Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:30

    Koca bir Yalan! Cinlerin İnsana Musallat Olması

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (2 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    KOCA BİR YALAN!
    CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    AHMED KALKAN
    KOCA BİR YALAN
    CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    Ma’ruf Yayınları: 53
    Ahmed Kalkan: 6
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    Asım Şensaltık
    ISBN: 978-605-84022-8-7
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 47610
    EKİM 2020
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    “
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    ~ 4~
    İÇİNDEKİLER
    Önsöz..........................................................................................................................7
    1. Bölüm
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    Cinlerin İnsanın İçine Girip Musallat Olabileceği Yalanı......................12
    Sultan ve Tasallut Kelimelerinin Anlamı.....................................................18
    Kur’an’da “Sultan” Kelimesi...............................................................................23
    Allah, Mükerrem Şekilde Yarattığı İnsana
    Cinlerin Musallat Olmasına Yönelik İzin Vermez.....................................26
    Rukyecilere Göre Cinler ve İnsanlara Musallat Olması.........................31
    Cinler Fiziki Hastalıklara Sebep Olabiliyorlar mı?.................................. 35
    Cinlerin İnsanlara Verdikleri Psikolojik Rahatsızlıklar Nelerdir?....36
    Şeytan, Mescidde İnsanlara Musallat Olur mu?........................................38
    Kur’ân-ı Kerim’de Cinlerin
    İnsan Çarpma Olayına Delil Var mıdır?........................................................39
    Cinlerin İnsana Musallat Olduğu İddiası veRukyecilerin
    Cin Çıkarttığını Söylemeleriyle İlgili Rukyecilere 20 Soru...................40
    Bir Cinin mi, Yoksa İçdünyanızın mı Tutsağısınız?..................................51
    Cin Çarpması mı, Çoklu Kişilik Bozukluğu mu?........................................56
    Halkın Cin Zannettiği Şey, Aslında…..............................................................57
    Korkunç Gülüşler, Küfürler, Tehditler…........................................................57
    Cin Musallat Olmuyor, Kişi Hipnoza Giriyor...............................................59
    Bu Tür Hastalar Nasıl Düzelir?........................................................................60
    Şeytan Çarpmış Gibi Kalkmak..........................................................................61
    Şeytanın Kabirden Kalkarken Fâiz Yiyenleri Çarpması.........................65
    Sâra (Epilepsi) Bir Hastalıktır, Cinlerle Bir Alâkası Yoktur!................75
    Sâranın Tıbbî Hastalık Olduğu Bilinmediği Zamanlardaki
    Müfessirlerin Görüşleri.......................................................................................78
    İnsan Bedenine Cin Girmesi ve Cin Çıkarılması ile
    İlgili Kur’an Ne Diyor?..........................................................................................82
    İnsanlara Musallat Olan Cinleri Çıkardığını İddia Edenler!
    Haydi, İşbaşına! Korona İnsanlara Musallat Oldu....................................88
    Cin Çarpmaz, Ama Cinci Çarpar!.....................................................................89
    Bir Rukyeciyle Hâtıram.......................................................................................93
    ~ 5~
    ÖNSÖZ
    Klasik Cinciler Gibi Düşünen F. Gülen’den “Cinlerin Zararları”..........96
    Şeytan İnsanlara Zarar verebilir mi? Verirse Nasıl Verir?....................108
    Allah’tan Başkası Fayda veya Zarar Verecek, Öyle mi?...........................111
    Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler........................................................116
    Allah’tan Korkanlar, Cinlerden ve Cincilerden Korkmazlar!...............117
    Şirk, Bütün Yanlış Korkuların Kaynağıdır ..................................................119
    Fetişizm; Büyü ve Korku Dini...........................................................................126
    Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a
    Şirk/Ortak Koşanlar............................................................................................. 134
    2. Bölüm
    CİN DEDİĞİMİZ DOĞRU ŞEKİLDE BİLİP TANIMADIĞIMIZ VARLIK
    Eksik ve Yanlış Bilgilerin Gölgesinde; Cinler Nedir, Ne Değildir?.....142
    Cin Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamı...................................................... 142
    Cinler ve Özellikleri..............................................................................................142
    Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller.....................143
    Kur’an Cinleri Bize Nasıl Tanıtıyor?...............................................................147
    Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı........................................................................154
    Cinlerin Varlığının Delilleri...............................................................................158
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir...................................................160
    Bazı Hadislerde “Cin” Kelimesi “Mikrop ve Virüs”
    Anlamında Kullanılmıştır ..................................................................................166
    Cin Kelimesi, Kur’an’da Yabancı (Tanınmayan)
    İnsan Anlamında Kullanılır mı?.......................................................................171
    Cinlerin Azığı...........................................................................................................172
    Hadislerde “Cin” Diye Zikredilen Mikrobun,
    (Korona) Virüsün Mâcerâsı...............................................................................176
    Mikropları ve Karantinayı Dünyaya İlk Olarak Rasûlullah Tanıttı....176
    Rasûlullah’ın Emrine Uyulsaydı,
    Korona Virüs Çıktığı Yerde Yok Edilecekti..................................................178
    Vee Kur’an’ın Temizlik Konusundaki Emirlerine Uyulsaydı,
    Bu Virüs, Ortaya Çık(a)mazdı...........................................................................179
    Bu Virüs, Mü’minlere Rahmet Olabilir mi?.................................................179
    Cinler Bir Eşyayı Tahrip Edebilir veya Yerini Değiştirebilir mi?........180
    Gaybı Bilme İddiası...............................................................................................188
    Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez...........................................189
    Cinler Kaybolan ya da Çalınan Şeyleri Bilebilir mi?................................191
    ~ 6~
    AHMED KALKAN
    Cinlerin Şekil Değiştirmesi (Farklı Hayvan Şeklinde Görünmesi)....194
    Rukyecilere Göre Cinlerin Görünme ve Konuşma Şekilleri.................211
    Cinlerin İnsanlara Görünmesi..........................................................................213
    Cinlerin İnsanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?.........................217
    Cinlere İnsandan Peygamber Olur mu?.......................................................221
    Cinlerle Evlenmek.................................................................................................227
    Cinler, Vahye Müdâhale Edebilir mi?
    Garanik Olayı Gerçekleşmiş midir?................................................................233
    Cinler Hastalıklara Sebep Olabilir mi?.........................................................235
    İfrît...............................................................................................................................255
    Peri...............................................................................................................................259
    Gûl ve Gûlyabanîler...............................................................................................260
    Cinlerle İlgili Son Söz........................................................................................... 266
    ~ 7~
    ÖNSÖZ
    ÖNSÖZ
    Bismillâhirrahmânirrahıym
    Kur’an’da cinlerden nasıl bahsediliyorsa, müslümanlar olarak
    biz de o şekilde inanmak zorundayız. Sahih hadislerde nasıl
    açıklama yapılmış ve neyin hükmüne şirk denilmişse, o sözleri
    baş tacı yaparız. Bunun yanında, cinleri istismar konusu edip insanların
    ümitleriyle ve paralarıyla oynayan kişilere de tavır alırız.
    Cinlere iman ediyoruz, ama cincilere değil. Cinlere iman ederiz,
    ama cinlerin sırtından insanları kandıranlara değil. Kur’an-ı
    Kerîm’de, Hz. Süleyman’la ilgili anlatılanlar dışında, cinlerin insanlarla
    ilişki kurduğuna, cinlerin insanlar üzerinde veya insanların
    cinler üzerinde etkili olduğuna, cinci, büyücü gibi bazı kişilerin
    cinlerin etkisini önlediklerine dair hiçbir bilgi yoktur.
    Allah’a iman eden bir insanın cinlerin herhangi bir kötülük
    yapmasından veya zarar vermesinden korkmaması gerekir.1
    Cinlerin musallat olması denilen şey, aslında bu konuyu bahane
    ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa iten çıkarcı insanların
    uydurduklarıdır. Bu hayallere kapılarak cinlerden kurtulmak
    için birtakım insanlara sığınanlar, başlarına sarılmış belâyı artırmaktan
    başka bir şey yapmazlar.2 Yani, cinlerin musallat olması
    yoktur, ama cinleri bahane ederek insanları sömürenlerin
    musallat olması vardır. Kur’an, işte bu ikinci musallat olmaktan
    korunmamızı istiyor.3 Küfür kabul edilen büyü yapmayı, daha
    doğrusu, büyünün etkili olacağı anlayışıyla insanları kandırmayı
    uygun görmeyenler, yapılan büyüyü bozan, insan içinden cin çıkaran,
    rukye yapan, muska yazan görüntüleriyle yaptıkları üfürükçülüğü
    halka benimsetmeye çalışıyor.
    İnsanın içine cin filan girmez, cinler Allah’ın kullarına musallat
    olamaz.4 Musallat olamayan, içimize girme gücü olma-
    1 72/Cinn, 13
    2 Bk. 72/Cinn, 6
    3 113/Felak, 4
    4 17/İsrâ, 65
    ~ 8~
    AHMED KALKAN
    yan dıştaki şeytan veya cinler değil esas bizi zorlayacak olan.
    İçimizdeki şeytan asıl önemli olan. Sen, ben, nefsimizin hevâsı,
    arzusu. İnsan olarak biz şeytanlaşırsak, şeytan ile iş birliği yaparsak
    esas problem burada. Bir adı tâğut olan yönetici şeytanlardan,
    bir adı Amerika olan, İsrail olan şeytanlardan esas sakınmamız
    gerekiyor. Öteki şeytan ne yapabilir ki... Küçük görmüyoruz
    ama gözümüzde büyütmüyoruz da. Beriki şeytanlar bakın
    neler yapıyor Suriye’de, Filistin’de, dünyanın her tarafında? Şeytanizyon
    diye bir şey var evlerimizde, esas onlardan Allah’a sığınmak
    lâzım. Batılılar magic box yani büyülü kutu diyor. Yani,
    büyüler, büyücüler evimizde. Öteki şeytanın nedir ki gücü? “Şeytanın
    hilesi çok zayıftır.”5 Cinlerden olan şeytan ne halt edebilir?
    O’nun pabucu çoktan dama atıldı. Şeytanlar, modası geçmiş
    klasik yöntemleri kaçıncı defa tekrar tekrar uygularken; insan
    şeytanları neler icat ettiler, neler! Telefonlar, internetler, televizyonlar,
    kutsallaştırılan devletler, çeşitli silahlar, makineler, robotlar,
    daha neler neler. Esas sihir burada, esas şeytanlık burada.
    Dolayısıyla cinlerin, şeytanların çarpması, çırpması, insanın
    içine girmesi, musallat olması söz konusu değil. Adamı saatlerce
    dövüyorlar şeytan/cin çıkartmak için. Bu dayağı yiyen kim
    olsa ‘çıktı, çıktı’ diyecek tabii, sabaha kadar dayak yemektense.
    Başka girilecek bir yer yok da burnunun deliğinden şeytan senin
    içine girecek, vücudunun içinde nerede ne yapacaksa… Ne işi
    var orada? Dışarıdan yapacağını yapamıyor da mı içine giriyor,
    tuhaf tuhaf şeyler. Bir motoru, bir makineyi bozmak isteyen; motorun,
    makinenin içine mi girmeye kalkar? Allah, cinlere mekân
    olarak insanın içini mi göstermiş? Dünyanın onca güzellikleri
    içinde insan vücudunun içi; kanlar, bozulmuş gıdalar, dışarı atılması
    gereken pislikler içinde yaşamayı çok mu seviyor bu cinler?
    Hani cinler bizim boyutumuzdan farklı boyutlarda yaşayan,
    en zararlıları bize sadece vesvese veren bizim dışımızda varlıklardı?
    Korkma, rahat ol, içinde cin-min yok; ama cep telefonu
    tutsaklığı, top sevgisi, dizi tutkusu, sanatçı hayranlığı, para arzusu
    insanın gerçekten içinde. Yiyip bitiriyor içeriden insanı. Cinler
    musallat olmaz; ama moda musallat olur, ideolojiler musallat
    5 4/Nisâ, 76
    ~ 9~
    ÖNSÖZ
    olur, geçim ve seçim musallat olur, devlet her şeyiyle her şekilde
    musallat olur. Esas onlardan sakın. Gerçek şeytanı unutma, ama
    insî şeytanlardan, insanların yaptığı şeytanlıklardan şeytan bile
    Allah’a sığınıyordur, esas onu unutma!
    Cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi bozmaktan kurtulmanın
    en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan geçer. Bu
    yolun yerine; üfürük, muska ve tılsım yolunu seçenlerse belâdan
    kurtulamazlar. Kur’ân-ı Kerim, üfürükçülerin şerrinden Allah’a
    sığınmamızı emrederken, insanlar bunlardan medet umuyor,
    kendilerinden sığınılması gerekenlere sığınıyor.
    Bu üç kitaplık seride, eğer Kur’an’a ve sahih sünnete ters
    düşen bir cümleye şahit olursanız, yazara ulaştırdığınızda sadece
    duâ ve hüsn-i kabul ile karşılaşırsınız. Kur’an’a ve Sünnete ters
    düşen bir şey yoksa, o zaman niyetler, usûl ve yorumlar devreye
    girecek, mümkün şeytana da malzeme çıkabilecektir.
    Üç kitaplık serinin ikinci kitabının sayfalarını açmış durumdasınız.
    Serinin ilk kitabı: “Rukyecilik ve Muskacılık” Üçüncüsü
    de: “Büyü ve Şeytan” Her türlü şeytanî düşünce ve işlerden
    Allah’a sığınır, rukye adıyla yapılan üfürükçülükten, büyüden,
    büyü bozma ve cin çıkarma adına yapılan şirk unsurlarından bu
    rukyeci geçinen üfürükçülerin de kurtulup uzaklaşmalarını tavsiye
    edip Rabbimizden dileriz.
    Ahmed KALKAN
    Eylül 2020, Ümraniye
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya
    gayret eden ve tağutlara karşı Kur’an’la müceeleyi
    bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları
    doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yaniden Kur’an’a dönüşle
    mümkün olduğunu kavrayıp nebevi usûlle Kur’an ve
    tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tavizsiz
    dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine...
    Bölüm 1
    CINLER İNSANLARA MUSALLAT OLABILIR MI?
    AHMED KALKAN
    ~ 12~
    CINLERIN İNSANIN İÇINE GIRIP MUSALLAT
    OLABILECEĞI YALANI
    Bazı yalanlar vardır, yalanlayanlar yeterli sayıda ve yeterli
    şekilde ortaya çıkıp yeterli şekilde mücadele etmeyince,
    ispatlanmış delili olan doğrudan daha doğru kabul edilmeye
    başlanır. Kur’an’ın “atalar yolu” dediği hurâfeler, bâtıl
    inançlar ve bid’atler buna örnektir.
    Uzay dâhil, dünyanın her tarafına kısa zamanda gidip istediği
    yerde yaşama özgürlüğünde olan cinler, onca güzel
    yerler var iken, cinlerin insan vücudunun içine girip gıda
    artıklarının ve atıklarının, kanların, değişik kimyasal karışımların
    ve ortaya çıkan çok farklı sıvıların içinde yaşamayı
    tercih eden cin, eğer gerçekten böyle bir tercihi yapıyorsa,
    o cinde insana zarar verecek kadar bile aklın olmadığı
    anlaşılır. İnsana musallat olmaya kalkan cin, kendisi insanın
    içinde hapis hayatı yaşayarak aslında kendisini tasallut
    altında bırakıp insanın musallatı altına girmiş olmaz mı?
    Aylarca, yıllarca kendisini başka şeylerden nasıl soyutlayacak,
    gıda, aile hayatı ve birçok ihtiyaçlarını insan bedeninin
    içinde nasıl karşılayacak? İnsan bedeni içinde yiyecek
    bulsa bile, tuvalet ihtiyacını nasıl karşılayacak? Onlar insan
    vücudunu zehirlemeyecek mi? İnsan vücudunun içinde nasıl
    nefes alacak, oksijene mi neye ihtiyacı varsa onu nasıl
    temin edecek? Vücudun içinde uslu çocuklar gibi varlığını
    hissettirmeden yaşamasını sürdürecek. Ve insan bedeni,
    içindeki cini hissetmeyecek… Taa bir rukyeci bulunup
    onun bazen haftalarca süren seanslarına katılıncaya kadar
    iki kişi bir bedende yaşamaya devam edecekler…
    Niye insanın içine girme ihtiyacı hissetsin ki cin? İnsanı
    kontrol edecekse, onu istediği gibi yönetip yönlendirecekse,
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 13~
    bu durum, cinin insanın midesine, böbreğine, damarlarına
    yerleşmesini mi gerektirir? İnsanın iç organlarında mı onun
    direksiyonu? İnsana vereceği zararın Kur’an’da sadece vesvese
    ile sınırlı olduğu bildirildiğine göre, bunun için insanın
    içine girmesi gerekmediği halde, niye insan bedeninin
    içine girmeyi tercih ediyor? Durup dururken bir insana girmezmiş
    bu cin. Ya nasıl girermiş? Biri büyü yaparmış, o büyünün
    etkisiyle cin büyü yapılan insana musallat olurmuş.
    Peki, Kur’an büyünün hayalden ibaret, göz boyama ve halüsinasyondan
    ibaret olduğunu, büyüyü Allah’ın iptal edip
    bozacağını, büyücülerin başarılı olamayacağını belirtmesi
    bir hakikat olduğuna göre, tesiri olmayan ve insan kandırmaya
    yarayan uyduruk bir büyü, kendi halinde yaşayan bir
    cin’i insan vücuduna nasıl sokuyor? Yapılan büyü, cinin çirkin
    ve rahat olmayan yerde yaşama mecburiyeti vererek
    cin aleyhine mi yapılıyor? Çok rahat olduğu için mi insan
    vücudundan çıkmayı istemiyor? Cini çıkarmak için yapılan
    uygulamalar nereden alınmış? Allah mı öğretmiş, Rasul
    mü rukyecilerin yaptığı şekilde cin çıkarmış? Eğer bu iddia
    varsa, Buhârî, Müslim gibi hadis kitaplarında niye bahsedilmez?
    Peygamberimiz böyle cin çıkarma seansları tertip
    etmediyse, nasıl sünnete göre rukye, Nebevî rukye, Kur’anî
    rukye, Kur’an rukyesi diye ad vermekten çekinmezler?
    Kur’an’da hangi âyet, cinlerin insana musallat olabileceğini
    belirtiyor, ama musallat olamayacağını belirten âyetler var.
    Allah, kendi yarattıklarını en iyi bilen değil midir?
    Kur’an, şeytanın (kâfir cinlerin) hilesi zayıftır diyor.
    Hâlbuki, insanın içine girip insan vücudunu tümüyle işgal
    edip ele geçirerek insanı tümüyle egemenliği altına aldığı
    iddia edilen cinin hilesi, tuzağı kuvvetli olmuş olmaz mı?
    İnsanın vücuduna giriş yapabileceği deliklerden hangisini
    tercih ediyor cin? Birini tercih ettiği söylenecekse ki, öyle
    AHMED KALKAN
    ~ 14~
    söyleniyor; o zaman bedeni var; bir ışın gibi cisme tümüyle
    nüfuz etmiyor. Ebatı ne kadar? Küçük bir böcek kadar
    mı, karınca büyüklüğünde mi? Daha mı küçük? Karıncadan
    daha büyük ise, insan vücudunda nasıl rahat durabiliyor?
    Karıncadan daha küçük ise, koca insanı bu küçücük böcekten
    mi korkutuyorsunuz? Ve bu küçük böcek mi insana musallat
    olacak her istediğini yaptıracak? Daha büyük ise, insanın
    burnundan nasıl sığıyor girmek ve çıkmak için? Yok,
    duvarın içinden geçebilecek şekilde ise, niye insanın burun
    gibi deliklerinden girmek zorunda? Ve ışın gibi varlığı bir
    yerden çıkarmanın ne anlamı olur o zaman? Az sonra bir
    daha, bir daha girer.
    Koca insanla evlendiği söylenen, bu karıncadan küçük
    varlık mı? Cismi yok ise, ışın gibi ise bu evlilik de ne demek
    olur? O zaman devekuşunun da babası deve, anası
    kuş. Hollywood filmlerinde insanın göğsünden çıkan canavar
    gibi şeyin aynısı olmasın bu cin? Bazen dev, bazen Guliver’in
    küçük adamı mı yoksa? Yakalarsam sosyete semtlerine
    göndereceğim. Oralara hiç gitmiyor, hep gariban, fazla
    okumayan, kültürü belirli seviyede olan adamları ve çoğu
    örtülü hanımları, çocukları tercih ediyor, neden? Büyüyüp
    küçülüyorsa, küçüldüğünde ayağımızın altında nasıl ezilmiyor?
    Kuvvetli şekilde hapşırdığınızda içinizdeki cin de
    pat diye aşağıya düşüyormuş. Her zaman mı o kadar, yoksa
    küçüldüğünde mi o kadar oluyor? Eğer bedeni varsa, bedeniyle
    insan vücudunda nasıl rahat edecek, bedensiz ise,
    niye ağız-burun gibi yerlerden girsin? Bu cinler vücuduna
    girdiği insanın lisanını ne çabuk öğreniyorlar? Her dili
    çok kısa zamanda öğreniyorsa, bunlardan iyi yabancı dil
    hocası olur. İyi de cin Türkçe’yi iyi biliyorsa rukyeci, niye
    Arapça uhruc, uhruc diye bağırıyor? Kendisinin Arapça
    bildiğini ispatlamak için mi? Yoksa, cin “çık!” kelimesini
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 15~
    ezberlememiş, onu anlamıyor mu? Bu cin çıkarma showlarına
    mı inanalım, Kur’an’ın bu konuda verdiği bilgilere mi?
    Çıkmamakta direnen cini çıkmaya zorlamak için niye
    hasta insanı dövüyorlar? İnsan dayak yiyince acısını cin
    mi tadıyor? İnsanın sırtı, kolu, bacağı acıyınca cin o insanı
    sevdiği veya acıdığı için insafa mı geliyor da aman adamı
    dövmeyin, ben çıkacağım diyor? Rukyeciler bu cin çıkarma
    icraatı yaparken onlara İslâm’ı tebliğ ediyorlar. Üç beş
    cümleden sonra bazıları “iman ettik” diyorlar, İslâm’ı çok
    kolay kabul ediveriyorlar. Peki, insan vücuduna girmeyen
    cinlerin hidayetine niye çalışmıyor bu rukyeciler? Bir de
    insan vücudundan çıkmak istemeyen inatçı cinler var. Bunları
    rukyeciler bir-iki tehditten sonra yakıp öldürüyorlar,
    daha doğrusu öldürdüklerini iddia ediyorlar katil rukyeciler.
    Bedenden çıkmadığı için öldürüldüğüne göre, ölü cin
    insanın içinde mi kalıyor? Ölü cinin insan vücuduna zararı
    olmuyor mu? Cenaze töreni ve onlar için kabir hayatı, insan
    vücudunda mı oluyor? Rukyeci cini yaktığında daha başka
    cinlerin oraya gelmesine mi sebep oluyor? Öldürülen cinin
    yakın akrabaları o rukyeciye bir zarar vermiyorlar, intikam
    almak istemiyorlar da teşekkür mü ediyorlar? Kur’an âyetleri
    okuyarak cinler öldürülebilir mi? Bu cinleri öldürebilenler,
    hadislerde cin diye belirtilen virüsleri, meselâ korona
    virüsü niye öldüremiyorlar? Cin öldürmek dinen câiz
    mi? Delili ne? Hangi hallerde öldürülebilir cinler? Bu kadar
    kolay müslüman olan veya bu kadar kolay öldürülebilin
    cinler nasıl insan vücuduna girip insanı oyuncak edinebiliyor?
    Yeryüzünün halifesi cinler mi? Cinler insanlardan
    daha mı üstün, kim kime hâkimiyet kurabilecek şekilde ve
    ahsen-i takvim (en güzel kıvamda) yaratılmış?
    AHMED KALKAN
    ~ 16~
    Bu tür soruları çoğaltmak mümkün. Ama iknâ edici tarzda
    bunların cevabını rukyecilerin vermesini bekliyorsanız,
    cehennemden de saraylar, köşkler bekleyebilirsiniz.
    Hastanın halüsinasyonlarına, kendi yaptıkları telkinlere,
    hipnozlara “cin musallatı”, “cinler bu kimseye musallat
    olmuş” diyerek insanları kandırıp onları maddî ve mânevî
    yönden istismar edenler, bir de bunu rukyecilik adına sünnet
    ve dinin tavsiyesi gibi gösterenler cinayet gibi büyük
    suç işlemektedir. Yalandır, halkı kandıran ve etkisi çok geniş
    büyük bir yalandır bu; bundan daha fecîsi, bu yalanın din
    kullanılarak söylenmesi, bu yalana dinin âlet edilmesidir.
    Tıp bilgisi halk düzeyinde olan, beyni ve beynin hastalıklarını
    hiç bilmeyen, şizofrenleri cin çarpmış, içine cin girip
    musallat olmuş diye tanıtıp şizofren hastayı da, cinlerin
    kendi isteğiyle cinlerle dostluk yapan müşriklerin irâdelerini
    kullanarak cinle ilişkilerini konu dışı yaparsak; Allah’ın
    hiçbir kuluna musallat olamayacakları, hele tevekkül sahibi
    bir müslümana musallat olamayacağını da bilmeyen, cin
    konusunda doğru olmayan bilgileri ilim diye takdim eden,
    hasta psikolojisiyle tutanacak dal arayanlara umut olarak
    gözüküp sonra onları sukut-ı hayâle uğratmakta bir sakınca
    görmeyen cinciler… Rukyecilik adıyla cincilik yapanlar…
    dünyada bile genellikle iki yakanız bir araya gelmiyor; ya
    âhiretiniz ne olur, hiç düşünmüyor musunuz?
    Kur’an, “Şeytanı dost kabul edip onun gönüllü askeri
    durumunda olan müşrikler, kendi tercihleriyle ilişkileri dışında,
    diğer insanlara cinler musallat olamaz” derken, bunun
    tersini kim iddia ederse etsin, müslüman, Allah’ı tasdik
    eder; O’nun hükmüne ters hiçbir görüşü kabul edemez.
    “Bir mü’min erkek veya bir mü’mine kadının, Allah ve Rasûlü
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 17~
    bir emir ve hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını
    seçme hakları olamaz. Allah’ın ve Rasûlünün emrine itaat
    etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”1
    Bu konuyla ilgili âyetleri hatırlatayım: “Şüphesiz, kullarım
    üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin, tasallutun olmayacaktır.
    Vekil olarak Rabbin yeter!”2; “Kullarımın üzerinde
    senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana uyan
    sapıklar bunun dışındadır.”3 “Doğrusu şeytanın iman edenler
    ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat
    olması yoktur.”4 Devamındaki âyette onların müşrikler
    olduğu belirtilir: “Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler
    ve Allah’a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece
    onları kandırabilir).”5
    Bilindiği gibi; bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesine,
    mealler; “hâkimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, nüfuzu, etkili
    gücü, sulta, saltanat, musallat olma, etki, kandırmaya gücü,
    etkin gücü” şeklinde anlam verirler.
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat olması
    yoktur.”6 Bu âyette bahsedilen şeytandır. Şeytan, cinlerin
    en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu ise, diğer cinlerin
    daha büyük değildir.
    Yine, şeytanın âhiretteki itirafı: “İş bitirilince şeytan da
    diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben
    de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak
    bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de
    1 33/Ahzâb, 36
    2 17/İsrâ, 65
    3 15/Hıcr, 42
    4 16/Nahl, 99
    5 16/Nahl, 99-100
    6 16/Nahl, 99
    AHMED KALKAN
    ~ 18~
    hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi
    kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.
    Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı
    kabul etmemiştim. Şüphesiz, zâlimlere elem dolu bir
    azap vardır.”7
    SULTAN VE TASALLUT KELIMELERININ ANLAMI
    Türkçede cinlerin insanın bedenine girip orada hâkimiyet
    kurarak ona istediği gibi hükmetmesi, eziyet vermesi,
    irâdesine yön vermesi gibi durumlara “cinin musallat olması”
    denilir. Kur’an’da bu “musallat olma” kavramı, “sultân”
    kavramıyla karşılanır. Aslında her iki kelime, kök itibarıyla
    aynı kökten türemişlerdir. Her ikisi de “s-l-t” (sin, lâm, tı)
    kökünden türemiştir. Yani, Kur’an’da şeytanın onlara yönelik
    “sultanı” yok demesi, musallat olması yok demektir.
    “Sultan” kelimesi: “Hâkimiyet, zorlayıcı güç, saltanat,
    yönetme” anlamlarına gelir. Elmalılı Hamdi, Hıcr sûresi
    42. âyetin tefsirini yaparken “sultan” kelimesini de şöyle
    açıklar. “İnne ıbâdî”: Hakikaten kullarım “leyse leke aleyhim
    sultânun” üzerine senin sultanın yoktur. Yani ne kavlen
    ilzam edecek huccetin, ne fi’len tasallut ve tasarruf
    edecek kudret u saltanatın yoktur. “İllâ men ittebeake mine’l-
    ğâvîn”: Ancak, sana ittibâ eden azgınlar müstesnâ. Yani
    ancak bunları sürükleyebilirsin. Fakat o da senin sultan ile
    değil; onların ihtiyarlarını sûi isti’mal ederek sana uymaları,
    arkana düşmeleri dolayısıyladır. Yoksa, muhlaslara (ihlâs
    verilmiş kullara) tasallut edemediğin gibi diğerlerine
    de edemezsin.”8
    7 14/İbrâhim, 22
    8 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 5, s. 3065
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 19~
    Kur’an’da hangi kelimenin hangi anlama geldiği konusunda
    ilk akla gelen ve en önemli kaynak kabul edilen Müfredat’a
    bakalım. O nasıl açıklıyor “sultan” kelimesini:
    “Es-selâtah: Gâlip, üstün gelmeye, yenmeye, boyun eğdirmeye
    veya hâkim olmaya muktedir olmak ya da muktedir
    hale gelmek. Fiil olarak: “Onu, gâlip, üstün gelmeye,
    yenmeye, boyun eğdirmeye veya hâkim olmaya muktedir
    hale getirdim. O da buna muktedir hale geldi” anlamında.
    “Sellattuhû” “feteselleta” şekillerinde kullanılır. Yüce Allah
    şöyle buyurmuştur: “Velev şâallahu lesellatahum” (Allah dileseydi
    onları size musallat ederdi.”9 Yine şöyle buyurmuştur:
    “Ve lâkinnallahe yusellitu rusulehû alâ men yeşâ’ (Ama
    Allah, peygamberlerini dilediği kimselere üstün kılar.)”10
    “Sultan” adı da buradan hareketle verilmiştir. “sultânun”
    sözcüğü “selâtatun” anlamında da kullanılır. Örneğin, “ve
    men kutile mazlûmen fe kad cealnâ liveliyyihî sultânen…” /
    “Ve her kim mazlum olarak katledilirse, onun velîsi için Biz
    bir tasallut hakkı vermişizdir.”11; “İnnehû leyse lehû sultânun
    alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn” / “Gerçek
    şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp
    güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz.”12; “İnnemâ
    sultânuhû alellezîne yetevellevnehû / Şeytanın hâkimiyeti
    ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden
    müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.”13; “Lâ tenfuzûne illâ bisultân
    / Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını
    aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan
    verilmiş) bir güç (sultân) olmadıkça geçemezsiniz.”14
    9 4/Nisâ, 90
    10 59 /Haşr, 6
    11 17/İsrâ, 33
    12 16/Nahl, 99
    13 16/Nahl, 100
    14 55/Rahmân, 33
    AHMED KALKAN
    ~ 20~
    Ayrıca, “sultân” sözcüğü “selâta sahibi olan kimse” için
    de kullanılır ki, en çok bu anlamda kullanılır.
    “Tasallut” gücüne sahip (yani gâlip, üstün gelmeye, yenmeye,
    boyun eğdirmeye veya hâkim olmaya muktedir).15
    Sultan kelimesinin mâzisi olan “selita”: Sert olmak, güç,
    otorite, ispat, delil, inandırıcı delil.16
    Kur’an, insan şeytanlarından da bahsediyor; şeytanların
    insanlardan da olduğunu belirtiyor. Bir insan, nasıl başkasının
    içine giremez ve ona musallat olamazsa, cinlerden
    olan şeytanın da insanın içine girip ona musallat olması, bu
    âyetlerden yola çıkarak düşünülemez. Cin ve insan şeytanları,
    insanları Allah’tan uzaklaştırarak dünyayı ve günahları
    faydalı ve güzel gösterip âhireti unutturmak için faaliyet
    yaparlar. Bunu hangi yolla ve nasıl yaptıklarını Kur’an net
    olarak bildiriyor: Vesvese. İnsanın içine girerek şeytanın
    yapacağı bir şey yoktur. Cinler insan içine girebiliyorlarsa
    veya birileri büyü yaparak bir cin’i insan içine girecek şekilde
    onları yönlendirebiliyorsa makinelerin içine de, özel
    bilgisayarların ve füzelerin içine de girebilirler veya birileri
    büyü ile cinleri o hassas aygıtların içine yerleştirebilir.
    İddia edildiği gibi insanın zihnini karıştırdığı ve düzenini
    bozduğu gibi bilgisayarların da sistemlerini karıştırıp bozabilir.
    İnsana güç yetirebilen, makinelere haydi haydi güç
    yetirebilir. Böyle bir dünya düşünebiliyor musunuz? Nasıl
    bir kaos olur? Dünya ve içindeki eşya, robotlar, çeşitli makineler
    ve insanlar cinlerin oyuncağı olurdu. Cinlerin böyle
    evrensel çapta fesat çıkarabilecek şekilde sünnetullahı
    15 Râgıb el-İsfehânî, Müfredât, Pınar Y. s. 739-740
    16 John Penrice, Kur’an Sözlüğü, İşaret Y., s. 151
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 21~
    değiştirecek yetenekte kabul edilmesi, onları tanrılaştırmak
    demektir. Şeytan dediğimiz kâfir cinlerin böyle gücü
    olsaydı, şeytan her istediğini yapabilen bir tanrı seviyesinde
    olur; Allah’ın dünyaya yerleştirdiği değişmez ve değiştirilemez
    kanunları olan sünnetullah diye bir şey olmazdı.
    “Şüphesiz, azgınlardan sana uyacak olanlar dışında,
    kullarım üzerinde senin hâkimiyetin (sultan,
    musallatlığın) olmayacaktır.”17 Yani, “Benim
    kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Senin gücün
    ancak sana uyan azgınlara yeter.” der. Peki,
    şeytana uyan azgınların durumu nedir? Ona uyanlar,
    cehennemliklerdir: “Kuşkusuz cehennem, o
    sana uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır.”
    18 Şeytanın, Allah’ın hiçbir kulu üstünde bir
    sultasının bulunmadığını, aksine onun hâkimiyetinin
    (musallat olmasının) sadece azgınlara ve kendi
    irade ve isteği ile ona uyanlara yönelik olduğunu,
    bu uymanın da İblis’in zorlaması ile olmayacağını
    bu âyetler19 bildiriyor.
    Yine, benzer şekilde, Allah Teâlâ’nın İblis’in kıyâmet
    günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği şu
    söz de aynı hakikati ifade eder: “Zaten benim sizin üzerinizde
    hiçbir hükmüm ve nüfuzum (saltanatım ve musallat
    olmam) yoktu. Yalnız, ben sizi çağırdım, siz de bana hemen
    17 15/Hıcr, 42
    18 15/Hıcr, 43
    19 15/Hıcr, 42; 16/Nahl, 99
    AHMED KALKAN
    ~ 22~
    icâbet ettiniz.”20 Yüce Allah, kendisine samimi olarak ibâdet
    eden ve emirlerini tutan kullarını şeytanın sultasına karşı
    bizzat koruduğunu ve desteklediğini bildirerek, “Doğrusu o
    benim kullarım yokmu, ey şeytan senin onlar üzerinde hiçbir
    hâkimiyetin (musallat olman) yoktur. (Çünkü onlar için) vekil
    olarak Rabbin yeter.”21 buyurur. Ebû Hüreyre’nin rivayet
    ettiği şu hadis, aksine mü’minin şeytan üzerindeki hâkimiyetini
    gösterir: “Sizden birisi yolculukta hayvanını nasıl istediği
    gibi sürerse, mü’min de şeytanını öyle emri altında idare
    eder.”22 Şeytanın insan üzerinde egemenliğinin olmaması,
    sadece mü’minlere has değildir. İbrahim sûresi 22. âyete ve
    İsrâ sûresi 65. âyete göre geneldir, bütün insanlık için sözkonusudur.
    Yani şeytanın insana musallat olamaması, bütün
    insanlar için geçerlidir. 23
    İnsanın şeytanın egemenliğini kabul edip onun
    emrine girmesi, kendi tercihiyle ilgilidir. Büyüyle
    veya şeytanın öyle bir gücü olduğundan değildir. O
    yüzden Kur’an insana şöyle hitap eder: “Ey Âdemoğulları!
    Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin
    20 14/İbrahim, 22
    21 17/İsrâ, 65
    22 İbn Kesir, 4/327. Fakat, bu son âyetin sonundaki “Vekil olarak Rabbin yeter” ifadesi,
    mü’minin bu hâkimiyetinin ancak Allah sayesinde olduğunu gösterir. Çünkü eğer insanın
    şeytana rağmen hakka yönelip bâtıldan kaçması kendi gücü ile olsaydı, “İnsan kendine
    yeter” denilirdi. Ama böyle buyrulmayıp da, “Rabbin yeter” buyrulunca, ondan ancak Allah’ın
    yardımı ile korunabileceğimizi anlarız. Ama şunu da bilmeliyiz ki, Allah’a sığınmak
    da kulun elinde ve irâdesi dâhilindedir ve Allah Teâlâ, kendine samimi olarak sığınanları
    yardımsız bırakmaz.
    23 “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde
    bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun
    yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” Bu âyet de, bu gerçeğin diğer bir ifadesidir.
    Dolayısıyla kim şeytana itaat eder, onu dost edinip yaptığı işlere ve ibâdetlere onu ortak
    eder ise, yani ona itaat ederek onu âdeta tanrı yerine koymuş olursa; şeytanın hâkimiyeti
    altına girmiş olur. Görüldüğü gibi, bu hâkimiyet, insanların tercihinin neticesidir. Yoksa,
    aslında şeytanın insanoğlu istemedikten sonra, hiçbir beşer üzerinde tesiri yoktur.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 23~
    apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi? Sizden bu
    konuda söz almadım mı?”24 Burada şeytana tapmak,
    şeytana itaat anlamındadır. Demek ki, şeytana
    kulluk yapar gibi ona itaat, kişinin kendi tercihiyle
    olmaktadır. Şeytan, insan üzerine hâkimiyet
    ve saltanatı ile değil; esas işi ve temel faaliyeti olan
    “vesvese” ile gündeme gelir.
    KUR’AN’DA “SULTAN” KELIMESI
    Kur’an’da “sultan” kelimesi otuz yedi yerde geçmektedir.
    Soyut anlamda kullanılmış olup siyasî bir içeriğe sahip
    değildir. Yani, Kur’an’da kullanılan sultan kelimesi, hiçbir
    âyette padişah, kral anlamında kullanılmaz. Herhangi bir
    kişi Kur’an’da böyle bir unvanla anılmaz. Sultan kelimesi,
    Kur’an’da genel olarak iki anlamda kullanılır: Birincisi,
    hâkimiyet (güç, kuvvet, otorite) kurma anlamında; ikincisi,
    burhan ve delil anlamında. Biz, ikinci anlamda kullanılan
    sultan kelimelerini, konu dışı olduğu için buraya
    almayacağız.
    Şeytanla ilgili “sultan” kelimesinin (hâkimiyet
    kurma, güç, kuvvet ve otorite anlamında) Kur’an’da
    kullanılışı:
    “Doğrusu benim mü’min kullarım üstünde senin bir sultanın
    (zorlayıcı gücün, hâkimiyetin) olamaz. Rabbin vekil
    olarak yeter.”25
    24 36/Yâsin, 60
    25 17/İsrâ, 65
    AHMED KALKAN
    ~ 24~
    “And olsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış,
    inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.
    Oysa İblis’in onlar üstünde bir sultanı (nüfuzu)
    yoktu.”26
    “Benim sizin üzerinizde bir sultânım (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek, sizi zorlayacak
    bir sultan’ım (gücüm) yoktu. Sadece çağırdım, siz de
    geldiniz. Öyleyse beni değil, kendinizi kınayın”27
    “Dedi ki: “Rabbim! Andolsun beni saptırdığın için onlara
    yeryüzünde (kötülükleri) süslü göstereceğim ve onların tümünü
    muhakkak saptıracağım (iğvâ). Ancak onlardan ihlâsa
    erdirilmiş kulların müstesna.” (Allah) şöyle buyurdu: İşte
    bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz kullarım üzerinde
    senin bir hâkimiyetin (sultân) yoktur. Ancak azgınlardan
    (ğâvîn) sana uyanlar müstesna. Muhakkak cehennem, onların
    hepsine vaad olunan yerdir.”28
    “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine
    dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti (sultân) olamaz.
    Onun (Şeytanın) hâkimiyeti (sultânuhû) ancak onu
    kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar
    üzerinde geçerlidir.”29
    “Bizim, sizin üzerinizde bir sultânımız (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek bir hükümranlığımız)
    yoktu. Bilâkis siz taşkınlık eden bir kavimdiniz.”30
    26 34/Sebe, 20-21
    27 14/İbrahim, 22
    28 15/Hıcr, 39-43
    29 16/Nahl, 99-100
    30 37/Sâffât, 30
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 25~
    “And olsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış,
    iman edenlerden bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.
    Oysa İblis’in onlar üstünde bir sultânı (nüfuzu)
    yoktu.”31
    “De ki: Rabbim! Beni girilecek yere hoşnutluk ve esenlikle
    girmemi nasip et. Çıkaracağın yerden de esenlikle çıkar. Katından
    beni destekleyecek bir sultân (güç) ver.”32
    “Malım bana fayda vermedi. Sultânım (gücüm) de
    kalmadı.”33
    Bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesinin anlamı, Mukatil
    bin Süleyman’a göre de benzer şekildedir. Mukatil’e
    göre; “es-sultân”, kahredici kral, kahren mecbur edici
    hükümranlık mânâsında kullanılır; şu âyetlerde olduğu
    gibi:
    “Benim sizin üzerinizde bir sultânım (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek bir hükümranlığım)
    yoktu.”34
    “Bizim, sizin üzerinizde bir sultânımız (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek bir hükümranlığımız)
    yoktu. Bilâkis siz taşkınlık eden bir kavimdiniz.”35
    Es-selâtatu: Gâlip, üstün gelmeye, yenmeye, boyun eğdirmeye
    veya hâkim olmaya muktedir olmak ya da hale
    gelmek. Fiil olarak, (“O’nu, gâlip, üstün gelmeye, yenmeye,
    31 34/Sebe, 20-21
    32 17/İsrâ, 80
    33 69/Haakka, 28-29
    34 14/İbrâhim, 22
    35 37/Sâffât, 30; Mukatil bin Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Y., s. 327. Not:
    Mealler ve parantez içi açıklamalar kitaptan aynen alıntıdır.
    AHMED KALKAN
    ~ 26~
    boyun eğdirmeye veya hâkim olmaya muktedir hale getirdim.
    O da buna muktedir hale geldi” anlamında) sellattühü
    feteselleta şekillerinde kullanılır. Sultan adı da buradan
    hareketle verilmiştir.36
    ALLAH, MÜKERREM ŞEKILDE YARATTIĞI İNSANA
    CINLERIN MUSALLAT OLMASINA YÖNELIK İZIN
    VERMEZ
    Rukyeciler delil olarak ciddi bir şey bulamadıkları
    için iddia şöyle diyorlar: “Büyü, kendisine
    büyü yapılan kimseyi öldürebilir veya onun tabiatını
    ve davranışlarını değiştirebilir. İmam Şâfiî ve
    İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler.”37 Ben
    bu sözün doğruluğuna da, Ahmed bin Hanbel’in
    bu görüşte olduğuna da inanmıyorum. Çünkü o,
    Peygamberimizin şöyle söylediğini kitabına alıp rivayet
    etmiş kişidir: “Cinlerin insanların yollarını
    şaşırtacak şekilde bir güce sahip olması yoktur.”38
    Yine, İmam Şâfiî’nin ve diğer müctehidlerin
    Kur’an’dan bu kadar uzak olacaklarını, Kur’an’ın
    cinlerin ve şeytanın insanları egemenliği altına
    36 Râğıb el-İsfahanî, Müfredât, 739
    37 İdraru’ş-Şurûk fî Envâi’l-Furûk, c. 4, s. 149; Rukyeci Adil Beyazyıldız
    38 Müslim, Selâm 107; Ebû Dâvud, Tıb 24, h. No: 3913; Ahmed bin Hanbel, Müsned III,
    293
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 27~
    alacak gücünün olmadığını, hileli düzeninin çok
    zayıf olduğunu39 bilmemeleri ne kadar mümkündür?
    Büyünün bir hileden, göz boyamadan ibaret
    olduğunu belirten âyetleri okumamış olabilirler mi
    bu imamlar, müctehidler? Onlar veya onlar adına
    başkaları böyle yorumlasalar da, Kur’an’ın ve sahih
    sünnetin yoludur mü’minlerin yolu. “O büyük
    âlimler öyle dediklerine göre vardır bir bildikleri”
    demek, mü’minlere yakışmaz. Onların, önce Kitabımız
    ne diyor, sonra o kitabı bize tebliğ eden
    Rasûl ne diyor, onu öğrenip uygulamaları lâzımdır.
    Ebû Dâvud, Kitâbu’t Tıb’da bir bâbın başına şöyle başlık
    atmış: “Cin Çarpması Diye Bir Şey Var mıdır?” ve altına
    şu hadisi yerleştirmiş: Câbir bin Abdullah’tan (r.a.) rivâyete
    göre, Rasûlullah’a (s.a.s.) “Nüşre (Cin çarpmasından dolayı
    okuyup üfleme işi) var mıdır?” diye soruldu. O da: “O bir
    şeytan işidir” cevabını verdi. 40 Demek ki, cin çarpması, cinlerin
    musallatı diye bir şey yok ki, cin çıkarma iddiasıyla
    okuyup üflemeye kalkanların yaptıkları Rasûlullah tarafından
    “şeytan işi” denilerek karşı çıkılıyor. Demek ki yaptıkları
    iş, sünnete uygun olmak bir tarafa, şeytan işi yapıyorlar.
    Yine delil olarak rukyeciler şunları da söylüyorlar: “Büyü
    (sihir), -Allah Teâlâ diler ve takdir ederse- kendisine büyü yapılan
    kimsenin bedeninde etkili olabilir, belki de onu öldürebilir.”
    41 Allah dilerse küfür dediği büyüye böyle insan bedenine
    39 4/Nisâ, 76
    40 Ebû Dâvud, Tıb 9, h. No: 3868; İbn Mâce, Tıb 40; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 294
    41 Rukyeci Adil
    AHMED KALKAN
    ~ 28~
    etki edecek ve onu öldürebilecek bir güç verebilir demek;
    şirk koşanlara, Allah dilerse dünyada huzur, âhirette cennet
    verebilir, Allah dilerse şirke hac sevabı verebilir” demek
    gibidir. Eyvallah, Allah’ın her şeye gücü yeter. Bu tür iddialarda
    bulunanları Allah dilerse sümüklü böceğe de çevirebilir.
    Ama Allah böyle bir şey dilemez. “Büyü, Allah dilerse
    etkili olabilir” denilmiş. Allah, neyi dileyip neyi dilemeyeceğini
    Kur’an’da belirtmiştir. Bunlar, Kur’an’dan uzak bir din
    anlayışına sahip olduklarından, gayet rahat Kur’an’ın açıkladığı
    esaslara ters görüşler ileri sürebiliyorlar. Bir müslüman,
    Allah’ın küfür dediği büyü için hikmetler arayamaz,
    onu övmeye çalışamaz. Allah diyor ki: “Sizin bu yaptığınız
    şey sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların
    işlerini düzeltmez.”42 Allah, sihri tesirsiz bırakacak, iptal edecektir.
    43 Yine Allah, büyücülerin, nereye gitseler başarılı olamayacağını
    belirtir.44 Kur’an net olarak sihre bâtıl, sihri iptal
    eden mûcizeye de hak demektedir.45 Ve büyü gibi tüm bâtıl
    olanlar için Kur’an’ın hükmü şöyledir: “Şübhesiz ki bâtıl, yok
    olmaya mahkûmdur.”46 Kur’an’ın hükümlerini mi kabul edeceğiz,
    yoksa bazı âlimlere atfedilen Kur’an’a taban tabana
    zıt görüşleri, rivayetleri mi? Kur’an’a mı tâbi olacağız, yoksa
    delil diye Kur’an’a tümüyle zıt rukyecilerin görüşlerine mi?
    “Büyü, Allah dilerse etkili olabilir” diyen rukyeciler, Kur’an’ı
    önemseyip onu ölçü kabul etselerdi, Allah’ın büyüyü etki
    vermediğini, böyle bir şeyi dilemediğini bilirlerdi.
    Allah her şeyi bir sebebe bağlı yaratmıştır. İnsanların
    belli sebeplere yapışmadan netice beklemeleri sünnetullaha
    terstir. Demek ki, ancak Yüce Allah’ın izni ile sebepler
    etkilerini meydana getirebilir, ürünlerini ortaya çıkarabilir
    42 10/Yunus, 81
    43 10/Yûnus, 81
    44 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
    45 7/A’râf, 118
    46 17/İsrâ, 81
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 29~
    ve sonuçlarını gerçekleştirebilirler. Bu ilke mü’minin vicdanında
    son derece belirgin hale gelmesi gereken genel bir
    İslâm düşüncesi kuralıdır. Bu kuralın ilk bakışta akla gelen
    ilk uygulama örnekleri şunlardır:
    Eğer elini ateşe uzatırsan elin yanar. Fakat bu
    yanma eylemi ancak Yüce Allah’ın izni ile gerçekleşir.
    Sebebine gelince, gerek ateşe yakma ve gerekse
    eline yanma yeteneği veren Allah’tır. Allah,
    ateşin yakma ve elin yanma yeteneğini kaldırmış
    olsa, yeryüzündeki düzen bozulur. Allah da düzeni
    bozmaz. Şeytan ve cinlere de Allah, insanı ele
    geçirme, içine girip onu yönetme izni vermez. Sünnetullah’ta
    bu yoktur.
    O her şeye kadirdir, irade buyurduğunu yapandır.
    O, yarattığı ve kurduğu nizamı bizzat ve kararlılıkla
    devam ettirmektedir. Allah’ın güç sahibi
    olması, sünnetullah denilen kâinatta işlettiği kendi
    değişmez kurallarına göre kurduğu nizamı bozması
    veya vaadini yerine getirmemesi söz konusu
    olamaz. Allah, zâlim bir kral gibi istediği zaman
    kendi kanunlarının dışına çıkmayı istemez, kanunlarını
    değiştirmez ve değiştirtmez. Bu Onun
    vaadidir. O yüzden şeytan ve cinlerin insan iradesini
    ele geçirmeleri, insanı robot hale getirmeleri
    mümkün değildir.
    AHMED KALKAN
    ~ 30~
    “Rabbin dileseydi onları tek bir ümmet yapardı.”47 Ama dilemiyor
    ve yapmıyor. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
    hepsi elbette iman ederlerdi.”48 Dileseydi herkes iman
    ederdi, ama dilememiş. Aynen böyle; Allah cinlerin ve şeytanların
    insanlara musallat olmasını, insan üzerinde egemen
    olmasını murad etmemiştir.
    Allah insanı mükerrem şekilde yarattığı ve onu yeryüzünde
    halife kıldığı için, onu cinlerin, şeytanların elinde
    oyuncak kılmamış, cinlerden ve şeytanlardan daha üstün
    yapmıştır. O yüzden şeytanların, cinlerin insanın iradesi
    dışında onu yönlendirmesi, ona musallat olup onu kukla
    haline getirmeleri söz konusu değildir. İnsan, özgür iradesi
    sayesinde dilediğini seçme, dilediğini terk etme yeteneğine
    sahiptir. Dilerse iman eder, dilerse inkâr eder. O kendinden
    çok daha âciz ve hilesi zayıf şeytanların49 ve cinlerin elinde
    robot gibi iradesiz ve oyuncak olamaz. “Allah dilerse cinler
    ona musallat olabilir, iradesini yok edebilir” de diyemeyiz.
    Çünkü Allah bunu dilemez. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın
    yeryüzündeki değişmez yasalarını Allah değiştirmez.
    “Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak
    için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini
    kuşatır, ona dolanır. Onlar ancak öncekilere uygulanan
    kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın sünnetinde (kanununda,
    O’nun tuttuğu yol ve yöntemde) hiçbir değişiklik bulamazsın.
    Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.” 50
    Sünnetullah, bize görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen
    tüm şeytanî tuzaklardan kurtulabilme gücümüzün
    47 42/Şûrâ, 8
    48 10/Yûnus, 99
    49 4/Nisâ, 76
    50 35/Fâtır, 43
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 31~
    var olduğunu öğreterek ümit vermektedir. Rabbanî yasaların
    Allah’ın yardımlarının kolektif bilinci içinde harekete
    geçirmek koşulu ile yanımızda olduğunu bilip özgüveni
    tazelemektir.
    “Hiçbir günahkâr başkasının yükünü yüklenmez insana
    kendi yapıp ettiklerinden başkası yoktur ve ne yapıp ettiği de
    yakında görülecektir.”51
    “Herkesin kazandığı kendinedir.”52
    “Size gelen her iyilik Allah’tandır. Başınıza gelen her kötülük
    de kendinizdendir.”53
    RUKYECILERE GÖRE CINLER VE İNSANLARA
    MUSALLAT OLMASI
    Cinler Öncelikle Kimlere Musallat Olurlarmış, Rukyeciler
    Ne Diyor?
    Rukyeciler bu konularda ittifak halindedirler.
    Onlardan birinin cinlerin kimlere ve nasıl musallat
    olduğunu açıklayan bir yazısını görelim:
    Cinler her insana musallat olabilir. Ancak daha
    çok bebeklere, küçük çocuklara, genç kızlara, hamile
    ve loğusalı hanımlara, yalnız yaşayan yaşlı kişilere,
    ruhsal ve bedensel yönden aşırı rahatsızlıkları
    51 53/Necm, 38-40
    52 6/En’âm, 164
    53 4/Nisâ, 79
    AHMED KALKAN
    ~ 32~
    olanlara, gerek evde gerekse dışarıda aşırı dekolte
    giyinen bayanlara, kahve, tarot vb. fallara sıklıkla
    bakan ve baktıranlara, fincanla ruh (!) çağıranlara
    ve kontrolsüz, bilinçsizce aşırı zikir çekenlere,
    bu varlıklardan sıklıkla bahsedenlere ve çok sigara
    içenlere musallat olurlar…”
    “Kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın
    olamaz...”54 ve şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat olması
    yoktur.”55 şeklinde Rabbimiz aksini diyedursun; rukyeciler
    “cinler her insana musallat olabilir.” diyorlar; demek ki
    kendi başlarına gelmiş, oradan biliyorlar.
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat olması
    yoktur.”56
    Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremeyeceklerine
    göre,57 Allah, şirk koşanlara, şeytanı dost kabul edenlere, İslâm
    düşmanlarına, gayri müslimlere değil; ama bebeklere,
    çocuklara, hamile kadınlara ve aşırı zikir çekenlere cinlerin,
    şeytanların zarar vermesini murad etmiş(!) Hangi akla
    ve hangi nakle (yani vahye) onaylatmak mümkündür bu
    anlayışları? Allah izin vermeden bu şeytanlar zarar veremeyeceklerine
    göre, Allah bebeklere, hamilelere, zikir çekenlere
    haksız yere ceza veriyor, öyle mi? Bebeklerin, hamile
    kadınların üzerine cinleri, şeytanları gönderip onlara
    54 15/Hıcr, 42
    55 16/Nahl, 99
    56 16/Nahl, 99
    57 2/Bakara, 102
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 33~
    suçsuz yere eziyet etmelerini isteyen Allah, Kur’an’ın bize
    tanıttığı Allah değildir. Tam tersine; şeytanın herhangi bir
    vesvesesine karşı kendisine sığınanlara yardım eden bir Allah’a
    inanıyoruz. Daha, ilk adımda, Allah’a inanç konusunda
    çizgiler ayrılıyor. Demek ki, Kur’an’da özellikleri beyan
    edilen, insanları çok seven (Vedûd olan), çok merhametli
    bir Allah’a biz iman ederken; onlar da şeytanın ve cinlerin,
    önüne gelen masum bebeklere ve hamile kadınlara zarar
    vermesine izin veren bir tanrıya inanıyorlar. Kur’an’da bahsedilen
    Allah, kullarının üzerinde şeytanın bir nüfuzunun,
    musallat olmasının mümkün olmadığını söylüyor. Şeytanın,
    ancak kendisine tâbi olan müşrikler üzerinde etkisi
    olabileceğini belirtiyor.
    Rukyecilere göre ise, Allah kimlere eziyet vermekten
    hoşlanıyor veya o zulümlere fırsat veriyor: Bebeklere, hamile
    ve loğusalı hanımlara, yalnız yaşayan yaşlı kişilere.
    Başka kimlere musallat oluyormuş cinler? “Gerek evde,
    gerekse dışarıda aşırı dekolte giyinen bayanlara” Evde dekolte
    giyinen bayan, suç veya günah mı işlemiştir ki cinler
    musallat oluyor? Kaldı ki, büyük günah işleyen içkicilere,
    zina edenlere, hırsızlara değil de, evinde dekolte giyen kadınlara
    cinler zarar verecek. (Nedense, bu cinler müşrik ve
    kâfirlere; plajdaki açık kadınlara değil de; açık gezmeyen
    Anadolu kadınlarına çoğunlukla musallat oluyor; sebebini
    bilmiyorduk, şimdi öğrendik; evlerinde yatakodalarında
    dekolte giydikleri için cinler zarar veriyormuş.) Hâlbuki
    cincilerin kapılarını aşındıran kadınların dörtte üçünden
    çok fazlası dekolte giymekten uzak, açık-saçık olmayan ev
    kızı ve ev hanımıdır.
    Cinler başka kimlere musallat olurmuş? Rukyeci
    anlatıyor: “Bilinçsizce aşırı zikir çekenlere” Kur’an
    AHMED KALKAN
    ~ 34~
    namaz’ı da zikir olarak tanıtıyor. Namaz kılanlara
    da mı Allah musallat olsunlar diye Allah cinleri
    yolluyor? Kur’an, “Ey iman edenler! Allah’ı çokça
    zikredin.”58 diyor. “Zikredin, çokça zikredin de ben
    bunun cezası olarak cinlerin içinize girip size eziyet
    vermesi için musallat edeyim” mi diyor? Demek
    ki Allah’ın emrini yerine getirene Allah şeytanları
    musallat ediyor… Delil ne? Hangi âyet ve hadis?
    Tam tersine, Allah “böyle kimselere cinler musallat
    olamaz” dediği halde? Bu kişiler mi Kur’an ve
    sünnete tâbi olan kimseler? İçki içenlere değil de,
    sigara içenlere cinler musallat oluyormuş. Bahsettikleri
    hep palavra. Hâşâ, Allah’tan da daha iyi
    bilip tanıyorlar sanki bu cinleri… Allah böyle demiyor.
    Allah’ın sözüne muhalif hangi söz doğru
    olabilir? Allah en küçük bir yalan söylemeyeceğine
    göre, O’nun sözüne ters düşen kimseler yalancıdır.
    Ve cinlerin kimlere musallat olacağı konusunda bu
    rukyeciler ittifak etmişlerdir. Hep benzeri şeyleri
    tekrar ederler.
    Bizim Rabbimiz de kendi kullarına, özellikle tevekkül
    eden müslümanlara cinlerin ve şeytanların musallat olması
    sözkonusu değildir59 diyor:
    58 33/Ahzâb, 41
    59 2/Satada. 102; 15/Hicr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65; 14/İbrahim, 22
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 35~
    CINLER FIZIKI HASTALIKLARA SEBEP
    OLABILIYORLAR MI?
    Rukyecinin yazısını okumaya devam ediyoruz:
    “Cin insan vücuduna girerek sâra hastalığına
    sebep olmaktadır. Aynı şekilde cinler damar tıkanıklığına,
    çocuk düşmesine, şiddetli baş ağrılarına
    vb. rahatsızlıklara sebep olabilmektedirler. Eğer
    musallat oldukları kişiye âşık olmuşlarsa, bedenine
    girdikleri kişi evli ise eşinden boşandırmaya, nişanlı
    ise nişanı atmaya, bekârsa da karşı cinsten uzak
    tutmaya çalışırlar.”
    Demek ki sebebi bilinmeyen baş ağrılarının (migren)
    sebebi bu cinler imiş. Sâra (epilepsi), tıbbî bir hastalık değil,
    cinlerin musallat olmasıyla oluşan cinlerin oluşturduğu
    bir anormallikmiş. Damar tıkanıklığının sebebi de artık
    tespit edildi: Şeytanın damarlarda gezinmesi. O damarlarda
    gezerken, damar tıkanıyor. Boşanmalar niye arttı, diye
    sebep arıyorsanız, sebebi rukyeciler tarafından keşfedildi:
    “İnsanın içine girip musallat olan bu cinlerden dolayı.”
    Kendisi evlenecek o adamla, eski karısını boşattırması lazım
    önce. Boşanma sebeplerinin başında demek ki cinlerin
    o kişiye âşık olması geliyormuş. Bütün bunları insana musallat
    olup bedenine girmeden yapamıyorlar mı? Başınız
    ağrıyorsa, önce rukyeciye, cinciye gideceksiniz; şeytanî bir
    baş ağrısı mı, onu tespit ettireceksiniz. Tabii oralara giderseniz,
    hasta olmadığınız gibi bir ihtimalden bahsedilmez.
    Yolunacak kaz geldi, fırsat değerlendirilmesin mi yani? Ve
    AHMED KALKAN
    ~ 36~
    cinciler, istedikleri kimselere cinlerini gönderip onları şiddetli
    ağrılarla ve ciddi sorunlarla rahatsız edebiliyorlar da,
    bu müslüman rukyeciler, cinciler niye İslâm düşmanlarına
    bu cinlerinden bazılarını gönderip onları müslümanlarla
    uğraşmaktan vazgeçirmeye çalışmıyorlar?
    CINLERIN İNSANLARA VERDIKLERI PSIKOLOJIK
    RAHATSIZLIKLAR NELERDIR?
    Devam ediyoruz, rukyecinin yazısını okumaya:
    “Kişinin yaşının üzerinde aşırı dalgınlık, unutkanlık,
    kararsızlık, geleceğe ait ümitsizlik, sevdiklerine
    karşı sebepsiz agresif davranışlar ve intihar duyguları
    başlıcalarıdır. Bu rahatsızlıklar fizyolojik ve psikolojik
    olduğu gibi cinlerden de kaynaklanabilmektedir.
    Cinler özellikle beynin bazı noktalarına rahatlıkla
    nüfuz ederek o kişiyi moral değerler ötesinde düşünceye
    sevk edebilmektedirler. Çok inançlı bir kişiyi agnostisizme
    (şüpheci düşünce) sürükleyebilmekte, ibâdetlerini
    sürekli erteletebilmektedirler.”
    Kişi, yanlış düşünüyorsa, şüpheci ise ve intihar düşünceleri
    içinde ise suçu kişinin kendisinde aramamak icap
    ediyor. İçine giren cindir suçlu olan. Bir kimse, ibâdetlerini
    sürekli erteliyorsa, Allah suçlu olarak cine değil de, niye bu
    zavallı cinin oyuncağı haline gelmiş kimseye azap edecek?
    Kur’an’da böyle kimselerin cezasını onları buna sürükleyen
    cinlere vereceğiz mi deniliyor?
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 37~
    Rukyeci, yazısının devamında şunları söylüyor:
    “Eğer musallat oldukları kişiye âşık olmuşlarsa,
    bedenine girdikleri kişi evli ise eşinden boşandırmaya,
    nişanlı ise nişanı atmaya, bekârsa da karşı
    cinsten uzak tutmaya çalışırlar. Çoğunlukla da, o
    kişinin aurası zayıfsa yani halk dili ile yıldızı düşük
    ise bu işlevlerinde başarılı olurlar. Dünya dans
    şampiyonu tanınmış bir manken bana bu durumunu
    itiraf etmiş, hatta onlardan 4 ve 6 yaşında iki
    kız çocuğu sahibi olduğunu da belirtmişti.”
    Dünya Dans şampiyonu tanınmış bir manken,
    rukyecimize durumlarını itiraf etmiş… Hamdolsun,
    biz öyle tanınmış mankenleri, dans şampiyonlarını
    ta-nı-mı-yo-ruz ve hamdolsun onlar da bizi
    tanımıyor da, bizim yanımıza gelip itiraflarda bulunmuyorlar.
    Över gibi mi anlatıyor bu vasıfları ve
    kendisine gelmesini övünerek mi anlatıyor, yoksa
    rahatsızlık mı duyduğunu belirtiyor? Şeytan bunun
    neresinde?
    AHMED KALKAN
    ~ 38~
    ŞEYTAN, MESCIDDE İNSANLARA MUSALLAT OLUR
    MU?
    Rukyeci, anlatmaya devam ediyor:
    “Mescidde dahi olsa şeytan mutlaka insanoğluna
    musallat olmaya çalışır. Peygamberimiz şöyle
    buyurmuştur: “Saflarınızı düzeltip perçinleyin,
    aralık bırakmayın. Omuzlarınız aynı hizada olsun.
    Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim
    ki ben şeytanın küçük kara koyun şeklinde safların
    arasından girmekte olduğunu görüyorum” (Ebu
    Davud).
    Mecazi ifadeleri gerçek gibi al ve mescidde safların
    arasında şeytanı ara. Ama, internette hiç arama,
    televizyonun içine girmez bu şeytan, oralarda
    arama. Camiye giren şeytan, meyhaneye, kumarhaneye
    hiç girmez, oralarda arama. Namaz kılınan
    yerlerde arayın, ama şeytanı haram işleyenlerin
    yanında aramayın, okullarda, mahkemelerde, plajlarda,
    mecliste ve cin çıkardığınız yerlerde aramayın
    şeytanı. Oralara şeytan uğramaz nasıl olsa…
    Kendi kafalarınızda da aramayın, kafanızda damar
    yok ki, orada da gezinsin.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 39~
    KUR’ÂN-I KERIM’DE CINLERIN İNSAN ÇARPMA
    OLAYINA DELIL VAR MIDIR?
    “Klasik anlayışın görüşü şöyledir: Cinler şehvet, aşk,
    kin ve nefret gibi çeşitli sebeplerden dolayı insanların
    bedenine girer. Cinin insan bedenine girmesi İbn-i Teymiyye’nin
    dediği gibi ehl-i Sünnet ve el-Cemaat’in ittifakıyla
    sâbittir. Bakara Sûresi 275. ayette Allah Teâlâ
    şöyle buyurmaktadır: “Faiz yiyenler, mahşerde ancak
    şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” Sahih-
    i Buhari’de de Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle demektedir:
    “Şüphesiz şeytan, Âdemoğlunun kanının dolaştığı
    yerde dolaşır.”60
    Bu konuda ehl-i sünnetin ittifak ettiği söylenen husus,
    konuyla ilgili âyetlere taban tabana zıt. Neyi tercih edecek
    mü’minler? Kaldı ki, ehl-i sünnet âlimlerinin bazıları büyünün
    hak ve hakikat olduğunu, etki edebileceğini kabul etmez.
    Dolayısıyla bu ehl-i sünnet âlimlerine göre cinler insan
    bedenine de girmez. Yani, bu konuda ittifak filan yoktur.
    Bunlar arasında Ebû Hanife vardır, Ebû Ca’fer Esterebâzî ile
    hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden
    İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla
    bu âlimler de, sihrin etkisinin ve cinlerin insan içine
    girip insana musallat olmasının doğru olduğunu kabul
    etmemektedirler.
    Ehl-i Sünnetim diyerek, isterse bu konudaki ehl-i sünnetin
    görüşü ittifak halinde kabul görmüş olsun, Kur’an’a
    zıt ise, bir mü’min, Kur’an’la uzlaşmayan bir görüşü, fetvayı,
    ictihadı kesinlikle kabul etmez, edemez, etmemelidir.
    60 “Selman Bin İslamm, Rukyeci Osman ile birlikte.” diye bir imza ile çıkmış. (Biri takma
    adı, diğeri kendisi. Selefî câmianın meşhur rukyecilerinden ikisi, pardon birisi.)
    AHMED KALKAN
    ~ 40~
    Akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır. Kur’an’daki akaid
    esasları bütün mü’minleri bağlayan esaslardır, ilkelerdir.
    Mezhep akaidi, yorumdur, ictihaddır. Akaidde inanç esasları,
    beşerî yorumlara, zan içeren ictihadlara dayanmaz; mütevâtir
    olan Kur’anî hükümlere dayanır.
    Bakara sûresi 275. âyetten ne anlaşılması gerektiğini,
    bazı müfessirlerin açıklamalarıyla birlikte az ileride “Şeytan
    Çarpmış Gibi Kalkmak” başlığı altında uzun uzun açıklayacağız.
    Hadis rivayetine gelince… Mecaz nedir, bunu
    önemsemeyen, Kur’an’da ve hadislerde mecaz yoktur deyip
    mecazî ifadeleri gerçek anlamıyla anlayan zihniyet, bu
    rivayeti gerçek anlamda ele alacak, şeytanı insanın damar
    yollarında tur atarken düşünecek.
    CINLERIN İNSANA MUSALLAT OLDUĞU
    İDDIASI VE RUKYECILERIN CIN ÇIKARTTIĞINI
    SÖYLEMELERIYLE İLGILI RUKYECILERE 20 SORU
    Bu konuyla ilgili âyetleri hatırlatayım: “Kullarımın üzerinde
    senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak
    sana uyan sapıklar (müşrikler) bunun dışındadır.”61
    “Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin,
    tasallutun olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!”
    62 Bilindiği gibi; bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesine,
    mealler; “hâkimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, hiçbir
    gücü, nüfuzu, etkili gücü, sulta, saltanat, musallat
    olma, etki, kandırmaya gücü, etkin gücü” şeklinde anlam
    vermişler.
    61 15/Hıcr, 42
    62 17/İsrâ, 65
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 41~
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine
    tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat
    olması yoktur.”63 Bu âyette bahsedilen şeytandır.
    Şeytan, cinlerin en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu ise,
    diğer cinlerin daha büyük değildir.
    Yine, şeytanın ahiretteki itirafı: “İş bitirilince şeytan da
    diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi.
    Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim
    sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım,
    siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın,
    kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz
    de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin,
    beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz,
    zâlimlere elem dolu bir azap vardır.”64
    Bu âyetler ışığında cinlerin insana musallat olması
    konusunda şu sorulara cevap bulma ihtiyacındayız:
    1- Sünnetullah denilen, Allah’ın tabiattaki değişmez
    ve değiştirilemez yasaları var. Cinlerin insanın içine girip
    onun iradesini insana rağmen tümüyle farklı şekilde yönlendirmesi,
    onu etki altına alması, onu hastalandırması,
    hatta öldürmesi, sünnetullah’la nasıl bağdaşır?
    2- İnsan yeryüzünün halifesi65 olduğuna göre ve “O,
    yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı”66 denildiğine ve
    cinlerin de insan için (insana hizmet etsin diye) yaratılan
    ve insandan daha âciz varlıklar olduğuna göre cinler, insanı
    nasıl ele geçirir ve iradesini yok edecek şekilde onu
    63 16/Nahl, 99
    64 14/İbrâhim, 22
    65 2/Bakara, 30
    66 2/Bakara, 29
    AHMED KALKAN
    ~ 42~
    yönlendirebilir? Yaşatan ve öldüren Allah’tır. İnsandan âciz
    varlıklar insanı nasıl mağlup edebilir, rezil edebilir ve onu
    öldürebilir?
    3- Delil denilince, öncelikle Kur’an ve Sünnet akla gelir.
    Kur’an cinlerin, şeytanların özellikle mü’minlere musallat
    olamayacağını net olarak haber vermiyor mu? “Gerçek
    şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti musallat olması
    yoktur.”67 Bu âyetle, bunca Müslümanın içine girdiği ve
    hâkimiyet kurduğu iddia edilen insanın içine cin girmesini
    nasıl bağdaştıracağız? Kur’an iman eden ve tevekkül
    edene onların egemenliği olmaz demesinden yola çıkılarak;
    insanlara rukye adıyla uzun seanslar yapılacağına,
    niye sahih iman ve yalnız Rabbe tevekkül anlatılarak, konu
    çözümlenmiyor.
    4- Cinlerin en şerlisine, en zararlısına şeytan
    denildiğine ve şeytanın sadece vesvese verebileceği,
    başka bir gücü olmadığına göre, insanı emrine
    alıp iradesini yok edecek şekilde zararı şeytan veya
    onun askeri nasıl verebiliyor? “İman edenler Allah
    yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tâğut’un yolunda
    savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın.
    Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.”68
    5- Cinlerle insanların cinsleri, yapıları çok ayrı
    olduğu halde, cinlerin insanlarla evlenmeleri,
    67 16/Nahl, 99
    68 4/Nisâ, 76
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 43~
    mümkün olabilir mi? İslâm hukuku böyle bir durumu
    kabul eder mi? Etmiş olsaydı, miras gibi, çocuğun
    cin mi, insan mı kabul edileceği vb. birçok ahkâmın
    düzenlenmesi gerekmeyecek miydi? Onlarla
    cinsel temas yapıp çocuk sahibi olmak mümkün
    olabilir mi? Zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan
    bir kadına: “bu çocuğun babası kimdir?” diye
    sorulduğunda bu kadının, “cindir” şeklinde cevap
    vermesi kabul edilecek bir husus mudur?
    6- İnsanın bedeni, cinler gibi, dünyanın nice güzelliklerini
    de bilip tanıyan varlıklar için rahat edilecek, güzel bir
    mekân mıdır ki, cin giriyor ve aylarca, yıllarca orada yaşıyor?
    İnsan vücudunun içinde ne yiyor, ne içiyor, evliyse ailesiyle
    ilişkileri nasıl devam ediyor?
    7- Gözle görülmeyen cin, girdiği ifade edilen vücutta
    nasıl farklı reflekslere sebep olabiliyor? Nasıl konuşuyor?
    Türkçeyi nereden öğrenmiş, nasıl biliyor? Lisan öğrenme
    yetenekleri bu kadar iyi ise, Kur’an’ı, İslâm’ı niye
    öğrenmemişler?
    8- Niye bu cinler sosyetelerin, kültürlü insanların içine
    hiç girmiyor? Niye Amerikalılara, Avrupalılara girmiyor da
    hep Müslümanlara, Müslümanların içindeki garibanlara giriyor?
    Eğer cinler böyle önüne gelen insana giriyorsa, ashabın
    içine niye girmedi? Eğer birçok sahabînin içine girmiş
    olsaydı, Peygamberimiz de bugünkü cinciler gibi onlarca,
    yüzlerce cini insanlardan çıkarmaya çalışırdı.
    9- Cin çıkartanlar, birkaç basit cümle ile cinleri imana
    getiriyorlar. Bunların imana gelmesi bu kadar kolay ise,
    AHMED KALKAN
    ~ 44~
    mü’min cinler bugüne kadar kâfir cinleri niye Müslüman
    yapamamışlar?
    10- Cinci bunları yakıyor, azap ediyor, öldürüyor. Bir-iki
    duâ ile kolayca bunları yapıyor. Cin insana hükmedecek kadar
    güçlü, ama kendisine kolayca azap edilecek kadar âciz;
    cinci (rukyeci) onlara lânet ediyor, kızıyor, onları yakabiliyor,
    öldürebiliyor. Nasıl oluyor bütün bunlar?
    11- Bu konularla ilgili olarak ilmu’l-azâim adlı bir bilim
    dalının meydana getirildiği de öne sürülmektedir. Bu ilmin
    İslâm’la, İslâmî ilimlerle alâkası nedir? Eğer cinler istedikleri
    kimsenin içine girebiliyorsa, Kur’an ve Sünnet, insanın
    içine giren cinle ilgili hükümler koyardı, Cinlerin emriyle,
    mecbur etmesiyle yapılan işlerin hükmünü açıklardı. Meselâ
    bir insanın içine giren cin, kişinin namaz kılmasına
    engel olabiliyorsa; bu kimsenin elinde olmayan bir suçtan
    ceza görmesi sözkonusu olmadığına göre namazsız bu
    kimsenin hükmü nedir? Böyle ölürse ne olacaktır?
    12- Cini öldürmek caiz mi, cezası var mı, yok mu; dinin
    bu konudaki hükmü nedir? Din, hiçbir şeyi eksik bırakmamış.
    Eğer cinler bizim hayatımızda ve içimizde olsaydı, bizimle
    ilgili bu kadar karmaşık durumlar bulunsaydı, Kur’an
    bundan mutlaka bahsederdi. Sünnette de, bunlar belirlenmiş
    olurdu. Cin-insan ilişkileriyle ilgili kapsamlı bir fıkıh
    oluşması gerekmez miydi?
    13- İnsanın içine girebilen ve onun iradesini karıştırıp
    yönlendirebilen bir cin, otomobilin motoruna
    da girebilip ona da hükmedebilir mi? Bilgisayarların
    içine giren virüsler yoksa birer cin mi?
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 45~
    Cinleri yönlendirebilen cinciler, bir uçağın bilgisayarının
    içine bir cini gönderip uçağı rahatlıkla istedikleri
    yere indirebilirler mi? Bir füzenin bilgisayar
    çipine müdahale edebilirler mi? En azından
    bir devlet başkanına, bir komutana, bir bilgisayar
    işlemcisine, füzeleri ateşleyebilecek programa müdahale
    edebilirler mi? Şeyhlerin yattıkları yerden
    (kalkarak veya kalkmayarak) aynı anda ve bir
    anda savaşa müdahale edip geldikleri gibi; madem
    bir insanın içine girip iradesini yönlendirebiliyorlar,
    niye Müslüman cinler de tâğutların, zâlim ve
    emperyalist yöneticilerin içine girip de onları Allah
    rızası için iradelerini ele geçirmiyorlar? Ya da kâfir
    cinler niye âlimlerin doğru fetva vermemeleri, insanları
    saptırmaları için onların içine girip onları
    kullanmıyor? Öyle olmuş olsa, hatta bu ihtimal verilmiş
    olsa, İslâm âlimlerine nasıl güvenilecektir?
    Fetvalarına cinin yön verdiği âlim… Herhangi
    bir âlimin de böyle olma ihtimali olduğundan hiçbir
    âlime güvenmemek mi gerekiyor? Âlimin içine
    girmiyorsa, neden? Tedavi olanların çoğu gariban,
    başörtülü, sakallı insanlar. Onlara nasıl giriyorsa
    diğer Müslüman büyüklere de giremezler mi?
    14- Bir kimse şöyle dese: “Din, Allah’ın ve Rasülünün
    haber verdikleridir; dinin özü Kitap ve Sünnetle sınırlıdır.
    AHMED KALKAN
    ~ 46~
    Bazı âlimlerin cinlerin insan içine girip insanın iradesini
    yönlendirmesini, onu hasta edip hatta öldürebilmesini
    kabul etmeleri, şahsi kanaatleridir; şahsi kanaat dini belirlemez.
    Aynen bu satırları yazanın görüşlerinin dini belirlemediği,
    sadece bir yorum olduğu gibi. Eski âlimlerin de
    duydukları, kendi tecrübe ve kanaatleri de din olmaz. Meselâ;
    Eski âlimler, sâra/epilepsi hastalığının tıbbî bir hastalık
    olduğunu bilmediklerinden, buna insanın içine giren
    cinin sebep olduğunu sanıyorlardı. Çoğu âlimin en önemli
    delili, sâra hastalığıdır. Bu hastalığın tıpla ilgili bir rahatsızlık
    olduğu, teşhisi ve tedavisinin mümkün olduğu, cinle
    ilgisinin bulunmadığı bugün kesinleştiği için o âlimlerin de
    en önemli delilleri suya düşmüş olur.” demesine nasıl cevap
    verilebilir?
    Yine şu görüşlere nasıl cevap verilir? Cin ya da şeytanların
    insanların iradesini ele geçirip onun üzerinde egemen
    olmasıyla ilgili bir gücü ve fonksiyonu yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in
    çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın üzerinde
    senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana
    uyan sapıklar bunun dışındadır”69 buyurarak bu hususa
    işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya da şeytanların insanlar
    üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan saptırıp
    azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek, Allah’ın
    kendilerine buğzetmesini temin etmek için kalplerine vesvese
    vermek, kötü telkinlerde bulunmaktır. Bu açıdan cin
    şeytanları ile, insan şeytanları aynı görevi yapmakta, her
    iki grup da telkin yoluyla insanları etkilemeye, tesir altına
    alıp kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara
    vesvese verdiği, onların insanın gönlüne getirdiği bu vesveselerin,
    gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından Allah’a
    69 15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 47~
    AHMED KALKAN
    ~ 48~
    sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir.70
    “Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız Rablerine
    güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat olması yoktur.
    Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler ve Allah’a
    şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları
    kandırabilir).”71 buyurulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların
    telkin ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost
    edinen günahkâr kimselerin kapılabileceğini anlıyoruz. İster
    büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin, ister cin
    ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne
    vesvese vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın
    dostudur. Ona dost olanın da şu veya bu zorlamayla değil;
    yukarıdaki âyette72 kendisinin de itiraf ettiği gibi özgür
    arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı
    açıktır.
    Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu
    yine büyücü vs. değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır.
    Sihirbazın sorumluluğu ayrı bir konudur. O zaman ister
    nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir yaparak,
    isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya
    da sihirbazların şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Cin ya
    da insan şeytanlarının şerri de, insanlara vesvese vermesi,
    kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara yanlış ve zararlı
    hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır.
    Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin
    çoğunun, cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara
    etkili olabileceklerini söylediklerini kaydetmektedir.73
    15- Bir kimse, şöyle dese: “Cin çıkarma seanslarının cinle
    70 6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36; 114/Nâs, 1-6
    71 16/Nahl, 99-100
    72 14/İbrâhim, 22
    73 Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin Maddesi, 8/9
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 49~
    bir ilgisi yoktur. Hasta kimse, içinde cin olduğuna kesin şekilde
    inandırılıyor. İçinde cin olduğuna inandığı için onun
    ikinci kimliği gibi cin acayip bir şekilde konuşuyor gözüküyor.
    Hâlbuki konuşan, hastanın kendisi. Onun ağzından
    çıkıyor ses. Kendi sesi olduğu halde, içinde cinin varlığına
    inandırıldığı için sanki cin konuşuyor, o cevap veriyor gibi
    yapıyor hasta. Hasta da aynen hipnoz altındaki kişiler gibi
    telkin altında hayal dünyasında farklı şekilde yaşıyor. İçinde
    cin yok ki çıkan cin olsun. İş, telkinle hastaya bunu inandırmaya
    bağlı. Gerisi kendiliğinden geliyor.” dese, nasıl cevap
    verirsiniz?
    16- “Allah’ın izni olmadıkça onlar, hiçbir kimseye onunla
    (sihirle) asla zarar verici olamazlar.”74 Allah, kullarına zerre
    kadar zulmetmeyeceğine göre, dünya da ceza görme yeri
    olmadığına göre, Allah niye bazı insanlara cinlerin musallat
    olmasına izin versin?
    17- Cinlerin insanların emrine girmesi mümkün müdür?
    Bazıları cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle ilgili
    âyetleri delil olarak alıp cinlerin diğer insanlara da boyun
    eğip onların emrinde bulunmalarının mümkün olduğunu
    ileri sürüyor. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden
    bahseden âyetler; 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-39; 34/
    Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin insanlara
    boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan âlimlerin
    delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir ve bu işin
    sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen kimselere böyle
    bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim ve hadislerden anlaşılmaktadır.
    “Süleyman: ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden
    sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık
    ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.”75
    74 2/Bakara, 102
    75 38/Sâd, 35
    AHMED KALKAN
    ~ 50~
    18- Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse
    bile, Cenâb-ı Hakk’ın buna izni var mıdır? Bu iş “sünnetullah”
    a aykırı değil midir? Böyle bir şeye müsaade edilseydi,
    insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi altüst olurdu.
    Onların canları istediği zaman şekil değiştirmeleri; hatta
    peygamberlerin, âlimlerin veya diğer insanların kılığına
    girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu öteden beri devam
    edip gelen kanunlara aykırı değil midir? Böyle bir şey insanoğlunun
    dinini ve hukuk düzenini bozacağından Yüce
    Allah tarafından buna izin verilir mi?
    19- Cinlerin insan içine girip insana egemen olması,
    her şeyiyle tanınmayan ve görünmeyen düşmanın
    insanı ele geçirme endişe ve korkusu, dünyayı
    çekilmez hale getirir. Korku filmlerindeki gibi
    insanı ele geçiren şeytanın, cinin korkusuyla hayat
    insana zehir olur. Tevhid; Allah Teâlâ’nın kâinat
    üzerindeki mutlak egemenliğini kabul etmektir.
    Ve bu hâkimiyette O’nun hiçbir ortağı olmadığına
    inanmaktır. O yüzden Allah’tan başka korkulacak
    bir güç, insan üzerinde egemen olabilecek bir
    varlık kabul etmemektir. Takvâ sahibi mü’minlere
    korku ve üzüntünün olmayacağını çeşitli âyetlerde
    Kur’an bildirir.76 Bütün bu insana musallat
    olan cin konusu, tevhid inancıyla nasıl bağdaşır?
    Ayrıca, insanın koruyucu melekleri (hafaza melekleri)
    olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir.
    76 Meselâ bkz. 10/Yunus, 62; 41/Fussılet, 30
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 51~
    Onlar, bizi Allah’ın izniyle âciz ve zavallı bir cinden
    korumuyorlarsa, niye hafaza meleği deniyor?
    “Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri
    (melekler) vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip
    korumaktadırlar…”77
    20- Cinler insanların içine girebiliyor ve onlara musallat
    olabiliyorsa ve insanın içinden cin çıkarmak için rukye
    gerekiyorsa, rukyeye Kur’an’a uygun rukye, Furkan rukye,
    Kur’an terapisi gibi iddialı adlar vermekten çekinmez ve
    yapılan rukyeleri Kur’an ve Sünnete uygun, hatta unutulan
    sünnetin ihyâsı olarak görürse rukyeciler; şu aşağıdaki hadislere
    ve görüşlere nasıl cevap verebilirler?
    Rasûl-i Ekrem: “Rukye yapan kişi mütevekkil değildir”78
    buyurmuştur.
    Rukyeciler, genellikle şöyle savunur kendilerini: “Biz
    insanlara zarar vermiyoruz, büyü yapmıyoruz. İnsanlara
    faydalı olmak için yapılan büyüyü rukye ile bozuyoruz.”
    Rukyeyi sadece hastaya yapılan büyüyü çıkartmak için kullandıklarını
    söyleyebilirler. Bu konuda da hadis rivâyeti
    şöyledir: Câbir (r.a.) diyor ki: Sihri bozmak hakkında Rasûlullah’a
    (s.a.s) sorulduğunda şöyle buyurdu: “O bir şeytan
    işidir.”79
    Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında
    sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.”80 (Nüşre
    rukye’nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine
    77 13/Ra’d, 11
    78 S. Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, D.İ.B. Y., c. 12, s. 88
    79 İbn Mâce, Tıb 40; Ebû Dâvud, Tıb 9, h. No: 3868; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 294
    80 Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868
    AHMED KALKAN
    ~ 52~
    mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir
    rukye ve ilaç” olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye
    isimlenmesini, onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp
    dağıtıldığına (neşredildiğine) inanılması ile izah eder.
    Daha açık bir ifade ile nüşre, cine tutulduğu zannedilen
    kimsenin cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye denmektedir.
    Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir. Nüşre denmesi
    de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla inkişaf ettirilip
    açılmasından dolayıdır.)
    İsa İbn Hamza anlatıyor: “Abdullah İbn Ukeym’ın (r.a.)
    yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska)
    takmıyor musun?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi:
    “Bundan Allah’a sığınırım. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu:
    “Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir (şifâsız
    kalır, umduğuna eremez).”81
    Şâbi ile Katâde, Said b. Cübeyr ve diğer bir cemaate göre
    rukye mekruhtur. Mü’mine gereken Allah’a tevekkül ederek
    bunu yapmamaktır. Çünkü rukyenin Allah halketmedikçe
    bir zarar veya faydası yoktur.82
    BIR CININ MI, YOKSA İÇDÜNYANIZIN MI
    TUTSAĞISINIZ?
    İslâm kültüründe az da olsa uygulanan “Şeytan/
    Cin çıkarma (exorcism)” daha çok Hristiyan
    kültürüne ait bir inanıştır. Bu, özellikle orta çağda
    81 Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073
    82 Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 9, s. 629
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 53~
    uygulanmakta olan bir yöntemdi. O dönemlerde,
    cadı, büyücü ya da şeytan/cin tarafından ele geçirilmiş
    diye tanımlanan ve çeşitli hastalıklar yaşayan
    kişilerin özellikle “Psikoz, Şizofreni, Konversiyon
    Bozukluğu (Histeri) ya da Tourette Sendromu”
    yaşayan kişiler olduğu yüzyıllar sonra yapılan
    bilimsel araştırmalarla açıkça ortaya konulmuştur.
    Bu demektir ki, bu kişiler metafizik bir varlık tarafından
    kontrol edilmemekteydi. Yalnızca psikolojik
    ya da nörolojik bir hastalık yaşamaktaydılar.
    Şimdi nice insanların psikolojik yönden hasta olduğu
    gibi…
    Psikozların, şizofreninin (psikozlardan biridir),
    epilepsi ya da histerinin dışsal ve metafizik
    bir varlığın neden olduğu hastalıklar olduğu iddiası
    tarih kadar eskidir. Bu hatalı iddiaların nedeni,
    eski zamanlarda bu hastalıkların kökenleri ve tedavisinin
    anlaşılamıyor olmasıyla ilgiliydi. Ancak
    bugün böyle bir iddia ciddiye alınabilir değildir.
    Örneğin, bugün nörolojik bir hastalık olarak bilinen ve
    tedavi edilen Tourette Sendromuna sahip bir bireyde; sıklıkla;
    göz kırpma, kol sallama, omuz silkme, tekme atma,
    homurdanma, başkalarının söylediğini tekrarlama vb. belirtiler
    görülür. Bununla da kalmaz birçok vakada bireyin
    -sanki bir başka varlık tarafından kontrol ediliyormuş gibikaba
    ve çirkin sözler söyleme dürtüsüne karşı koyamadığı,
    AHMED KALKAN
    ~ 54~
    hatta bazı çocukların, olması gerekenden çok daha ince
    sesler çıkardığı görülmüştür. Bir kız çocuğunun da kendini
    ateşin üzerine attığı kaydedilen Tourette Sendromlu vakalar
    arasındadır. Tüm bu belirtiler, bu hastalığı tanımayan
    aileler ve bunu yaşayan çocuk ya da yetişkinler için dehşet
    vericidir ve daha da önemlisi gizemlidir. Tüm dünyadaki
    insanların açıklayamadığı, anlayamadığı gizemli görünen
    olayları cinlerle ya da benzeri varlıklarla açıklama
    eğilimi bu yüzden pek de şaşırtıcı değildir aslında. Binlerce
    Torurette Sendromu hastası vardır ve onlar hiçbir cin çıkarma
    âyinine gerek olmadan nörolojik yöntemlere tedavi
    edilmektedirler.
    Benzer biçimde, Konversiyon bozukluğu (eski adıyla histeri)
    olan bireylerde ise, hiçbir fizyolojik kökeni olmadan,
    körlük, çift görme, sağırlık, dokunma, ağrı duyumu kaybı,
    felç, bayılma, ses kısıklığı, kendini gebe sanma gibi ilginç
    belirtiler görülür. Bunu yaşayan kişiler bütün bunların gerçek
    yani fizyolojik olduğundan emindir. Ancak bu yaşadıklarının
    hiçbiri fizyolojik temelli değildir; psikolojiktir. Bu
    durum temelde bireyin çevresiyle iletişim kuramamasıyla
    ve bilinçdışı çatışmalarıyla ilgilidir. Bu sorunları yaşayan
    bireyler, aslında ruhsal olarak sıkıntı yaşadığını ve kendisine
    ilgi gösterilmesini istediğini sağlıklı bir iletişim yoluyla
    değil de burada bir kısmını saydığımız konversiyon belirtileriyle
    ifade etme hastalığından muzdariptirler. Buradaki
    belirtiler de, bu hastalığı tanımayanlar için yine gizemli ve
    anlaşılması oldukça güçtür. Hâlbuki histeri de günümüzde
    bilimsel olarak tedavi edilen hastalıklar arasındadır. Şizofreni
    açısından bakıldığında; kişide hareketsiz donuk beden
    duruşu (katatoni), hareketleri tekrar etme, karşısında
    birisi varmışçasına kendi kendine konuşma, hareketlerini
    yönlendiren sesler duyma, görüntüler görme, kendine zarar
    verme gibi davranışlar görülebilmektedir. Bu durum da
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 55~
    yine konu hakkında bilgisi olmayan çevre için olağandışı,
    ürkütücü görünebilir. Ancak bu ve benzeri durumlar günümüzde
    tıbbî olarak açıklanabilmekte ve tedavi sürecinde
    belirtiler kontrol altına alınabilmektedir.
    Burada şuna dikkat çekmek gerekir. Histeride ya da
    Tourette Sendromlu hatta epilepsi ve şizofrenide cin/şeytan
    çıkarma âyinlerinin olumlu bir sonuç veriyormuş gibi
    görünmesi aldatmacadır/illüzyondur ve maalesef tehlikeli
    bir illüzyondur. Bu yöntemlerin tehlikesi, medyadaki
    haberlere baktığınızda göreceğiniz gibi, cin çıkarma uygulanırken,
    kişinin omuzuna şiddetle darbe vurulduğu ya
    da üzerine çıkarak tepinildiği için bazı yetişkinlerin ya da
    çocukların istemeden de olsa ölümüne neden olunmuştur.
    Diğer taraftan bu tür inanışlar kişilerin sağlıklı destek ve
    tedavi almalarının da önüne geçmektedir.
    Özellikle histeri vakalarında yaşanan plasebo etkisinin
    (aslında hiçbir etkisi olmayan ilaç görünümü verilmiş bir
    maddenin ya da yöntemin) sadece birey inandığı için bireye
    iyi gelmesidir. Örneğin içinde un bulunan hap şeklinde ambalajlanmış
    yalancı hapın, ağrı azaltıcı bir ilaçmış gibi sunulduktan
    sonra, sırf birey buna inandığı için bireyin şiddetli
    ağrılarını dindirmesi şeklinde rol oynamasıyla ilgilidir. Plasebo
    etkisi, ilaç ya da telkin yöntemlerinde, dinî ritüellerde
    sıklıkla ortaya çıkar. Şizofreni, epilepsi, Tourette Sendromu
    ya da histeri gibi hastalıklarda cin çıkarma ya da benzeri dini
    ritüellerin iyi geliyormuş gibi görünmesi plasebo etkisiyle
    de ilgilidir. Bu uygulamalarda başlangıçta hasta birey sanki
    iyileşiyormuş gibi görünür, ancak tıbbî ilaçlar ya da psikoterapilere
    devam edilmediği sürece hastalık düzelmeyecek,
    belki de belirtileri şiddetlenecektir. Çünkü uygulanan yöntemin
    etkisi plaseboya bağlı olduğu için plasebo etkisi ortadan
    kalktığında, yani örneğin histerik bir birey, kendisine
    AHMED KALKAN
    ~ 56~
    cin çıkarma âyini yapılırken, hem ailesinden hem çevresinden
    hem de kendisine âyin yaparak ona kendisini “çok özel”
    hissettiren bir rukyeciden, üfürükçüden yoğun ilgi gördüğü
    için; süreçteki yoğun ilgiye bağlı olarak, bir cin tarafından
    yaptırılıyormuş gibi görünen davranışların ortadan kalkma
    ihtimali vardır. Bu “ilgiye” bağlı olarak ortadan kalkan, cin
    çarpmasıymış gibi görünen belirtiler, okuma üfleme yapan
    hocanın, ailenin ve çevrenin ilgisi, desteği sona erince şüphesiz
    tekrar edecektir. Diğer taraftan şizofreni gibi hastalıkların
    belirtileri her zaman görünür şekilde devam etmeyebilir
    ya da hasta birey dönemsel bir duruma bağlı olarak
    hastalık benzeri belirtiler gösterebilir. Okuma-üfleme ya da
    âyin benzeri uygulamaların yapıldığı süreçte bu belirtilerin
    ortadan kalkması, aslında şizofreni hastalığının belirtilerin
    kaybolduğu döneme (remisyon) girmiş olması nedeniyle de
    iyileşmiş gibi görünebilir.
    Zaten bir cin çarpması olmayan, psikolojik ya
    da nörolojik olan bu hastalıkların metafizik yollarla
    tedavi ediliyormuş gibi görünmesi bir yanılsamadır.
    Hastalığın iyiye gitmesi çoğunlukla geçicidir
    ve süreç kişinin sağlığı açısından da çok tehlikelidir.
    Dolayısıyla, -sözde- bir cin çıkarma ayininde
    şeytan ya da cinlerle değil, bireyin psikolojik
    ya da nörolojik sorunlarıyla savaşılmaktadır! Bu
    nedenle günümüzde, nedeni ve tedavisi belli olan
    bu hastalıklar için insanların, kendi sağlıklarına
    gerçekten önem veriyorlarsa, tıbba ve ruh sağlığı
    uzmanlarına güvenmeleri gerekir.
    Ayrıca bir cinin/şeytanın insana musallat olmasının
    (vesvese/obsesyon ile karıştırmamak gerekir)
    ve cin/şeytan çıkarma yönteminin İslâm dini
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 57~
    âlimlerinin pek çoğu tarafından din dışı kabul
    edildiğini hatırlamakta da yarar var.83
    CIN ÇARPMASI MI, ÇOKLU KIŞILIK BOZUKLUĞU
    MU?
    Eşiniz, Gecenin Bir Yarısında Yataktan Doğrularak
    Erkek Sesi Çıkartıp Size Saldırsa Ne Yaparsınız?
    Ülkemizde halk arasında “cin çarpması”, “içine cin girmiş”,
    “cinlenmiş” şeklinde bilinen durumlar oldukça yaygın.
    Kim ne derse desin yüzyıllardır cinci hocalar bu alanda
    halkın itibar ettiği çözüm noktası…
    Kişinin normal zamanlardaki durumundan farklı olarak,
    durumunda alışılmışın dışında değişimler olması; kendi
    sesinden farklı bir sesle konuşması, yüz ifadesinin değişmesi,
    normalde olmayacak davranışlar sergilemesi, saldırgan,
    küfürlü bir tavra girmesi şeklinde ortaya çıkan ve
    etraftaki herkese korku salan bu rahatsızlık halk arasında
    kişinin “içine cin girmesi” şeklinde yorumlanıyor.
    Elbetteki oldukça narin, normal hayatında nezih ve zarif
    olan bir hanımefendinin bir gece âniden kalın bir erkek sesiyle
    konuşup, kocasını dövmesi ya da sokağa çıkıp üstünü
    başını yırtmasını gören halk korkuyla dehşete kapılırken,
    bu durumu ancak cinlerin insanları kontrol etmesi şeklinde
    anlamlandırıyor. Çoğu zaman ruh sağlığı uzmanlarından
    çok, cinci hocalara müracaat edebiliyorlar.
    83 Rudolf Gete: Fractal Spirit
    AHMED KALKAN
    ~ 58~
    HALKIN CIN ZANNETTIĞI ŞEY, ASLINDA…
    Hipnoz ve Bilinçaltı Değişim Uzmanı Mehmet Başkak,
    aslında cin zannettiğimiz şeyin cin olmadığını söylüyor.
    Peki, cin değilse nedir?
    Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak’ın hemen herkesin merak
    ettiği bu ruh halleriyle ilgili değerlendirmesi şöyle:
    “Ülkemizde inançlarımız gereği cinlerin varlığına inanıldığından
    bizim halkımız sorunu “cin çarpması”, “içine cin
    girmiş” şeklinde adlandırıp çözümü cinci hocanın “cin çıkartmasında”
    ararken, Batıda; Hristiyanlık’ta “içine şeytan
    girmiş” şeklinde düşünüyor ve çözümü de papazların “şeytan
    çıkartma” âyinlerinde arıyorlar.
    Oysa modern psikoloji “Çoklu Kişilik Bozukluğu” şeklinde
    adlandırdığı bu rahatsızlığı tanımlamış ve anlamlandırmıştır.
    Bütün dünyada hipnozu bilen ruh sağlığı uzmanları
    tarafından bu rahasızlık hipnotik trans altında sağaltılmakta
    ve iyileştirilebilmektedir.
    KORKUNÇ GÜLÜŞLER, KÜFÜRLER, TEHDITLER…
    Halkımızın cin zannettiği bir başka kişi ise,
    aslında hastanın bilinçaltı düzeyde zaman içerisinde
    oluşturduğu birbirinden farklı karakterler
    arasındaki geçişlerdir. Erken yaştaki travmalar,
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 59~
    çocukluk dönemine ait cinsel istismar ya da başka
    sebeplerden dolayı bilinçaltı düzeyde kişilik bölünmesi
    olur ve alter denilen alt kişilikler oluşur.
    Bu alt kişilikler birbirinden farklı, erkek, kadın,
    çocuk, öfkeli, saldırgan vb. değişik yapılarda olabilir.
    Kişi, tetikleyen bir unsur olduğunda otomotik
    olarak bilinçaltındaki oluşmuş olan o alt kişilik
    otomatik devreye girer ve davranışlara yön verir.
    Kişi aslında bu davranışlar içindeyken bir trans
    durumundadır. Hipnotik trans durumunda asıl kişiliğin
    özellikleri değil, bilinçaltından devreye giren
    alt kişiliğin özellikleri görünür.
    Kişinin normal halinden tamamen zıt karakterde olabilecek
    bu alter devredeyken etraftaki insanlar için ürkütücü
    olabilecek çılgınca gülmeler, küfürler, tehditler, normal dışı
    infial uyandırabilecek davranışlar çokça görülür. Bir süre
    sonra otomatik transtan çıkan kişi normal haline döner. Oldukça
    yorgundur ve genellikle olan biteni hatırlamaz. Halkımızın
    cin zannettiği, aslında kişinin bilinçaltında oluşan
    alt kişiliklerdir ve bu, tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır.
    Cinin insan vücuduna girip hiç de güzel olmayan o yiyecek
    artıklarının, kan ve çirkin sıvıların bulunduğu ve dışarıya
    atılması gereken bozulmuş gıdaların içinde ne işi var
    ki, insanın içine giriyor? İnsanı esir almak için insanın içine
    girmesi mi gerekiyor? Aslında, insan vücudunda yaşamış
    olsa, kendini zindana mahkûm etmiş, kendisi esir olmuş
    AHMED KALKAN
    ~ 60~
    olur. Bir cismi ele geçirmenin yolu, o cismin içine girmek
    değildir. Bu yanlış anlayış, sanırım hadis rivayetlerindeki
    mecazî ifadelerin gerçek anlamda zannedilmesinden
    kaynaklanıyor.
    “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına
    girmeyin. Zîra şeytan, her birinizin içinde, vücudunuzda
    kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşır.”
    84 Burada da bir benzetme yapılmış, yoksa şeytanın
    içimize girip kan gibi damarlarımızın içinde seyahat yaptığından
    bahsedilmiyor.
    “Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette
    bekler. Allah’ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse
    vesvese verir.”85 Burada bahsedilen kalp, insanın kan pompası
    olan yürek değil, gönül dediğimiz manevi kalptir.
    “Muhakkak ki şeytan, insanın vücudunda kanın dolaştığı
    gibi dolaşır.”86 Bu hadiste büyük ihtimalle vücutta
    gözle görülmeyen varlık anlamında bakterilerden “şeytan/
    cin” diye bahsedilmiş.
    Selefî mezhebinin Kur’an’da mecaz olduğunu kabul
    etmeyişinin de bu yanlış anlayışta etkisi olduğunu
    söyleyebiliriz.
    CIN MUSALLAT OLMUYOR, KIŞI HIPNOZA
    GIRIYOR
    Burada anlaşılması gereken şey, cinlerin varlığını inkâr
    değildir elbette. Cinler vardır, ama normal olarak insan
    bedenine girip kişileri yönetmeleri, idareyi tamamen ele
    84 Tirmizî, Radâ 17, 1172
    85 Buhârî, Tefsir, Kul eûzu birabbi’nnâs 1
    86 Müslim, Selam, 24
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 61~
    almaları, yani insana musallat olmaları sözkonusu değildir.
    Bu durum, şeytanla, cinle ilgili değil; kişinin tedavisi olan
    bir hastalığa düçar olmasıdır.
    Bu olağandışı durum; Kişinin elinde olmadan, tetikleyici
    bir unsurla otomatik bir biçimde kişinin farkında olmadan
    kendi kendine hipnoza girmesiyle ortaya çıkar. Bütün
    dünyada genellikle bu rahatsızlığın tedavisi hipnoterapi ile
    yapılmakta ve bu tür rahatsızlıkları tedavi etmeye yönelen
    uzmanlar, genellikle hipnoz öğrenmektedir. Hipnozla çözülebilmesi
    oldukça olağan bir durumdur, çünkü rahatsız
    olan kişi otomatik bir hipnoz durumunda bu karakter ve
    kişilik değişimini yaşar.”
    BU TÜR HASTALAR NASIL DÜZELIR?
    Hipnoz Uzmanı Başkak, bu durumdan muzdarip olan kişilerin
    bu halden çıkış yolu hakkında şu bilgileri veriyor:
    “Ruh sağlığı konusunda uzman, kişiyi hipnoza alır ve
    normalde otomatik olarak ortaya çıkan alt kişilikleri kontrollü
    bir şekilde ortaya çıkartır. Kullandığı özel hipnoterapi
    teknikleriyle de kişinin bilinçaltı düzeyde müstakilleşmiş
    alt kişilikleri sağaltır, bünyeye dâhil eder ve kişinin iyileşmesini
    de bu yolla sağlamış olur.
    Tamamen bilgisizlikten kaynaklanan sebeplerle “cinlerin
    insanın bedenini ve beynini kontrol ettiği” şeklinde
    halk arasında yaygın olan bu durum, konuya spesifik olarak
    eğilen ve hipnozu bilen uzmanlar tarafından sağaltılmakta
    ve insanların iyileşmesi sağlanabilmektedir. Yapılması
    AHMED KALKAN
    ~ 62~
    gereken, “cin çarpması” ile açıklanan bu durumlar için hipnozu
    bilen, bu konuya özellikle yoğunlaşmış bir ruh sağlığı
    uzmanına müracaat etmektir.”87
    ŞEYTAN ÇARPMIŞ GIBI KALKMAK
    Kur’ân-ı Kerim’de, faizin haram olduğu ve yiyenlerin
    kabirlerinden şeytan çarpmış gibi kalkacakları
    bildirilmektedir:
    “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı
    gibi kalkarlar (Şeytanın dokunup sersemlettiği kimseler
    gibi davranırlar). Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden
    dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram
    kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o
    öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun
    olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim
    tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada
    ebedî kalacaklardır.”88
    Şeytanın veya cinnin insana musallat olduğuna
    inanan, fakat ciddi bir delil getiremeyen nice insan,
    Bakara sûresi 275. âyetten kendilerine göre iki
    tane delil getirmeye çalışır. Birisi, âyete bir kelime
    ekleyerek, ikincisi, âyetteki mecâzî anlatımı, deyimi
    fark etmeyerek veya bilinçli şekilde görmezden
    gelerek, âyetin mealine şöyle ilavede bulunuyorlar:
    “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin
    87 http://www.aktuelpsikoloji.com/cin-carpmasi-mi-coklu-kisilik-bozuklugu-mu-16504h.
    htm
    88 2/Bakara, 275
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 63~
    kalktığı gibi kalkarlar” bu meale, genellikle “kabirlerinden”
    kelimesini parantez içinde ilave ederler.
    Hâlbuki, bu âyetin âhiretle, kabirden kalkmayla
    ilgili hiçbir işaret yoktur. Faiz yiyenler, kıyâmet
    günü kabirlerinden, başka türlü değil, ancak şeytan
    çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı
    gibi kalkacaklardır.” Diye meal vermiş, Ömer Çelik.
    Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin
    cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar.”
    (Diyanet Vakfı meali) “Faiz yiyenler mahşerde ancak
    şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”
    Diyanet İşleri Başkanlığının eski meali bu
    şekilde iken, hatalarını anlamış olacaklar ki, yeni
    meallerinde şöyle: “Faiz yiyenler, ancak şeytanın
    çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” Allah,
    kabirden veya mahşerden gibi bir kelime kullanmadığı
    halde, bu kelimeyi kullanmayı gerekli gösterecek
    hiçbir karîne olmadan “kabirden” veya buna
    yakın bir kelimeyi, sanki âyetten bir parça imiş
    gibi parantez içinde de olsa bir kelime ilave ederek,
    cümledeki anlamı tümüyle saptırmak, meal yazma
    seviyesine gelen bir kişi için büyük vebal taşır.
    İkinci hata da; deyim olarak kullanılan bir ifadeyi gerçek
    anlamda, lügat anlamında anlayıp o şekilde kullanmak da
    yanlıştır. Zaten benzetme ifadesidir. Kendisine benzetilen
    AHMED KALKAN
    ~ 64~
    ifade yanlış olursa, benzeyen için de hüküm yanlış olur.
    “Şeytan çarpmış gibi”, “şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı
    gibi kalkarlar.” Kur’an’da buna benzer tâbirler vardır: “…ve
    onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir!”
    89; “Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler.
    Rabbinin dilemesi dışında, gökler ve yer sürüp gittikçe (durdukça),
    orada süresiz kalacaklardır. Bu kesintisi olmayan
    bir ihsandır.”90 âyetlerinde de benzer tabirler, benzetmeler
    vardır. Bunun yanında, aşağıda bazı meallerde görüleceği
    gibi, “yetehabbetuhu’ş-şeytanu mine’l-mess” ifadesinin farklı
    ve daha uygun anlamlarını değil de; şeytan çarpması anlamını
    tercih etmenin de doğru bir tercih olmadığını ifade
    edebiliriz.
    “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin
    kalktığı gibi kalkarlar.” Âyetinde geçen şeytanın
    çarpması, bir deyimdir, mecazî anlatımdır. Bu
    âyetten şeytanın kamyonun insana çarpması gibi
    veya elektrik çarpması gibi çarpabileceği bir gücü
    olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü Kur’an’ın en doğru
    tefsiri, yine Kur’an’la yapılan tefsirdir. Kur’an
    şeytanın ne yapıp yapamayacağını diğer âyetlerde
    açıklıyor. Eskiden bu topraklarda yaşayan insanlar
    da felçli, çaprazlama el ve ayağında felç olup
    çarpık yürüyen ve eli bükülmüş olanların durumunu
    “çarpılmış, inme inmiş” gibi deyimlerle ifade
    ederlerdi. Bu mecazî ifadeyi bazı mealler (meselâ
    89 7/A’râf, 40
    90 11/Hûd, 108
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 65~
    Abdullah Parlıyan) şöyle ifade eder: “Şeytanın
    dokunup sersemlettiği kimseler gibi davranırlar.”
    Nice meallerde ise, âyet metninde olmadığı halde,
    “kabirden” kelimesinin ilave edildiğine de üzülerek
    şahit oluyoruz.
    Bunun yanında, üçüncü bir yanlışlık veya gösterilmesi
    gereken hassâsiyet ve tercih, “tehabbut”
    kelimesine verilen anlamla ilgilidir. Bu kelimeye
    “çarpma” anlamı verilebileceği gibi, “aklı giderme”
    anlamı da verilebilir.
    Abdulaziz Bayındır, biraz farklı bir tercüme ile, âyeti şöyle
    meallendirmiştir: “Faiz yiyenler, şeytanın aklını çeldiği
    kimsenin davranışından farklı davranış göstermezler.”
    Bana göre diğer meallerden daha doğru bir çeviri. Âyetin
    tefsirini yaparken şu açıklamayı yapmışlar: “Âyette geçen,
    “tehabbut” kelimesi, genellikle “dokunup çarpma” şeklinde
    tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır.
    “Tehabbut”, “takılıp aklını çelme ve aklını bozma”
    91 anlamlarına da gelir.
    Allah’ın elçisi “faiz sadece borçtadır” demiştir. Faiz
    borçtan elde edilen gelirdir. Bir kimseye verilen borç fazlasıyla
    almak için verilirse bu faizli işlem olmaktadır.
    Alınan fazlalık ise faizdir. Alım satım paranın mal ile değeri
    karşılığında değiştirilmesidir. Alışverişte satın alınan mal
    arttıkça fiyatı düşürme imkanı olabilir. Para peşin verildiğinde
    farklı, veresiye verildiğinde farklı olabilir. Faiz
    91 Lisan’ul-Arab, Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc’l-Arûs
    AHMED KALKAN
    ~ 66~
    ise bu durumun tam tersidir, alınan borç yükseldikçe
    ödenecek faiz miktarı artar. Çünkü risk artar. Alım satım
    ile faiz birbirinden çok farklı iki ayrı sistemdir. Günümüzde
    faizin ekonominin bir parçası haline getirildiği kapitalist
    ekonomilerde; ticari kuruluşlar ile faizli kuruluşların denetimleri,
    kuruluş şartları, kanunları tamamen birbirinden
    farklıdır. Tamamen birbirinden ayrı iki farklı yapı oluşturmaktadır.
    Bakara 275. ayette bu farktan bahsedilmektedir.
    Faiz yiyenlerin davranışı şeytana kapılmış, çirkin şeyleri
    güzel gören bir kişinin yaptığı gibidir. Bu kimselerin
    bahanesi alım satımın faizli işlem gibi olduğunu iddia
    etmeleridir. Halbuki alım satım faizli işlem gibi olsa idi herkes
    alım satım yaptığı gibi faizli işlem de yapabilirdi.92
    Peygamberimizin zaman zaman şöyle duâ ettiği rivayet
    edilir: “Allahumme eûzu bike en yetehabbetaniye’ş şeytanu
    mine’l mess / Ey Allah’ım! Şeytanın aklımı çelmesinden
    Sana sığınırım.”93 Burada, Peygamberimizin “şeytanın dokunup
    çarpmasından” dediğini düşünmek doğru olmaz. Bu
    hadiste de kullanıldığı gibi, tehabbut kelimesine aklı
    çelme anlamı verildiğini görüyoruz.
    ŞEYTANIN KABIRDEN KALKARKEN FÂIZ
    YIYENLERI ÇARPMASI
    “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği
    kimse gibi kalkarlar.” ifadesi müfessirlerin aklına şu soruyu
    getirmiştir:
    “Bu Kalkış Dünyada mıdır, Yoksa Öldükten Sonra
    mıdır?”
    92 suleymaniyevakfi.org/kuran-dersleri/2-bakara-suresi-275-ayet.html
    93 Ebû Dâvud, İstiâze, h. No: 1552; Nesâî, 8/282; Ahmed bin Hanbel, 2/356.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 67~
    Eski müfessirlerin çoğu, faiz yiyenlerin yeniden dirilip
    kabirlerinden kalkarken veya buradan mahşerdeki hesabın
    sonuna kadar sersemlemiş, sâraya tutulmuş insanlar
    gibi çırpınacaklarını, yolda doğru yürüyemeyip sağa sola
    yalpalayacaklarını ifade etmiş, âyeti böyle anlamışlardır.
    Âyet böyle anlaşılırsa, mecaz ve deyim anlamı iptal olur;
    hakikat mânasına çekilmiş olur.
    Şeytanın âhirette ilk dirilen varlık olup, kabirlerinden
    kalkan insanlardan faiz yiyenleri tanıyıp
    bilmesi, onları çarpması, sakat hale getirip onları
    cezalandırması; daha ameller tartılmadan, hesaplar
    sorulup insanlar sorgulanmadan cezanın, hem
    de orada azabı bekleyen isyankârların başı şeytan
    tarafından bu cezanın verilmesi, Kur’an’ın beslediği
    bir akıl için kabul edilebilir bir husus değildir.
    Kabirden kalkışla birlikte Kur’an’ın “din günü”
    dediği zaman başlamış olacaktır. Dünyada bir hâkimiyeti
    olmayan şeytanın, hele âhirette hâkim bir
    güç olacağını iddia etmek Kur’an’da bahsedilen
    hakikatlerle bağdaşır mı?
    “(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”94 “Sonra
    din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin
    hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O
    gün emir yalnız Allah’a aittir.”95
    94 1/Fâtiha, 3
    95 82/İnfitâr, 17-18
    AHMED KALKAN
    ~ 68~
    Fahruddin Râzi Bu Âyeti Nasıl Anlamış?
    Fahruddin Râzî, bu konudaki yorumları naklettikten
    sonra kendi tercih ettiği yorumu özetle şöyle ifade etmiştir:
    “Buradaki şeytan çarpması veya dokunması, cinnet ve
    sâraya yol açan ve böylece insanların psikolojik ve biyolojik
    dengelerini bozan bir etki değildir; “Takva sahipleri, içlerine
    şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda düşünüp
    hemen gerçeği görürler.”96 mealindeki âyette söz
    konusu edilen saptırıcı fikrin etkisi de ahlâkî ve mânevidir.”
    “İnsanlara iki yönden telkin ve çağrı gelir: Şeytan maddî
    hazlara, şehvetin doyurulmasına ve hayatı, Allah’tan başka
    şeylerle doldurmaya çağırır. Melek de dîne ve takvaya davet
    eder.”
    “Şeytanın çağrısına uyanlar arasında faiz yiyenler de
    vardır. Bunlar dünyaya ve geçici nimetlere düşkündürler ve
    bu düşkünlük içinde ölünce Allah ile aralarında bir perde
    hâsıl olur. Şeytanın çarpması (telkini, çağrısı, verdiği vesvese)
    buna uyanları, dünyada Allah’tan uzak kalan, maddî
    lezzetler peşinde koşarak geçirilen bir hayata mahkûm
    eder. Ömrünü böyle tamamlayanlar âhirette de Allah’ın eşsiz
    lütuf ve yakınlığından mahrum olurlar.”97
    İbn Atıyye, bu zâlimce kolay kazanma hırsının faizcileri,
    deliler gibi hareket etmeye sevk ettiğini, âyette bu halin
    deliler ve sâralıların haline benzetildiğini (mecazî mânanın
    kastedildiğini) ifade etmiştir.98
    96 7/A’râf, 201
    97 Fahreddin Râzî, Bakara, 275. âyetin tefsiri
    98 İbn Atıyye, Bakara, 275. ayetin tefsiri
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 69~
    Kaldı ki, sâra denilen tıp dilindeki epilepsinin, beyindeki
    elektrik akımının bozulması ile ilgili bir hastalık olduğu,
    EMG ile tespit edilebildiği ve tedavisinin de mümkün olduğuna
    göre, “şeytan çarpması”nın mecazî anlama geldiği
    veya âyette geçen “tehabbut” kelimesinin “aklı çeldirmek”
    anlamında kullanıldığı apaçık bir hakikattir.
    Çağdaş bazı tefsirciler de “cin ve şeytan çarpmış gibi
    hareket etmek”ten maksadın “dengesiz, düzensiz, bozuk
    hareket” olduğunu, bunun öldükten sonra değil, dünyada
    yaşanacağını; fıtrata ve tabii olana aykırı bulunan faizciliğin
    yaygın olduğu toplumlarda düzenin bozulacağını, sosyal
    adalet ve dengenin ortadan kalkacağını, ahlâkın fesada
    uğrayacağını, nihayet çatışmaların iç savaşa dönüşebileceğini
    söylemişlerdir.99
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın İzahı
    Ayette geçen “şeytan çarpmış gibi”, ifadesini Merhum
    Elmalılı ise, Tefsirinde şöyle açıklar: “Bunlar anlaşılmaz
    gizli sebeplerden ileri gelen fena hastalıklar olduğu için, cinlere
    ve şeytana nisbet edilerek ‘cin tutmuş’, ‘şeytan çarpmış’
    denile geldiği de herkesçe bilinen bir şeydir. Bunların
    böylece şeytana nisbet edilmesi hakikat mı, mecaz mı olduğu
    meselesi ayrıca tartışma konusu yapılmış ise de burada asıl
    mânâ aşikârdır ki, fenalığın dehşetini ve gizli sebeplere dayandığını
    göstermektir.”
    “Bunlar faiz ile emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının
    ürünü olan şeyi alıp, onunla geçindiklerinden tembellik
    99 bk. Kur’an Yolu, Heyet, ilgili ayetin tesfiri
    AHMED KALKAN
    ~ 70~
    içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamazlar, hemen
    kalkamazlar; pek çoğu yataklarında şeytan çarpmış gibi
    saatlerce gerinerek, ağzını, yüzünü buruşturarak, sendeleye
    sendeleye kalkarlar. Bütün hayatları faiz düşüncesi ile
    ve onun dedikodusu ile geçer, düştükleri zaman da bellerini
    doğrultamazlar…”100
    Mevdudi’nin Açıklaması Şöyle
    Kur’an faizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli
    adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse,
    aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli
    dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o
    denli büyüktür ki, bencilliğinin ve açgözlülüğünün nasıl
    insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten
    bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar
    verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun
    farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir
    adam gibi davranır. Ahiret’te de aynı bu dünyadaki gibi deli
    olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse
    ahiret’te o konumda dirilir.101
    Seyyid Kutub da Şöyle Diyor
    Bu, gerçekten korkunç bir hamle ve son derece
    ürpertici bir tasvirdir. “...Şeytan tarafından
    çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...” Hiçbir
    mânevî tehdit, bu somut, canlı ve hareketli tablo
    kadar duygular üzerinde etkili olamaz. Şeytan tarafından
    çarpılmış ve donakalmış insan tablosu...
    100 Hak Dini Kur’an Dili, Bakara, 275. ayetin tefsiri
    101 Tefhimu’l Kur’an, Bakara, 275. Âyetin tefsiri
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 71~
    İnsanların sıkça görüp bildiği bir tablo... Ayet-i
    Kerime, bu tabloyu, duyguların korkutulması konusundaki
    uyarıcı rolünü yerine getirmesi, faizcilerin
    duygularını harekete geçirmesi, onları sarsıp
    ekonomik düzenlerinin alışkanlıklarından ve kendilerine
    kâr sağlayan hırslarından çekip çıkarması
    için gözler önüne getiriyor. Bu tablo, eğitici etkisi
    bakımından yerine göre yararlı bir araç olduğu
    gibi aynı zamanda gerçek bir olguyu da ifade etmektedir.
    Gerçekte tefsirlerin büyük çoğunluğunda
    bu korkunç tablodaki “kalkış”ın, diriliş günündeki
    kalkış olduğu kanısı yer almaktadır. Ancak,
    bize göre, bu tablo şu yeryüzünde insan hayatında
    bizzat gerçekleşen bir olgudur. Ayrıca kendisinden
    sonra gelecek Allah ve Rasûlüne karşı savaşmaktan
    korkutan ayet-i kerimeye de uygun düşmektedir.
    Biz, şu anda bu savaşın varlığının sürdüğünü,
    faiz düzeninin ağına düşüp, hummaya tutulmuş
    gibi çırpınan sapık insanlığın başına musallat olduğunu
    görüyoruz.
    Çağdaş kapitalist düzenin, geçen dört asırda, oluştuğu
    ilk günlerde bu konuda şüphe sözkonusu olmuş olsa bile
    bu asırların deneyiminde şüpheye asla yer kalmamıştır.
    Bugün içinde yaşadığımız dünya; aklı başında olan kişiler,
    düşünürler, bilginler ve araştırmacıların itiraf ettiği
    ve Batı uygarlığının merkezi olan bölgeleri dolaşan
    AHMED KALKAN
    ~ 72~
    seyyah ve gözlemcilerin gördüğü gibi bu bölgelerdeki
    maddî uygarlığın tüm görkemine, sanayi ürünlerinin gelişmişliğine,
    gözleri kamaştıran maddî refahın tüm görüntülerine
    rağmen her yönüyle sıkıntı, ızdırap, korku, sinirsel
    ve ruhsal hastalıkların yaygın olduğu bir dünyadır.
    Üstelik bu dünya sürekli; yaygın, öldürücü ve sinirsel savaşların
    orada-burada bir türlü bitmeyen ızdırapların tehdidi
    altındadır.
    Bu maddî uygarlığın, maddî refahın birçok bölgedeki
    kolaylığının, geçim sıkıntısının olmayışı ve rahatlığın dahi
    ortadan kaldıramadığı iğrenç ve uğursuz bir bedbahtlıktır.
    Görmemek için kendi kendine gözlerini perdelemeyen herkesin
    görmek istediği sürece yüz yüze geleceği bir gerçektir
    bu. Amerika, İsviçre ve maddî refahı olan birçok ülkede
    insanların genelde maddî açıdan bir sorunlarının olmadığı
    bir gerçektir. Ancak insanlar mutlu değildirler. Zengin oldukları
    halde sıkıntı, yüzlerinden okunuyor. Yoğun üretim
    faaliyetinde bulundukları halde doyumsuzluk hayatlarını
    yiyip bitiriyor. Bu doyumsuzluklarını kimi zaman çılgınlık
    ve haykırışlar ile, kimi zaman ilginç görüntü ve aykırılıklarla,
    kimi zaman da cinsel ve ruhi sapıklıklarla dışa vururlar.
    Ardından kaçma ihtiyacını duyarlar, kendilerinden, içinde
    yaşadıkları boşluktan, hayatın akışından ve nimetlerinden
    bir nedeni görülmeyen bedbahtlıktan kaçmaya başlıyorlar,
    intihar etmekle, çılgınlıklar yapmakla ve anormalliklerle
    kaçıyorlar. Sonra bu sıkıntı, boşluk ve hiçlik duygusu hiçbir
    zaman peşlerini bırakmıyor, rahat yüzü göstermiyor bu zavallılara...
    Niçin?
    Tabiatıyla bunun başlıca sebebi, insanların dertli, ızdıraplı,
    sapık ve bahtsız ruhlarının, bunca maddî gelişmişliğe
    rağmen, ruhun gıdası olan imandan, Allah’a güvenden, bir
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 73~
    de Allah’a imanın ve O’nun ahdine ve şartına uygun yeryüzündeki
    hilâfetin bahşedip çizdiği büyük insanlık hedeflerinden
    yoksun olmalarıdır.
    Bu belli başlı ve büyük sebebin bir şıkkını da faiz belası
    ve gelişen ve fakat gelişmesinin iyilik ve bereketini tüm insanlığa
    aynı düzeyde dağıtmak sûretiyle dengeli ve eşit bir
    şekilde gelişmeyen, ancak, bankalardaki bürolarına kapanan
    bir avuç para babası faizcinin menfaatini gözeten ekonomi
    belası oluşturmaktadır. Bu faizci para babaları sanayi
    ve ticareti, garantili ve belirli faizlerle borçlandırmakta,
    böylece sanayi ve ticareti belli bir yöne yöneltmektedirler.
    Bu yolun da ilk hedefi, herkesin onunla mutlu olacağı ve
    herkese düzenli iş ve garantili geçim sağlayacak ve herkese
    ruhsal güven ve toplumsal huzur hazırlayacak şekilde
    insanlığın sorunlarını ve ihtiyaçlarını gidermekten ziyade
    milyonların ezilmesi, yoksulluğu ve hayatlarının bozulması
    ve bütün insanlığın hayatına şüphe, sıkıntı ve korku tohumlarının
    ekilmesi pahasına da olsa en fazla kâr gerçekleştirecek
    üretimi sağlamaktır. Şüphesiz Yüce Allah en doğrusunu
    söylüyor: “Faiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış
    kimseler gibi ayağa kalkarlar...” İşte biz bu gerçeğin
    kanıtlarını dünyadaki pratik hayatımızda görebiliyoruz.”102
    Ali Küçük de Bu Âyeti Şöyle Açıklıyor
    “Fâiz yiyenler ancak şeytan çarpmasından dolayı
    ne
    yapacağını bilemeyen ve ayakta da duramayan kimsenin
    kalktığı gibi kalkacaktır…”103
    102 Fî Zılâli’l Kur’an, Bakara 275. âyetin tefsiri
    103 2/Bakara, 275
    AHMED KALKAN
    ~ 74~
    İflas eden bankaların önünde insanlıktan çıkmış bir
    vaziyette etraflarına
    saldıracak şekilde delirmiş insanları
    gördükçe âyetin ne kadar da güzel anlattığını
    anlıyoruz.
    Deli bir adam nasıl ki dengeli bir davranış sergileyemiyorsa,
    ne yaptığını bilmez bir durumdaysa aynı şekilde
    fâizle insanların kanlarını emebilmek için onlara borç
    veren kişi de bu gelire
    ulaşabilmek
    için o kadar dengesini
    kaybeder ki şuurunu kaybeder.
    Para hırsıyla
    aklı gitmiş,
    gözü dönmüş vaziyetiyle bu adamın
    çevresine nasıl zarar
    verdiğini bir düşünün.
    Bir de bu dünyada şeytan bazı insanları çarparak onları
    Allah
    yolundan uzaklaştırır. Bakın Sâd sûresinde bir âyet-i
    kerîmesinde
    Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “İblis dedi
    ki: “Senin izzetine yemin ederim ki onlardan,
    ihlâslı
    (seçkin) kulların müstesna hepsini azdıracağım.”104
    Fâiz yoluyla insanların mallarına göz dikenler,
    bu yolla kan içenler hem dünyada hem de âhirette
    şeytanların çarpmasına maruz kalacaklardır.
    Dünyada akıllarını, fikirlerini, zamanlarını sırf
    para kazanmanın
    peşine takıp, maldan, paradan,
    kazanmaktan başka bir şey düşünemez hale
    geldikleri için aklı başında normal insanlar gibi
    hareket
    edemezler. Aklı başında insanlar onları
    gördükleri zaman dengesizliklerini,
    anormalliklerini
    hemen anlarlar. İşte görüyoruz dünyalık elde
    104 38/Sâd, 82
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 75~
    edeceğiz diye, daha çok para kazanacağız, daha
    lüks yaşayacağız
    diye borsaların peşine,
    dükkânların,
    tezgâhların peşine takılmış, bir oraya bir buraya
    koştururken durup düşünecek, Allah’ın rızasını
    kazanacak, ilim öğrenecek, çoluk çocuğunu müslümanca
    eğitecek en küçük bir zamanları bile kalmamış
    insanlar bunlardır. Şeytanın kötü vurduğu
    insanlar. Bu durum, bunların dünyadaki halleridir,
    âhirette ise bunların
    durumu
    çok daha korkunç
    olacaktır.105
    Bu durumda da bu âyet, akıl hastalıklarının cin
    ya da şeytan çarpmasından kaynaklandığına dair
    bir delil olmamalıdır. Nitekim aralarında Şâfiîlerden
    Kaffâl’ın da bulunduğu bazı İslâm âlimleri,
    cin ve şeytanların insanları çarpmaya kudretlerinin
    olmadığı, sâra, çarpılma (felç) ve benzeri hastalıkların
    onlardan değil, Cenab-ı Hakk’ın bu konuda
    koymuş olduğu tabii kanunlar gereği meydana
    geldiği görüşündedirler.106 Fahrüddın er-Râzî de,
    cin ve şeytanların insanları çarpmaya, akıllarını
    gidermeye kudretlerinin olmadığını kaydetmiş ve
    onlarda bu güç olsaydı, şiddetli düşmanı oldukları
    insan neslinin çoğunu, kendilerine aşırı düşman
    105 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, Bakara 275. âyetin tefsiri
    106 el-Ferrâ, et-Mu’temed, s. 174; Râzî, Mefâtih, VII. 89; Cebeci, Cin, Şeytan, s. 111
    AHMED KALKAN
    ~ 76~
    oldukları âlimleri, faziletli kimseleri, zâhidleri çarpıp
    delirtmeleri gerekirdi. Hâlbuki onların bu konuda
    herhangi bir güçleri yoktur. Kur’an’ın bildirdiğine
    göre şeytan da ‘Benim sizin üzerinizde
    herhangi bir gücüm yoktu’ diye itirafta bulunmuştur,
    107 demektedir.108 Bu durumda, cinlerin insanları
    çarpıp delirteceğine dair kanaat, önceki kültürlerden
    geçmiş olmalıdır. Hristiyanların bu konudaki
    inançları ve uygulamaları ilim adamları tarafından
    dile getirilmektedir. Câhiliye döneminde de bu
    tür inançların halk arasında yaygın olduğu bazı
    rivayetlerden anlaşılmaktadır.
    SÂRA (EPİLEPSİ) BİR HASTALIKTIR, CİNLERLE
    BİR ALÂKASI YOKTUR!
    Epilepsi hastalığı maalesef sanıldığından çok fazla görülen
    bir hastalıktır. Dünya nüfusunun yaklaşık % 1’inde
    görülmektedir. Klinik deneyimlere göre, saklanma oranları
    çok yüksek olduğu için gerçek epilepsi hastasının ancak
    yüzde 20’sinin doktora başvurduğu düşünülmektedir.
    Bunun da muhtemel nedeninin bu hastalıkla ilgili çeşitli
    farklı inanışlar olduğudur. Bu hastalık, zaman zaman halk
    107 14/İbrahim, 22
    108 Râzî, Mefâtih. XIV, 54
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 77~
    arasında hurafelerden kaynaklı olarak, cinlerle ilişkilendirilmekte
    olup, epilepsi bir ruh hastalığı veya delilik olarak
    nitelendirilebilmektedir.
    Epilepsi (Sâra) Nedir?
    Beynimiz, duyusal ve bilişsel merkezimiz, bizi diğer canlılardan
    ayıran en önemli organımızdır. Milyarlarca hücreden
    oluşan beyin karmaşık bir sisteme sahiptir. Sâra olarak
    da bilinen epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin elektriksel
    aktivitelerinin fiziksel veya kimyasal nedenlerden
    ötürü geçici olarak kontrol dışına çıkması ve bunun sonucunda
    meydana gelen tekrarlayıcı ve kısa süreli hareket,
    duyu veya bilinç bozukluğu ile tanımlanan nörolojik bir
    hastalıktır.
    Epilepsi her yaşta ortaya çıkabilirken; sıklıkla hayatın
    ilk yıllarında ve 60 yaşından sonra görülmektedir. Epilepsi
    nöbetlerinin çok farklı türleri vardır. Halk arasında epilepsi
    veya sâra dendiği zaman anlaşılan tonik-klonik nöbetlerin
    yanı sıra bazı hastalarda, yakınlarının bile fark edemediği
    epilepsi nöbetleri görülebilmektedir. Nöbetin türüne göre
    birkaç saniye ya da birkaç dakika sürebilir. Bu nöbet tipleri,
    hangi ilacın kullanılması gerektiği hakkında doktorlara
    yön verebilmektedir. Her hastanın nöbeti kendine özgü
    özellikler taşıyabilir. Bu yüzden bazı hastalarda epilepsi
    tanısı konmayabilir ya da başka hastalıklara bağlı oluşan
    bozukluklar yanlışlıkla epilepsi tanısı alabilmektedir. Ama
    gelişen tanı yöntemleri ile bu durum giderek azalmaktadır.
    AHMED KALKAN
    ~ 78~
    Nöbet sırasında yapılacak şey hastanın kendisine zarar
    vermesini önlemektir. Başını ve vücudunu yana çevirip,
    başının altına yumuşak bir yastık konulmalıdır. Dilini ısırmaması
    için nöbet geçiren kişinin çenesi açık tutulmaya
    çalışılmalıdır.
    Sâranın hastalık olduğu ve tıbbî tedavi ile kısa
    süre içerisinde iyileştiğinin bilinmediği daha önceki
    zaman dilimlerinde bu rahatsızlığı, cinlere yüklüyorlar,
    cinlerin insana musallat olmasının bir delili
    olarak bu olayı kullanıyorlardı. Tıbla ilgili bir
    hastalık olduğu ispat edildikten sonra kısa bir zaman
    sessiz kalındı. Sonra, şöyle uydurma bir görüş
    ortaya atıldı ve cinciler, rukyeciler hep bu uydurma
    görüşü savunurlar: “Sâra (Epilepsi) iki çeşittir.
    Birinin sebebi bilinir, bu doktorların tedavi
    edeceği bir hastalıktır. İkinci bir sâra daha vardır
    ki, bunun sebebi normal olarak bilinmez. Bu, tıbla
    tedavi edilmez, bunu biz tedavi ederiz” derler.
    Söyledikleri hiç de doğru değildir. Sâra denilen epilepsinin
    bütün çeşitleri tıpla tedavi edilebilmekte,
    hiçbir çeşidi, cincilerce gerçek anlamda tedavi edilememektedir.
    Rukyeciler, cinciler bu konuda doğruyu
    söylememektedir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 79~
    SÂRANIN TIBBÎ HASTALIK OLDUĞU BILINMEDIĞI
    ZAMANLARDAKI MÜFESSIRLERIN GÖRÜŞLERI
    Eş’ari, ehl-i sünnet ve’l cemaat makalelerinde der ki,
    “cin sâralının bedenine girer.” Allahu Teâlâ’nın da ayette
    buyurduğu gibi; “Faiz yiyenler ancak şeytanın dokunup
    çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”109
    Taberi tefsirinde, “Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın
    çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar: Kıyamet gününde
    bunlar, mezarlarından kalkarken, şeytanın çarptığı
    ve delirtip sâraya düşürdüğü kimseler gibi kalkacaklardır.
    Kur’an, onları, şeytanın çarpıp deliye döndürdüğü sâralı ve
    mecnun bir kimse olarak tasvir ediyor. Bedeni çarpık, aklı
    kaçkın kimseler gibi hezeyan savurup sağa sola çarpılırlar.110
    Kurtubî, faiz âyetine şöyle meal verir: “Ribâ yiyenler
    kabirlerinden ancak kendilerine çarpmaktan dolayı şeytanın
    sâraya düşürdüğü kimse gibi kalkarlar…” Açıklaması da
    şöyledir: “Yüce Allah’ın “kabirlerinden ancak kendilerine
    çarpmaktan dolayı şeytanın sâraya düşürdüğü kimse gibi
    kalkarlar” buyruğu konusunda bazıları şöyle demektedir:
    Onunla birlikte onu boğmakla görevli bir şeytan var eder.
    Bütün müfessirler hep birlikte şunu söylerler: Faiz yiyen
    kimse mahşer halkının önünde bir ceza olmak ve Allah’ın
    gazabı üzerinde görülsün diye deli gibi diriltilecektir… Bu
    âyet-i kerimede cinler tarafından sâraya düşürülmeyi kabul
    etmeyen, bunun karakterlerin (tabiatların) etkisi ile ortaya
    çıktığını iddia eden, şeytanın insan içerisinde yol alabileceğini
    ve şeytanın insanı çarpmayacağını söyleyenlerin
    görüşlerinin tutarsızlığına bir delildir.”111
    109 2/Bakara, 275
    110 İmam Taberî, Taberî Tefsiri, Akide Y., c.1, s. 210 metin ve 1 numaralı dipnot.
    111 İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Y., c. 3, s. 590-592
    AHMED KALKAN
    ~ 80~
    Kurtubî, “bu âyet cinin insanı çarpıp sâralattığına işarettir”
    der. Kurtubî, sâranın cinlerden olduğunu inkâr edip
    doktorluk olduğunu iddia edenlere delidir demektedir.
    Kurtubi’ye göre günümüzdeki bütün doktorlar, araştırmacılar,
    ilim adamları deli kabul edilmelidir. Çünkü onlar, ilmî
    verilerle sâranın tıpla ilgili bir hastalık olduğunu, bunun
    bilimsel verilerle ispatlanmış olduğunu kabul ederler.
    Sâra hastalığını da şeytan çarpması olarak bu ayetle
    bağlantı kuran müfessirler, yukarıda isimleri geçen Taberî,
    Eş’arî ve Kurtubî’nin yanında, İbn Kayyim el-Cevziyye,
    112 Nesefî,113 Mehmet Vehbi,114 İsmail Hakkı Bur-
    112 İbn Kayyim el-Cevziyye, Bedâiu’t Tefsir’inde, ilgili âyete şöyle meal verir: “Ribâ yiyenler,
    ancak şeytanın çarpmaktan dolayı kendilerini sâraya düşürdüğü kimse gibi (kabirlerinden)
    kalkarlar.” (İbn Kayyim el-Cevziyye, Bedâiu’t-Tefsîr, Karınca Polen Y., c. 1, s.
    386)
    113 Klasik tefsirlerden Nesefî, âyete direkt sâra hastalığı anlamı vermiş. “Lâ yekumune
    illâ kemâ yekumullezî yetehabbetuhu’ş-şeytânu mine’l-mess”/ Kabirlerinden
    diriltilip kalktıklarında âdeta sâraya tutulmuş kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Çünkü
    yaptıkları muâmelede çarpmaya ve aldatmaya kalkışmışlardır, dolayısıyla aynı şekilde
    cezalandırılacaklardır.
    Habt kelimesi, önünü göremeyen, deve gibi doğru dürüst hareket edemeyen ve sağa sola,
    bir ileri bir geriye yalpalanma demektir. “Mine’l-mess” delilikten, çarpmaktan. Bu biraz
    önce geçen “lâ yekumune” kelimesine taallûk etmektedir. Yani, mana şöyledir: “Şeytan
    çarpmasından dolayı âdeta sâra hastalığına yakalanmış kimsenin uyanışı gibi kalkarlar.”
    Ya da bu, “yekumu” fiiline müteallıktır. Dolayısıyla: “Sâra hastalığına tutulan kimsenin
    bu nöbetinden kalkışı gibi kalkar.” Mefhumu şöyledir: “Bu faiz yiyenler kıyamet gününde
    âdeta sâra nöbetine yakalanan sâralı hastanın nöbetinden uyanışı gibi uyanır ve kalkarlar.”
    Çünkü bu onların hesap alanında bekleme sırasındaki hareketleridir. Bunlar bu özellikleriyle
    tanınıp bilineceklerdir. Bir yoruma göre de şöyle denmiştir: “Kıyamet gününde
    kabirlerinden çıkanlar sadece faiz sofrasına koşarlar. Oraya doğru koşup giderlerken hep
    sâra nöbetine yakalanmış olanlar gibi bir düşerler, bir kalkarlar. Çünkü yedikleri hep faiz
    idi. Allah bu faizi onların karınlarında artırarak büyüttü ve bu onlara bir ağırlık yaptı.
    Dolayısıyla yürümeye, hareket edip koşmaya güçleri kalmamıştır.” (İmam Nesefî, Nesefî
    Tefsiri, Ravza Y., c. 2, s. 171-172)
    114 Ribâ alan ve yiyen kimse, kabirden kalktığında şeytan dokunmuş sâralı olan kimsenin
    düştüğü yerden dertli kimsenin kalktığı gibi kalkar. Bu âyette şeytanın dokunup
    delirtmesiyle mecnun olmak ve şeytanın insanı zapt etmesiyle sâraya tutulmak demek,
    ribânın vereceği sersemliği anlatmaktır. Zira İslâm öncesi Araplar; cinnet, cinin temasından;
    sâra da şeytanın çarpmasından ibaret olduğunu itikad ederlerdi. Bugün bile (1926
    civarı) sâranın, sebebinin ne olduğu doktorlarca tamamıyla bilinmemektedir. Çünkü;
    devâsını bulamadılar ve cinnet de böyledir. (Konyalı Mehmed Vehbi, Hulâsatu’l Beyan,
    Üçdal Neşr, c.1-2, s. 509-510)
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 81~
    sevî’yi115 sayabiliriz. Bunlar, Bakara sûresi, 275. âyete:
    “Kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ve şeytan tarafından
    çarpılıp sâraya tutulmuş gibi kalkarlar” diye meal
    verirler. Hem âyette olmayan “Kabirlerinden” anlamını
    ilave ederler, hem şeytanın çarpma yeteneğinden,
    hem sâra hastalığının sebebinin şeytanın çarpması ve
    cinin insan içine girmesi olduğundan bahsederler.
    Bu meşhur eski müfessirlerin bu görüşlerinde isabet
    ettiklerini söylemek mümkün değildir. Kur’an’ı
    merkez alıp onu hakem kabul eden bir kimsenin bu
    görüşleri delil kabul etmesi sözkonusu olamaz.
    Bilgisini insanları Allah’tan ve Kur’an’dan uzaklaştırmak
    için kullanan, son devrin en meşhur Bel’am’ı, ateist müftülerden
    ve İslâm düşmanlığıyla meşhur Turan Dursun, İslâm
    âlimlerinden İbn Kayyım el-Cevziyye (v.1350) ile İbn
    Teymiyye’nin (v.1328) bu konuyla ilgili, fakat kendi çağlarının
    görüşlerini yansıtan ve bilimsel olarak hatalı olduğu
    günümüzde ortaya çıkan fikirlerini naklediyor. Onların cin
    çıkarma ile ilgili olarak hastaya dayak atılması lazım geldiğini
    söylediklerini, cin çıkarma ile ilgili hadisler olduğunu
    kaydettiklerini naklediyor. Yine onların, sâra ve benzeri
    hastalıkların cin ve şeytanlardan ileri gelmediğini söyleyerek,
    birtakım tıbbî açıklamalar ileri süren doktor ve düşünürlere
    “câhil ve dinsiz” dediklerini kaydediyor.116
    115 Rûhu’l-Beyan Tefsiri: Bu tefsirde de bu fâiz ayeti şöyle açıklanır: “Faiz yiyen kimseler
    kabirlerinden, kendisine şeytan çarpmış kimse gibi akılları bozulmuş ve çıldırmış
    olarak kalkarlar. Bu durum, faiz yiyenlerin alâmeti olur ve insanlar onları bu alâmetle
    tanırlar. Denilmiştir ki insanlar, kabirlerinden kalkarak bir grup halinde beraberce mahşer
    yerine giderler. Ancak faiz yiyenler hâriç. Onlar yürürken sâraya tutulmuş gibi düşüp
    kalkarlar.” (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyan, Erkam Y., c. 2, s. 569)
    116 Turan Dursun, Din Bu, II, 371
    AHMED KALKAN
    ~ 82~
    Geçmişte bazı İslâm âlimlerinin yaptığı gibi bazı
    asılsız ya da zayıf rivayetlere dayanarak, sâra ve
    deliliğin cinlerden olduğuna inanmayanları dinsizlikle
    suçlamak asla doğru değildir. Bundan 6-7 asır
    önce, ellerindeki imkân ve zamanın tıp bilgisine,
    içinde yaşadıkları çağın kültürüne bağlı olarak,
    delilik ya da sâra hastalığının cinlerden meydana
    geldiğini, hastaya dayak atılarak bu cinlerin çıkarılabileceğini
    ileri süren İbn Kayyım el-Ceziyye
    ve İbn Teymiyye’nin bu konudaki görüşlerini din
    sanarak, bunları İslâm’a mâletmenin yanlışlığı ortadadır.
    Turan Dursun bu konuda insaflı davranmamaktadır.
    Tarihî, sosyal birtakım gelişmeleri gözardı
    etmekte, çağının telakkisine göre davranan
    İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’yi ayıplamaktadır.
    Acaba Turan Dursun, İbn Kayyım ya da İbn
    Teymiyye’nin devrinde yaşasaydı bu konuda hangi
    görüşe sahip olurdu, doğrusu insan merak ediyor.
    Ancak, bu fikrî yanlışlarının yanında, Kur’an ve Sünnete
    tümüyle ters olan hastaya dayak atarak cin çıkarmayı tavsiye
    etmenin savunulacak bir tarafının da olmadığını belirtelim.
    Ayrıca, o âlimlerin hayatları üzerinden yüzlerce sene
    geçtiği halde, körü körüne o şahısların yanlışlığı ispat edilmiş
    Sâra hastalığının ve deliliğin cinlerle ilişkili olduğu görüşünü
    aynen alan kimseler, kınanmayı hak etmektedirler.
    Rukyeciliğin nice uygulamalarını da bu âlimlerden aynen
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 83~
    almanın nice problemlere sebep olduğunu da hatırlatalım.
    Yanlış, kim tarafından yapılırsa yapılsın, onun yanlışlığı
    doğru görülemez. Hele bu yanlış, Kur’an’ın beyanlarına
    zıt düşen yanlış ise ve çok sayıda insanın yanlışına sebep
    oluyorsa…
    Sonuç
    Şeytan veya cinlerin insana musallat olmasına, insanın
    hareketlerine yön vermesine, sihrin insanı ve eşyayı değiştirebileceğine
    dair Kur’an’da hiçbir âyet olmadığını gördüğümüz
    gibi, Bakara 275. âyetinde de bu hükme ters bir hüküm
    vermek için delil teşkil edecek hiçbir şey yoktur.
    İNSAN BEDENINE CIN GIRMESI VE CIN
    ÇIKARILMASI ILE İLGILI KUR’AN NE DIYOR?
    1- Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratmış,117 ona
    çokça ikram etmiş, cinlerden üstün kılmıştır. “Andolsun Biz,
    Âdemoğullarını yücelttik, üstün ve saygıdeğer kıldık. Onları
    karada ve denizde (bineklerle ve araçlarla) taşıdık. Temiz
    şeylerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan
    üstün kıldık.”118; “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”
    119
    2- Kâinatta Sünnetullah denilen Allah’ın değişmez ve
    değiştirilemez yasaları hâkimdir.
    3- İnsan iradeli varlıktır; dilediğini yapabilecek durumdadır.
    Cinler de bu yönüyle insanlara benzerler. Ancak,
    117 2/Bakara, 30
    118 17/İsrâ, 70
    119 2/Bakara, 29
    AHMED KALKAN
    ~ 84~
    iradesini kullanan bu varlıklar, kendi cinsleriyle ilgili olarak
    olumlu ve olumsuz fiiller ortaya koyarlar. Cinler, kendi
    âlemlerinde, kendi boyutlarında yaşarlar. İnsanların cinlere
    saldırması ya da onlarla evlenmesi nasıl mümkün değilse,
    cinler için de insanlık âlemi, her istediğini yapabileceği
    bir alan ve ortam değildir. Kötü cinlerin, yani şeytanların
    insana zarar olarak sadece vesvese vermesinden bahsedilir
    Kur’an’da, Onların zorlayıcı güçlerinin olmadığı, insan
    istemediği halde ona musallat olmaları, insanı tümüyle ele
    geçirmeleri sözkonusu değildir.
    4- Allah kullarına zerre kadar zulmetmez. Daha büyük
    suçlular varken daha küçük suçluları cezalandırmaz.
    5- Dünya ödül ve ceza yeri değildir. Cinlerle cezalandıracağı
    da Kur’an’da yer almaz. Cinler Allah’ın insanları cezalandırma
    aracı değildir.
    6- Allah bir kimseye herhangi bir zarar verecek olursa,
    O’ndan başka o zararı giderebilecek yoktur. “Eğer Allah
    sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan
    başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse,
    O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından
    dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.” 120
    7- Allah dilemeden hiçbir varlık insana zarar veremez.
    İnsan, nasıl cinlere zarar veremezse, cinler de insanlara
    zarar veremez. Kötü cinlerin (şeytanların) vereceği zarar,
    fısıltı cinsinden olan vesvesedir. İnsan istemeden cinlerin
    insana zorla müdâhele etme güçleri yoktur.
    120 10/Yûnus, 107
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 85~
    8- Cinler ve şeytan Allah’a rağmen, O’ndan habersiz ve
    Sünnetullahla bağlantısız bir güç sahibi değildir. İnsan için
    de bu hüküm geçerlidir.
    9- Allah dilemeden insan başka varlıklara zarar veremediği
    gibi, hiçbir varlık da Allah dilemeden insana zarar
    veremez.
    10- En zararlı cin şeytandır; onun da neye gücünün yettiğini
    Allah belirtmiştir.
    11- Cinler hakkında Kur’an’da ve hadislerde bize lâzım
    olacak bilgi ile yetinildiğinden ve insanoğlunun gerekli-gereksiz
    merakı gereği, cinlerle ilgili nice uydurmalar din kılıfıyla
    da gündemleşmiş, bu konuyu istismar eden nice insan
    dini küçük düşürme pahasına insanları sömürmektedir.
    12- Bazı insanlar, dinin ve aklın tasvip etmediği, âyetlerden
    ve duâlardan geçinme mesleğini “Kur’an Terapisi”,
    “Furkan Rukye”, “Kur’an ve Hadis Rukyesi”, “Kur’an ve Hadislerle
    Şifa Merkezi” gibi adlar altında Kur’an kavramlarını
    mesleklerine âlet edip istismar etmekte ve sanki faziletli
    bir iş yaptıklarını iddia edebilmekte, çoğu selefiler de bunları
    desteklemektedir.
    13- Bir Müslümana “sende cin var”, “sen cinlenmişsin”
    demek, psikolojik yönden kişiyi çökertici, gerçeklik bakımından
    da bir iftiradır.
    14- İnsanın bedeni hastalandığı gibi beyni de hastalanır;
    psikoloisi de bozulur, iç dünyası huzur ve tatminden uzak
    olabilir.
    AHMED KALKAN
    ~ 86~
    15- Psikolojik rahatsızlıklarda ne yapılması gerektiği
    Kur’an’da açık şekilde beyan edilmiştir. Duâ ve zikir çok
    önemlidir.
    16- Hasta olan kimsenin kendisinin duâ etmesi esastır.
    Rabbimiz duâ ettirmeyi değil; duâ etmeyi emretmiştir.
    17- Para ile Kur’an okumak, okunanı ibâdet olmaktan;
    para için başkasına duâ etmek de duâdaki ihlâstan insanı
    uzaklaştırır.
    18- Peygamberimizin hastalara duâsı O’na has bir durumdur.
    Meselâ kimse Hz. Ebû Bekir’e gidip de hastasına
    rukye yaptırıyor değildi.
    19- Rukye yaptığı rivâyet edilen ashâbın durumunun
    anlatıldığı rivâyet, Kur’an’a ve Sünnete kesin şekilde aykırıdır.
    Ashab dinin yasakladığı şeyleri yapmazlar. Ashab yapsa
    bile Peygamberimiz bu yasakları benimseyip kendi de ortak
    olmaz. Rukyeyi yasaklayan, onu şirk ve şeytan işi ilan
    eden Rasulullah bu rivayetteki olayları kesinlikle onaylamaz.
    Rukyeyi meslek edinenlerin bu rivâyetten kendilerine
    delil çıkarmaları mümkün ve doğru değildir.
    20- Selef âlimlerini örnek aldığını söyleyenler,
    hangi selef âlimi rukyeciliği meslek edinmiş, cin
    çıkarma seanslarıyla geçimini temin etmiştir, söyleseler
    de biz de öğrensek. Bu işi meslek edinen,
    bundan geçinen bir tane selef âliminden bahsedilebilir
    mi? Bu işin Selefîlikle ilgisini kurmak için
    hem selefi tanımamak, hem bu mesleği tanımamak
    gerekir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 87~
    21- Bir tasavvufî tarikatın şiş sokma gösterisi ne
    ise; cin çıkarma gösterisi de odur. Birini nasıl izah
    ediyorsanız, ötekini de öyle anlamalısınız. Videolar
    sayesinde olay bir şova dönüştürüldü. Roller o
    kadar içten oynanmaktadır ki, çok geçmeden Hollywood
    da bu sahneleri kullanır, korku filmi adıyla
    İslâm’la alay ederse şaşmamak gerekir.
    22- Müslümanların otoritesi olmadığı için bu ticaret, gittikçe
    rağbet görüyor. Meselâ Hz. Ömer zamanında bu hasta
    sömürücüleri bu tür meslek icrâ etseydi, o bunlara nasıl
    davranırdı?
    23- Cin çıkarma ile ilgili Allah’ın Kitabında ve Rasûlün
    sahih sünnetinde bir emir ve tavsiye yoktur; Azaim ve havas
    ilmi denilen ilim adına hurafeler, Kur’an ve Sünnet kaynaklı
    değildir. Cincilik, cin çıkarma, muska yazma, hangi
    hastaya hangi duâ ile rukye yapılacağı, suya okuma gibi konularla
    ilgili sahih kanallarla bize ulaşan ve İslâmî ilimlerle
    ilgili eserlerde nakledilen bilgi yoktur.
    “Rabbiniz şöyle dedi: “Bana duâ edin, duânıza cevap vereyim.
    Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış
    bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”121
    Günde beş vakit namaz kıldığımız zaman Fâtiha okuduğumuzda
    ve her rekâtta bunu söylemiyor muyuz: “Yalnız
    Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım isteriz”122
    121 40/Mü’min, 60
    122 1/Fâtiha, 4
    AHMED KALKAN
    ~ 88~
    Kimin vermeye gücü var ki? Güç O’nun, varlık O’nun.
    Onun verdiğini kimse geri çeviremediği gibi vermediğini
    de kimse veremez. Dünya bir araya gelse ve bir kimseye zarar
    vermek isteseler, Allah istemediği müddetçe kılına bile
    zarar veremezler. Bir araya gelip birleşerek zarar vermek
    isteyenler ister insan olsun, ister cin…
    Allah, daha baştan hem insanlara, hem cinlere irade serbestliği
    vererek onları imtihan ederken her iki varlığın boyutlarını
    farklı kılmıştır. İstisnâ dışında birbirlerinin alanlarına
    giremezler. Kendi cinsleriyle imtihan olurlar. Kur’an
    şeytanı insan için apaçık düşman ilan ederken, onun zararının
    sadece vesvese ile ilgili olduğunu ve telkinle kötülükleri
    câzip gösterip bizi kandırmaya çalışacağını belirtir.
    Yoksa, onun insan üzerine hâkimiyeti, musallat olmasından
    en küçük çapta bahsedilmez. Tam tersine, onun insanı ele
    geçirme ve onun üzerine hâkimiyet kurma, musallat olma
    gücünün olmadığını belirtir.
    “De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine
    verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini
    aziz edersin, dilediğini zelil kılarsın. Hayır Senin elindedir.
    Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”123
    “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki
    onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır
    dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu
    kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok
    merhamet edendir.”124
    123 3/Âl-i İmran, 26
    124 10/Yûnus, 107
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 89~
    İNSANLARA MUSALLAT OLAN CINLERI
    ÇIKARDIĞINI İDDIA EDENLER! HAYDI, İŞBAŞINA!
    KORONA İNSANLARA MUSALLAT OLDU
    2020 Yılının Mart ayı. Korona virüs, yüz binlerce insanın
    bu hastalığın pençesinde inlediği ve binlerce insanın öldüğü
    korona virüs salgınının olanca şiddetiyle sürdüğü günlerde
    facebook’ta şöyle bir yazı yazmıştım:
    “İnsanlara musallat olup içlerine girdiğini iddia ettikleri
    cinleri, insan bedeninden çıkardıklarını iddia eden, bunu
    rukyecilik adına yapan cincilere, üfürükçülere çağrı yapıyorum:
    Madem sizde öyle bir ilim, öyle bir güç var; bunu
    bize ispatlamanız için işte önemli bir fırsat… Korona virüsten
    kurtulmak için dünya ülkeleri milyar dolarlar ayırıyor
    ve harcıyorlar. Okuyup üfleyerek, muska yazıp uğraşarak
    aldığınız paranın milyonlarca katı para kazanmak istiyorsanız,
    tam size uygun zaman…
    Haydi, insanın içine girip gerçekten musallat
    olan şu virüsleri insan bedeninden çıkarın da insanlığa
    büyük hizmet etmiş ve size inanmayanları
    da iknâ etmiş olun. Gücünüz yetmiyorsa, “cinler
    insanlara musallat oluyor, ben de onları insan içinden
    çıkarıyorum” deyip insanları kandırmayın!
    “Ben cin çıkarıyorum, virüs değil” demeye de
    kalkmayın! “Cin”, gözle görülmeyen canlı varlık;
    “ins”in (insan) mukabili demektir. Ve nice hadiste
    de, gözle görülmeyen küçük varlıklara (mikroplara)
    cin denilmiştir.
    AHMED KALKAN
    ~ 90~
    Rukyeciler, üfürükçüler! Haydi, ne duruyorsunuz,
    madem öyle kabiliyetiniz var, çıkarın da görelim
    şu insanlara musallat olan Korona virüs adlı
    cinleri.
    Peygamberimiz ne diyor: Rasûlullâh (s.a.s.), ashabın
    tâun hastalığı hakkında sordukları bir soruya,
    “Cinlerden olan düşmanlarınızın dürtmesidir
    ki o bütün şehidlerde vardır.”125 Bu hadiste “Cin”
    kelimesini Peygamberimiz “mikrop ve virüs” anlamında
    kullanmıştır.” İleriki sayfalarda mikrop
    ve virüs gibi gözle görülmeyen varlıkların cin diye
    isimlendirilmesi, hadislerden örnekler verilerek genişçe
    açıklanacaktır.
    CIN ÇARPMAZ, AMA CINCI ÇARPAR!
    “Lâ kuvvete illâ billâh / Kuvvet yalnız Allah’ındır.”
    Medyumlara, cinci hocalara hiç gittiniz miydi?
    Ben gittim, gördüm, konuştum…
    İlginçtir onların görüşleri, gerçekten ilginç. Her tarafları
    cin doludur.
    Şimdi gülüyorsunuz… Sende cin var diyorlar!
    Ağlıyorsunuz… Cin ağlattı!
    Ciddi duruyorsunuz… Cin var!
    125 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 395
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 91~
    Konuşuyorsunuz… Cin konuşturuyor!
    Susuyorsunuz… Cinler konuşturtmuyor!
    Ayağa kalkacaksınız... Cinler kaldırtıyor!
    Oturacaksınız… Cinler ayakta, oturmana mani oluyorlar!
    Eleştiriyorsunuz… Cinler şeytanlar söyletiyor!
    Övüyorsunuz… Yok, bu sefer cinler değil…
    Her şeyi de cinlerden bilmeyin canım… Övdüyseniz siz övdünüz…
    ”
    Estağfirullah efem, teveccühünüz” derler…
    Zaten hep derler.
    İlginçtir, gerçekten medyumlar, cinci hocalar, cinci bacılar.
    Onlar hep derler…
    Soruyorsunuz: “Bana cin gösterebilir misiniz, hiç görmedim
    de!”
    – Hâşâ! Çarpar seni cin!
    – İyi de seni çarpmıyor…
    – Ben eğitimini aldım da ondan!
    – Ben de eğitim alayım? Olmaz mı?
    – Olmaz, eğitimi cinler verir!
    – Eee nasıl yani? Hem cinleri göremezsin, hem de eğitimi
    onlar veriyor!? Anlayamadım…
    – Sus! Vallahi’l-azim çarparlar seni… Bu keşif yoludur, Ledün
    ilmidir. Sen anlayamazsın…
    Hep böyledir, biz anlayamayız.
    Zaten anlaşılacak bir şey de değil, işin gerçeğini isterseniz…
    Bir başkasına gidiyorsunuz, soruyorsunuz:
    – Efendim siz cinlerle görüşebiliyormuşsunuz, doğru
    mudur?
    – Tabii ki efendim, tabii ki. Nasıl yardımcı olabilirim size?
    AHMED KALKAN
    ~ 92~
    – Ben de cin görmek istiyorum.
    – Siz göremezsiniz!
    – Niye?
    – Allah seçtiği kullarına gösterir!…
    Bu da sahte peygamber kılıklı cinci hocalardır… Onları Allah
    seçmiş…
    Yani aslında onlar peygamber, siz bilememişsiniz…
    Bilmiyorsunuz ya, cin vardır içinizde, yoksa bilirdiniz…
    Yüzlerce tehdit yedim, Cinleri musallat edeceklerdi, büyü
    yapacaklardı, astral seyahat edip geleceklerdi…
    Adresimi verdim, astralcılar gelmedi…!
    Büyü dediler, hiçbir değişiklik görmedim…!
    Cinleri musallat edeceğiz dediler, hiç bir cin gelmedi,
    görmedim…!
    Görsem bilirdim!
    Ve ben bunu söyleyince bana bir cinci hoca şöyle dedi:
    “Sen cinlenmişsin, cinler senin içine girmişler, onun için
    sana görünmezler!”
    Yahu meğer ben cinliymişim de haberim yokmuş…
    Yukarıda demiştik ya, ne deseniz şansınız yoktur… Baştan
    beri belli; “Siz cinlisiniz!”
    Simdi siz bu mantığı anlayamıyorsanız, boşuna
    uğraşmayın…
    Siz de cinlisiniz…
    Ve bir miktar para karşılığında bu cinlerden kurtulursunuz…
    (Paranızdan kurtulmak, onların dilinde cinden kurtulmak)
    Daha da ilginç soruyorsunuz:
    – Kur’an okusam cinler çıkmaz mı benden?
    – Sizin okumanız bir şey ifade etmez!
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 93~
    – Neden?
    – Sizi cinler dinlemezler!
    – Peki, Allah’a güvensem? Acaba Rabbim yardım etmez mi?
    – Etmez, çünkü Allah cinlere karışmaz!..
    Şimdi, bu size şaka gibi geliyor olabilir, ama aldığım cevaplar
    böyle!!!
    Allah cinlere, büyülere karışmaz imiş (hâşâ… !)…
    Şimdi siz bunları eleştirirseniz, sizin ardınızdan “kâfir, zındık”
    derler...
    Zaten hep derler…
    Bu kadar ciddiyetin üzerine bir de komik bir anımı
    anlatayım:
    Soruyorum Medyuma:
    – Kur’an; “Allah’tan başka kimse gaybı bilmez” diyor, sizin
    cinler nasıl biliyor?
    El cevap: Benim cinler müslüman değil ki?
    Ve ben kahkaha ile gülünce verdiği karşılık “Sen gülüyorsun;
    seni çarparlar, gülme!”
    Ama ben güldüm, hep güldüm... Halen de gülüyorum…
    Çarpılmadım!
    Belki ben gülmesini bilememişimdir… Cince gülmek gerekiyordur
    belki.
    Bizim gibi cahiller ne bilsin cince gülmesini…126
    126 Çelebi (Muhabbetçi)
    AHMED KALKAN
    ~ 94~
    BIR RUKYECIYLE HÂTIRAM
    Sonradan, konuşma sırasında rukyeci olduğunu
    öğrendiğim Selefî geçinen, uzun sakallı ve molla
    görünümlü bir arkadaş, bazı soruları olduğunu
    söyleyerek evime ziyarete gelmişti. Konuşma esnâsında;
    “rukyecilik yaptığını, insanlara bu şekilde
    hizmet ettiğini, kendisine ait birçok cini olduğunu,
    kendisine hizmet ettiklerini ve emirlerini genellikle
    yerine getirdiklerini” anlatmıştı. “Birkaç tanesini
    sat bana; yok, yok! Aman ha, istemem. Sana ait olmayanı
    nasıl satacaksın? Sahi, madem sen cinlerle
    görüşüyorsun. Bu cinleri biz niye göremiyoruz?”
    dediğimde “herkese görülmez bu varlıklar. Bunun
    için yıllarını vereceksin, özel olarak kendini yetiştireceksin,
    haramlardan sakınacak, takva sahibi
    olacaksın…” gibi kendinde olup bizlerde olmadığını
    işaret ettiği vasıflar saydı. Sonra “eşek; cinleri,
    şeytanı görür mü?” diye sordum. Buhârî ve Müslim,
    müttefekun aleyh olarak rivayet etmişlerdir ki;
    “Eğer bir eşek anırması işitirseniz şeytandan Allah’a
    sığının. Zira o şeytanı görmüştür.” Peygamberimiz
    böyle diyor diye cevap verdi. Ben tekrar
    sordum: “Şeytan da cinlerdendir, değil mi?” “Evet.”
    Ben cinleri görüyorum, onları kullanıyorum, çünkü
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 95~
    ben sizden farklıyım diye kendini normal insanlardan
    üstün gösterip eşeklik yapan kimseye hak ettiği
    cevabı yapıştırdım: “Anlaşıldı; demek ki cinleri
    görmek için gerçekten insandan farklı özelliklere
    sahip olmak gerekiyormuş; eşekler görebiliyormuş
    cinleri, şeytanları, anlaşıldı.” Ve akabinde eûzü
    çektim. Yüzü, aynen gökkuşağına benzedi; morardı,
    kızardı, sarardı… Ne cevap verebildi, ne bir
    söz söyleyebildi.
    Devam ettim: “Anlaşılan, cinlerin yardıma gelmedi,
    olsaydı cinlerin seni eşeklere benzemekten
    kurtarırdı” dedim. Bir süre düşündükten sonra söz
    aldı: “Cinler her zaman, herkesin yanına gelmez.
    Sonra, sen “eûzü” çekerek onların gelip bana yardım
    etmesine engel oldun.” “Bir eûzülük canı olan,
    bir eûzüye dayanamayan cinlerin seni şimdi olduğu
    gibi, kurtuluşa değil, felâkete götürür” dedim
    ve devam ettim: “Sen cinlerine sığındın, onlardan
    yardım istedin; sana yardım edemediler. Ben Allah’a
    sığındım; senin, emrinde olduğunu iddia ettiğin
    cinler pes ettiler, seni de yardımsız bıraktılar.
    Benim Allah’ım, kendisine yönelenleri yardımsız
    bırakmaz. Hâlbuki ben senin cinlerine karşı eûzu
    çekmiş de değildim, çünkü senin doğru söyleyip
    AHMED KALKAN
    ~ 96~
    emrinde cinler olduğuna inanmıyorum. Ben “eûzü”
    yü Peygamberimizin tavsiyesi üzerine çektim.”
    “Hangi tavsiyesi?” diye sordu. Hadis okumuştun
    ya, “eşek anırmasını işitirseniz şeytandan Allah’a
    sığının, eûzü çekin; zira o eşek şeytanı görmüştür”
    diye. Ben o tavsiye üzerine eûzü çekmiştim.” deyince;
    boğuk bir sesle kendini savunmaya çalıştı:
    “Hocam, bana eşek demenize bir şey demedim; şimdi
    anırdığımı söylüyorsunuz, bu kadar kabalık size
    yakışır mı?” Cevabım hazırdı: “Ben, şeytanı, cinleri
    gören, bunu sesiyle belirten varlığa karşı Peygamberimiz
    neyi tavsiye ettiyse onu yerine getirdim.
    Hani siz Peygamberimizin sünnetine insanları
    çağırıyordunuz. Sünneti yerine getirip eûzü çekmek
    ne zamandan beri kabalık oldu?” Ve müsaade
    istedi, ben de yolu gösterdim. Onu uğurlarken de
    nasihatimi yapmayı sürdürdüm: “Bırakın insanları
    kandırmaya çalışmayı. Cincilik, üfürükçülük
    yapıyorsunuz; rukyeciyiz, hocayız diye çalım satıyorsunuz.
    Cinlerle uğraşacağınıza Kur’an’la haşır-
    neşir olun…”
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 97~
    KLASIK CINCILER GIBI DÜŞÜNEN F. GÜLEN’DEN
    “CINLERIN ZARARLARI”
    İktidardaki hükümetin 10 yıl koalisyon ortağı gibi çalışan,
    devlet başkanının “hoca efendi”si olan, devlet dininin
    organizatörü Fetullah Gülen cinler konusunda da klasik
    anlayışın akla ve nakle ters düşen en uç noktalarını şöyle
    gündem ediyordu:
    “Rasûlullah’ın hadisi: “Şeytan, insanların kanının dolaştığı
    yerde dolaşır!”; sanki alyuvarlaşır veya akyuvarlaşırmış
    gibi...
    Şu halde, başta şeytan olmak üzere, bütün cin tâifesinin
    insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşarak, maddî-mânevî
    tahribata yol açabilmeleri mümkün görünmektedir.
    Şeytanın yaklaşmasını, açtığı yaraları ve bunlardan korunma
    yollarını İnşaallah bir sonraki mevzûda ele alacağız.”
    Fetullah Gülen’den Gülünecek Saçmalar: “Şeytan
    ve cinler, doğrudan doğruya fizyolojik hastalıklara
    da sebep olabilirler. Alyuvarlarımıza binip,
    damarlarımızın içinde dolaşabildiklerinden dolayı,
    bu her zaman mümkündür. Ne biz bu mevzûda
    mübâlağaya kaçalım, ne de hekimler bu gerçeği reddetsinler.
    Sözgelimi, biri kalkıp, “İhtimal, kanser
    hâdisesinde hücrelerin anarşisine sebep olan da bu
    habis ruhlardır” iddiasında bulunur, buna karşılık
    siz de “olamaz” derseniz, bu takdirde peşin hükme
    AHMED KALKAN
    ~ 98~
    saplanmış olursunuz. Durum, gerçekten belki de
    böyledir; en azından, mülâhaza dairesini açık tutmak
    gereklidir. Kanser hakkında bugüne kadar
    söylenen sözler ve yapılan tariflerin en ma’kulü,
    onun bir hücre anarşisi olduğudur; vücudumuzdaki
    en küçük parçaların anarşisi; yani, vücudun
    normal nizam ve âhengine başkaldırma ve normal
    hücre gelişme faaliyetini bozma. Bu, hem iç, hem
    de dış uzuvlarda olabildiği gibi, kanserli hücrelerin
    yavaş üreyeni de vardır, sür’atli üreyeni de. Cinlerin
    kanser bölgesine yerleşip, bir örgüt çalışması
    gibi hücre anarşisi oluşturmaları, her zaman mümkündür.
    Cinler nasıl görünmeyen varlıklarsa, kanser
    de çok kere baştan belli olmayıp, kendini geç
    hissettirmekte, hissettirdiği zaman da, artık ilaçlar
    fayda vermemektedir.
    Kanser gibi sâra hastalığında da habîs ruhların te’sirini
    kabûl etmek, mâkul bir yol olsa gerek. Kimbilir belki de
    cinler, beyinde bir kısım guddelerin normal çalışmasına ve
    fonksiyonlarını icra etmelerine mâni olmaktadırlar.
    Yine, habîs ruhlar, insan aklını bozma ve sinir sistemine
    tesir edip, cinnete yol açmada da tesirli olabilirler. Gerçi, hekimler
    şizofreninin bütün çeşitlerini maddeye vermekte ve
    bazılarını da irsî görmektedirler, ama cinlerin damarlara
    girip kişinin muvazenesini bozmaları, sinir sistemini harap
    ederek, zaman zaman dengeli olunurken, bazen de çılgınlığa
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 99~
    yol açmaları da mümkündür. Yanlış anlaşılmasın; ne sar’â,
    ne de şizofreni mutlaka cin eseridir demek istemiyorum; fakat,
    “olması mümkündür” diyorum. Çünkü bu hastalıklar,
    çok defa duâlı bir ağzın ciddî bir okumasıyla geçmektedir.
    (Fetullah Gülen, bu hastalıkların duâlı bir ağzın ciddî bir
    okumasıyla geçeceğine inandığı gibi, o duâlı ağzın ciddi okumasına
    ve vücudunun her yanını kaplamış bir kanser hastasına
    duâlı ağzın kim gibi olacağına örnek vermekten de
    çekinmiyor:) Arkadaşlarımızdan biri, yaşlı bir kadının duâ
    isteğini getirdi. Bu yaşlı kadıncağız için doktorlar, “Kanser
    metastaz yapmış ve her yanını kaplamış; bir hafta kadar ya
    yaşar, ya yaşamaz... Götürün, son günlerini evinde geçirsin”
    demişler. Kadıncağızın şahsıma büyük hüsn-ü zannı varmış;
    arkadaşımızı araya koyup ısrarla, “Duâ etsin, şifa bulurum”
    demiş. O ma’sumeye nasıl duâ ettiğimi şimdi hatırlamıyorum.
    Altı ay sonra arkadaşıma “O kadına ne oldu?” diye sordum;
    “Yaşıyor” dedi. Sonra aradan iki yıl gibi bir zaman geçti,
    “ne oldu?” diye yine sordum; “Hacca gitti geldi, torunlarını
    büyütüyor” cevabını aldım.
    Yine, bir sâralı hasta getiriliyor; devamlı rahatsız ve nöbeti
    olan bir adam. Bir hoca efendi açıyor Kur’an’ı ve üç-beş
    âyet okuyor; hasta şifa bulup gidiyor. Bu vâkıaları maddenin
    fonksiyonlarıyla izah etmek mümkün değildir. Hap vermek
    sûretiyle beyinde belli bir temas temin etmeğe muvaffak olabilirsiniz;
    bunun bir te’siri de olabilir, ama okuma da şifaya
    sebep olabilir.
    Tıbbın ve doktorların altından kalkamadıkları öyle vak’alar,
    öyle misâller var ki, hemen hergün bir tanesini duyar
    veya yaşarsınız. Son olarak, yıllar önce Balçova karakolunda
    bekçilik yapan bir zâtın bizzat yaşayıp anlattığı bir vak’ayı
    nakletmek istiyorum: Bu adamcağızın ilk yedi çocuğu
    AHMED KALKAN
    ~ 100~
    doğumlarının 17. gününde boğulup ölmüşler. Sonunda, ağzı
    duâlı bir hoca efendiye bir şeyler yazdırmış ve artık sekizinciden
    itibaren çocukları yaşamaya başlamış...
    Nasıl şimdi, Avrupa ve Rusya’da görünmeyen kuvvetleri
    haberleşme gibi bir kısım hizmetlerde istihdam etmeye başlamışlarsa,
    büyük ihtimal ilerde de cinnî hastalıklara karşı
    duâ ve benzeri tedavi yollarını kullanır hale gelecekler, hattâ,
    belki de cinlerle tedavi popülerlik kazanıp, üniversitelerde
    ayrı bir kürsüye bile kavuşacaktır. Bugün bile ülser tedavisinde
    telkin yolunu kullanan hekimler var; ayrıca mûsikî
    dinletip, hastanın moralini yükseltmekle tedavi denemeleri
    de yapılıyor. Bütün bunlar ruhun varlığını ve tedavide bile
    ma’nânın ne derece önemli olduğunu göstermektedir. O halde,
    şuurlu habis ruhların ve hastalıklara yol açan cinlerin
    mevcudiyetlerini inkârda ne ma’nâ var?!127
    Kur’an’da ve hadislerde mecazın olduğunu kabul
    etmeyen başta selefîler ve bazılarının kaynaklardan
    yola çıksa bile dini yanlış anlamalarına bir
    örnektir şeytanın insan kanında dolaştığı hadisinin
    gerçek anlamda yorumlanması. Şeytan insan
    kanında, insan damarında niye dolaşsın? Önce, bu
    sözün vürud sebebini değerlendirelim:
    Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz’in zevcesi Safiye
    (r.a.), itikâfta bulunan Rasûlüllah’ı ziyarete gelmiş,
    yemek getirmiş ve geceleyin ikisi birlikte dışarı
    çıkmışlardı
    ki, Rasûlüllah (s.a.s.) onu evine kadar
    götürmek istiyordu. Derken yolda
    Ensar’dan iki
    127 Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, Ruh-Melek-Cin ve Şeytan, Cin ve Şeytanların
    Hususiyetleri, https://darulkitap.kuranikerimde.com/kulliyatlar/fgulenkulliyati/Kitap/Kitap/
    Inancin_Golgesinde_1/2_ruh_melek_cin_ve_seytan/07_melek_cin_ve_seytanlarin_hususiyetleri.
    htm
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 101~
    adamla karşılaştı. Onlardan birisi Üseyd b. Hudayr,
    diğeri de Abbad b. Bişr’di. Onlar Rasûlullah’ı
    görünce oradan
    süratle ayrılmaya koyuldular.
    Rasûlüllah onlara seslenerek: “Biraz yavaş olun!
    Bu yanımdaki kadın Safiye bint Hay’dir.” O iki
    adam “Sübhânallah yâ Rasûlallah! (Senin hakkında
    şüphe mi ederiz?)” dediler. Rasûlüllah (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki şeytan, Âdemoğlunun
    kan kanalından (damarlarından) girer (şeytan insanın
    bedeninde kanın dolaştığı gibi dolaşır). O bakımdan
    şeytanın sizin kalbinize bir şey, bir şer atıp
    fısıldamasından endişe ettim.”128
    Böyle bir ortamda söylenen bu sözün bir teşbih
    olduğu, mecazî anlamda söylendiği hiç tartışma
    götürür mü?
    Kadı Iyâz gibi birkaç âlim, bu ve benzeri hadisleri zahirine
    göre mânâlandırmışlar ve Allah’ın şeytana insanın
    damarlarında
    dolaşacak gücü verdiğini ileri sürmüşlerdir.
    Ancak diğer âlimler de bu ifâdede bir benzetmenin söz konusu
    olduğunu söyleyerek, nasıl ki kan insan vücûdundan
    ayrılmaz ise, şeytan da insanı
    saptırmak maksadıyla vesvese
    vermekten geri kalmaz ve asla insandan ayrılmaz, demişlerdir.
    Hadiste zâhirî anlam değil, bir teşbih kasdedildiğini,
    başka bir ihtimal olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    128 Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Hums 4, Ahkâm 21, Edeb 121, Mevakît 22, İtikâf 8, 11,
    Fezâilu’s-sahâbe 5; Müslim, Selâm 23-24, Mesâcid 224, Fezâilu’s-sahâbe 29, 34; Ebû Dâvud,
    Savm 79, h. no: 2470; İbn Mâce, Sıyâm 65, h. no: 1179; Ahmed bin Hanbel, III/156,
    285; VI/337
    AHMED KALKAN
    ~ 102~
    Peygamber Efendimiz mescidin dışına kadar eşlik etmiştir
    hanımına. Bu esnada iki sahabi de oradan geçmektedir.
    Peygamber’i (s.a.s.) görürler, yanında bir hanım vardır…
    Ancak hanım nikâb içerisinde olduğu için tanınmamaktadır.
    Sahabelerin gönüllerinden ne geçer ne geçmez
    bilinmez ama hızla yüzlerini çevirir ve görmezlikten gelerek
    yollarına devam etmek isterler.
    Zan, gerçeğe dayanmayan, kesinliği ispatlanmamış ihtimaller
    üzerine hüküm vermektir. Sû-i zan (kötü zannetmek)
    ise insanın, birisi hakkında kesin bir bilgiye dayanmadığı
    halde kötü düşüncelere sahip olmasına denir. Kötü
    zan, şeytan tarafından insanın içine atılmış bir düşüncedir
    ve sözlerin en yalanıdır.
    Karşılarındaki bir Peygamberdir. Canlarını, mallarını,
    dünya ve ukbâlarını teslim ettikleri Peygamber… Ama “Şeytan
    da insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşmaktadır.”
    Yani insanların zaaflarından yararlanarak kalplerine
    vesvese vermekte ve onları sû-i zanna sürüklemektedir…
    Ancak buradan ‘başkaları için sû-i zan edilebilir’ diye bir
    anlam çıkarılmamalıdır. Allah Rasûlü (s.a.s.) “Sû-i zandan
    çekininiz. Çünkü sû-i zan sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin
    eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayınız. Birbirinizin
    özel hayatını araştırmayınız. Menfaatte bencillik yapmayınız.
    Hasetleşmeyiniz. Birbirinize nefret etmeyiniz. Birbirinize
    arka dönmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Hepiniz kardeşler
    olunuz.”129 buyurmaktadır. Peki, bu nasıl olacak? Gerekirse
    kulaklarımızı tıkayacağız, ama Müslüman kardeşimiz
    hakkındaki olumsuz sözlere kulak vermeyeceğiz; gözlerimizi
    yumacağız, ama kardeşimizin olumsuz yönlerini
    129 Müslim
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 103~
    araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacağız. İnsanlar
    hakkında onların bir sözüne, bir haline, bir hareketine
    dayanarak peşin hüküm vermeyecek, sû-i zanda bulunup
    gönlümüzü kirletmeyeceğiz.
    Örneğin telefonda konuşurken, olur ya, birden ses kesiliverir
    ve telefon kapanır. Bizi hemen bir zan kaplar: ‘Acaba
    telefonu bilerek mi kapattı? Yoksa benimle konuşmak istemiyor
    mu?’ Hâlbuki kontörünün veya şarjının bitebileceği
    ihtimali de vardır. Biz bardağın hep boş tarafını görmeyi
    tercih ederiz. Kardeşimiz için hüsn-i zanda bulunmak esasında
    hiç de zor değildir. Ama hadiste belirtiyor ya; ‘Şeytan,
    insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.’ İşte şeytan
    için bir fırsat çıkmıştır ve insanın zayıf bir ânını yakalamıştır.
    Sonra verip veriştirmeye başlarız… Unutulmamalıdır
    ki takva ve güzel ahlak sahibi olmamız, haram kılınmış
    şeylerden yalnızca fiiliyatta kaçınmakla değil, onları gönlümüzden
    bile geçirmemekle mümkündür.
    Kimsenin hakkında kötü düşünmeyeceğimiz gibi, kimsenin
    de bizim hakkımızda kötü düşünmesine fırsat vermeyeceğiz.
    Kötü ve şüpheli düşüncelere sevk edici fiillerden
    uzak duracağız. Peygamber (s.a.s.) de öyle yapmamış
    mıdır? Hanımı Hz. Safiyye’yi yolcularken yanlarından gelip
    geçen sahabelere içlerinden bir şey geçebilir endişesiyle
    ‘olduğunuz yerde kalın’ diye emrediyor ve sonra da Safiyye
    annemizin yüzünü açarak ‘Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir’
    yani ‘bir başkası değildir’ diyor ve böylece sû-i zan
    kapısını kapatıyor.
    İşte biz de bu anlayıştan hareketle söz ve davranışlarımızın
    sağa sola çekilip yanlış yorumlanmasına meydan
    vermemeli, insanları zan altında bırakmamalıyız. Ve
    AHMED KALKAN
    ~ 104~
    unutmamalıyız ki, günaha girmemekle mükellef olduğumuz
    kadar başkalarını da günaha sokmamakla mükellefiz.
    CINLERIN ZARARI, ÇARPMASI
    Cinlerin insanlara zarar verebileceği, çarpacağı,
    büyü yaparak cinler vasıtasıyla diğer insanların
    etki altına alınıp istenilen yöne sevkedileceği, öldürülebileceği,
    hastalandırılabileceği, hayvan şekline
    dönüştürülebileceği iddiaları, câhiliye döneminin
    birtakım yanlış kanaatleri olmalıdır. Bize göre, günümüzde
    bazı bilim dallarınca da kullanılan hipnoz
    vs. yollarla telkin, iknâ, şartlandırma, beyin
    yıkama durumları hâriç bir insanın irâdesinin etki
    altına alınması söz konusu değildir. Bir insan, bir
    konuda şu ya da bu yolla iknâ olabilir, etki altında
    kalabilir, ama attığı her adımda, her davranışında
    cüz’î irâdesini kullanması söz konusudur. Deli değilse,
    irâdesini kullandığı şeylerden de sorumludur.
    Çünkü Allah, irâdesini hayır ya da şerde kullanmakta
    serbest bırakmış, insanın davranışlarından
    sorumlu tutulacağını bildirmiştir. Ayrıca bir insanın
    hipnoz vs. yollarla devamlı bir sûrette telkin
    altında tutulup, başkasının emri altına girmesi de
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 105~
    mümkün değildir. Çünkü bu durum, bir nevi uyku
    halidir. Bir kimseyi irâdesi dışında hipnotize etmek
    de mümkün değildir.130 Bu sebeple de cinlerle irtibat
    kurarak ya da onları emri altına alarak, başkalarını
    öldürecek, eşinden boşattıracak ya da birisini
    istemediği bir kimseye âşık edecek davranışları
    yaptırtabilmek, mümkün değildir.
    Bu iddialarda bulunanlar, ilgili şahısla doğrudan irtibatta
    bulunup onlara söz vs. yollarla telkinde bulunmuyorlar.
    Yazdıkları birtakım muskalarla ya da yaptırdıkları birtakım
    hurâfe mahsûlü, Bâbil, Âsur, Süryânî kalıntısı büyülerle
    hedef şahsı etki altına alabildiklerini ileri sürüyorlar. Bu
    iddialarını desteklemek için de cinleri kullandıklarını, onların
    kendi emirleri altında bulunduğunu iddia ediyorlar.
    Cinlerin insanların emrine girmeleri mümkün olmadığına
    göre, geriye bu iddiada bulunan sihirbaz ve büyücülerin
    cinler ve şeytanlarla dost olmaları kalıyor. Bu durumda, bu
    tür kimselerin cin ve şeytanlarla irtibat kurduklarını kabul
    etsek bile, başka insanları hasta ettirip hatta öldürebileceklerini,
    onları tesir altına alıp istedikleri her şeyi yaptırabileceklerini
    kabul etmek mümkün değildir. Çünkü hayat
    veren ve öldüren yegâne güç Allah’tır. Bunlar O’na mahsus
    fiillerdir.131
    Cin ya da şeytanların bu konuda bir gücü ve fonksiyonu
    yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın
    üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz.
    Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır”132 buyurarak bu
    130 Tahir Örs Özakkaş, Gerçeğin Dirilişine Kapı Hipnoz, s. 158/159
    131 Bkz. 2/Bakara, 258; 15/Hıcr, 23
    132 15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    AHMED KALKAN
    ~ 106~
    hususa işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya da şeytanların
    insanlar üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan
    saptırıp azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek,
    Allah’ın kendilerine buğzetmesini temin etmek için kalplerine
    vesvese vermek, kötü telkinlerde bulunmaktır. Bu açıdan
    cin şeytanları ile, insan şeytanları aynı görevi yapmakta,
    her iki grup da telkin yoluyla insanları etkilemeye, tesir
    altına alıp kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara
    vesvese verdiği, onların insanın gönlüne getirdiği bu
    vesveselerin, gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından
    Allah’a sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir.133
    Nâs sûresinde ise bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “De ki:
    ‘İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese
    veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların İlâhı, insanların
    Hükümrânı ve insanların Rabbi olan Allah’a sığınırım.”
    134
    Yine Kur’an, şeytanın kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda
    şöyle diyeceğini haber vermektedir: “İş olup bitince şeytan;
    ‘doğrusu Allah size gerçek vaad etti. Ben de vaad ettim, ama
    sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum, musallat
    olmam da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde
    beni değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz
    de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a şirk/ortak koşmanızı
    daha önce kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere can yakıcı
    bir azap vardır’ der.”135
    Yine bu konuda: “Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız
    Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat olması
    yoktur. Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler
    ve Allah’a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları
    133 6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36
    134 114/Nâs, 1-6
    135 14/İbrâhim, 22
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 107~
    kandırabilir).”136 buyurulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların
    telkin ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost
    edinen günahkâr kimselerin kapılabileceğini anlıyoruz. İster
    büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin, ister cin
    ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne
    vesvese vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın
    dostudur. Ona dost olanın da şu veya bu zorlamayla değil;
    yukarıdaki âyette137 kendisinin de itiraf ettiği gibi özgür
    arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı
    açıktır.
    Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu
    yine büyücü vs. değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır.
    Sihirbazın sorumluluğu ayrı bir konudur. O zaman ister
    nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir yaparak,
    isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya
    da sihirbazların şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Cin ya
    da insan şeytanlarının şerri de, insanlara vesvese vermesi,
    kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara yanlış ve zararlı
    hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır.
    Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin
    çoğunun, cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara
    etkili olabileceklerini söylediklerini kaydetmektedir.138
    İnsan şeytanlarının telkin vs. yollarla, medyayı kullanarak,
    ya da ferdî hareket ederek, kişide, âilede, toplumda nasıl
    tahribat yapabildiklerini yukarıda açıklamaya çalıştık.
    Eski sihirbazların daha dar imkânlarla hakkı bâtıl, bâtılı
    hak göstererek küfrü yaymaya, hâkim kılmaya çalıştıkları
    gibi, günümüzde de daha geniş çapta insanları telkin altına
    alıp gözlerini boyayarak, beyinlerini yıkayarak, hakkı bâtıl,
    136 16/Nahl, 99-100
    137 14/İbrâhim, 22
    138 Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin Maddesi,
    8/9
    AHMED KALKAN
    ~ 108~
    bâtılı hak gösterip şerri, fitne ve fesâdı hâkim kılmaya çalışan
    modern büyücü ve sihirbazlar vardır. Bunların zarar ve
    etkisinden korunmak için Allah’ın yardımını dilemek, O’na
    sığınmaktan başka çare yoktur. O zaman, eski sihirbazların
    da, yeni büyücülerin de, şeytanların da başvurdukları
    yol “telkin”dir ve hedefleri de insanları şirk ve küfre düşürmek,
    ahlâksızlığa ve çirkin bir hayata sevketmektir.
    Buraya kadar saydığımız şu hususların şerrinden
    Yüce Yaratıcı’ya sığınılmasını gerektirecek büyük
    felâketler olduğu açıktır. İnsanoğlu bu felâketlere,
    bu acı sonuçlara kendisini insan ya da cin
    şeytanlarının telkinlerine teslim etmesi, irâdesini
    bu yönde kullanması sebebiyle uğramaktadır. O
    halde kişi, suçu büyücü ve sihirbazda, şeytan ya da
    cinde değil; kendisinde aramalıdır. Tarih boyunca
    Cenâb-ı Hakk’ın bu konudaki Sünnetinin, sihrin
    iptal edilmesi (tesirsiz bırakılması), büyücülerin
    perişan ve mağlûp edilmesi şeklinde tecellî ettiğini
    hatırdan çıkarmamak gerekir.139 Nitekim Kur’ân-ı
    Kerim’de bu konuda, “büyücü nereden gelirse gelsin,
    başarı kazanamaz.”140; “Sihirbazlar gelince
    Mûsâ onlara, ‘atacağınızı atın’ dedi. Attıklarında
    Mûsâ ‘Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu
    boşa çıkaracaktır. Allah fesatçıların/bozguncuların
    işini elbette düzeltmez. Suçlular/günahkârlar
    139 F. Râzi, T. Kebir, 3/273
    140 20/Tâhâ, 69
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 109~
    istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir’
    dedi.”141 buyurulmaktadır.
    ŞEYTAN İNSANLARA ZARAR VEREBILIR MI?
    VERIRSE NASIL VERIR?
    Kur’an’da çok net ifade edilen âyetlerden de anlaşılacağı
    gibi, cin şeytanlarının insan üzerinde zorlayıcı güçleri yoktur.
    Onlar sadece kötülüğe çağrıda bulunabilirler. Bu çağrıya
    uyup uymamak ise insanın kendi tercihidir. “Hepsini
    bir araya toplayacağı gün: ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu,
    (der), siz insanlarla çok uğraştınız.’ Onların, insan dostları
    derler ki: ‘Rabbimiz, birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin
    sürenin sonuna ulaştık.’ (Allah da) buyurur ki ‘Durağınız
    ateştir. Allah’ın, dile(yip affet)mesi hâriç, orada ebedi
    kalacaksınız.’ Şüphesiz Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir,
    bilendir.”142
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Onun
    gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır
    (o, sadece onları etkileyebilir).”143
    “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse,
    Allah’a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Allah’tan korkanlar,
    kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman
    düşünür, (gerçeği) görürler.”144
    141 10/Yûnus, 80-81
    142 6/En’âm, 128
    143 16/Nahl, 99-100
    144 7/A’râf, 200, 201
    AHMED KALKAN
    ~ 110~
    “Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İman
    edenlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. Hâlbuki
    (İblis’in) onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. (Zaten
    İblis’e insanları baştan çıkarma izni vermişsek,) âhiretin
    varlığına (gerçekten) inananları ona şüphe ile bakanlardan
    kesin bir şekilde ayırt etmek için (vermişizdir). Çünkü Rabbin
    her şeyi görüp gözetendir.”145
    Cinler de insanlar gibi sorumlu varlıklar olarak
    yaratılmışlardır.146 Allah’a inanıp, O’na ibâdet eden, iyi amel
    sahibi olan cinler olduğu gibi; insanlara zarar vermek isteyen
    ve onları iman ve güzel amelden alıkoymaya çalışan
    kâfir cinler de vardır. Kur’ân-ı Kerim’de insan ve cinlerin
    şeytanlarından söz edilir: “İşte böylece biz her peygambere
    insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak
    için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi
    bunu yapamazlardı. O hâlde onları iftiralarıyla baş
    başa bırak.”147 Bu âyette işaret edildiği üzere şeytan işi amel
    işleyen cinlere şeytan denmektedir. Şeytanların başı olan
    İblîs’in cinlerden olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Hani
    biz meleklere, ‘Âdem için saygı ile eğilin’ demiştik de İblis’ten
    başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de
    Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve
    neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar
    sizin için birer düşmandırlar. Bu, zâlimler için ne kötü bir
    bedeldir!”148
    Genel olarak Kur’ân-ı Kerim’e, özel olarak da
    Türkçe meallerini zikrettiğimiz bu iki âyete bakıldığında
    şeytanların ve dolayısıyla cinlerin
    145 34/Sebe’, 20-21
    146 51/Zâriyât, 56
    147 6/En’âm, 112
    148 18/Kehf, 50
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 111~
    kötülerinin insanlara zarar vermek istemeleri öncelikle
    inanç ve amel bakımındandır. Zira Kur’an’a
    ve Hz. Peygamberin (s.a.s.) açıklamalarına bakıldığında
    şeytan ve şeytan işi ameller işleyen cinlerin
    düşmanlığı ancak insanları aldatmak ve kötülüğe
    teşvik etmek sûretiyle olmakta, maddî ve fizikî bir
    zarar vermeden söz edilmemektedir. Bunun için
    Yüce Allah, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü
    o, size apaçık bir düşmandır.”149 buyurmuştur.
    Burada şeytanın adımlarını izlememekten maksadın
    şeytanların ve cinlerin vesvesesine kapılarak
    kötü ameller işlememek olduğu açıktır. Kerim Kitabımızda
    şöyle buyrulmaktadır: “Doğrusu insanlardan
    bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı
    da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.”150 Bu
    âyette açıklandığı üzere cinlerin insanlara zarar
    vermesi Yüce Allah’ın açık ikazına rağmen insanların
    cinlere sığınıp onlarla iletişim kurma ve medet
    umma hevesleri yüzündendir.
    Bunun için Felak ve Nâs sûrelerinde bu duruma işaret
    edilerek insanların, cinlerin ve her türlü yaratığın şerrinden
    ve vesvesesinden her şeyin Rabbi olan Yüce Allah’a
    sığınmaları teşvik edilmiştir. Bu demektir ki gerçekten
    Allah’a iman edenler üzerinde şeytanların ve cinlerin
    149 2/Bakara, 208
    150 72/Cin, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 112~
    hâkimiyeti, bir baskı kurması ve zarar vermesi söz konusu
    değildir. Şeytanın ve cinlerden şeytanların hâkimiyeti ve
    zararı sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar
    için söz konusudur.151
    Bu bakımdan mü’minlerin cin ve insan şeytanlarının her
    türlü şerrinden, zarar vermesinden Allah’a sığınması ve
    onlardan korkmaması gerekir. Onlara hiçbir şekilde meyletmeyen
    ve iradesini sadece hak ve hakikat doğrultusunda
    kullanan kimseler ise cin ve şeytanlardan gelebilecek her
    türlü etki ve zarardan korunmuş olurlar.152
    ALLAH’TAN BAŞKASI FAYDA VEYA ZARAR
    VERECEK, ÖYLE MI?
    Tahtadan, ağaçtan, tunçtan, betondan putlar, heykeller,
    ruh, melek, cin ve insan; bir fayda veya zarara mâlik
    değildirler. Onların tümü fayda ve zarar dokunduramamakta
    eşittirler. Allah’ın izin vermediği hiçbir şey gerçekleşmez.
    O’nun takdir ettiğinden başkası olamaz. Olup bitenler,
    hep O’nun bilgisi dairesinde olup bitiyor.
    Allah’tan başka hiçbir şeyin mutlak anlamda bir fayda ve
    zarara gücü de yetmez. “Şayet Allah bana bir zarar dilerse
    onların gücü bunu gidermeye yetmez. Ya da bana merhamet
    etmeyi dilerse onlar O’nun rahmetini kesebilirler mi? De ki:
    Allah bana yeter. Tevekkül edenler O’na tevekkül ederler.”153;
    “De ki: ‘Allah’a karşı kim sizin için bir şeye güç yetirebilir?
    Şayet sizin için bir zarar veya fayda dilerse? Şüphesiz Allah,
    151 bk. 16/Nahl, 99-100
    152 Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı
    153 39/Zümer, 38
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 113~
    işlemekte olduklarınızdan haberdardır.”154
    “Şayet Allah sana bir zarar dokundurursa O’ndan başka
    onu giderecek kimse yoktur. Sana bir hayır da dilerse lütfünü
    geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine verir. O, ğafurdur,
    rahîmdir.”155
    İnsanlara ve cinlere verilen irade serbestisi, kendi cinslerinin
    dışında birbirlerine zarar verecek boyutta değildir.
    Her varlık, kendi boyutunda, kendi imtihanını vermektedir.
    Kâfir cinlerin, yani şeytanların insana ne tür zarar verebileceği
    Kur’an’da ayrıntılı olarak bildirilir. Ama, Kur’an’a göre
    cinler insanlardan daha üstün varlıklar değildir. Tam tersine,
    insanın şerefi, izzeti ve üstünlüğü kesindir. Yeryüzünün
    halifesi insandır.156 Cinlerin insan üzerine egemenlik kurması,
    insanları baskı altına almaları, onları istedikleri gibi
    yönetmeye ve yönlendirmeye kalkmaları, insanın “yeryüzünde
    halifeliği” makamına aykırıdır. Ahsen-i takvîm üzere
    yaratılan cinler değil, insanlardır.157 İnsan, özünde şeref
    yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran daha
    üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefinin kaynağını
    sezmezse, aşağılığa ve esarete düşer.158 Yeryüzündeki
    bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar
    onun hizmetine verilmiştir.159
    Allah’ın faziletli kıldık, üstün yaptık, ikram ettik dediği
    insandır, cin değil. O yüzden Allah’ın yücelttiği, daha üstün
    ve daha şerefli kıldığı varlık, kendisinden daha alt seviyedeki
    varlığın oyuncağı olmaz. Alt seviyedeki varlık ona
    musallat olup eline geçiremez, zihnini işgal edip ona eziyet
    154 48/Fetih, 11
    155 10/Yunus, 107
    156 Bkz. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165
    157 95/Tîn, 4
    158 Bkz. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tin, 4 - 5
    159 Bkz. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13
    AHMED KALKAN
    ~ 114~
    edip istediği rahatsızlıkları ona yükleyemez. Eğer bunları
    yapabiliyorsa, o zaman Allah’ın insanı daha üstün kılmasının
    bir anlamı olmaz.
    “Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize
    verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini
    görmez misiniz? İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi,
    bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında
    tartışmaya kalkışırlar.”160
    “Andolsun, Biz Âdemoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde
    (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık
    ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”161
    “O (Allah) ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”
    162
    “O (Allah) göklerde ve yerde ne varsa hepsini size (hizmet
    için) boyun eğdirmiştir. Elbette burada düşünen topluluklar
    (insanlar) için birtakım ibretler vardır.” 163
    Zarar, Allah’ın koyduğu fıtrî kanunlara karşı
    hareket ettikçe insanın başına gelecek bir sonuçtur.
    Fayda da sünnetullah denilen bu kanunlara uygun
    davranmanın neticesidir. Yüce Allah, yürürlükteki
    kanunun sonucu bir zarar sana dokundurursa,
    sünnetine tâbi olmaktan başka onu giderecek bir
    160 31/Lokman, 20
    161 17/İsrâ, 70
    162 Bakara: 2/29
    163 Câsiye: 45/13
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 115~
    güç yoktur. Biliniyorsa şayet, hayırlı sonuçların
    sebeplerini terketmek zarara sebebiyet teşkil eder.
    Kanun uyarınca hareket etmen sonucu Yüce Allah,
    sana bir iyilik dokundurursa, O’nun yarattıklarından
    hiç kimse senden bu iyiliği çeviremez. Bu sebepler
    onun genel dileyişine ve eşyaya yerleştirdiği
    sünnetine uydukları oranda kullarından dilediğine
    verdiği bir fazilettir. Hiç kimse, Allah istemediği
    müddetçe bir zararı gidermeye muktedir değildir.
    “De ki, iddia ettiklerinizi çağırın, sizden bir
    zararı gidermeye ve değiştirmeye güçleri yetmez.”164
    Kullarının kaderine mutlak egemen olan Allah’tan
    başka hiçbir kimse bir zararı gidermeye ve
    onu değiştirmeye güç yetiremez. O her şeyin Rabbi,
    Yaratıcısıdır ve her şey O’nun elindedir. “Kendilerine
    bir fayda ve zarara güçleri yetmeyenleri, Allah’tan
    başka dostlar mı edinirsiniz?...”165
    İnsan niçin Allah’tan başkasını dost edinir?
    Yaşamakla emrolunduğu İslâm’a muhalefet etmek sûretiyle
    Allah’ın yasakladığı şirkin girdabına neden düşer?
    Bunun sebebi dünya hayatında bir faydayı elde etmek ve
    164 17/İsra, 56
    165 13/Ra’d, 16
    AHMED KALKAN
    ~ 116~
    bir zararı uzaklaştırmak mıdır?
    Zarar anında insanların yardımını ummak ya da bollukta
    insanların faydasını beklemek midir?
    Oysa bunların tümü Allah’ın elindedir. Sebepler üzerindeki
    mutlak güç Allah’ındır. Aynı zamanda O, kulları üzerinde
    kahredici güce sahiptir. Vermenin ve men etmenin
    hikmeti ve bilgisi O’nun yanındadır.
    İster kendi halinde birisi olsun, ister zâlim, tâğut gibi
    birisi; hiç kimsenin şirk, haram ve fesat işlemeye, herhangi
    bir şerri yapmaya ihtiyacı yoktur aslında. Akl-ı selim, zarar
    ve faydanın Allah’tan geldiğini kabul eder.
    İbn Abbas (r.a) şöyle der: “Bir gün Rasûllullah’ın
    (s.a.s.) arkasında yürüyordum. Bana dedi ki;
    “Ey delikanlı, sana bazı sözler öğreteceğim. Onları
    koru ki, Allah seni korusun. Koru ki, Allah’ı yanında
    bulursun. Bir şey istediğin zaman, Allah’tan
    iste. Yardım dilediğin zaman, Allah’tan dile. Şunu
    bil ki, şayet bütün ümmet, sana bir yarar dokundurmak
    için bir araya gelseler, Allah’ın senin için
    yazdığının dışında bir yarar dokunduramazlar.
    Aynı şekilde, sana bir zarar vermek için toplansalar,
    Allah’ın senin için yazdığından başka bir zarar
    veremezler.” 166
    166 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 117~
    ŞEYTANIN ZARAR VEREMEYECEĞI KIMSELER
    Şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de
    Kur’an’da şöyle belirtilmiştir:
    “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu O işitir
    ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından
    bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı zikrederler ve hemen
    gerçeği görürler.”167
    “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a
    sığın. Doğrusu şeytanın, iman edenler ve yalnız Rablerine
    güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu (hâkimiyeti,
    musallat olması) sadece, onu dost edinenler ve Allah’a
    şirk koşanlar üzerindedir.”168
    Allah’ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini, şeytan, bizzat
    kendisi de itiraf etmiştir.169
    Âyetlerden de anlaşılıyor ki, Allah’a içtenlikle iman ederek
    ibâdet eden insanlar üzerinde, tabanca kurşununa karşı
    çelik yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır.
    Allah’a iman edip emirlerine uyan ve Peygamberimiz’in
    (s.a.s.) gösterdiği yoldan giden kişiler, şeytana galip
    gelmişler demektir. O halde, şeytana boyun eğmemenin tek
    yolu, Allah’a samimi olarak inanmak ve ibâdetleri tam yapmak,
    Peygamber’in gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. Her
    işimize başlarken de şeytandan Allah’a sığınıp, Allah’ın ismini
    anmalı; “besmele” ile başlamalıyız.
    167 7/A’râf, 200-201
    168 16/Nahl, 98-100
    169 15/Hıcr, 28-43; 17/İsrâ, 61
    AHMED KALKAN
    ~ 118~
    ALLAH’TAN KORKANLAR, CINLERDEN VE
    CINCILERDEN KORKMAZLAR!
    Haşyet, takvâ gibi insanın ihtiyacı olan güzel korkular,
    kişiyi daima Allah’ın rızâsını aramaya, nehyettiği hususları
    terk etmeye ve emrettiği hususları yapmaya sevk eder.
    Bundan dolayı Allah’tan, O’nun azâbınden korkmak, Allah’a
    iman hususunda bir rükün sayılmaktadır. “...Eğer mü’min
    iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!”170; “İman edip
    sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.
    Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar
    akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir.
    Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı
    olmuştur. Bunlar hep Rabbinden korkan, O’na saygı gösterenler
    içindir.”171
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ancak Allah’tan ve kıyâmetten
    korkanları korkutup uyararak onların uyanmasını sağlayabileceği172;
    Kitab’ın Allah’tan korkanlara öğüt olarak indirildiği
    ve Allah’tan korkanların öğüt alacakları haber verilerek,
    haşyet ile iman arasındaki bağ belirtilerek açıklanır.
    173 Mü’minlerin, Rablerinden korku duydukları174; bu
    haşyetle iman gereği titremekte oldukları bildirilir.175
    Bu, görülmeyen bir Rab’den olan korkudur ve korkuyu, ancak,
    ilim sahiplerinin duyabilecekleri haber verilmiştir.176
    Haşyet duymamak ise, ancak, kalbi hasta olanlar için söz
    konusudur.177 O yüzden Allah’tan korkmayanın imanı
    yoktur. Bütün peygamberler, insanları Allah’a imana
    170 3/Âl-i İmrân, 175
    171 98/Beyyine, 7-8
    172 36/Yâsin, 11; 79/Nâziât, 45
    173 20/Tâhâ, 3; 87/A’lâ, 10
    174 13/Ra’d, 21
    175 21/Enbiyâ, 25; 23/Mü’minûn, 57
    176 21/Enbiyâ, 49; 35/Fâtır, 18; 50/Kaf, 33
    177 5/Mâide, 52
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 119~
    ve tevhide çağırırken, daha ilk mesajlarında Allah’tan
    korkmaya çağırmışlardır. Örnek olarak Hz. Nûh, kavmine
    şu dâvetle seslenmiştir: “(Allah’a karşı gelmekten korkmaz
    ve) sakınmaz mısınız (ittika)? Bilin ki ben size gönderilmiş
    güvenilir bir rasûlüm/elçiyim. Artık Allah’tan korkun, Allah’a
    karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”178; “Andolsun
    ki Nûh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim! dedi, Allah’a
    ibâdet/kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ (Allah’tan)
    korkup sakınmaz mısınız?”179
    Korku-tevhid ilişkisini anlatması açısından şu âyet çok
    mânidardır: “Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin! O, ancak
    bir İlâhtır; yalnız Benden korkun! Göklerde ve yerde ne varsa,
    O’nundur. Din de sürekli olarak yalnız O’nundur. Hâlâ Allah’tan
    başkasından mı korkuyorsunuz?”180
    Haşyet ve Allah’a, âhirete iman; namaz ve zekât ile birlikte,
    181 yine ittika ile birlikte haşyet, Allah’a ve Peygamber’e
    itaatin yanı başında anılabilecek ölçüde önemli bir tutumdur.
    182 Kitap, Allah’tan gereği gibi korkanları ürpertir;183 onlar
    insanlardan değil, Allah’tan korkmanın uygunluğunun184
    ve gerekliliğinin185 idrâki içinde bulunmakla, tebliğ sırasında
    insanlardan çekinmezler.186
    178 26/Şuarâ, 106-108
    179 23/Mü’minûn, 23
    180 16/Nahl, 51-52
    181 9/Tevbe, 18
    182 24/Nûr, 52
    183 39/Zümer, 23
    184 33/Ahzâb, 37
    185 5/Mâide, 3
    186 33/Ahzâb, 39
    AHMED KALKAN
    ~ 120~
    ŞIRK, BÜTÜN YANLIŞ KORKULARIN KAYNAĞIDIR
    Tevhid inancı, emniyet ve huzurun kaynaklandığı
    bir güç ve kuvvet olduğu gibi; şirk de korku
    ve kuruntuların, vehim ve stresin, çeşitli fobilerin
    kaynağıdır. Hurâfelerden, çeşitli evhâm ve kuruntulardan,
    uğursuzluk anlayışından ve cinlerden,
    onların içine girip kendisine zarar vermesinden
    korkar durur müşrik. Ve onları çıkar için korkutur
    durur bazı cinciler ve cin çıkardığını iddia edenler.
    Ölüm, müşrik ve kâfir için, sevdiği her şeyin bittiği
    ve yok olmak demek olduğu için çok korkunç ve
    ürkütücü bir olaydır. Şirk ortamlarında, ortada bir
    sebep yokken korku, uğursuzluk görüşü ve evhâma
    kapılma gibi rûhî ve mânevî hastalıklar, insanda
    çokça ortaya çıkar. Yoksa, bunların sebebi cin filan
    değil, cinlik yapan İslâm dışı düzen, cahiliyye
    ortamı ve cincilik yapan korkutuculardır.
    Allah Kimlerin Kalbine Korku Salar? “Hakkında hiçbir
    delil indirmediği şeyi, Allah’a şirk/ortak koşmalarından
    ötürü, kâfirlerin/inkâr edenlerin kalbine korku salacağız.”187
    Bu âyet, Allah’a inanmanın verdiği moral gücünden yoksun
    olanların kalplerini korku sâracağını ifade etmektedir. Kalbin
    huzur ve mutluluğu ise, Allah’a iman ve O’na ibâdet/
    zikir ile mümkün olur.188 Hidâyete tâbi olanlara, yani iman
    edip sâlih amel işleyenlere korku ve üzüntü yoktur.189
    187 3/Âl-i İmrân, 151
    188 13/Ra’d, 28
    189 2/Bakara, 38, 62
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 121~
    Vehim, stres, bunalım, fobi gibi her çeşidinin bolca
    örneklerini gördüğümüz çağdaş hastalıklar, çoğunlukla
    kaynağını korku damarından almaktadır. Kontrolden
    çıkmış ve sürati ayarlanamamış korku aracının, içindeki insanı
    götüreceği dünya durakları bunlar olduğu gibi, ondan
    sonrası daha da korkunç olacaktır. Fıtrî olan insandaki korku
    hissi, aslında hayatın koruyucu bir zırhı ve takvâ boyutu
    ile cennete götüren füze iken; imanla, akıl, şuur ve irâde ile
    kontrol edilememişse, hayatı tahrib eden bir musîbete dönüşecek
    ve insanı cehenneme götürecektir. Yanlış ve yersiz
    korku, insanı her iki dünyada da rezil edecek; Takvâ, huşû
    ve haşyet kelimeleri ile ifade edilen Allah korkusu ise dünyada
    izzet, kahramanlık, gazilik ve şehidlik gibi rütbeler;
    âhirette de bir değil, iki cennet190 sahibi kılacaktır.
    Sevgili dostum Ferit Aydın Hoca’dan bir alıntı yapayım:
    “Büyü ve korku dini, büyü ve korkuyu din gibi önemsemek
    demek olan Fetişizme kapılan insanlar (fetişistler), ilkel insanlardır.
    Korkup ürktükleri hayvanlara, canavarlara ve
    tabiat güçlerine, onların şerrinden korunmak için büyü diyebileceğimiz
    bazı araçlara başvurmaktadırlar. Bu araçlar
    onlara göre kurtarıcı birer çaredir. Şirkin en rezil görüntülerinden
    biri de bu fetişist inanışlardır. Onu, uygar ve eğitimli
    insandan ayıran en karakteristik psikolojik özellik budur.
    İşte ilkel insanın maddî olmayan imajlara karşı duyguları
    ve değer yargıları da büyük ölçüde tabiat olaylarının yönlendirdiği
    bu psikolojinin ürünüdür. Uygar insan, ilkel insan
    gibi zaman zaman korkulu anlar yaşasa bile risklere karşı
    daha akılcı yollara başvurur. Din onun için riskleri önlemede
    öncelikli bir araç değil, bilakis yaratıcıya karşı sırf kulluk
    amacını taşır. İşte ilkel insandan uygar insana, din kavramının
    yüklendiği anlam ve değer farkı budur. Örneğin idam
    190 55/Rahmân, 46
    AHMED KALKAN
    ~ 122~
    sehpasındaki bir mü’min, kutsal metinlerden bir şeyler okuyup
    üzerine üflediği, ya da iki rekât namaz kıldığı takdirde,
    burun buruna gelmiş olduğu (mukadder) bir ölüm tehlikesinden
    bu sayede kurtulacağına ihtimal vermez. Yani Allah
    (c.c.) dilememişse ibâdet yaparak ya da bu anlamda çeşitli
    rûhâni eylemlerde bulunarak bir şerri üzerinden defedemeyeceğine
    inanır. Buna rağmen sırf Allah’ın huzuruna imanla
    gitmek için yine duâ eder. Çünkü Allah’a kesin sûrette iman
    eden insanın temel amacı şu veya bu belâdan kurtulmak değil,
    bilakis Allah’a kul olmak ve kâmil bir imanla âhiret âlemine
    intikal etmektir. Zira ebedî mutluluğun şartı dünyevî
    felaketlerden kurtulmak değil, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır.
    İlkel insana gelince o, yaptığı bir büyü ile, örneğin
    bir vahşi hayvan saldırısına (veya cinin musallat olmasına)
    karşı kendini sağlama almış olduğuna inanır.
    Fetişizm, çok ilkel bir şirk türüdür. Dolayısıyla müşrik kişi,
    eğer herhangi bir şeyi bilinçle, Allah Teâlâ’nın kâinât üzerindeki
    egemenliğini etkileyici veya O’nun egemenliğinden bağımsız
    bir güç olarak görüyor -bu nedenle- o şeyden korkuyorsa,
    bunu, ister bağımsız bir din adı altında, ister bir tören
    olarak, isterse bir büyü veya herhangi bir eylem olarak icra
    etsin, bunun adı şirktir. Bu bakımdan fetişist insan müşriktir.”
    191 Burada anlatılan fetişizmle cinlerden korku arasında
    nice benzer yönler bulmak mümkündür.
    Kur’an, bütün duygularımıza istikamet gösterir,
    meşrû ve faydalı hedeflere yönlendirir. Aynı zamanda
    ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan koruyarak onların itidâlde
    kullanılmasını öğütler. Korku duygusu için de bunlar geçerlidir.
    Kur’an, insan fıtratındaki korku hissini yönlendirerek,
    bu duyguyu her çeşit sahte, sapık, yanlış ve boş hedeflerden
    191 Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, s. 138
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 123~
    alıkoymaya çağırır. Sonra da doğru hedef göstererek, bu
    duygumuzu esas korkulması ve sığınılması gereken Yüce
    Allah’a bağlar. İnsandaki korku hissi iyi yönlendirilmezse
    veya asıl korkulması gereken makam olan Allah’tan hakkıyla
    korkulmazsa; insanın hayatındaki denge bozulduğu gibi,
    kişi, bir sürü sahte otoriteye boyun eğmek zorunda kalır.
    İnsan, tarih boyunca böylesine lüzumsuz ve yanlış korkular
    yüzünden sayısız tanrı icat etmiştir. Doğa güçlerinden
    korkmuş, ateşi, gökleri, karanlıkları; firavunlardan ve diktatörlerden
    korkmuş, onları; açlıktan korkmuş, ekmek ve
    maaş verenleri; yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş, putları
    veya cinlerden korkmuş, üfürükçüleri veya cinleri ilâh
    edinmiştir. Bu lüzumsuz korkular yüzünden insanoğlu, sığınılacak
    kucaklar aramış, ancak çoğu zaman sığındığı kucaklar
    kendisi için tehlikeli ve zararlı olmuştur. Denize düşmüş,
    kurtarıcı diye yılana sarılmıştır.
    İnsan, Allah’ın dışında başka şeylerden gerçek
    anlamıyla korkarsa, korktuğu çoğunlukla başına
    gelir; Allah korktuğu şeyi veya kimseyi ona musallat
    eder. Bu, yanlış korkunun dünyadaki zararlarındandır.
    Cinden çok korkan kimse, sanki içinde
    cin varmış gibi hisseder ve bu korkudan ancak cinciler
    ve cin çıkardığını iddia edenler yararlanır.
    Zâlim müstekbirler, tarih boyunca tedhiş, zulüm,
    baskı gibi şiddetli korkutma araçlarını etkili
    bir silâh olarak kullanıp halklarını istedikleri
    gibi yönlendirebilmişlerdir. Bu günkü üfürükçüler
    AHMED KALKAN
    ~ 124~
    dünyasında da temelde pek farklılık yoktur; sadece
    yöntem ve araçlar daha farklı şekillerde insandaki
    korku hissine kendi çıkarları çerçevesinde yön
    vermektedir. İslâm, insanı yersiz korkuların elinde
    esir olmaktan kurtarabilmek için, sadece Allah’tan
    korkmayı esas almış, ruhlarda bu anlayışı yerleştirmeye
    çalışmıştır. Allah korkusunun gereği gibi
    yerleştiği kalplerde başka kimselerden ve herhangi
    bir şeyden korku olmaz. Ne cinlerden korkar bir
    mü’min, ne cincilerden. Mü’minde dünyevî korkular,
    gerçek korku değil; mecâzîdir, bir çeşit tedbirden
    ibarettir. Mü’min bilir ve inanır ki, Allah kendisini
    korku ile imtihan etmektedir.192 Kimlerin ve
    nelerin korkusunu ne oranda kalbine yerleştireceği
    sınanmaktadır. Cinlerden, şeytanlardan mı korkuyor,
    Allah’tan mı?
    İnsanları takvâya, Allah’tan korkmaya çağırmaları
    ve başka her türlü korkudan uzaklaştırmaları
    gereken nice insan, üç kuruşluk para için
    insanlara cinleri korkunç varlıklar olarak sunmakta,
    “içine girer, sana olmadık şeyler yaptırır, hasta
    eder, çarpar çırpar…” diye onları korkutarak
    korkuları üzerinden rant elde etmeye çalışırlar.
    192 2/Bakara, 155
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 125~
    Rabbimiz imanla korku arasında bağ kuruyor:
    “İşte o şeytan, yalnız kendi dostlarını korkutabilir.
    (Veya şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır.)
    Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan
    korkmayın, Benden korkun.”193 Şeytanın korkuttuğu
    dostları olmamamız gerektiği gibi, şeytanın
    dostlarından korkuttuğu korkaklardan da olmamalıyız.
    Eğer iman etmiş isek sadece Allah’tan
    korkmamız gerekiyor. Hidâyete tâbi olanlara, yani
    iman edip sâlih amel işleyenlere korku ve üzüntü
    yoktur194 buyuruyor.
    Ama gerçek mü’min, sadece Allah’ın kulu olduğunun bilincindedir.
    Müşriklerin korktuğu korkunç diye takdim edilen
    cinler, bostan korkuluğu gibi gözükür müttakî mü’minin
    gözüne. Bende olmayan hastalıkları bana varmış gibi
    sunarak, bir de kendilerine göre başka bir kanıt göstererek
    “bak, sen büyünün etki ettiğine, cin çıkardığımıza inanmıyorsun;
    öyleyse içinde cin var” diyerek cinlik yapmaya
    kalkan cinciler! Hiçbirinizden korkmuyorum, Rabbim yalancıları,
    üfürükçüleri, sihirle ve sahtekârlıkla uğraşanları
    başarıya ulaştırmayacağını söylüyor. Ben Rabbime inanıyorum,
    O’na güveniyor, O’na tevekkül ediyorum. 65 yaşı
    gerilerde bıraktığım hayatın bin bir sıkıntısını çekmiş ve
    (cinlerin değil) Rabbimin otuz kadar imtihan için verdiği
    hastalıkları sabırla başkalarına fark ettirmemeye çalışan,
    on iki ameliyat geçirmiş, vücudunda (cin değil) üç ayrı
    âlet/cihaz bulunan birisi olarak hiç şikâyetim yok, mutlu
    193 3/Âl-i İmrân, 175
    194 2/Bakara, 38, 62
    AHMED KALKAN
    ~ 126~
    ve huzurlu birisiyim. Allah’tan başka korkulacak bir varlık
    olmadığını ifade etmek için anlamayanlara anlatmak adına
    diyorum ki: Ey duâ satarak rukyeyi geçim ve sömürü aracı
    yapanlar! “Öcü var öcü!” der gibi “içinde cin var!” diye saf
    insanlara korku salmaya ve şeytanın dostlarından korkutmaya
    çalışarak ve daha da çirkini; bu yaptıklarını Sünnetin
    ve selefin yolu diyerek onları da lekeleyerek işlerini sürdürenler!
    Ey cinciler! Cin çıkarma adıyla insanları cinlerden
    korkutanlar! Bütün cinlerinizi toplayın, gelin bana zarar
    verin! Allah dilemedikçe vallahi de, billâhi de zerre kadar
    zarar veremezsiniz; zerre şüphem ve korkum yok. Allah,
    biz mü’minleri böyle çirkin korkulardan uzaklaştırıyor. Siz
    bir taraftan “hayrihi ve şerrihi minallahi Teâlâ / hayır ve
    şer Allah’tandır” der; diğer taraftan şu hastalıklar, şu problemler
    cinlerden, içine cin girmiş o sana zarar veriyor” diye
    inancınızı yalanlayan insanlarsınız. “Eğer Allah sana herhangi
    bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka
    giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun
    lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından
    dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.”195
    İnsan, dünyevî ve fâni şeylerden korkmayı ifrat derecesine
    vardırırsa, küçük ve gizli de olsa şirke düşmenin
    sınırına girmiş olur. Mü’min inanır ki, insanları ve
    bütün varlıklarıyla tüm dünya bir araya gelse, Allah istemediği
    müddetçe en küçük bir zarar veremezler. Güç
    ve kuvvet, yalnız Allah’ındır. O yüzden korkulmaya lâyık
    tek zât O’dur. Bazı insanlardan korkmanın getireceği
    esâret ve istibdat zehirinin panzehiri olarak İslâm, Allah
    korkusunu yerleştirmiştir.
    195 10/Yûnus, 107
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 127~
    İki tane de hadis-i şerif: “Allah’ım! Korkaklıktan
    Sana sığınırım.”196; “Aman dikkat edin! Halk korkusu, kişiyi
    hakkı söylemekten alıkoymasın.”197
    İmanlar, korku terazisiyle tartılmaktadır. Korkunu
    söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Ya sadece Allah’tan
    korkup takvâ zirvesine tırmanarak Allah katında
    en ekrem, yani ikram edilmeye en lâyık yiğit bir
    Allah eri olmak; ya da ayaklar altında ezilinceye kadar
    sümüklü böcek gibi, cinlerden, cincilerden korkarak
    yaşamak. İnsan özgürdür; bu iki yoldan birini seçebilir.
    Ama takvâ yolunu seçerse, bilmelidir ki, bunun gerekleri
    var: Korku hissinin tevhidî bilinçle, mü’mine has
    irâdeyle kontrol altında tutulması, şeytanın ve dostlarının
    korku oklarının fedâkârca savuşturulup karşı
    hücuma geçilmesi gerekecektir, hem de ömür boyu.
    FETIŞIZM; BÜYÜ VE KORKU DINI
    İnsanoğlu maddî çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya
    da sorunlarını
    çözemediği
    zaman bu kez gizli ya da gizemli
    yollara başvurur. Bu tercihler
    eskiden
    beri insanlar arasında
    genel bir eğilimdir.
    Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır.
    Ancak gizemlilik
    daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu
    nedenledir ki Kur’an-ı Kerîm’in onayladığı, hatta mü’minleri
    dâvet ettiği “duâ” hâriç,
    İslâm, büyü ve fal gibi gizemli
    yolların bazılarını en ağır suç olan “küfür” diye nitelemiş ve
    kâfirlere lânet etmiştir. 198
    196 S. Müslim Terc. 7/188
    197 Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
    198 2/Bakara, 189, 161
    AHMED KALKAN
    ~ 128~
    İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla
    birlikte, yaşadığı
    olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve
    sırlarına bir türlü erişemediği
    o kadar çok şeyler vardır ki
    bunlar hakkında bilginler, uzmanlar ve ilim adamları
    hâlâ
    susmayı tercih etmektedirler. Nitekim telepatinin, hipnotizmanın,
    spiritüel enerjinin, meditasyonun ve çeşitli alternatif
    tıp sistemlerinin içyüzleri
    hâlâ bilinememektedir.
    Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden,
    gerekse amaçları
    itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar.
    O kadar ki bunların bazıları,
    hayat ve kâinât olaylarının,
    şimdiye kadar çözülememiş,
    belki de çözülemeyecek
    olan şifreleridir. Dolayısıyla bilinsin ya da bilinmesin bunlar
    esasen
    birer realitedir. Ancak gerçekle hiçbir ilişkisi
    olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda, genellikle
    basit düşünen
    insanlardan çıkar
    sağlamak
    amacıyla -sözde-
    gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik
    ve medyumluk
    gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif
    muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve bâtıl inanç
    olarak
    değer(siz)lendirmiş, bunları yasaklamış
    ve bu işlerle
    uğraşanların cezalandırılmasını
    öngörmüştür. Çünkü bu
    insanlarda
    fetişist (müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
    Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar),
    büyüye,
    amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren
    bir çare olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere
    başvuranların da inancı böyledir.
    Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve
    belâlar yağdırmak için silâh yerine büyüyü tercih
    eden insanın esasen ne istediğini şöyle açıklamak
    mümkündür:
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 129~
    Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa
    yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır.
    Hâlbuki büyüye başvurursa -kendince- hiç
    kimsenin
    sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla bu
    amacını gerçekleştirmiş
    olacaktır(!)
    Öyle ise büyüye
    inanan insana göre hayat ve kâinat olaylarını
    büyü ile yönlendirmek mümkündür. Bu ise Allah’ın
    (c.c.) kâinat
    üzerindeki
    mutlak egemenliğini tanımamak,
    daha doğrusu, büyü gibi bir araçla İlâhî
    egemenlik sınırlarının delinebileceğine inanmak
    demektir. Bu ise açık bir şirktir. Çünkü Allah’ın
    kâinât üzerindeki egemenliği mutlaktır. Hiçbir şey
    bu egemenliğin dışında değildir, hiçbir olay bu hâkimiyetten
    bağımsız olarak
    cereyan edemez. Her
    şeyi Allah Teâlâ yönetmektedir.
    Yarattığı ve yönettiği kâinat olaylarının, -gerek
    etki-tepki, gerek sebep-
    sonuç, gerekse nötrleşme
    gibi- bilinen ve bılinmeyen fenomenleriyle
    son
    derece
    karmaşık olan kozmozunu birbıriyle ilintili
    yasalar zinciri çerçevesinde
    disipline eden yine Allah
    Teâlâ’dır. Şu halde bu yasalara
    göre hareket
    edilmedikçe
    büyü ve fal gibi gizemli çareler olduğuna
    inanılan hayalî yollarla
    amaca ulaşılabileceğine
    inanmak, her şeyden
    önce çok yanlış bir
    AHMED KALKAN
    ~ 130~
    şartlanma
    ve büyük bir bilgisizlik örneğidir. Ondan
    sonra da Allah Teâlâ’ya karşı bir başkaldırı
    sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.
    Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye
    dayanarak,
    pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar
    kullanarak amacına ulaşmak
    istıyorsa
    bu insan, itikadî bakımdan
    herhangi bir suç işlememektedir.
    Çünkü her şeyden
    önce aklını kullanmaktadır. Akıl ise Kur’an-ı Kerîm’e
    göre gerçekleri
    yakalamada başvurulacak ilk ve en büyük
    araçtır. Çünkü akıl, sağlam,
    olgun ve reşit insanın, (Allah
    Teâlâ tarafından
    belli kanunlarla
    çalıştırılan) beyin mekanizmasında
    üretilmektedir. Bu açıdan define arayan Müslüman
    insan,
    Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini
    kabul etmiş
    demektir. Onun kullandığı pusula ve dedektör
    de yine Allah Teâlâ tarafından insanoğluna
    sunulmuş çeşitli
    fizik, manyetik ve elektronik bilimlerinin tespit ettiği
    İlâhî kanunlarla
    çalışmaktadır. Dolayısıyla mü’min defineci,
    pusula, dedektör ve benzeri araçlar
    kullanmakla yine Allah’ın
    mutlak egemenlığini tanımış demektir.
    Hâlbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının
    bütün bu kanunları
    delebilecek ve Allah’ın kâinât üzerindeki
    mutlak egemenlığinde O’na ortak olabilecek bir güce
    sahip bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek
    kabul etmektedir.
    Bu sûretle de şirk koşmaktadır.
    İnsan, itikadî yönü olmayan en ağır suçları bile
    işlerken son derece büyük
    vebal ve günahların altına
    girmesine rağmen yine de küfre ya da şirke
    saplanmaz. Hâlbuki itikadî yönü olan büyü ve fal
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 131~
    gibi fetişist anlamda
    öyle suçlar vardır ki, kişi onları,
    hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği
    yerlerde ve yalnız başına işlese bile Allah
    Teâlâ’ya ortak koşmuş olur ki bu sûretle cinâyet
    işleyen bir kimseden daha çok Allah’ın öfkesini
    hak etmiş olur. Bunun mantıklı sebebi acaba ne
    olabilir? Sebebi gâyet açıktır.
    Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken
    bile Allah tarafından yaratılmış
    bulunan ve yine
    O’nun koyduğu
    belli yasalarla işlevini yerine
    getıren
    akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri
    gibi araçlara başvurarak amacını
    gerçekleştirmeye
    çalışmaktadır.
    Bu insan, en çirkin, en korkunç
    ve en vahşi bir amacın peşinde
    olmasına rağmen
    Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak
    egemenlığini
    doğrularcasına O’nun koyduğu hayat kanunlarına
    göre davranmaktadır.
    Hâlbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı
    bundan çok farklıdır
    ve Yüce Allah’ı daha çok
    öfkelendirici bir anlam taşımaktadır. Büyü yaparak
    veya yaptırarak birini kazanmak ya da birine
    zarar vermek
    isteyen
    insan,
    keza büyü veya fal
    aracılığıyla bilinmeyeni keşfetmeye
    çalışan insan,
    AHMED KALKAN
    ~ 132~
    aslında
    Allah’a ait otorite sınırları dışında çözüm
    arayan insan demektir. Bu ise bir anlamda Allah’ın
    (hâşâ!) egemen olamadığı bazı bağımsız
    güçlerin
    ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek
    kabul etmek demektir. Belki bu nedenledir
    ki büyü, Kur’an-ı Kerîm’de açıkça küfür olarak
    nitelenmiştir.
    199 Küfür ise Allah’ın (c.c.) otoritesini
    tanımamak
    anlamını taşır.
    Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler (Büyü, fal,
    havas, astroloji,
    râbıta,
    meditasyon vs.): Fetişist inançlara,
    Müslümanlar arasında “Hurâfeler” ya da “Bâtıl inançlar”
    denir. Hurâfe: Uydurulmuş, abartılmış, akla ve vicdana sığmayan
    asılsız inanç demektir. Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz
    ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına gelir.
    Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar
    (daha doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında
    bile
    bâtıl inanışların tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir.
    İlginçtir ki sahâbîlerden
    büyük şahsiyetler hâriç,
    diğerlerinin de zaman zaman bâtıl inançlara
    kapıldıkları
    ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından şiddetle uyarıldıkları
    bazı eserlerde nakledilmektedir.200 Ancak sahâbîler,
    Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) uyarıları
    üzerine hemen tevbe etmiş ve kanaatlerini
    düzeltmişlerdir.
    Bâtıl inanç: Kulluk anlamını taşıyan imanî bir mesele
    olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu şeylere
    karşı aklı sıra mânevî çare diye başvurduğu birtakım
    199 2/Bakara, 102
    200 Hâfız bin Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl, 1/273-274
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 133~
    şarlatanlıklardır veya hayatta
    karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde
    yardımlarını almak
    üzere evliyalar ve
    rûhâniler gibi “yarıtanrı”lardan medet ummalar
    ve onlara
    yapılan
    duâ ve niyazlardır.
    Elbetteki Müslümanlar arasında da, bu şarlatanlıklara
    meyledecek ve ölülerden yardım
    dileyecek kadar basit düşünceli
    insanlar vardır. İşin ilginç tarafı,
    bu insanların hepsinin
    de eğitimsiz olmadıklarıdır. Medyumlardan medet
    uman, falcılara başvurup geleceğini onlardan öğrenmek isteyen
    nice okumuş
    devlet adamlarının yaşadığı skandallar,
    toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet, insanlar baş
    edemeyecekleri
    güçlere ve nereden
    geleceğini tahmin edemedikleri
    kaza ve belâlara karşı daima tedirginlik
    duyar.
    Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı
    değildir. Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi
    bir yerden gelebilecek risk ve tehlikelere
    karşı önlem alma
    ihtiyacını
    duyar. Bu, her insanın, ortama göre haklı olarak
    kapıldığı endışelerden kaynaklanmaktadır.
    Ancak, örneğin
    sağlam
    kilitler kullanmak, değerli eşyaları güvenilir kasalarda
    korumak, trafik kurallarına uymak, aşı olmak ve bütün
    bunlardan
    sonra da duâ etmek ve Allah’a tevekkülde
    bulunmak gibi endişeleri
    giderebilecek akılcı ve meşrû önlemler
    varken; bazı kimseler, evlerınin, araç ve cihazlarının
    üzerine nazar
    boncuğu, bebek pabucu ve nalçacıklar
    asmak, üstlerinde çeşitli muskalar taşımak sûretiyle aklın
    ve Kur’an’ın ölçülerine sığmayan yollara
    başvurarak
    sözde
    mânevî önlem(!) almaya çalışmaktadırlar. Bunlar bâtıl
    inançlardır
    ve şirktir!
    Ne ilginçtir
    ki Kur’an’ın feyiz ve nurundan yoksun bazı
    kimseler,
    hayattaki muhtemel
    risklere karşı -duâ ve tevekkül
    hâriç- dindarlardan daha akılcı ve daha meşrû yollara
    AHMED KALKAN
    ~ 134~
    başvurarak önlemlerini almaktadırlar. Nitekim Müslümansı
    topluluklar arasında yaygınlaşan hurâfe ve bâtıl inançlar
    yüzünden,
    gerçek Müslümanlar her münasebette, akılcı geçinen
    müşrikler tarafından küçümsenmekte
    ve alay konusu
    olmaktadırlar.
    Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı
    kurşun döktürmek,
    tütsü yapmak, sıtma için el bileğine,
    okunup düğümlenmiş
    iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da
    dikiş makinesi ve bilgisayar gibi cihazlara (kaza belâdan
    koruması için) nazar boncuğu, nalça, bebek pabucu gibi tılsımlı
    sanılan
    şeyler takmak bâtıldır, çirkindir, şirktir. Çünkü
    bu yollara başvuran insan aslında nalın, pabucun, nazar
    boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araçlarının, Allah’ın
    egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul
    etmiş
    sayılır ki bu, Allah’a açıkça ortak koşmaktan başka
    bir şey değildir.
    Eğer bu insanlar yukarıda bir kısmı söz
    konusu edilen büyü araçlarının,
    Kur’an-ı Kerîm’de yerleri
    olduğuna inanırlarsa
    bu takdirde de Allah’ın kitabında bulunmayan
    şeyleri ona mal etmekten dolayı kâfir olurlar!
    Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının
    gayret ve propagandalarıyla
    şartlanan insanlar arasında,
    özellikle bâtıl inanışlar daha çok yayılır.
    Şirke götüren bu
    tehlikeli anlayış ve kanaatler o kadar çok ve yaygındır
    ki
    hepsini örneklerle sıralayıp anlatmak imkânsızdır. Bunları,
    hak ve gerçek
    olan inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın
    iki ölçüsü vardır. Bunlar Kitap ve Sünnettir. Yani
    mânevî değer
    olarak tanıtılan
    herhangi
    bir şeyin öyle olup
    olmadığı, ancak onun Kur’an-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) hayatına uyup uymamasına
    göre anlaşılır. Dolayısıyla
    Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada da
    başvuracakları
    mihenk taşları işte bu iki şeydir. 201
    201 F. Aydın, a.g.e., s. 138-144
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 135~
    MELEK, CIN, ŞEYTAN GIBI RÛHÂNÎ VARLIKLARI
    ALLAH’A ŞIRK/ORTAK KOŞANLAR
    Eskiden müşrikler, İlâhî sırları bildiğini sandıkları ve bu
    sebeple korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı.
    Dev, gulyabani, şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları,
    hayra veya şerre kaadir sandıkları esrarengiz rûhânî yaratıkları
    ilâh kabul ederek, onlara tapınırlardı. Her birine
    çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları
    ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar olan cin
    ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar
    uydururlardı.
    Cinler ve şeytanlar, insanların görmediği ve bilmediği
    birçok mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin
    şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek
    sevdasıyla onların istilâsına düşmemeli, kötü tasarrufuna
    girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara
    verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların
    hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a
    ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar
    ve istilâlarına uğramazlar.
    İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde
    bir
    kısım Araplar da Melek-Cin ve Şeytan gibi rûhânî varlıklara
    ibâdet ediyorlardı. Bunlardan, meleklerin Allah katında
    saygın bir yeri olduğuna, bu yüzden kendilerinden daha
    şanslı olduklarına inanıyorlardı. Eğer onlara ibâdet eder,
    hürmette kusur
    etmezlerse onların, Alah katında kendilerine
    şefaat
    edeceklerini düşünüyorlardı. “Câhiliye Araplarına
    göre melek, bir parça Tanrı niteliğinde yahut Cin’in
    üstü olan, saygıya, hatta tapılmaya lâyık, fakat
    gözle görülmez
    bir varlık idi. Fakat tabiatüstü varlıklar hiyararşisinde,
    AHMED KALKAN
    ~ 136~
    meleğin yeri belirlenmişti. O da: Câhiliye inancında bazen
    melek, Allah ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracı
    idi. Çok kere de kendisi tapınma
    objesi olarak kabul edilirdi.”
    202
    Melekleri tanrılaştıranlar, onlar adına yeryüzünde timsaller/
    heykeller yapmışlardı.203 Yapılan bu timsaller, meleklerin
    yeryüzündeki birer sembolleriydiler. “Biz onların
    sûretlerini yapıp, onlara dişi isimler vererek tapındığımız
    zaman, Alah’ın katında bize şefaatçi olurlar” diyorlardı.204
    Hâlbuki bu düşüncelerinde dalâlet içindeydiler. Kur’ân-ı
    Kerim’de bu husus dile getirilerek reddedilmiştir: “Ve size:
    (Allah) melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin diye emretmez...”
    205
    Câhiliye Arapları, cinleri de ulûhiyet derecesıne çıkarıyorlar,
    onları ilah ediniyorlardı. Kur’an-ıKerim, onların cinler
    hakkındaki inançlarını şöyle dile getirir: “Allah ile cinler
    arasında soy bağı icad ettiler.”206 “Cinleri Allah’a ortak koştular,
    bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ O,
    onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.”207
    Cinlerin gaybı bildikleri, insanlara zarar vermeye
    kadir
    oldukları, hastalıkların çoğunun onlardan
    geldiği, tedavilerinin
    de ancak cinlere yakın olmakla mümkün olacağı inancı
    da câhiliye halkı arasında yaygındı. Bir kimse bir ev aldığı
    veya bir mal sattığı zaman, evvela cinler için kurban keserdi.
    Bunu aldığı evde mutlu olmak, sattığı maldan da hayrın
    202 3/Âl-i İmran 80; İbn Kesir, Tefsir IV, 377; Yazır, M.H., a.g.e., VIII, 5381; İzutsu, T.,
    Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 19
    203 Âlûsi, Bulûğu’l-Erab, II, 197
    204 Yazır., M.H., Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4594; 39/Zümer, 3
    205 3/Âl-i İmran, 80
    206 37/Sâffât, 158
    207 6/En’âm, 100
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 137~
    azalmaması için yapardı.208 Cinlere tapınma, ilâhî dinlerin
    tahrifinden geriye kalan bozuk bir inançtır.
    Şeytana tapma, onu Allah’a ortak koşma konusundaki
    inançları da, cinler hakkındaki inançlarından
    farksızdı. Câhiliyyeye
    göre şeytanlar da cinlerde olduğu gibi, putların
    veya kutsal bildikleri şeylerin içinde ikamet
    ederler, insanlara
    oradan hitap ederler, bazı gaybî bilgileri onlara haber
    verirler, birtakım gizli konularda kendilerine yol gösterirlerdi.
    Bu sebeple de ibâdet edilmeye saygı duyulmaya lâyık
    varlıklar olarak görünüyorlardı. 209
    Melek-Cin-Şeytan ve rûhânî varlıkları tanrılaştırma
    inancı, aslında içinde bulundukları ortamın,
    kendileri üzerinde meydana getirdiği menfi
    baskının neticesi olarak düşünülebilir. Hanif
    dînînin
    gerçeklerinden uzaklaşan insanlar, geride
    bıraktıkları
    kültürel mirasın izlerini, başka başka
    varlıklar
    üzerinde görme ve böylece tatmin olma
    yoluna girişmişlerdi. Bu varlıklar bazen korku
    ve dehşet saçan varlıklar, bazen de kendilerinden
    yardım ve dostluk umulan varlıklar olarak ortaya
    çıkmaktadır.
    Pek tabiidir ki, bu tür inançlar, beraberinde
    kehânet
    ve arâfet gibi düşüncelerin doğmasını
    da mümkün kılmıştır. Bu işlerle uğraşan kimseler,
    yegâne
    sığınak kabul edilmiştir.210
    208 M.N. el-Câhız, Edyânu’l-Arab, s. 125-126
    209 Âlûsî, a.g.e., II, 197
    210 İbn İshak, Sîre, s. 13; Mesûdî, Mürûcu’z-Zeheb, II, 173
    AHMED KALKAN
    ~ 138~
    Yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bunlar
    Kur’an ve Sünnet tarafından reddedilmiş inançlardır.
    Şirk koşma en büyük günah sayılmıştır.211
    Cinleri inkâr şirke düşürdüğü gibi, cinleri Allah’a şirk/
    ortak koşmak da şirktir. Ayrıca, cinlerle uğraşan ya da cin
    konusunu istismar eden bazı kimselerin de şirk içine düştükleri
    görülmektedir. Şirk suçunun gerçekleşmesine neden
    olan sözler, eylem ve tavırlardan konumuzla dolaylı da
    olsa ilgili olanları şöyle değerlendirebiliriz:
    a) Her türlü büyü:
    Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere
    üfleyip düğümlemek
    gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat,
    mum, kıl, kemik, tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle
    yapılan maksatlı ve gizli işler; Havâs denilen okuma,
    şekil, şema, yazı ve heykelcikler bu bölüme gırerler. Bu uğraşlar,
    sayılamayacak
    kadar çeşitlidir. Kenzu’l-Havas (Gizli
    İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu’lu’ ve’l-Mercan
    gibi büyü kitaplarında
    bunların uygulama şekilleri ve sözde
    sırları(!) anlatılmaktadır.
    Câhil insanların sırtından
    kolayca
    geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından
    yapılan bu büyülerin, geçici bir psikolojik
    yönlendirmeden
    başka gerçek anlamda
    hiçbir etkileri yoktur.
    b) Fal ve her türlü kehanet:
    Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve
    eskiden müneccimlik
    denilen astroloji (burçlar ya da
    yıldız falı), gerek daha çok bazı çingeneler
    tarafından
    211 4/Nisâ, 48; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 75-77
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 139~
    yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el ve ayna falı, gerekse
    şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu kısma
    girmektedir.
    Bazı kimselerin “Fala inanma, falsız da kalma” sözü açık
    bir çelişkidir.
    Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan
    son derece tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah
    konusu yapılamazlar. Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu
    tür sözleri sarfedenlerin yeniden iman etmeleri gerekir.212
    Câhiliyede Cin ve Şeytan İnancı: Câhiliye Araplarının
    cinler hakkındaki inançları
    ise, melekler hakkında sahip
    oldukları inançların
    zıddı idi. “Tabiat hayatının, insanların
    hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını (cinler
    ve şeytanlar) temsil ediyorlardı. Hz. Peygamber’in bi’seti
    esnasında, cinler müphem ve gayr-ı müşahhas
    ilahlar arasına
    girmekte idi.”213 Mekke Arapları, cinler ile Allah arasında
    nesep yakınlığı bulunduğunu
    söylüyorlar 214 ve onları Allah’ın
    şerikleri mertebesine
    çıkarıyorlardı.215 Cinlere adaklar
    adayıp kurbanlar
    kesiyorlar216 ve onlardan yardım talep
    ediyorlardı.
    217
    Câhiliye Araplarının bu konudaki inançları incelendiği
    zaman, onların cinleri, muhtelif sûretlere girebilen varlıklar
    olarak telakki ettikleri görülür. Bu cümleden olarak mesela,
    “Gûl”, onlar için bir çeşit
    cindir. “Suûlat”, cindir. Bazı
    yılanlar (Engerek yılanı)
    ve ev yılanları, cindir. Siyah köpek,
    şeytandır (cin nevinden); hırçın deve (hecin devesi) cindir
    212 F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 146-147
    213 Macdonald, B.D., “Cin” maddesi, İ.A., III, 192
    214 37/Sâffât, 158
    215 6/En’âm, 100
    216 6/En’âm, 128
    217 72/Cinn, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 140~
    gibi. Câhiliye Araplarına göre, cinler mutlak olarak zararı
    dokunan, korkunç yaratıklardır. “Esas itibarıyla Tanrılar
    dost, cinler düşmandırlar.”218 Bu sebepten, kötülüklerin,
    hastalıkların kaynağı cinlerdir. Aynı zamanda cinler, şairlerin
    ve kâhinlerin de bilgi kaynağıdır.”
    219 Bir kimsenin şair
    olabilmesi için görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi
    sahibi olması gerekir. Bu bilgi de kendi şahsî görüşü ile değil,
    cin denilen -onlara göre- üstün varlıkla derûni münasebetler
    kurmak sûretiyle elde edilir.” 220
    Cinler ve şeytanlar hakkında garip akidelere sahip
    olan câhiliye Arapları, bunları hep aynı cinsten
    sayıyorlardı. İblis-şeytan ve cin kavramları,
    onların
    zihninde daha çok, kötülük, düşmanlık,
    korku ve felaket çağrıştıran kelimelerdir. Bu korku
    ve endişe,
    onları, bu tür varlıkların zararından korunmak
    için çeşitli sebeplere başvurmaya, sevketmiştir.
    Bunlar arasında, büyüler, tılsımlar, onların
    tasvirlerini
    yapmalar ve onları ilahlaştırmalar,
    onlara adaklar ve kurbanlar kesmeler sayılabilir.221
    Câhiliye Araplarının, cinler-şeytanlar hakkındaki
    inançları, ülkemizde de hemen hemen aynıdır. “Şeytan
    çarpmak”,
    “cin çıkarmak” gibi deyimler buna
    işaret etmektedir.
    Cinlerin-şeytanların vereceği zarardan
    korunmak
    için başvurdukları sebeplerden;
    218 Hitti, P., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 147-148
    219 Âlûsî, Bulûğu’1-Erab, III, 269; Ateş. S., Yüce Kur’an’m Çağdaş Tefsiri, X, 98
    220 İzutsu, T, Kur’an’da Allah ve İnsan, 159
    221 6/En’âm, 100; Alûsî, a.g.e., III, 197
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 141~
    onların tasvirlerini,
    timsallerini yapmak ve onları
    ilahlaştırmak konusu ile kurban ve adak konusu
    hâriç, büyü yapmak,
    tılsımlar yapmak gibi koruyucu
    çarelere -onlara
    göre- başvurmak hemen aynıdır.
    222
    222 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 83-85
    AHMED KALKAN
    ~ 142~
    Bölüm 2
    CİN DEDİĞİMİZ, DOĞRU ŞEKİLDE
    BİLİP TANIMADIĞIMIZ VARLIK
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 143~
    EKSIK VE YANLIŞ BILGILERIN GÖLGESINDE;
    CINLER NEDIR, NE DEĞILDIR?
    CIN KELIMESININ LÜGAT VE TERIM ANLAMI
    “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne:
    Örttü, gizledi, gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi
    duyulardan gizlemek anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş
    bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı verilir.
    Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde
    gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde
    olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen
    gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar
    cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
    İslâm’a göre rûhânî varlıklar iki kısımdır. Birinci kısma
    girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar
    Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı
    aldatmazlar. İkinci kısımdakilerin ise, hayırlıları ve Allah’a
    itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri
    de vardır. Bu şerli kısmı şeytanlardır. Bunlar, insanları
    aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. İşte insanlar gibi
    imtihan için yaratılan ve kâfirleri de mü’minleri de olan bu
    rûhânî varlıklara cin denir.
    CINLER VE ÖZELLIKLERI
    Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı
    insanın yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı,
    irâde sahibi, gözle görülmez varlıklardır.
    AHMED KALKAN
    ~ 144~
    Cinler yerler, içerler, evlenip çoluk-çocuk sahibi olurlar,
    ibâdet ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır.
    Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinler
    de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak
    zorundadırlar.
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan
    ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan
    peygamberler gelmedi mi?”223“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden
    bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip
    de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz,
    doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de
    ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.
    Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın
    cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu
    da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere
    sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını
    arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık;
    fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş
    bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz
    ise bunlardan aşağıda) türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde,
    (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar
    da var.”224
    CIN; MÂHIYETI VE HAKKINDAKI İSTISMARLAR,
    YANLIŞ KABULLER
    “Cin”, gözle görülmeyen canlı varlık; “ins”in (insan) mukabili
    demektir. Kur’an’da bildirildiğine göre, cinler de
    223 6/En’âm, 130
    224 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 145~
    insanlar gibi ibâdet için yaratılmıştır.225 Bu yüzden cinler de
    insanlar gibi mükelleftir, sorumludur. Erkeği, dişisi, evlenmeleri
    ve çoğalmaları sözkonusudur. Her fânî gibi ölümlüdürler,
    dumansız ateşten (ışın) yaratılmışlardır. Bu yüzden
    vücut yapıları insanlardan farklıdır. İnsanlarla evlenmeleri,
    cinsleri ayrı olduğu için mümkün değildir. İnsanların
    cinlerle evlenmeleriyle ilgili olarak anlatılanlar, eski inanç
    ve kültürlerden geçen birtakım hurâfelerdir. İslâm hukuku
    böyle bir durumu kabul etmez. Onlarla cinsel temas yapıp
    çocuk sahibi olmak mümkün değildir.
    Meselâ, zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan bir kadına:
    “bu çocuğun babası kimdir?” diye sorulduğunda bu
    kadının, “cin” şeklinde cevap vermesi kabul edilecek bir
    husus değildir. Bunun gibi, “şurayı cinler soydu, şu eşyamı
    aldılar, kızımı onlar kaçırdı” gibi iddiaların geçersizliği ortadadır.
    Toplumumuzda, cinlerle evli olduğunu söyleyenler
    ya şarlatandır, ya da ruhsal açıdan rahatsız kimselerdir, tedaviye
    ihtiyaçları vardır. Cinlerin kâfir olanlarına “şeytan”
    denilmektedir. İblis (Şeytan) da cinlerdendir.226 Onların
    gaybı bilmeleri sözkonusu değildir. Cinlerin ve onlarla irtibat
    halinde bulunduğunu iddia eden kâhin, falcı, cinci diye
    anılan kimselerin gaybı bilme iddiaları yalandan ibarettir.
    Bunların verdikleri haberlere dayanılarak birtakım insanlar
    suçlanamaz, böyle kişilerin sözleri mahkemelerde delil
    olamaz; bunlar iftiradan ibarettir.
    Bu tür şahıslara gelecekle veya kayıp eşya ile ilgili
    sorular yöneltmek ve cevaplarına inanmak haramdır.
    İslâm’a göre, mahkemede cinlerin verdiği
    225 51/Zâriyât, 56
    226 18/Kehf, 50
    AHMED KALKAN
    ~ 146~
    bilgiler değil; insan cinsinden âdil tanıkların şâhitliği
    geçerlidir. Cinlerle irtibat kurup onları emri
    altında çalıştırmanın, sadece Hz. Süleyman’a
    mahsus bir bir mûcize olduğu Kur’ân-ı Kerim’den
    anlaşılmaktadır. Diğer insanların onlarla irtibat
    kurdukları, emirleri altına aldıkları hususu, kendi
    iddialarından ibarettir ve bize göre yalandır.
    Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse
    bile, Cenâb-ı Hakk’ın buna izni yoktur ve bu iş
    “sünnetullah”a aykırıdır. Böyle bir şeye müsaade
    edilseydi, insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi
    altüst olurdu. Onların canları istediği zaman
    şekil değiştirmeleri de mümkün değildir. Peygamberlerin,
    âlimlerin veya diğer insanların kılığına
    girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu öteden beri
    devam edip gelen kanunlara (sünnetullaha) aykırıdır.
    Böyle bir şey insanoğlunun dinini ve hukuk
    düzenini bozacağından Yüce Allah tarafından
    buna izin verilmemiştir. 227
    Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
    C-n-n kelimesi, değişik türevlerle Kur’ân-ı Kerim’de
    toplam 201 yerde geçer. “Cinn” kelimesi, toplam 22 yerde
    227 A. Osman Ateş, ı.g.e. s.-337-338
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 147~
    zikredilir: 6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179;
    17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12,
    14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât,
    56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
    Yine, cinler anlamına gelen “Cânn” kelimesi ise toplam
    7 yerde zikredilir: 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31;
    55/Rahmân, 15, 39, 56, 74.
    Cinler ve cinnet/delilik anlamına gelen “Cinnet” kelimesi
    de Kur’an’da toplam 10 yerde geçer: 7/A’râf, 184; 11/
    Hûd, 119; 23/Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’,
    8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/Nâs, 6. Aslında cinlenmiş
    demek olan ve mecnûn, deli, akılsız anlamında kullanılan
    “Mecnûn” kelimesi ise toplam 11 yerde kullanılır: 15/Hıcr,
    6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât,
    39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr,
    22.
    Ayrıca aynı kökü paylaşan örtmek anlamındaki “cenne”
    kelimesi bir yerde228 kalkan anlamına gelen “Cünnet”
    kelimesi Kur’an’da iki yerde229 kullanılır. Örtülü olan, cenîn
    (anne karnındaki bebek) kelimesinin çoğulu olan “ecinne”
    kelimesi bir yerde;230 yine, aynı kökü paylaşan “(ağaçlarla
    veya duygulara) örtülü ve bahçe anlamındaki “Cennet”
    kelimesi, Kur’an’da tekil ve çoğul olarak toplam 147 yerde
    geçer.
    228 6/En’âm, 76
    229 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2
    230 53/Necm, 32
    AHMED KALKAN
    ~ 148~
    KUR’AN CINLERI BIZE NASIL TANITIYOR?
    Kur’ân-ı Kerim’de “Cin” kelimesi 22 kez, “Cinler” demek
    olan (cinin çoğulu) “Cann” kelimesi 7 kez; Yine cinin
    çoğulu olan “Cinneh” kelimesi de 10 kez geçmektedir.
    Bu âyetlerde cinler hakkında
    verilen bilgiler,
    onları
    bize yeteri kadar tanıtmaktadır ve bir kısmı ilginçtir.
    Bu bilgileri
    şu şekilde özetleyebiliriz:
    1- Cinler, insanlardan önce ve (deri gözeneklerinden
    içeriye işleyebilecek
    özellikte kavurucu ve zehirleyici
    özel bir) ateşten yaratılmışlardır.231 Âyette “Nâru’s-
    Semûm” olarak adlandırılan bu ateşin radyoaktif bir
    madde olabileceği akla gelmektedir. Ancak her radyoaktif
    maddenin cin olduğunu kabul etmek güçtür. Örneğin insan
    topraktan yaratılmıştır. Ancak insan vücudu
    (biyolojik
    özellikleri içinde) toprak olmadığı gibi, toprak da insan bedenini
    oluşturan et, kan ve kemik gibi unsurların hiç biri
    cinsinden değildir.
    Binaenaleyh denebilir ki ilâhî bir sistemle
    meydana
    gelmiş olan bu dönüşümün
    geriye doğru
    uzayan halkalarından ilki topraktır. Bir karşılaştırma
    ile
    cinler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani cinler de büyük
    olasılıkla mevcut özellikleri içinde radyoaktif madde değildirler.
    Ancak yaratılmış oldukları
    temel madde “Nar’is-
    Semûm” dur. Kötülük yapmış ve suç işlemiş
    cinlerin de
    cehenneme girecekleri,
    yani ateşle cezalandırılacakları
    Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmiştir.232 Bu da onların mevcut
    bedenleriyle ateş olmadıklarını kanıtlamaktadır.
    2- Allah’ın (c.c.) gönderdiği elçilere karşı düşmanlık
    eden insan ve cinlerden
    şeytanların bulunduğu,
    231 15/Hicr, 27
    232 32/Secde, 13
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 149~
    Kur’ân-ı Kerim’de haber verilmektedir.
    233 Unutulmamalıdır
    ki “Şeytan” adı, din terminolojisinde: Vesvese veren,
    yoldan çıkaran, ayak kaydırmaya çalışan ve daima suç işlemeye
    özendiren bir kişiliği sembolize eder. Bütün bu nitelikler
    ancak
    akıl ve bilinçle birlikte
    söz konusu olabilir.
    Âyetten çıkarılan bu sonuç
    ise cinlerin de aynen insanlar
    gibi akıllı ve bilinçli olduklarını kanıtlamaktadır.
    Ayrıca,
    “Ben, cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler
    diye
    yarattım.”234 mealindeki
    âyet-i kerime de bu gerçeği teyid
    etmektedir. Çünkü akıl ve bilince sahip olmayan varlıkların
    kullukla mükellef tutulması düşünülemez. Kur’ân-ı Kerim’de
    cinlerin akıl ve bilinç sahibi olduklarına ilişkin daha
    başka kanıtlar
    da vardır.
    3- Cinlerden bir grubun Kur’an dinledikleri, hatta o
    sırada birbirlerine:
    “Susun, dinleyin!” diye uyarıda bulundukları,
    okuma sona erince de kendi topluluklarına dönerek
    bu olayı anlatıp onları Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dâvetine
    uymaya çağırdıkları yine Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.
    235 Bundan anlaşılıyor ki cinlerin de mü’minleri ve kâfirleri
    vardır. Elbette ki buna bağlı olarak iyileri ve kötüleri
    de vardır. Nitekim Cin Sûresi’nin 11-15. âyetlerinde bu
    konu gâyet açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler sayesinde
    cinlerin de aynen insanlar gibi mükellef olduklarını,
    Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uyanlarının ödüllendirileceğini,
    suçlularının
    ise cezaya çarptırılacağını anlıyoruz.
    4- Cinler insanları görür, Fakat insanlar cinleri göremezler
    «...Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan)
    ve yandaşları sizi görürler.»236 Yapıları bakımından sahip
    233 6/En’âm, 112
    234 51/Zâriyât, 56
    235 46/Ahkaf, 29, 30, 31
    236 7/A’râf, 27
    AHMED KALKAN
    ~ 150~
    bulundukları ayrıcalıklar sayesinde insanların
    yapamayacağı
    olağanüstü işleri başarırlar. Örneğin, çok uzak mesafelere
    anında ulaşırlar.
    237
    Cinlerin gizliyi bildiklerine ilişkin kanaat doğru değildir.
    Gizliyi, mutlak gaybı Allah’tan başkası bilemez.238 Bazı kimselerin,
    ilişki kurdukları cinler aracılığıyla gizli şeyleri öğrendiklerine
    ilişkin kanaatin iç yüzü şöyledir:
    Gizlilik, göreceli bir meseledir. Örneğin, birinin zihnindeki
    düşünce
    ve inançlar, Allah’tan başka ne insan, ne de
    cin tarafından asla bilinemez.
    Herhangi bir yerde gizli ya da
    saklı bir şeyi keşfetmeye gelince
    bu, imkânlara ve şartlara
    bağlıdır. Araştırmak ve araç kullanmakla gizli bir maddeyi,
    bir rezervi ya da bir bilgiyi elde etmek, yerine göre mümkün
    olabilir. Örneğin bir defineyi ortaya çıkarmak için insan
    hangi yollara başvuruyor ise cin de aşağı yukarı aynı
    yolları izlemek durumundadır. Şu var ki cin, yapısı itibarıyla
    daha seri ve daha esnektir.
    Bu sayede insanın giremediği
    dehlizlere, karanlık, dar, sarp ve çetin mevkilere cin
    rahatlıkla girebilir; Yüksek, kuytu, derin, uzak ve elverişsiz
    arazilere ulaşabilir. Fakat insanın, cinleri öyle her istediği
    konuda kullanabileceğine, dilediğini onlara yaptırabileceğine
    ya da cinlerin, her istedikleri şeyi yapabileceklerine
    ihtimal vermemek gerekir. Aksi halde onlarla ilişki kuranlar,
    başta stratejik merkezler, devlet arşivleri, hazineler,
    borsalar ve bankalar olmak üzere dünyadaki zenginlik ve
    sır kaynakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilecek
    ve insanlığın
    nizam ve düzenini altüst edecek,
    dünyayı oyuncak haline getireceklerdi.
    Cinler gerçekten
    237 27/Neml, 39
    238 3/Âl-i İmran, 179; 6/En’âm, 50, 59; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31, 123;
    16/Nahl, 77; 18/Kehf, 26, 27/Neml, 65; 34/Sebe’, 14; 52/Tûr, 41, 53/Necm, 35, 68/Kalem,
    47, 72/Cinn, 26
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 151~
    aramızda dolaşıyor
    olsalar bile, onların da mutlak
    sûrette
    uymak zorunda oldukları kesin kayıtlar ve kurallar ya da
    asla aşamayacakları
    doğal engeller vardır.
    5- Cinlerde üreme vardır, onlar da çoğalırlar.239
    Ancak nasıl yaşadıklarını
    ve nasıl çoğaldıklarını
    ayrıntılarıyla bilemiyoruz. Cinlerle evlilik kurduklarını
    ileri sürenlere inanmak güçtür. Fakat
    insanlarla sıkı ilişki içinde oldukları
    bir gerçektir.
    Özellikle Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan
    insanların
    hemen
    hepsi de şeytanların etkisi altındadırlar
    ki şeytanlar cinlerin; ahlâksız, suçlu, günahkâr
    ve kâfirleridir. Bunu Kur’ân-ı Kerim şöyle
    açıklamaktadır: En’âm Sûresi’nin 128’inci âyet-i
    kerimesi’nde, Allah Teâlâ’nın, bütün cinleri ve
    insanları bir araya toplayacağı kıyamet gününde
    cinlere, insanlarla çok uğraştıklarını açıklayacağı
    ifade edilmektedir.
    Yine aynı âyette onlarla dostluk
    kuran insanların
    da “Ey Rabbimiz! -gerçekten-
    karşılıklı
    olarak birbirimizden yararlandık ve
    bize verdiğin sürenin de sonuna ulaşmış bulunuyoruz.”
    diye itirafta bulunacakları, o sırada Allah
    Teâlâ’nın da: “(öyle ise) Durağınız ateştir!” diyeceği
    anlatılmaktadır.
    239 18/Kehf, 50
    AHMED KALKAN
    ~ 152~
    Bu âyetin ışığında diyebiliriz ki birçok kimsenin
    insanlık kaydından sıyrılmasında,
    çeşitli suç
    ve günahların işlenmesinde, vahşetlerin, tecavüz
    ve katliamların arka planında cinlerin rol oynadıkları
    ihtimali vardır.
    240 Bu rol, zorlayıcı şekilde
    olmamakta, amellerini güzel göstererek kötülükleri
    teşvik şeklinde ve fısıltı diye tercüme edebileceğimiz
    vesvese vererek uygulanmaktadır.
    “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını
    düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı
    sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık
    onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” 241
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan
    ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler
    gelmedi mi?’ Derler ki: ‘Kendi aleyhimize şâhitlik
    ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair
    kendi aleyhlerine şâhitlik ettiler.” 242
    “Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları
    sizi görürler.”243
    “Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok
    kimseler yaratmışızdır.” 244
    240 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, 321-325
    241 6/En’âm, 112
    242 6/En’âm, 130
    243 7/A’râf, 27
    244 7/A’râf, 179
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 153~
    “Âdem’e secde edin” demiştik. Secde ettiler, yalnız İblis etmedi.
    O, cinlerdendi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz
    Benden ayrı olarak onu ve onun neslini dostlar mı ediniyorsunuz?
    Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Bu, zâlimler için ne
    kötü bir değiştirmedir!” 245
    “Cinleri de daha önceden (deri gözeneklerinden) içeriye
    giren yakıcı ateşten yarattık.” 246
    “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde
    kalmazlardı.” 247
    “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık yol alan
    rüzgârı da Süleyman’ın buyruğuna verdik ve O’na katran
    kaynağını akıttık. Rabb’inin izniyle cinlerden kimseler O’nun
    huzurunda çalışırdı. Onlardan, kim emrimizden
    sapsa ona
    harlı işkenceden tattırırdık.” 248
    “Allah’la cinler arasında bir soy bağı icâd ettiler. Andolsun
    ki, cinler de kendilerinin (hesap yerine) götürüleceklerini
    bilirler.”
    249
    “Hatırla ki, cinlerden bir grubu Kur’an’ı dinlesinler diye
    sana yöneltmiş idik. Onun huzuruna geldiklerinde: ‘Susup
    dinleyin’ dediler. (Okunması) bitirilince de kavimlerine
    uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: ‘Ey kavmimiz, biz
    Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan,
    hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey
    245 18/Kehf, 50
    246 15/Hicr, 27
    247 34/Sebe’, 14
    248 34/Sebe’, 12
    249 37/Sâffat, 158
    AHMED KALKAN
    ~ 154~
    kavmimiz! Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul edin ve ona
    iman edin, ta ki Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın
    ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın. Kim Allah’ın dâvetçisinin
    çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakıcı
    değildir. Onun ondan başka dost ve yardımcıları da olmaz.
    İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’” 250
    “Cinleri de dumansız ateşten (mâric) yarattık.” 251
    “Ey insan ve cin, sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu
    iken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
    Ey cin ve insan toplulukları göklerin ve yerin çevresinden
    (atmosferden) geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ama Allah’ın
    verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin
    hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”252
    “Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibâdet/kulluk etsinler
    diye yarattım.” 253
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
    Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur:
    ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel
    Kur’an’ı dinledik. Biz de ona İman ettik. (Artık) Kimseyi
    Rabbimıza asla şirk/ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz
    olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek
    aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan
    bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların
    (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu,
    biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle,
    250 46/Ahkaf, 29-32
    251 55/Rahmân, 15
    252 55/Rahmân, 31-34
    253 51/Zâriyât, 56
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 155~
    alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz,
    -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü
    türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler
    de var, hak yoldan sapanlar da var.” 254
    “Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
    dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu
    sûretle Rabbi’ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de
    zulme uğramaktan korkmaz.” 255
    “ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber
    bunun dışındadır.” 256
    “De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım… Düğümlere üfüren
    üfürükçülearin şerrinden.” 257
    “İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında)
    pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların
    Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hâkim
    ve yöneticisine), insanların İlâhına sığınırım.” 258
    HADIS-I ŞERIFLERDE CIN KAVRAMI
    “Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten
    yaratıldı. Âdem de size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.”
    259
    254 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    255 72/Cin, 13
    256 72/Cinn 26-27
    257 113/Felak, 1, 4
    258 114/Nâs, 1-6
    259 Müslim, Zühd 60
    AHMED KALKAN
    ~ 156~
    “Şu bir gerçek ki rukye, muskacılık, şirinlik büyüsü,
    kısmet açma muskası gibi şeyler şirktir.”
    260
    “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne, giysisine
    bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”
    “Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın;
    üstünde nazarlık boncuğu taşıyanı
    Allah korumasın!” 261
    “Her birinizin melekten ve cinden bir arkadaşı vardır.”
    ‘Senin de cinden arkadaşın var mı yâ Rasûlallah?’ dediler.
    “Benim de var, fakat Allah yardım edip beni ona galip getirdi
    de teslim oldu. Bana iyilikten başka bir şey emretmez.”262
    “Hz. Peygamber, Ebuzer’e: “Cin ve insan şeytanlarından
    Allah’a sığındın mı?” diye sormuş, Ebuzer: ‘İnsandan da
    şeytan var mı?’ diye sorunca, Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir:
    “Evet, onlar cin ve şeytanlardan daha şerlidirler.”263
    İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.),
    cinlere Kur’an okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah
    (s.a.s.) bir grup ashâbıyla Ukâz panayırına gitmek niyetiyle
    yola çıktı. Bu esnada, şeytanlarla, semâdan gelen
    haber arasına engel konmuş idi. (Bundan dolayı, mutad
    olarak semâdan haber getiren) şeytanlar üzerine şahâblar
    260 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
    261 Heytemî; Zevâcir, 1/130
    262 Müslim, Münâfikîn 69; Dârimî, Rikak 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned
    1/385, 397, 401, 460
    263 Nesâî, İstiâze 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/178
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 157~
    (Şahâb: Geceleyin görülen ve yıldız kayması tabir ettiğimiz,
    kozmoğrafyacıların da “atmosfere düşüp yanan göktaşı”
    dedikleri şeydir.) gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine
    (eli boş ve habersiz) döndüler. Kavmi: “Ne var, niye
    (boş) döndünüz?” diye sordular. Onlar: “Bizimle semâvî
    haber arasına mânia kondu, üzerimize şahablar gönderildi.
    (Biz de kaçıp geri geldik)” dediler. “Bu, dediler, yeni zuhur
    eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu ve batısını
    dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin).”
    (Yeryüzünü taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar.
    Bunlardan) Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz panayırına
    giderken yolda ashâbıyla sabah namazı kılmakta
    olan Hz. Peygamber’e (s.a.s.) (Nahle denen yerde) rastladı.
    Kur’ân-ı Kerim’in tilâvetini duyunca durup kulak kabarttılar.
    “Bizimle semâvî haber arasına engel olan şey işte bu!”
    deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle dediler: “Biz hakikkaten
    hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki o, Hakk’a ve
    doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik.
    Rabbimize (bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.”
    264
    Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.s.) vahyederek
    durumu bildirdi: “De ki: Bana şu hakikatler vahyolunmuştur:
    “Cinden bir zümre (benim Kur’an okuyuşumu)
    dinlemiş de (şöyle) söylemişler: “Bize, hakiki hayranlık veren
    bir Kur’an dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya götürüyor...” 265
    Zührî’den rivâyet edilmiştir: “Dediler ki, biz (yıldız
    kaymalarına dayanarak); “bugün büyük bir adam doğdu,
    264 72/Cin, 1-2
    265 72/Cin 1-...; (Cin’in sözü 15. âyette biter); Buhârî, Tesfir Cinn 1, Ezan 105;
    Müslim, Salât 149, h. no: 449; Tirmizî, Tefsir, Cinn, h. no: 3320
    AHMED KALKAN
    ~ 158~
    bugün büyük bir adam öldü” derdik. Hz. Peygamber (s.a.s.)
    şu açıklamayı yaptı: “Yıldızlar hiç kimsenin hayatı veya ölümü
    için atılmazlar. Ancak Rabbimiz, bir işe hükmetti mi,
    semâvat ehli birbirine haber verir. Böylece haber dünya
    semâsına kadar gelir. Burada cinler haberi kapmak için kulak
    kabartırlar ve onu dostlarına ulaştırırlar.” 266
    İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Cinler semâya yükselip, orada
    vahyi dinliyorlardı. Bir tek kelime işitince, ona doksan
    dokuz tane de (kendilerinden) ilâve ediyorlardı. O tek kelime
    hak, ilave edilenler bâtıldı. Rasûlullah (aleyhissalâtu
    vesselâm) gönderilince, semadaki yerlerine yükselmeleri
    şihablarla (göktaşları) önlendi. Bundan önce gökte şihablar
    (bu kadar çok) atılmazdı. İblis onlara: “Nedir bu? Herhalde
    mühim bir hâdise var!” dedi. Askerlerini gönderdi.
    Onlar Rasûlullah’ı (s.a.s.) Mekke’de iki dağın arasında namaz
    kılyor buldular. İblis’e tekrar dönüp gördüklerini haber
    verdiler. O da: ‘Arzda meydana gelen hâdise işte bu!
    (Sizin semâdan haber almanız bu sebeple engelleniyor)’
    dedi.” 267
    “Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için
    üzerime atıldı. Allah ona galebe çalmama imkân verdi. Ben
    de onu boğazından yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden
    birine bağlamayı arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz
    onu göresiniz. Ancak, kardeşim Süleyman’ın (a.s.) şu
    sözünü hatırladım: “...Ve benden sonra kimseye nasib olmayacak
    bir mülkü bana ihsan et.”268 Allah da onu hor ve hakir
    olarak geri çevirdi.” 269
    266 Müslim
    267 Tirmizî, Tefsir, Cin h. no: 3321
    268 34/Sâd, 35
    269 Buhârî, Salât 75, Amel fi’s-Salât 10, Bed’ül-Halk 11, Enbiyâ 40, Tefsir, Sâd;
    Müslim, Mesâcid 39, h. no: 541
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 159~
    CINLERIN VARLIĞININ DELILLERI
    Cinlerin varlığı Kur’an ve sünnet ile sâbittir. Hatta cinler
    hakkında başlı başına bir sûre mevcuttur. Cin sûresine ek
    olarak, Kur’ân-ı Kerim, birçok yerde onlardan bahsetmiştir.
    Onlardan birkaçı:
    “Ben cinleri ve insanları sadece Bana ibâdet etsinler diye
    yarattım.”270
    “Hani cinlerden bir grubu Kur’an’ı dinlemeleri için sana
    yöneltmiştik.”271
    Sünnet-i Nebeviye’de de cinlerin varlıklarını isbat eden
    ve onlardan haber veren birçok hadis-i şerif vardır. Onlardan
    biri:
    “Rasûlullah (s.a.s.) ashâbından bir cemaatle birlikte
    Ukaz panayırına gitmeye kastederek yola çıktılar. O tarihte
    şeytanlara gökten haber almak yasaklanmış; üzerlerine
    göktaşları atılmış, bunun üzerine şeytanlar kavimlerinin
    yanına dönmüşler. Kavimleri onlara: “Size ne oldu?” demişler.
    Şeytanlar: “Semadan haber almaktan men edildik.
    Üzerimize göktaşları gönderildi.” diye cevap vermişler. Kavimleri:
    “Bu mutlaka yeni meydana gelmiş bir şeyden olacak.
    Siz hemen yeryüzünün doğusunu batısını dolaşın da
    bakın semadan haber almamıza mâni olan bu şey nedir?”
    demişler. Tıhame taraflarını tutan takım Ukaz panayırına
    gitmekte olan peygamber (s.a.s.) Nahle denilen yerde ashâbına
    sabah namazını kıldırırken onun yanına uğramışlar.
    Cinler Kur’an’ı işitince onu dinlemişler ve (birbirlerine)
    270 51/Zâriyât, 56
    271 46/Ahkaf, 29
    AHMED KALKAN
    ~ 160~
    semadan haber almanızı engelleyen işte budur.” demişler.
    Sonra kavimlerine dönerek: “Ey kavmimiz! Biz doğru yolu
    gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik. Ve ona iman ettik,
    bundan sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi şirk koşmayacağız.”
    demişler. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Peygamberimize
    (s.a.s.): “De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı)
    dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu…”272 âyetini inzâl
    etti. 273
    Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki
    insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
    ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin
    gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar melekler ile
    cinlerdir. Melekler Allah’a itaatten asla ayrılmazlar.
    Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın
    emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere yükselirler.
    Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar.
    Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
    varlığı, Kur’an ve sünnetle sâbit olduğundan,
    bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini zedeler.274
    Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler
    ve gerçekler
    konusunda
    olduğu gibi cin ve şeytan
    konusunda da tek kaynağımız
    Kur’ân-ı Kerim’dir.
    Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
    272 72/Cin, 1
    273 Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 66-67
    274 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 161~
    gibi bazılarını beş duyumuzla
    asla algılayamadığımız,
    bazılarını ise çok nâdir olarak duyumsar
    gibi
    olduğumuz
    varlıklara ilişkin bilgiler ancak vahiy
    sayesinde insana ulaşmıştır.
    CIN VE ŞEYTANIN VARLIĞI AKLA TERS DEĞILDIR
    Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler
    ile, aynı cinsten olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın
    gizli varlıklar oldukları sâbittir. Bu konuda birçok âyet
    ve Kur’an’da “Cin sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre
    vardır. Cinlerin varlığını Hz. Peygamber de haber vermiştir.
    O halde, bizim müslüman olarak, muhkem âyetler ve sahih
    hadislerle var olduğu bildirilen cin ve şeytanın, Allah’ın görülmeyen
    gizli yaratıkları olduğuna inanmamız gerekir.
    Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan
    aklı, aynı sebepten, varlığı şer’an sâbit olan cin ve şeytanı
    da inkâr edemez. Çünkü bu husus, aklen muhal değildir.
    Cinlerin de cismanî bir bünyesi olabilir. Fakat bizim her
    bünyeyi görmemiz zaruri olmadığı gibi, gördüğümüz cisimlerin
    de her cüz’ünü göremediğimiz bilinen bir gerçektir.
    O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye sahip birçok
    varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim
    mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz.
    Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve
    ışınlar bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz
    gizli varlıklar bulunabilir.
    Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
    bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta,
    AHMED KALKAN
    ~ 162~
    duyularımızdan gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız
    ruhanî varlıkların bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz.
    Her türlü varlığı yaratmaya kaadir olan Allah’ın yarattıklarının,
    yalnız gözümüzle veya âletlerle görüp bildiğimiz
    şeylerden ibaret olduğunu sanmak, büyük gaflet olur. Bu
    ise, Yüce Allah’ın İlâhî kudretini ve evrenin kapladığı alanı
    bilmemekten başka bir şey değildir.
    Melekler, Cinler ve Şeytan, gaybiyyât denilen
    görülmeyen âlemde mevcut varlıklar olduklarından;
    biz onları göremezsek de, var oldukları, dinînaklî
    delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların
    varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, bu gaybî
    varlıkların varlığını da yokluğunu da kesin delillerle
    isbat edemez. Fakat akl-ı selim, gözle görülmeyen
    bu yaratıkların varlığının imkânsız olmadığına,
    aksine onların da, vücudu câiz olan şeylerden
    olduğunu kabul eder. Çünkü, meleklerin, cinlerin
    ve şeytanın varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî
    veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya
    konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz
    ve bugün ilmin mâhiyet ve hakikatini tesbit edemediği
    hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın
    da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz
    veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ruhu da,
    aklı da, hayat gerçeğini de ve görünmeyen, fakat
    varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 163~
    de inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi maddî
    olmayan ve maddeden mücerret soyut, mânevî,
    gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz. Bu gibi
    soyut varlıklar, gözlem ve tecrübeye dayanan müsbet
    ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi gaybî
    yaratıklardır.
    Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozof,
    fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak
    zorunda kalmışlardır. Bu günkü müsbet bilimlerle uğraşan
    meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi birtakım
    kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı
    olayların meydana gelmesine sebep olduğunu kabul ve itiraf
    etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin,
    cinlerin ve şeytanın varlığının aklen câiz ve mümkün
    görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir. Özet olarak
    diyebiliriz ki, melekler ve cinler de, aklımız ve ruhumuz
    gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz, ama gözle göremediğimiz
    nice şeyin varlığına inandığımız gibi, Kur’an’ın
    haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği bu varlıklara
    mü’minler olarak iman ederiz.
    Melekler, cinler ve şeytan gaybî varlıklardır. Gayb: Hislerle
    veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min
    gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.275 Allah’ın ve Rasûlünün
    bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min
    ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini,
    “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek,
    cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz.
    Gaybe iman ise büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar
    275 Bak. 2/Bakara, 3
    AHMED KALKAN
    ~ 164~
    gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı
    gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir.
    İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması
    ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır.
    Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle
    onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik
    ve itaat ettik’ demeleridir. Gözüyle göremediğinin varlığını
    kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini,
    rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını
    nasıl kabul edip kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir.
    Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr
    etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar
    olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih
    ediyorlar.
    Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki
    ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve
    hevesinden, hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla
    kurtulabilir ve gerçek insanlık mertebesine yükselirler.
    Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha kıymetli de olsa
    göremediğini tercih etmez; önündeki otları her şeye tercih
    eder. Kâinat; sadece mevcut olduğu açık olan, bilinen
    ve görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen
    şeylerden daha başka varlıklar da mevcuttur ki biz bunları
    görmeden sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir
    ve kabul ederiz.
    İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi,
    onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu
    konuda mü’mine düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer
    kudrete (Allah’ın vahyine, doğru habere) bırakmasıdır.
    Mü’min, öğrenmek istediklerini Alîm ve Habîr olan,
    görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan
    ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 165~
    olduğu gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini
    önemsemeyerek, insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine
    götürmek istemektedirler. Mü’min, Allah’ın, Kitabında
    bahsettiği gaybî olan ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün
    bildirdiği şekilde iman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı
    dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz
    şeylerden de infak ederler.”276
    İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak, cinlerle
    ortak şekilde irâde sahibi bir varlık şeklinde yaratılmıştır.
    İrâde, “farklı seçeneklerden birini tercih etmek”
    demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler
    sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan olmak”
    277 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren
    alanda kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini
    daha özgürce kullanmasını sağlayan varlıklarla karşı karşıyadır.
    Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı,
    iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
    İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan
    ve meleklerin sunduğu seçeneklerle dolu ruhî bir hayat olduğunu
    unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan
    meleklerin yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın
    varlığı da bir gerçek olmakla beraber, Kur’an, şeytana
    değil; meleklere imanı öne çıkarmak278, tâğutu inkâr edip
    Allah’a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek
    sûretiyle279 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış,
    onunla hemhal olmayıp aksine meleklere kulak vermeyi
    öngörmüştür.
    Onlar atmosferin dışında da dolaşabildiklerine göre,
    276 2/Bakara, 3
    277 67/Mülk, 2
    278 2/Bakara, 177, 285
    279 2/Bakara, 256
    AHMED KALKAN
    ~ 166~
    solunuma ve oksijene ihtiyaçları olmamalıdır. Atmosferin
    dışında gökte karanlıklar içinde dolaşabildiklerine ve Hz.
    Peygamber’i sabah namazında gelip izleyebildiklerine göre,
    280 görebilmek için bizim bildiğimiz anlamda ışığa ihtiyaçları
    olmamalıdır. Demek ki onlar, bizim mahiyetini henüz
    bilemediğimiz birtakım ışınlarla da görebilecek yapıdadırlar.
    Burada henüz dedik, çünkü Hz. Peygamber’in haber
    verdiği “Cinler”den bir kısmını meydana getiren mikroplar,
    günümüzde geliştirilen mikroskop, elektron mikroskop
    gibi âletler yardımıyla insanoğlunun bilgi ve görüş sahasına
    girmiştir. Fakat
    mikroplar gibi, cinler de hiçbir zaman
    insanoğlu tarafından
    çıplak gözle görülemeyeceklerdir.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de de haber verildiği gibi,281 gözümüz
    onları görecek yapıda
    yaratılmamıştır. Kaydetmek gerekir
    ki, önceleri insanoğlunun
    bilgisinin dışında olan X, röntgen,
    ultraviyole vb. kızıl ya da mor ötesi ışınlar, radyo, tv.
    dalgaları günümüzde bilinmekte
    ve kendilerinden yararlanılmaktadır.
    Burada karşımıza şöyle bir soru çıkmaktadır:
    Cinlerin de kendilerine göre ışından
    yaratılan bir vücutları
    varsa ve bunlar bu evren içindeyse,
    bir gün keşfedilmeleri
    mümkün olabilir mi? Kanatimizce, meleği ve şeytanı, fiziğin
    imkânlarıyla keşfedebilmemiz nasıl imkân dışı ise, cinlerin
    birgün keşfedilmeleri de imkân dışıdır. Çünkü melek
    ve şeytan, bu dünya hayatına gönderilişimizdeki imtihan
    hikmetiyle ilgili varlıklardır ve bizden bu görmedığimiz
    varlıklara iman etmemiz istenilmiştir.
    Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin
    gözümüzle görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın
    kanıtlayabildiği bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın
    asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir
    280 Müslim, Salât 149; Tirmizî, Tefsir 72/2-3, No: 3323-3324
    281 7/A’râf, 27
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 167~
    cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen cepheyi melekler
    ve cinler oluşturmaktadır.
    BAZI HADISLERDE “CIN” KELIMESI “MIKROP VE
    VIRÜS” ANLAMINDA KULLANILMIŞTIR
    Cin kelimesi, örtmek gizlemek anlamına gelen “cenne”
    kökünden türemiştir ve gözle görülmeyen varlıklara bu ad
    verilmiştir. Melekler, cinler, kabirde bulunan cenazeler, ev
    yılanları bu ad altında zikredilmiştir.282 Henüz doğmamış
    çocuğa da, anne rahminde gizli olduğu için aynı kökten “cenin”
    denilmektedir.
    Mikro dünyayı bilgi alanımıza sokan mikroskobun
    henüz keşfedilmediği, mikropların varlığının
    ilim dünyası tarafından tanınmadığı bir dönemde,
    Hz. Peygamber tarafından onların varlığına işaret
    edilip tesirlerinden bahsedildiğini bazı hadislerden
    anlıyoruz. Hz. Peygamber’den nakledilen
    bu hadislerde
    kullanılan “cin/şeytan” kelimesiyle mikroplar
    kast edilmektedir.
    “Câbir’den (r.a.) Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
    “Kaplarınızı örtün, Kırbaların ağızlarını bağlayın.
    Kapıyı
    kilitleyin. Kandili söndürün. Çünkü
    şeytan hiçbir kırbanın bağını
    çözemez. Hiçbir
    282 İbn Manzûr, Lisânul-Arab, XIII, 92-101
    AHMED KALKAN
    ~ 168~
    kapıyı açamaz ve hiçbir kap-kacak ağzını açamaz.”
    283 Burada, şeytan (cin) kelimesiyle, virüslerden
    bahsedilmektedir.
    Diğer bir hadislerinde de Hz. Peygamber, evlerde
    bırakılan çöplerin şeytanların (cinlerin, yani
    mikropların) toplantı yeri olacağını bildirmiştir.
    284
    Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den nakledilen bir başka
    hadiste de Rasûlullâh (s.a.s.), ashabın Tâun hastalığı
    hakkında sordukları bir soruya, “Cinlerden
    olan düşmanlarınızın dürtmesidir ki o bütün şehidlerde
    vardır.” 285 buyurmuştur. Böylece burada
    da tâûn diye nitelendirilen bulaşıcı hastalığa sebep
    olan mikropları “cin” lafzıyla ifade etmişlerdir.
    Diğer bir sözlerinde de Tâûn hastalığının bulaşıcı olduğuna
    işaret ederek,
    “Bir yerde tâun hastalığı (yani, bulaşıcı
    hastalıklar) çıktığını duyduğunuz zaman oraya
    girmeyiniz”
    286 buyurarak, müslümanların bundan korunmalarını
    istemişlerdir.
    Hz. Peygamber’in hadislerinde bahsettiği Tâûn hastalığına
    günümüzde
    Veba denilmektedir. Vebanın, insanlık
    tarihinin en korkunç
    salgın hastalıklarından olduğu
    283 Müslim, Eşribe, 96; Ebû Dâvud, Eşribe, 22; Tirmizî, Et’ime, 15; Ahmed bin Hanbel,
    Müsned, III, 301, 306, 319, 386; İmâm Mâlik, Muvatta, Sıfatû’n-Nebî, 10/21
    284 Abdürrezzak, Musannef, XI, 32
    285 Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 395
    286 Buhari, Tıb 30; Müslim, Selâm 92-94, 98, 100
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 169~
    bilinmektedir. Aslında “tâun” ve “veba” kelimeleri, Arapça’da
    bütün bulaşıcı hastalıklara verilen genel ad olarak
    kullanılmaktadır.
    Hz. Peygamber’in bir çeşit karantina uygulanmasını
    emretmesi, bu hastalığın bulaşıcı özelliğini bildiğini göstermektedir.
    Buna benzer hadislerde de Hz. Peygamber’in
    kullandığı “cin/şeytan” kelimesiyle
    mikropları kasdettiği
    açıktır. Mikrobun ilim dünyasında henüz keşfedilmediği
    dönemde Hz. Peygamber’in, onlara
    bazı özellikleriyle işaret
    etmesi ilginçtir.
    Câbir’den (r.a.) nakledilen diğer bir hadiste ise Hz. Peygamber’in
    şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kabı örtün,
    tulumu da bağlayın, Çünkü senede bir gece Veba iner.
    Yanından geçtiği kapağı olmayan her kabın veya üzerinde
    bağı bulunmayan her tulumun içine muhakkak bu vebadan
    iner.”287
    Nevevî, bu hadisi açıklarken şöyle der: Bu hadiste, vebanın
    bulaşacağı bu gecenin yılın hangi gecesi olduğu belirtilmemiştir.
    Veba salgını çıktığında, herhangi bir gün
    veya gece, bu mümkün olabilir. Bu açıdan Hz. Peygamber,
    yiyecek ve içecek maddelerinin ağzının kapatılmasını emretmiş,
    salgın hastalıkların mikroplarının hava yoluyla da
    bulaşabileceğine işaret etmiştir. Günümüzde, birçok hastalığın
    teneffüs edilen hava, mikrop bulaşan yiyecek ve içecekler
    yoluyla insanlara geçtiği bilinen bir husustur. Hz.
    Peygamber’in, yiyecek ve içecek kaplarının ağızlarının kapatılmasını
    emretmesinin hikmetinin bu olduğu açıktır.288
    287 Müslim, Eşribe 99
    288 en-Nevevî, Minhâc, c. 13, s. 183, 186-187
    AHMED KALKAN
    ~ 170~
    Hadislerden rahatlıkla şu neticeyi tespit edebiliyoruz:
    Mikropların çıplak gözle görülmemeleri
    sebebiyle Hz. Peygamber onlara “cin/şeytan”
    lafızlarıyla işaret etmektedir. Cin kelimesi yerine
    Peygamberimiz “mikrop” demiş olsaydı, o günün
    insanları bu kelimeyi anlamayacak veya yanlış anlayacaktı.
    Peygamberimiz anlatmaya çalışsa da o
    günün insanları o günün şartlarında fitneye düşebilecekti.
    Rasulullah’ın hadislerinde cin kelimesiyle
    işaret ettiği
    mikropların diğer bir özelliği, onların
    insan sağlığı açısından zararlı olmasıdır. Ki, Hz.
    Peygamber’in, yiyecek ve içecek kaplarının ağzının
    kapatılmasına dair emirlerinden bu durum ortaya
    çıkmaktadır. Hadiste işaret edilen bir diğer özellik
    ise, onların çöplüklerde, atık maddelerde çoğaldığıdır.
    289 Bu da, günümüz biliminin mikropların
    üremesi ve çoğalmasıyla ilgili olarak tesbit ettiği
    bir gerçektir. Hadiste işaret edilen bir başka özellik
    de, bulaşıcı hastalıklara da (veba/tâûn) onların
    sebep oldukları hususudur. Yukarıda zikredilen örneklerden
    de anlaşılacağı gibi, hadislerde
    ve bazı
    İslâm literatüründe kaydedilen “cin” kelimesi ile
    sadece bildiğimiz özel manası ile iman veya inkâr
    eden, erkeği-dişisi, mü’mini- kâfiri olan cinlerin
    289 Abdurrezzak, Musannaf, XI, 32
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 171~
    kast edilmediğidir. Bu durumda “cin” kelimesi ile,
    göze görünmeyen, fakat mevcudiyeti birtakım eserleriyle
    anlaşılan
    geniş bir varlıklar âleminden söz
    edildiği ortaya çıkmaktadır. Buna göre, gözle görülmemeleri
    açısından mikroplar da birer cindir.
    Bazı hadislerde, fare haşerat gibi birtakım zararlı hayvanlarla,
    insan sağlığı açısından zararlı olan mikroplara,
    “Şeytan” lafzıyla işaret edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim
    Câbir’den (r.a.) nakledilen bir hadisde Hz. Peygamber şöyle
    buyurmuşlardır: “Kaplarınızı örtün, kırbaların ağzını bağlayın,
    kapıyı kilitleyin, kandili söndürün, Çünkü şeytan, hiçbir
    kırba bağını çözemez, hiçbir kapıyı ve hiçbir kap-kacak
    ağzını açamaz. Şayet sizden herhangi biriniz kapkacağını
    örtmek için üzerine enlemesine bir tahta parçası koymaktan
    başka bir imkân bulamazsa, Allah’ın adını anarak bunu
    yapsın. Çünkü küçük bir fâsık, ev halkı içerideyken üzerlerine
    evlerini yakabilir.”290
    Hadiste geçen, “küçük bir fâsık” lafzıyla, farenin kasdedildiği
    belirtilmektedir.291 Yine, yukarıdaki hadiste “şeytan”
    lafzıyla, sadece zararlı haşerelerle fare gibi hayvanların
    değil; insan sağlığı için zararlı olan mikropların da kastedildiği
    anlaşılmaktadır. Câbir’den nakledilen bu konudaki
    bir hadis, bu hususu te’yîd etmektedir. Hz. Peygamber bu
    hususta şöyle buyurmuştur: “Kabın ağzını örtün, tulumu da
    bağlayın. Çünkü senede bir gece veba iner. Yanına uğradığı
    kapağı olmayan her kabın yahut üzerinde bağı olmayan her
    tulumun içine mutlaka bu vebadan iner.”292
    290 Müslim, Eşribe 96; Krş. Buhârî, B. Halk 11, 15; Müslim, Eşribe 97; Ebû Dâvud, Eşribe
    22, hadis no: 3731-3733; Tirmizî, Et’ıme 15, hadis no: 1812
    291 Bkz. en-Nevevî, Minhâc, XIII, 183
    292 Müslim, Eşribe 99. Bu konuyla ilgili hadis rivâyetlerinin tahkiki için bkz. Ali Osman
    AHMED KALKAN
    ~ 172~
    CIN KELIMESI, KUR’AN’DA YABANCI
    (TANINMAYAN) İNSAN ANLAMINDA KULLANILIR
    MI?
    Kur’an’da Cin kavramı, tümüyle kavram anlamında, yukarıda
    özelliklerini ifade etmeye çalıştığımız varlık anlamında
    kullanılmıştır. Sadece can ifadesi büyük çoğunlukla
    Cin, bazen de yılan anlamında kullanılmıştır. Ayrıca cinnet
    kelimesi deli anlamında kullanılmış, ama el-cinnetu şeklinde
    el takısı aldığında ise sadece cinler anlamında kullanılmıştır.
    Ancak hiçbir yerde cin kavramının geldiği kelime
    köklerinin hiç birisinde yabancı(tanınmayan insan)
    anlamında kullanılmamıştır. Bu nedenle Süleyman (a.s)’ın
    emrine verilen Cinleri yabancılar olarak anlamak imkânı
    yoktur. Nitekim harikulade şeyler yapan bu varlıklardan
    bahseden ayetlerin293 sonunda şöyle buyrulmaktadır; “Böylece
    onun (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman,
    ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan
    başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkca
    ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine
    aşağılanıcı bir azab içinde kalıp yaşamazlardı”294
    Ahkaf sûresindeki ayetlerde295 ise cinlerden bahsedilirken
    bizden farklı olan boyutlarına pek değinilmeden olay hikâye
    edilmektedir. Bu durum, Cin’in bir anlamının da yabancı/
    tanınmayan olduğu savıyla, bahsedilen kişilerin kavram
    anlamıyla Cin değil, sözlük anlamıyla yabancı kimse anlamında
    kullanıldığını söyleme imkânı tanıyabilir. Ama Cin’in
    Kur’an’da tümüyle bildiğimiz Cin anlamında kullanılmasından
    ve gerekse, yine Kur’an’da Cin’in tek bir sefer bile
    yabancı anlamında kullanılmayışından bu çok zorlama bir
    Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 91-117
    293 34/Sebe’, 12-14
    294 34/Sebe’, 14
    295 46/Ahkaf, 29-32
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 173~
    yorum olacağı açıktır. Bu nedenle kanaatimizce 46/Ahkaf,
    29-32’daki anlatımda da kastedilen, gözle görülmeyen ve
    insan gibi mükellef olan varlıklar olan Cinlerdir.296
    CINLERIN AZIĞI
    “Cin” sözü ile Hz. Peygamber sadece, Kur’ân-ı Kerim’de
    kendilerinden bahsedilen, erkeği-dişisi, müslümanı-kâfiri
    olan cinleri kasdetmemiştir. Rasûlullah, farklı zamanlarda
    yeri geldikçe mikroplardan da bahsetmiş ve onların bilinmediği,
    mikroskobun keşfedilmediği o dönemde mikroplar
    için de “cin” lafzını kullanmıştır.
    Bu husus günümüzde daha
    iyi anlaşılmaktadır. Kısacası biz, çağımızdaki ilmî ve teknik
    gelişmelerin ışığında Hz. Peygamber’in “cin” kelimesi ile
    nerede mikropları, nerede de özel anlamda cinleri kasdettiğini
    anlayabilmekteyiz. Fakat geçmiş dönemlerde İslâm
    âlimlerinin, çağlarında henüz mikrop ve mikroskop keşfedilmediği
    için hadislerde geçen “cin” lafızlarının
    tamamını,
    özel anlamıyla mükellef ve akıl sahibi olan, erkeği-dişisi,
    mü’mini-kâfiri bulunan cinler için kullanılmış kabul ettiklerini,
    açıklama ve yorumlarını bu doğrultuda yaptıklarını
    görmekteyiz. Bu husus onların dönemleri için doğru kabul
    edilse, daha doğrusu yanılmaları ma’zur görülse bile, artık
    günümüzde bunları ayırd etmek ve Hz. Peygamber’in hangi
    sözünde cinleri, hangi hadisinde mikropları kasdettiğini
    belirtmek durumundayız.
    Abdullah b. Mes’ûd’dan (r.a.). Hz. Peygamber:
    “Tezek
    ve kemikle taharetlenmeyin, çünkü o cinlerin azığıdır”
    296 Abdülhakim Beyazyüz, Cinler, Melek veya Tanınmayan Varlıklar mıdır?,
    Haksöz
    AHMED KALKAN
    ~ 174~
    buyurdu.297 Kanaatimizce “Kemik ile tezeğin cinlerin yiyeceği
    olduğuna” dair rivayetlerde de böyle bir durumla karşı
    karşıyayız. Aşağıda kemik
    ve tezeğin, taharetlenmede kullanılmasını
    yasaklayan hadisleri incelediğimizde bu görüşün
    daha isâbetli görülüp kabul göreceğini ümit ediyoruz.
    Cin ve şeytanın, yaratılışlarına uygun birer beslenme
    tarzı olabilir. Bizim, hayatımızı devam ettirebilmek
    için gerekli olan enerjiyi sağlamak maksadıyla
    yıyip içtiğimiz gibi; onlar da, kendileri için
    gerekli olan enerjiyi hususî yollarla sağlayabilirler.
    298 Ancak, bunun, mikrop yatağı tezekler ve kemiklerle
    olmadığı açıktır. Eğer onlar enerji sağlamak
    için bizim gıdalarımıza muhtaçlarsa, herhalde
    bunu kemik ve tezekten değil, bizim de hoşumuza
    giden temiz gıdalardan
    sağlarlardı. Çünkü bazı
    hadislerde,
    onların insanların sofrasına ortak olduğundan
    bahsedilmektedir.
    Bu rivayetlerde mecazî
    yön kastedildiğine göre, cinlerin güzelim yiyecek
    sofralarını bırakıp,
    tezekle kemiğe sokulacaklarını
    düşünmek pek mantıklı görünmüyor. Onların
    bizim bilemediğimiz, kendilerine mahsus
    ayrı
    enerji kaynakları, beslenme yolları, gıda maddeleri
    olduğunu
    kabul etmek en doğru yol olmalıdır. Bu
    sebeple, bazı hadis rivayetlerine göre şeytanlar ya
    297 Tirmizî, Tahâret, 14/18; Ebû Dâvud, Tahâret 20; Nesâî, Tahâret 36
    298 Bkz. Aynî, Umde XVI, 310
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 175~
    da kâfir cinler, besmelesiz sofraya oturan müslümanların
    yemeklerine ortak olup dururken, güzel
    temiz yiyeceklerden yerlerken; Hz. Peygamber’e
    iman eden cinler niçin sadece mikrop ve bakteri
    yatağı kemiklerle yetinmek
    zorunda kalsınlar? Bu
    hususun bir problem olduğu ve bunun burada “cin”
    lafzıyla mikropların kast edildiğinin kabul
    edilmesiyle
    çözümlenebileceği açıktır.
    Nesâî, naklettiği bu hadiste ilave olarak, (riks/hayvan
    dışkısı, cinlerin yiyeceğidir) demektedir ki, bu husus burada
    “cin” lafzı ile mikropların kast edildiğine dair görüşümüzü
    te’yid etmektedir. Günümüzde hayvan dışkısı ya da
    tezeğin
    mikrop ve bakterilerin üreme yeri olduğu, onların
    bunları
    yiyerek çoğaldıklarını açıklamaya gerek yoktur. Bu
    maddelerin
    bir mikroskop altına alınarak incelenmesi burada
    cinlerin
    mi, yoksa bakteri ve mikropların mı bulunduğunu
    göstermeye yeterli olacaktır. İbn Mes’ûd’dan nakledilen
    diğer rivayetlerde de Hz. Peygamber’in kemik, tezek
    ve kömürle
    taharetlenmeyi yasakladığı bildirilmektedir. 299
    Şu halde yukarıdaki hadisten de anlaşılabileceği gibi,
    Rasûlullah’ın tezekle taharetlenmeyi yasaklamasının sebebi,
    bunların cinlerin yiyeceği olduğu için değil; mikrop
    yuvası “pis” oluşundandır. Nitekim Hz. Peygamber bunların
    “pis” olduğunu söylemiştir. Böyle maddeler ise mikrop
    kaynağıdır.
    Tezeğin
    cinlerin azığı olduğu hususunu, “mikropların
    üreme ortamı” şeklinde anlamak durumundayız. Aksi
    299 Nesâî, Taharet 35/39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 457
    AHMED KALKAN
    ~ 176~
    takdirde hadisi bir muamma
    haline sokar, aklımız ermiyor
    diye red mi edeceğiz, der dururuz. Hâlbuki burada inkâr
    değil, aksine hadisleri ve Hz. Peygamber’in bunlardan maksadını
    anlama söz konusudur.
    Sahih kaynaklarda yer alan ve yukarıda kaydettiğimiz
    hadislerde Hz. Peygamber, kemik ve tezekle
    taharetlenmeyi
    yasaklamış ve bunun sebebini cinlerle irtibatlandırmamıştır.
    Nesâî ise, tezek için, “Cinlerin yiyeceğidir”
    demiştir.
    300 Bununla da mikropların kast edildiğinin açık olduğu
    yukarıda da kaydedilmişti.
    Buraya kadar naklettiğimiz hadislerden anlaşılacağı
    üzere Hz. Peygamber, kemik, tezek ve kömürle tahareti
    yasaklamış,
    kemik ve tezekte mikropların üremesine uygun
    bir ortam bulunduğunu kasdetmiştir. Bu rivayetlerde
    “cin” lafzı ile mikropların kast edildiği hususunun dışındaki
    tüm konular, önceki İslâm bilginleri tarafından gerek
    fıkhî hükümler, gerekse hadislerin şerhi dolayısıyla kaynak
    eserlerimizde zikredilmiştir.
    Bu âlimlerimiz, pis olup taharetlenmeye
    elverişli olmamalarını,
    cinlerin azığı olmalarını
    kemik ve tezekle taharetin yasaklanmasına gerekçe olarak
    göstermişler; fakat cinlerle mikropların da kast edilmiş
    olabileceği üzerinde
    durmamışlardır.301
    Besmele çekilmeyen yemeklerden şeytanların da yediğinden
    bahseden bazı hadisler de vardır.302 Şeytan diye cinlerin
    kâfir olanlarına denilmektedir. Besmele çekmeden
    300 Nesâî, Taharet 38/42
    301 Nevevî, Minhâc III, 157; Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 327; Aynî, Umde II, 299-301,
    304; M. Hattâb es-Sübkî, Menhel, I, 137; Davudoğlu, Selamet Yolları, I, 137; Sahih-i Müslim
    Terc. Ve Şerhi, III, 226-227; Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mâce Terc. Ve Şerhi, I, 501-502
    302 Bkz. Müslim, Eşribe 134-136; Ebû Dâvud, Et’ıme 16/3765-3766, 3768, 50/3845;
    Tirmizî, Et’ıme 11/1802-1803; İbn Mâce, Et’ıme 13/3278, Duâ 19/3887; Ahmed b. Hanbel,
    Müsned, III, 383; IV, 336; V, 383
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 177~
    yemek yiyen, Allah’a inanmayan nice insanlar vardır ve
    bunların sofrasından kendilerinin yediğinin dışında herhangi
    bir şey eksilmemektedir. O zaman “Şeytanların
    da
    besmele çekmeden sofraya oturan insanlarla beraber yemek
    yediğinden” bahseden rivayetleri mecazî manada
    anlamak
    gerekmektedir. Buna göre bu hadislerde, şeytanın
    bizim gibi yemek yediği değil; mü’minlerin, feyz ve bereketli
    olması,
    yemeğe başlarken Yaratıcımızın adını anmaları
    gerektiği, Allah’ın verdiği nimetlere şükredilmesi icap
    ettiği hususu
    anlatılmak istenmektedir.303
    HADISLERDE “CIN” DIYE ZIKREDILEN
    MIKROBUN, (KORONA)VIRÜSÜN MÂCERÂSI
    MIKROPLARI VE KARANTINAYI DÜNYAYA İLK
    OLARAK RASÛLULLAH TANITTI
    “Karantina” kelimesi, sözlükte “yolcuların gözetim altında
    tutulma süresi” demek olan ve İtalyanca “kırk” anlamına
    gelen quarantenadan gelir. Bulaşıcı hastalıklar sebebiyle
    çeşitli tedbirlerin alınması ve hastalığa yakalanmış olanların
    tecrit edilmesi anlamında kullanılır.
    “Bir yerde veba olduğunu işitince oraya girmeyin; bulunduğunuz
    yerde veba çıkacak olarsa, oradan ayrılmayın.”304
    “Tâunu işittinizmi, bulunduğu yere girmeyin. Bir yerde
    zuhur eder de, siz de orada bulunursanız ondan kaçmak için
    oradan çıkmayın.”305
    303 Geniş bilgi için bkz. Ali Osman Ateş, a.g.e., s. 91-117
    304 Buhârî, Tıb 30
    305 Müslim, Selâm 92, hadis no: 2218
    AHMED KALKAN
    ~ 178~
    Aynı şekilde cüzzamlı hastalardan kesinlikle uzak durulmasını
    isteyen Rasûl-i Ekrem,306 kendisine biat etmek üzere
    Medine’ye gelmekte olan Sakīf kabilesi heyetinde cüzzamlı
    bir hastanın bulunduğunu haber alınca onun geri dönmesini
    istemiş ve biatının kabul edildiğini bildirmiştir.307 Hz.
    Peygamber, hastalıklı hayvanların sağlıklı hayvanlardan
    ayrı tutulması gerektiğini de belirtmiştir.308
    Mikrop diye küçük canlı organizmalarının varlığının
    kimse tarafından bilinmediği bir zaman
    diliminde, Rasûlullah (s.a.s.) mikropları, virüsleri
    tanıdığı, onların insandan insana hastalıkları
    bulaştırdıklarını bildiği gibi, çözümün karantina
    olduğunu söylemiş ve insanlığa tıb yönüyle büyük
    yol açmıştır. Mikroskobun bulunmasıyla, mikro
    organizmaların varlığının bilimsel yönden kesinlik
    kazanması 17. Y.Y.’ın ikinci yarısına aittir. Batının
    bu buluşundan en az bin sene önce, 7. Y.Y.’ın
    ilk yarısında Rasûlullah hastalıkların nasıl bulaştığını
    ve nasıl yayıldığını tespit etmişti. Evet,
    dünyada ilk defa mikropları en doğru şekilde tanıyan,
    hastalıkların onlar aracılığıyla bulaştığını
    tespit edip çözümünün de karantina olduğunu belirten
    zât, Peygamberimizdir. Bundan on dört asır
    önce bu bulaşıcı hastalığı doğru tanımlayıp doğru
    306 Buhârî, Tıb 19
    307 Müslim, Selâm 126; İbn Mâce, Tıb 44
    308 Müslim, Selâm 104-105; Ebû Dâvûd, Tıb 24
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 179~
    çözüm yolu göstermesi, onun kendi kendine yapabileceği
    bir şey değildir. Kur’an, onun hakkında
    şöyle der: “…Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş,
    bilmediğini sana öğretmiştir. Sana Allah’ın
    lutfu gerçekten büyük olmuştur.”309 Salât ve selâm
    olsun ona…
    RASÛLULLAH’IN EMRINE UYULSAYDI, KORONA
    VIRÜS ÇIKTIĞI YERDE YOK EDILECEKTI
    Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah’ın emrine
    uyulmuş olsa ve bulaşıcı hastalık olan yerden kimse
    başka bir yerleşim yerine çıkmamış olsaydı, bu belâ dünyaya
    yayılmayacaktı. Rasûlullah, sadece belirli bir zümreye
    değil; âlemlere rahmet olarak gönderilmişti çünkü. Allah’ın
    izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderilen peygamberimize310
    insanlar, itaat etmedikleri için böyle bir belâya çarptırılıyorlar.
    Rasûlullah’ın karantina emrine uymamak, hem
    Allah’a itaatsizlik, hem peygamberine ve hem de Allah’ın
    tabiattaki kanunlarına, O’nun değiştirilemeyecek olan sünnetine
    karşı çıkmak demektir. O yüzden cezası da ağır olacaktır.
    Bunun cezası genel anlamda şöyle belirtilir:
    “Rasûl’ün çağrısını aranızda, herhangi birinizin diğerini
    çağırması gibi görmeyin. Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri
    Allah elbette bilir. Onun emrine aykırı davrananlar başlarına
    ya bir belânın (fitnenin) gelmesinden yahut can yakan bir
    cezaya çarpılmaktan korksunlar!”311
    309 4/Nisâ, 113
    310 4/Nisâ, 64
    311 24/Nûr, 63
    AHMED KALKAN
    ~ 180~
    Mecburiyet hissettiklerinden ve ölümden korktukları
    için insanlar, başlarındaki yöneticilere ve küresel yönlendiricilere
    kesin bir itaat içindeler. Biz müslümanlar, devlet
    “evde kal!” demese bile, devletin yasak koymasından önce,
    Rasulullah’ın koyduğu yasağa uymalıyız. Rasûl’e bu konuda
    ve Kur’an’ın hayata geçirilmesine yönelik onun emirlerine
    ve örnekliğine muhâlefet etmenin cezası, başına belâyı bulmak
    veya can yakan bir cezaya çarpılmaktır.
    VEE KUR’AN’IN TEMIZLIK KONUSUNDAKI
    EMIRLERINE UYULSAYDI, BU VIRÜS, ORTAYA
    ÇIK(A)MAZDI.312
    BU VIRÜS, MÜ’MINLERE RAHMET OLABILIR MI?
    “Tâun (veba, bulaşıcı virüs) hastalığı, Allah Teâlâ’nın dilediği
    kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah
    onu mü’minlere rahmet yaptı…”313
    312 Dinimiz, temizliği iman ile irtibatlandırmış, nice ibâdeti temizlik şartıyla kabul edileceği
    açıklanmış, maddî temizlikle birlikte mânevî temizliği, gönlün arınmasını da öne
    çıkartmıştır. Temizliği imanla bağlantılı olarak, imanın yarısı şeklinde ele alan dinimiz,
    temizliğin kendisini de ibadet saymıştır. Abdest, gusül ve teyemmüm bu ibadetlerdendir.
    Temizlik hakkında çok şümullü alanları sayarak her alanda temizliğe önem vermeyi
    emretmiştir. Yemek öncesi ve sonrası ellerin yıkanmasını isteyerek, abdest ile, el ve yüz
    temizliğine dikkat çekmiş, tuvalette su kullanmayı ve çıkışta mutlaka elleri yıkamayı emretmiş,
    diş temizliği üzerinde ısrarla durmuş, gıdaların temiz olması gerektiğini hükme
    bağlamış, temizlik için sol eli kullanmayı emretmiş, aksırınca mendil kullanmayı veya
    sol elini kullanmasını istemiştir. Tırnak kesmeyi, etek ve koltuk altı tıraşı ve temizliğini
    istemiştir. Bütün bunların yanında çevre ve mekân temizliği ile ilgili hükümler bildirmiş,
    meydanların ve piknik alanlarının temizliğinden bahsetmiştir. Dinimizin çok kapsamlı
    olarak ele aldığı ve çok önem verdiği bu temizlik, bütün boyutlarda uygulansaydı, hiç
    korona görülür veya görülse bile üreyebilir miydi?
    “…Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” (2/Bakara, 222);
    “Temizlik, imânın yarısıdır” (Müslim, Tahâre, 1); “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.”
    (Buharî, Savm, 27); “Ey iman edenler; size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından
    yiyin, şâyet sadece Allah’a ibâdet ediyorsanız O’na şükredin” (2/Bakara, 72)
    313 Buhârî, Tıb 31; Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15; Müslim, Selâm 97; Kütüb-i Sitte, c. 11,
    s. 358.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 181~
    CINLER BIR EŞYAYI TAHRIP EDEBILIR VEYA
    YERINI DEĞIŞTIREBILIR MI?
    Kur’an-ı Kerîm, cinlerin ışından yaratıldıklarına,
    akıl,
    irâde ve göklere çıkabilecek kabiliyetleri olduğuna işaret
    etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, cinler insanlara
    nisbetle çok yüksek hıza sahip varlıklardır. Günümüzde
    Fizik ilmi, ışığın saniyede üç yüz bin (300.000) km. hızla
    gittiğini söylemektedir. Şu halde dumansız ateşten, yani
    ışından yaratılan
    cinler de en azından bu hıza sahip olma
    durumundadırlar.
    Onların gök katlarına çıkabildiklerine
    dair âyetler ile onların
    Hz. Süleyman’ın emrinde çalıştırıldıkları
    dönemde Sebe Melîkesi’nin tahtının getirilmesinden
    bahseden âyet bu konuda
    bize ipucu vermekte ve onların
    sahip oldukları yüksek sürate
    işaret etmektedir.
    Kur’an-ı Kerîm’de bildirildiğine göre, Hz Süleyman’ın
    emrinde, cinler, insanlar ve kuşlardan meydana gelen bir
    ordu bulunuyordu.
    314 Hz. Süleyman bu ordusunu teftiş etmiş
    ve Hüdhüd kuşunu göremeyince onun nerede olduğunu
    sormuştu. Daha sonra
    Hüdhüd kuşu gelerek, Hz. Süleyman’a
    Sebe’ halkının güneşe taptıklarını ve başlarında
    Nasıl Rahmet Olur?
    “Nice hoşlanmadığınız şey vardır ki, o sizin için hayırdır… Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/
    Bakara, 216). Bu musibetleri uyarı olarak ele alır, kendi yaptıkları suçların bir cezası olarak,
    bu musibetleri bir uyarı olarak ele alır, muhasebelerini yapıp kendilerini hesaba çekerek
    tevbe etmeleri, Allah’a yönelip O’nun razı olacağı inanç ve amel içinde olmaya söz
    verdikleri zaman, rahmet olur. Böyle bir musîbetle sınandığında, tevhidî bir iman içinde,
    Allah’ın takdirinden başka bir şeyin kendisine isabet etmeyeceğine inarak sabredip bulunduğu
    yerde aşırı korkulara kapılmadan ve isyan etmeden beklerse, işte o zaman bu
    musibet rahmet olur.
    Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) tâundan sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “O,
    sizden öncekilere Allah’ın gönderdiği bir azaptı. (Şimdi) Allah onu mü’minlere bir rahmet
    yaptı. Eğer bir kul tâuna tutulur da bulunduğu yerde sabrederek bekler, Allah’ın takdirinden
    başka kendisine bir şey isâbet etmeyeceğini bilirse, o kimseye şehid ecri kadar sevap verilir.”
    (Buhârî, Tıb 31, Enbiya 50, Kader 15; Müslim, Selâm 97; Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 358)
    314 27/Neml, 17
    AHMED KALKAN
    ~ 182~
    güçlü bir kadın hükümdar bulunduğunu
    haber vermişti.
    Hz. Süleyman da bir mektup yazarak, onları, kendisine karşı
    büyüklük taslamadan teslim olarak huzuruna gelmeye
    çağırdı. Hüdhüd bu mektubu götürüp, Sebe’ Melikesi Belkıs’ın
    tahtına bıraktı. Belkıs, Hz. Süleyman’ın mektubunu
    okuyup
    danışmanlarıyla istişare etti ve Ona hediyeler yolladı.
    Ancak
    Hz. Süleyman, Melîke’nin elçisine: ‘Dön, onlara
    söyle, teslim olsunlar, yoksa onların asla karşı koyamayacakları
    ordularla gelir,
    oradan sürer çıkarırım’ dedi. Elçi,
    durumu kadın hükümdara iletince, o yine danışmanlarını
    topladı ve teslim olarak Hz. Süleyman’ın
    huzuruna gelmeye
    karar verdiler.315 Onlar yoldayken Hz. Süleyman danışmanlarını
    topladı ve “Ey ileri gelenler! Onların
    bana teslim
    olarak gelmelerinden önce hanginiz onun tahtını bana getirebilir?’
    dedi. Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makamından kalkmadan
    önce ben onu sana getiririm, bunu yapmaya gücüm yeter’
    dedi. Yanında kitâb’dan bir ilim bulunan kimse de, ‘Sen
    gözünü
    açıp yummadan ben onu sana getirebilirim’ dedi.
    (Süleyman)
    tahtı yanına yerleşmiş görünce, ‘Bu, Rabbimin
    lütfundandır. Kendisine şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük
    mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden, kendisi
    için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, Rabbim zengindir
    (onun şükrüne muhtaç
    değildir), Kerimdir’ dedi.”316
    Yukarıda kaydettiğimiz âyetler, cinlerin yüksek bir hıza
    sahip olduklarını gösterdiği gibi, onların aynı süratle eşyayı
    bir yerden diğer bir yere nakletme gücüne sahip olduklarını
    da ortaya koymaktadır. Hz. Süleyman’ın, Sebe Melikesi’nin
    tahtının nakledilmesi konusundaki emrine, cinlerden
    olan ifrît, “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu
    sana getiririm” diye cevap veriyor. Bu onun sahip olduğu
    315 Krş. 27/Neml, 17-37
    316 27/Neml, 38-40
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 183~
    yüksek hıza işaret ediyor. Ancak kendisinde Kitâb’dan ilim
    bulunan kimse,
    “Sen gözünü açıp yummadan ben ona sana
    getiririm” diyor ki bu durum, bu zâtın cinlerden olan ifritten
    daha süratli,
    daha hızlı hareket edebilme imkânına
    sahip olduğunu, bu yönüyle de cinlerden üstün olduğunu
    ortaya koyuyor. Kısacası
    bu kimsenin yanında, cinlerden
    olan ifrit, sürat açısından demode olmuş bir konuma
    düşmüştür ve Hz. Süleyman da bu işi cine değil, yanında
    Kitâb’dan bir ilim bulunan şahsa yaptırtmıştır. Bu kimsenin,
    Hızır, Cebrail (a.s.) veya Hz. Süleyman’ın
    kendisinin olduğu
    kaydedildiği gibi, onun veziri Âsaf b. Berhıyâ olduğu
    da nakledilmektedir.317
    Burada konumuzla ilgili olan husus, cinlerden
    olan ifrît’in Sebe’ Melîkesi’nin tahtını getirmeye
    gücünün yettiğidir. Kendisi bu konuda,
    “Bunu yapmaya gücüm yeter ve bana güvenilir”
    demiştir.318 Sebâ, vaktiyle Yemen’de kurulmuş bir
    devletti.
    319 Hz. Süleyman ise, Filistin’de, Kudüs’te
    ikamet etmekteydi.
    Kısacası, Melîke’nin tahtının
    nakledileceği mesafe olan Yemen-Kudüs arası
    uzun bir yoldu (Yemen’in başşehri San’a ile Kudüs
    arası kuş uçuşu direkt mesafe 2038 kilometre). Şayet
    kendisine görev verilseydi,
    cinlerden olan ifrit,
    tahtı herhalde ışık hızıyla (saniyede 300.000 km)
    nakledecekti, çünkü kendisi ışından yaratılmıştı.
    317 Râzî, Mefâtih, 24/197
    318 27/Neml, 39
    319 Çağatay, Câhiliye Çağı, s. 14-15
    AHMED KALKAN
    ~ 184~
    Fizik bilginleri, ışık hızına ulaşabilmek için, cisimlerin
    kütlesinin
    enerjiye dönüşmesi gerektiğini,
    aksi takdirde bunun mümkün olamadığını dile
    getiriyorlar. Bu durumda adı geçen cinin, Sebe’
    Melîkesi’nin tahtını Yemen’den alıp, Kudüs’e getırebilmesi
    için, tahtı enerjiye, yani ışına dönüştürüp,
    o mesafeyi
    katettikten sonra, Kudüs’te tekrar
    yoğunlaştırarak eski haline getirebilmesi gerekir.
    Aksi takdirde böyle bir işleme tâbi tutmadan, böylesine
    yüksek bir hızın yapacağı etkiye Melîke’nin
    tahtının dayanması mümkün gözükmediği gibi,
    tahtın enerjiye (ışık) dönüşmeden, cismini (kesafetini)
    koruyarak ışık hızını elde etmesi de imkân dâhilinde
    olmamalıdır. Burada
    konumuz, cisimlerin
    ışık hızıyla uzak mesafelere nasıl nakledilebileceği
    değil, cinlerin buna güç yetirip yetiremeyeceği hususudur.
    Yukarıda kaydettiğimiz âyette, cinlerden
    olan ifrît, bu işe gücünün yettiğini söylemektedir.320
    Cinin bu işi nasıl yapacağı konusunda ayrıntılı bilgi yoktur.
    Cin sadece, bu işi “Hz. Süleyman makamından kalkmadan”
    yapabileceğini söyleyerek,
    hızına işaret etmektedir.
    Bütün cinler bu tür şeyleri yapmaya güç yetirebilirler mi?
    Yoksa bu sadece o ifrite mi mahsustu, gibi sorular da meçhul
    kalmaktadır. Çünkü adı geçen cin, “Biz cinler bu işi yapabiliriz”
    dememekte, aksine “Bu işi yapmaya gücüm yeter ve
    320 27/Neml, 39
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 185~
    bana güvenilir” diyerek sadece kendisini
    kasdetmektedir.
    Hâlbuki Kur’an’ın bildirdiğine göre Hz. Süleyman’ın emrinde
    sadece bir cin değil, daha başkaları da vardır. Dalgıçlık
    yapan, bina kuran cinler bunlardandır.321380 Ayrıca
    onun
    ordusunun bir kısmı da cinlerden meydana gelmektedir.
    322
    381 Hz. Süleyman danışmanlarını topladığı ve “Melîke’nin
    tahtını, onlar buraya gelmeden önce bana kim getirebilir”
    dediği zaman, diğer cinler niçin ses çıkarmamışlardır da,
    sadece o ifrît “Ben getirebilirim” diye cevap vermiştir? Hz.
    Süleyman’ın
    danışmanları içinde o mecliste cin olarak sadece
    o ifrît mi vardı? Yoksa başka cinler de danışmanların
    arasında mevcuttu da, o işe güçleri yetmediği için ses çıkarmadılar
    mı? Bu sorular da cevapsız kalan hususlardandır.
    Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, cinlerin
    Hz. Süleyman’a zorla
    boyun eğdirildikleridir.323 Yoksa cinler,
    kendi arzularıyla Hz. Süleyman’ın buyruğuna girmemişlerdir.
    O halde, tahtı getirebileceğini söyleyen ifrît de, bu işi
    kendiliğinden değil, Hz. Süleyman emrettiği için yapacaktı
    veya yapması temin edilecekti.
    Burada, cinlerin istedikleri
    gibi eşya üzerinde tasarruf edip edemeyecekleri sorusu
    karşımıza çıkmaktadır. Kısacası, yukarıdaki âyetlerden, bir
    eşyayı, onun mahiyetini değiştirmeden,
    tahrip etmeden ışık
    hızıyla çok uzak mesafelere götürebilecekleri, ağır yükleri
    kaldırabilecekleri anlaşılan cinler, acaba
    insanın dünyasına
    müdahale etme hakkına sahip midir? Canları isteyince
    ya da kafaları kızınca insanın ektiği-biçtiği tarım alanlarını
    tahrip edip ormanları yok edebilirler mi? Yine, insanın
    yaptığı evleri, binaları, şehirleri, fabrikaları, tesisleri
    imha
    edebilirler veya insanın evine koyduğu eşyaları alıp başka
    yere atabilirler mi? Onların bu tür tasarruflarına izin verilmiş
    midir?
    321 Krş. 21/Enbiyâ, 82; 38/Sâd, 34-39
    322 27/Neml, 17
    323 34/Sebe’, 12-13; 38/Sâd, 34-39
    AHMED KALKAN
    ~ 186~
    Bu sorulara “Hayır” cevabının verilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
    Çünkü Allah (c.c), insanı kendisine halife seçmiş324
    ve Yeryüzü’nde tasarruf hakkını ona vermiş, şeytanların
    atası olan İblis’e bile Âdem’e secde etmesini emretmiş, o
    ise insanın emrine girmekten kaçınmış ve Kıyâmet’e kadar
    insanoğluna düşman olduğunu ilan etmiştir.325 Allah (c.c.)
    da, vesvese ve kötü telkin yapmaktan başka kulları üzerinde
    onun bir hâkimiyeti bulunmadığını bildirmiştir.326 Kullarına
    da, şeytan ve cin cinsinden düşmanlarına karşı sadece
    kendisine sığınılmasını bildirmiş, ruhanî olan bu düşmanlardan
    korunacak bundan başka bir silah vermemiştir.327
    Kısacası, Yeryüzü’nde halife olan kullarının, cin gürûhundan
    olan düşmanlarına
    karşı korunmasını Kendisi üzerine
    almıştır. Bu durumda
    cinlerin yukarıda saydığımız şeyleri
    yapabilmesi, insanın dünyasına girip onun evini, barkını,
    eşyasını, tarlasını tahrip etmesi ya da başka yollarla insana
    kasdetmesi mümkün değildir.
    Allah (c.c.) buna izin vermemiş,
    “Hafaza Melekleri” vasıtasıyla
    kullarını kendi himayesine
    almıştır. Cinlerin ya da şeytanların, Allah’ın iradesi
    ve güçlü meleklerinin denetimi dışına çıkarak insanoğluna
    karşı herhangi bir azgınlıkta bulunmaları mümkün değildir.
    Allah’ın melekleri, çılgın ateş azabı, delici ışınları herhalde
    konulan sınırları korumak için hazır beklemektedir.
    Tabii bu konuda en iyisini Allah (c.c.) bilir.
    Bir de, “sünnetullah” yani Allah’ın ötedenberi devam
    edip gelen kanunları
    bu şekilde düşünmemizi gerektirmektedir.
    Buna göre, zelzele, fırtına, yağmur, sel, zamanın
    eskitmesi gibi tabii sebepler
    dışında, yeryüzünde insanın
    324 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165; 10/Yunus, 14; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26
    325 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11-17; 15/Hicr, 36-40; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 38/Sâd,
    79-82
    326 14/İbrâhîm, 22; 15/Hicr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    327 7/A’râf, 200-201; 16/Nahl, 98; 23/Mü’minûn, 97-98; 41/Fussllet, 36
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 187~
    meydana getirdiği eserlerin kendisinin dışında cin-şeytan
    vs. varlıkların eliyle yok edilmesi
    ya da insanın izni ve iradesi
    dışında yerlerinin değiştirilmesi,
    Allah’ın Sünneti’ne
    yani bu hususta koyduğu ötedenberi süregelen
    kanunlarına
    aykırıdır, insanlık tarihi boyunca, günümüze
    kadar
    böyle bir şey görülmemiştir. Bir binanın, bir köşkün,
    bir eşyanın
    cinler eliyle bir yerden alınıp, hiç bozulmadan başka
    bir yere taşınması asırlardır insanoğlunun hayallerini
    süslemiş,
    Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi masallara konu
    olmuş, ancak
    bunlar gerçekleşmemiştir. Çünkü bunlar Sünnetullah’a
    aykırı şeylerdir, Cenab-ı Hak ise, kendi koyduğu
    kanunlarında kısacası Sünnetullah’da bir değişiklik olamayacağını
    bildirmektedir.328
    Cinlerin insana doğrudan musallat olabileceğine
    inanmak: Allah’a inanan insanın cinlerin hiçbir
    kötülüğünden
    korkmaması gerekir.329 Cin tasallutu
    diye andığımız şey, esasında, bu tasallutu bahane
    ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa
    iten
    insan tasallutudur. Bu hayallere kapılarak cinlerden
    kurtulmak için birtakım insanlara sığınanlar,
    başlarına sarılmış belayı artırmaktan başka bir şey
    yapmazlar.330 Yani, cin tasallutu yoktur, ama cinleri
    bahane ederek insanları sömürenlerin tasallutu
    vardır.
    Kur’an işte bu ikinci tasalluttan korunmamızı
    istiyor.
    328 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62, 35, 43; 48/Feth, 23; Ali Osman Ateş,
    Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 169-175
    329 72/Cinn, 13
    330 bk. 72/Cinn, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 188~
    Vesvese Vermeleri
    Peygamberlerin bile her devirde hem insan şeytanlarından
    hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur.
    331 Bunlar, o elçiler aleyhine birbirlerine
    yaldızlı sözlerle
    destek verirler. Ama bunu kendi aralarında yaparlar,
    insana musallat olamazlar. Cinler her türden insana vesvese
    verirler,332Yani insanın içine kötü fikirler sokabilirler.
    Peygamberler
    bu vesveselerden, Allah’ın gönderdiği vahiyle
    kurtulurlar.
    Diğer insanların bu vesveselerden kurtuluşu ise peygamberlerin
    insanlığa ulaştırdığı vahiy sayesinde
    olacaktır.
    Yani cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi
    bozmaktan
    kurtulmanın en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan
    geçer. Bu yolun
    yerine üfürük, muska ve tılsım yolunu
    seçenlerse belâdan kurtulamazlar.
    Cinlerin gaybı bilebileceğine ve bazı kişilere de bildirebileceğine
    inanmak: Kur’an bu konuda son derece
    sert bir uyarıda bulunmaktadır:
    “Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı
    o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.”333 Cinlerin
    durumu bu olunca, cinlerle ilişkiye girip onlardan
    gayba
    ilişkin bilgiler aldığını söyleyerek halkı kandıran üfürükçü,
    yıldızcı ve bir kısım spritüalist-medyum vs. kişilerin hangi
    halde olduklarını iyi düşünmek
    lâzım...
    Gaybdan haber verme pazarı, sömürü sektörünün
    en
    verimli pazarlarından biridir. Bu pazarcılığın
    çok değişik
    görünümleri vardır. Medyumluk,
    şeyhlik, cincilik, astroloji,
    331 bk. 6/En’âm, 112
    332 bk. 114/Nâs, 6
    333 34/Sebe’, 14
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 189~
    değişik türde falcılık, ruh çağırma vs. bu pazarın belli başlı
    vitrinleridir. Her biri kendi vitrininde oturmuş, câhil ve
    duygusal halktan bir grubu başına toplayarak onların
    ceplerini
    boşaltmaktadır. 334
    GAYBI BILME İDDIASI
    Gayb; duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine
    konu olmayan şeylerdir. Câhiliyye dönemi Arapları,
    tanrı olarak taptıkları putlarının gaybı bildiğine inanırlardı.
    Yalnız, onların bu bilgisine direkt yollarla değil, endirekt
    yolla ulaşmaya çalışırlardı. Meselâ Mekke’liler, Hübel
    putunun yanındaki okları çekerek, başvurdukları iş hakkında
    tanrılarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırlardı.
    Kur’an, gaybı bildiği iddia edilen sahte tanrıların gaybı
    bilemeyeceklerini şöyle ifâde eder: “Onlar, diriler değil; ölülerdir.
    Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.335 Gaybı bilmek,
    ulûhiyetin özelliklerindendir. Psikolojik bir gerçektir
    ki, insanoğlu taptığı varlığın gaybı bilmesini istemektedir.
    Çünkü gaybı bilmek, tek başına bir üstünlüktür. Aynı zamanda,
    başkalarına üstünlük kurmanın yollarından birisidir.
    Tabii ki insanın bu merakı, birçok bâtıl inanç ve hurâfenin
    de kaynağını oluşturmaktadır. İnsanoğlunun bu zaafı,
    gaybı bildiğini iddia eden birçok insanın da ortaya çıkıp
    diğer insanları kandırarak sömürmesine sebep olmuştur.
    334 Y. N. Ö, a.g.e., s. 223
    335 16/Nahl, 21
    AHMED KALKAN
    ~ 190~
    MUTLAK GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KIMSE
    BILEMEZ
    “De ki, Allah’tan başka yerde de gökte de kimse
    gaybı bilemez.”336
    “Kim bir arrâfa veya kâhine gider, gaybdan verdiği
    haberi tasdik ederse; şüphesiz ki o Hz. Muhammed’e
    (s.a.s.) indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.”337
    “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan
    başka kimse gaybı bilmez.”338
    “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim
    yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilirim
    demiyorum.”339
    “De ki: Allah’tan başka göklerde ve yerde (bulunan)
    hiç kimse gaybı bilmez.”340
    Allah, Peygamberlerinden Dilediğini Dilediği Kadar
    Gayba Muttalî Kılar
    “Allah, sizi gayba muttali kılacak değil; fakat Allah, Rasûllerinden
    dilediğini (gaybe muttali kılmak için) seçer.”341
    336 27/Neml, 65
    337 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    338 6/En’âm, 59
    339 6/En’âm, 50
    340 27/Neml, 65
    341 3/Âl-i İmran, 179
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 191~
    “Allah, gaybı bilendir. Hiç kimseyi gaybına vâkıf etmez.
    Ancak beğenip seçtiği Rasûl(ler müstesnâ.)”342
    “De ki: Allah’ın dilediği müstesnâ, kendi nefsim için bir zarar
    def edip bir menfaat sağlayamam. Eğer gaybı bilseydim
    hayırdan çok (şeyler) yapardım ve bana kötülük dokunmazdı.
    Ben, başka değil, ancak iman eden bir toplum için müjdeleyici
    ve bir uyarıcıyım.”343
    Müşrikler, çeşitli vesilelerle, beşer tâkatinin ulaşamadığı
    bazı şeylerin bilgisini veya onların icadını Rasûlullah’tan
    istiyorlardı. Zira onlar, peygamberlik iddiasında bulunan
    kimsenin insanüstü bir güce sahip olması, sebepler kanununun
    dışında, istediği zaman gayb haberlerine vâkıf olması
    ve olağanüstü işleri yapmaya her an muktedir olmasının
    gerekliliğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, Allah’ın Rasûlü,
    Rabinden aldığı vahiylerle gaybı bilen ve her şeye gücü yetenin
    ancak Allah olduğunu, Allah bildirmedikçe kendisinin
    gaybı bilemediğini onlara tebliğ ediyordu.
    Bâtıl ve sapık inançlardan biri de gayb âleminde birçok
    tasarruflar yapmaya yetkisi bulunan İlyas, Hızır, Gavs, Kutup
    ve Ricâlu’l-Gayb gibi ölmüş veya hayalî varlıklara inanmaktır.
    Çoğu kez bu hayalî şahıslara olan inanç bağı ve bağlılık
    onların ilâhlaştırılmasına kadar gidiyor, dolayısıyla
    tevhidden saptırıp şirk batağına sürüklüyor.
    Konumuzla ilgili olarak da, cinciler, değişik hile ve teknik
    âletleri kullanarak veya saf insanları kandırarak gaybı
    bildiklerini, kayıpları bulabileceklerini, kimin kime muska
    yazdığını, kimin içine cin girdiğini ve musallat olduğunu ve
    342 72/Cinn, 26
    343 7/A’râf, 188
    AHMED KALKAN
    ~ 192~
    daha nice gaybla ilgili bilgilere sahip olduğunu iddia edebiliyorlar.
    Allah’tan korkmayanlar halktan da utanmıyor
    ve çok rahat insanları kandırabiliyorlar. Üç kuruş dünya
    menfaati ve bilinmeyeni biliyor şeklinde kendini göstererek
    insanlardan daha yetenekli olduğunu göstermeye çalışıyorlar.
    Ne ucuza satıyorlar cenneti. Ne kadar basit şeylere
    değişiyorlar âhireti…
    CINLER KAYBOLAN YA DA ÇALINAN ŞEYLERI
    BILEBILIR MI?
    Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde gaybı Allah’tan başkasının
    bilemeyeceği haber verilmektedir. “Gaybın anahtarları
    O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde
    olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan
    daneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitaptadır- ancak O bilir.”344;
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.”345; “De ki: ‘Göklerde ve
    yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.”346; “O, gaybı bilendir,
    gaybına da kimseyi vâkıf kılmaz.”347; “Ona Rabbinden bir
    mûcize indirilmeli değil mi?’ diyorlar. De ki: ‘Gayb Allah’ındır.
    Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 348
    Bu âyetlerin ışığında gaybı Allah’tan başkasının bilmesinin
    mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır. Yine
    Kur’ân-ı Kerim’den, kendisinden başkasının vâkıf olması
    mümkün olmayan gaybın bir kısmını, Allah’ın, dilediği
    344 6/En’âm, 59
    345 16/Nahl, 77
    346 27/Neml, 65
    347 72/Cin, 26
    348 10/Yûnus, 20
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 193~
    peygamberlerine bildirdiğini öğrenmekteyiz: “Allah size
    gaybı bildirecek değildir; fakat O, peygamberlerden dilediğini
    seçip ona gaybı bildirir.” 349
    Cinler de gaybı bilme konusunda insanlardan farklı durumda
    değildir. Onlar da gaybı bilmezler, bilgileri de gördükleri
    şeylerle sınırlı olup geleceği ve meydana gelen
    olaylardan kendilerine gizli kalan şeyleri bilemezler. Cinlerin
    gök katlarına çıkarak meleklerin konuşmalarını dinleyip
    kulak hırsızlığı yapmaları, çaldıkları haberleri kâhinlere
    iletmeleri Allah tarafından yasaklanmış, gökler şihâblarla
    korunmuştur. Kurân-ı Kerim’de yer alan âyetlerden,
    kulak hırsızlığına teşebbüs eden cinlerin şihâblarla imhâ
    edildiği anlaşılmaktadır.350 Bunun hikmetinin, gaybdan haber
    verdiklerini ileri süren kâhinlerin, insanları saptırmalarının
    engellenmesi olduğu açıktır.
    Hz. Süleyman’ın vefatından bahseden bir âyet, cinlerin
    gaybı bilmediklerini açıkça ifade etmektedir: “Süleyman’ın
    ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt
    onun vefatını cinlere farkettirdi. O, ölü olarak yere düşünce
    ortaya çıktı ki, şâyet cinler, gaybı/ görülmeyeni bilmiş olsalardı
    alçak düşüren bir azab içinde kalmazlardı.”351 Âlûsî, bu
    âyetin tefsîriyle ilgili olarak, gaybın sadece istikbalde meydana
    gelecek olaylara tahsis edilemeyeceğini, vukua geldiği
    halde kişinin bilgi sahibi olmadığı şeylerin de gaybın
    muhtevâsına girdiğini söylemektedir.
    İslâm öncesi çağlardan günümüze kadar birtakım
    kimseler, cinlerle irtibat kurduklarını, kendilerinin
    dostu olan ya da emirleri altına girmiş olan
    349 3/Âl-i İmrân, 179
    350 Bkz. 67/Mülk/5
    351 34/Sebe’, 14
    AHMED KALKAN
    ~ 194~
    cinlerin onlara birtakım gaybî haberleri bildirdiklerini
    iddia edegelmişlerdir. Ancak Hz. Peygamber,
    kâhin denilen bu kimselerin verdikleri haberlere
    inanılmamasını emrederek onlara bir şey sorulmasını
    yasaklamışlardır: “Kim bir kâhine, ya da arrâfa
    gider ve onun sözlerini tasdik ederse, Hz. Muhammed’e
    indirilene küfretmiş olur.”352 Bu durumda,
    ister yıldızlara bakarak (burçlardan ve astrolojik
    haritalardan yola çıkarak), ister cinle konuşarak,
    isterse remil yoluyla gaybdan haber verdiğini iddia
    etsin, kâhine, müneccime, arrâfa bir şey sormak,
    onların, kaybolan ya da çalınan şeylerin yerleri
    hakkında söylediklerini tasdik etmek şiddetle yasaklanmış
    oluyor. Bu yüzden de cinlere, çalınan
    şeyler hakkında soru sormak câiz olmadığı gibi, onlardan
    alındığı iddia edilen haberlere inanmak da
    doğru olmaz. Cinlerden alındığı ileri sürülen bu tür
    haberler şer’î ve hukukî bir delil olamaz. İslâm’ın
    bu tür konularda beyyine/delil olarak kabul ettiği
    husus, âdil kimselerin (tabii ki insanların) şâhitliğidir.
    Bu açıdan, günümüzde birtakım şahısların,
    cinlerle irtibatlı olduğunu söyleyen kimselere
    başvurarak onlardan kayıp ve çalınan şeyler hakkında
    bilgi istemeleri apaçık bir hatadır. Onların
    352 Ebû Dâvud, Tıb 21, hadis no: 3904; Tirmizî, Tahâret 102; hadis no: 135; İbn Mâce,
    Tahâret 122, hadis no: 639
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 195~
    verdiği haberi tasdik etmeleri, akîdelerine zarar veren,
    müslümanlıkla bağdaşmayan bir çirkinliktir.
    Sorularına karşılık olarak aldıkları cevapların da
    şer’î/hukukî bir delil olması söz konusu olamaz.353
    CINLERIN ŞEKIL DEĞIŞTIRMESI (FARKLI HAYVAN
    ŞEKLINDE GÖRÜNMESI)
    Câhiliye Araplarına göre cinler (şeytanlar ve melekler)
    istedikleri sûrete girebilirler. Buna Mesh denilir. Bu anlayış,
    aynen müslümanlara da geçmiş. Şimdi, doğru olmadığına
    inandığımız uydurma rivâyetlerden ve bu rivâyetleri doğru
    kabul edip ilmî hakikatmiş gibi bunları açıklayan ulemânın
    söylediklerini içeren bazı örnekler görelim:
    Aynî’ye göre cinlerin pek çok türü vardır. Gûl, çok farklı
    sûretlere bürünebilen bir ifrittir. Cinlerden bir diğeri
    si’lât’tır. Eğer bir insanı yenip de onu ele geçirirse onunla
    dans eder ve kedinin fareyle oynadığı gibi onunla oynar. Yemen
    ve muhtemelen Mısır civarında da bulunan Gadâr, cinlerin
    bir diğer türüdür. İnsan onu görünce korkudan bayılır
    ve bu Gadâr da onun üzerine kapaklanır (tecavüz eder).
    Bir diğeri, denizin karaya çıkardığı insan cesetlerini yiyen
    Velehân’dır. Bir diğeri, boylamasına yarım adam şeklinde
    olan Şıkk’tır. Cinlerden insanlara ünsiyet kesbeden ve insanlara
    eziyet etmeyenler olduğu gibi, bakire kızları kapıp
    götürenler de vardır. Kertenkele ve köpek sûretinde olanlar
    da vardır.354
    353 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 263-267
    354 Aynî, ‘Umdetü’l-Kaarî, c. 15, s. 183-184
    AHMED KALKAN
    ~ 196~
    Rivâyetlere göre cinler/şeytanlar en çok yılan sûretinde
    görünür. İbn Ömer; “Kim yılanları sağ bırakırsa, bizden
    değildir.” Âişe; “Kim ki öldürdüğü yılanın eşi ondan intikam
    alacağı korkusuyla onu sağ bırakırsa Allah’ın, meleklerin ve
    tüm insanların lâneti onun üzerine olsun.” İbn Mes’ud; “Kim
    ki bir yılan öldürürse bir müşrik öldürmüş gibidir.” İbn Abbas
    ise; “Şüphesiz maymunlar İsrâiloğullarının maymuna
    dönüştürülmüş haliyse, yılanlar da (cinlerin/şeytanın hayvana)
    dönüştürülmüş halidir” ifadesine yer verir. Çünkü
    peygamber kertenkeleye “fuveysika/ fâsıkçık” ismini vermişti.
    Arapların kertenkele yememelerinin nedeni, onların
    mesh ile biçim değiştirmiş Yahudi olduğuna inanmalarıdır.
    Hadis rivâyetlerinde bulunan yılan, kertenkele ve köpek
    öldürmeye teşvik bununla ilgili olmalıdır. Keleri ise ilk
    vuruşta öldürmeye yüz sevap vaad edilmiştir. İkincide ve
    üçüncüde kademeli olarak sevap azalır. Kâbe’de bile olsa
    kertenkele öldürülmelidir. 355
    Arapların kertenkele yememelerinin nedeni, onların
    mesh ile biçim değiştirmiş Yahudi olduğuna inanmalarıdır.
    Tefsir ve hadis kitapları, Bakara, 65-66 ve Mâide, 60 gibi
    âyetlerde geçen Yahudilerin maymuna ve domuza dönüştürülmesi
    konusuna dair hikâyelerle doludur. Meselâ Müslim’de
    yer alan bir rivâyette şöyle denilir: “İsrâiloğullarından
    bir ümmet kayboldu. Onlara ne olduğu bilinmiyor. Ben
    onların fareden başka bir şey olmadıkları kanaatindeyim.
    Görmüyor musunuz, onların önüne deve sütü konsa içmezler,
    koyun sütü konsa içerler.”356
    Muhammed Fuad Abdülbakî’ye göre deve eti ve sütü İsrâiloğullarına
    haram kılındığından bu mesh olmuş fareler,
    355 Rûdânî, Cemu’l-Fevâid, c. 2, s. 87-90, hadis no: 3965-3980
    356 Müslim, “Zühd” 61-62, hadis no: 2997
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 197~
    yani fare görünümlü lânetli Yahudiler bu yüzden deve sütü
    içmezler.
    Ayrıca domuzun haram kılınmasında “onların mesh olmuş
    (sûret değiştirmiş) Yâhudi” inancının da rolü olabilir.357
    (Tefsir ve hadis kitaplarına kadar giren tavsiyelerin bir
    kısmı şöyledir:) Şeytan pek çok sûrete girebilir. Kara köpeklerin
    her birini öldürün, çünkü o şeytandır. Kara köpek,
    köpeklerin şeytanıdır. Cinler en çok onun sûretine girer.
    İbn Abbas; “Köpeklerin bir kısmı cinlerdendir, cinlerin
    zayıf olanlarıdır.”358 “Şeytan; deve, inek, köpek, kedi hassaten
    kara kedi ve kara köpek sûretine bürünür.”359
    Kimi fıkıh kitaplarında şöyle yazar:) “Musallînin (namaz
    kılan kimsenin) önünden geçen eşek, kadın, kara köpek
    ve domuz namazını bozar.” Süheylî (ö. 581/1186) cinlerin
    üç sınıf olduğunu söyler; birincisi yılan sûretinde olanlar,
    ikincisi kara köpek sûretinde olanlar, üçüncüsü; yel gibi,
    rüzgâr gibi olanlardır. Belki de yemeyen ve içmeyen bu sınıftır.
    Eğer doğruysa cinler rüzgâr gibi yemez ve içmezler.
    Bazı râviler bunlara si’lât ve gûl (gûlyabanileri) (tecavüzcü
    cinleri) de ilâve eder.
    Peygamberin yerdeki haşerat deliklerine bevletmeyi
    yasaklamasının nedeni buraların cinlerin
    meskeni olmasıdır.360 Bir hadis rivâyetinde, “Eğer
    bir eşek anırması işitirseniz şeytandan Allah’a sı-
    357 Câhız, K. Hayevân, c.4, s. 280
    358 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, c.15, s. 184
    359 Müslim, “Salat” 265, hadis no: 510
    360 Nesâî, “Taharet” 30
    AHMED KALKAN
    ~ 198~
    ğının. Zira o şeytanı görmüştür.”361 denilir. Özetle;
    câhiliye Arabının algısına göre kuşlar, sürüngenler,
    haşerât gibi hayvanların hepsi hayvan sûretine
    bürünmüş birer cin/şeytandır. Onun girmediği şekil,
    renk yoktur. Hatta Yemen’de bir kavmin kıtlık
    günlerinde kurtlara dönüştüğüne, tekrar insan
    sûretine dönmek isterlerse yerde eşek gibi anırmalarının
    yettiğine inanılır.362 Yine şeytan en çok yılan
    sûretine bürünür. Zaten Cân hem yılan hem de
    İblis demektir. Çevik, hızlı yılana teşbihten dolayı
    şeytan ve cin denilmiştir. Şeytan; görünümü çirkin
    yeleli bir yılandır da denilmiştir. Yine Arap masallarında
    şeytan kelimesinin yılan anlamında kullanıldığı
    rahatlıkla görülebilir. Bu şeytan, Âdem ile
    Havvâ’yı cennette kandıran yılan sûretinde ortaya
    çıkar.363 Çoğu Doğulunun zihninde yılan tahrike,
    isyana ve şerre işaret eden bir semboldür. Zerdüşt
    öğretilerinde de şerir /kötülük yılan sûretinde zuhur
    etmiştir. Şerri insanlara bir yılan sûretinde görünen
    Ehrimen öğretmiştir.364 Tevrat’ta Havvâ’yı
    kandıran yılan, Kur’an’da şeytan olarak zikredilmiştir
    ki şeytan zaten yılan demektir.
    361 Buhârî, “Bedü’l-halk” 15 (3303); Müslim, “Zikr” 82 (2729)
    362 Abdülmüîd Hân, Esâtîru’l-‘arabiyyeti kable’l-İslâm, s. 50
    363 Tekvin, Bab 3
    364 Stave-Kohler, “Ahrıman” Jewish Enc. c.1, s. 296
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 199~
    Cinlerin görülüp-görülemeyeceği mevzusunun temelinde
    cinlerin diledikleri sûrete, şekle girebilme gücüne sahip
    oldukları inancı yatmaktadır. Câhız’a göre Araplar, Allah’ın
    cinlere, şeytanlara, evlerde bulunan yılan şeklindeki ruhlara
    (ammâr) gûlyabanilere diledikleri sûrete bürünme imkânı,
    diledikleri hayvan şekline girme gücü verdiğine inanırlar.
    Onları böyle düşünmeye sevk eden o çağın epistemoloji
    ve ontolojisidir. Onlara göre; bir cin türü olan Cebrail’in
    Dıhye b. Halîfe el-Kelbî sûretinde gelmesiyle cinlerin değişik
    sûretlere bürünmesi olayı birbirine benzer. Yine meleklerin
    insan sûretinde gelmesi, İblis’in Süraka b. Mâlik, Necid’li
    şeyh sûretinde gelişi onların cin tasavvurlarının oluşmasında
    etkili olmuştur. Bunun yanında meleklerin farklı
    hayvan sûretlerinde geldiğine dair de pek çok haber vardır.
    Meleklerden bazıları adam, bazısı öküz, bazısı kartal sûretindedir.
    Haliyle bu kimseler meleklerin farklı sûretlere ve
    bünyelere girmeleri doğru ise, İblis’in, şeytanın ve gûl’ün
    de sûret ve beden değiştirmesi mümkündür diyeceklerdir.
    Onlar yine rivâyetlere dayanarak, Allah’ın Cafer b. Ebî Tâlib’i
    kuşa çevirdiğini söyler; onu Caferi Tayyâr olarak isimlendirirler.
    365 Yine Araplar Kâbe’de zina eden İsâf ve Nâile
    adlı iki gencin taşlaştığına, mesh yöntemiyle yapı/mahiyet
    değiştirdiğine de inanıyorlardı.
    Bu kadar meleğin, şeytanın ve insanın biçim değiştirdiğine
    dair birçok rivayet varken neden melekler gibi cinler,
    gûlyabaniler sûret değiştiremesin? Bu kabullerin arkaplanında
    “mesh” teorisi yatar. O çağın yaygın kabullerinden
    olan mesh teorisi Azazil denen güzeller güzeli meleğin İblis’e
    dönüştürülmesini mümkün kılar. Sihirbazların eşeği
    insan, insanı eşek yapabildiği, simyacıların abraka dabra
    ile değersiz metalleri altına çevirebildikleri, her tarafın
    365 Câhız, Kitabu’l-hayevân, c.6, s. 431.
    AHMED KALKAN
    ~ 200~
    ruhlarla, cinlerle, perilerle dolu olduğu animist bir zihniyetin
    egemen olduğu bir âlemi tasavvur etmek gerekmektedir.
    Böyle bir egzotik dünyada cinlerin farklı sûretlere
    bürünmesini çok görmemek gerekir.
    Eş’arî, İslâmî fırkaların şeytanın insan ya da başka şekillere
    girip giremeyeceği hususunda ihtilaf ettiklerini; bir
    kısmı şeytanın isterse insan, isterse yılan olmak üzere istediği
    sûrete girebileceğini söylerken; Mu’tezile ve diğerlerinin
    ise bunu mümkün görmediğini nakleder.366 Pek tabii,
    Eş’arî, Mu’tezile ne tarafta ise o karşı taraftadır. Eş’arî de
    şöyle der: Bu şeytan ve cinlere Allah, istedikleri vakit, istedikleri
    şekilde farklı hayvan ve insan sûretinde görünme
    imkânı verebilir.367
    Kaynaklarda yer alan bazı rivayetlerde cinlerin yılan
    şekline girebildiklerinden bahsedilmektedir. İmam Mâlik
    b. Enes ve Müslim tarafından Ebû Sa’îd el-Hudrî’den bu konuda
    nakledilen bir hadis aynen şöyledir: “Kısam b. Zühre’nin
    hımayesindeki Ebü’s-Sâib, Ebû Sa’îd et-Hudrî’nin
    (r.a.) yanına uğramıştı.
    Ebû Sa’îd el-Hudrî o esnada namaz
    kılıyordu, sonunda namazını bitirdi. Bu sırada evin bir tarafında
    bulunan hurma salkımlarının
    kurumuş sapları
    içinde bir kıpırtı işitti. O tarafa döndüğünde
    bir yılan gördü,
    onu öldürmek üzere yerinden sıçradı. Ebu Sa’îd el-Hudrî
    de ona, otur! diye işaret etti. Ebü’s-Sâib de oturdu. Ebû
    Sa’îd (r.a.) namaz kıldığı yerden ayrılınca bir eve işaret ederek:
    ‘Şu evi görüyor musun?’ dedi. O da: ‘Evet, görüyorum’
    dedi. Bunun üzerine Ebu Sa’îd (r.a.) şöyle anlattı: ‘O evde,
    ashâbdan yeni evlenmiş bir genç vardı. Bizler Rasûlullah
    ile beraber
    hendek kazmaya çıkardık. Bu genç gündüzün
    366 Eş’arî, Makalât, s. 441
    367 Saadettin Merdin
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 201~
    ortalarında Hz. Peygamber’den izin alıyor ve ailesinin yanına
    dönüyordu. Yine bir gün Rasûlullah’tan müsâde istedi.
    Nebî (s.a.s.) ona: ‘Silahını
    üzerine al. Çünkü ben Kureyza
    yahudilerinin sana bir kötülük yapmasından endişe ediyorum’
    dedi. Bunun üzerine o delikanlı silahını yanına aldıktan
    sonra evine döndü. Eve vardığı zaman
    karısını iki kapı
    arasında dikilmiş olarak gördü. Dürtmek üzere mızrağı
    ona doğru uzattı, çünkü kendisine bir kıskançlık gelmişti.
    Karısı da ona hitaben: ‘Mızrağını geriye çek de eve gir ve
    beni dışarıya çıkaran şeyin ne olduğunu gör’ dedi. Bunun
    üzerine
    genç içeriye girdi, bir de ne görsün, yatağın üzerine
    çöreklenmiş kocaman bir yılan duruyor. Derhal mızrağı
    ona sapladı ve çöreklenmiş vaziyetteki yılanın vücudunu
    ona geçirip diziverdi. Sonra bu vaziyete dışarı çıktı ve mızrağı
    avluya dikti. Yılan mızrak
    üzerinde bir debelenip çalkalandı
    (derken gencin üzerine atıldı). Bundan sonra artık
    hangisi önce ölmüştür, yılan mı yoksa
    o zât mı, bilinmiyor.
    Bundan sonra biz Rasûlullah’a gittik ve olayı kendisine anlatıp,
    ‘Allah’a duâ et de onu bizim için tekrar diriltsin’ diye
    ricâ ettik. Hz. Peygamber (s.a.s.), ‘Arkadaşınız için Allah’tan
    mağfiret dileyiniz’ dedi. Sonra da, ‘Medine’de, müslüman olmuş
    bir grup cin vardır. Siz onlardan bir şey gördüğünüzde
    üç gün ilan edip kovunuz. Şayet bundan sonra yine size
    görünürse
    artık onu öldürünüz. Çünkü o bir şeytandır’ buyurdu.”
    368 Müslim ile İmam Mâlik’in rivayet ettikleri hadisin
    metni aynıdır. Müslim’in bu nakline göre, Hz. Peygamber
    (s.a.s.): “Muhakkak ki Medine’de, müslüman olmuş cinlerden
    bir cemaat vardır. Her kim şu uzun ömürlü ev yılanlarından
    birini görürse onu üç defa ilân edip kovsun. Bundan sonra
    kendisine yine görünürse artık onu öldürsün. Çünkü o bir
    şeytandır” buyurmuştur.369
    368 Müslim, Selâm 139; İmam Mâlik, Muvatta’, İzin, 12/33
    369 Müslim, Selâm 141
    AHMED KALKAN
    ~ 202~
    Nevevî, yukarıdaki hadislerin yorumuyla ilgili olarak
    şunları kaydetmektedir: “Mazırî, ‘Medine yılanları bu
    hadislerde
    açıklandığı şekilde ihtar edilmeden öldürülmez.
    İkaz edildiği halde yine gitmezlerse öldürülürler. Diğer
    yerlerin ve evlerin yılanlarını
    ise ihtarsız öldürmek mendubdur.
    Çünkü bu hususta birçok sahih hadis mevcuttur.
    Medine yılanlarının uyarmadan öldürülmemesi, hadiste
    açıklandığı gibi yılan şeklindeki cinlerden bir taifenin Medine’de
    müslümanlığı kabul etmiş olmaları sebebiyledir’
    demektedir. Âlimlerden bir grup, hadisteki nehyin genel
    olduğunu,
    bu yüzden nerede olursa olsun evlerde yaşayan
    yılanların ihtar edilmeden öldürülemeyeceği görüşünde
    olduklarını belirtmişlerdir.
    Kırlarda yaşayan yılanlar ise
    bu âlimlere göre, ihtar edilmeksizin öldürülürler, İmam
    Mâlik’e göre, mescidlerde bulunan
    yılanlar öldürülürler.
    İhtar etmenin nasıl olacağı hakkında İbn Habîb, Hz. Peygamber’in:
    ‘Süleyman b. Davud’un (a.s.) bizden
    aldığı söz
    hakkı için bize eziyet etmemenizi ve görünmemenizi dilerim’
    dediğini nakletmiştir. İmam Mâlik’e göre üç defa zorlamaktan
    maksat, ‘Seni, Allah ve Âhiret günü aşkına bize
    görünmemeye
    ve eziyet vermemeye zorluyorum’ demektir,
    ihtardan sonra yılan yine görünmeye devam ederse, bunun
    evlerde yaşayan
    yılan veya müslüman bir cin olmadığı anlaşılır.
    Şeytan olduğu
    bildirildiğinden artık öldürülmesinde
    sakınca yoktur.”370 Yukarıdaki yoruma katılmak pek mümkün
    görünmemektedir.
    Çünkü bu görüşlerin dayandığı
    İmam Mâlik ve Müslim tarafından nakledilen hadisler bize
    göre, metin açısından problemlidir. Tahminimize göre bunların
    problemli hali, rivayeti Ebü’s Sâib’den alan ravi Sayfi
    b. Ziyâd’dan kaynaklanmaktadır.
    Kısaca söylemek gerekirse,
    ravi Sayfî b. Ziyâd’daki bir zabt kusuru İmam Mâlik ve
    370 Nevevî, Minhâc. 14/230, 236; Krş. Ahmet Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim
    Terc. ve Şerhi, IX, 693
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 203~
    Müslim tarafından kaydedilen bu hadisin metnini müşkil
    duruma sokmuştur.371
    Kaydettiğimiz rivayetlerde problemli olan hususlardan
    birisi, cinlerin yılan şekline bürünmeleri
    ya da yılanların cin olduklarına dair kanaattir. Bu
    rivayetlerdeki anlaşılmaz diğer nokta da, evlerde
    görülen yılanların üç gün ilân edilip kovulması,
    gitmedikleri takdirde de öldürülmelerine izin verilmesıdir.
    Bunun hayatın gerçekleri açısından uygulanma
    şansı olmadığı ortadadır. Evinize ya da
    yatağınıza çöreklenmiş yılanın üç gün o halde durmasına
    nasıl izin vereceksiniz? Kapınızı kapatıp
    çoluk çocuğunuzla başka bir yere üç günlüğüne
    misafirliğe
    mi gideceksiniz? Diyelim ki, gitmesi
    için yılana ihtar ettıniz ve kapıyı kapatıp çıktınız,
    geri geldiğinizde yılanın gitmiş olduğunu gördünüz,
    fakat evinizden uzaklaştığından nasıl emin
    olacaksınız? Kap kacağın, yatak yorganın, eşyaların
    arasına
    girmediğini, siz yatıp uyurken yeniden
    ortaya çıkmayacağını
    nereden bileceksiniz? Hanımınızı,
    çocuklarınızı bu ürkütücü
    psikolojik baskı
    ve korkudan nasıl kurtaracaksınız? Onları eve
    sokmaya hangi yolla muvaffak olacaksınız?
    371 Bkz. Müslim, Selâm 139, 141; İmam Mâlik, Muvatta’, İzin 12/33
    AHMED KALKAN
    ~ 204~
    Bu açıdan, bu rivayetleri şu haliyle sahih kabul etmek,
    bizce, Hz. Peygamber’in, ashabına ve ümmetine,
    uygulanabilirliği olmayan, hayatın gerçeklerine ve insanın
    yapısına uymayan emir ve tavsiyeler verdiğini
    kabul etmek demektir. Rasûlullah açısından bakıldığında
    bu durumu kabul etmenin söz konusu olmadığı
    ortadadır.
    Kaydetmek gerekir ki, yılanların cin şekline girebildiklerine
    dair inancın kökü, kanaatimizce çok eski kültürlere
    dayanmaktadır
    ve bize göre Hz. Peygamber, evlerde rastlanan
    yılanların müslüman olan cinler olduğuna dair herhangi
    bir şey söylememiştir. Râvîler, içinde büyüdükleri
    toplumun
    Câhiliye döneminden gelen birtakım yanlış kanaat
    ve kültürel değerlerinin tesirinde kalarak bu meseleyi
    karıştırmışlar,
    bir muamma haline sokmuşlardır. Nitekim,
    yılanların cin olduğu şeklindeki inancın eski kültürlerden
    geldiğine dair
    elimizde bazı ipuçları vardır. Söz gelimi Tevrat’ta,
    Hz. Âdem ve Havva’nın Cennet’ten çıkarılmalarında
    rol oynayan ve Havva’yı
    kandırarak yasak meyveyi yedirenin
    yılan olduğu anlatılmaktadır:
    “Ve Rab Allah’ın yarattığı bütün kır hayvanlarının en hilekârı
    olan yılandı. Ve kadına dedi: Gerçek, Allah: Bahçenin
    hiçbir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi? Ve kadın yılana
    dedi: ‘Bahçenin
    ağaçlarının meyvesinden yiyebiliriz’ Fakat
    bahçenin ortasında
    olan ağacın meyvesi hakkında Allah:
    ‘Ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki ölmeyesiniz’ dedi.
    Ve yılan kadına dedi: ‘Katiyen ölmezsiniz. Çünkü Allah bilir
    ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak. Ve
    iyiyi kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız...’
    Ve Rab Allah
    kadına dedi: ‘Bu yaptığın nedir?’ Ve kadın dedi:
    ‘Yılan beni
    aldattı ve yedim.’ Ve Rab Allah yılana dedi: ‘Bunu yaptığın
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 205~
    için, bütün sığırlardan ve bütün kır hayvanlarından daha
    lanetlisin, karnın üzerinde yürüyeceksin ve Ömrünün bütün
    günlerinde
    toprak yiyeceksin. Ve seninle kadın arasına
    ve senin zürriyetinle onun zürrıyeti arasına düşmanlık koyacağım,
    o senin başına saldıracak ve sen onun topuğuna
    saldıracaksın.” 372
    Konumuzla ilgili enteresan bir husus da şudur ki, Tâbiîn
    müfessirlerinden olan Kâ’bü’l-Ahbâr, Hz. Âdem, Havva,
    İblîs ve yılanın indirildikleri yerlerden bahsetmektedir.373
    Yukarıda
    kaydettiğimiz Tevrat kaynaklı haberin, bazı müfessirler
    tarafından Kur’an-ı Kerîm’in ilgili âyetlerini açıklamak
    maksadıyla
    kullanılmış olduğunu görmekteyiz. Nitekim
    et-Taberî tarafından Vehb b. Münebbih’ten nakledildiğine
    göre, “İblis yılanın içine sokularak Cennete girmiş,
    Âdem ve Havva ile konuşarak onları kandırmıştır.”374 Yine,
    Taberî tarafından İbn Abbâs ve Muhammed b. Kays’tan
    alındığı zikredilen, aynı konudaki
    diğer rivayetlerin de Tevrat
    kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır.
    Eski Mısır Dini’ndeki
    telakkiye göre ise, cinler, genellikle
    yabanî hayvan, yılan ve
    kertenkele gibi sürüngen veya kara vücutlu insan şeklinde
    yaratıklar olup, Eski Mısır tanrısı Ra’nın düşmanı sayılırdı.
    Ölüler Kitabı’nda anlatıldığına göre, özellikle yılan, timsah
    ve maymun şeklindeki cinler öteki dünyaya sık sık gidebilirlerdi.
    375Yılanın cin ya da şeytan olduğuna
    dair inanç, Yahudilik
    kanalıyla Hristiyanlığa da geçmiştir.
    Câhiliye döneminde ise, Araplar her evin bir cini
    olduğuna
    inanırlardı. Bu sebeple yeni bir ev yapan
    şahıs, inşaatı bıtirdiği zaman evin cini için bir
    372 Tekvin, 3/1-15
    373 Demiri, Hayâtu’l Hayavâni’l Kübrâ, I, 391; Aydemir, Tefsirde İsrâiliyât, s. 62
    374 Taberî, Câmiu’l-Beyân. I, 235; Krş. Aydemir, Tefsirde İsrâiliyât, s. 259
    375 M.S. Şahin, T.D.V. İslâm Ans. Cin Maddesi, VIII, 5
    AHMED KALKAN
    ~ 206~
    kurban keser ve böylece onun evde yaşayanlara bir
    zarar vermeyeceğinden emin olurdu.376 Hz. Peygamber
    bu Câhiliye inancını reddetmiş ve bu şekilde
    kesilen kurbanların etlerinden yenilmesini yasaklamıştır.
    377 Burada konumuzla ilgili olarak Arapların
    “el-Cânn” kelimesıni bir taraftan “Beyaz yılan”
    anlamında kullanırken, diğer taraftan
    “Şeytan/
    Cinlerin Babası” manasına da kullandıklarını
    gözden uzak tutmamak gerektiği kanaatindeyiz.378
    Nitekim el-Aynî, Arapların yılanı şeytan olarak
    adlandırdıklarını kaydetmektedir.
    379 Câhiliye Araplarının
    yılanları cin sandıkları, onlarla cinler arasında
    ilgi kurdukları bilinmektedir. Kaydedildiğine
    göre, bunlar iri bir yılan öldürdükleri zaman cinin
    intikam almasından korkarlar ve bir tezek parçasını
    ölü yılanın
    başına koymak sûretiyle, onun cin
    vasıtasıyla öc almasından
    korunmaya çalışırlardı.
    Bazen de yılanın başına kül döker, senin intikamın
    yok, seni göz değmesi öldürdü, derlerdi.380 Hz.
    Peygamber ise, onların bu bâtıl inancını reddetmiş
    ve “Cinler tarafından intikam alınma korkusuyla
    yılanları öldürmeyi
    terkeden kimse bizden değildir”
    buyurmuştur.381 Câhiliye Arapları bazen de,
    söz konusu ev yılanlarından korunmak için üzerle-
    376 Yuhanna’nın Vahyi 20/1-2
    377 Beyhakî, Sünen, IX, 314; Suyûtî Câmiu’s-Sağîr, II, 698; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, I, 203
    378 İbnül-Esir, en-Nihâye, I, 308; İbn Manzûr, Lisânü’1-Arab, XIII, 97
    379 Aynî, Umde, II, 268
    380 Âlûsî, Bulûğu’l-Ereb, II, 358
    381 Ebû Dâvud, Edeb, 174/5248-5250; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 348, 420; II, 432
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 207~
    rine tavşan ayağı asarlardı.382 Ahmed b. Hanbel’in
    naklettiği bir rivayete göre ise, İbn Abbas “Maymunların
    İsrâiloğulları’ndan mesholunduğu gibi,
    yılanların da cinlerin mesholunan kısmı olduğunu”
    söylemiştir.383 Hâlbuki bu konuda nakledilen
    diğer
    hadislere göre, Allah, meshettiği hiçbir kavme nesil
    ve takipçi vermemiştir.384 Dolayısıyla meshe konu
    olduklarından
    bahsedilen maymunlar ve domuzlar
    nasıl ki daha önce
    de var idilerse, yılanlar da
    bir hayvan türü olarak mevcut idiler. Nitekim yine
    İbn Abbâs’a dayandırılan bir rivayete göre,
    meshedilen
    bir kavim üç günden fazla yaşayamaz. 385
    İbn Abbas’ın yılanlar hakkındaki bu görüşünün Tevrat
    kaynaklı olduğu ve o dönem Arabistan’ın bu konudaki bir
    inancını yansıttığı hatıra gelmektedir. Kanaatimizce bu inanış,
    ravi Sayfi b. Ziyâd tarafından, Müslim ve İmam Malik’in
    kaydettiği
    ev yılanlarının cin olduğundan bahseden rivayetlere
    de sokulmuştur.
    Bu konuda, Müslim’in, Muhammed b. Râfi’, Vehb b. Cerîr,
    Cerîr b. Hâzim, Esma b. Ubeyd, Ebü’s-Sâib vasıtasıyla yine
    Ebu Saîd el-Hudrî’den naklettiği bir rivayet daha vardır
    ve hadisin
    naklinde kullanılan edâ sığaları ile metin açısından
    bizce
    Müslim’in bu nakli daha sahih ve problemsizdir.
    Aynı konudaki
    bu hadis şöyledir: “Ebu’s-Saib şöyle
    demiştir; ‘Biz, Ebu Saîd el-Hudrî’nin yanına girdik. Beraber
    382 Âlûsî, a.g.e., II, 324
    383 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 348
    384 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 390, 395, 397, 413, 421, 466
    385 Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1, 330; Demîrî, Hayâtu’l Hayavân, II, 204;
    Krş. Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Terc. ve Şerhi, IX, 143
    AHMED KALKAN
    ~ 208~
    oturduğumuz sırada birdenbire sedirin altından bir hareket
    işittik. Bir de baktık ki bir yılan!’ Râvî, bundan sonra
    hadisin bütününü İmam Mâlik hadisi tarzında naklettikten
    sonra dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.): ‘Muhakkak ki şu evlerde
    uzun ömürlü ev yılanları vardır. Onlardan birisini gördüğünüzde
    onu üç defa kovunuz- Gider kaybolursa
    ne âlâ. Aksi
    takdirde onu öldürünüz- Çünkü o bir kâfirdir’
    buyurdu. Bir
    de Rasûlullah (s.a.s.), Ebu Saîd ve beraberindekilere hitaben:
    ‘Artık gidin de o (yılanın soktuğu) arkadaşınızı defnediniz’
    buyurmuştur.”386
    Gerek son hadiste, gerekse önceki rivayetlerde yer alan
    Hz. Peygamber’in kovulunca gitmeyen yılanın “kâfir” ya da
    “şeytan” olduğuna dair sözleri de mecazî anlamdadır. Nebî
    (s.a.s.), kovulduğu halde gitmeyen yılanın zararlı olduğunu
    belirtmek için bu sözleri söylemiş olmalıdır. Yoksa bir insanın,
    şeytanı ya da ruhanî varlıklar olan cinleri, taş ya da
    sopayla, kesici âletlerle öldürebileceğini sanmak pek doğru
    olmasa gerektir. Böyle bir şeyi kabul etmek, onların şekil
    değiştirebileceğini, ışın halindeki vücut yapılarını cismanî
    bir şekle sokabileceklerini söylemek demektir. Yukarıdaki
    hadisten anlaşıldığına göre,
    Hendek savaşı sırasında yeni
    evli olduğu için izin alarak evine giden ve burada yatağındaki
    yılanı mızrağına geçirip dışarı
    çıkaran ve bu esnada
    can çekişen hayvan tarafından sokulan ve vefat eden sahabinin
    durumunu haber alınca Hz. Peygamber
    çok üzülmüştür.
    Buna benzer olayların tekrarlanmaması
    için, ashabına,
    evlerde uzun ömürlü yılanların yaşadığını,
    bunların hemen
    öldürülmeye teşebbüs edilmemesini, koğulmalarını öğütlemiştir.
    Çünkü bu hayvanlar zehirli olabilir ve hadiste anlatılan
    olay tekrarlanabilirdi. Ya da Nebi (s.a.s.), doğal çevrenin
    korunması açısından, yılan gibi insanın hoşuna
    gitmeyen
    386 Müslim, Selâm, 140
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 209~
    soğuk yüzlü bir canlı da olsa, onların da bizim bilemediğimiz
    birtakım faydaları ve yaratılış hikmetleri olduğunu
    göz önünde bulundurararak, bunların zehirsiz olanlarının
    öldürülmemelerini istediği için hadiste anlatıldığı şekilde
    tavsiyede bulunmuştur. Bu da İslâm’ın, insanın içinde yaşadığı
    tabiata ve çevreye verdiği önemi gösteren bir husustur.
    Cinlerin, müslüman oldukları halde Medine’de
    ya da diğer beldelerde yılan şekline girerek, din
    kardeşlerinin harîm-i ismetine, yataklarına çöreklenip,
    onların hanımlarını, çocuklarını, kendilerini
    korkutacaklarını doğrusu akıl kabul edemiyor. İnsan,
    böyle bir davranışın müslümanlığa yakışmadığını,
    onların böyle bir harekete tevessül etmeyeceklerini
    düşünüyor.
    Bu açıdan yukarıdan beri
    açıklamaya çalışığımız hadis
    rivâyetlerinde Hz.
    Peygamber’in, ev yılanlarının cin olduğuna dair
    herhangi bir şey söylemediği, bunun ravînin yanlış
    kanaat ya da hatasından kaynaklandığını tahmin
    etmekteyiz. Rasûlullah, zehirli yılanların (engerek
    yılanı, arkası iki çizgili azılı yılan
    vs.) Harem’de,
    namaz esnasında bile öldürülmelerini emretmiştir.
    Sahih kaynaklarımızda bu konuda bazı hadisler
    yer almaktadır.387
    387 Bkz. Buhârî, B. Halk, 15; Müslim, Selâm, 138; Ebû Dâvud, Menâsik, 39; İkame, 165;
    Nesâî, Hac, 83, 114, Sihir; 13; Tirmizî, Salât, 170; İbn Mâce, Sayd, 19, Menâsık, 91; İkame,
    146; İmam Mâlik, Mııvatta, Hac, 91; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257, 348, 11, 22, 30, 50,
    52, 233, 248, 255, 284, 432, 473, 475, 111, 3, 32, VI, 97, 203, 209, 238, 259
    AHMED KALKAN
    ~ 210~
    Görüleceği üzere Hz. Peygamber, bunların zehirli olanlarının
    öldürülmesini emretmiş, temellerde ve evlerde yaşayan
    yılanların (Avâmir) öldürülmesi konusunda kesin
    bir emir vermemiş, bunların koğulmalarını, gitmedikleri
    takdirde öldürülmelerini istemiştir. Kanaatimizce Nebî
    (s.a.s.)’in bu tutumu,
    onların cinlerden olduklarından değil;
    doğal çevrenin, dengenin korunması açısındandır. Nitekim
    Nebi Bozkurt bu konuda şunları söylemektedir: “Evlerde
    bulunan zehirsiz yılanların
    öldürülmelerinin istenmemesi,
    bunların, farelerin, tahta ve kerpiç evlerde çok kolay yuva
    yapabilen ve özellikle eskiden, un, zahire, hatta çamaşır konulan
    çuvallara, deriden yapılmış dağarcıklara verdiği zararı
    önlemek, daha çok fareler vasıtasıyla yayılan
    veba gibi
    hastalıklara mâni olmak için olmalıdır.”388
    Kanaatimize göre Hz. Peygamber,
    ev yılanlarının cin
    olduğuna dair herhangi bir şey söylememiştir.
    Bize göre,
    Câhiliye kültüründe yer alan yılanların
    cin olduğuna dair
    inanç, daha sonraları hadis şekline sokulmuştur.
    Bu hususta dikkat çekici bir husus şudur ki, Câhiliye döneminde,
    horoz, karga, güvercin, tavşan, keler ve yılan gibi
    hayvanlarda cin bulunduğuna inanıldığı gibi, bunların cinlerden
    bir grup olduğunu zannedenler de mevcuttu.389 Bu
    açıdan, yukarıdaki rivayetlerin hadis olmadığı, bunların
    Câhiliye inancını yansıtan
    birtakım nakiller olduğu hatıra
    gelmektedir.
    İslâm âlimlerinden bir kısmı, bu konudaki bazı hadis
    rivâyetlerini
    delil olarak alarak, melekler gibi, şeytan ve
    cinlerin de yaratılmış
    oldukları aslî sûretlerinin dışında
    başka şekillere bürünebildiklerini söylemişlerdir. Bunların
    388 Bozkurt, Hz. Peygamber Devrinde Folklor, s. 57
    389 El-Âlûsî, Bülû’l Ereb, II, 360
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 211~
    delilleri arasında Hz. Peygamber’in namazda kendisine
    saldıran şeytanı mağlup etmesi,
    boğması ve Mescid-i Nebev’ı’nin
    direklerinden birisine bağlamak istemesi ile, yine
    şeytanın miskin bir adam kılığına
    girerek Ebû Hureyre’nin
    hurmalarını çalmak istemesine dair
    hadisler ve cinlerden
    bir ifritin Sebe Melikesi Belkıs’ın tahtını
    Hz. Süleyman’a getirebileceğinden
    bahseden âyet390 vardır.
    391
    İslâm âlimlerinin diğer bir kısmı ise, melek, cin ve şeytanların
    kendi irâde ve istekleriyle yaratılışlarını değiştirmeye,
    aslî şekillerinden başka sûrete girmeye kudretlerinin
    bulunmadığı
    görüşündedirler. Fahruddin er-Râzî, cinlerin
    başka şekillere, diğer insanların sûretlerine giremeyeceklerini,
    böyle bir şeyin kabulü
    durumunda, dünyada
    insanlara güvenin kalmayacağını, bu kişinin arkadaşının,
    dostunun, babasının, karısı ve çocuğunun,
    cin değil de kendileri
    olduğunun bilinemeyeceğini kaydetmektedir.
    392
    Yine er-Râzî, onların Peygamberlerin sûretlerine
    giremeyeceklerini,
    aksi takdirde dinden olan hiçbir şeye güven
    kalmayacağını, âlim ve zâhidlerin sûretine de giremeyeceklerini,
    aksi halde onları öldürmenin, memleketlerini
    harap etmenin, eserlerini parçalamanın insanlara vâcib
    olması gerektiğini
    söylemektedir.393 Muhammed b. Hüseyin
    Ebû Ya’lâ el-Ferrâ ise, Allah’ın irade ve kudretiyle yapması
    müstesna, cin, şeytan ve meleklerin aslî şekillerini değiştiremeyeceklerini,
    onların kendiliklerinden başka kılık ve
    şekillere girmelerinin mümkün olmadığını söylemiştir.394
    390 27/Neml, 39
    391 Aynî, Umdetü’l-Kârî, VII, 102
    392 Râzî, Mefâtihu-l-Gayb, XIV, 54
    393 Râzî, a.g.e., XXVI, 208
    394 el-Ferrâ, el-Mu’temed fi Usûli’d-Dîn, s. 174-175; Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere
    Göre Cinler-Büyü, s. 118 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 212~
    RUKYECILERE GÖRE CINLERIN GÖRÜNME VE
    KONUŞMA ŞEKILLERI
    Cinlerin Görünme Çeşitleri
    1) Bir insana direkt olarak hiçbir sebeb olmadan görünmesi
    hali (örneğin peygamberler zamanında cinlerin
    âşikâr sebepsiz olarak görünmesi).
    2) Bir insana musallat olduklarında görünmesi hali (örneğin
    insanın bedenine girmemiştir etrafındadır ve ona
    musallat olarak ya da halüsinasyon olarak görünür veya
    kendisini hissettirir).
    3) Bir büyüye sebep yedirilerek ya da domuz yağı gibi
    büyü çeşitlerine sebep bedenin içine cin girmesi sonucu
    etrafında halüsinasyon ya da cinleri görmesi (insan bu
    durumda yanında olmayan kişiyi varmış gibi görebilir ve
    onunla konuşabilir. Cin bu durumda beyne çıkar ve oradan
    bu şekilde gösterir. Bu durumda büyüye uğrayan kişi
    etrafında olmayan sesler işitebilir. Etrafındaki olayları da
    farklı görebilir. Bu kişiler genelde çok uyur ya da çok tembel
    olur. Eğer bir cin ile evliyse bu evli olduğu cin ifrit ya
    da mârid ise bu cin insana gündüz de görünür ve onunla
    tanıdığı biri ya da tanımadığı biri kılığında görünür ve
    konuşabilir. (Örneğin bu cin ile evli olan kişi, etrafındaki insanları
    kötü görür, olmayan şeyleri olmuş gibi algılayabilir
    ya da söylenmeyen sözleri söylenmiş gibi duyabilir. Bunu
    kişinin içindeki cin beyne çıkarak yapar. Sebebi, bu insanın
    kurtulmasını asla istemez. Çünkü bedene girip evlenen cin
    o insanı kendine eş olarak seçmiş olduğu için onu bırakmak
    istemez.
    4) Hayvan kılığında görünmesi hali (bazı cinler gündüzleri
    hayvan kılığında insanlara görünebilir. Yarasa, baykuş,
    karga, yılan, maymun şeklinde görünebilir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 213~
    5) Bazen bir evliya kılığında görünebilir (Bazen şeytan
    böyle bir hile yapar artık sen evliya oldun; zikir çekme,
    namaz kılma gibi tavsiyelerle tuzak kurabilir).
    Rukyecilerin İddialarına Göre Cinlerin Konuşma
    Çeşitleri
    1) Hz. Âdem peygamberden bu yana gelmiş geçmiş bütün
    insanların konuştuğu tüm dilleri bilirler.
    2) Bütün hayvanların dillerini bilirler, onlarla
    konuşabilirler.
    3) Evliya olan cinler Allah’ın izniyle bitkilerle
    konuşabilmektedirler.
    4) Cinler büyü yapan ya da cin çağıran insanlarla
    konuşabilirler.
    Rukyecilere Göre Cinler, Rukye Esnasında da
    Konuşabilirler
    Bu Durum 5 Çeşittir:
    1) Rukyeci Kur’an okurken bedenin içinde yanan cin, insanın
    el, kol ve ayaklarını hareket ettirerek “artık okuma,
    yeter!” dercesine tepki verir.
    2) Rukyeci Kur’an okurken cin insanın beynine çıkar, insanın
    sesini değiştirerek konuşur.
    3) Rukyeci Kur’an okurken cin beyne çıkar ve insanın
    sesi değişmeden konuşur (Bu durum bazı insanlarda rukye
    yapmadan da insanın kendi sesi değişmeden gündüz de
    olabilir).
    4) Telepati yöntemiyle
    AHMED KALKAN
    ~ 214~
    5) Rabıta yöntemiyle.395
    6) Rukyeciler ve cinler bu anlatılanlara inanmamızı bekliyorlar.
    İnananalım mı?
    CINLERIN İNSANLARA GÖRÜNMESI
    Bazı İslâm âlimleriyle, Mu’tezile mezhebi mensupları
    cinlerin görülemeyeceğini ileri sürmüşler ve bu konuda
    Kur’an-ı Kerîm’de yer alan bir âyeti delil göstermişlerdir.
    Âyet şöyledir:
    “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, çirkin
    yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak
    Cennet’ten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları
    göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları
    inanmayanların dostları yaptık.”396
    Âyette, Hz. Âdem ve Havva’nın Şeytan tarafından
    kandırılıp
    Cennetten çıkarılmaları hatırlatılmakta,
    insanların, Allah’ın
    başka insanlara gösterilmesini
    yasakladığı yerlerini açıp teşhir etmemeleri
    istenmekte, edeb, hayâ ve takvâ elbisesinin
    giyilmesi, Şeytan’ın tuzaklarına karşı uyanık olunması
    emredilmektedir. Bu vesile ile de, “Çünkü o ve
    kabilesi, sizin onları
    göremeyeceğiniz yerden sizi
    395 Rukyeci Aytekin lülleci, Formun Üstü Formun Altı https://www.facebook.com/
    search/top/?q=rukye%20ve%20%C5%9Fi%CC%87fa
    396 7/A’râf, 27
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 215~
    görürler” denilerek onların mahiyeti
    hakkında bilgi
    verilmektedir. Müfessirler, âyetteki “O ve kabilesi”
    ile Şeytan ve onun taifesi olan cin sınıfının kasdedildiğini
    söylemişlerdir.397 Fahrüddin er-Razî, âyetin
    tefsirinde, İslâm âlimlerinin, Allahu Teâlâ’nın
    gözlerinde bir kabiliyet yarattığı için cinlerin insanları
    görebileceğini, ancak gözlerinde bu konuda
    bir yetenek yaratmadığı için insanların cinleri
    göremeyeceğini
    söylediklerini kaydetmektedir.398
    Mu’tezile mezhebine mensup âlimler ise, bu konuda,
    “Vücut yapılarının ince ve şeffaf olmasından dolayı cinlerin
    insanlar tarafından görülemediğini, insanların vücut yapılarının
    kesafetinden dolayı da cinlerin insanları görebileceğini,
    Allahu Teâlâ’nın, cinlerin bakışlarındaki şuayı artırıp
    kuvvetlendirmesi sebebiyle birbirlerini görebildiklerini
    söylemişler ve Allah bizim gözlerimizdeki görme kuvvetini
    de artırsaydı, birbirimizi görebildiğimiz
    gibi, cinleri de
    görebilirdik, şayet Allah, cinlerin vücutlarına kesafet verip,
    biz de şu halimiz üzere kalsaydık, cinleri
    görebilirdik” demişlerdir.
    Bu durumda Mu’tezile’ye göre, insanların cinleri
    görebilmeleri, ya cinlerin yoğunluk (kesafet) kazanmasına
    ya da insanların bakışlarının yeterince güçlenmesine
    bağlı
    olmaktadır.399 Yine er-Râzî, âyetteki: (Min haysü lâ teravnehum
    / Sizin onları göremediğiniz yerden) lafzının insanların
    cinleri göremediğine delâlet ettiğini söylemektedir.
    400
    397 Taberî, Câmiu’l-Beyân, Vlll, 153
    398 Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, XIV, 54
    399 Râzî, a.g.e., XIV, 54
    400 Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XIV, XIV, 54
    AHMED KALKAN
    ~ 216~
    Ehl-i Sünnet’e mensup bazı âlimler ise, cinlerin görülemeyeceği
    konusunda Mu’tezile’ye muhalefet etmişlerdir.
    Kadı Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, “Cinlerin ince ve şeffaf olmaları ya
    da kesif olmaları mümkündür. Ancak bu konuda bir müşahede
    veya Allah ve Rasülünden gelen bir haber olmadığı
    sürece, cinlerin vücutlarının
    kesif mi (yoğun mu), yoksa
    şeffaf mı olduğunu bilmek mümkün değildir. Her iki husus
    da meçhul olduğuna göre, cinlerin cisimlerinin
    şeffaf ve
    ince olduğunun söylenmesi doğru olmaz”401 demiştir.
    İmam eş-Şâfi’nin yukarıda kaydettiğimiz âyeti delil
    getirerek cinlerin görülemeyeceği kanaatinde olduğu
    anlaşılmaktadır. er-Rebi b. Süleyman’ın naklettiğine
    göre eş-Şâfiî’nin bu konuda şöyle dediği kaydedilmektedir:
    “Adalet sahibi
    kimselerden olduğu halde kim
    cinleri gördüğünü ileri sürerse,
    şahitliği reddolunur.
    Allahu Teâlâ’nın, ‘O ve kabilesi, sizin onları
    göremediğiniz
    yerden sizi görürler’ âyetine muhalefet etmesinden
    dolayı da azarlanır.”402
    İmam eş-Şâfi’î’nin görüşünün bu konuda hayatın gerçeklerine
    uygun ve İslâm inancının derli toplu bir ifadesi
    olduğu
    ortadadır. Melekleri Peygamberlerden ve istisnâî
    olarak peygamberlerin yakın çevresindekilerden başkası
    göremez, görememiştir. Peygamberlerin melekleri bile
    (istisnâ dışında) aslî yapılarıyla değil, başka bir şekle büründükleri
    halleriyle gördüklerini değerlendirdiğimizde,
    peygamber çevresindeki insanların da cinleri ve şeytanı
    aslî yapısıyla gördüğünü kabul etmemiz mümkün değildir.
    Çünkü onların boyutları farklıdır; bizim gözlerimiz o boyutu
    görecek durumda değildir. Diğer insanların bu konudaki
    401 Ebu Ya’lâ el-Ferrâ, el-Mu’temed, s. 172
    402 Demîrî, K Hayavân, 1, 297
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 217~
    iddiaları bir tahminden/zandan ibarettir. Cin ve şeytanı da
    Peygamberler görmüşlerdir. Allah onların gözlerini bu konuda
    elverişli kılmıştır, ya da cin ve şeytanlara kesafet (yoğunluk)
    kazandırmıştır. Veya Peygamberler onları gönül
    gözleriyle görmüşlerdir. Bu konuda İslâm
    âlimlerinin farklı
    yorum ve yaklaşımları vardır. Ancak İmam eş-Şafiî’nin de
    kesin olarak belirttiği gibi, diğer insanların
    cinleri görmeleri
    söz konusu değildir. Gerek insanların
    tarihî müşahede
    ve tecrübesi, gerekse ilgili âyetin aksini bildirmesi sebebiyle,
    diğer insanların cinleri görebildikleri konusunda bize
    güvenilir bilgiler ulaşmamıştır. Diğer insanların bu konudaki
    iddiaları herhalde birtakım yalanlardan ve hayal ürünü
    şeylerden ya da halüsinasyonlardan ibarettir. Bu sebeple
    de İmam eş-Şâfiî, bu tür idialarda bulunanların yalancı
    olduklarını, âyete muhalefet etmeleri
    sebebiyle de ta’zîr cezasına
    çarptırılmaları gerektiğini söylemiştir. İmam eş-Şâfiî
    bu hükümden Peygamberleri hâriç tutmuştur.
    Sonuç olarak, normal insanların onları
    göremeyeceklerini,
    cinlerin ve insanların vücut yapılarının
    buna uygun yaratılmadığını,
    Peygamberlerin
    Allah’ın izni ve iradesiyle cinleri görebildiklerini
    söyleyebiliriz. Burada, İslâm Hukukçularının,
    cinleri gördüğünü ileri süren
    kimselere yalancı gözüyle
    bakıp, onların şahitliklerini kabul
    etmemeleri
    hususunun çok isabetli olduğunu kaydetmek
    yerinde olacaktır. Kanaatimizce cinleri gördüğünü
    iddia eden kimseler, ya yalancı, ya da ruhsal dengesi
    bozuk, psikolojik rahatsızlığı olan kimselerdir.
    AHMED KALKAN
    ~ 218~
    Cinleri gördüğünü iddia edenleri kabul etmek; yılanların,
    siyah renkli kedi-köpek, keçi vs. hayvanların
    cin olduğuna dair halk arasında yaşayan ve
    İslâm öncesi kültürlerin kalıntısı olduğu bilinen
    birtakım hurafe ve yanlış inançların doğru sayılmasını
    gerektireceği açıktır.403
    CINLERIN İNSANLARIN EMRINE GIRMESI
    MÜMKÜN MÜDÜR?
    Bazı âlimler, cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle
    ilgili âyetleri delil olarak alıp cinlerin diğer insanlara
    da boyun eğip onların emrinde bulunmalarının mümkün
    olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu konuyla ilgili olarak
    ilmu’l-Azâim adlı bir bilim dalının meydana getirildiği de
    öne sürülmektedir. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden
    bahseden âyetler 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-
    39; 34/Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin
    insanlara boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan
    âlimlerin delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir
    ve bu işin sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen
    kimselere böyle bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim
    ve hadislerden anlaşılmaktadır. Kanaatimizce bu durum,
    cinlerin insanlara itaat etmelerinin mümkün olduğunu ileri
    süren ve bu görüşlerine bu âyetleri delil gösteren âlimlerce
    gözardı edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Süleyman’ın
    bu konuda şöyle duâ ettiğinden bahsedilmektedir: “Süleyman:
    ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin
    403 Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 137 vd.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 219~
    ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima
    bağışta bulunansın’ dedi.”404
    Sonuç itibarıyla, Hz. Süleyman’ın emrine verilen cin ve
    şeytanların, ondan sonra başkalarının emir ve hizmetine
    verilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber
    için bile böyle bir durum söz konusu olmadığına
    göre, bunun diğer sıradan insanlar için mümkün olabileceğini
    ileri sürmek doğru olmasa gerektir. Çünkü âyet ve
    hadislerde cinlerin Hz. Peygamber’in emrine verilip Ona
    da Hz. Süleyman’a yaptıkları gibi kaleler, mâbedler, havuzlar
    vs. yaptıklarından bahsedilmemektedir. Hz. Peygamber’in
    cinlerden hizmetçileri yoktu, Mescid-i Nebeviyye’yi
    ashâbıyla beraber bizzat kendisi çalışarak inşâ etmişti.
    Düşmana karşı korunmak için Medine’nin etrafına kazılan
    hendekte bizzat kendisi de kazma-kürek çalışmıştı. Ev işlerini
    de hanımları ve kendisi görmüştü. Bu husus gözden
    uzak tutulmamalıdır.
    Günümüzde ve daha sonraki asırlarda müslümanlar,
    cin ve şeytanları kendilerine boyun eğdirip
    onları çalıştırmayı hayal etmek yerine; kendileri
    çalışmayı öğrenmeli, dünya ve âhirette hor ve
    zelil olmaktan kurtulmalıdırlar. Hz. Peygamber’in
    yukarıda sayılan davranışlarında, ümmeti için bu
    konuda gerekli olan uyarı vardır. Müslümanlar,
    cehâlet, hurâfe ve saflık içinde, tarlasının burçağını
    yoldurduğunu, ekip biçtirdiğini ileri süren, yerin
    altında gizli altın ve gümüşlerin, definelerin,
    404 38/Sâd, 35
    AHMED KALKAN
    ~ 220~
    hazinelerin yerini cinlerden öğrendiğini iddia eden
    cinci denilen yalancı kimselerin kendilerinde kudret
    ve üstünlük olduğunu göstermek için ortaya
    attıkları sözlerine kanmamalıdır. Aksine kafa ve
    gönüllerini Kur’an’ın aydınlığına açmalı, bu tür
    hayâlî şeylerden medet beklemekten vazgeçerek çalışmalı,
    ilmin verilerine kulak vermelidir. Cinlerden
    yerin altındaki hazinelerin yerini öğrenmeyi bekleyeceklerine,
    yerin altındaki cevherleri, madenleri,
    petrolü keşfedip yeryüzüne çıkartarak zenginleşmek
    ve zilletten kurtulmak için bunların bilimsel
    yollarını öğrenip tatbik etmelidir.
    Hz. Süleyman’ın Kur’ân-ı Kerim’de haber verilen durumu
    hâriç, dünya kuruldu kurulalı cinlerin insanlara itaati
    söz konusu değildir. Elimizde bunun aksini ortaya koyacak
    deliller bulunmamaktadır. Cinlerin insanlara itaati, onların
    tabiatlarına da aykırıdır. Onlar kendi arzularıyla insanın
    emrine girmemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’den, onların Hz. Süleyman’ın
    emrine de kendi istekleriyle girmediklerini anlıyoruz:
    “Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu
    altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan
    olursa ona alevli ateşin azabını tattırdık.”405
    Bu âyetten, cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine girmelerinin
    ancak Allah’ın izin ve müsaadesiyle, yani emriyle mümkün
    olduğu anlaşılıyor. O zaman, cinleri emirleri altına aldığını
    iddia eden insanların bu konuda kendilerinin delilleri
    405 34/Sebe’, 12
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 221~
    nelerdir? Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaya muktedir
    olduklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Âyette, cinlerin Hz.
    Süleyman’ın (a.s.) emrine, Allah’ın buyruğuyla girdikleri,
    buna itaatsizlik edenlerin alevli bir ateşle cezalandırıldıkları
    haber veriliyor. Demek ki cinler isteseler de Hz. Süleyman’ın
    emrinden çıkamazlardı; aksi takdirde azab olunarak
    imhâ ediliyorlar ya da zorla itaate sokuluyorlardı. Yine,
    Kur’an’da cinlerin zorla Hz. Süleyman’ın emrine verildikleri
    ve o vefat edinceye kadar bu durumdan kurtulamadıkları
    bildirilmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz
    zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını fark ettirdi.
    O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şâyet cinler gaybı/
    görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azabın içinde
    kalmazlardı.”406 Şu halde, Allah’ın zorla Hz. Süleyman’ın
    buyruğuna verdiği, ondan sonra da kimsenin emrine vermediğini
    Süleyman (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle
    haber verdiği cinleri, başkalarının emri ve hizmetine
    verdiğini iddia etmek, büyük bir yalan olmalıdır.
    Cinlerin kendi istekleriyle insanoğluna itaati ta ilk baştan
    beri söz konusu değildir. Çünkü onların büyükleri olan
    İblis, Hz. Âdem yaratıldığı zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ona boyun
    eğmesi konusundaki emrini dinlemeyerek isyan etmiş,
    büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştur. Bu durum,
    Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde haber verilmektedir.407
    İslâm âlimlerinin çoğu, bu âyet-i kerimelerdeki “secde” kelimesi
    ile, Hz. Âdem’e ibâdetin değil; ona itaat ve boyun eğmenin
    kastedildiğini söylemektedirler. Bu durumda, yaratıldığı
    günden beri insana karşı büyüklenen, kendisini üstün
    gören İblis ile onun soyu olan cinlerin, kendi istek ve
    arzularıyla bazı insanların emrine girdiğini, onlara hizmet
    406 34/Sebe’, 14
    407 Bkz. 15/Hıcr, 28-46; 2/Bakara, 34-38; 7/A’râf, 11-25; 17/İsrâ, 61-65; 18/Kehf, 50;
    38/Sâd, 71-85; 20/Tâhâ, 116-125
    AHMED KALKAN
    ~ 222~
    ettiğini ileri sürmek boş bir iddia olmaktan öteye gidemez.
    Bu konularda yazılan ve halkın elinde dolaşan kitaplar, İslâm’dan
    önceki câhiliyye toplumlarının inanç, gelenek ve
    kültürlerinden geçmiş asılsız şeyler ve hurâfelerle doludur.
    Bunlar, Yıldıznâme, Gizli İlimler Hazinesi vb. adlarla insanların
    ellerinde bulunan derlemelerdir. Yıldıznâme denilen
    kitaplardaki bilgilerin yıldızlara tapan Sâbiîlerden geçen
    hurâfelerle dolu olduğunda şüphe yoktur. Gizli İlimler Hazinesi
    denilen kitaplar da Bâbil, Âsur, Sümer, Hitit, Eski Mısır
    vs. kültürlerden geçmiş safsatalarla doludur.408
    CINLERE İNSANDAN PEYGAMBER OLUR MU?
    Peygamberimiz Cinlere de Gönderilmiş Bir Peygamber
    midir?
    Peygamberimiz için “ins ve cin peygamberi”, Rasûlu’s
    sekaleyn” yani iki cinsin (insan ve cinlerin) Rasûlü gibi ifadeler
    kullanıldığına şâhit oluyoruz. Eski âlimlerin görüşünün
    böyle olduğunu biliyoruz. Bu konuda, Kur’an, Sünnet,
    Siyer ve selim akıl ışığında halk arasında kabul gören bu
    anlayışı tahlil edelim.
    Öncelikle, Kur’ân-ı Kerim, Muhammed aleyhisselâm’ın
    kimlere gönderildiğini söylüyor? Cinlere de peygamberlik
    yaptığına, tebliğ ettiğine dair bir delil var mı? Peygamberimizin
    böyle bir açıklaması var mı? Bu sorulara cevap bulmak
    zorundayız.
    1- Kur’an, İnsanlara İnsan Peygamber Gönderildiğini
    Söyler.
    408 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 252 vd.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 223~
    Allah sadece insanlardan peygamber seçmez. Her
    cinsin kendilerinden peygamber olur: “Allah meleklerden
    ve insanlardan elçiler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.”
    409 Meleklere meleklerden peygamber, insanlara insanlardan
    peygamber olacağına göre, cinlere de cinlerden peygamber
    gönderilmiş olması gerekir.
    Eğer yeryüzünde yaşayanlar insan değil de melek
    olsaydı, o zaman onlara meleklerden bir peygamber
    gönderilirdi: “De ki: Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine)
    yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir
    melek peygamber indirirdik.”410 İnsan aklı da, insanlara kendilerinden
    bir peygamber gönderilmesini ma’kul görür.
    İnsan dışında başka bir varllık peygamber olarak gönderilseydi
    o zaman kâfirler, “biz ona nasıl uyalım, o farklı bir
    varlık; biz onun gibi olamayız ki” derler ve insan olmayan
    bir peygambere itaat edemeyeceklerini söylerlerdi. O yüzden
    peygamberimizin yaratılış ve ontolojik açıdan aynen
    bizim bir benzerimiz olduğu ifade edilir: “De ki: ‘Ben, ancak
    sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh
    olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma
    dileyin. Şirk koşanların vay hallerine!”411 Bize gönderilen
    peygamber de aynen bizim gibi bir beşer olmalı.
    Kur’ân-ı Kerim ‘ümmet’ kavramını farklı topluluklar
    için kullanmaktadır. Söz gelimi, “Yerde debelenen hiç
    bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi
    ümmet olmasın…”412 âyetinde olduğu gibi hayvanlar ve kuşlar
    da birer ümmettir. Peygamberimiz (s.a.s.), köpeğin ve
    karıncanın bile bir ümmet (topluluk) olduğunu belirtiyor.413
    409 22/Hacc, 75
    410 17/İsrâ, 95
    411 41/Fussılet, 6
    412 6/En’âm. 38
    413 Müslim, Selâm 38, 148, hadis no: 2241; İbn Mâce, Sayd 2, hadis no: 3205
    AHMED KALKAN
    ~ 224~
    Cinlerin de haydi haydi bir ümmet olduğu anlaşılmaktadır.
    Ve her ümmete kendilerinden peygamber
    gönderilmiştir: “Her ümmet, kendi peygamberine tâbi
    olur.”414;
    “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri kendilerine
    gelince, aralarında adaletle hükmedilir, hiçbirine
    zulmedilmez.”415
    “…Uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir ümmet
    yoktur.” 416
    “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye
    yarattım.”417
    Cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratıldığına göre,
    onların ibâdetleri nasıl olacaktır? Onların birbirleriyle ve
    insanlarla, diğer varlıklarla ilişkilerinde helâl ve haramlar
    nelerdir, Kur’an bunları izah etmez. Demek ki onların
    kendilerine yönelik kitapları vardır, dinlerini kendilerine
    anlatan peygamberleri vardır. Ayrıntılı olarak nasıl kulluk
    yapacakları, hangi görevlerle ve hangi yasaklarla muhatap
    oldukları ifade edilmiş olmalıdır.
    Her Peygamber Kendi Kavminin Diliyle Gönderilir:
    “Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle
    gönderdik ki onlara açıklasın. Artık Allah dilediğini sapıklığa
    düşürür dilediğini de doğru yola eriştirir. O, yücedir,
    hakîmdir.”418 Rasûlullah cinlere de gönderilmiş olsaydı,
    414 Buhâri, Tefsir sûre 17, 11
    415 10/Yunus, 47
    416 35/Fâtır, 24
    417 51/Zâriyât, 56
    418 14/İbrâhim, 4
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 225~
    onların diliyle gönderilmesi gerekecekti. Hâlbuki Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) cinlerin dilini bildiğine, onları toplayıp
    onlara İslâm’ı anlattığına dair bir bilgimiz söz konusu değildir.
    Bilseydi vahiy yoluyla ya da kendi beyanıyla öğrenirdik.
    Tebliğ edebilmesi için onların dilinden anlaması gerekirdi.
    Bu durumda Hz. Peygamber’in cinlere tebliğinden
    söz edilemez. Hâlbuki o risaletini açıkça duyurmakla mükelleftir.
    Duyurmazsa görevini yapmamış olur.419
    Kur’an Açık Şekilde Peygamberimizi, İnsanlara
    Rasûl Olarak Gönderdiğini Söylüyor: Allahu
    Teâlâ’nın Hz. Peygamber (s)’e, “Biz seni insanlara
    bir rasûl/elçi olarak gönderdik.”420 şeklindeki hitabıyla
    onun insanlara peygamber olarak gönderildiği
    ifade edilmektedir. Cinlere veya meleklere “tebliğ
    eden” bir peygamberden Kur’an söz etmemektedir.
    Cinler Rasûlullah’ı (s.a.s.) dinlerken o, cinleri
    görmediği gibi onların onu dinlediğinin farkında da
    değildi: “De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’an
    dinleyip şöyle dedikleri bana vahyolundu: Biz harikulâde
    güzel bir Kur’an dinledik.”421 Farkında
    olsaydı, “şöyle dedikleri bana vahyolundu” yerine
    “şöyle dediler” derdi. Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    cinlerden herhangi biriyle konuşarak kendisine in-
    419 5/Mâide, 67
    420 4/Nisâ, 79
    421 72/Cin, 1
    AHMED KALKAN
    ~ 226~
    dirilen Kur’an’ı ona tebliğ ettiğini ve kendisine
    inanmadıkları takdirde kâfir olacaklarını söyleyip
    cehennem azabıyla onları tehdit etiğini göremiyoruz.
    Zaten Hz. Peygamber’in cinlere de tebliğ etme
    yükümlülüğü olsaydı, Kur’an bir yerinde bu görevi
    belirtir ve onlara tebliğ etmesini söyler, tebliğ karşısında
    nasıl tavır takındıklarını anlatırdı.
    İbn Abbas’ın naklettiği “Hz. Peygamber, cinlere
    Kur’an okumadığı gibi, onları görmedi de.”422 şeklindeki
    rivayet de Hz. Peygamber (s.a.s.) ile cinler
    arasında karşılıklı bir diyalogun olmadığı fikrini
    desteklemektedir.
    Kur’an, tüm insanlar için hidayet kaynağıdır.
    Kur’an’ın insanlar için hidâyet kaynağı olduğu
    vurgusu yapılır,423 ama cinlerin hidayet kaynağıdır
    ya da insan ve cinlerin hidayet kaynağıdır
    denilmez.
    Meleklerden Peygamber ve İnsanlardan Peygamberden
    Bahseden Kur’an “Cinlerden Peygamber” Olduğunu
    Söylüyor mu? “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden
    size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı
    bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”424 Âyetin
    422 Buharî, Tefsir, Cin 1, Ezan 105; Müslim, Salat 149; Tirmizi, Tefsir, Cin
    423 2/Bakara, 185, 3/Âl-i İmran, 4, 138;45/Câsiye, 20
    424 6/En’âm, 130
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 227~
    metninde “rusulun minkum” / “Sizden Rasûller, sizin kendi
    cinsinizden peygamberler” deniliyor. O yüzden cinlere cinlerden
    peygamber olduğu anlaşılıyor. Bu âyetten anlaşılan;
    insanlara olduğu gibi cinlere de kendi içlerinden peygamber
    gönderilmiş olmasıdır.
    “Biz, bir rasûl göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz.”
    425 Cinler de kulluk için yaratıldıklarına426 ve iman etmeyenlerin
    azaba uğratılacağına göre,427 kendilerine peygamber
    gönderilmiş olması gerekir.
    Cin Sûresindeki Âyetler Bu Anlatılanlarla Çelişmiyor
    mu? Kur’an’a baktığımızda Cin sûresinde Kur’an dinleyip
    hayran kalan cinlerden bahsedilerek onların bazı
    özellikleri bize anlatılmakla birlikte; cinlerin nasıl ibâdet
    edeceği, hangi hükümlere nasıl muhatap oldukları, onlara
    Rablerinin özel emirleri ve duyuruları söz konusu edilmemektedir.
    Yani, Kur’an insan ve cinlerin ortak kitabı gibi değerlendirilemez.
    Peygamberimizin de cinlere peygamberlik
    yaptığı, onların problemlerini çözdüğü, onlarla sık sık
    görüştüğü sözkonusu değildir. Zaten cins farklılığı vardır.
    Her topluma kendilerinden bir peygamber gönderilir.
    Cinlerin Kur’an’ı dinledikleri ve bir kısmının iman ettiği
    Cin sûresinde açıklanır.428 Bu, Kur’an’ın önemini vurgular.
    Bu ayetten cinlerin de Kur’an’a hayran kaldığını ve Allah’ın
    kitabı olarak iman ettiklerini anlıyoruz.
    Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’an’da net olarak Hz.
    425 17/İsrâ, 15
    426 51/Zâriyât, 56
    427 7/A’râf, 179
    428 72/Cinn, 13
    AHMED KALKAN
    ~ 228~
    Muhammed’in hem insanların hem de cinlerin peygamberi
    olduğu (Rasûlü’s-sakaleyn) ifade edilmemektedir. Makul
    olan cinlere cinlerden peygamber gönderilmiş olmasıdır.
    Cinleri imanî ve amelî açıdan hidayete sevk etmenin en
    münasip yolu, onlara kendi türlerinden elçilerin gelmesi
    ve onlara rehberlik etmesidir. Aksi takdirde Rasûlullah’ın
    okuduğu Kur’an’ı dinlediği Kur’an’da ifade edilen cinler
    -bildiğimiz anlamda cin iseler- tabiatlarının farklı olması
    nedeniyle Kitab’ın ancak bir kısmına uyabilirler.
    En doğrusunu Allah bilir.
    CINLERLE EVLENMEK
    İslâm âlimleri, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı âyetlere
    dayanarak cinlerin kendi aralarında evlenip yapılarına
    uygun aile hayatı yaşayarak çocuk sahibi olduklarını söylemişlerdir.
    429 Bu âlimlerin görüşlerine delil gösterdikleri
    âyetlerden birisinde şöyle buyrulmaktadır: “Oralarda, gözünü
    yalnız erkeklerine
    çevirmiş (öyle dilberler) vardır ki,
    bunlardan önce ne bir insan, ne de bir cin asla kendilerine
    dokunmamıştır.”430
    55/Rahmân, 56; 18/Kehf, 50 âyetleri, cinlerin de yapılarına
    uygun bir şekilde cinsel
    ilişkide bulunduklarını ve zürriyete
    sahip olmak için kendi aralarında evlendiklerini göstermektedir.
    Bu konuda İslâm âlimleri arasında herhangi
    bir görüş ayrılığı göze çarpmamaktadır.
    Ancak cinlerle insanlar
    evlenebilir mi? Cinlere mensup bir kadın ile insan
    429 Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, el-Mu’temed, s. 174
    430 55/Rahmân, 56
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 229~
    neslinden bir erkek, ya da bir kadın ile bir cin erkeği evlenebilir
    mi? Bu mümkün mü ve İslâm’a göre caiz olur mu?
    Bu konuda İslâm âlimleri arasında bazı görüş farklılıkları
    olduğu anlaşılmaktadır.
    Önceki kültürlerin bir incelemesi, insanlarla cinlerin evlenebildiklerine
    dair inancın çok eskilere dayandığını ortaya
    koymaktadır. Nitekim eş-Şiblî’nin kaydettiğine göre, babası
    insan, annesi cin olan kişilerden doğan kimseye Araplar
    “el-Has” demekteydiler. Yine, insan ile cin sihirbazından
    dünyaya gelene de “el-Amlûk” diyorlardı.431 İbn Cerîr’in,
    Atâ’dan naklettiğine göre ise, İbn Abbâs: “Kişi karısıyla hayızlı
    haldeyken cinsel birleşmede bulunursa, şeytan o adamdan
    daha önce davranır da, o kadın muhannese (eşcinsel)
    hâmile kalır. Muhannesler cin çocuklarıdır.”432 demiştir. İbn
    Abbâs’ın bu rivayetinin, devrin yanlış tıp bilgisini yansıttığı
    açıktır. Artık
    günümüzde, hayızlı haldeyken kadının hamile
    kalmayacağı,
    bu durumun kadının rahmindeki yumurtanın
    parçalanması
    sonucu oluştuğu, çocuğun meydana gelmesinin
    ise erkeğin sperminin kadının rahmindeki yumurtaya
    yerleşmesi neticesi meydana gelen döllenmenin sonucu olduğu,
    hayız halinde kadının rahminde döllenecek yumurta
    bulunmadığından, cinsî ilişkide bulunulsa bile döllenmenin
    söz konusu olmayacağı bilinmektedir. İbn Abbâs’ın,
    Kur’an-ı Kerîm’de yer alan bu konudaki
    yasağı açıklamak
    için başvurduğu tahmin edilen bu rıvayetin Câhiliye kökenli
    olduğu hatıra gelmektedir. Çünkü yanlış bir tıp bilgisinin
    ürünü olan bu rivayetin, Allah katından
    vahiy alan Hz.
    Peygamber’e nisbet edilemeyeceği açıktır. İbn Abbâs, bunu
    431 Şiblî, Ahkâmü’l-Cân: s. 97; Garâibü ve Acâibü’l-Cin, s. 91; Terc. Cinlerin
    Esrarı, s. 119
    432 Şiblî, Ahkâmü’l-Cân, s. 91, 105; Garâibü ve Acâibü’l-Cin, s. 85, 99;
    Terc, Cinlerin Esrarı, s. 119
    AHMED KALKAN
    ~ 230~
    Ehl-i Kitâb’dan da almış olabilir. Çünkü onlarda da bir erkeğin
    hayızlı halde hanımına yaklaşması yasaktır.
    433 Kur’an-ı
    Kerîm’in bu konudaki yasağının, bu durumdaki
    kadınların
    ruh ve beden sağlıklarının korunmasına yönelik olduğu
    hususu açıklanmaya muhtaç değildir.
    İslâm âlimlerinden bir grup, Kur’an-ı Kerîm’de yer alan
    bazı âyetlerle, bir kısım hadisleri delil göstererek, cinlerle
    evlenmenin mümkün ve bunun
    dince caiz olduğunu ileri
    sürmüşlerdir, İbn Nuceym, el-Hasenü’l-Basrî’ye cinlerle
    nikâh hakkında sorulduğunda, onun böyle bir nikâhın şâhidsiz
    olarak caiz olduğunu söylediğini kaydetmektedir.434
    ed-Demirî ise, Kur’an ve ilim ehli bir zat tanıdığını, bu kişinin
    kendisine, birer birer olmak üzere cinlerden toplam
    dört tane kadınla evlendiğini söylediğini kaydetmektedir.
    435 eş-Şiblî ise cinler hakkında te’lif etmiş olduğu
    eserinde,
    cinlerle nikâhın mümkün olduğunu savunmaktadır.
    eş-Şiblî bu konuda şunları söylemektedir: “Hz. Peygamber’in
    cinlerle evlenmeyi yasaklaması, fukahânın, cinlerle
    insanlar arasında nikâh caiz değildir demeleri, Tâbiin’den
    bazı kimselerin bunu hoş karşılamaması, böyle bir şeyin
    mümkün olduğunu
    gösterir. Çünkü mümkün olmayan bir
    şeyin caiz olduğuna
    veya meşru olmadığına hükmedilmez.
    436 eş-Şiblî’nin Rasûlullah’ın cinlerle nikâhı yasakladığını
    bildirdiği rivayet, sahih kaynaklarımızda yer almayan
    mürsel bir nakildir ve hadis âlimlerinden Zührî’ye nisbet
    edilmektedir.437
    433 Tevrat, Levililer, 15/19-24, 22/5-7
    434 İbn Nuceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, I, 302
    435 Demîrî, H. Hayavân, I, 302
    436 Şiblî, Ahkâm, s. 91; Garâib, s. 85-86; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 109
    437 Demiri, H. Hayavan. 1, 302; İbn Nuceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, s. 131
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 231~
    Şiblî, cinlerle insanların evlenmelerinin mümkün olduğundan
    başka, bunun meydana geldiğine dair bazı hikâyeler
    de kaydediyor.438 Şiblî’nin cinlerle insanların evlenmesinin
    mümkün olduğuna dair delilleri ve bu konudaki görüşü
    ise şöyledir: “Bunun imkân ve vukuuna gelince, insanların
    cinlerle veya cinlerin insanlarla evlenmesi mümkündür.
    Seâlibî der ki: insanlarla cinler arasında evlenmek ve
    çoluk-çocuk sahibi olmak mümkündür. Çünkü Allah, ‘Mallarına,
    çocuklarına ortak ol’ buyurmuştur.
    Allah Rasülü de
    şöyle buyurmuştur: “Kişi hanımı ile cinsel ilişki kurduğunda
    besmele çekmezse, şeytan onun erkeklik organına hulûl eder
    ve onunla beraber cima eder.”439
    Cins ayrılığından dolayı cinlerle insanların
    evlenmesinin
    mümkün olmadığına dair İslâm âlimleri
    tarafından
    delil gösterilen âyetler olaya netlik
    kazandırmaktadır. İmam Mâlik’in, zina yoluyla
    hamile kalan kadınlara, bu çocuğun babası kimdir?
    diye sorulduğunda, “Cindir” diyerek hukukî
    sorumluluktan kurtulmak isteyeceklerini, böylece
    toplumda fesadın, fuhuş ve ahlâkî çöküntünün
    yayılacağını, bu açıdan cinlerle nikâhı şahsen hoş
    karşılamadığını söylediği ifade ediliyor. Hâlbuki
    dinen yapılmasında bir sakınca görülmeyen hususların
    toplumun
    fesadına değil, ıslâhına ve faydasına
    hizmet edeceği açıktır.
    Toplumun bozulmasına
    sebep olan hususları yapmanın dinen sakıncalı
    438 Şiblî, Ahkâm, s. 94, 101; Garâib, s. 89-95; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 114-124
    439 Şiblî, Ahkâm, s. 91; Garâib, s. 85; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 109
    AHMED KALKAN
    ~ 232~
    olduğu herkesçe malumdur. O zaman, müslümanlar
    arasında zina ve fuhşun yaygınlaşmasına, fesadın
    yerleşmesine
    sebep olacağı biidirilen “Bir insanın
    cinlerle evlenmesi
    hususu” dinen nasıl sakıncalı
    olmaz? Bunu kabul etmenin
    mümkün olmadığı
    açıktır. Her iki cinsin evlenmeleri,
    cinsel ilişkide
    bulunup çocuk sahibi olmaları zaten yaratılışları
    açısından mümkün değildir. Çünkü cinler ruhanî,
    insanlar cismânî varlıklardır.
    Şiblî, insanlarla cinler arasında cins ayrılığı olduğunu
    kaydetmekte ve Cenâb-ı Hakk’ın bize kendi cinsimizden
    eşler yarattığını söyleyerek bazı âyetleri bu konuda delil
    getirmektedir. Onun görüşüne göre, cinler kendi cinsimizden
    olmadığına
    göre, Allah (c.c.) onları bize eş olarak yaratmamıştır.
    Kendi cinsimizden olan kadınları, onlarla yaşamamız
    için yaratmıştır. Şiblî, cinlerle insanların evlenmesi
    konusunda şer’î engel de bulunduğunu kaydederek, nikâh
    ile eşlerin bir arada tatlı
    tatlı yaşayıp gitmelerinin hedef
    alındığını, evlilikte karşılıklı
    sevgi ve saygının olması gerektiğini,
    oysa cinlerle insanlar arasında sevgi ve saygı bulunmadığını
    kaydetmektedir.440 Şiblî’ye göre, iki cins arasında
    düşmanlık hâlâ devam etmektedir ve: “(Allah da): ‘Birbirinize
    düşman olarak inin. Siz yeryüzünde belli bir süreye
    kadar kalacak ve orada geçim süreceksiniz’ dedi.”441
    “Allah size kendi cinsinizden (min enfusikum) eşler yarattı,
    eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti; sizi
    güzel ürünlerle rızıklandırdı.”442
    440 Şiblî, Ahkâm, s. 93-94; Garâib, s. 87-88; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 112-114
    441 7/A’râf, 24
    442 16/Nahl, 72
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 233~
    “Kendileriyle huzura kavuşacağınız kendi türünüzden
    (min enfusikum) eşler yaratıp aranıza “meveddet ve rahmet”
    (sevgi ve şefkat duyguları) yerleştirmesi de O’nun âyetlerindendir
    (varlığının ve birliğinin belgelerindendir). Doğrusu
    bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.”443
    Bu iki âyette de eşlerin kendi cinsimizden, kendi türümüzden
    olacağı “min enfusikum” şeklinde belirtiliyor. Başka
    türden bir varlıkla evlenmemimizin mümkün olmadığını
    bu âyetlerden net olarak çıkarabiliriz.
    Müfessirler, kaydettiğimiz son âyette geçen (rahmet)
    kelimesi
    ile cinsel ilişki, (el-meveddet) kelimesi ile de çocuk
    kasdedildiğini bildirmişlerdir.444 Bu durumda, bu âyetten,
    insanlarla cinler arasında cinsel ilişki ve çocuk sahibi
    olma hususunun
    mümkün olmadığı, bunun ancak insanla
    insan arasında mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Kısacası
    bu âyet, cinle insanın cinsel ilişkisinin ve bu yolla çocuk
    sahibi olunmasının imkân dâhilinde olmadığına işaret
    etmektedir. İbn Nuceym, bazı İslâm âlimlerinin, kaydettiğimiz
    bu âyetleri insanların cinlerle nikâhının haram olduğuna
    delil saydıklarını kaydetmektedir.
    445
    İnsanlarla cinler arasında nikâhın mümkün
    olmadığını,
    konuyla ilgili olarak zikredilen dinî delillerin sadece bunun
    caiz olmadığını değil, aynı zamanda böyle bir şeyin fiilen
    imkân dâhilinde olmadığına delâlet ettiğini kaydetmek
    durumundayız.
    Halk arasında rastlanılan konuyla ilgili rivayetlerin
    asılsız olduğunu, cinlerle evli olduğunu ileri süren
    kimselerin ruhsal açıdan rahatsız olduklarını ve tedaviye
    ihtiyaçları olduğunu belirtmek istiyoruz.446
    443 30/Rûm, 21
    444 Kurtubî, el-Câmi, XIV, 17
    445 İbn Nuceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâır, s. 131
    446 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 147 ve devamı
    AHMED KALKAN
    ~ 234~
    CINLER, VAHYE MÜDÂHALE EDEBILIR MI?
    GARANIK OLAYI GERÇEKLEŞMIŞ MIDIR?
    Bilindiği gibi Garanik olayı yaklaşık olarak şöyle rivayet
    edilir. Şeytanın etkisiyle Rasûlüllah’ın (s.a.s.) Mekkeli
    müşriklerin ileri gelenlerine, Kâbe’nin yanında Necm
    sûresini okurken, Şeytan’ın etkisiyle dilinden müşriklerin
    putlarını övecek şeyler çıktığı rivayet edilir. Bu olayın etkisiyle
    müşriklerin de, peygamber ile beraber secdeye gittikleri
    ve bunu haber alan Habeşistan’daki müslümanların
    da olayı Müşriklerin İslâm’ı kabul ettikleri şeklinde anlayarak,
    Mekke’ye geri döndükleri anlatılır.
    Böyle bir olayın gerçekleştiği iddiası asla kabul edilemez.
    Zira Yüce Allah peygamberini şirki övmesi için değil, ondan
    sakındırması için göndermiştir. Seçtiği elçiler de hiçbir
    zaman bunun dışına çıkamazlar. Şayet (hâşâ) çıkarlarsa
    ânında bütün kudretlerini kendilerinden giderecek şekilde
    kendilerine müdahale edeceğini bildiren de Allah’tır; “Eğer
    o, (Muhammed), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi,
    Muhakkak onun sağ elini (bütün güç ve kudretini) çekip
    alıverirdik.”447 Kaldı ki şeytanların peygamberlere değil de
    kendilerine uyup Allah’ın korumasından çıkanlara müdahale
    edebileceklerini de yine Kur’an apaçık bir şekilde
    bildirmektedir; “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim
    mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden’, günaha düşkün olan
    her yalancıya inerler. O yalancılar, (şeytanlara) kulak verirler,
    çokları da yalan söylerler.”448
    Diğer yandan Garanik olayıyla ilgili olduğu söylenen
    Necm sûresindeki ayetlere baktığımızda da,
    böyle bir olayın asla söz konusu bile olamayacağını
    447 69/Haakka, 44
    448 26/Şuarâ, 221-223
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 235~
    kolaylıkla görebiliriz. “(Allah’ı bırakıp taptığınız)
    Lât(ın), Uzzâ (nın) ve (bunların) üçüncüsü olan
    diğer Menât (ın herhangi bir şey hakkında zerrece
    kudretleri var mı?) Bize haber verin. Erkek size,
    dişi Allah’a mı? Eğer böyleyse, bu, çarpık bir paylaşma.
    Bu (putlar) sizin ve atalarınızın (kendi istek
    ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz (keyfi)
    isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili
    ‘hiçbir delil’ indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna
    ve nefislerinin (alçak) heva (istek ve tutku) olarak
    arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara
    Rablerinden yol gösterici gelmiştir.” 449
    Dolayısıyla Hac sûresi elli ikinci ayetini bu olayın
    olduğuna değil, olmadığına delil görmek daha
    doğru olacaktır. “Biz, senden evvel hiçbir Rasûl,
    hiç bir nebi göndermedik ki o, (bir şey) arzu ettiği
    zaman şeytan onun dileği hakkında ille (bir fitne
    meydana) atmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın
    ilka edeceği (o fitneyi) giderir, iptal eder. Yine Allah
    ayetlerini sâbit (ve mahfuz) kılar. Allah (her
    şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
    450 Görülüyor ki Allah, şeytanın peygamberin
    daveti ile ilgili oluşturmak istediği kirleri ve zihin
    449 53/Necm 19-23
    450 22/Hacc, 52
    AHMED KALKAN
    ~ 236~
    karışıklıklarına izin vermeyeceğini ve peygamberini
    ve hak daveti koruyacağını beyan buyurmaktadır.451
    CINLER HASTALIKLARA SEBEP OLABILIR MI?
    Akıl Hastalıklarının Cinlerle İlgisi
    Yahudi ve Hıristiyanlarda, delirme vakalarının cinlerden
    meydana geldiğine dair bir kanaatin mevcut olduğunu,
    İnciller’de Hz. İsa’nın bir mucize olarak cinleri
    kovmak sûretiyle delileri iyileştirdiğinden söz edildiğini
    görmekteyiz.452
    Birtakım İslâmî rivayetlerde de, bazı delilerin okunmak
    sûretiyle tedavi edildiğinden bahsedilmektedir.
    Ancak bu rivayetlerin çoğunda, ashabdan bazılarının
    bu işlemi yaptığı nakledilmektedir. Hz. Peygamber’in
    bizzat okumak sûretiyle cinleri kovup, delileri tedavi
    ettiğinden söz eden rivayetlerin sayısı çok azdır. Sahih
    hadis kaynaklarımızda ise, Rasûlullah’ın böyle bir uygulamasından
    bahseden rivayete rastlanılamamıştır.
    Konuyla ilgili rivayetlerden bir tanesi ed-Dârimî tarafından
    İbn Abbâs’tan (r.a.) nakledilmiştir. Buna göre, bir kadın
    Hz. Peygamber’e çocuğunu getirmiş ve “Bu çocuğumu cin
    çarpıyor, sabah akşam onun aklını alıyor ve üzerimize pisliyor”
    dîye şikâyet etmiştir. Hz. Peygamber de bu çocuğun
    göğsünü sıvazlamış ve duâ etmiştir. O zaman çocuk derhal
    451 Abdülhakim Beyazyüz, Haksöz
    452 Yuhanna, 8 / 48, 49; 10/ 19-21; 17/ 19-20; Luka 4 / 41; 7/28-34; 11 / 14-22; Matla,
    4/ 24; 9/ 32-34; II / 11-19; 12 / 22-29; Markos 3/20-27; 16/9
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 237~
    kusmuş ve içinden “siyah köpek yavrusu gibi” bir şey çıkarak
    koşup gitmiştir.453
    Ancak, Hz. Peygamber’in deli çocuğu iyileştirdiğinden
    bahseden ed-Dârimî’nin yukardaki rivayeti zayıftır.454
    ed-Dârimî, aynı olaydan bahseden bir başka rivayeti
    Câbir’den (r.a.) nakletmiştir. Bu rivayet olaya biraz daha
    açıklık getirmektedir. Buna göre, “Hz. Peygamber’le beraber
    bir sefere çıktıklarında, bir kadın Rasûlullah’a başvurarak,
    ‘Ey Allah’ın Elçisi.’ Bu oğlumu şeytan her gün üç kere
    tutuyor’ dedi. Hz. Peygamber çocuğu aldı ve onu bineğinin
    ön tarafına kucağına oturttu. Sonra üç kez: ‘Uzaklaş ey Allah’ın
    düşmanı, ben Allah’ın Elçisiyim’ buyurdu. Sonra da
    çocuğu kadına verdi. Yolculuğu bitirerek oraya uğradıklarında,
    o kadın çocuğuyla beraber Hz. Peygamber’in huzuruna
    çıktı. Yanında iki tane koç getirmişti. ‘Yâ Resülallah!
    Hediyemi kabul et. Seni hakla gönderen Allah’a yemin olsun
    ki, daha sonra (çocuğumu tutan şeytan) bir daha geri
    453 Dârimî, Mukaddime, 4, (Sünen, I, 11-12)
    454 Rivayetin senedinde yer alan râvîlerden Ferhad b. Ya’kûb es-Sebhî hadis âlimleri
    tarafından tenkîd edilmiş, sika olmadığı, hafızasının zayıf olduğu, münker rivayetler
    naklettiği bildirilmiştir. Yine bu râvînin Ahkâm ve Sünnet’te delil olmadığı zikredilmiş,
    kendisi güvenilir hadisçilerden kabul edilmemiştir (Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidal, III, 345-346;
    İbn Hacer, T. Tehzîb, IV, 483-484). Hadis âlimleri, yukardaki rivayetin senedinde yer alan
    Hammâd b. Seleme hakkında da ihtilâf etmişlerdir. Yaşlandığında hafızası bozulduğu için
    el-Buhârî tarafından kendisinden rivayetin terkedildiğı kaydedilmektedir (İbn Hacer, T.
    Tehzîb, II, 12). Ayrıca Hz. Peygamber’e çocuğunu getiren kadının ve tedavi edilen çocuğun
    kimliği de meçhuldür. “Siyah köpek yavrusu gibi bir şey” olup, “çocuğun içinden
    çıkarak koşup giden şey” de müphemdir. Câhiliye Araplarında da “Siyah” rengin uğursuz
    sayıldığı, cin ve şeytanlara, kötü varlıklara, mahiyeti anlaşılamayan, insan bilgisinin
    ve idrakinin ulaşamadığı, iradesinin hükmedemediği yerlere bu rengin nisbet edildiği
    görülmektedir. Nitekim Eski Mısır Dini’ndeki telakkiye göre, cinler, kara vücutlu insan
    şeklinde yaratıklar olup, Re’nin düşmanı sayılırlardı. Bu durumun günümüzde de böyle
    olduğu gözlenmektedir. Dilimizde de, “Kara Şeytan”, “Kara Yılan”, “Kara Dinli”, “Kara Kâfir”
    gibi kullanımların mevcut olduğunu görmekteyiz. Bu ve benzeri rivayetlerde câhiliye
    döneminin siyah rengi şer ve uğursuz sayan, siyah köpeği cin kabul eden anlayışının
    tesiri açıkça ortaya çıkmaktadır. Siyah derili Afrikalı veya Afrika kökenli insanlara, yani
    zencilere karşı ırkçı ve aşağılayıcı tavır da, renkleriyle ilgili olmalıdır.
    AHMED KALKAN
    ~ 238~
    gelmedi’ dedi. Hz. Peygamber de ‘O koyunlardan bir tanesini
    kabul edin’ buyurdu.455 Ancak, ed-Dârimî’nin bu ikinci
    rivayeti de sahih değildir.456
    Konumuzla ilgili olarak ibn Mâce’nin kaydettiği iki rivayet
    vardır. Bunlardan ilki, Ebû Leylâ el-Ensâri’den (r.a.) nakledilmiştir.
    Buna göre, Hz. Peygamber’in yanına bir bedevi
    gelerek, ‘Hasta bir erkek kardeşim var’, demiştir. Hz. Peygamber
    de, ‘kardeşinin hastalığı nedir?’ diye sorunca bedevi:
    ‘Kardeşimde bir çeşit delilik (lemem) var’ deyince, Hz.
    Peygamber de bedeviye, ‘Git, onu bana getir’ buyurmuştur.
    Bedevi kardeşini getirdikten sonra, Hz. Peygamber, şifâya
    kavuşması için Allah’a sığınarak ona Fâtiha, Bakara sûresinin
    başından dört âyet, ortasından “Ve ilâhukum ilâhun
    vâhıd” âyetiyle, Ayetü’l-Kürsî, Bakara’nın son üç âyeti, Âl-i
    İmrân sûresinden bir âyet: “Şehida’llahu ennehû lâ ilâhe illâ
    Hû”, A’râf sûresinden “İnne Rebbekumu’llezi haleka” âyeti,
    Mü’minûn sûresinden “Ve men yed’u me’a’llahi ilâhen âhara”
    âyeti, Cin sûresinden “Ve ennehû Te’âlâ Ceddu Rabbinâ
    ... âyeti, Saffât sûresinin başından on âyet, Haşr sûresinin
    sonundan üç âyet, İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini okudu.
    Bedevi de şifâya kavuştu ve hiçbir sıkıntısı kalmadı.”457
    Ancak yukarıda kaydetmiş olduğumuz bu rivayet de sahih
    değildir.458
    455 Dârimî, Sünen, I, 10-11 (Mukaddime, 4); Krş. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171
    456 Hadisin isnadında yer alan râvîlerden Ubeydullah b. Musa’nın müfrit şiîlerden
    olup, zabtının zayıf olduğu, münker şeyler naklettiği kaydedilmiş, İsmâîl b. Abdilmelik’in
    de hafızasının zayıf olduğu, münker rivayetler naklettiği bildirilmiştir (Krş. İbn Hacer, T,
    Tehzîb, I, 201; IV, 36-37). ed-Dârimî’nin yukarıda kaydedilen son rivayetiyle uygunluk
    arzeden ve Ahmed b. Hanbel tarafından Ya’lâ b. Mürre’den nakledilen bu konudaki iki
    rivayetin de (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171) bu hususta delil olamayacağı anlaşılmaktadır.
    Çünkü bunlarda yer alan râvîlerden Abdurrahmân b. Abdilazîz el-Ümâmî
    (v.162) ile Minhâl b. Amr el-Esedî hadis âlimleri tarafından cerhedilmiştir (Ahmed b.
    Hanbel, Müsned, IV, 170-171).
    457 Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171
    458 Rivayetin senedinde yer alan râvîlerden Yahya b. Ebî Hayye Ebû Cenâb el-Kelbî
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 239~
    İbn Mâce’nin kaydettiği diğer rivayet ise, Osman b. Ebi’lÂs’tan
    (r.a.) gelmektedir. Buna göre Osman b. Ebi’l-Âs, Tâif
    valiliğine tayin edildiği dönemde, namazda kendisine bir
    hal olmaya başladığını, ne kıldığını bilemez duruma geldiğini,
    bunun üzerine kalkıp Medine’ye gittiğini, Hz. Peygamber’e
    durumu arzettiğini nakletmektedir. Rasûlullah,
    Osman b. Ebi’l-Âs’tan durumu öğrenince: ‘Anlattığın şey
    şeytandır, onu bana yaklaştır’ buyurdu. Osman da, Hz. Peygamber’in
    yanına vararak diz çöktü. Rasûlullah (s.a.s.) mübarek
    eliyle onun göğsüne vurdu ve ağzının içine tükürdü
    ve: ‘Çık, ey Allah’ın düşmanı’ dedi. Bu işi üç defa tekrarladı.
    Sonra da Osmân b. Ebi’l-Âs’a: ‘Git vazifenle meşgul ol’
    buyurdu. Osman (r.a.): ‘Hayatıma andolsun ki, ondan sonra
    şeytanın bana sokulduğunu zannetmiyorum’ dedi.459 el-Hâkim,
    bu rivayetin isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Bu
    durumda bu rivayetin metninin problemli olduğu ortaya
    çıkıyor. Bu rivâyet, ilmî açıdan tam sekiz delilden dolayı sahih
    değildir. 460
    el-Kûfî (v.147) hadis âlimleri tarafından şiddetle tenkid edilmiştir. Yahya el-Kattân, ondan
    rivayeti helal saymamış, hemen hemen bütün hadis âlimleri onun zayıf bir kimse
    olduğunu, münker şeyler naklettiğini, tedlîs yaptığını, meşhur sika kimselerden işitmediği
    şeyleri işitmişcesine naklettiğini, metruk olduğunu kaydetmişlerdir. (Zehebî, Mizânü’l-
    İ’tidâl, IV, 371; İbn Hacer, T.Tehzîb, VI, 129-130). Hâfızası zayıf ve bu yüzden metruk
    bir ravînin, bahsettiği hastalığa bir reçete mahiyetinde okunduğunu ileri sürdüğü
    bu âyetleri nasıl hatırında tuttuğu doğrusu ilginç bir husustur. Duymadığı şeyleri sika
    kimselerden duymuş gibi nakleden bir zâtın, bu rivayeti de uydurmuş olabileceği ister
    istemez hatıra gelmektedir. Bu sebeple bu rivayetin de konumuzla ilgili olarak delil olamayacağı
    açıktır. Bu rivayeti yine Ebu Cenâb el-Kelbî vasıtasıyla kaydeden el-Hâkim’in,
    “Bu hadis mahfuz ve sahihtir” şeklindeki görüşüne katılmak da mümkün değildir.
    459 İbn Mâce, Tıb 46, hadis no: 548
    460 İlmî olarak tam sekiz delilden dolayı bu rivayet sahih değildir. Açıklayayım:
    1- Kur’an’da şeytanın Allah’ın kulları üzerinde bir hâkimiyetinin sözkonusu olamayacağı
    net şekilde ifade edilirken, bu rivâyet, Allah rasûlünün Taif’e vali olarak tayin ettiği seçkin
    bir sahabisinin şeytanın hâkimiyeti altına girdiğini, hatta şeytanın içine girip ona musallat
    olduğunu belirtiyor. Allah rasulü, Kur’an’a ters bir şey söylemez. Kur’an, Kur’an’ın
    beyanına göre “Furkan”dır; doğru ile yanlışı, sahih ile sahih olmayanı ayıran, belli eden
    bir kitaptır, bir sağlamadır. İbnu’l-Cevzî’nin mevzu hadisleri tanımak için tesbit ettiği kaidelerin
    ilki şudur: Hadisin Kur’an’a arzedilmesi: Eğer hadisin metni Kur’an nasslarına
    açık bir muhalefet içeriyorsa, bu hadis ya çok zayıf, ya merdud ya da mevzu’dur. Hâkezâ
    sahih, mütevatir, meşhur ve müstefîd olan hadise muhâlif olduğunda da reddedilir.
    AHMED KALKAN
    ~ 240~
    İkincisi; Bir hadisin muhtelif rivayetlerinin birbirine arzedilmesi (İmam Şevkânî, Mevzu
    Hadisler, s. 101). İbn Kayyım el-Cevziyye’nin mevzu hadisin bilinmesiyle ilgili tespit ettiği
    kaidelerden on üçüncüsü: Hadisin, Kur’an’ın sarih nassına aykırı olması”, üçüncüsü
    ise: Hadisin çirkin manalı ve alay edilebilecek ifadeler içermesi” sayılır (Şevkânî, aynı
    yer). Aşağıda, son madde olarak Kur’an’a arzedeceğim bu rivayeti.
    2- İbn Mâce’nin bu rivayetini nakleden râvîlerin zabt yönünden kusurlu oldukları ortaya
    çıkmaktadır. Çünkü olayı gerçek yönüyle zaptedip nakledememişlerdir. Ayrıca İbn
    Mâce’nin mezkûr rivayetinde Osman b. Ebi’l-Âs (r.a.) “Ömrüne yemin etmektedir.” Rivayete
    göre bu olay, kendisinin Tâif valiliği esnasında meydana gelmiştir. Bu da, İslâm’ın
    tebliğinin hemen hemen tamamlandığı, Hz. Peygamber’in ömrünün son zamanlarına
    rastlamaktadır. Çünkü Taif, Mekke’nin fethinden sonra kuşatılmıştır. İşte Osman b. Ebi’lÂs,
    Taif valisi olduğu dönemde başına gelen bir olaydan söz ettiği bu rivayette “Ömrüne
    yemin etmektedir.” Hâlbuki bu bir Câhiliye dönemi alışkanlığıdır (Bkz. Abdürrezzak, Musannef,
    VIII, 470; Necîramî, Eymânü’l-Arab, s. 31) ve Hz. Peygamber, ashabını Allah’tan
    başka şeylere yemin etmekten sakındırmıştır (Buhârî, Eymân, 4,5; Müslim, Eymân, 1-6;
    Ebû Dâvud, Eymân, 4/3248-3251; Tirmızî, Nuzur ve’l-Eymân, 8/1533-1535; Nesâî, Eymân,
    4/3762-3706). Bu açıdan İbn Mâce’nin rivayeti metin yönünden de problemlidir.
    3- İbn Mâce’nin bu rivayetinde yer alan ve Osman b. Ebi’l-Âs’a ait olduğu zikredilen, “...
    Bundan sonra şeytanın bana sokulduğunu sanmam” ifadesi de üzerinde durmaya değer
    problemli bir sözdür. Kur’an-ı Kerîm ve hadislerden, her insanın şeytandan bir yoldaşı
    olduğu ve onu saptırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de, “Yanındaki
    şeytan: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklıktaydı, der” (50/
    Kaf, 27) buyurulmaktadır. Bazı hadislerde de ‘her insanın beraberinde bir şeytan bulunduğu,
    buna Hz. Peygamber’in de dâhil olduğu, ancak O’nun (s.a.s.) Allah’ın yardımıyla
    şeytanın şer ve fitnesinden korunduğu bildirilmektedir (Müslim, Münâfıkîn 69/70;
    Nesâî, İşret 4/3949; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257). Bu durumda, Resûlullâh’tan başkasının
    şeytanın şer ve fitnesinden emniyette olmadığı anlaşılıyor. Çünkü Hz. Peygamber,
    kendisini kıskanan Hz. Âişe’ye, “Ne oldu yâ Âişe, şeytanın mı geldi?” demiştir (Müslim,
    Münâfıkîn 70; Nesâî, İşret 4/3949; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115). Bu sebeple Osman
    b. Ebi’l-Âs’ın, bundan sonra bir daha şeytanın kendisine sokulmadığına dair sözünü
    sahih kabul etmek mümkün görünmüyor.
    4- Rasûlullah’ın bir sahabisinin ağzına tükürmesi, hem de bunu 3 defa tekrar etmesi,
    Peygamberimizin insan sağlığına gösterdiği özene, kibarlığına, insan psikolojisinin böyle
    bir şeyden hoşlanmayacağını bilmesine ters düşer. Peygamberimiz, başkalarının en küçük
    ihtimalle bile tiksineceği bir şey yapmaz; kimsenin ağzına tükürmez. Mevzu hadislerin
    bir ölçüsü de, hadisin çirkin manalar içermesidir. Şimdi, binlerce hadis rivayetinin
    içinden sahih hadis diye seçtiğiniz bu hadisi sahih kabul ederek, Peygamberimizin bu rivayette
    bahsedilen sünneti diye insanları tedavi ederken ağzını açtırıp üç defa tükürüyor
    ve bunu sünnet diye Peygamberimize mi atfediyorsun? İnsanlara dini ve Peygamberimizi
    ağza tükürmeyle anlatıyorsun? Hele, günümüzün musibeti olan koronavirüsün ağız ve
    burun yoluyla bulaştığını da önemsemeden sünnet diye Peygamberimize de iftira atarak
    ağzınızın mikroplu salyalarını başka birisinin ağzına tükürerek boşaltacaksınız. Böyle
    yapınca Allah razı olacak, hadislere inanmış olacaksınız, bu rivayetleri ilmî delillerle kabul
    etmeyenlere de çok rahatlıkla “hadis inkârcısı” diyeceksiniz, öyle mi? Sünnet diye
    insanların ağzına tükürün bakalım, mümkün o sünneti(!) birileri de size uygular. Sünnet
    sevabı daha büyük olsun diye, birisinin toplum içinde şu korona günlerinde toplumun
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 241~
    içinde o fiili uygulasın, her ikiniz de sevaba girmiş olun. Cüppeli, sünnet denilince sümük
    anlıyor, siz de sünnet denilince ağza tükürmeyi anlıyorsunuz. Biz, sünnet denilince
    Kur’an’ın hayata geçirilişi, yaşanılan Kur’an olarak anlıyoruz.
    5- Bu rivayeti, İbn Mâce’den başkası kitabına almamıştır. Ama aynı olay, Sahih-i Müslim’de
    şöyle geçer. Müslim’in rivayetinin, bu olayı daha iyi zabtettiği ortaya çıkmaktadır.
    Müslim’in rivayeti şöyledir: Osman bin Ebi’l Âs Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: “Yâ Rasûlallah!
    Muhakkak şeytan benimle namazımın ve kıraatin arasına girdi. Onu bana karıştırtıyor”
    dedi. Rasulullah (s.a.s.) de: “Bu Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit
    ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür” buyurdu. Osman: Ben bunu yaptım; Allah
    da onu benden giderdi, demiş.” (Müslim, Selâm 68, hadis no: 2203; Sahih-i Müslim
    Tercüme ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 9, s. 630-631). Aynı yerde farklı râvilerden aynı ifadelerle
    hadis tekrar ediliyor. Yani, aynı hadisi farklı râviler tarafından rivayet edilen iki
    ayrı varyantı daha vardır. Yine, bu Müslim’in rivayet ettiği hadis, Ahmed bin Hanbel’in
    Müsned’inde de vardır.
    6- Asahhu’l Kütüb’deki rivâyet tercih edilir: İmam en-Nevevî, Müslim’e yazdığı şerhin
    mukaddimesinde şöyle der: “Ulemâ, Kur’ân-ı Kerim’den sonra ‘asahhu’l-kütüb’ün Buhârî
    ve Müslim’in Sahih’leri olduğunda ittifak etmişlerdir. Bilindiği gibi “asahhu’l kütüb”, ihtivâ
    ettikleri hadisler bakımından “kitapların en sahihi” manasında kullanılan bir tâbirdir.
    O yüzden aynı olayla ilgili anlatılan rivayetin İbn Mâce’deki değil; Müslim’in Sahih’indeki
    rivayet daha sahih kabul edilir ve diğerine tercih edilir. Yukarıda geçtiği üzere; İbnu’l
    Cevzî de öyle diyordu: “Sahih, mütevatir, meşhur ve müstefîd olan hadise muhâlif olduğunda
    da o rivayet reddedilir.”
    7- Sünen’ler içerisinde en çok eleştiri alan hadis kitabı İbn Mâce’nin Sünen’idir. Bu eserde
    birtakım uydurma rivayetlerin olduğu genellikle bilinen bir husustur. İbn Cevzi, bu kitaptaki
    uydurma hadisleri tespite çalışmıştır. Bu uydurmaların 34’ünü İbnu’l Cevzî, Mevzuat
    kitabına almıştır. Ez-Zehebî ise (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ adlı eserinde (cilt
    12, s. 279), “İbn Mâce’nin Sünen’inde delil olması mümkün olmayan hadislerine gelince,
    yaklaşık bin civarındadır.” demiştir. Zaten ulemâ da, bir kimsenin sahih olanla olmayanı
    ayıracak bilgiye ve ehliyete sahip değilse, sırf İbn Mâce’de var diye bu kitaptaki hadisleri
    delil olarak kullanmasının doğru ve câiz olmadığını açıkça belirtmişlerdir (el-Leknevî,
    el-Ecvibetu’l-Fâdıla, s. 71; Harun Ünal, Mevzuat, s. 616-617).
    8- Bu rivâyet, Kur’an’a terstir.
    Bu rivâyetin Kur’an’a Ters Olmasına gelince…
    “Şüphesiz, azgınlardan sana uyacak olanlar dışında, kullarım üzerinde senin hâkimiyetin
    (sultan, musallatlığın) olmayacaktır.” (15/Hıcr, 42). Yani, Benim kullarıma karşı senin bir
    gücün yoktur. Senin gücün ancak sana uyan azgınlara yeter, der. Peki, şeytana uyan azgınların
    durumu nedir? Ona uyanlar, cehennemliklerdir: “Kuşkusuz cehennem, o sana uyanların
    tamamının buluşma yeri olacaktır.” (15/Hıcr, 43). Bu âyetler ışığında Peygamberimizin
    güzide sahabelerinden ve onun tarafından Taif’e vali olarak gönderilen birisinin
    üzerinde şeytanın hâkimiyeti gerçekleşmiş olsun ve böylece cehennemliklerden olduğu
    kesinleşmiş olsun. Şeytanın, Allah’ın hiçbir kulu üstünde bir sultasının bulunmadığını,
    aksine onun hâkimiyetinin (musallat olmasının) sadece azgınlara ve kendi irade ve isteği
    ile ona uyanlara yönelik olduğunu, bu uymanın da İbls’in zorlaması ile olmayacağını bu
    âyetler bildirmiştir. Yine, benzer şekilde, Allah Teâlâ’nın İblis’in kıyâmet günü, kendisine
    AHMED KALKAN
    ~ 242~
    Sonuç olarak, Hz. Peygamber’in Osman b. Ebi’l-Âs’dan
    şeytanı çıkarıp kovduğuna dair İbn Mâce rivayetinin sahih
    olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple yukarıdan beri kaydedip
    değerlendirmeye çalıştığımız bu rivayetlere güvenilerek
    bu konu hakkında kesin bir kanaate varmak doğru
    değildir.
    Bu rivayetlerin güvenilir olmadığı ortadadır ve
    İslâm dünyasında bunları güvenilir sayacak bir
    tek ilim adımı da yoktur. Kur’an ve sahih hadislerde
    ne cin çıkarma vardır, ne de cin çıkarmak için
    hastaya dayak atma vardır. Bunlar daha önce de
    uyanlara söyleyeceğini haber verdiği şu söz de aynı hakikati ifade eder: “Zaten benim
    sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfuzum (saltanatım ve musallat olmam) yoktu. Yalnız,
    ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icâbet ettiniz.” (14/İbrahim, 22). Yüce Allah, kendisine
    samimi olarak ibâdet eden ve emirlerini tutan kullarını şeytanın sultasına karşı bizzat
    koruduğunu ve desteklediğini bildirerek, “Doğrusu o benim kullarım yokmu, ey şeytan
    senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin (musallat olman) yoktur. (Çünkü onlar için) vekil
    olarak Rabbin yeter.” (17/İsrâ, 65) buyurur.
    Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği şu hadis, aksine mü’minin şeytan üzerindeki hâkimiyetini
    gösterir: “Sizden birisi yolculukta hayvanını nasıl istediği gibi sürerse, mü’min de şeytanını
    öyle emri altında idare eder.” (İbn Kesir, 4/327). Fakat, bu son âyetin sonundaki “Vekil
    olarak Rabbin yeter” ifadesi, mü’minin bu hâkimiyetinin ancak Allah sayesinde olduğunu
    gösterir. Çünkü eğer insanın şeytana rağmen hakka yönelip bâtıldan kaçması kendi gücü
    ile olsaydı, “İnsan kendine yeter” denilirdi. Ama böyle buyrulmayıp da, “Rabbin yeter”
    buyrulunca, ondan ancak Allah’ın yardımı ile korunabileceğimizi anlarız. Ancak, şunu
    da bilmeliyiz ki, Allah’a sığınmak da kulun elinde ve irâdesi dâhilindedir ve Allah Teâlâ,
    kendine samimi olarak sığınanları yardımsız bırakmaz. Bu âyetten de anlaşılacağı gibi,
    şeytanın hâkimiyeti, ancak, putlara ibâdet etmekle ona ibâdet etmiş olan müşrikler ve
    diğer kâfirler için geçerlidir (Taberî, 14/116).
    “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir
    hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden
    müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” (16/Nahl, 99-100). Bu âyet de, bu gerçeğin diğer
    bir ifadesidir. Dolayısıyla kim şeytana itaat eder, onu dost edinip yaptığı işlere ve ibadetlere
    onu ortak eder ise, yani ona itaat ederek onu âdeta tanrı yerine koymuş olursa;
    şeytanın hâkimiyeti altına girmiş olur (Taberî, 14/117). Görüldüğü gibi, bu hâkimiyet,
    insanların tercihinin neticesidir. Yoksa, aslında şeytanın insanoğlu istemedikten sonra,
    hiçbir beşer üzerinde tesiri yoktur. Şeytan, insan üzerine hâkimiyet ve saltanatı ile değil;
    esas işi olan “vesvese” ile gündeme gelir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 243~
    belirttiğimiz gibi toplumda yaşayan, ancak kaynağının
    İslâm olmadığı; aksine Bâbil, Âsur, Yahudilik,
    Hristiyanlık, Cahiliye dönemi olan uygulamalardır.
    Hristiyanlık’ta hastadan cin çıkarmak için
    başvurulan yöntemler çok meşhurdur ve kaynağı
    İncillerdir.461 Ortaçağ Batı dünyası, içine şeytan
    girmiş diye hastaları meydanlarda diri diri yakıyordu.
    Söz gelimi Fransa’da I. Fransuva (1515-1547)
    devrinde yüz binden fazla akıl hastası “içine şeytan
    girmiştir” diye meydanlarda diri diri yakılmıştı.
    462 İslâm’dan önce, Câhiliye döneminde toplumda
    bu işi meslek edinmiş, bu işten menfaat sağlayan
    birtakım kimselerin mevcut olduğu ilmî delilleriyle
    ortadadır.463
    Bu rivayetler, Cahiliye dönemi inancı ve uygulamalarıyla
    karışmış, İslâm’ın aydınlık ve berrak bakış tarzını yansıtmayan
    asılsız rivayetlerdir. Bunların, ötedenberi bu işi
    meslek edinmiş, menfaatperest bazı kimseler tarafından
    yaptıkları işe meşruiyet kazandırmak için ortaya atılmadıklarını
    kim garanti edebilir? Bu açıdan, toplumumuzda
    yer alan cin çıkarma metodlarını İslâm’a maletmek doğru
    değildir. Bunlar Anadolu kültüründe, Anadolu İslâm’laşmadan
    önce de çok yaygın olarak vardı. Burada yaşayan Hristiyan
    halktan bu konuyla ilgili bazı malzemenin, müslüman
    461 Krş. Matta, 4/24; 9/32-34; 12/22-29; Luka, 1/32-34; 4/41; 8/1-3; 11/14-22; Markos,
    3/20-27; 16/29
    462 Ayhan Songar, Kimlik Bunalımı, 10.2.1994, Türkiye Gazetesi, Sohbet Köşesi
    463 Müslim, Selâm 14; Tirmizî, Siyer 9/1447; Ebû Dâvud, Tıb 19/3896-3897; Ahmed
    b. Hanbel, Müsned, V, 210
    AHMED KALKAN
    ~ 244~
    halka da geçtiğini, bu malzeme ve uygulamaların olabildiğince
    İslâmî kimliğe büründürülmeye çalışıldığını tahmin
    etmek zor değildir.464
    Ateist olduğu halde müftülük yapacak kadar samimiyetsizliği
    tescilli olan İslâm düşmanı Turan Dursun, İslâm
    âlimlerinden İbn Kayyım el-Cevziyye (v.1350) ile İbn Teymiyye’nin
    (v.1328) bu konuyla ilgili, fakat kendi çağlarının
    görüşlerini yansıtan ve bilimsel olarak hatalı olduğu günümüzde
    ortaya çıkan fikirlerini de naklederek onları ağır şekilde
    suçluyor. Onların cin çıkarma ile ilgili olarak hastaya
    dayak atılması lazım geldiğini söylediklerini, cin çıkarma
    ile ilgili hadisler olduğunu kaydettiklerini naklediyor. Yine
    onların, sâra ve benzerî hastalıkların cin ve şeytanlardan
    ileri gelmediğini söyleyerek birtakım tıbbî açıklamalar ileri
    süren doktor ve düşünürlere “cahil ve dinsiz” dediklerini
    kaydediyor.465 Dinden olan şeylerle olmayan şeylerin iyi
    ayırt edilmesi gerektiği açıktır. Karşıdaki insanı dinsizlikle
    itham etmek için dinden olan ya da olmayan hususların
    net ve kesin bir şekilde ortaya konulması gerekir. Bu konuda
    İslâm’ın görüşü şu şekilde ortaya konulabilir: Melekler
    gibi, cin ve şeytan denilen ruhanî varlıklar mevcuttur.
    Bunların mahiyetleri ne ise ona iman etmek gerekir. Tıbbî
    sebeplerine sarılıp gerekli tedaviye yapıştıktan sonra,
    bir mü’min sonuçta şifâ verenin Allah olduğuna inanmak
    durumundadır. Kur’an ve hadislerdeki duâlar da, birtakım
    ruhsal sorunların ve bunlara bağlı maddî rahatsızlıkların
    giderilmesinde moral açıdan yararlı olabilir. Bu açıdan
    Kur’an, mü’minler için bir şifâdır, faydalıdır. Kanaatimizce
    bu tür hastalara okunacak âyet ve duâlar moral kazandırma
    yönüyle fayda verebilir.
    464 Ali Haydar Bayat, Türk Dünyasında Özellikle Anadolu Tıbbî Folklorunda Akıl Hastalıklarının
    Tedavi Yolları ve Kaynakları, Kültür Bakanlığı Y., s. 64-65
    465 Turan Dursun, Din Bu, II, 371
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 245~
    Geçmişte bazı İslâm âlimlerinin yaptığı gibi birtakım
    asılsız ya da zayıf rivayetlere dayanarak, sâra ve deliliğin
    cinlerden olduğuna inanmayanları dinsizlikle suçlamak
    asla doğru değildir. Bundan 6-7 asır önce, ellerindeki imkân
    ve zamanın tıp bilgisine, içinde yaşadıkları çağın kültürüne
    bağlı olarak, delilik ya da sâra hastalığının cinlerden
    meydana geldiğini, hastaya dayak atılarak bu cinlerin çıkarılabileceğini
    ileri süren İbn Kayyım el-Cevziyye ya da İbn
    Teymiyye’nin bu konudaki görüşlerini din sanarak, bunları
    İslâm’a mâletmenin yanlışlığı ortadadır. İslâm’a ve âlimlere
    karşı düşmanca tavırlarıyla meşhur Turan Dursun, bu
    konuda insaflı davranmamaktadır. Tarihî, sosyal birtakım
    gelişmeleri gözardı etmekte, çağının telakkisine göre davranan
    İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’yi ayıplamaktadır.
    Acaba Turan Dursun, İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’nin
    devrinde yaşasaydı bu konuda hangi görüşe sahip olurdu,
    doğrusu insan merak ediyor.
    Hz. Peygamber’in bu yönünün, yani onun delileri iyileştirdiğinin
    ya da İslâm’ın, deliliğin cinlerden meydana gelip
    gelmediği, birtakım ruhsal rahatsızlıkların (deliliğin) okumakla
    tedavi edilip edilmeyeceği konusundaki görüşünün
    ne olduğunun gerçek delillere dayanması gerektiği kanaatindeyiz.
    Günümüzde tıbbın bu konuda herkesçe bilinen
    bir tutumu vardır ve tıp otoriteleri, bu konuda menfi bir
    tutum içinde olup, ruhsal sorunları olan hastaların halk
    kültüründe mevcut olan ve kaynağını dinden aldığı kabul
    edilen “Okunma Yoluyla Tedavi” metoduna başvurmalarını
    tavsiye etmemektedirler. Bazı Tıp otoriteleri, piyasada
    mevcut cinci ya da muskacıların kendilerine gelen hastaları
    muska vs. yollara başvurarak, aslında Psiko terapi’de
    de kullanılan “Telkin” metoduyla tedavi etmeye çalıştıklarını,
    bunun, geçici bir iyileşme sağlasa bile kesin bir tedavi
    AHMED KALKAN
    ~ 246~
    yerine geçmesinin mümkün olmadığını, çünkü Psikoterapiyle
    hastanın iyileşmesi için sadece telkin metoduna değil,
    ilaç vs. gibi diğer tıbbî metodlara da başvurulduğunu dile
    getirmektedirler.
    Kısacası, yukarıda sözünü ettiğimiz birtakım uydurma
    hadisler ile geçmişte bunları görüşleri için dayanak edinmiş
    bazı İslâm âlimlerinin İslâm’a maledilmiş yanlış görüşleri
    yüzünden, günümüzde bu konuda Din ile Tıp barışık
    görünmemektedir. Bu durum ise, toplumda zaman zaman
    yanlış uygulamalara yol açmaktadır. Gerek Tıp sahasında,
    gerekse Din sahasında halkımızın yanlış bilgi sahibi olması,
    acıklı sonuçlara yol açmakta, hastalar tedavide geç kalarak
    mağdur olmaktadırlar. Tıbbî tedaviye ihtiyacı olan hastalarımız
    yanlış kapılarda dolaşmakta, ameliyat ve âcil müdahale
    gerektiren durumlarda bile sanki dindenmiş gibi
    birtakım hurafelerin peşinde koşmakta, muskacı, rukyeci
    ve üfürükçü denilen, hem tıbbî açıdan hem de dinî açıdan
    yeterli bilgisi olmayan birtakım kimselerden medet beklemektedirler.
    Bu durum, gerçek bir dinî bilgiye sahip olmayan
    fakat dindar olan, ekonomik açıdan dar gelir düzeyinde
    bulunan kırsal kesimlerimizde ya da şehirlerimizin dinî
    bilgiden yoksun bazı kesimlerinde çokça görülmektedir.
    Kırsal kesimde yaşayan halkımız tabip yerine, daha kolay
    ve masrafsız görülen üfürükçüye giderken, şehirlerimizde
    gelir düzeyi yüksek, tıp kültürü yerinde, fakat dinî bilgisi
    zayıf olanlarımız da birtakım ailevî ve kişisel sorunları için,
    sihir/büyü yaptırarak problemi kolayca çözmek gayesiyle
    üfürükçülere ve rukyecilere başvurmaktadırlar.
    Bu bir toplum gerçeği olup, tıp otoritelerinin böyle uygulamaları
    kabul etmemesi, “böyle bir tedavi yöntemi
    yoktur” şeklinde bilimin görüşünü seslendirmeleri ya da
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 247~
    dinî otoritelerin, üfürük-muska işlerinin İslâm’da mevcut
    bulunmadığını, sihir/büyü vs. yapmanın haram olduğunu
    belirtmesi yeterli olmamakta, bu konuda toplum gerçeğini
    değiştirmemektedir. Cesaretle söylemek gerekirse, halkımızın
    başvurduğu bu yol, yani sihir/büyü/ilaç yaptırmak,
    ya da bilgisiz, istismarcı bazı kimselere muska yazdırmak
    veya okunmak sûretiyle tedavi olmaya kalkışmak, birtakım
    ruhsal sorunlardan kurtulmaya çalışmak bir ihtiyaçtan kaynaklanan
    toplumsal bir hâdisedir. Dinimizin bu konudaki
    gerçek görüşünün açık ve kesin bir şekilde gerçek delilleriyle
    ortaya konulmaması ya da bu görüşün halkımıza iyi
    öğretilmemesi bu sâhada bir boşluk meydana getirmiştir.
    Günümüzde toplumumuzda, hastaların ruhsal ihtiyaçlarına,
    manevî iç dünyalarına yönelinemediği, bedenin tedavisinde
    moral değerlerden yararlanma, stres, ruhsal baskı ve
    gerilimlerden kurtulmada bu değerlerden yardım sağlama
    yollarına yeterince başvurulamadığı kanaati hâkimdir. Ne
    yazık ki, yukarıda sözünü ettiğimiz bu boşluğu rukyeci denilen
    üfürükçüler ve bilgisiz muskacılar doldurmaktadır.
    Amerika ve Avrupa ülkelerinde her hastahanede bir papaz,
    rahip ve rahibe, hastaların ve hasta yakınlarının duâ edip,
    Tanrı’dan yardım isteyecekleri, ibâdet edip rahatlayacakları
    bir kilise mevcutken, ülkemizin sağlık kurumlarında
    ölümcül hasta sahiplerinin, can pazarına düşmüş hastalarımızın
    Allah’a yalvarıp duâ edecekleri, yardım isteyecekleri,
    stres ve gerilimlerden kurtulup rahatlayacakları küçücük
    birer mescid bile yoktur. Hastahanelerimizde, hastalara ve
    hasta yakınlarına gerekli telkinlerde bulunup, ruhsal gerilimlerden
    kurtulmalarını sağlayacak yüksek kültür ve bilgi
    seviyesine ulaşmış, ciddi anlamda eğitim almış âlimlerimiz
    zaten yoktur. İnsanımız bu konuda bir mahrumiyet ve ihtiyaç
    içerisindedir.
    AHMED KALKAN
    ~ 248~
    Artık günümüzde birçok bedenî rahatsızlığın
    (Psikosomatik hastalıklar) ruhsal sorunlardan,
    stres ve gerilimden meydana geldiği bilinmekte ve
    dünyanın tıp otoritelerince kabul edilmektedir.
    Kanser, şeker, ülser vb. rahatsızlıklar bu konuda en
    belirgin örneklerdir. Artık bu durumu, halkımızın
    en az tıp bilgisine sahip bir ferdi bile öğrenmiştir.
    Çünkü haberleşmenin son derece yaygınlaştığı, TV
    kanallarının arttığı, her eve televizyonun girdiği,
    bilgisayarın yaygınlaştığı, internet kafelerin bollaştığı,
    ilköğretim düzeyindeki öğrencilerin elinde
    cep telefonlarının sıkça görüldüğü bir devirde yaşıyoruz.
    Bu sebeple Din ile Tıp bu konuda barışık
    bir konuma girerek, halkımızın bu ihtiyacına cevap
    vermelidir. Bu boşluk doldurulmalı, halkımız
    çoğu Bâbil, Âsur devrinden kalma birtakım malzemeyle
    faaliyet gösteren üfürükçü ve büyücülerin
    kapısından ve çağdışı hurafelerden medet beklemekten
    kurtarılmalıdır. Din ve Tıbbın bu konuda
    barışabilmesi için gerek Tıp ilminin verilerinin, gerekse
    Dinin bu konudaki görüşünün gerçek yönüyle
    ortaya konulması gerektiği açıktır. Tıp ve gerçek
    din olan İslâm, bu konuda birbirinden ayrılamaz,
    bunlar birbirini tamamlayıcı bir bütündür. İslâm,
    ilme ve tıbba karşı bir din olamaz, bilimin aydınlık
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 249~
    yüzünü reddedip, hurafelere asla kucak açamaz.
    Kaydetmek gerekirse biz burada, sadece sosyoojik
    ve psikolojik bir ihtiyacı, bir problemi ortaya
    koymaya çalıştık. Burada bize düşen, dinimizin
    bu konudaki görüşünü ortaya koymaya çalışmak,
    bunu yaparken de sahih delillere dayanmaktır.
    Halkımız da bütün hastalıkların okunmakla ya da muska
    yazdırmakla iyi olacağı, tıbbî tedaviye gerek olmadığı
    düşüncesinden mutlaka vazgeçirilmelidir. Muskacı ve üfürükçüler,
    ya da el altından ruhsal sorunları olan hastaları
    okuyan kimseler, akıl hastalıklarının cinlerden meydana
    geldiğini söylemekten vazgeçmelidir. Halkımız, çevresinde
    “okunma-telkin” yoluyla tedavi olup iyileştiğini, bayılmalardan,
    krizlerden kurtulduğunu, fakat tıbbî yöntemlerden
    çare bulamadığını söyleyen kimselerle sık sık karşılaşmaktadır.
    Bunları yok farzetmenin sonucu değiştirmeyeceği
    ortadadır. Bu yüzden bilim adamları bunları ele almalı,
    incelemeli, aslını ortaya çıkarmalıdır. Bunlar gerçekse,
    birtakım insanların hiçbir tıbbî tedaviye başvurmaksızın,
    sadece bazı kimselere okunmakla nasıl iyileşebildikleri, bu
    sıkıntılardan nasıl kurtulabildikleri net bir biçimde açıklanarak
    halkımız bilgilendirilmeli, büyücü ve üfürükçülerin
    kapısından kurtarılmalıdır.
    Kaynaklarımızda ashabdan bazılarının akıl hastalarını
    iyileştirdiklerine dair birtakım rivayetler mevcuttur. Bunlar
    incelendiği zaman, ashabdan “rukye” yaparak delileri
    tedavi eden kimselerin bu işi müslüman olmadan önce de
    yaptıkları anlaşılmaktadır.466 Nitekim Tirmizi ve Ahmed b.
    Hanbel’in kaydettikleri bir rivayet böyle bir durumu ortaya
    koymaktadır:
    466 Krş. Müslim, Selâm, 14
    AHMED KALKAN
    ~ 250~
    “Âbi’l-Lahm’in kölesi Umeyr’den: ‘Efendilerimle beraber
    Hayber gazasında bulundum. Rasûlullah’a konuşarak, benim
    köle olduğumu söylediler... Sonra Hz. Peygamber’e bir
    muska gösterdim. O muska ile akıl hastalarını efsunlardım.
    Onun bazı kısımlarını atıp, bazı kısımlarını muhafaza etmemi
    emretti.”467
    Hz. Peygamber’in, Umeyr’in (r.a.) muskasından çıkarıp
    atmasını istediği şeylerin şirk kokan unsurlar olduğu açıktır.
    Ayrıca rukye uygulamasının ilk defa Rasûlullah tarafından
    ortaya konmadığı, bu işin bir meslek halinde daha
    önceleri de mevcut olduğu yukarıdaki rivayetten anlaşılmaktadır.
    Bu durumda, Hz. Peygamber’in ashabdan daha
    önceleri de bu işi yapan yetenekli kimseleri denetledikten
    sonra onların bu konudaki faaliyetlerine izin verdiği ortaya
    çıkmaktadır. Peygamberimiz zamanında bir meslek durumunda
    olan “Rukye”nin, bugünkü Psikiyatri ve Psikoterapi’ye
    benzediği tahmin edilmektedir. Aşağıda kaydedilen
    rivayetten de anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber bu meslek
    adamlarının ücret almalarına da karşı çıkmamış, hekimliği
    teşvik etmek istemişti:
    “İlaka b. Sıhar es-Selîtî’den. Kendisi Hz. Peygamber’e
    gelerek müslüman oldu ve Rasûlullah’ın yanından geri
    dönerken bir kavme uğradı. Onların yanında demire bağlanmış
    bir deli vardı. Delinin ailesi kendisine: ‘Bize bildirildiğine
    göre, senin sohbetinde bulunduğun şu zât hayır
    getirmiş, senin yanında bu deliyi tedavi edecek bir şey var
    mı?’ diye sordular, llaka da deliye Fâtiha ile efsun yaptı, o da
    iyileşti. Bunun üzerine kendisine yüz koyun verdiler, llaka,
    Hz. Peygamber’e gelerek yaptığı efsunu haber verdi. Rasûlullah:
    ‘Bundan başka birşey söyledin mi?’ diye sordu. llaka
    467 Tirmizî, Siyer, 91, 1557; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 210
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 251~
    da: ‘Hayır’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
    ‘Onların sana verdiğini al. Allah’a yemin olsun ki, bâtıl efsun
    karşılığında aldığını yiyen nice insanlar var, andolsun
    ki sen hayır olan bir efsun karşılığında aldığını yiyorsun”
    buyurdu.468
    Hz. Peygamber’in “…Bâtıl efsun karşılığında aldığını yiyen
    nice insanlar var”469 sözü, o dönemde bu işin bir meslek
    olduğunu, müslümanlarm dışında da bu işle geçinen birtakım
    yetenekli kimselerin mevcut olduğunu göstermektedir.
    Nitekim bir başka hadiste Abdullah b. Mes’ûd’un hanımının
    bir yahudiye rukye yaptırdığı nakledilmektedir.470
    Günümüzde de, biyo-enerji yoluyla birtakım hastalıkları
    ilaçsız ve ameliyatsız tedavi ettiğini ileri süren gayr-ı müslim
    doktorların veya el ya da herhangi bir araçla hastaya
    bir müdahalede bulunmadan, akrebin zehirini vücuda dağılmadan,
    soktuğu yerden dışarı çıkartan bazı müslüman
    kimselerin varlığını basın ve televizyon haber vermektedir.
    Bu durumda o dönemdeki rukye uygulamasının mahiyetini
    iyi anlamak gerekmektedir. Bazı hadislerden, rukyenin
    bünyesinde hem duâyı, hem de tıbbî tedavi yöntemlerini
    taşıdığı anlaşılmaktadır. Çünkü ashabın her birinin rukye
    yapamadığı, bu işi ötedenberi bu sâhada uzmanlaşmış
    kimselerin yaptığı ortaya çıkmaktadır. Yılan ve akrep sokması
    olaylarında ashabın uyguladığı rukyenin böyle olduğu
    açıktır.471 İnsana zarar verebilecek her hastalığın ya da
    zararlı bir hayvanın tesirini ortadan kaldırmak için yapılan
    okuyup-üfleme, el sürme veya yazı yazıp üstüne asma türünden
    yapılan işleme “Rukye” denilmektedir. Türkçemiz-
    468 Ebû Dâvud, Tıb, 19/3896
    469 Ebû Dâvud, Tıb, 19/3896
    470 Ebû Dâvud, Tıb, 17/3883; Krş. İbn Mâce, Tıb, 39/3530; Ahmed b. Hanbel, Müsned,
    1, 381
    471 Ebû Dâvud, Tıb 19/3897
    AHMED KALKAN
    ~ 252~
    de buna efsun veya nüsha (muska) adı verilmektedir. Bazı
    ruhsal rahatsızlıklara yapılan duâların moral değeri
    unutulmamalıdır. Hz. Peygamber’in rukyeyi şirk kabul
    ettiği için izin vermesi düşünülemez. O’nun izin verdiği
    veya kendisinin bizzat yaptığı duâlar, hastayı ruhsal
    açıdan dengeye getirici, rahatlatıcı, stres ve gerilimden
    uzaklaştırarak tedavi edici bir rol oynamış olmalıdır.
    İçine şirk karışmayan rukyelere izin verildiği gibi bir
    anlayış doğru olamaz. Hangi rukyenin içine şirk karışmış,
    bunu kim denetleyip kontrol edecek, uygulamada
    şirk unsurları girip girmediği nasıl tespit edilecek? İnsanların
    muska veya rukyeyi şifa kaynağı kabul ettiği
    durumu kim düzeltecektir?
    Günümüzde Ruh Hekimliği’nin sahasına giren
    akıl hastalıklarının cinlerin müdahalesiyle meydana
    geldiğine ve bunların hepsinin okunmak sûretiyle
    tedavi edilebileceğine inanmak doğru olmasa
    gerektir. Öyle olsaydı tarih boyunca tüm ruh hastalıkları
    okumak ya da muska yazdırmak sûretiyle
    tedavi edilirdi. Hâlbuki İslâm’ın Hukuk sahasında
    delilerle ilgili olarak getirdiği birtakım hükümler
    mevcuttur. Bunlarda delilerin cezai sorumluluktan
    muaf tutuldukları anlatılmaktadır.472 Hz.
    Peygamber de delilikten Allah’a sığınmıştır.473 Diğer
    bir hadislerinde de delilerin mescidlerden uzak
    472 Buhârî, Hudud, 22; Talâk 11; Müslim, Hudud 22; Ebû Dâvud, Hudud, 16, 24; Nesâî,
    Talâk, 21; İbn Mâce, Talâk 15; Muvatta, Ukûl 3
    473 Ebû Dâvud, Salât, 367/1554; Nesâî, İstiâze, 36, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,
    89; III, 192
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 253~
    tutulmasını istemişlerdir.474 Rukyelerle veya diğer
    metodlarla delilerin kesin olarak tedavisi mümkün
    olabilseydi, delilerle ilgili olarak yukarıda kaydedilen
    hadislerde yer alan hususlar söz konusu olmazdı.
    Ayrıca önemli bir husus da şudur ki, gerek
    Câhiliye dönemi Araplarında, gerekse Yahudi ve
    Hristiyanlarda birçok akıl hastalığının cinlerden
    kaynaklandığına dair bir inanç mevcuttur. Bu kanaat
    halkımız arasında da yaşamaktadır. Ancak
    bu tür rahatsızlıklara cinlerin sebep olduğuna dair
    elimizde ne tıbbî ne de dinî açıdan güvenilir deliller
    yoktur. Yukarıda da arzedildiği gibi, cinlerin deliliğe
    sebep olduğundan ya da onların kovulmasıyla
    delinin iyileştiğinden bahseden sahih hadise rastlanmamıştır.
    Dârimî’nin konumuzla ilgili olarak
    kaydedilen rivayetleri ise, sahih değildir.475
    Hz. Peygamber’in, delilere rukye yapılmasına izin verdiğinden
    bahseden diğer rivayetlerde ise, cinlerin kovulmasından,
    hastadan cin çıkarılmasından ya da deliliğe cinlerin
    sebep olduğundan bahsedilmemektedir. Bu hadislerde
    bahsedilen rukye, bünyesinde tıbbî tedaviyi de bulundurmakta,
    tıbbî tedaviyi dışlamamaktadır. Delilere yapılan
    rukyeden bahseden hadislerden, bu rukyenin bir duâdan
    ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan elde mevcut sahih
    hadis kaynaklarında bu konuda ciddi bir bilgi olmadığı
    474 İbn Mâce, Mesâcid 5
    475 Bkz. Dârimî, Sünen. 1, 10-11 (Mukaddime, 4
    AHMED KALKAN
    ~ 254~
    halde, bazı zayıf rivayetlere dayanarak akıl hastalıklarına
    cinlerin sebep olduğunu söylemek doğru olmamalıdır. Câhiliye
    döneminin, Yahudi ve Hristiyanların, kısacası önceki
    kültürlerin bu konudaki inanç ve kanaatlerinin, Hz. Peygamber
    dönemi ve sonrası bazı müslümanlara da etki ettiği,
    bu tesirin bazı uydurma ya da zayıf rivayetlere de yansıdığı
    gözden uzak tutulmamalıdır.476 Cin, bir defa gaybî ve
    mübhem bir varlıktır. Bu durumda, onlar hakkında Kur’an
    ve Sünnet’in bildirdiklerinin dışında şimdilik başka bir bilgi
    kaynağımız mevcut değildir.
    Kur’an ve sahih hadislerde ise, onların deliliğe sebep
    oldukları, akıl hastalıklarında rol oynadıkları açık ve kesin
    bir şekilde bildirilmemiştir. Fakat vaktiyle bilinmeyen,
    âletsiz olarak gözle görülemeyen, fakat günümüzde
    tesirleri, faydalı ve zararlı yönleri bilinen X, Röntgen, ultraviyole
    ışınları, kızıl ve mor ötesi ışınlar, kozmik ışınlar,
    lazer, zararlı ve tahrip edici şualar ve benzerleri de, gözle
    görülmeyen şeyleri kasdetmesi açısından bu “Cin” lafzının
    kapsamında ifade edilmiş olmalıdır. Çünkü insanoğlu,
    tarihi boyunca karşılaştığı birtakım hastalıkları, bunların
    mahiyetini ve sebebini bilemeyince, bu anlamda bilerek
    veya bilmeyerek cinlere ve şeytanlara maletmiştir. Belki de
    o dönemlerde herhangi bir sebeple zararlı ışınlara maruz
    kaldığı için organları tahrip olan, felce maruz kalan kimselerin
    bu durumunu yine cinlerden ve şeytanlardan bilmiş,
    bu kimselerin cinler ya da şeytanlar tarafından “çarpıldığını”
    ileri sürmüşlerdir. Kısacası insanoğlu, tarihi boyunca
    mahiyetini bilemediği, hakkında kesin bilgi sahibi olamadığı
    şeylere “cin” demiştir. Günümüzde artık ilim âlemince
    sebebi bilinen birtakım rahatsızlıkları da vaktiyle cinlere
    ve şeytanlara maletmişlerdir. Bu durumun bilhassa
    476 Bkz. Bayat, a.g.m., s. 59-65
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 255~
    Ortaçağ Avrupası’nda böyle olduğunu ilim adamları haber
    vermektedirler.
    Geçmişte, cinlerin, şeytanların sebep olduğu söylenilen
    birtakım rahatsızlıklar, günümüzde ilaçla tedavi edilebilmektedir.
    Yine bazı ruhsal rahatsızlıkların musiki yolu
    ile tedavi edilebildiğini, Ruh hekimlerinin musikiye de yer
    verdiğini görmekteyiz.477 Geçmişte akıl hastaları, Avrupa’da
    “içine şeytan girmiştir” diye meydanlarda diri diri yakılırken,
    müslümanlar bunları hasta kabul edip, musiki vs. yollarla
    tedavi etmeye çalışıyorlardı. Edirne ve İstanbul’da
    inşa edilen Bîmarhâne’lerde akıl hastaları, zamanına göre
    en modern metodlarla tedavi edilip, av etleri ile beslenerek,
    musiki ile ruhları dinlendiriliyordu.478 Akıl hastalarının
    tedavisinde kullanılan bestelerin makamlarının, ritimlerinin
    geçmişte tekkelerimizde söylenilen ilâhi ve zikirlerin
    makamlarını çağrıştırması çok ilginçtir ve burada Kur’an-ı
    Kerîm’in bir âyetini hatırlamamak mümkün değildir:
    “Onlar ki Allah’a inanmışlardır ve kalpleri Allah’ı
    anmakla yatışır, iyi bilin ki, kalpler ancak
    Allah’ı zikretmekle sükûn bulur.”479 Demek ki ruhsal
    rahatsızlıklarda musikinin tedavi edici bir rolü
    vardır. İlaçların, dinlenmenin, iyi beslenmenin, şiir
    okumanın, stres ve baskılardan kurtulmanın, maddî
    sıkıntıların giderilmesinin iyileştirici bir katkısı
    477 Bu konuda bkz. O. Şevki Uludağ, Beşbuçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi, s. 136-143;
    M. Sâdık Yigitbaş, Musiki ile Tedavi, s. 248 vd.; Ayhan Songar, Psikiyatri, s. 2-3; Ruhi Kalender,
    Ruh Hastalıkları Tedavisinde Musiki, AÜİFD. sayı: I, s. 271-281
    478 Songar, Türkler ve Ruh Hekimliği, Türk Dünyası Araştırmaları, Ağustos 1979, s. 42-
    44; Kimlik Bunalımı, Türkiye Gazetesi, Sohbet Köşesi 10.2.1994.
    479 13/Ra’d, 28
    AHMED KALKAN
    ~ 256~
    vardır. Bu açıdan ruhsal rahatsızlıkları, sebebini
    araştırmadan cin ve şeytandan oluyor diye hükme
    bağlamak, zannediyorum ki, mikropların, X, röntgen
    vs. ışınların bilinmediği çağların çaresizliğine
    yapışmaktır. Musikinin, ilacın, nasıl iyileştirici
    fonksiyonu varsa, duânın, Kur’an okumanın, Allah’a
    sığınmanın da bir insan için iyileştirici, moral
    verici bir rolünün olduğu muhakkaktır. Bu konuda
    Hamdi Yazır’ın “Cin Çarpması” hakkındaki görüşlerine
    katılmamak mümkün değildir:
    “... Bunlar, insanlık tarihi boyunca aslına vâkıf
    olunamamış, gizli sebeplerden meydana gelen birtakım
    hastalıklar olduğu için cin ve şeytanlara nisbet
    edilerek, ‘cin tutmuş, şeytan çarpmış’ denilegelmiştir.
    Bu tür hastalıkların cin ve şeytana nisbet
    edilmesi hakikat mi, mecaz mı, meselesi münakaşa
    konusu olmuştur…”480
    İFRÎT
    İfrît, cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı
    olanına verilen isimdir. İfrit kelimesinin menşei hakkında
    farklı görüşler olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre “bir
    kimseyi yere serme, toza toprağa
    bulama; çok istenen bir
    480 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, II, 957
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 257~
    nesnenin zıhinde hayal edilip göze bu şekilde gözükmesi”
    anlamlarına gelen Arapça ‘afr kökünden
    türetilmiş olup,
    “kurnaz, şerir, çetin, yaratılışı güçlü, kızgın ve öfkeli kimse”
    mânasındadır. İfrit, bu anlamları dolayısıyla
    cin ve şeytanlar
    için olduğu gibi mecâzî anlamda kötülük ve şeytanlıkta
    aşırı giden insanlar için de kullanılır. İbn Kuteybe, Zemahşerî,
    Râgıb el-İsfahânî ve İbnü’1-Esîr gibi müellifler kelimenin
    taşıdığı “habîs, çetin, güçlü kuvvetli” anlamlarına
    dikkat
    çekerek bunun hem şeytanı hem de bu karaktere sahip
    insan ve hayvanları ifade edebileceğini belirtmektedirler.
    Nitekim Zü’r-rumme bir şiirinde yaban öküzünü tasvir
    ederken, “O, gecenin
    karanlığında ifritin izinde parlayan
    yıldız gibidir” diyerek ifrit kelimesini cin için kullanır. Kisâî
    de Mesleme b. Abdül-melik’i överken onu ifrite benzetip,
    “Onların
    şeytanı olan ifrit, sizin için bir mülkün
    ve bir yerleşim
    yerinin olmadığını söylemiştir” der.481 İfrite bazan nifrit
    ile beraber ikileme biçiminde
    de rastlanır. Bir hadiste,
    “Allah, malı ve ehli konusunda belâ ve musibete uğramayan
    ifrit nifrit kişiye buğzeder” şeklinde
    geçmektedir. 482
    Ahd-i Atîk’te Hz. Süleyman ve Sebe melikesinden
    söz
    edilmesine, Süleyman’ın şöhretini duyan melikenin ona
    büyük bir alayla ve çeşitli hediyelerle geldiği, Süleyman’ın
    yanında çok sayıda ordunun bulunduğu bildirilmesine
    rağmen483 cinlerden ve ifritten
    bahsedilmemektedir. Eski
    Mısırlılar,
    kötü bir ölümle ölen kimsenin ifrite dönüştüğüne
    ve onun ruhunun sık sık öldüğü
    yeri ziyaret ettiğine inanırlardı.
    Câhiliye Arapları ise gözle görülmeyen varlıkları
    “hin” ve “cin” olarak iki gruba ayırırlardı;
    cinlerin insanlarla
    beraber oturanına
    “âmir”, çocuklara musallat olanına
    “ruh”, bunların zâlim, bozguncu ve azgınlarına
    “şeytan”,
    481 Kurtubî, XIII. 203
    482 İbnü’1-Esîr, “afr” md.; Lisânu’l-’Arab, “afr” md.
    483 I. Krallar 10/1-4; II. Tarihler, 9/1-12
    AHMED KALKAN
    ~ 258~
    kötülükte daha aşırı gidenlerine “mârid”484 ve en güçlü, en
    kötü olanlarına da “ifrit” adını verirlerdi.485 Buna göre ifrit
    “kötülük ve şeytanlıkta çok aşırı gitmiş, tuttuğunu koparan;
    kuvvetli,
    becerikli, ele avuca sığmaz bir hilekâr” demektir.
    İfritin asıl adının İbn Abbas’a göre Sahr, Abdurrahman b.
    Abdullah
    es-Süheylî’ye göre Zekvân, Şuayb el-Cübbâî ve
    Nehhâs’a göre Kuzen olduğu rivâyet edilirse de ifrit kelimesi
    özel isim olmayıp bir varlık türünün belirtilen niteliklere
    sahip olanlarını ifade ettiği için Kur’an-ı Kerîm’de yer aldığı
    gibi çoğunlukla “cinden”, “insandan” vb. açıklamalarla
    kullanılmaktadır. Bununla birlikte cin kavramındaki belirsizlik
    sebebiyle ifritin mâhiyetini tam olarak tesbit etmek
    zordur.
    Bir taraftan gûl ve sil’ât gibi ifritin de cinlerin bir
    türü olduğu belirtilirken, diğer taraftan Kur’an’daki ifritin
    cinlerden bir taifenin özel adı olmayıp
    Neml sûresinin 39.
    âyetinin baş tarafında da ima edildiği üzere “âsi, mağrur”
    anlamına geldiği ileri sürülmektedir.
    Kur’an-ı Kerîm’de ifrit kelimesi bir defa geçmektedir.486
    Burada Hz. Süleyman’ın emrinde insan, kuş ve cinlerden
    orduların bulunduğu bildirilmekte, Belkıs’tan haberdar
    olan Süleyman’ın Belkıs’ın tahtını kısa zamanda kimin
    getirebileceğini
    sorması üzerine “cinlerden bir ifrif’in, “Sen
    daha yerinden kalkmadan onu sana getirebilirim” dediği
    haber verilmektedir. Aynı yerde ifrit, kendini Süleyman’a
    tanıtırken güçlü ve güvenilir olduğunu
    belirtmiştir.
    Kur’an’ın cinler arasında
    yer aldığını bildirdiği
    ifrit, Taberî’ye göre cinlerin reisi veya onların
    484 37/Sâffât, 7
    485 Câhiz, I, 291; Cevâd Ali, VI, 709
    486 27/Neml, 39
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 259~
    en güçlüsü,
    Mücâhid ve Katâde’ye göre en azgını,
    Ma’mer’e göre en zeki ve kurnazıdır. 487
    “Cinlerden bir ifrit” ifadesi bazı hadislerde
    de geçmektedir.
    Ebû Hüreyre’den gelen bir rivâyette cinlerden bir ifritin
    namazını
    ifsat etmek için Hz. Peygamber’in üzerine atıldığı,
    Rasûlullah’ın onu yakalayarak
    mescidin direklerinden
    birine bağlamak istediği, fakat Hz. Süleyman’ın bir duâsını
    hatırlayınca ifriti köpek kovar gibi kovduğu bildirilmektedir.
    488 Bu hadisin farklı bir rivâyetinde ifritin kedi sûretinde
    Hz. Peygamber’in karşısına çıkıp
    yüzüne bir ateş parçasıyla
    çarpmaya kalkıştığı ifade edilmiştir. Hz. Âişe’ye atfedilen
    rivâyete göre Rasûl-i Ekrem onu yakalayıp yere yatırarak
    hırpalamıştır. Yahya b. Saîd’den nakledilen bir rivâyette
    Rasûlullah’ın İsrâ gecesi cinlerden bir ifriti gördüğü kaydedilmektedir.
    489
    Bazı İslâmî kaynaklarda anlatıldığına göre cinlerden
    olan ifrit diğer cinlerdeki özellikleri taşıyan, onlar gibi irade
    sahibi, erkeği-dişisi bulunan, çeşitli şekillere girebilen
    bir varlıktır. Câhiliye dönemine ait bir kısım telakkilerin
    aksine Kur’an’da cinlerin
    güçlerinin sınırlı olduğuna işaret
    etmek
    için “kitaptan ilmi olan kişinin” 490 Belkıs’ın tahtını ifritten
    daha
    çabuk getireceği vurgulanmıştır.
    Halk edebiyatında ifrit dumandan yaratılmış
    dev gibi bir
    cin olarak tasvir edilir ve bu özelliği sebebiyle onun sıkıştırılmış
    olarak bir şişe içerisine konulup hapsedilebileceğine
    487 Taberî, XIX, 161-162; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 197
    488 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298; Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40, Tefsir
    38/2; Müslim, Mesâcid 39
    489 İmam Mâlik, el-Muvatta, Şi’r 10
    490 27/Neml, 40
    AHMED KALKAN
    ~ 260~
    inanılır. Kur’an’da yer alan, cinlerin “hâlis ateşten” yaratıldığı
    bilgisiyle491 halk edebiyatındaki ifritin dumandan yaratıldığı
    inancı arasında bir ilgi kurulabilir. İfritin kanatlı bir
    mahlûk olduğu, büyük bir güce sahip bulunmasına rağmen
    bazı büyü vasıtalarıyla
    emir altına alınabildiği yine halk
    edebiyatında rastlanılan telakkilerdir. Halk kültüründe ifritin
    şekli, gücü ve yaptığı
    işler çerçevesinde oluşan inançlar
    İslâmî
    kaynaklardan çok İslâm öncesi din, kültür ve medeniyetlere
    dayanmaktadır.
    492
    PERI
    Peri, pek güzel olduğu kabul edilen bir cin tayfası ve
    özellikle bunların dişi olanı hakkında kullanılır.
    Cin tayfasından
    olduklarından,
    lâtif varlıklardır, görünmezler.
    İnsanların
    çok güzel olanları hakkında da zaman zaman bu
    kelime kullanılır ve “peri yüzlü, peri gibi” denilir. Halk arasında,
    bâzı ortamlarda yaşadıklarına inanılır.
    Cinlerin pek güzel olarak tasavvur edilen dişisi olarak
    kabul edilen “peri” terimi, Türk Edebiyatında mecâzen çekici,
    güzel ve akıllı kadın için kullanılır. Eski Türk Edebiyatında
    peri, ancak sihir ve büyük yolu ile elde edilebileceği;
    çeşme, pınar ve hamamlarda bulunabileceği, insanlarla ünsiyete
    gelmemesi, onlardan kaçması, göze görünmemesi,
    son derece güzel ve tesirli oluşu, görenin aklını başından
    alması, bazen insanları kendisine âşık edip bağlaması, çeşitli
    kılıklara girmesi gibi inanışlar ile ele alınmıştır. Daha
    çok sevgilinin güzelliğini anlatmak için kullanılır. Şairler
    491 55/Rahmân, 15
    492 Ali Erbaş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 516-517
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 261~
    genellikle sevgililerinin güzelliğini dile getirmek için onları
    peri ile kıyaslarlar. Peri, divan edebiyatında ve halk edebiyatında
    olduğu gibi, Türk masal dünyasında da geniş yer
    tutmaktadır. Dede Korkut Hikâyeleri’nden Tepegöz’de, Sarı
    Çoban, pınar başında bir peri kızı ile birleşir. Masalların çoğunda
    peri, güzelliği kadar iyilikseverliği ile dikkati çeker.
    Bütün bu özellikleri peri’nin modern edebiyatta da kullanılan
    bir unsur olmasını sağlamıştır.
    GÛL VE GÛLYABANÎLER
    a) Câhiliyede Gûl İnancı: Câhiliye Araplarınca, tenha
    ve ıssız yerlerde bulunduklarına inanılan, değişik sûret ve
    renkli şekillerde görünerek insanları yoldan saptırıp helâk
    ettikleri
    kabul edilen cin yahut şeytanlardan bir cins olarak
    bilinen hayâlî varlıklara “Gûl” denir.493 Bunların dişilerine
    ise, “Suulât” adı verilir.494 İbn Sikkit (ö. 244/848) “insanı
    helâk eden her şey Gûl’dür”der.495
    Bunların bir yolcuya görünmesi, uğursuzluk kabul
    edilirdi.
    Bu yüzden câhiliye Arapları, tenha ve ıssız yerlerin
    tekin olmadığına her an karşılarına bir şeyin (Gûl) çıkabileceğine
    inandıklarından, bu tür yerlerden geçerken “Bu
    vâdînin sahibine sığınıyorum”
    diyerek, bir nevi onlardan,
    zarar vermemeleri
    için izin isterlerdi.496 Eğer yolda bir Gûl’a
    rastlanacak
    olsa, ne yapılacağı konusundaki inançları ise
    şöyleydi: “Gûl’a rastlanınca onu bir darbede öldürmek
    ge-
    493 Kamus, III, 307; Alûsî, Bulûğu’1-Erab, II, 340; Nevevî, Minhâc (Şerhu Müslim),
    XIV, 216-217
    494 Nedvî, İslâm Tarihi, Hazırlayan: E. Edib, I, 304
    495 İbn Manzur, Lisân, XI. 507
    496 İbn İshak, Sîre, s. 92; İbn Hişâm, Sîre, I, 201; İbn Manzur, a.g.e., XI, 508
    AHMED KALKAN
    ~ 262~
    rekir. Eğer ikinci darbe indirilirse, Gûl tekrar
    canlanır.”
    Câhiliye Araplarının Gûl hakkındaki inançları o kadar
    ileri gitmiştir ki, hatta Gûl ile evlenenlerin, onlardan çoluk
    çocuk sahibi olanların varlığına dahi inanırlardı.497
    Gûl ile evlenme, yani cinlerle evlenme inancı ülkemizde
    de yaygındır. Ne var ki böyle bir olayı ispat
    etmek çok güçtür. Cinlerle evlendiğini (Gûl de
    cin taifesinden kabul edildiğinden o da buna dâhildir)
    iddia eden kimseler de bunu ispat edememekteler,
    sadece bir iddiadan ibaret kalmaktadır. Onun
    için bu tür iddia sahiplerinin ruhî bir rahatsızlıkları
    olduğu akla gelmektedir.
    Türkçede Gûl’e, “Gûlyabâni” denildiği gibi,
    câdu (cadı), hortlak da denilir. Bütün bunlar, Gûl
    cinsinden
    korkunç yaratıklar kabul edilir.498 Câhiliye
    Araplarının sahip oldukları Gûl inancının varlığı,
    Gûlyabâni
    şekliyle hemen aynı kabul edilmiştir. Bunun
    içindir ki, ıssız, tenha, harabe ve çöplüklerden
    geçerken,
    Câhiliye Araplarının yaptıklarına benzer
    şekilde
    “Tû destur!..” denilerek geçilir ve böylece
    Gûlyabanilerin zarar vermesinden korunulacağına
    inanılır. (Türk Edebiyatında da konu edilmiş olan Gul-
    497 Âlûsî, a.g.e., II, 340
    498 Ozon, M.N. Osmanlıca Türkçe Sözlük, s. 237
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 263~
    yabânîler hakkında H. Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabânî”
    isimli eserini de hatırlıyoruz).499
    b) Hadislerde “Gûl” İnancı: Câhiliye Arapları arasında
    yaygın olan “Gûl” inancının Hz. Peygamber’in hadislerinde
    hem müsbet hem de menfi yönleriyle konu edildiğini görmekteyiz.
    Yani bir kısım hadislerde zahiren “Gûl”ün varlığı
    kabul ediliyor gibi anlaşılıyor ise de, diğer bir kısım hadislerde
    onun tamamen reddedildiği ifade
    edilmektedir. Konu
    ile ilgili hadislerden örnekler görmeye çalışalım.
    Ebû Eyyüb el-Ensârî’den yapılan rivâyette “Gûl” ile yapılan
    bir mücadeleden bahsedilmektedir. Ebû Eyyüb el-
    Ensârî’nin içinde hurma bulunan bir duvar bölmesi vardı.
    “Gûl” gelir ondan alırdı. Bundan
    Hz. Peygamber’e şikâyet
    etti. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Git, onu
    gördüğün zaman, ‘Bismillâh, Peygambere icabet et!’ de.”
    Sonra Ebû Eyyüb, “Gûl”ü yakaladı. Fakat bir daha dönmeyeceğine
    yemin etmesi üzerine onu bıraktı. Müteakiben Hz.
    Peygamber’e geldi, Rasûlullah ona: “Esirin ne yaptı?” diye
    sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti”
    dedi. Rasûlullah: “o yalan söyledi ve esasen yalan söylemeye
    de alışıktır.” buyurdu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ü bir kere daha
    yakaladı, o bir daha dönmeyeceğine yemin edince, onu yine
    serbest bıraktı. Sonra Rasûlullah’a geldiği vakit; “Esirin ne
    yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine
    yemin
    etti. (bıraktım)” dedi. Daha sonra “Gûl”ü üçüncü
    kez
    yakalayınca, ona “seni Rasûlüllah’a götürmeden
    bırakmayacağım.”
    dedi. Bunun üzerine “Gûl” mukabelede bulundu.
    “Ben sana bir şey söyleyeceğim...
    Âyet’el-kürsî; Evinde bunu
    oku, ne şeytan ne de başkası sana yaklaşamaz.” Ebû Eyyüb,
    Hz. Peygamber’e
    geldi. Rasûlullah ona: “Esirin ne yaptı?”
    499 Ali Çelik, a.g.e., s. 133-136
    AHMED KALKAN
    ~ 264~
    dıye sordu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ün dediklerini anlattı. Rasûlüllah:
    “Doğru söyledi, fakat kendisi yalancıdır” buyurdu.500
    Tirmizi’nin501 “Bu hadis hasen-gariptir” diyerek naklettiği
    bu hadise benzer, çok sayıda hadis
    nakledilmiştir. Muaz
    bin Cebel, Ubey bin Kâ’b, Ebû Useyd ve Zeyd bin Sâbit’in de
    bu konuda benzer
    rivâyetleri vardır.502 Ancak hadis metinleri
    ayrı ayrı incelendiği zaman farklı ifadelere rastlanmaktadır.
    Şöyle ki: Bu rivâyetlerden Ebû Eyyûb el-Ensârî ile
    Ebû Useyd’in rivâyetlerinde geceleri hurma çalan varlık
    için “Gûl” tabiri kullanılırken, Muaz bin Cebel bunun
    için
    “Şeytan” kelimesini kullanmış, Ubey bin Kâ’b ise, yeni buluğa
    ermiş delikanlı biri olduğunu anlatarak ona “Sen cin misin,
    insan mısın?” diye sorduğunu, Onun cin olduğunu söylediğini,
    çalmış olduğu hurmaları elinden almak isteyince,
    ellerini uzattığında, elinin köpek ayağına benzediğini, üzerindeki
    tüylerinin de köpek tüyü gibi olduğunu belirtmektedir.
    Bu konudaki Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde ise: “Birisi
    geldi”, şeklinde meçhul bir şahıstan
    bahsedilmektedir.503
    Hadislerde anlatılan ortak konu ise, biriktirilmiş zekât hurmalarının
    çalınması,
    çalanın yakalanarak Rasûlullah’a götürülmek
    istenmesi sırasında onun, Âyet el-Kürsi’nin faziletini
    haber vermesidir.
    Tirmizi’nin naklettiği Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin rivâyeti
    hakkında “Bu hadis Hasen-Garibtir” denilmiştir.
    504 “Garip
    hadislerin ise, metin yönünden tek kalmış yahut isnadı tek
    kalmış hadisler olduğunu biliyoruz.”505 “Garip hadisler içinde
    makbul olanları bulunmakla beraber, ekseriyeti zayıftır.
    500 Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’an 158; Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî, VIII, 183-184
    501 279/892
    502 Aynî, Umdetü’1-Kâri, XII, 144-148
    503 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
    504 Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’an 158
    505 Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 102
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 265~
    Bu sebepten tâbiîler, etbau’t-tâbiîn ve daha sonraki nesillerin
    hadiscileri, garib hadislere pek rağbet etmemişlerdir.
    506
    Buhârî’nin zikrettiği Ebû Hüreyre hadisinin muallak olduğu
    (Muallak Hadis: Hadisin baş tarafından bir veya peşpeşe
    birkaç râvinin ismi söylenmeden, söylenmeyen sonuncu
    kişinin üst tarafındaki kişiden rivâyet edilen hadistir.),
    hatta İbn Arabi’ye göre Munkatı olabileceği ifade edilmiştir.
    507 Gerek Muallak ve gerekse
    Munkatı Hadisler, zayıf
    hadisler grubundandır. 508
    Hadisin rivâyet farkından doğan değişik ifadeler,
    râvilerin
    hurmaları çalan hırsızın tayin ve tesbitinde kendi
    anladıkları gibi olayı aktardıklarını anlıyoruz.
    Çünkü hurmaları
    çalan, kimine göre, “Gûl” dür. Kimine göre, şeytandır.
    Kimine göre elleri köpek
    ayağına benzeyen genç bir
    delikanlıdır, kimine göre de meçhul bir şahıstır. Bu farklı
    ifadeler, her râvinin ya kendi hatırladığı veya kafasında
    öyle şekillendirdiği
    bir varlık olarak anlatıldığına işaret
    etmektedir.
    Mezkûr hadislerin gerek ifade ettiği mânâdaki
    garabet gerekse sened yönünden illetli olmaları,
    hatta Buhârî’nin naklettiği Ebû Hüreyre rivâyetinde
    hadisin müdreç olduğunu hadis otoritelerinin
    tesbit etmiş olmaları509 bu hadisleri daha ihtiyat-
    506 Uğur, M., a.g.e s. 139
    507 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
    508 Uğur, M., a.g.e., s. 139
    509 İbn Hacer, Fethu’1-Bârî, IV, 185
    AHMED KALKAN
    ~ 266~
    lı olarak ele almamızı gerektirmektedir. Yine Hz.
    Peygamber’in
    “Hastalığın bizatihi sirâyeti yoktur,
    eşyada uğursuzluk yoktur, Gûl denilen bir şey de
    yoktur”
    510 hadisi de, kanaatimizi te’yid etmektedir.
    Sünnet,
    Gûl inancını reddetmiştir.” Gûller sizi aldattığı
    zaman hemen ezan okuyunuz.” 511 hadisi ise,
    daha çok sizin zihninize bu tür düşünceler geldiği
    zaman onların vesvesesinden kurtulmak için ezan
    okuyarak
    Allah’ı hatırlayınız, onların uyandıracağı
    kötü duygulardan uzaklaşınız manasındadır.
    Yoksa Gûllerin
    varlığını kabul etmek değil, bilakis
    yanlış düşüncelerden doğru düşüncelere bir dâvet
    vardır. Bu hadis bize, ülkemizde yaygın olan ve
    halk arasında Albastı veya Alkarısı olarak bilinen
    ve çok kere de ezan okumakla kendisinden kurtulunacağı
    beklenen bir inancı da hatırlatmaktadır.512
    CINLERLE İLGILI SON SÖZ
    Kur’ân-ı Kerim, cinlerle ilgili olarak bize ihtiyaç duyacağımız
    kadar bilgi vermiştir. Onlarla daha geniş ve farklı şekilde
    ilişkilerimiz sözkonusu olsaydı, bu konularla ilgili hukuku
    da Kur’an bize tâlim ederdi. İnsanoğlu meraklarıyla
    510 Müslim, Selâm, 107-108
    511 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/305-382
    512 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 136 vd.
    da imtihan olmaktadır. Gerek cin ve gerekse şeytan konusunda merak edilen birçok soru bulunmaktadır. Bunların bir kısmına yukarıdaki açıklamalarda cevap bulmuş olabilirsiniz; ama çoğuna, o sorulardan bahsettiğimiz ve kendilerine işaret ettiğimiz halde tam bir cevap bulamayacak veya âlimlerin ihtilâf ettiğine şâhit olacaksınız. Bu tür sorulara cevap bulunabilecek kitaplar varsa da, bu cevapların ne kadar doğru olduğu şüphelidir. Mü’minler için gerçeğin ta kendisi olan Kur’an, bu konularda akla gelebilen soruların çoğu hakkında bir cevap vermez. Çünkü her ne kadar insanın sınırsız merakı bu soruları doğuruyor ise de, bunları bilmek, insan için mutlaka gerekli değildir. Kur’an, konuları, insana yetecek sınırlar içinde ele alıp, merak edilen her şeye cevap vermediği için, konuyla ilgili her şeyi anlatmamıştır. Ama bu, Kur’an’da olanların dışında bir bilgi ve gerçek olmadığı mânâsına gelmez. Ama gerçek diye sunulanlardan hangilerinin doğru olduğunun tesbiti çok zordur. Bu yüzden Kur’an’da olanla yetinmek, Kur’an dışındaki bilgilere ihtiyatlı yaklaşmak, Kur’an’da olanı da doğru anlamaya çalışmak gerekir.513 Özellikle gaybla ilgili konularda merakımızı dizginlemek ve yanlış inançlardan korunmak için Kur’an’da bilgi verilmeyen konularda susmak veya en azından, Kur’an’a ters düşebilecek yorumlardan kesinlikle kaçınmak en doğrusudur.
    En Son Söz: Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
    513 Lütfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s. 398




     
    Okunma 21467 kez Son değişiklik Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:35

    Ortam