kur’ân-ı Kerimde birçok emir ve tavsiye vardır: “İnfak fi sebîlillâh” yani
    Allah yolunda harcama bu emirlerin başında gelir. “Yetimi, yoksulu doyurmak”
    385, “akrabaya vermek”386, “Ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yok-
    377 2/Bakara, 261
    378 40/Mü’min, 40
    379 27/Neml, 40
    380 Gazâlî, el-Maksadü'l-esnâ, s. 127
    381 96/Alak, 3; 49/Hucurât, 13
    382 55/Rahmân, 27, 78
    383 80/Abese, 16; 25/Furkan, 72; 82/İnfitâr, 11
    384 21/Enbiyâ, 26; 37/Sâffât, 42, 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 27; 51/Zâriyât, 24
    385 76/İnsan, 8
    386 16/Nahl, 90
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    sullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya,
    ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin”387 gibi emirler, İslâm’ın kerem
    (cömertlik, yardım) anlayışını yansıtan emirlerdir. İslâm ahlâkında mü’minin
    kendisi için istediğini diğer mü’min kardeşi için de istemesi, kendisi
    için arzu etmediğini başka mü’min kardeşi için de arzu etmemesi önemli
    bir prensiptir.
    Cömertliğin üstünlüğü ve cimriliğin kötülüğü hakkında birçok hadis-i
    şerif vardır: “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru
    idi.” “Kendisinden bir şey istendiği zaman kesinlikle hayır demezdi.” O,
    şöyle buyurmuştur: “Cömert Allah’a yakın, Cennete yakın, insanlara yakın,
    Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, Cennetten uzak, insanlardan
    uzak, cehenneme yakındır. Cömert câhil, cimri âbidden Allah’a daha sevgilidir.”
    388
    Fakirleri doyurmak, yoksullara yardım etmek mü’minlerin önemli
    özelliklerindendir. Münâfıklar ve inkârcılar fakire yardım elini uzatmadıkları
    gibi onu hor görürler: “Dini yalanlayan (adam)’ı gördün mü? İşte o öksüzü
    iter, kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz.” 389
    Kur’an’ın ilme ve bilgi edinmeye verdiği önemi belirtmek için, bundan
    sonraki iki âyette, okuyup öğrenmenin gereğine ve ilmin değerine vurgu
    yapılır. “O, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak
    O öğretti.” Bu âyetler, insanı biyolojik bir varlık olarak yaratan Allah’ın, ona
    bilgi edinme irâdesi ve yeteneği de bahşettiğini belirtir. Âyetlerde yer alan
    “alleme” fiili390 öğretti anlamına gelir. İlim kelimesinin aslı da, aynı kökten
    türeyen alem veya alâmettir.391
    İlim, bir şeyi veya gerçeği tam olarak bilmektir.392 Bunun için, kanıtı/
    delili olan bilgiye ilim denir. Kur’an’da ilim kelimesi, “vahiy yoluyla verilen
    bilgi” anlamında kullanılır.393 İnsanın öğrenme, araştırma ve gözlem yoluy-
    387 4/Nisâ, 36
    388 Tirmizî, Birr 40
    389 107/Mâun, 1-3; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 345-347
    390 Alemle fiili, sözlükte bilmek, anlamak ve işaretlemek gibi anlamlar taşıyan “a-l-m” kökünün türemiş
    şeklidir. Bk. Lisânu’l-Arab, 12/416-422
    391 Bk. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/416 vd. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 580
    392 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 580
    393 Bk. 2/Bakara, 120, 145; 11/Hûd, 14; 46/Ahkaf, 23; 18/Kehf, 65; 21/Enbiyâ, 79 vb.
    • 197 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    la elde ettiği gerçeğe de bilgi denir. Bilgi, süje/özne ve obje/nesne arasındaki
    ilişkiden ibarettir.394
    Deney ve gözlem yoluyla elde edilen bilgiler, akıl tarafından ilme çevrilir.
    Bu işlevinden dolayı akıl, “ilim ustası” olarak nitelendirilir.395 İnsanın,
    Kur’an’ın verdiği selim aklın ve sağduyunun onayladığı ilme uyması gerekir.
    Bu âyetlerde yer alan diğer bir önemli kelime de, “kalem”dir.396 Kalem,
    “kendisiyle yazı yazılan, yazmak ve çizmek için kullanılan bir araçtır.397 Kalem
    kelimesi burada, “yazı yoluyla kaydedilen bütün ilimlerin ve yazı sanatının
    bir sembolü” olarak kullanılmıştır.398 Çünkü kafadaki düşünceler, yazı
    ile tespit edilip kitaba geçirilir; insan bilgisi, yazı ile bir birikim karakteri
    kazanır, ilim ve mârifet de kalem ve yazı ile gelişir. Öyleyse insan okuyup
    ilim sahibi olmalı, öğrendiklerini de münâsip bir yere yazmalıdır. Aksi takdirde
    nice kıymetli ilimler zamanla unutulup gider. Bu gerçek, “hatırda kalmaz,
    satırda kalır” sözüyle dile getirilmiştir. Bunun için Yüce Allah insana,
    hem bilmediklerini hem de kalemi kullanmayı öğretmiştir.
    Yazmak, her şeyi silip süpüren zamanın elinden bir şeyler kurtarma
    gayretidir; bizden sonraki nesillerle konuşma yoludur, uzaklara ve ötelere
    hitaptır, bildiklerimizi ve birikimimizi başkalarıyla paylaşmaktır.
    Âyetlerde, insanın, Allah’ın yarattığı şeyleri incelemesi, öğrendiklerini
    de yazı ile tespit edip ilmini geliştirmesi gerektiği mesajı verilir. Hayatı ve
    içinde yaşadığı âlemi, Allah’la irtibatlandırabilen insan, bütün âlemin, Allah’ın
    yazdığı bir kitap gibi karşısında durduğunu görecek; kendisinin de bu
    kitabın dikkatli bir okuyucusu olması gerektiğini idrâk edecektir.
    Öğretmek, insanın bilmediği konularda bilgi sahibi olmasını sağlamak;
    ona ilim ve beceri kazandırmaktır. Allah’ın insana öğretmesi, onu duyular,
    akıl ve sezgi gibi yollarla ilim değerine ulaştırması; beşerî tecrübe ile oluşturulamayan
    ruhsal gerçekleri ve ahlâkî ilkeleri de, vahyî bildirim ile insana
    394 Bk. Hüseyin Atay, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s. 13
    395 Bk. 1. Kur’an Sempozyumu, H. Atay, Kur’an’a Göre İnanç İlkeleri, s. 402
    396 Kalem kelimesi, sözlükte kesmek, yontmak, budamak, kırpmak ve yazı gibi anlamlar taşıyan “k-l-m”
    kökünün türemiş şeklidir (Bk. El-Müfredat, s. 683).
    397 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 683
    398 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4/270-271; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 20/120; Muhammed Esed,
    Kur’an Mesajı, s. 1287
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    iletmesi demektir. Şu halde, düşünme melekesine ve mantıkî tanımlama
    yetisine sahip olan insana, varlık ve oluşun bilgisini temsil eden ayırt edici
    ifadeler, Allah tarafından öğretilmiştir.399
    Burada insan kelimesi ile, Âdem (a.s.) ve onun temsil ettiği bütün insan
    soyu kastedilmiştir. Çünkü Kur’an’ın beyanına göre Allah, Âdem’e (a.s.) bütün
    isimleri400 işitme, görme ve düşünme yetisi bahşettiği tüm insanlara da,
    bilmedikleri şeyleri öğreterek onları ilim değerine ulaştırmıştır.401
    Görüldüğü gibi insanın, Allah’ı yok sayması, O’nun ilminin, kudretinin
    ve rahmetinin dışında kalması mümkün değildir. İnsan her zaman ve her
    işinde Allah’a muhtaçtır.402 Allah’a inanç yoksa, insanın, ilmin, ahlâkın ve
    hayatın da mânâsı yoktur.
    Her şey Allah’la vardır ve O’nunla anlamlıdır. Allah’ı inkâr edip insanı
    madde içinde eritmek, materyalist felsefelerin işidir. Her türlü yanlış anlayışlardan
    ve aşırılıklardan kurtulmanın öncelikli şartı, Kur’an’ın sunduğu
    Allah anlayışına ve inancına ulaşmaktır. Allah insanı yaratır, insan da O’na
    boyun eğmekle “Müslüman” olur.
    Allah, insanın öğretmeni olmakla ona ne kadar çok değer verdiğini
    ortaya koymuştur. Öyleyse insan, ilim, tefekkür ve araştırmadan geri durmamalı;
    okuyup yazmalı, öğretici ve üretici olmalıdır. İnsanın ilim sahibi
    bir mü’min olması, onun ilim yoluyla sürekli yüksek mesajlara muhâtap
    olmasına ve onlara sâdık kalmasına bağlıdır. Çünkü insan, doğru ilme ve
    inanca sahip olmadan iç huzura ve mânevî yetkinliğe ulaşamaz. İşte böyle
    bir bilgilenmenin ve aydınlanmanın biricik kaynağı Kur’an’dır. Fert ve toplum
    hayatında görülen olumsuzlukların temel sebebi ise; insanın hayatı,
    ölümü ve inancı yanlış yorumlaması, iman ve ilimden doğan sorumluluğu
    unutmasıdır. Bunun için sonraki âyetlerde, ilimden, imandan ve derin düşünceden
    uzaklaşmış kaba bir anlayışın, tuğyânı nasıl barındırdığına dikkat
    çekilir ve açıklık getirilir.403
    399 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 12
    400 Bk. 2/Bakara, 31
    401 Bk. 2/Bakara, 239, 282; 4/Nisâ, 113; 16/Nahl, 78; 96/Alâk, 5 vb.
    402 Bk. 35/Fâtır, 15
    403 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, s. 19-21
    • 199 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bilgi Kaynakları ve Vahy
    İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani,
    bilginin kaynağı üçtür. İnsan üç yolla ilim elde eder. Bunlar:
    1- Doğru haber: a) vahiy, b) mütevatir haber,
    2- Selim hisler dediğimiz sağlıklı beş duyu,
    3- Akıl.
    Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır. Vahyi indiren Allah olduğu
    gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme yetenekli kılan
    da Allah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle övünmez.404
    Bilgi kaynağımız olan bu üç vasıtanın üçü de Allah’tandır. Vahiy zaten
    Allah’tandır. Aklı ve duyu organlarını da bize veren Allah’tır. Akıl da, duyu
    organları da vahiysiz, sünnetullah dediğimiz yeryüzünde kanunlar olmaksızın
    bir işe yaramamakta, doğru çalışmamakta ve sahibine dünya ve âhiret
    mutluluğu sağlamamaktadır.
    Rabbimizin yeryüzünde koyduğu sünnetullah dediğimiz bir kısım yasalar
    vardır. Bize Allah tarafından verilmiş olan duyu organlarımızın hareket
    noktaları, bu mevcut yasalardır. Rabbimiz bir anda kendi koyduğu
    bu yasaları değiştiriverse duyuların verileri hiçbir şey elde edemez. Meselâ
    ateşe verilen yakma fonksiyonu alınıverse, İbrahim’i onunla yakmak isteyen
    Nemrut’un duyuları bir anda dumûra uğrayıverir. Veya Allah bir anda
    güneşten ateş yağdırıverse şu anki duyularımızın verileri altüst olur. Suya
    koyduğu kaldırma yasasını bir anda değiştiriverse Rabbimiz, Firavunlar
    boğulur gider. Meselâ Allah, yazın kavurucu sıcağında bir anda olağan yasasını
    bozarak gökten kar boşandırıverse veya içtiğimiz su bir anda ateş
    oluverse duyularımızın önceki bilgileri boşa çıkacaktır. Yani unutmayalım
    ki duyularımızı yaratan da, o duyularımızın hareket noktaları olan bu yasaları
    koyan da Allah’tır. Onlarla elde ettiğimiz bilgiler de Allah’tandır.
    Bunların dışında ne kaldı? O halde tüm bilgiler Allah’tandır. İnsana bilmediklerini
    öğreten Allah’tır ve en sonunda tıpkı melekler gibi bizler de
    şunu demek zorundayız: “Yâ Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mü-
    404 Bk. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    kemmelsin! Eksiğin yoktur Senin! Bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin
    kadar vardır. Muhakkak ki her şeyi bilen hakîm olan (hüküm ve hikmet sahibi)
    ancak Sensin!” 405
    Alâk sûresinde ısrarla “oku” emrine muhâtap olan Hz. Peygamber (ve
    mü’minler), neyi okuyacaktı? Bu sorunun cevabını, bu âyetlerden sonra
    inen Müzzemmil ve Müddessir sûreleri verecekti: “Ey örtünüp bürünen
    Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir
    müddet için kalk ve tertîl ile (ağır ağır, tane tane) Kur’an oku.”406; “Ey örtüye
    bürünen Muhammed! Kalk ve uyar.”407
    Müddessir’de de “gündüz kıyam et” deniyordu. Müzzemmil sûresinde
    de “gece kıyamı” emrediliyor. Gecede ve gündüzde dinin ikamesinin ilk
    emriydi bu. Bir Müslüman hem gecede kıyamda olacak, hem de gündüzde.
    Namazda okuma çok önemlidir, öğrendiğimiz sûreleri namazda okumalıyız.
    Çünkü namazın kıyamının hedefi, kıraati gerçekleştirmektir.
    Çünkü namaz Allah’tan mesaj alma ve alınan bu mesajla hayatı düzenleme
    makamıdır. Öyleyse namazlarımızda düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak
    Kur’an okumalıyız. Çünkü Allah öyle diyordu: “Kalk ve tertîl ile (ağır
    ağır, tane tane) Kur’an oku.”408 Yavaş yavaş, tertil ile, mânâya nüfuz ederek,
    düşüne düşüne Kur’an oku. Tedebbürle, tefekkürle oku. Ne denildiğini, ne
    istendiğini anlayarak oku. Anlamak üzere, yapmak ve yaşamak üzere oku.
    Allah’ın dediklerini hayata hâkim kılmak üzere oku. Ben hayatımı düzenlemek
    için buna muhtacım, bunsuz yaşayamam, bunsuz hayatıma çeki düzen
    veremem, ben sadece buna muhtacım, bundan başkalarına ihtiyacım yok
    diyerek oku. Yani çaresizlikten kıvranarak, çareyi bunda bilerek oku. Başka
    çarem yok, ben bunsuz yol bulamam diyerek oku. Demek ki emredilen,
    gece kıyamı ve Kur’an’ın tertil üzere okunması. Bilerek, mânâsını anlayarak,
    tertil üzere okunması, yavaş yavaş okunması. Çünkü “bundan sonra,
    sana önemli, taşıması zor bir söz, önemli bir görev yükleyeceğiz”409 diyecek
    Rabbimiz. Amacımız Allah’ın büyüklüğünü ilân ederek O’na kulluğu ger-
    405 2/Bakara 32
    406 73/Müzzemmil 1-4
    407 74/Müddessir 1, 2
    408 73/Müzzemmil 1-4
    409 73/Müzzemmil, 5
    • 201 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    çekleştirmek, Allah’ın otoritesini ve hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Yani
    gece okuduklarımızı gündüz ilân etmek zorundayız. 410
    “Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 411
    İnsanın aslının bir alâktan oluşup Rabbin yaratma ve terbiyesi sayesinde
    geçirdiği aşamalar ile doğuşu ve vardığı son durum arasında son derece
    büyük bir gelişim var. İlâhî ikramdır bu. Allah’ın her şeye gücü yeter, ikramı
    çoktur. Bu ikramlardan biri de Rabbin insanı “kalem”le yazmayı öğretmesidir.
    Çünkü kalem eskiden olduğu gibi bugün de, insan hayatına en geniş ve
    en derin etkiyi yapmış ve yapan öğretim aracıdır. Kur’an’ın indiği zamanlar
    bu gerçek şu anda bizim gördüğümüz ve insan hayatında bildiğimiz biçimi
    ile bu açıklıkta değildi. Ama Yüce Allah kalemin değerini biliyor ve insanlığa
    gelen en son kutsal mesajın inmeye başladığı ilk anda ve Kur’an’ın ilk
    sûresinde kalemin önemine dikkatleri çekiyordu. Hâlbuki bu kutsal mesajı
    getiren peygamber kalemle yazabilen birisi değildi.
    Şâyet Hz. Muhammed bu Kur’an’ı kafasından uydurmuş olsaydı, şâyet
    bu Kur’an vahiy ürünü olmamış olsaydı ve eğer onun getirdiği çağrı kutsal
    mesaj olmamış olsaydı, kalemin önemini vurgulayan bu gerçek daha
    ilk anda kesinlikle ortaya çıkamazdı. Sonra sûre, bilginin alınacağı kaynağı
    gösteriyor. Bilginin tek kaynağının Yüce Allah olduğunu, insanın bildiği ve
    bileceği her şeyi, şu varlık âleminin gizemlerine, şu hayatın ve insanın kendi
    nefsinin bilinmezliklerine dair çözebildiği neler varsa bunların tümünün
    kaynağının Yüce Allah olduğunu belirtiyor. İnsanın tüm bildiklerini, oradan,
    bir başkası daha olmayan bu tek kaynaktan, aldığını ifade ediyor.
    Rasûlullah’ın yüceler yücesi ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu biricik
    bölümle evet bu bölümle iman düşünce sisteminin geniş olan temeli
    atılmış oldu. Her iş, her davranış, her adım, her çalışma Allah’ın adı ile,
    O’nun adına yapılır. Allah’ın adı ile başlar, Allah’ın adı ile yürür, Allah’a yönelir
    ve sonuçta O’na varır. Allah’tır yaratan. O’dur öğreten. Doğuş ve başlangıç
    O’ndandır. Öğretme O’ndan, bilgi O’ndandır. İnsan öğrenebildiğini
    öğrenir. Öğretebildiğini öğretir. Ama bütün bunların kaynağı, yaratan ve
    öğreten yüce Allah’tır. “O insana bilmediğini öğretti.”
    410 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 35-40
    411 96/Alâk, 4-5
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan aslında ilimsizdir. “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey
    bilmez halde çıkarmıştır.”412 Ancak Allah’ın ihsanı sayesinde onda ilim meydana
    gelmiştir. Allah’ın lütfuyla insana her merhalede ilim verilmiştir. Ve
    ilim kapıları da birbiri ardına açılmıştır. Aynı durum Âyet el-Kursi’de de
    gözükmektedir. “O’nun ilminden ancak kendisinin dilediği kadarından başka
    bir şey kazanamazlar.”413 İnsanın ilmi kendi kendine gelişme kaydetmez;
    kendisinde ilim yokken; Allah’ın, istediği zaman ilim vermesiyle oluşur.
    İlim (Öğrenme ve Öğretme)
    “Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 414
    İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne)
    konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak
    bilmek, bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak
    bilmek, deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir.
    415 İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek”
    ve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış
    mâlûmata ilim (bilgi) denilemez.
    Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl
    ve duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret
    yolunu dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif
    Cürcânî’ye göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir.
    Bir şeyi olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın
    kalkmasıdır.416 Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelîdinî
    yükümlülüklere vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam
    olur.417 İlmin zıddı, cehalettir (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi). Kur’an-ı
    Kerim’de ilim kelimesi 105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle
    birlikte bu sayı, 854’ü bulur. Dolayısıyla “ılm” Kur’an’da en çok kullanılan
    birkaç maddeden biridir. Ayrıca “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da
    çokça geçer.
    412 16/Nahl, 78
    413 2/Bakara, 255
    414 96/Alâk, 4-5
    415 İbn Manzur, Lisânu'l-Arap, cilt:10, İlm maddesi
    416 Kitabü't-Tarifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 156
    417 Râgıb, el-Müfredât, s. 193
    • 203 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 418
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 419
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
    ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı
    için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla
    ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan
    İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
    olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu
    toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki
    bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı
    hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak
    üzere naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler. Günümüz ve İlim Kavramının,
    Oku Emrinin Tahrifi
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler
    tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin
    istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan
    uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak
    kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adalet ve zulüm
    anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın
    başına gelen budur. Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır;
    Müslümanların sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri,
    yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli payını almış garip,
    mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan. İlim ve bilgi, birçok
    resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele alınıyor. Hem de dinî
    418 6/En’âm, 80
    419 46/Ahkaf, 28
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için tema ve malzeme
    olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine dayalı bir kavram
    ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması uygulanan yasalar
    ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze edilmesine
    çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
    etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce
    Allah’ın yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü
    göstermek için kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın
    incelenmesinden ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin
    Rabbinden uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak
    yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
    ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
    giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için
    olmasıdır. Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp
    Kur’an’ın gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne
    kadar evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet
    haline getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline
    getirdiğinin ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern
    insan, hevâsının yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının,
    teknolojik aygıtların, makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun
    yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi,
    bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi,
    değilse kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile
    gerçekleşebilecektir.
    Vahiyden ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde
    oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern
    insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bu•
    205 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    nalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle
    değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın
    gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu
    ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde kullanılması
    sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan gelen gerçek
    ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
    İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz
    kimseler tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri
    ve bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar
    için istismar edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin
    ne olup ne olmadığını belirlemek bir zaruret olacaktır. Peygamberimiz,
    “faydasız ilimden Allah’a sığınırım” 420 diye duâ edecek kadar faydasız ilmin
    zararı konusunda hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine
    bakılmadan ve şer’î ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü
    yapmak, ilim adına işlenen büyük bir cinâyettir.
    Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.” hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu dillerine
    sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır, ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
    belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
    moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil getirenler,
    samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
    Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
    İslâmiyet’i bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı
    ilke ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
    tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye
    esas alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne
    derece parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan
    ibarettir. İşin daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek,
    420 Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416; et-Tâc, Kitâbü'l Ezkâr, c. 5, s. 124
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    insanı asıl yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı,
    Din’in esprisi içinde bir ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda
    bir bilim anlayışıdır. 421
    “Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
    Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
    şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim”
    ile, modern câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu
    iki kavram, hem konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları
    bakımından doğru ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim,
    bazı bakımlardan ilim kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar
    kalıpları içine sığdırılamaz. Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere
    ulaşamamakta, onun alanını kapsamamaktadır.
    Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
    gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle
    “vahiy”dir. Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli
    “mânâ” ve gayb âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır.
    Fakat İslâm’a inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış
    bir ilim adamının “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek”
    (bilimsel gerçek) dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden
    farklıdır. Her şeyden önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve
    inanç sistemi, deneyler ve bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe
    doğru ve gerçek kabul edilmez. İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb
    âlemi, iman gibi temel konularda olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi
    şart olmadığı gibi, bu aynı zamanda imkânsızdır da.
    Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı
    kişisel eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu
    olduğu gibi yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan
    ve doğruluktan uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta
    gerekli bir kuraldır, ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim
    adamının tutumu farklı olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters
    düştüğü inanç İslâm ise, işte o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır.
    Çünkü onun gözünde vahyin, İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır,
    421 Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y., s. 52-53
    • 207 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu bulgular, değişmez ve mutlak değildir.
    Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip değiştirilebilmek gibi bir
    ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır. (Bundan üç-beş asır önce,
    özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki doğruları arasında uzlaştırılması
    mümkün olmayan nice örnekler herkesçe bilinir.) Hâlbuki müslümanın
    anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu için ilim, değişmezlik
    ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
    Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
    ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı
    sağlamak, yine maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki
    ilmin gayesi, insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz
    hayatın saadetini sağlayacak hayat tarzını belirlemektir. 422
    Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
    akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
    bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
    bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama meselâ Newton, Einstein,
    Descartes gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla
    gelmekte ve onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir.
    Demek ki bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve
    benzerlerinin (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları
    içinde- bulup ortaya koyduğu şeylerdir.
    İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
    sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde
    özümseyip yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam
    kazandırıp faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu
    sistemin incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları
    ve silâhlar, kimyasal bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi
    için araştırmalar yapıp yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken
    ölçü, yalnızca menfaat ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü
    ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın
    maddî manevî kurtuluşu yolunda kullanmak şeklindedir.423
    422 M. Sıddıkî, Bilimin İslâmî Temelleri, 20-21; Bilgiden Tevhide Yükseliş, 9-11
    423 E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 11
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve
    idrâk” olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan
    öte, bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir.
    İlim, zihinsel çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını
    düzenli ve faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların
    âhiretleri mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya,
    terörist, satanist, ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel
    maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık
    salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır.
    Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken,
    “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor.
    Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir.
    Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi
    hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir.
    Ya da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan
    direkt ilim alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir
    peygamber değil; etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan, vahşi bir mağara
    adamıdır. Okullarda bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın
    yaratılması değil, kendi kendine güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve
    Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir dine kültür olarak lütfen yer verilmesi
    dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir ders müfredâtında vahye, Allah’a,
    dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer verilip verilmediği, veriliyorsa ne
    kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan
    kimseler mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    • 209 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Ama unutmamalı; Allah, Mûsâ’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Mûsâ, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip
    yönlenmiş, Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir.
    O günün bilimi sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî
    kurumları da o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin
    temel sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu
    yutturacak laf cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir.
    Ebû Cehillerin, Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime
    yaklaşım arasında; gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin
    ve müslümanım diyen bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda
    benzemeyen yönlerini gösterin gösterebilirseniz!..
    Okunacak, Öğrenilecek İlim, İslâmiyet’tir
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
    Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
    başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
    Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
    kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa
    olsa beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki,
    bunlar da derde deva bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde geçmektedir;
    hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere.
    Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek”
    ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
    Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme
    iktidarında olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir.
    İnsanlık için anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren,
    kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden
    bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının
    sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
    konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsu
    ilmi tanımak için Saadet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
    hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının
    insanlara tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlü’nün söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme
    mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber
    “hadis” dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların
    kalbine ve zihnine nakşedilmesinnden ibaretti.
    Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları
    ve Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere
    ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi,
    bu öğrendiklerini “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine
    göre vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında
    ve tavırlarında bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen
    Allah’ın kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen
    ve emredilen de bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı
    Kur’an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve sahâbe
    “oku!” emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme
    konu olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-
    erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu
    söylenemez. Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu
    olduğu ve İslâmî bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman,
    ilim lafzının kapsamı olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını
    bilmeliyiz. Bu iki esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını
    aksettiren her nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir
    yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine
    esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi
    anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
    Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o
    dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği
    şeyler”i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini
    insanlara tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara
    içlerinden bir Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti
    öğretiyor”du. 424 Görülüyor ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak
    bu Kitap’la kurtulabilir insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler
    424 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
    • 211 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş
    ve kıyamete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız bu öğreti ile
    kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek
    kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e
    “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
    zâlimlerden olursun.”425 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki
    “sana ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu açıkça
    görülüyor. Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı
    konu ve yine onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı
    prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar,
    bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını
    hatırlatmayan, onu Allah’tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına
    ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an
    ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel
    kaynakları anladıktan ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci
    derecede önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen
    bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete yönlendirilir.
    Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan okunan
    şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana yediği şeyler zararlı olduğu
    ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip
    olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını artırır. İslâm, temel
    kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez.
    Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz
    mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
    âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle
    istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip
    O’na teslim olunmasıdır.
    Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi
    de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut “bilgi”,
    ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak surette
    belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edil-
    425 2/Bakara, 145
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    miştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana
    sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 426 Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği
    gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin
    hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle
    ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar.
    427 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gaye çoğu zaman
    kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan “araç” olmaktan çıkarak
    başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek” haline gelmiştir.
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
    azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve
    yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil”
    unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e
    sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik
    ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim ve İslâm
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı
    ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine,
    bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime,
    en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında
    sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel)
    öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları
    da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel
    (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge,
    ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar
    zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle
    dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan
    tanımı, bilgili428, cihad ehli429, muttakî/takvâ sahibi430 kişidir. Bilgisiz,
    duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili,
    duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür.
    Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkuru-
    426 E. Sağıroğlu, a. g. e. s. 50 ve devamı
    427 İmam Gazali, İhya, 1/54
    428 39/Zümer, 9
    429 4/Nisâ, 95
    430 49/Hucurât, 13
    • 213 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    dur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç
    sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür.
    İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete
    alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa
    perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli
    ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle
    ilim tahsilini emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar
    onunla aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir.
    Yeterli ilimden yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle
    beslenmeyen tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir:
    “Câhilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan,
    yarım hoca dinden eder.”431
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği
    gibi, zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun
    hale getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti
    olmaktan çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü
    alır ama o hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal
    olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed
    Kutub bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen,
    donuk, ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın
    ve Kur’an’ın istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren,
    pratiğe dönük faydalı bilgidir.432 Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi
    için, her şeyden önce vahiyle irtibatının kurulması, bütün içinde uygun
    yere monte edilmesi, güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata
    geçmesi gerekmektedir. Kur’an’da müşriklerin “yağmuru kim yağdırıyor,
    431 Y. Fersahoğlu, a.g.e., s. 174 ve 225
    432 Muhammed Kutub, İslâm'da Ferd ve Cemiyet, s. 305
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    gökleri ve yeri yaratan kimdir, sorularına “Allah” diye cevap verdikleri ifade
    edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu
    bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul etmenin
    özümsenen, benimsenip uygulanan, yani bu bilginin ilim ve iman olması
    için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve
    sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak tanıtıyor.
    Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti
    ve orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
    ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi
    gerekeni bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak,
    ona “câhillerin atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının
    sadece zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor: “Onlar,
    dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler.” 433
    Her insanın yeryüzündeki görevi, rolü ve fonksiyonu farklı olduğundan
    yetenek ve kapasitesi de farklıdır. Bu bakımdan, herkes aynı şekilde
    tezkiye olamaz ve aynı şekilde ilim öğrenemez. Allah bu noktada insanları
    derece derece kılmıştır ve herkes kapasitesi ölçüsünde ilimden yararlanır.
    “Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir âlim
    vardır.”434 Şu halde, Allah’ın elçileri aracılığıyla gönderdiği ilme kimse aynı
    derecede vâris değildir ve bu ilme, kalplerinde herhangi bir leke ve kaplarında
    tortu (rics) olmayanlar tam vâris olabilirler.
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki
    ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
    paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
    sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
    ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
    sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz
    tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu
    gibi “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.” 435 Mâlûmat sahipleri
    ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü
    eşekler”dir.436
    433 30/Rûm, 7
    434 12/Yusuf, 76
    435 35/Fâtır, 28
    436 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
    • 215 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden
    bahsedilir: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı
    alâktan (aşılanmış yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir
    sudan, sevgi ve ilgiden) yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan,
    cömertliğinin sonu olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana
    bilmediklerini de ancak O öğretti.” 437
    Bakara suresi 30. âyette belirtildiği gibi, ilk insan, yaratılıp meleklere
    arz edilince Allah tarafından kendisine isimler öğretilmiştir. Allah’ın, kendisine
    eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden
    üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır.
    Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların
    başında ilim gelir.
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
    müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
    bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
    bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
    müslüman erkek ve kadına farzdır.”438 Kişinin müslüman bir kul olarak
    şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması
    farz olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit
    ibadetle ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır. Tıp, mühendislik,
    teknik ve teknoloji gibi sosyal hayat için gerekli olan her türlü ilimleri
    öğrenmek farz-ı kifâyedir. Bu tür ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından
    öğrenilirse bu farîza yerine getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun
    bütün fertleri Allah katında sorumlu olurlar. Övünmek ve başkalarına
    karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise, mekruhtur.
    İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün,
    hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir.
    Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen
    bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak
    koşmaz, Allah’tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an,
    437 96/Alâk, 1-5
    438 İbn Mâce, Mukkaddime 17
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    ilimsizlikten şiddetle sakındırır: “Sakın ha câhillerden olma!”439; “Kulları
    içerisinde Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.”440 Kur’an’da ilim övülmüş,
    bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle
    bilmeyenler bir olur mu?”441 İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların
    değerini yükseltmiştir. “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim
    verilenlerin değerini yükseltir.” 442
    Yazma
    Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
    halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
    kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
    yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
    Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
    zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
    Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
    kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
    hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
    Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
    Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
    istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
    “Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
    sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
    bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
    başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
    devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
    iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
    cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
    iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
    439 6/En'âm, 35
    440 35/Fâtır, 28
    441 39/Zümer, 9
    442 58/Mücâdele, 15; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 134-135
    • 217 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke’de yazılı bir
    eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti. Medine artık
    müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine geçmiş ve devlet olmuşlardı.
    Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme zorunluluğundan kurtulup mescid
    edinmiş ve orada cemaat olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse,
    eğitimi ve öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve
    kurumlaşmışlardı. Daha Medine’nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara sûresinde,
    alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor, iş akitlerinin yazılması
    emrediliyor.443 Tıpkı gayr-i müslimlerle yapılan sözleşmede olduğu
    gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu. Hepimizin çok iyi bildiği
    gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılması
    bu gelişmelerin bir parçasıdır. Hatta esirlere verilen bu görev, Rasûlün
    (s.a.s.) daha önceden başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır.
    Vatandaşların (müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak
    gelen Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal düşünce
    ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi çok ileri bir
    adımdır.444 Sahabenin dolayısıyla müslümanlann eğitimi konusunda Allah
    Rasülünün bu kadar titiz olmasının en büyük teşvik edicisi Kur’an’ın ilmi ve
    öğrenmeyi emreden âyetleriydi şüphesiz. 445
    Üzerine yemin edilme vasfına sahip harflerin sarsılmaz saflarından
    çağların zihni ve zifiri karanlıklarına aydınlık saçan mesajın hâkimiyetine
    boyun eğip dirilmenin ve arınmanın nimetiyle müjdelenen yüreği kuşatan
    Rabbin şefkati ne güzeldir.
    O ki insana kalemle yazmayı öğretendir. Kalem dilin belgesidir. Suya
    düşülen bir not değil, beyaz kâğıda çekilen onur sürmesidir kalem. Yazıya
    aracı olan her şey kalemdir. Kalem şahittir mesaja ve doğruluğuna. İçimizden
    sökün eden ateşin ve kıyamın bugüne ve çağın ötesine yayılma aracıdır
    kalem. Sırları ifşa eden, yüzleri aydınlatan, safları yakınlaştıran, sözleri tanıklaştıran,
    ilim kapısının kilidini çözen anahtardır kalem. Düşündüklerin
    hükmettiklerindir, yazdıkların sana hükmedecek olanlardır. Kalemin gücü
    ucundan dökülendedir. Kaleme yazacaklarını bildiren Rabbin; sana kalemini
    ve dilini hak için kullandığından ötürü başına gelecekleri de bilir. O
    kalplerdeki ve zihinlerdekini açık düşürebilecek yegâne güçtür. 446
    443 2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33
    444 60/Mümtehine, 10
    445 Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177
    446 Mehmet Çağdış, Kalem Suresi ve Direnişçinin Güncesi -1
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma
    Kur’ân-ı Kerim’de “ilim (ılm)” kelimesi ve türevleri toplam 854 yerde
    zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde
    kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. Yazmak
    anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir.
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği
    önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek
    için bir rahmet olduğunu ifade ediyor.447 Bilmeksizin zan ile konuşmayı
    yasaklıyor.448 Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağından,449 Allah’tan
    en çok âlimlerin korkacağından,450 iman edenlerle, kendilerine ilim
    verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden451 bahsediyor. “Rabbim ilmimi
    artır, de” 452 âyetiyle de mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak
    ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor.
    Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye
    hizmet etmesini ve topluma aktarılmasını da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın
    böyle bir fonksiyonu vardır.
    “Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.
    O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
    İnsana bilmediklerini öğretendir.” 453
    “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” 454
    “Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” 455
    “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’
    dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde
    fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler.
    447 7/A’râf, 52
    448 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
    449 39/Zümer, 9
    450 35/Fâtır, 28
    451 58/Mücâdele, 11
    452 20/Tâhâ, 114
    453 96/Alâk, 3-5
    454 68/Kalem, 1
    455 16/Nahl, 43
    • 219 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah da onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.”456 “Allah Âdem’e
    bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları
    önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini
    Bana bildirin’ dedi.”457 “Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih
    eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim
    bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında
    hikmetler olan) ancak Sensin’ dediler.” 458
    “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” 459
    “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
    çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu
    o çok zâlim, çok câhildir.” 460
    “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza
    pişman olursunuz.”461
    “Utanmalarından dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sanır. Sen onları
    simalarından tanırsın.” 462
    “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden
    tevbe edenlerin tevbesidir.” 463
    “Sizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de
    kendini ıslah ederse...” 464
    “Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın
    ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” 465
    456 2/Bakara, 30
    457 2/Bakara, 31
    458 2/Bakara, 32
    459 16/Nahl, 78
    460 33/Ahzâb, 72
    461 49/Hucurât, 6
    462 2/Bakara, 273
    463 4/Nisâ, 17
    464 6/En’âm, 54
    465 16/Nahl, 119
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    “Bir zamanlar Mûsâ kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder dedi.
    ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’
    dedi” 466
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde
    sakın câhillerden olma?” 467
    “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 468
    “O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden
    olmamanı tavsiye ederim.” 469
    “Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve câhillerden
    olurum dedi.” 470
    “...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çokları
    cehâlet segiliyor.” 471
    “Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler.
    Musa, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi.” 472
    “...Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır.
    Fakat ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” 473
    “De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 474
    “...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine laf attığında
    ‘Selâm!’ derler.” 475
    “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 476
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 477
    466 2/Bakara, 67
    467 6/Enâm, 35
    468 6/En’âm, 80
    469 11/Hûd, 46
    470 12/Yûsuf, 33
    471 6/En’âm, 111
    472 7/A’râf, 138
    473 11/Hûd, 29
    474 20/Tâhâ, 124
    475 25/Furkan, 63
    476 39/Zümer, 9
    477 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
    • 221 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
    konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara tekrar girmeden eğitime
    yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak gerekir. Çünkü İlâhi kitap,
    insanın eğitimini belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar,
    daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini insan
    düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören İlâhi vahiy;
    bilmeden konuşmayı,478 yapmadıklarını söylemeyi479 yasaklıyor; insanın
    bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.480 Dolayısıyla
    eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.
    481 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini doğru orantılı olarak görüyor.
    Kolaylaştırmayı emrediyor, zorlaştırmayı çirkin buluyor;482 yumuşak
    muâmeleyi emrediyor,483 muhâtabın seviyesine göre ve anlayacağı bir dille
    öğretilmesi gerektiğini öneriyor.484 Affedici olmayı, ceza ve sert muameleye
    tercih ediyor. 485 Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,486 hedefi olmayan salt
    bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli
    hedefleri gözönünde bulunduruyor, fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor.
    487 Bu nedenle inançlı ve Allah’ı merkeze alan bir eğitim ve öğretim
    öneriyor,488 seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.489 İnançlı bir eğitimde,
    ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidî bir dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor.490 Bu tevhidî
    bilinçle Allah’tan başka kimseden korkmayan, kendine güven kazanmış,
    şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi amaçlıyor. 491
    478 3/Âl-i İmran, 66
    479 61/Saff, 2
    480 62/Cum'a, 5
    481 17/İsrâ, 15
    482 22/Hacc, 78
    483 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    484 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    485 57/Hadîd, 199
    486 5/Mâide, 101, 102
    487 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    488 96/Alak, 1
    489 38/Sâd, 26
    490 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
    491 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    Yöntem olarak telkin, soru-cevap,492 tartışma,493 tekrar, kıssa, meseller
    ve örneklemeye sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve
    kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.494 Tümden gelim ve tüme
    varım metodlarının her ikisini de kullanıyor. 495
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
    yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
    tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey,
    hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden
    ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
    üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler
    ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.
    Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 496
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
    dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 497
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara
    ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 498
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen senin
    için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin
    evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı
    öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 499
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 500
    492 26/Şuarâ, 70-75
    493 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    494 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    495 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    496 Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
    497 Tirmizî, İlm 2
    498 İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    499 İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    500 Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400
    • 223 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
    daha lâyıktır.” 501
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
    ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu
    yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).”
    502
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
    kılar.” 503
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
    aldatmak) tan daha zordur.” 504
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri âlim
    (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine
    Rasûl-i Ekrem: “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede
    olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah,
    melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar,
    insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler.” 505
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
    kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden
    sâlih evlâttan kesilmez.” 506
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan,
    doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” 507
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
    kıyamet alâmetlerindendir.” 508
    501 Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
    502 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    503 Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-
    221
    504 Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    505 Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
    506 Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
    507 Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
    508 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
    câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
    bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa
    düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 509 “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği
    hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa
    düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir.
    Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla
    insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını
    sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder
    ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın
    dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
    ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit
    kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini
    kabul etmeyen kimse böyledir.” 510
    Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
    (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu: “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız
    birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara
    (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu
    daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 511
    - 6-8. Âyet -
    انَّ الَ رَبِّكَ الرُّجْعَ — كََّ انَّ اْلِانْسَانَ ليَطْ غ�َ اَنْ رَاَهُ اسْتَغْ نَ
    كََّ : hayır, hayır انَّ : şüphesiz اْلِانْسَانَ : insan ليَطْ غ�َ : tuğyân eder, azgınlık
    yapar رَاَهُ اَنْ : nkendini gördüğünde — اسْتَغْ نَ : yeterli انَّ : şüphesiz : رَبِّكَ الَ
    yalnızca Rabbinedir الرُّجْعَ : dönüş
    “Hayır, (eğer okunması gerekeni gerektiği gibi okumazsa) gerçekten insan
    ölçüsüz derecede tuğyân/azgınlık eder, haddini aşar. Kendi kendine yettiğini
    509 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    510 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    511 S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    • 225 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sandığında, kendini müstağnî gördüğünde. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”
    (96/Alâk, 6-8)
    Kâfir ve nankör olan insan, verdiği mal, servet, izzet, şeref gibi nimetlerden
    dolayı Allah’a şükredeceği yerde azgınlık yapar, isyan eder, taşkınlıkta
    haddi aşar ve Rabbine karşı kibirlenir, gururlanır, O’na muhtaç olmadığını
    düşünür.
    “Kendini zengin görünce, kendini artık ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş,
    ihtiyaçsızlık mertebesine gelmiş görerek o görüş ve inançta bulunmak
    sebebiyle insan azar/azgınlaşır. Onun için hiçbir zaman kendini zengin
    görme ve Rabbinin ismiyle oku, tekrar tekrar oku, Allah’ın emirlerini yerine
    getir.”512 Kendini artık kimseye ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş, zenginlik
    mertebesine gelmiş görmek, o görüş ve inançta bulunmak sebebiyle
    azar. Hâlbuki Allah ona; malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri
    lutfetmiştir. Şükretmek yerine haddi aşar ve âsi olur. Onun için hiçbir
    zaman kendini zengin görme de Rabbinin ismiyle oku, tekrar tekrar oku,
    emirlerini yerine getir. Allah’ın büyüklüğünü anlamak ve ilân etmek adına
    oku. Kendini büyük görme, hayatın tüm kademelerinde Allah’ı büyükle,
    tekbîr et. Allah’ın büyüklüğünü her yerde ilân edilip göster. Peygamber de
    kendisine gelen ilk sûredeki bu okuma hedefinin Allah’ı büyüklemek ve
    toplumda büyük görülenlerin egemenliklerini ve sömürülerini kırmak olduğunu
    ortaya koyunca kavga başlamış oluyordu.
    “Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır!”
    Yani, İnsana lütfeden Allah’a karşı, Allah’ın okunmasını istediği şeyleri
    O’nun istediği gibi okumayıp câhillik yaparak kendini yeterli görür ve azgınlaşır.
    Müfessirlerin çoğunluğu 6. âyette eleştirilen “insan” ile, özellikle
    İslâm’ın en azılı düşmanlarından olan Ebû Cehil’in kastedildiğini belirtirler.
    Rivâyete göre Ebû Cehil, “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun, Muhammed’i
    namaz kılarken görürsem mutlaka ensesine binip yüzünü toprağa sürteceğim!”
    513 diyerek onun namaz kılmasını engellemeye karar vermişti. Hz.
    Peygamber’i namaz klalarken gördüğünde yeminini yerine getirmek isteyince
    hemen geri döndüğü ve garip bir şekilde elleriyle kendini korumaya
    512 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 9/327
    513 Buhârî, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfıkun 38; Tirmizî, Tefsir 96/1
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    çalıştığı görülmüş; kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca, “Benimle onun
    arasında ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve bazı kanatlı şeyler meydana
    geldi” demiştir. Hz. Peygamber, “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu
    kapıp parça parça edeceklerdi!” buyurmuş, bu olay üzerine 6-19. âyetler inmiştir.
    514
    «Gerçek şu ki» diye çevirdiğimiz «kellâ» kelimesi olumsuzluk edatı
    olup kendisinden sonra anlatılanların aslında olmaması gerektiğini ifade
    eder. Bu bağlamda, zenginliğine güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek
    nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren İnsanın böyle yapmaması
    gerektiğini vurgular. Zira gerçekte insan zayıf ve muhtaç bir varlıktır;
    sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını devam ettirebilmesi için
    öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine
    ihtiyacı vardır. İnsanların ellerinde bulunan bütün imkânların gerçek
    sahibi ise kendileri değil, onu yaratan ve istediği anda ellerinden alma
    gücüne sahip olan Allah Teâlâ’dır. Buna rağmen insanın sahip olduklarına
    aldanıp şımararak Allah’a itaatten uzaklaşması, kendini kendine yeterli ve
    başkalarından üstün görmesi, kaderinin kendi elinde olduğunu iddia etmesi
    vb. küstahça tutumları bilgi, iman ve basiret eksikliğinden kaynaklandığı
    için Yüce Allah tarafından kınanmıştır.
    “Oysa (kuldaki) her şey yalnız Rabbine aittir (O’na dönecektir).”
    Alak sûresini Kur’an’in ilk inen sûresi olarak kabul edenlere göre bu
    âyet de Kur’an’da âhiret hayatına dikkat çekmek üzere inmiş ilk âyet olup
    bir uyarı olarak dünya hayatının geçiciliğini, sonunda herkesin hesap için
    mutlaka Allah’ın huzuruna getirileceğini, bu nedenle azgınlık ve taşkınlıklardan
    sakınılması ve âhiret hayatı için hazırlık yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır.
    Daha sonra inen birçok âyette âhiret hayatının varlığı kesin ve
    net bir şekilde açıklanarak iman esaslarından biri olduğu ortaya konmuş,
    dünyada yapılan iyi veya kötü işlerin orada hesabının sorulup karşılığının
    verileceği, iyilerin ödüllendirileceği, kötülerin ise cezalandırılacağı haber
    verilmiştir. 515 8. âyet, önceki iki âyetle bağlantılı olup, elindekini kendine
    ait sanan, Allah’ın gerçek sahip ve mâlik olduğu bilincinden yoksun bulunan,
    bu yüzden böbürlenen, azıp sapan insana karşı bir uyarıdır. 516
    514 bk. Müslim, "Münâfikîn", 38; İbn Kesîr, VIIT, 461
    515 bk. Bakara 2/177; Nisa 4/136
    516 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    • 227 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kellâ: Dilciler farklı mânâlara geldiğini söylemişlerdir. Basralılara göre
    “Yoo, hayır, asla!” veya paragraf başı; Kisâî’ye göre: “Gerçekten de, hakikat
    şu ki”, Sa’leb’e göre “Değil mi ki”, Ferrâ’ya göre “Evet, kesinlikle” mânâsına
    gelir. Edat, bağlamına göre bu işlev ve anlamlardan bir veya birkaçını kazanır.
    Bir ara cümle gibi öncesini de sonrasını da görür.
    İnsanın kendi kendisine yettiğini zannetmesi tuğyânın sebebidir. Zira
    insan, ancak kendini kaybettiğinde bu zanna kapılır. Bu üç âyet, bütün ahlâkî
    davranışın kaynağına dikkat çekmektedir. Zımnen: Ahlâkın referansı
    kalplerin özünü gören ve bilen Allah değilse, ahlâk hasbî olmaktan çıkar,
    hesabî olur. Zira bu takdirde ahlâkî davranışın anlamını onu yapan kişinin
    kalbindeki niyette bulan “garantisi” ortadan kalkar.517
    Kur’an, haksız ve ahlâksız davranışların merkezî tipi olarak azgın ve
    övüngen kimseyi gösterir. Azgın insanın yapısındaki temel öğeler, “Allah’ı
    hesaba katmadan hareket etmek, haktan sapmak, haddi aşmak ve başkalarına
    tepeden bakmak”tır. Gerçekten de fütursuzca azan insan, dinî, ahlâkî
    ve hukukî kuralları çiğneyerek yoluna devam eden, kendi gücüne güveni
    sonsuz olan, kendisini hiçbir gücün durduramayacağını sanan kimsedir.
    Onun bu davranışının ardında, Yaratıcı’yı hiçe sayma veya O’nu hiç tanımama/
    inkâr tavrı vardır.
    İşte bu tavır, azgın insanın sosyal (ve siyasal) hayatta haddi aşmasına
    neden olmaktadır. Demek ki insanın, Allah’a karşı sorumluluk bilincinden
    yoksun olmasının temel nedeni, onun kendini aşırı biçimde önemsemesi
    ve haddini bilmez bir tavır içine girmesidir. Böyle bir tavır içine giren kişi,
    artık hiçbir kimseye ihtiyacı yokmuş kanısına varır, haddi aşar, Hakk’a karşı
    gelir, halka da zarar verir. İşte bunun için âyetlerde azgınlık tavrı, anlık duygusal
    bir patlamadan ziyade, inkârcı insanın kalıcı bir vasfı olarak gösterilmiştir.
    Hâlbuki insanın dengeli olması, küçülmemesi ve büyüklenmemesi
    gerekir.
    Öyleyse insan, Allah’ın nimetlerinden meşrû şekilde yararlanıp ahlâken
    tutarlı bir hayat sürdürmeli; mânevî körlüğün verdiği küstahlıktan
    kurtulmalıdır.
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/598-599.
    517 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1279
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Bu da ancak, Kur’an’ı iyi anlayıp doğru yaşamakla mümkündür.
    Kur’an’ın doğruluk ve değer ölçülerine göre yaşamak ise, hayat boyu sürmesi
    gereken değişmez bir ibâdettir.
    Sekizinci âyet, her varlığın Allah’a geri döneceğini, her sorumlu canın
    hesap vermek için mutlaka O’nun huzuruna getirileceğini haber veriyor.
    Âyetteki rüc’â kelimesi518 dönüş anlamına gelmektedir.519 Zira âyet, azgın
    insana yönelik kapalı bir uyarı niteliği taşımakta ve tüm insanları azgınlığın
    kötü sonucundan sakındırmayı amaçlamaktadır. Çünkü dönüş eninde
    sonunda Allah’adır; O’na hesap vermekten kurtuluş yoktur. İnsan hangi
    konumda olursa olsun, kendini, kendine yeter görüp gurura kapılmamalı,
    azgınlıktan ve onun doğuracağı kötü sonuçlardan sakınmalıdır.
    Allah, varlıkları boş yere yaratmamıştır. Yaratılışta bir düzen, yaratmada
    da bir amaç vardır. İnsanın hayatı, dünyadaki kısa ömürden ibaret değildir.
    Herkesin, dünyada yaptığı işlerinin karşılığını göreceği bir âhiret hayatı
    vardır. Âhiret hayatı, bu dünyadan daha değerli ve devamlıdır.520 İman ve
    itaat yolunu seçen insan, âhirette bu çabalarının Allah tarafından minnetle
    karşılandığını görür; O’na isyan eden kimse de azgınlığının ve inkârının
    cezasını çeker. Çünkü kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun karşılığını
    görecek; kim de zerre kadar kötülük etmişse onun cezasını çekecektir.”521
    Allah Teâlâ, bu sûrenin başında, herhangi bir insanın kendisine muttalî
    olamayacağı ve hakikatlerine vâkıf olamayacağı bir biçimde tevhidine,
    kudret ve hikmetine dair apaçık delillerden bahsedince, bunun peşinden,
    bu delillerden gaflet etmedeki asıl sebebin, dünya sevgisi, mal, makam, servet
    ve kudret tutkusu olduğunu belirtmiştir.
    İstiğnâ: Zengin olmak ve bir şeyle yetinip başkasına muhtaç olmamak
    anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türeyen istiğnâ sözlükte; zenginlik istemek,
    zengin olmak ve kendini kendine yeterli görmek demektir. Bu kelime
    Kur’an’da 4 âyette geçer.522 Bu âyetlerden biri Allah ile, diğerleri insanlarla
    ilgilidir. Allah’ın istiğnâsı: İnsanların iman ve ibâdetlerine ihtiyacının ol-
    518 Rüc’â kelimesi, sözlükte vazgeçmek ve dönmek gibi anlamlar taşıyan “r-c-a” kökünün türemiş şeklidir. Bk.
    Lisânu’l-Arab, 8, 114-120
    519 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4, 271
    520 Bk. 87/A’lâ, 17
    521 Bk. 99/Zelzele, 7-8; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 22-23
    522 64/Teğâbün, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alâk, 7
    • 229 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    mamasıdır.523 İnsanın istiğnâsı ise, kendini yeterli görmesi, büyüklenmesi,
    Allah’ın kulu ve yaratığı olduğunu unutması, bu yüzden iman ve ibâdetle
    Allah ve Peygamber’e itaate tenezzül etmemesidir. İnsanın azmasının sebebi
    de kendini müstağnî görmesidir.524 “Men isteğnâ” (kendini zengin ve yeterli
    görüp Allah’a tenezzül etmeyen) ifadesi,525 iki âyette kâfir insanı zemmeden
    bir nitelik olarak zikredilmiştir. Zıddı, hak dini tasdik eden, muttakî
    ve Peygamber’in dâvetine koşan ve Allah’tan korkan mü’min insandır.526
    Vahyin rehberliğine karşı kendini ihtiyaçsız gören insanlar aslında Allah’ın
    el- Mütekebbir ismini gereği gibi idrâk edemeyip kendilerinde kibir
    vehmeden insanlardır. Kendilerinde büyüklük ve ihtiyaçsızlık olduğunu
    zanneden bu insanlar âhireti kaybetmeye mahkûmdurlar. Dünyada kendilerine
    vahyi kılavuz görmedikleri için başka kılavuzlara tâbi olurlar ve
    kendilerine yazık ederler.
    “Kendini müstağnî/yeterli gördüğünden.”
    Yani malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri ona lutfedilmiştir.
    Şükretmek yerine haddi aşar ve âsi olur. Zengin olan kâfir, mal ve servet
    sahibi olduğu için, zeki olan kâfir aklına güvendiği, hevâsını ilâhlaştırdığı
    için Allah’a muhtaç olmadığını, kendi kendine yeterli olduğunu düşünür.
    Hâlbuki bu kimse büyük bir aldanıştadır. Altıncı ve yedinci âyetlerde, insan
    tabiatının genel yapısı özlü biçimde açıklanır. Nankör insanın, kendini
    zengin ve güçlü görünce azacağı, haddi aşıp başkalarına haksızlık edeceği
    uyarısı yapılır. Burada geçen “yatğâ” fiilinin527 asıl anlamı, “suyun veya selin
    normal seviyesinin çok üzerinde yükselip bendinden taşması”dır.528 Mecâzî
    anlamı ise, “azgınlık, haddini bilmezlik, kibir ve küstahlık”tır. Çünkü bu
    sözcük, mal ve mevki sahibi bir insan için kullanıldığında “o kişinin kendi
    523 “(Eskiden helâk olan kâfirler için) O azâbın sebebi şu ki, onlara peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi,
    fakat onlar ‘Bir insan mı bizi doğru yola götürecekmiş?’ dediler, inkâr ettiler ve yüzçevirdiler. Allah da
    hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi (Ve’stağnâllah). Allah zengindir, hamde lâyıktır.” (64/Teğâbün, 6)
    524 “Kendini müstağnî saydığında, kendi kendine yettiğini sandığında.” (96/Alâk, 7)
    525 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8. “Kendini müstağnî sayana gelince, işte sen temizlensin diye ona yöneliyorsun.”
    (80/Abese, 5-6). “Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de
    yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz.” (92/Leyl, 8-10)
    526 80/Abese, 8-9; 92/Leyl, 5-6
    527 “Yatğâ” kelimesi, sözlükte sınırı aşmak, azmak ve ileri gitmek gibi anlamlar taşıyan “t-ğ-y” kökünün
    türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l-Arab, 15/7-9)
    528 Bk. 69/Haakka, 11 vb.; M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l-A’lâmi’l-Kur’âniyye, s. 313; Râğıb elİsfehânî,
    el-Müfredât, s. 520
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    gücünü ve konumunu aşırı biçimde önemsemesini, Hakk’ı kabul etmeyecek
    derecede kendini kibre kaptırmasını ve başkalarına haksızlık yapmasını”
    ifade eder.529 İstiğnâ kelimesi ise, “zengin veya servet sahibi olmak, bir
    şeye muhtaç olmamak” anlamlarına gelir.
    İstiğnâ, “insanın servetinden ve gücünden dolayı gurura kapılması,
    kendini her bakımdan yeterli görüp sorumsuzca davranmasıdır.”530 Bu kelime
    de, “servet sahibi olan insanın, kendine aşırı güvenini” belirtmek için
    kullanılır. Çünkü istiğnâ, “insanın kendini mutlak mânâda bağımsız görüp
    servet veya şöhretin verdiği şımarıklıkla sorumsuzca davranmasını” ifade
    eder. Yaratılmış bir varlık olan insanın, kendini böyle görmesi, haddini bilmezlikten
    ve kibirlilikten başka bir şey değildir. Zaten istiğnâ da, haddini
    bilmezliğin adıdır. Oysa mutlak mânâda kendi kendine yeterli olan, hiçbir
    şeye muhtaç olmayan, sadece Allah’tır.531
    Benim aklım var, benim bilgim var, benim keyfim var, benim ne Allah’ın
    Kitabına ne de Peygamberin uygulamalarına ihtiyacım yoktur, diyen
    Ebû Cehil ve kıyamete kadar onun yolunun yolcusu kâfirler âcizliklerini,
    basitliklerini unuturlar da Allah’ın dinine ve elçisine karşı müstağnî ve
    müstekbir davranırlar. Hep aynı kategoridedir bunlar. Kendi kendilerine
    yeteceklerini zannederler. Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi yasalarını
    Allah’ınkinden üstün görürler. 532
    İnsanı yaratan ona ihsanda bulunan ve öğreten Allah olduğu gibi,
    ona veren ve onu zengin eden de Yüce Allah’tır. Fakat insanoğlu, müttakî
    mü’minlerin hâricinde, genellikle, kendisine verilip de zengin olunca şükretmez,
    kendisini zengin eden kaynağı tanımaz, oysa kendisini yaratan ve
    öğreten arkasından da rızkını veren bu kaynaktır. İnsan ise bunlara karşılık
    Allah’ı tanıması ve şükretmesi gerekirken azgınlaşmış, günaha dalmış,
    şımarmış ve böbürlenmiştir. Doğuşunu unutan ve zenginliğine aldanıp
    şımaran insan tipi çizildikten sonra ardından bunu üstü kapalı bir tehdit
    izliyor. “Şüphesiz dönüş yalnızca Rabbinedir.” 533
    “Şüphesiz dönüş yalnızca Rabbinedir.”
    529 Bk. 79/Nâziât, 17; 20/Tâhâ, 24, 43, 45 vb.
    530 Bk. M. İsmail İbrahim, a.g.e., s. 379
    531 Bk. 35/Fâtır, 15; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 22-23
    532 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, Alâk Suresi Tefsiri.
    533 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an.
    • 231 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yani, dünyadayken servet ve mal gücüne dayanarak isyan ederse, sonunda
    Rabbine döndüğünde bu tutumunun sonucunu anlayacaktır.
    Ruc’a: “büşrâ” ölçüsünde dönme mânâsına masdardır. Yani dönüş
    O’nadır. O’na hesap vermekten kurtuluş yoktur. Onun için insan, hangi seviyede
    olursa olsun kendini zengin görmemeli, azgınlıktan sakınmalıdır.
    Bu hitap, kendini zengin gören ve azgınlık edenleri uyarmaktadır. Onun
    için âyetin inme sebebi olan kendini zengin gören azgının, Ebû Cehil ve
    benzerlerinin azgınlığı sonraki âyetlerle örnek verilerek anlatılacaktır.534
    Aynı zamanda sûrede iman düşünce sisteminin temellerinden bir başkası
    daha, “Dönüşün Allah’a olacağı” prensibi açıklanmaktadır. Her şeyde,
    her işte, her niyette, her davranışta dönüş Allah’adır. O’ndan başka dönecek
    ikinci bir nokta yoktur. İyi kişi de O’na dönecektir, şımarık da; itaatkâr da
    isyankâr da; haklı da haksız da; hayırlı da kötü de; zengin de fakir de...
    Kendini hiçbir şeye muhtaç görmeyip azıtan bu kişi de O’na dönecektir...
    Dikkat edin her iş Allah’a dönüp varır. Doğuş/varoluş O’ndandır. Dönüş
    O’nadır.
    Böylece iki bölümde iman düşünce sisteminin uç noktaları bir araya
    gelmiş oluyor. Bir yandan yaratma ve doğuş, Allah’ın insana ihsanda bulunması
    ve onu öğretmesi noktası. Buna karşın dönüş ve varışın hiçbir ortağı
    olmayan bir olan Allah’a olması.535
    Ey insan! Kuşkusuz dönüş ve varış Rabbinin huzurudur. Allah seni
    dünyadayken yaptıklarından dolayı mutlaka hesaba çekecektir. Buna göre
    hazırlıklı ol, malına, servetine güvenme. O gün onların sana hiç bir faydası
    olmayacaktır. Bu gidiş Rabbinedir. Her gidiş Allah’a doğrudur. Adım
    atarken, yürürken, dururken, yerken, içerken, konuşurken, evlenirken, boşanırken,
    otururken, kalkarken, bilin ki hep Rabbinize doğru hareket etmektesiniz.
    Yaşadığınız her bir saniye, alıp verdiğiniz her bir nefes sizi Rabbinize
    doğru götürüyor, Rabbinizin huzuruna gidiyorsunuz. Her şey sizi
    O’na yaklaştırıyor. Hep mezara doğru yaklaşıyorsunuz. Bir gün gelecek bu
    dünya da bu hayat da bitecek O’nun huzurunda toplanacak ve yaşadığınız
    bu hayatın hesabını O’na vereceksiniz. O’nun huzurunda yapıp ettiklerinizden
    hesaba çekileceksiniz. 536
    534 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 9/327
    535 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    536 Ali Küçük, Alâk Sûresi Tefsiri
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    İkinci Kısmın Nüzul Zamanı
    Bu sûrenin ikinci kısmı, Rasûlullah’ın namaz kılmaya başladığı ve Ebû
    Cehil’in de onu korkutmak, tehdit yoluyla engel olmak istediği zaman nâzil
    olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, nübüvvetten sonra Rasûlullah İslâmî tebliğe
    başlamadan önce Harem-i Şerif ’te Allah’ın öğrettiği tarzda namaz kılmaya
    başlamıştı. Mekkeli müşrikler bundan Rasûlullah’ın yeni bir din takip
    etmeye başladığını anlamışlardı. Mekke’deki diğer insanlar Rasûlullah’ın
    yeni tarzdaki ibâdetini hayretle seyrederken, Ebû Cehil, bu şekilde ibâdet
    etmemesi için, câhiliye taassubunun zorlamasıyla Rasûlullah’ı korkutmaya
    çalıştı. Bu olay hakkında birçok hadis vardır.
    Ebû Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir. “Ebû Cehil Kureyşlilere şöyle
    sormuştu; ‘Muhammed siz varken de ellerini yere koyup secde ediyor
    mu?’ Onlar ‘evet’ dediler. Ebû Cehil, ‘Lât ve Uzza’ya yemin ederim, eğer
    onu bu şekilde ibâdet ederken görürsem ensesine ayağımı basarak yüzünü
    yere sürteceğim.” dedi. Bir gün, Rasûlullah namaz kılmaktaydı. Ebû Cehil,
    ensesine basmak için ona doğru yöneldi. Ama birdenbire herkes onun
    geri çekildiğini gördü. Ebû Cehil’e soruldu: “Ne oluyor?” Ebû Cehil: “Benimle
    onun arasında ateşten bir hendek vardı. Bazı kanatlar da gördüm.”
    Rasûlullah şöyle buyurdu: “Eğer yanıma gelip bana yaklaşsaydı melekler onu
    uzuv uzuv parçalayacaktı. “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv
    parçalayacaklardı.”” 537 Râvî der ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ “Ona boyun
    eğme, secde et ve yaklaş”a kadar olmak üzere “Sakın, çünkü insan muhakkak
    azar...” âyetlerini538 indirdi.539
    Bu olay üzerine sûrenin “kellâ inne’l-insâne le yetğa” ile başlayan kısmı
    nâzil olmuştur. Rasûlullah İslâm’ı ilk kez namaz ile açığa vurmuştu. Kâfirlerle
    karşı karşıya gelmesinin başlangıcını bu oluşturmuştu.540
    537 Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/248; Müslim, Nesâî, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, İbnu'l Münzir, İbn Merduye,
    Ebû Nuaym, İsfehanî, Beyhakî
    538 96/Alâk, 6-19
    539 Müslim, Sıfâtu'l-Münâfıkîn, 38 Benzer bir rivayet için ayrıca bak: Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, Alak. 96/4;
    Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/248
    540 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yay., 7/171-173
    • 233 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tenâsüb
    Yukarıdaki âyet-i kerimelerde Cenab-ı Allah ilim ve kudretinin bazı
    görüntüleri ile insana bahşetmiş olduğu nimetlerinin kemalini anlattıktan
    sonra bütün bunların gereği olarak, hiçbir kimsenin ona küfretmemesi icap
    ederdi, ama insan küfredip azdı. Cenab-ı Allah da bunun sebebini açıkladı:
    İnsanın küfür ve azgınlığının sebebi dünyayı sevmesi, dünyaya aldanması,
    dünyalığa tutkun olmasıdır. Bu sebeple O Allah’ın büyük âyetlerine bakamaz
    oldu.
    Bu sûrenin baş kısmı Kur’an-ı Kerim’in ilk inen bölümüdür. Sûrenin
    diğer kısmı ise, Peygamber (s.a.s.)’in dâveti Kureyş arasında yayıldıktan
    ve ona yönelik eziyetler başladıktan sonra inmiştir.541 İlk beş âyet ile daha
    sonraki âyetler arasında sıkı bir ilişki vardır. İlk âyetlerde Peygamberimiz’e,
    insanı alâktan yaratıp ona yazı yazma kabiliyeti veren, bu sûretle ona bilmediği
    şeyleri öğreten Allah’ın adına sığınarak, O’nun yardımını dileyerek
    okuması emredildikten sonra insanın, kendisini yaratan ve kendisine bu
    kadar iyilikler yapan Allah’a karşı nankörlük etmesi kınanmaktadır. “Kellâ/
    Hayır, olmaz” veya “gerçekten” anlamındaki bu kelime, önceki sözün devamıdır.
    İlk söz böyle başlamaz. Mutlaka bundan önce bir sözün geçmiş
    olması gerekir. Çünkü “kellâ” önce anlatılan bir davranışı, bir sözü reddetmek
    için kullanılır. Burada da insanın, kendisine iyilik yapan Allah’a karşı
    kulluğa yaraşır biçimde davranmaması, kendisini zengin, kendine yeterli
    görüp böbürlenmesi reddedilmektedir.
    Bu sûrenin başı, ilmi medhe, sonu da malı ve mülkü kınamaya delalet
    etmektedir. Dine ve ilme rağbet ettirici, dünyadan, maldan mülkten uzaklaştırıcı
    olması bakımından bu yeter.542
    Allah diyor ki, hayır hayır bu gidişat farklı. Bu gidişat bozuktur. İnsan
    tuğyan ediyor. Nankör insan azgınlık yapıyor. Bu âciz, bu bir damla sudan,
    alâkdan meydana gelmiş insan aczini unutuyor, basitliğini unutuyor,
    kendisini kimin var ettiğini, varlığını kime borçlu olduğunu ve elindekileri
    kendisine kimin verdiğini unutuyor da müstağnî davranıyor. Kendi kendine
    yeteceğini zannediyor. “Ben bana yeterim. Benim aklım var, bilgim var,
    keyfim var, benim Allah’ın Kitabına da Peygamberin uygulamalarına da
    541 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yay., 15/562
    542 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yay., 23/263
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    ihtiyacım yok!” diyen Ebu Cehil ve Kıyâmete kadar onun yolunun yolcusu
    kâfirler, acizliklerini, basitliklerini unuturlar da Allah’a karşı, Allah’ın dinine
    ve Allah’ın elçisine karşı müstağnî davranırlar, müstekbir davranırlar.
    Hep aynı kategoridedir bunlar. Kendi kendilerine yeteceklerini zannederler.
    Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi yasalarını Allah’ınkinden
    üstün görürler. Kendilerini müstağnî görüp putlaştıran, Allah’ın Kitabına
    ve Resûlü’nün Sünnetine müracaat etmeden bir hayat yaşayan insanların
    tümü tâğîdir, azgındır.543
    “Tuğyân”ın en kısa tarifi şudur: “Haddi aşmak, Cenâb-ı Hakk’a karşı
    baş kaldırıp büyüklük taslamak.”544 Geçici olanı ebedî olana tercih etmek
    tuğyân sayılır. Kendi aklını, kendi hevâsını/keyfini Allah’tan üstün gören,
    bunu tercihiyle ortaya koyan kişi, tuğyânkârdır. Allah’ı kendi yönetimine,
    hukukuna, eğitimine, ekonomisine, sosyal hayatına, kıyafetine, yaşayışına
    karıştırmak istemeyen kişi, tuğyân edip azgınlaşmıştır. Böyle bir kimse,
    tuğyânını başka kimselere de dayatacak bir etkinlikte ise, bu kimseye “tâğut”
    denir.
    Bilindiği gibi, insan yalnız dünya hayatı için yaratılmamıştır. Öyle olsaydı
    dünyanın ölümsüz olması gerekirdi. Sonra dünya hayatı, insanın yaşama
    zevkini almasından, hilkatin hikmetini idrâk etmesinden, Yüce Yaratan’ı
    bilip sıfatlarıyla tanımasından yana bir tekâmül dönemidir. Bu dönemi, diğer
    bir anlatımla intikal süresini hikmeti doğrultusunda değerlendirmek
    insanoğlu için son derece lüzumludur. Ezelî program gereği onun içine
    yerleştirilen nefsanî duygu hayatına canlılık vermekte ve bir süre meşru
    sınırlar içinde dünya hayatını devam ettirmesinden yana itici bir kuvvet
    olmaktadır. Bu kuvvet başıboş bırakıldığı, yani ilâhî hayat statüsüne göre
    yönlendirilmediği takdirde kişiyi tuğyana iter ve her vesileyle onu dünya
    hayatının gerçek hikmet ve gayesinden uzaklaştırır.
    O bakımdan Cenâb-ı Hak insana; aklına, zekâsına, irâde ve idrâkine
    ışık tutacak ve onu tuğyandan koruyacak anlam ve muhtevâda kitap indirmiş
    ve hidâyet yolunu gösteren peygamber göndermiştir.
    Allah Teâlâ insanın sevinç, azgınlık, şımarıklık ve isyan içerisinde bulunduğunu
    ve kendisinin zenginleşip çok mal sahibi olunca bu niteliklere
    543 Ali Küçük, Besâriru’l Kur’an, Alâk Suresi
    544 Lübâbu’t-Te’vil, 4/394
    • 235 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    büründüğünü haber veriyor, sonra da onu tehdit ederek öğütle vaadini bildirip:
    “Dönüş şüphesiz ki ancak Rabbinedir.” buyuruyor. Âkıbet, dönüp varılacak
    yer Allah’ın huzurudur. Allah, insanlara verdiği nimetlerden dolayı
    hesaba çekecektir.
    İbn Ebi Hatim, Abdullah b. Mes’ud’dan rivâyet ederek, İbn Mesûd’un
    şöyle dediğini nakletti: İki aç gözlü asla doymaz: Bilgi sahibi ve dünyalık
    sahibi. Ama bunun ikisi eşit değildir. Çünkü ilim sahibi sürekli Rahmân’ın
    rızâsını fazlalaştırırken, dünyalık sahibi isyana dalıp gider. Sonra Abdullah:
    “İnsan azgınlık eder; kendini müstağni gördüğü için. Dönüş, şüphesiz
    ancak Rabbinedir.”545 âyetini okudu. İlim sahipleri için de şu âyeti hatırlattı:
    “Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar.”546 Bu rivâyet merfû’ olarak
    Rasûlullah’a da ulaştırılmıştır ve nakledilen bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)
    buyurur ki: “İki harîs/aç gözlü hiç doymaz: İlim arayan ve dünya arayan.” 547
    Şüphesiz ilme tâlip olup onu Allah için insanlığa hizmet gayesiyle tahsîl
    eden ve o yüzden ilme bir türlü doymayan kimse çok şerefli ve aydınlık
    bir yoldadır. Zira ilim insanı yalnız cehaletten kurtarmakla kalmaz, onu
    Allah’ına daha çok yaklaştırır ve hakikati öğrenmesine yardımcı olarak kalbinde
    tahkikî imânın oluşmasını sağlar; gurur, kibir, azgınlık ve benzeri
    nefsânî ölçüsüzlüklere düşmekten korur.
    Ancak ilmi sırf nefsini tatmin etme, toplum arasında üstünlük sağlama
    ve yalnız dünyalık elde etmeye basamak yapma aracı haline getirirse,
    böylesine yanlış bir tutum ve anlayış kişinin tuğyan ve nankörlüğünü daha
    kurnazca ve daha ustaca artırmasından başka bir şeye yaramaz.
    Dünya nîmetlerinin peşine takılıp onu, doymak bilmeyen nefsinden
    yana değerlendiren kimse hiçbir zaman tuğyan ve nankörlükten kurtulamaz,
    ancak Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet bahşettiği kimseler müstesnâ. Dünyaya
    ve dünyalığa, -Allah sözü daha yüce olsun diye- yönelip haram-helâl
    hudutlarına riâyet ederek ve bol bol infak ederek ekonomik güç oluşturanlar
    ise, dünyayı hikmetine uygun değerlendirdiklerinden ötürü hem azıp
    sapıtmazlar, hem de Hakk’a karşı nankörlük etmezler.
    545 96/Alâk, 6-8
    546 35/Fâtır, 28
    547 Dârimî, Mukaddime 32;.İbn Kesir
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    Gerek ilme, gerekse dünyaya tâlip olup bunları Hakk’a kulluk doğrultusunda
    değerlendiren kimse, şüphesiz eninde-sonunda dönüşün Allah’a
    olacağını da bilir ve inanır. Artık kişi kendini bu çizgiye getirince, İlâhî hidâyet
    ışığı ona yönelir de kalbini ve dimağını aydınlatır. İşte gerçek aydınlar
    da bunlardır.548
    Tuğyân; İnsanın Azgınlaşması
    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin
    normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla ifade edilmiştir.
    “Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.”
    549 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir.
    Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir.
    İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın,
    onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri,
    Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk
    sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş
    olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş,
    Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39
    yerde geçer.550 Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir.551 Tâğût, tuğyânı yaşayan
    ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır. Tuğyân kelimesi de Kur’an’da
    toplam 9 yerde kullanılır.552
    Tuğyân, istikametten bir sapmadır.553 Tuğyâna sapmanın musallat edeceği
    denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder.
    İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannet-
    548 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., 13/6900
    549 69/Haakka, 11
    550 Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110;
    7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/
    Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât, 53; 52/Tûr, 32; 53/Necm,
    17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11; 78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/
    Şems, 11; 96/Alak, 6.
    551 Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/
    Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
    552 Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm,
    110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
    553 11/Hûd, 112
    • 237 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    meye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyânları içinde
    oynayıp oyalanan gafiller” olarak tanıtır.554
    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail oğullarına
    verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda tüketiminin
    yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Bunda
    tuğyân etmeyin, aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız. Gazabımı
    hak eden, şüphesiz mahvolur.”555
    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyândır. “ Sakın mîzanda
    tuğyân etmeyin, dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik
    tartmayın.”556 Buradaki ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden
    şaşmamak biçiminde de anlaşılmıştır.
    Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha başka
    üzerlerine Allah’ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını tuğyân
    kelimesiyle açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün en büyük ve istediklerini
    istedikleri biçimde yapabilecek gücü olarak görüp tam bir istiğnanın
    içine girmişler, tuğyânın içine dalmışlardır. Semud kavmi bağlarda, bahçelerde,
    çeşme başlarında ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp
    müsriflerin emrine itaat etmekle ve Salih (a.s.)’ın uyarmalarına kulak
    tıkayarak Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş
    gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi boğazlamakla557
    tuğyânkâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedi hayat umuduyla köşkler dikip boş
    şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat
    çıkarırken Hûd (a.s.)’ın çağrısına uymayarak Allah’a şirk koşmaya devam
    etmekle tuğyân içine batmışlardı.558
    En zâlim ve en tuğyânkâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un kavmi559
    kendilerini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı olarak değerlendirmeleri,
    Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri ve bir an önce kaçınmaya
    çağırdığı azabı getirmesini istemeleri, çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli
    kibirli ayak diremeleri, büyük büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tan-
    554 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
    555 20/Tâhâ, 80-82
    556 55/Rahmân, 8-9
    557 26/Şuarâ, 146, 157
    558 26/Şuarâ, 128-130
    559 53/Necm, 52
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    rıları bırakmamalarıyla560 şehirlerde tuğyânda bulunmuş ve fesâdı arttırmış
    oluyorlardı.561 Aynı şekilde Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler
    yapıyor, erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın
    çağrısına sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en büyük
    Rabbi ilan ediyordu.
    Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyân kökünden
    bir fiille (tağâ = tuğyân etti) ifade etmektedir. İlginçtir ki, suların
    tuğyânı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an, “zulme sapan, tuğyân
    edip azan” bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza, amel cinsindendir” prensibi
    bu olayda net olarak kendini göstermekte ve insanın tuğyânını tabiatın
    tuğyânı ile cezalandıran sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir.
    Yine benzer bir durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka
    sûresi 5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye” ile helâk edildikleri
    belirtilmektedir. Bu “tâğıye” de tuğyân kökünden türeyen bir isim olup,
    tuğyân eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından devreye sokulan
    tuğyân edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir. Bu âyette cümle o şekilde
    düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud kavmini helâk eden kuvveti, hem de
    bu kavmin helâkine sebep olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud
    kavmine gelince, onlar tâğıye (tuğyân eden, azan) bir topluluk oldukları için
    tâğıye ile (yani azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.”562
    Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden haddi aşıp
    isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan insana, Allah’ın emrine
    boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına, zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir.
    Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı halde baş kaldırıp isyan eden, her
    istediğini yapabileceğini zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde
    her emre boyun eğen “Allah’ın askerleri”563 olan tabiat güçleri, yani doğal
    âfetler tarafından mağlup ve perişan edilir.
    560 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
    561 89/Fecr, 11-12
    562 69/Haakka, 5
    563 48/Fetih, 7
    • 239 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İstiğnâ-Tuğyân İlişkisi
    Tuğyân, takvâya meyilli olan, aynı zamanda fücura da meyledebilecek
    şekilde yaratılan insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.”564 Âyetin
    hemen devamında, insanın tuğyânının temel sebebi gösterilir: İstiğnâ; yani
    insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini hiç kimseye muhtaç olmayan
    bir konumda zannetmesi ve okumaması, vahiyden/ilimden uzak
    olması.565 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla tuğyâna sürükleyen en büyük etken,
    ya malının çokluğu veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır;
    ikincisi ise otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir.
    Tuğyânın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
    “Hayır, gerçekten insan tuğyân eder, azgınlaşır, istğnâ ettiğinde.”566 İnsan,
    belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî zannettiği,
    kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman,
    artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme
    güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu
    durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak
    hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine
    geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân
    halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kendi hevâsını, havasını putlaştırıp arzuları ve keyifleri istikâmetinde
    bir hayat yaşayarak Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün Sünnetine karşı müstağnî
    davranan, ihtiyaçsız ve eyvallahsız davranan kişi de tâğuttur. Parasına,
    malına, makamına, çevresine, kredisine güvenerek kendi kendine yeteceğine
    zanneden; “Kitab’a da, Sünnete de, dine de ihtiyacım yok!” diyerek
    kendisini putlaştıran insan da tâğîdir, azgındır.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların
    din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi
    üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi,
    bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım
    satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı
    (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.567
    564 96/Alak, 6
    565 bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
    566 96/Alak, 67
    567 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak,
    inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir göstermek
    ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara acımamak
    ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak O’na ortak koşmak,
    kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm
    vermektir.
    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.568 Tuğyân,
    istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki tevbe
    edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Tuğyân etmeyin, aşırı gitmeyin.
    Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.”569
    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî
    zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği
    zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme
    güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından
    çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini
    yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini
    O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu
    hal tuğyân halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların
    din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi
    üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi,
    bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım
    satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı
    (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.570
    İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler
    Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış, rızkı
    da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine
    bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, (rızkı) dilediği ölçüde
    indirir.” 571 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan”572 ve “kötülüğü çok emre-
    568 79/Nâziât, 17, 21-24
    569 11/Hûd, 112
    570 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    571 42/Şûrâ, 27
    572 12/Yûsuf, 5
    • 241 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    den nefis”573 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik eder. Bunun için Kur’an, nefis
    ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır ve onların vesvese ve saptırmalarına
    karşı uyanık bulunmayı emreder. Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf
    ve merhametinin bir eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır. 574 Başıboş
    bıraksaydı, insanın aleyhine olurdu; Âdemoğlu azıp sapardı. Bununla
    beraber, insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman etmemişlerdir.
    Tuğyân, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin üstünde
    görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır. Kur’an’a göre, bu
    doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.575 Firavun, bütün gücün kendi
    elinde olduğunu vehmediyor, insanları küçük görüyor, onları öldürüyor ve
    en kötü işkenceye maruz bırakıyordu.576 Firavun mantığına göre bütün insanlar
    onun kulu kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun
    mülkü idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı
    ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?577
    Firavunlar medeniyeti bir tuğyân medeniyeti idi; batışları bu yüzden olmuştur:
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? O sütunlar, saraylar sahibi Firavunlara.
    Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyân sergilediler (azgınlık ettiler) ve oraları
    fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.” 578
    Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık ve
    saltanatların çöküşü tuğyân (azgınlık) yüzündendir. Bu, daha çok, maddî
    değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında bu yatar. Tuğyâna
    sapanların cezaları, bir tabiat tuğyânı olan ateşle verilecektir. Cehennem,
    tabiat kuvvetleri tuğyânının çok güçlü bir belirişidir. Tuğyâncı zalimlerin
    cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle ceza yoludur.579 Cehennem,
    bir gözetleme yeridir, tuğyâna sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.580
    Böyle olduğu içindir ki, cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni
    tuğyâna ben itmedim” şeklinde konuşacaklar; “tuğyâna sapmış bir topluluk
    idiniz, haydi görün sonunuzu!” hitabını duyacaklardır. 581
    573 12/Yûsuf, 53
    574 75/Kıyâme(t), 36
    575 Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
    576 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
    577 43/Zuhruf, 51
    578 89/Fecr, 11-13
    579 Bk. 79/Nâziât, 39
    580 78/Nebe', 21-22
    581 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama
    yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve
    haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen hudûdullahın dışına
    çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur.
    Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları
    insanların genelini ilgilendirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet
    iddiasına kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle
    (konuşma diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik
    iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en
    yüce rabbinizim’ dedi.” 582
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır. Onun
    haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet dâvâsı güdecek
    kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek
    kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok
    âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun’un tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden
    başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun
    otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Musa’nın haberi
    sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a
    git, çünkü o tuğyân etti (azdı).”583 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı,
    hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle
    Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek
    suretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı. O,
    bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunlarına
    uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat
    etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu.
    Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu:
    “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size
    âlemde emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!”
    582 79/Nâziât, 23-24
    583 79/Nâziât, 15-17
    • 243 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
    İrem’e? Ki şehirlerarasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan
    Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda
    çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını
    çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”584 Bunlar ülkelerinde azmışlardı;
    yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda
    uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere
    dört kazık çaktırır, işkence edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından
    bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi
    askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları
    ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
    Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da haddi ve
    ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri olan
    Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür, şirk ve
    zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”585 Çünkü
    şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan
    etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır. İman açısından tuğyân içinde
    bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un
    tuğyânı buna örnektir. Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve
    haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek
    bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir.
    Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması
    beklenemez.586 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar,
    özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye
    (sultanun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme
    engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim
    yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 587
    584 89/Fecr, 6-14
    585 31/Lokman, 13
    586 5/Mâide, 45
    587 İbn Mâce, Fiten 20
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle
    doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca
    dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakîh ve muhaddislerin,
    Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına baş kaldırmaları
    gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in
    yolundan gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin,
    kendi itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini
    reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin
    Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu.
    Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce
    vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı
    ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde
    Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.)
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
    için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle
    şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife
    Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına
    fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler
    tarafından zulüm ve işkence gören, hatta idam edilen âlimler çok sayıda
    âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne getirirsek, hemen
    meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said Nursi,
    Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
    el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati, İmam Humeyni,
    Muhammed Bâkır es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
    yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
    taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle ve
    yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun
    gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması
    gerekir. Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet;
    onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte
    onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 588
    588 5/Mâide, 45
    • 245 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan,
    Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan
    askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri,
    rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı
    İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.
    589 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi,
    sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî
    hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak
    lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle
    savaşmak,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve
    tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.
    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan
    mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için olacağından,
    her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tâğutla
    mücadele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta
    karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.590
    Tâğuta ve ondan yana olanlara karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar.
    Bunun içindir ki, Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad
    etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda
    duymadan ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”591 buyurmuşlardır.
    Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî
    hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur
    kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın
    ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk gösterebileceğini
    açık bir şekilde belirtmiştir.592 Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut
    hâkimiyetini, dostluğunu bir arada yaşatmağa çalışmak gibi sonu zulmet
    ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip,
    hatta yerine getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve
    589 Bk. 2/Bakara, 256
    590 4/Nisâ, 76
    591 Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
    592 Bk. 2/Bakara, 257
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini
    bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen niceleri,
    materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ göstermekle tâğut
    dostluğuna sine açıyorlar.
    Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz
    düzenini zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet
    ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli
    çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün
    bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya tâğuta karşı bir iman ve
    amel harbi açılmadıkça bir küfürdür.593
    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri
    ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost
    tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet,
    sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak
    noktası olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar
    tâğuta gidiyor: Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat
    çizdi ve sonra, “bu Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok
    hatlar (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde
    kendisine çağıran bir tâğut vardır.” buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki
    bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi
    olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun
    kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.” 594
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta
    kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın
    sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip
    Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli,
    onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere
    müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
    müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl
    sahipleri de onlardır.”595 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
    bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    593 Bk. 4/Nisâ, 60
    594 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Yay, c. 2, s. 41
    595 39/Zümer, 17-18
    • 247 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
    O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”596
    - 9-14. Âyetler -
    عَبْدًا اذَا صَلَّ اَرَاَْيتَ انْ كَنَ عَلَ اْلُدَى ¨ اَرَاَْيتَ اَّلذِى ينْ َ
    ى© نََّ اللهَ يَ َ
     بِ لتَّقْوَى اَرَاَْيتَ انْ كَذَّبَ وََتوَلَّ اََلْ يعْلَ  مَرَ بِ اَوْ اَ
    اَرَاَْيتَ : gördün mü ¨ اَّلذِى ينْ َ : engelleyeni عَبْدًا : bir kulu صَلَّ اذَا : namaz
    kıldığı zaman اَرَاَْيتَ : gördün mü كَنَ انْ : eğer o ise اْلُدَى عَلَ : doğru yol
    üzerinde اَوْ : yahut اَمَرَ : emrettiyse لتَّقْوَى بِ : takvâyı اَرَاَْيتَ : gördün mü انْ
    كَذَّبَ : yalanladıysa وََتوَلَّ : ve yüzçevirdiyse يعْلَْ اََلْ : bilmiyor mu نََّ
     : اللهَ بِ
    Allah’ın ى©يَ َ : gördüğünü
    “Gördün mü o yasaklayanı
    Bir kulu namazdan?
    Gördün mü, ya o (kul, Peygamber) doğru yol üzerinde ise
    Ya da takvâyı emrediyorsa?
    Gördün mü, ya şu diğeri (Ebû Cehil) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa?
    O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
    Alâk, 9-14)
    Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler Hz. Peygamber’e hitap ederek
    onun ve müminlerin Kâbe Önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan
    Ebû Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda
    tüm insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira
    âyetlerin içeriği dikkate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olayların
    ötesine uzanılarak her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak
    ve adâlet ilkeleri yönünde şekillendirme işlevini engellemek isteyen bütün
    596 4/Nisâ, 76
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır.
    11-12. âyetler ise, hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah’a
    saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bulunmayı emreden bir kimsenin
    ibâdetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin
    kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder. 597
    9-14. Âyetlerde, Rabbine yakaran ve kulluk azmini diri tutmaya çalışan
    bir mü’mini, tehdit yoluyla bu ibâdetten men etmeye kalkışan azgın insanın
    kaba ve küstah davranışları kınanır. Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde
    hareket eden kişinin hayatı doğru yaşadığı; ona engel olmaya kalkışan kimsenin
    ise, hakkı yalanlayan ve ondan yüzçeviren zâlim biri olduğu belirtilir.
    Her insanın, Allah’ın gözetimi altında bulunduğu bildirilir.
    Kaynaklarda, Alâk sûresinin 6-19. âyetlerinin, Ebû Cehil’in veya diğer
    müşrik liderlerin, Peygamber’in (s.a.s.) namazına engel olmak istemesi
    üzerine indiği rivâyet edilir.598 Bu rivâyete göre, “namaz kılan kul”dan maksat,
    Peygamber (s.a.s.); onun namazına engel olmaya kalkışan şahıs da Ebû
    Cehil’dir.
    Fakat bu âyetlerin muhtevâsı ve mesajı, herhangi bir tarihsel olay ve
    zamanla sınırlı değildir. Tam aksine, her asırda görülen, İslâm’ın toplumsal
    hayatta söz sahibi olmasına ve sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna
    karşı koyma teşebbülerinin bütünü için geçerlidir.599
    Eğer bu âyetler, rivâyetlerde anlatıldığı gibi Ebû Cehil’in veya diğer
    müşrik liderlerinin, Hz. Peygamber’in namazına engel olmak istemeleri
    nedeniyle nâzil olmuşsa, bunların ilk vahyedilen beş âyetten epey sonra inmiş
    olmaları gerekir. Nitekim âyetlerin ve sûrelere ilişkin âyet gruplarının
    iniş yıllarını gösteren kaynaklarda, bu âyetlerin, ilk olarak vahyedilen beş
    âyetten üç yıl sonra indikleri belirtilir.600 Bu tespit, tarihî gerçeklere uygun
    düşmektedir. Çünkü ilk vahiy geldiği zaman, Peygamber’le (s.a.s.) Mekke
    müşrikleri arasında ileri boyutta bir sürtüşme yaşanmamıştır. Hz. Peygam-
    597 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Y., V/599
    598 Bk. Taberî, Câmiu’l Beyan, 30/163 vd.; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 7/327-328; Kurtubî, el-Câmiu li
    Ahkâmi’l Kur’an, 20/123
    599 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1288
    600 Bk. Mehdi Bazergân, Kur’an’ın Nüzûl Süreci, s. 129, 157
    • 249 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ber’in kavmiyle ihtilâfı ve mücâdelesi, onları, şirki bırakıp tevhide açıkça
    dâvet etmesiyle başlamıştır. Bu da, ilk vahiyden bir hayli sonra olmuştur.
    Bu bölümü oluşturan âyetlerde, üç “eraeyte” ibâresi yer almaktadır. Eraeyte
    kelimesi,601 başına soru edatı gelmiş mâzî bir fiildir. Lafzan, “gördün
    mü?” anlamına gelen bu ibâre, “baksana, düşünsene, görüş ve fikrini söylesene,
    bak görüyor musun?” gibi anlamlara da gelebilen bir soru ifadesidir.
    Burada asıl maksat, soru sormak ve haber almak değil, azgın insanın kaba
    ve acımasız tavrına dikkat çekerek uyarıda bulunmaktır.
    “Engelleyeni gördün mü?” (96/Alâk, 9)
    Bu yüzden dokuzuncu âyet, İslâmî hayatın bütünlüğüne ve İslâm’ı din
    edinme özgürlüğüne yönelik baskı teşebbüslerine değinmekte; dine ve düşünceye
    düşman olunan yerlerde, gerçek özgürlüğün bulunmayacağı mesajını
    vermektedir.602 Ayrıca, Kur’an mesajını içerdiği bütün mânâlarıyla
    pratiğe dökmeye ve hayatı İslâmî ölçülere göre şekillendirmeye inatla karşı
    çıkan güç odaklarının, her devirde İslâm’ın aktif yapısına karşı çetin bir
    muhâlefeti nasıl örgütleyebileceklerine dikkat çekmektedir. Zira şirk zihniyeti,
    Allah’ı açıkça inkâr etmez; ama O’nun dinine hayatta yer vermek
    istemez.603
    Ey Muhammed! İnsanları Allah yolundan meneden, engelleyen, işkence
    ve eziyet eden o azgın Ebû Cehil’in yaptıklarını gördün mü, duydun mu?
    Ne kadar aklı kıt bir adamdır o! Ne çirkin bir iş yapıyor!
    Bu âyetler, Ebû Cehil ve onun gibi kıyâmete kadar namaz kılanı engellemeye
    soyunan, dini yalanlayıp ondan yüzçeviren tâğutları anlatır.604
    Azgınlığın çirkinliğinin ve onu yadırgamanın ifadesi yazı dili ile anlatılması
    imkânsız olan ifade biçiminde gâyet açıkça ortaya çıkmaktadır.
    Bu anlam ancak canlı konuşma üslûbu ile ifade edilebilir. Çünkü bu üslûp,
    anlamı hızlı ve akılda kalacak bir biçimde kısa kısa dokunuşlarla dile geti-
    601 Eraeyte fiili, sözlükte “görmek, bilmek, inanmak ve sunmak” gibi anlamlara gelen “r-e-y” kökünün
    türemiş şeklidir (Bk. Lisânu’l Arab, 14/291-301).
    602 Bu âyetteki yenhâ fiili, sözlükte “yasaklamak ve engellemek” gibi anlamlara gelen “n-h-y” kökünün
    türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 15/343-347).
    603 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 24-25
    604 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 48
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    rilmiştir. Bu çirkin işi gördün mü sen? Bu çirkin işi yapılırken gördün mü?
    İğrençliğe iğrençlik katılırken gördün mü sen? Çirkinliğe çirkinlik eklenirken
    gördün mü?605
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Eraeyte/gördün mü?” ifadesi,
    “Görüşün, fikrin, bilgin ne ise bana haber ver!” demek mânâsına kullanılan
    bir sorudur ki, çoğunlukla maksat gerçekten soru ve haber alma
    olmayıp sorulan duruma dikkati çekmekle bir kınama veya azarlama veya
    şaşırtma olur. Onun için yerine göre “gördün mü?”, “ne dersin?”, “söyle bakalım?”,
    “baksana ha!” diye tercüme edilebilir. Burada üç Eraeyte vardır.
    Tefsir bilginleri bunların tefsirinde birçok görüşler açıklamışlardır:
    1) Hepsinin de aynı muhâtaba, yani özel hitap ile Peygamber’e ve genel
    hitap ile tüm insanlara yönelik olduğu değerlendirildiği gibi, iki tarafın
    arasında bir muhâkeme (yargılama) veya bir hitâbet üslûbu ile topluma,
    gayr-i muayyen şahıslara hitap etmesi de olabilir ve daha mânâlıdır. Bunda
    bir azgını suçüstü halinde sakındırarak; “gördün mü? Bak şuna, kendini
    müstağnî/hiçbir şeye muhtaç olmayan saydığı için nasıl azgınlık ediyor?”
    diye kötüleyerek Peygamber’e ve dolayısıyla insanlığa bir gösterme ve teşhir
    etme vardır. Yani ey Muhammed! Yahut ey insan baksana! O engelleyen
    azgına, bir kulu namaz kıldığında. Namaz kılan bir kulu özellikle namaz
    kıldığı sırada engellemek ne büyük cür’et, ne büyük azgınlıktır! İşte bu, o
    engellemeyi kendini zengin gördüğünden dolayı yapıyor.
    Kırâetten (okumadan) bahs edilirken namaza geçilmesi onda kırâetin
    bir rükün olması ve namazın bütün ibâdetlere esas ve dinin direği bulunmasından
    dolayıdır. Ve bu gösteriyor ki bu âyetlerin inmesi namazın farz
    kılınmasından sonradır. İbn Atiyye’nin açıklamasına göre; burada namaz
    kılan bir âbid (ibâdet eden)den maksat Rasûlullah, engel olan da Ebû Cehil
    olduğunda tefsir bilginleri ihtilafa düşmemişlerdir. Ahmed, Müslim, Nesaî
    ve daha başka hadisçilerin Ebû Hureyre’den rivâyetlerinde: “Ebû Cehil,
    Rasûlullah’ı namaz kılarken görürse muhakkak boynunu çiğneyip yüzünü
    sürteceğine dair Lât ve Uzzâ’ya yemin etmiş, sonra da Rasûlullah namaz
    kılarken dediğini yapmak için varmış, fakat birdenbire arkasına dönmüş
    elleriyle korunarak çekilmiş, “ne oldu sana?” denildiğinde, onunla benim
    aramda ateşten bir hendek, bir korku ve birtakım kanatlar var, demiştir.606
    605 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 16, s. 289
    606 Buhârî, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfikun 38; Tirmizî, Tefsir 96/1; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/368; 2/370
    • 251 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Rasûlullah da “Bana yaklaşsaydı melekler onu parça parça ederlerdi.”607 buyurmuş.
    Allah Teâlâ da 6. âyetten sûrenin sonuna kadar indirmiştir. Tirmizî’nin
    rivâyetinde de peygamber (s.a.s.) namaz kılarken Ebû Cehil, “Ben
    seni bundan alıkoymadım mı?”608 diyerek üzerine yürümüştür.
    Ümeyye b. Halef Selman’ı namazdan alıkordu diye Hasan’dan rivâyet
    edilen haber sahih olamaz. Çünkü Selman’ın müslüman olması, hicretten
    sonra Medine’de olduğunda ihtilaf yoktur. Eğer Selman’dan başka Bilal ve
    diğerleri gibi biri hakkında olmuş ise âyetin hükmü genel olduğu için onu
    ve benzerlerini de kapsayacağında şüphe yoktur.
    “Namaz kıldığı zaman bir kulu.” (96/Alâk, 10)
    Onuncu âyette, etkin bir özne olarak hayata katılmak ve İslâm’ı ikame
    etmek isteyen insanın, inançlı ve bilinçli tavrı ortaya konulur. İman değerine
    eren ve İslâm’ı din edinen bir insan için, hayatta her şeyden daha önemli
    olan, inancın gereğini, yani ubûdiyet görevini yerine getirmektir. Çünkü
    özgür bir hayata doğmanın tabiî sonucu ve insan olarak yaratılmanın asıl
    amacı, Allah’a ibâdettir.609 Allah’a ibâdet de en genel anlamda, İslâm’a göre
    yaşamaktır.610
    Bu âyette geçen abd kelimesi,611 insanı niteler ve onun Allah’la ilişkisini
    ifade eder. Bu yüzden abd ve abîd gibi kelimeleri, köle olarak mânâlandırmak
    doğru değildir. Çünkü böyle bir mânâlandırma, ibâdet ilişkisiyle kölelik
    ilişkisininin birbirine karışmasına neden olmakta; İslâm hakkındaki
    yanlış görüşlere de zemin hazırlamaktadır. Kölelikte, efendi ile köle arasında,
    ahlâkî, özgür ve gönüllü bir ilişki söz konusu değildir.
    Oysa ibâdet, insandan Allah’a doğru yönelen aklî, ahlâkî, özgür ve gönüllü
    bir ilişkidir. Bunun için ibâdet, “insanın, Allah’a duyduğu derin saygı,
    sevgi ve bağlılığını” dile getiren temel kavramlardan biridir.
    607 Müslim, Münâfikun 38
    608 Tirmizî, Tefsir 96/2
    609 Bk. 51/Zâriyât, 56; 2/Bakara, 21 vb.
    610 Bk. 28/Kasas, 85; 15/Hıcr, 99 vb.
    611 Abd kelimesi, sözlükte “boyun eğmek, itaat etmek, tevâzu göstermek ve kulluk etmek” gibi anlamlar
    taşıyan “a-b-d” kökünün türemiş şeklidir. İbâdet de aynı kökten gelir (bk. Lisânu’l Arab, 3/270-278).
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Sallâ kelimesi612 ise, duâ, rahmet ve bereket gibi anlamlara gelir. Bu fiilin
    masdarı, salâttır.613 Salât kelimesinin Türkçedeki karşılığı da “namaz”dır.
    Namaz, İslâm’daki düzenli ibâdetlerden (ibâdât-ı mersûmeden) biridir. Namaz,
    hem insana iyi bir kişilik kazandırır, hem de sosyal hayatı İslâm’a göre
    şekillendirme fonksiyonu görür. Bu işlevinden dolayı namaz, dinin direği
    sayılmış, İslâm’ın da şiarı ve izhârı olmuştur.
    Peygamberliğin ilk yıllarında inen bu âyetlerde namazdan söz edilmesi,
    namazın o günkü Arap toplumunca bilinen ibâdetlerden biri olduğunu;
    hatta bir kısım inançlı insanların, bu geleneksel ibâdeti uyguladıklarını
    gösterir. Buna ilâveten, yine peygamberliğin ilk yıllarında inen ve bu konuyla
    ilgili olan diğer âyetlerde, namazın ne olduğu üzerinde durulmadığı;
    ancak namaz kılanların övüldüğü,614 namaz kılmayıp bu konuda ihmalkâr
    davrananların da kınandıkları görülür.615
    Bu tespitler, namazın öteden beri var olan ve o bölgede bilinen bir ibâdet
    olduğunu kanıtlar. Ayrıca Kur’an, Mekke halkının namaz uygulamasının
    olduğunu; ancak onların çoğunun bu ibâdeti, bir çeşit eğlence ve oyuna
    çevirdiklerini bildirir.616
    Şu halde namaz, öteden beri var olan,617 vahye muhâtap olmuş önceki
    toplumlardan Araplara geçen618 ve o bölgede bilinen bir ibâdetti. Ancak
    müşrik Araplar, bu ibâdetin rûhunu kaybetmişler ve ona şirk karıştırmışlardı.
    Bu yüzden namazın özü yitirilmiş, sadece şekli kalmıştı. Çünkü onlar,
    namazda Allah’la beraber çeşitli tanrıların adını anıyorlar, böylece Allah’a
    ibâdetten ziyade o putlara tapmış oluyorlardı.619 İşte Kur’an vahyinin
    Peygamber’e (s.a.s.) gönderilmesiyle birlikte, hak dinin direği olan namaz
    ibâdetine yeniden ağırlık verilmeye başlanmış, onun doğru ve son şekli
    612 Sallâ fiilinin “s-l-v” veya “s-l-e” kökünden türemiş olabileceği belirtilir (bk. Lisânu’l Arab, 14/464-469;
    el-Müfredât, s. 491).
    613 Bk. İbn Manzûr, Lisânu’l Arab, 14/464
    614 Bk. 27/Neml, 1-4; 70/Meâric, 19-25 vb.
    615 Bk. 107/Mâûn, 4-5; 75/Kıyâme, 31-32 vb.
    616 Bk. 8/Enfâl, 35
    617 Bk. 19/Meryem, 31, 35 vb.
    618 Bk. 87/A’lâ, 14-19
    619 Bk. 39/Zümer, 3
    • 253 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Peygamber’e öğretilmiş,620 Müslümanlar da bu ibâdeti devamlı ve düzenli
    olarak yerine getirmişlerdir.621
    Hiç kuşkusuz, peygamberlik dönemi boyunca namaz ibâdetinde bazı
    gelişme ve değişmeler olmuştur. Hadis kitaplarında yer alan bilgilere göre,
    beş vakit namaz, önceleri ikişer rekât olarak farz kılınmış; hicretten sonra
    ise, sabah ve akşam namazı hâriç diğerleri ikamet halinde dörde çıkarılmış,
    yolculuk durumunda da eski hali üzere iki rekât olarak bırakılmıştır.
    Nitekim bir rivâyette belirtildiğine göre namaz farz kılındığı vakit, Cebrâil,
    Peygamber’e (s.a.s.) gelip abdestin ve namazın şekillerini öğretmiş, ona beş
    vakit namazı kıldırmıştır.622 Ancak, bu rivâyette, namazın ne zaman farz
    olduğu belirtilmemiştir. Beş vakit namazın Miraç Gecesi farz kılındığını
    bildiren hadisler varsa da623 miracın kesin tarihi sâbit değildir. Daha da
    önemlisi, namazla ilgili âyetlerden büyük bir bölümünün, İsrâ ve Miraç
    Olayı’ndan önce inmiş olmasıdır.624
    Bütün bu deliller ve tarihî bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, namazın
    çok öncelerden ve peygamberliğin başından beri uygulanan bir ibâdet
    olduğu sonucuna varılır. İslâmî gelenekte, beş vakit namazın İsrâ ve Miraç
    Gecesinde farz kılındığı,625 İsrâ ve Mirac’ın da hicretten yaklaşık altı ay
    kadar önce ve Recep ayının yirmi yedinci gecesinde vukû bulduğu kabul
    edilir.626
    Kur’an, namazın bütün mü’minler üzerine bir vecîbe olduğunu açıkça
    bildirir.627 Ancak namaz vakitlerine ve bu ibâdetle ilgili temel bilgilere işaret
    etmekle yetinir. Namazla ilgili ayrıntıları insanlara Peygamber (s.a.s.) öğretmiştir.
    Bu yüzden, namazın ayrıntıları konusunda gerçek başvuru kaynağını
    Hz. Peygamber’in uygulamaları oluşturmaktadır.
    620 Bk. Ahmed ez-Zebidî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, 2/278-279
    621 Hz. Muhammed’in, peygamber olmadan önceki günlerde uzlete çekilip ibâdet etmesine “günahtan
    kaçınma” anlamına gelen tehannus veya “putperestlikten uzaklaşıp tek Allah’a bağlanma mânâsına gelen
    tahannuf denir (bk. Sahih-i Buhârî, s. 24-25). Bunun için tehannus, namazın İslâm’dan önceki şekli kabul
    edilebilir (bk. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 140).
    622 Bk. Ebû Dâvud, Tahâre 51, Salât 2; Riyâzu’s Sâlihîn, II/280-281
    623 Bk. Ahmed ez-Zebidî, Riyâzu’s Sâlihîn, II/261-280
    624 Bk. 96/Alâk, 10; 87/A’lâ, 14-15; 35/Fâtır, 18, 29; 27/Nemnl, 2, 3; 50/Kaf, 39-40; 20/Tâhâ, 130 vb.
    625 Bk. Büyük İslâm Tarihi, I/246
    626 Bk. Büyük İslâm Tarihi, I/235
    627 Bk. 4/Nisâ, 103
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyetler, insanları, namaz gibi herhangi bir dinî vecîbeyi yerine getirmekten
    alıkoymaya çalışan kimsenin, “azgın insan” statüsüne gireceği mesajını
    vermektedir. Bu mesajı çok iyi algılayan Hz. Ali, namazgâhta bayram
    namazından önce namaz kılan bazı kişileri görünce: “Ben Allah elçisi’nin
    böyle yaptığını hiç görmedim” der. Yanındakiler: “Öyleyse niçin onları
    bundan men etmiyorsun?” derler. Hz. Ali: “Baksana namaz kılan bir kulu
    engellemeye kalkışana!”628 anlamındaki âyetlerin tehdidi altına girmekten
    korktuğum için men etmiyorum”629 cevabını verir.
    Hemen belirtelim ki bu rivâyette, namazın kendisine engel olmak değil;
    namazla ilgili yanlış bir uygulamaya karşı çıkmak gerektiğinden söz edilir.
    Eğer bu rivâyet doğru ise, bundan çıkarılacak sonuç şudur: İslâm’la ilgili
    yanlış bir uygulamayı düzeltmeye çalışırken dinin aslına karşı çıkıyormuş
    gibi bir intibâ/izlenim uyandırmamak, bu gibi konularda daha duyarlı ve
    temkinli davranmak gerekir.630
    Ebû Cehil, Allah’ın kulu ve rasulü olan Muhammed’i (s.a.s.) Kâbe’de namazdan
    ve ibâdetten alıkoymak istiyor, ona işkence ve eziyet ediyor. (Ebû
    Cehil Allah’ın koruması sonucu Rasûlullah’a eziyet edemedi. Ateşten bir
    hendek, korkunç bir varlık ve kanatlar görerek korkup kaçtı.)
    “Kul”dan kasıt, öncelikle Rasûlullah’tır. Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde
    Rasûlullah’tan bu şekilde söz edilmiştir. Meselâ İsrâ sûresinde, “Eksikliklerden
    uzaktır. O ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini
    bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü.”631 buyurulmuştur. Kehf sûresinde
    şu şekilde ifade edilmiştir: “O Allah’a hamdolsun ki, kuluna Kitab’ı
    indirdi.”632 Cin sûresinde ise şöyledir: “Allah’ın kulu kalkıp O’na yalvarınca
    üzerine üşüştüler.”633 Bundan anlaşılıyor ki, bu ifade özel bir üsluptur. Ve
    Allah (c.c.), Kitabında Rasûlullah için kullanmıştır. Ayrıca bu âyetten şu da
    anlaşılıyor; Allah (c.c.) Rasûlullah’a risalet verdikten sonra namaz kılmasını
    öğretti. Namaz kılmanın şekli hakkında Kur’an’ın hiç bir yerinde açıklama
    628 96/Alâk, 9-10
    629 Bk. Fahreddin Râzî, et-Tefsîru’l Kebir, 32/21
    630 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 25-27
    631 17/İsrâ, 1
    632 18/Kehf, 1
    633 72/Cin, 19
    • 255 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    yoktur. Dolayısıyla bu da Rasûlullah’a, Kur’an’da yazılı olan vahyin dışında
    bazı tâlimatlar verildiğinin de işaretidir.634
    Salât
    Her ne hikmetse Kur’an’ın en çok vurgu yaptığı ve bir müslümanın tüm
    hayatını kuşatan temel bir ibâdet olan “salât” Türkçemize “namaz” olarak
    Farsça çevirisiyle geçmiş. Oysa ibâdet deyince akla “salât” gelir. Salât Türkçede
    sadece ölünün arkasından verilen “salâ” ve cenaze namazının kılındığı
    “musallâ” taşı ile sınırlı bir kullanıma sahip kalmış.
    Hac, Zekât, kelime-i şahâdet kelimeleri orijinallerini korumuşlar ama
    salât ve savm yerini Farsça karşılığı “namaz” ve “oruc”a terk etmiş.
    “Salât” kavram olarak “namazdan çok daha kapsamlıdır. Bunun için ha
    “namaz” olmuş ha “salât” ne fark eder diyemiyoruz. “Namazı” daha sembolik
    ve sınırlı bir ritüel olarak görüyoruz. “Salât” ise hem duayı, hem desteği
    hem de ibâdeti içine alan bir kelimedir. Rahmet, bereket anlamları da vardır.
    “Salavatullahi aleyhim” dediğiniz de “Allah’ın rahmet ve bereketi üzerlerine
    olsun” demiş oluruz. “Salât” çift yönlüdür. Sadece insan rabbine salât
    etmez. Rabbi de ona salât eder.
    “Allahumme salli alâ Muhammed” duâlarını okurken “Allahım Muhammed’e
    salât et (ona rahmet et, onu bağışla ve onu destekle) demiş oluyoruz.
    Parantez içinde yazdığımız (s.a.s.) de “Sallallâhu Aleyhi ve Sellem”in
    kısaltmasıdır. Anlamı da Allah ona rahmet etsin ve bereketler ihsan etsin
    demektir. Kur’ân-ı Kerimde salât kelimesi tüm türevleriyle birlikte 99 kez
    geçmektedir.635 Yüce Rabbimizin en çok vurgu yaptığı ibâdet salâttır. Salât
    dinin direğidir. Salât, kulun Rabbiyle iletişim hattıdır. Salât kuldan Rabbine
    634 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yay., 7/175
    635 Namaz Anlamındaki Salât (Sallâ) Kelimesi ve Türevlerini Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 99 Yerde;
    es-Salât 67 Yerde): 2/Bakara, 3, 43, 45, 83, 110, 125, 153, 157, 177, 238, 238, 277; 3/Âl-i İmrân, 39; 4/Nisâ,
    43, 77, 101, 102, 102, 102, 103, 103, 142, 162; 5/Mâide, 6, 12, 55, 58, 91, 106; 6/En’âm, 72, 92, 162; 7/A’râf,
    170; 8/enfâl, 3, 35; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 54, 71, 84, 99, 103, 103; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 87, 114; 13/Ra’d, 22;
    14/İbrâhim, 31, 37, 40; 17/isrâ, 78, 110; 19/Meryem, 31, 55, 59; 20/Tâhâ, 14, 132; 21/Enbiyâ, 73; 22/Hacc,
    35, 40, 41, 78; 23/Mü’minûn, 2, 9; 24/Nûr, 37, 41, 56, 58, 58; 27/Neml, 3; 29/Ankebût, 45, 45; 30/Rûm, 31;
    31/Lokman, 4, 17; 33/Ahzâb, 33, 43, 56, 56; 35/Fâtır, 18, 29; 42/Şûrâ, 38; 58/Mücâdele, 13; 62/Cum’a, 9,
    10; 70/Meâric, 22, 23, 34; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 43; 75/Kıyâme, 31; 87/A’lâ, 15; 96/Alak, 10;
    98/Beyyine, 5; 107/Mâun, 4, 5; 108/Kevser, 2. (Yukarıdaki âyetlerdeki salât kelimesi, birkaç yerde namaz
    dışında anlamda kullanılır. Duâ anlamında: 9/Tevbe, 99, 103, 103. Rahmet anlamında: 2/Bakara, 157;
    Allah’ın rahmeti, meleklerin duâsı anlamında: 33/Ahzâb, 43, 56; Rasûlullah’a salevat getirmek, duâ etmek:
    33/Ahzâb, 56; Havra veya namaz: 22/Hacc, 40)
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    dua ve niyaz; Rabbinden kuluna, rahmet, bereket ve inâyettir. Peygamberimiz
    döneminde “ben Müslüman oldum.” diyen herkes bu iddiasını öncelikle
    kelime-i tevhid ve salâtla izhar ederdi. Onun döneminde münâfıklar da
    dâhil olmak üzere namaz kılmayan tek bir Müslüman bile yoktu.
    Âyet-i kerime salâtın belirleyici özelliğini şu ifadelerle ortaya koyuyor:
    “Salâtı ikame edin ve müşriklerden olmayın.”636; “Sizi cehenneme sevk eden
    nedir? Musallînden/namaz kılanlardan değildik.” 637
    Neden salât bu derece önemli ve müslümanı gayr-i müslimden ayırt
    edici bir özelliğe sahip?
    İlk inen sûrede, Alâk Sûresinde baştan sona salât vurgusu yapılır. “Oku,
    Yaratan Rabbinin adıyla!” diye başlayan sûre Allah’ın insana eşsiz bağışlarından,
    ama insanın Allah’a isyanından bahseder. Sonra insanı iki gruba
    ayırır. Birisi salât eden ve takvayı emreden kuldur. Diğeri bunun karşısına
    dikilen ve “Gördün mü engelleyeni kulu namaz kılarken…” uyarısına muhatap
    olan, Allah’ın kendisini görmekte olduğunu düşünmeyen, kendi güç ve
    kuvvetine güvenip isyan eden, kısaca Allah ile irtibatını koparmış bir kişidir.
    Allah bu şımarık ve nankör kula “zebânîleri” adres gösterir. Elçisine ise:
    “O azgın ve nanköre itaat etme, secde et ve yaklaş!”638 der. İşte salât, Allah’a
    secde etmenin ve yaklaşmanın sembolüdür.
    Günümüze geldiğimiz zaman, salât kelimesi Müslümanların lügatinde
    yok, namaz ise ne anlama geldiği bilinmeden okunan dua ve âyetlerle kılınan
    sembolik ve şekilsel tekrarlara sıkıştırılmış bir ibâdet. %99’u Müslüman
    kabul edilen bir ülkenin %30’unun bile beş vakit kılmadığı bir ibâdet.
    Oysa salât, daha dar anlamıyla namaz insanlığın başlangıcından beri
    tüm peygamberlerin hatırlattığı ve insanları davet ettiği İlâhî iletişim hattı
    idi. “İşte onlar, Âdem’in ve Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelen,
    Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden ve İbrahim’in, İsrail’in ve
    doğru yolu gösterip, seçtiğimiz kimselerin soyundandır. Onlara Rahmân’ın
    âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Sonra onların ar-
    636 30/Rûm, 31
    637 74/Müddessir, 42-43
    638 96/Alâk, 19
    • 257 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    dından namazı bırakan ve arzularına uyan bir nesil geldi. Bunlar da hüsrâna
    uğrayacaklardır.” 639
    Gördüğümüz gibi Yüce Rabbimiz namazı bırakan bir nesli hüsrâna uğrayacaklar
    olarak uyarıyor.
    Bu toplum içinde öyle birileri çıkabiliyor ki halkın gözünün içine baka
    baka: “Okulda öğrencilere namaz kıldırıyorlar, ya da kılınmasına göz yumuyorlar!”;
    “Yok mu buna bir dur diyecek, hadlerini bildirecek, namaz yerine
    onlara bale öğretecek birileri…” diye bas bas bağırıyorlar.
    Kur’an’ın ifadesiyle “Salât” insanları ahlâksızlıklardan ve kötülüklerden
    alıkor. “Sana vahyolunan kitabı oku! Namazı kıl. Çünkü namaz, ahlâksızlıktan
    ve kötülükten alıkor. Elbette Allah’ın zikri/kitabı en büyüktür. Allah,
    yaptıklarınızı bilir.” 640
    Öğrencilerin ahlâklı ve temiz olmasını içlerine sindiremeyen hâinler,
    Allah’ın her emrine karşı gelmeyi ve savaş açmayı kendilerine ilke edinmişlerdir.
    Yoksa örnek gösterilmesi gereken davranışları bir günah gibi ne diye
    zumlayıp dursunlar?!641
    Bilelim ki namazı engelleyen herkes ve her şey tâğuttur. Takvâyı engelleyen,
    Allah kullarının müttakî bir hayat yaşamalarına mâni olan, Allah
    kullarının Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamalarını engelleyen, Allah’ın
    yasalarını uygulamak isteyen, Allah’ın istediği gibi giyinmek, Allah’ın istediği
    gibi okumak isteyen Allah kullarına yasaklar koyan herkes tâğuttur.
    Bakıyoruz bugün Allah kullarının namazlarını neler engelliyor? Kimler
    engelliyor? Müslümanların namazını çek, senet derdi engelliyor, dükkân,
    tezgâh engelliyor, çok kazanma derdi engelliyor, müşteri engelliyor, diploma,
    doktora derdi engelliyor, meslek engelliyor, oyun engelliyor, televizyon
    engelliyor, müdür engelliyor, âmir engelliyor, patron engelliyor, baba engelliyor,
    ana engelliyor, arkadaş engelliyor, engelliyor, engelliyor… Bilelim
    ki bunların hepsi tâğuuttur. Kimileri Ebû Cehil gibi bizzat kendi elleriyle
    engeller, kimileri iş programını, ders programını namaz vaktine denk getirerek
    engeller. Kimileri kendilerine kulluğu Allah’a kulluğa denk tutarak
    639 19/Meryem, 58-59
    640 29/Ankebût, 45
    641 Şaban Piriş, Gördün mü Engelleyeni Öğrencileri Namaz Kılmaktan? Haber Vaktim, 2008-01-28
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    “vazife kutsaldır, görev ânında namazı terk etseniz de fark etmez, bu iş de
    ibâdettir” diyerek kendilerine hizmet adına engeller. Namazdan söz etmeyen,
    namaz eğitimi vermeyen ders proğramı da, çocuklarını namaz konusunda
    bilgilendirmeyen ebeveyn de bilelim ki tâğuttur bu âyeti kerimeye
    göre. 642
    “Salât” kelimesi, Arapçada genellikle “duâ” mânâsına kullanılır. Ayrıca
    “sallâ” fiili, “salveynini hareket ettirdi” manasına gelir ki; -rükû ve sücudda
    yaptığımız gibi- beli bükmek sûretiyle salveyn denilen oylukların başındaki
    iki tümsek kemiği hareket ettirmek demek olur. Salât kelimesinin “salâ”
    kökünden türediği, bunun da “patlama”, “parlama” ve “tutuşma” anlamına
    geldiği şeklinde bir başka görüş daha vardır. Salât kelimesi Kur’an’da doksan
    dokuz yerde geçer.
    Terim anlamda “salât”; İslâm dininin temel rükünlerinden biri olan,
    Allah tarafından emredilip Rasûlullah tarafından ayrıntılı olarak ve fiilen
    gösterilen namaz ibâdetinin adı olarak kullanılır.
    Namaz; fiilî bir duâ ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda
    huşû ve hudû dolu bir boyun eğiş ve Allah’ın düşmanlarına karşı
    nefret dolu bir kıyam ve başkaldırıdır. Allah’ı tekbir ederken tâğut’u tekfir
    etmek, Rabbimiz’in “â’lâ” (yüce) ve “azim” (büyük) ismini eğilerek ve yere
    kapanarak tekrar etmek sûretiyle O’na bağlılığımızı ifâde ederken, kendisinden
    korkulmasını ve emrine râm olunmasını isteyen sahte ilâhlara karşı
    savaş ilân etmek için konulmuş İlâhî bir farîzadır. Allah’tan başka ilâh olmadığını,
    büyüklük sıfatının yalnızca O’na ait olduğunu, hamd, şükür ve
    övgünün sadece O’na yapılacağını, ibâdet edilmeye ve yardım dilenmeye
    lâyık yegâne ilâhın âlemlerin meliki ve mâliki Allah olduğunu ilân eden bir
    savaş bildirisidir namaz. Mihrab’da -harb meydanında- okunan bir bildiri
    ve bir patlamadır namaz. Tüm tâğîlere (Allah’a isyan edip haddi aşanlara),
    cebbar (zorba) ve müstekbir (böbürlenen)lere, şeytana ve azgınlaşan nefsimizin
    hevâsına, kalplere vesvese veren Hannâs’a karşı amansız bir patlama
    ve nefret ilânı. Bir ahd ü misak. Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğimize,
    itaatte bulunmayacağımıza, O’ndan başka hiç kimseden yardım dilemeyeceğimize,
    Allah’ın hakkını gasbeden, O’na kafa tutan fâcir (isyancı) ve zorbaları
    alaşağı edip terk edeceğimize dair Allah’la yapılan İlâhî bir sözleşme.
    642 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 50-51
    • 259 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Namaz, Allah adına yapılan bir kıyâm, hudû dolu bir rükû, tezellül dolu
    bir secde... Allah için kıyâm! Küfrün ve şirkin her türlüsüne, tapınmanın ve
    bağlılıkların her çeşidine, nefsin ve şeytanın tüm istek ve arzularına karşı
    Allah adına kıyâm! Karşılarında saygıyla el-pençe divan durulmasını isteyen
    yeryüzünün hâkim ve müstekbirlerine karşı kıyâm! Sonra... Kahhâr ve
    Cebbâr olan Rabbül-âlemin’in huzurunda huşû ve tevazû hisleriyle dolu bir
    baş eğiş; rükû’... O’nun büyüklüğü, azameti ve yüceliği karşısında haşyetle
    yere kapanıp hamd ile tesbih ve tenzih etmek; secde...
    Kalbî bir yöneliş ve şuurlu bir hatırlama; tezekkür... Günahlarından ve
    isyanlarından dolayı kesin bir pişmanlık duyuş; tevbe ve istiğfar... Yalvarmak,
    yakarmak, samimiyetle ve iç çekerek duâ etmek...
    Namaz, bunlardan biri değil; hepsi... Tekbir, ta’zim, zikir, tesbih, tahmid,
    istiğfar, tevbe, tazarru, teevvüh, inâbe, ihbât, kunut, huşû, tevazû, temekkün,
    tenâdüm ve duâ... Bütün bunlar, namazın bir parçası, özelliği veya
    ögesi.
    İslâm, insanın yalnızca Allah’a kulluk etmek için yaratıldığını beyan
    eder ve onu Allah’ın varlığını ve birliğini tanımaya çağırır. Kur’an’ın tevhid’den
    sonra ikinci çağrısı namazdır. Çünkü namaz; dinin direği ve olmazsa
    olmaz kuralıdır. Namaz; imanla küfür arasında bir perdedir ve amellerin
    en faziletlisidir. Namaz; cennetin anahtarı; mü’minin mi’racı ve alâmet-i
    fârikasıdır.
    Bu yüzdendir ki; “namazı ikame edin” emri, Kur’an-ı Kerim’de en sık
    tekrarlanan emirlerdendir. Kur’an, sadece bu ifâde ile değil; “Allah’ı tekbir
    edin”, “O’nu hamd ile tesbih edin”, “O’na duâ edin”, “O’nun için kıyâm edin”,
    “rükû edin”, “secde edin” gibi ifâdelerle de sürekli namazı emreder ve hatırlatır.
    Zira namazda; duâ, zikir, hamd, tesbih, tekbir, tevbe, istiğfar gibi
    kalbî ve lisanî ibâdetler bulunduğu gibi; kıyâm, rükû, sücûd ve kuûd gibi
    fiilî ibâdetler de yer alır.
    Namaz; iftitah tekbirinden selâm’a kadar bir dizi bedenî, fikrî, lisanî ve
    kalbî ibâdet seramonisi olup tüm ibâdetlerden ögeler taşıyan bir sentezdir:
    Namaz öncesinde yapılan hazırlıklar, namaz eylemi ile doğrudan alâkalı
    olup, namazın hakkıyla edâ edilebilmesine ortam hazırlar. Eğer bu hazırlıklar
    eksik ve şuursuz olursa, namazın da eksik ve huşûdan yoksun olma
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    tehlikesi vardır. Şu halde, namaza hazırlanan bir mü’min; abdest, örtünme,
    kıble’ye yöneliş, tebettül ve niyet konularında oldukça titiz olmalıdır. Böylece
    kılacağı namaz; tekbiriyle, başlangıç duâlarıyla, şeytandan Allah’a sığınıp
    okumaya ve düşünmeye başlayacağı Kur’an âyetleriyle, tesbihiyle, tenzihiyle,
    rükû ve secdeleriyle tam bir tevhid eylemi olacaktır. O, yalnızca Allah’ı
    büyük tanıyacak, sadece O’na kulluk edip, sadece O’ndan yardım dileyecek,
    yalnız ve yalnız O’nun karşısında el-pençe divan durup O’nun karşısında
    eğilecek ve yere kapanacaktır. Bütün bunlar; iman ettiği tevhid akîdesinin
    teoriden pratiğe aktarılmasından ibârettir.
    Şuurla ve huşû ile kılınan böyle bir namazın, mü’min üzerinde elbette
    çok önemli etkileri olacaktır. İşte bu namaz; mü’mini ruhen yüceltecek,
    onu maddî ve manevî kir ve paslardan arındıracak, fahşâ ve münkerden
    alıkoyacak, nefsin ve şeytanın esaretinden kurtaracak, kibir, gurur ve bencillikten
    uzaklaştıracaktır. Namaz; mü’minin kalbini pekiştirir, ona kuvvet
    ve metanet kazandırır. Namaz; ömür boyu tekrarlanan bir sabır eğitimidir.
    Namaz; mü’mini gerçek özgürlüğüne kavuşturan bir rûhî inkılâptır.
    Namaz sadece kişiyi değil; toplumu da baştan ayağa değiştiren, tevhide
    doğru geliştiren bir ibâdettir. O ferdî bir inkılâp olduğu kadar sosyal bir
    inkılâptır da. Günde beş kez cemaat namazlarıyla bir araya gelen dünyevî
    ve maddî endişelerden uzaklaşarak aynı manevî atmosferi teneffüs eden
    mü’minler topluluğu; sürekli birbiriyle yardımlaşarak, birbirinden güç ve
    kuvvet alarak, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, hep iyiye doğru ilerleyerek
    tevhidî çizgide bütünleşir. Camiler, mü’minlerin eğitim ve öğretimini,
    birlik ve dayanışmasını, istişare ve organizasyonunu sağlayan mekânlardır.
    İslâmî hayâtın mihveridir.
    Ezanlar bir inkılâp çağrısı olarak algılandığı zaman, namazlar bir tevhid
    eylemi olarak hakkıyla ikame edildiği zaman, cami ve cemaatler gerçek
    fonksiyonunu icra ettiği zaman; işte o zaman İslâm ümmeti yeniden dirilecek,
    mü’minler felâh bulacaktır.643
    Namazlar dirilmedikçe, ölü canlara ruh üflenmeyecektir. Canlanmak
    için, diriliş, uyanış ve ayağa kalkmak için namazı ikame etmek/ayakta tutmak
    şarttır.
    643 Geniş bilgi için bk. Abdullah Yıldız, Namaz Bir Tevhid Eylemi, Pınar Y.
    • 261 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Gördün mü? Ya o, doğru yol üzerindeyse,” (96/Alâk, 11)
    On birinci âyet, Allah’ın gösterdiği yolu izleyen insanın, doğru bir yaşayış
    içinde olduğunu bildirir. Bu gerçek, âyette kullanılan hüdâ kelimesi
    ile dile getirilir. Hüdâ kelimesi,644 “Allah’ın merhamete dayalı hidâyeti ve
    insana âyetler gönderip onu doğru yola sevk etmesi” anlamına gelir. Çünkü
    Allah, merhamete dayalı rehberliğini ifade etmek için hüdâ sözcüğünü
    seçmiş,645 insanın kendi istek ve seçeneğiyle doğru yolu bulup hidâyete ermesini
    de, aynı kökten gelen ihtidâ kelimesi ile dile getirmiştir.646
    Allah, insana âyetleriyle doğru yolu gösterir. O’nun âyetlerini tasdik
    edip iman eden ve gösterdiği yolu izleyen insan hidâyete erer. Allah’ın âyetlerini
    yalanlayıp doğru istikamete yönelmeyen kimse de, Kur’an’la gösterilen
    yoldan yoldan sapmış olur. Bunun için hüdâ kavramı, insan açısından
    hayatî bir önem taşır.
    Bu âyet, iman etmiş bir insanın, İslâm’ı ciddiye alıp onun ilke ve değerlerinden
    tâviz vermeden yaşaması gerektiği mesajını verir. Ayrıca zor
    şartlara rağmen, İslâm’ı yaşama ve yaşatma amacıyla sarf edilen çabaların,
    Allah tarafından minnetle karşılanıp ödüllendirileceği müjdesini de içerir.
    647 İslâm’ı ciddiye almak ve bireysel olarak yaşamak önemlidir; ama yeterli
    değildir. Ayrıca onu hayata taşıyıp insanlar arası ilişkileri düzenleyen
    dinamik ve sosyal bir nizam haline getirmek de gerekir. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.) sadece duyurucu değil, aynı zamanda buyurucudur.648
    “Hiç o hidâyet üzere midir diye geldi mi aklına?: Zımnen: Bir kez olsun
    önyargısız bakmak aklına gelmedi mi?
    Ey Ebû Cehil! Allah için namaz kılan ve yalnızca O’na ibâdet eden Muhammed’in
    doğru yolda olmadığına inandığın için ona işkence etmek istiyorsun.
    Peki ya o kul, doğru yolu bulmuş ise o zaman senin halin ne olur?
    Muhammed’in getirdiklerini iyi düşün! Nefsine uyma!
    644 Hüdâ kelimesi, sözlükte irşâd etmek ve yol göstermek gibi anlamlara gelen “h-d-y” kökünün türemiş
    şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 15/353-360).
    645 Bk. 92/Leyl, 12; 53/Necm, 23; 39/Zümer, 23; 20/Tâhâ, 123 vb.
    646 Bk. 10/Yûnus, 108; 17/İsrâ, 15; 20/Tâhâ, 135 vb.
    647 Bk. 76/İnsan, 22
    648 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 27
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    Taberî diyor ki: “Söyle bakalım şâyet, namaz kılması engellenen Muhammed,
    Rabbine namaz kılarken doğru yol üzere ise veya kendisini namazdan
    engelleyene, Allah’tan korkmasını ve azabından çekinmesini emrediyor
    ise, Muhammed’in namaz kılmasına engel olmaya çalışan Ebû Cehil
    de Muhammed’e gönderilen gerçeği yalanlıyor ve ona sırt çevirip onu
    tasdik etmiyorsa durum ne olacaktır?”649 Söyle bakalım, o kul ya doğru yolda
    giden, Allah’ın hidâyetine tabi olan, hayatını Allah’tan gelen vahiyle düzenleyen
    veya Allah’a karşı gelmekten sakınmayı buyuran bir kimse ise.650
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Baksana. Yani bak, gör,
    düşün bil de haber ver, bakalım ne dersin? “Ya o kul doğru yolda olur, yahut
    kötülüklerden sakınmayı emrederse”. Bu şart cümlesi olduğu için cevabı
    hazfedilmiştir. Emera, kâne fiillerindeki gizli zamirler “abd=(kul)a da, yasaklayana
    da ait olabilir. Ve ona göre hitabı da onun karşılığına yönelik olur.
    Kula ait olduğu takdirde hitap, yasaklayana çevrilmekle telvin edilmiş olur
    ki bu daha nüktelidir. Mânâ şu olur: “Düşünsene! Ey namaz kılan bir kulu
    alıkoyan azgın insan! Eğer o kul hidâyet, doğruluk, hak üzere gitse yahut
    onunla beraber daha yükselerek diğerlerine de takvâ ile Allah’tan korkup
    fenalıktan sakınmakla emretse ne olur? Fena mı olur? Sen onu Allah’ın iyi,
    kötü her şeyi gördüğünü bilmez de senin yasağını dinler mi sanıyorsun?”
    Zamir yasaklayana ait olduğu takdirde ise hitap, yine önceki üsluba uygun
    olarak kula yönelik olup mânâ şu olur: “Ey o okumakla emredilip de namaz
    kılan kul! Ey Muhammed! O namazdan alıkoyan bu azgın insanı gördün
    ha, şimdi şunu bir düşün: Eğer öyle azgınlık etmeyip de hak ve hidâyet üzere
    gitse yahut namazdan alıkoyacağına Allah korkusu ile korunmayı emretse
    ne iyi olurdu. O hâlâ Allah’ın görüyor olduğunu bilmedi değil mi?”651
    “Yahut takvâyı emrettiyse?” (96/Alâk, 12)
    Eğer o kul insanları Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye çağıran
    biri ise o zaman halin ne olur bir düşünsene!?
    Bir düşün bakalım ne dersin şu namaz kılan ve onun namaz kılmasını
    engellemek için karşısına dikilen kimse, doğru yolu izleseler ya da takvâyı
    emretseler, fena mı olur. Sonra o kul kendisi doğru yolu izleyip takvâyı em-
    649 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Y., 9/173
    650 Ali Küçük, Alâk Sûresi Tefsiri.
    651 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/330-331
    • 263 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    rederek insanlara kötülüğü yasak etse fena mı olur? Bir de yaptığı çirkin işe
    daha da çirkinini eklerse ne dersin?652
    İşte bu yüzden on ikinci âyette, İslâm’ı, hayatın sosyal ve dinamik nizamı
    haline getirmenin, en kısa formülü verilir. Bu formülün merkezî elemanlarını
    emera ve takvâ kelimeleri oluşturur. Âyetteki emera sözcüğü,653
    daha çok “her alanda etkili ve yetkili olan kişi veya otorite”yi ifade eder. Bunun
    için ulu’l emr terkibi, öncelikle “iktidar ve yönetim/kamu işlerini yönetenler”
    anlamına gelir. O zaman bu âyet, İslâmî etkinliğin, bireysel alanla
    sınırlı kalmayıp ayrıca sosyal alanı da kapsadığına işaret eder.
    İslâm, Mekke döneminde devlet olarak değil; din olarak vardı. Peygamber
    (s.a.s.) de bu dönemde, dinin hükümlerini tebliğ eden bir elçiydi; henüz
    bağımsız bir toplumun devlet yöneticisi konumuna gelmemişti. Ama Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği, sadece ahlâkî ve uhrevî bir içerikle
    sınırlı değildi; onun misyonu bir o kadar da dünyevî, hukukî, askerî ve siyasiydi.
    Nitekim, İslâm’ın doğuş sürecinin, daha sonra egemen bir devlet
    haline geliş süreci olarak tamamlanmış olması, değinilen tespiti doğrulamaktadır.
    Kur’an’ın nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette yer alan takvâ kelimesi654
    her ne kadar sözlükte “korkmak, sakınmak, bir tehlikeden veya zarardan bir
    şey aracılığı ile korunmak” gibi anlamlara gelse de,655 Kur’an’da bu kelime,
    “sıradan bir korku”yu belirtmek için değil; “Allah’a karşı sorumluluk bilinci
    içinde olmayı ve O’na derin bir saygı duyma”yı ifade etmek için kullanılır.
    Kur’an vahyinin ilk yıllarında inen âyetlerde, takvâ kelimesinin daha çok
    müşriklere karşı Allah’ın âhiretteki azâbından korkmaları ve çekinmeleri
    bağlamında kullanıldığı,656 fakat daha sonra inen âyetlerde bu kelimenin
    652 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    653 Emera fiili, sözlükte “buyurma, yaratma, çoğalma, bir şeyin yapılmasını isteme, iş ve durum” gibi
    anlamlar taşıyan “e-m-r” kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 4/26-34). “E-m-r” kökünün
    kullanıldığı âyetler incelendiğinde bu sözcüğün, ayrıca şu anlamlara geldiği de görülür: danışma ve fikir
    belirtme (bk. 3/Âl-i İmrân, 154; 7/A’râf, 110); Tedbir/işi sıkı tutma (bk. 9/Tevbe, 50); Sorumluluk (bk. 65/
    Talâk, 9); Otorite (bk. 4/Nisâ, 59, 83);Bölünme, çekişme ve tartışma (bk. 23/Mü’minûn, 53; 20/Tâhâ, 62;
    azap (bk. 11/Hûd, 43, 44, 82); Hüküm (bk. 65/Talâk, 5); Ölüm (bk. 57/Hadîd, 14); Kıyâmet (bk. 16/Nahl,
    1); Takdîr ve kazâ (bk. 10/Yûnus, 3; 13/Ra’d, 2).
    654 Takvâ kelimesi, sözlükte “korkmak, sakınmak, koruyup himaye etmek” gibi anlamlar taşıyan “v-k-y” (bk.
    Lisânu’l Arab,, 15/401-402) veya “güç ve kuvvet” anlamlarına gelen “k-v-y” (bk. İnsanlık ve Sevgi Dini, s.
    14) kökünün türemiş şeklidir.
    655 Bk. Râğıb el-İsfehanî, Müfredât, s. 881
    656 Bk. 96/Alâk12; 91/Şems, 8; 92/Leyl, 5; 53/Necm, 32 vb.
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    anlam sahasının giderek genişlediği ve sonunda takvâ kavramına, “Allah’a
    saygı duymak, sahih inanç ve sâlih amelle O’nun azâbından korunmak” anlamının
    yüklendiği görülür.657
    Çünkü, Kur’an’da ibâdetlerin rûhu, yapılan işlerin asıl cevheri ve bütün
    İslâmî hükümlerin tek gâyesi olarak geçen kavram, takvâdır.658 Bunun için
    Kur’an’da takvâ, herhangi bir tehlikeden değil, Allah’ın azâbından ve insanı
    bu azâba sürükleyecek “günahlardan sakınma” anlamına gelir. Öyleyse
    takvâ, helâlden sakınmak değil, haramdan ve haram olma şüphesi taşıyan
    şeylerden uzak durmaktır. Allah’ın mubah saydığı ve insanlara helâl kıldığı
    şeyleri ter etmenin bir erdem olmadığı, bu tür davranışların takvâ sayılamayacağı,
    Kur’an ve Sünnette açıkça belirtilmiştir.659
    Kur’an’da takvâ ile ilgili âyetler incelendiğinde, onun: “Ebedî azaptan
    korunmak için Allah’a şeksiz olarak inanmak ve şirkten sakınmak”;660 “büyük
    günahları işlemekten, küçük günahlarda da ısrar etmekten sakınıp
    farzları yerine getirmek”;661 “kalbi Hak’tan alıkoyacak her şeyden uzaklaşmak,
    tam bir samimiyetle Allah’a bağlanmak”662 gibi üç mertebesinin olduğu
    görülür. Takvâ, başarı ve kurtuluş vesilesi,663 Allah katında makbul
    insan olma mazhariyeti664 ve İslâm’da üstünlük ölçüsüdür.665 O, dinin canı,
    dindarlığın rûhu, Kur’an’ın rehberliğinin gâyesi, bütün ahlâkî tâlimlerin de
    özüdür. Zira takvâ, câhiliye gibi saygısızlığı, küstahlığı ve barbarlığı değil,
    aksine ağır başlılığı ve uygarlığı ifade eden bir güzellik ve kibarlık erdemidir.
    666 İslâm’ı, Allah’ın istediği, Elçisinin gösterdiği ölçüler içinde yaşamaktır.
    Eğer takvâdan maksat bu olmasaydı, takvâ bir kemâl ve kurtuluş yolu
    sayılmazdı. İnsanın, sürekli Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde hareket
    etmesi, sahih takvâ göstergesidir. Allah, hiçbir muttakî eylemi geçersiz kılmayacak,
    tam aksine büyük bir minnet ve ödülle karşılayacak; gelecek de,
    Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin olacaktır.667
    657 Bk. 7/A’râf, 26; 2/Bakara, 197, 237; 48/Feth, 26; 9/Tevbe, 108-109 vb.
    658 Bk. 5/Mâide, 93; 16/Nahl, 90
    659 Bk. 5/Mâide, 87; Zebidî, S. Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, 11/253
    660 Bk. 48/Feth, 26
    661 Bk. 5/Mâide, 93; 7/A’râf, 16
    662 Bk. 3/Âl-i İmrân, 102
    663 Bk. 7/A’râf, 128; 11/Hûd, 49 vb.
    664 Bk. 5/Mâide, 27; 16/Nahl, 128
    665 Bk. 49/Hucurât, 13
    666 Bk. 2/Bakara, 189, 206; 48/Feth, 26
    667 Bk. 7/A’râf, 128; 11/Hûd, 49; 20/Tâhâ, 132 vb.; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s.
    • 265 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?” Yahut da, çağırmakta:
    Buradaki emr’in “buyruk ve tâlimat” anlamına gelmediği açıktır; zira sahibi
    âmir makamında değildir. Emr, tıpkı el-emr bi’l-ma’rûf’taki gibi bir öneri ve
    dâvet ifade eder. Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?: Yani, ibâdeti
    engelleyen, hidâyeti engellemiş ve sorumsuzluğa çağırmış olur.
    Takvâ: Kök mânâsı, “biri diğerine zarar veren iki şey arasına engel koyarak
    zarar göreni zarar verenden korumak” demektir. “İtteka bi-terasihî/
    kalkanıyla kendini korudu, sakındı” denilir. Bir sahâbî savaşın en şiddetli
    ânında Allah Rasûlü’nün ardına sığınarak korunduklarını “ittekaynâ
    bi-Rasûlillâh” cümlesiyle dile getirir. Hz. Peygamber takvâyı şöyle açıklar:
    “Birbirinize haset etmeyin! Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara
    sokmak için bir malı methedip fiyatını arttırma yarışına kalkışmayın!
    Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize yüzçevirip arka dönmeyin! Sizden bazılarınız
    diğer bazılarınız üzerine alış-verişe girişmesin! Ey Allah’ın kulları,
    kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana
    zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımsız bırakmaz.
    Onu hor ve hakir görmez. Takvâ işte budur/buradadır.” Rasûlullah:
    “Takvâ işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her seferinde eliyle göğsünü
    gösterdi.668 Bu hadis ekonomik, sosyal, ahlâkî, itikadî ve siyasal her
    alanda tavsiyeler içermektedir. Nebî, bunların tümünü takvâ başlığı altında
    ele alabilmektedir. Bu da bizi “insanı sorumlu hareket etmeye götüren sorumluluk
    bilinci” tarifine ulaştırır.669
    “Gördün mü, ya şu diğeri (Ebû Cehil) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa?”
    (96/Alâk, 13)
    On üçüncü âyet, inkâra tutkun, kibir ve inatla dolu bir mizacın, İslâm’a
    karşı takındığı kaba ve ham tavrı dile getirir. İnkârcı ve inatçı insanın bu
    tipik tavrı, âyette yer alan iki temel kavramla açıklanır. Bunlardan ilki kezzebe
    kelimesidir.670
    28-29
    668 Müslim, Birr 32
    669 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1263
    670 Kezzebe fiili, sözlükte “yalanlamak” anlamına gelen “k-z-b” kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab,
    I/704-711).
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sözcük, yalanladı, gerçek olan bir sözün veya haberin, gerçek olmadığını
    söyledi gibi anlamlara gelir.671
    Yalan, “asılsız, gerçeğe uymayan ve başkalarını kandırmak için söylenen
    sözdür.” Hak önünde hisle davranmak, halkı kandırmak ve haksızlığı
    hak diye göstermektir. İkincisi ise, “Haktan, hakikatten yüz çevirdi ve uzaklaştı”
    anlamına gelen tevellâ kelimesidir.672
    İnkârın nüvesi ve en tipi tezâhürü, tekzipte yani hakkı yalanlamada görülür.
    Çünkü tekzip, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini, Peygamber’in (s.a.s.)
    getirdiği haberleri yalanlamak; vahye yalanla müdâhale etmek, bütün ahlâkî
    ve hukukî kuralları yok saymaktır. Tekzibin altında yatan asıl illet ise
    kibirdir. Kibirli insan, iyi ile kötüyü ayırt edemez, Allah’ın lutfettiği nimetleri
    ve takvâ sahibi bir mü’minin îfâ ettiği iyi hizmetleri göremez; yaptığı
    kötü işler için de Allah’tan bağış dileyemez. O, kör bir saplantı içinde kalıp
    sayısız felâketlere sebebiyet verir.
    Bu âyette, İslâm inancına ve insana karşı girişilen özel saldırganlığa;
    inkâr ve şirk zihniyetinin, İslâm’a önyargılı yaklaştığına işaret edilir. Ayrıca
    hâkim güçlerin her asırda İslâm’a karşı duydukları kinin, çağların beşiğinde
    sürüp gideceğine de dikkat çekilir. İnsanın dünyadaki tavrının, Hakk’a ve
    halka husûmet değil, ahlâkî dürüstlük ve doğruluk içinde hayatını idâme
    ettirmek olması gerektiği mesajı verilir.673
    “O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
    Alâk, 14)
    On dördüncü âyet, insanın her an Allah’ın gözetimi altında olduğunu
    bildirir. Kur’an’da Allah’ın herkesi görüp her şeyi gözetimi altında bulundurduğunu
    belirtmek için kullanılan kavramlardan biri de bu âyette yer
    alan yerâ fiilidir. Bu sözcük; “görür ve bilir” anlamına gelir;674 Kur’an’da da
    çeşitli sîgalarda Allah’a nisbet edilir.675 Allah; kör, sağır ve âciz değildir. O,
    671 Bk. M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 449
    672 Tevellâ fiili, sözlükte “yüz çevirmek ve geri dönmek” gibi anlamlar taşıyan “v-l-y” kökünün türemiş
    şeklidir (Bk. El-Kamusu’l Muhît, s. 1209).
    673 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 29
    674 Kur’an’da yer alan ve Allah’ın her şeyi gördüğünü belirten diğer kelimeler: Basîr (bk. 25/Furkan, 29),
    nezara (bk. 7/A’râf, 129), ayn ve a’yundür (bk. 20/Tâhâ, 33; 52/Tûr, 48).
    675 Bk. 96/Alâk, 14; 20/Tâhâ, 46; 26/Şuarâ, 118 vb.
    • 267 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    insanları görür, sözlerini işitir, ne maksatla ve nasıl iş yaptıklarını da bilir.
    Çünkü değişmezlik ve erişilmezlik vasfının tek sahibi Allah’tır.
    Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelendiği zaman,
    onun insan ve hayat gerçeğini dikkate aldığı görülür. O, inkârcı insanın
    hiç kimsenin kendisini görmediği varsayımı içinde hareket ettiğini bildirerek676
    gerçekçi bir tespitte bulunur. İnkârcı insan, kimseye karşı sorumlu
    olmadığını sanır, sahip olduğu sınırlı bilgi, geçici servet ve yalancı şöhret
    gibi sebeplerle üstünlük vehmine kapılır. Boş gururundan dolayı da kendi
    vehmine ters düşen bütün hakikatleri inkâr eder.677 İşte bundan dolayı,
    Kur’an’ın nüzul sırası itibarıyla Allah isminin ilk olarak geçtiği bu âyette,
    insana öncelikle O’nun gözetimi altında olduğu gerçeği bildirilir. Bu âyette
    yer alan Allah ismi, vahiy dilinin en yüksek mânâlı kelimesidir.
    Genel kabule göre Allah ismi, herhangi bir kökten türemiş değildir. Allah’ın
    yüce zâtına ait özel ismidir. Bunun için O’ndan başka hiçbir varlığa
    Allah ismi verilmez. “…Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını
    tanıyor musun?”678 anlamındaki âyet, Allah adını taşıyan başka bir
    varlık olmadığını; “Hiçbir şey O’na benzemez.”679 meâlindeki âyet de, O’nun
    benzeri hiçbir varlığın bulunmadığını bildirir. Allah benzersizdir; hiçbir
    şey O’na benzemez ve O’nunla mukayese edilemez.680
    Allah isminin, dil yönünden kendine özgü başka özellikleri de vardır.
    Bunlardan en önemlisi, Allah isminin ikil/tensiye ve çoğul/cemî şeklinin
    olmayışıdır. Yüce Yaratıcı’nın tek olduğunu ifade ettiği için bu ismin, hep
    tekil/müfret şekli kullanılmıştır.
    Allah, vahiy dilinin en yüksek mânâlı tek ismidir. O, varlık ve oluşun
    tamamına hâkimdir. Kur’an O’nu, aşkınlık, yakınlık ve yetkinlik ifade eden
    kavramlarla tanıtır.681 Bunun için Allah, Kur’an’ın anlattığı ve tanıttığı gibidir.
    676 Bk. 90/Beled, 7
    677 Bk. 96/Alâk, 6-7; 40/Mü’min, 82-83
    678 19/Meryem, 65
    679 42/Şûrâ, 11
    680 Bk. 112/İhlâs, 4
    681 Bk. 43/Zuhruf, 84-85; 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186 vb.
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın temel amacı, insana, her şeyin merkezinde Allah düşüncesinin
    yer aldığı bir dünya görüşü kazandırıp onu tevhid inancına ve muktedir
    ulûhiyet anlayışına ulaştırmaktır. Bunu için Kur’an, daha işin başında insana,
    Allah’ın her şeyi gördüğü gerçeğini hatırlatmıştır. Çünkü İslâm inancının,
    yaşanan bir realite olarak insan hayatına girmesi, insanın öncelikle bu
    gerçeği kavramasına ve onun gereğini yerine getirmesine bağlıdır. Peygamber’in
    (s.a.s.), Kur’an’ın lafzına ve rûhuna sâdık kalarak ihsân, Allah’ı görüyormuş
    gibi O’na ibâdet etmendir; her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da
    O, seni görür.”682 anlamında tanımlanması, değinilen tespitin doğruluğunu
    ortaya koymaktadır. Bilgiler, akla ve vahye uygun davranışlarla gündelik
    hayata aktarabilirse, insana faydalı olur. Bu da bilgi değerinin, doğru inanç
    ve iyi işlerle bütünleşmesi sonucu gerçekleşebilir. Zaten, hakikat bilgisine
    dayalı yüksek seviyede bir fikir geleneği de ancak böyle oluşur.
    Sonuç olarak bu âyet, görme vasfından mahrum olmanın, muktedir
    ulûhiyet anlayışına gölge düşüreceğine işaret eder; Kur’an’ı, tefekkürün;
    İslâm’ı da hayatın dışında tutanların, kurtuluşa ve kemâle eremeyecekleri
    mesajını verir.683
    “Ama (ey muhâtap!) Baksana şu engel olmaya kalkışana,
    İbâdete kalkan bir kula!
    (Ve sen, ey ibâdete engel olan!) Hiç o hidâyet üzere midir diye geldi mi
    aklına?
    Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?
    Düşündün mü hiç: Eğer o hakikati yalanlasa ve sırt dönmüş olsa Allah’a,
    Kendisini bilmez mi ki, Allah görür mutlaka.” (96/Alâk, 9-14)
    “Namaza/ibâdete kalkan bir kula!” Bir insanı meşgul ederek ibâdetten
    alıkoymak da bu kapsama girer. Burada namaza engel olmaktan amaç, dinin
    sosyal hayata görünür kılınmasına engel olmaktır. Bununla amaçlanan
    sosyal hayatı Allah’tan koparmaktır. Allah’tan kopmuş bir sosyal hayat an-
    682 Bk. Ahmed ez-Zibidî, Riyâzu’s Sâlihîn, I/58
    683 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 30-31
    • 269 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lam ve ahlâktan da kopmuş olacaktır. Hangi çağda yaşanırsa yaşansın, bunun
    adı “Ebû Cehillik”tir.684
    “Gördün mü? Ya yalanlayıp yüz çevirdiyse” (96/Alâk, 13)
    Muhammed’i (s.a.s.) ve getirdiği Kur’an ve sünneti yalanlayan, imandan
    yüz çeviren kimselerin yaptıklarını gördünüz mü? Duydunuz mu?
    İşte burada da daha önceki bölümün sonundaki gibi üstü kapalı tehdit
    gelmektedir:685
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Gördün mü?” Bunda da
    iki yorum ihtimali vardır ve peygambere hitap olduğuna göre şöyle demek
    olur: “Baksana yahut gördün ya ey Muhammed! Sen doğru olduğun, hakkı
    söylediğin halde eğer o namazdan alıkoyan azgın yalanlıyor, inanmıyor ve
    (öyle yalanlamakla, imansızlıkla) haktan yüz çeviriyor, tersine gidiyorsa iyi
    mi olur? (Namazı) yasaklayan azgına hitap olduğuna göre de şöyle demek
    olur: “Baksana, ey o kulu namazdan alıkoyan azgın! Eğer o kul senin yasaklamanı
    dinleyip hakkı yalanlarsa, namaz kılmayıp tersine hareket ederse iyi
    mi olur?”686
    “Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” (96/Alâk, 14)
    Ebû Cehil ve onun gibi olanlar bilmiyorlar mı ki Allah onların yaptıklarından
    haberdardır, onları mutlaka hesaba çekecektir.
    Taberî diyor ki: “Muhammed’i namaz kılarak Rabbine ibâdet etmekten
    engelleyen Ebû Cehil, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu? Onun
    kıskıvrak yakalamasından ve cezalandırmasından korkmaz mı?”687
    Öyle anlaşılıyor ki, burada her insaflı insan muhâtap kabul edilmiştir.
    Onlara şöyle sorulmaktadır: Allah’a ibâdet eden kullara engel olan o kişinin
    hareketini gördünüz mü? İnsanları Allah’tan korkutan, onların kötü işlerine
    engel olmaya çalışan kulun doğru yolda olmadığını ne biliyorsun? Bu
    kişi Hak’kı yalanlayarak ona karşı koymakta ve onu yalanlamaktadır. Bu ne
    biçim bir harekettir? Bu kul (Rasûlullah) iyi işler yapmaktadır. Diğeri ise
    684 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1279
    685 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    686 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331
    687 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 9/173
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    Hakkı yalanlayarak yüz çevirmektedir. Burada zâlimin zulmünü ve mazlumun
    mazlûmiyetini Allah’ın gördüğü belirtilerek şu sonuca varılmıştır:
    Zâlim cezalandırılacak ve zulme uğrayana da yardım edilecektir.688
    Allah onu yalanlamasını ve doğru yoldan yüz çevirmesini görmektedir.
    Doğru yolu izleyen, takvâyı emreden mü’min kulun namaz kılmasını
    engellerken onu görmektedir. Görüyor ve bu görmenin elbette bir neticesi
    vardır. Bu,sert ve şiddetli bir ifade ile tam zamanında yapılmış bir tehdiddir.
    689
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Allah’ın her şeyi mutlaka
    gördüğünü bilmez mi? Sonra kendisine varılacak olan Allah mutlaka doğruyu
    da, eğriyi de, iyiyi de, kötüyü de hepsini görür ve herkesin ameline
    göre cezasını verir. Bu “e lem ya’lem” ifadesinin zamiri de “E raeyte” hitabının
    karşılığına ait olarak bir bakıma “Abd”e bir bakıma da yasaklayana
    işaret eder. Hitap, yasaklayana olduğu durumda zamir, “Abd”e işaret ederek
    istifham-ı inkârî (olumsuz soru) olarak: “O kul Allah’ın her şeyi gördüğünü
    bilir. Senin yasaklamanı dinlemez ey azgın!” demek olur. Hitap, peygambere
    olduğu durumda da zamir, yasaklayana işaret edip istifham-ı takdirî
    (cevabı ikrar ettirmek için soru sorma) olarak: “O azgın hâlâ bilmedi mi?
    Hâlâ bilmediyse bilsin ki Allah her iki takdirde de hepsini görüp duruyor
    ey Muhammed!” demek olur. Ve ikisinde de o azgına tehdidi ifade eder.
    “Keşşaf ’ın dediği gibi iki şartın ikisinde de cevabı yapmak câiz olsa bile
    sözün başlangıç cümlesi olması daha uygundur.690
    Baksana! Şu namaz kıldığı zaman, (Allah’ın) kulunu engelleyene…
    Ne dersin? Ya o (namaz kılan) kul, gerçekten dosdoğru yolda ise veya
    takvâyı, Allah’a karşı hata etmekten sakınmayı emrediyorsa?
    Ne dersin? Ya da bu (adam), hakkı yalanlıyor ve ona sırtını dönüyorsa?
    O (adam, yaptıklarını) Allah’ın gördüğünü hiç bilmiyor mu? (96/Alâk,
    9-14)
    688 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 7/176
    689 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    690 Zemahşeri, Keşşaf: 4/271; Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., 9/331
    • 271 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Hal böyleyken şimdi: “Sen, namaz kılan kulu bundan men edeni gördün
    mü?”
    Sen şu namaz kılan bir kulu bundan engellemeye çalışanı, namaza engel
    koyanı, namazdan nehy edeni gördün mü? Bir baksana şu Allah kulunun
    namazına engel olmaya çalışıp, onunla namaz arasına barikatlar koymaya
    sa’y edene. Bu âyetler de Ebû Cehil ve onun gibi kıyâmete kadar namaz
    kılanı engellemeye soyunan, dini yalanlayıp ondan yüz çeviren tâğutları
    anlatır.
    “Söyle bakalım, ya o kul doğru yolda giden veya Allah’a karşı gelmekten
    sakınmayı buyuran bir kimse ise.”
    Söyle bakalım, o kul ya doğru yolda giden, Allah’ın hidâyetine tâbi olan,
    hayatını Allah’tan gelen vahiyle düzenleyen veya Allah’a karşı gelmekten
    sakınmayı buyuran bir kimse ise. Yani o kul Allah’ın koruması altına giren,
    Allah’la yol bulan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan birisiyse. Takvâyı yaşayan,
    takvâyı emreden birisiyse. Böyle hayatını Allah adına yaşayan, Allah’ın
    istediği şekilde yaşayan bir kulu namazdan engellemeye çalışanı gördün
    mü?
    “Gördün mü bu adam yalanlayıp yüz çeviren bir kimse ise.”
    Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını, Allah’tan gelen
    âyetleri yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden ve de O’ndan yüz çeviren,
    O’nunla ilgilenmeyen, O’ndan habersiz bir hayat yaşayan kişiyi görmedin
    mi? Kendisini, kendi bilgisini, kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp o istikamette
    kendisine bir hayat programı çizerek burnunun doğrultusuna gideni.
    “Onu namaz kılmaktan men eden, bunu yaparken Allah’ın her şeyi
    görmekte olduğunu bilmez mi?”
    Allah kulunu namazdan engelleyen bu ahmak bilmiyor mu ki, Allah
    her şeyi görmekte ve bilmektedir. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun
    yolcuları, şu namaz kılanı nehy edene, şu namazla bedensel bir kulluk
    icrâ eden kişiye engeller koymaya çalışarak onu namazdan, Allah’a kulluktan
    alıkoymaya çalışan şu alçağa bir baksana! Bir baksanıza! Görmüyor
    musunuz bu namaz düşmanını? Tanımıyor musunuz onu? Anlayamadınız
    mı onları? Ne dersin bu konuda? Ne düşünüyorsunuz bu hususta? Ya o hi•
    272 •
    Ahmed Kalkan
    dâyette ise! Ya o kişi gerçekten imanının gereği olarak kılıyorsa bu namazı!
    Ne biliyorsunuz, ya gerçekten Allah için yaşıyorsa bu adam hayatını? Be
    alçak Ebû Cehil! Be alçak Ebû Cehil yolunun yolcuları! Be alçak tâğut ve
    benzerleri! Sizler bunu engelliyorsunuz ama hiç düşünmüyor musunuz? O
    takvâyı emretmiyor mu? O takvâyı yaşamıyor mu? O, imanından dolayı
    namaz kılmıyor mu? O, imanının gereği olarak örtünmüyor mu? Nasıl ve
    ne hakla engelliyorsunuz onu?
    Namaz kılan, Müslümanca bir hayat yaşamaya çalışan, Allah’a kulluğunun
    gereğini yerine getirmek üzere başını örten, takvâ gereği bir kılık-kıyafete
    bürünen Müslümanı, “yok efendim bu takvâ gereği örtünmüyor, Müslümanlık
    gereği örtünmüyor. Siyasal bir düşünceyle örtünüyor, siyasal bir
    simge olarak örtünüyor” diye mahkûm etmeye ne hakkınız var? Nereden
    biliyorsunuz onun takvâ gereği, Allah’a kulluk gereği olarak bunları yapmadığını?
    Haydi, öyle kolaysa siz de örtünsenize! İnanmayan birisinin bunları
    yapması mümkün mü? Bunu bilmiyor musunuz?
    Burada namazı engelleyenler anlatılıyor. Namazı engelleyenlerin Ebû
    Cehil olduğu, tâğut olduğu anlatılıyor. Bilelim ki namazı engelleyen herkes
    ve her şey tâğuttur. Takvâyı engelleyen, Allah kullarının Allah’ın istediği
    gibi bir hayat yaşamalarını engelleyen, Allah kullarını, Allah’ın, Kitabında
    istediği bir hayatı yaşamaktan engelleyen, Allah’ın yasalarını uygulamak
    isteyen, Allah’ın istediği gibi giyinmek, Allah’ın istediği gibi okumak isteyen
    kimselere yasaklar koyan herkes tâğuttur.
    Peki, kim engeller namazı? Ne engeller namazı? Bakıyoruz bugün Allah
    kullarının namazlarını neler engelliyor? Kimler engelliyor?
    Müslümanların namazını çek, senet, borç derdi engelliyor. Dükkân,
    tezgâh engelliyor. Çok kazanma derdi, müşteri engelliyor, diploma, doktora
    derdi, meslek, oyun, televizyon, müdür, âmir, patron, baba, ana, arkadaş
    engelliyor. Bilelim ki bunların hepsi tâğuttur. Namazı engelleyen herkes ve
    her şey tâğuttur. Kimileri Ebû Cehil gibi bizzat kendi elleriyle engeller;
    kimileri iş programını, ders programını namaz vaktine denk getirerek
    engeller. Kimileri kendilerine kulluğu Allah’a kulluğa denk tutarak, “vazife
    (askerlik, eğitim vb.) kutsaldır, göreviniz için iş ânında namazı terk
    etseniz de fark etmez” diyerek kendilerine hizmet adına engeller.
    • 273 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Herhangi bir programın namaz vaktine denk getirilerek namazın engellenmesi
    de tâğutluktur. Namaz vaktine denk getirilen ve Müslümanların
    namazlarını engelleyen her program tâğuttur. Eğitim, namaz vaktine denk
    getirilir. Aslında namazlar, hayatın yapı taşlarıdır. Hayatı Allah namazla
    doldurup belirlemiş. Namazla belirlenen hayat içinde uykuya yemeğe,
    okuyup yazmaya, gerekli tüm şeylere zaman ayırmamıza izin veriyor. Ama
    bütün bunlar namaza göre ayarlanacak. Yani önce namaz, sonra namazdan
    arta kalan zamanda da bunlar yapılacak. Çünkü yaratılış amacımız namaz
    ve benzeri ibâdetlerdir, Allah’a kulluktur.691
    Biz bu dünyaya seçim ve geçim için değil; imtihan için geldik. Kulluk
    yapmak için yaratıldık. Hayatımız hep namazdaki gibi Allah’ın koyduğu
    kurallara göre değerlenmeli. Her ânımızı namazdaki gibi kulluk bilinciyle
    geçirmeliyiz. Namazdan, ibâdet arta kalan zamanlarımızı meşrû dünyevî işlere
    ayırmalıyız. O işleri yaparken de namazdaki bilinci oralara taşımalıyız.
    Namaz aralarını namazdan aldığımız mesajla doldurmalıyız. Namazı kılıp
    namazdan kurtulmak değil; namazla kurtulmak şiarımız olmalı. Tahsildara
    vergi verir gibi değil; Allah’la diyaloga geçer gibi kılmalıyız namazlarımızı.
    Başka neler engeller namazı? Tefrikalar, dedikodular engeller. Gıybetler,
    oyunlar, eğlenceler engeller. Meselâ öyle bir eğitim sistemi uygulanıyor
    ki, baştan sona namaza karşı, vahyi reddeden bir anlayış(sızlık).. Bu eğitim
    sisteminden geçen çocuklar tevhidin, namazın adını bile duymuyorlar. Onlara
    namaz eğitimi vermek, onlara namazı anlatmak şöyle dursun, namazın
    kokusunu bile hissettirmezler. Namaz kılanlar alaya alınır, engellenir,
    ama sonra da “Namazı biz serbest bıraktık, onu engelleyen mi var?” derler.
    Hem namaz eğitimi vermez, imansız, kitapsız, namazsız insan yetiştirirler,
    hem de arkasından “isterseniz kılın, sizi bundan engelleyen mi var?” derler.
    “Namaz kılan var da biz onlara kim karışıyor?” derler. Peki, nasıl kılsın bu
    çocuk namazı? Niye kılsın? Hem insanları putperest yapmaya çalışacaksınız,
    müşrik vatandaş yetiştireceksiniz, dini doğru tanıtmayacak, namazı
    benimsetmeyeceksiniz, imana ve namaza giden tüm yolları tıkayacaksınız,
    hem de kişinin namaz kılmasını bekleyeceksiniz; olacak şey midir bu?
    691 Bk. 51/Zâriyât, 56
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    Meselâ sen evde çocuklarının namazına engel oluyor ve sabah namazına
    kaldırmıyorsan veya onlara namazı öğretmeyerek, namaz eğitimi vermeyerek
    engelliyorsan, namazın önündeki engelleri kaldırmıyorsan, bu
    durumda çocuk namazsız olur elbette. İşte namazın önündeki engelleri
    kaldırmayan, çocuklarını namaz konusunda bilgilendirip yönlendirmeyen
    ebeveyn de bilsin ki, bu âyet-i kerimeye göre tâğuttur. Allah diyor ki: “Ama
    bundan vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçeminden, yalancı ve günahkâr
    perçeminden cehenneme sürükleriz. O zaman, kafadarlarını çağırsın, Biz de
    zebânîleri çağıracağız. Ey doğru yolda olan! Sakın ona uyma; sen secde et,
    Rabbine yaklaş.” 692
    Böyle yapanlar, böyle yaşayanlar, bu şekilde namaza engel olanlar, namaz
    kılanları, Allah’a kul olmaya çalışanları engellemeye çalışanlar eğer
    buna bir son vermezlerse, eğer bu tavırlarından vazgeçip Allah’la savaşmayı
    bırakmazlarsa, mü’minlerin namazlarını engellemeye devam ederlerse, bu
    Ebû Cehiller, bu çağdaş tâğutlar Müslümanları takvâyı ve namazı uygulamaktan
    alıkoymayı sürdürecek olurlarsa, andolsun ki Biz onu ve onun
    gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o günahkâr perçemlerinden
    tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz onları. Onlar
    o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avenelerini, tüm bakanlarını,
    dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı yaparız. Onlar
    yandaşlarını çağırsınlar, biz de Zebânîlerimizi çağırırız.
    Aslında namaz; Allah Teâlâ’yı övme, tesbih etme, O’na yakarma, O’nun
    hakkı olan ibâdeti edâ etme, O’ndan rahmet ve hidâyet istemedir. İslâm’ın
    emrettiği namaz en mükemmel unsurlardan oluşmuştur. Zira namaz müslümana,
    vücut ve elbise temizliği ile Allah’ın huzuruna çıkmak için hazırlanılmasını
    zorunlu tutar. Sonra (müşlüman) “Allahu Ekber” sözüyle sırf
    Allah için her şeyden sıyrılarak namaza giriş yapar. Öyle ki bu söz başkalarından
    özgür/bağımsız olmak, yücelik, kudret ve kuvvetin sadece Allah’a
    ait olduğunu ifade etmek anlamına gelmektedir. İnsan; kıyam, rükû, secde,
    oturuş gibi namazın rükûnlarından herhangi birini yaparken bu cümleyi
    tekrar eder. Her rekâtın başında, hamd’in âlemlerin Rabbi Allah’a ait olduğunu
    beiirten, sadece kendisine boyun eğip ibâdet etme, rahmet, hidâyet ve
    yardımı yalnız O’ndan istemeyi öğreten Fâtiha sûresini okur. Her rekâtta,
    Allah’ın büyük ve yüce ismini tesbih ederek rükû ve secde eder.
    692 96/Alâk, 15-19
    • 275 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an namaza çok büyük önem vermiş, onu iman ve takvânın ayrılmaz
    unsurlarından kabul etmiştir. “Namazlarında huşû sahibi olup Allah’a
    saygılı olan mü’minler felâha, umdukları hayra, kurtuluşa erişmiştir.”693
    Kur’an, namazı; hastalık, cihad ve savaş durumunda bile olunsa; her şart
    ve durumda, belli vakitlerde edâ edilmesi zorunlu bir görev ve farz olarak
    nitelemiştir.
    Birçok âyette; ahlâkî, rûhî ve sosyal açıdan namazın ulaştırdığı büyük
    sonuçlara dikkat çekilmiştir. Şu âyetlerde olduğu gibi:
    “Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin, muhakkak
    ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” 694
    “O Kitab’da sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü
    ve iğrenç şeylerden men eder. Elbette Allah’ı anmak (zikir, namaz ve Kur’an),
    en büyüktür (en önemli ibâdettir). Allah ne yaptığınızı bilir.” 695
    Allah, Peygamber’e (s.a.s.), başına gelen sıkıntılara karşı, namaz vesilesiyle
    mücadele etmesini emretmiştir. Şu an konumuzu teşkil eden Alâk
    sûresindeki son âyet de bu türdendir. Zira âyet, Peygamber’in (ve tüm
    mü’minlerin) “engelleyici azgına” boyun eğmemesini, Allah’a secde edip
    O’na yaklaşmasını emretmiştir ki, bu emredilen şeylerde güven ve gönül
    huzuru bulunabilir ancak.
    Kuşku yok ki iman, zikir ve huşû ile kılınan namaz; namaz dosdoğru
    kılanın ancak Allah’ı ve O’nun azametini düşünmesini sağlar. Sonuçta
    O’nun nefsi her lürlü korku ve endişeden kurtulur, gönül huzuru ve mânevî
    kuvvet hisseder. Böylece namazı ikame edenin gözünde dünyanın bütün
    büyük işleri değersizleşir. Allah’tan başka büyük, güçlü, kendisine zarar
    veya fayda verecek bir kimseyi görmez. Sonra; içi ve dışı, sözü ve pratiği
    çeliştiğinde nifak ve yalana bulaşmaktan hayâ eder. An be an Allah’ın huzurunda
    durmak için hazırlandığında; Kur’an’ın belirttiği gibi çirkin işlerden
    (fahşâ) ve kötülüklerden (münker) uzak durur,696 hırs ve cimrilik huylarından
    temizlenir,697 gerçek anlamda saygıdeğer, erdemli niteliklerle süslenir.
    693 23/Mü'm'inun, 1-2
    694 2/Bakara, 153
    695 29/Ankebût, 45
    696 29/Ankebût, 45
    697 70/Meâric 19, 34
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    Buna göre şöyle denilmesi uygun düşmektedir: Sahibini çirkin ve yasak
    işlerden alıkoymayan; O’nu erdemli ahlâkla süsleyip sâlih amel işlemeye
    yöneltmeyen namaz sahih/sağlıklı olamaz. Bu durumu, Peygamber’den
    (s.a.s.) rivâyet edilen birçok hadis ifade etmektedir: “Kimin namazı, kendisini
    çirkin ve yasak işlerden alıkoymuyorsa onun namazı yoktur.”
    “Kimin namazı, kendisini çirkin ve yasak işlerden alıkoymuyorsa namaz,
    onun ancak Allah’tan uzaklığını arttırır.”
    “Namaza itaat etmeyenin namazı yoktur. Namaza itaat etmek ise; namazın
    kişiyi çirkin ve yasak işlerden alıkoymasıdır.” 698
    “O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
    Alâk, 14)
    Allah’ın Görmesi
    Bu âyetteki ifadenin ilk kez geçmesi dolayısıyla diyoruz ki; Kur’an görme
    ve işitme eylemlerinin Allah’a nispet edildiği birçok âyeti içermekledir.
    Bu eylemlerin nasıllığı konusunda ve buna benzer hususlarda en doğru
    görüş, ilk İslâmî dönemin (ashâbın ve sonraki iki neslin) görüşüdür. Bu
    görüş; (Allah’a nispet edilen eylemlerin) niteliği/keyfiyeti hakkında derine
    dalmayıp, bu konu etrafında tartışma ve cedele girmemek; yaratmış olduğu
    varlıklara benzemekten Yüce Allah’ı tenzih etmek ve Şûra 11. âyette yer
    alan “Hiç bir şey O’nun gibi değildir” âyetine dikkat çimektir. Kastedilenin
    böyle olması itibarıyla Aziz ve Celil Allah, (kendisini) sonsuz ilim, herşeyi
    kuşatma, her şeye güç yetirme, evren ve evrenin içerisindeki varlıklara tam
    hükümranlık, orada tam tasarruf etme ve benzeri bütün kemal sıfatlarıyla
    vasıflanmıştır. Şûra sûresinde belirtileri ayetleri düşünen/inceleyen bir
    kimse bu açıklamanın kuvvetli bir biçimde desteklendiğini görecektir:
    “…O’na benzer hiç bir şey yoktur. O İşitendir, görendir. Göklerin ve yerin
    anahtarları O’nundıır. Dilediğine rızkı açar ve kısar, O her şeyi bilendir.” 699
    698 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 1/24-28
    699 42/Şûrâ, 11-12; İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, Ekin Y., 1/28-29
    • 277 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    - 15-19. Âyetler -
    ِنيَةَ  دَِيه سَنَدْعُ الزَّ بَ  صِيَةٍ كَذَِبةٍ خَاطِئَةٍ فَلْيَدْعُ نَ  لنَّاصِيَةِ نَ  عَا بِ لْ ينْتَهِ لنَسْفَ ¹ كََّ لئِ نْ
    بْ» كََّ لاَ تطِعْهُ وَا جْ سُدْ وَاقْتَ ِ
    كََّ : hayır, hayır ¹ ينْتَهِ لْ لئِ نْ : eğer o, son vermeyecek olursa لنَسْفَعَا : elbette,
    tutup sürükleyeceğiz لنَّاصِيَةِ بِ : alnından صِيَةٍ  كَذَِبةٍ نَ : alnından yalancı خَاطِئَةٍ
    : ve günahkâr فَلْيَدْعُ : o halde çağırsın دَِيه نَ : derneğini سَنَدْعُ : Biz de
    çağırıveririz ِنيَةَ  الزَّ بَ : zebânîleri كََّ : hayır, hayır لاَ تطِعْهُ : ona itaat etme
    وَا جْ سُدْ : secde et بِْ» وَاق تَْ ve yaklaş
    “Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden) yakalarız
    (cehenneme sürükleriz).
    O yalancı ve günahkâr alından.
    O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.
    Biz de zebânîleri çağıracağız.
    Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a) Secde et ve (yalnızca O’na)
    yaklaş!” (96/Alâk, 15-19)
    “Perçeminden yakalayacağız” sözü mecâzî bir ifade olup “Onu tutup
    cehenneme atacağız, yüzünü kara çıkaracağız, yüzünü damgalayacağız, alçaltacağız”
    gibi değişik şekillerde açıklanmıştır.700 Kendini kendine yeterli
    gördüğü için azgınlık eden ve Allah’ın kullarının ibâdet etmelerine, dinin
    emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre
    veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da sonunda bir gün gelip yakasına
    yapışılacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir.
    Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir
    açıklama yapılmadığına göre her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim
    Ebû Cehil ve benzerleri müslümanlar karşısındaki yenilgileri ve tüke-
    700 Bk. Fahreddin Râzî, 32/23
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    nişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir; ayrıca âhirette de cezalandırılacakları
    birçok âyette haber verilmektedir. 701 “Onu alnından (perçeminden)
    yakalarız.” Bu âyette geçen “nesfean” kelimesinin kökü olan sefaa’nın
    şiddetli bir şekilde çekmek ve vurmak anlamına geldiği de söylenmiştir ki,
    mutlaka onun yüzüne, alnına vuracağız (tokatlayacağız), demektir. Yani yakalanacağı
    vakit aynı zamanda ona vurulacak, sonra da cehenneme doğru
    çekilip sürüklenecektir.702 “Lenesfe’an” kelimesinin mânâsı andolsun, Biz
    onun perçemini yakalarız, onu zelil ederiz demektir. Bazıları “Biz Kıyâmet
    Günü’nde onu yakasından tutar, başını ayaklarıyla beraber bağlar, onu kütük
    haline getirip cehenneme atarız demektir” demiştir. Nitekim bir âyette:
    “Mücrimler simalarından tanınır da alnının saçlarından ve ayaklarından
    yakalanırlar”703 denilmiştir.
    Alın, azgın ve kibirli bir insanın yukarı diktiği en yüksek ve şerefli organıdır.
    Başın yukardan en ön tarafına nâsıye denir ki yakalayıp yere çarpmaya
    elverişli olan organ bu organdır, bu kısımdır. Belki o anda, akrabalarından
    ve arkadaşlarından kendisine kuvvet ve güç katan kimseleri imdadına
    çağırmak bu kişinin aklından geçebilir. “O zaman gitsin de taraftarlarını çağırsın.
    Biz ise evet biz Zebânîleri çağıracağız.” Katı ve şiddetli zebânîleri çağıracağız.
    O halde savaşın sonucu bellidir. O alnındaki perçeminden tutulup
    yere çarpılan günahkârlar, yalancılar kendi askerlerini, meclisini, siyasi ve
    ekonomik güçlerinin hepsini yardımına çağırsa bile fayda vermez. “Meclis,
    kongre, parlamento, kurultay, taraftar” diye çevirebileceğimiz “nâdî” kelimesi
    “bir konuda istişare etmek üzere toplanmak” anlamına gelen “nedve”
    kökünden türemiş olup mecliste, kurultayda bir araya gelen heyeti ifade
    eder. Câhiliye döneminde Mekke’de bu tür toplantıların yapıldığı yere “Dâru’n-
    nedve” denilirdi. “Zebânîler” diye çevirdiğimiz “zebânîye” kelimesi ise
    “itmek, savmak” anlamına gelen “zeben” kelimesinden türemiş çoğul bir
    isim olup azap meleklerini ifade eder. Dinî terim olarak, iri yapılı, katı, sert
    melekler anlamında kullanılmaktadır. Gerçi “melek” denilince, zarif, yumuşak,
    merhametli, güvenli ve nuranî olan varlık akla gelir. Ancak unutmamak
    gerekir ki, melekler aldıkları emirleri, yüklendikleri programları
    aynen uygularlar ve hiçbir sûretle Cenâb-ı Hakk’a isyan etmezler. O bakımdan
    Cehennem’de görevlendirilen meleklere yükletilen program ve verilen
    701 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, V/599
    702 İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 19/224-225.
    703 55/Rahmân, 41
    • 279 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    görevler daha değişik bir anlam arzetmekte ve onlara başka görünümler
    vermektedir.704 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/ailenizi, yakıtı insanlar
    ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın
    kendilerine emrettiğine karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler
    vardır.” 705
    Rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) İbrahim’in (a.s.) makamında namaz
    kılarken Ebû Cehil “Ben sana namaz kılma demedim mi!” diyerek onu tehdit
    edip engellemek istemiş, Hz. Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık
    vermiş ve onu kovmuştu. Belki de Rasûlullah’ın Ebû Cehil’in boğazından
    tutup “Vay başına geleceklere” dediği olay budur. Ebû Cehil ise, “Sen beni
    ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu vadide adamları en çok olan kimseyim”
    demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir.706 Allah Teâlâ, “O hemen
    meclisini, taraftarlarını çağırsın, Biz de zebânîleri çağıracağız” buyurarak
    Hz. Peygamber’e meydan okuyan Ebû Cehil’in aczini ortaya koymuştur.
    Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği halde kötü niyetini gerçekleştirme
    yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edememiştir. 19. âyette
    tekrarlanan “Hayır!” anlamındaki “kellâ” edatı da, o azgın insanın, Hz.
    Peygamber’e kötülük etmek üzere taraftarlarını çağırmaya asla cesaret edemeyeceğini
    gösterir. Burada Rasûlullah’a, böyle azgın, Allah ve peygamber
    tanımaz kimseye boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde ermeye devam
    ederek Allah’a yakınlaşma gayretlerini sürdürmesi emredilmiştir. Şüphe
    yok ki Allah’a yaklaşmak, O’nun emirlerine itaat etmekle ve bu itaatin en
    anlamlı ifadesi olan secde ile mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber, “Kulun
    rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır” buyurmuştur. 707
    Kaynaklarda, Alâk sûresinin 6-19. âyetlerinin, Ebû Cehil’in veya diğer
    müşrik liderlerin, Peygamber’in (s.a.s.) namazına engel olmak istemesi
    üzerine indiği rivâyet edilse de708 bu âyetlerin muhtevâsı ve mesajı, herhangi
    bir tarihsel olay ve zamanla sınırlı değildir. Tam aksine, her asırda görülen,
    İslâm’ın toplumsal hayatta söz sahibi olmasına ve sosyal hayatı şekillendirme
    fonksiyonuna karşı koyma teşebbülerinin bütünü için geçerlidir.
    704 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Y., 13/6908
    705 66/Tahrîm, 6
    706 Bk. Kurtubî, 19/127
    707 Müslim, Salât 215; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
    Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Yay., V/560
    708 Bk. Taberî, Câmiu’l Beyan, 30/163 vd.; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 7/327-328; Kurtubî, el-Câmiu li
    Ahkâmi’l Kur’an, 20/123
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    “Kellâ/hayır.” Engelleyene yönelik kınamadır. “Eğer” yaptığı veya üzerinde
    bulunduğu küfürden “vazgeçmezse, andolsun ki onu perçeminden tutup”
    ateşe “sürükleyeceğiz.” Bununla yapılmak istenen kahr ve azap çeşitleri
    ile horlamadır. “O yalancı, günahkâr perçeminden!” Bu ifadeyle perçemin
    sahibi kastedilmiştir.
    “Biz de” ateşe sürüklemeleri için “zebânîleri çağıracağız.” Zebânîler güçlü,
    şiddetli, sert meleklerdir. İbn Abbas: “Meclisini çağıracak olsa zebânîler
    alenen onları yakalayacaktı.” Ey Muhammed! Namazı terketme konusunda
    “ona boyun eğme.” Sen tâatinde sâbit ol. “Secde et.” Secdene devam et, Allah
    için namaz kıl. “Yaklaş.” Tâat ile Rabbine yaklaş.
    “Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden)
    yakalarız (cehenneme sürükleriz).” (96/Alâk, 15)
    Hayır, hayır; Muhammed (s.a.s.) namaz kılarsa onun ensesine ayağını
    basacağı tehdidini savuran bu bedbaht adam, kesinlikle bunu yapamayacaktır.
    Buna gücü asla yetmeyecektir. Bu yüzden Rasûlullah’ı tehdit etmekten
    vazgeçsin! Aksi takdirde onu perçeminden, alnından tutar, şiddet ve
    sertlikle cehenneme fırlatırız.
    Taberî diyor ki: “Hayır, Ebû Cehil, iddia ettiği gibi Muhammed’i (s.a.s.)
    yakalayıp boynuna basamayacak ve buna gücü yetmeyecektir. Yemin olsun
    ki, eğer Ebû Cehil, Muhammed’e karşı yaptığı bu davranışlardan vazgeçmezse
    Biz, mutlaka onu perçeminden yakalayacağız, zelîl edeceğiz. Yüzünü
    karartacağız ve cehenneme sürükleyeceğiz. Böylece Biz, yalancı bir insanın
    perçeminden ve günahkâr bir insanın alnından yakalamış ve ona haksızlık
    etmemiş olacağız.”709 Diğer kavle göre perçemden yakalanması, o adamın
    Bedir’deki sonucuna işarettir. Bu âyet, o suçlu kişi, tekrar Allah’ın kulunu
    namazdan menettiği takdirde müslümanların, Bedir günü onu perçeminden
    tutup ölüme sürükleyeceklerini ifâde etmektedir.710 Ebû Cehil, Rasûlullah’a
    (s.a.s.) düşmanlıktan hiç geri durmadı. Bu öyle bir seviyeye ulaştı
    ki, Allah onu yalancı alnından tutup Bedir çölüne çekti. O da Kureyş’i yardımına
    çağırdı. Allah (c.c.) da, Müslümanlara yardım etti. Onları Bedir’e
    çağırdı. Böylece Ebû Cehil ve emsalinden şedid intikamını aldı. Ebû Cehil
    709 İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Hisar Y., 9/174
    710 Hak Dini Kur'ân Dili, 8/5958
    • 281 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    yaman bir şekilde can verdi. Bu haber, Kur’an’ın mûcize olduğunu, Rasûlullah’ın
    hak bir peygamber olduğunu göstermeye yetmez mi?
    İşte böyle yakalarız. Tehdid şiddetli ve ses tonu ile anlamını canlandıran
    bir sözcükle yapılmaktadır. Âyet metninde geçen “saf ’” (le-nesfean)
    sözcüğü şiddetle yakalamak demektir.711
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır” o azgının durumunu
    reddetmek ve ondan sakındırmak mânâsınadır. Yani gerçek, onun
    zannettiği gibi değil, sakın Lein, lâm yemin için hazırlık yapma içindir.
    Yani ulûhiyet şânına yemin olsun, celâlim hakkı için eğer “O azgın vazgeçmezse”,
    o kendini zengin görmekle tuğyândan/azgınlıktan, o yasaklamadan
    vazgeçip akıllanmazsa “sürükleriz”; tenvin, pekiştirmek için olan hafifletilmiş
    nundan (değiştirilerek) elde edilmiştir, demektir. Çünkü fiile tenvin
    bitişmez.
    Sef ’: Şiddetle tutup çekmektir. Yani muhakkak yakalayıp sürükleyeceğiz
    elbet o nâsıyeyi (perçemi) yahut perçemi ile. Nâsiye: Bilindiği gibi alındaki
    saç, perçem demektir. Onun bittiği alına, yani alnın üstünde başın ön
    tarafına da denilir. Burada maksat, baştan ve dolayısıyla şahıstan kinayedir.
    Onun için şu bedel ile açıklanıyor: Yalancı, cânî bir nâsıyeyi. Bu bedelin
    nekire (belirsiz) olarak getirilmesi, perçemi genelleştirerek benzerlerini de
    âyetin kapsamına almak içindir. “Kâzibetin hâtıetin: Yalancı, günahkâr” ile
    vasfedilmesi de hem belirsiz bir kelimenin marife (belirli) kelimeye bedel
    olmasını düzeltmek, hem sürüklenmenin sebebini açıklamak, hem de sürüklenecek
    perçemden maksat, bizzat şahsın kendisi olduğunu açıklamaktır.
    Bununla beraber kinaye, gerçeğin de kasdedilmesine engel olmaz.“712
    “O yalancı ve günahkâr alından.” (96/Alâk, 16)
    Bu perçemin, alnın sahibi yalancı ve günahkâr olup suçu çoktur. Bile
    bile günah işleyen, azgın, sapık, fâsık, fâcir, zâlim, müşrik, kâfir bir kimsedir.
    Gerçekten bu yakalayıp yere çarpma ânıdır. Belki o anda, akrabalarından
    ve arkadaşlarından kendisine kuvvet ve güç katan kimseleri imdadına
    çağırmak bu kişinin aklından geçebilir.713
    711 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    712 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331
    713 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    “O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.” (96/Alâk,
    17)
    O azgın adam, kendisini kurtarmaları için derneğinde, klübünde, meclisinde
    bulunanları, taraftarlarını, yardımcılarını, avenesini çağırsın bakalım!
    Girişte açıkladığımız gibi, Ebû Cehil’in tehdidine karşı Rasûlullah onu
    terslediğinde şöyle demişti: “Ey Muhammed! Sen kime güvenerek beni
    korkutuyorsun? Tanrıya yemin ederim ki, burada en fazla yardımcısı olan
    benim.” Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: “O himaye edicilerini çağırsın.”
    714
    “O vakit o, taraftarlarını çağırsın.”
    Nâdi: Halkın danışma v.s. gibi bir şey için konuşmak üzere bir yere
    toplanmaları mânâsına nedve’den gelir. Nitekim İslâm’dan önce Mekke’de
    Kureyşin toplandığı parlamento binasına “Darü’n-nedve” denilirdi. Nadi
    orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki eğlence meclisi, meclis, mahfel,
    kongre, parlamento terimleri gibidir. Yeni Türkçe’de bu gibi büyük toplantılara
    eski bir terim ile kurultay denilmesi yaygın olduğu için “kurultayını
    çağırsın” diye tercüme edilmesi zamanımız şivesine daha uygun gelir. Tirmizî’de
    rivâyet olunduğu üzere Ebû Cehil, kurultayca çoğunluğun kendisinin
    olduğunu söylediğinden dolayı da bu âyetle ona işaret edilmiştir.715
    Buradaki Mûcize
    “Felyed’u nâdiyeh (Adamlarını, taraftarlarını çağırsın)” ifadesinin başındaki
    fâ ve bu meydan okuma, âyetin ifade ettiği hususun bir mûcize olduğunu
    gösterir. Çünkü bu, o kâfiri, meclisini ve kavmini dâvet hususunda
    tahrik etmektedir. O kâfir her ne zaman bunu yapmaya yeltense, mutlaka
    Allah’ın, zebânîleri dâvet işi de gerçekleşecekti. Binâenaleyh o buna cesaret
    edemeyince, bu, Kur’an’ın mûcizesinin zuhur ettiğine delâlet eder.716
    “Biz de zebânîleri çağıracağız.” (96/Alâk, 18)
    714 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
    715 Tirmizi, Tefsir 96/2; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331-332
    716 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/274
    • 283 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Biz de cehennemde görevli, acımasız, güçlü bekçileri, zebânî denilen
    melekleri çağıracağız! O zaman onun hali ne olacak?
    Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Şâyet Ebû Cehil ayağı ile boynuma
    basmaya girişecek olsaydı zebânîler onu açıkça yakalayacaklardı.”717 Buradaki
    “zebânîye” kelimesi Katâde’nin açıklamasına göre Arap dilinde “polis”
    için de kullanılır. “zeban”ın asıl manası, “iten kimse”dir. Padişahların yanında
    görevli olan zebanlar, padişah bir kimseye darıldığında onu iterek dışarı
    çıkarırlardı; bu nedenle anlamı şudur: O kendini himaye edenleri çağırsın,
    Biz de kendi polislerimizi, (yani azap eden meleklerimizi) Onun yardımcıları
    ile hesaplaşsın diye çağırırız.”718
    Ebû Cehiller, çağdaş tâğutlar takvâyı ve namazı ikame etmekten müslümanları
    alıkoyma işini sürdürecek olurlarsa andolsun ki Biz onu ve onun
    gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o günahkâr perçemlerinden
    tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz onları. Onlar
    o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avanelerini, tüm bakanlarını,
    dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı yaparız. Onlar
    yandaşlarını çağırsınlar biz de Zebânîlerimizi çağırırız. 719
    Biz ise katı ve şiddetli zebânîleri çağıracağız. O halde savaşın sonucu
    bellidir. Bu korkunç ve yukarda canlandırılan âkıbetin ışığı altında sûre itaatkâr
    mü’mini imanında ve itaatinde ısrarlı olmaya ve onlardan ayrılmayıp
    dayanmaya çağırarak son buluyor.720
    “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a) Secde et ve (yalnızca
    O’na) yaklaş!” (96/Alâk, 19)
    Hayır, hayır; durum namaz kılarak Rabbine ibâdet eden Muhammed’i
    ibâdetten engelleyen Ebû Cehil’in iddia ettiği gibi değildir. O halde ey Muhammed!
    Sakın o azılı kâfirin ‘Namazı terket!’ sözüne ve genel olarak Allah’ın
    emirlerine aykırı hükümlere itaat etme! Seni hiçbir örneğe ihtiyaç
    duymaksızın yoktan var eden ve öldükten sonra da hesaba çekmek için
    tekrar diriltmeye kadir olan Rabb’ine ibâdet et, O’na hiçbir şeyi şirk koşma!
    717 Buhârî, Tefsir 96/4
    718 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
    719 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 52
    720 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an.
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    Yalnızca Allah rızâsı için namaz kıl, secde et, Allah’ın izni ve ismiyle oku ve
    O’nun rızâsını elde etmeye vesile olacak amellerle O’na yaklaşmaya çalış!
    Zira Biz senin yanında olduğumuz müddetçe Ebû Cehil sana hiçbir zarar
    veremeyecektir.
    “Secde”den kasıt, namazdır. Yani “Ey Nebi! Korkma, namaz kılmaya devam
    et ve bu vâsıtayla Rabb’ine yaklaş.721
    Sakın, İslâm çağrısını ve namazı engelleyen şu azgına boyun eğme.
    Rabbine secde et; O’na itaatlerle ve ibâdetlerle yaklaş. Bu azgın ve engelleyen
    kişiyi bırak. Onu zebânîlere bırak. Bazı sahih rivâyetlerde ilk bölümü
    dışında bu sûrenin Ebû Cehil hakkında indiği belirtilir. Ama sûrenin ifade
    ettiği anlamın genel olduğu da bir gerçektir. Sûre itaat eden, ibâdet eden
    ve Allah’a çağıran her mü’mini ve azgın, namazı kılmayı engelleyen, itaat
    edeni tehdid eden, kuvvet ve zor kullanarak böbürlenen her zâlimi kapsar.
    Yüce Allah’ın son emri de şudur: “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a)
    Secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!”722
    İşte sûrenin bölümleri böylece birbiri ile âhenk içinde oluyor ve her
    bölümün bıraktığı etkiler birbirini tamamlıyor.723
    Vahyi okumayıp kulluktan yüz çevirenler, Allah’a isyan edip azgınlaşan
    tâğîler ve tâğutlar, Ebû Cehil’in izinden giderek namaza engel olanlar,
    Allah’a ibâdet edip kul olmaya çalışanları engellemeye kalkışanlar, eğer bu
    tavırlarından vazgeçip Allah’la savaşa bir son vermezlerse, mü’minlerin namazlarını
    engellemeye devam ederlerse, Müslümanları takvâdan, ibâdetlerden
    ve namaz kılmaktan alıkoyma işini sürdürecek olurlarsa andolsun
    ki Biz onu ve onun gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o
    günahkâr perçemlerinden tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz
    onları. Onlar o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avanelerini,
    tüm bakanlarını, dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı
    yaparız. Onlar yandaşlarını çağırsınlar, Biz de Zebânîlerimizi çağırırız.
    Ey peygamberim ve ey Peygamber yolunun yolcuları! Sakın ha sen
    böylelerine itaat etme! Ey mü’minler sakın ha bu isyankâr tâğî ve tâğutlara
    uymayın! Bunlara itaat etmeyin! Bunları dinlemeyin! Bunların emirlerine
    721 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
    722 96/Alâk, 19
    723 Seyyid Kutub, Fizilâli’l Kur’an
    • 285 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    itaat etmeyin, yasalarını uygulamayın! Zaten namazı engelleyene asla itaat
    edilmez. Namazı engelleyene itaat, bu âyet gereği haramdır.724
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sakın. Sakındırma üzerine
    sakındırmadır. Ona itaat etme! Öyle kendini zengin gören, yalancı, cinâyetkâr,
    namazdan alıkoyan azgını dinleme! Rabbine itaat ederek okumakta
    ve okutmakta sebat eyle ve secde et. Rabbinin emrine boyun eğmekle oku
    ve secdeye devam et ve yaklaş. Secde ile namaz ile ve yakınlığa sebep olan
    diğer ibâdet ve kulluk ile kulluk ederek Rabbine yaklaş. Çünkü sahih hadiste
    belirtildiği üzere “Akrabu mâ yekûnu’l-abdu ilâ Rabbihî ve huve sâcidun =
    Kulun Rabbine en yakın olabileceği durum secde halidir.”725 Bir kudsi hadiste
    de “Kul Bana nâfile ibâdetlerle devamlı yaklaşır…”726 buyurulmuştur. Burada
    secdenin yukarıdaki namaz karinesi (ipucu) ile namaz mânâsına olması
    da ihtimal dâhilinde ise de gerçek mânâsı üzere özellikle kendi mânâsında
    olması daha açıktır. Çünkü “yaklaş”, namaz ve insanı Allah’a yaklaştıran
    diğer ibâdet çeşitlerini kapsar. Secdenin ayrıca özelleştirilmesi hadisi gereğince
    önemini açıkça ifade eder. Çünkü secde bütün yakınlığın esası olan
    boyun eğme ve teslimiyetin en mükemmel şeklidir. Toprağa secde kulluğun
    ve zilletin nihâyetidir. Allah için de izzetin sonsuzluğu vardır. Kendi
    benliğinden, kibirden uzaklaştıkça cennetine yakın olursun. Buhârî ve
    Müslim’de sâbit olduğu üzere Peygamber (s.a.s.) de bu sûreyi okuduğunda
    tilâvet secdesi yapmıştır.727 Biz de okuyalım; Allah’ın izni ve ismiyle, neyi ve
    nasıl okumak gerekiyorsa. Allahu ekber deyip secdeye kapanalım ve Allah’a
    yavaş yavaş yaklaşmay çalışalım. Nihâyet en son dönüş O’nadır.”728
    “Yaklaş” İfadesi Hakkında
    Böylece, Cenâb-ı Hak sanki o kâfirin öfkesinin artsın diye, Hz. Peygamber’e
    (s.a.s.) Kendi rızâsı için secde etmesini emretmiştir. Bu mânâya
    göre bu ifade, “... onunla, kâfirleri öfkelendirmek için...”729 âyeti gibi olmuş
    olur. Öfkenin artmasını gerektiren sebep şudur: Kâfirler, Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) namaz kılmasına mâni olmak istiyorlardı. Böylece, Hz. Muhammed’i
    (s.a.s.) secde ederken görmeleri durumunda ise, kin ve öfkeleri doruk
    noktaya çıkıyordu.730
    724 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an, c. 20, s. 52-53
    725 Müslim, Salât 215; Nesâî, Tatbik 78; Mevâkît 35; Tirmizî, Deavat 118; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/421
    726 Buhari, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/256
    727 İbn Mâce, İkamet 70, 71
    728 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/333
    729 48/Fetih, 29
    730 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/275
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Bâtılı Savunan Zâlime Uyulmaz
    “Sakın ona uyma. Secde et ve yaklaş!”
    Kişi küfürle şartlanıp bâtıl ile beyni yıkanınca, Hakk’ı red ve inkâr onda
    ön yargı haline gelir. Hakk’a kulluk edenlere saldırmak onun işi ve sanatı
    olur. Her vesileyle hakiki dindarlara çatma, onları küçümseme öylesinin
    zevkini okşayan bir eğlence sayılır. Ama her şeye rağmen “hak”, hak olduğu
    için dimdik ayakta durmaya devam eder; bazan incelse bile asla kırılmaz.
    Bâtıl her defasında hakkın sağlam duvarına çarpıp yere serilir. İşte bu tabii
    sonuç zâlim münkirleri büsbütün çileden çıkarır ve başka çare bulamayınca
    da daha çok saldırıda bulunma ihtiyacını duyarlar.
    Böylece hak ile bâtıl mücadelesi sürüp gider; sonunda zafer gerçek mücâhid
    mü’minlerden yana tecelli eder. O bakımdan günün makûs şartlarına
    bakıp zaaf göstermek veya ümitsizliğe kapılmak Hakk’ın yardımından
    uzaklaşmaktan başka bir semere vermez. Hidâyete ermenin, iman nimetine
    kavuşmanın büyük bir lutuf olduğunu idrâk ederek, bâtılı savunan zorbalara
    karşı dayanma gücünü ortaya koymak ve Allah’a karşı kulluk görevini
    yerine getirme gayretini taşımak zaferin parlak müjdesidir. Rasûlullah
    (s.a.s.) Efendimiz’e bu yolda emir verilirken, bu emir aynı zamanda Onun
    ümmetinin her ferdine yönelik bulunuyor. Bunun için Cenâb-ı Hak sûrenin
    sonunda Hz. Peygambere (s.a.s.) ve Onun sâlih ümmetine üç emirle
    seslenmektedir:
    1- Sakın inkârcı nanköre uymayın,
    2- Namaz kılmaya devam edin,
    3- Her vesileyle Hakk’a yakınlık sağlamaya çalışın.
    Bu üç emir birbirini tamamlamakta, biri diğeriyle gaye ve hikmetini
    bulmaktadır. Öyle ki, inkârcı nanköre, bâtılı savunan zorba sapığa uyan
    kimsenin artık namaz ve ibâdeti, onu Hakk’a yaklaştırmaz. Öylesinin hiçbir
    iyiliği kabule lâyık görülmez. Zira iman doğrultusunda namaz kılmayan,
    tâğî ve tâğutlara itaat eden kimse Hakk’a yakın olamaz.731
    731 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Y., 13/6910
    • 287 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Nüzul Sebebi: Ebû Cehil ve İbn Mes’ûd
    Buradaki “sef ’” (sürükleme) ile, bu kâfirin âhirette cehenneme sürükleneceği
    kastedileceği gibi, dünyadaki sürüklenişi de kastedilmiş olabilir.
    Rivâyet olunduğuna göre, Rahmân Sûresi nâzil olunca, Hz. Peygamber
    (s.a.s.), ashabına, “Sizden kim bu sûreyi, Kureyş’in ileri gelenlerine okuyacak?”
    dedi. Kureyş’in işkencesinden korktukları için ashab, buna cesaret
    edemeyip, ağırdan aldılar. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) kalkıp;
    “Ey Allah’ın Rasûlü, ben (okurum)” dedi. Ama Hz. Peygamber (s.a.s.)
    onu oturttu. Aynı şeyi tekrar sordu, yine İbn Mes’ûd (r.a.) kalktı. Bu iş, sonunda
    Hz. Peygamber (s.a.s.), yine İbn Mes’ûd’a müsaade edinceye kadar
    tekrarlandı. Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.s.) güçsüz ve cüssesiz olduğu için,
    bu işi ondan başkasının yapmasını istiyordu. Böylece İbn Mes’ûd (r.a.), Kureyş’in
    ileri gelenlerinin yanına vardı. Onları Kâ’be’nin etrafında toplanmış
    olarak buldu ve bu sûreyi okumaya başladı. Bunun üzerine Ebû Cehil kalktı,
    onu dövdü ve kulağını yarıp kanattı. İbn Mes’ûd (r.a.) gözleri yaşlı bir
    vaziyette, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına döndü. Hz. Peygamber (s.a.s.)
    onu bu vaziyette görünce, kalbi rikkate geldi ve başını kederli bir biçimde
    önüne eğdi. O sırada Cebrâil (a.s.) gülerek ve müjdeli bir şekilde çıka geldi.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ey Cibril, İbn Mes’ûd ağlarken sen
    gülüyorsun” deyince, Cebrâil (a.s.): “İleride bunun sebebini anlayacaksın”
    dedi. Müslümanlar Bedir günü gâlip gelince, İbn Mes’ûd (r.a.), mücâhidler
    arasında kendisinin de bir payı olsun diye, bir şeyler araştırıyor, ölüler arasında
    dolaşıyordu. Birden Ebû Cehil’i, baygın ve hırlar bir vaziyette önünde
    buldu. İbn Mes’ûd (r.a.) yine de, Ebû Cehil’in gücünün, kuvvetinin yerinde
    olabileceğinden, dolayısıyla kendisine zarar vereceğinden enşidelendi de,
    uzaktan mızrağını Ebû Cehil’in burnu üzerine koyup, dürttü. Belki de Hak
    Teâlâ’nın, “Onun hortumu (burnu) üzerine damga basacağız” 732 âyetiyle
    kasdettiği damga bu idi.
    Ebû Cehil’in güçsüz olduğunu ve kalkamayacağını anlayınca, usta bir
    biçimde üzerine çullandı, göğsünün üstüne oturdu. Ebû Cehil, gözlerini
    açıp onu görünce, “Ey küçük çoban, yemin olsun ki sen sarp/yüce bir yere
    çıktın” dedi. İbn Mes’ûd da (r.a.), “İslâm üste çıkar, üsttedir; onun üstü-
    732 68/Kalem, 16
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    ne çıkılmaz”733 dedi. Ebû Cehil: “Arkadaşına (Muhammed’e) şunu ulaştır:
    Hayatımda, ondan daha çok buğzettiğim/öfkelendiğim hiç kimse yoktur.
    Şu öldüğüm anda da yine en çok öfkelendiğim odur” dedi. Rivâyet olunduğuna
    göre Hz. Peygamber (s.a.s.) onun böyle dediğini duyunca: “Benim
    Firavun’um Mûsâ’nın Firavun’undan daha zorba. Çünkü onun Firavun’u
    (ölürken/boğulurken) “iman ettim” dediği halde, benimki, isyânını artırdı”
    buyurmuştur. Ebû Cehil daha sonra İbn Mes’ûd’a (r.a.), “Başımı kendi
    kılıcımla kes. Çünkü bu daha keskin ve bilenmiştir” dedi. İbn Mes’ûd
    (r.a.) onun başını kesince, taşıyamadı. O, Kur’ân okuyunca İbn Mes’ûd’un
    (r.a.) kulağını yarmıştı. Böylece kulak kulağa bir kısaslaşma olacaktı. Hak
    Teâlâ’nın, “Perçeminden tutup sürükleriz” buyurarak haber verdiği tehdidin
    gerçekleşmesi için... Böylece onun başı, ön tarafından sürüklenmiştir. Çünkü
    İbn Mes’ûd (r.a.), onun başını taşıyamayınca, kulaklarını deldi, oralardan
    ip taktı ve onu sürükleyerek Hz. Peygmber’e (s.a.s.) götürdü. İşte tam
    bu sırada Cebrâil (a.s.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında gülüyor ve “Ey
    Muhammed, kulağa karşılık kulak... Fakat burada, kulağın yanısıra bir de
    baş var” diyordu. Bütün bunlar, Hak Teâlâ’nın “perçeminden tutup sürükleriz”
    ifadesinin mânâsıdır.734
    Nerdesin Ey Güzel İsyan? “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme!” (96/
    Alâk, 19)
    İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak bilinçsizleştiriliyor, güzel
    duygulardan arındırılıyor, tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle
    ilgili oynanan oyunu anlamasın diye başka oyunlarla avutulup uyutuluyor.
    Top kafalı, müzik tutkunu, tv. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli kumarların
    esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine haline
    getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz budur. İnsanımızın
    kimliksizleştirilmesi, inançsızlaştırılması ve buna seyirci kalınarak zulme
    dolaylı da olsa destek verilmesinden daha büyük kriz olamaz. Müslüman
    olduğunu iddiâ eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl
    itaat veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii, her
    şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye, fitne toplumun
    dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye başlayacaktır.
    733 Kenzû'l-Ummal, 1/246
    734 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/271-272
    • 289 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda
    isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine uygun bir
    din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların ilâh ve
    rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin
    dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor.
    Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve
    isyankârların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden
    altısı dışından bir din, her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek
    isteniyor.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman
    mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından
    ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili
    şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi
    istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas
    gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme
    çabasına yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt
    yakacaklar bile kalmayacaktır.
    İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan da
    kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber bulunurlarsa isyan
    öne çıkmış olur. Bazı insanlar, övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları
    yok” diye bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi
    insan olduğu vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
    önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
    değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır. Yani, itaatsizlik
    de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen biri, isyan içinde demektir,
    isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları olmasın.
    Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi
    istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa,
    öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı735
    gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat
    de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
    ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
    735 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden kimse, O’na
    kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu duyarak gösterecektir.
    İtaat olmadan cennet yoktur.736 Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak,
    onlara hayat verecek şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir
    itaat. “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman,
    Allah’a ve Rasûlü’ne icâbet edin.” 737
    Allah’a itaati terk eden isyankâr ve kendine zulüm/yazık edenlere dünyevî
    cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir. “Zâlimlerin bir
    kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”738 İnsanlar bozuldukları, Allah’a âsi
    oldukları zaman, onların kötüleri başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.”
    739
    Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne yaparsınız?”
    diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa kalkıp “Allah’a
    ve Rasûlüne azıcık muhâfet etsen, itaatten kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla
    düzeltiriz!” diye cevaplaması, Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi,
    örnek alınma gereği duyulmadan, sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
    İnsanların insanlara haksız hükmü, tahakkümü doğurur. İnsanların
    Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım çağını
    saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti
    güncelleştirmek için bundan başka çözüm yoktur. Bilindiği gibi, Hz. Ebu
    Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “... Allah’a
    ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam, bana
    itaatiniz gerekmez!”
    Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken yerlere gösterildiğinde
    cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış
    düşmanlara, iç düşmanlara, şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya
    münâfığa, yani her çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsâade etmediği
    durumlardaki isyan ise, fesattır, fitnedir, anarşi ve terördür. İsyanın gerektiği
    yerleri tespit, İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
    cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör ve funda-
    736 4/Nisâ, 14
    737 8/Enfâl, 24
    738 6/En’âm, 129
    739 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
    • 291 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    mentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de, namaz kılmayan
    veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi Allah’a isyankâr, yani fesatçı,
    anarşist bir kimse kabul edilir.
    “İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir.
    Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı
    koyma anlamlarını kazanmıştır. Hz. Mûsâ’nın değneğinin adı da “asâ” idi.
    Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Mûsâ’nın asası hem bilinen
    değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavun’a karşı O’nun haklı isyânını
    sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun peygamberine itaat etmeyip isyanla
    damgalanan Firavun’a740 isyan, Mûsâ’nın (a.s.) mûcizesi olmaktadır. Hz.
    Mûsâ’nın asâ mûcizesi, aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyâmı, onlara
    sopa göstermeyi, isyanı da içermektedir.
    Bilindiği gibi, Mûsâ (a.s.) Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan etmişti.
    Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir
    zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmediyordu.
    Hz. Mûsâ ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı gelmiş, ona itaat etmemişti.
    İşte Hz. Mûsâ’nın elindeki asâ, zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
    Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde edin”741 emrine karşı gelerek ilk isyan
    eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden olumsuz anlamda
    isyanın pîri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsâ’nın isyanı ise müspet ve güzel
    bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem olumlu bir mânâya, hem de
    olumsuz bir anlama gelebilir. İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem
    de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a
    ve O’nun ilkelerine karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların
    izinden giden mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere
    itaat etmezler, onlara ve onların zulüm dizenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin
    yıktıklarını yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı
    isyandır. İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin
    uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek,
    korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları
    kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin
    en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ
    ve onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır.
    740 bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
    741 2/Bakara, 34
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta
    isyan söz konusudur tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere
    isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan
    isyan önderleridir. Firavun da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa,
    esas isyan edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, inkılâpçı bir ruh ve mûcizevî
    özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten, zararı
    hem kendine hem çevresine bulaştıran olumsuz bir isyandı.
    Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a
    değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak eksiklik olur.
    Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birisine kocası
    da olsa, devlet başkanı da olsa isyan ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman
    edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında,
    cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni
    zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” 742
    Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi Mûsâ’ya iman
    ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir. Ellerinden ve ayaklarından
    kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir.
    İman edip Allah’ı itaat edilecek tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz
    kalan Âsiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
    Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
    birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.743 İsyan
    edilmesi gerekenlere, sırf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından dolayı
    itaatte kusur etmeyenin, Âsiye gibi zâlim ve tâğutlara isyan edemeyenin ne
    kadar erkek olduğu, ne kadar inançlı olduğu takdir edilebilir.
    Kur’an’ın bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
    vesilesi olduğu gibi,744 cennetin 745 ve inkârcılara karşı kazanılacak zaferin
    de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar ve ziyanların
    sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla 746 ve cehennemle747
    sonuçlanan âdiliktir.748 Allah’a ve Rasûlüne itaatten yüz çevirmek, mü’min-
    742 66/Tahrim, 11
    743 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
    744 3/Âl-i İmrân, 132
    745 4/Nisâ, 13
    746 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
    747 4/Nisâ, 14, 115
    748 11/Hûd, 59
    • 293 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lik iddasına ters düşer.749 Kalabalığa, çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan
    sapmayı sonuçlandıran bir tehlikedir.750
    İtaat Edilmesi Gereken Kimseler: Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler;
    Allah, peygamberler ve müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.751
    İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler: Kur’an’da itaat edilmesi yasak olan
    kimseler sayılarak mü’minlerin kimlere isyan etmeleri, en azından sivil itaatsizlik
    yapmaları gerektiği belirtilir. Bunlar: Kâfirler,752 ehl-i kitap,753
    münâfıklar,754 kendisini Allah yolundan uzaklaştıran ve saptıran liderler
    ve büyükler,755 şeytan ve şeytanın dostları,756 günahkârlar ve nankörler,
    757 yalancılar,758 ahlâksızlar,759 gâfiller, zikirden (ibâdetlerden, Allah’ı
    hatırlayıp anmaktan ve Kur’an’dan) gaflette olanlar,760 namaza engel olanlar,
    761 aşırılar, israfçı ve fesatçılar,762 şirke zorlayan ana-baba,763 halk, insanların
    çoğu(nluğu) ve zan,764 insanların ve bilmeyenlerin hevâları/kötü
    arzu ve istekleri,765 Allah’a ve Rasûlüne isyânı (haram olan bir şeyi) emreden
    kim olursa olsun, o kimselerdir: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara
    itaat edilmez.” 766 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda
    kullara itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).”767
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. İnsanımıza abdesti
    bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasını
    izin verilmediği için, tersine her çeşit günah ve isyan için, bunlar imanı
    bozmaz, diye, bunlar olmadan da müslümanlık olur diyerek “Allah’ın af-
    749 24/Nûr, 47
    750 6/En’âm, 116
    751 4/Nisâ, 59
    752 25/Furkan, 52; 3/Âl-i İmrân, 149
    753 3/Âl-i İmrân, 100
    754 33/Ahzâb, 1
    755 33/Ahzâb, 64-68
    756 6/En’âm, 121
    757 76/İnsan, 24
    758 68/Kalem, 8-9
    759 68/Kalem, 10-14
    760 18/Kehf, 28
    761 96/Alak, 19
    762 26/Şuarâ, 151-152
    763 29/Ankebut, 8; 31/Lokman, 14-15
    764 6/En’âm, 116; 49/Hucurât, 7; 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 35-36, 66
    765 5/Mâide, 49-50; 45/Câsiye, 18
    766 Müslim, İmâre 38
    767 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre 39; İbn Mâce, Cihad 40
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    fına güvendirerek kandıran kimselerin”768 aldattığı insanımızın mü’mine
    benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez. Olayın iman boyutu, kabul
    ve itaat sözü olan “illâ Allah”tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ
    ilâhe” ile ilgili tevhid penceresinden bakışla bir ufuk turu yaparak çağdaş
    yaşam değerlendirilmelidir. Kayıtsız şartsız itaat edilen Allah ise, kişi, yüce
    mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı
    tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik
    ve zilleti seçmiş olur.
    Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati şiar edindiği
    yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek olduğu gibi; şirkin
    ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre şartlarında mü’mine
    yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik”, yani “dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!”
    demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır. İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın
    temel tavrı ile İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette
    aynı değildir. Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
    döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
    mânâsı şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan adları
    değiştirirdi.769 Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan eden kadın”
    anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir. Yeni müslüman olmuş
    bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.) onun adını Cemile olarak değiştirdi
    ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.770 Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen
    “Firavun’un hanımı”nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan
    övgüyle söz etmiştir.771 Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış
    olmaz: İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat edenlerden
    teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük bir yanlıştır. Ama
    Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin egemen olduğu
    ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak; dünyevî açıdan riskli olsa da en temel,
    kurtuluş için en emin tavır, Rasûluullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru
    yoldur.
    Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından her çeşit
    tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören, “gelene ağam, gidene
    paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz, dolayısıyla kişiliksiz insan değil-
    768 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
    769 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
    770 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
    771 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
    • 295 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    dir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini
    çıkarmayan, tepki göstermeyen, silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler”
    etrafını kuşattığından, en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara
    karşı mücadele ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
    anilmünker” yapmak mecbûriyetindedir. Tevhid eri olabilmek için; Allah’ın
    dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî, fikrî, nefsî... alanlardaki
    tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun her tezâhürüne,
    endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin her çeşidine tavır almak olmazsa
    olmaz bir zarûrettir. Muvahhid olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca
    ölmek için tâğutlara, zorbalara, ilâhlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası
    Allah’a itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır
    takınılmadan, izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min ölmek
    de mümkün değildir.772 Trafik ışığı olarak kırmızı lâmba konusunda itaatsizliğin
    cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu helâl-haram hududuna
    itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır dersiniz?
    İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre isyan
    edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır. Zâlim otoritelere
    karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel destanlarını peygamberler
    yazmıştır. Nemrutlara itaat etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara
    başkaldıran Mûsâ, câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki
    ve en güzel savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed (salevâtullahi ve selâmuhû
    aleyhim ecmaîn)...
    Yeşilciler, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
    kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları kırkı bulur
    bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran, sloganlar atarak,
    tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana giden yolu açanları
    sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak masal gibi değerlendirirler.
    Onların çoğu, zenginliğin ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde
    dünyevîleşme çarkında veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere
    hoşgörüler dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya
    özen göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
    ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip, suya sabuna
    karışmadan temizlik(!) peşinde... Allah’a iman edip tâğuta kulluk yapmak,
    küfre dolaylı da olsa hizmet etmek, Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile
    772 2/Bakara, 256
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    yapamadan ot gibi yaşayıp gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire
    itaat edip emir kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen
    bir müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
    İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad
    Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği
    bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu
    şöyle açıklar:
    “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra
    cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp
    daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle
    hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle
    bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar
    ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları
    düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
    önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten
    kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin
    söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın
    elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine
    gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden
    bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından
    böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
    şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
    Kur’an’daki İlâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını
    bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
    bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an
    okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar
    dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek
    anlamını bilmemek yatar.773
    Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu
    kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına
    sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün
    müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ateşten
    gömlek giymeye hazır olmalıdır. “Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve
    773 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden
    naklen)
    • 297 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat
    ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
    isyandır. Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
    deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve
    kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri
    olan cihad erlerine selâm olsun. İsyanınız kâfirlere, zâlimlere ve hevânıza;
    itaatiniz Rabbinize olsun!
    Secde ve Secde ile Allah’a Yaklaşma
    “(Allah’a) Secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!” (96/Alâk, 19)
    ‘Secde’ sözlükte, eğilme ve boyun büküş demektir. Bu anlamda secde,
    Allah’ın önünde eğilme ve O’na karşı kulluk yapmak demektir ki insanları,
    hayvanları ve cansızları kuşatır. ‘Secde’, bir anlamda üstün bir varlığın
    önünde, onu büyüklemek ve kendini o varlığın karşısında küçük görmek
    üzere, saygıdan eğilmek, yere kapanmaktır. Özel anlamıyla secde; en önemli
    ibâdet olan namazı tamamlayan, alnı, elleri, dizleri ve ayakları yere koymak
    şeklindeki hareket ve namazdan bir rükündür (olmazsa olmaz şartıdır).
    Allah’ın huzurunda yere kapanış demek olan secde, Allah’a memnuniyetini
    ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yapılan bir ibâdettir. Secde
    kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 92 yerde geçer. Secde yapana ‘sâcid’,
    çok secde yapana ise ‘süccâd’ denir. Üzerinde secde yapılıp namaz kılanan
    kumaş veya küçük halıya ‘seccâde’, secde yapılıp (topluca) namaz kılınan
    binaya “mescid”, secde organlarına da mesced adı verilir. Secde yapma olayına
    da ‘sücûd’ denilir. Sücûd aynı zamanda çok secde yapan anlamına da
    gelmektedir.774
    İbâdet Anlamıyla Secde
    Secde, son derece tevazu (hürmet) ile alçalıp baş eğmektir ki, ‘kibr’in
    karşıtıdır. İslâmî manada, alnı yere koymak şeklindeki Allah’ı ta’zimin (büyüklemenin)
    ve Allah’a itaat etmenin en yüksek göstergesidir. Her çeşit
    secdede ibâdet, boyun büküş, tezellül (kendini aşağı görme) ifadesi vardır.
    Bunun için İslâm’a göre Allah’tan başkasına secde edilemez; bu küfürdür.
    Kendisine secde edilmeye lâyık Allah’tan başka hiçbir şey yoktur. Yücel-
    774 2/Bakara, 125; 22/Hacc; 26
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    tilmeye, tâzimde bulunulmaya lâyık yegâne makam Allah’tır. Allah’tan
    başkasına secde edenler o secde ettikleri şeyi ilâhlaştırmış ve Allah’a şirk
    koşmuş olurlar.
    Kul, ister Allah’ın huzurunda isterse bir başkasının huzurunda yere kapansın;
    onun bu durumu bir itaat ve önünde yere kapandığı şeye mutlak
    bir bağlılıktır. Secde eden kimin karşısında secdeye kapanıyorsa, o makama
    karşı sınırsız bir saygı duyuyor, onu en büyük tanıyor, ona en büyük sevgiyi
    besliyor demektir. Bu saygı ve tâzim, ister korkudan kaynaklansın, istersse
    derin bir hayranlık duygusundan, durum değişmez. Çünkü insanın kendini
    en aşağı, en küçük, en güçsüz gördüğü durum, secde halidir. Öyle ki kişi,
    secdede kendini bir hiç olarak görür (kendini zelil sayar), ama karşısında
    secdeye kapandığı makamı ise en büyük tanır. Bir makamı veya şahsı yüceltmenin,
    secdeden daha ileri ve daha aşırı bir biçimi düşünülemez. Bu
    bakımdan tarihte ve günümüzde yaşayan bütün müstekbir zorbalar, insanların
    kendi huzurlarında ve makamlarının huzurunda secde etmelerini,
    o makamlar karşısında boyun bükmelerini istemişlerdir. İnsanların
    kendi huzurlarında eğilmelerinden vahşî bir zevk almışlardır. Firavunlar
    ve çağdaş takipçileri, insanların saygıyla karşılarında eğilmelerini isteyerek
    mâbud haline gelmişlerdir. Yeryüzünde azıp haddi aşan, kendilerini tanrı
    makamında gören bütün tâğutlar aynı karakteri taşırlar. Kendileri Yüce Yaratıcı’nın
    huzurunda secde etmekten yan çizerler; ama aynı zorbalar insanları
    kendi huzurlarında eğilmeye zorlarlar. Peşinden gittikleri liderleri iblis
    de Allah’ın emrine karşı gelerek secde etmekten kaçınmıştı.
    Kur’an’da Secde“Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” 775
    “Ey iman edenler, rükû edin ve secde edin!” 776
    “...Rükû eden, secde eden mü’minleri müjdele!” 777
    “Gecenin bir bölümünde O’na secde et!” 778
    775 96/Alak, 19
    776 22/Hacc, 77
    777 9/Tevbe, 112
    778 76/İnsan, 26
    • 299 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek ve kıyam ederek geçirirler.”
    779 “Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar,
    ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor.” 780
    “Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez Allah’a secde ederler. Gökler
    de sabah ve akşam (uzayıp kısalarak) Allah’a secde etmektedir.” 781
    “Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek
    ve Allah’a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunanlar, yerdeki
    canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” 782
    “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu
    zaman secde etmiyorlar.” 783
    “Secde hali, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. İşte orada çok duâ
    ediniz.” 784
    “Kulun, Rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır.” 785
    Secde, aynı zamanda, Allah’ın emirlerine uymak, O’nun evrene koyduğu
    kanunlara itaat etmek, Allah’ın rabliğine teslim olmak demektir.
    Kâinattaki bütün varlıklar isteyerek veya istemeyerek Allah’a secde ederler:
    “Göklerde ve yerde olanların hepsi, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar,
    hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görüyor musun?”786;
    “Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah’a
    secde ederler. Sabah akşam onların gölgeleri de (O’na secde ederler).” 787
    779 25/Furkan, 64
    780 22/Hacc, 18
    781 13/Ra'd, 15
    782 16/Nahl, 48-49
    783 84/İnşikak, 21
    784 Ebû Dâvud, c. 2, s. 33; Riyâzü's-Sâlihîn, c. 3, s. 82
    785 Müslim, Salât 215. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
    Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Yay., V/560
    786 22/Hacc, 18
    787 13/Ra’d, 15
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    Tilâvet Secdesi
    Tilâvet; okuma, özellikle Kur’an okuma anlamına gelir. Kur’an’daki bir
    secde âyetini okuyan veya dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye
    denilir. Kur’an-ı Kerim’de 14 yerde secde âyeti bulunmaktadır. Mushaflarda,
    secde âyeti bulunan sayfaların kenarına bunu belirten özel bir işaret
    konulmuştur. Kur’an’daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A’râf, 206; 13/Ra’d,
    15; 16/Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/
    Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/
    Necm, 62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19) Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib;
    Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup
    secde edince, şeytan ağlar ve ‘vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle
    emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum,
    ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir’
    diyerek oradan kaçar.” 788
    Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının
    karşısında boyun bükmekten ve secdeetmekten kaçındıkları anlatılmakta,
    bir kısmında ise mü’min muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır.
    Secde âyetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu
    âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek
    hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek
    anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek
    için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
    Secdenin Önemi
    Secde, namazın en önemli hareketidir. Secde; ibâdetin, kulluk tavrının
    özü ve esasıdır. Kur’an-ı Kerim, çeşitli âyetlerde secde edenleri övmektedir.
    789 Peygamber’e uyan ve O’nun Allah katından dini benimseyip
    yaşayan sahabelerin ve mü’minlerin yüzlerinde secde izleri vardır. Onların
    mü’min oldukları neredeyse alınlarındaki secde izinden belli olur. “Onları
    rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde
    secdelerin izinden nişanları vardır.” 790
    788 Müslim, İman 35
    789 9/Tevbe, 112; 7/A’râf, 120; 26/Şuarâ, 219
    790 48/Fetih, 29
    • 301 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah’a her yerde secde edilebilmekle birlikte, secde/ibâdet için özel yapılar
    da söz konusudur. Bu konuyla ilgili âyette, secdenin/ibâdetin sadece
    Allah’a yapılması vurgulanmaktadır: “Mescidler (yahut mescedler; secdeler
    veya secde âzâları) yalnızca Allah’ ındır. Öyleyse Allah ile beraber başka bir
    şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin!”791 ‘Mescid’, secde edilen yer demektir. Bu
    anlamda bütün yeryüzü bir mesciddir. Çünkü yeryüzünün her tarafında
    Allah’a secde edilmektedir. Ancak mescid denilince, genellikle cemaat halinde
    topluca namaz kılınan yerler, şimdiki câmiler, namazgâhlar akla gelir.
    Bu âyette792 geçen ‘mescid’in çoğulu mesâcid kelimesini ‘mesâced’ şeklinde
    okuyanlar da bulunmaktadır. ‘Mesâced’, ‘mesced’in çoğuludur ve anlamı
    secde yerleri demektir. Dolaysıyla âyeti şöyle de anlamak mümkündür:
    Secdeler ve secde yerleri, yani alın, burun, eller, dizler ve ayaklar Allah’a
    aittir. Onları yaratan O’dur. Öyleyse O’nun yarattığı uzuvları (organları)
    O’ndan başkasına secde ettirmeyin, yalnızca O’na secde edin.
    İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu
    ki: “Yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar, alın, -eli ile
    burnuna işaret etti-, iki el, iki diz ve iki ayak (ucudur).”793 Allah’ın yarattığı
    organlar O’na şükretmek ve O’na itaat etmek O’na secde etmek yolunda
    kullanılmalıdır. Secde, kulun şükrünün en yüksek makamıdır. Kul secde ile
    itaatın, saygının, ilâhî sevginin, huşû’nun en yücesine çıkar. Kulun Rabbine
    en yakın olduğu hal, secde halidir. Kişi, secdesi ile Rabbinin katında derece
    kazanır. Secde edenler, Allah’ı hakkıyla ta’zim ederler.
    Yüce Allah’ın yarattığı bu vücut organları, yine Allah’ın yarattığı âciz
    yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı’ya karşı nankörlük
    ve küfür demek olur. Allah’tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı
    gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş
    tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i
    mahlûkat için bir züldür, alçalmadır. Şurasının altını çizmek gerekiyor ki
    âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir
    varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik
    tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. İnsanlık onurlarını âciz, güçsüz
    ve zorba karakterli varlıkların önünde beş paralık etmezler.
    791 72/Cinn, 18
    792 72/Cinn, 18
    793 Müslim, Salât 231, Hadis no: 491, 1/355; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 891, 1/235; S. Buhâri, Tecrid-i Sarih
    Terc., 3/847-848
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a gerçek anlamda ve gereği gibi secde eden kul, kula kul olmaktan
    kurtulur. Mü’min, en şerefli organı olan yüzünü, insanların üzerinde gezinip
    tepindikleri toprağa sürerek, kendisini işte o topraktan yaratan Yaratıcı’nın
    karşısında ne kadar basit ve âciz olduğunu hatırlar. Mü’min, yalnız
    yaratıcısı Allah’ın huzurunda kendisini zelil hisseder.
    Allah’ın karşısında secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan
    kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler, ama her
    türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler,
    aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya
    maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah’ın kendisine secde
    emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle
    “emir kulu”dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun
    eğmeye, kulluk göstermeye (secdeye) hazırdırlar.
    Rabbimiz, kendisine secde etmeye yanaşmayanları çeşitli şekillerde
    rezil ve rüsvay eder, burunlarını sürter, onlara hiç bir izzet ve şeref vermez.
    İnsanların huzurlarında secdeye kapanmalarını veya secde eder gibi
    eğilmelerini isteyen sultanların veya onlar gibi davranananların bu haline
    Allah (c.c.) gazap eder.
    Allah’ın önünde eğilmeyen insan, gönlündeki putları deviremez, küfrün
    belini kıramaz. Secdeden kaçınan insanın yoldaşı, secdeden kaçınanların
    ilki olan şeytandır.
    Secdede asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah’a yönelmesi,
    samimi bir teveccüh ile O’na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Secdesi çok
    olanlar, yani sâcidîn ve ‘süccâd’ olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline
    getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için
    tevâzu gösterenleri, başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece
    Allah’ın huzurunda eğilip O’na secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar.
    Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?
    ‘Rükû’su ve ‘secde’si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda
    yapılan zikirler, edilen duâlar ve kunutlar kabul edilmeye daha yakındır.
    Bundan dolayı mü’minler secdede çok duâ ederler ve Allah’ı çokça
    tesbih ederler. 794
    794 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s 582 vd.
    • 303 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
    Tüm manevî/kalbî hastalıkların kaynağı kibirdir/büyüklenmedir. Büyüklenenlerin
    ilki şeytandır. Allah’ın emrine isyan edip secde etmeyerek
    ilk günahı şeytan, büyüklenme günahıyla işlemiştir. Allah’ın secde/ibâdet
    emrine uymayarak şeytanın yolundan gidenler de onun işini meslek edinerek
    büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda Allah’ın “en büyük”
    olduğunu tekrarlar ve secde ile gösteririz. Demek ki, gün ve gece boyunca
    büyüklenme ve eğilimleri ve tavırları ile yüzyüzeyiz. Namaz kılan bir
    müslüman da yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü kalbiyle tasdik, diliyle
    ikrar ve secdesiyle isbat etmiş olur. Namaz kılan bir müslüman, “Allahu
    ekber” dediği, Allah’ın huzurunda bel büküp (rükû) yere burnunu sürttüğü
    (secde) halde, hâlâ gurur, kibir/büyüklenme eğilimleri varsa, ne söylediğini
    ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
    Yeryüzündeki fesâdın kökünde “tekbir” ve “secde” şuurundan uzaklık,
    yani büyüklenme vardır. Mü’min, benlik ve kibir hastalıklarını Allahu ekber
    kılıcıyla keser, secde zaferine kavuşur. Günde 40 rekât namaz kılan bir
    mü’min, 80 defa secde yapma şerefine kavuşur. Alnını her gün 80 defa yerlere
    eğerek nefsini ve benliğini kırar; Allah’ın dışında büyük kabul edilmeye,
    önünde eğilmeye lâyık kimse olmadığının bilincini ispatlar. Bu secdelerle
    mü’min, “ene rabbukümu’l-a’lâ”795 diyen Firavunlara meydan okuyup
    “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” der. Günün her ânında ve davranışında “lâ”yı yaşamış,
    şimdi de secdede “illâ”nın en yakınına ulaşmış, hakkal yakîn olarak
    sadece Allah’ı ilâh olarak tanımanın hazzına ermiştir. Kibirliliğin göstergesi
    olan “burnu havada olma”yı secde ile “burnunu yere sürterek” kırmış olur.
    O yüzden secde, kişiyi şeytanlaştıran kibir ve gurura karşı en güzel, en etkin
    tedavi yöntemidir.796
    Allah’ın büyüklüğü karşısında bir hiç olduğumuzu vurgulamak için
    secde halinde küçülür, küçülür, küçülebildiğimiz en küçük hali alır ve O
    tek büyüğün, en büyüğün huzurunda yerlere kapanırız. O’nu büyükleyerek
    ve yücelterek, O’na yakın olabilmek için O’nun kuluna en yakın olduğu an
    olan secdelere tekrar tekrar varıyoruz. O’nun yüceliği karşısında küçülüp
    kıvrılıyor, tıpkı kapı halkası gibi yusyuvarlak olarak O’nun rahmet kapısını
    “Senin şânın ne yücedir Rabbim” diyerek çalıyoruz. “Buyur kulum, di-
    795 79/Nâziât, 24
    796 İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y. s. 26
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    lediğini iste kulum” diyerek huzuruna, kulluğuna kulunu kabul etmek ise
    ancak Ekber olana, O’nun merhametine yaraşır.797 O, sadece kendi huzurunda
    küçülenleri, başkalarının yanında, eşyanın, maddenin, tüm fânilerin
    ve âcizlerin yanında aziz kılacak, küçültmeyecek olandır. O, kendini büyük
    görüp secde etmeyen şeytanları sâğırînden kılan/alçaltan ve Kendine secde
    edenleri yeryüzünde halife ve efendi kılandır.
    Ağaçlar secde etmektedirler.798 Ağaçlar ve bitkiler, namazdaki secde
    gibi devamlı olarak secdede duruyorlar. Çünkü ağaçların ağızlarına benzeyen
    kökleri devamlı şekilde yerden su ve besin alırlar. Cisimlerin gölgeleri
    Allah’a özel bir teslimiyet ve ibâdet tarzı olarak her gün nasıl uzayıp kısalıyorsa799
    ibâdet eden insan da namazda kıyam, rükû, secde ve ka’de yaparken
    uzanıp kısalır. Müslümanların cemaat halindeki ibâdetlerde yaptıkları gibi,
    sürü halinde uçan kuşlar da Allah’a ibâdet ederler: “Göklerde ve yerde bulunanlarla
    dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez
    misin? Herbiri kendi salâtını (duâsını) ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah,
    onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.” 800
    Bilindiği gibi, Firavun, Hz. Musa’ya inanmayan ve ilâhlık taslayan zâlim
    bir yöneticidir. İsrailoğullarını kendine kul-köle yapıp onları ezip sömüren
    ve açıkça “ben sizin en büyük rabbinizim”801 deyip halkını kendine secde
    ettirip taptıran Firavun, iman edenleri imha için ordusuyla takip ettiği Hz.
    Mûsâ ve kavmi için mûcize olarak açılan Kızıldeniz’de ölüm ânında Allah’a
    iman etti ve secdeye kapandı. Bu iman, yeis/ümidsizlik halinde yapıldığı
    için kabul edilmedi. “Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Fir’avn ve
    askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihâyet
    (denizde) boğulma haline gelince, ‘Gerçekten İsrail oğullarının inandığı ilâhtan
    başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!’
    dedi. ‘Şimdi mi (iman ettin)? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan
    olmuştun. (Ey Fir’avn!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün
    senin bedenini (cansız olarak) kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız.’ İşte, insanlardan
    birçoğu hakikaten âyetlerimizden gâfildirler.” 802
    797 Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sureleri, Suffe Y. s. 67
    798 bk. 22/Hacc, 18
    799 16/Nahl, 48; 13/Ra'd, 15
    800 24/Nur, 41
    801 79/Nâziât, 24
    802 10/Yûnus, 90-92
    • 305 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Londra Brıtısh Museum’da Fir’avn’a ait olduğu büyük bir ihtimalle bilinen
    bir ceset sergilenmektedir. Mısır’da firavunların cesetleri mumyalanmak
    suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan Firavun’un
    cesedinin mumyalanmadan, bir mûcize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır.
    Nitekim 1980’li yıllarda Cebelein mevkiinde, Kızıldeniz sahilindeki
    kumların altından mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset
    bulunmuştur. British Museum’da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000
    yıllık olduğu tespit edilmiştir. Resimlerinden de belli olduğu ve bizzat benim
    müzede gördüğüm şekilde bu ceset secde eder vaziyettedir. Secde halindeki
    bu durum, âyette ölürken iman etmesiyle anlatılıyor. Hayatı, halkına
    zulümle ve Allah’a isyanla geçen, Allah’a secde etmediği yetmiyormuş gibi,
    “ben sizin en yüce rabbinizim” diyerek803 vatandaşlarını kendisine secde
    ettirmekten hayâ etmeyen Firavun’a Allah, öyle bir diz çöktürüp secde ettiriyor
    ki, binlerce senedir secdeden kalkmayan başı, sürtülen burnu, diğer
    Firavunlara ve insan şeytanlarına ibret olsun! Ölüm ânındaki bu imanın
    ve secdenin ahirette onu kurtarmayacağı âyetteki ifadeden anlaşılmaktadır.
    Ancak, mumyalanmadığı ve benzeri işlemlerden geçmediği halde, Allah’ın
    hikmeti gereği ve insanlara ibret olması için üç bin yıldan fazla zamandan
    beri çürümeyen, bozulmayan ve tüm organları, hatta saçları bile yerinde
    olan cesedin Allahu a’lem, canlı gibi kalması secde halinde ölmesinin bir
    sonucu olabilir. Yani, secde ancak ölüm ânında yapıldığı için âhirette kurtarmasa
    bile, Firavun gibi birinin canlı gibi sapasağlam kalmasına sebep
    olmuş olabilir. Secde sayesinde ve secde ederken öldüğü için bedeni çürümemiş
    olabilir. Tabii ki en doğrusunu Allah bilir.
    Ölüm ânında ve kabul edilmeyen bir secdenin Firavun gibi birisine
    canlı görünümü vermesi yanında, kabul olan ve Firavunlaşmayan kimsenin
    secdesi, kim bilir insanı nasıl canlı tutacaktır? Allah’a secde eden mü’min,
    çok şerefli bir hayata secdesi sayesinde hak kazanacak, Allah’ın nice yardımına
    muhatap olacaktır. Dünyada canlandırdığı gibi, secdenin, ölümden
    sonra da sayılamayacak faydaları olacaktır.
    “Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım
    Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım!” 804
    803 79/Nâziât, 24
    804 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
    İbâdetler, sadece Allah için yapılır. Yapılmasının yegâne sebebi, Allah’a
    itaat, O’na şükür ve O’nun rızasını kazanmaktır. O yüzden dünyevî
    bir amaçtan dolayı yapılan bir ibâdet, “ibâdet” olmaktan çıkarak “kabahat”
    olur. Ama her ibâdetin dünyevî faydaları, hikmetleri, extra olarak dünyada
    kula kazandırdıkları vardır. Zekâtın sosyal faydaları, orucun beden ve
    sıhhat için yararları gibi her ibâdetin bilebildiğimiz veya bilemediğimiz
    nice faydaları da vardır. Namaz ve secdenin sağlığımız açısından faydaları
    da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ama tekrar hatırlatalım ki, secdeyi ve
    namazı dünyevî faydalarından dolayı değil; sadece Allah rızası için yerine
    getirirsek ibâdet etmiş oluruz.
    Bu anlayış içinde, tesbit edilebilediği kadarıyla secdenin insan vücuduna
    bazı faydalarını saymaya çalışalım: İlk olarak, namazı sırf bir beden eğitimi
    hareketi gibi gören yanlış ve eksik anlayışa cevap olarak bir doktorun
    beyanlarına göz atalım:
    “Namazın herhangi bir jimnastik ve beden eğitimi hareketinden farklı
    ve üstün beş farkı vardır.
    1- Beş vakit namazda 40 rekât ve 80 secde var. Her gün kaç jimnastikçi
    bu kadar hareket yapar?
    2- Sportif hareket yapanlar, hızlı hareketler yaptıklarından kalplerini
    ve bedenlerini yorarlar, kalıpları ve kalpleri yorgun düşer. Namaz ise yavaş
    yavaş kılınır; kalp yorulmaz.
    3- Namaz, günün beş ayrı vaktinde kılınır. Günün muhtelif saatlerinde
    namaz kılındığından insanı gün boyu devamlı dinç tutar, aktif ve aksiyoner
    yapar. Kaç jimnastikçi günde beş defa ayrı ayrı zamanlarda kültürfizik ve
    beden eğitimi hareketi yapar? Ve namaz, yolculukta bile terkedilmez; düzenli
    olarak her gün bu hareketler mutlaka yapılır, vücudun zindeliği sağlanır.
    Spor yapanlar, en çok günün belirli zamanında vücutlarını düzenli
    hareket ettirirler. Günün diğer zamanlarına sporu yayamadıkları için vücutlarında
    kalori toplanmasının, yağlanmanın önüne tam geçemezler.
    4- Namaz, ömrümüzün sonuna kadar farzdır. Ömrünün sonuna kadar
    kaç jimnastikçi düzenli olarak hareketlerini sürdürür?
    • 307 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    5- Namaz için abdest almak şarttır. Bazı durumlarda boy abdesti de
    gerekir veya en azından Cuma namazı için şiddetle tavsiye edilir. Hâlbuki
    jimnastik için böyle bir mecburiyet yoktur.
    İnsan hayatında kanın yeri büyüktür; vücudun her tarafına dağılması
    hayatî önem arzeder. Kalp, kanı vücudun en ücrâ yerlerine kadar ulaştırmak
    üzere pompalar. Kalbin bu işi yapabilmesi için daimî olarak dinç
    olması gerekir. Bir de bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi
    için, şahsın birtakım hareketler yapması, bedenin dinç kalması için,
    o hücrelerin kan ile iyice sulanması veya kanlanması gerekmektedir. Nasıl,
    bir bahçıvanın sebzelerin iyice yetişmesi için bahçeyi her zaman sulaması
    gerekirse, dokulardaki kan dolaşımı, yani hücrelerin iyice kanla sulanması,
    daha doğrusu hücrelerin iyi kanlanması gerekmektedir.
    Bunu bir misalle daha iyi açıklayabiliriz: Namaz kılıp secde etmeyen,
    bütün gün bir sopa gibi gezinen ya da masa başında koltuğunda oturan
    bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile namaz kılan ve
    günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı
    muhakkak ki aynı değildir. Günde, secdelerle başı 80 defa kanla pompalanan
    bir kimsenin saçlı derisi de 80 defa kanla yıkanıyor demektir. Beynin
    üzerindeki beyin zarları, yani meninksler de namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara
    nazaran günde seksen defa daha fazla kanlanıyor demektir. Bu
    zarların üzerindeki dönüş deveranına ait sinuslardaki kan da namaz kılıp
    secde edenlerde 80 defa daha fazla olarak deverana iştirak ediyor demektir.
    Hâfıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lop, yani beynin ön lobu, namaz kılıp
    secde edenlerde namaz kılmayanlara nazaran 80 defa daha fazla kanlanıyor
    demektir. O yüzden hâfıza ve şahsiyet bozukluklarına namaz sâyesinde
    secde edenlerde çok daha az miktarda rastlanır. Bu insanlar, bunamaya
    pek uğramazlar. Bir insanın beyni günde secdeler sayesinde 80 defa kanla
    yıkanırsa, o insan ne erken ve ne de geç bunamaya yakalanır. Bunun için
    secdeli/namazlı ihtiyarlarda hemen hiç bunama görülmemektedir. Çok yaşamadığı
    halde yataklara düşüp küçük ve büyük abdestlerini tutamayanlar
    ve çoğunlukla bunama özellikleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir.
    İnsan ayakta iken beyne giden ve beyin için iyi bir besleyici olan glikoz
    miktarının % 25, rükû halinde % 40, secde halinde ise % 75 oranında olduğu
    bilinmektedir.
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    Diğer taraftan, insanın iradeli hareketlerini, yürüyüşünü temin eden
    merkezler, parietel lopdadır. Günde 80 defa secdeye gidildiği için, bu parietal
    loblar, 80 defa kanla iyice yıkanıyor demektir. Görme, işitme, duyma,
    koklama ve tatma merkezleri ociipital, yani arka lobda olduğu için namaz
    kılanlarda kılmayanlara nazaran günde 80 defa fazla kanla besleniyor
    demektir. Muvâzeneyi/dengeyi temin eden beyinciğin ve kafa çiftlerinin
    çıktığı beyin kökünün günde 80 defa kanlanması ve daha doğrusu beslenmesinin
    ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak
    gerekmez. Buna şöyle bir misal de verebiliriz: Eczane raflarında senelerce
    duran bir ilacın tesir tarzı ile, aynı ilacı 80 defa çalkaladığımız zaman o ilacın
    yaptığı etki şekli aynı değildir. Hareket eden ve çalkalanan ilaç, mutlaka
    daha iyi karışır, homojen olur ve mutlaka daha iyi tesir eder.
    Yine, secdeler sayesinde mü’minin gözleri, 80 defa yere eğildiklerinden
    daha kuvvetli kan deveranına sahip olur. Göz içi tansiyonunda artma olmaz
    ve ön kameradaki sıvının devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve
    buna benzer vahim göz hastalıklarına namaz kılıp secde edenlerde daha az
    görülmesi bu yüzdendir. Kulakların yine iyi kanlanması, frontal, etmoidal,
    sfenoidal ve maxiller sinüslerin ifrazatlarını daha kolay boşaltmaları hep
    bu günde 80 defa secde eden insanlarda daha iyi olmakta ve sinüzitlerin
    meydana gelmesine büyük ölçüde engel olmaktadır.”805
    Rükû ve secdeler, bütün organları canlandıran kan dolaşımı için en iyi
    bir usûldür. Onun için namaz, sindirimi takviye edici ve iştah açıcıdır. Rükû,
    sırt ve mide kaslarını takviye eder, aynı zamanda midenin cidarı üzerinde
    meydana gelen yağları giderir. Secde ise, baldır ve uyluk kaslarını, bağırsak
    faaliyetleri ile mide cidarını takviye ettiği gibi, kanın, vücudun her tarafına
    ulaşmasını da temin eder. Yine secde, kasların za’fiyeti ile bezlerin hareketli
    olmasından meydana gelen mide ülseri gibi hastalıklardan korur. Namazda
    kol, bacak ve kafa hareket eder, bu hareketler ise, bütün kaslara, eklemlere
    ve kemiklere ulaşır. Namaz, vücudun üst tarafındaki kanı indirme etkisi
    gösterir. Bu sebepten, yüksek tansiyondan şikâyetçi hastalar, namazı tam
    olarak kılarlarsa açıkça faydasını göroürler. Secde ve namaz, sinir sistemine
    rahatlatıcı bir tesir yapar, kalp atışlarını takviye eder, dolaşım aksaklıklarını
    giderir, buhranı söndürür ve stresten uzaklaştırır. Morali ve siniri bozulanlar
    ve bu yüzden uykusuzluk çekenler için secdeye kapanıp namaz kılmak,
    805 Dr. Timuçin Altuğ'un makalesi, naklen: Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan
    A.Ş. Y., s. 1-5
    • 309 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    yerinde bir tedavidir.806 Ruha ve sinirlere rahatlık, huzur, sükûnet ve güven
    vermekte en önemli ilaç budur. “Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle
    sükûnet bulur, mutmain olur.” 807
    Secde edip Allah’ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden
    kimsenin gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı,
    otomobili, kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını...
    büyük görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde
    fanatik şekilde sever. Mü’minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü
    kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı,
    Allah’tan başkasını Allah’a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah’ı
    sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler (onların Allah’ı
    sevmesi her şeyden, her sevgiden daha fazladır).” 808
    Secde, meleklerin severek yaptıkları bir ibâdet; secdeden kaçınmak,
    şeytanların lânetlenmesine sebep bir isyandır. Yükselip meleklerle beraber
    olmak isteyenler secde merdivenine tırmanmalı; secdeden kaçanlar, bunun
    “hubût”, yani iniş, düşüş ve alçalma olduğunu bilmelidir. Secde, Rabb’e yaklaşmak;
    secdeden kaçınmak ise, sonunda lânet olan çıkmaz yola girmektir.
    Secdeden kaçanlar şeytanlaşıp en aşağılara alçalıp yuvarlanırken; mü’min,
    secde füzesiyle fezâları aşıp yükselir.
    Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip secde eden ve bu davranışıyla
    insan ve cin şeytanlarını kahredenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit
    çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!
    Selâm olsun secdelerini artıranlara; gündüz işlerini, gece uykularını Allah
    için bölüp secde izlerini alınlarına nurla nakşedenlere! Secde üssünden
    kalkan füzeyle göklerin en yükseğine, “mirac”a doğru kanatlananlara selâm
    olsun!..
    806 A.g.e., s. 84-85
    807 13/Ra'd, 28
    808 2/Bakara, 165
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    İlk Vahyin Geldiği “Zaman”
    Aylardan Ramazan; Kur’an ayı, on bir ayın sultanı… Gecelerden Kadir
    Gecesi; bin aydan, yani seksen üç yıldan hayırlı gece. Ramazan ayının
    değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda indirilmesinden kaynaklanmakta.
    Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,809
    Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de, bin aydan
    daha hayırlı olacaktır. Kur’an’a uygun şekilde ihyâ edilen her gün ve gece
    Kadir Gecesi… Kur’an’ı ve hükümlerini önemsemeyen, ya da başka şeyleri
    Kur’an’a tercih eden, Kur’an’a ters ilke ve yaşama biçimlerini reddetmeyen
    kimseler için, yani Kur’an’sız, Kitapsız yaşayanlar için Ramazan da
    yok, bayram da... Kur’an kendisine inmemiş gibi Kitapsız şekilde yaşayan
    insanlar, Kur’an’dan yararlanamadığı gibi, Ramazan’dan da nasip alamazlar,
    Kadir Gecesinden de.
    Kur’an’ı, indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini ferdî olarak
    itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve
    siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi
    gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, biz de bin insandan hayırlı olacağız;
    böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün. Yoksa, rahmet çeşmesinin
    büyüklüğü, ondan yararlanmasını bilmeyen, susuzluğunu gidermek
    için su kabını veya ağzını çeşmenin altına yerleştir(e)meyen kimseler için
    hiçbir şey ifade etmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmakta. Bu güne kadar
    onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmekte. Ama biz,
    kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak
    suç elbette çeşmenin değil; bizim. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin
    yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış
    olanların yapmaları gereken büyük görevleri var… Hele o çeşmenin yanı
    başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
    karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını
    körükleyenler kadar, o da suçlu değil mi? Kendilerini ve toplumlarını
    değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazır; referansları, örnekleri ortada.
    Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol
    göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemekte…
    809 97/Kadr, 3
    • 311 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İlk Vahyin Geldiği “Mekân”
    Hirâ aslında, Mekke’nin üç mil kuzeydoğusunda bir dağın adı. İlk vahyin
    geldiği mekân oluşu sebebiyle bu dağa “Cebelü’n-nûr (Nur Dağı)” adı
    uygun görülmüş. O dağda, iki kişinin içine zor sığacağı, kafa eğilmeden
    sığılmayacak küçücük bir mağara; Hira mağarası. Hira: Arayış demek. Arayışa
    çıkan bir düşünen insana ev sahipliği yapıyor. Mekke şehrine hâkim,
    oraya kuşbakışı bakılacak bir yer, Hira mağarası; Vahiy öncesi ve vahiy
    sonrası kısa bir müddet Peygamber’e sığınak… Hirâ Dağı; dağda su olmadığından
    çıplak, yanık kayalar halinde; üzerinde hemen hemen hiç nebat
    ve ağaç yok. Ama hiçbir dağın kendisinde uzun süre müsafir edemediği
    aziz misafiri ağırlayan bir dağ ve saraylardan kıymetli küçücük kulübe gibi
    mağara. Mağara; İbrâhim’in (a.s.) yuvası, Ashâb-ı Kehf ’in sığınağı... Hira,
    vahye şâhit, Sevr, mukaddes hicretin durağı ve korunağı. Kehf, ashâb-ı kehfe
    adını veren mağara...
    Muhammedu’l-Emîn’in 35’inden sonra, bu dağı ve bu dağda yalnızlığı
    sevmeye başlaması… Günlerce ibâdet için kaldığı mekân. Tefekkür, daha
    doğrusu tahannüs şeklinde günlerce ibâdete çekilmesi.810
    İlk Vahyin Kendisine İndiği “Zât”
    Çevresindeki insanların değerlendirmesine göre herhangi bir ayrıcalıklı
    durumu olmayan sıradan biri. Büyüdükçe ahlâkıyla öne çıkıyor, “el-
    Emîn” isim-sıfatını hak ediyor. Putlara tapmıyor, çirkin fiillere hiç yaklaşmıyor.
    Ticaretle uğraşıyor, kırk yaşına doğru sık sık câhiliyye toplumundan
    uzaklaşıp câhiliyye toplumunu terk eden, bu putperest ve azgın toplumun
    nasıl kurtulacağını düşünen arayış için Arayışa/Hira’ya uğrayan bir güzel
    insan… Yaş 35 ve sonrası: Emîn/güvenilir Muhammed artık sık sık Mekke’nin
    şirk, ahlâksızlık, haksızlık ve zulümle dolu havasından sıyrılıyor; sık
    sık Hira Dağı’ndaki bu mağaraya gidip uzlete çekiliyor. Hira Mağarası’nda
    kendisini Allah’a vererek O’nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini;
    insanların aczini ve Allah’a olan ihtiyaçlarını, ama buna karşılık onların
    isyanını, ahlâksızlık ve sapıklıklarını tefekkür ederek Cenâb-ı Hakk’a ubû-
    810 Âişe annemiz, bu olayı anlatırken "tahanus" kelimesini kullanmıştır. İmam Zührî bunu "taabbüd"
    olarak açıklamıştır. Bu, Rasûlullah'ın edâ ettiği bir çeşit ibâdetti. Çünkü Allah (c.c.) ona henüz nasıl
    ibâdet edeceğini öğretmemişti. Rasûlullah (s.a.s.) evden yiyecek ve içeceğini alarak mağarada birkaç
    gün geçirirdi. Sonra yine eve döner ve eşi Hatice'ye yiyecek ve içecek hazırlatarak ibâdet için mağaraya
    dönerdi. Böyle bir günde Rasûlullah bu mağarada iken birden bire vahye muhâtap oldu.
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    diyette bulunuyor. Yaş 40, olgunluk yaşı: Allah’a kullukta bulunup tefekkürle
    meşgul olduğu anlardan birinde kendisine inen ilk vahiy. Muhammedu’l-
    Emîn olarak mağaraya giren zât, artık Rasûlullah olarak mağaradan
    çıkıyor.
    Vahyin ne olduğunu bilmeden kendisine gelmesinin şaşkınlığı ve belirsizliğinin
    giderilmesi için eşi Hadice, Rasûlullah’ı yanına alarak amcasının
    oğlu Varaka bin Nevfel’e gittiler. Varaka, cahiliye döneminde Hristiyan olmuştu.
    İbranice ve Arapça olarak İncil yazıyor, okuyordu. Çok yaşlı olduğundan
    gözleri görmüyordu. Hatice ona şöyle dedi: “Ağabeyciğim! Yeğenini
    biraz dinler misin?” Varaka Rasûlullah’a sordu ve Rasûlullah olanları
    anlattı. Varaka: “Bu aynı Namustur (Vahiy getiren melek; Cebrâil). Allah,
    onu Mûsâ’ya da göndermişti. Keşke senin nübüvvet zamanında genç olabilseydim.
    Keşke kavminin, seni yurdundan çıkaracağı zamana kadar yaşayabilseydim.”
    Rasûlullah sordu: “Onlar beni buradan kovacaklar mı?” Varaka:
    “Evet, senin getirdiğini getiren bir şahsa insanların düşman olmadığı bir
    zaman yoktur. Eğer senin döneminde yaşarsam bütün gücümle sana yardım
    ederim.” dedi. Ancak çok geçmeden öldü.811
    Bu rivâyetten açıkça anlaşılıyor ki vahiy gelmeden hemen önce bile
    Rasûlullah’ın düşüncesinde Peygamber olacağına, nübüvveti beklediğine
    dair bir şey yoktu. Nebîliğe tâlip olmak ve onu beklemek bir yana, peygamberliğin,
    vahyin ne olduğunu bile bilmiyordu. “İşte böylece sana da emrimizle
    Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz
    onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur
    kıldık.”812 Vahyin nüzulü ve melekle karşılaşması bir kişinin hiç beklemediği
    halde büyük bir olayla karşılaşması ve onun etkisi altında kalması gibi bir
    şeydi. Bu nedenle, İslâm’a dâveti başlattığında Mekkeliler Rasûlullah’a her
    türlü itirazı yönelttikleri halde, hiç kimse “Biz böyle şeyi Muhammed’den
    (s.a.s.) bekliyorduk, çünkü o bunun planlarını yapıyordu” diyememiştir.
    Nüzul ve Mü’minlerin Ortak Kaderi
    Nüzul, Arapların misafirlerine hazırladıkları sofraya verdikleri addır.
    Dolayısıyla Yüce Yaratıcı, Kitabı indirerek (inzâl ederek) kendi katından
    insana her türlü istifade edebileceği İâhî bir sofra bahsetmiştir; gök sofrası.
    811 Buhârî, Tefsir 96/1
    812 42/Şûrâ, 52
    • 313 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    O halde insana düşen bu sofradan gereğince beslenerek hayatını idame ettirmesidir.
    Bu ise ancak insanın ne ile muhatap olduğunu anlaması ve ona
    uygun davranmasıyla mümkündür.
    Varaka Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Allah’ın elçisi olduğunu ve kavminin
    onu yurdundan sürüp çıkaracağı günlere erişebildiği takdirde ona destek
    olup bu uğurda savaşacağını söylediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu bir
    türlü anlayamamıştı. Neden kavmi onu yurdundan sürüp çıkaracaktı? Ancak
    ne var ki, şimdi dahi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in örnekliğini kendi hayatına
    taşımaya çalışan gönül dostları daha işin başlangıcında yakınlarının
    tepkileriyle karşılaştıklarında kaçınılmaz olarak ortak bir kaderi paylaşıyorlar.
    Zira bu sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez yolu ve yasasıdır
    ki, Allah’ın İlâhî mesajlarını tebliğ ile görevli olan bütün peygamberler
    yalanlanmış, kendilerine düşmanca davranılmış ve çoğunlukla hepsi yurtlarından
    çıkmak zorunda kalmışlardır. Zira Allah’ın emir ve yasaklarını
    içeren İlâhî mesajlar yozlaşan toplumsal ve idarî yapının (sistem) ıslahını
    ya da ilgasını da beraberinde zorunlu kıldığı için câhiliyye toplumlarına
    egemen olan hâkim sınıf ve toplumun bu sınıfa tabi olan kesimi tarafından
    devamlı surette düşmanlıkla karşılanmıştır.813 Dolayısıyla vahiy gerçek anlamıyla
    hangi insanın hayatına girerse girsin; kaçınılmaz olarak, öncekilerin
    başına gelenler tekrar tekrar tecrübe edilecektir.814
    Alâk Sûresi Işığında
    Hayatın Allah İçin Olması
    Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek
    şekilde tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına
    özgü yaşamak, dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda)
    yaşamak demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her
    işte, her zamanda ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle
    Allah arasında bağ ve bağlantı kurmaktır.
    813 Subhi es Salih, Mebâhis fîi Ulûmi’l Kur’an; Semih Ebu Muğulî, Fil-l Kur’ân min Külli Lisan
    814 “(Ey iman edenler!) Yoksa siz, sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza
    gelmeksizin Cennete kolayca girivereceğinizi mi zannettiniz? Zira onlar, kendilerine dokunan yoksulluk
    ve sıkıntılarla öyle sarsılmışlardı ki, sonunda peygamberler ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
    ne zaman gelecek?’ diyorlardı. Şunu iyi bilin ki; şüphesiz Allah’ın yardımı çok yakındır.” (2/Bakara, 214)
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları
    olduğunu belirten Kur’an (51/Zâriyât, 56), baştan sona hayatın nasıl
    Allah için olabileceği sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul
    yönüyle ilk âyetleri verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın
    nasıl inşâ edilip Allah’a tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz.
    Şöyle ki;
    1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi
    olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan
    kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi
    için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız.
    Her işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız (Alâk
    Sûresi, 1. âyet).
    2- Okuyacağız; Neyi?: İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle
    tefsir ederek. Nasıl?: Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan
    değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek,
    O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi;
    ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi)
    yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında
    “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya
    “bismi Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir
    (1. âyet).
    3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak
    için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak
    ve yaşamak maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda
    Kur’an’a çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların
    yapılması (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin
    görevidir (1. âyet).
    4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli
    olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın
    «Oku» emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği
    önemi en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin
    insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması
    muhtemel olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı
    • 315 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk
    ve son âyetleri arasındaki insicâmdan anlaşılmaktadır (1. âyet).
    5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade.
    İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan
    da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve
    ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin
    ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele
    ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak
    O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz.
    Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir;
    eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde,
    mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun
    adıyladır. İlk âyette kâfirler ve müşriklerle, müslümanlar arasında
    besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu
    berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat
    yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir (1. âyet).
    6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla
    oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir
    ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı
    değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi
    okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını,
    eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son
    üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki
    okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın
    râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır (1. âyet).
    7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı
    kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini
    değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının
    zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi
    yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor (1.
    âyet).
    8- “Alâk’tan, aşılanmış, asılı, yapışkan bir hücreden yaratılmak”: İslâmî
    hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark edemediği güvenli bir
    yere yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşınca•
    316 •
    Ahmed Kalkan
    ya kadar o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine
    benzer cemaat çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan
    gelecek olumsuz etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla
    neticeye ulaşmak için, hayırda yarış içinde olması, Aynen 300 milyon
    spermin yumurtayı döllemek için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki
    tohum gibi… Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip
    bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa
    düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında
    uzunca çile çekmesi... Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır;
    ölme yok olma değil; daha güzel bir hayata dirilme olduğundan değişmesi,
    başak olması gerekir. Sonra küçücük buğday başağı, yumuşacık taze bir ot
    şeklinde olmasına rağmen sert toprağı deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne
    çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa, yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara
    ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu
    sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş, yerine 70’den 700’e kadar
    çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan geçen buğday dânesi, bir
    ölür, yüz dirilir.815 Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir. Canlı şehid
    kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de ölümden korkmadığını
    gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak aynı berekete sebep
    olurlar (2. âyet).
    9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde
    gayret ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası
    sevgidir. Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla
    büyür. O sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur (2. âyet).
    10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan,
    yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra
    gelen insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın
    yaratılışını araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması
    gerektiğine işaret ediyor (2. âyet).
    11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak
    gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun
    embriyona dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini
    müstağnî görerek tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura ka-
    815 48/Fetih, 29
    • 317 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    pılması ne kadar tuhaftır? İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini
    görüp bildiği halde, nasıl olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı
    müstağnî tavırlar takınarak kulluktan kaçınır? (2. âyet)
    12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı
    olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini
    ve rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır.
    Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak
    ibâdet ve itaate dört elle sarılmalıyız (2. âyet).
    13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin
    devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir
    sudan yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer
    insanlarla eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak
    gerekir (3. âyet).
    14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan,
    kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
    okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
    dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler
    olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı
    olduğu ve enfüsünde bulunan âyetlere (41/Fussılet, 53) vurgu yapıldığı
    için, ayrı ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması
    istenen üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de
    yazılı bir metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı
    neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde
    “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına
    da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları
    hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor.
    Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,816 ağır ağır, tane tane,817 anlayarak,
    818 düşünerek,819 dersler çıkararak,820 yaşama gâyesiyle821 ve öğrendiklerimizi
    paylaşma822 arzusuyla okumamız emrediliyor (3. âyet).
    816 73/Müzzemmil, 2-6, 20
    817 73/Müzzemmil, 4
    818 Bk. 12/Yûsuf, 2
    819 Bk. 38/Sâd, 29
    820 Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    821 Bk.7/A’râf, 3
    822 Bk. 51/Zâriyât, 55
    • 318 •
    Ahmed Kalkan
    15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın
    hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna
    fıtrat olarak, yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama
    bunlar bilgisayarlara yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi
    levhaları ya da paket programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim
    elde edecek, vahyi anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”-
    le vurgulandığı şekilde ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan
    yararlanacak özellikler verdi. Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme
    (beyin) ve duyumsama (kalp) yolu ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı
    insanın nefsine takvâ ve fücur olarak iki farklı özelliği, yani kötülük
    ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip veren823 Allah, sonsuz rahmetiyle
    insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy” göndermiştir. Vahyin hidâyeti,
    rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye ulaşılamayacaktır (3-5.âyet).
    16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim
    aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar
    yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması,
    ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir (4-5. âyet).
    17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar
    arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı
    kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan
    okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü
    okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların ilerlemesinde,
    uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde
    esas teşkil etmektedir (4-5. âyet).
    18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak
    için, insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle
    şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla
    üstün gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır.
    İlmin kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan,
    yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi
    insana ihsan ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir.
    “Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.”
    Yani Allah, insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da,
    823 91/Şems, 8
    • 319 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kalemle ona yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan
    Allah tarafından öğretilmesi, ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında
    mûcizesinin isbâtı için daha elverişli ve hücceti için de daha güçlü
    olmuştur (4-5. âyet).
    19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah,
    ibâdetlerini yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir.
    Müslümanların, kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması;
    yeryüzünde sahiplik iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket
    etmesi icap etmektedir. Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların
    Allah’ın kendisine ikrâm edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet
    ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten kendisine destek gelecek umuduyla
    azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması; böylece azgınlaşması sözkonusudur.
    Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı haber vermiştir: Kendisini
    müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve azgın birisi olur. Okumak
    ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar. Kendisini Allah’a
    muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi azgınlaşır ve O’na
    âsi olur (6-7. âyet).
    20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın
    yergisine delâlet ediyor. Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan,
    maldan uzak durmak için bu yeterlidir (6-7. âyet).
    21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu,
    her insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini
    haber vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını
    dizginlemesi ve sorumsuzluğunu durdurması için öğüt vermiştir.
    O’ndan geldiğimiz gibi, son dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a
    dönüp O’na hesap verileceğinin bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir
    (8. âyet).
    22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına
    mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel
    olmak isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar
    ortaya çıkan ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları
    namazdan ve onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan
    tâğîler ve tâğutlar çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek
    zorundayız (9-10).
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle
    ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl
    taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu
    mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı
    mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
    cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
    kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir.
    Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
    olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
    arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
    anlaşılmaktadır (9-10, 19).
    24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine,
    müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci
    şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde
    cezasını çekeceği vurgulanıyor (11-12. âyet).
    25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde,
    dosdoğru yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla
    yetinmez; çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten
    sakınmadır ve Allah’a isyandan kaçınmadır (11-12. âyet).
    26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in peygamberliğinden
    bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci
    ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle
    onun Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden
    kulu örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş
    oluruz (11-12. âyet).
    27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi,
    bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor.
    Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata
    müdâhale etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza
    müdâhale edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi
    onların tepkilerine rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz (11-12. âyet).
    28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı)
    yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araş•
    321 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    tırma ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O,
    azgınlığın sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır (13. âyet).
    29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse
    bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı
    Rabbinin kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi
    bu kadar isyan içinde bulunabilir mi? (14. âyet)
    30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah
    devreye girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara
    Allah yardım edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı;
    yaptığının yanına kâr kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu,
    âhiret hayatı vardır. Orada İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle
    cezalandırılacaktır (15-16. âyet).
    31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden
    kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla,
    ilkeleriyle, düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği
    şahsa karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe
    bir kimseye en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek
    anlamda güç ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim
    Allah’tan mahrum o neye sahip? (17-18. âyet)
    32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a
    isyan edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı,
    onlara tâviz verilmemelidir (19. âyet).
    33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na
    yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır.
    Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir.
    Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve
    yasakları karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak
    emredilmiştir. Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak
    için secdeye kapanmalıdır (19. âyet).
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    Nüzûl Ortamı ve Biz
    Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
    uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
    istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış
    tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
    Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
    kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
    Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak
    gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
    tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
    kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
    konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
    olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
    Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
    vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
    vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
    Bu kısa sûre, “nereden geldik824, nereye gidiyoruz825 ve ne durumda olmalı,
    ne yapmalıyız?”826 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
    vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
    Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun
    rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip
    kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz
    gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin
    nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber
    vermektedir.
    Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
    yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından
    da temel teşkil etmektedir.
    824 Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
    825 Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
    826 Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek,
    müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
    • 323 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı,
    Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor. Bizi bu şekilde
    yetiştiriyor.
    “Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır!
    Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar,
    sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla
    okumak”, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve
    mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her
    işte Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır
    ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda,
    tuğyâna ve istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu
    sebeple, Yaratan Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki
    her beşere, her çeşit beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere
    meydan okuma sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden
    “Oku” emri aktif bir hareket çağrısıdır.
    “İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası
    olarak vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’
    demek; kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk
    bilincini kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin
    yalnızca O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her
    davranışı ile seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için
    hayata taşıması demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve
    yalnızca Allah’a kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan
    çıkarmak, ortadan kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara
    karşı çıkmak, onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye
    girişmektir. Bu da, elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi
    Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden itibaren hem kulları arasından seçtiği
    elçisine hem de tüm insanlara hayata doğrudan müdâhale eden bir okuma
    biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir. Bu durumda, Allah’ın kayıtsız
    şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere ve o düzenlerde kendi egemenliğini
    ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan yapılmayan her okuma
    biçimi eksik kalacaktır.”
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    Alâk Sûresi’nde Dikkat Çeken Hususlar
    Tekrarlar
    Sûrede tekrar edilen kelimeler: “İkra’/oku”827; “haleka/yarattı”828; “Rabbuke/
    Rabbin”829, “alleme/öğretti”830; “el-insân/insan” 831; “kellâ/hayır, hayır!”
    832; “e raeyte/gördün mü?”833; “lem ya’lem/bilmiyor”834; “nâsıyeh”835
    Kur’an’da gereksiz bir tekrar olmadığı dikkate alınınca, bu ifadelerin tekrarlanmasında
    olaya dikkat çekmek ve farklı yönlerini gündeme getirmek gibi
    gerekçelerden dolayı tekrar gibi gözüken hususlara dikkatimizi yoğunlaştırmamız
    gerekmektedir.
    Tilâvet Secdesi
    Alâk sûresinin son (19.) âyeti secde âyetidir, bu âyeti okuyan veya dinleyen
    kişilerin tilâvet secdesi yapmasır gerekir. Tilâvet; okuma, özellikle
    Kur’an okuma anlamına gelir. Kur’an’daki bir secde âyetini okuyan veya
    dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye tilâvet secdesi denilir. Fıkıh
    kitaplarında tilâvet secdesi, hadis kitaplarında sücûdu’l-Kur’an başlığıyla
    incelenen tilâvet secdesi, ilk defa Mekke’de yapılmaya başlanmıştır.
    Buhârî’nin bu konuda şöyle bir rivâyeti vardır: İbn Mes’ud şöyle demiştir:
    “Kendisinde secde bulunan ilk sûre “ven-Necmi” sûresidir. Nebiyy-i
    Ekrem (s.a.s.) (Mekke’de iken ve’n-Necmi sûresini okuyup bu sûrenin sonunda)
    secdeye vardı. Beraber olanlar da (Mü’min ve müşrik} hepsi secdeye
    vardılar. Bir (ihtiyar) herif varmadı ki, o da bir avuç (çakıl veya) toprak
    alıp alnına götürdü ve “bu kadarı bana yeter” dedi. İşte o kimseyi -ki, bu kişi
    Ümeyye bin Halef ’dir- sonra Bedir ‘de kâfir olarak öldürülmüş gördüm.”836
    Bu hadisten de anlaşılacağı gibi tilâvet secdesinin sübûtiyyeti, Mekke’ye kadar
    dayanmaktadır.
    827 96/Alak, 1 ve 3
    828 96/Alak, 1 ve 2
    829 96/Alak, 1, 3 ve 8
    830 96/Alak, 4 ve 5
    831 96/Alak, 5 ve 6
    832 96/Alâk, 6, 15 ve 19
    833 96/Alâk, 9 ve 11
    834 96/alâk, 5 ve 14
    835 96/Alak, 15 ve 16
    836 Buharî. Tefsiru'l Kur'an, 4/ 1-2
    • 325 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tilâvet secdesinin bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabı tarafından
    yapıldığını açık şekilde anlatan birçok hadis vardır. Bunların içinde İbn
    Ömer’in rivâyetini buraya alıyoruz: Abdullah İbn Ömer’den (r.a.): “Nebiyy-
    i Ekrem (s.a.s.), içinde secde âyeti bulunan sûreyi bize okuyup ‘secde
    edin’ buyururdu. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve
    sıkışık bir halde secde ederdik) ki bazılarımız alnını koyacak yer bulamazdı.”
    837
    Secde âyetlerinden birinde “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar. Kendilerine
    Kur’an okunduğunda secde etmiyorlar?!”838 buyrularak secde-iman
    ilişkisi Allah Teâlâ tarafından tescil edilmiştir.
    Kurân-ı Kerim’de Tilâvet Secdesi
    Yapılması Gereken Yerler
    Mushaf ’larda secde emri bulunan âyetlere sayfa kenarında bir sembol
    ile işaret edilmiştir. Bazı Mushaflarda secde kelimesinin üstüne veya
    altına çizgi çizilerek gösterilmiştir. Kur’an’da 14 yerde secdeye işaret edilmiştir.
    Kur’an’daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A’râf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/
    Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/Furkan,
    60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/Necm,
    62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19). Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib; Şâfiî,
    Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup
    secde edince, şeytan ağlar ve ‘vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle
    emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle
    emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir’
    diyerek oradan kaçar.”839
    Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin Yüce Yaratıcı’nın
    karşısında boyun bükmekten ve secde etmekten kaçındıkları anlatılmakta,
    bir kısmında ise mü’min muhâtaplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır.
    Secde âyetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu
    âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek
    hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhâlefet etmek
    anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek
    837 Buharî, Sücüdu'l-Kur'an, Bab 12; Tecrid-i Sarih, III/362
    838 84/İnşikak, 21
    839 Müslim, İman 35
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
    Alâk sûresinin son kelimesi “Vakterib”dir. “Karube” kökünden emir
    olan bu kelime, “yaklaş” manasını taşımaktadır. Emir, bünyesinde, zorluk
    ve talebi barındıran “ifteale” bâbından alınmıştır. Mânâ, “Allah’a yaklaşmak
    için çalış!” şeklindedir.840 Secde emrinin hemen arkasından “yaklaş” ifadesinin
    gelmesi gâyet yerindedir. Kişi secde ettikçe, ibâdet ettikçe Allah’ına
    yaklaşacaktır. “Kişinin Rabbine en yakın olduğu an secdedir. Bundan dolayı
    duâyı çoğaltın.” 841
    İslâmî Hareket ve Dâvet Açısından Sûre
    Tedricîlik/Aşama Yöntemi
    Kur’an 23 yıllık bir İslâmî hareket süresince hem bu hareketin programını
    oluşturmuş, hem de hareketin itici gücünü, tahlilini, eğitimini ve
    gelişimini ortaya koymuştur. Nüzul sırasına göre inen âyet ve/veya sûreler,
    İslâmî hareketin merhalelerini ve yönelimini tanımladığı gibi, hareketteki
    önemli sapma ya da yozlaşma noktalarını da adım adım tespit etmiştir.
    Bu durum, elbette salt Hz. Peygamber’in hayatıyla sınırlı değildir. Kur’an’da
    anlatılan tüm elçi ya da sâlih önderlerin hayatında benzer ve farklı yanlar
    dile getirilerek bir tedric (aşamalılık) çerçevesinde ortak bir tarihsel ve
    toplumsal örgü ortaya konmuştur. Kur’an’da, zorluklar ve zorlu kimseler
    karşısında sabır,842 yumuşak söz söyleme,843 güzel öğüt ve güzel tartışma,844
    sataşmalara aldırış etmeme,845 savunma ve dayanışma,846 hicret,847 kuvvet
    hazırlama,848 savaş izni,849 saldıranlara karşılık verme,850 fitne kalmayıncaya
    kadar savaş851 gibi hükümler Yüce Rasûl’ün uygulamalarıyla somutlaşan İslâmî
    mücadele sürecinin tedrîcî merhalelerini yansıtmaktadır.
    840 İbn Aşur, 30/453
    841 Ebû Dâvud, e's-Salât, Hadis no: 875
    842 73/Müzzemmil, 10
    843 20/Tâhâ, 44
    844 16/Nahl, 125
    845 7/A’râf, 199
    846 42/Şûrâ, 39
    847 16/Nahl, 41
    848 8/Enfâl, 60
    849 22/Hacc, 39
    850 2/Bakara, 190
    851 8/Enfal, 39
    • 327 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bir bütün olarak Kur’an önümüzdedir ve âyetlerin nüzul seyri adım
    adım büyüyen ve gelişen bir hareketi kuşbakışı olarak görme imkânını bize
    sunmaktadır. Ancak, bir bütün halinde önümüzde duran Kur’an’ın, hayata
    birdenbire ve bütün hükümleriyle egemen olması için, aşama aşama, adım
    adım büyüyen ve gelişen bir zeminde pratize edilmesi gerekir. Toplumsal
    bir dönüşümün bağlı olduğu yasalar vardır. Bu yasalar diğer fıtrî yasalarla
    benzerlik gösterir. Örneğin evrendeki her varlığın adım adım, aşama aşama
    bir gelişim projesi vardır. Evrenin yaratılışı bile altı günde (devir ya da
    aşama) gerçekleşmiştir.852 Evrende neye bakarsak bakalım, bu İlâhî kanunu
    görürüz. Her bitkinin bir tohumdan ya da çekirdekten olgunlaşıp son aşamasına
    kadar merhaleli bir gelişim seyri vardır. Hareketin de çekirdekten
    başlayıp tüm toplum ya da toplumlara yayılan ya da onları kuşatan bir seyre
    sahip olduğu muhakkaktır. Ancak tamamlanmış dinin853 tüm bilgisine
    sahip olmamız bu dinin egemen oluşunun merhaleliğine uymaya asla engel
    değildir. Âyetlere bir hareket süreci içinde ve tedrîcî bir tarzda bakmak
    hareket fıkhı açısından çok önemlidir. İslâmî hareket Hz. Peygamber ile
    sonuçlanıp bitmiş ve bir daha ortaya çıkmayacak tarihî bir çaba değildir. Bu
    hareket, aynı doğrultuda devamlı yükselen bir tarih sürecine de sahip değildir.
    İslâmî hareketin tarihî süreci, sürekli değişimlerin, iniş ve çıkışların,
    yükselme ve düşüşlerin gözlendiği dalgasal, değişimci ve tedrîcîdir. Böyle
    bir hareketin aşamaları; hedefine, dengeli ve birbirini izleyen adımlara duyduğu
    ihtiyaca göre belirlenmelidir. Burada tedrîcîlik, konuma uygun bir
    hareket fıkhının geliştirilmesini de öngörmektedir.
    Vahyin şahitliğini üstlenme noktasında yeterlilik düzeyine ulaşılmadan,
    erkenden ve aceleci adımlarla kitlelere ulaşma çabası yanlıştır. Daha henüz
    kendisini oluşturamadan kitleleri oluşturmaya çalışmak, ölü doğumlara yol açmaktadır.
    Bunun en yaygın pratiği olarak yaşamaktayız ki, şahitliği üstlenecek
    öncü bir kadro aşaması kâmilen tamamlanmadan, dernek, vakıf, radyo, TV.
    yoluyla kitlelere açılma şeklinde ortaya çıkılmaktadır. Erken kurumsallaşma
    çabası, doğal olarak kitleleri hedeflediğinden, kitlenin rengini alma riski ile
    karşı karşıyadır. Bu durum, hemen her zaman yaşana gelen bir olgudur. Zira
    erken oluşturulan kurumsal yapılar, resmî otoriteyi de kitleler gibi dikkate
    almak durumunda kalmaktadır. Haliyle kadroyu önceleme yerine, kurumu
    önceleme ya da kurumu koruma refleksi içinde taviz üzerine tavizler
    852 57/Hadîd, 4
    853 5/Mâide, 3
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    verilmekte, sonuçta vahyin ilkeli şahitliğini yapma görevini temsil eden bir
    kadro yerine, manipüle edilmiş, saptırılmış ya da uysallaştırılmış insanlar
    kümesi ortaya çıkmaktadır. Böylesi kümelenmiş yapılar da programsız,
    altyapısız hayır-hasenat çalışmalarından öteye gidemeyen, pasifize edilmiş
    gruplar halinde kalmaya maalesef mahkûm olmaktadır. Zamanla kitlelerin
    rengini alan bu yapılar da maalesef kimlik yozlaşması içinde irâdî ve ahlâkî
    zaafları beraberinde getiren, âtıl, yılgın ve tembel birer insan kümeleri haline
    dönüşmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’i nüzul sırasına göre okumanın gerekliliğini, alternatif
    bir okuma biçimi olmaktan öte İlâhî bir öngörü olarak kabul etmemiz icap
    etmektedir. Müzzemmil sûresinin ilk âyetleri bu hakikati vurgulamaktadır.
    Okuma biçimi, hayata aktarma yönteminden ayrılamayacağı için bu
    yöntem, pratiklerimiz içinde çok önemlidir. Kur’an’daki bu tedrîcîlik, yaratılmış
    bütün varlıklar âlemi için de geçerlidir. Yeryüzünde de gökyüzünde
    de bunu görmek mümkündür. Kur’an, kâinat ve insan arasında hemen her
    yönden bir uyum vardır. Bu üçlünün her birinde de tedrîcîlik gözlenmektedir.
    Ana rahminden başlayarak yaşlılığa kadar süren insan hayatı, tedrîcen
    oluşup gelişmektedir. Aynı tedrîcîlik bir bitkinin yetişmesinde de görülmektedir.
    Gün, ay ve mevsimlerin oluşum süreci, kâinattaki tedrîcîlik için
    ilk akla gelen örneklerdir. Tedrîcîlik bize bir bütünlük içerisinde parçalara,
    bölüm ve fasıllara nasıl bakacağımızı gösterecektir. Bir bütünlük içerisinde
    insan hayatının evrelerini dikkate alıp tedrîcîliği gözlemleyebiliriz. Altı aylık
    bir bebeğin alacağı gıda ile altı yaşındaki bir çocuğun yiyeceği gıda farklı
    olacağından tedrîcîlik, hayatın hemen her safhasında söz konusudur.
    Tedrîcen indirilen Kur’an, toplumun yapısını ve şartlarını dikkate alarak
    nâzil olmuştur. Güzîde ashâbı bir bitki gibi yetiştiren854 Kur’an, bu tedrîc
    yöntemiyle hayata müdâhale etmiştir. Bitkinin çürümüş ve kokuşmuş
    olması, onun gelişim seyrindeki yöntem ve sürecin eksikliği ya da yanlışlığıyla
    değil; çevre şartlarının olumsuzluğuyla ilişkilidir.
    İnsan dışındaki bütün varlıklar/yaratıklar âlemi bu tedrîcîliği “Allah’ın
    emri” gereği mutlak şekilde ve kayıtsız şartsız yerine getirmektedir. İnsanoğlu
    ise, irâde sahibi olduğu ve bu özelliğiyle sürekli imtihan edildiğinden
    854 48/Fetih, 29
    • 329 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kendisi ve çevresi için bu tedrîcîği uygulaması, irâdesini doğru kullanmasıyla
    ilgilidir.
    Bir sünnetullahın tecellisi olarak vuku bulan tedrîcîlik, dünya üzerinde
    insanın irâdesiyle paralellik arz etmektedir. Tedrîcîliği dikkate almayan
    bir bahçıvan irâdesini yanlış kullanarak filiz aşamasındaki bir fideye kovalarca
    su boşaltırsa, ne kadar iyi niyetli olursa olsun o fide çürüyecektir.
    Bu, fidenin ihtiyaç duyduğu şeylerde ve büyümesinde tedrîcîliğini dikkate
    almamanın sonucudur. İnsan olarak bizim de başımıza gelen birçok çürümüşlük,
    bozulmuşluk, bizim İlâhî yasaları dikkate almamamızdan kaynaklanmaktadır.
    A’lâ sûresinin ilk âyetleri bu tedrîci açıklamakta ve örneklendirmektedir.
    Özetle, öncü kadronun oluşum aşaması esnasında kitleselleşme pratiklerinin
    yanlış ve saptırıcı olduğunu vurgulamak istiyoruz. Öncü kadro,
    sarsılmaz, dayanıklı bir şekilde oluştuktan sonra kitleselleşme pratiklerine
    yönelmekte elbette bir sakınca yoktur. Zira kadro tamamlanmıştır, ilkelidir,
    artık onu ne egemen sistem ne de kitleler değiştirebilir. Ancak, bugüne
    kadar gördüğümüz nice çalışmalarda, aceleci bazı kimseler, yürüyüşün bu
    doğal yapısına müdahale ederek veya ettirilerek, oluşmamışı oluşmuş gibi
    kabul ederek, kitleleri kazanma sevdası peşine düşmektedir.
    Bağımsızlık ve Gizlilik
    Bağımsız bir kimlik, İslâmî bir yürüyüşe aradığı “öz gücünü” verecektir.
    Bağımsız kimlik, daha doğrusu sadece Allah’a bağımlılık; yürüyüşün kendi
    iç mânevî donanımlarıyla ayakta kalması, kendi varlığını gayr-i meşrû
    hiçbir güce dayandırmaması anlamına gelmektedir. Ancak kendi özgücüne
    dayanan yürüyüşler, uzun soluklu ve kalıcı olmayı başarabilirler. Zira gücünü
    İslâm’dan, Kur’an’dan ve bağımsız karakterinden almayan her çıkış, ya
    yalnızlığa mahkûm olacak ya da kendi dışındaki câhiliyenin rengini alacaktır.
    Bağımsızlık, İslâmî yürüyüşe “evrensel İslâmî çaba”nın bir parçası
    olduğunu unutturmamalıdır. Onun kendi bağımsızlığı, ümmetin bağımsızlığı
    içindir. Bağımsız olmak, ümmet içindeki başka İslâmî kıpırdanışlara
    “sağır”, “kör” ya da “dilsiz” olma hakkını vermemelidir. Bu anlamda ümmet
    içindeki tüm kardeşleriyle yakınlık gibi ilişkilere ağırlık verilmelidir. Bunun
    için de kardeşlik temelinde diyalog yolunu seçer. Kör ve sağır olma müşriklere
    mahsus özelliklerdir. Bu diyalogu imkânlar oranında giderek geliştirir.
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    Bunu ahlâkî bir sorumluluk olarak görür. Bağımsızlık, egemen sistemin
    sınırları içindeki var olma çabasının yol açtığı önemli bir ilkedir. Hiçbir
    egemen sistem, kendi kontrolü dışında bir var oluş çabasına göz yummaz.
    İslâmî anlamdaki varlık çabasına, kendi ilkelerini zedelemediği sürece izin
    verir, onu denetlemek ve denetim altında tutmak ister. Dolayısıyla resmî
    otoritenin izni dâhilindeki çabalar, ta baştan İslâmî kimliğin öngördüğü
    izzetli ve dik duruşa aykırıdır. Kur’an’da anlatılan hiçbir elçi bu anlamda
    kendi toplumlarında yürürlükteki sistemden ve onun putperest karakterinden
    medet ummamış, ondan destek beklememiştir. Bu, tevhidî varoluşun
    temel karakterine de tamamen aykırıdır. Zira karşı olduğu tâğutî sistemin
    dayanaklarına sarılarak var olma çabası, o ilgili tâğutun kendinde göreceği
    haklılığa ve onurlu ve üstün görünme tavrına gerekçe olur; bu durum ise
    mü’minler açısından zül bir durumdur. Zillet yoluyla izzete kavuşulamayacağı
    kesin bir kaidedir. Tevhidî duruşun özünde, kaynağı vahiy olmayan
    tüm yapılanmalardan berî olma olgusu yatar. Tanımayıp reddetmesi gerektiği855
    güçlerden yardım dilenmek, daha baştan mücadeleyi kaybetmek ve
    zillet yolunu seçmektir. Burada Hz. Yusuf ile ilgili tartışmalara işaret etmek
    yerinde olur. Bağımsızlık bütün peygamberlerin karakteri olduğu gibi Hz.
    Yusuf ’un da karakteridir. Hz. Yusuf tam bağımsız bir iktidar yetkisi devralmıştır.
    856 Hz. Yusuf ’un iktidarı devralışı, şartlı ya da tavizleşme temelinde
    olmamıştır. Ne kralın ilke ve inkılâplarına uyacağına dair söz vermiş, ne de
    kralın kanunlarıyla hükmetmiştir.
    Yüce Peygamber’in hareketinin temel karakteristik vasfı da bağımsızlıktır.
    Yüce Peygamber, oligarşik Mekke yönetiminin bir parçası olmayı hiç
    düşünmemiş; adı Dâru’l Erkam olan bağımsız bir kurum kurmuştur. Yüce
    Peygamber’e sunulan dünyevî câzip tekliflerin geri çevrilmesi de, O’nun bağımsız
    olma vasfının bir ürünü olarak algılanmalıdır. Mücadele ettiği Mekke
    câhiliyesi veya onun kurumlarıyla güç edinme ya da mevki kazanma
    istek ve arzusu, Yüce Peygamber’in örnek yolunda asla görülmez. İşte en
    önemli Peygamberî Sünnet de budur. Kendi varlığını başkalarının güdümünde
    arayanlar, hiçbir şekilde başarılı olamazlar.
    Dernekler, vakıflar, sendikalar gibi resmî kuruluşlar, İslâmî hareketin
    merkezîliğini oluşturamaz. Bu tip kuruluşların kısmen de olsa etkin ya da
    yararlı olduğu kabul edilse bile, davetçi kadronun bağımsız imajına cid-
    855 2/Bakara 256
    856 12/Yusuf, 54, 57
    • 331 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    di anlamda zarar vermektedir. Tevhidî sözün etkin gücü, bağımsız olmayı
    gerektirdiğinden, bu tip legal kuruluşlara sırtını dayamak ta baştan izzetli
    duruş kimliğiyle bağdaşmamaktadır. Zira böylesi kurumlar, resmî otoritenin
    verdiği izin ve yetkilerle işlerlik kazanmaktadır. Resmî otorite ile bir
    tür hukukî ilişki de kurulmakta, karşılıklı sözleşme zemininde ilgili egemen
    otoritenin sınırlarına aykırı hareket edilmeyeceğine dair zımnen de
    olsa söz verilmektedir. Resmî otorite, tam yetkiyle, bu tip kuruluşları kendi
    varoluş ilkelerine uygun olup olmadığı noktasında sürekli denetlemektedir.
    Bu tip legal görünümlerin bir diğer handikapı da, ümmet oluşturma
    bilincini ihyâ etmekten ziyade, gruplaşma güdüsünü harekete geçirmekte,
    bütünleyici ve kuşatıcı olmaktan öte; parçacılığa daha fazla güç katmaya
    prim vermektedir.
    Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
    uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
    istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış
    tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
    Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
    kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
    Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak
    gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
    tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
    kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
    konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
    olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
    Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
    vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
    vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
    Bu kısa sûre, “nereden geldik857, nereye gidiyoruz858 ve ne durumda olmalı,
    ne yapmalıyız?”859 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
    vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
    Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun
    857 Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
    858 Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
    859 Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek,
    müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip
    kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz
    gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin
    nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber
    vermektedir.
    Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
    yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından
    da temel teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor
    Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi
    emrediyor. Bizi bu şekilde yetiştiriyor.
    Vahiy, Hayata Müdâhaledir!
    Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza
    karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden
    besleniyorsa, o halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir.
    Bireyselleşen, sosyal ve siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini
    rahatsız etmeyen, istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan
    okuma biçimleri; ilk mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu
    terk etmektir. Oysaki mü’min kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda
    peygamberlerin vârisidir. Bu hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır.
    O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk
    ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah bilinciyle mücâdele etmektir.
    Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren, kendi egemenliklerini zorbalıkla
    dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi sunan güçlerin devrilmesidir…
    Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip olursa olsun,
    meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar için gayr-i
    meşrûdur. Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her
    türlü iktidar biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise,
    bu iktidar mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî
    hesabın görüleceği gündür.
    “Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına
    gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk”tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla
    da bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar
    yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla
    yaratma gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve
    • 333 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    hüküm koyma yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi
    gerekli kılar. Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir
    demektir. “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin
    Rabbi Allah, ne uludur!”860 Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk
    da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur.
    “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”
    861 “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her
    şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”862 Bu gerçeği kabul
    etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir, istikbardır, küfür
    ve zulümdür…
    İnsanın alâktan yaratılması, aynı zamanda herkesin varoluş kökenine
    de yapılan bir göndermedir. İnsanlar varoluş kökenlerini öğrendiklerinde
    yüce egemenliği; yaratma ve emretme yetkisine sahip tek merciye verip,
    O’na tam anlamıyla teslim oldukları zaman İslâm akîdesi üzerinde olurlar.
    Tevhidin özü de bu noktada ortaya çıkar.
    “Oku! Rabb’in çok cömerttir. Kalemi öğretti. İnsana bilmediğini öğretti”
    âyetleriyle ilmin kaynağına değinilmiştir.
    Vahyin Güncel Çağrışımları
    Yaşadığımız ülkenin egemenleri, efsaneleştirdikleri tarih anlayışlarıyla
    bugünkü varlığımızı kendilerine borçlu olduğumuzu söyleyip dururlar. Bu
    bir bakıma ‘Sizi biz var ettik’ demektir. Yani Allah’ın yaratıcılığına ortaklık
    koşmak, rablik iddiasında bulunmaktır. Bu iddiayı kabul etmemiz, kendi
    otoritelerine sorgusuz sualsiz boyun eğmemiz ve beşerî düzenlerine kul olmamız
    istenmektedir. Resmî ideolojileri olan Kemalizm’e teslim olmamız
    beklenmektedir. Bunu gerçekleştirmedikleri noktada ise, egemenler ‘öğreten’
    vasfını kendi tekellerine alarak, okullarda çocuklarımızı düzenlerine
    uygun biçimde eğitmeye çalışmaktadırlar. Çünkü onların kabul ettikleri
    tek okuma biçimi ‘Kemalizm’in adına, Atatürk adına okuma’dır. Üstelik
    Rabbimiz insanlara tercih hakkı tanırken, çağdaş egemen yapı, insanların
    bu hakkını da gasp etmektedir. Kur’an eğitiminin yasaklanması bu yüzdendir.
    Başörtüsünün yasaklanması, vahyin hayatla buluşmasının engellenme-
    860 7/A'râf, 54
    861 36/Yâsin, 22
    862 6/En'âm, 102
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    si de yine bu yüzdendir. O halde bizim ‘Yaratan Rabbimiz adına okumamız’,
    mevcut sistemin egemenlerini huzursuz etmek zorundadır... Düzenlerinin,
    beşerî ideolojilerinin ve iktidar iddialarının hepsinin sahte olduğu deşifre
    edilmelidir… Bu durumda, tarafımızı Allah’tan yana seçerek tevhidî bir
    mücadeleyi sürdürmek, en güncel sorumluluğumuz olmalıdır.863
    1: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (Besmele ile).”
    “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan
    da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da
    ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini
    nasıl yerine getirecektir?
    Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya
    çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de
    okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle
    okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler.
    Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz
    yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında
    yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. Firavun’un
    ilâhlığını kabul etmiş sihirbazların sözleri gibi; “bi-izzet-i Firavun = Firavun’un
    ismine, onun şerefine”864 dedikleri gibi, “filanın şerefine”, “filan adına”,
    “devlet nâmına”, “düzenin verdiği yetkiyle” gibi ifadelerle ve ilâh gibi
    sevdikleri tâğutun ismini sık sık anarak başlarlar önlerindeki metni okumaya
    ve halkın canına okumaya. İlk âyette kâfirlerle, müşrikler arasında
    besmele ile bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/
    ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta
    ve isyan emredilmektedir.
    Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle ve
    hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl taraftarlarının
    varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mücâdelenin
    Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele
    olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
    cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
    kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma isten-
    863 Beytullah E. Önce
    864 26/Şuarâ, 44
    • 335 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    mektedir. Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
    olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
    arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
    anlaşılmaktadır.
    Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan, kulağa
    hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
    okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
    dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi
    âyetler olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı
    olduğu ve enfüsünde865 bulunan âyetlere vurgu yapıldığı için, ayrı
    ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen
    üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir
    metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler
    çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku”
    emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir.
    Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları hayatımız
    boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor. Kur’an’ı da
    her zaman, ama özellikle gece,866 ağır ağır, tane tane,867 anlayarak,868 düşünerek,
    869 dersler çıkararak,870 yaşama gâyesiyle871 ve öğrendiklerimizi paylaşma872
    arzusuyla okumamız emrediliyor.
    Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
    emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor,
    saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil,
    Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi oku-
    865 “İnsanlara ufuklarda ve kendi neufislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) hak/gerçek
    olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” (41/Fussılet, 53). Âyetteki
    “ufuklar” kelimesinden insanı çevreleyen dış âlemi, “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın kendi
    biyolojik ve rûhî yapısını anlamak mümkündür. Buna göre âyetin mânâsı, “Biz insana gerek kendi maddî
    ve rûhî yapısında bulunan ve Bizim varlığımızı ve gücümüzün mükemmelliğini ispatlayan âyetleri/
    delilleri göstereceğiz.” Bu Kur’an âyetinde, “ufuklar” ifadesi ile kâinatın okunması gereken bir âyetler
    topluluğu, yani kitap olduğu belirtilirken; yine insanların “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın da
    okunması gereken âyetler topluluğu, yani İlâhî bir kitap olduğu belirtilmektedir.
    866 73/Müzzemmil, 2-6, 20
    867 73/Müzzemmil, 4
    868 Bk. 12/Yûsuf, 2
    869 Bk. 38/Sâd, 29
    870 Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    871 Bk.7/A’râf, 3
    872 Bk. 51/Zâriyât, 55
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    mayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını,
    eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde
    değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki
    okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı
    şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır.
    Evet, Kur’an daha ilk âyetleriyle safları netleştiriyor. Çünkü Kur’an’ın bir
    özelliği “fasl” (kesin şekilde ayırıcı) olmasıdır. “Şüphesiz o (Kur’an), (doğru
    ile yanlış olanı) kesin hatlarıyla ayırıcı bir sözdür.” 873 Kur’an, “furkan”dır.
    Hakla bâtılı ayırt edendir. “Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Hakk’ı, Bâtıldan
    ayırma ölçüsünü indiren Allah’ın şânı ne yücedir!” 874
    * * *
    873 86/Târık, 13
    874 25/Furkan, 1
    • 337 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Peygamber Efendimiz’e, ilk vahyedilen âyetler hangi sûrede yer almaktadır
    ve bu ilk inzâl olunan âyetler bu sûrenin kaçıncı âyetleridir?
    a- Fâtiha, 1-7 b- Müddessir, 1-5 c- Alâk, 1-5 d- Alâk, 1-15
    2) Kur’an’a göre, insanın önüne okunmak üzere konan 3 temel kitap vardır.
    Bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını Kur’an, “âyet” olarak belirtmektedir.
    Kur’an; diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur. Nedir bu 3 kitap?
    a- Kur’an, Hukuk, Nutuk
    c- Zebur, Tevrat, İncil
    b- Kur’an, Kâinat, Anayasa
    d- Kur’an, İnsan, Evren
    3) Tedrîcîlik ne demektir?
    a- Acele olarak, birden bire, geciktirmeden
    b- Ezelden ebede, bütün zaman dilimlerini kapsayan süreç
    c- Derece derece, azar azar, yavaş yavaş, basamak basamak ilerleme
    d- Bu günün işini yarına bırakmayıp ertelemeden, şimdi, hemen
    4) Kur’an’a göre ilim, hakkı/gerçeği idrâk etmektir ve vahiyle özdeşleşmiştir.
    Buna göre, ilmin sınıflandırılması konusunda aşağıdaki seçeneklerde
    belirtilen tasniflerin hangisi en doğrudur?
    a- Naklî ilimler - aklî ilimler
    b- Dünyevî ilimler - uhrevî ilimler
    c- Dinî ilimler - din dışı ilimler
    d- Müsbet ilimler - menfî ilimler
    5) “İlim” konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler
    edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi
    öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit
    ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
    b- Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda
    şöyle demişti: “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve
    şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
    c- İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
    yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim
    veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
    d- İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek
    için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
    6) Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder.
    Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle
    Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
    için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
    b- Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
    c- Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
    d- Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
    7) “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
    sevdiğini sevmediğini, mü’mini kâfiri ayırt etmeyerek bütün varlıklara
    sayısız nimetler ihsan buyuran” Allah’ın bu özelliklerine ne isim verilir?
    a- Rahmân b- Rab c- Rahîm d- Mâlik
    8) Besmelenin dinî hükmü nedir? Yani, bir işe başlarken besmele çekmek,
    dinin hangi hükmüne girer?
    a- Farz b- Vâcip c- Sünnet d- Yapılan işe göre değişir
    9) İnsan yaratılışının bir merhalesini ifâde eden, döllenmiş yumurta
    (hücre, embriyo) anlamına gelen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Nutfe b- Meni c- Alâk d- Mudğa
    10) Besmele ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a- İlk inen âyet, besmele ile okumayı emretmektedir.
    b- Besmele Kur’an âyetidir. Neml sûresindeki âyette besmele geçmektedir.
    c- Kur’an’da bir sûre (Tevbe sûresi) besmeleyle başlamaz. Diğer sûreler
    besmele ile başlar.
    d- Hayvan keserken “bismillâhirrahmanirrahim” denilmesi gerekir.
    11) Besmele’nin tam doğru anlamı nedir?
    a- Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla.
    b- Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.
    c- Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyorum.
    d- Çokça merhamet eden Tanrı’nın adıyla okuyorum.
    12) Kur’an’da “Allah” lafzından sonra en çok geçen Allah’ın ismi hangisidir?
    a- Rab b- Rahmân c- İlâh d- Rahîm
    13) Besmele, eski ümmetlerin de bildikleri ve kullandıkları bir ifâdedir.
    Kur’ân-ı Kerim bu konuda Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce iki peygamberin
    besmelesini örnek veriyor. Bu peygamberler kimlerdir?
    a- Hz. Nuh ve Hz. Süleyman
    b- Hz. Âdem ve Hz. Süleyman
    c- Hz. Âdem ve Hz. İbrâhim
    d- Hz. Nuh ve Hz. Mûsâ
    14) İslâm’dan önce müşrik Araplar, işlerine başlarken besmele yerine
    ne söylerlerdi?
    a- Bismikellahümme
    c- bismi’l Lât ve’l Uzzâ
    b- Bismillâh
    d- bismi’l Hubel ve’l Menat
    15) Yaratma ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, bir eylemi yaratmaz;
    yapar.
    b- Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek davranış ve maneviyat/
    ruhî (fıtrat) bakımından Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmıştır.
    c- Allah, semâya ve arza “ol” demiş; onlar da hemen oluvermiş, yani
    yaratılma hemen tamamlanmıştır.
    d- Allah, görülen varlıkları olduğu gibi, görülmeyenleri, soyut nesneleri,
    ölümü, hayatı ve bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmıştır.
    16) Halk (yaratma) kavramıyla ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi
    tümüyle doğrudur?
    a- Halk (yaratma), bir şeyi varken yok etmek ve yoktan var etmek,
    cansız bir şeye can vermek, canlıdaki ruhu almak demektir.
    b- Türkçede yaratmak anlamına gelen halk kelimesi, Allah’ın dışında
    hiç kimsenin icadı ve sanatı için mecaz anlamında bile olsa kullanılamaz;
    kullanılırsa Allah’ın yaratıcılığı inkâr edildiği için insan küfre
    girer.
    c- Halk, bir şeyden başka bir şey icad etmek, yapmak anlamına da
    gelir. Bu anlamda ve mecaz olarak insan için kullanılabilir; ama yaratıcılıktaki
    kutsallığı ve kudreti basite almaya yol açtığı için kullanılmaması
    tavsiye edilir.
    d- Müşrikler, yeri-göğü yaratan, canlı-cansız her şeyi yoktan var eden
    Allah’a inanmadıkları için, insanın yaptığı basit şeylere “filan kimse
    şunu yarattı” gibi sözler sarfetmekten çekinmezler.
    17) Kur’an’da müşrikler tarafından Allah’tan başka rab kabul edilen
    veya böyle küstahça bir iddiada bulunan kimselerden bahsedilmektedir.
    Seçeneklerden hangisi bu anlamda Kur’an’da geçmez?
    a- Ebû Cehil b- Fir’avn c- Râhipler d- Hz. İsa
    18) “Besmele ile başlanmayan her iş ...........” Bu hadis-i şerifteki boş
    bırakılan yere ne gelmelidir?
    a- Yarım ve eksiktir.
    c- Günah ve yanlıştır.
    b- Şeytan işidir.
    d- Bereketsiz ve güdüktür.
    19) “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
    ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
    şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Allah b- Rahman c- Rab d- Din gününün sahibi
    20) Yaratma ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
    a- Yaratma, âlemlerin; semâ, arz ve içindekilerin yaratılmasıyla tamamlanmış,
    bitmiştir.
    b- Şerleri, kötülükleri, zarar veren şeyleri Allah yaratmaz; onlar şeytanın
    yarattığı eserlerdir.
    c- Allah, insanı topraktan, melekleri ve cinleri nurdan yaratmıştır.
    d- Yaratma, Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. O
    devamlı ve tekerrür halinde yaratır.
    21) Alâk kelimesinin anlamı olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Alâka, ilgi, sevgi
    b- Yapışkan
    c- İnsanın yaratıldığı toprak
    d- Meni içindeki sperm, döllenmiş
    22) “İnsan”la ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Müşrikler, beşer olmayan melek veya meleğe benzer bir peygamber
    istiyorlardı. Günümüzdeki bazı insanlar da dâvetçi/hocaları, hatta
    hacca gidenleri beşer olarak görmek istememekte; onların dünya işleriyle,
    ticaretle ilgilenmesine olumsuz bakmaktadır.
    b- Yüzlerce seneden bugüne batılılar, içlerindeki inançsız insanların
    uydurdukları dinler olan materyalizm, kapitalizm, komünizm, scientizm
    ve determinizmin etkisiyle insanı ruhtan ibaret varlık kabul edip,
    onun maddî yönünü inkâr etmişlerdir.
    c- İnsanın âciz ve zayıf olarak yaratılması da insan için aslında bir nimettir.
    İnsan böylece insanlarla ve Rabbıyla ünsiyet içinde yaşamanın
    tadını almaktadır. Âcizlik, kişiyi sosyalleşmeye ve birbirlerine yardımcı
    olmaya itmekte; zayıflık da, Allah’a kulluğa/ibadete, dolayısıyla
    O’nunla ünsiyete sebebiyet vermektedir.
    d- İnsanın maddî gereksinimlerini öne çıkarıp, ruhî/manevî ihtiyaçlarını
    ihmal etmesi, hayvanlaşması, hatta dört ayaklılardan daha aşağıya
    düşmesi demektir. Bunun yanında manevî/ruhî gıdaları aşırı şekilde
    alıp diğer yönü ihmal etmesi de nefsine zulümdür.
    23) “İnsan”la ilgili olarak aşağıdaki lügat ve ıstılah tanımlarından hangisi
    kısmen de olsa yanlıştır?
    a- “İnsan” sözcüğü, üns kelimesinden türemiştir. Üns, yakınlık ve ünsiyet
    demektir. İnsan, bir yandan diğer insanlarla bir arada yaşama
    durumundadır, o yüzden bu yakınlığı; bir yandan da daima Allah’a
    ihtiyacı vardır, bütün varlıkların üstünde Allah’a yakınlığı ifade için
    insan denmiştir.
    b- “İnsan” kelimesinin, nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir. Bu
    durumda insan unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Adem) söz
    edilirken “Adem’e ahit verdik de unuttu.” buyurulur.
    c- İnsan, beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, iman ve ilim sahibi
    ibadet eden bir varlıktır. Halife olarak yaratılan, üstün, yapıcı yeteneklere
    sahip, organik ve biyolojik yapı bakımından bazı ihtiyaçları/
    zayıflıkları ve bazı ahlakî zaafları olan bir yaratıktır.
    d- İnsan, İslam dışı kültürlerde tek yönüyle değerlendirilse de, aslında
    iki yönlü bir varlıktır: Ademiyet ve beşeriyet. Ademiyet, insanın adam
    olması demektir, yani insanın dış yapısını, toprak yönünü, fizikî özelliklerini
    ifade eder. Beşeriyet tarafı ise, insanın halifeliği, ruh yapısı,
    manevî tarafı, melekî yönüdür.
    24) Seçeneklerden hangisi, Allah’tan başkasını rab kabul etme şirki
    anlamına gelmez?
    a- Yatırlara kurban kesmek, onlara duâ etmek.
    b- Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
    c- Namaz, oruç gibi ibâdetleri terk etmek.
    d- Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı git
    mek.
    25) Mâlum olanın olduğu hal üzere bilinmesine, bir şeyin hakikatini/
    gerçeğini idrâk etmeye ne denir?
    a- vahy b- ilim c- hilâfet d- istiz’âf
    26) Allah, insana takvâyı da fücuru da ilham etmiştir. Ama Allah’ın
    merhamet yönünün ağır basmasından dolayı, insanın hayra meyletmesi
    için, onu hidâyete kılavuzluk edecek unsurlarla takviye etmiştir. Aşağıdakilerden
    hangisi bu unsurlardan biri değildir?
    a- Fıtrat (İslâm’a yatkınlık)
    c- İstiğnâ (kendini yeterli gör
    mek)
    b- Peygamber ve kitap (vahy)
    d- Akıl ve vicdan (doğruya ve
    güzele meyil)
    27) “Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ......... , kesin bilgi demektir. Onun
    için ilmi, yani hakka hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi
    kabullenmeyen insana profesör bile olsa ......... , bunların en meşhurlarına
    .......... , böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de .......... denir.”
    İlimle ilgili yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere seçeneklerden
    sırasıyla hangisi gelmelidir?
    a- bilgi - bilgisiz - zır câhil - bilgisiz toplum
    b- din - kâfir - Firavun - tâğut
    c- ilim - câhil - Ebu Cehil - câhiliyye
    d- İslâm - câhil - İblis – şirk
    28) Alâk sûresi 6-7. âyetlerde şöyle bahsediliyor: “Hayır, gerçekten insan
    ölçüsüz derecede tuğyân/azgınlık eder, haddini aşar. Kendi kendine
    yettiğini sandığında, kendini müstağnî gördüğünde.” Bu âyette azgınlığın
    sebeplerinden biri olarak kendini Allah karşısında zengin saymak gösteriliyor.
    İnsanların zenginlik sandığı mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki
    yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
    b- Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen
    kimse, büyük günah üzere ölmüş sayılır.
    c- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
    d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi
    insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
    29) İnsanın azgınlığına yol açan en temel husus, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Namaz kılmaması
    b- Boş şeylerle uğraşması
    c- Çok malının olması
    d- Kendini muhtaç olmayacak kadar yetkin ve yeterli görmesi
    30) Kur’ân-ı Kerim’de; yalancı, günahkâr perçeminden yakalanıp ateşe
    sürükleneceği söylenen kişi, hangi davranışı sebebiyle bu cezaya çarptırılacaktır?
    a- Namaz kılan kişiye yasak koyması
    b- Yoksullara yardım etmemesi
    c- Tartıda hile yapması
    d- Yeminini yerine getirmemesi
    31) Namaz secdesi dışında başka secdeler de vardır. Seçeneklerden
    hangisi, dinimizdeki secde çeşitlerinden biri değildir?
    a- Sabır secdesi
    b- Şükür secdesi
    c- Sehiv secdesi
    d- Tilâvet secdesi
    32) “O, insanları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için
    gönderilmiştir. Bir adı da Nur’dur. Onun hâkim olmadığı yerler zulumâtla
    (karanlıklar ve zulümlerle) kaplıdır.” Bu özellikler, aşağıdakilerden hangisine
    aittir?
    a- Peygamberler b- Hz. Muhammed (s.a.s.)
    c- Hidâyet d- Kur’an
    33) İsyan ve itaatle ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a- İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre
    isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
    b- Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi
    yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki
    yok demektir.
    c- Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç
    sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini
    Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
    d- Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere
    ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
    34) Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi;
    Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre
    (yetkili kişiye) de itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız bazı kimselere de
    itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin hangisi, kendilerine itaatin
    yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
    a- Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük
    olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
    b- Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak
    isteyen liderlere ve büyüklere
    c- Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara,
    ahlâksızlara, namaza engel olanlara
    d- Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin
    hevâlarına/ kötü arzu ve isteklerine
    35) Hem süs, hem de her türlü etkiden koruyucu olarak dış ve içe giyilen
    parçaları da bulunan bir örtü ve elbise olarak Kur’an’da “Ve .........
    elbisesi, işte o hayırdır.” (A’râf sûresi, 26. âyet) şeklinde tanımlanan, “fücur”
    un zıddı olan, yukarıdaki âyette boş bırakılan yere gelmesi gereken
    kavram nedir?
    a- Hamd b- Takvâ c- Hidâyet d- Tâğî
    36) “Takvânın bir anlamı da haşyet, yani ta’zim ve saygıdan ileri gelen
    korkmaktır. Bu korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur.
    O yakacak diye değil; O sevmeyecek diye korkmaktır takva.” Bu ifadelerden
    yola çıkarak Allah sevgisi ve Allah korkusu hakkında aşağıdaki
    yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- O’nu hem sevmeli, hem de O’ndan korkmalıyız.
    b- Ümit ve korku arası yaşamalıyız.
    c- Allah, korkulmaya değil; sadece sevilmeye lâyıktır.
    d- O’nu sevme yönümüz ağır basmalı, O’ndan korkarken bile sevgiyi
    öne çıkartmalıyız.
    37) Lügat anlamlarından bazıları duâ, patlama, parlama, tutuşma olan
    fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda boyun
    eğiş ve Allah düşmanlarına karşı nefret dolu bir kıyam ve başkaldırı
    özelliğini taşıyan ve tevhidden sonra ilk emir olan Kur’anî kavram nedir?
    a- Cihad b- İbadet c- Salât d- İstiâne
    38) Sözlükte, “eğilme ve boyun büküş” demektir. Özel anlamda namazın
    bir rüknü olan, genel anlamda ise melekleri, insanları, hayvanları
    ve cansızları da kuşatan, “üstün bir varlığın önünde saygıyla eğilme”ye
    Kur’an terimi olarak ne denir?
    a- Tesbih b- Namaz c- İbâdet d- Secde
    39) Namaz konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Namaz, insanı fahşâ ve münkerden (kötü ve iğrenç şeylerden) vazgeçirir.
    b- Namaz, insanın işinin rast gitmesini, dünya işlerinde kişinin rahatlamasını
    ve başarısını sağlar.
    c- Namaz, gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan bir şifa kaynağıdır.
    d- Namaz; dua, tevbe, zikir, şükür, tesbih gibi ögeleriyle mü’mini mânen
    eğiten ve olgunlaştıran bir ibadettir.
    40) Dünyadaki en büyük devrim, onun eseridir. O, gerçek anlamda,
    bir çağı kapatıp yepyeni bir çağ açmıştır. Cahiliyye, onunla kovulmuş,
    mutluluk çağı onunla başlamıştır. Tarihin şahit olduğu en muhteşem topluluk,
    onun sayesinde oluşmuştur. Tüm mucizeler içinde de baş sırayı o
    alır. Bu özelliklere sahip olan şey, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Din b- Kur’an c- Hz. Muhammed (s.a.s.) d- Allah’ın halifesi
    41) Secde konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Firavun, hayatı boyunca asla Allah’a inanmamış ve hiç secde etmemiş;
    ‘ben sizin en üstün ilâhınızım’ diyerek başka insanları kendine
    secde ettirmiştir.
    b- Şeytan, secde emrini yerine getirmemiştir. Şeytanlaşan insanlara da
    secde çok zor geldiğinden yerine getirmezler.
    c- Meleklerin Âdem’e secdesi, insana yapılan secde değildir. Âdem,
    kıble ve mihrab durumundaydı. Ya da bu konuda “secde”, lügat anlamıyla
    kullanılan sembolik ve mecazî bir secdedir; yeryüzü halifesine
    boyun eğip itaat etme, onu saygıyla selâmlama anlamındadır.
    d- Mânevî hastalıkların başı kibirdir. Şeytan secde etmeyerek ilk günahı,
    büyüklendiğinden dolayı işledi. Secde ederek mü’minler Allah’a
    karşı büyüklenmeyip âciz olduklarını belirtirler ve Allah’ı en büyük
    kabul ettiklerini O’na secde ederek isbat ederler.
    42) Göklerde ve yerde olanların hepsinin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar
    ve ağaçların Allah’a secde ettikleri Hacc sûresi 18. âyette belirtiliyor. Bu
    secdeye ne ad verilir?
    a- Teshirî secde: İster-istemez yapılan zorunlu secde; Allah’a itaatlerini
    belirttikleri davranış.
    b- Teklifî secde: Allah’ın onları mükellef kılmasından dolayı yaptıkları
    secde; çünkü onlar da kulluk yapmak için yaratılmışlardır.
    c- Tekfirî secde: Allah’ın secde emrine uymayan İblis’i tekfir edip lânetlemek
    için Allah’a yapılan secde.
    d- Temsilî secde: İnsanların Allah’a yaptıkları secdenin bir benzeri, aynısı
    ve misli olan secde.
    43) Tuğyânın (ve küfrün) temel sebeplerinden biri olan “istiğnâ” ne
    demektir?
    a- Büyüklük taslayarak insanlara zulmetmek, haksızlıkla hükmetmek;
    Büyüklüklenip kibirlenerek yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmak, müstekbirlik
    b- Kendini her yönden zengin kabul edip, kimseye muhtaç olmadığı
    anlayışına sahip olarak kibir ve gurur içinde bulunmak
    c- Ayartma, azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, karışıklık ve
    dinsizlik
    d- Fesat çıkarmak, bozmak, faydalanılan bir şeyin bozulması, insanların
    inanç ve yaşayışını doğrudan saptırmak
    44) Kelime anlamı korumak, korunmak, sakınmaktır. Kavram olarak,
    kuvvetli bir himâyeye girerek korunmak, haramları terk edip şüpheli şeyleri
    bırakmak suretiyle nefsi günahlardan korumak anlamında kullanılır.
    Tanımı yapılan bu kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Takvâ b- İnfak c- Hidâyet d- Gayb
    45) Lügat anlamı, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak olan “isyan ve günahta
    sınır tanımayacak ölçüde ileri gitme”ye ne denilir?
    a- inzar b- fesad c- tuğyan d- ifsad
    46) Alâk sûresi, 8. âyette “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.” buyrularak
    âhiret bilinci verilmektedir. Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
    b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka
    bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi
    inkâr anlayışıdır.
    c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
    karıştırmamak gerekir.
    d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
    bilgi, şuur ve şehâdet, yani yakînî iman istenmektedir.
    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
    “Yaratan ………. adıyla (………. ile) oku! O, insanı bir alâktan ……….
    . Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en ………. . O, ………. (yazmayı) öğretendir.
    ……… bilmediklerini ……… .”
    47) Alâk Sûresinin ilk beş âyetinin meali olan yukarıdaki ifadelerde
    boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- Rabbinin; Allah; varetti; zengindir; size; meleklere; öğretir
    b- Rabbinin; besmele; yarattı; cömerttir; kalemle; insana; öğretendir
    c- Allah’ın; Kur’an; oluşturdu; affedicidir; okumayla; herkese; gösterir
    d- Rabbimizin; istiâze; yarattı; bağışlayandır; yazı; yarattıklarına; vahyeder
    “Hayır, (eğer okunması gerekeni gerektiği gibi okumazsa) gerçekten
    ………. ölçüsüz derecede ………. /azgınlık eder, ………. aşar. Kendi kendine
    yettiğini ………., kendini ………. gördüğünde. Şüphesiz ………. ancak
    Rabbinedir. Gördün mü o ………. Bir kulu ……….?”
    48) Alâk sûresinin 6-10 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
    bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- İnsanlar; isyankârdır; haddini; düşünür; müstağnî; iman; nehyedeni;
    ibâdetten
    b- İnsan; tâğutluk; sınırı; savunur; istiğnâ; sınav; zâlimi; kovanı
    c- Zenginler; tuğyân; ölçüyü; düşündüğünde; yönetici; gidiş; yasaklayanı;
    hayırdan
    d- İnsan; tuğyân; haddini; sandığında; müstağnî; dönüş; yasaklayanı;
    namazdan
    “Gördün mü, ya o (kul, Peygamber) doğru ………. üzerinde ise Ya da
    ………. emrediyorsa? ………. mü, ya şu ………. (Ebû Cehil) ………. ve
    yüz çeviriyorsa? O, ………. gerçekten her şeyi ………. olduğunu ……….
    mu?”
    49) Alâk sûresinin 11-14 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
    bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- Yol; takvâyı; gördün; diğeri; yalanlıyor; Allah’ın; görmekte; bilmiyor
    b- Din; ma’rûfu; gördün; kâfiri; inanmıyor; Peygamber’in; sevmiş;
    görmüyor
    c- Çizgi; hayrı; öldü; tâğutu; yalanlıyor; Rabbinin; bilmiş; görmüyor
    d- Yol; İslâm’ı; gördün; düşmanı; sevmiyor; kendisinin; yanlış; görmüyor
    “Hayır, hayır! Eğer ………., derhal onu ………. (perçeminden) yakalarız
    (cehenneme sürükleriz). O ………. ve günahkâr alından. O, hemen
    gidip ………. (kendi taraftarlarını) ………. . Biz de ………. çağıracağız.
    Hayır, hayır; ona uyup ………. etme! (Allah’a) ………. et ve (yalnızca O’na)
    yaklaş!”
    50) Alâk sûresinin 15-19 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
    bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- Vazgeçmezse; saçlarından; kâfir; zebânîlerini; getirsin; askerlerimizi;
    küfr; secde
    b- Ölünce; yakasından; isyankâr; kâfirleri; kışkırtsın; Müslümanları;
    isyan; ibâdet
    c- Vazgeçmezse; alnından; yalancı; meclisini; çağırsın; zebânîleri; itaat;
    secde
    d- İnanmazsa; burnundan; inançsız; kavmini; çağırsın; ordumuzu;
    inkâr; kulluk
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı
    1 C 11 B 21 C 31 A 41 A
    2 D 12 A 22 B 32 D 42 A
    3 C 13 A 23 D 33 D 43 B
    4 A 14 C 24 C 34 A 44 A
    5 C 15 C 25 B 35 B 45 C
    6 B 16 C 26 C 36 C 46 C
    7 A 17 A 27 C 37 C 47 B
    8 D 18 D 28 B 38 D 48 D
    9 C 19 C 29 D 39 B 49 A
    10 D 20 D 30 A 40 B 50 C
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…





     
    Okunma 11321 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:42

    Ortam