Salı, 12 Ocak 2021 12:11

    Din ve İslam

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -1-
    DİN VE İSLAM
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    DİN VE İSLAM
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -1-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Bu kitap, “Kur’an Kavramları”nın konulara göre düzenlenmiş bölümler halindeki şeklinin ilk kitabıdır. On bir bin sayfalık ve her biri bin sayfanın üzerinde on ciltlik kitabı baştan sona okumak, çağımızda her babayiğidin göze alabileceği bir uğraş değil… Biz de belki okunur diye küçük kitaplar halinde okurların ve okumak zorunda olanların bahanelerini yok edip alternatif sunuyoruz. Seçme kavramları içeren ve konularına göre bölümlere ayrılmış şekliyle yetmiş civarında kitapla sesimizi halka da duyurmaya çalışacağız. Bu kitaplardan konuları ilgisini çekenleri alıp kolayca okuyabilir, isterse belli sayıda temin ederek tebliğ amaçlı dağıtabilir. İtikadî (İslâm inancıyla ilgili) kavramların ilk kitabı ile karşınızdayız.
    Din, günde 24 saatimizi ve tüm ömrümüzü kaplayan inanç, ibâdet, ahlâk ve işlemleri, ilişkileri içeren bir sistem. Uymak zorunda olduğumuz ilkeler. Dinimiz, bizim her şeyimiz. Dosdoğru inancı ve yaşama biçimini içeren dinimizi ne oranda ve nasıl bir teslimiyetle yaşıyorsak kalitemizin de oranda olacağı İlâhî bir ölçü… Sevdiğini söylediği “din”in ne olup olmadığını tam bilmeyen halk… Allah’ın dini yerine devletin dinini insanlara anlattığı için maaşlarla ödüllendirilen memurlar… Kandil gecesindeki bid’atlari önemsediği kadar tevhide ve tevhidî kavramlara önem vermeyen insanımız…
    Tıpta uzmanlaşmamış bir şahsın doktor bile olmayan bir kimsenin eline neşter alıp ameliyata girerek tedaviye kalktığı pek görülmemiştir, ama bundan daha feci bir tavır olarak ciddi anlamda din eğitimi almamış nice cahil insanın din hakkında ahkâm kestiği, problemlere dinden çözümler üretmeye kalktığı bir vâkıadır. Dinin hayata yansıması gereken yönlerinin önemsenmediği, diğer yandan herkesin âlim ve hatta müctehid kesildiği acayip bir dünyada yaşıyoruz.
    Her insanın inandığı, ilkelerine uymaya çalıştığı bir ideolojisi, bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi, yani dini vardır. Dinsiz insan yoktur. Hiçbir dini kabul etmeyen kimse, doğru kabul ettiği bir şahsı, fikir akımını veya hevâsını, yani kendi görüşlerini din kabul ediyor demektir.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler.
    Allah’ın dünyadaki yardımına ve âhiretteki muhteşem ikramına lâyık olmak için temel sınav olan dinin kuru bilgi ile değil, ihlâsla yaşama kastıyla öğrenilip içselleştirilmesi gerekiyor. İnsanlığımızın ölçüsü, Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu hak dine karşı tavrımızla belli olacaktır.
    Selâm olsun tek hak din olan dinini dosdoğru yaşayan, çevresine de hâkim kılmaya çalışan tevhid ehli mü’minlere…Ahmed Kalkan
    ahm
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    T
    emmuz 2011, Ümraniye

    -9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -1-
    DİN
    •
    Din; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
    •
    Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
    •
    İslam’a Göre Din Gerçeği
    •
    Dinin Kaynağı
    •
    Din Duygusunun Menşei
    •
    Din ve Bilim
    •
    Dinlerin Tasnifi:1-Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler
    •
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    •
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
    •
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    •
    Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
    •
    Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’eTanrı veya Peygamber Diyenler
    •
    Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
    “İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Ya’kub da, ‘oğullarım! Allah sizin için o dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz’ (dedi).” 1
    Din; Anlam ve Mâhiyeti
    ‘Din’ kelimesi çok geniş bir anlam sahasına sahiptir. Kur’an’da ve hadislerde birçok mânâda kullanılan bu kelime, kavram olarak insanlığın en önemli faâliyeti olan inanmayı, bir yaratıcıya itaat ve ibâdet etmeyi, ahlâkî davranışları, fazilet ve iyilikleri, toplumsal düzeni, doğru yolda olmayı ifade eder.
    Sözlük Anlamı: ‘Din’ kelimesi ‘d-y-n’ kökünden gelir ve sözlükte şu anlamlara gelir: Üstünlük, egemenlik, itaat, zorlamak, itaatkâr olarak kendini bir güce teslim etmek, borçlanmak, boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, boyun eğdirmek, egemenlik,
    1]2/Bakara, 132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    idâre etmek anlamlarına gelir. Birinin emrine girmek, onun emrine
    amâde olmak, onun hâkimiyet ve otoritesi altında boyun eğmeyi
    kabul etmek, şeriat, kanun, yol, millet, âdet, taklit, hesaba
    çekmek, ceza veya mükâfat vermek de din kelimesinin anlamlarındandır.
    İsim olarak ‘din’ kelimesi şu mânâları kapsamaktadır:
    İyi ya da kötü karşılık; âdet ve alışkanlık; itaat, zillet, bağlılık, üstünlük
    sağlamak, galip gelmek; hâkimiyet, mülk ve hüküm; bir
    şeye zorlamak; itaat etmek, ya da tersi olarak isyan etmek; bir
    şeyi alışkanlık haline getirmek; şeriat ve millet, yani tevhid inancı.
    Din Kelimesinin Türevleri: Aynı kökten gelen ve hadislerde
    Allah’ın bir ismi olarak geçen ‘Deyyân’, mutlak kudret sahibi, işlerin
    karşılığını veren, hikmetle yöneten, egemen olan demektir.
    Araplar, bir kimsenin bölgesine ve kavmine üstünlüğünü belirtmek
    için ‘deyyân’ sıfatını kullanırlardı. Buna göre aynı kökten gelen
    ‘medîn’; köle, ‘medîne’; şehir ve câriye, ‘temeddün’; dinli veya
    şehirli-medenî olma, ‘tedâyün’; borçlanma, ‘diyânet’; din ve millet
    anlamlarına gelir. ‘Mütedeyyin’ ise; boyun eğen, itaatkâr, Allah’a
    teslim olan demektir.
    Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla
    hayırlı olan şeylere sevk eden ilâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin
    vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah
    Teâlâ tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret
    saâdetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman
    ve ihsandan oluşan hayat şeklidir. (Bu tanımların tümü vahye dayalı
    hak dinin, yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır.)
    Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
    Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
    dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez.“İyi bilin ki,
    hâlis (gerçek) din Allah’ındır.” 2
    Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl
    dışı değildir. Din, yeterli derecede akıl sahibi olmayan çocukları,
    delileri sorumlu tutmaz.
    Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların
    özgür irâdelerine bırakılmıştır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak
    ile bâtıl açıkça ayrılmıştır.” 3
    Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele
    iletme hususunda onların şahsî kanaatlerini değil; genel ve
    2] 39/Zümer, 3
    3] 2/Bakara, 256
    DİN
    - 11 -
    değişmez evrensel yaratılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar; Din,
    akıl, can, mal ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.
    Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve
    sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini
    bildirir.
    İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
    Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir dünya görüşü ve
    yaşayış biçimi vardır.
    Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir
    din görüşü ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din
    olayının Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz,
    hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler
    manzûmesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar,
    resmi ideolojinin din tanımı da budur. Bu anlayışa göre din, insanların
    sadece âhiretini ilgilendiren bir hâdisedir. Bu hâdisede
    insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dinî duygulardan
    faydalanmak, en açık ifadesiyle dini istismar etmektir. Yine
    bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî
    hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan hükümlerle mümkün
    olacaktır.
    Rabbımız, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya
    ve yorumlamaya kalkışan böylesi sapıklara, Kur’ân-ı Kerim’de
    açıkça şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?’
    Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”
    4 Bu âyet-i kerimede hem bu sapıklar itham edilmekte ve hem de
    Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek merciin yine Allah
    ve Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı
    yegâne din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği
    zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak
    ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
    “Din” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 92 yerde geçmektedir.
    “Din”in Kur’an’daki Anlamları: ‘Din’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de
    borç anlamına gelen ‘deyn’ hariç, dört anlamda kullanılmaktadır:
    1- En yüce kudrete teslim olma, itaat etme, boyun eğme anlamında:
    “De ki: ‘Ben, Allah’a dini hâlis kılarak, ibâdet etmekle emrolundum.
    4] 49/Hucurât, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Bana Allah’a teslim olan müslümanların ilki olmam emredildi.”5; “Göklerde
    ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) sürekli
    olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı ittika ediyorsunuz
    (korkup çekiniyorsunuz)?” 6
    Bu âyetlerde ve benzerlerinde ‘din’, yüksek bir otoriteye boyun
    eğme, ona itaat etme ve ona kul olma anlamında kullanılmaktadır.
    Dinin Allah’a has kılınmasının mânâsı, hâkimiyeti, hüküm
    koyma hakkını, ibâdet ve itaat edilmeye lâyık olmayı yalnızca
    Allah’a ait kabul etmektir. Kulluk anlamında Allah’tan başkasına
    boyun eğmemek, O’ndan başkasına ibâdet etmemek, kulluğa ait
    bütün hükümleri O’ndan almak demektir.
    2- Âhiret, ceza, yani amellerin karşılığını verme günü anlamında:
    “(İbrâhim dedi ki:) Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını
    umduğum da O’dur.”7 “(Şeytana hitâben:) Ve şüphesiz, din (kıyametteki
    hesap) gününe kadar Benim lânetim senin üzerindedir.” 8
    3- Hüküm, âdet, şeriat ve kanun anlamında: “Zina eden erkek
    ve zina eden kadının her birisine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve
    âhiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dinini (hükmünü, şeriatini
    uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın…” 9
    4- Allah’ın gönderdiği Tevhid Dini anlamında: Kur’an’da ‘din’
    en çok bu anlamda kullanılmaktadır ki, bu mânâ içerisinde hem
    Allah’ın hâkimiyeti, otoritesi, hükmünün üstünlüğü, hem bu üstünlüğe
    kulların boyun eğip itaat etmeleri, hem de Allah’tan gelen
    hüküm, kanun ve şeriat konuları yer almaktadır.
    Din, aslında bütün bu anlamları içerisinde barındıran, Allah’ın
    hâkimiyetine bir teslimiyet ve O’ndan gelen hükümleri kabullenmektir.
    İslâm’dan önceki Araplar (yukarıda geçtiği gibi) ‘din’
    kelimesini çok farklı, biraz da karışık anlamlarda kullanıyorlardı.
    Kur’an bu kelimeye bir ıstılah (terim) anlamı kazandırdı ve bu kelime
    çok önemli bir İlâhî gerçeği ve bu gerçek karşısında insanın
    konumunu ifade eder hale geldi. Bu kelime, her kim olursa olsun
    yüksek bir otoriteyi ve bu otoriteye boyun eğmeyi, bu otoriteden
    kaynaklanan emir ve hükümleri uyulması gereken kurallar
    5] 39/Zümer, 11-12
    6] 16/Nahl, 52; ayrıca bk. 3/Âl-i İmrân, 83; 40/Mü’min, 64, 65; 39/Zümer, 2-3;
    98/Beyyine, 5 vd
    7] 26/Şuarâ, 82
    8] 38/Sâd, 78; ayrıca bk. 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 37/Sâffât, 20; 51/Zâriyât, 6, 12;
    56/Vâkıa, 56 vd.
    9] 24/Nûr, 2; ayrıca bk. 12/Yûsuf, 76; 40/Mü’min, 26; 42/Şûrâ, 13, 21 vd.
    DİN
    - 13 -
    olarak kabul etmeyi, bu kurallara uyulduğu zaman mükâfat, karşı
    gelindiği zaman ceza alınacağına inanmayı içine alan bir hayat
    sisteminin genel adıdır. Bu bakımdan bu kelimeyi başka dilde
    karşılayacak hiç bir kelime mevcut değildir. Batılıların kullandığı
    ‘religion’ sözcüğü de ‘din’ kavramının ifade ettiği derin anlamları
    karşılayamaz.
    Din Kelimesindeki Unsurlar: Din kelimesi, İlâhî olan en mükemmel
    nizamı (düzeni) ifade eden en uygun bir kavramdır. Bu
    kavramda dört önemli unsuru görebiliriz:
    a- Yüce bir hâkimiyet (egemenlik),
    b- Bu yüksek hâkimiyete boyun eğip itaat etmek,
    c- Bu hâkimiyetin şekillendirdiği inanç ve hükümler sistemi,
    d- Bu sisteme uygun hareket etmekle elde edilen mükâfat, aykırı
    hareket etmekle karşılaşılacak ceza.
    Kur’an ‘din’ kelimesini bazen bu unsurların her birinin yerine,
    bazen de hepsini birden kapsayacak şekilde kullanmaktadır.
    Kur’an’da ‘din’ kelimesinin hangi anlamlarda geçtiğini daha
    iyi anlayabilmek için, Dameğânî isimli âlimin bu konudaki görüşlerini
    aktarmakta fayda vardır. Bu bilgine göre ‘din’ Kur’an’da şu
    anlamlarda kullanılmaktadır:
    1- Tevhid anlamında: “Hiç şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”10
    Bu âyette geçtiği gibi ‘din’ kelimesi tevhid dinini işaret etmektedir. 11
    2- Hesap anlamında: “Onlar din (hesap) gününü yalanladılar.”12
    âyetinde olduğu gibi. 13
    3- Hüküm ve yargı anlamında: 12/Yûsuf sûresi 76. âyetinde
    geçen kralın (melikin ) dini, kralın uyguladığı veya uyduğu hüküm,
    yargı demektir. 14
    4- Bizzat dinin kendisi anlamında: Bu din, hayatın bütün alanlarını
    kapsayan bir inanç olmakla beraber, egemen düzeni, kişi ve
    toplum ilişkilerine ait hükümleri, insan eşya ilişkileri ve davranış
    kurallarını da içerisine alır. 15
    10] 3/Âl-i İmrân, 19
    11] Ayrıca bk. 39/Zümer, 2; 30/Rûm, 30; 31/Lokman, 32
    12] 83/Mutaffifîn, 11
    13] Ayrıca bk. 56/Vâkıa, 86; 37/Sâffât, 53; 82/İnfitâr, 9, 15 vd.
    14] Ayrıca bk. 24/Nûr, 2
    15] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    5- Millet (bir dine inanan topluluk) anlamında: “Oysa onlar,
    dini yalnızca O’na hâlis kılan hanîfler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece
    Allah’a kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emr
    olunmadılar. İşte en doğru din budur.” 16
    Kur’an, ‘millet’ ve ‘şeriat’ kavramlarını da ‘din’ yerine kullanmaktadır.
    17 Ancak, millet kelimesi bir peygambere (İbrâhim milleti
    gibi); din Allah’a, şeriat ise din’e nisbet edilir. İslâm şeriati, budizm
    şeriati gibi.
    “Bunu İbrâhim, oğullarına vasiyet etti; Ya’kub da: ‘Oğullarım, şüphesiz
    Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslümanlar olarak can
    verin’ (diye aynı vasiyette bulundu).” 18
    “...Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
    size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir
    olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz
    sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” 19
    “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten
    ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopması
    mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve
    bilir.” 20
    “Hiç şüphesiz Allah katında din, ancak İslâm’dır…” 21
    “Onlar Allah’ın dininden başka din mi arıyorlar. Oysa göklerde ve yerde
    her ne varsa, istese de istemese de, O’na teslim olmuştur ve O’na
    döndürülmektedir.” 22
    “...Bugün size dininizi kemâle (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti
    tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim...” 23
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah,
    sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü/merhametli,
    kâfirlere karşı azîz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
    yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar
    (kimsenin ayıplamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği
    16] 98/Beyyine, 5; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/395; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi,
    1/363
    17] 12/Yûsuf, 38; 2/Bakara, 130, 135, 120; 42/Şûrâ, 21 vd
    18] 2/Bakara, 132
    19] 2/Bakara, 217
    20] 2/Bakara, 256
    21] 3/Âl-i İmrân, 19
    22] 3/Âl-i İmrân, 83
    23] 5/Mâide, 3
    DİN
    - 15 -
    lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.” 24
    “De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanîf
    olan/Allah’ı birleyen İbrâhim’in dinine iletti. O, (İbrâhim, hiçbir zaman
    Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.” 25
    “... Dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın...” 26
    “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan,
    Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîni (kendine)
    din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar
    savaşın.” 27
    “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere
    üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.” 28
    “O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz,
    o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve
    (yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip
    çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını
    anlarlar da, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, ‘Andolsun eğer
    bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a
    yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yine haksız
    yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir...”
    29
    “De ki: ‘Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki,) ben
    Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza (putlara) tapmam. Ben ancak sizi
    öldürecek olan Allah’a kulluk/ibâdet ederim. Çünkü bana mü’minlerden
    olmam emrolundu. Ve ‘yüzünü hanîf/muvahhid olarak hak dine döndür,
    sakın müşriklerden olma!’ (denildi.) Allah’ı bırakıp da, sana fayda ya da
    zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen
    mutlaka zâlimlerden olursun.” 30
    “Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı.
    Sonra da onu (su kabını), kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf’a
    böyle bir tedbir öğrettik; yoksa kralın dinine (kanunlarına) göre kardeşini
    alıkoyamazdı; Allah’ın dilemesi hâriç. Biz kimi dilersek onu derecelerle
    24] 5/Mâide, 54
    25] 6/En’âm, 161
    26] 9/Tevbe, 12
    27] 9/Tevbe, 29
    28] 9/Tevbe, 33
    29] 10/Yûnus, 22-23
    30] 10/Yûnus, 104-106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” 31
    “Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
    halife/hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne halife/hâkim kılacağını,
    onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını
    ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara
    emniyet/güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar, Bana kulluk ederler;
    hiçbir şeyi Bana şirk koşmazlar/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
    inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” 32
    “Sen yüzünü hanîf/Allah’ı birleyen olarak dine, yani, Allah insanları
    hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme
    yoktur. İşte dosdoğru din (eddînu’l-kayyim) budur; fakat insanların
    çoğu bilmezler. Hepiniz O’na yönelerek O’na karşı gelmekten sakının;
    namazı kılın; müşriklerden olmayın. Ki onlardan dinlerini parçalayanlar
    ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi
    yanındakiyle böbürlenmektedir.” 33
    “Firavun şöyle dedi: ‘Beni bırakın da Mûsâ’yı öldüreyim; o rabbine
    yalvaradursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde
    fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 34
    “Ki O, kendi peygamberlerini hidâyetle ve hak din ile, diğer bütün
    dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şâhit olarak Allah yeter.” 35
    “Sizin dininiz size; benim dinim bana!” 36
    “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın
    dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu
    tesbih et ve O’ndan mağfiret dile; Çünkü O tevbeleri çokça kabul edendir.”
    37
    Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
    Hadis-i şeriflerde din kelimesi şu mânâlarda kullanılır:
    a) Boyun eğmek, itaat ve ibâdet etmek: “Akıllı kişi, nefsine boyun
    eğdiren (dâne) ve onu (Allah’a) ibâdet ettirendir.”38 Bu hadiste ge-
    31] 12/Yûsuf, 76
    32] 24/Nur, 55
    33] 30/Rûm, 30-32
    34] 40/Mü'min, 26
    35] 48/Fetih, 28
    36] 109/Kâfirûn, 6
    37] 110/Nasr, 1-3
    38] Tirmizî, Kıyâme 25; İbn Mâce, Zühd 31.
    DİN
    - 17 -
    çen “dâne” kelimesi, boyun eğdirip itaat ettirmek anlamına gelir.
    Aynı zamanda “hesaba çeken” mânâsına geldiği de söylenmiştir.
    “Kureyş’ten, söyledikleri takdirde bütün Arapların kendilerine boyun
    eğecekleri (dâne) bir tek söz söylemelerini istiyorum.” 39 Bu hadis-i şerifte
    de din (dâne) kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır.
    b) İnanç ve ibâdet: “Kureyş ve onlar gibi inanıp ibâdet edenler
    (dâne, dînehum) Müzdelife’de vakfe yaparlardı.” 40 Bu hadis-i şerifte,
    dinlerine uygun hareket eden ve onlar gibi ibâdet eden kimseler
    kastedilmektedir.
    c) Hayır olsun, şer olsun; karşılık: “Nasıl davranırsan, öyle karşılık
    görürsün.” 41
    d) Kahretmek, mecbur etmek, egemen ve hâkim: Allah’ın “ed-
    Deyyân” ismi bu anlamdadır.
    Cibrîl hadisi diye şöhret bulan hadis-i şerifte Peygamberimiz
    (s.a.s.) “iman”, “İslâm” ve “ihsân”ı, bunların üçünü “din” olarak
    tanımlar:
    Cibrîl hadisi: Abdullah bin Ömer (r. anhümâ), babasından
    rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb
    rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında
    bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz,
    saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor;
    bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber
    (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini
    de uylukları üzerine koydu. Ve:
    -Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi.
    Rasûlullah (s.a.s.):
    -İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın
    rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,
    Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse
    Beyt’i haccetmendir” buyurdu. O zât:
    -Doğru söyledin! dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik.
    (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.’
    -Bana imandan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    39] Tirmizî, Tefsir sûre 38, bâb 1; Ahmed bin Hanbel, 1/237
    40] Buhârî, Tefsir sûre 3, bâb 35; Müslim, Hac 151.
    41] Buhârî, Tefsir sûre 1, bâb 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır”
    buyurdu. O zât (yine):
    -Doğru söyledin! dedi. (Bu sefer:)
    -Bana ihsândan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
    kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “O Cibrîl’di; size dininizi öğretmeye gelmişti.” 42
    “Din nasihattir (nasihatten ibârettir).” Ashâb sordu: “Kime?”
    “Allah’a, kitabına, rasûlüne, müslümanların imâmına ve tüm müslümanlara.”
    43
    “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden
    ötürü helâk oldular.” 44
    “Peygamberler, anaları ayrı, babaları bir kardeştirler; dinleri birdir.” 45
    “Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan
    içer, ondan içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım
    kavimler gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra
    benimle onların arasına bir perde konur. Ben, ‘onlar bendendir’ derim.
    Bana: ‘Sen onların, senin ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin’
    denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar,
    uzan olsunlar’ derim.” 46
    “Ben (havuz başında) dikilip durduğum sırada bir zümre görürüm.
    Nihayet onları tanıdığım zaman, benimle onların arasına bir adam (bir
    melek) ortaya çıktı da onlara: ‘Gelin!’ dedi. Ben ona: ‘Bunları nereye
    götürüyorsun?’ dedim. Melek: ‘Vallahi, cehenneme götürüyorum!’
    diye cevap verdi. ‘Bunların hali, günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Bunların,
    senin ardından gerisin geriye dönüp (dinlerine) sırtlarını çevirerek
    irtidat ettiler!’ dedi. Sonra ben, havuz başında bir zümre daha gördüm.
    Nihayet onları tanıdığım zaman yine benimle onların arasına bir
    adam daha çıktı da bu topluluğa: ‘Gelin”’ dedi. Ben, ona da: ‘Bunları
    42] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, hadis no:
    2738; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis
    no: 63, 64; Nesâî, İman 6
    43] Müslim, İman 55, hadis no: 95; Ebû Dâvud, Edeb 67, hadis no: 4944; Nesâî,
    Bey'at 31, hadis no: 156
    44] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    45] Buhârî, Enbiyâ, 113
    46] Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32
    DİN
    - 19 -
    nereye götürüyorsun?’ diye sordum. ‘Vallahi, ateşe götürüyorum’ diye
    cevap verdi. ‘Bunların günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Senden sonra
    bunlar, gerisin geriye dönüp dinlerine sırtlarını çevirerek gerisin
    geri dinden çıkmışlardır!’ dedi. Ben, bu havuza yaklaşıp da geriye
    çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum.
    Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali,
    bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir.” 47
    “Kitab ve Sünnet’ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur.
    Sözlerin en güzeli Allah’ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed’in
    yolu, sîrettir. Dikkat! (Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden
    sakının. Çünkü şer işlerden birisi de, ihdas edilen şeylerdir. (Dinde)
    icat edilen her şey bid’attir. Bid’atler dalâlettir.” 48
    İrbad bin Sâriye (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öyle
    bir vaaz etti ki, ondan gözlerimiz yaşardı ve kalplerimiz titredi.
    Bunun üzerine biz, dedik ki: ‘Ya Rasûlallah, bu vaazınız vedâ
    eden bir kimsenin vaazına benziyor. Bize, neleri tavsiye edersiniz?’
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık
    olan (en küçük şüpheyi barındırmayan, gayet açık) bir din üzerine bıraktım.
    Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar.
    Sizden kim çok yaşarsa, fazla ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için tanıdığını
    Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn’in sünnetine/yoluna
    yapışın. Bunları, dişlerinizde sıkıca tutun. Başınızdaki halife, siyah
    bir köle bile olsa, ona itaatten ayrılmayın. Çünkü mü’min (tevâzu ve
    uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir, hangi tarafa
    sevk edilirse uyar.” 49
    “Yılanın toplanıp deliğine çekildiği gibi, din de muhakkak sûrette
    toplanıp Hicaz’a çekilecek ve dağ keçileri, dağın doruğunda üslendikleri
    gibi din de, muhakkak sûrette Hicaz’da üslenecektir. Din, garip olarak
    başlamıştır ve ileride tekrar garip olacaktır. Benden sonra insanların sünnetimden
    (yolum ve şeriatımdan) bozmuş olduklarını düzeltmeye çalışan
    gariplere müjdeler olsun!” 50
    “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini
    yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde
    ateş parçası tutan gibidir.” 51
    47] Buhârî, Rikak, 166
    48] İbn Mâce, Mukaddime, 46
    49] İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 43; Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607;
    Tirmizî, İlim, 16, hadis no: 2815; Dârimî, Mukaddime 16, hadis no: 96
    50] Tirmizî, İman 13, hadis no: 2765; Müslim, İman 65, hadis no: 232; Buhârî,
    fezâilu Medine 6, hadis 10; Müslim, İman 65, hadis no: 232-233
    51] Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed bin Hanbel, 2/390-391
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan
    amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü’min
    olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak. Veya mü’min olarak
    akşamlayacak, kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında
    satacaktır.” 52
    “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası
    onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (hatta müşrik) yapar.” 53 Hadisin diğer
    rivâyeti şöyledir: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun
    bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hıristiyan,
    yahûdi, mecûsi yapar. Eğer ana babası müslüman iseler, çocuk da
    müslüman olur.” 54
    “Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîf (tevhid dini, sâlim
    fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onu dinden saptırdılar.
    Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak
    koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.”
    55
    Hz. Ömer, hıristiyan kölesi Esbak’a birkaç kez müslüman olmasını
    teklif etmiş, köle kabul etmeyince Hz. Ömer şöyle demiştir:
    “Dinde zorlama yoktur. Ama müslüman olsan, müslümanların bazı
    işlerinde senden istifade ederiz.” 56
    “Târık bin Şihab anlatıyor: “Yahûdiler, Hz. Ömer’e (r.a.) şöyle
    dediler: ‘Siz bir âyet okuyorsunuz ki o, şâyet bize inseydi o günü
    bayram yapar (her yıl kutlar)dık.” Hz. Ömer (r.a.) bu konuyla ilgili
    diyor ki: “Ben onun indiği ânı ve yeri, indiği sırada Rasûlullahın
    (s.a.s.) bulunduğu noktayı biliyorum: Arafe günü inmişti. O zaman
    ben de Arafat’ta idim ve bir Cuma günüydü. Kasdettikleri
    âyet de: ‘Size bugün dininizi tamamladım’ 57 âyeti idi.” 58
    Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
    Yukarıdan beri anlatılanlar, İslâm’a göre dinin tanımı, ya da
    52] Müslim, İman, 118, hadis no: 186
    53] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    54] Buhârî, Cenâiz 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
    2/233, 435
    55] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, 4/162
    56] Buhârî, İman 17, Zekât 1, Cihad 95; Tirmizî, İman 1, 2; Nesâî, Zekât 3, İman
    15, Cihad 1; İbn Mâce, Mukaddime 9, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Ahmed bin
    Hanbel, 1/11, 78, 2/314
    57] 5/Mâide, 3
    58] Buhârî, İman 33, Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ'tisâm; Müslim, Tefsir 3, hadis
    no: 3017; Tirmizî, Tefsir Mâide, hadis no: 3046; Nesâî, İman 18, Hac 194
    DİN
    - 21 -
    İslâm bilginlerine göre ‘din’ olayını anlama çabalarıdır. Başka dinlere
    inanan insanların din olayına yaklaşımı elbette böyle değildir.
    Batı ülkelerindeki felsefecilerin, sosyologların, politikacıların ‘din’
    diye anlayıp izah ettikleri şey, çok farklıdır. Özellikle batıdaki pozitivist
    felsefenin ve modernizm denilen hayat anlayışının gelişmesinden
    sonra din’e getirilen tanımlar çok daha başkadır.
    Biz bu farklı tanımlar üzerinde durmayacağız. Ancak, insan
    için din olayının hatırlattığı gerçeği, insan hayatında dinin yerini,
    insanların sürekli bir dine inandıklarını, hayatlarına temel aldıkları
    hayat felsefelerinin veya dünya görüşlerinin bir din haline geldiğini
    söylemek istiyoruz. Kur’an şöyle diyor: “Firavun, ‘bırakın beni’
    dedi, ‘Mûsâ’yı öldüreyim, o gitsin Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben,
    onun sizin dininizi değiştirmesinden ve yeryüzünde fesat çıkarmasından
    korkuyorum.” 59
    Kur’an’da anlatılan Hz. Mûsâ ile Firavun kıssasına bakıldığı
    zaman burada Firavunun değiştirilmesinden korktuğu ‘din’in yalnızca
    bir inanç ve vicdanî kanaat olmadığı açıktır. Firavun, kendi
    kurduğu sistemin, toplum düzeninin, genel-geçer olan şeriatinin
    (kanunlarının) Mûsâ (a.s.) eliyle değiştirilmesinden korkuyordu.
    Mûsâ (a.s.)’nın dâveti, onun kurduğu toplumsal düzene, kendi
    hevâsından uydurduğu ilkelere, egemenliğine aykırı düşüyordu.
    Mûsâ (a.s.)’nın başarısı, onun saltanatının ve düzeninin sonu idi.
    Şunun altını tekrar çizmek gerekir ki ‘din’ olayı, yalnızca bir
    inanç, bir vicdanî kanaat, ahlâkî davranışlar ya da belli zamanlarda
    ve özellikle gizli olarak yerine getirilen kişisel tapınmalar değildir.
    Yukarıda ‘din’ kelimesinin sözlük anlamlarından ve Kur’an’da
    geçen mânâlarının hiç birinde din’in, inanç ve vicdanî kanaat anlamına
    gelmediğini gördük. Bunun aksine din, bir teslimiyeti, boyun
    eğmeyi, kanun ve şeriati, ceza ve mükâfatı ifade etmektedir.
    İnanç yani iman, İslâm’a göre ‘din’in yalnızca bir parçasıdır. Kişinin,
    Allah’tan gelen ‘din’i ve bu ‘din’e ait ilkeleri kabul etmesidir.
    İnsan, yaratılışı gereği inanmak, hayatını belli ilkelere göre
    yaşamak, birtakım hukuk kurallarına uymak, tapınmak, duâ etmek,
    sığınmak, belli bir toplum düzenine sahip olmak zorundadır.
    İnsanların benimsedikleri, inandıkları, düşüncelerini ve yaşayışlarını
    ona göre ayarladıkları, toplumsal düzenlerini ona uygun
    düzenledikleri sistemler, doktrinler, ideolojiler birer dindir. Kişinin,
    kendileri ile toplumun, kendileri ile yüce bir varlığın arasındaki
    ilişkileri düzenleyen her sistem bir dindir. Eşya ve evreni
    59] 40/Mü’min, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    izah eden, insanların hayatına yön veren, kişilerin inanarak benimsedikleri
    her dünya görüşü bir dindir.
    İslâm’a rağmen insanlar bir siyasî güce, bir sisteme ve onlara
    ait düzene, ilkelere boyun eğip itaat ediyorlarsa, bu bir dindir.
    İnsanların bu gibi sistem veya ideolojilere din adı verip vermemesi,
    bir veya daha fazla ilâha inanıp inanmaması, birtakım davranışlara
    ibadet adını verip vermemeleri işin aslını değiştirmez.
    Çünkü ‘din’ olayında temel olan şey, bir inanç sisteminin ve bu
    inanç sistemine göre şekillenen bir hayat anlayışının veya bir dünya
    görüşünün olmasıdır. Bu dünya görüşüne göre bir ‘yaşayış sistemi’
    varsa, bu hayat sistemine insanlar inanıyor ve bağlanıyorlarsa,
    bu hayat sisteminin birtakım ilkelerini en üstün sayıyorlarsa, yani
    bir otoriteye kayıtsız şartsız itaat ediyorlarsa; ortada bir ‘din’ olayı
    var demektir.
    Bu anlamda yeryüzünde eskiden ve şimdilerde ‘din’den uzak
    hiç bir insan ve hiç bir toplum yoktur. İnsanın, hayatını yaşarken
    kendine ilke olarak aldığı şeyler, yaşarken uymak zorunda
    olduğu ‘hayat sistemi’ onun için bir dindir. Zaten ‘din’in esas anlamı
    da, bir inancı, bir ideolojiyi, bir hayat sistemini benimseyip
    ona itaat etmektir. Tarih boyunca ve günümüzde hak din olan
    İslâm’dan uzaklaşan bütün insanlar bu anlamda kendilerine bir
    ‘din’ bulmuşlardır. İnsanlar her zaman kendilerinden üstün olan
    bir güce sığınmışlar, kendilerine faydası olduğuna ya da kızdığı
    zaman zararı dokunacağına inandıkları bir veya birden çok ilâh
    bulmuşlardır. O ilâhtan geldiğini kabul ettikleri birtakım ilkelere
    uymuşlar, din haline getirdikleri bir ‘hayat anlayışını’ benimsemişlerdir.
    Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki tarih boyunca
    sayısız din uydurulmuş, akla hayale gelmeyen şeyler tanrı haline
    getirilmiştir. Günümüzde de durum değişmemiştir. İnsanlar, inanma,
    tapınma ve bir hayat anlayışına ve düzene bağlanma ihtiyaçlarını
    çeşitli doktrinlere ve ideolojilere bağlanarak karşılamaya
    çalışmaktadırlar. Bugün, sosyalizm, komünizm, kapitalizm, modernizm,
    laisizm, Kemalizm, hıristiyanlık, yahûdilik, hinduizm ve
    benzeri adlarla karşımıza çıkan bütün inançlar, hayat felsefeleri ve
    ideolojiler birer dindirler. Bu dinler için ilâhlar, mâbetler, tapınma
    şekilleri aramaya gerek yoktur. Bu bâtıl dinlerin her bir mü’mini
    kendine göre inanıyor, tapınacak mâbet yapıyor, yeni tapınma şekilleri
    icad ediyor, önünde secde ettiği yeni ilâhlar buluyor.
    Bir batılı düşünürün dediği gibi, bu çağdaş dinlerin ilâhları:
    Diktatörler, patronlar, devletler, despot partiler, şarkıcılar,
    DİN
    - 23 -
    sporcular, ikonlar; tapınakları ise, bankalar, stadyumlar, müzikholler,
    anıt mezarlar ve fabrikalardır. Bu dinlerin inananları ise,
    her tarafta istenildiği gibi sürüklenen, yönlendirilen, sömürülen,
    küçük hedeflerin peşinde koşturulan, güç kaynaklarına kayıtsızca
    itaat eden uyuşuk kitlelerdir.
    İslâm’dan uzak kalanların, ilâhî hayat düzenine sırtını çevirenlerin
    düşeceği durum budur. Çünkü insan, hayatını mutlaka birtakım
    ilkelere, hükümlere göre yaşar. Bir şeylere inanır, yüce bir kuvvete
    tâbi, en yüce kabul ettiği güce teslim olur, ona ibâdet eder.
    İnsanın hayatından “hak” alınırsa, onun yerini bir sürü bâtılın doldurması
    kaçınılmazdır. Bu anlamda insanın içyapısı boşluk kabul
    etmez. 60
    Her toplumda din kelimesini ifade etmek için farklı kelimeler
    kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet,
    korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu
    inançlara göre din şu alanları kapsar: Din; insanın kutsal şeylerle
    olan ilişkisidir. Din; ruhi varlıklara olan inançtır. Din; mutlak itaat
    duygusuna dayanır. Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
    İslam’a Göre Din Gerçeği
    İslâm’a Göre Dinin Tanımı: Buraya kadar ‘din’ kelimesinin sözlük
    anlamlarını ve Kur’an’da hangi mânâlarda kullanıldığını kısaca
    gördük. Görüldüğü gibi bu kelimenin sözlük anlamıyla yakın
    ilgisi olmakla beraber, Kur’an’ın gelişiyle yepyeni bir kavram anlamı
    kazanmıştır. Bu kavram, Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’ın
    adı olmuştur. İslâm bilginleri bu kullanımlardan hareketle ‘din’
    kavramının tanımını yapmaya çalışmışlardır. İslâmî kaynaklarda
    ‘din’in kısmen farklı tanımlarına rastlamaktayız. Ancak bu tanımların
    sözleri farklı olsa da, hepsinin ortak şeyi söyledikleri açıktır.
    Bu tanımlardan Seyyid Şerif Cürcânî’ye ait olanı oldukça yaygındır:
    “Din, akıl sahiplerini Peygamberin bildirdiği gerçekleri
    benimsemeye çağıran ilâhî kanundur.” ‘Din’ şu şekilde de tarif
    edilmiştir: “Din, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı
    şeylere ulaştıran İlâhî bir kanundur.” Bu tanımlara göre din,
    Allah’tan gelen, peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilen,
    insanları kendi istekleriyle hayırlı olan şeylere, daha doğrusu dünya
    ve âhiret saadetine götüren, içerisine iman, amel ve hayatla
    ilgili bütün hükümleri alan insanüstü bir sistemin adıdır.
    Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz (s.a.s.), din’i İslâm,
    60] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 142 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    iman ve ihsan olarak tarif etmiştir. Allah’tan gelen din, teslimiyeti,
    yani en yüce otorite olan Allah’ın hâkimiyetine bağlanmayı gerektirir.
    Bu teslimiyetin bir gereği olarak O’ndan gelen hükümleri
    kabul edip onlarla amel etmek inanmanın şartıdır. Nitekim İslâm
    kelimesi, hem Allah’a teslimiyeti, hem de bu teslimiyetle selâm
    (barış ve huzura) ulaşmayı ifade eder.
    İman etmek, peygamberlerin Allah’tan getirip tebliğ ettikleri
    bütün haberlerin doğru olduğundan emin olmak, onları doğrulamak
    da dinin gereğidir. İhsan, hem Allah’ı görüyormuşçasına
    ibâdet etmek, hem de adâletli olmanın da ötesinde güzel davranışlarda
    bulunmaktır. Bu davranışlar, amellerde, ahlâkta ve
    Allah’ın hükümlerini uygulamakta olur. 61
    Kur’an’da kullanılan ‘din’ kavramı, yukarıda geçen anlam
    gruplarının bazen birisini, bazen hepsini birden ifade eden bir nizamın
    adı olarak yer almaktadır. Kur’an bu nizama yer yer ‘dinü’lkayyim
    -dosdoğru din-,’62 ‘dinü’l-hâlis -katıksız- Allah’a has din’,63
    ‘dinü’l-hakk’ -dosdoğru- gerçek din’,64 ‘dinullah -Allah’ın dini-’,65
    gibi isimler vermektedir.
    Diğer taraftan, Kur’an’daki ‘din’ kavramı, hem ilâhlığı hem de
    kulluğu ifade etmektedir. Din, yaratıcı (hâlik) ve kendisine ibâdet
    edilen (ma’bud) Allah’a nisbetle; hâkim olma, itaat altına alma,
    hesaba çekme, ceza veya mükâfat verme; yaratılmış (mahlûk) olan
    ve ibâdetle sorumlu insana nisbetle, boyun eğip itaat etme, zelil
    olduğunu anlama, teslim olma, Yaratıcının hükümlerine uyma ve
    ibâdet etmedir. Şüphesiz ki İslâm’a göre din, kul ile Yaratıcı arasındaki
    ilişkiyi düzenleyen bir nizam, bir yoldur.
    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla
    İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki
    veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini
    belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü
    kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla
    “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü,
    genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî ıstılahta veya
    diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel ifadeyle
    Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların münâsebetlerini
    61] Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4695, 4/223; Müslim, İman 1, hadis no: 1, 1/36;
    Tirmizî, İman 6, hadis no: 2612, 5/9
    62] 9/Tevbe, 36
    63] 39/Zümer, 3
    64] 9/Tevbe, 29
    65] 3/Âl-i İmrân, 83
    DİN
    - 25 -
    tanzim eden nizamdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz
    bir düzeni ifade edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen,
    dört unsurdan meydana gelir:
    1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
    2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
    3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî
    nizam,
    4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
    verdiği mükâfat veya karşı gelmek suretiyle isyan etmeğe
    verdiği ceza.
    Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen de tüm
    bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır.
    Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiği
    görülür. 66
    Fıtrata uygun tek din olan hak dinin egemenliği için, bu dinin
    mensupları sonuna kadar mücâdele etmelidir67. Çünkü hak dine
    karşı olanlar, bu dini ortadan kaldırıncaya kadar mücâdele etmekten
    geri kalmayacaklardır.68 Ve onlar hak dini sürekli alay ve eğlence
    konusu yapacaklardır. O halde hak din mensupları bunları
    gönül dostu edinemezler.69 Böyleleriyle duruma göre ya mücâdele
    edilir yahut da onlara: “sizin dininiz size, benim dinim bana!” 70 denir.
    Dinde Aşırılık: Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir:
    Bu, dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık,
    doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz.
    Peygamber’in gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki,
    dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı
    şeyleri Allah’a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık
    olan hak dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık,
    âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir.
    Daha sonra ise başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme
    çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.
    66] Geniş bilgi ve ilgili âyetler için bk. Mevdûdi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan
    Yayınları, s. 99-111
    67] Bk. 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    68] Bk. 2/Bakara, 217
    69] bk. 5/Mâide, 57; 6/En'âm, 70; 7/A'râf, 51
    70] 109/Kâfirûn, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin
    en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya
    teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden
    Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir “De
    ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz
    konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran
    ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil
    oğullarından inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
    lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin
    yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!” 71
    Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır. “Kalbini
    Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık
    olan kişiye itaat etme!”72 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara
    uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından
    saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı
    şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket
    alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu
    vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
    Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
    Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Dinde aşırılıktan sakının.
    Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 73
    Karşı Din; Allah’a Din Öğretmeye Kalkmak: Din konusunda
    bir diğer tehlike de; insanoğlu, dinin sahibi ve koyucusu olan
    Allah’a bile din öğretme küstahlığına yeltenebilmesidir. Kur’an bu
    noktada şu ibret ve ürperti dolu ifadeyi kullanmaktadır: “Allah’a
    dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah her şeyi en iyi bilendir.” 74
    Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı
    din üretmek anlamına gelir: “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir
    şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı var? (Allah’ın izin vermediği bir
    dini getiren ortakları mı var?) Eğer (azâbı erteleme sözü) kesin hüküm
    bulunmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can
    yakıcı bir azap vardır.” 75
    Dinin Kaynağı
    Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak
    mümkündür:
    71] 5/Mâide, 77; ayrıca bk. 4/Nisâ, 171
    72] 18/Kehf, 28
    73] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    74] 49/Hucurât, 16
    75] 42/Şûrâ, 21
    DİN
    - 27 -
    1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan
    düşünce,
    2) İnsanın herşeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın
    ürettiğine inanan görüş.
    Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe
    göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın
    içindedir. İnsan, ilkel döneminde tabiat ve tabiî hâdiseler karşısında
    çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna
    inanmış ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış,
    böylece putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın
    ilk dinine animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların,
    bedensiz varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı
    doğurmuş, buradan yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare
    eden çeşitli tanrıların varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların
    birleştirilmesiyle tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tafından
    uydurulup üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları
    şöyle maddeleştirilebilir:
    “Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan
    bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde
    gösterirlerdi.”
    “Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen
    saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde
    dinin temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul
    ettiği şeydir.”
    “Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı
    bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
    “İnsanın kendi düşüncesini insanüstü bir plana aktarmasıyla
    din ortaya çıkmıştır. Yani insanların ruhun ölmezliğine inanmaları,
    adalete olan susamışlıkları, insanların bir adaletin tecellisine olan
    inançları din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
    “Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi,
    ruhsuz dünyanın ruhudur. Din halkın afyonudur.”
    “Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve
    çok tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de
    insanla birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil,
    bizzat insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabiî bilimlerin
    gelişmesiyle insan, tabiatüstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat
    olaylarına bilimsel açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini
    yitirecek, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç
    olmaktan çıkacaktır.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, hak dini kabul
    etmeyen, ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş
    olan insanların ortak inancıdır.
    İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı
    dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları
    müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda
    ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek
    tanrılıdır. Yani tevhid dinidir.
    Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap
    inancı, peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde
    değişmemiş, sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz.
    Âdem’den, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm
    peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
    Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar
    hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara,
    ağaçlara, hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya
    başlamışlardır. Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan
    kaldırmak için Allah Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler
    göndermiş, bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar
    tekrar dâvet etmişlerdir.
    Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru
    gelişme gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm
    i’tikadında insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
    Din Duygusunun Menşei
    Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile
    yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve
    her yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir.
    Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla
    din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim
    Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak
    dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.
    Allah’ın yaratması değiştirilemez.” 76
    Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine
    dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahudi ise, onu yahudi;
    hristiyan ise, hristiyan yapar.”77 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
    İstenen mükemmellikteki bir dini kim ortaya koyabilir?
    76] 30/Rûm, 30
    77] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    DİN
    - 29 -
    Kur’ân-ı Kerim’in bu konuda bize verdiği cevaplar, gösterdiği deliller,
    tartışılamayacak ve reddedilme ihtimali bulunmayan güçlü
    delillerdir. Bu deliller o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde görmezlikten
    gelinemezler. İnsan hayatını yönlendiren, hayatına egemen olan
    her bir düzen bir “din” olduğuna göre ve aslında “din”in insanın
    belli nitelikteki sorularını cevaplandırmak, sorunlarını çözmek iddiasında
    bulunduğuna göre, bu keyfiyetteki bir “din”in koyucusu
    kim olabilir veya kim olmalıdır? Bu konuda Kurân-ı Kerim’in bize
    verdiği cevaplar gerçekten dikkate değerdir. Bunları kısaca şöyle
    sıralayabiliriz:
    1- Yaratan, yarattığının yapısına en uygun yolu gösterendir:
    “Her şeyi yaratıp düzene koyan, onu takdir edip ona yol gösteren... O
    en yüce Rabbinin adını tesbih et.”78 Rablerinin kim olduğunu soran
    Firavun’a Hz. Mûsâ’nın şu cevabı ne kadar anlamlıdır: “Bizim
    Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” 79
    Aynı cevabı Hz. İbrâhim, kendisiyle tartışan Nemrut’a söylemişti.
    Nemrut, krallığının aynı zamanda insanların hayatını düzenlemek
    yetkisini kapsadığını kabul ettiğinden, kendisini de
    uyruğunu/halkını da Allah’ın dinine tâbi olmaya dâvet eden Hz.
    İbrâhim’e karşı çıkmış, bu konuda onunla tartışmak cür’etini göstermişti:
    “Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrâhim’le
    mücâdele edeni görmedin mi? Hani İbrâhim: ‘Benim Rabbim diriltir ve
    öldürür’ deyince o: ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ demişti. İbrâhim de:
    ‘Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir!’ deyince,
    kâfir şaşırıp kalmıştı.” 80
    Hz. İbrâhim’in getirdiği delil gayet açıktır, tartışılmayacak bir
    mantıkî doğruluğa sahiptir. Bütün varlıklara düzeni veren Allah,
    aynı şekilde insan hayatını da düzenlemek yetkisine sahiptir.
    Kâinata düzen veren Allah olduğuna ve evrendeki her şey Allah’a
    teslim olduğuna göre, insanlar da hayatları için Allah’ın dininden
    başka bir düzen aramamalıdır: “Onlar Allah’ın dininden başkasını mı
    arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na ister istemez
    teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.” 81
    2- Yaratan, hem de bir tek emirle dilediğini yapan Allah’ın
    yaratıcılığı kabul ediliyorsa, ortaksızlığı da, beşer hayatını düzenleyiciliği
    de, kanun koyuculuğu da kaçınılmaz olarak kabul
    78] 87/A’lâ, 1-3
    79] 20/Tâhâ, 50
    80] 2/Bakara, 258
    81] 3/Âl-i İmrân, 83
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    edilmelidir: “Bir şeyi diledikmi ona yalnızca ‘ol!’ deriz, o da hemen
    oluverir.”82; “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra
    Arş’a istivâ etti. Onu durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp
    örter. Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. İyi bilin
    ki, yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan
    Allah’ın şânı ne yücedir.”83;“Şüphesiz Allah taneleri/tohumu ve çekirdekleri
    yarandır. Ölüden diriyi O çıkarttı. Diriden ölüyü de çıkaran O’dur. İşte
    bunları yapan Allah’tır. Nasıl olur da O’nun gösterdiği yoldan döndürülürsünüz?”
    84
    Allah’ın yaratıcılığı, insanın hayatını düzenlemek yetkisinin
    de O’na ait olduğu gerçeği anlaşılsın diye vurgulanmaya devam
    edildikten sonra şöyle buyurulmaktadır: “Gökleri ve yeri yoktan var
    eden O’dur. O’nun bir eşi yokken, nasıl bir evlâdı olabilir? Her şeyi O
    yaratmıştır. Her şeyi hakkıyla bilen O’dur. İşte bunları yaratan Rabbiniz
    Allah; O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyi yaratandır. O halde
    yalnız O’na ibâdet/kulluk edin. O, her şey üzerinde gözeticidir.” 85
    İşte bu gerçek, mutlak olarak Allah’a ibâdete, Allah’ı tevhide/
    birlemeğe götürür ve Allah’tan başkasının insan hayatını herhangi
    bir yönüyle düzenlemek yetkisini tanımak demek olan şirkin ya
    da mutlak olarak Allah’ı ve hükümlerini inkâra götüren yolların
    fıtrî ve mantıkî olamayacaklarını apaçık bir gerçek olarak gözlerimizin
    önüne serer: De ki: ‘(düzen, kanun ve dolayısıyla din koyuculuklarını
    kabul ederek Allah’a koştuğunuz) ortaklarınızdan yaratmayı başlatıp
    da (öldükten) sonra onu eski haline iâde edecek kimse var mıdır?’
    De ki: ‘İlkin yaratıp sonra onu geri iâde edebilen Allah’tır.’ O halde nasıl
    döndürülüyorsunuz? De ki: ‘Ortaklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse
    var mıdır?’ De ki: ‘Hakkı gösterecek Allah’tır. Acaba doğruya ileten mi
    uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru
    yolu bulamayan mı?’ Ne oluyor size?! Nasıl hükmediyorsunuz?” 86
    3- Yaratan, aynı zamanda yarattığını en iyi bilendir. Dolayısıyla,
    yarattığı için neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış, neyin
    faydalı, neyin zararlı olduğunu bilendir. “De ki: ‘Siz mi daha iyi
    bilirsiniz, yoksa Allah mı?” 87; “Hiç, yaratan bilmez mi? (Elbette bilir; Çünkü:)
    O, latîf (ilmi eşyanın gerçeğini kuşatan)dir, her şeyden haberdardır.”88
    82] 27/Neml, 40
    83] 7/A’râf, 54
    84] 6/En’âm, 95
    85] 6/En’âm, 101-102
    86] 10/Yûnus, 34-35
    87] 2/Bakara, 140
    88] 67/Mülk, 13
    DİN
    - 31 -
    İnsan, yeterli bilgiye sahip olmadığından hayır ile şerri tesbitte yanılabilir:
    “Bazen hoşlanmadığınız bir şey size hayırlı olur; Hoşlandığınız
    bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 89
    4- Allah’ın gösterdiği yol, hak ve hidâyettir. Bunun karşısında
    zan vardır, hevâ vardır. Bunların herhangi birisi ise, insanı dünyada
    ve âhirette mutluluğa ulaştırabilecek çözümü teklif edemezler:
    “Eğer senin çağrına uymazlarsa, bil ki: Onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar.
    Allah’tan bir hidâyet olmayarak hevâsına uyandan daha sapık
    kim olabilir?” 90; “Eğer hak, hevâlarına uysaydı, göklerle yer ve içlerinde
    olanların düzenleri bozulurdu.” 91; “Onlar ancak zanna ve nefislerinin
    hevâlarına uyarlar.” 92“Hâlbuki onların, bunun hakkında bir bilgileri de
    yok. Onlar, ancak zanna uyarlar. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez.” 93
    5- O halde insanın önünde tek bir yol kalmaktadır. O da,
    Allah’ın hükümlerine teslim olmak, O’ndan sâdık haberi getiren
    rasullerin izinden gitmek: “Eğer herhangi bir şeyde çekişirseniz, onu
    Allah’a ve Rasûlüne döndürün.” 94; “Rabbine yemin olsun, onlar, aralarında
    anlaşmazlığa düştükleri meselelerde senin hükmüne başvurup sonra
    da verdiğin hükümden dolayı içlerinde herhangi bir sıkıntı duymadan
    tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 95
    Görüldüğü gibi, Allah’ın dinine teslim olmak, insanın önündeki
    tek çıkar yoldur. Bu dine teslim olmak, hem insan fıtratının bir
    gereğidir, hem de insanın çevresini saran kâinatla, hemcinsleriyle
    âhenk içerisinde yaşamasının da bir gereğidir. İnsan, kâinatın bir
    yaratıcısı olduğunu bilmek noktasına gelip durmamalı, gerçek yaratıcının
    hüküm ve kanunlarına, düzen ve değerlerine de iman
    etmeli, tâvizsiz bir şekilde bağlanabilmelidir. İşte o zaman insan
    bâtıl dinlerin çıkmazlarından, problemlerinden, şikâyetlerinden
    kurtulabilmek imkânını yakalayabilir.
    Yüce Allah, peygamberler gönderip beraberlerinde kitaplar
    indirmesinin sebebinin, hükmetmek olduğunu açıklamaktadır:
    “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onun hakkında
    hüküm vermek (yetkisi), Allah’ındır. İşte bu (hâkimiyet sahibi) Allah,
    benim Rabbimdir. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na
    89] 2/Bakara, 216
    90] 28/Kasas, 50
    91] 23/Mü’minûn, 71
    92] 53/Necm, 23
    93] 53/Necm, 28
    94] 4/Nisâ, 59
    95] 4/Nisâ, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    dönerim.” 96 Hz. Yusuf (a.s.) da şöyle demiştir: “Ey zindan arkadaşlarım,
    darmadağınık birçok (düzme) rabler mi hayırlıdır, yoksa kahhâr
    olan bir ve tek Allah mı? Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve
    babalarınızın adlandırdığı ve haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği
    birtakım (abes) isimlerden başkası değildir. Hüküm, sadece Allah’ındır.
    O kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din,
    işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 97
    Demek ki, hüküm (hâkimiyet, egemenlik, anlaşmazlık konularında
    son sözü söylemek yetkisi) yalnız Allah’ındır. Rasulleri ise
    O’ndan aldıklarını tebliğ ederler. Onların tebliğ ettikleri hüküm,
    Allah’ın hükmü demektir. Onların emirleri, Allah’ın emri; onlara
    itaat, Allah’a itaatti.98 O halde bütün insanlar Allah’ın rasûlünün
    hükmüne başvurmakla yükümlüdür. O, peygamberlerin sonuncusudur.
    Allah’ın en değerli yaratığıdır. İster ilim adamı, ister yönetici
    olsun, ister şeyh, ister başka bir kimse olsun, hiçbir kimse, hiçbir
    şeyde O’nun hükmünün dışına çıkamaz; hükmünü kabul etmeyip
    çıktığında müslüman kalamaz.
    Yüce Allah, bütün peygamberlerin dinlerinin bir olduğunu
    açıklamaktadır: “O, ‘dini dosdoğru uygulayın, onda ayrılığa düşmeyin’
    diye, dinden sana vahyettiğimizi, İbrâhim, Mûsâ ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi
    size şeriat/hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam,
    Allah’a şirk/ortak koşanlara ağır geldi. Allah, dilediğini kendisine seçer
    ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”99 Evet, tüm peygamberlerin
    dini birdir. O da İslâm’dır. Bütün peygamberler müslümandır,
    mü’mindir. Nitekim bu gerçeği Yüce Allah, Kur’an’ın değişik yerlerinde
    dile getirir. Allah’ın; peygamberleri göndermekten ve kitaplar
    indirmekten maksadı, “din”in bütünüyle Allah’ın olmasıdır.
    Yani, insanların hem inanç, hem de hayat ve hukuk düzenlerinde
    Allah’ın hükümlerine uymasıdır.
    Şer’î hükümler, farklılık gösterse bile, peygamberlerin getirdiği
    din birdir. “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize bir sor:
    ‘Rahman’dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?” 100; “Andolsun
    ki Biz her ümmete: ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye tebliğ
    yapması için bir peygamber gönderdik.” 101 Peygamber Efendimiz
    (s.a.s.), bu gerçeği şöylece dile getirmektedir: “Biz peygamberler
    96] 42/Şûrâ, 10
    97] 12/Yusuf, 39/40
    98] 4/Nisâ, 64-65
    99] 42/Şûrâ, 13
    100] 43/Zuhruf, 45
    101] 16/Nahl, 36.
    DİN
    - 33 -
    topluluğunun dini birdir; baba bir kardeşler gibiyiz.” 102
    Bütün peygamberlerin dinleri bir olduğu gibi, gönderilme
    maksadı da birdir. O da: Âyetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah’ın
    hükümlerine teslimiyet ve bağlılık, Allah’ın dinine ve hükümlerine
    alternatif gösterme gafletine düşmemek, yani tâğuttan, tâğûtî
    hükümlere uymaktan uzak kalmak, bunları insanlara tebliğ etmektir.
    Bundan dolayı, insanoğlu huzur ve rahatını temin için
    Allah’ın nizamını bizzat yaşamaktan, hayatını O’nun nizamına uydurmaktan,
    toplum düzenini Allah nizamına tâbi kılmaktan başka
    bir tarafa yönelmemelidir. İnsan, kendi başına bir nizam kuramaz;
    kurduğu takdirde mutlaka Allah’ın kâinatta cârî olan kanunları
    ile çatışacaktır. O zaman, insanoğlu ezilmeye mahkûmdur.
    Bugün beşeriyet acı bir boşluğun azabı içinde kıvranıp duruyorsa
    bu, ruhlardan iman hakikatinin silinmesinden ve beşer
    hayatının Allah’ın nizamından mahrum kalmasındandır. Allah’ın
    yegâne nizamını ve biricik dinini hakikaten bilen, Allah nizamını
    taşıyıp tebliğ vazifesiyle mükellef kılınan şerefli kafileyi, yüce ve
    temiz insanları bilen hakiki ümmet... “Allah’ın dininden başkasını mı
    arzu ediyorlar? Hâlbuki yerde ve gökte olanlar, İster istemez O’na teslim
    olmuşlardır. Ve O’na döndürüleceklerdir. Kim İslâm’dan başka bir din
    arzu ederse, ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette hüsrâna
    uğrayanlardandır.” 103
    Kur’an’a göre “din”, ne Auguste Comte’un söylediği gibi pozitivist
    devir öncesinin zamanı geçmiş bir kalıntısıdır, ne marksizmin
    ileri sürdüğü gibi bir “üstyapı” kurumudur, ne medeniyetçi
    tarih görüşünün ileri sürdüğü gibi medeniyeti meydana getiren
    unsurlardan birisidir ve ne de nasyonalist düşüncelerin görmek
    istediği gibi mileti (ulusu) meydana getiren unsurlardan birisidir.
    Kısaca “din”e ikinci ya da daha sonra gelen bir unsur gözüyle bakan
    bütün yaklaşımları Kur’ân-ı Kerim reddetmektedir. Kurân-ı
    Kerim’in bizlere sunduğuna göre din, beşer hayatının birinci ve
    hatta biricik faktörü ve etkenidir. Medeniyetin sosyal, ekonomik,
    fikrî, itikadî ve siyasal tutum ve seyrini belirleyen “din”dir.
    Durum böyle olduğuna göre geçmişte olduğu gibi günümüzde
    de insanların önünde izlemeleri, uymaları, bağlanmaları gereken
    tek din, İslâm’dan başkası olamaz. Çünkü kâmil din odur,
    Allah tarafından kabul edilecek din odur, âhirette zarara uğramaktan
    kurtaracak din yine odur. 104
    102] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fezâil 145
    103] 3/Âl-i İmrân, 83-85
    104] M. Beşir Eryarsoy, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 399-401
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Dinin Gerekliliği
    Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın
    yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına
    şahit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve
    onunla birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve ruhî yapısı itibarıyla
    dine muhtaçtır. Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye,
    giyime, korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Manevî varlığının
    devamı için de dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını
    düşünen insanlar, hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli
    kimselerdir.
    Din ve Bilim
    Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu
    belirtelim.
    İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi/
    problemi olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın
    sorunu olmuştur.
    İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
    1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis,
    Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
    2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik,
    Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
    3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih,
    Antropoloji vs.
    Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım söz
    konusu değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü...
    sınıf ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı
    âyetler topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini
    insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması
    sonucu ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu
    ortaya çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri
    anlamaya çalışmak sûretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm
    ilimler değerli ve tüm âlimler hürmete layıktır.
    Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada
    yürütülmelidir. Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse,
    insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı
    gibi insanlığı türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı
    kuranlar, Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
    DİN
    - 35 -
    Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir
    sinek kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş,
    bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden
    gökyüzüne her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir
    işaret olduğunu söylüyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir.
    Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir.
    Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla
    ki, bu ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler
    de iman sahibi olmalıdır. “Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve
    kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” 105;
    “O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara
    hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin
    her şeye şâhit olması yetmez mi?” 106
    Din, maddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan,
    ölçülebilme, gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan,
    şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer
    âlem hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması
    gerektiğini açıklar. Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği
    olan bu âleme dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu
    kuralları araştırır, keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya
    çıkarır.
    Bilim elde edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak
    var olduğuna, b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna,
    c) Bu âlemin anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
    Burada şu hususa dikkat etmek gerekir. Din ve ilim insanın dışında
    ve insandan bağımsızdır. İnsan bunları icad edemez. Sadece
    keşfeder veya idrâk eder. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine
    uygun yeni şeyler koyamaz. Böyle yaptığını zannetse bile sadece
    kendi dışında var olan bu olayları ortaya çıkarmış olur.
    Ayrıca kendisinden bağımsız olan, yerçekimi yasasını, sofra tuzunun
    formülünü, güneş sisteminin işleyişini, kendi yaratılış kanununu
    değiştirmek veya peygamberliği, günlük namazların sayısını
    beşten altıya çıkarmak ya da dörde indirmek vs. mümkün değildir.
    Tüm bu ve benzeri yasalar referandum yolu ile değiştirilemez.
    Çünkü ilimde ve dinde demokrasi olmaz. Her ikisi de insandan
    bağımsızdır.
    105] 51/Zâriyât, 20-21
    106] 41/Fussilet, 53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini,
    bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan
    ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
    Dinlerin Tasnifi
    Dinlerin Çeşitleri: İslâm’a göre dinler üçe ayrılır:
    1- Hak Din (İslâm Dini),
    2- Muharref Dinler,
    3- Bâtıl Dinler.
    Hak Din
    Allah katında geçerli din yalnızca İslâm’dır.107 “Kim İslâm’dan
    başka din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette zarara uğrayanlardan
    olur.”108 Denilebilir ki, yukarıda tanımlanan ‘din’in ölçülerine
    yalnızca İslâm uymaktadır. Öyleyse yalnızca İslâm, “din”dir.
    Diğerlerine din değil, ideoloji ya da başka bir şey dememiz gerekmez
    mi?
    Hak din tanımına elbette yalnızca Allah’ın fıtrat dini dediği
    109 İslâm uymaktadır. Ancak ‘din’ olayının tanımına ve kapsadığı
    alana bakarsak ve yine Kur’an’ın hemen yukarıda andığımız
    iki âyetini hatırlarsak, İslâm’dan başka dinlerin de olduğunu ve
    bunları Rabbimizin reddettiğini görürüz. Yine şu âyet de oldukça
    dikkat çekicidir: “Müşrikler istemese de O dini (İslâm’ı) bütün dinlere
    üstün kılmak için peygamberini hidâyetle ve hak dinle gönderen O’dur.”
    110 Dikkat edilirse burada hak din tekil olarak, diğer dinler tâbiri
    ise çoğul olarak kullanılmaktadır.
    Bütün peygamberler yalnızca hak din olan İslâm’ı tebliğ etmişlerdi.
    111 Peygamberimiz, bütün peygamberlerin dininin bir olduğunu
    ve hepsinin baba bir, kardeş gibi olduklarını haber veriyor. 112
    Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
    bildirilen, hiç bir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze
    kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya
    görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri,
    107] 3/Âl-i İmrân, 19
    108] 3/Âl-i İmrân, 85
    109] 30/Rûm, 30
    110] 9/Tevbe, 33
    111] 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 2/Bakara, 133 vd.
    112] Müslim, Fezâil 40, hadis no: 2365, 4/1837
    DİN
    - 37 -
    ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi,
    kanunları ve cezaları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere
    Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere
    günün şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akide
    (inanç) ise, bütün peygamberlerde aynıdır.
    Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
    Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
    gösteren peygamberler vardır.
    Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük
    kitap-) veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere
    inen henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
    Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç
    vardır.
    Akla, bilime ve ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey yoktur.
    “Allah katında din, ancak İslâm’dır.” 113 İslâm dininde, ilâhî düzen
    ve ulûhiyet tektir. O yüzden kulluk da tek yeredir. Bu ulûhiyete
    teslim olduktan sonra, insanoğlunun ne ruhunda, ne de dış hayatında
    Allah’ın hükümranlığından/egemenliğinden başka bir şeyin
    eseri kalmaz. Ulûhiyet tektir, öyleyse yönelecek tek bir cihet vardır,
    tek bir akîde vardır: Allah’ın rızâsına uygun olarak kullarından kabul
    ettiği akîde/inanç, yani açık, berrak ve hâlis tevhid akîdesi ki,
    o da Allah indinde din olan İslâm’dır.
    O İslâm ki, yalnız dâvâ, yalnız dirâyet, yalnız dille ifade edilen
    söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda,
    hacda, oruçta edâ ettikleri vecîbelerden ibâret değildir.
    İslâm, teslimiyettir, itaat ve bağlılıktır, Allah’ın kitabının kulların
    hayatına hâkim olmasıdır. Bugün “biz de müslümanız!” deyip de
    Allah’ın kitabı ile hükmetmeye çağırıldıkları zaman ondan yüz
    çevirip arkalarını dönenler de ehl-i kitaba benzemektedirler. Zira
    onlar da dini insanların günlük hayatına, ekonomik, sosyal, hatta
    âilevî ilişkilerine sokmayı lüzumsuz sayarlar. Bunlar, ileri sürdükleri
    bu iddiâlar ile birlikte müslüman olduklarını söylemekten de
    geri kalmazlar. Hiçbir dinî esasa dayanmayan bu gaflet ile ehl-i
    kitabın ileri sürdüğü zan ve iddiaların farkı yoktur. Her iki grup da
    dinî esaslardan sıyrılmakta farksızdırlar.
    Hâlbuki bu dinin birtakım ayırıcı özellikleri vardır ki, onlar
    olmayınca hak din de olmaz: Allah’ın şeriatına itaat, Allah’ın
    113] 3/Âl-i İmrân, 19.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Rasûlü’ne uyma, Kitabullah’ın ahkâmına teslimiyet. İşte, tevhid
    akîdesinin gerçeği bunlardır. Ayrıca din, beşer hayatının tanzimi
    için teşrîî kanunları da içerir. Dinin gayesi, sadece ahlâkı güzelleştirmekten,
    vicdânî şuuru uyandırmaktan, inanç ve ibâdetten
    ibâret değildir. Böyle bir din olamaz.
    Din, Allah’ın insanoğlu için tesbit ettiği bir hayat programıdır,
    insan hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve Allah’ın kudret
    eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah’ın dinine iman eden müslüman,
    Allah’tan bu dinin şâhitliğini talep eder. İnsan, bu dine,
    insanların açıkça göreceği ve onlara güzel bir örnek teşkil edecek
    tarzda hakkıyla bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer bütün
    düzenlere ve teşkilatlara/kurumlara karşı bu dinin üstünlüğüne
    ve yüceliğine iman etmeli, kendi nefsini, mesleğini ve hayatını
    canlı bir şekilde Allah’ın çizdiği bu programa tahsis etmelidir. Onlar,
    toplum ve ferdin dayanağını Allah’ın kudret elinden çıkan o
    yüce programa oturtmayıp, böyle bir toplum meydana getirmedikçe
    şâhit olamazlar.
    Mü’minler, İlâhî programı tahakkuk ettirmeye mecburdurlar.
    İşte bu, Allah yolunda ölümün, yani İlâhî dinin ortaya koyduğu ve
    bizzat yaşamaktan daha hayırlı kabul ettiği şehâdetin ta kendisidir.
    Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, “Bizi şâhit
    olanlarla beraber yaz”114 niyâzı, Allah ile akdedilen bir bey’attır. Her
    mü’min, dinî bir hayatın ihyâsı ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla
    bu İlâhî nizamı gerçekleştirmek için cihad etmek zorundadır.
    Bunu yapmıyorsa ya şehâdetinde yalancıdır veya bu dinin gâye
    edindiği şehâdetin zıddını yapmak gayretindedir. Mü’min olduklarını
    iddia ettikleri halde, insanları Allah’ın dininden uzaklaştıranların
    ise vay haline!
    İşte, bütün bu mânâlarla İslâm Allah katında yegâne dindir.
    Bütün peygamberlerin Allah’tan getirmiş oldukları en üstün nizamdır.
    Yüce Allah, insanları kullara kulluktan/ibâdetten kurtarıp
    Allah’a ibâdet ettirmek için peygamberleri vâsıtasıyla bu dini
    göndermiştir. Allah şâhittir ki, bundan yüz çevirenler müslüman
    değildirler.
    Hiç şüphe yok ki Allah’ın dini tektir. Bütün peygamberler o
    dini getirmişlerdir. İslâm’a sırt çevirenler, bütün peygamberlere ve
    onların getirdikleri dine sırt çevirmekte ve Allah’ın ahidlerinin bütününe
    ihânet etmiş olmaktadırlar. İslâm -ki, yeryüzünde Allah’ın
    tek nizâmıdır- mevcûdâtın temel kanunudur. Varlıklar dünyasında
    114] 3/Âl-i İmrân, 53
    DİN
    - 39 -
    bütün canlıların dini aslında İslâm’dır.
    Muharref Dinler
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir.
    Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş
    şeklidir. Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
    Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan
    sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
    isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak
    için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan
    kaldırmak için de iki seçenek vardır: a) Allah düşüncesini ve
    inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak.
    b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen,
    kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan
    reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen
    yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece
    hem cahil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem
    de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk
    değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merâsim
    ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı
    olmadıklarını söyleyerek dindar ama cahil kesimin desteğini almaya
    çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları
    tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini
    imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir.
    Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
    İnsanların İslâm’ın dışında tarih boyunca kendi kafalarından
    uydurdukları bütün dinlerin genel adı, bâtıl dindir. Hak din bir
    tanedir, ama bâtıl dinler sayısızdır. Bâtıl dinler, insanlar tarafından
    konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı
    sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik,
    Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen
    bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm,
    faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler
    günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
    Bâtıl dinler, Allah (c.c.) tarafından kabul edilmediği gibi; onlar,
    ne insanın yaratılış sebebine cevap verebilirler, ne dünyadaki
    huzuru sağlayabilirler, ne adâleti yerine getirebilirler, ne de âhiret
    kurtuluşuna götürebilirler. Çünkü hepsi de insan hevâsının ürünüdür.
    Hepsi de hak din olan İslâm’a karşı olmak üzere ortaya
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    atılmışlardır. İnsanlara din gönderme hakkı yalnızca onları yaratan
    Rabb’ın hakkıdır. Allah’a rağmen insanlara din teklif edenler,
    uydurdukları ilkeleri din haline getirip insanları onlara itaate zorlayanlar,
    Firavun tipli azgın tâğutlardır. Allah (c.c.) ise, bütün zamanların
    insanlarına, ‘tâğuta kulluktan kaçının, Bana ibâdet edin’
    buyurmaktadır. 115
    Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin,
    birtakım maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını,
    değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç
    söz konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler,
    yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu
    dinlerde, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen
    ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır.
    Ama hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
    Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip,
    onların hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur. 116
    İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına
    geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri
    (dinler) sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslam’a düşmanlık
    olduğundan, Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan
    anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah
    edici olarak göstermişlerdir. 117
    Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler
    (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların
    hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını
    bile mutlu edemediği, onlara özgürlük, hak ve adâlet veremediği
    gibi; insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu,
    kölesi yapmıştır.
    Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma
    dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun
    olan dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak
    ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik
    dinidir) 70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin
    çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini
    yine kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedir. Bir
    zamanlar elleriyle yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları
    atacak çöplük arayan insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini
    115] 16/Nahl, 36
    116] Adlarına çoğunluk rejimi denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de
    durum farklı değildir.
    117] Bk. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
    DİN
    - 41 -
    koymayı daha ne zamana kadar sürdürecektir?
    Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak
    ifade ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün
    bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya
    bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine
    göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor
    ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
    İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik
    adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan
    toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir.
    Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı
    veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
    Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes
    memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar
    adına insanları ezmek, insanları sömürmek isteyen müstekbirler,
    bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü yürürlükte olan İlâhî
    hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları ezmeleri, insanları
    sömürmeleri mümkün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi
    çıkar ve menfaatlerine dokunan İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif
    etmek ve bununla da yetinmeyip, İlâhî hükümleri rafa kaldırarak,
    insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
    koyup uygulamaktır.
    İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
    koyup uygulamak! Bu ne demektir? Bu, en açık ifadesiyle,
    yeni bir din ortaya koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların
    yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzûmesi
    olduğundan; İslâm’ın hükümlerini reddedip, bu İlâhî hükümlere
    zıt hükümler koymak; İslâm’ı beğenmeyip, İslâm’ı reddedip yeni
    bir din oluşturmaktır.
    Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz.
    Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin
    nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini
    tahrif etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler
    türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken,
    Allah (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı
    dinler göndermiş değildir! İşte insanların, hak dini tahrif ederek
    veya parçalara ayırarak ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler,
    kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan
    İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce
    değişik izm’ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm’a göre
    bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense
    sadece âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla
    alâkalı görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semavi
    olan Yahudiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri
    halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu
    dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının
    temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din
    ismini almasa dahi, gerçekte birer dindirler.
    Dolayısıyla, dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir
    hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam
    nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu
    gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta
    dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce
    gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî
    boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifadeyle kişinin ayakları
    dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
    Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını
    dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların
    hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü
    veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün
    bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte,
    bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler.
    Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle
    İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler
    kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı
    Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine
    “din” demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza
    tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin
    taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
    Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 118
    Nitekim aynı örnek Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında
    da bulunmakta, Yusuf’un (a.s.) yanında bulunduğu hükümdarın
    düzenine, yönetim hukukuna “din” denilmektedir. “İşte Biz Yusuf
    için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek
    cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”119 Fazlalaştırabileceğimiz
    bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur’an-ı Kerim’e
    göre yegâne din İslâm değildir.
    118] 109/Kâfirûn, 1 - 6
    119] 12/Yûsuf, 76
    DİN
    - 43 -
    “Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”120 âyet-i kerimesini ileri
    sürerek “Allah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka
    bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir”
    demek; bu âyeti, Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir.
    Bu âyet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında
    geçerli ve makbul olan din, Allah katında hak olan din, sadece ve
    sadece İslâm’dır.
    Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan
    başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz.
    İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri
    birer din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından
    parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim
    yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbımızın
    kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin
    hayat şekline, hükümdarın yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle
    hak olan dinlerini tahrif eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine
    “din” denilmektedir.
    O halde İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk
    dönemleri itibariyle hak olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bütün
    İlâhî dinlerin aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi
    olan İslâm, Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak
    dindir. İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına
    rağmen, en genel ifadesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik
    ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir.
    Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir: Madem birçok ideolojiler ve
    birçok izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor
    da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?
    Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini
    belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî,
    iktisadî, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım,
    dinin tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara
    “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları
    dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni;
    yönettikleri halkın iki ayrı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle
    karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din
    olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki
    göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin
    ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya
    bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
    120] 3/Âl-i İmrân, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın
    karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören
    her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu
    bâtıl dinlere inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek
    ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji
    veya bu izm’dir” demek arasında hiçbir fark yoktur. “Kim İslâm’dan
    başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba
    uğrayanlardandır.” 121
    İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havva vâlidemizle
    başlayan bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan
    ve hem de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine
    yönelik bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında
    hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam;
    hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan
    ortaya çıkan dinlerdir.
    Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan,
    bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle
    yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl
    dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl
    ceset giydirildiğini görürüz. Şeytan ve dostları kendi çıkarlarına
    uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı
    görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlarının çıkarlarına
    zararlı gözükmediği için müdâhale edilmeyen bu gibi görüşler,
    hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde
    sanmalarına ve dolayısıyla bâtıl dinlere tepki göstermemelerine
    neden olmuştur. Oysa şeytan ve dostlarının müdâhale etmedikleri
    bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan
    görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler,
    ne yazık ki insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hâkim otoriteler tarafından
    insanları uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.
    Meselâ küfrî otoriteler tarafından yönetilen, halkında müslüman
    olan ülkelerde, tâğutî otoritelerin namazı yasaklamamaları
    ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı Firavunların halkın
    karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan
    halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul etmelerine
    neden olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden
    uzaklaştırıcı, uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan
    namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi özünden ve anlamından
    uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.
    121] 3/Âl-i İmrân, 85
    DİN
    - 45 -
    Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi
    yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler,
    insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine neden olmuştur.
    Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi
    sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları
    içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir.
    Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir
    etmek ve Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir
    peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’le
    birlikte gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü
    temizliği ile elimizde bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının
    (Kur’an ve sünnet) elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler
    karşısında İslâm dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi
    gösterir. 122
    Beşerî doktrinler, ideoloji ve düzenler, aslında İslâm’ı mahkûm
    etmek için gerekçe olarak gösterdikleri “bağnazlık”ların en ileri
    türlerini sergilemektedirler. Din adına tarih boyunca türlü bağnazlıklarla
    birçok cinâyetlerin işlendiği doğrudur. Ancak, modern
    dünyanın çağdaş ve câhilî dinleri olan doktrinler ve “...izm”ler
    uğruna işlenen cinâyetler, zulümler ve katılıklar, geçmişte işlenen
    ve “din”i mutlak anlamda itham etmek için araç olarak kullanılan
    benzeri tutumlardan çok farklı mıdır? Sömürgecilik adına kapitalizmi,
    emperyalizmi, komünizmi, siyonizmi yerleştirmek ve güçlendirmek
    için işlenmiş “modern cinâyetler” ve “çağdaş bağnazca
    tutumlar” mı insanlığa daha büyük darbeler indirmiştir, yoksa
    genel olarak bütün dinleri ve bu arada da yegâne hak din olan
    İslâm’ı mücâdelenin dışında tutmak, saf dışı bırakmak maksadıyla
    özellikle üzerinde durulmak istenen, hak dinden sapma sonucu
    ortaya çıkan cinâyetler mi?
    Bu sözler, bâtıl adına işlenen cinâyetlerin savunması değildir.
    Anlatılmak istenen şudur: İnsanlık, dini tanımadığını ileri sürerken
    bile “bir düzene uymak” anlamında bir dine mensuptur.
    Modern insan da dine karşı çıkarken, kendisi gibi yaratıkların ortaya
    koymuş olduğu, fakat hiçbir şekilde ona aradığı mutluluğu
    veremeyen, sağlayamayan insanların kurdukları düzenlere, yani
    “din”lere bağlanmakta, boyun eğmektedir. Çağdaş dünya dininin
    ilâhları sermaye patronları, bankerler, sanayiciler, şarkıcılar, artistler,
    sporcular...dır. Mâbetleri/tapınakları ise bankalar, fabrikalar,
    stadyumlar, gazinolar...dır. Kullar ise her yere çevrilebilen, istenildiği
    gibi şartlandırılıp beyinleri yıkanabilen, istenilen şekilde
    122] Mehmed Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, s. 27-44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    yönlendirilebilen insan yığınlarıdır.
    Açıkça anlaşıldığı gibi durum şundan ibârettir: Her bir siyasal,
    toplumsal, ekonomik düzen, aynı zamanda belli bir hayat görüşünün
    bir yansıması, bir ifadesidir. Pratiğe yansıyan her bir şekil
    arkasında, ona o keyfiyeti kazandıran bir inanış, bir düşünüş yatmaktadır.
    Meselâ materyalizm, eşya ve kâinat hakkındaki belli birtakım
    görüş ve yaklaşımlara sahiptir. Bu görüş ve yaklaşımlardan
    hareketle insanlığa sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzen teklif
    etmiştir. Bütün bunlar yanında eşya ve evren hakkındaki yorumlara,
    dolayısıyla sunduğu düzene “inanılmasını” yani bir inanç olarak
    algılanmasını sağlamak için de başkalarını iknâ etmeye özel
    bir çaba harcamaktadır. İşte, aslında insanlığa belli bir hayat ve
    kâinat anlayışı ve yorumu sunan, bu yolun esası üzere de insanlar
    arası ilişkileri her türlüsüyle düzenlemeye çalışan her bir sistem,
    aynı zamanda bir inanç düzenidir, yani bir “din”dir.
    Bu yorum ve açıklamaların, Kur’ân-ı Kerim’in “din” için getirdiği
    yoruma aykırı olmadığı, aksine tam uygun olduğu rahatlıkla
    söylenebilir. Dinle ilgili âyet-i kerimeler bunu açıkça ortaya
    koymaktadır. Yüce Allah, Rasûlü’nü hidâyetle ve diğer bütün
    dinlerden üstün kılmak üzere “hak din” ile göndermiştir,123 Allah
    katında yegâne geçerli din İslâm’dır.124 İslâm’dan başka bir din arayan
    kimsenin bu dini, ondan kabul edilmeyecektir ve o, âhirette
    hüsrâna uğrayanlardan olacaktır. 125
    Bu âyetlerden ve benzerlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki,
    İslâm’ın dışında başka dinler de vardır. Allah katında geçerli olan
    ve olmayan dinler vardır. İnanılıp uyulduğu takdirde kişiyi kurtuluşa
    erdiren din vardır, âhirette ziyana uğratacak dinler de vardır.
    Buna göre, insanların benimsedikleri, inandıkları, düşünüş ve
    yaşayışlarını hemcinsleriyle ve çevrelerindeki eşya ile bu düşünüş
    ve inanışlara göre belirledikleri her bir düzen, sistem, ideoloji
    ve doktrin; adına din denilmese bile bir “din”dir. Hatta Allah’a
    ya da bir veya birçok ilâha inanmaları ya da inanmamaları, bu
    inançlarını açıklamaları ya da açıklamamaları, bazı davranışlarına
    “ibâdet” adını verip vermemeleri dahi durumu değiştirmez. Çünkü
    dinlerde asıl olan bir “inanç düzeni” ile bu düzene göre şekillenen
    bir hayat anlayışı ya da dünya görüşü ve buna bağlı olarak
    bir “yaşayış düzeni”nin varlığıdır. Bunun sözkonusu olamayacağı
    hiçbir “hayat düzeni” bulunmayacağına göre, insanlık için -bu
    123] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9
    124] 3/Âl-i İmrân, 19
    125] 3/Âl-i İmrân, 85
    DİN
    - 47 -
    anlamıyla- din dışında kalabilen bir hayat, esasen düşünülemez
    demektir. Bu gerçek, aynı şekilde İslâm âlimlerinin de gözünden
    kaçmamıştır. Meselâ Şehristânî, dinleri ve mezhepleri incelediği
    el-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde açıkça şunları söylemektedir:
    “Dünyada çeşitli din ve mezhep mensupları ve hevâ ve nıhle
    (fırka, mezhep) sahipleri pek çoktur. Aralarında İslâmî fırkalar da
    vardır; yahûdi ve hıristiyanlar gibi indirilmiş kitapları olduğu kesin
    olarak bilinenleri de vardır; mecûsiler ile maniheistler gibi kitap
    indirilmiş olma ihtimali olanlar da vardır; ilk felsefeciler, dehrîler
    (zamandan başka maddeyi etkileyici bir faktör tanımayan materyalistler),
    yıldızlara tapanlar, putperestler ve brahmanistler gibi
    birtakım hüküm, değer ve tanımları olup da Allah’tan indirilmiş
    bir kitabı olmayanları da vardır. 126
    Görüldüğü gibi, her bir dünya, hayat ve kâinat görüşü aynı
    zamanda bir din olarak değerlendirilmiştir ve böyle değerlendirilmelidir.
    Durum böyle olduğundan dolayı, hatta laik düzenler için
    bile, din dışı bir hayat mümkün olamaz.
    Dinin kavranması için şu soruya cevap verilmelidir: Din, her
    durumda hayat için kaçınılmaz ise, insanlık için nasıl bir din gereklidir?
    İnsanın belli bir yapısının ve bu yapının gerektirdiği türlü ilişkilerinin
    sözkonusu olduğu herkes tarafından bilinir. İnsanın, görünen
    ve duyularımızla algılayabildiğimiz maddî yapısının, hatta
    bu varlığının en küçük diliminde dahi kendisini gösteren, varlığını
    tartışılamaz ve inkâr edilemez kılan, bunun da ötesinde maddî
    varlığına egemen olan, ona yön veren bir mânevî varlığının da bulunduğunu
    görüyoruz. O halde insanlık için mükemmel bir dinin,
    insanın hem maddî, hem de mânevî yapısını göz önünde bulundurması
    ve bunların her birisini -ayrı ayrı ve bağımsız parçalarmış
    gibi değil- bir bütünün unsurları olarak değerlendirmesi, bütüne
    yani insana kazandırdıkları âhenk ve dengeye uygun ve o nisbette
    ele alması gerekmektedir. Dinin bunlardan birini görmezlikten
    gelmek ya da gerçek önemine uygun bir şekilde hesaba katmamak
    gibi, insanda ruhî, maddî, tüm ilişkilerinde dengesizlikler doğuracak
    bir değerlendirme yoluna gitmemelidir. Mükemmel bir
    din, insanı olduğu gibi ele alan ve bu yapıya uygun bir düzen
    teklif eden dindir. Gerçek din, insanı kuvvetli olduğu yanlarıyla,
    zaaflarıyla, üstünlükleriyle, kabiliyetleriyle, imkânlarıyla, kısacası
    asıl yapısıyla ve fıtratıyla ele alabilen bir dindir.
    126] Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1/37
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    İnsan, tek başına, çevresiyle, hemcinsleriyle herhangi bir ilişkisi
    bulunmayan, kendi sınırlarını aşmayan bir varlık değildir. Onun
    için yalnızlık ve çevresini etkilememek diye bir şey düşünülemez.
    O dünyaya geldiği andan itibaren, çevresindeki hemcinsleriyle
    eşya ve kâinat ile ilişki halindedir. Bu ilişkilerini kurarken insan
    çeşitli soru ve sorunlarla karşı karşıya kalır:
    -Ben neyim? Kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Benim
    bu kâinat içerisindeki yerim neresidir? Bu evren ile ilişkilerimde
    uymam gereken ilkeler var mıdır? Yoksa istediğim gibi hareket
    etmekte serbest miyim? Uymam gereken ilkeler varsa, bunlar neler
    olabilir? Bunları nasıl öğrenebilir ve tesbit edebilirim? Ailemle
    içinde yaşadığım toplum ve bütün insanlara karşı sorumluluğum
    nedir? Onlarla ilişkilerimde bağlı kalmam gereken kurallar var mıdır,
    varsa nelerdir? Ben onlara, onlar da bana karşı bir haksızlık yaparsa,
    ya da görevlerimizde kusurumuz olursa buna karşı alınacak
    tedbirler var mıdır, varsa nelerdir, bu tedbirleri kimler alacak? Kısaca,
    içinde bulunduğumuz her türlü ilişki nasıl ve kim tarafından
    belirlenecektir? Bu ilişki türüne uygun bir yapılanma nasıl olabilir?
    Yani, insanın hem eşya ile ilişkisi, hem de insan olarak ferdî,
    ailevî, toplumsal, ekonomik, siyasal ve ahlâkî ilişkileri nasıl olmalıdır?
    Kim tarafından belirlenmelidir? İşte mükemmel bir dinin bu
    tür sorulara, doğru ve tatmin edici cevaplar vermesi kaçınılmazdır.
    İnsanın, kendinden başkaları ile ilişkiler kurduğu âlem, sırf bu
    görünen dünya değildir. Onda, kendisi gibi eksik olmayan, mükemmel
    bir varlığa şevk ve ihtiyaç eğilimi vardır ve bu onda fıtrîdir.
    Fıtrata ters, hatta düşman ortam ve düzenlerde yetişen kimselerde
    dahi fıtratın bu meyli küllendirilebilse bile, tümden yok edilemez.
    Peki, insan denen bu varlığı ve kâinatı en mükemmel düzen
    içerisinde yaratan, fakat kendisinden de bu kâinatı müstağnî
    kılmayan varlık kimdir? O nasıldır? O’nu tanımanın yolu nedir?
    O’na karşı görev ve sorumluluklarımız nelerdir? Biz, O’nun için
    neyin ifadesiyiz? Bizden istekleri var mı? Bize karşı davranışlarının,
    muâmelesinin esasları nelerdir?
    Evet, mükemmel bir dinin, yani insanın hayatına düzen verme
    iddiasında olan bir sistemin, bu ve benzeri sorulara açık, anlaşılır
    ve kesin cevaplar vermesi kaçınılmazdır. İnsan, yani selim fıtrata
    sahip; sapıklığın, isyanın ve günahın kirletmediği fıtrata sahip insan,
    bu dünya hayatının sınırlılığından, darlığından, yetersizliğinden
    rahatsız olur. Çünkü insan, hak sahiplerinin her zaman haklarını
    alamadığını, haksızların, zâlimlerin her zaman uygun şekilde
    cezalandırılmadıklarını, zaman zaman yaptıklarının yanlarına
    kâr kalabildiğini görmektedir. Bu böyle ise, âdil ve hakkaniyete
    DİN
    - 49 -
    bağlı kalmanın faydası nedir? İnsanın bazen öyle emelleri olur ki,
    kendisinin hatta neslinin ömrü bunları gerçekleştirmeye yeterli
    olmayabilir. Meselâ, yeryüzünde gerçek bir adâletin gerçekleşmesi,
    mazlumun hakkını alması, zâlimin cezasını çekmesi, insanların
    birbirlerine “kurtluk ve orman kanunları” ile, ya da “tilkilik”
    mantığıyla değil de; “en az o da benim kadar haklara sahip, benim
    kardeşim, benimle eşit” mantığıyla davranacakları toplumsal
    ahlâkî bir düzenin kurulması, fert ve toplum vicdanında bunun
    yer etmesi...
    İnsan, kendi ferdî hayatında bunların, hatta işaretlerinin dahi
    gerçekleştiğini görmeyebilir. Buna rağmen bu uğurda çalışmalarına
    da ara vermez. Neden? Bu uğurdaki çalışmaları eğer eksik
    bulacaksa, boşa gidecek ve karşılıksız kalacaksa, onun bu yolda
    yorulması nedendir? Demek ki, insanın fıtrî yapısında bu dünyanın
    “ötesi”ne inanma ihtiyacı vardır ve sağlıklı bir fıtrat, mutlaka
    bu ihtiyacı karşılamanın yollarına gider. Bu bakımdan mükemmel
    bir “din” fıtratın bu ihtiyacını da karşılayabilmeli, bu konudaki
    sorularını tatminkâr bir şekilde cevaplandırabilmeli, sorunlarını
    da mükemmel bir şekilde çözebilmelidir. 127
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak
    onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler.
    Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve
    müslüman olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına
    uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak
    olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına
    göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve
    hayat sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği
    takdirde tavır belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların
    iman açısından değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
    Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan cahil müslümanların, tanımadıkları
    bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede
    zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının
    kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir.
    Yani biraz müslüman, biraz demokrat, biraz laik, biraz
    materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu,
    ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.” 128
    127] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. c. 1, s. 398
    128] 12/Yûsuf, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı
    hükümleri kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri
    reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında
    ortaya çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara
    dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir,
    ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar
    üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor,
    hatta bunların varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve
    tehlike teşkil ediyorsa, müslüman olarak görevimiz daha da büyük
    olacaktır.
    İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslamî, câhilî
    ve müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç
    ve düzenlere karşı akidesinin gösterdiği doğrultuda gereken
    mücâdeleyi vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir.
    İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği;
    Allah’ın vahiyle bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır.
    “Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha
    sapık kim olabilir?” 129
    Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere
    göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun
    kurallarına, hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü
    bir yol yoktur.
    İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş
    oldukları inanç ve hayat düzenlerini, ideoloji, politika, ahlâk
    ve yaşayış şekil ve üsluplarının ifadesi olarak “din”in, Allah tarafından
    kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli
    olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din
    arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin
    bu arayış ve benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını,
    bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.
    130 Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif
    etmiş olduğu hayat düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun
    istediğinden başka inanç sistemi ve ideolojileri seçip benimsemek,
    kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir din arayışına girmek, fıtrata
    ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters düşmektir.
    “Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken,
    onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem, onlar O’na
    129] 28/Kasas, 50
    130] Bk. 3/Âl-i İmrân, 19 ve 85.
    DİN
    - 51 -
    döndürüleceklerdir.” 131
    Allah, dinini kemâle erdirdiğinden; bu dinin eksiksiz olarak ve
    bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle
    uygulanmaya konulması gerekmektedir.
    “Ey iman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına
    uymayın. Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size
    bunca deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz
    mutlak Gâlib ve Hakîm olandır.” 132
    “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil ve
    rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette de azabın en şiddetlisine uğratılmaktan
    başkası değildir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 133
    Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına
    tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında
    kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım
    tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe,
    Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya
    imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde,
    Allah’a iman edilmiş, tâğut ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün
    karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına
    çıkılmış olur:
    “Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman
    ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her
    şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan
    aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları
    aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar
    orada temelli kalacaklardır.” 134
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna
    uyacaklar)?”135 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın
    izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği),
    131] 3/Âl-i İmrân, 83
    132] 2/Bakara, 208 - 209
    133] 2/Bakara, 85
    134] 2Bakara, 256 , 257
    135] 2/Bakara, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    akıllarını kullanmayanlara verir.” 136
    Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
    içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
    gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
    bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
    itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
    siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın
    intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
    de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
    de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz.
    O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan,
    Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
    geçirmeden kabul etmemek gerekir.
    İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
    değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
    özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
    gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
    pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
    kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi
    bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah,
    Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi
    gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını
    değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah
    bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten
    onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 137
    Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye
    Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye
    karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir.
    Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı,
    tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde
    de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz
    edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike,
    müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı
    kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize
    kullanmak zorundayız. “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece:
    ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’
    dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi
    memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı
    bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben
    136] 10/Yûnus, 100
    137] 13/Ra’d, 11
    DİN
    - 53 -
    size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
    (yine mi bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz
    sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” 138; “Onlar bir kötülük yaptıkları
    zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler.
    De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi
    söylüyorsunuz?” 139
    Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı.
    Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din;
    İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/
    hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin
    kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının
    inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp
    soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad
    edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber
    gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek,
    ama Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru
    iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak
    istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her şeye
    kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu
    yine Biz koruyacağız.” 140
    Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz
    (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma
    yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.”141
    Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış
    ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun
    içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların
    kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis
    uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri
    doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına
    göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
    Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu
    kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına
    izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam
    edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların
    138] 43/Zuhruf, 22-24
    139] 7/A’râf, 28
    140] 15/Hicr, 9
    141] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû
    Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83,
    133, 150, 159, 171.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü,
    İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar,
    ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde
    bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda
    az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu
    vahyi yanlış anlamış insanlardı.142 Bu konuda suçun büyüğü,
    halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını
    düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan,
    ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” 143 Bizim dinimiz,
    acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü
    unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları
    ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile
    kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları
    kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din,
    Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan
    Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden
    ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini
    göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize
    ulaşmıştır.
    Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin
    bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete
    karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi
    atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her
    özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları
    zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar
    etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda
    yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden,
    Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek
    zorundayız.
    Özellikle uzun bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve
    sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama
    mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın
    örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak,
    bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı
    içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren,
    hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav
    142] Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 47-52
    143] 2/Bakara, 170
    DİN
    - 55 -
    ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba
    göstermek zorundayız.
    Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü
    açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve
    sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini
    yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin
    ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî
    bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten
    gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak
    gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin
    birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz;
    çok şey kaybettirir.
    Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları
    kaybolmuş bir d3avâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir
    şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu,
    onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü
    inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız
    gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek,
    ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek,
    tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi
    kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar
    ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve
    hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu
    kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış
    değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir
    görevdir.
    “İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’
    derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar.
    Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde
    hastalıkr vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde
    ‘biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.”144 Nasıl,
    kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek
    din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı
    çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza
    sokmaya çalışmaktadır.
    “Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar.
    Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde
    buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm
    adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık,
    144] 2/Bakara, 8-10.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
    İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın
    rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve den çağın icaplarına
    göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya
    çıkmaktadır.
    Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre,
    çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların
    bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da
    gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak
    Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp
    onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz
    şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız
    gerekir.
    Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin
    aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek
    sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise,
    İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih
    ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın
    dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki
    solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla
    sentez etme gayretini belgelemektedir.
    Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek
    değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı
    zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla
    sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara
    karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine
    karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal
    peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden
    fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden
    koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını
    eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.
    Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah
    adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa...
    İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim
    dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve
    bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
    Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din, nasihattir (nasihatten
    ibârettir).”145 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya
    kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı
    145] Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
    DİN
    - 57 -
    saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı
    ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya
    işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz
    âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz
    konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her
    şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız,
    söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyi!
    Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar
    din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek
    kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında
    imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını
    birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın
    uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini
    yarıp bakmadık, ama Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş
    yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
    Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren
    bir komedi olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer
    beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu
    dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir;
    cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu
    olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile
    ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından
    soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır,
    küfürdür!
    Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu
    kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde
    bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin
    kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi... Din,
    onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz olduğunu
    sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış. 146
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
    halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti
    sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur.
    Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile
    mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı
    olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan
    radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından
    kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
    146] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 49-52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek.
    Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle
    tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların
    dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak.
    Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş,
    Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye
    (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!)
    vatandaşlar yetiştirmek.
    Laiklik, Batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış
    ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı
    ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için
    çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda...
    Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman
    bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun
    yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden
    fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din
    dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil;
    halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini
    öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak
    ve standardize etmek.
    Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre,
    din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak
    için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi
    gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan
    gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle
    müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği
    için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara,
    tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu,
    aslında laiklik filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi
    aslında.
    Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
    Resmî anlayışa göre laiklik, kesin doğru olduğu için, laiklik
    müslümanlığa değil; müslümanlık laikliğe uydurulacaktı. Ve işte
    zorunlu din dersleri bu irâdenin eseri idi. Çocukların ve gençlerin
    din adına ne okuduklarını merak ediyor olabilirsiniz. Buyurun bu
    kitaplara bir göz atalım:
    Meselâ, Lise 1’in Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabının konuları
    şöyle:
    -Dinin Tanımı, Genel Olarak Din
    -İlkel Dinler, Çin, Hint Dinleri, Yahûdilik, Hıristiyanlık,
    DİN
    - 59 -
    Müslümanlıktan Önce Türk Dinleri ve Müslümanlık
    -Hz. Peygamber’in Doğuşu ve Çevresi
    -İlâhî Dinlerin Allah İnancı, Ahlâk ve İnsan Anlayışı Açısından
    Ortak Yönleri
    -Din ve Ahlâk
    -Atatürk’ün Ahlâka İlişkin Görüşleri
    -Millî Seciye Kavramı ve Atatürk
    -Millî Ahlâk
    -Atatürk’ün Fikir Cephesi
    -Ahlâk ve Sorumluluk
    -Devlete Karşı Gökevlerimiz, Kanunlara Saygı, Vergi Vermek ve
    Kutsallığı, Askere Gitmek, Seçimlere Katılmak, Atatürk’ün Konuya
    İlişkin Görüşleri
    -Temizlik ve Doğruluk
    -Savurganlığın Zararları.
    Evet, hepsi bu kadar. Hemen her fırsatta Atatürk’ten vecizeler
    ve bu arada Kur’an âyetleri ve hadislere de yer verilmiyor değil.
    Lise 2’nin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabına bir göz atalım:
    Kapakta, bir ressamın, frak giymiş şeyhülislâm şeklinde
    resmettiği papyon kravatlı 35 yaşında bir Mustafa Kemal resmi var.
    İlginçtir, tüm Din Dersi kitaplarının kapak kompozisyonu Atatürk
    resimleri ile süslü. Atatürkçü din dersi bu. Çünkü Milli Eğitim’in
    gayesi, Atatürkçü bir nesil yetiştirmektir. Türk’ün müslümanı da
    Atatürkçülüğe göre bir din anlayışına sahip olacaktır. Asıl belirleyici,
    alâmet-i fârika olan şey Kemalist olmaktır. Din bu zeminde
    var olabilir. Bu temel ilke ve prensiplerin dışında kalan din,
    “irticâ”dır. Bu Din derslerinde şeriata yer yok, ama irticâya yer var…
    Kitabın ilk sayfasında siz “besmele”yi bekliyorsunuz ama sizi
    Atatürk’ün bir sözü karşılıyor: “Hangi şey ki, mantığa, kamu yararına
    uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de en uygundur!” Ve
    derken İstiklâl Marşı. Onu, “Ey Türk Gençliği...” izliyor.
    Bu kitabın konuları ise şöyle:
    Ünite: İslâm Güzel Ahlâktır. 2. Konu: Âmentü; 3. Konu:
    İslâm’da İbâdet; İbâdetin Ruhî ve Bedenî Faydaları. Bunları, Ahlâk,
    Emir ve Yasaklar, Aile Düzeni gibi konular izliyor. Bundan sonraki
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    ünite, oldukça önemli ve dinin özü(!) ile ilgili:
    Ünite: Milli Birlik ve Beraberlik. Vatanın Bölünmezliği, Devletin
    Bölünmezliği, Devlet-Millet Bütünleşmesi.
    Ünite: Örf ve Âdetlerimiz. 113 sayfalık kitapta doğrudan dinle
    ilgili sayfalar, ancak 40’ı bulmaktadır. Onlar da çok genel anlamda
    yorumlanmaktadır.
    Ünite: Kötülüklerden Kaçınma ve Kötülükleri Önleme.
    Ünite: Çalışmak ve Üretici Olmak. Bölümün sonunda ise sırasıyla
    Atatürk’ün çalışma ile ilgili güzel sözleri, konu ile ilgili âyetler
    ve hadisler yer almaktadır.
    Ünite: Mutluluk üzerine. İşte bu bölümün ilk cümlesi: “Mutluluk;
    Bir gol atarak takımının gâlibiyetine sebep olan futbolcu,
    imtihanı kazanan öğrenci, sevdiğine kavuşan iki kişi hep aynı şeyi
    söyler: “Çok mutluyum...”
    Mutluluğa nasıl ulaşacağınız şu şekilde anlatılıyor: “Günümüzde
    bir Gandi’yi, bir Albert Scweitzer’i düşünelim: Birisi Hind
    milletine bağımsızlık, diğeri Afrika’nın vahşi kabilelerine şifa götürebilmek
    için ömrünü vermiştir. Atatürk, Türk milletini bağımsız,
    hür, mutlu ve huzurlu kılabilmek için ömrünü feda etmiştir.”
    İşte mutluluk buymuş... Scweitzer’i nereden katıyorlar bu işe onu
    sormak gerek. Batılılar önce hastalık götürdüler, insanları katledip
    ekmeklerini alıp onları yoksul bıraktılar... Bir batılı doktor da
    misyonerlik gayreti ile bölgeye gidiyor ve bizim Din dersi kitabına
    örnek ahlâk sahibi, mutluluk âbidesi olarak takdim ediliyor!
    Bu kitaplar, insanımızı müslümanlaştırmak için değil; onların
    dinlerini ellerinden almak için bir hile aracı olarak gelecekte bir
    dönemin karakterini gösteren belgeler olacaktır.
    Ve kitap, yedinci ünite ile son buluyor. Konu başlığı: Öğretmenlik...
    Meselâ, bu kitaplarda “kâfir” kelimesinden hiç söz edilmiyor.
    Çünkü bu kitaba göre yeryüzünde kâfir yok herhalde. Elbette
    “cihad” ve “şeriat”tan söz edilmeyecek. 32 Farz geleneği
    ile sınırlı, hatta onun da bozulmuşu bir yapı çıkıyor önümüze. Din
    eğitimi, câmilerin durumu ile ilgili, hilâfet, imâmet, cemaat gibi
    kafa karıştıran(!) kelimelere de yer verilmemiş.
    Lise 3’ün Din Kültürü ve Ahlâk Kitabı da bunlardan pek farklı
    değil. Kitabın ilk sözü şu: “Bizim dinimiz akla en uygun tabii
    dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki; son din olmuştur. Bir dinin
    tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun düşmesi
    gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”
    DİN
    - 61 -
    124 sayfalık ders kitabı yine İstiklâl Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe
    hitâbesi ile başlıyor. Birinci bölüm İslâm ve Evren, 17 sayfa
    tutuyor. Kitabın bundan sonraki bölümleri genel bilgilere
    ayrılmış. Dine ayrılan bölüm 40, Atatürkçülük ve öteki genel
    konulara ayrılan bölüm 80 sayfa tutuyor. 10 sayfa tutan 3. Ünitede
    yeryüzündeki dinler konu alınıyor. 40 sayfa tutan 4. Ünite ise
    “Türk İslâm Kültür ve Uygarlığı” ile ilgili. Bu bölümde ele alınan
    konular; İslâm’da Din Bilimleri ve Türk Bilginleri, Medreseler, Türk
    Milli Eğitiminin Önemi, Atatürk’ün Sanatseverliği ile ilgili.
    “Türk Milli Eğitiminin Önemi” başlığı altında ele alınan bölümde
    şu görüşlere yer verilmektedir: Modern Türk eğitimi anlam ve
    gayesini Atatürk’ün eğitim anlayışından almaktadır. Ulu Öndere
    göre, bir milleti hür, bağımsız, şanlı ve yüce kılan da, onu esir ve
    sefil olmaya sürükleyen de eğitim faaliyetleridir. Milli eğitimimizin
    ilk önemli özelliği, adından da anlaşıldığı üzere milli olmasıdır,
    eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili faaliyetlerinde,
    anayasamızda da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliği temel
    olarak alınır. Eğitimin ana gayesi, milli karakterimiz ve tarihimize
    uygun düşen bir milli kültür politikası izlemektir. Bu politika da
    iki yönlüdür. İlk olarak tarihimizi, kültürümüzü, yüzyıllar boyunca
    Türk’ün tarihî tecrübesinden bize ulaşan milli değerlerimizi genç
    nesillere aktarmak, öğretmek ve sevdirmek; ikinci olarak, yetişecek
    çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin sınırı ne
    olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline,
    kendi benliğine, milli an’anelerine düşman olan unsurlarla mücadele
    etmek gereğini öğretmek.”
    Bölüm şu cümlelerle son bulmaktadır: “Özetle söylenecek
    olursa, Türk milli eğitim sisteminin önemi şu temel görüşten gelmektedir:
    Türk milletinin bütün fertlerini Atatürk inkılaplarına ve
    anayasamızda yer alan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, milletimizin
    millî, ahlâkî, insanî, mânevî ve kültürel değerlerini benimseyen,
    koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima
    yüceltmeye çalışan, insan haklarına, milli, demokratik, laik ve sosyal
    bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve
    sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar
    olarak yetiştirmektir.”
    Elbette bu Din dersi de bu temel felsefenin ürünü olacaktır.
    Türk milli eğitiminin temeli ve alâmet-i fârikası “gökten indiği söylenen
    kitaplardan ilham almayacaktır!” Atatürk’ün müslümanlara
    hoş gelir gibi gözüken sözleri ise, icraatta ve pratik hayatta, o
    zamanın şartlarına göre söylenmesi gereken politikacı Atatürk’ün
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    sözleri olarak mülâhaza edilerek resmî belgelere geçen ve bizzat
    Atatürk’ün özel hayatında ve düşüncelerinde ifadesini bulan din
    telakkîsi esas alınacaktır.
    Kitabın beşinci ünitesinin bölüm başlığı: “Atatürk ve Dinimiz.”
    Bölüm başlıkları şöyle: Din ve Diğer Müesseselerle İlişkileri, Laiklik,
    Laikliğin Temel Esasları, Atatürkçü Düşüncede Laiklik Kavramı,
    Atatürk ve İslâm Dini, Dini İstismar ve Taassup Konularında
    Atatürk’ün Düşünceleri, Atatürk Diyor ki! Bu bölüm, on sayfada
    özetlenmiş.
    Altıncı ünite, Ahlâkî Ödevlerimizle ilgili. Son ünitede ise
    Adâlet, Ahlâk ve Din kavramları üzerinde duruluyor. Kitabın son
    bölümleri şunlar: Hz. Muhammed’in Adâletle İlgili Güzel Sözleri
    ve Atatürk’ün Adâlet ve Ahlâkla İlgili Sözleri. Altıncı ünite 7, yedinci
    ünite ise 6 sayfadan oluşuyor.
    Ders kitapları boyunca en fazla iktibas edilen görüş Atatürk’ün
    görüşleridir. Bunu âyet ve hadisler izlemektedir. Atatürk’ün görüşleri,
    hem metin aralarında, hem de ayrıca blok olarak geniş ve
    uzun bölümler halinde verilmektedir.
    İlköğretim ve Liselerde (tabii İmam-Hatip Liselerinde de) okutulan
    Din derslerindeki konular: Biraz İnkılâp Tarihi, biraz Yurttaşlık
    Bilgisi ve biraz da dinlerin ortak yönlerinden birkaç örnek;
    yalan söyleme, hırsızlık yapma, israf etme, âmirlerine itaat et. Taassup
    yasak. Meselâ kadınların cemiyete karışmalarına karşı çıkmak
    taassuptur. Atatürk taassubu reddeder, Kur’an da, peygamber
    de reddeder. Kur’an, “âmirlerinize itaat ediniz” der...
    Meselâ, kitaplarda fâiz, cihad, başörtüsü, şarap gibi şeyler yok.
    Bir öğrenci, “mâdem namaz farz, namaz kılmak istiyorum” dese,
    disipline verilir: “Ne demek istiyorsun sen?! Din, kalp temizliğidir.
    İlim ibâdetten önemlidir. Nöbet ibâdetten önemlidir!...”
    Hakikatin kaynağı ve ölçüsü, Atatürk’ün sözleri olduğu için,
    zorunlu din derslerinin kaynağı da bulunmuş. Atatürk diyor ki:
    “Her fert, dinini, dininin buyruklarına uymayı, imanını öğrenmek
    için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Madem öyle, haydi
    dinin pratikleri için okullarda açsanıza mescidleri... İşleri geldiği
    yerde, işlerine geldiği kadar, işlerine geldiği zaman... İsterlerse kitaplarının
    bu sayfasını okurlar, isterlerse başka bir sayfasını. Herkese
    göre hazır sözleri vardır. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü
    sevmek ibâdettir.” Bu adamların gözünde Atatürkçülük bir dindir.
    Sevgileri bir tapınmanın tezâhürüdür. Bu kişilerin kafasına
    göre Türkiye’de Kemalist teokrasi vardır. 1948’de basılan Türk Dil
    DİN
    - 63 -
    Kurumu’nun Türkçe Sözlüğündeki din maddesi de öyle değil mi
    idi: “Kemalizm: Türklerin dini.” Haydi, öyle ise laiklik adına Atatürkçülüğü
    devletten ayırsanız ya! Türbeleri ziyaret gericilikti. En
    büyük anıt mezarı onun için yapıp mezar ziyaretini devlet töreni
    haline getirdiler.
    Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri ve dine konu olan olaylarla
    ilgili düşünceleri Din dersi kitaplarında çok geniş yer kaplamaktadır.
    Atatürk iyi bir müslüman mı, yoksa TSE damgalı bir dinin,
    Allah ve peygamberden önce ya da sonra gelen bir diğer şartı
    mı?... Burada öyle anlaşılıyor ki, asıl belirleyici olan Atatürk’tür.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim ya da peygamberin sözlerinden Atatürk
    ilke ve inkılâpları ile çelişenlerin bu kitaplarda yeri yoktur ve olamaz
    da. 147
    Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya
    Peygamber Diyenler
    Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek
    için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına,
    sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında,
    Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet
    ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri
    bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında,
    devletin resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm
    birtakım zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihayet
    bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak
    lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” Nitekim Edirne milletvekili Şeref
    Aykut’a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti: Yani
    “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik,
    laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı.” Kemalizmin,
    yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama
    bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet
    Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman
    Çelebi’nin meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı
    Anadolu il ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk
    Mevlidi’ni okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
    (...)
    Ger dilersiz bulasız oddan necât
    Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât.
    Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi
    147] A. Dilipak, a.g.e. s. 52-62
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
    Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile
    Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
    Geçti böyle, nice ay nice sene
    Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
    Merhaba ey baş halâskâr merhaba
    Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
    Edip Ayel, Atatürk’e: “Sen bizim yeni peygamberimizsin!” diye
    seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal’i geride
    bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek
    için, Atatürk’e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı.
    Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en
    muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
    Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
    Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
    Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
    Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
    Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
    Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
    Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
    İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
    Edip Ayel’in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk,
    yeni Kemalizm dininin Allah’ı mı olmalıydı; peygamberi mi?
    Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk’e kıyamadılar.
    Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın
    bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk’e hem
    Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler.
    Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istemedi:
    Kaç yıldır Türkçe’ydi Tanrı’nın dili
    İnsana ne ilâh, ne de sevgili
    Ne de ana-baba aratıyordu
    Her an yaratıyor, yaratıyordu.
    Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce
    DİN
    - 65 -
    göğüslemeye çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de “Allah”,
    “tanrı”, “ilâh”, “Kâbe”, “put” gibi kelimelerle Atatürk’e daha
    önce ulaşabilmenin cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten
    işte birkaçı: Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
    Tanrı gibi görünüyor her yerde
    Topraklarda, denizlerde, göklerde
    Gönül tapar, kendisinden geçer de
    Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara
    okumaya başladı: Çankaya;
    Burada erdi Mûsâ
    Burada uçtu İsa
    Bülbül burada varsa
    Hürriyet için öter.
    Ne örümcek, ne yosun
    Ne mûcize, ne füsun...
    Kâbe Arab’ın olsun
    Çankaya bize yeter.
    Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
    On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
    O’nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
    Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
    Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
    1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk’ü
    yüreğine bir put gibi oturttu:
    Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
    Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun
    Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
    Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
    Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen
    dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    dehşet saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı:
    Akbaba’cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
    Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
    Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
    Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul
    oldu:
    Koca bir güneşin akşam olmadan
    Dağların ardında sönüşü gibi
    Millete can veren, vatan yaratan
    Tanrının göklere dönüşü gibi.
    Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
    Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
    Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
    Bir güneş gibi yalnız
    Sensin ülkü tanrımız
    Ey Türlüğün bütünü.
    Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm
    dininin müridleri arasında zikre başladı:
    Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
    Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
    İlhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını
    bulaştırmaya çalıştı:
    İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
    Toprağın haritasını çizdi bayrağa
    Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
    Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum.
    Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar
    zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum:
    Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet,
    daha önce Marks’a ve Lenin’e kul köle olduğu için Atatürk’e secde
    etmedi. Hatta ona “Burjuva Mustafa Kemal” diye homurdanan şiirler
    yazdı. Yahya Kemal’le Necip Fazıl, İslâm’ın âmentüsüne bağlı
    kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan
    DİN
    - 67 -
    İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar.
    Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!)
    âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
    “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var
    eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına,
    mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından
    nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan
    Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp
    kalıyordu. 148
    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
    yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
    isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri
    şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden,
    / Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz
    üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler
    Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır
    şimdiden o manzara.”
    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
    anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
    esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
    inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin
    özel âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim:
    Türkün Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
    / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz:
    Ankara. Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek
    bin canla, inandım…”149 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni
    Âmentüsü de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın
    istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
    yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına
    iman ederim…” 150 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı
    ve Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin
    prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm
    dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun,
    parti her şey vatan içindir.” 151
    148] Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    149] Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11.
    150] bk. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5.
    151] Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı
    1, s. 1-3 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    Bu örnekler kadar putperestlik kokmasa da, müslümanlar açısından
    daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun Yahya’nın kitaplarına
    yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice müslüman
    halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere
    çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor,
    basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor.
    İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk”152
    Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri
    sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle
    geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl
    kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
    anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri
    olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak153 Zâten
    ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)
    madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada
    ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka
    kitabı: “Gerçek Atatürkçülük” 154 Tabii ki yetmez; müslüman halk
    Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun
    Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet
    Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” 155 Bu konuda başka kitaplar
    da yazılmalı, Müslümanlardan hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa,
    sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına:
    “Atatürk ve Gençlik” 156 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa
    olur mu ya: “Asker Atatürk” 157 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne
    kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu
    düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar,
    müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder;
    ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural Y., İst.
    2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla
    da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da
    ihtiyaç duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi”.158 Anlaşılıyor ki, bu tür
    kitapların devamı da gelecek.
    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi
    dindar gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi
    152] Kültür Y., İst. 2002.
    153] Kültür Y., 2002
    154] Kültür Y., İst. 2001.
    155] Araştırma Y., 2002.
    156] Araştırma Y., 2002.
    157] Kültür Y., İst. 2002.
    158] 2 cilt, Araştırma Y.
    DİN
    - 69 -
    bir-iki modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din
    Eğitimi159 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
    bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler
    kaybettirdiğini görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
    Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı,
    ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen
    O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur.
    Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah
    sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir müslüma.160
    Bırakın herhangi bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile aşırı
    övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
    kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
    Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve
    rasûlüdür’ deyin.” 161
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben
    de sizin Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.” 162;
    “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve
    Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”163; “Hep birlikte Allah’ın ipine
    (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” 164; Anıiniz“O
    (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da)
    size ‘müslümanlar’ adını verdi…” 165; “Allah yanında hak din (sadece)
    İslâm’dır…” 166
    Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
    “Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din, dine
    ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek ve dindarlık”
    mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime, “muâmelât”a
    karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde ve yaşadığımız
    coğrafyada terim olarak, başta anayasa olmak üzere laik
    yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili devlet bakanlığına)
    bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan “Diyanet İşleri
    159] DİB Y., Ank. 1982
    160] 2/Bakara, 165
    161] Buhârî, Enbiyâ 48
    162] 21/Enbiyâ, 92
    163] 49/Hucurât, 10
    164] 3/Âl-i İmrân, 103
    165] 22/Hacc, 78
    166] 3/Âl-i İmrân, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu anlamda kullanacağız.
    İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
    meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
    Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
    zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
    olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
    zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
    tatbik edilmesi gerekir.
    Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
    yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak,
    dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
    dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu
    kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak
    din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
    Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
    uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
    ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
    İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
    müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
    Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
    sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
    oyuncak haline gelmiş oluyordu.
    Kim başa gelirse gelsin, ister solcu, ister sağcı, ister sözde
    dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet
    eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda
    ise din, yani diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek
    zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş
    bütün İslâm topraklarında, her ülkede devletin kontrolünde olan
    bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin dini kendi
    emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur. Diyânet
    için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir. Çünkü
    devlet ne derse diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul
    ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın hükmü
    ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
    Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
    yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 167
    167] 2/Bakara, 85
    DİN
    - 71 -
    Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
    isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
    itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
    vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
    kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
    medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
    azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
    eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi. Bunun
    yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
    Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
    Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
    olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
    teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
    bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin birbirinden
    tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda
    dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler.
    Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını
    söylediler. Bunun için de dini kontrol altına alan bir
    teşkilât kurmaları gerekiyordu.
    Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
    her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
    zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
    olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
    abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
    hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
    Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
    sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
    eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
    şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
    tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
    ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
    icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
    açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
    böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta
    bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
    bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah için
    yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
    Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların, dinini
    devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
    da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
    bastırmaktadır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
    esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
    dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
    herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
    hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
    müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
    istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
    sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
    geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
    Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
    kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
    âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
    unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
    verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
    müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
    etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
    bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte. Diyânet
    Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir kitabı beraberce
    okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere ısrarla
    tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış bir kitaptır:
    “1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
    yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
    ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
    siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
    olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
    devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
    Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
    Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
    Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
    ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
    başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
    ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
    kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
    olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
    Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
    tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
    hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
    bağlıdır.
    2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
    ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
    hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
    DİN
    - 73 -
    Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
    dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
    malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
    yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
    Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
    içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
    orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
    vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
    yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
    hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
    kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
    vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
    Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
    ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
    âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
    âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
    affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
    kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
    ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
    alçaklıktır, büyük günahtır.” 168
    Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
    O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
    Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
    etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
    yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
    bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
    sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
    kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
    İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
    bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider olabilir?
    Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
    kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
    anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran sözde
    imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı
    sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli değnekle,
    istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
    Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
    korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar, insanlara
    rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
    168] Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
    dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri değilken
    bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek inanmayan
    kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların çoğu
    da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli Diyanet
    memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler, devletin
    temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke sürdüklerinin
    farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan memnun;
    laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
    Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
    müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
    resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
    ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
    aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
    diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
    kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
    fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
    orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
    yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
    devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
    kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
    memnun oluyor.
    Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
    neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
    çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
    çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
    dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
    despotluğuna ses çıkarmayan, onun iki yüzlü yönetimine hizmet
    eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
    düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
    Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
    kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
    Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
    İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
    Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
    mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara göre
    halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
    saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen, Diyanet
    aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
    Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
    şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
    DİN
    - 75 -
    üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
    Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
    zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
    onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin demekten
    çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
    kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına da olsa
    devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı istisnâlar
    olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan yanadır.
    Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. En
    ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından önce
    Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir maaşla satın
    alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut komünist
    rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist, bölücü
    olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına
    şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam
    eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından halka
    bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek ki Rus keferesi
    bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından memnunluk
    duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde bir Diyanet
    teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
    Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
    saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
    düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
    kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
    heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
    bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
    hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
    asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
    Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
    neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
    kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
    ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
    görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
    neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
    olmadık iftiralar atan Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle
    savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini
    müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü
    üstlenmektedir.
    Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
    uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
    bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
    bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine
    göre câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.169
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi
    eğlence ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer
    mü’min iseniz Allah’tan korkun.” 170
    İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
    önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslamizasyon
    anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
    Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
    İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
    İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
    bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
    “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
    ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
    dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
    ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar,
    iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
    yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul
    eden insanlardır. Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din
    görevlisidir. Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini
    kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
    Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca
    yoktur. Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi
    türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
    bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
    önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
    dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
    dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
    grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
    Bu da müslümanların cezası olarak yetmektedir.
    Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin içinden
    sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla
    insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar
    bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren,
    Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ döneminden
    bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu yardımcılara
    para ve makam vererek onları toplumun önüne sürmüşlerdir. Bir
    taraftan da, dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya
    ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar. Böylece, bu
    169] Abdurrahman Çobanoğlu, a.g.e. s. 55-69
    170] 5/Mâide, 57
    DİN
    - 77 -
    yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi
    egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki tüm küfür
    sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve namaz memurları
    sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler içinden birkaçına
    değinelim:
    Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
    için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
    diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
    vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
    müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
    yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
    muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
    düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
    ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
    tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
    Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
    altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
    çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
    laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
    medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
    Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
    kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
    Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
    gayet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
    müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
    gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
    boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
    Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
    Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
    İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
    halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
    görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
    telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
    aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
    kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
    oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
    İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
    uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
    İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
    Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
    mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda Anayasanın
    Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize ışık
    tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında geçirdiği
    evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel teşkil
    eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı bırakıldığını
    şöyle anlatıyor:
    “Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
    itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
    inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
    çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
    girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
    laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
    müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
    oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
    resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
    olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
    gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 171
    Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
    Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
    karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
    gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği şu
    ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini ayırmak
    şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din, insanların
    iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da kurallara
    bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe doğru atılan
    her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya kadar
    varıyor.” 172
    Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
    kaldırılmalı, ama, çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
    böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
    verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu: İslâm
    isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak kaldırılmalıydı.
    Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu
    kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi.
    Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin laik
    sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine getirdiğini
    de Soysal şöyle ifade ediyor:
    171] Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y. s. 171
    172] M. Soysal, a.g.e., s. 172
    DİN
    - 79 -
    “Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
    içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
    yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
    sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
    anlam taşıyamaz.” 173
    Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
    amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
    dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
    ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
    ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
    için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
    nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
    doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun konuşup
    konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
    Diyanetin temel görevidir.
    Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
    yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle kalmamış,
    aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî
    cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
    bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin birçok
    bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak vermiştir.
    Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü kadar
    bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli altı
    bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
    Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının gelirlerinin
    de eklenmesi ile, bir müdürlük seviyesindeki Diyanet örgütünün
    bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
    Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
    Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında az bile
    kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına
    rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu, gönlünden
    cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen
    kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden ve baskı yapmadan
    personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini toplumsal
    hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete
    tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı
    elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç
    daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu
    geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist ideolojisi, baskı
    ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve kafasından
    173] M. Soysal, a.g.e., s. 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü, 88 bin çalışanı
    ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki imanı geçersiz
    hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
    Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, Diyanet
    örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle, Diyanet’in
    aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin zavallı
    elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi, generallerin
    rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla olduğunu ve rejimi
    nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet örgütü, içerideki
    dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte, generallerin dış
    düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar. Diyanet
    teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve başarılı görevleri için
    aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
    Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
    varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
    üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”174
    İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
    tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
    tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
    suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
    işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
    sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
    kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
    bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
    onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
    Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
    anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
    Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
    işine son verdiler.
    Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
    ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
    kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
    uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
    Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
    bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
    çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
    gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
    verileceğini de ortaya koymaktadır.
    İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir. Hz.
    174] 9/Tevbe, 33.
    DİN
    - 81 -
    Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen risâlet
    zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
    için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
    bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
    için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
    inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”175 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
    konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
    işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
    ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
    çoğu bilmezler.” 176
    Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
    indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
    hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
    bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
    emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
    üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
    ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
    arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
    seni saptırmamalarına dikkat et.” 177
    Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
    ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
    Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
    “Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
    bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”178 Yüce
    Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
    ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
    ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
    hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
    değil mi?” 179
    Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
    İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
    Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
    reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
    geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
    175] 16/Nahl, 36
    176] 12/Yûsuf, 40
    177] 5/Mâide, 48-49
    178] 5/Mâide, 50
    179] 95/Tîn, 7-8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
    ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
    koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
    kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 180
    İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
    için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
    ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
    Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
    felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
    dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
    görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
    Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla emredilenleri
    yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
    görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları halde,
    bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını halka
    ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını bildikleri
    söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki veya üstündeki
    âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki
    iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri sürekli okuyarak;
    içki, kumar, zina, faiz ve hâkimiyetin Allah’a ait olduğuyla
    ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak kendilerine
    verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle
    yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik düzendir. Ancak
    şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık delillerin tümünün
    açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini
    bildirmektedir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
    belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
    eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.” 181“Allah’ın indirdiği
    Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
    karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah
    onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
    için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
    karşılık olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
    kadar da dayanıklıdırlar!” 182
    Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
    mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
    çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
    180] 2/Bakara, 256
    181] 2/Bakara, 159
    182] 2/Bakara, 174-175
    DİN
    - 83 -
    saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar. “Allah,
    kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
    kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
    kadar kötü!” 183
    Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
    sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
    mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
    kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
    Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
    için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
    bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
    kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
    kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
    kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
    ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
    açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
    itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
    kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
    olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
    Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
    hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
    engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
    “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
    Andolsun yaptıkları ne kötüdür!” 184; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
    sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
    kötüdür!”185 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
    bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
    cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
    yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
    bilerek hakkı gizlemeyin.” 186
    Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
    işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir.
    Bunun hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük
    ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden
    soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere
    183] 3/Âl-i İmrân, 187
    184] 5/Mâide, 79
    185] 9/Tevbe, 9
    186] 2/Bakara, 41-42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    aldırma!”187 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket
    edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin
    isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin
    âhiret cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz
    Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde
    de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.” 188
    Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
    farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
    Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
    oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
    etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenaze namazları ile ilgili
    tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
    fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
    başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
    münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
    (daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
    kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da
    bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
    şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan
    ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
    Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”189
    Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
    sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
    ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
    ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış
    oluyorlar.
    Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul eden
    müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu grup, tevbe
    ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve
    Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne
    müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından
    bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.
    Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 190; “Ancak,
    tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım.
    187] 15/Hicr, 91-94
    188] 2/Bakara, 85
    189] 9/Tevbe, 84
    190] 2/Bakara, 86
    DİN
    - 85 -
    Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.” 191
    Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
    güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
    Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
    endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
    görevlisi bulunmaktadır. 192
    Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
    hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
    “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
    “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
    Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
    “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
    ve Tekniğe Verdiği Önem”.
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarındın 1981 yılında basılan ve
    kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
    not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
    yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
    adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
    Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
    Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
    “Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
    Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
    “30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
    Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
    “Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
    “Turizmin Önemi”.
    Özetlersek; İslâm’a göre din, sadece ölüm ötesi ile ilgili bir
    mezarlık dini olmayıp, insan hayatının bütün yönlerini kapsayan,
    onun ruhsal olduğu kadar, sosyal ve siyasal yönlerden de Kur’an’a
    ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetine göre düzenlemeler öngören
    bir hayat anlayışı, bir dünya görüşüdür. Gerçekten dinin,
    yani İslâm’ın nasıl uygulanacağını öngören ve emreden Kur’an,
    müslümanın bütün iç ve dış dünyasını, maddî ve mânevî hayatını
    düzenleyecek ilkeleri de içermektedir. Bu anlamda din, Allah’ın
    rızâsına uygun gelecek biçimde düzenlenmiş bir toplumsal bütün
    ya da sistemdir ki, beşerî olan diğer sistemler içerisinde, Allah’ın
    kabul ettiği tek sistem olarak kabul edilmektedir. Öyleyse genel
    191] 2/Bakara, 160
    192] Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    bir değerlendirmeyle İslâm’a göre din, insanın bu dünyadaki hayatını
    bir bütün olarak kapsaması yanında, ölüm sonrası hayatını
    da anlamlı kılan temel ilkeler ortaya koymaktadır. Ayrıca insanın
    eşyayla ilişkisini, evrene bakış tarzını kuran özü de vermektedir. 193
    Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
    kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
    çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak
    ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
    reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları
    avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.
    “Din nasihattir.” 194
    “Din güzel ahlâktır.” 195
    “Din, hayatımızın vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; hayatımızın
    kendisidir.”
    “Din, belirli şeylere bir açıdan bakmak değil; her şeye belirli bir
    açıdan bakmaktır.”
    “Din aklî değil; naklîdir.” 196
    “Dini olmayanın insafı olmaz.” 197
    “Dinsiz ile konuşanın eli kılıçta gerek.” 198
    “Dinsizin hakkından imansız gelir.” 199
    “Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 200
    “Dünya için din fedâ olunmaz.”
    “Hak din olmazsa, dünya bir zindan olur.”
    “Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz
    mahlûktur.”
    “Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha
    tesirlidir.”
    193] İhsan Süreyya Sırma, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 1, s. 373
    194] Hadis-i şerif
    195] Hadis-i şerif
    196] Atasözü
    197] Atasözü
    198] Atasözü
    199] Atasözü
    200] Atasözü
    DİN
    - 87 -
    “Biz dini severiz. Dünyayı da din için severiz. Dinsiz dünyada
    hayır yoktur.”
    “Din, hayatın hayatı,
    Hem nûru hem esası.
    Dini ihyâ ile olur;
    Bu toplumun ihyâsı.”
    “Ruhun terakkisi din sâyesindedir. Din olmasaydı, insan hayvan
    olarak kalırdı ve insandaki vicdanî ve ahlâkî güzellikler olmazdı.”
    “Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu
    gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
    “Tarih gösteriyor ki, müslümanlar ne kadar dine bağlanmışsa,
    o denli terakkî etmiş; ne zaman dinde gevşeklik göstermişse perişan
    olup alçalmışlardır.”
    “Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir,
    göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece
    yapar.”
    “Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan âcizlik,
    muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve dinin hayata
    yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun! Zira ölüm,
    âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle dine çağırıyorlar
    ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu ilân ediyorlar.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    Din Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- “Din” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (92 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 132,
    193, 217, 217, 256; 3/Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 83, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/
    Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77; 6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl,
    39, 49, 72; 9/Tevbe, 11, 12, 29, 33, 33, 36, 122; 10/Yûnus, 22, 104, 105; 12/
    Yûsuf, 40, 76; 15/Hicr, 35; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 2, 25, 55; 26/Şuarâ,
    82; 29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 37/
    Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ,
    13, 13, 21; 48/Fetih, 28, 28; 49/Hucurât, 16; 51/Zâriyât, 6, 12; 56/Vâkıa, 56; 60/
    Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 9, 9; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitar, 9,
    15, 17, 18; 83/Mütaffifîn, 11; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5, 5; 107/Mâun, 1; 109/
    Kâfirûn, 6, 6; 110/Nasr, 2.
    B- Din, Şeriat Anlamında “Din”: 3/Âl-i İmrân, 83; 9/Tevbe, 29, 33; 24/Nûr, 2; 48/
    Fetih, 28; 61/Saff, 9; 98/Beyyine, 5; 110/Nasr, 2.
    C- İtaat Anlamında “Din”: 12/Yûsuf, 76.
    D- Ceza Anlamında “Din”: 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 24/Nûr, 25; 26/Şuarâ, 82; 37/
    Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 6-12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir,
    46; 82/İnfitâr, 15-18; 83/Mutaffifîn, 11.
    E- Din, Şeriat, Yahut İnkıyad, İtaat, İbâdet: 2/Bakara, 132, 193, 217, 217256; 3/
    Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77;
    6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl, 39, 49, 72; 9/Tevbe,11, 12,
    33, 122; 10/Yûnus, 22, 105; 12/Yûsuf, 40; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 55;
    29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 39/Zümer,
    2, 3, 11; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ, 13, 13, 21; 48/Fetih, 28; 49/Hucurât,
    16; 60/Mümtehine, 8, 9; 61/Saff, 9; 82/İnfitâr, 9; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5; 107/
    Mâun, 1; 109/Kâfirûn, 6.
    F- Hak Din İslâm’dır: 3/Âl-i İmrân, 19, 83, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 126, 153,
    161; 9/Tevbe, 33; 22/Hacc, 67; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3; 48/Fetih, 28.
    G- Her Peygambere Gönderilen Dinde İman Esasları Aynıdır: 6/En’âm, 90; 21/
    Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-
    19.
    H- Dinde Sebat Etmek (Kararlı Olmak): 3/Âl-i İmrân, 144; 42/Şûrâ, 14; 49/
    Hucurât, 15.
    K- Din Anlamında, “Millet”: 2/Bakara, 120, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ,
    125; 6/En’âm, 161; 7/A’râf, 88-89; 12/Yûsuf, 37-38; 14/İbrâhim, 13; 16/Nahl,
    123; 18/Kehf, 20; 22/Hacc, 78; 38/Sâd, 7.
    Din Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Buhârî, İman 17, 33, 37; Tefsir sûre 3, bâb 35; Cenâiz 79, 80, 93; Zekât 1,
    Cihad 95; Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ’tisâm; Enbiyâ, 113; Rikak 164, 166;
    Fezâilu Medine 6, hadis 10.
    2. Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 55, hadis no: 95; İman 65, hadis no:
    232; İman 264; Hac 151; Kader 22, 23, 24, 25; Cennet 63; Tefsir 3, hadis
    no: 3017; Fezâil 26-32.
    3. Tirmizî, Kıyâme 25; Tefsir sûre 38, bâb 1; İman 1, 2; İman 13, hadis no:
    2765; İman 14, hadis no: 2738; İman, 118, hadis no: 186; Tefsir Mâide,
    hadis no: 3046; İlim, 16, hadis no: 2815; Fiten 61, hadis no: 2361.
    4. Nesâî, İman 6, 15, 18; Bey’at 31, hadis no: 156; Zekât 3; Cihad 1; Hac 194.
    5. İbn Mâce, Mukaddime, 6, hadis no: 43; Mukaddime 46, Mukaddime 9,
    hadis no: 63, 64; Fiten 1; Zühd 31.
    6. Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607; Sünnet 16, hadis no: 4695; Edeb
    67, hadis no: 4944.
    DİN
    - 89 -
    7. Dârimî, Siyer 10, 45; Mukaddime 16, hadis no: 96.
    8. Ahmed bin Hanbel, 1/11, 78, 237; 2/233, 314, 390-391, 435; 4/127, 162;
    5/318, 330.
    Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 91-99; c. 2, s.
    329-332
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101
    3. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 78
    4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 86-205
    5. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi (Günay Tümer), T.D.Vakfı Y. c. 9, s. 312-320
    6. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (M. Beşir Eryarsoy), Şamil Y. c. 1, s. 393-401
    7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, (A. Ünal, Z. Yetik, M. B. Eryarsoy), Risale Y.
    c. 1, s. 354-365
    8. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 401-419
    9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 142-150
    10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 122-126; Nil Y. 99-106
    11. Kur’an’da Dört Terim, Mevdudi, Özgün Y. s. 99-112
    12. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 42-46
    13. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
    14. Kelimeler Kavramlar 1, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 72-73
    15. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-103
    16. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 47-48
    17. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 27-29
    18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 125-159
    19. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y. s. 117-142
    20. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 54-69
    21. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Y. s. 155-171
    22. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 80-90
    23. Din Nedir, Salih Gürdal, Beyan Y.
    24. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    25. Din Görevlisinin El Kitabı, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    26. 26. Din Görevlisinin Hizmet Rehberi, Abduhllah Sevinç, Medrese
    Kitabevi Y.
    27. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebu’l-Hasan Ali el-Hasanî en-
    Nedvî, İslâmî Neşriyat
    28. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
    29. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
    30. Din ve Allah İnancı, M. Abdullah Draz, çev. Bekir Karlığa, Bir Y.
    31. Din İslâm’dır, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği
    32. Din Bu, Seyyid Kutup, çev. Furkan Hocaoğlu, Özgün Y.
    33. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
    34. Dinin Hikmeti, Vahidüddin Han, çev. Mustafa Mücahit, Şafak Y.
    35. Din ve Cemiyet, Mahir İz, Kitabevi Y.
    36. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    37. Din ve Kimlik, Cemal Tosun, T. Diyanet Vakfı Y.
    38. Din ve Modernizm, Ali Bulaç, Beyan Y./İz Y.
    39. Din ve Siyaset, Barla Neşriyat
    40. Din ve Siyaset, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
    41. Din ve Siyaset –Siyasal Davranış ve Dindarlık-, M. Emin Köktaş, Vadi Y.
    42. Din ve Uygarlık, Akif İnan, Akabe Y.
    43. Din ve Vicdan Hürriyeti, Heyet, Aydınlar Ocağı Y.
    44. Din ve Vicdan Özgürlüğü, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
    45. Din ve Hayat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Esra Y.
    46. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
    47. Dinde Kırk Esas, İmam Gazali, çev. Hüseyin S. Erdoğan, Hisar Y.
    48. Dine Doğru, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    49. Dinimiz ve Hayatımız, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Marifet Y.
    50. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişimi, Davut Dursun, İşaret Y.
    51. Dinî Bilgiler, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basın Yayın
    52. Dinî Bilgiler, Said Köşk, Anahtar Y.
    53. Dinî Bilgiler, Ahmet Şahin, Cihan Y.
    54. Dinî Bilgiler Rahberi, Şükrü Özüdoğru, Hasan Bağcı, Akçağ Y.
    55. Dinî Bilgiler Test Kitabı, Abdullah Sevinç, Işık Y./Altınkalem Y.
    56. Dinî Suallere Cevaplar, İlyas Tekin, Alem Y.
    57. Dinimi Öğreniyorum, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın/Gençlik Y.
    58. Dinimi Öğreniyorum, Sait Afacan, Değişim Y.
    59. Dinimizi Öğrenelim, Üryanizade Ali Vahid Efendi, Nesil Basım Yayın
    60. Dinimizin Esaslarını Öğreniyoruz, Ali Rıza Abay, Beka Y.
    61. İnsan ve Din, Ahmet Şahin, Cihan Y.
    62. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    63. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    64. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
    65. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
    66. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
    67. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
    68. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
    69. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
    70. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
    71. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
    72. Çağdaş Dünya Dinleri ve Mezhepleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
    73. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D.İ.B. Y.
    74. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza,
    Sönmez Neşriyat
    75. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
    76. Semavi Dinlerde İtikad ve Amel, Mazharuddin Sıddıkî, Fikir Y.
    77. Dinimiz, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
    78. Dinimi Öğreniyorum, Abdullah Sevinç, M.E.B. Y.
    79. Dinî ve Ahlâkî Sohbetler, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
    80. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
    DİN
    - 91 -
    81. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbâdet), Hâlis Ayhan, D.İ.B. Y.
    82. Din Öğretimi Özel Öğretim Yöntemleri, Beyza Bilgin, Mualla Selçuk, Akid Y.
    83. Din Nedir? Lev Tolstoy, çev. Murat Çiftkaya, Furkan Basın Yayın
    84. İnsan ve Din, Ayhan Songar, D.İ.B. Y.
    85. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    86. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    87. Ailenin Din Klavuzu, Ekrem Keleş, Seha Neşriyat
    88. Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, Mehmet Emin Ay, Mavi Y.
    89. Çocuk ve Din, Kerim Yavuz, Çocuk Vakfı Y.
    90. Okul Öncesi Çocuklarda Dinî Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Yurdagül
    Konuk, T. Diyanet Vakfı Y.
    91. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
    92. Adamlık Dini, Cavit Yalçın, Vural Y.
    93. Akıl ve Din, M. Müştehir Şebisteri, Objektif Y.
    94. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
    95. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
    96. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
    97. Tarihçi Açısından Din, Arnold Toynbee, Kayıhan Y.
    98. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
    99. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    100. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
    101. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    102. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Özel Y./Feyiz Y./Akçağ Y.
    103. Şeriat’ten Laikliğe (Türkiye’de İslâmcılık-Batıcılık Mücadelesi), Sadık
    Albayrak, Sebil Y.
    104. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
    105. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
    106. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y.
    107. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri (3 cilt), Hasan Hüseyin Ceylan,
    Rehber Y.
    108. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    109. İktisat ve Din, Mustafa Özel, İz Y.
    110. Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Mümtaz Soysal, Gerçek Y.
    111. Cumhuriyetin Şeref Kitabı, Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Y.
    112. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    113. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y.
    114. Hutbeler, D.İ.B. Y.1973 Ankara
    115. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y. 1981 Ankara
    116. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı
    20, Kasım 92
    117. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    118. İslamizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
    119. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.

    -93 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -1-
    İSLÂM
    •İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
    •İslâm Dini’nin Gayesi
    •İslâm Dini’nin Hükümleri
    •İslâm’ın Genel Özellikleri
    •İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
    •Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
    •Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
    •İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
    •Din Olarak İslâm
    •İslâm’a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
    •İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
    •İslâm’ın Tebliği
    •İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
    İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir sistemdir, kanundur.
    İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.201 İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
    Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay,
    2
    01]Bk. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve
    hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak
    demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a
    itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman
    oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
    Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim
    olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.”202 Bu âyette
    gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor
    ve deniliyor ki “Ey insan, İşte sen de böyle teslim olmalısın!”
    Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a
    teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa
    ona kul olmuş demektir. İslâm, imanın bir tezâhürü, dışa
    yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslâm olur
    mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet
    gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği,
    Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri
    (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan
    insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi
    için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle
    Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
    İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa,
    İslâm’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim
    olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan,
    dünyada halife olur.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir.
    Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla
    yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle
    çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce
    Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle
    ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele
    mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip
    veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü
    belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk
    veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla
    ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü
    Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı
    Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan
    etmek, açıklamak için gönderdik.”203 Kur’an ve sünnette hükmü
    açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin
    müctehid âlimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
    202] 3/Âl-i İmran, 83
    203] 16/Nahl, 89 ve yine Bk. Yusuf, 111
    İSLÂM
    - 95 -
    Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu
    tanımlardan biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir
    (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.)
    O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât
    vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” 204
    Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu
    olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş
    esas, İslâm’ın temelleridir, ama İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin
    sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu
    beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun
    dışında ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan,
    savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel
    ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise,
    insan hayatıyla ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi,
    İslâm’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta
    tutmaktır.
    Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye
    ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine
    binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih. İslâm,
    şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır.
    İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara
    İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise,
    bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren
    unsurlar İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik
    nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim
    nizamı vs. İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri
    vardır (Müeyyide: Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini
    temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler;
    cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar,
    Allah’ın dünya ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde
    İslâm; inanç, ibâdet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu
    ve nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun
    eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını
    Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm,
    genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip,
    peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır.
    Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm,
    Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk,
    204] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç
    ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak
    adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.
    Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince,
    İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla
    câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her
    şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket
    de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir.
    Üstelik insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli
    çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi
    istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan
    daha güzel kim vardır?” 205
    Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket,
    yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzellik ve olgunluğu
    görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmîyetten
    olan bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada
    da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu
    düzene bağlanır. Şâyet bu insan hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde
    gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak,
    kaynağa ve asla yönelecekti.
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve
    câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
    meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
    bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç
    ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun
    için Allah Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde
    bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç
    ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi
    kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama
    bunun dışında dilediğini affeder.” 206
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
    alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
    almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz
    Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir.
    Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan
    gâfil değildir.”207 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün
    205] 5/Mâide, 50
    206] 4/Nisâ, 48
    207] 2/Bakara, 85
    İSLÂM
    - 97 -
    âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması
    gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek
    olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka,
    muamelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında
    câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker
    teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da
    namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden
    söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması
    gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu
    tamamen söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında
    ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne
    kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin)
    ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır. 208
    İslâm Dini’nin Gâyesi
    İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır.
    Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya
    hem de âhiret saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî
    düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu
    saâdetlere ulaştırır. Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı
    olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur.
    İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler
    koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.
    İslâm Dini’nin Hükümleri
    İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
    a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
    gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul
    etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan,
    iman esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış
    inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
    b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
    gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl
    yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî
    hükümler denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil
    etmek gibi.
    c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî
    ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve
    208] Bk. Din ünitesi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan
    söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
    d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): İman, ahlâk ve şahsî amel gibi
    konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini
    ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma,
    miras dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun
    ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir. Bu dört hüküm
    (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün ve homojen
    bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle olmasına rağmen,
    özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla (muâmelâtla)
    ilgili hükümleri terkettikleri veya terkettirildikleri için İslâm’ın
    bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak yaşanamamaktadır.
    Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış, ameller
    (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa edilen
    bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
    İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
    Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı
    zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi
    bir şeyle (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de
    bütünlüğü ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar.
    İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki
    şeyin bir araya getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması
    demektir.
    İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil;
    her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi
    dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü
    kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya
    kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür.
    İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz
    veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları,
    hurâfe ve bid’atleri kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış
    eksiksiz bir nizamdır.
    İslâm’ın Genel Özellikleri
    1- Rabbânîlik: (Rabbe ait olmak, İlâhî olmak) İslâm, hak ve
    İlâhî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbânîdir. Allah’ın
    rızâsı bir müslüman için her şeyde vazgeçilmez amaçtır. İslâm’ın
    kaynağı ve metodu da Rabbânîdir.
    2- İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş,
    peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslâm insana,
    insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler
    İSLÂM
    - 99 -
    koymuştur. İslâm’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve
    halife olarak yaratılmış, rûhî unsur ile seçkin kılınarak evren kendi
    hizmetine verilmiştir. İslâm, insanın hiçbir güç ve enerji odağını ihmal
    etmez. Onların hepsini ıslâha, çalışmaya ve gelişmeye doğru
    yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri
    omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam
    eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün
    ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslâh etmeyi hedef
    alır. İslâm’ın tüm hükümleri insanın dünya ve âhiret saâdetine yöneliktir.
    3- Kapsamlılık ve evrensellik: İslâm, ebediyeti kapsayacak
    uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve âhiret
    işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana,
    bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının
    beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim
    eder. İslâm’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta,
    ibâdette, tasavvurda, ahlâk ve fazilette, düzenleme ve yasalarda
    kendini gösterir.
    4- Vasatlık ve denge: İslâm; denge, orta yol, adâlet, ölçü gibi
    temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar
    yoktur. İnsanı azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle
    dengeli bir nizam kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibâdet, ahlâk
    ve teşrîde vasat (adâlet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz.
    Dünya-âhiret, madde-mânâ, zengin-fakir arasında denge vardır.
    İnsanın içi ve dışını, rûhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert
    ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin
    birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir
    biçimde belirler.
    5- Açıklık ve netlik: İslâm’ın inanç esasları, dinî kavramlar sade
    ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı,
    mantığı zorlamaz.
    6- Hâlis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen,
    kaynağı sağlam ve değiştirilemez olduğundan tahrif edilemeyecek
    bir dindir. Bid’at ve hurâfelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından
    tamamlanmış ve râzı olunmuş tek hak dindir.
    7- Tevhid: İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel
    Allah inancını yerleştirir. İslâm’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer
    varlıklara verilmez. Allah’ın hiçbir şeye benzemediği vurgulanır.
    İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’tan başkasına
    tapınılmaz, duâ edilmez.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    8- Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen
    bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz.
    Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan
    uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.
    9- Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun
    koyma işi sadece Allah’a aittir. İslâm; hüküm, hâkimiyet, egemenlik
    ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk
    yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.
    10- Sağlam kaynak: İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir.
    Kur’an, kıyâmete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın
    her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.
    11- Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a
    teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslâm’ı seçip
    teslim olan insan da kâinatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş
    olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkânlarıyla
    bütünleşir. İslâm, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve
    boğuşmaya sokmaz.
    12- Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslâm, uyumlu, tutkun ve
    dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur.
    Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı
    yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren
    özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet, hakkı ve sabrı
    tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele etmedir. Zina,
    fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve çirkin geleneklerin
    ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel
    oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur.
    Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini
    ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
    13- Kolaylık ve müjde: İslâm; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun
    kelime-i şehâdet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman
    sayar. Eşitlik ve adâlet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman
    yapılmasını kabul etmez. Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır.
    Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbâdetlerin yapılmasında gücümüz
    dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği
    zorluklar emredilmez. İslâm’ın rahmet, af ve müjde
    tarafı ağır basar. İslâm, insanın rûhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını
    hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir.
    Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı
    meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azâbıyla ikaz
    edilirler.
    İSLÂM
    - 101 -
    14- Akla ve ilme önem verir: İslâm vahiy dini olmasıyla birlikte,
    akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime
    de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz
    olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara
    gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lâzım ki, İslâm akılcı değildir,
    akıllıların dinidir.209
    15- İnsan hakları: Hiçbir düzende (dinde) görülemeyecek kadar
    insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya
    alır:
    a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini
    güvence altına alır.
    b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
    c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu
    gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü
    arızâlardan koruyucu tedbirler alır.
    d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı
    nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı
    hazırlar.
    e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara
    giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip
    olma hakkını ve imkânını tanır.
    Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü,
    dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.
    İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır.
    İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında
    üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri,
    ibâdetleri, cezâ anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer
    düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına
    adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel
    farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek
    zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin
    Şeriatleriyle İlişkisi
    a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.210 İnsanlık
    dünyaya peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına
    209] Bk. İslâm Nizamı, Yusuf el Kardavi, Esra Y.
    210] Bk. 2/Bakara, 130 - 133
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik
    şeriatlerle (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her
    peygamberde aynı olmuştur.
    b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti.
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir.
    Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş,
    kıyâmete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
    c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki
    peygamberlerin tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh
    edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) şeriatidir.
    d) İslâm dini, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce Allah (c.c.) tarafından
    gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
    Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
    “el-İslâm” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 6 âyette geçer.211 “İslâm”
    ve “müslim” kelimeleri, çekimleriyle birlikte Kur’an’da toplam 50
    yerde kullanılır. İslâm ve müslim kavramlarının kökü olan “silm”
    kelimesi ve türevleri ise, toplam 157 yerde kullanılır.
    “Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden
    de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi
    göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli
    olan ancak Sensin.” 212
    “Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya’kub da: ‘Oğullarım!
    Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslüman olarak
    ölün’ dedi.” 213
    “Biz, Allah’a ve O’nun yanından bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshak,
    Ya’kup ve esbât’a (torunlarına) indirilene, Mûsâ ile İsa’ya verilenlerle Rableri
    tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında
    fark gözetmeksizin iman ettik ve biz sadece Allah’a teslim olduk, O’nun
    için müslümanız’ deyin.” 214
    “Allah katında gerçek din İslâm’dır.” 215
    “İbrâhim, ne Yahûdi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan
    211] 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 39/Zümer, 22; 61/Saff, 7
    212] 2/Bakara, 128
    213] 2/Bakara, 132
    214] 2/Bakara, 136
    215] 3/Âl-i İmran, 19
    İSLÂM
    - 103 -
    (hanîf) dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” 216
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz
    ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” 217
    “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım
    ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum...” 218
    “Allah kimi doğru yola hidâyet etmek/iletmek isterse, onun göğsünü
    (kalbini) İslâm’a açar, gönlüne genişlik verir; kimi de dalâlete bırakmak/
    saptırmak isterse, onun göğsünü/kalbini daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi
    meşakkatlendirir. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık
    verir. Bu (İslâm), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim
    için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.” 219
    “(Yusuf şöyle duâ etti:) ‘…Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler
    arasına kat.” 220
    “Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse (gerçek
    müslüman olursa) muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün
    işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.” 221
    “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde
    olmaz mı? Kalpleri Allah’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar
    olsun! İşte bunlar apaçık bir dalâlet/sapıklık içindedirler.” 222
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 223
    Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
    “İslâm, beş esas üzerine binâ edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka
    ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve rasûlü olduğuna
    şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek
    ve Ramazan orucunu tutmak.” 224
    Cibril hadisi: Abdullah bin Ömer (r.anhüma), babasından
    rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb
    rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında
    bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı
    simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor;
    216] 3/Âl-i İmrân, 67
    217] 3/Âl-i İmran, 85
    218] 5/Mâide, 3
    219] 6/En’âm, 125-126
    220] 12/Yûsuf, 101
    221] 31/Lokman, 22
    222] 39/Zümer, 22
    223] 61/Saff, 7
    224] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber’in
    (s.a.s.) yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini
    de uylukları üzerine koydu. Ve:
    -Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi.
    Rasûlullah (s.a.s.):
    -İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın
    rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,
    Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i
    haccetmendir.” buyurdu. O zât:
    -Doğru söyledin!’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik.
    (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.
    -Bana imandan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.”
    buyurdu. O zât (yine):
    -Doğru söyledin!’ dedi. (Bu sefer:)
    -Bana ihsândan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
    -Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
    kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O Cibril’di; size dininizi öğretmeye
    gelmişti.” 225
    “Her çocuk, İslâm fıtratı (Allah’ı tanıma ve O’na teslim olma) yaratılışı
    üzere doğar.” 226
    “Bir kul İslâm’a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün
    hayırları Allah, onun lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder.
    Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı
    her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap
    yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah
    yazılır.” 227
    “Sizden biri içiyle dışıyla müslüman olursa, yaptığı her bir hayır, en
    az on mislinden yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir
    günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle
    225] Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, h. no: 2738;
    Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, h. no: 63, 64;
    Nesâi, İman 6
    226] Müslim, Kader 25; Ahmed bin Hanbel, 4/24
    227] Buhârî, İman 31; Nesâî, İman 10 -8, 105-
    İSLÂM
    - 105 -
    devam eder.” 228
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdular ki:
    “Bana Cebrâil a.s. gelerek: ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi
    şirk/ortak koşmadan ölürse cennete girer’ müjdesini verdi” dedi. Ben
    (hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Hırsızlık
    da etse, zina da yapsa!” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık
    ve zina yapsa da ha!’ dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da
    yapsa!” Hz. Peygamber (s.a.s.) dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebû
    Zerr çatlasa da cennete girecektir.” 229
    “Muhammed’in nefsini eliyle tutan zâta (Allah’a) yemin ederim ki, bu
    ümmetten her kim, yahûdi olsun, hıristiyan olsun, beni işitir, sonra da
    bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden
    olacaktır.” 230
    “İmanın tadını; Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak
    Muhammed’i seçip râzı olanlar duyar.” 231
    Yeni müslüman olan bir sahâbe, Allah Rasûlünden şunu sordu:
    ‘Allah, seninle bizlere ne gönderdi?’ Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı
    verdi: “İslâm’ı.” Adam, ‘Pekâlâ, İslâm’ın alâmetleri nedir?’ diye
    sordu. Rasûlullah, şöyle buyurdu: “Kendimi Allah’a teslim ettim, başka
    şeyleri terkettim’ demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her müslüman
    bir başka müslümana haramdır. İki müslüman birbiriyle kardeştir ve
    birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse müslüman olduktan sonra müşrikleri
    terkedip müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah yanında) makbul
    değildir.” 232
    “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
    yerse işte o, müslümandır.” 233
    “İslâm garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip hale dönecektir.
    Gariplere ne mutlu! O garipler ki, benden sonra insanların sünnetimden
    bozdukları şeyi ıslah edecekler.” 234
    “İnsanlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği üç kişi vardır:
    Harem’de sapıtıp haktan ayrılan, İslâm’a girdiği halde câhiliyye sünnetini
    (yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan, haksız yere kanını dökmek
    228] Buhârî, İman 31; Müslim, İman 205, hadis no: 129
    229] Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, hadis no: 94; Tirmizî, İman 18, hadis
    no: 2646
    230] Müslim, İman 240, hadis no: 153
    231] Müslim, İman 56, hadis no: 34; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2625
    232] Nesâî, Zekât 72, hadis no: 5, 82
    233] Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28
    234] Müslim, İman 232, hadis no: 145; Tirmizî, İman 13, hadis no: 2631, 2632
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    için bir adamdan kan talep eden.” 235
    Adiyy bin Hâtem (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına
    vardığım zaman bana: “Ey Hâtem’in oğlu Adiyy, müslüman ol
    ki selâmete eresin!” buyurdu. Ben de: ‘İslâm nedir?’ diye sordum.
    Şöyle buyurdular: “Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de O’nun
    rasûlü olduğuma şehâdet etmen ve hayır, şer; tatlı ve acı her şeyiyle kadere
    iman etmendir.” 236
    “Kim İslâm’dan başka bir din adına yalan yere yemin ederse o kimse,
    dediği gibidir.” 237
    “...İslâm, kendinden önceki günahları yok eder. Hicret de ondan önceki
    günahları yok eder. Hac da ondan önceki günahları yok eder.” 238
    Bazı kimseler Hz. Peygamber’e: “Yâ Rasûlallah, biz câhiliyet
    devrindeki yaptıklarımızdan mes’ul olacak mıyız?” diye sordular.
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “İslâm’da sizden kim iyi ameller
    işlerse câhiliyet devrindeki yaptıklarından dolayı muâhaze olunmaz; ama
    kim kötülük ederse, hem câhiliyet devrindeki hem de İslâm’da yaptıklarından
    dolayı muâhaze olunur.” 239
    “Din nasihatten ibarettir!” Yanındakiler sordu: ‘Kimin için ey
    Allah’ın Rasûlü?’ “Allah için, kitabı için, Rasûlü için, müslümanların
    imamları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını
    kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır;
    onda bir ezâ/rahatsızlık görürse, bunu ondan gidersin.”240
    Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık;
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların
    elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir” 241
    “Müslümana sövmek fısk’tır (büyük günahtır), onu öldürmek ise küfür
    (kâfir olmak) gibidir.” 242
    “Müslüman sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden
    çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfre dönmeyi,
    cehenneme yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 243
    235] Buhârî, Diyât 9
    236] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. Akçağ Y., c. 16, s. 498
    237] Müslim, İman 176, hadis no: 110
    238] Müslim, İman 192, hadis no: 121
    239] Müslim, İman, 189, hadis no: 120
    240] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1927, 1928, 1930; Müslim, İman 95, hadis no: 55
    241] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad, hadis no: 2481; İbn Mâce,
    Fiten 2, hadis no: 3934
    242] Buhârî, İman 36; Müslim, İman 27, hadis no: 116; İbn Mâce, Fiten 4, hadis
    no: 3939-3941
    243] Nesâî, İman 3-4
    İSLÂM
    - 107 -
    İslâm’ın Rükûnları
    İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına
    ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek,
    namazı ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan
    orucu tutmak.
    Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen
    hadis-i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel
    üzere bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak
    İslâm’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz.
    Şehâdet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel
    ilkelerini) daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu
    ibâdetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen
    ve diğerleriyle birlikte amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette
    tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği
    yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh,
    İlmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
    Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir.
    Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun
    olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla,
    bu bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan
    birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i
    sâlihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce
    Rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih
    amel işlesin, Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...” 244
    Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu
    ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i
    şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle
    meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini
    ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim
    olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz
    İslâm’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden
    dolayı birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı
    onu imana yaklaştırır, bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da
    özellikle âhiret hayatında vereceği faydadan bahseder. “Andolsun
    Asra ki, Muhakkak insan ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip
    amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 245
    244] 18/Kehf, 110
    245] 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bk. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29; 16/
    Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı
    Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah
    rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o
    kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe
    o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel
    için ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır. 246
    Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun,
    Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine
    itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek
    hayırlı bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
    Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir.
    İbâdetlerin de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar
    İslâm’ın temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme
    kesinlikle câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur
    hadiste bu ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
    İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle
    olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu
    ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel
    hakkıdır. Bu ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî
    esaslara, sonra ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik
    olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök
    salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının
    tümüne uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere
    ibâdetlere gevşeklik gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere
    girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine
    getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan
    için hava mesabesindedir.
    Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi
    vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir
    alâmet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde
    namazda ihmal câizdir. Onu terketmek ve bu konuda tembellik
    göstermek münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü
    zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan
    kulluğunu ve kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan
    bir ibâdettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan
    ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da
    birçok âyet vardır. 247
    246] Bk. 3/Âl-i İmran, 85
    247] Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ,
    103, 142; 29/Ankebût, 45...
    İSLÂM
    - 109 -
    Müslüman, namaza “Allahu Ekber” ile çağrılır; onunla namaza
    başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah,
    her büyükten daha büyük, her kuvvet ve kudret sahibinden daha
    yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça,
    O’ndan başka hiçbir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk
    etmekten sakınır.
    Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder,
    nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah
    sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı,
    ihlâs, irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât,
    müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan
    mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin
    ise bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha
    iyi kavrar. Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih
    etmektir. Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal
    adâletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın
    amelî eğitimidir. Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen
    bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad,
    iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah
    sevgisi ve O’nun azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın
    üzerinde ısrarla durduğu sâlih amellerin başında gelir.
    Din Olarak İslâm
    ‘İslâm’, bütün peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî) dinin
    adıdır. Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın
    ‘İslâm’ adını verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa
    ulaşmış, bütün hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri
    Peygamber tarafından açıklanmış bir hidâyet yoludur. Allah
    katında geçerli din, yalnızca İslâm’dır.248 Bu dine inananlara ‘müslüman’
    adını Allah vermiştir.249 Geçmiş peygamberler de müslümandı,
    onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları
    yalnızca İslâm’a dâvet ettiler. 250
    Mü’min kelimesinin türediği ‘emn’ kelimesi, her tür korkudan
    ve şüpheden emin olmak mânâsına gelmektedir. İslâm kelimesi
    ise, barışı ve güvenliği ve bir anlamda emin olmayı ifade etmektedir.
    Mü’min, kendisine ‘emânet’ edilen inanma işini yerine getirir,
    emânetin sahibine teslim olur (müslüman olur) ve böylece gerçek
    emniyete ve kurtuluşa erer. Bütün organlarıyla Allah’a teslim
    olmuş birisi; hem imanın emniyetine, hem de İslâm’ın getirdiği
    248] 3/Âl-i İmrân, 19
    249] 22/Hacc, 78
    250] 2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i İmrân, 20, 67 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    ‘silm’e (barışa) girmiş demektir. Müslüman olan kimse, bir taraftan
    Allah’a teslim olmakta, bu teslimiyetiyle yalnızca O’na boyun
    eğmekte; bir taraftan da gerçek ‘selâm’a (barışa) ve güvenliğe
    kavuşmaktadır. Demek ki İslâm, yalnızca inanç ilkeleri değil, aynı
    zamanda dünya hayatının barışı ve güvenliği için bir yoldur.
    İslâm, evrendeki bütün varlıkların uyduğu, teslim olduğu ve
    insanın da isteyerek uyması istenen hayattır, yaşama biçimidir.
    Evrendeki bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır. Yani bütün varlıklar,
    evrenin Sahibine teslim olmuşlardır, barış ve güvenlik içerisinde
    hayatlarını devam ettirmektedirler. İnsanlar da İslâm’ı kendilerine
    hayat tarzı, yaşama biçimi yaparlarsa, aynı sonucu elde ederler.
    Böylesine Allah’a teslim olmuş insanlardan kurulu toplum da
    ‘selâm’ toplumudur, barış ve güvenliğe kavuşmuş toplumdur. Onların
    yaşadıkları yerler o zaman “Dârü’s-Selâm” ve “Dâru’l-İslâm”
    olur.
    Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, İslâm kavramı içiçe birkaç
    anlamı içeriyor:
    İslâm’a teslim olan, inanan kimseye ‘müslim’ veya ‘müslüman’
    denilir. Müslim kavramı, Mü’min kavramından daha dar kapsamlıdır,
    ama bu iki önemli kavram arasında sıkı bir bağlantı vardır.
    Müslim, aynı zamanda, iman eden mü’min’dir; mü’min de İslâm’a
    teslim olmuş müslim’dir. Mü’min, İslâm’a şüphesiz bir şekilde inanan
    kimsedir. O imanın içerisinde emniyet de vardır, teslim olma
    da. Bazı insanlar İslâm’ın büyüklüğü ve gücü karşısında (kelimenin
    sözlük anlamıyla) teslim (müslim) olmuş, müslümanların otoritesine
    itaat etmiş olabilirler. Ancak kalbe inmeyen bir imanın, iman
    ilkeleri karşısında gönülden teslim olmayan bir itaat anlayışının
    fazla bir değeri yoktur. 251
    Bir kimse diliyle şehâdet kelimesini söylese veya ben ‘müslümanım’
    dese, o kimse hükmen müslümandır. Ancak iman kalbinde
    kökleşmemişse onun müslümanlığı ancak dilinde kalır. İslâm, hem
    inanmayı hem de inanılan ilkeleri yaşamayı kapsar. İman kalpte
    kökleşirse, kişi; imanının gereğini yapmaya gayret eder. Müslümanlar
    arasında yaşayarak ‘ben de müslümanım’ deyip, sonra da
    her türlü aşırılığı yapan kimseler zayıf imanlı veya imansız kimselerdir.
    Kuvvetli bir iman, insanı kötülüklerden korur ve sahibini
    sâlih amellere götürür.
    İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara gönderdiği dinin
    genel adıdır. Bu ilâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la
    251] 49/Hucurât, 14
    İSLÂM
    - 111 -
    tamamlanmıştır.252 İslâm, Allah’ın insana teklifidir (önerisidir). Bu
    teklifi candan kabul eden, müslüman olur ve İslâm’ın getirdiği
    barış ve güvenliğe, huzur ve mutluluğa kavuşur. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan ve olgunluğa ulaşan bu din, aslî
    kaynakları yönüyle kıyâmete kadar bozulmadan devam edecektir.
    Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması altındadır
    ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır. İnsanların din hakkındaki
    görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm, Allah’ın
    dini olarak devam edecektir. İslâm iki ana kaynağa dayanır: Kur’an
    ve Peygamberimizin Sünneti; yani Allah’ın kitabı ve Rasûlünün
    hayatı, yani İslâm’ı uygulaması.
    İslâm’ın iki ana bölümü vardır: Bunlar; 1- Akaid, 2- Şeriat’tır.
    Akaid bölümünde İslâm’ın inanç ilkeleri yer alır. Bir insanın nelere
    ve nasıl inanması gerektiği, neleri ve nasıl reddetmesi icap ettiği
    akaidin konusunu belirler. İslâm’ın şeriat bölümü ise ibâdetleri,
    muamelât dediğimiz aile, toplum, alış veriş, karşılıklı ilişkiler konularındaki
    ilkeleri, suçları ve bunlara verilecek cezaları, bir de
    müslümanın ahlakî hayatını içine alır.
    Bu iki bölümü birbirinden ayırmak mümkün değildir. İslâm
    yalnızca inançlar bütünü olmadığı gibi; yalnızca ahlâk da değildir.
    İslâm, insanla ilgili bütün alanları kapsar. İslâm, bir hayvanın nasıl
    kesileceğini, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğini gösterdiği gibi,
    ticaretin nasıl yapılacağını da, bir devletin nasıl olması gerektiğini,
    bir toplumun nasıl yönetileceğini de anlatmaktadır. Çünkü
    o, İlâhî bir sistem olarak insanları barışa (sulha), emniyete (güvenliğe),
    Allah’a teslimiyete, O’ndan başka tanrı kabul etmeyip
    sahte ilâhlar karşısında eğilmeyerek özgürlüğe, en yüce ahlâka ve
    nihayet önce dünya sonra âhiret mutluluğuna kavuşturmak için
    gönderilmiştir. Kısaca ‘İslâm’ Allah’ın insanlara, onların faydasını
    gözeterek gönderdiği Din’in, bir anlamda iki dünyadaki saâdetin
    ve kurtuluşun öteki adıdır. 253
    İslâm’a İnanıp Teslim Olan
    Kimse; Müslim/Müsliman
    Müslim Kelimesi ve Türevleri: ‘Müslim’, İslâm’a inanmış,
    Allah’a teslim olmuş, din olarak İslâm’ı seçmiş kimse demektir.
    ‘Müslim’ kelimesi, “teslim olmak, müslüman olmak, kurtulmak”
    anlamına gelen İslâm kelimesinin fâil (özne) ismidir. Kökü,
    ‘silm’dir. Müslim; teslim olan, kurtulan, müslüman olan demektir.
    252] 5/Mâide, 3
    253] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 307-310
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    Kur’an’da İslâm’ı kabul eden, Allah’a teslim olarak kurtulan
    anlamında “müslim” kavramı kullanılır. Türkçede kullanılan “müslüman”
    kelimesi ise Farsçadaki ‘müselman’ söyleyişinin bozulmuş
    şeklidir. Bilindiği gibi İslâm, kelime anlamı olarak, teslim olmak,
    müslüman olmak demektir.
    Müslüman Kime Denir? İslâm’a teslim olmuş mü’minlerin kalbi
    selîm’dir. Allah katında malların ve çocukların çokluğunun bir
    faydası olmayacak, ancak selîm bir kalbe sahip olmak bir işe yarayacaktır.
    254 Müslim, Allah’a itaat eden, boyun eğen, bağlanan,
    kendini Allah’a veren, ihlâslı bir şekilde Allah’a yönelen ve hakkıyla
    müslüman olan kişidir. Kelimenin sözlük anlamları da bunu çağrıştırır.
    Evren, kendisinde bulunan ‘fıtrat’ gereği, âlemlerin Rabbine
    teslim olmuştur.255 O, Allah’a boyun eğmiştir, itaat etmektedir,
    O’nun emrine teslim olmuştur. Bu öyle bir teslimiyettir ki, evren
    ve onun içinde ne varsa tümü, O Allah’ın kendileri için çizdiği
    çizginin dışına asla çıkmazlar, kayıtsız şartsız O’na itaat ederler,
    kendileri için konulan kanuna uymaktan başka bir şey yapmazlar.
    İslâm bu şekilde teslim oluşun kurallarını ve yollarını gösteren
    dinin adıdır. Müslim de bu ölçüye, bu ilâhî nizama uyan insandır.
    Mü’min, şüpheden uzak olarak bir şeyden emin olmak, güvende
    olmak ve güven vermek işini yapan insandır. Mü’min, Allah’tan
    emin olan, O’na ve O’ndan gelen her şeye inanıp kendini sağlama
    alan, böylece emniyete kavuşan; huzur ve güvenin sağlanmasının
    aracı olan ‘emânet’i (Allah’ın tekliflerini) kabul eden kimsedir.
    O, aklıyla ve kalbiyle bu ‘emânet’i yüklenir, bununla mü’minliğini
    olgunluğa ulaştırır. Müslim de aynı anlamdadır. O da bu emânet
    yüküne itaat eden kimsedir. Bu ‘emânet’i taşımayan mü’min de
    olamaz, müslim de.
    Bütün organlarıyla, kalbiyle ve bedeniyle emâneti yerine getiren
    kişi, bütünüyle Allah’a teslim olmuş, böylece ‘müslim’ sayılmış
    ve ‘silm’e (barışa ve huzura) girmiş olur. Emâneti yerine getirmenin
    kural ve yollarını gösteren ‘İslâm’a teslim olan ‘müslimler’,
    gerçek huzur ve barış olan ‘selâm’a ulaşırlar.
    İslâm, gerçek mü’min olmanın kuralları ve yoludur. İyi bir
    mü’min, İslâm’ın gereklerine uydukça iyi bir müslim olur. Zaten
    insanın görevi de budur.
    Allah (c.c.) bütün insanlara: “Ancak müslümanlar olarak can
    254] 26/Şuarâ, 88-89
    255] 2/Âl-i İmrân, 83
    İSLÂM
    - 113 -
    verin”256 diye dâvette bulunmaktadır. Müslümanlar duâ ederken
    Allah’a şöyle yalvarırlar: “(Yâ Rabbi) canımı müslim olarak al ve beni
    sâlih (doğru yolda olan) insanlar arasına kat.” 257
    Selâm - Müslim Bağlantısı: İslâm, bir anlamda, evrendeki
    bütün varlıkların ister istemez, insanlardan bir kısmının ise kendi
    istekleriyle (özgür irâdeleriyle) uydukları hayatın ve nizamın
    adıdır. Bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır; bütün yaratıklar Allah’a
    teslimiyet ve itaat içindedirler. İnsan da hayatını İslâm’laştırarak
    ‘selâm’a, selâmete (kurtuluş) ve huzura kavuşabilir. Bu anlamdaki
    müslimler, yaşadıkları yerde Allah’ın hükmünü uygulayarak o toprakları
    “Dâru’l-İslâm” yapmalıdır. Yine, müslümanların yaşadığı
    toplum, bir ‘selâm’ toplumu, “Dâru’s-Selâm” olmalıdır. İnsanların
    yaşadığı toplumlar veya üzerinde yaşadıkları bölgeler, bütünüyle
    selâm yurdu olamaz. Bu açıdan Allah (c.c.) mü’minlerin gideceği
    Cennet’e “Dâru’s-Selâm/Selâm Yurdu” demektedir. 258
    Müslimler, birbirlerine ‘selâm’ verirler. Böylece hem onlara;
    ‘selâmette, huzur içinde olun, benden güven içinde bulunun’ derler,
    hem de bu selâmla, onlara ‘selâm yurduna kavuşun’ diye duâ
    ederler. Gerçek anlamıyla iman edip İslâm’a teslim olan kişilerin
    kalpleri ‘selîm’ kalptir. Gerçek kurtuluşa ermek için de ‘selîm kalp’
    sahibi olmak gerekir. 259
    Allah (c.c.) insanları müslüman olmaya dâvet ediyor. Çünkü yaratılışın
    amacı Allah’a kulluktur, yalnızca O’na ibâdet etmektir. Bu
    kulluğun gerçekleşmesinin yolu, Allah’ın din olarak uygun gördüğü;
    yani boyun eğilmesi, itaat edilmesi, inanç ve yaşayış haline getirilmesi
    için seçtiği yaşama biçimi olan İslâm’dır. İnsanlar, İslâm’ın
    ilkelerine itaat edip teslim olurlarsa müslim/müslüman olabilirler.
    Allah’a iman eden bir mü’min, emânetin gereğini yapabilmek
    için; bunu yerine getirebilmenin yolunu ve kurallarını bildiren
    İslâm’a itaat eder. İşte bu itaate ibâdet denir. Bütün peygamberler
    insanları Allah’a ibâdet etmeye, dolaysıyla müslüman olmaya
    dâvet etmişlerdir. İbâdet; imanın yaşanmış, pratize edilmiş halidir,
    İslâm’ın en önemli rüknüdür; bir anlamda, İslâm’ın kendisidir.
    Mü’min ve Müslim: Mümin ile müslim arasında fark olduğunu
    söyleyenler bulunmaktadır. Kur’an’da şöyle buyruluyor: “Bedeviler
    dediler ki: ‘İman ettik’. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak, İslâm
    (müslim veya teslim) olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değil.
    256] 2/Bakara, 132
    257] 12/Yûsuf, 101
    258] 10/Yûnus, 25
    259] 26/Şuarâ, 89
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir
    şeyi eksiltmez. Hiç şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.”260 İslâm’ın yükselen gücü karşısında teslim olup, ‘biz de
    müslümanız’ demekten başka çareleri kalmayan bedevîlere Allah
    (c.c.), gerçek imanın kalpte kökleşmesi gerektiğini hatırlatıyor. Dışarıdan
    İslâm’ın gücüne teslim olmak yetmiyor. İman, çaresiz kalıp
    da teslim olmaktan biraz farklı bir olaydır. İman edip İslâm’ın
    gereklerine uyanlara Allah (c.c.) hak ettikleri karşılığı verecektir.
    Ancak, pratikte mü’min ile müslim kavramları arasında pek fark
    bulunmamaktadır. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.
    İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
    İslâm’a teslim olmak üç şekilde ortaya çıkar:
    a) Kalp ile olur ki; bu, kesin bir imandır.
    b) Dil ile olur; bu, ikrardır yani inandığını dil ile söylemektir.
    c) Organlarla olur ki; bu da yapılan ibâdetlerdir; Allah’ın hükmüne
    uygun davranışlardır.
    Müslim/müslüman bu üç bağlılığı, itaati ihlâslı bir şekilde yapan
    insandır. O, İslâm’ın bütün hükümlerine hem iman eder, hem
    de onlar karşısında teslimiyetini ortaya koyar, yani onları yapma,
    onlara uyma noktasında bir itirazı olmaz. Bütün emir ve yasaklara
    boyun eğer, İslâmî ilkelere itaat eder.
    Bütün peygamberler müslimdi. Öyleyse İslâm’a itaat eden bütün
    mü’minler onların izinden yürürler. Onların getirdiği Tevhid
    dinine gönül verirler. Müslimler tıpkı İbrâhim (a.s.) gibi, Allah’tan
    “teslim ol; yani hakkıyla müslüman ol!” şeklinde bir dâvet gelince,
    onlar hemen “âlemlerin Rabbine hakkıyla teslim oldum, gereği
    gibi müslüman oldum” derler. 261
    Müslüman, kalbiyle, diliyle davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu,
    Allah’a itaat ettiğini gösterir. Bu teslimiyet, düşman silâhı
    karşısındaki teslimiyet gibi değildir. Bir güvenin, kurtuluşun, huzuru
    aramanın, en doğru yola ulaşmanın, içinde ve dışında selâmeti
    istemenin bir teslimiyetidir. Bu teslimiyet, hem Allah’ın kudretinin
    yüceliğini idrâk etmek, hem de O’ndan gelen kurtuluşu ve barışı
    seçmektir. İslâm, bir anlamda kurtuluş ve gerçek barış olduğuna
    göre, müslim de; o barışı ve kurtuluşu isteyen, onu sağlayan
    İslâm’a itaat eden kimsedir.
    260] 49/Hucurât, 14
    261] 2/Bakara, 131
    İSLÂM
    - 115 -
    Müslümanın Özellikleri: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde müslimlerin
    özellikleri farklı açılardan anlatılmaktadır. Kur’an’daki
    emir ve yasaklar, ideal müslümanın nasıl olması gerektiğinin teorisini
    çizer. Pratik olarak da Allah (c.c.) nasıl bir kul istediğini,
    başta Peygamber olmak üzere örnek müslimleri ve onların güzel
    hallerini anlatarak bize göstermektedir. Kâmil bir mü’min, güzel
    bir müslüman, Allah’a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itaat eden,
    severek gönülden bağlanarak İslâm’ı hayatına geçiren insandır.
    Müslümanın tüm özelliklerini saymak için Kur’an’daki tüm emir
    ve tavsiyeleri, kıssalarda anlatılan örnek anlayış ve yaşayışı tek tek
    belirtmek gerekir. Müslümanın özelliği, Kur’an ve Sünnette açıklandığı,
    Rasûlullah tarafından pratize edildiği için bu ölçülere teslim
    olmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.) de müslümanlarda bulunması
    gereken bazı sıfatları anlatmıştır. Bunlardan bir iki örnek verelim:
    Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık;
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların
    elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.”262; “Müslüman
    müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının da zulmetmesine
    râzı olmaz.” 263
    “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmını almak, hasta
    ise ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, (meşru) davetine uymak,
    hapşırdığı zaman ‘yerhamükellah-Allah sana rahmet etsin’ demek.”264;
    “Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden çok
    seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfr’e dönmeyi, cehenneme
    yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 265
    Müslim/müslüman; hayırlı insandır, kendisi için hep hayırlı işler
    yaptığı gibi, başkasına hayrı dokunur. O çevresinde bulunan hiç
    bir şeye ve hiç bir kimseye zarar vermemeye çalışır. Herkese iyilik
    eder, insanlara ikramda bulunmaktan zevk alır. O, insanı küçülten
    bütün iş ve davranışlardan uzak durur. Hayatı Allah için yaşar,
    bir gün öleceğinin ve hayatının hesabını vereceğinin bilincindedir.
    İmanı onu hep doğruya ve hayırlara/faydalalara götürür. “Müslim,
    yürüyen İslâm’dır” dersek herhalde yanlış olmaz. 266
    262] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; İbn Mâce,
    Fiten 2, hadis no: 3934
    263] Buhârî, Mezâlim 3
    264] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 3, hadis no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb hadis
    no: 5030; Nesâî, Cenâiz 52; Tirmizî, Edeb 1, hadis no: 2736
    265] Nesâî, İman 3-4
    266] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 461-464
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    İslâm’ın Tebliği
    İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ
    edilmelidir. Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan
    kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak
    insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak,
    iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.”267 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir.
    İslâm, herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir.
    Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu
    durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
    İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu
    kimseye ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını
    sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir
    güç İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz.
    Bunu yapanlar, ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına
    yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir.
    Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller
    varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana
    farz kılmıştır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi
    istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları,
    insanların hâkimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan,
    ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp
    kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam
    ve hâkimiyeti olan İslâm’a ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve
    bütün peygamberler de bunun için gönderilmişlerdir.
    İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke
    “Lâ ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve
    hâkimiyeti sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde
    ve kalpte inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında
    da kanun ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh
    olmadığına şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça
    Allah’a ve İslâm’a saygısızlık yapılmış olur.
    Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir.
    Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında
    Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın
    hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
    Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden
    267] 3/Âl-i İmran, 104
    İSLÂM
    - 117 -
    Rasûlullah’dır (s.a.s.). Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet
    kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.s.)
    Allah’ın Rasûlüdür.”268 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel
    ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği
    zaman, en mütekâmil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu
    nizam budur.
    İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden
    ibâret değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan
    da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi
    şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.
    İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de
    yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama
    tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı
    ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket
    eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini
    oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar
    içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder,
    kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”269 “İşte böylece sizleri orta
    (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve
    Peygamber de size örnek olsun diye...” 270
    268] 48/Fetih, 29
    269] 3/Âl-i İmran, 110
    270] 2/Bakara, 143
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- “İslâm” ve “Müslim” Kelimeleri, Çekimleriyle Birlikte (50 yerde): 2/Bakara,
    128; 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 9/Tevbe, 74; 39/Zümer, 22;
    61/Saff, 7; 49/Hucurât, 17. Müslim ve çoğulu: 2/Bakara, 128, 132, 133, 136; 3/
    Âl-i İmrân, 52, 64, 67, 80, 84, 102; 5/Mâide, 111; 6/En’âm, 163; 7/A’râf, 126; 10/
    Yûnus, 72, 84, 90; 11/Hûd, 14; 12/Yûsuf, 101; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 89, 102; 21/
    Enbiyâ, 108; 22/Hacc, 78; 27/Neml, 31, 38, 42, 81, 91; 28/Kasas, 53; 29/Ankebût,
    46; 30/Rûm, 53; 33/Ahzâb, 35, 35; 39/Zümer, 12; 41/Fussılet, 33; 43/Zuhruf, 69;
    46/Ahkaf, 15; 51/Zâriyât, 36; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 35; 72/Cinn, 14.
    B- “İslâm” Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (22 yerde): 2/Bakara,
    112, 131, 131; 3/Âl-i İmrân, 20, 20, 20, 83; 4/Nisâ, 125; 5/Mâide, 44; 6/
    En’âm, 14, 71; 16/Nahl, 81; 22/Hacc, 34; 27/Neml, 44; 31/Lokman, 22; 37/Sâffât,
    103; 39/Zümer, 54; 48/Fetih, 16; 49/Hucurât, 14, 17; 40/Mü’min, 66; 72/Cinn, 14.
    İslâm Kavramıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, İman 1, 31, 36, 37; Tevhid 33; Mezâlim 3; Salât 28; Diyât 9; Cenâiz 2.
    Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 14, hadis no: 40; İman 22; İman 27, hadis
    no: 116, İman 56, hadis no: 34; İman 95, hadis no: 55; İman 176, hadis no:
    110; İman 205, hadis no: 129, İman 192, hadis no: 121; İman 232, hadis no:
    145; İman 240, hadis no: 153; İman 153, hadis no: 94; İman 13, hadis no: 2632;
    İman, 189, hadis no: 120; Selâm 3; Kader 25.
    Tirmizî, İman 3; İman 10, hadis no: 2625; İman 13, hadis no: 2631; İman 14,
    hadis no: 2738; İman 18, hadis no: 2646; Edeb 1, hadis no: 2736; Birr 17, 18,
    hadis no: 1927, 1928, 1930.
    Nesâî, İman 3, 4, 10, 13, 16; İman 9, hadis no: 8, 105; Zekât 72, hadis no: 5, 82;
    Cenâiz 52.
    Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; Edeb hadis no: 5030; Sünnet 16, hadis no:
    4695.
    İbn Mâce, Fiten 2, hadis no: 3934, Fiten 2, hadis no: 2931; Fiten 4, hadis no:
    3939-3941; Mukaddime 9, hadis no: 63,64
    Ahmed bin Hanbel, 2/491; 4/24
    Kütüb-i Sitte Muht. Terc. c. 16, s. 498; c. 17, s. 549
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 243-251, c. 2, s. 242-246
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101-103, 215
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 409-425, c. 2,
    s. 329-334
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 254-263
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 544-578, c. 3,
    s. 1197-1203
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
    s. 227-237, 562-566
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 454-506
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
    1, s. 420-444
    9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 341-359
    10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 238-248
    11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 128-134
    12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 31, 91-92, c. 3, s. 177
    İSLÂM
    - 119 -
    13. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-182
    14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.
    25-43
    15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 265-277
    16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s.252-291
    17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Hamdi Döndüren,) c. 3, s. 179-191, (Ahmed
    Güç,) 380-383
    18. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.475-480
    19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 307-310, 461-464
    20. Türkiye’de İslâmlaşma ve Önündeki Engeller, Hayreddin Karaman, Ensar
    Neşriyat, s. 95-122
    21. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 153-156
    22. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/58-61
    23. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 281-290
    24. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 265-276
    25. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
    26. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. s. 187-217
    27. Kur’an’da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 251-256
    28. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 75-106
    29. Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Said Havva, s. 63-74
    30. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y. s. 51-55
    31. Tevhid ve Değişim, Celâlettin Vatandaş, Pınar Y. s.76
    32. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
    33. İman Küfür Sınırı, A. Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 41-46
    34. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 67-74
    35. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, B. İslâmoğlu, Pınar Y. s. 53-78
    36. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537, Nil Y. s. 507-519
    37. İslâm Davetinin Esasları, A. Zeydan, Risale Y. c. 1, s.13-20 ve 61-102
    38. İslâm, Said Havva, Hilal Y. (s. 5-25), Tekin Y./ Petek Y.
    39. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 19-37, 39-53
    40. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. E. Sıddık Korkmaz-Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
    41. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. Ali Kuzudişli, Ögün Y.
    42. İslâm, Fazlur Rahman, Selçuk Y.
    43. İslâm, İsmail Farukî, çev. Osman Tunç, Risale Y.
    44. İslâm, Fethi Yeken, Ravza Y.
    45. İslâm: Fikir, Hareket, İnkılâb, Fethi Yeken, çev. Cuma Ağaç, İnkılâb Y.
    46. İslâm: İdealler ve Gerçekler, Seyyid Hüseyin Nasr, çev. Ahmet Özel,
    Akabe Y./İz Y.
    47. İslâm: Süreklilik ve Değişim I-II, J. Obert Voll, Yöneliş Y.
    48. İslâm Meydan Okuyor, Vahidüddin Han, çev. Cihad H. Reşad, Sebil Y.
    49. İslâm’ı Nasıl Anlamalı, Nasıl Anlatmalı, Heyet, Nesil Basım-Yayım
    50. İslâm Ahmet Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    51. İslâm, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
    52. İslâm Dini, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
    53. İslâm Dini, Mehmet altunkaya, Şelâle Y.
    54. İslâm Dini Esasları, Hidâyet Aydar, Hamdi Kocakaya, Marifet Y.
    55.
    İslâm Dini Esasları, H. Hüseyin Dilaver, Abdulgaffar Gündeşli, Gün Y.
    56.
    İslâm Dini ve İlmihali, İsmail Kaya, Madve Y.
    57.
    İslâm Ne Der? Mehmet Dikmen, Cihan Y.
    58.
    İslâm Nedir? Ali Şeriati, Birleşik Y.
    59.
    İslâm Nedir? W. Montgomery Watt, çeav. Elif Rıza, Birleşik DağıtımAnkara Y.
    60.
    İslâm Farkı, Vehbi Vakkasoğlu, Cihan Y.
    61.
    İslâm’ın Gerçeği, M. Said Çekmegil, Pınar Y.
    62.
    İslâm Gerçeği, Heyet, Ortadoğu Y.
    63.
    İslâm Gerçeği Kitabı Üzerine, Mehmet Bayraktar, Fecr Y.
    64.
    İslâm Hakkında Ne Dediler, Tahir Yücel, İz Y.
    65.
    İslâm Düşüncesi, Seyyid Kutub, I-III, Dünya Y./İşaret Y.
    66.
    İslâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, Muhammed el-Behiy, çev. Sabri Hizmetli,Fecr Y.
    67.
    İslâm Düşüncesinin Kur’anî Temelleri, Seyyid Ali Hamaney, çev. AlicanBahadır, Endişe Y.
    68.
    İslâm Nizamı, Yusuf El Kardavi, Esra Y.
    69.
    İslâm Nizamı, Mevdudi, çev. Ali Genceli, Hilal Y.
    70.
    İslâm Nizamı, Mahmud Şakir, Kahraman Y.
    71.
    İslâm Nizamı I-III, Ali Rıza Demircam, Eymen Y.
    72.
    İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Çağrı Y.
    73.
    İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan el-Bûtî, Şûrâ Y.
    74.
    İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    75.
    İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
    76.
    İslâmî Topluma Doğru, Reyhan Şerif, Akabe Y.
    77.
    İslâmî Yöneliş, Raşid el-Gannuşi, Bir Y.
    78.
    İslâm Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
    79.
    İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
    80.
    İslâm Üzerine Düşünceler, Derleme, T.D.Vakfı Y.
    81.
    İslâm ve Beş Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    82.
    İslâm’da Yaşayış Esasları, İsmail Hakkı Uca, Can Kitabevi Y.
    83.
    İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, Özgün Y.
    84.
    İslâm’ın Keşfi, Ekber S. Ahmed, İz Y.
    85.
    İslâmî Kimlik, İlkeler ve Hareket, Komisyon, Ekin Y.
    86.
    İslâm’ı Yaşama Sanatı, Ahmet Şahin, Nesil Y.
    87.
    İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,İhtar Y.
    88.
    İslâm’ın Anlayışına Doğru, Mevdudi, Nizam Y.
    89.
    İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Kutup, Hisar Y.
    90.
    İslâm’ın Vadettikleri, Roger Garaudy, Pınar Y.
    91.
    İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    92.
    İslâm’ın Çağrısı, Mevdudi, Bir Y.
    93.
    İslâm’a İlk Adım, Mevdudi, İnkılâb Y.
    94.
    İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, çev. Cemal Aydın, T. D. Vakfı Y.
    95.
    İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, YeniUfuklar Neşriyat
    96.
    İslâm Ansiklopedisi, Heyet, T.D.Vakfı Y. 1-22 (yayınlanmaya devamediyor)
    97.
    Şamil İslâm Ansiklopedisi 1-6, Heyet, Şamil Y.
    98.
    İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi 1-3, Heyet, Hikmet Neşriyat
    99.
    İslâm’da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi I-III, Heyet, Çağ-Kültür Y.
    100.
    Müslüman Olmam Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, İslâmoğlu Y./Ravza Y.
    101.
    Müslümanca Yaşama Sanatı, Mehmet Emre, Çile Y.
    102.
    Müslümanın 24 Saati, Mehmet Ali Karahasanoğlu, Cevher Y.
    103.
    Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    104.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, İz Y.
    105.
    Müslümanca Yaşamak, Rasim Özdenören, İz Y.
    106.
    Müslümanca Yaşamak, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y.
    107.
    Müslümanın Müslümanlaşması, Ömer Vehbi Hatiboğlu, Mesaj Y.
    108.
    Müslümana Muhtacız, Vehbi Karakaş, Timaş Y.
    109.
    Müslüman Şahsiyeti, M. Ali Haşimi, Risale Y.
    110.
    Müslümanı Anlamaya Çalışmak, Ziya Kesriklioğlu, Zafer Y.
    111.
    Müslüman İmajı, Heyet, T. D. Vakfı Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 10323 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:37

    Ortam