Çarşamba, 27 Ocak 2021 01:11

    Melek, Cin ve Şeytan

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -22-
    MELEK, CİN ve ŞEYTAN
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    MELEK, CİN ve ŞEYTAN
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -22-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Mü’minler, meleklerin, cinlerin ve şeytanın var olduğuna inanırlar. Bunlar gaybî varlıklardır, gözümüzle görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah, Kitab’ında bunların varlığından bahsettiği halde, bunlara inanmamak, Allah’ı yalanlamaktır.
    Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren “meleklerin varlığı”na kesin olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen, diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder. Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri ve kıyâmeti de inkâr etmiş olur.
    İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte öncelikli bir öneme sahiptir.
    Melekler, cin ve şeytanlar, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde, yani farklı boyutta yaşayan latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Akl-ı selim, gözle görülmeyen bu gibi varlıkların mevcudiyetinin imkânsız olmadığını, aksine onların da, varlığı câiz olan şeylerden olduğunu kabul eder. Çünkü meleklerin ve cinlerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bugün ilmin mâhiyet ve hakikatini tespit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. İlmimizi, gücümüzü, ahlâkımızı, namusumuzu gözle görüp gösteremediğimiz halde kabul ediyoruz. Rüzgârı, elektriği inkâr eden yok. O halde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, gözlem ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz.
    Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür (Bk. 2/Bakara, 3). Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini, “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar; Bunları inkâr edemezler; o yüzden iman konusu değildirler. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
    Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerini yazdığını bilir. Ve bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
    İman, insanı güzel ameller işlemeye, imansızlık da insanı kontrol edilemeyen bir canavara dönüştürür. Güzel işler yapan güzel insanlardan olmanız duâsıyla…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    MELEK / 11
    Melek; Tanımı ve Mâhiyeti / 11
    Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler / 14
    Meleklerin Özellikleri / 17
    Meleklerin Görevleri / 18
    Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri / 21
    Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler? / 26
    Gayba ve Meleklere İman / 27
    Melek İnancının Etkileri / 28
    Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar / 29
    CİN / 33
    Cinn; Anlam ve Mâhiyeti / 33
    Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı / 57
    Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı / 60
    Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler / 63
    Cin Konusunda Şirke Düşmek / 70
    Fetişizm; Büyü ve Korku Dini / 71
    Cin Sûresi / 75
    Cinnet/Cünûn / 81
    Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar / 85
    İfrît / 91
    Peri / 93
    Gûl ve Gûlyabaniler / 94
    Nazar Değmesi / 98
    Sihir/Büyü / 107
    Kehânet ve Arâfet/Arrâflık / 127
    Tütsüleme inancı / 131
    Rukye İnancı / 133
    Muskalar (Temâim) / 137
    ŞEYTAN – İBLİS / 145
    İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti / 145
    İblis/Şeytan ve Özellikleri / 146
    İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi / 148
    Şeytana Mühlet Verilişi / 151
    İblis ve Faâliyet Alanı / 152
    İblis’in Başvurduğu Yöntemler / 154
    Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması / 156
    Şeytanın Görevi / 159
    Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler / 160
    Her insana Bir Şeytan Verilişi / 161
    İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar / 161
    Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma / 162
    Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti / 162

    - 11 -
    MELEK
    •
    Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
    •
    Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler
    •
    Meleklerin Özellikleri
    •
    Meleklerin Görevleri
    •
    Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
    •
    Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    •
    Gayba ve Meleklere İman
    •
    Melek İnancının Etkileri
    •
    Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
    “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.” 1
    Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
    Melek kelimesi, “elûk”, “elûke” veya “mülk” kelimesinden türemiş Arapça bir kelimedir. Türediği bu kelimeler, risâlet, yani elçilik, (postacılık, aracılık) ve kudret, kuvvet anlamlarına gelir. Dolayısıyla “melek” de, elçi, güçlü, kuvvetli idare eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah, bu kelimeyi; kulları, peygamberleri ve diğer yaratıkları ile kendi arasında elçilik-habercilik görevini yapan ve evrendeki olayların meydana gelmesi için verilen görevleri yerine getiren güçlü-kuvvetli yaratıklarına isim olarak vermiştir. Çoğulu “melâike”dir. Istılahta melekler, Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde peygamberlere görünebilen, zor işlere gücü yeten, yemeyen içmeyen, erkeklik ve dişilikleri olmayan, Allah’a devamlı ibâdet ve itaatten ayrılmayan lâtif varlıklar olup İslâm’da iman esaslarından birini oluşturmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak 88 yerde melek kavramı geçmektedir. “Melek” kelimesi yanında Kur’ân-ı Kerim’de, çoğu âyette, meleklerden aynen peygamberler gibi, “rasûl” ve bunun çoğulu olan “rusul” diye de söz edilmektedir. Bu kelimeler, elçi ve elçiler mânâsındadır. Aynı zamanda bu kelimeler, meleklerin esas vazifelerinin, elçilik olduğunu da gösteriyor. Bu elçilik, bazen Allah ile peygamberler arasında, bazen de Allah ile diğer varlıklar
    1 2/Bakara, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    arasında oluyor. Onlar, vahiy getiriyor, kâinattaki hadiseleri, Allah
    Teâlâ’dan aldıkları emirler çerçevesinde yürütüyor ve böylece
    aracılık-elçilik görevini çok değişik şekillerde yerine getiriyorlar. 2
    Allah, bir âyet-i kerimede iman edilmesi gerekli olan esasları
    özlü bir şekilde bildirerek şöyle buyurur: “Peygamber de, mü’minler
    de kendilerine Rablerinden indirilene iman ettiler. Herbiri Allah’a, O’nun
    meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti.”3 İman edilmesi
    gereken şeylerin âyetteki sıralanışı içinde meleklerin yeri, onlara
    imanın önemini göstermektedir. Bu sıranın, Allah isminden
    sonra, kitaplar ve peygamberler’den önce oluşu, meleklerin Allah
    ile peygamberler arasında elçilik-habercilik yaptıklarına, Allah’ın
    kitaplarını getirmede aracı olduklarına, yani vahiy getirme görevlerine
    işaret eder mâhiyettedir. Melekler, Allah’ın insanlara
    bir lutfu ve keremi sayılan “peygamberlik müessesesi”nin temeli
    olan Allah’ın İlâhî vahyini, görülmeyen gayb âleminden insanlara,
    onlar arasından seçilen peygamberlere indiren Allah’ın İlâhî elçileridir.
    İman konusunda, Rasûlullah’tan Hz. Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği
    meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s.), vahiy meleği Cibril (a.s.)
    ile konuşmuş, kendisine Cebrâil “İman nedir?” diye sorduğunda
    Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “İman; Allah’a, meleklerine,
    kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayriyle şerriyle kadere
    inanmaktır.” 4 Kur’an’da meleklerin varlığını kabul etmeyenler açık
    bir şekilde kâfir ve sapık olarak nitelendirilmiştir: “Kim Allah’ı, meleklerini,
    kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederek kâfir
    olursa, hiç şüphesiz ki uzak bir dalâletle sapıp gitmiştir.” 5
    Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen
    âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere
    iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara
    indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği
    getiren, vahyi ve kitapları indiren “meleklerin varlığı”na kesin
    olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen,
    diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder.
    Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer
    iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri
    inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri,
    ruhları ve kıyâmeti inkâr etmiş olur.
    2 Lutfullah Cebeci, Kur’an’da Göre Melek Cin Şeytan, s. 25
    3 2/Bakara, 285
    4 Müslim, İman 1; ayrıca Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî de benzerini
    rivâyet etmişlerdir.
    5 4/Nisâ, 136
    MELEK
    - 13 -
    İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen
    kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar
    için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte
    öncelikli bir öneme sahiptir.
    Melekler, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde mevcut
    nuranî latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de,
    var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da
    onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, meleklerin ne varlığını,
    ne de yokluğunu kesin delillerle ispat edemez. Fakat akl-ı selim,
    gözle görülmeyen bu gibi latif varlıkların varlığının imkânsız olmadığına,
    aksine onların da, vücudu câiz olan şeylerden olduğuna
    delâlet eder. Çünkü meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî,
    felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz.
    Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin mâhiyet
    ve hakikatini tesbit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun
    ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz
    veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat
    gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet
    ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi
    maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, manevî, gaybî varlıklara
    da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, gözlem ve
    tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi,
    gaybî, manevî yaratıklardır.
    Nitekim özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozof, fizik
    ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmıştır.
    Bu günkü müsbet bilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu,
    fizik ötesi birtakım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî
    âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebep olduğunu
    kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler,
    meleklerin varlığının aklen câiz ve mümkün görüldüğüne kesin
    olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de,
    aklımız ve ruhumuz gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz ama
    peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrâil (a.s.)’in
    elçiliği ile Allah Teâlâ’nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy
    meleği aracılığı ile Allah’ın emir ve yasaklarını alıp öğrenmişler
    ve insanlığı hidâyete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı
    Kerim de, Peygamberimiz’e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin
    varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün müslümanlar,
    Kur’an’ın haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği meleklere
    iman ederler.
    Kur’an’da geçen pek çok âyette meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş,
    yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî’de ve Arş
    etrafında, Beytu’l Ma’mur ve Sidre-i Müntehâ’da, cennet ve cehennemde
    sayısız melekler vardır. Bütün melekleri çok çeşitli olan
    görevlerine ve yaptıkları işlerin mâhiyetine göre tanzim edip bunları
    yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve âmirleridir.
    Başta Cebrâil olmak üzere, Mikâil, Azrâil ve İsrâfil meleklerin en
    büyükleri ve peygamberleridir.
    Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili
    Kur’an’daki Tasvirler
    Meleklerin hangi şeyden yaratıldığına dair Kur’ân-ı Kerim’de
    herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bir hadis-i şerifte “cinlerin ve şeytanların
    ateşten, Hz. Âdem’in Kur’an’da bildirildiği gibi toprak ve çamurdan,
    meleklerin ise nurdan yaratıldığı”6 bildirilmektedir. Kur’an’dan,
    meleklerin insanlardan önce yaratıldıkları,7 güçlü ve kuvvetli
    oldukları,8 Allah’ın hitabına muhatap olup O’nunla konuştukları,9
    Hz. İbrahim, Lût, Zekeriyyâ ve Meryem ile konuştukları10 ve
    âhirette cehennemliklerle konuşacakları,11 arşın etrafında tavaf
    ettikleri,12 iri gövdeli ve sert tabiatlılarının bulunduğu13 kanatlarının
    ve ellerinin mevcut olduğu14 anlaşılmaktadır. Kur’an ve hadislerde
    yer alan bu ve benzeri ifadeler yanyana konulduğu zaman
    meleklerin farklı ve özel varlıklar oldukları anlaşılmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin “kanatlı” oldukları belirtilir.
    “Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı
    elçiler yapan Allah’a hamd olsun. O, yaratmada dilediğine artırır. Muhakkak
    ki Allah her şeye kaadirdir.”15 Bu âyetten anlıyoruz ki, meleklerin,
    nurânî mâhiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine
    göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Ancak; gayb (görülmeyen)
    âlemden olan, maddî kesâfetten soyutlanmış, mâhiyeti bilinmeyen
    melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlıklar olarak tasavvur
    etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın irâde
    ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış,
    Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen
    6 Müslim, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, VI/168
    7 2/Bakara, 30-34
    8 53/Necm, 53
    9 2/Bakara, 30; 7/A’râf, 11
    10 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82; 3/Âl-i İmran, 39, 42-45
    11 4/Nisâ, 97
    12 39/Zümer, 75
    13 66/Tahrim, 6
    14 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 93
    15 35/Fâtır, 1
    MELEK
    - 15 -
    kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nurânî mâhiyeti ile bağdaşan,
    vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden
    mânevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî
    ve mecazî bir ifade tarzıdır.
    Kur’an’da kanat anlamına gelen “cenah” kelimesi, kuşların
    kanatları gibi somut ve maddî varlık anlamına alınabileceği gibi,
    mânevî varlıkların görevlerini en serî şekilde yapabilmelerini sağlayan
    kudretin sembolü olarak da anlaşılabilir. Kuşlar için kanat,
    nesneler için taraf anlamına gelen “cenah” kelimesi, insan için kullanıldığında
    “el” ve “yardım” gibi anlamlara gelir. Nitekim Cenâb-ı
    Hakk’ın Hz. Peygamberimiz’e “Mü’minlere kanat ger.”16 emri, onları
    “himaye et” anlamındadır. Din ve dünya ilimlerine sahip olan bir
    kimseye, mecazen “zü’l-cenâhayn/iki kanat sahibi” dendiği gibi,
    anaların çocukları için şefkat ve merhamet kanatlarından bahsedilir.
    “Çocukların ana babaları üzerlerine kanat germeleri”17 istenir.
    Hıristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve
    tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da
    budur.
    Kur’an ve hadis metinlerinde yer alan bazı ifadelerde meleklerden
    tabiat kanunlarının kast edildiğini söyleyenler yanında,
    onları maddenin mikrodalga boyutundan salt enerji boyutuna
    kadar uzanan kuantsal bir yapı olarak niteleyenler de bulunmaktadır.
    Bu yorumlar, çağın teknik terimlerini kullanarak melekleri
    tanımlama çabaları ve bilinmeyen şeyleri merak edip gaybın sınırlarını
    zorlama gayretleridir. Hâlbuki kaynaklardaki melek kavramına
    dikkatli ve doğru bir çerçeve içinde bakıldığında onların
    vahiy getirme, suçluları cezalandırma, eylemleri yazma, insanlara
    yardım etme, canları alma, cehennemi koruma, cenneti yönetme
    gibi görevleri bulunduğuna ilişkin ifadeler bir araya getirilince,
    mâhiyetlerinin böyle çağdaş bilimsel yaklaşımlar doğrultusunda
    olmadığı, gerçek yapılarının hiçbir zaman şimdiye kadar bilinemediği
    ve bundan sonra da keşfedilemeyeceği ortaya çıkar.
    Meleklerin Görülüp Görülmemesi
    Meleklerin mâhiyetiyle ilgili farklı görüşler, beraberinde onların
    görülüp görülemeyeceği tartışmasını getirmiştir. Kur’ân-ı
    Kerim’de meleklerin önce Hz. İbrahim’e gelip onu bir erkek evlat
    ile müjdeledikleri, ardından Lût’a (a.s.) giderek adamları ile şehri
    terketmesini söyledikleri,18 Cebrâil’in Hz. Meryem’e insan şeklinde
    16 15/Hıcr, 88; 26/Şuarâ, 285
    17 17/İsrâ, 24
    18 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    görünerek ona tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması için Allah’ın
    elçisi olduğunu söylediği19 ve Hz. Peygamber’in onu apaçık ufukta
    ve sidretü’l-müntehânın yanında gördüğü haber verilmektedir. 20
    Bununla birlikte Kur’an, Peygamber’e itiraz ederek bir melek
    görmek istediklerini yahut peygamber/elçi olarak melek gönderilmesinin
    gerektiğini söyleyenlere cevap olarak meleklerin görünür
    varlıklar olmadığını, eğer dünyada insanlar değil de melekler yaşasaydı
    ancak o zaman elçi olarak gönderilebileceğini, meleklerin
    fermân-ı İlâhî ile indirildiği zaman onlara mühlet verilmeyeceğini
    ve meleklerin görüleceği gün günahkârlara hiçbir sevinç haberinin
    olmayacağını vurgular.21 İnsanlara, görmedikleri askerler
    gönderildiğini,22 aynı türden varlıklar olan cin ve şeytanların da
    insan gözüyle görülmediğini beyan eder. 23
    Ancak, yukarıda ismi geçen zatların meleklerle yaptıkları görüşmelerin
    keyfiyeti bilinmemektedir. Bu olaylar, tartışmayı meleklerin
    görülüp görülmemesinden çıkarıp, peygamber olmayan
    kişilerin onları görüp göremeyeceği noktasına getirmiştir. Zira
    peygamber, meleği görmekle kalmaz, sesini de işitir. Bu sebeple
    melek onun için elle tutulur, gözle görülür bir realitedir. Melek,
    gayr-i maddî bir varlık olduğu için peygamber onu bazen insan
    şeklinde, bazen de başka şekillerde görür. Cebrâil, ekseriya insan
    şeklinde görülmüştür. Fakat Peygamber’in onu kendi şekliyle
    gördüğü de olmuştur.24 Ancak bunun nasıl gerçekleştiği belirtilmemiştir.
    Belki de bu mânevî gözle ve tasviri imkânsız bir şekilde
    olmuştur. Bir defasında da Peygamber, Cebrâil’i altı yüz kanadı ile
    birlikte görmüştür.25 Bu da meleğin muazzam kudretine bir işarettir.
    Bir başka seferinde ise melek, bulutun içinde görülmüştür. 26
    Bu rivâyetlere temas eden bazı âlimler, Cebrâil’i Hz. Peygamber
    dışındaki insanların göremedikleri yorumunu yapmaktadırlar.
    Bizce, melekler mâhiyet itibariyle bizim görme duyumuzun sınırları
    dışında bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Zaten bu özellikleri
    dolayısıyladır ki onlara iman, bir âmentü esası olmuştur. Duyularımızın
    gayb âlemine ait varlıkları müşâhedesi bir kenara, madde
    âlemine ait birçok varlığı görme eşiği dışında olması dolayısıyla
    19 19/Meryem, 17-21
    20 81/Tekvir, 23; 53/Necm, 13-17
    21 17/İsrâ, 92-95; 15/Hicr, 8; 25/Furkan, 21-22; 6/En'âm, 8
    22 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9
    23 7/A'râf, 27
    24 Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
    25 Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
    26 Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
    MELEK
    - 17 -
    müşâhede edemediğini bildiğimize göre, “görememe” gibi bir
    savunma ile onları inkâra kalkışmak tutarlı ve ilmî değildir. Aksi
    takdirde görülemeyen şeylerin hepsini inkâr etmek gerekir ki bu
    müşâhede ettiğimiz fizik âlemin kat kat fazlasını inkâr demektir.
    Gaybî konularda akîdenin kaynağı Kur’an ve mütevâtir sünnet
    olup melek inancı da Kur’an’ın kesin bildirimleri ile sâbit bir
    konudur. Temel itibariyle melekler, insanoğlunun beşerî idrâk vasıtalarıyla
    tanınamayacak yapıda varlıklardır. Bu nedenle onların
    yaratılış biçimleri, cevherleri, görünme şekilleri gibi konulara dalmamak
    gerekir. Böyle teferruatlardan sorumlu olmadığımız gibi
    sâdık haber dışında geliştirilecek bütün yorumların herhangi bir
    yararı ve dinî değeri de yoktur. 27
    Meleklerin Özellikleri
    Meleklerin kendilerine has yapı ve özelliklerini şu şekilde sıralamak
    mümkündür:
    1. Nurdan yaratılmış olup erkeklik-dişilik, yeme-içme, yorulma,
    usanma gibi maddî özelliklerden arınmış varlıklardır. 28
    2. İtaatkâr varlıklar olup Allah’ın kendilerine verdiği görevleri
    yaparlar, O’nun emrinin dışına çıkmazlar. 29
    3. Son derece güçlü, kuvvetli ve süratle hareket edebilen varlıklardır.
    30
    4. Allah’ın emir ve izni ile çeşitli şekillere girebilmektedirler. 31
    5. Normal şartlarda gözle görülmezler. Peygamberler onları
    aslî sûretleri ve büründükleri biçimleri ile görebilirler. 32
    6. Gaybı, bilgisi sadece Allah’a ait bulunan konuları bilemezler.
    Onlar, Allah’ın tâlim ettiği hususları, öğrettiği kadarıyla bilebilirler.
    Kur’ân-ı Kerim mutlak gayb bilgisinin Allah’a has olduğunu
    beyan etmekte ve O, bu bilgileri meleklerle bile paylaşmamaktadır.
    Nitekim Hz. Âdem’in yaratılışını dile getiren âyetlerde melekler
    “Bizim, Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur.” demek
    sûretiyle acziyetlerini itiraf etmişlerdir. 33
    27 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İslâm'da İnanç Esasları, İFAV Y., s. 234 ve
    devamı
    28 Bk. 11/Hûd, 70; 21/Enbiyâ, 19-20; 37/Sâffât, 149-153; 43/Zuhruf, 19; Müslim,
    Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, IV/168
    29 Bk. 16/Nahl, 50; 21/Enbiyâ, 27; 66/Tahrim, 6
    30 Bk. 35/Fâtır, 1; 69/Hâkka, 17; 70/Meâric, 4
    31 11/Hûd, 69-70; 19/Meryem, 16-17; 15/Hicr, 51-52; 51/Zâriyât, 24-28; Buhâri,
    İman 37; Müslim, İman 1
    32 Bk. 7/A'raf, 27; 17/İsrâ, 92-95; 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9; Buhâri, İman 37;
    Müslim, İman 1; Ebû Dâvud, Sünnet 15
    33 Bk. 2/Bakara, 30-33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    “Onlar, Allah’ın şerefli kullarıdır. Onlar, Allah’ın sözünden önce söz
    söylemezler ve O’nun emrettiklerini (hemen) yaparlar.” 34
    “Onlar, Allah’ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emr olundukları
    şeyleri (aynen) yaparlar.” 35
    “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun katındakiler O’na
    ibâdet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve
    gündüz durmadan (yorulmadan) O’nu tesbih (ve takdis) ederler.” 36
    “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrâil’i)
    ona gönderdik. (O,) ona düzgün bir insan şeklinde göründü.” 37
    Meleklerin Görevleri
    Melekler, Allah tarafından verilen görevleri eksiksiz yerine getiren
    itaatkâr varlıklardır. İnsanlarla ilgili görev alanlar ise, onların
    ruhî ve mânevî hayatı ile ilgilenmektedirler. Bazıları ortak, bazıları
    da müstakil olmakla beraber, Allah tarafından meleklere verilen
    görevler şöyle sıralanabilir:
    1. Allah’ı hamd ile tesbih etmek, O’na secdede bulunmak,38
    Allah’ı gece gündüz övmek39 ve takdis etmek,40 emr olundukları
    diğer şeyleri yapmak. 41
    2. Peygamberlere vahiy getirmek. Allah Teâlâ insanlar gibi
    meleklerden de elçiler seçtiğini,42 Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere
    vahiy indirildiği gibi Hz. Muhammed’e de vahiy gönderildiğini43
    ve Cebrâil’in, Kur’an’ı Peygamber’in kalbine indirdiğini44
    haber vermektedir.
    3. Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek, mü’minlere
    âhirette şefaat etmek ve bütün insanlara dünyada hayır duâda
    bulunmak. “Allah ve melekleri Peygamber’e salevat getirirler. Ey iman
    edenler! Siz de O’na salât ve selâm getirin.”45 Şefaat, kıyâmet gününde
    günahkârlar hesabına Allah’a yalvarmak olup Kur’an’da,
    34 21/Enbiyâ, 26-27
    35 66/Tahrim, 6
    36 21/Enbiyâ, 19-20
    37 19/Meryem, 17
    38 42/Şûrâ, 5; 7/A'râf, 206
    39 21/Enbiyâ, 19
    40 2/Bakara, 30
    41 16/Nahl, 50; 66/Tahrim, 6
    42 22/Hacc, 75
    43 4/Nisâ, 163
    44 2/Bakara, 97; 26/Şuarâ, 193-194
    45 33/Ahzâb, 5-6
    MELEK
    - 19 -
    “Göklerde nice melekler vardır ki Allah dilemedikçe onların şefaatleri hiçbir
    fayda vermez.”46 buyrulmakta, hadiste de meleklerin şefaatlerinden
    söz edilmektedir.47 Bunun yanında meleklerin bu dünyada
    da insanlar için duâ ettikleri ifade edilmektedir: “Melekler yerde
    bulunanlar için mağfiret dilerler. ‘Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin
    her şeyi kapsamıştır. Artık tevbe edip Senin yolundan gidenleri bağışla.
    Ey Rabbimiz! Onların babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salâh
    halde bulunanlara vaad ettiğin cennete sok. Onları kötülüklerden koru’
    derler.” 48
    Onların duâlarının sonucu olarak sâlih kulların her çeşit karanlıktan
    aydınlığa çıkarıldığı bildirilmektedir: “Sizi zulumâttan
    nûra (karanlıklardan aydınlığa) çıkarmak için lutuf ve inâyette bulunan
    O’dur. Melekler de sizin için salât getirir, rahmet ve merhamet dilerler.”49
    Ayrıca melekler, şeytanların aksine insanları iyi işlere sevkederler.
    Her insanın biri melek, biri de şeytan olmak üzere iki arkadaşı bulunmakta
    olup, Kur’an, birincisine “şâhid”, ikincisine “sâik” (sevkeden)
    demektedir.50 Hadiste ise insana refakat eden bir melek ve
    bir de şeytanın olduğu ve her ikisinin de insana telkinde bulunduğu51
    beyan edilmektedir. Ayrıca hem Kur’an’da52 hem de hadislerde
    insanı takip eden bir refakatçinin (“karîn”in) bulunduğundan
    söz edilmektedir.
    4. Peygamberlere ve mü’minlere destek olup mânevî güç
    vermek, onları sıkıntılı ve üzüntülü anlarında teselli etmek,
    kâfirleri ise sıkıntıya sokmak.53 Kur’an’da Hz. İsa’nın Rûhulkudüs
    ile desteklendiği,54 meleklerin Allah’a inanıp doğru yolda istikametle
    yürüyenlerin üzerine inerek onlara moral ve mânevî güç
    verecekleri,55 Allah’ın, kendisine ve âhiret gününe inananları katından
    bir ruh ile desteklediği,56 melekler göndererek düşmanlarına
    karşı mü’minleri takviye ettiği,57 iman edenlere destek
    olmalarını, kâfirlerin boyunlarına ve parmaklarına vurmalarını
    emrettiği58 haber verilmektedir.
    46 53/Necm, 26
    47 Buhari, Tevhid 24
    48 40/Mü'min, 7-9)
    49 33/Ahzâb, 43
    50 50/Kaf, 21
    51 Tirmizî, Tefsir 2, 364
    52 50/Kaf, 23
    53 16/Nahl, 28, 32
    54 2/Bakara, 253; 5/Mâide, 110
    55 41/Fussılet, 30-32
    56 58/Mücadele, 22
    57 3/Âl-i İmran, 124-125
    58 8/Enfâl, 12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    5. İnsanı koruyup, ona bir anlamda hizmet ederler. Kur’an’da
    önünde ve arkasında insanı koruyan takipçilerin bulunduğu bildirilmektedir.
    59
    6. İnsanların fiillerini kaydederler. Kur’an’da, üzerinde bir koruyucu
    ve denetleyici bulunmayan hiçbir kimsenin bulunmadığı,60
    insanların üzerinde muhâfızlık eden değerli kâtiplerin mevcut olduğu
    ve onların yapmakta olduklarını bilip yazdıkları61 haber verilmektedir.
    İki melek, kişinin yaptıklarını yazmaktadır. İnsan hiçbir
    söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek
    bulunmasın.62 “Sizden söz gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen
    ile gündüzün yürüyen eşittir. Onun önünde ve arkasında Allah’ın
    izniyle kendisini koruyan takipçileri vardır.” 63
    7. Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrâsıyla görevlidirler.
    Kur’an’da çeşitli fonksiyonlarıyla âlemi idare edenlere yemin
    edilmesi,64 insanların canını alan “ölüm meleği”nden söz
    edilmesi,65 meleklerin yalancı peygamberlerin ve kâfirlerin canını
    pençelerini onlara uzatarak,66 yüzlerine ve arkalarına vurarak ve
    “tadın yakıcı cehennem azabını” diyerek67 alacaklarının bildirilmesi;
    hadiste ana rahminde teşekkül eden her canlı için bir doğum meleğinin
    mevcut olduğundan söz edilmesi,68 Cenâb-ı Hakk’ın insanı
    yaratacağı zaman bu irâdesini meleklere açması ve yarattığında
    ona secde etmelerini istemesi69 onların dünya ile irtibatlarının bulunduğunu
    ve İlâhî irâdenin yerine getirilmesinde vasıta olarak
    kullanıldıklarını gösterir. Aksi takdirde kendilerine insanın yaratılacağı
    isteğinin açıklanmasının bir anlamı olmaz. Ayrıca arşı taşıyan
    ve arşın etrafında dolaşan meleklerin70 fonksiyonları da düşünüldüğünde
    meleklerin tabiat kanunlarının yerine getirilmesinde
    çok etkili oldukları görülür. Çünkü arş, kâinatın İlâhî varlık tarafından
    idaresini gösteren bir semboldür ve bunu taşıyan melekler de
    bu idarenin temini hususunda kullanılan vasıtalardır.
    59 13/Ra'd, 11
    60 86/Târık, 4
    61 82/İnfitar, 10-12
    62 50/Kaf, 17-18
    63 13/Ra'd, 10-11
    64 79/Nâziât, 5
    65 32/Secde, 11
    66 6/En'âm, 93
    67 8/Enfâl, 50
    68 Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
    69 2/Bakara, 30-34; 15/Hicr, 28-31
    70 39/Zümer, 75; 40/Mü'min, 7
    MELEK
    - 21 -
    8. Melekler, İlâhî cezaları icrâ eden elemanlardır. Mü’minlere
    destek oldukları gibi; kâfirler hakkında takdir edilen cezaları da
    icrâ etmektedirler. Kur’an, kendilerine elçi olarak melek gönderilmesini
    isteyen kâfirlere71 şöyle cevap vermektedir: “Gökyüzünün
    beyaz bulutlar ile yarılıp meleklerin bölük bölük indirildikleri gün, gerçek
    mülk, çok merhametli olan Allah’ındır. O gün kâfirler için de pek
    çetin bir gündür.”72 Bu âyet, meleklerin inmesi ile sözkonusu olan
    şeyin günahkâr kulların başına geleceği söylenen ceza olduğunu
    gösterir. Başka bir yerde ise, “Meleklerin, kâfir olanların canlarını aldıkları
    zaman, yüzlerine, arkalarına vurup ‘cayır cayır yakıcı ateş azabını
    tadın’ dediklerini”,73 onların yüzlerine, arkalarına vurarak canlarını
    alacakları,74, “meleklerin ancak hak ile indirileceği ve o zaman onlara
    mühlet verilmeyeceği”75 bildirilmektedir. 76
    Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
    Meleklerin sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Kur’ân-ı Kerim’de
    cehennem işleri ile görevli melekler bulunduğu belirtildikten
    sonra onların sayısının on dokuz diye belirlenmesinin sadece bir
    imtihan vesilesi olduğu beyan edilmekte ve “Rabbinin ordularını,
    kendisinden başkası bilemez”77 buyrulmaktadır. Bu ifadelerden meleklerin
    sayısının çok fazla olduğunu anlamakla beraber herhangi
    bir rakam vermenin mümkün olmadığını ve onların sayısını ancak
    Allah Teâlâ’nın bildiğini anlamaktayız.
    Meleklerin çeşitlerine gelince, Kur’an, göklerin ve yerin ordularının
    Allah’a ait olduğunu,78 mü’minleri görünmeyen ordularla
    desteklediğini79 beyan etmekte; göklerde ulular meclisi anlamına
    gelen “mele-i a’lâ”nın bulunduğunu,80 cin ve şeytanların burada
    olup bitenleri ve meleklerin kendi aralarındaki konuşmaları dinlemelerine
    mâni olmak üzere göklerin muhâfaza altına alındığını81
    kaydetmektedir. Bununla beraber naslarda çeşitli görevlerle
    vazifeli meleklerin bulunduğu beyan edilmiş, bunların bir kısmı
    özel adlarla isimlendirilirken (Cebrâil, Mikâil gibi), bir kısmı da görevleri
    ile zikredilmiştir (Ölüm meleği, arşı taşıyanlar gibi). Şimdi
    bunları sıralayarak kısaca görev ve özelliklerinden söz edelim:
    71 25/Furkan, 21; 2/Bakara, 210
    72 25/Furkan, 25-26
    73 8/Enfâl, 50
    74 47/Muhammed, 27
    75 15/Hicr, 7-8
    76 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, a.g.e., s. 239 ve devamı
    77 74/Müddessir, 31
    78 48/Fetih, 4, 7
    79 9/Tevbe, 26, 40; 33/Ahzâb, 9
    80 37/Sâffât, 8; 38/Sâd, 69
    81 37/Sâffât, 6-10; 15/Hicr, 18; 67/Mülk, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Cebrâil: Vahiy meleğinin özel adıdır. Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde
    Cibrîl şeklinde geçmektedir.82 Ayrıca Cibrîl kast edilmek üzere er-
    Rûh,83 Rasûlün kerîm,84 Rasûlü rabbik,85 er-Rûhu’l-emîn86 ve Rûhu’lkuds87
    isimleri de zikredilmektedir. Hadiste ise Cebrâil, bunlara
    ilâveten “en-Nâmus” diye isimlendirilmektedir. 88
    Mîkâil: Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette Mîkâil ismi geçmekte
    olup şöyle buyrulmaktadır: “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine,
    Cibrîl’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin
    düşmanıdır.” 89
    Azrâil: Ölüm meleğinin özel adı olduğu rivâyet edilir. Kur’ân-ı
    Kerim’de Azrâil ismi geçmez. Bunun yerine ölüm meleği anlamında
    melekü’l-mevt,90 eceli gelen ve vadesi yetenlerin ruhunu kabzeden
    meleklerden söz edilir. 91
    İsrâfil: Kur’an’da İsrâfil adı da geçmemektedir. Birçok yerde,
    sûra üfleneceği haber verilmektedir.92 Kıyâmetin kopması ve yeniden
    diriliş ve mahşerde toplanılması için sûra iki defa üfleyecek
    olan melek olduğu hadis rivâyetlerinden anlaşılmaktadır. Hadis-i
    şeriflerde onun adı dört büyük melek içinde zikredilmiştir.93 Bu
    dört melek, meleklerin “rasulleri”dir.
    Mukarrabûn Melekleri: Bunlara “illiyyûn” ve “kerûbiyyûn”
    melekleri de denilmektedir. Nisâ sûresinin 172. âyetinde Mesih
    ve Allah’a yakın meleklerin (el-melâiketü’l-mukarrabûn) Allah’ın
    kulu olmaktan çekinmedikleri bildirilmektedir. Enbiyâ sûresinde
    ise göklerde ve yerde bulunanların O’nun hizmetinde oldukları
    beyan edildikten sonra; O’nun huzurunda bulunanların O’na
    ibâdet hususunda kibirlenmedikleri, ibâdetten usanmadıkları,
    gece gündüz O’nu tesbih ettikleri bildirilmektedir.94 Kur’an’da arşı
    taşıdıkları ve onun çevresinde bulundukları95 ifade edilen, Allah’ı
    hamd ve tesbih eden melekler de bunlar içinde sayılmaktadır.
    82 2/Bakara, 97, 98; 66/Tahrim, 4
    83 70/Meâric, 4; 78/Nebe', 38; 97/Kadr, 4; Rûhunâ: 19/Meryem, 17
    84 81/Tekvir, 19
    85 19/Meryem, 19
    86 26/Şuarâ, 193
    87 2/Bakara, 87, 253; 5/Mâide, 110; 16/Nahl, 102
    88 Buhâri, Bed'ü'l-vahy 3
    89 2/Bakara, 98
    90 32/Secde, 11
    91 4/Nisâ, 97; 6/En'âm, 61, 93; 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27
    92 6/En'âm, 73; 18/Kehf, 99; 20/Tâhâ, 102...
    93 Müslim, Müsâfirîn 200; Ebû Dâvud, Salât 119
    94 21/Enbiyâ, 19-20
    95 40/Mü'min, 7-8; 69/Haakka, 17
    MELEK
    - 23 -
    Hafaza ve Kirâmen Kâtibîn Melekleri: İnsanların iyi ve kötü fiillerini
    kaydeden, onları koruyan meleklerdir. Kur’an’da “hafaza”,96
    “muakkıbât”,97 “rusulünâ... yektubûn”,98 “el-mütelekkıyân”,99 “rakıybun
    atîd”,100 “hâfizıyn”,101 “kirâmen kâtibîn”102 kelimeleri ile ifade edilmektedirler.
    Cennet ve Cehennemde Görevli Melekler: Kur’an’da meleklerin
    cennetlikleri “İşte bu, size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür”103
    diye karşılayacakları, müttakîler bölük bölük cennete sevkedilip
    kapılar kendilerine açıldığında, “Onun bekçileri (hazenetuhâ): Selâm
    size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”104 diyecekleri,
    meleklerin adn cennetlerine babalarından, eşlerinden
    ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber gireceklerin yanına her
    kapıdan vararak, “Sabrınıza karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun
    sonu ne güzeldir!”105 diyecekleri haber verilmektedir.
    İnkâr edenleri ise bölük bölük cehenneme sürülecekleri, kapıların
    açılacağı ve cehennem bekçilerinin onlara, “Size, içinizden
    Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler
    gelmedi mi?”106 diyecekleri, cehennemin başında iri gövdeli,
    sert tabiatlı, Allah’ın buyruklarına karşı gelmeyen ve emredildiklerini
    yapan meleklerin bulunacağı107 ifade edilmektedir.
    Hazene-i Cennet ve Cehennem de denilen bu melekler cennet
    ve cehennemin bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki
    meleğin adı “Rıdvan”dır. Cehennem meleklerine “Zebânî”
    denir. Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
    Hârût - Mârût: Bunlar hakkında farklı görüşler olmakla beraber,
    “Babil’de insanlara bilgi öğretmek sûretiyle onları imtihan etmek
    üzere gönderilen iki melek” oldukları, en yaygın görüştür. Kur’ân-ı
    Kerim, bu olayla ilgili daha başka bilgi vermemektedir. Mûteber
    hadis kitaplarından Buhari’de Kitabu’t-Tıbb’ın sihre tahsis edilen
    47. babının başlığında Bakara sûresinin 102. âyeti zikredilmekte,
    bu münâsebetle âyet içinde Hârût ve Mârût adı geçmektedir.
    96 6/En'âm, 61
    97 13/Ra'd, 11
    98 43/Zuhruf, 80
    99 50/Kaf, 17
    100 50/Kaf, 18
    101 82/İnfitar, 10
    102 82/İnfitar, 12
    103 21/Enbiyâ, 103
    104 39/Zümer, 73
    105 13/Ra'd, 23
    106 39/Zümer, 71
    107 66/Tahrim, 6; 43/Zuhruf, 77; 40/Mü'min, 49-50; 96/Alak, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    Bunun dışında sözkonusu isimlerle ilgili bir bilgiye rastlanmamaktadır.
    Ahmed bin Hanbel’de ise insanlar gibi birtakım arzu ve istekleri
    bulunan varlıklar olarak tasvir edildiği görülmektedir.108
    Fakat bu rivâyeti, müfessirler bozuk ve merdûd kabul edip reddederler.
    109 Kur’an, bu iki melekle ilgili olarak yahûdiler arasında
    meşhur olan hikâyeleri onaylamaz.
    Münker - Nekir: Kabirde sorgu-sual işi ile görevli olan meleklerdir.
    Kur’an’da adları geçmemektedir. Hadislerde ise ölü defnedildiği
    zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen siyah
    tenli mavi gözlü iki meleğin geldiği, ölüyü kabrinde oturtup sorular
    sorduğu, verdiği cevaplara göre kabrini genişlettiği veya daralttığı
    rivâyet edilmektedir. 110
    İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde naklettiği uzunca
    bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.), ensardan bir adamın kabri başında,
    iki veya üç defa “Kabir azabından Allah’a sığının!” dedikten sonra, bir
    mü’min için ölüm ve sonrasını şöyle anlatır: “Mü’min kulun dünyadan
    kopup, âhirete gitme zamanı geldiği zaman, gökten ona, yüzleri
    sanki güneş gibi beyaz melekler iner. Beraberlerinde cennet kefenlerinden
    bir kefen ve cennet kokularından birtakım kokular bulunmaktadır.
    Mü’minin göz mesafesine otururlar. Sonra ölüm meleği yaklaşır ve başucuna
    oturup ‘Ey güzel ve hoş can, haydi Allah’tan bir bağış ve hoşnutluğa
    çık gel!’ der. O can, ağızdaki suyun aktığı gibi akıp kolayca çıkar. Azrâil
    de onu alır ve elinde bir an bile bekletmeden, o kefene ve kokuların
    içine sarar. Bu esnada o candan, yani ruhtan, yeryüzünde bulunan misk
    kokularının en güzeli gibi bir koku çıkar. Ölüm melekleri onu alıp, birlikte
    yükselirler. Uğradıkları her melek topluluğu, ‘Bu güzel ruh kimdir?’ diye
    sordukça, onlar, hayatta iken insanların ona verdiği en güzel ismi ile ‘bu,
    falan oğlu falandır’ diye cevap verirler. Böylece birinci göğe ulaşırlar ve
    kapının açılmasını isterler. Onun için göğün kapısı açılır. Her gökte, o
    göğün en kıymetli melekleri, bu ruhu bir sonraki göğe kadar teşyî ve ona
    refakat ederler. Neticede yedinci göğe gelinir.
    Allah Teâlâ, ‘Bu kulumun kitabını, “illiyyîn”e yazın ve onu yeryüzüne
    geri götürün! Çünkü ben onları, yerden-topraktan yarattım, oraya geri
    çeviriyorum, tekrar oradan çıkaracağım’ buyurur. Bunun üzerine onun
    ruhu kabirdeki bedenine iade edilir, yani yeniden diriltilir ve ona iki melek
    gelip yanına oturur. ‘Rabbin kim?’ diye sorarlar. O, ‘Rabbim Allah!’
    der. ‘Dinin nedir?’ diye sorarlar, o, ‘Dinim İslâm!’ der. ‘Size peygamber
    olarak gönderilen kim?’ diye sorarlar, o, ‘Rasûlullah!’ der. ‘Bilgin nedir?’
    108 Ahmed bin Hanbel II/134
    109 Bk. Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 2/Bakara, 102. âyetin tefsiri
    110 Tirmizî, Cenâiz, 70; Ahmed bin Hanbel III/126; IV/140
    MELEK
    - 25 -
    derler, o, ‘Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onun doğru olduğunu
    kabul ettim’ der. Bunun üzerine gökten bir ses, ‘Kulum doğru söyledi.
    Binâenaleyh onun için cennetten bir döşek serin, ona cennetten bir elbise
    giydirin ve ona cennetten bir kapı açın!’ der.
    Böylece cennetin esintisi ve güzel kokusu ona gelir, kabri göz alabildiğine
    genişletilir. Derken yanına güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu
    bir adam gelir ve der ki: ‘Seni sevindirecek şeylerle müjdelen, yani müjdeler
    olsun, sevineceğin şeylere ulaşacaksın. İşte bu, vaad olunduğun gündür.’
    Ona, ‘Sen kimsin? Yüzün, uğur getiren bir yüz’ diye sorar. O, ‘Ben
    senin sâlih amelinim’ der. Kul o anda, ‘Ey Rabbim! Kıyâmeti hemen kopar,
    kıyâmeti hemen kopar ki aileme ve malıma, yani benim için cennette
    hazırladığın evlere ve yüce makamlara kavuşayım’ der.
    Dünyadan ayrılıp, âhirete gitme zamanı geldiğinde, kâfir kula da
    gökten, beraberlerinde kalın ve sert kumaşlar bulunan siyah yüzlü melekler
    gelirler ve gözünün göreceği yere otururlar. Sonra Azrâil yaklaşıp
    başucuna oturur ve ‘Ey pis can, haydi Allah’ın kızgınlığına ve gazabına
    çık gel!’ der. Böylece o can, bedeninden ayrılır. Azrâil, onu, çok parçalı
    bir şişi ıslak yünden çekip kopardığı gibi çeker çıkarır. Onu aldığı zaman,
    elinde bir an bile tutmadan hemen o sert ve kalın kumaşa sarar. O zaman
    ondan, yeryüzünde bulunan leş kokularının en kötüsüne benzer bir
    koku çıkar. Melekler onunla beraber yükselirler ve uğradıkları her melek
    topluluğu: ‘Bu pis ruh kimdir?’ diye sorarlar. Onlar, hayatta iken insanların
    ona verdiği en çirkin ismini kullanarak derler ki: ‘Bu, falan oğlu falandır.’
    Böylece birinci göğe gelinir ve kapının açılmasını isterler, ama ona göğün
    kapısı açılmaz. Allah Teâlâ, ‘Onun kitabını en aşağı yer tabakasındaki
    “siccîn”e yazın!’ der. Böylece onun ruhu aşağılara atılır. Derken cesedine
    döndürülür ve iki melek gelip yanına oturur ve ona, ‘Rabbin kim?’ diye
    sorarlar, o, ‘Haa, haa. Bilmiyorum’ der. Ona, ‘dinin nedir?’ diye sorarlar, o,
    ‘haa, haa… Bilmiyorum’ der. ‘Size peygamber olarak gönderilen kimdir?’
    derler, o, ‘haa, haa… Bilmiyorum’ der.
    Bunun üzerine gökten bir ses, ‘O kulum yalan söylüyor. Dolayısıyla
    ona ateşten bir döşek hazırlayın ve cehennemden bir kapı açın!’ der.
    Böylece ona cehennemin sıcaklığı ve zehirli yakıcılığı gelir; kabri de, kaburgalarını
    birbirine geçirecek kadar daraltılır. Derken çirkin yüzlü, kötü
    elbiseli ve pis kokulu bir adam gelir ve ona, ‘Hoşuna gitmeyen şeyleri
    sana müjdelerim! İşte bu, tehdit olunduğun gündür’ der. O, ‘Sen kimsin?
    Suratından şer akıyor’ diye sorar. O, ‘Ben senin kötü işlerinim’ der. Bunun
    üzerine o kul, kabrine açılan kapıdan, cehennemde kendisi için hazırlanmış
    gördüğü azaptan korkarak ‘Ey Rabbim, kıyâmeti koparma!’ der...” 111
    111 Ahmed bin Hanbel, IV/287
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Bu uzun hadis-i şerif, ayrıca Ebû Dâvud’un ve İbn Mâce’nin
    Sünenlerinde; İbn Kesir’in Tefsirinde yer almakta, hasen bir hadis
    kabul edilmekte, delil kabul edilen güvenilir râviler tarafından
    rivâyet edildiği bildirilmektedir. Görüldüğü gibi bu hadiste,
    ölüm meleği ve yardımcılarının yanı sıra, kabirde insanı ilk hesaba
    çeken iki melekten bahsedilmektedir. Kur’an’da bu iki melekten
    bahsedilmese de, bu hadis dışında sahih birçok hadiste kabirdeki
    bu meleklerden bahsedilmiştir.
    Hem Buhârî, hem de Müslim’in Sahihlerinde yer alan bir hadiste,
    Rasûlullah şöyle buyurur: “Kul kabrine konup da ailesi ve arkadaşları
    onu orada bırakıp gittikleri ve o kul, çekip gidenlerin ayak seslerini
    duyduğu zaman, iki melek gelip onu oturturlar ve derler ki: ‘Sen
    şu zat, yani Muhammed (s.a.s.) hakkında ne der idin?’ O kişi mü’min
    ise, ‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve peygamberidir’ der. Bunun
    üzerine ona, ‘cehennemdeki şu yerine bak! İşte onu, cennetten bir yer ile
    değiştiriyoruz’ , yani ‘Eğer sen mü’min olup da bu soruya doğru cevap
    veremeseydin, o cehennemdeki yere girecektin’ denilir. Mü’min, bunların
    her ikisini de görür. Ama kabre konan kişi münâfık ve kâfir ise, ona, ‘Sen
    şu zat hakkında ne der idin?’ denildiğinde, ‘bilmiyorum, insanlar ne derlerse
    ben de onu derdim’ cevabını verir. Bunun üzerine, ‘Ne bildin, ne de
    uydun!’ denilip, ona demirden bir topuz ile öyle bir vurulur ki, insan ve
    cinlerden başka bütün varlıkların duyduğu bir çığlık atar.”112 Bu konuyla
    ilgili bir diğer hadiste bu iki melekten birinin adının “Münker”;
    diğerininse “Nekir” olduğu bildirilmiştir. 113
    Anlaşılıyor ki Allah Teâlâ’nın, her işle görevlendirdiği çeşit
    çeşit melekleri bulunmaktadır ve Kur’an da bunların sadece bir
    kısmından bahsetmiştir; bir kısmını peygamberine ayrıca bildirmiş
    ve dolayısıyla o da hadislerinde bize bildirmiştir. Elbette bunların
    dışında da kim bilir daha nice melekler vardır.
    Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük
    melek dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri
    daha yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan
    mü’minler de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli,
    dereceleri daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından
    günah işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek onlar
    için fıtrî ve zorunludur. Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir
    iç ve dış tesir yoktur. Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her
    türlü iç ve dış etkiler altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî
    112 Buhâri, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70
    113 Tirmizî, Cenâiz 70
    MELEK
    - 27 -
    engelleri aşar, Allah’a itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette
    meleklerden daha faziletli olur.
    Gayba ve Meleklere İman
    Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen,
    görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.
    114 Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî
    olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini,
    “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek,
    cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz.
    Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere
    inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı gözlerini yumamazlar.
    Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve
    göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi
    büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber
    vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik
    ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını
    kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı,
    elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip
    kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki,
    onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul
    etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak
    küfrü tercih ediyorlar.
    Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki
    ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden,
    hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek
    insanlık mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız.
    O daha kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki
    otları her şeye tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve
    görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden
    daha başka varlıklar da mevcuttur; ki biz bunları görmeden
    sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
    İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi,
    onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine
    düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere)
    bırakmasıdır. Mü’min, öğrenmek istediklerini Alîm ve Habîr
    olan, görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan
    ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden olduğu
    gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek,
    insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek
    114 Bk. 2/Bakara, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    istemektedirler. Mü’min, sadece meleklere değil, gaybî olan ne
    varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde iman eder.
    “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak
    verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” 115
    Melek İnancının Etkileri
    İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi
    bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden
    birini tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı
    alternatifler sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan
    olmak”116 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda
    kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce
    kullanmasını sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici)
    karşı karşıyadır. Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere
    şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
    İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin
    sunduğu seçeneklerle dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin
    telkin ve teşviklerine göre hareket edip mevcut yeteneklerini bu
    yönde yükseltmesi gerektiğini kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği
    meleklerin kendisini daima gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini
    unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan
    meleklerin yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın varlığı da
    bir gerçek olmakla beraber, Kur’an, şeytana değil; meleklere imanı
    öne çıkarmak,117 tâğutu inkâr edip Allah’a iman edenin sağlam
    bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek sûretiyle118 şeytanın varlığını
    ikinci dereceye almış, onunla hemhal olmayıp aksine meleklere
    kulak vermeyi öngörmüştür.
    “Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın
    emrinden (kazalarından, belâlarından ve musîbetlerinden) korurlar.”119
    Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
    Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan
    her an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek
    olursak, onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma
    altında bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha
    derinlemesine bilmek bizim için mümkün değildir.
    Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan
    geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu
    115 2/Bakara, 3
    116 67/Mülk, 2
    117 2/Bakara, 177, 285
    118 2/Bakara, 256
    119 13/Ra’d, 11
    MELEK
    - 29 -
    tehlikelerin bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu
    sınavda bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz.
    Doğrusu bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir.
    Dolayısıyla insanın, bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak
    özellikle kuytu köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle
    burun buruna olduğu anlarda onların kendisini korumaya devam
    etmeleri için Allah’a dilekte bulunması, Allah’ın izniyle belâların
    bertaraf olmasına bir vesile oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın,
    Rabbiyle olan irtibatının güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış
    olur. Kur’an’da “Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır. Onlar
    değerli yazıcılardır. Yaptığınız her şeyi bilirler.”120 diye kendilerinden
    söz edilen melekler vardır ki, bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar.
    Dolayısıyla insanoğlunun havada kaybolup giden tek kelimesi
    bile yoktur.
    Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle
    görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği
    bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı,
    açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu
    görünmeyen cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min
    olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır.
    Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere,
    kitaplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip
    ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve
    bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere
    olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
    Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken
    Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
    Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî
    cisimleri, bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
    İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı,
    tanrı çocukları veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir.
    Mü’min, meleklerin dişi veya erkek olmadığına inandığı gibi, o
    meleklerin kendi nam ve hesaplarına hiçbir yetkiye sahip bulunmadığına
    da inanır. Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani
    onlara duâ etmek insanlar için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın
    yaratılışında Allah, onları Âdem’in (a.s.) önünde secde ettirdi. Ve
    Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne
    halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir mahlûktan
    120 82/İnfitar, 10-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet olur mu?
    Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu
    değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi
    olduğu ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu.
    Allah, bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir:
    “Onlar Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl
    yaratıldıklarını mı gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar
    sorgulanacaklardır.”121; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara
    oğlanlar mı?!”122 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri
    bayan gibi düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir
    bayanın meleğe benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar
    mırıldanan insanlara rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından
    çok vahim manzaralardır.
    Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdeta
    korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
    karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
    hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
    bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
    bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
    şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
    ödünç olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl
    sahibine iade edilir. Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini
    bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
    Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
    Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
    gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
    olsun.
    Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
    büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
    ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
    olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
    getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
    teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün
    baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
    bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
    diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
    olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
    121 43/Zuhruf, 19
    122 37/Sâffât, 149
    MELEK
    - 31 -
    Melek Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
    A Melek, Tesniyesi Melekeyn ve Çoğulu Melâike Kelimelerinin Geçtiği
    Âyet-i Kerimeler (Toplam 88 Yerde): 2/Bakara, 30, 31, 34, 98, 102, 161,
    177, 210, 248, 285; 3/Âl-i İmrân, 18, 39, 42, 45, 80, 87, 124, 125; 4/Nisâ, 97,
    136, 166, 172; 6/En’âm, 8, 8, 9, 50, 93, 111, 158; 7/A’râf, 11, 20; 8/Enfâl, 9,
    12, 50; 11/Hûd, 12, 31; 12/Yûsuf, 31; 13/Ra’d, 13, 23; 15/Hıcr, 7, 8, 28, 30;
    16/Nahl, 2, 28, 32, 33, 49; 17/İsrâ, 40, 61, 92, 95, 95; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ,
    116; 21/Enbiyâ, 103; 22/Hacc, 75; 23/Mü’minûn, 24; 25/Furkan, 7, 21, 22,
    25; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 43, 56; 34/Sebe’, 40; 35/Fâtır, 1; 37/Sâffât, 150;
    38/Sâd, 71, 73; 39/Zümer, 75; 41/Fussılet, 14, 30; 42/Şûrâ, 5; 43/Zuhruf, 19,
    53, 60; 47/Muhammed, 27; 53/Necm, 26, 27; 66/Tahrîm, 4, 6; 69/Haakka,
    17; 70/Meâric, 4; 74/Müddessir, 31; 78/Nebe’, 38; 89/Fecr, 22; 97/Kadr, 4.
    B Meleklere İman Etmekle İlgili Âyetler
    1. Meleklere İman Etmek: Bakara, 97-98, 177, 285.
    2. Meleklere Düşmanlık Edenler: Bakara, 97-98.
    3. Melekleri İnkâr: Nisa, 136.
    4. Meleklerin Mâhiyeti
    5. Melekler ve Yaratılışları: Bakara, 30, 32; 34, 255; Al-i İmran, 39; En’am,
    93; Ra’d, 11; Enbiya, 22, 26; Hacc, 75; Furkan, 25, 59; Fâtır, 1; Zümer, 76;
    Mü’min, 15; Zuhruf, 16-17; Hadîd, 4; Kalem, 1; Meâric, 3-4; Müddessir, 31;
    Mürselât, 1-6; Tekvir, 20-21. 23.
    6. Melekler, Allah’ın Kuludurlar: Enbiya, 23.
    7. Meleklerin Erkeklik ve Dişilikleri Yoktur: Zuhruf, 19; Necm, 27-28.
    8. Meleklerin Kanatları: Fâtır, 1.
    9. Mele-i A’lâ: Saffat, 8-9, Sâd, 69, Nebe’, 38.
    10. Meleklerin Makamları: Saffat, 164; Mü’min, 7.
    11. Meleklerin Yaptıkları İşler
    12. Melekler, Savaşta Mü’minlere Yardım Eder: Al-i İmran, 123-126; Enfal,
    9-13, 50; Tevbe, 25-26; Ahzab, 9; Feth, 4, 7.
    13. Melekler, İnsanların Amellerini Yazarlar: En’am, 61; Kaf, 17-18; İnfitar, 10-
    11.
    14. Melekler, Allah’ı Zikrederler: A’raf, 206; Nahl, 49-50; Enbiya, 19-20; Saffat,
    165-166; Mü’min, 7; Fussılet, 38; Şûrâ, 5.
    15. Melekler, Allah’a İtaat Ederler: Enbiya, 27-28.
    16. Melekler, Peygamber’e Salevat Getirirler: Ahzab, 56.
    17. İnsanı Gözetleyen Melekler Vardır: Târık, 1-4.
    18. Melekler, İş Bölümü İle Görev Yaparlar: Zâriyat, 4.
    19. Meleklerin Mü’minler İçin Duaları: Mü’min, 7-9; Şûrâ, 5.
    20. Meleklerin Şefaati: Enbiya, 28; Sebe’, 23; Necm, 26.
    21. Büyük Melekler
    22. Cebrail İle İlgili Ayetler: Bakara, 87, 253; Nisa, 171; Maide, 110; Nahl, 2,
    102; İsra, 85; Meryem, 17, 19; Enbiya, 91; Şuarâ, 193; Mü’min, 15; Şûrâ,
    193; Mü’min, 15; Şûrâ, 52; Necm, 5-6.
    23. Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuarâ, 193-194; Tekvir,
    15-24.
    24. Kur’an’ı Peygamber’e Cebrail Öğretmiştir: Necm, 5.
    25. Cebrail’in Peygamber’e Görünerek Vahiy Getirmesi: Necm, 6-15.
    26. Cebrail’e Ruhu’l-Emin Denilmesi: Şuarâ, 193; Nebe’, 38.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    27. Cebrail’in Görünüşü Güzeldir: Necm, 6.
    28. Cebrail, Allah Yanında Şereflidir: Tekvir, 19-21.
    29. Cebrail’e Düşmanlık Edenler: Bakara, 97.
    30. Azrail, Eceli Gelenlerin Ruhlarını Alır: En’am, 61; Nâziât, 1-4.
    31. Mikâil, Tabiat Olaylarını İdare Eder: Nâziât, 5.
    32. (İsrâfil) Sûrun Üfürülmesi: En’am, 73; Kehf, 99; Tâhâ, 102; Mü’minun, 101;
    Neml, 87; Yasin, 49-51; Zümer, 68; Kaf, 20, 41-43; Hakka, 13-15; Müddessir,
    8; Nebe’, 18.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lutfullah Cebeci, Şûle Y. s. 1-183
    2. Kur’an-ı Kerim’e Göre Melekler, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
    3. Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 126-132
    4. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. (Al i Erbaş, M. Sait Özervarlı), c. 29, s.
    37-42
    5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c, 13, s. 155-224
    6. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 260-271
    7. Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, c. 2, s. 231-262; 342- 382
    8. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 260-265
    9. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 276-288
    10. El-Melâike, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
    11. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 125-134
    12. Melek Girmeyen Evler, Ebû Huzeyfe İbrahim, Uysal Kitabevi Y.
    13. Meleklere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    14. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 121-129
    15. Kur’an’da Anlamı Kapalı Ayetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 213-224
    16. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh/Yeni Ufuklar Y.
    17. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    133-153
    18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 197-209
    19. İslam’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. s. 231-
    250
    20. İslam’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 77-86
    21. İslam’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dâvâ-Çağ Y. s. 135-
    143
    22. İslam’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 235-248
    23. İslam Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 91-113
    24. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y., s. 132-1
    CİN
    - 33 -
    C İN
    • Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
    • Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
    • Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
    • Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
    • Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
    • Cin Sûresi
    • Cinnet/Cünûn
    • Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları
    Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
    • İfrît, Peri
    • Gûl ve Gûlyabaniler
    • Nazar Değmesi
    • Sihir/Büyü
    • Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
    • Tütsüleme inancı
    • Rukye İnancı
    • Muskalar (Temâim)
    “(Rasûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
    Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
    biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Biz de ona
    iman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimize asla şirk/ortak koşmayacağız.” 123
    Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
    Cin Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamı: “Cin” ismi, Arapça
    “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir.
    Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır.
    Nitekim toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen
    cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan,
    göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında
    perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen
    gizleme anlamı vardır. Gizlenmek, gizli kalmak, gözle görülmeyen
    gizli kuvvetler anlamına gelen cin, bu esasa göre, izli yaratıklar
    cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
    Cinlere gizlendiklerinden dolayı cin adı verilmiştir. Çünkü “ictinas”
    gizlenmek anlamındadır. Cennet de ehlini ağaçlarıyla gizlediğinden
    bu adı almıştır.
    123 72/Cinn, 1-2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Kur’ân-ı Kerim’de cinn, cânn ve cinnet adlarıyla anılmışlardır.
    Erkeklerine cinnî, dişilerine ise cinniyye adı verilir. Cinlerin bir tek
    ferdine “cinnî” denir. “cânn” kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve
    ifrit cinlerin değişik türleridir.
    İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve
    “nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
    ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen
    ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında
    bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,124 onları Allah’ın
    ortakları mertebesine çıkarırlar125 ve onlardan yardım dilerlerdi.126
    Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sabittir. Hatta cinler hakkında
    başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu
    madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
    ibaret değildir. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar.
    Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne
    iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
    bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
    varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek,
    İslâm akîdesini zedeler.127
    Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler
    konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız
    Kur’ân-ı Kerim’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
    gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını
    ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin
    bilgiler ancak vahiy sayesinde insana ulaşmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “Cin” kelimesi 22 kez, “Cinler” demek olan
    (cinin çoğulu) “Cann” kelimesi 7 kez; Yine cinin çoğulu olan “Cinneh”
    kelimesi de 10 kez geçmektedir. Bu âyetlerde cinler hakkında
    verilen bilgiler, onları bize yeteri kadar tanıtmaktadır ve bir
    kısmı ilginçtir. Bu bilgileri şu şekilde özetleyebiliriz:
    1- Cinler, insanlardan önce ve (deri gözeneklerinden içeriye işleyebilecek
    özellikte kavurucu ve zehirleyici özel bir) ateşten yaratılmışlardır.
    128 Âyette “Nâru’s-Semûm” olarak adlandırılan bu ateşin
    radyoaktif bir madde olabileceği akla gelmektedir. Ancak her
    radyoaktif maddenin cin olduğunu kabul etmek güçtür. Örneğin
    124 37/Sâffât, 158
    125 6/En'âm, 128
    126 62/Cumua, 6
    127 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
    128 15/Hicr, 27
    CİN
    - 35 -
    insan topraktan yaratılmıştır. Ancak insan vücudu (biyolojik özellikleri
    içinde) toprak olmadığı gibi, toprak da insan bedenini oluşturan
    et, kan ve kemik gibi unsurların hiç biri cinsinden değildir.
    Binaenaleyh denebilir ki ilâhî bir sistemle meydana gelmiş olan
    bu dönüşümün geriye doğru uzayan halkalarından ilki topraktır.
    Bir karşılaştırma ile cinler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani cinler
    de büyük olasılıkla mevcut özellikleri içinde radyoaktif madde değildirler.
    Ancak yaratılmış oldukları temel madde “Nar’is-Semûm”
    dur. Çünkü cinlerle haşir neşir olan insanlar vardır ki aralarında
    süren sıkı ilişkilere rağmen bu kimseler ne kavrulmakta, ne de zehirlenmektedirler.
    Ayrıca kötülük yapmış ve suç işlemiş cinlerin de
    cehenneme girecekleri, yani ateşle cezalandırılacakları Kur’ân-ı
    Kerim’de ifade edilmiştir.129 Bu da onların mevcut bedenleriyle
    ateş olmadıklarını kanıtlamaktadır.
    2- Allah (c.c.)’ın gönderdiği elçilere karşı düşmanlık eden insan
    ve cinlerden şeytanların bulunduğu, Kur’ân-ı Kerim’de haber
    verilmektedir.130 Unutulmamalıdır ki “Şeytan” adı, din terminolojisinde:
    Vesvese veren, yoldan çıkaran, ayak kaydırmaya çalışan
    ve daima suç işlemeye özendiren bir kişiliği sembolize eder. Bütün
    bu nitelikler ancak akıl ve bilinçle birlikte söz konusu olabilir.
    Âyetten çıkarılan bu sonuç ise cinlerin de aynen insanlar gibi akıllı
    ve bilinçli olduklarını kanıtlamaktadır. Ayrıca, “Ben, cinleri ve insanları
    ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”131 mealindeki âyet-i
    kerime de bu gerçeği teyid etmektedir. Çünkü akıl ve bilince sahip
    olmayan varlıkların kullukla mükellef tutulması düşünülemez.
    Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin akıl ve bilinç sahibi olduklarına ilişkin
    daha başka kanıtlar da vardır.
    3- Cinlerden bir grubun Kur’ân dinledikleri, hatta o sırada
    birbirlerine: “Susun, dinleyin!” diye uyarıda bulundukları, okuma
    sona erince de kendi topluluklarına dönerek bu olayı anlatıp onları
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dâvetine uymaya çağırdıkları yine
    Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.132 Bundan anlaşılıyor ki cinlerin
    de mü’minleri ve kâfirleri vardır. Elbett ki buna bağlı olarak iyileri
    ve kötüleri de vardır. Nitekim Cin Sûresi’nin 11-15. âyetlerinde
    bu konu gâyet açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler sayesinde
    cinlerin de aynen insanlar gibi mükellef olduklarını, Allah’ın (c.c.)
    emir ve yasaklarına uyanlarının ödüllendirileceğini, suçlularının
    ise cezaya çarptırılacağını anlıyoruz.
    129 32/Secde, 13
    130 6/En’âm, 112
    131 51/Zâriyât, 56
    132 46/Ahkaf, 29, 30, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    4- Cinler insanları görür, Fakat insanlar cinleri göremezler “...
    Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi görürler.”.
    133 Yapıları bakımından sahip bulundukları ayrıcalıklar sayesinde
    insanların yapamayacağı olağanüstü işleri başarırlar. Örneğin,
    çok uzak mesafelere anında ulaşırlar. 134
    Cinlerin gizliyi bildiklerine ilişkin kanaat doğru değildir. Gizliyi,
    Allah’dan ve O’nun haberdar ettiği kimselerden başkası bilemez.
    135 Bazı kimselerin, ilişki kurdukları cinler aracılığıyla gizli
    şeyleri öğrendiklerine ilişkin kanaatin iç yüzü şöyledir:
    Gizlilik, göreceli bir meseledir. Örneğin, birinin zihnindeki düşünce
    ve inançlar, Allah’dan başka ne insan, ne de cin tarafından
    asla bilinemez. Herhangi bir yerde gizli ya da saklı bir şeyi keşfetmeye
    gelince bu, imkânlara ve şartlara bağlıdır. Araştırmak ve
    araç kullanmakla gizli bir maddeyi, bir rezervi, ya da bir bilgiyi
    elde etmek, yerine göre mümkün olabilir. Örneğin bir defineyi
    ortaya çıkarmak için insan hangi yollara başvuruyor ise cin de aşağı
    yukarı aynı yolları izlemek durumundadır. Şu varki cin, yapısı
    itibariyle daha seri ve daha esnektir. Bu sayede insanın giremediği
    dehlizlere, karanlık, dar, sarp ve çetin mevkilere cin rahatlıkla girebilir;
    Yüksek, kuytu, derin, uzak ve elverişsiz arazilere ulaşabilir.
    Fakat insanın, cinleri öyle her istediği konuda kullanabileceğine,
    dilediğini onlara yaptırabileceğine ya da cinlerin, her istedikleri
    şeyi yapabileceklerine ihtimal vermemek gerekir. Aksi halde onlarla
    ilişki kuranlar, başta stratejik merkezler, devlet arşivleri, hazineler,
    borsalar ve bankalar olmak üzere dünyadaki zenginlik ve
    sır kaynakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilecek ve
    insanlığın nizam ve düzenini altüst edecek, dünyayı oyuncak haline
    getireceklerdi. Cinler gerçekten aramızda dolaşıyor olsalar bile
    onların da mutlak sûrette uymak zorunda oldukları kesin kayıtlar
    ve kurallar, ya da asla aşamayacakları doğal engeller vardır.
    5- Cinlerde üreme vardır, onlar da çoğalırlar.136 Ancak nasıl yaşadıklarını
    ve nasıl çoğaldıklarını bilemiyoruz. Cinlerle evlilik kurduklarını
    ileri süren insanlara inanmak güçtür. Özellikle Allah’ın
    emir ve yasaklarına uymayan insanların hemen hepsi de şeytanların
    etkisi altındadırlar ki şeytanlar cinlerin, ahlâksız, suçlu ve
    günahkârlarıdır. Bunu Kur’ân-ı Kerim de doğrulamktadır. Ezcümle
    133 7/A’râf, 27
    134 27/Neml, 39
    135 3/Âl-i İmran, 179; 6/En’âm, 50, 59; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31,
    123; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 26, 27/Neml, 65; 34/Sebe’, 14; 52/Tûr, 41, 53/
    Necm, 35, 68/Kalem, 47, 72/Cinn, 26
    136 18/Kehf, 50
    CİN
    - 37 -
    En’âm Sûresi’nin 128’inci âyet-i kerimesi’nde: Allah Teâlâ’nın, bütün
    cinleri ve insanları bir araya toplayacağı kıyamet gününde
    cinlere, birçok insanları elde ettiklerini açıklayacağı ifade edilmektedir.
    Yine aynı âyette onlarla dostluk kuran insanların da “Ey
    Rabbimiz! -gerçekten- karşılıklı olarak birbirimizden yararlandık ve bize
    verdiğin sürenin de sonuna ulaşmış bulunuyoruz.” diye itirafta bulunacakları,
    o sırada Allah Teâlâ’nın da: “(öyle ise) Durağınız ateştir!”
    diyeceği anlatılmaktadır.
    Bu âyetin ışığında diyebiliriz ki birçok kimsenin insanlık kaydından
    sıyrılmasında, çeşitli suç ve günahların işlenmesinde, vahşetlerin,
    tecavüz ve katliamların arka planında cinlerin rol oynadıkları
    ihtimali vardır.137
    Cinlerin Varlıkları ve Bunun Delilleri:Cinlerin varlıkları Kitap
    ve Sünnetle sâbittir.
    1) Kitaptan Delili: Cin sûresine ek olarak, Kur’ân-ıKerim’in birçok
    yerinde onlardan bahsetmiştir. Onlardan birkaçı:
    “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım.”138
    “Hani cinlerden bir grubu Kur’ân-ıdinlemeleri için sana yöneltmiştik.”139
    2) Sünnetten Delili: Sünnet-i Nebeviye’de de cinlerin varlıklarını
    isbat eden ve onlardan haber veren birçok hadis-i şerif vardır.
    Onlardan bir kaçı:
    “Rasûlullah (s.a.s.) ashâbından bir cemaatle birlikte Ukaz panayırına
    gitmeğe kastederek yola çıktılar. O tarihte şeytanlara gökten
    haber almak yasaklanmış; üzerlerine göktaşları atılmış, bunun
    üzerine şeytanlar kavimlerinin yanına dönmüşler. Kavimleri onlara:
    “Size ne oldu?” demişler. Şeytanlar: “Semadan haber almaktan
    men edildik. Üzerimize göktaşları gönderildi.” diye cevap vermişler.
    Kavimleri: “Bu mutlaka yeni meydana gelmiş birşeyden olacak.
    Siz hemen yeryüzünün doğusunu batısını dolaşın da bakın semadan
    haber almamıza mâni olan bu şey nedir?” demişler. Tıhame
    taraflarını tutan takım Ukaz panayırına gitmekte olan peygamber
    (s.a.s.) Nahle denilen yerde ashâbına sabah namazını kıldırırken
    onun yanına uğramışlar. Cinler Kur’an’ı işitince onu dinlemişler ve
    (birbirlerine) semadan haber almanızı engelleyen işte budur.” demişler.
    Sonra kavimlerine dönerek: “Ey kavmimiz! Biz doğru yolu
    gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik. Ve ona iman ettik, bundan
    137 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, 321-325
    138 51/Zâriyât, 56
    139 46/Ahkaf, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi şirk koşmayacağız.” demişler. Bunun
    üzerine Allah Azze ve Celle Peygamberimize (s.a.s.): “De ki:
    Bana cinlerden bir takımının (okuduğu) Kur’an’la dinledikleri vahiy olundu.”
    âyetini inzâl etti. 140
    Cinlerin Mükellef Oluşu: Cinler de dünya ve âhiret ahkâmı itibariyle
    insanlar gibi mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir.
    “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 141
    “Ey cin ve insan topluluğu; size, içinizden, âyetlerimi anlatan ve şu
    (korkunç haşr) gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler
    gelmedi mi?” 142
    “Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
    dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman
    ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 143
    “Şu vakti de hatırla ki, cinlerden bir kısmını Kur’an dinlesinler diye
    sana sevketmiştik. Onlar (Peygamber’in huzurunda) Kur’an dinlemeye
    hazır olunca (birbirlerine): “Susunuz (dinleyiniz)” dediler. Kur’an okunması
    bitirilince de döndüler ve inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey
    kavmimiz, dediler: Biz bir kitap dinledik. Mûsâ’dan sonra indirilmiş. O,
    kendisinden öncekini tasdik ile hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor.
    Ey kavmimiz, Allah’ın dâvetçisine icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan
    bir kısmını mağfiret etsin ve sizi elem verici bir azaptan
    korusun ve her kim Allah’ın dâvetçisi (Peygamberi)ne icabet eylemezse
    arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan başka sahip olacak veliler de
    yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet içindedirler.” 144
    “Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin
    nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları
    göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama
    Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi
    nimetini yalanlıyorsunuz?”145
    Bu âyetler her iki varlığın yaratılış gayesinin Allah’a ibâdette
    bulunmak olduğunu ve âhirette sorumlu tutulacaklarını bildirir.
    Peygamberimizi Kur’an okurken dinleyen bir kısım cinlerin,
    kavimlerine vardıklarında şu sözleri söyledikleri haber verilir: “Biz
    140 Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 66-67
    141 51/Zâriyât, 56
    142 6/En'âm, 130
    143 72/Cinn, 13
    144 46/Ahkaf, 29-32
    145 55/Rahmân, 31-34
    CİN
    - 39 -
    hakiki hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki o, hakka ve doğruya götürüyor.
    Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize bundan sonra hiç
    bir şeyi asla ortak tutmayacağız.”146 Bir başka âyet-i kerimede, peygamber
    efendimizi dinleyen cinlerin bir kısmının salih müslümanlar
    olduğu, bir kısmının böyle olmadığını söyledikleri beyan edilir.
    “Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman
    olanlar, işte onlar doğru yolu arayıp bulanlardır. Zulmedenlere gelince
    onlar da cehenneme odun oldular.”147
    İmam müslim’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerif’in meali şöyledir:
    İbn Mesud diyor ki: “Bir gece Rasûlullah ile beraberdik, derken
    aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık, bulamadık. Bu
    yüzden bütün geceyi endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabaha erdik.
    Bir de baktık ki o Hira’dan geliyor. Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik,
    aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde
    geçti. Şöyle buyurdu: “Bana cinden dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim,
    onlara Kur’an okudum.” 148
    Cinlerin mü’min olanları mü’minlerle beraber cennette, kâfir
    olanları kâfirlerle beraber cehennemdedir.
    Cinler Gaybı Bilebilirler mi? Cinler gaybı bilemezler. Çünkü
    gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden
    bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir: “...Gaybı bilen
    ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”149 “...Eğer
    cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” 150
    Bazı sihirbaz ve büyücüler, cinlerin kâfir olanlarını kullanarak
    kendilerine has bir yolla sihir ve büyü yaparlar. Sihir ve büyü yapmak
    İslâm’a göre haramdır, büyük günahlardandır.
    Rasûlullah Cinleri Gördü mü? Hadis râvileri Rasûlullah’ın (s.a.s.),
    cin’i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler. Müslim’de,
    Abdullah İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Peygamber Efendimiz
    cinni’lerin dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad
    etmiştir. Buhârî ve Müslim’in, İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise,
    Hz. Peygamber ashâbıyla “Ukaz” panayırına giderken “Nahle”de
    sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’an dinlemiş ve
    müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber
    Efendimize Cin sûresinin ilk âyetlerinde haber vermiştir. 151
    146 72/Cinn, 1-2
    147 72/Cinn, 14-15
    148 Hasan Basri Çantay, Meal-i Kerim, 7/A’râf, 20: 3/1075
    149 72/Cinn, 26-27
    150 34/Sebe’, 14 ; bk. 72/Cinn, 8-10
    151 72/Cinn, 1-3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlar: İbn
    Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda, cinni görmemiş;
    onların Kur’an dinleyip müslüman olduklarını, Cenâb-ı Hak
    daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn Mes’ud’un rivâyet
    ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Bir
    gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu.
    Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe
    içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından
    geliyor. “Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu
    yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.” şöyle buyurdu: “Bana
    cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum.”
    152
    Cinlerin Yaratılışları, Özellikleri ve Mâhiyetleri: Cinler insanlar
    gibi mükellef ve akıllı yaratıklardır. Fakat insan yapısından farklıdırlar.
    Duyu organlarıyla anlaşılmazlar. Tabiatları üzere ve gerçek
    şekilleriyle görünmezler.
    Cinler insanlardan önce yaratılmışlardır, Kur’ân-ı Kerîm’de
    çok zehirli, dumansız alevli bir ateşten yaratıldıkları haber verilir:
    “Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık.” 153
    Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. “İnsanlardan bazı kimseler,
    cinlerden bazı kişilere (ricâle) sığınırlar…”154 âyeti bunu ifade eder.
    Cinler de insanlar gibi evlenirler, çoğalırlar, zürriyetleri de olur,
    yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Cinler de mükellef olup insanlar
    gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar:
    Cinlerin yaratılışları türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye
    elverişlidir. Nitekim Kur’an’da ifade olunduğuna göre,155 Hz.
    Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin,
    daha sen makamından kalkmadan ben sana onu getiririm, benim
    herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman (a.s.)
    Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek
    büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Aslında görünmeyen
    cinnin Hz. Süleyman’la karşılıklı konuşması ise onun gözle
    görülebilecek bir sûrete girdiğini ifade eder. Süleyman peygamber,
    cinleri ağır ve güç işlerde çalıştırmıştır. Cinler bir keresinde
    Süleyman’a (a.s.) mahkûm olmuşlardı. “Süleyman (a.s.)’ın önünde,
    Rabbı’nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim bizim em-
    152 Kurtubî, el-Câmî'li-Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, 19/2 vd ; Şâmil İslam Ansiklopedisi,
    1/315
    153 15/Hicr, 27
    154 72/Cinn, 6
    155 27/Neml, 39
    CİN
    - 41 -
    rimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. Onlar Süleyman’a
    kalelerden, heykellerden havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan
    ne dilerse yaparlardı.” 156
    Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete;
    kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı,
    kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir
    ve yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ıKerim onların da kitabıdır,
    onlar da Kur’ân-ıKerim’i dinlerler. “Ey cin ve insan topluluğu!
    İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle
    sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?”157 “(Rasûlüm!) De ki:
    ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle
    söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade
    güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi
    Rabbımıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız
    (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.
    Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı
    da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu,
    biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve
    meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler,
    kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde,
    (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” 158
    Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri: İnsanları aldatarak,
    küfre ve sapıklığa yöneltmeğe ve onların ahlakını bozmaya
    çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır. 159
    Eskiden müşrikler, ilahî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple
    korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani,
    şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir
    sandıkları esrarengiz ruhanî yaratıkları ilah kabul ederek, onlara
    tapınırlardı. Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler,
    câhiliyye Arapları ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar
    olan cin ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar
    uydururlardı.
    Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere
    yükselirler, ne İlahî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne
    inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla
    birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok manevî
    156 34/Sebe’, 12-13; Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314 ; A. Lütfi Kazancı, İslam
    Akaidi, Marifet Y., 101; Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza
    Y., 65
    157 6/En’âm, 130
    158 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    159 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak
    ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilasına düşmemeli,
    kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf
    kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir
    ve bunların hepsi ilahî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki,
    Allah’a ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar
    ve istilalarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ıKerim’in nuru onları
    yakar.
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir: Saf ateşten yaratılan
    ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı cinsten olduğu
    Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları, varlıkları
    Kur’an’la sabittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da “Cin
    sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını Hz.
    Peygamber de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak,
    muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve
    şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız
    gerekir.
    Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı,
    aynı sebepten, varlığı şer’an sabit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez.
    Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir
    bünyesi olabilir. Fakat bizim her bünyeyi görmemiz zaruri olmadığı
    gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz
    bilinen bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye
    sahip birçok varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim
    mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz.
    Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar
    bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar
    bulunabilir.
    Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
    bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan
    gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız ruhanî varlıkların
    bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya
    kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya
    âletlerle görüp bildiğimiz şeylerden ibaret olduğunu sanmak, büyük
    gaflet olur. Bu ise, yüce Allah’ın ilahî kudretini ve evrenin kapladığı
    alanı bilmemekten başka bir şey değildir.
    Şeytan-Cin İlişkisi: Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ kendisini
    Hz. Adem’e (a.s.) secde etmekle mükellef tutmuş; şeytan ise,
    kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ileri sürerek
    secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden
    CİN
    - 43 -
    kovmuş o da kâfir olmuştur.160 Şeytanların amiri durumundaki
    şeytana İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara
    başvurur. Ondan sakınmak gerekir: “Ey Âdemoğulları, Şeytana tapmayın.
    Çünkü o sizi Rabbınız’dan ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim
    mi?”161 “Şeytan sizin için yaman bir düşmandır. Bu sebeple siz de
    onu düşman edinin.” 162
    Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır: “Allah sizden
    her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Size de mi yâ
    Rasûlallah?” diye sorduklarında, Rasûlullah: “Bana da ancak Allah
    ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak
    hayır emrediyor.” Buyurdu.163
    Cinleri Kabul ve Reddedenler: Felsefecilerin çoğu, özellikle
    İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları bunu
    kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler.
    Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat
    onlardan daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.
    Buna karşılık peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip
    olan milletler, cinlerin varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak
    mâhiyetleri hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri;
    cinler, havâî, yani rüzgârdan yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen
    canlılardır, demişlerdir. Bazıları ise bunların, cevher olduklarını;
    â’râz ve ecsâm olmadıklarını söylemişlerdir. Bu cevherleri de
    mâhiyetleri muhtelif bazı kısımlara ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih
    ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü, aşağılık ve kötülükseverdirler.
    Sayılarını ancak Allah bilir.
    Bazı fırkalar da cinlerin cisim olmakla beraber, mâhiyetlerinin
    farklı, sıfatlarının bir olduğunu söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda
    yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır.
    Cinler; latif, kesif, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar. Hevâî
    cism-i latîflerin, mâhiyet itibariyle, diğer cisim türlerine benzemesi
    imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların, kendilerine özgü
    ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor işleri yapabilir,
    çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâb-ı Allah’ın onlara bu
    gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mâhiyet
    itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını
    söylemişlerdir. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile izleyicileri bu
    görüştedirler.
    160 2/Bakara, 34
    161 36/Yâsin, 60
    162 35/Fâtır, 6
    163 et-Tâc, 5/233
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Mu’tezile ise bu görüşü ve buna paralel olarak cinlerin varlığını
    kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için bünyenin şart olduğunu,
    zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir şart olarak
    ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir.
    Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı kitap
    ve sünnet ile sâbit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar. 164
    Şeytan ile Cin Hakkında Söylenenler: Zaman zaman şeytan ve
    cin hususlarında çeşitli sorular sorulup, münâkaşalar yapıldığına
    şahid oluruz. Cin ve şeytanı mikrop, bakteri gibi gözle görülmeyen
    maddî küçük mahlûkatla te’vil etmeye çalışan imânı nâkıs dar
    anlayışlar olduğu gibi, külliyen reddetme cihetine giden münkir
    imansızlar da vardır. Hemen belirtelim ki, cin ve şeytanı mikrop,
    bakteri, virüs gibi maddî varlıklarla karşılaştırmak, onlarla izah etmek
    büyük hatadır, şahsî, beşerî, arzî bir te’vildir, dinî dayanaktan
    mahrumdur. Yapılan açıklamaların semâvî ve mûteber olabilmesi
    için Kur’ân veya sünnetten bir dayanağa sahip olması gerekir.
    Cin ve şeytanın varlığını inkâr etmek küfürdür. İmanla bağdaşamaz.
    Mâhiyetleri ile alâkalı açıklamalara gelince, bazı hususlarda
    nas mevcut ise de, bazı hususlar kapalıdır ve âlimler de farklı
    görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım merakı izâle edecek kadar
    bazı açıklamaları kaydediyoruz:
    Şeytan kelimesi, “salâh ve hayırdan uzak oldu” manasına gelen
    şatane fiilinden müştak olduğu kabul edilir. Arap dilinde şer
    ve kötülükte ileri giderek mensub olduğu sınıfta temayüz eden,
    benzerlerinin dışına çıkan herşey için kullanılmıştır. Bu sebeple,
    insan, hayvan vb. görünen mahlûkatın şerirlerine şeytan dendiği
    gibi, görünmeyen mahlûkatın şerirlerine de şeytan denmiştir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de insanî ve cinnî şeytanlardan muhtelif âyetlerde
    söz edilmiştir. Hadislerde bir kısım kötülükler de şeytana teşbih
    edilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) Şam’a geldiklerinde bindirildiği bir at,
    altında çalım yapmaya başlayınca, hemen inmiş ve: “Beni bir şeytana
    bindirdiniz” buyurmuştur.
    Görünmeyen ve insanlara kötü telkînatlarda bulunarak onları
    azıtan mahluk manasındaki şeytan, cin sınıfındandır. Bir başka
    ifâdeyle bu mânâda şeytan cinlerin asi takımına denir. Ataları,
    “Ben ateşten yaratıldım. Âdem ise topraktan yaratıldı, ateş topraktan
    üstündür, dolayısiyle ben Âdem’den üstünüm” kuruntusuna
    düşerek Cenâb-ı Hakk’ın “Âdem’e secde et!” emrine isyan eden
    iblistir. Âlimler çoğunlukla “Şeytanlar cinlerin asi ve şer olanlarıdır”
    demekte müttefiktirler.
    164 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/315-316
    CİN
    - 45 -
    Bazılarına göre cinlerin birçok sınıfı vardır: Mutlak zikredilince
    cins sınıfı kastedilir, insanlarla beraber yaşayan cinnî’ye âmir, çocuklara
    Musallat olan cinnîlere ervâh, bunların habis olanlarına
    şeytan denilir. Kötülüğü bir derece artarsa mârid, daha da artarsa
    ifrit denir.
    Hadislerde, cin ve şeytan iki ayrı sınıfmış gibi ifâde edilmiştir.
    Ancak meseleyi yakından tahlil eden muhakkık ulemâ, her ikisinin
    de esâs itibâriyle bir nev’ olduğunu, biri kâfir kalarak şeytan, diğeri
    iman ederek cin adını aldığını söylemiştir.
    İblis’in lügat olarak iblâs kelimesinden geldiği kabul edilmiştir.
    İblâs hayırdan me’yusiyet, pişmanlık ve mahzuniyet mânâsına gelir.
    İblis de hayırdan son derece me’yus demektir. Çünkü Cenab-ı
    Hakk, masiyeti sebebiyle bütün hayırdan mey’us, kovulmuş bir
    şeytan kılmıştır. Şu halde iblisi de cinnîlerin bir sınıfı kabul etmek
    gerekmektedir.
    Ancak, cinlerin asılları hususunda da ihtilâf edildiğini belirtmemiz
    gerekir. İbn Abbas (r.a.)’tan yapılan bir rivâyete göre, cinlerle
    şeytanlar başka başka mahlûklardır. Cinlerin babası Cânn’dır.
    İçlerinde mü’min ve kâfirleri vardır. Cinler ölürler. Şeytanların atası
    ise İblis’tir, onlar ölmezler. Zamanı gelince ataları olan İblis’le
    öleceklerdir.
    Cinlerin asıllarıyla ilgili bir ihtilâf, âhirette hallerinin ne olacağı
    hususuna da sirâyet etmiştir. “Cinler Cânn’ın neslidir” diyenlere
    göre, onların mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir.
    “Cinler İblis’in zürriyetidir” diyenlerden Hasan Basrî’ye göre
    mü’minleri cennete gidecektir; Mücâhid’e göre mü’minleri de
    cennete gidemeyecektir. Âhirette onlara tıpkı hayvanlara denildiği
    gibi, “Toprak olun” denecektir. İmam Âzam’ın da bu görüşte
    olduğu söylenmiştir, ancak onun hiçbir beyanda bulunmadığı da
    söylenmiştir.
    Şâfiî, Malik, İbn Ebi Leylâ gibi sâir ulemâ ise iyilerinin
    mükâfaat, kötülerinin de azab göreceklerini söylemişlerdir. Cinlerin
    mâhiyetini açıklama sadedinde yukarıda kaydettiğimiz, çeşitlerine
    dikkat çekildikten sonra: “Nevilerin sayısını Allah Teâlâ’dan
    başkası bilmez” de denmiştir. Bazıları: “Mâhiyetleri muhtelif cisimlerdir,
    ancak onları müşterek bir sıfat birleştirir, o da mekânda
    hâsıl olmaları, uzunluk, genişlik, derinlik gibi üç buuda sahip bulunmaları,
    lâtif, kesif, ulvî, süflî kısımlarına inkisam etmeleridir”
    demiştir.
    Cinler hakkında ileri sürülen ilâve bir açıklama da şöyledir:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    “Latif ve hevâî bazı cisimlerin mâhiyet itibariyle diğer cisim nevilerine
    muhâlif olmaları, onların, insanların mislini yapmaktan âciz
    olacakları bazı acîb, yahud meşakkatli işler için hususi bir ilme ve
    kudrete mâlik bulunmaları imkânsız değildir. Onlar muhtelif şekillere
    bürünebilirler. Bütün bunlar, bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın
    kendilerine verdiği kudret sayesindedir.”
    Cinlerin bu insanüstü gücünden insanların istifâde edebileceğine
    Kur’ân-ı Kerim’de işaret vardır. Nitekim Hz. Süleyman (aleyhisselam)
    cinlerden istifade etmiş, emrinde istihdâm etmiş, onları
    asker olarak165 müşâvir olarak,166 kullanmıştır.167
    İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve
    “nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
    ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz.
    Peygamber’in (s.a.s.) bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen
    ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah
    arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,168 onları
    Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar169 ve onlardan yardım dilerlerdi.
    170
    Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sâbittir. Hatta cinler hakkında
    başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu
    madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
    ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde
    yüksek mertebe sahibi kimseler)’nın gördüğü varlıklar vardır
    ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vaziyette
    yaratılmışlardır. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar.
    Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne
    iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
    bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
    varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek,
    İslâm akîdesini zedeler. 171
    Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, yalnızca insanlar ile çeşitlerini
    dahi tam bilemediğimiz hayvanlardan ibâret değildir. Uzun
    yıllar scientisme’i (bilimciliği) savunan ve “gözümüzle görmediğimize
    inanmayız” diyen aydınlarda garip bir değişim başlamıştır.
    Son yıllarda, uzayda canlıların bulunduğunu savunmak ve
    165 27/Neml, 17
    166 27/Neml, 38-39
    167 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 4/347-349
    168 37/Sâffât, 158
    169 6/En'âm, 128
    170 62/Cumua, 6
    171 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
    CİN
    - 47 -
    “ufo”ların marifetlerini gündeme getirmek moda hâline gelmiştir:
    Televizyon kanalları “ufo” olduğu iddia edilen cisimleri yayınlamak
    için birbirleriyle yarışmaktadır. Bazıları da cinlerin fotoğraflarını
    çekmek için, sağa-sola koşmaya başlamıştır. Kendi mantıklarına
    göre “sınır-ötesi” ilân ettikleri ve hayrete düştükleri bir âlemi
    zorlamaktadırlar.
    Gözle görülmeyen varlıkların başında cinler gelir. Cinlerin varlığı
    kitap ve sünnet ile sabittir. Cinler de (tıpkı insanlar gibi) mükellef
    olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: “Ey cin ve insan
    topluluğu; size içinizden, âyetlerimi anlatan, hesap gününün geleceğini
    haber veren ve sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” 172
    Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), cinleri görüp görmediği konusunda
    muhaddisler farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn
    Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) cinnîlerin
    dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşâd etmiştir. Buharî
    ve Müslimin İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise Rasûl-i Ekrem
    (s.a.s.) ashâbıyla Ukaz panayırına giderken Nahle’de sabah namazını
    kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’ân dinlemiş ve müslüman
    olmuştur. Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlamaktadır:
    “İbn Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda
    cinni görmemiş, onların Kur’ân dinleyip müslüman olduklarını
    Cenab-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu hâdise, İbn
    Mes’ûd’un rivâyet ettiği hâdiseden farklıdır. Nitekim İbn Mes’ûd
    şöyle demiştir: Bir gece Rasûl-i Ekrem ile beraberdik. Derken aramızdan
    kayboldu. Vâdilerde, dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi
    hep endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki
    Hîra tarafından geliyor. Yâ Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık
    bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti. Bunun
    üzerine şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber
    gittim. Onlara Kur’ân okudum.” 173
    İnsanlarla cinler arasındaki münasebet süreklidir. Rasûl-i Ekrem
    (s.a.s.) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “Allah sizden her
    biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Siz de mi yâ Rasûlallah?”
    diye sorduğunda, Rasûl-i Ekrem: “Bana da aynıdır. Ancak Allah ona
    karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o bana ancak
    hayrı söylüyor.”.174 Ehl-i sünnet akidesine göre, şeytan, insanın vücuduna
    da, aklına da zarar verebilir. Tarih boyunca, değişik sebeplerle,
    mecnun (cinlenmiş) diye vasıflandırılan ve aklî melekelerini
    kullanamayan insanlara rastlanmıştır.
    172 6/En' âm,: 130
    173 İmam-ı Kurtubî, el-Câmiü 1i Ahkâmi'I-Kur'ân, Beyrut 1967, c. XIX, sh. 2 vd.
    174 Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, c. V, sh. 233
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, insanlar ile hayvanlardan
    ibaret değildir. Gözle görülemeyen veya akıl ile idrâk edilemeyen,
    gaybî varlıklar da vardır. Scientisme’in iflasından sonra, televizyon
    kanalları (medyumları ön plâna çıkararak) zûlme ve sömürüye
    vesile olmaya başlamışlardır. Vesvese boyutunu aşan bu macera,
    birçok aileyi perişan etmektedir. 175
    Cin toplumlarına da, tıpkı insan toplumları gibi peygamberler
    gönderilmiştir.176 Cinler son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e vahyedilen Kur’an’ı da dinlemişlerdir.177 Bu dinleyiş, Hz.
    Peygamber’e vahiy ile bildirilmiştir; Hz. Peygamber cinleri bizzat
    gözüyle görmemiştir.178
    Cinler bazı nebîler tarafından iş yapıp değer üretmek üzere
    çalıştırılmışlardır. Bu çalışmalar içinde bazı cisimleri çok uzak mesafelere
    anında gönderme faaliyeti de vardır. Tam bu noktada cevabının
    ne olacağını bilemediğimiz şu ilginç soru akla gelebilir:
    Acaba Kur’ân-ıKerim’de cin, başka gezegenlerden dünyaya gelen
    veya gelecek olan varlıkların ortak adı olarak da kullanılıyor mu?
    Hz. Süleyman’ın hizmetinde çalışan ve bir tür ışınlama gerçekleştiren
    “cin ifriti” ile Süleyman Peygamber arasındaki konuşma179 bu
    bakımdan çok dikkat çekicidir.
    Cinlerin insana doğrudan musallat olabileceğine inanmak:
    Cinlerin insana tasallutları, yine bir insan aracılığı iledir. Allah’a
    inanan insanın cinlerin hiçbir kötülüğünden korkmaması gerekir.
    180 Cin tasallutu diye andığımız şey, esasında, bu tasallutu bahane
    ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa iten insan şerirlerinin
    işidir. Bu hayallere kapılarak cinlerden kurtulmak için birtakım
    insanlara sığınanlar, başlarına sarılmış belayı artırmaktan başka
    bir şey yapmazlar.181 Yani, cin tasallutu yoktur ama cinleri bahane
    ederek insanları sömürenlerin tasallutu vardır. Kur’an işte bu ikinci
    tasalluttan korunmamızı istiyor.
    Peygamberlerin bile her devirde hem insan şeytanlarından
    hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur.182 Bunlar, o elçiler
    aleyhine birbirlerine yaldızlı sözlerle destek verirler. Ama bunu
    kendi aralarında yaparlar, insana Musallat olamazlar. Cinler her
    175 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 88-91
    176 bk. 6/En'âm, 130
    177 46/Ahkaf, 29; 72/Cinn, 1
    178 72/Cinn, 1
    179 27/Neml, 39
    180 72/Cinn, 13
    181 bk. 72/Cinn, 6
    182 bk. 6/En'âm, 112
    CİN
    - 49 -
    türden insana vesvese verirler,183Yani insanın içine kötü fikirler
    sokabilirler. Peygamberler bu vesveselerden, Allah’ın gönderdiği
    vahiyle kurtulurlar. Diğer insanların bu vesveselerden kurtuluşu
    ise peygamberlerin insanlığa ulaştırdığı vahiy ürünleri sayesinde
    olacaktır. Yani cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi bozmaktan
    kurtulmanın en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan
    geçer. Bu yolun yerine üfürük, muska ve tılsım yolunu seçenlerse
    belâdan kurtulamazlar. 184
    Cinlerin gaybı bilebileceğine ve bazı kişilere de bildirebileceğine
    inanmak: Kur’an bu konuda son derece sert bir uyarıda
    bulunmaktadır: “Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o alçaltıcı azap içinde
    bekleyip durmazlardı.”185 Cinlerin durumu bu olunca, cinlerle ilişkiye
    girip onlardan gayba ilişkin bilgiler aldığını söyleyerek halkı kandıran
    üfürükçü, yıldızcı ve bir kısım spiritüalist-medyum vs. kişilerin
    hangi halde olduklarını iyi düşünmek lâzım...
    Gaybdan haber verme pazarı, sömürü sektörünün en verimli
    pazarlarından biridir. Bu pazarcılığın çok değişik görünümleri
    vardır. Medyumluk, şeyhlik, cincilik, astroloji, değişik türde falcılık,
    ruh çağırma vs. bu pazarın belli başlı vitrinleridir. Her biri kendi
    vitrininde oturmuş, câhil ve duygusal halktan bir grubu başına
    toplayarak onların ceplerini boşaltmaktadır. 186
    İnsan, tek başına bu kâinatın sakini değildir; onun dışında
    kâinatı canlandıran ve anlamlandıran başka varlıklar da mevcuttur.
    O, şuurlu bir bakışla evrendeki bu varlıkları ve sırları anlamaya
    çalışmalıdır. İşte görünmeyen varlık kategorilerinden birini de
    cinler oluşturmaktadır. Cinlerin insanlarla müşterek yönleri olsa
    da onlar ontik temeli insandan farklı, melekle insan arası bir çeşit
    varlıklardır.
    Doğruluğun kesin ve sabit kaynağı olan Kur’an, cinlerin hakikatini
    ifrat ve tefrite düşmeden beyan etmiş; böylece insanları,
    onların vehmedilen sultasından kurtarmıştır. Kur’an açısından cinlerin
    de kendilerine özgü bir varlık yapıları mevcuttur.
    Cin telâkkisi insanlık tarihinin her döneminde ve bütün kültürlerde
    mevcuttur. Eski Asurlular ve Bâbilliler’de kötü ruh ve cinlere
    inanılırdı. Sâmî kökenli kavimlerde cinlerin değişik sınıfları bulunduğu
    kabul edilirdi. Eski Mısır’da cinler çoğunlukla yılan, kertenkele
    gibi sürüngenlere benzetilirdi. Eski Yunanlılar’da da inıon adı
    183 bk. 114/Nâs, 6
    184 Y. N. Ö., İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? s. 141
    185 34/Sebe', 14
    186 Y. N. Ö, a.g.e., s. 223
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    verilen insanüstü varlıklar bulunduğu kabul edilir, bunlar İyi ve
    kötü olarak ikiye ayrılırdı. Eski Romalılar’da da insanlara zarar verebilen
    kötü ruhlar telâkkisi mevcuttu. Çinliler cinlerin her yerde
    bulunduğu, iyilerinin ve kötülerinin olduğu kabul edilirdi. Özellikle
    taoist rahipleri cinlerin zararlarından korunmak için muska
    yazar, efsun yaparlar. Hintliler’de de iyi ve kötü cin telâkkisi mevcuttur.
    İran kültüründe cin telakkisi Zerdüşt öncesinden gelir. Eski
    Türkler’de cinler bütün hastalıkların kaynağı kabul edilir, bu cinler
    Şaman tarafından hasta bedenlerden uzaklaştırılırdı.
    İsrail kültüründe, daha çok İran’ın düalist sisteminin tesiriyle
    kötü ruh ve cin anlayışı belirginleşmişti. Yahudiler cinlerin çöllerde
    ve harabelerde yaşadığına inanırlardı. Yahudi kutsal kitaplarında
    ağrı ve felaket veren, kan emen cinlerden söz edilir.187 Hıristiyan
    kültüründe cin telakkisi daha çok Yahudilik etkisinde gelişmiştir.
    Yeni Ahid, cinleri putperestlerin tanrıları188 bedensel ve ruhsal
    hastalıkların kaynağı189 olarak gösterir. Bilhassa XII. Yüzyıldan itibaren
    cin telakkisi hıristiyan sanatının önemli bir teması haline
    germiştir. Avrupa’da ve daha sonra Amerika’da cadı ve büyücülük
    büyük ilgi görmüştür.
    İslâm’dan önce Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler
    yükler, onlar adına kurban keserlerdi. Cinlerin kâhinlere gökten
    haberler getirdiğine inanırlar; böylece Allah ile bu gizli varlıklar
    arasında bir bağ kurarlardı.190 Câhiliye Araplan’nın bir kısmı şeytanın
    şer tanrısı olduğuna inanır, melekleri Allah’ın askerleri, cinleri
    de şeytanın askerleri sayarlardı.191 Kur’ân-ı Kerîm bu bâtıl inançları
    reddetmiş, cinlerin de insanlar gibi Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldıklarını
    haber vermiştir.192 Onlara da peygamber gönderilmiş,
    içlerinden iman edenler olduğu gibi inkâr edenler de olmuştur.193
    Hz. Peygamber ilâhî emirleri cinlere de tebliğ etmiştir. 194
    Kur’an’ı Kerîm’de, Hz. Süleyman’la ilgili anlatılanlar dışında,
    cinlerin insanlarla ilişki kurduğuna, insanlar üzerinde etkili olduğuna,
    cinci, büyücü gibi bazı kişilerin cinlerin etkisini önlediklerine
    dair hiçbir bilgi yoktur. Bazı âlimler, faiz yiyenlerin kıyamet
    gününde mezarlarından şeytan çarpmış gibi kalkacağını bildiren
    187 II. Samuel, 1/9; Süleyman'ın Meselleri, 30/15
    188 meselâ bk. Rasûllerin İşleri, 17/18
    189 Matta, 12/28; Luka, 11/20
    190 bk. İbn Âşûr, VII, 405
    191 bk. 6/En'âm, 100
    192 51/Zâriyât, 56
    193 6/En'âm, 130
    194 46/Ahkaf, 29
    CİN
    - 51 -
    âyete195 dayanarak cinlerin insanları etkileyeceğini ileri sürmüşlerse
    de bunun temsilî bir anlatım olduğu açıktır. Cinlerin etkisini
    önlemek için Felâk ve Nâs sûrelerini okumayı tavsiye eden bazı
    hadisler196 dolayısıyla da cinlerin insanlar üzerinde etkili olduğu
    yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu tür hadislerin, aslında
    fizyolojik sebeplerden kaynaklanan bazı hastalıklar veya bunalımlar
    için psikolojik bakımdan bir yatıştırma ve terapi amacı
    taşıdığı düşünülebilir. 197
    Âlem, görünen ve görünmeyen varlıklardan oluşur. Duyular
    vasıtasıyla idrâk edilebilen varlıklar âlemine “görünen âlem–
    âlemü’ş-şehâde” adı verilir. Bu âlem cansız maddi nesneler, bitkiler,
    hayvanlar ve insanlardan meydana gelir. Ancak görünen âlem
    bile tümüyle maddi bir dünya değildir; o, maddi yapısının yanında
    manevi olanı da içeren bir nitelik taşımaktadır.
    Duyular vasıtasıyla idrâk edilemeyen ve insanın bilgi alanı dışında
    kalan âleme de “görünemeyen âlem-âlemu’l ğayb” denir.
    Bu âlemi oluşturan varlık kategorilerinin başında, iyi yönelimlerin
    kişileştirilmiş, kusursuz bir güç ve mükemmellikle donatılmış
    aktörleri olan meleklerle, kötü güç ve içsel yönelimlerin kişileştirilmiş
    aktörleri olan cinler gelir. Hemen belirtelim ki âlemin bu
    şekilde ikiye ayrılması, kozmosun kendi yapısı gereği değil, insana
    göredir.
    Tarih boyunca insanlar, cinlerin varlıkları, mâhiyetleri, iyi veya
    kötü tesirleri gibi konularda farklı inanç ve anlayışlara sahip olmuşlardır.
    Ancak burada değinilen inanç ve anlayışların hepsine
    yer verilmeyecek, sadece İslâm öncesi Arap toplumunun cinlerle
    ilgili inanç ve anlayışlarına kısaca değinilip konu Kur’an açısından
    incelenecektir.
    Câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir eden gizli
    varlıkların mevcudiyetine inanırlar; cinleri, çölde özel bir vadide
    yaşayan kabileler olarak tasavvur ederler ve bu vadiye “Abgar
    Vadisi” adını verirlerdi. Cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak
    kabul eden Araplar, onlarla Allah arasında soy birliğinin olduğunu
    ileri sürerek cinleri Allah’a ortak koşarlar ve onlara taparlardı.
    Yani onlar, görünmeyen ama etkileriyle kendilerini hissettiren bu
    varlıkları, yaratıcı bir güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görürlerdi.
    195 2/Bakara, 275
    196 meselâ bk. Tirmizî, Tıb 16; Nesâî, İstiâze 37; İbn Mâce, Tıb 33
    197 H. Karaman, M. Çağrıcı, İ.K. Dönmez, S. Gümüş, Kur’an Yolu, V/397-399
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle
    savaşan, insana özgü fiziksel yapıya sahip olmadıklarından
    yer ile gökyüzünü birbirinden ayıran sınırları geçen, gaybdan haber
    veren, gizli olanı bilen ve bazı tabii olayları meydana getiren
    varlıklardı. Ayrıca cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların
    sûretine girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık
    yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına
    inanılırdı. Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün
    şer güçleri” gösteren kültürel bir kod haline gelmişti. İşte Kur’an,
    Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola çıkarak cinleri
    doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle hissettiren,
    genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce ve davranışlarını
    olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak tanıtmıştır.
    Kur’an’a göre, cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etmek için
    yaratılmışlardır. Bunun için cinler, melekler gibi masum olmayıp
    insanlar gibi Allah’a iman ve ibâdetle yükümlüdürler. Onlar, bu
    yönleriyle insana benzerler.
    Cinler, insan türünün mevcudiyetinden çok önce “dumansız
    ateş–nâr-ı semûm”den yaratılmışlardır. Cinlerin yakıcı ve her şeye
    nüfuz edici dumansız bir ateşten yaratıldığını bildiren bu tabirler,
    onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadeler
    olarak değerlendirilebilir. Nitekim bazı İslâm âlimleri, cinlerin
    gayr-i maddi (maddi olmayan) gaybi varlıklar olduğunu söylemişlerdir.
    Fakat bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan,
    ancak biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı olan
    canlı ve gizli varlıklardır. Özellikle çağımızda, cinlerin mâhiyetinin
    dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne
    alınarak canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan,
    ufolardan veya enerjiden yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren
    mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri
    sürülmüşse de bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye
    gidememiştir.
    Âyetlerde, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının
    ötesinde bir bilgi verilmemiştir. Hz. Peygamber’in bir hadisinde de
    “Meleklerin nurdan, cinlerin dumansız ateşten, Adem’in de topraktan
    yaratıldığı” bildirilmiştir. Ancak cinler, Allah’a ibâdetle yükümlü
    tutulduklarına göre; onların akıl, irade, şuur ve idrâk gibi
    güçlere sahip varlıklar oldukları düşünülebilir.
    Cinler, cins ve mâhiyet bakımından meleklerden ve insanlardan
    ayrı yaratıklardır. İnsan için ulaşılmaz olan melekliğe karşı
    cin, insanın dünyasına daha yakın bir varlık türüdür. Ama buna
    CİN
    - 53 -
    rağmen cin, yine de insan değildir. Şu halde cin, ontik temeli insandan
    farklı, fakat melekle insan arası bir çeşit varlık türünü oluşturmaktadır.
    Cinler, gaybî varlıklardır. Bu tür varlıklar sadece vahiyle bilinip
    ispatlanabilir; aynı şekilde onlara, vahyi verilerin teklifiyle inanılır.
    Kur’an, cinlerin mevcudiyetini açık bir şekilde bildirdiğine göre,
    cinlerin varlığını inkâr etmemek gerekir. Ne var ki, filozoflardan
    bazıları, duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemedikleri gerekçesiyle cinlerin
    varlığını kabul etmemişlerdir.
    Kur’an’da belirtildiğine göre, cinler arasında kendilerine teklif
    edilen dini sorumlulukları yerine getirenler kadar getirmeyenler
    de vardır. Bu yüzden onların bazıları inkârcı bazıları da mü’mindir.
    Cinlerin mü’min olmayanlarına cin şeytanları denir. Bunların en
    önde geleni İblis’tir. O, inkârın, şerrin, fesadın ve her türlü kötülüğün
    temsilcisidir.
    İblis’in nesli, zürriyeti vardır. Âdem insanların atası olduğu
    gibi İblis de cinlerin atasıdır. Bu yüzden cinler de insanlar gibi yer,
    içer, kendi aralarında evlenip ürer, çoluk çocuk sahibi olabilirler
    ve ölürler. Kâfir cinlerin ve onların atası olan İblis’in asıl rolü, insanları
    aldatarak sapıklığa ve inkâra sevk etmek, insanların dünya
    sınavında başarısız olmaları için çalışmaktır. Cinlerin doğaları gereği
    kötü oldukları veya kötüye hizmet etmek için yaratıldıkları
    söylenemez. Onlar da tıpkı insan gibi Şeytan’ın ayartılarına uyarak
    isyan ve kötülüğe hizmet etmiş olurlar. Aslına bakılırsa İslâm’a
    göre hiçbir varlık yaratılıştan kötü değildir. Şeytan bile kötü olarak
    yaratılmamış, Allah’ın kendisine yaptığı teklifi kibri nedeniyle
    reddettiği için ilâhi lânete uğramıştır.
    Cinlerin, insanlarla çok yönlü münasebetleri vardır. Çünkü
    bazı âyet ve hadisler, böyle bir ilişkinin olabileceğine işaret etmektedir.
    Cinlerin inanmışları insanlara yararlı, inkârcıları da zararlı
    olurlar. Cinler, özellikle kötü niyetli insanların Allah’a isyan
    niteliği taşıyan eylemlerinde yardım aldıkları varlıklardır. Bu yüzden
    halk arasında, büyücü veya cinci denen kimselerin insanların
    kötülüğüne yol açacak şeyleri, cinlerle işbirliği yaparak manipüle
    etmek sûretiyle başardıklarına inanılır. Aynı şekilde, kâfir cinlerin
    etkisiyle ortaya çıkan kötü sonuçların önlenmesi için mü’min cinlerle
    işbirliği yapılması da mümkün görülür. Fakat bu yol da fazla
    tekin sayılmaz. Bu hususta, Kur’an okuma dışında herhangi bir
    yola başvurmak doğru olmaz.
    Cinler, insanların bilmediği bazı hususları bilebilirler; ama gaybı
    onlar da bilemezler. Ayrıca cinler, insanlara nisbetle daha üstün
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    bir güce sahip olduklarından kısa sürede uzun mesafeleri kat edebilir,
    insanlar tarafından görülmedikleri halde onlar insanları görebilirler.
    Kur’an âyetlerinden, cinlere de peygamber gönderildiği anlaşılmaktadır.
    Ancak, onlara gönderilen peygamberlerin insan
    veya cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin
    çoğu, cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara
    gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi
    olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, onlar arasında cinlere
    kendi türünden peygamber geldiğini savunanlar da vardır. Cin
    ve insan topluluklarına kendi içlerinden peygamberler geldiğine
    işaret eden âyete198 bakarak, cinlere gönderilen peygamberlerin
    kendi türlerinden geldiğini savunan görüşün daha isabetli olduğunu
    söylemek mümkündür. Hz. Muhammed’in insanlarla birlikte
    cinlere de gönderilmiş bir peygamber olması ve Rasûlü’s-sakaleyn
    ünvanı alması ise, ona has bir meziyet olarak algılanabilir. 199
    “Duyularla doğrudan idrâk edilemeyen, insanlar gibi ilâhi buyruklara
    uymakla yükümlü tutulan varlık türüne cin denir.” Ayrıca
    “cin” kelimesi, melekleri de kapsayacak şekilde insan türünün
    karşıtı olan ve görünmez varlıklar için kullanılan genel bir anlam
    da taşır. Şu halde görünmeyen varlık anlamında her melek cindir,
    fakat her cin melek değildir. Bu yüzden İslâm âlimleri, meleklerin
    cinlerden ayrı bir tür olduğunu, cin kelimesinin insan ve melek
    dışında üçüncü bir varlık türünün adı olarak kullanıldığını söylemişlerdir.
    Kuran’da cin kelimesi, çeşitli anlamlara gelmektedir. Bunlardan
    en çok kullanılanı, “insanın bedensel duygularının kavrayış
    alanı dışında kalan ruhsal güçler veya varlıklar” anlamıdır. Bu anlam,
    hem şeytani hem de melekî güçleri ihtiva etmektedir. Çünkü
    onların tümü, duygularımıza kapalı olan varlıklar veya güçlerdir.
    Kuran’da “cin” terimi bazen “duygularımıza kapalı bulunan,
    ancak kendilerini bize tezahürleriyle duyuran temel tabiat güçlerini”
    göstermek için de kullanılır. Ayrıca bu kelime, “insanın
    şeytani güçlerle ilişkisinin sembolik olarak kişileştirilmesine”, yahut
    “bir insanın esrarlı güçlerin etkisi altına girmesine” de işaret
    eder. Cin kelimesi birkaç yerde de, “bizatihi görünmez olmayan,
    ama o zamana kadar hiç görülmeyen ve bilinmeyen varlıkları da
    ifade eder.” Son olarak cin kelimesi, “Kuran’ın ilk muhataplarının
    bilincinde derin şekilde nüfuz etmiş bulunan bazı efsaneleri
    198 6/En’am, 130
    199 Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
    CİN
    - 55 -
    hatırlatmak” maksadıyla da kullanılır. Kuran’ın bu kelimeyi kullanmaktaki
    asıl amacı, cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların,
    yanlış ve asılsız olduğuna dikkat çekmektir.
    Çünkü câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir
    eden gizli varlıkların mevcudiyetine inanırlar, cinleri de yeryüzünde
    oturan ilâhlar olarak kabul ederlerdi. Onlar, cinlerle Allah
    arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürerek cinleri Allah’a ortak
    koşarlar ve onlara taparlardı.
    Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle
    savaşan, bazı tabii olayları meydana getiren varlıklardı. Ayrıca
    cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların sûretine
    girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına,
    insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına inanılırdı.
    Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün şer güçleri” gösteren
    kültürel bir kod haline gelmişti.
    İşte Kuran, Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola
    çıkarak cinleri doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle
    hissettiren, genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce
    ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak
    tanıtmıştır.
    Kuran’da yer alan cin konusunun, rasyonel bir tarzda yorumlanması
    mümkündür. Ama bu, Kuran’ın temel amacı bakımından
    gerekli değildir. Bu yüzden Kuran cin terimini, onların efsanevi
    mâhiyetlerini doğrulama ya da yalanlama yönünde bir değerlendirme
    ortaya koymadan, muhataplarının zihnine her türlü gücün
    ve üstünlüğün tek sahibinin Allah olduğu fikrini yerleştirmek için
    bir “ifade aracı” olarak kullanmıştır.
    Kuran’da edindiğimiz bilgilere göre, cinler de insanlar gibi
    Allah’a ibâdet etmeleri için yaratılmışlar, fakat onlar, insan türünün
    mevcudiyetinden çok önce “yakıcı ve her şeye nüfuz edici
    ateşten” var edilmişlerdir. Kuran’da varlıkları bildirildiği, akıl da
    bunu imkânsız görmediği için, cinlerin varlığına inanmak gerekir.
    Cinlerin mâhiyetine dair bilgilerin özeti ise şudur: Cinlerin “yakıcı
    ve her şeye nüfuz edici ateşten” yaratıldığını bildiren tabirler,
    onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadelerdir.
    Ancak bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan,
    fakat biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı
    olan canlı varlıklardır. Özellikle çağımızda cinlerin mâhiyetinin,
    dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne
    alınarak, canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    ufolardan veya enerjiden, yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren
    mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri
    sürülmüşse de, bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye
    gidememiştir.
    Kur’an’da, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının
    ötesinde bir bilgi mevcut değildir. Ancak cinler mükellef yaratıklar
    olduklarına göre, onların şuur, idrâk ve irade gücüne sahip
    varlıklar olmaları gerekir.
    Kuran’daki âyetlerden, cinlere peygamber gönderildiğini de
    anlıyoruz. Ancak onlara gönderilen peygamberlerin insan veya
    cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin çoğu,
    cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara
    gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi
    olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, cinlere gönderilen peygamberlerin
    kendi türlerinden olduğunu kabul etmek de mümkündür.
    Hz.Muhammed’e gönderilen vahiylerin, cinleri de kapsaması, ona
    has bir meziyet olarak algılanabilir.
    Cinler, insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Bu
    yüzden onlar, uzun mesafeleri kısa sürede alabilir, insanların bilmediği
    bazı hususları bilebilirler. Fakat gaybı onlar da bilemezler.
    Cinlerin insanlarla ilişkileri ve birbirlerine etkileri konusunda
    da farklı görüşler vardır. Âlimlerin bir kısmı, insanlarla cinlerin birbirlerine
    tesir etmelerini mümkün görürken, büyük bir kısmı, cinlerin
    insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı görüşündedir.
    Yine, cinlerin insanlara etkili olabileceği görüşünü paylaşanların
    çoğu, cinlerin tesirinden kurtulmak veya ona maruz kalmamak
    için, Kuran okuma dışında herhangi bir yola başvurulmasını tasvip
    etmemişlerdir. 200
    “Doğrusu insanlardan bazı kişiler, bazı cinlere sığınırlardı da onların
    azgınlıklarını artırırlardı.”201 Bu âyette, insanlardan bazı kişilerin
    cinlerden bazılarına sığındıkları; böyle yapmakla cinlerin kibir ve
    taşkınlıklarını artırdıkları haber verilir. Cinlere sığınmak, onlardan
    yardım veya himaye yahut maddî ve manevî ihtiyaçları karşılama
    talebinde bulunmak demektir. Âyetin sonunda yer alan rehak kelimesi
    ise, “taşkınlık, kibir ve büyüklenme” anlamında kullanılmıştır.
    Çünkü câhiliye döneminde bazı müşrik Araplar, bir takım tılsım ve
    efsunlarla cinlere sığınıp onları şımartıyorlardı. Bu anlayış, fazla
    değişiklik göstermeden günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
    200 Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
    201 72/Cin, 6
    CİN
    - 57 -
    Zira bugün cincilere, falcılara ve medyumlara avuç dolusu para
    akıtanlar ve falcılığı bir kazanç kapısı haline getirenler vardır. Bu
    da, insanlardan bazılarının, cinlerin şerrinden yine bazı insanlara
    yani cincilere sığındıklarını ortaya koymaktadır. Hâlbuki insanlar,
    cinlerin şerrinden cincilere sığınacaklarına Allah’a sığınsalar, hem
    daha doğru bir iş yapmış hem de paralarını cincilere kaptırmamış
    olurlar. Ayrıca insan, başka birisinin kendisine üflemesiyle değil,
    bizzat Kur’an’ı okuyup yaşayarak şifa bulabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
    C-n-n kelimesi, değişik türevlerle Kur’ân-ı Kerim’de toplam
    olarak 201 yerde geçer. “Cinn” kelimesi, toplam 22 yerde zikredilir:
    6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/
    Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29;
    46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
    Yine, cinler anlamına gelen “Cânn” kelimesi ise toplam 7 yerde
    zikredilir: 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15,
    39, 56, 74.
    Cinler ve cinnet/delilik anlamına gelen “Cinnet” kelimesi de
    Kur’an’da toplam 10 yerde geçer: 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/
    Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158,
    158; 114/Nâs, 6. Aslında cinlenmiş demek olan ve mecnûn, deli,
    akılsız anlamında kullanılan “Mecnûn” kelimesi ise toplam 11
    yerde kullanılır: 15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân,
    14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/
    Tekvîr, 22.
    Ayrıca aynı kökü paylaşan örtmek anlamındaki “cenne” kelimesi
    bir yerde202 kalkan anlamına gelen “Cünnet” Kelimesi
    Kur’an’da iki yerde203 kullanılır. Örtülü olan, cenîn (anne karnındaki
    bebek) kelimesinin çoğulu olan “ecinne” kelimesi bir yerde.
    204 Yine, aynı kökü paylaşan “(ağaçlarla veya duygulara) örtülü
    ve bahçe anlamındaki “Cennet” kelimesi, Kur’an’da tekil ve çoğul
    olarak toplam 147 yerde geçer.
    “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
    (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi
    onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa
    bırak.” 205
    202 6/En’âm, 76
    203 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2
    204 53/Necm, 32
    205 6/En'âm, 112
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu
    günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ Derler
    ki: ‘Kendi aleyhimize şâhitlik ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve
    kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şâhitlik ettiler.” 206
    “Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi
    görürler.”207
    “Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır.”
    208
    “Âdem’e secde edin” demiştik. Secde ettiler, yalnız İblis etmedi. O,
    cinlerdendi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz Benden ayrı olarak
    onu ve onun neslini dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır.
    Bu, zâlimler için ne kötü bir değiştirmedir!” 209
    “Cinleri de daha önceden (deri gözeneklerinden) içeriye giren yakıcı
    ateşten yarattık.” 210
    “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”
    211
    “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık yol alan rüzgârı
    da Süleyman’ın buyruğuna verdik ve O’na katran kaynağını akıttık.
    Rabb’inin izniyle cinlerden kimseler O’nun huzurunda çalışırdı. Onlardan,
    kim emrimizden sapsa ona harlı işkenceden tattırırdık.” 212
    “Allah’la cinler arasında bir soy bağı icâd ettiler. Andolsun ki, cinler de
    kendilerinin (hesap yerine) götürüleceklerini bilirler.” 213
    “Hatırla ki, cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş
    idik. Onun huzuruna geldiklerinde: ‘Susup dinleyin’ dediler. (Okunması)
    bitirilince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: ‘Ey kavmimiz,
    biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan,
    hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz!
    Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul edin ve ona iman edin, ta ki Allah
    günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın.
    Kim Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı)
    âciz bırakıcı değildir. Onun ondan başka dost ve yardımcıları da olmaz.
    İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’” 214
    206 6/En’âm, 130
    207 7/A’râf, 27
    208 7/A’râf, 179
    209 18/Kehf, 50
    210 15/Hicr, 27
    211 34/Sebe’, 14
    212 34/Sebe', 12
    213 37/Sâffat, 158
    214 46/Ahkaf, 29-32
    CİN
    - 59 -
    “Cinni de dumansız ateşten (mâric) yarattık.” 215
    “Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin
    nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları
    göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama
    Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi
    nimetini yalanlıyorsunuz?”216
    “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.”
    217
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
    Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
    biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona
    İman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimıza asla şirk/ortak koşmayacağız. Doğrusu
    bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek
    aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler,
    cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını
    arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat
    onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten
    biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü
    yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak
    yoldan sapanlar da var.” 218
    “Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
    dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman
    ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 219
    “ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”
    220
    “De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım… Düğümlere üfüren üfürükçülearin
    şerrinden.” 221
    “İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya
    çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların Rabbine, insanların
    Melikine (mutlak sahip ve hâkim ve yöneticisine), insanların İlâhına sığınırım.”
    222
    215 55/Rahmân, 15
    216 55/Rahmân, 31-34
    217 51/Zâriyât, 56
    218 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    219 72/Cin, 13
    220 72/Cinn 26-27
    221 113/Felak, 1, 4
    222 114/Nâs, 1-6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
    “Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten yaratıldı.
    Âdem de size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” 223
    “Şu bir gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma
    muskası gibi şeyler şirkin görünümleridir.” 224
    “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne giysisine bir şey asan, şirke
    bulaşmış olur.”
    “Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın; üstünde
    nazarlık boncuk taşıyanı Allah korumasın!” 225
    “Her birinizin melekten ve cinden bir arkadaşı vardır.” ‘Senin de cinden
    arkadaşın var mı yâ Rasûlallah?’ dediler. “Benim de var, fakat
    Allah yardım edip beni ona galip getirdi de müslüman oldu. Bana iyilikten
    başka bir şey emretmez” buyurdu. 226
    “Hz. Peygamber, Ebuzer’e: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın
    mı?” diye sormuş, Ebuzer: ‘İnsandan da şeytan var mı?’ diye
    sorunca, Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir: “Evet, onlar cin ve şeytanlardan
    daha şerlidirler.” 227
    Alkame anlatıyor: “İbn Mes’ud’a (r.a.) dedim ki: “Sizden kimse,
    cin gecesinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e refakat
    etti mi?” “Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak
    bir gece O’nunla (aleyhissalâtu vesselâm) beraberdik. Bir ara onu
    kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca:
    “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece,
    geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca,
    bir de baktık ki Hira tarafından geliyor. “Ey Allah’ın Rasûlü, biz
    seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi
    mümkün en fena bir gece geçirdik” dedik. “Bana cinlerin dâvetçisi
    geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’ân-ıKerim’i okudum” buyurdular. Sonra
    bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.
    Cinler kendisine yiyeceklerini sormuşlar. O da: “Elinize geçen, üzerine
    Allah’ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir.
    Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir” buyurmuşlar. Sonra
    Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize şu tenbihte bulundu: “Sakın
    bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra
    223 Müslim, Zühd 60
    224 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
    225 Heytemî; Zevâcir, 1/130
    226 Müslim, Münâfikîn 69; Dârimî, Rikak 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/385,
    397, 401, 460
    227 Nesâî, İstiâze 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/178
    CİN
    - 61 -
    istinca etmeyin, çünkü onlar (cinnî olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir.”
    228
    İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.), cinlere
    Kur’ân okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah (s.a.s.) bir
    grup ashâbıyla Ukâz panayırına gitmek niyetiyle yola çıktı. Bu esnada,
    şeytanlarla, semâdan gelen haber arasına engel konmuş idi.
    (Bundan dolayı, mutad olarak semâdan haber getiren) şeytanlar
    üzerine şahâblar (Şahâb: Geceleyin görülen ve yıldız kayması tabir
    ettiğimiz, kozmoğrafyacıların da “atmosfere düşüp yanan göktaşı”
    dedikleri şeydir.) gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine (eli
    boş ve habersiz) döndüler. Kavmi: “Ne var, niye (boş) döndünüz?”
    diye sordular. Onlar: “Bizimle semâvî haber arasına mânia kondu,
    üzerimize şahablar gönderildi. (Biz de kaçıp geri geldik)” dediler.
    “Bu, dediler, yeni zuhur eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu
    ve batısını dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin).”
    (Yeryüzünü taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar. Bunlardan)
    Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz panayırına giderken
    yolda ashâbıyla sabah namazı kılmakta olan Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e (Nehle denen yerde) rastladı. Kur’ân-ı Kerim’in tilâvetini
    duyunca durup kulak kabarttılar. “Bizimle semâvî haber arasına
    engel olan şey işte bu!” deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle
    dediler: “Biz hakikkaten hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a
    ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona imân ettik. Rabbimize
    (bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.” 229
    Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.s.) vahyederek
    durumu bildirdi: “De ki: Bana şu hakikatler vahyolunmuştur: “Cinden
    bir zümre (benim Kur’ân okuyuşumu) dinlemiş de (şöyle) söylemişler:
    “Bize, hakiki hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya
    götürüyor...” 230
    Zührî (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: “Dediler ki, biz (yıldız kaymalarına
    dayanarak); “bugün büyük bir adam doğdu, bugün büyük
    bir adam öldü” derdik. Hz. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamayı
    yaptı: “Yıldızlar hiç kimsenin hayatı veya ölümü için atılmazlar. Ancak
    Rabbimiz, bir işe hükmetti mi, semâvat ehli birbirine haber verir. Böylece
    haber dünya semâsına kadar gelir. Burada cinler haberi kapmak için kulak
    kabartırlar ve onu dostlarına ulaştırırlar.” 231
    228 Müslim, Salât 150 h. no: 450; Tirmizî, Tefsir, Ahkaf, h. no: 3254; Ebû Dâvud,
    Tahâret 42, h. no: 85
    229 72/Cin, 1-2
    230 72/Cin 1-...; (Cin'in sözü 15. âyette biter); Buhârî, Tesfir Cinn 1, Ezan 105;
    Müslim, Salât 149, h. no: 449; Tirmizî, Tefsir, Cinn, h. no: 3320
    231 Müslim
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Cinler semâya yükselip, orada vahyi
    dinliyorlardı. Bir tek kelime işitince, ona doksan dokuz tane de
    (kendilerinden) ilâve ediyorlardı. O tek kelime hak, ilave edilenler
    bâtıldı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gönderilince, semadaki
    yerlerine yükselmeleri şihablarla (göktaşları) önlendi. Bundan
    önce gökte şihablar (bu kadar çok) atılmazdı. İblis onlara: “Nedir
    bu? Herhalde mühim bir hâdise var!” dedi. Askerlerini gönderdi.
    Onlar Rasûlullah’ı (s.a.s.) Mekke’de iki dağın arasında namaz kılyor
    buldular. İblis’e tekrar dönüp gördüklerini haber verdiler. O
    da: “Arzda meydana gelen hâdise işte bu! (Sizin semâdan haber
    almanız bu sebeple engelleniyor)” dedi.” 232
    “Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime
    atıldı. Allah ona galebe çalmama imkân verdi. Ben de onu boğazından
    yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden birine bağlamayı
    arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu göresiniz. Ancak, kardeşim
    Süleyman’ın (a.s.) şu sözünü hatırladım: “...Ve benden sonra kimseye
    nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et”233. Allah da onu hor ve hakir
    olarak geri çevirdi.” 234
    Hz. Aişe’nin rivâyetine göre bazı kimseler, Peygamber’e (s.a.s.)
    kâhinlerden sorduğunda, “Onlar bir şey değildir” dedi. “Ama ey
    Allah’ın Elçisi, demişler, onların söyledikleri çıkıyor? Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O söz doğrudur. Cinni o sözü kapar, tavuğun
    ötmesi gibi insan dostunun kulağına onu öter. Fakat şeytanlar duydukları
    gerçek söze yüzden fazla da yalan katarak söylerler.” 235
    “Allah gökte bir işe karar verirse O ‘nun kararına itaatle melekler, yalçın
    kaya üzerindeki zincir (sesi) gibi kanatlarını çırparlar. Yüreklerinden
    korku gidince: ‘Rabbiniz ne dedi?’ derler. ‘Gerçeği söyledi, O yücedir,
    uludur’ derler. Onların sözlerini, kulak hırsızı (cinni) işitir. Kulak hırsızları
    da şöyle birbirleri üzerine binmiştir -hadisi anlatan Süfyân, bu sırada parmaklarını
    birbirine geçirmiştir-. Her duyan, sözü kendi altındakine ulaştırır.
    Nihâyet söz düşe düşe büyücünün, ya da kâhinin diline düşer. Kâh
    kulak hırsızı, duyduğu sözü, henüz atmazdan şihâbe/ışına yakalanır. Kâh
    da şihâb/ışın yetişmeden sözü atar. Ama duyduğuna yüz tane de yalan
    katar. Sonra ‘Falan falan gün, size şöyle şöyle demedi mi?’ denilir. Kulak
    hırsızının gökten işit(ip kâhinin kulağına attığı söz doğru çıkar, (kattığı
    yalanlar değil).” 236
    232 Tirmizî, Tefsir, Cin h. no: 3321
    233 34/Sâd, 35
    234 Buhârî, Salât 75, Amel fi's-Salât 10, Bed'ül-Halk 11, Enbiyâ 40, Tefsir, Sâd;
    Müslim, Mesâcid 39, h. no: 541
    235 Buhâri, Tıb 46, Edeb 117, Tevhid 57; Müslim, Selâm 123; Ahmed bin Hanbel,
    Müsned 6/87
    236 Buhâri, Tevhid 32, Tefsir, Sûre 15, 34; Tirmizi, Sûre 34; İbn Mâce, Mukaddime
    CİN
    - 63 -
    Rukyeden Nehiy
    İmran İbn Husayn (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetimden
    yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!”
    buyurdular. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar kimlerdir?”
    diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye
    başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine
    tevekkül edenlerdir!” 237
    İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s)’ı işittim, diyordu
    ki: “Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet
    muskası) bir nevi şirk vardır.” Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbn
    Mes’ud’a): “Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye
    gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi” dedi.
    Abdullah İbn Mes’ud tereddüt etmeden, “Bu (ağrı) şeytanın işiydi,
    o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda
    sana Rasûlulullah (s.a.s.) gibi, şöyle söylemen kafidir: “Ezhibi’lbe’se
    Rabbe’nnâs eşfi ente’ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen.
    (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan
    başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum.” 238
    Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında
    sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.” 239
    (Nüşre rukye’nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine
    mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir
    rukye ve ilaç” olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye isimlenmesini,
    onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp dağıtıldığına
    (neşredildiğine) inanılması ile izah eder. Daha açık bir ifade ile
    nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin cinlerini dağıtmak için
    yapılan rukyeye denmektedir. Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir.
    Nüşre denmesi de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla
    inkişaf ettirilip açılmasından dolayıdır.)
    İsa İbn Hamza anlatıyor: “Abdullah İbn Ukeym (r.a.)’ın yanına
    girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska) takmıyor musun?”
    diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bundan Allah’a sığınırım.
    Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Kim bir şey takınırsa,
    ona havale edilir (şifâsız kalır, umduğuna eremez).”240
    Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
    el-Cin adıyla müstakil bir sûrenin bulunduğu Kur’ân-ı Kerim’de
    237 Müslim, İman, 371, h. no: 218
    238 Ebû Dâvud, Tıbb 17, h. no: 3883
    239 Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868
    240 Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    “cinne”, “cân” ve “cin” kelimeleri geçmektedir. Bunlardan “delilik”
    anlamındaki “cinne” üç yerde “cin topluluğu”; “cân” iki yerde
    “yılan”, beş yerde “cin” anlamına gelmektedir. Yirmi iki yerde
    geçen cin kelimesi de melek ve insan dışındaki üçüncü varlık türü
    karşılığında kullanılmıştır. Cin kelimesi sözlük ve terim mânalarıyla
    çeşitli hadislerde de yer almaktadır.
    Kur’ân-ı Kerîm’de verilen bilgilere göre cinler de insanlar gibi
    Allah’a kulluk etmeleri için yaratılmıştır. Cân, insan türünün mevcudiyetinden
    önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı
    semüm, mâric) halkedilmiştir. Cinlere de peygamber gönderilmiş,
    bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır. Cinler insanlara
    nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ kısa sürede
    uzun mesafeleri katedebilir, insanlarca görülmedikleri halde onlar
    insanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat
    gaybı onlar da bilemezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından
    gizlice haber almak isterlerse de buna imkân verilmez. Evlenip
    çoğalırlar. İblis de cinlerdendir ve insanların yanı sıra cinlerden de
    yardımcıları vardır. Bazı cinler Hz. Süleyman’ın emrine girerek ordusunda
    hizmet görmüş, mâbed, heykel, büyük çanak, kazan gibi
    nesnelerin yapımında insanlarla beraber çalışmışlardır.
    Hadislerde de cinlerle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Her
    insanın yanında bir cin bulunduğunu, cinlerin mü’minlere vesvese
    vermeye çalıştıklarını, ancak Kur’an okunan yerde etkilerini kaybettiklerini
    ifade eden hadislerdeki cinler, Kur’ân-ı Kerîm’de “cin
    şeytanları”241 olarak kendilerinden söz edilen kötü cinler olmalıdır.
    Kulak hırsızlığı yapmak sûretiyle gökten haber alan ve doğru-yanlış
    öğrendiklerini arkadaşları vasıtasıyla sihirbaz veya kâhinlerin
    kalplerine ulaştıran cinler de aynı grupta mütâlaa edilebilir. Hz.
    Peygamber cinlerle konuşmuş, hatta rivâyete göre namazını bozmaya
    çalışan bir cini yakalamış ve onu ashâba göstermek için bir
    yere bağlamak istemişse de daha sonra bundan vazgeçip serbest
    bırakmıştır. Diğer bir rivâyete göre Rasûl-i Ekrem geceleyin
    bir grup cinle bir arada bulunmuş, onlara Kur’an okumuş, sabah
    olunca da durumu ashâbına anlatıp yaktıkları ateşin kalıntılarını
    kendilerine göstermiştir. 242
    Cinlerle ilgili âyet ve hadislerin yorumu İslâm literatüründe
    kendine has bir yer işgal etmiş, ayrıca cinlere ve şeytanlara tesir
    241 el-En'âm 6/112
    242 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/153, 168; Buhârî, Menâkıbül-Ensâr 132,
    Salât 75, Ezan 105, Tefsir 72/1-2, Tevhîd 7; Müslim, Zühd 60, Salât 149,
    150, 260, Zikr 67, Mesâcid 39; Tirmizî, Tefsir 47
    CİN
    - 65 -
    edip onları itaat altına alma yollarını konu edinen ve “ilmü’lazâim”
    adı verilen bir bilim dalı da teşekkül etmiştir. Bu işlerle
    meşgul olanlara Türkçe’de “cinci” denilir. İslâm kaynaklarında
    cinlerin mâhiyeti ve mevcûdiyeti, özellikleri, insanlarla ilişkileri,
    peygamberleri, âhiretteki durumları gibi hususlar onlarla ilgili
    tartışmaların ana konularını oluşturmuştur. Yine bu kaynakların
    bazılarına göre cinlerin mevcûdiyeti konusunda eski filozoflar
    da fikir beyan etmişler, bir grubu duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemeyen
    her şey gibi cinleri de inkâr ederken; bir kısmı cinlerin
    varlığını kabul etmiş ve onlardan “ervâh-ı süfliyye” veya “ervâh-ı
    mücerrede” diye söz etmiştir. İslâm filozoflarından Fârâbî, insanların
    aksine, cinleri konuşmayan ve ölmeyen canlılar olarak kabul
    eder. İbn Sînâ da cin kelimesine “çeşitli şekillere girebilen, şeffaf
    yapılı ve konuşan latif canlı” anlamını verir. Ancak filozofa göre
    bu tarif, cinin varlık olarak mâhiyetini açıklığa kavuşturmayıp sadece
    cin isminin kavram olarak ne anlama geldiğini göstermektedir.
    243 Fahreddin er-Râzî ile onun görüşüne katılan bazı âlimler
    İbn Sina’nın bu açıklamasından hareketle onun, cinin sadece adını
    kabul edip dış dünyadaki varlığını inkâr ettiği sonucuna varmışlardır.
    244 Buna karşılık Elmalılı Muhammed Hamdi, haklı olarak, İbn
    Sînâ’nın, mâhiyetleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olunamadığı
    için cinlere ait gerçek bir tarifin yapılamayacağına işaret etmek
    üzere söylediği bu sözden cinlerin varlığını inkâr ettiği sonucunun
    çıkarılamayacağını belirtmiştir. 245
    Kelâm âlimlerine göre cinlerin varlığı sadece vahiy yoluyla bilinip
    ispat edilebilir, akıl da bunu imkânsız görmez. Mevcûdiyetleri
    tartışma götürmeyecek şekilde Kur’an’la sabit olduğundan cinleri
    inkâr edenlerin küfrüne hükmeden kelâm âlimleri cinlerin
    mâhiyeti konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Bunları iki
    noktada toplamak mümkündür.
    1. Cinler kendi başına kaim olan gayri maddî cevherlerden oluşur.
    Bu görüşü benimseyenlerden biri olan Gazzâlî’ye göre melekler,
    cinler ve şeytanlar gayri maddî cevherden oluşmaları açısından
    birbirlerine benzemekle birlikte -âraz oluş noktasında aralarında
    benzerlik bulunan renk, ilim ve kudretin tür olarak birbirlerinden
    ayrı oluşları gibi- farklılık arzederler.246
    2. Cinler maddî cevherlerden oluşur. Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ve
    Bâkıllânî başta olmak üzere bu görüşü benimseyen Eş’arîler’in
    243 Tis’u Resâil, s. 62
    244 Tehânevî, Keşşaf, "cin" md.; Mefâtîhu'l-Ğayb, XXX, 148
    245 Hak Dini, VII, 5387
    246 el-Madnûnü'l-Kebîr, s. 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    çoğunluğuna göre hayat için bünye şart olmadığından her şeye
    gücü yeten Allah cinleri duyularla idrâk edilebilen bünyeleri olmaksızın
    yaratmıştır. Hayat için bünyeyi şart koşan Mutezile
    âlimleri ile Ebû Ya’lâ el-Ferrâ ise cinlerin basit cisimlerden ibaret
    olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Haldun, duyularla algılanamadıklarından
    ve neye delâlet ettikleri bilinemediğinden Kur’an’da
    geçen melek, ruh, cin gibi kavramların müteşâbihattan kabul edilmesi
    gerektiğini söyler.
    Çağımızda cinlerin mâhiyetlerinin, “ateşe karışan” (mâric) varlıklar
    olmaları247 dikkate alınarak karbon asidinden, “dumansız
    ateşten yaratıldıkları göz önüne alınarak canlılığını ruhtan alan
    ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden yahut
    bazı hadislerde hastalıkların sebebi olarak gösterilmeleri dikkate
    alınarak mikroplardan ibaret olduğu tarzında birtakım görüşler
    ileri sürülmüşse de248 bunlar ilmî bakımdan temellendirilememiş
    bazı teoriler niteliğindedir. Zira duyular ötesi varlıklardan olmaları
    sebebiyle sadece nakil yoluyla doğru bilgi edinebileceğimiz cinlerin
    mâhiyeti hakkında naslarda ateşten yaratıldıklarının ötesinde
    bir bilgi mevcut değildir. Bazı Haşviyye mensupları hâriç İslâm
    âlimlerinin hemen hepsine göre mükellef yaratıklar olan cinlerin
    mükellefiyetin üstesinden gelebilmeleri için şuur, idrâk ve irâde
    gücüne sahip olmaları gerekir ki bu hususu çağımızda ileri sürülen
    görüşlerle bağdaştırmak mümkün görünmemektedir.
    Kur’an’da verilen bilgilere dayanılarak cinlere peygamber
    gönderildiği noktasında İslâm âlimleri arasında ittifak bulunmasına
    rağmen bu peygamberlerin insan veya cin türünden oluşu
    hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre cinlere gönderilen
    peygamberin melek olması gerekir; diğer bir grup âlim
    de gönderildiği topluluğun meleklerden değil insanlardan oluşması
    sebebiyle insan topluluklarına yine kendi türlerinden peygamber
    gönderildiğini bildiren âyetle249 insan ve cin topluluklarına
    içlerinden peygamberler gönderildiğine işaret eden âyeti250
    dikkate alarak cinlere gönderilen peygamberlerin cin türünden
    olduğunu savunmuşlardır. Âlimlerin çoğunluğu ise cinlere kendi
    türlerinden peygamber gönderilmediği, insanlara gönderilen
    peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberleri olduğu
    görüşündedir. Bir başka görüşe göre cinler arasından uyarıcılar
    247 55/Rahmân, 15
    248 Reşîd Rızâ, III, 96; VII, 319; VIII, 364; Evrin, I, 254; Ahmed Hulusi, s. 61-72;
    Ayberg, II, 69-72; Ateş, s. 19-20
    249 17/İsrâ, 94-95
    250 6/En'âm, 130
    CİN
    - 67 -
    seçilmiş, onlar da insanlara gelen peygamberlerden aldıkları bilgileri
    cinlere tebliğ etmişlerdir.251 Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli milletlere
    gönderilen peygamberlerin kendi içlerinden seçildiği ve kendi
    dillerini konuştuğu önemle vurgulandığına252 ve “Ey cin ve insan
    toplulukları! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?”253 mealindeki
    âyetlerin mevcûdiyetine bakarak cinlere gönderilen peygamberlerin
    kendi türlerinden olduğu tarzındaki görüşü tercih etmek
    daha isâbetlidir.
    İslâm âlimlerine göre cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte
    uzun süre yaşadıkları ve meleklerden haber sızdırabildikleri için
    insanların bilemediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür.
    Bunun dışında cinlere ilişkin âyetleri yorumlayarak cinlerin insanlar
    gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hatta insanlarla
    ilişki kurabilen varlıklar olduğu âlimlerin çoğunluğu tarafından
    kabul edilir. Bazı kaynaklar, cinlerin yemek kokularıyla veya kemik
    vb. yemek artıklarıyla yahut hayvan dışkısıyla beslendiğini naklederse
    de tercih edilen görüşe göre kendilerine özgü bir tarzda
    beslenirler. (Hadis rivâyetlerinde belirtilen kemik, yemek artıkları
    ve hayvan dışkısıyla beslenenler, gözle görülmeyen gizli varlık anlamında
    cin, yani “mikrop”tur, esas cinle ilgisi yoktur.) Yine kaynaklar
    cinlerin insan şeklini alabildikleri gibi hayvanlardan yılan,
    kedi, köpek ve inek şekline de girebildiklerini, dünyanın çeşitli
    bölgelerinde özellikle dağlık yerlerde, harabelerde, denizlerde,
    çöllerde, çöplüklerde ve mezarlıklarda yaşadıklarını da kaydeder.
    Bu tür rivâyetlerin uydurma olup insan muhayyilesinin bir sonucu
    olduğunu iddia etmek mümkündür.
    İnsanların cinleri görüp göremeyecekleri hususu tartışmalıdır.
    İbn Abbas’a atfedilen bir rivâyeti delil kabul edenlere göre Hz.
    Peygamber dahi cinleri görmemiş, İbn Mes’ûd’a atfedilen rivâyete
    göre ise Rasûl-i Ekrem cinleri görmüş ve onlarla beraber bulunmuştur.
    Şafiî’nin, cin gördüğünü söyleyen birine ta’zîr cezasının
    uygulanması gerektiğini söylediği, bazı hadisçilerin de böyle bir
    iddia sahibinin adâlet (dürüstlük) sıfatını kaybettiğine hükmettikleri
    nakledilir. Mu’tezile âlimleri, latif cisimlerden oluşmaları
    sebebiyle cinlerin fiilen görülemeyeceğini, ancak görülmelerinin
    teorik olarak imkânsız olmadığını kabul etmişlerdir. Cinlerin insanlarla
    ilişkileri ve birbirlerine karşı etkileri hususunda da âlimler
    arasında görüş birliği yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine göre insanlarla
    cinlerin birbirlerine tesir etmeleri mümkündür. Zira Kur’an’da,
    251 Râzî, XIII, 195
    252 2/Bakara, 129, 151; 14/İbrâhim, 4
    253 6/En'âm, 130
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    faiz yiyenlerin kıyamet günü şeytanın çarptığı kimselerin kalkışı
    gibi kalkacakları belirtilmiş,254 bir hadiste de şeytanın insan bedeninde
    kanın dolaştığı gibi dolaştığı ifade edilmiştir.255 Bu tür
    nakiller yoruma tâbi tutulmadan zahiriyle benimsendiği takdirde
    şeytanlar gibi cinlerin de insanları etkileyebileceği ve meselâ onları
    saralı hale getirebileceği sonucuna varılabilir. Hz. Peygamber’in,
    cinlerin insanlar üzerindeki etkilerinden kurtulmak ve onları tesirsiz
    hale getirmek için Felak ve Nâs sûrelerinin, ayrıca Âyetü’lkürsî’nin
    ve Bakara sûresinden bazı âyetlerin okunmasını tavsiye
    etmesi de256 insanların cinlerin faaliyetlerine karşı kendilerini
    savunabilecekleri şeklinde yorumlanmıştır. Ebu’1-Yüsr el-Pezdevî
    gibi bazı sünnî âlimler, cinlerin sadece vesvese vermek sûretiyle
    insanlara etkili olabileceğini kabul ederler.257 Cinlerin insanlar
    üzerinde etkili olabileceğini benimseyenlerin bir kısmı bunun
    daha çok sihir ve büyü faktörlerinde ortaya çıktığını söyleyerek
    cinlerin bu nevi işlerde kullanılabileceğini ileri sürerler. Mânaları
    anlaşılmayan “havas” ve “azâim” türünden bazı metinlerin okunması
    yoluyla cinlerden faydalanma girişiminde bulunulmasına
    huddâmcılık, bu işte kullanıldığı söylenen cinlere de huddâm denilir.
    Ancak önde gelen âlimlerin çoğunluğu, cinlerin tesirinden
    kurtulmak veya ona mâruz kalmamak için Kur’an okuma dışında
    herhangi bir yola başvurulmasını tasvip etmemişlerdir. İslâm dininin
    ana kaynaklarında bulunmayan azâim ve havassa dair bilgiler
    daha çok Mısır, İran, Türk ve Hint bölgelerinde yaşayan eski kültürlerden
    müslümanlara intikal etmiş ve halk arasında yaygın bir
    şekilde benimsenen inançlar halini almıştır. Mu’tezile’den Amr b.
    Ubeyd ve Kadı Abdülcebbâr gibi âlimler bu hususta sünnî görüşü
    paylaşırken, büyük bir kısmı da cinlerin insanlar üzerinde hiçbir
    etkisinin bulunmadığı kanaatini ifade eder. (Biz de cinlerin vesvese
    verme dışında insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı
    kanaatini taşıyoruz.)
    İslâm âlimleri, cinlerden kâfir olanların cehennemde zemherîr
    (şiddetli soğuk) türünden veya daha başka azap çeşitleriyle cezalandırılacağını
    kabul etmelerine karşılık mü’min olanlarının
    cennetle mükâfatlandırılması konusunda farklı görüşler ileri
    sürmüşlerdir. Çoğunluğa göre İlâhî buyruklara itaat eden
    mü’min cinler cennete girecektir. Ebû Hanîfe başta olmak üzere
    diğer bazı âlimler ise mü’min cinlerin cehennemden kurtulmak
    254 2/Bakara, 275
    255 Buhârî, Ahkâm 21, Bed'ü'1-halk 11
    256 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/144, 146; Buhârî, Vekâle 10; Tirmizî,
    Fezâ'ilü'l-Kur'ân 1, 2, 3
    257 Usûlü'd-dîn, s. 226
    CİN
    - 69 -
    sûretiyle mükâfatlandırılmış olacağı, fakat cennete giremeyeceği
    ve nihâyet hayvanlar gibi yok edileceği görüşündedirler. A’rafta
    bulunacaklarını söyleyenler de vardır. Cennetle ilgili olarak
    Kur’an’da ve hadislerde yer alan birçok nass, cinlere dair herhangi
    bir ifade içermemektedir. 258
    Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler
    konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız
    Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
    gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını
    ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin
    bilgiler ancak vahiy sâyesinde insana ulaşmıştır.
    Şeytanlara gelince bunlar, cinlerin anarşistleri ve bozguncularıdır.
    İnsanları yoldan çıkaranlar işte bunlardır. En büyükleri olan
    İblis, vaktiyle Allah Teâlâ’ya karşı küstahlık etmiş, O’nun meleklere:
    “Âdeme secde edin!” diye verdiği emre karşı gelmiş,259 bu
    sûretle de kâfir (nankör)260 ve âsî261 olmuştur.
    Cin ve Şeytan da Kur’ân-ı Kerîm’in bize bildirdiği diğer varlıklar
    gibi birer gerçektirler. Orijinleri ve özellikleri nedeniyle insanlar
    tarafından görülememeleri bazı kimselerde kuşku doğurmuş,
    birçok kimselerde de bu yaratıklar daima merak konusu olmuştur.
    Esasen bu merak normaldir. Çünkü insan, bizzat göremediği herhangi
    bir şey hakkında haber aldığı zaman kesin olarak inansa bile
    genelde onu doğrudan duyularıyla algılamak ister. Onun gerçek
    olup olmadığını ancak bu şekilde anlayabileceğini sanır. Hâlbuki
    bir şeyin gerçekte mevcut bulunması, onun mutlaka gözle görülmesine
    ya da diğer duyularla algılanabilir olmasına bağlı değildir.
    Nitekim normal insan gözü, 400 ila 700 milimikron arasındaki
    ışık dalgalarını ancak fark edebilmekte, bu limitlerin dışında
    kalan dalgaları ise değerlendirememektedir. Keza normal insan
    kulağı 16 ilâ 20000 titreşimi duyabilmekte, bu limitlerin dışındaki
    frekansları ise duyamamaktadır. Bununla birlikte sözkonusu ölçülerin
    dışında kalan gerçeklerin birçoğuna inanabilmektedir.
    İnanabilmek, akla bağlı olarak bir yeti olsa gerektir. Fıtratlarında
    bu yetiye sahip bulunmayan insanlar ne kadar zeki ve
    okumuş olurlarsa olsunlar vahyin haber verdiği gerçeklere inanmakta
    sıkıntı çekerler. Bu nedenledir ki bazı kimseler melek, cin
    258 Ahmet Saim Kılavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 5-10
    259 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 15/Hicr, 31; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116;
    38/Sâd, 74, 75
    260 17/İsrâ, 27
    261 19/Meryem, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    ve şeytan gibi sırlı varlıklara bir türlü inanmak istemezler. Ancak
    hemen kaydetmek gerekir ki bunlar, Yüce Kur’ân’ın haber verdiği
    gerçek varlıklardır. Dolayısıyla imanın bir şartı olan meleklere
    inanmak ne kadar önemli ise, cinlerin ve şeytanların varlığına da
    inanmak o kadar önemlidir. Cin ve şeytana inanmak, “Kitaplara
    İnanmak” şartının ayrıntılarındandır. Onun için cinlerin ve şeytanların
    varlığını inkâr eden kimse İslâm Dini’nden çıkmak gibi imânî
    bir tehlikenin içinde bulunduğunu bilmelidir! 262
    Cin Konusunda Şirke Düşmek
    Cinleri inkâr şirke düşürdüğü gibi, cinleri Allah’a şirk/ortak koşmak
    da şirktir. Ayrıca, cinlerle uğraşan ya da cin konusunu istismar
    eden bazı kimselerin de şirk içine düştükleri görülmektedir. Şirk
    suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlardan
    konumuzla dolaylı da olsa ilgili olanları şöyle değerlendirebiliriz:
    a) Her türlü büyü:
    Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip
    düğümlemek gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik,
    tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve
    gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler
    bu bölüme girerler. Bu uğraşlar, sayılamayacak kadar çeşitlidir.
    Kenzu’l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu’lu’
    ve’l-Mercan gibi büyü kitaplarında bunların uygulama şekilleri ve
    sözde sırları(!) anlatılmaktadır. Câhil insanların sırtından kolayca
    geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan
    bu büyülerin, geçici bir psikolojik yönlendirmeden başka gerçek
    anlamda hiçbir etkileri yoktur.
    b) Fal ve her türlü kehanet:
    Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden
    müneccimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha
    çok çingeneler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el
    ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu
    kısma girmektedir.
    Bazı kimselerin “Fala inanma, falsız da kalma” sözü açık bir
    çelişkidir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece
    tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar.
    Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin
    yeniden Kelime-i Şahadet getirmeleri gerekir. 263
    262 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 321-327
    263 F. Aydın, a.g.e., s. 146-147
    CİN
    - 71 -
    Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
    İnsanoğlu maddî çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya da sorunlarını
    çözemediği zaman bu kez gizli ya da gizemli yollara başvurur.
    Bu tercihler eskiden beri insanlar arasında genel bir eğilimdir.
    Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır. Ancak
    gizemlilik daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu nedenledir ki
    Kur’ân-ı Kerîm’in onayladığı, hatta mü’minleri dâvet ettiği “duâ”
    hâriç, İslâm, büyü ve fal gibi gizemli yolların bazılarını en ağır suç
    olan “küfür” diye nitelemiş ve kâfirlere lânet etmiştir. 264
    İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla birlikte,
    yaşadığı olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve sırlarına
    bir türlü erişemediği o kadar çok şeyler vardır ki bunlar hakkında
    bilginler, uzmanlar ve ilim adamları hâlâ susmayı tercih etmektedirler.
    Nitekim telepatinin, hipnotizmanın, spiritüel enerjinin,
    meditasyonun ve çeşitli alternatif tıp sistemlerinin içyüzleri hâlâ
    bilinememektedir.
    Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden, gerekse
    amaçları itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar. O kadar
    ki bunların bazıları, hayat ve kâinât olaylarının, şimdiye kadar
    çözülememiş, belki de çözülemeyecek olan şifreleridir. Dolayısıyla
    bilinsin ya da bilinmesin bunlar esasen birer realitedir. Ancak
    gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda,
    genellikle basit düşünen insanlardan çıkar sağlamak amacıyla
    -sözde- gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik ve
    medyumluk gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif
    muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve bâtıl inanç olarak
    değer(siz)lendirmiş, bunları yasaklamış ve bu işlerle uğraşanların
    cezalandırılmasını öngörmüştür. Çünkü bu insanlarda fetişist
    (müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
    Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar),
    büyüye, amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren bir çare
    olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere başvuranların da inancı
    böyledir.
    Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve belâlar yağdırmak
    için silâh yerine büyüyü tercih eden insanın esasen ne istediğini
    şöyle açıklamak mümkündür:
    Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa
    264 2/Bakara, 189, 161
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır. Hâlbuki büyüye başvurursa
    -kendince- hiç kimsenin sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla
    bu amacını gerçekleştirmiş olacaktır(!) Öyle ise büyüye inanan
    insana göre hayat ve kâinat olaylarını büyü ile yönlendirmek
    mümkündür. Bu ise Allah’ın (c.c.) kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini
    tanımamak, daha doğrusu, büyü gibi bir araçla İlâhî
    egemenlik sınırlarının delinebileceğine inanmak demektir. Bu
    ise açık bir şirktir. Çünkü Allah’ın kâinât üzerindeki egemenliği
    mutlaktır. Hiçbir şey bu egemenliğin dışında değildir, hiçbir olay
    bu hâkimiyetten bağımsız olarak cereyan edemez. Her şeyi Allah
    Teâlâ yönetmektedir.
    Yarattığı ve yönettiği kâinat olaylarının, -gerek etki-tepki, gerek
    sebep-sonuç, gerekse nötrleşme gibi- bilinen ve bilinmeyen fenomenleriyle
    son derece karmaşık olan kozmozunu birbiriyle ilintili
    yasalar zinciri çerçevesinde disipline eden yine Allah Teâlâ’dır. Şu
    halde bu yasalara göre hareket edilmedikçe büyü ve fal gibi gizemli
    çareler olduğuna inanılan hayalî yollarla amaca ulaşılabileceğine
    inanmak, her şeyden önce çok yanlış bir şartlanma ve büyük
    bir bilgisizlik örneğidir. Ondan sonra da Allah Teâlâ’ya karşı
    bir başkaldırı sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.
    Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye
    dayanarak, pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar kullanarak
    amacına ulaşmak istiyorsa bu insan, itikadî bakımdan herhangi
    bir suç işlememektedir. Çünkü her şeyden önce aklını kullanmaktadır.
    Akıl ise Kur’ân-ı Kerîm’e göre gerçekleri yakalamada başvurulacak
    ilk ve en büyük araçtır. Çünkü akıl, sağlam, olgun ve
    reşit insanın, (Allah Teâlâ tarafından belli kanunlarla çalıştırılan) beyin
    mekanizmasında üretilmektedir. Bu açıdan define arayan Müslüman
    insan, Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini kabul
    etmiş demektir. Onun kullandığı pusula ve dedektör de yine Allah
    Teâlâ tarafından insanoğluna sunulmuş çeşitli fizik, manyetik ve
    elektronik bilimlerinin tespit ettiği İlâhî kanunlarla çalışmaktadır.
    Dolayısıyla mü’min defineci, pusula, dedektör ve benzeri araçlar
    kullanmakla yine Allah’ın mutlak egemenliğini tanımış demektir.
    Hâlbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının bütün
    bu kanunları delebilecek ve Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak
    egemenliğinde O’na ortak olabilecek bir güce sahip bulunduğunu
    bilerek veya bilmeyerek kabul etmektedir. Bu sûretle de şirk
    koşmaktadır.
    İnsan, itikadî yönü olmayan en ağır suçları bile işlerken son
    derece büyük vebal ve günahların altına girmesine rağmen yine
    CİN
    - 73 -
    de küfre ya da şirke saplanmaz. Hâlbuki itikadî yönü olan büyü
    ve fal gibi fetişist anlamda öyle suçlar vardır ki, kişi onları, hiç
    kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği yerlerde ve
    yalnız başına işlese bile Allah Teâlâ’ya ortak koşmuş olur ki bu
    sûretle cinâyet işleyen bir kimseden daha çok Allah’ın öfkesini
    hak etmiş olur. Bunun mantıklı sebebi acaba ne olabilir? Sebebi
    gâyet açıktır.
    Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken bile Allah tarafından
    yaratılmış bulunan ve yine O’nun koyduğu belli yasalarla işlevini
    yerine getiren akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri
    gibi araçlara başvurarak amacını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
    Bu insan, en çirkin, en korkunç ve en vahşi bir amacın peşinde
    olmasına rağmen Allah’ın kâiinat üzerindeki mutlak egemenliğini
    doğrularcasına O’nun koyduğu hayat kanunlarına göre davranmaktadır.
    Hâlbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı bundan
    çok farklıdır ve Yüce Allah’ı daha çok öfkelendirici bir anlam taşımaktadır.
    Büyü yaparak veya yaptırarak birini kazanmak ya da
    birine zarar vermek isteyen insan, keza büyü veya fal aracılığıyla
    bilinmeyeni keşfetmeye çalışan insan, aslında Allah’a ait otorite
    sınırları dışında çözüm arayan insan demektir, Bu ise bir anlamda
    Allah’ın (hâşâ!) egemen olamadığı bazı bağımsız güçlerin
    ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmek
    demektir. Belki bu nedenledir ki büyü, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça
    küfür olarak nitelenmiştir.265 Küfür ise Allah’ın (c.c.) otoritesini
    tanımamak anlamını taşır.
    Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler (Büyü, fal, havas,
    astroloji, râbıta, meditasyon vs.): Fetişist inançlara, Müslümanlar
    arasında “Hurâfeler” ya da “Bâtıl inançlar” denir. Hurâfe: Uydurulmuş,
    abartılmış, akla ve vicdana sığmayan asılsız inanç demektir.
    Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına
    gelir.
    Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar (daha
    doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında bile bâtıl inanışların
    tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir. İlginçtir ki
    sahâbîlerden büyük şahsiyetler hâriç, diğerlerinin de zaman zaman
    bâtıl inançlara kapıldıkları ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
    şiddetle uyarıldıkları bazı eserlerde nakledilmektedir.266 Ancak
    sahâbîler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) uyarıları üzerine hemen tevbe
    265 2/Bakara, 102
    266 Hâfız bin Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl, 1/273-274
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    etmiş ve kanaatlerini düzeltmişlerdir.
    Yukarıda da açıklandığı üzere bâtıl inanç: Kulluk anlamını
    taşıyan imânî bir mesele olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu
    şeylere karşı aklı sıra mânevî çare diye başvurduğu birtakım
    şarlatanlıklardır veya hayatta karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde
    yardımlarını almak üzere evliyalar ve rûhâniler gibi
    “yarıtanrı”lardan medet ummalar ve onlara yapılan duâ ve niyazlardır.
    Elbetteki Müslümanlar arasında da, bu şarlatanlıklara meyledecek
    ve ölülerden yardım dileyecek kadar basit düşünceli insanlar
    vardır. İşin ilginç tarafı, bu insanların hepsinin de eğitimsiz olmadıklarıdır.
    Medyumlardan medet uman, falcılara başvurup geleceğini
    onlardan öğrenmek isteyen nice okumuş devlet adamlarının
    yaşadığı skandallar, toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet,
    insanlar baş edemeyecekleri güçlere ve nereden geleceğini tahmin
    edemedikleri kaza ve belâlara karşı daima tedirginlik duyar.
    Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı değildir.
    Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi bir yerden gelebilecek
    risk ve tehlikelere karşı önlem alma ihtiyacını duyar. Bu,
    her insanın, ortama göre haklı olarak kapıldığı endişelerden kaynaklanmaktadır.
    Ancak, örneğin sağlam kilitler kullanmak, değerli
    eşyaları güvenilir kasalarda korumak, trafik kurallarına uymak,
    aşı olmak ve bütün bunlardan sonra da duâ etmek ve Allah’a tevekkülde
    bulunmak gibi endişeleri giderebilecek akılcı ve meşrû
    önlemler varken; bazı kimseler, evlerinin, araç ve cihazlarının üzerine
    nazar boncuğu, bebek pabucu ve nalçacıklar asmak, üstlerinde
    çeşitli muskalar taşımak sûretiyle aklın ve Kur’ân’ın ölçülerine
    sığmayan yollara başvurarak sözde mânevî önlem(!) almaya çalışmaktadırlar.
    Bunlar bâtıl inançlardır ve şirktir!
    Ne ilginçtir ki Kur’ân’ın feyiz ve nurundan yoksun bazı kimseler,
    hayattaki muhtemel risklere karşı -duâ ve tevekkül hâriç- dindarlardan
    daha akılcı ve daha meşrû yollara başvurarak önlemlerini
    almaktadırlar. Nitekim Müslümansı topluluklar arasında yaygınlaşan
    hurâfe ve bâtıl inançlar yüzünden, gerçek Müslümanlar her
    münasebette, akılcı geçinen müşrikler tarafından küçümsenmekte
    ve alay konusu olmaktadırlar.
    Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı kurşun
    döktürmek, tütsü yapmak, sıtma için el bileğine, okunup düğümlenmiş
    iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da dikiş makinesi ve
    bilgisayar gibi cihazlara (kaza belâdan koruması için) nazar boncuğu,
    nalça, bebek pabucu gibi tılsımlı sanılan şeyler takmak bâtıldır,
    CİN
    - 75 -
    çirkindir, şirktir. Çünkü bu yollara başvuran insan aslında nalın,
    pabucun, nazar boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araçlarının,
    Allah’ın egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul
    etmiş sayılır ki bu, Allah’a açıkça ortak koşmaktan başka bir şey
    değildir. Eğer bu insanlar yukarıda bir kısmı söz konusu edilen
    büyü araçlarının, Kur’ân-ı Kerîm’de yerleri olduğuna inanırlarsa
    bu takdirde de Allah’ın kitabında bulunmayan şeyleri ona mal etmekten
    dolayı kâfir olurlar!
    Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının gayret
    ve propagandalarıyla şartlanan insanlar arasında, özellikle bâtıl
    inanışlar daha çok yayılır. Şirke götüren bu tehlikeli anlayış ve kanaatler
    o kadar çok ve yaygındır ki hepsini örneklerle sıralayıp
    anlatmak imkânsızdır. Bunları, “nazar” gibi hak ve gerçek olan
    inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın iki ölçüsü vardır.
    Bunlar Kitap ve Sünnettir. Yani mânevî değer olarak tanıtılan herhangi
    bir şeyin öyle olup olmadığı, ancak onun Kur’ân-ı Kerîm’e
    ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatına uyup uymamasına göre anlaşılır.
    Dolayısıyla Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada
    da başvuracakları mihenk taşları işte bu iki şeydir. 267
    Cin Sûresi
    Cin sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş ikinci sûresidir. Mekke’de
    nâzil olmuştur. Yirmi sekiz âyet, iki yüz seksen beş kelime ve yedi
    yüz elli dokuz harften ibarettir. Fâsılası “elif”tir. Cinlerden bahsettiği
    için bu adı almıştır. Buna “Kul ûhiye” sûresi de denir.
    Sûrenin ana konusu cinlerdir. Hemen ilk âyette şöyle denmektedir:
    “(Ey Muhammed!) De ki; Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği
    bana vahyolundu;’ Onlar şöyle demişlerdir; ‘Doğrusu biz, doğru
    yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de ona inandık; biz
    Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.”
    Eskiden beri insanlar cinlerin varlığı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir.
    Duygulara hitap eden bir zâhirî kısımdan, sûrenin
    mevzûuna, mânâlarına, gösterdiği hedeflere baktığımızda, birçok
    işaret ve ilhamlarla karşılaşırız.
    Önce; müşriklerin inkâr ettikleri, bu hususta çetin mücadelelere
    giriştikleri, ellerinde hiçbir delilleri olmaksızın ileri geri konuştukları
    ve bazen de Muhammed’in (s.a.s.) onlara bahsettiği şeyleri
    cinlerden aldığına dair yaygın kanaatlerini içine alan bilgiler
    ve çoğu öteki âlemle ilgili, akaide dair meseleler yer almaktadır.
    267 F. Aydın, a.g.e., s. 138-144
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    İnkâr edip mücâdele ettikleri meselelerden birine bizzat cinlerin
    şehadet edinceye ve bu olay Muhammed’den (s.a.s.) duyuluncaya
    kadar, Kur’an’dan haberleri yoktu. Kur’an’ı onlar işitince sarsılmış,
    hayrete ve dehşete düşmüşlerdi. Gönülleri dolup taşmış; işittiklerini
    saklamayacak, bildiklerini toparlayamayacak, hissettiklerini
    hülâsa edemeyecek duruma gelmişlerdi. Tesiri altında kaldıkları
    bu büyük hâdiseden, bütün kâinatta izlerini ve neticelerini bırakan
    olaydan korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Bu, bütün beşeriyetin
    ruhunda derin izler bırakacak derecede, değerli bir şehâdet
    idi.
    İkinci olarak bu sûre ile cinler âlemi hakkında, önce muhataplarının
    sonra da gelecek ve geçmiş bütün insanların ruhlarındaki
    birçok vehimler düzeltilmekte; bu görünmeyen varlıkların hakikati
    ortaya konulmaktadır.
    Bu sûre Arap müşriklerinin ve başkalarının bu kâinatta cinlerin
    kudreti ve hareket kabiliyetlerine dair inançlarını da düzeltmeyi
    üstlenmektedir. Bu yaratıkların varlığını gelişigüzel inkâr edenlerin
    durumuna gelince; bunların, bu derece kat’iyyetle inkârlarını
    ve cinlerin varlığına inanmayla alay etmelerini ve hurâfe diye
    isimlendirmelerini hangi esasa dayandırdıkları konusuna burada
    eğilmek gerekmektedir.
    Acaba bu inkârcılar kâinattaki bütün mahlûkatı biliyorlar da,
    aralarında cinleri bulamadıklarından dolayı mı böyle söylüyorlar?
    Şüphesiz bugün dahi hiçbir âlim bunu iddia edemez. Zira yeryüzünde
    varlığı daha yeni keşfedilen canlılar pek çoktur. Ve hiçbir
    kimse de iddia edemez ki bugün yeryüzündeki canlıların artık keşif
    zincirinin halkaları kopmuştur veya yakında kopacaktır.
    Bu sûre-i celile geçen sûrelere nispetle, ulûhiyyet ve ubûdiyet’in
    hakikatini mevzu ederek İslâmî tasavvurun inşâsına büyük yer verip,
    daha sonra da, kâinat ve mahlûklardan ve bunların arasındaki
    sıkı alâkadan bahseder.
    Cinlere ait sözlerde Allah’ın vahdaniyetine, zevce ve
    evlât edinmesinin reddine, âhirette cezanın isbatına, Allah’ın
    mahlûkâtından hiçbirinin O’nu yeryüzünde âciz bırakamayacağına,
    O’nun elinden hiçbir kimsenin kurtulup kaçamayacağına ve
    âdil cezasının erişemeyeceği hiç kimsenin bulunmadığına delâlet
    ve şehadetler bulunmaktadır. Rasûlullah’a (s.a.s.) hitaplarda bu
    hakikatlerin bazısının tekerrür ettiği görülmektedir! “De ki; ‘Ben
    sadece Rabbime yalvarır ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.’ De ki ‘Ben
    size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim.” De ki; ‘Beni
    hiç kimse Allah’a karşı savunamaz ve ben O’ndan başka bir sığınak
    CİN
    - 77 -
    bulamam.” Bunlar, cinlerin bu gerçekleri tam ve açık bir şekilde
    şehadetle kabul etmelerinden sonra zikredilir.
    Nitekim bu şehâdetler, ulûhiyetin sadece Allah’a mahsus olduğunu,
    ubûdiyetin de beşerin erişebileceği en yüksek derece olduğu
    beyan buyurulmaktadır: “Allah’ın kulu Muhammed, O’na ibâdete
    kalkınca, neredeyse çevresinde keçeleşirler, birbirlerine girerlerdi...”
    Tâkip eden âyette, Rasûlullah’a (s.a.s.) tevcih edilen hitapla,
    bu hakikat tekid edilmektedir: De ki: “Ben size zarar vermeye de
    iyilik yapmaya da kadir değilim.” “Gayb sadece Allah’a bırakılmıştır.
    Cin tâifesi onu bilmemektedir. Yeryüzünde onlara kötülük mü
    murad edildi yahut Rableri onlara bir iyilik mi dilemiş ki, doğrusu
    biz bilemeyiz...” Peygamberler de gaybı, ancak Allahu Teâlâ’nın
    bir hikmete mebni bildirdiği kadar bilebilirler: Ey Habibim! De ki;
    “Size vaad olunan yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi kılmıştır
    ben bilemem. Gaybı bilen Allah, gayba kimseyi muttali kılmaz. Ancak
    peygamberlerden bildirmek istediği müstesna. O, her peygamberin
    önünden ve ardından gözcüler salar.”
    Sûrede işaret edilen olay, bir grup cinin Kur’an’ı dinlemeleri
    olayıdır. Bu husustaki rivâyetler farklılık göstermektedir. İmam
    Ebû Bekr el-Beyhâki “Delâilü’n-Nübüvve” adlı kitabında şöyle der:
    Bize, Ebû Hasan Ali b. Ahmed b. Abdan, Ahmed b. Abid, İsmail
    el-Kadı, Müsedded, Ebû Avane’nin Ebû Bişir’den, Said bin Cubeyr
    İbn Abbas’tan naklettiklerine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
    Rasûlullah (s.a.s.) cinlere Kur’an okumadığı gibi onları da görmemiştir.
    Rasûlullah, yanında bir kısım ashâbı olduğu halde Ukaz çarşısına
    gitmek üzere ayrılmışlardır. (Nahle denilen mevkide, sabah
    namazını kıldıkları sırada okuduğu Kur’an’ı cinler dinlemişti). O
    sırada şeytanların gökyüzünden almaya çalıştıkları haberler kesilmiş
    ve üzerlerine de şihablar (alev) gönderilmişti. Bunun üzerine
    şeytanlar kavimlerine dönerek: “Size ne oluyor?” demişlerdi.
    Onlar da “gökyüzü haberi ile aramıza perde gerildi, İlâhî haberi
    alamaz olduk. Ve üzerimize de şihablar gönderildi...” Gökyüzü
    haberi ile aramıza giren mutlaka yeni bir hâdisedir. “Doğuya ve
    batıya gidip araştırın bakalım” demişler; doğuya ve batıya giderek
    gökyüzü ile aralarına giren şeyin ne olduğunu aramaya koyulmuşlardı.
    Tihâme tarafına gidenleri, Ukaz pazarına gitmekte olan
    Peygamber’i, Nahle denilen yerde ashâbıyla sabah namazını kılarken
    buldular. Ve okuduğu Kur’an’ı işitip dikkatlice dinlemeye koyuldular.
    “Allah’a yemin ederiz ki işte gökyüzü haberi ile aramıza
    giren şey budur” dediler. Buradan da kavimlerine dönünce şöyle
    dediler: “Ey kavmimiz biz şüphesiz, doğru yola götüren, hayrete düşüren
    bir Kur’an dinledik de ona inandık. Biz Rabbimiz’e hiç bir kimseyi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    ortak koşmayacağız...” Bu hâdise üzerine de Allah Teâlâ, Rasûlûne:
    “De ki, cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu... “
    ve Allah ona cinlerin sözlerini vahyetmiş oldu. 268
    Diğer rivâyet ise şöyledir. Müslim Sahih’inde Âmir’den şöyle
    rivâyet eder. Âmir dedi ki: Alkame’ye sordum: “İbn Mes’ud cin
    gecesinde Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte mi idi?” Bu soru üzerine
    Alkame şöyle cevap verdi!” Ben de İbn Mes’ud’a “Cin gecesinde
    Rasûlullah ile birlikte sizden bir kimse var mıydı?” diye sordum.
    İbn Mes’ud “Hayır” dedi fakat biz Rasûlullah’la birlikte bir gece
    bulunurken birdenbire yanımızdan kayboldu. Yolları ve vadileri
    aradığımızda; “her halde kaçırıldı “veya” öldürüldü” denildi. Böylece
    çok korkulu bir gece geçirdik. Sabah olunca bir de baktık ki
    Hira tarafından geliyor. İbn Mes’ud devamla, biz “yâ Rasûlallah!
    Seni aramızda göremeyince aradık bulamadık böylece çok korkulu
    bir gece geçirdik” dedik. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Bana
    cin dâvetçileri geldiler. Onlarla beraber gittim ve onlara Kur’an
    okudum.”
    İbn Mes’ud der ki: “Bizi de oraya götürdü, onlardan kalan
    bâkiyeleri ve ateş kalıntılarını gösterdi. Peygamber’e cinlerin yediklerini
    sordular o da “üzerine Allah’ın ismi zikredilen ve sizin
    yiyip de üzerlerinde fazla miktar et bıraktığınız bütün kemikler,
    bütün deve ve at gübreleri... Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurdular: “Artık bu ikisi ile taharetlenmeyin, zira onlar kardeşlerinizin
    yediği şeylerdir.” 269
    “İbn İshak’ın rivâyetine göre, hâdise, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sakif
    ileri gelenlerinin üzerine musallat ettiği ayak takımından gördüğü
    eziyetlerle, gönlü kırık olarak Taif’den dönüşünden sonra olmuştur.
    Onun Rabbi’ne karşı yapmış olduğu bu hüzünlü ve sevgi
    dolu duâdan sonra cinlerle karşılaşması hakikaten düşündürücü
    ve ibret vericidir. Allah’ın cinlerden bir bölüğünü onunla karşılaştırmasında
    ondan işittiklerini kavimlerine bildirmelerinde son
    derece hikmetler vardır. Zamanı ve alâkası ne olursa olsun, bu büyük
    bir hâdisedir. Muhtevâsı ve işaretleri bakımından da büyüktür.
    Müteâkiben cinlerin Kur’an’dan ve dinden bahsedişleri de dikkati
    çekmektedir. Biz bütün bunlara Kur’an’ı Kerîm’in bildirdiği gibi
    iman etmekteyiz.
    “(Ey Rasûlüm!) De ki: “Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği
    bana vahyolundu. Onlar Şöyle demişlerdi. Doğrusu biz, doğru yola
    götüren, hayrete düşüren, bir Kur’an dinledik de hemen O’na iman
    268 Buhârî, Tefsir Sure, 72
    269 Müslim, Salât, 150
    CİN
    - 79 -
    ettik; biz Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (1-2)
    Doğrusu Rabbimiz’in yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve
    çocuk edinmemiştir. (3)
    Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah’a karşı yalanlar uyduruyordu. (4)
    Doğrusu insanların ve cinlerin Allah a karşı yalan uydurabileceklerini
    sanmazdık. (5)
    Gerçekten, birtakım insanlar cinlerin bazısına sığınırlardı da onların
    azgınlıklarını artırırlardı. (6)
    “Doğrusu onlar da sizin Allah’ın kimseyi yeniden diriltmeyeceğini sandığınız
    gibi zanda bulunmuşlardı. “ (7)
    Bu başlangıcın, Rasûlullah’ı (s.a.s.) cinlerin kendisini dinlediklerini
    bildiğini ve onlardan bir bölüğünün kendisinden Kur’an’ı
    işittikten sonra vaki olduğunu da göstermektedir. Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) bu bilgisi, Allahu Teâlâ’nın vahyi ve olanlardan haberdar
    etmesi ile mümkün olmuştur. Zira daha önce Rasûlullah (s.a.s.)
    bundan haberdar değildi. Anlaşılan bu şekliyle bir defa vaki olmuş,
    bilâhare aynı yerde onun bilgisi ve istemesiyle Kur’an’ı cinlere
    okuması bir veya birkaç defa gerçekleşmiştir.
    “Doğrusu biz hayrete düşüren bir Kur’an dinledik.” Onlarda bıraktığı
    ilk tesir, şimdiye kadar alışık olmadıkları “hayrete düşüren” bir
    şey olmasıydı. O, kalplerinde bir ürperme meydana getirmişti. İşte
    bu hal, onu açık bir kalple, incelmiş duyguyla, derin bir zevkle dinleyip
    duyan kimselerde Kur’an’ın bıraktığı bir tesirdir. Evet, hayrette
    bırakır, zira ruhlara ve kalplerin derinliklerine işleyen güce,
    fevkalâde bir câzibeye, büyük bir etkiye sahiptir. Hayrete düşürür.
    Bu, cin topluluğu üzerinde bıraktığı tesirden fiilen de anlaşılmıştır
    ki, onlar hakikaten bundan zevk almışlardır.
    “Doğru yola götüren...” Bu da Kur’an’ın ikinci açık bir sıfatıdır.
    Ve Kur’an’da bu özellik mevcuttur. Bunu cinlerden bir topluluk,
    hakikatini kalplerinde buldukları anda hissetmişlerdi. “Rüşd” kelimesi,
    geniş manası olan bir kelimedir. Kur’an bu sıfatıyla hidâyete,
    hakka ve doğruya götürmektedir. Rüşd kelimesi bunlardan başka,
    şu mânâları da ihtiva etmektedir. Olgunluk, üstünlük; hidâyete,
    hakka ve doğruya ileten bir bilgi ve bu hakikatleri kalp gözüyle
    görebilme idrâki... İşte bu vasıflarıyla kalpte öyle bir hal meydana
    getirir ki; bu hal, sahibini hayra ve doğruya götürür.
    “Ve biz O’na inandık.” Bu, Kur’an’ı dinledikten sonra sâlim bir
    idrâkin gerektirdiği şey; yaratılışa uygun dosdoğru bir kabulden
    ibarettir. Âyette zikredilen cinler ise, Kur’an’ı dinleyince hayrete
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    düşmüşler, büyülenmişçesine tesir altında kalmışlar; kendilerinden
    geçecek kadar ruhî sarsıntı içine düşmüşlerdi. Sonra da bunlar
    hakkı tanımış, kabul etmişler ve şuurlu bir şekilde “biz ona
    inandık” diyerek imanlarını ilân etmişler; müşriklerin yaptığı gibi
    ona karşı, ruhlarına tesiri sebebiyle, inad ve inkâr yoluna sapmamışlardı.
    “Biz, Rabbimiz’e hiç bir şeyi ortak koşmayacağız.” İmanları açık,
    sağlam ve hâlisâne idi. Vehme, şirke ve hurafeye bulaşmış değildi.
    Kur’an’ın hakikatini idrâkten fışkırmış bir imanın da vasfı budur.
    Kur’an’ın dâvet ettiği hakikat; şirke bulaşmayan bir tarzda Allahu
    Teâlâ’nın vahdaniyetinden ibarettir.
    Bundan sonra da cinler, Allah’ın hidâyeti karşısında kendi durumlarını
    izah etmeye çalışmaktadırlar. Bundan onların da insanlar
    gibi hidâyet ve dalâlet olmak üzere ikili kabiliyete sahip olduklarını
    anlıyoruz. Bu topluluk, mü’minler olarak Rableri hakkındaki
    inançlarından ve hidâyete eren ve dalâlete düşenler hakkında
    besledikleri kanaatlerden söz etmektedirler.
    “Doğrusu aramızda iyiler de vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır.
    Bizler çeşitli yollarda olan topluluklardık. Yeryüzünde kalsak da Allah’ı
    aciz bırakamayacağımız, başka yere kaçsak da O’nu aciz kılamayacağımız
    gerçeğini şüphesiz anladık. Şüphesiz, doğruluk rehberi olan Kur’an’ı
    dinlediğimizde ona inandık. Kim Rabbi’ne inanırsa, o ecrinin eksiltileceğinden
    ve kendisine haksızlık edileceğinden korkmaz. İçimizde, kendini
    Allah’a vermiş olanlar da yazık edenler de vardır. Kendini Allah’a veren
    kimseler, işte onlar, doğru yolu arayanlar, ona lâyık olanlardır. Kendilerine
    yazık edenlere gelince, onlar Cehennem’in odunları oldular.” (11-15)
    Cinlerin bu açıklaması gösteriyor ki, içlerinde sâlihler de var,
    sâlih olmayanlar da. İtaatkârı da var, zalimi de. Bunlar, cinlerin çifte
    kabiliyette olduğunu; insanlar gibi hayra ve şerre kabiliyetleri
    bulunduğunu göstermektedir.
    “Mescidler şüphesiz Allah’a mahsustur. Öyleyse oralarda Allah’a
    yalvarırken başkasını katmayın.” (18) Secdelerin veya secde mahalli
    olan mescidlerin sadece Allah’a mahsus olacağı beyan buyurulmaktadır.
    Böyle olursa gerçek tevhid mümkün olabilir, herkesin
    mübtelâ olduğu her alâka, her kıymet ve her meyil geriye atılmış
    ve hâlis ibâdetin sadece Allahu Teâlâ’ya mahsus olduğu gerçeği
    ortaya çıkmış olur. Allah’a ibâdet ederken bazen insan, O’ndan
    başkasına iltica ve kalbini açma durumuna girer.
    Âyet, cinlerin sözü olduğu takdirde önceden geçen şu sözlerini
    tekid etmiş olur: “Şüphesiz biz Rabbimiz’e hiçbir ortak koşmayacağız...”
    CİN
    - 81 -
    Yani ibâdet ve secde yerinde ortak koşmayacağız. Bu, doğrudan
    doğruya Allah’ın kelâmı ise cinlerin sözleri, Rablerine yönelmeleri
    ve O’nu tevhîd etmeleri münâsebetiyledir. Bu da Kur’an üslûbuna
    göre yerinde gelmiştir.
    “De ki: ‘Size söz verilen yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi
    kılmıştır, ben bilemem.’ Gaybı bilen Allah, gayb’a kimseyi muttali kılmaz.
    Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin
    emirlerini tebliğ etmelerinden haberdar olmak için, her peygamberin
    önünden ve ardından gözcüler salar, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır
    ve her şeyi bir bir sayar.” Böylece ürpertici bir ifadeyle sûre son buluyor.
    Başlangıcı da cinlerin uzun tafsilatlı ve büyük bir hayret ihtiva
    eden sözlerinde ifadesini bulan korku, titreme, ürperme ve hayret
    vericilikte olmuştu. Yirmi sekiz âyeti geçmeyen bu sûre şu gibi
    esas hakikatleri ortaya koymaktadır: Bir müslümanın akîdesini
    kuvvetlendirmeye yarayan şey; ona doğru, açık, ölçülü düşüncesini
    hiçbir ifrat ve tefrite düşmeden, ruhunu bilgi ufuklarına kapamadan,
    efsanevi vehimler peşinde koşmadan kendini inşa ve
    tespit etme fırsatını vermektir. Kur’an’ı işitir işitmez iman eden ve
    şu sözleri söyleyen cinler topluluğu ne kadar doğru söylemiştir:
    “Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik
    de hemen ona inandık... “ 270
    Cinnet/Cünûn
    Cin tutma, delilik, çılgınlık, davranış uyumsuzluğu, aklın zâil
    olmasına cinnet diyoruz. Buna cünûn da denir. Cinnet Kur’ân-ı
    Kerîm’de bu mânâda birkaç yerde geçer: “Yoksa O’nda Cinnet mi
    vardır?”271 Diğer bir mânâsıyla; cin ve bu kelimenin çoğulu olarak
    cinler veya cin taifesi demektir: “Cinlerden ve insanlardan.”272 Cinnet,
    örtü ve gizlilik mânâsında değerlendirildiğinde; Cennet, cenân
    (kalp), cünnet (koruyucu), cenîn ve mecnûn ile alâkalıdır.
    Cinnet, dilimizde delilik mânâsına kullanılmaktadır. Cin çarpması
    olarak da tanımlanmaktadır. Gözle görülmeyen varlık olan
    cinlerin, insan vücuduna girerek, zarar verdiklerine inanan kimseler
    vardır.
    Cünûn (cinnet) hali, İslâm hukukunda önemli bir yer tutar.
    Çünkü İslâm akıl dînidir. Ahkâmı da akılla anlaşılır. Cenâb-ı Hak
    herkesi gücü yettiğince mükellef tuttuğundan İslâm fıkhı bu konu
    üzerinde belli bir bölüm tahsis etmiştir. Fıkıhta bu konu ehliyete
    270 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 316-318
    271 34/Sebe', 8
    272 114/Nâs, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    ârız olan haller diye adlandırılır. Bunlar, kişinin aklını gideren veya
    azaltan hallerdir. İki kısma ayrılır:
    1- Semâvî ârızlar: İnsanın kendi elinde olmayan: bunaklık, delilik,
    unutkanlık gibi ârızlardır. 2- Mükteseb ârızlar: İnsanın kendi
    elinde olan; cehâlet, sarhoşluk, zorlama gibi ârızlardır.
    Semâvî ârızlardan olan delilik (cünûn) iki kısma ayrılır: 1-
    Cünûn-ı mutbık: Kesilmeksizin sürüp giden akıl hastalığıdır. 2-
    Cünûn-ı gayr-ı mutbık: Sürekliliği olmayan akıl hastalığına denir.
    Cinnet; aklı örten, sağlam idrâki yok eden bir hastalıktır, demiştik.
    Hasta, heyecan ve sarsıntı içindedir. Mecnun denilen hasta,
    daima gayr-ı mümeyyiz çocuk hükmündedir. Kendisinden bedenî
    teklifler düşer; fakat malî tekliflere muhâtap olur.
    Ancak akıl hastalığının süreklilik miktarı ibâdetlerin cinsine
    göre değişmektedir. Namaz yükümlülüğünün düşmesi için bunun
    bir günden (24 saatten) fazla devam etmesi gerekir. Oruç için ise
    tam bir ay devam etmesi şarttır. Ramazan ayı içerisinde geçici olarak
    ayılıp kendine gelen kimse, daha sonra iyileşince Ramazan
    orucunun hepsini kaza etmesi gerekir. Zekât yükümlülüğünün
    düşmesi için ise akıl hastalığının bir sene devam etmiş olması şarttır.
    Aksi takdirde zekâtını vermek durumundadır. Akıl hastalarının
    sözlü tasarrufları mûteber değildir. Ancak hastalık nöbetlerinin
    yokluğunda vâki tasarrufları geçerlidir.
    Cinnet, atehle de alâkalıdır. Ateh; aklı örten ve sağlam idrâke
    engel olan bir hastalıktır. Bu hastalığa tutulan Ma’tûh, temyiz gücüne
    sahip değilse, mecnûn hükmündedir.273
    Cünûn, edâ ehliyetini ortadan kaldırdığından, melankolik,
    nevrastenik ve sar’alı kimseler, temyiz kudretine sahip olduklarında
    tasarrufları geçerlidir.274 Mecnun ve ma’tuh ile ilgili hükümler
    Mecelle’de geçmektedir.275
    Tasavvuf dilinde cünûnun (cinnetin) cezbe ile bir yakınlığı vardır.
    Halk indinde cezbe ve cünûn aynı şeyler telâkki edilmesine
    rağmen, durum öyle değildir. Cünûn, kişinin yükselme yerine alçalması;
    mânâsız ve olumsuz bir şekle düşmesidir.276
    Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerin dâvetinden ve özellikle Hz.
    273 M. Ebu Zehra, Fıkıh Usûlü, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. Abdülkadir Şener,
    Ankara 1973, 330; Ö. Nasuhî Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul
    1967, I, 231
    274 Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1978, 191
    275 Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İstanbul 1982, s.192, mad. 978, 979, 980
    276 Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 319
    CİN
    - 83 -
    Muhammed’in tevhid inancına yaptığı çağrıdan rahatsız olanların
    bu seçkin kişilere yönelttikleri iftiralardan söz edilirken on bir
    âyette mecnun kelimesi kullanılmıştır. Cünûnun terim anlamıyla
    ilgili olarak yapılan değişik tarifler arasında yaygın olanı, Seyyid
    Şerif el-Cürcânî’nin ef-Ta’rîfât’ında yer alan, “söz ve fiillerin nâdir
    haller dışında normal cereyan etmesini engelleyen akıl bozukluğu”
    şeklindeki tanımdır. Fıkhî sonuçları bakımından bir zihnî rahatsızlığın
    cünûn kapsamında sayılmasını belirleyen unsur ise bu
    hastalığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılıcı nitelikte olmasıdır.
    Kur’ân-ı Kerîm’e göre insanı insan yapan ve onu İlâhî buyruk
    ve yasakların muhatabı kılan akıldır. Bu sebeple İslâm âlimleri
    peygamberlerin özelliklerini açıklarlarken onların cünûndan
    sâlim oldukları hususuna önemle işaret etmişlerdir. Akıl hastalığının
    kaynağı, zekâ ile ilişkisi ve tedavisi konusuna insanlık tarihinin
    çok eski dönemlerinden beri ilgi gösterilmiş, özellikle eski Yunan
    fılozoflarınca bu hususta tarihî seyri içinde farklılıklar taşıyan değişik
    görüşler ileri sürülmüştür. Ancak müslümanların konuya gerek
    teorik gerekse pratik alanda gerçekçi ve insanî açıdan yaklaşma
    noktasında önceliğe sahip oldukları kolayca söylenebilir. Daha
    İslâm’ın İlk asırlarında akıl hastalığı ve hastaları hakkında seviyeli
    eserlerin kaleme alınmış olması (fıkıh literatürü çerçevesindeki
    incelemelerden ayrı olarak Ebü’l-Kâsım en-Nisâbûrî’nin ‘ükalâ’ü’lmecânîn
    adlı eseri, bu konuda günümüze ulaşan güzel bir örnek
    olarak zikredilebilir) ve akıl hastalarının tedavisine tahsis edilen
    hastahaneler kurulmuş olması bu tesbiti doğrulayan delillerdir.
    Akıl hastalığı ile İlgili hükümlere fıkıh kitaplarının değişik
    bölümlerinde temas edilmesinin yanı sıra fıkıh usulü eserlerinde
    “Semavî (insanların iradesi dışında oluşan) Ehliyet ârızaları” başlığı
    altında cünûn hali özel olarak incelenmiştir.
    Günümüz hukuklarında hâkim olan yaklaşım, tıbbın akıl hastalığı
    kabul ettiği her rahatsızlığın kişinin fiil ehliyetini (özellikle
    işlem ehliyetini) mutlaka ortadan kaldırmış sayılmaması yönündedir.
    Buna göre akıl hastalığının bu anlamdaki ehliyeti etkileyebilmek
    için temyiz gücünü, yani mâkul şekilde hareket edebilme
    iktidarını, hastanın fiillerinin sebep ve sonuçlarını idrâk edebilme
    kabiliyetini ortadan kaldıracak nitelikte olması gerekir. Meselâ
    sara ve şizofreni tıp ilmi yönünden akıl hastalığı olmakla birlikte
    kişinin sırf bu sebeple fiil ehliyetine sahip olmadığı söylenemez;
    hukuken akıl hastalığı hükümlerinin uygulanabilmesi, bu hastalıkların
    kişinin hukukî değerlendirmeye tâbi tutulan fiili işlediği
    sırada temyiz kudretini ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır. Bu
    yaklaşım ile İslâm hukukundaki cünûn-ı mutbik ve cünûn-ı gayr-i
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    mutbik ayırımının temelindeki düşünce ve cünûna bağlanan fıkhî
    sonuçlar arasında paralellik bulunduğu görülmektedir. Öte yandan
    İslâm hukukunun, akıl hastalarının işlem ehliyeti bakımından
    tam ehliyetsiz sayılması ve kural olarak bütün işlemlerinin geçersiz
    kabul edilmesi noktasında Kara Avrupası hukuk çevresine dâhil
    hukukların çoğunluğu ile birleştiği, akıl hastalarının yaptığı sözleşmeleri
    hükümsüz değil, feshedilebilir nitelikte sayan ve fesih
    imkânını da sadece kötü niyetli (akıl hastalığını bilen) kişiye karşı
    tanıyan İngiliz hukukundan ise ayrıldığı tesbit edilebilmektedir.
    Cünûn bir tasavvuf terimi olarak dervişliğin ilk, sekr halinin
    son basamağını ifade eder.277
    “Düşünmediler mi ki arkadaşları (Muhammed)de hiçbir cinnet yoktur,
    o apaçık bir uyarıcıdır?”278 Cinnet, cin cemâati anlamına geldiği
    gibi,279 cinin etkisi ile düşünce yetisinin örtülmesi, yani delilik anlamına
    da gelir.
    Müşrikler, Hz. Muhammed’i (s.a.s.), cinin etkisinde kalıp delirmiş
    bir insan sanıyorlardı: “(İnkârcılar, Muhammed (s.a.s.) hakkında)
    “Allah’a yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde cinnet mi var?” (dediler).”
    280; “O, kendisinde cinnet bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir.
    Hele bir süreye kadar onu gözetleyin.” 281
    Hz.Muhammed’in (s.a.s.), öldükten sonra bedensel dirilmekten
    söz etmesini, bir deli saçması sanıyorlardı: “O, size öldüğünüz,
    toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman yeniden hayata çıkarılacağınızı
    mı söylüyor, bununla mı sizi tehdit ediyor? Heyhat, heyhat, tehdit edildiğiniz
    şey ne kadar uzak (ne olmayacak bir tehdit)!” 282
    Aşağıdaki âyetler, Hz. Muhammed’i cinlerle ilişkili, onların etkisiyle
    aklı karışmış sanan müşrikleri reddetmekte ve onun açık
    anlatımlı bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır: “De ki: “Size
    bir şey öğütleyeyim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz!
    Arkadaşınızda hiçbir cinnet yoktur. O, çetin bir azabın arefesinde
    sizin için bir uyarıcıdır.” 283; “Yoksa ‘Onda bir cinnet var’ mı diyorlar? Hayır,
    o, kendilerine gerçeği getirdi, fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.” 284
    Birinci âyette, bu savın sahiplerine, ikişer ikişer, teker teker
    277 İbrahim Kâfi Dönmez, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 125-129
    278 7/A’râf, 184
    279 11/Hûd, 119; 37/Sâffât, 158; 32/Secde, 13
    280 34/Sebe’, 8
    281 23/Mü’minûn, 25
    282 23/Mü’minûn, 35, 36
    283 34/Sebe’, 46
    284 23/Mü’minûn, 70
    CİN
    - 85 -
    durup Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu iyice düşünmeleri,
    onda delilik bulunmadığı, onun ileride bulunan şiddetli bir
    azaba karşı uyaran bir peygamber olduğu; ikinci âyette de Hz.
    Muhammed’in kendisinde cinnet bulunan bir şaşkın olmadığı, insanlara
    gerçeği getiren bir uyarıcı olduğu, fakat hitabettiği insanların
    çoğunun gerçekten hoşlanmadığı vurgulanıyor.
    Evet, düşünenler, Hz. Muhammed’de delilik olmadığını, onun
    cinlerle bir ilişkisi bulunmadığını anlar. Bir delinin ağzından bu
    hikmetler çıkar mı? Bunu söyleyen, apaçık bir uyarıcıdan, bir Hak
    elçisinden başkası olamaz.
    Araplar, Peygamberimiz’in cinle ilişki kurduğunu, cinin etkisinde
    bulunduğunu, söylediği sözlerin, kendisini hükmü altına alan
    cinin sözleri olduğunu iddia ediyorlardı. İşte âyetlerde onların bu
    iddiaları reddedilmekte, çokları hoşlanmasa da insanlara hakkın,
    yani gerçek vahiy sözlerinin geldiği vurgulanmaktadır. Araplar,
    Hz. Muhammed’i, bir şâir veya kâhin gibi görüyorlardı. Oysa ne
    Hz. Muhammed, abartmacı bir şâ’ir, ne de Kur’ân hayallerle dolu
    şâir sözleriydi:
    “Biz ona şiir öğretmedik, zaten şiir ona yakışmaz da. O(na vahyedilen),
    sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân’dır.” 285
    “Muhakkak ki o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Güvenilir
    Ruh indirdi; Senin kalbine, uyarıcılardan olman için. Apaçık Arapça
    bir dil ile. O, evvelkilerin Kitâblarında da vardır.” 286
    “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Her yalancı,
    günahkâr kimseye iner. O yalancılar, (şeytanlara) kulak verirler, çokları
    da yalan söylerler (yahut şeytanlar, meleklerin konuşmalarına kulak
    verirler, fakat çoğunluğu da yalan söyler). Şâirlere gelince onlara da azgınlar
    uyar.”287 âyetlerinde, Hz. Muhammed’e şiir öğretilmediği, şiirin
    ona uygun olmadığı, ona vahyedilenin, şiir değil, bir öğüt ve
    açık anlamlı bir okuma olduğu, bu vahiyleri, Güvenilir Rûh’un, Hz.
    Muhammed’in kalbine, açık Arapça bir dille indirdiği vurgulanmaktadır.
    288
    Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları
    Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
    İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde bir kısım
    285 36/Yâsin, 69
    286 26/Şuarâ, 192-196
    287 26/Şuarâ, 221-224
    288 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., 4/ 439-441
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Araplar da Melek-Cin ve Şeytan gibi rûhânî varlıklara ibâdet
    ediyorlardı. Bunlardan, meleklerin Allah katında saygın bir yeri
    olduğuna, bu yüzden kendilerinden daha şanslı olduklarına inanıyorlardı.
    Eğer onlara ibâdet eder, hürmette kusur etmezlerse
    onların, Alah katında kendilerine şefaat edeceklerini düşünüyorlardı.
    “Câhiliye Araplarına göre melek, bir parça Tanrı niteliğinde
    yahut Cin’in üstü olan, saygıya, hatta tapılmaya lâyık, fakat gözle
    görülmez bir varlık idi. Fakat tabiatüstü varlıklar hiyararşisinde,
    meleğin yeri belirlenmişti. O da: Câhiliye inancında bazen melek,
    Allah ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracı idi. Çok kere de
    kendisi tapınma objesi olarak kabul edilirdi.” 289
    Melekleri tanrılaştıranlar, onlar adına yeryüzünde timsaller/
    heykeller yapmışlardı.290 Yapılan bu timsaller, meleklerin yeryüzündeki
    birer sembolleriydiler. “Biz onların sûretlerini yapıp, onlara
    dişi isimler vererek tapındığımız zaman, Alah’ın katında bize
    şefaatçi olurlar” diyorlardı.291 Hâlbuki bu düşüncelerinde dalâlet
    içindeydiler. Kur’ân-ı Kerim’de bu husus dile getirilerek reddedilmiştir:
    “Ve size: (Allah) melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin diye
    emretmez...” 292
    Câhiliye Arapları, cinleri de ulûhiyet derecesine çıkarıyorlar,
    onları ilah ediniyorlardı. Kur’ân-ıKerim, onların cinler hakkındaki
    inançlarını şöyle dile getirir: “Allah ile cinler arasında soy bağı icad
    ettiler.”293 “Cinleri Allah’a ortak koştular, bilgisizce O’na oğullar ve kızlar
    yakıştırdılar. Hâşâ O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.”294
    Cinlerin gaybı bildikleri, insanlara zarar vermeye kadir oldukları,
    hastalıkların çoğunun onlardan geldiği, tedavilerinin de ancak
    cinlere yakın olmakla mümkün olacağı inancı da câhiliye halkı
    arasında yaygındı. Bir kimse bir ev aldığı veya bir mal sattığı zaman,
    evvela cinler için kurban keserdi. Bunu aldığı evde mutlu olmak,
    sattığı maldan da hayrın azalmaması için yapardı.295 Cinlere
    tapınma, ilâhî dinlerin tahrifinden geriye kalan bozuk bir inançtır.
    Şeytana tapma, onu Allah’a ortak koşma konusundaki inançları
    da, cinler hakkındaki inançlarından farksızdı. Câhiliyyeye göre
    şeytanlar da cinlerde olduğu gibi, putların veya kutsal bildikleri
    289 3/Âl-i İmran 80; İbn Kesir, Tefsir IV, 377; Yazır, M.H., a.g.e., VIII, 5381; İzutsu,
    T., Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 19
    290 Âlûsi, Bulûğu'l-Erab, II, 197
    291 Yazır., M.H., Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4594; 39/Zümer, 3
    292 3/Âl-i İmran, 80
    293 37/Sâffât, 158
    294 6/En’âm, 100
    295 M.N. el-Câhız, Edyânu’l-Arab, s. 125-126
    CİN
    - 87 -
    şeylerin içinde ikamet ederler, insanlara oradan hitap ederler, bazı
    gaybî bilgileri onlara haber verirler, birtakım gizli konularda kendilerine
    yol gösterirlerdi. Bu sebeple de ibâdet edilmeye saygı duyulmaya
    lâyık varlıklar olarak görünüyorlardı. 296
    Melek-Cin-Şeytan ve rûhânî varlıkları tanrılaştırma inancı,
    aslında içinde bulundukları ortamın, kendileri üzerinde meydana
    getirdiği menfi baskının neticesi olarak düşünülebilir. Hanif
    dînînin gerçeklerinden uzaklaşan insanlar, geride bıraktıkları
    kültürel mirasın izlerim, başka başka varlıklar üzerinde görme ve
    böylece tatmin olma yoluna girişmişlerdi. Bu varlıklar bazen korku
    ve dehşet saçan varlıklar, bazen de kendilerinden yardım ve
    dostluk umulan varlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Pek tabiidir
    ki, bu tür inançlar, beraberinde kehânet ve arâfet gibi düşüncelerin
    doğmasını da mümkün kılmıştır. Bu işlerle uğraşan kimseler,
    yegâne sığınak kabul edilmiştir.297
    Yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bunlar Kur’an ve Sünnet
    tarafından reddedilmiş inançlardır. Şirk koşma en büyük günah
    sayılmıştır.298
    Câhiliyede Cin ve Şeytan İnancı: Câhiliye Araplarının cinler
    hakkındaki inançları ise, melekler hakkında sahip oldukları inançların
    zıddı idi. “Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
    ve düşman kalmış tarafını (cinler ve şeytanlar) temsil ediyorlardı.
    Hz. Peygamber’in bi’seti esnasında, cinler müphem ve gayr-ı
    müşahhas ilahlar arasına girmekte idi.”299 Mekke Arapları, cinler
    ile Allah arasında neseft karabati bulunduğunu söylüyorlar 300
    ve onları Allah’ın şerikleri mertebesine çıkarıyorlardı.301 Cinlere
    adaklar adayıp kurbanlar kesiyorlar302 ve onlardan yardım talep
    ediyorlardı. 303
    Câhiliye Araplarının bu konudaki inançları incelendiği zaman,
    onların cinleri, muhtelif sûretlere girebilen varlıklar olarak telakki
    ettikleri görülür. Bu cümleden olarak mesela, “Gûl”, onlar için
    bir çeşit cindir. “Suûlat”, cindir. Bazı yılanlar (Engerek yılanı) ve ev
    yılanları, cindir. Siyah köpek, şeytandır (cin nevinden) hırçın deve
    296 Âlûsî, a.g.e., II, 197
    297 İbn İshak, Sîre, s. 13; Mesûdî, Mürûcu'z-Zeheb, II, 173
    298 4/Nisâ, 48; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.,
    75-77
    299 Macdonald, B.D., "Cin" maddesi, İ.A., III, 192
    300 37/Sâffât, 158
    301 6/En’âm, 100
    302 6/En’âm, 128
    303 72/Cinn, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    (hecin devesi) cindir gibi. Câhiliye Araplarına göre, cinler mutlak
    olarak zararı dokunan, korkunç yaratıklardır. “Esas itibariyle
    Tanrılar dost, cinler düşmandırlar.”304 Bu sebepten, kötülüklerin,
    hastalıkların kaynağı cinlerdir. Aynı zamanda cinler, şairlerin ve
    kâhinlerin de bilgi kaynağıdır.”305 Bir kimsenin şair olabilmesi için
    görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi sahibi olması gerekir.
    Bu bilgi de kendi şahsî görüşü ile değil, cin denilen -onlara göreüstün
    varlıkla derûni münasebetler kurmak sûretiyle elde edilir.” 306
    Cinler ve şeytanlar hakkında garip akidelere sahip olan câhiliye
    Arapları, bunları hep aynı cinsten sayıyorlardı. İblis-şeytan ve cin
    kavramları, onların zihninde daha çok, kötülük, düşmanlık, korku
    ve felaket çağrıştıran kelimelerdir. Bu korku ve endişe, onları,
    bu tür varlıkların zararından korunmak için çeşitli sebeplere başvurmaya,
    sevketmiştir. Bunlar arasında, büyüler, tılsımlar, onların
    tasvirlerini yapmalar ve onları ilahlaştırmalar, onlara adaklar ve
    kurbanlar kesmeler sayılabilir.307 Câhiliye Araplarının, cinler-şeytanlar
    hakkındaki inançları, ülkemizde de hemen hemen aynıdır.
    “Şeytan çarpmak”, “cin çıkarmak” gibi deyimler buna işaret etmektedir.
    Cinlerin-şeytanların vereceği zarardan korunmak için
    başvurdukları sebeplerden; onların tasvirlerini, timsallerini yapmak
    ve onları ilahlaştırmak konusu ile kurban ve adak konusu
    hâriç, büyü yapmak, tılsımlar yapmak gibi koruyucu çarelere -onlara
    göre- başvurmak hemen aynıdır. 308
    Hadislerde Cin ve Şeytan İnancı: Kur’an ve Sünnette, cin ve
    şeytandan bahsedilmektedir. Kur’an’da cin kavramı, başlı başına
    bir sûreye isim olarak verilmiş ve orada cinler konu edilmiş olduğu
    gibi, ayrıca değişik yerlerde 22 yerde geçmektedir. Şeytan
    kelimesi ise, gerek tekil olarak gerekse çoğul olarak Kur’an’da
    88 yerde geçmektedir. Hz. Peygamber’in hadislerinde ise, her iki
    kelime çok yerde konu edilmiştir. Yani Kur’an ve Sünnet, cin ve
    şeytanın varlığını kabul etmektedir. Hatta onların yaratılış özelliklerinden
    bahseder: Bu, Kur’an’da şöyle geçer: “Cinleri dumansız
    ateşten yarattık.”309 Fahruddin Râzi, “Mükellef varlıklar dört gruptur;
    Melekler, insanlar, cinler ve şeytanlar” şeklinde açıklamada
    bulunduktan sonra, başka bir rivâyeti de naklederek: “Cinlerin iyi
    ve kötü olanları vardır. Şeytanlar, cinlerin kötü olanlarına verilen
    304 Hitti, P., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 147-148
    305 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, III, 269; Ateş. S., Yüce Kur'an'm Çağdaş Tefsiri, X, 98
    306 İzutsu, T, Kur'an'da Allah ve İnsan, 159
    307 6/En’âm, 100; Alûsî, a.g.e., III, 197
    308 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 83-85
    309 15/Hıcr, 27
    CİN
    - 89 -
    isimdir” der.310 Kur’an ve hadislerde, şeytan, kötülük timsâli olarak
    ele alınır.311 Cinlerden bahsedilirken ise, onların müslüman olanlarından,
    Kur’an dinleyenlerinden söz edilmektedir.312 Fakat bununla
    birlikte, cinlerin, câhiliye Araplarının korku ve dehşet saçan
    varlıklar olarak kabul edilişleri şeklindeki inançlar da, bir kısım
    hadislerde çok açık olarak görülmektedir. Yani Sünnet, cinlerin
    korku, dehşet ve zarar veren yaratıklar oluşundan bahsetmektedir.
    Bir iki örnek görelim:
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gece karanlık olduğu
    zaman yahut akşama girdiğiniz vakit- çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan)
    yasaklayın. Çünkü şeytanlar, o sırada dağılırlar. Geceden bir saat
    geçince (dışarıdaki) çocuklarınızı (evlerinize) koyun. Allah’ın ismini
    anarak -Bismilllâhirrahmânirrahîm- diyerek kapıları kapatın. Çünkü
    şeytan kilitlenmiş kapıyı açamaz. Yine sizler Allah’ın ismini anarak
    -Bismilllâhirrahmânirrahîm diyerek- kaplarınızın ağızlarını bağlayın.
    Bismillâh diyerek üzerlerine enlemesine bir şey koymak sûretiyle de olsa
    kaplarınızın ağızlarını örtün. Kandillerinizi söndürün.” 313
    Kur’an ve Sünnet’e göre cinler de mükellef varlıklardandır. Bu
    husus Kur’an’da “Ben insanları ve Cinleri bana ibâdet etsinler diye yarattım”
    314 âyetiyle anlatılmıştır. Konuyla ilgili diğer bir âyet şöyledir:
    “Ey muhammed, Kur’an’ı dinleyecek Cinlerden bir kısmını sana yöneltmiştik.
    Onlar, Kur’an’ı dinlemeye hazır olunca birbirlerine: “Susun!”
    dediler. Kur’an okunması bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletine
    döndüler.” 315
    Yaratılış keyfiyeti ihtilaflı olmakla birlikte Kur’an ve Sünnet,
    cin ve şeytanın varlığını kabul etmektedir. Cinler, öyle tamamen
    korku timsâli değil, ama zararları da olabilen, Allah’ın yaratmış
    olduğu, insanların göremediği bir çeşit varlıklardır.
    Cinlerle İblis arasındaki ilişki konusunda ihtilâf vardır. İbn Abbas,
    İbn Mesud, İbn Müseyyeb, Katâde, İbn Cerir gibi sahâbî ve
    tabiîlere göre, cinler meleklerin bir çeşididir. İblis de bunlardan
    gelmiştir. Bu görüşe göre cinler, meleklerden bir zümredir. Said
    bin Cübeyr ve Hasan Basrî ise, İblis’in meleklerden olmadığını, Hz.
    Âdem nasıl insanların aslı (atası) ise, İblis’in de, cinlerin aslı (atası)
    310 F. Râzi, Mefâtihu'1-Gayb, I, 82
    311 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64; 47/Muhammed, 25; 4/Nisâ, 60; 27/Nemi, 24; 29/
    Ankebût, 38; 58/Mücâdele, 19
    312 72/Cinn, 1-2
    313 Müslim, Eşribe 15, 95
    314 51/Zâriyât, 56
    315 46/Ahkaf, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    olduğunu ileri sürmektedir.316 İkinci görüş, daha sahih kabul edilmektedir.
    Cinlerin, yırtıcı hayvanların yaratıcısının İblis olduğu
    inancı, müşrikler arasında yaygın olduğu sanılmaktadır. Bu inanç
    mecusi görüşüne yakındır.317
    Görüldüğü gibi cin ve şeytan hakkındaki gerek Kur’an ve gerekse
    Hadisler, Câhiliye Araplarının inançlarının yanlış olduğunu
    beyan ederek, doğrusunun nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş,
    onların bu konudaki inançlarını ıslah ederek kabul etmiştir.
    Melek, cin, şeytan gibi varlıklar hakkındaki Câhiliye inançlarına
    benzer inançlar, eski Türkler arasında da görülmektedir. Hâlâ
    bunların bir kısmı geçerliliğini devam ettirmektedir. Eski Türklerde
    “İye” kavramı önemli bir yer işgal eder. “İye” Tanrının emri
    dışına çıkmayan varlık demektir. İyeler çoktur. Yardımcı iyeler ve
    kara iyeler diye kısımlara ayrılır. Yardımcı İye’ler, bir anlamda, Meleklere
    tekabül eder. Kara iyelerin başında gelen “Erlik”, Şeytanın
    fonksiyonunu icra eder. İnsanlara her türlü kötülük vermeyi ve
    tuzak kurmayı amaç edinmiştir. Issız yerlerde, ırmak kenarlarında
    ağıl, samanlık gibi yerlerde iskân eden kara iyelerden “Al karası”
    (Al bastı da denir), Türk dünyasının hemen her yöresinde bilinmektedir.
    Doğum yapan kadınlara, yeni doğan çocuklara musallat
    olarak onlara zarar verir. O, insanları bunun kötülüğünden ancak
    “Kam” adı verilen, Kâhin ve Büyücüler kurtarabilir. Bu inanca ülkemizde
    hemen her yörede rastlanmaktadır. 318
    Türklerdeki bu iye kavramının, kendilerinin sahip oldukları ve
    muhtemelen de, tek Tanrılı bir dînî inançtan gelmiş olabileceğini
    düşünüyoruz. Ancak bu inanç sisteminin keyfiyetinin ne olduğu,
    meçhûlümüzdür. Bununla beraber, gerek İbrahim Kafesoğlu,
    “Eski Türk Dînî” isimli eserinde, gerekse Hikmet Tanyu, Türklerde
    Tek Tanrı İnancı” eserinde bu konuda ciddi araştırmalar yapmışlardır.
    319 Fakat yine de kesin olarak “şöyle bir dînin inanç esaslarındandır.”
    diyemiyoruz. Ne olursa olsun, hangi kelime ve kavramlarla
    açıklanırsa açıklansın inaçlar arasındaki benzerlik, çok açık
    olarak görülmektedir.
    İslâm’da cin ve şeytan’ın zarar verebileceği kabul edilmiştir.
    Ancak bunların zararlarından korunmak için, kâhin, büyücü,
    kam gibi kimselere yahut onların yaptıkları tılsımlara güvenme
    316 Ateş Süleyman, İslam’a İtirazlar Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, s. 47
    317 Kurtûbî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur'an, IV, 2488
    318 Kalafat, Y., Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, s. 20-27
    319 Kafesoğlu, İ. "Eski Türk Dini"; Tanyu, H. "Türklerde Tek Tanrı İnancı,
    A.Ü.İ.F.Y.
    CİN
    - 91 -
    reddedilmiş, gerçek sığınılacak gücün Allah olduğu her zaman
    özellikle vurgulanmıştır. Bunun için gerek Kur’an’da320 ve gerekse
    Hz. Peygamber’in hadislerinde sığınma (istiâze) örnekleri
    verilmiş,321 o şekilde yapılarak Allah’a sığınılması istenmiştir.322
    İfrît
    İfrît, cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı olanına
    verilen isimdir. İfrit kelimesinin menşei hakkında farklı görüşler
    olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre “bir kimseyi yere serme,
    toza toprağa bulama; çok istenen bir nesnenin zihinde hayal
    edilip göze bu şekilde gözükmesi” anlamlarına gelen Arapça ‘afr
    kökünden türetilmiş olup, “kurnaz, şerir, çetin, yaratılışı güçlü,
    kızgın ve öfkeli kimse” mânasındadır. İfrit, bu anlamları dolayısıyla
    cin ve şeytanlar için olduğu gibi mecâzî anlamda kötülük
    ve şeytanlıkta aşırı giden insanlar için de kullanılır. İbn Kuteybe,
    Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî ve İbnü’1-Esîr gibi müellifler kelimenin
    taşıdığı “habîs, çetin, güçlü kuvvetli” anlamlarına dikkat çekerek
    bunun hem şeytanı hem de bu karaktere sahip insan ve hayvanları
    ifade edebileceğini belirtmektedirler. Nitekim Zü’r-rumme
    bir şiirinde yaban öküzünü tasvir ederken, “O, gecenin karanlığında
    ifritin izinde parlayan yıldız gibidir” diyerek ifrit kelimesini
    cin için kullanır. Kisâî de Mesleme b. Abdül-melik’i överken onu
    ifrite benzetip, “Onların şeytanı olan ifrit, sizin için bir mülkün
    ve bir yerleşim yerinin olmadığını söylemiştir” der.323 İfrite bazan
    nifrit ile beraber ikileme biçiminde de rastlanır. Bir hadiste, “Allah,
    malı ve ehli konusunda belâ ve musibete uğramayan ifrit nifrit
    kişiye buğzeder” şeklinde geçmektedir. 324
    Ahd-i Atîk’te Hz. Süleyman ve Sebe melikesinden söz edilmesine,
    Süleyman’ın şöhretini duyan melikenin ona büyük bir alayla
    ve çeşitli hediyelerle geldiği, Süleyman’ın yanında çok sayıda ordunun
    bulunduğu bildirilmesine rağmen325 cinlerden ve ifritten
    bahsedilmemektedir. Eski Mısırlılar, kötü bir ölümle ölen kimsenin
    ifrite dönüştüğüne ve onun ruhunun sık sık öldüğü yeri ziyaret ettiğine
    inanırlardı. Câhiliye Arapları ise gözle görülmeyen varlıkları
    “hin” ve “cin” olarak iki gruba ayırırlardı; cinlerin insanlarla beraber
    oturanına “âmir”, çocuklara musallat olanına “ruh”, bunların
    zâlim, bozguncu ve azgınlarına “şeytan”, kötülükte daha
    320 72/Cinn, 6, 22; 114/Nâs, 6
    321 Buhârî, Deavât 163; Tirmizî, Deavât 467, 473
    322 Tirmizi, Deavât 490, 508; Ali Çelik, a.g.e., s. 85-90
    323 Kurtubî, XIII. 203
    324 İbnü'1-Esîr, "afr" md.; Lisânu'l-'Arab, "afr" md.
    325 I. Krallar 10/1-4; II. Tarihler, 9/1-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    aşırı gidenlerine “mârid”326 ve en güçlü, en kötü olanlarına da
    “ifrit” adını verirlerdi.327 Buna göre ifrit “kötülük ve şeytanlıkta
    çok aşırı gitmiş, tuttuğunu koparan; kuvvetli, becerikli, ele avuca
    sığmaz bir hilekâr” demektir. İfritin asıl adının İbn Abbas’a göre
    Sahr, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’ye göre Zekvân, Şuayb
    el-Cübbâî ve Nehhâs’a göre Kuzen olduğu rivâyet edilirse de ifrit
    kelimesi özel isim olmayıp bir varlık türünün belirtilen niteliklere
    sahip olanlarını ifade ettiği için Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı gibi
    çoğunlukla “cinden”, “insandan” vb. açıklamalarla kullanılmaktadır.
    Bununla birlikte cin kavramındaki belirsizlik sebebiyle ifritin
    mâhiyetini tam olarak tesbit etmek zordur. Bir taraftan gûl
    ve sil’ât gibi ifritin de cinlerin bir türü olduğu belirtilirken, diğer
    taraftan Kur’an’daki ifritin cinlerden bir taifenin özel adı olmayıp
    Neml sûresinin 39. âyetinin baş tarafında da ima edildiği üzere
    “âsi, mağrur” anlamına geldiği ileri sürülmektedir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de ifrit kelimesi bir defa geçmektedir.328 Burada
    Hz. Süleyman’ın emrinde insan, kuş ve cinlerden orduların
    bulunduğu bildirilmekte, Belkıs’tan haberdar olan Süleyman’ın
    Belkıs’ın tahtını kısa zamanda kimin getirebileceğini sorması üzerine
    “cinlerden bir ifrif’in, “Sen daha yerinden kalkmadan onu sana
    getirebilirim” dediği haber verilmektedir. Aynı yerde ifrit, kendini
    Süleyman’a tanıtırken güçlü ve güvenilir olduğunu belirtmiştir.
    Kur’an’ın cinler arasında yer aldığını bildirdiği ifrit, Taberî’ye göre
    cinlerin reisi veya onların en güçlüsü, Mücâhid ve Katâde’ye göre
    en azgını, Ma’mer’e göre en zeki ve kurnazıdır. 329
    “Cinlerden bir ifrit” ifadesi bazı hadislerde de geçmektedir. Ebû
    Hüreyre’den gelen bir rivâyette cinlerden bir ifritin namazını ifsat
    etmek için Hz. Peygamber’e musallat olduğu, Rasûlullah’ın onu
    yakalayarak mescidin direklerinden birine bağlamak istediği, fakat
    Hz. Süleyman’ın bir duasını hatırlayınca ifriti köpek kovar gibi
    kovduğu bildirilmektedir.330 Bu hadisin farklı bir rivâyetinde ifritin
    kedi sûretinde Hz. Peygamber’in karşısına çıkıp yüzüne bir ateş
    parçasıyla çarpmaya kalkıştığı ifade edilmiştir. Hz. Âişe’ye atfedilen
    rivâyete göre Rasûl-i Ekrem onu yakalayıp yere yatırarak hırpalamıştır.
    Yahya b. Saîd’den nakledilen bir rivâyette Rasûlullah’ın
    İsrâ gecesi cinlerden bir ifriti gördüğü kaydedilmektedir. 331
    326 37/Sâffât, 7
    327 Câhiz, I, 291; Cevâd Ali, VI, 709
    328 27/Neml, 39
    329 Taberî, XIX, 161-162; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 197
    330 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298; Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40, Tefsir 38/2;
    Müslim, Mesâcid 39
    331 İmam Mâlik, el-Muvatta, Şi’r 10
    CİN
    - 93 -
    Bazı İslâmî kaynaklarda anlatıldığına göre cinlerden olan ifrit
    diğer cinlerdeki özellikleri taşıyan, onlar gibi irade sahibi, erkeği-
    dişisi bulunan, çeşitli şekillere girebilen bir varlıktır. Câhiliye
    dönemine ait bir kısım telakkilerin aksine Kur’an’da cinlerin güçlerinin
    sınırlı olduğuna işaret etmek için “kitaptan ilmi olan kişinin”
    332 Belkıs’ın tahtını ifritten daha çabuk getireceği vurgulanmıştır.
    Halk edebiyatında ifrit dumandan yaratılmış dev gibi bir cin
    olarak tasvir edilir ve bu özelliği sebebiyle onun sıkıştırılmış olarak
    bir şişe içerisine konulup hapsedilebileceğine inanılır. Kur’an’da
    yer alan, cinlerin “hâlis ateşten” yaratıldığı bilgisiyle333 halk edebiyatındaki
    ifritin dumandan yaratıldığı inancı arasında bir ilgi
    kurulabilir. İfritin kanatlı bir mahlûk olduğu, büyük bir güce sahip
    bulunmasına rağmen bazı büyü vasıtalarıyla emir altına alınabildiği
    yine halk edebiyatında rastlanılan telakkilerdir. Halk
    kültüründe ifritin şekli, gücü ve yaptığı işler çerçevesinde oluşan
    inançlar İslâmî kaynaklardan çok İslâm öncesi din, kültür ve medeniyetlere
    dayanmaktadır.334
    Peri
    Peri, pek güzel olduğu kabul edilen bir cin tayfası ve özellikle
    bunların dişi olanı hakkında kullanılır. Cin tayfasından olduklarından,
    lâtif varlıklardır, görünmezler. İnsanların çok güzel olanları
    hakkında da zaman zaman bu kelime kullanılır ve “peri yüzlü,
    peri gibi” denilir. Halk arasında, bâzı ortamlarda yaşadıklarına
    inanılır.
    Cinlerin pek güzel olarak tasavvur edilen dişisi olarak kabul
    edilen “peri” terimi, Türk Edebiyatında mecâzen çekici, güzel ve
    akıllı kadın için kullanılır. Eski Türk Edebiyatında peri, ancak sihir
    ve büyük yolu ile elde edilebileceği; çeşme, pınar ve hamamlarda
    bulunabileceği, insanlarla ünsiyete gelmemesi, onlardan kaçması,
    göze görünmemesi, son derece güzel ve tesirli oluşu, görenin
    aklını başından alması, bazen insanları kendisine âşık edip
    bağlaması, çeşitli kılıklara girmesi gibi inanışlar ile ele alınmıştır.
    Daha çok sevgilinin güzelliğini anlatmak için kullanılır. Şairler genellikle
    sevgililerinin güzelliğini dile getirmek için onları peri ile
    kıyaslarlar. Peri, divan edebiyatında ve halk edebiyatında olduğu
    gibi, Türk masal dünyasında da geniş yer tutmaktadır. Dede
    Korkut Hikâyeleri’nden Tepegöz’de, Sarı Çoban, pınar başında
    bir peri kızı ile birleşir. Masalların çoğunda peri, güzelliği kadar
    332 27/Neml, 40
    333 55/Rahmân, 15
    334 Ali Erbaş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 516-517
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    iyilikseverliği ile dikkati çeker. Bütün bu özellikleri peri’nin modern
    edebiyatta da kullanılan bir unsur olmasını sağlamıştır.
    Gûl ve Gûlyabaniler
    a) Câhiliyede Gûl İnancı: Câhiliye Araplarınca, tenha ve ıssız
    yerlerde bulunduklarına inandıkları, değişik sûret ve renkli şekillerde
    görünerek onları yoldan saptırıp helâk ettiklerini kabul
    ettikleri, cin yahut şeytanlardan bir cins olarak bilinen hayâlî varlıklara
    “Gûl” denir.335 Bunların dişilerine ise, “Suulât” adı verilir.336
    İbn Sikkit (ö. 244/848) “insanı helâk eden her şey Gûl’dür.”der.337
    Bunların bir yolcuya görünmesi, uğursuzluk kabul edilirdi. Bu
    yüzden câhiliye Arapları, tenha ve ıssız yerlerin tekin olmadığına
    her an karşılarına bir şeyin (Gûl) çıkabileceğine inandıklarından,
    bu tür yerlerden geçerken “Bu vâdînin sahibine sığınıyorum” diyerek,
    bir nevi onlardan, zarar vermemeleri için izin isterlerdi.338
    Eğer yolda bir Gûl’a rastlanacak olsa, ne yapılacağı konusundaki
    inançları ise şöyleydi: “Gûl’a rastlanınca onu bir darbede öldürmek
    gerekir. Eğer ikinci darbe indirilirse, Gûl tekrar canlanır.” Bir
    Arap şairi bunu şöyle dile getirir: “Gûl, bana dedi ki: İkinci defa
    vur. Ben de ona yavaş ol, yerinde bekle hele. Zira ben (kılıcımı)
    kalbe yerleştirirdim.” 339
    Bir başka şair el-Behrânî, rastladığı bir Gûl ile mücadelesini
    şöyle anlatır: “Ayın son günlerinde, gece zifiri karanlıkta Gûle bir
    darbe indirdim, sanki toz duman oluverdi. İkinci defa darbemi
    indirmiştim ki, (sanki bir) kuvvet onun ehlini koruyordu da (canlanıverdi).
    Keşke o sağ elim kurusaydı da (o ikinci darbeyi indirmeseydim).”
    340
    Câhiliye Araplarının Gûl hakkındaki inançları o kadar ileri
    gitmiştir ki, hatta Gûl ile evlenenler, onlardan çoluk çocuk sahibi
    olanların varlığına dahi inanırlardı. Mesala, Amr bin Yerbu’ bunlardandı.
    341
    Amr bin Yerbu’ hakkında şöyle bir rivâyet vardır: “Amr bin Yerbu’
    Gûl ile evlendi. Ondan çocukları oldu. Onun yanında uzun zaman
    kaldı. Gûl memleketi tarafından şimşek çaktığı zaman, Amr’a
    335 Kamus, III, 307; Alûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 340; Nevevî, Minhâc (Şerhu Müslim),
    XIV, 216-217
    336 Nedvî, İslâm Tarihi, Hazırlayan: E. Edib, I, 304
    337 İbn Manzur, Lisân, XI. 507
    338 İbn İshak, Sîre, s. 92; İbn Hişâm, Sîre, I, 201; İbn Manzur, a.g.e., XI, 508
    339 Âlûsî, a.g.e., II, 343
    340 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 344
    341 Âlûsî, a.g.e., II, 340
    CİN
    - 95 -
    şöyle derdi: “Onu bana gösterme (onu benden gizle). Eğer onu
    bana gösterirsen, çocuklarını bırakır, memleketime -kavmimin
    bulunduğu yere- doğru uçarım.” Bundan böyle ne zaman şimşek
    çaksa Amr, ridasıyla onun gözünü örter ve ona şimşeğin çakmasını
    göstermezdi. Derler ki bir defasında Amr bin Yerbu’ gaflet etti.
    Gece şimşek çakmasına rağmen Gülün yüzünü ridasıyla örtmedi o
    da uçup gitti. Uçarken şöyle diyordu: Amr çocuklarını sıkı tut. Ben
    çakan şimşeğin yeryüzüne kaçan kıvılcımıyım... 342
    Gûl ile evlenme, yani cinlerle evlenme inancı ülkemizde de
    yaygındır. Ne var ki böyle bir olayı ispat etmek çok güçtür. Cinlerle
    evlendiğini (Gûl de cin taifesinden kabul edildiğinden o da
    buna dâhildir) iddia eden kimseler de bunu ispat edememekteler,
    sadece bir iddiadan ibaret kalmaktadır. Onun için bu tür iddia sahiplerinin
    ruhî bir rahatsızlıkları olduğu akla gelmektedir.
    Türkçemizde Gûl’e, “Gûlyabâni” denildiği gibi, câdu (cadı),
    hortlak da denilir. Bütün bunlar, Gûl cinsinden korkunç yaratıklar
    kabul edilir.343 Câhiliye Araplarının sahip oldukları Gûl inancının
    varlığı, Gûlyabâni şekliyle hemen aynı kabul edilmiştir. Bunun
    içindir ki, ıssız, tenha, harabe ve çöplüklerden geçerken, Câhiliye
    Araplarının yaptıklarına benzer şekilde “Tû destur!..” denilerek
    geçilir ve böylece Gûlyabanilerin zarar vermesinden korunulacağına
    inanılır (Türk Edebiyatında da konu edilmiş olan Gulyabânîler
    hakkında H. Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabânî” isimli eserini de
    hatırlıyoruz).344
    b) Hadislerde “Gûl” İnancı: Câhiliye Arapları arasında yaygın
    olan “Gûl” inancının Hz. Peygamber’in hadislerinde hem müsbet
    hem de menfi yönleriyle konu edildiğini görmekteyiz. Yani bir kısım
    hadislerde zahiren “Gûl”ün varlığı kabul ediliyor gibi anlaşılıyor
    ise de, diğer bir kısım hadislerde onun tamamen reddedildiği
    ifade edilmektedir. Konu ile ilgili hadislerden örnekler görmeye
    çalışalım.
    Ebû Eyyüb el-Ensârî’den yapılan rivâyette “Gûl” ile yapılan
    bir mücadeleden bahsedilmektedir. Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin
    içinde hurma bulunan bir duvar bölmesi vardı. “Gûl” gelir ondan
    alırdı. Bundan Hz. Peygamber’e şikâyet etti. Bunun üzerine
    Rasûlullah şöyle buyurdu: “Git, onu gördüğün zaman, ‘Bismillâh,
    Peygambere icabet et!’ de.” Sonra Ebû Eyyüb, “Gûl”ü yakaladı.
    Fakat bir daha dönmeyeceğine yemin etmesi üzerine onu bıraktı.
    342 Alûsî. a.g.e., II, 340, 341
    343 Ozon, M.N. Osmanlıca Türkçe Sözlük, s. 237
    344 Ali Çelik, a.g.e., s. 133-136
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    Müteakiben Hz. Peygamber’e geldi, Rasûlullah ona: “Esirin ne
    yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin
    etti” dedi. Rasûlullah: “o yalan söyledi ve esasen yalan söylemeye
    de alışıktır.” buyurdu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ü bir kere daha yakaladı,
    o bir daha dönmeyeceğine yemin edince, onu yine serbest
    bıraktı. Sonra Rasûlullah’a geldiği vakit; “Esirin ne yaptı?” diye
    sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti. (bıraktım)”
    dedi. Daha sonra “Gûl”ü üçüncü kez yakalayınca, ona “seni
    Rasûlüllah’a götürmeden bırakmayacağım.” dedi. Bunun üzerine
    “Gûl” mukabelede bulundu. “Ben sana bir şey söyleyeceğim...
    Âyet’el-kürsî; Evinde bunu oku, ne şeytan ne de başkası sana yaklaşamaz.”
    Ebû Eyyüb, Hz. Peygamber’e geldi. Rasûlullah ona: “Esirin
    ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ün dediklerini anlattı.
    Rasûlüllah: “Doğru söyledi, fakat kendisi yalancıdır” buyurdu.345
    Tirmizi’nin346 “Bu hadis hasen-gariptir” diyerek naklettiği bu
    hadise benzer, çok sayıda hadis nakledilmiştir. Muaz bin Cebel,
    Ubey bin Kâ’b, Ebû Useyd ve Zeyd bin Sâbit’in de bu konuda benzer
    rivâyetleri vardır.347 Ancak hadis metinleri ayrı ayrı incelendiği
    zaman farklı ifadelere rastlanmaktadır. Şöyle ki: Bu rivâyetlerden
    Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Ebû Useyd’in rivâyetlerinde geceleri hurma
    çalan varlık için “Gûl” tabiri kullanılırken, Muaz bin Cebel bunun
    için “Şeytan” kelimesini kullanmış, Ubey bin Kâ’b ise, yeni buluğa
    ermiş delikanli biri olduğunu anlatarak ona “Sen cin misin, insan
    mısın?” diye sorduğunu, Onun cin olduğunu söylediğini, çalmış
    olduğu hurmaları elinden almak isteyince, ellerini uzattığında,
    elinin köpek ayağına benzediğini, üzerindeki tüylerinin de köpek
    tüyü gibi olduğunu belirtmektedir. Bu konudaki Ebû Hüreyre’nin
    rivâyetinde ise: “Birisi geldi”, şeklinde meçhul bir şahıstan bahsedilmektedir.
    348 Hadislerde anlatılan ortak konu ise, biriktirilmiş
    zekât hurmalarının çalınması, çalanın yakalanarak Rasûlullah’a
    götürülmek istenmesi sırasında onun, Âyet el-Kürsi’nin faziletini
    haber vermesidir.
    Tirmizi’nin naklettiği Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin rivâyeti hakkında
    “Bu hadis Hasen-Garibtir” denilmiştir.349 “Garip hadislerin ise, metin
    yönünden tek kalmış yahut isnadı tek kalmış hadisler olduğunu
    biliyoruz.”350 “Garip hadisler içinde makbul olanları bulunmakla
    345 Tirmizî, Sevâbu'l-Kur’an 158; Mübârekfûrî, Tuhfetü'l-Ahvezî, VIII, 183-184
    346 279/892
    347 Aynî, Umdetü'1-Kâri, XII, 144-148
    348 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
    349 Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'an 158
    350 Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 102
    CİN
    - 97 -
    beraber, ekseriyeti zayıftır. Bu sebepten tâbiîler, etbau’t-tâbiîn ve
    daha sonraki nesillerin hadiscileri, garib hadislere pek rağbet etmemişlerdir.
    351
    Buhârî’nin zikrettiği Ebû Hüreyre hadisinin muallak olduğu
    (Muallak Hadis: Hadisin baş tarafından bir veya peşpeşe birkaç
    râvinin ismi söylenmeden, söylenmeyen sonuncu kişinin üst tarafındaki
    kişiden rivâyet edilen hadistir.), hatta İbn Arabi’ye göre
    Munkatı olabileceği ifade edilmiştir.352 Gerek Muallak ve gerekse
    Munkatı Hadisler, zayıf hadisler grubundandır. 353
    Hadisin rivâyet farkından doğan değişik ifadeler, râvilerin hurmaları
    çalan hırsızın tayin ve tesbitinde kendi anladıkları gibi olayı
    aktardıklarını anlıyoruz. Çünkü hurmaları çalan, kimine göre,
    “Gûl” dür. Kimine göre, şeytandır. Kimine göre elleri köpek ayağına
    benzeyen genç bir delikanlıdır, kimine göre de meçhul bir
    şahıstır. Bu farklı ifadeler, her râvinin ya kendi hatırladığı veya
    kafasında öyle şekillendirdiği bir varlık olarak anlatıldığına işaret
    etmektedir.
    Mezkûr hadislerin gerek ifade ettiği mânâdaki garabet gerekse
    sened yönünden illetli olmaları, hatta Buhârî’nin naklettiği
    Ebû Hüreyre rivâyetinde hadisin müdreç olduğunu hadis otoritelerinin
    tesbit etmiş olmaları354 bu hadisleri daha ihtiyatlı olarak
    ele almamızı gerektirmektedir. Yine Hz. Peygamber’in “Hastalığın
    bizatihi sirâyeti yoktur, eşyada uğursuzluk yoktur, Gûl denilen
    bir şey de yoktur” 355 hadisi de, kanaatimizi te’yid etmektedir.
    Sünnet, Gûl inancını reddetmiştir.” Gûller sizi aldattığı zaman hemen
    ezan okuyunuz.” 356 hadisi ise, daha çok sizin zihninize bu
    tür düşünceler geldiği zaman onların vesvesesinden kurtulmak
    için ezan okuyarak Allah’ı hatırlayınız, onların uyandıracağı kötü
    duygulardan uzaklaşınız manasındadır. Yoksa Gûllerin varlığını
    kabul etmek değil, bilakis yanlış düşüncelerden doğru düşüncelere
    bir dâvet vardır. Bu hadis bize, ülkemizde yaygın olan ve halk
    arasında Albastı veya Alkarası olarak bilinen ve çok kere de ezan
    okumakla kendisinden kurtulunduğuna inanılan bir inancı da hatırlatmaktadır.
    357
    351 Uğur, M., a.g.e s. 139
    352 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
    353 Uğur, M., a.g.e., s. 139
    354 İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, IV, 185
    355 Müslim, Selâm, 107-108
    356 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/305-382
    357 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 136-140
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    Nazar Değmesi
    “Nazar” Arapça’da bakış demektir. Türkçe’de de aynı mânâda
    kullanılır. Bu umumi mânâsının dışında, yaygın bir inanışı dile
    getiren terim olarak “Nazar değmesi”, az çok herkeste bulunan,
    mavi gözlü kimselerde daha fazla bulunduğuna inanılan ve böyle
    kimselerin bakışlarından fırlayan zarar verici, çarpıcı ve öldürücü
    güç anlamındadır. 358
    1- Câhiliyede Nazar Değmesi: Câhiliye Arapları arasında “Nazar
    Değmesi” son derece yaygın bir inanıştı. Nazarının değmesi
    konusunda bazı kimseler çok mâhir idiler. Bilhassa Benî Esed içinde
    bu özellikteki insanlar çoktu. Hatta onlardan biri, semiz bir
    deve veya yağlı bir sığır gördüğü zaman, cariyesinde: “Ey cariye,
    Evden ölçeği ve paraları al, şu hayvanın etinden bize et getir” der.
    (O sırada) hayvana nazar değer. Cariye, efendisinin dediklerini
    evden alıp ayrılmadan hayvan, yere düşer, boğazlanır. Cariye de
    onun etinden satın alır, getirirdi.359 Câhiliye Arapları, bir kimse hasedlikle
    ve düşmanlıkla birine bakınca, o, bu bakış sebebiyle hasta
    olurdu. Onlar bunun için: “Falana nazar değdi” derlerdi.360
    Rivâyete göre Araplardan bir kimse, iki veya üç gün yemek yemez,
    aç kalır. Sonra çadırının perdesini kaldırır, beklerdi. Oradan
    bir deve veya bir koyun geçerken görürse: “Bu gün bu deveden
    daha güzel bir deve görmedim” derdi. Böyle dediği hayvan, bir
    kaç adım atar ve hemen düşer ölürdü.361 Bir Arap şairi şöyle der:
    Bir (toplantı) mahal(lin)de karşılaşınca karşılıklı nazar ederek bakışınca,
    basılan yer ayaklarının altından kayıverir. 362
    İbn Abbas, bir topluluğa uğrayınca bakışlarıyla kendisini tehdit
    edenler için şu şiiri söylemiştir: (Onlar) bana kızarmış gözlerle,
    keçinin kasabın (elindeki) bıçağına baktığı gibi bana keçi bakışıyla
    baktılar (yani korkak ve ürkek şekilde.) 363
    Bunlardan açıkça anlıyoruz ki, “Nazar Değmesi”, Câhiliye
    Araplarının çok yakından ilgilendikleri ve tesirinden korktukları,
    öldürücü ve çarpıcı bir güçtür. Onlar bunu sadece bilmekle
    kalmıyorlar, onun etkisinden korunmak için de birtakım tedbirlere
    başvuruyorlardı. Bunların başında “Temâim” adı verilen 364
    358 Yeni Türk Ansiklopedisi, VII/2607; Meydan Larousse, IX, 257
    359 Bursevî, Rûhu'l-Beyân, X, 127; Emiroğlu, T., Esbâb-ı Nüzul, 38-39
    360 İbn Manzur, Lisân, XIII, 301
    361 Bursevi, a.g.e.. göst. yer; Emiroğlu, T., a.g.e. göst. Yer
    362 Râzî, Mefatihu'1-Gayb, XXX, 1000
    363 Râzî, a.g,e., göst. yer
    364 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 7-9
    CİN
    - 99 -
    nazarlıklar geliyordu. Ayrıca nazarı dokunan kimseye bir kap içinde
    ellerini, ayaklarını ve izarının altını yıkamasını söylerler, o da
    yıkar, bu yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin üzerine dökerek,
    böylece nazardan kurtulunulacağına inanıyorlardı.365 Ayrıca Rukye
    (okumak) de yapılıyordu. 366
    Nazar değmesi inancı hemen bütün ülkelerde, kendine has
    özellikler içinde görülmektedir. Dün olduğu gibi, bu gün hâlâ
    Avrupa’da özellikle İtalya’da, Balkanlarda ve Rusya’da rastlanmaktadır.
    367 Hatta Schwab’larda (Güney Almanya) çocukların alınlarına,
    nazar değmesin diye insan pisliği sürüldüğü kaydedilmektedir.
    368
    Ülkemizde de, her bölgede nazar inancı yaygındır. Gök mavisi
    rengindeki gözün, bakışının değmesi ihtimalinin daha büyük olduğuna
    inanılır. Bunun içinde gök mavisi şeylerle nazar değmesinden
    korunulacağı düşünüldüğünden, mavi boncuğa önem verilir.
    Mavi boncuk, nazarlık olarak kullanılır. Bundan başka ülkemizde
    nazar değmesinden korunmak için, yeşil kahve tanesi, eski para,
    kurşun, çitlenbik kabuğu ve at nalı gibi şeyler de nazarlık olarak
    kullanılır. Bu nazarlıklar, kullanıldıkları yere göre değişik şekillerde
    asılır ve dikilir. Mesela, çocukların omuzlarına dikilir, hayvanların
    alınlarına yahut boyunlarına asılır, evlerin veya binaların giriş
    kapılarına konur. Yine ülkemizde nazardan korunma âdetleri arasında
    sıkça görüleni, nazar uğrayana kurşun dökülmesi, başının
    üstünden dua ile çevrilmiş tuzun ateşe atılarak patlatılması, üzerlik
    otunun yakılarak dumanıyla tütsülenmesi gelir, bunlar yapılırken,
    kendilerine has özel tekerlemeleri de unutulmaz. Şöyle ki:
    Tuz patlatılırken: “Nazara bozara/Nazar edenin iki gözü bozara”
    denir. Üzerlik otu tütsülenirken de: “Elemtere fiş/ Kem gözlere şiş;
    Üzerlik otu çatlasın/Nazar eden patlasın.” 369
    Bazı yörelerde nazar değmesinden korunmak için, nazarından
    korkulan kişi, çocuğu gördükten sonra, hemen çocuğun yüzü
    yıkanır, elbiseleri değiştirilir. Hatta dışarı giderken çocuğa siyah
    lekeler sürülür. 370
    365 Sofuoğlu, M., Sahih-i Müslim Terc, VIII, 37 -Dipnotta-
    366 Müslim, Selâm hadis no: 1725
    367 Tanyu, H. Türklerde Taşla İlgili İnançlar, s. 213
    368 Tanyu, H. a.g.e. s. 213, -Eduarda Seliğman Der Böse Blyick Und Vermandes,
    s. 219'dan naklen-
    369 Yeni Türk Ansiklopedisi, Nazar mad.; Halıcı, Feyzi, Türk Halk Edebiyatı ve
    Folklorunda Yeni Görüşler, (248-52). Mehmet Aydın'ın, "Konya'daki Manevi
    Halk İnançlarının Dînler Tarihi açısından Tetkiki" isimli makaleden
    alınmıştır
    370 Ali Çelik, a.g.e., s. 192-195
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    2) Kur’ân-ı Kerim’de Nazar Değmesi: “O küfretmekte olanlar,
    zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle yıkıp devireceklerdi.
    ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için
    bir öğütten başka şey değildir.” 371 Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde,
    ona karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık sebebiyle
    gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi bakarlardı. Bu âyet
    onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu âyetin nazar
    (göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla
    birlikte bu kanaat kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim
    Şevkânî’nin aktardığına göre,372 çok yönlü bir âlim olan İbn
    Kuteybe de âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar değdirmelerinden
    söz edilmediğini, Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların
    ona kinle ve düşmanlık duygularıyla baktıklarının anlatıldığını
    ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla ilgisi yoktur.373
    Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler: İbn Abbas, İbn
    Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “le yuzlikûneke / Seni devireceklerdi”
    anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep
    olacaklardı” yani seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır.
    el-Herevî dedi ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar.
    Böylelikle sana besledikleri düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın
    seni yerleştirmiş olduğu o üstün makamından kaydırmak, devirmek
    istiyorlar, demek istemektedir. el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar,
    diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve Said b. Cübeyr’den şöyle
    açıkladıkları nakledilmiştir: Seni risâleti tebliğ etmek görevinden
    alıkoymak istiyorlar; el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar; el-Müerric: Seni
    yerinden kaydırıyorlar; en-Nadr b. Şumeyl ve el-Ahfeş: Seni fitneye
    düşürüyorlar; Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle,
    yan yan bakıyorlar; İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek
    istiyorlar); Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar; el-Hasen ve İbn Keysan:
    Seni öldürüyorlar diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi,
    gözüyle beni öldürdü, tabirlerine benzemektedir.
    Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak
    kabul etmek doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin
    duyuyorlardı ki, Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı.
    Âyetin halk kültüründeki “nazar” denilen inanışla herhangi
    bir ilgisi yoktur. Bu nedenle âyetin nazar duası diye okunması
    temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü dua, Allah’tan bir şey
    istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir şey yoktur.
    371 68/Kalem, 51-52
    372 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
    373 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
    Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359-362
    CİN
    - 101 -
    Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
    Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi”
    ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde
    olanlar, görüşlerini hadislerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen,
    Hz. Peygamber’e göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok
    kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek gibi bakmaları anlatılmaktadır.
    Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın tebliğ edilmesi görevinden
    çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni gözleriyle
    öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah,
    gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi
    onlar da sana göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen
    Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke
    ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi, demektir” demiştir.
    İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid ise bu kelimeyi
    “leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk edeceklerdi”
    demektir. 374
    İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar
    değen bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi,
    onların nazarının peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor.
    Kastettiği şundan ibarettir: Sen Kur’an okuduğun zaman
    onlar az kalsın seni düşürecek noktaya varacak kadar düşmanlık
    ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
    Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivâyetlerinin bir kısmını pek
    isabetli bulmamış ve şöyle demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi),
    ancak nazar edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden
    gelen bir hayretle ona bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek,
    bir şeye kızmak ve öfkelenmek sûretiyle nazar değmesi
    olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu gözle bakıyorlar ve ‘bu,
    herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan Rasûlullah (s.a.s.)
    Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz konusu
    değildir.
    İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan
    kinlerinden ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara
    karşı seni himaye etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
    “Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini
    tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni
    gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin,
    beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz
    374 Fethu'l-Kadîr: 5/277
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir. Sen Kur’an okuduğun
    zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki
    neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir.
    Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler”
    Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri
    zaman Peygamber’i sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali
    İsra Sûresi 73. ve 77. âyetler arasında beyan edilmektedir.
    Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar
    neredeyse Hz. Peygamber’in adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına,
    sürçmesine, dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına
    neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz bu, onların bakışlarının taşıdığı
    kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük, intikam, hırs, kızgınlık ve
    zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir. Bu zehirli ve kızgın
    bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler ve aşağılık iftiralar
    da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
    Hârikalar saçan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin
    arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede
    tescil ediyor. Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden
    böylesine kızgın ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve
    suçluların yer aldığı bir halkada yaşanabilirdi.
    “Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 375
    Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı.
    Bu Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi
    yemek istiyorlardı.
    Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelâmı her yerde okunmaya
    başlıyor. Böyle olunca, birilerinin gözleri belermeye başlamıştır.
    Gözleriyle müslümanları yok etmeye yöneliyorlar, ama Allah (c.c)
    diyor ki; bu belirli grubun, belirli yörenin, belirli bir ırkın kitabı
    değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir, bir nasihattir, bir yol
    göstericidir. İnsanların gönüllerini etkileyecek kelimeler ve iman
    esasları canlı ve taze olarak hayata tümüyle yansıtılmasını beklerken,
    yeryüzünü ıslah edip dünyanın ihtiyaç duyduğu huzur ve
    İslâmî sistem bu Kur’an sayesinde mutlaka bir gün kurulacaktır.
    Nazarın etkisini kabul etmeyenler, Kur’ân-ı Kerim’den yola çıkarak
    önemli deliller ileri sürerler:
    1- Allah, bizi haketmediğimiz bir nedenden dolayı, sırf birisi
    baktı (nazar etti) diye cezalandırmaz. Cezalandırması, O’nun
    375 68/Kalem, 52
    CİN
    - 103 -
    adâlet anlayışına ters düşer.376
    2- İnsanın başına gelenler, kişinin kendi yapıp ettiklerindendir.
    377
    3- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle baktık diye
    onun başına gelenlerden biz soumlu tutulamayız.378
    4- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle bakmak kınanmamıştır.
    379
    5- Allah isteyip uygun görmedikçe kimse sıkıntı ve zarar veremez.
    380
    6- Kötülüğü ve zararı başkasından bilmek Kur’ân’ın öğretisine
    aykırıdır.381
    7- Kur’ân’da nazara (bakışlardaki yıkıcılık) olur veren bir ifade
    ve nesnel (somut) olarak kanıtlanmış ilmi bir bulg yoktur. 68/Kalem
    Sûresi 51. âyeti de, İslâm düşmanlarının vahiy elçisi Muhammed’e
    (s.a.s.) olan öfkelerini ve onu doğru yoldan kaydırma isteklerini
    anlatmaktadır. Nitekim benzer ifadeler başka ayetlerde de vardır.
    382
    8- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; sorumsuzluklarımızı,
    başarısızlıklarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı
    başkalarına yüklemektir.
    9- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak, toplum içinde insanları
    birbirine düşürmek, dedikodu ve bölücülük yapmak, dertlerimiz,
    sorunlarımız, sıkıntılarımızın kaynağını yanlış yerde aramak
    ve böylece sorunların katlanarak sürmesine neden olmaktır.
    Nazara diğer bir kanıt olarak Kur’ân’dan Felak ve Nas sûreleri
    getirilir. Bu iki sûrede de nazara doğrudan bir vurgu yapılmaz.
    Felak sûresinde; kötülüklerden Allah’a sığınmadan söz edilirken,
    kıskancın yapabileceği kötülüklerden de Allah’a sığınılır. İnsanların
    birbirine yaptığı yüzlerce kötülük varken, nazarın akla
    gelmesi dinin mantık dışına itilmek istenmesinden kaynaklannmaktadır.
    376 11/Hûd, 101; 16/Nahl, 118; 43/Zuhruf, 76
    377 42/Şûra, 30; 4/Nisâ, 79
    378 52/Tûr, 21; 74/Müddesir, 38
    379 3/Âl-i İmrân, 14
    380 6/En’âm, 17-71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus, 18, 106-107; 21/Enbiyâ, 6; 22/
    Hacc, 12-13; 33/Ahzâb, 17; 39/Zümer, 38; 46/Ahkâf, 4-5; 48/Fetih, 44
    381 4/Nisâ, 78-79
    382 17/İsrâ, 73-76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Kıskançlığa en somut örnek, eşlerin veya sevgililerin birbirlerini
    kıskanmasıdır. Bu kıskançlıkta eşler, acaba gözleriyle mi, yoksa
    sözleriyle ve davranışlarıyla mı birbirlerini rahatsız ederler?
    Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk
    getiremez. Eğer böyle bir imkân olsaydı, nazarı en fazla ideolojik
    alanda kullanmak fonksiyonel olurdu. Silahsız sopasız, düşmanlarımızı
    nazarla yere sermek oldukça keyif verici olurdu herhalde...
    İktidar kavgasında muhalefet liderler de sanırım nazardan çokça
    yararlanabilirlerdi.
    Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğürdün çenesini
    yorar da nazarı oana bir zarar veremez! Nazar, ne hikmetse genelde
    orta halli ailelerde ve özellikle günahsız yeni doğan çocuklara
    değer!
    Cenâb-ı Allah Âl-i İmrân sûresinin 110-120. âyetlerinde kıskanç/
    kindar insanların şahsiyeletlerinden bir kesit sunmaktadır.
    Bizim dışımızdaki inkârcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından
    dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu âyetler bildirmektedir. Ama
    sabreder ve Allah’tan korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar
    veremeyeceği -çok şükür ki- müjdelenmektedir!
    İslâmî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın kurdudur.
    Fakat insan hayatı, bir diğer insanın gözlerinden çıkacak “ nazar
    manyetik dalgalarıyla”(!) tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle
    bağlı olamaz, olmamalıdır.
    Bu arada, eğer nazar varsa, Müslüman olmayanlar, Felak ve
    Nas sûresi gibi duaları bilmediklerine göre, nazarla ilgili sorunlarını
    nasıl çözecekler? Yoksa sadece Müslümanlara mı nazar değmektedir?
    Müslüman olmayanları nazar etkilemez mi?
    Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye zarar veremez.
    Bu konuda 10/Yûnus,102; 48/Fetih, 11 ve 72/Cinn, 21 gibi âyetlerin
    dikkatlice okunması yararlı olur kanısındayız.
    İnsanları, Allah’ın dışında, anlamsız korkularla zapt u rapt altına
    almak, onlara yapılacak en büyük zulûmdür, diye düşünüyoruz.
    Müslüman, Allah’ın izin vermediği bir biçimde, yani öyle bir
    imkân tanımadığı halde, nazar gibi mevhum korkularla endişeye
    kapılmamalıdır.
    Bir kasabanın, bir ilçenin veya bir ilin tüm insanlarını incelemeye
    alalım. Bakışlarıyla, bir binayı, bir ağacı, bir insanı deviren
    kaç kişi bulabiliriz? Bakışlarıyla televizyonu yerinden indiren, arabayı
    durduran, insanın kolunu-bacağını kıran, gözünü çıkaran, bir
    elbiseyi yırtan, üzerimize taş fırlatan, altımızdan koltuğu çeken
    kaç kişi vardır? Bu ve benzeri inançlar, halkı uyutan ve uyuşturan,
    kendisinden ve kendi gölgesinden bile korkutan inançlardır.
    CİN
    - 105 -
    Böylesi inancın yaygarasını koparanlar; nazar ve büyü teraneleriyle,
    evinde eşya bozulunca faturayı komşuya, çocuk başarısız
    olunca faturayı bir başkasına çıkararak halkı farkına varmadan
    birbirine düşürmektedir. Çünkü onlara göre, nazarın kimde olacağı
    belli olmaz, kimin kime zarar vereceği de belli olmaz. Onlar,
    nazar, büyü vb. inançlarla insanların başarısızlıklarını, sıkıntılarını,
    hastalıklarını ve zararlarını gizemli bir şekilde başkalarına yıkmakta,
    sorumluluğu başkalarına yüklemekte ve insanları birbirlerine
    düşman etmektedirler.
    3) Hadislerde Nazar Değmesi: Hadislerde, nazar değmesi bir
    vâkıa olarak anlatılmış ve onun, hak (gerçek) olduğu belirtilmiştir.
    383 Konuyla ilgili hadislerden bazı örnekler görelim:
    “Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı,
    onun önüne nazar değmesi geçerdi.” 384
    “Nazar, kişiyi kabre, deveyi tencereye sokar.” 385
    “Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsa idi, nazar
    değmesi geçerdi. Sizden yıkanmanız istendiğinde vücudunuzu yıkayın.”
    386
    Son hadiste geçen “Sizden yıkanmanız istenince (vücudunuzu) yıkayın”
    sözünden maksad, yukarıda zikrettiğimiz, Câhiliye Arapları
    arasında uygulanan ve kendisine “nazar abdesti” de denilen bir
    çeşit, nazardan korunma âdetidir. Sünnetin de kabul ettiği anlaşılan
    bu âdetin, nasıl yapıldığı hakkında değişik rivâyetler vardır. Bu
    rivâyetlerden biri şöyledir: Bir kap içinde su doldurulur. Kap yere
    konmaz, (ondan nazarı değen kimse) bir avuç alarak mazmaza
    yapar ve suyu yine kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak
    yüzünü yıkar. Sonra sol eliyle su alır, sağ elini; sağ eliyle su alarak,
    sol elini yıkar. Dirsekleriyle topuklarını yıkamaz, sonra bu şekilde
    sağ ayağını sol ayağını yıkar. Sonra izarının altını (bazıları bunu
    avret mahalli diye anlamışlardır) yıkar. Böylece yıkama işini bitirir.
    Yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin arkasından döker. Nevevî
    diyor ki bu mânâyı tahlil etmek ve hakikatini anlamak mümkün
    değildir. Bizce bilinen şeylerin hepsinin sırlarına ermek aklın kuvveti
    dâhilinde değildir. Onun mânâsını akıl almıyor diye de reddedilmez.”
    387
    Bununla beraber, nazarı değen kimsenin bu şekilde abdest
    almaya mecbur edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf edilmiştir.
    383 Müslim, Selâm, 41/11, 1719
    384 Müslim, Selâm, 42/11, 1719
    385 İbn Kesir, Tefsir, IV/411
    386 Müslim, Selâm 42/11, 1719
    387 Nevevî, el-Minhac, XIV, 172
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    Bazıları: Bir kimsenin nazarı değdiği anlaşılırsa, ondan korunmak
    icap eder. O yerin halkı, onun nazarından korunmalıdır388 şeklinde
    görüş ileri sürmüşlerdir. Hatta “Onun evine kapanmasını temin etmeli,
    fakirse yetecek rızık vermeli” tarzında yorumlar yapılmıştır.
    Fakat nazardan korunmanın en mâkul ve uygun olanı, bu konudaki
    me’sûr duaları okumaktır.389 Bu duaların okunması, Hz. Peygamber
    tarafından bizzat istenmiş390 ve öğretilmiştir. 391
    Öğretilen ve okunması tavsiye edeline bu dualar, Allah’ın varlığını,
    birliğini yani Tevhidi içeren ve sadece O’na sığınmayı anlatan
    metinlerdir. Yoksa Câhiliye Araplarının yaptığı gibi, birtakım
    “temâim ve nazarlıklarla, kâhinlerin, arrafların, afsuncuların, sihirle
    uğraşanların, cinlerle irtibat halinde olduklarını iddia edenlerin
    okudukları tekerlemeler değildir. Çünkü sünnetin koyduğu her
    şey, Tevhid’i korumaya daima özen göstermiştir.
    Nazar değmesi inancı, hemen her toplumda görüldüğünden,
    kendine has karakter ve yorumlarıyla, yeni şekilleriyle bürünmüş
    olarak ortaya çıktığından, menşeinin hangi toplum olduğunu
    tesbit etmek oldukça zordur. Ancak psikolojik temelleri olduğu
    muhakkaktır. Hatta şöyle de denilebilir: Belli bazı renklere karşı
    hassas olan kimselerin, o renge sahip gözleri olan kimselerin bakışlarının
    etkisinde kalabileceklerini düşünerek tedirgin olmaları
    halidir. Olay, şuur altındaki hissiyatın açığa çıkması olarak da anlaşılabilir.
    Hadiste geçen “Nazar Haktır” ifadesi de, bize böyle bir
    etki altında kalmanın mümkün olduğunu anlatmak için söylenmiş
    olabilir. 392
    Bir şeye bakmak anlamına gelen nazar tasavvufta şeyhin,
    mürşidin müridine, salikine, manevi yolla bakması, feyiz vermesi;
    Türk kültüründe ise göz değmesi, bir olayı ve belli bir biçimde ele
    alma demektir.
    İslâmî kaynaklarda “isabet-i ayn” olarak geçen ve kültürümüzde
    daha çok “nazar değmesi”, nazara gelmek, nazara uğramak,
    göz değmek tabirleri kullanılan “nazar”, özellikle açık mavi
    gözlü, keskin bakışlı kimselerin bir insana, hayvana veya güzel
    bir eşyaya, âlete, işe vb. şeye bakması ile ona etki etmesi, zarar
    vermesi, insanın hastalanması, eşlerin, ailenin, ortak iş yapanların
    huzursuz ve geçimsiz olması, düzenin bozulması, işlerin kötüye
    388 Davudoğlu, A. Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, IX/607
    389 Müslim, Selâm 172; Buhârî, Tıb 24
    390 Müslim, Selâm 1725
    391 Müslim, Selâm 46-47/11, 1723
    392 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 192-198
    CİN
    - 107 -
    gitmesi anlamında kullanılmaktadır. Kötü gözle, kıskançlıkla bakmanın
    etkili olduğu, insanın olumsuz yönde etkilendiği, hatta
    hastalığa sebep olduğu yaşanan, bilinen, görülen, gözlenen bir
    olgudur. Peygamber (s.a.s.) “Göz değmesi gerçektir”393 buyurmuştur.
    Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri okunmak, Allah’a dua etmek
    sûretiyle, nazar değmesinden kurtulmak mümkündür. Göz değmesi
    ve psikolojik hastalıklara karşı rukye ile (okuyup dua ederek)
    tedavi edebileceğine dair hadisler vardır.394 Peygamberimiz (s.a.s.),
    “Allah’ım! Ey insanların Rabbi! Ey acıyı, sıkıntıyı, hastalığı gideren Allah,
    bu hastaya şifa ver, çünkü sen şifa verensin, Senden başka kimse şifa
    veremez. Bu hastaya öyle bir şifa ver ki, onda hiçbir hastalık kalmasın.”
    diye dua etmiştir.395 Yine Peygamberimiz kötülüklere, kötü insanların
    şerlerine karşı, “Yarattıklarının şerrinden tam kelimeleriyle
    Allah’a sığınırım” şeklinde dua edilmesini, Allah’a sığınılmasını
    tavsiye etmiştir. 396
    Maddî manevî her türlü hastalık için, tedaviye başvurmak,
    doktora gitmek asıldır. Ancak şifayı verenin, ilaçlarda devayı var
    edenin Allah olduğu unutulmamalıdır. Göz değmesi, korkma vb.
    psikolojik hastalıklarda kişi dua ederek, Allah kelâmı olan Kur’ân
    âyetlerini ve sûrelerini okuyarak kurtulmaya çalışabilir. Ancak nazar
    değmesin diye muska, nazar boncuğu denilen gök boncuk,
    ağaç parçası, at nalı, kafatası vb. şeyler takmak, nazardan kurtulmak
    için kurşun döktürmek, tütsü yapmak doğru değildir. Bunların
    din ile tedavi ile bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz bu tür şeyleri
    hoş görmemiş, nazarlık takılmasını men etmiştir.397
    Sihir/Büyü
    Sihir, yapılış şekli ve meydana getirdiği etki açısından, uzmanlık
    gerektiren bir sanattır, inanç değil de sanat olan bu olayı, halk
    inançları içinde görmek her ne kadar, ilk anda yadırganacak bir
    husus ise de, meydana getirdiği etkinin şiddetinden dolayı, halkta
    uyandırdığı tepki, ona âdeta inanç hüviyyeti kazandırmıştır. Biz
    meseleye bu yönü itibariyle yaklaşarak sihri, halk inançları arasında
    incelemeyi uygun bulduk.
    Sihir, lügatte, “ne olursa olsun sebebi gizli olan şey” demektir.
    Şer’î örfte ise, “sebebi gizli olmakla, hakikatin hilafına tahayyül
    olunan yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan
    393 Buhârî, Tıb 36; Ebû Dâvûd, Tıb 15
    394 Ebû Dâvud, Tıb 18
    395 Ebû Dâvud, Tıb 19; Buhârî, Tıb 38
    396 Ebû Dâvud, Tıb 19
    397 Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39); Dini Kavramlar Sözlüğü, D.İ.B. Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    eden herhangi bir şey” demektir. “Esrarengiz gizli sebeple incelik,
    zahirî cazibe, hud’a kötü maksat, sihrin mâhiyetini teşkil eder. İnsafsızlık
    ve ahlâksızlık sihrin köküdür.398
    Türkçemizde sihir: “Büyü, cadılık, gözbağcılık olarak bilinir.”399
    Bu işin bir çeşit illizyon (illustion) olayı olduğu da düşünülebilir. 400
    1) Câhiliyede Sihir: Sihir, Câhiliye Araplarının inanç dünyasında,
    etkin bir yere sahiptir. Onlar, görmedikleri bir şeyden ya da
    alışmadıkları, duymadıkları şeylerden sözeden, konuştuğu konularda
    birtakım gizli kapalı ya da şaşırtıcı yeni şeyler söyleyen birini
    gördüklerinde onu, büyünün (sihrin) etkisine girmiş kabul ediyor,
    onun büyülenmiş olduğunu söylüyorlardı. Duydukları bu yeni şeyler
    onlar için, sanki sihirden başka bir şey değildi.401 Onlarda, şeytanlarla
    büyü ve büyücüler arasında öğrenci-öğretmen ilişkisine
    benzer bir ilişkinin olduğuna dair anlayış vardı. Büyücünün, kişi
    ile hanımı arasını ayırabilme gücüne sahip olduğuna inanıyorlardı.
    402 Cinlerin, dâhî kimselerle ilişki kurdukları şeklindeki Câhiliye
    inancı, sihirbazların da tıpkı kâhinler gibi, cinlerle ilişki kurduklarını,
    onları kendi işlerinde kullandıklarını ifade ederek insanlar
    üzerinde etkili olmaya çalışmaları, Câhiliye Araplarını cinlerin, sihirbazlara
    yardımcı olduklarını zannetmeye sevketmiştir. 403
    Birtakım rivâyetlerden öğrendiğimiz gibi, sihir denilince ilk
    akla gelen, Beni Züreyk’li bir Yahudi olan Lebid bin A’sam’ın Hz.
    Peygambere sihir yaptığı rivâyetidir.404 Bu olayın varlığı tartışmalı
    olmakla birlikte, anlaşılan şudur ki, sihir olayı Câhiliye Arapları
    arasında yaygındı. Bu işi bilen, sanat edinmiş kişiler, o devirde çok
    sayıda bulunuyordu. Kur’an’da: “Büyü, büyücü, büyülenmiş ve büyücüler”
    kavramlarının, defalarca tekrar edilmiş olması, kâfirlerin,
    Hz. Peygamber’i büyücülükle itham eden sözlerinin hikâye edilişi,
    Arapların İslâm’dan önce, sihir ve sihirbazları bildiklerine ve onlarla
    sıkı münasebet halinde olduklarına güçlü bir delildir. 405
    398 Râğıb, Müfredat, s. 331; Yazır, M. H., Hak Dini
    399 Kamus, I, 887-888
    400 Redhause, English-Turkish Dictionary s. 483
    401 7/A’râf, 132; 5/Mâide, 110; 10/Yunus, 76; 11/Hûd, 7; 27/Neml, 13; 26/ Şuarâ,
    34; 38/Sâd, 4; 51/Zâriyât, 52
    402 2/Bakara, 102
    403 Taberî, Tarih, I, 445; İzzet Derveze, Asrun-Nebî, s. 294-298
    404 Buhârî, Tıb 47, 49, 50, VII, 28-30; Cizye 14, IV 68, Edeb 56, VII, 88; Müslim,
    Selâm 43, II, 719
    405 İzzet Derveze, a.g.e., s. 271; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk
    İnançları, Beyan Y., 199-201
    CİN
    - 109 -
    2) Hadislerde Sihir: Büyü, afsun, nirenk ve füsun gibi tabirlerle
    de ele alınan sihir,406 değişik münasebetlerle Kur’an’da iştikakıyla
    birlikte 80’den fazla yerde geçmektedir.407 Hz. Peygamber’in hadislerinde
    zikri geçen sihir, hüküm itibariyle, reddedilmiş, bu, “sihir
    yahpmak şirktir”;408 “Sihre inanan cennete giremez” 409 şeklindeki hadislerle
    ifade edilmiştir.
    Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, Hz, Peygamber’in kaçınılmasını
    istediği yedi şeyden biri de büyüdür (sihirdir).410 Hadiste geçen diğer
    altı şey ise: “Allah’a şirk koşmak, zina yapmak, faiz yemek,
    yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadına iftira atmak).
    Başka bir hadiste ise: “Kim düğüm bağlar, sonra da ona üflerse sihir
    (büyü) yapmış olur. Sihir (büyü) yapan da şirke girmiş olur.” 411
    Bu ve benzeri hadislerden de anlaşıldığı gibi, sihir yapmanın,
    bununla meşgul olmanın haram olduğu, günah-ı kebâirden sayıldığı
    görülmektedir. Bununla beraber konuya daha geniş açıdan
    bakarak bu konuda farklı görüşler de ileri sürülmüştür. Bunlar genel
    hatlarıyla şöyle hülasa edilebilir:
    Farklı görüşler ileri sürenlerden biri Nevevî’dir.412 Şöyle der:
    “sihir yapmak haramdır. Kebâirden olduğu hususunda icmâ vardır.
    Rasûlullah (s.a.s.), sihir yapmayı yedi büyük günahtan biri saymıştır.
    Bazı sihir vardır ki, onu yapmak küfürdür, bazısını yapmak ise
    günahtır. Söz gelimi, içinde küfrü gerektiren söz ve fiil bulunan
    sihir, küfürdür, bu şekilde olmayanlar için küfür hükmü verilmez.
    Ancak sihrin öğrenilmesi de öğretilmesi de haramdır. Şâyet,
    mâhiyetinde küfrü gerektiren bir şey varsa, bunu öğrenip öğretene
    tevbe teklif edilir, tevbe etmezse öldürülür. Küfrü gerektiren
    şey olmadığı takdirde, azarlanır (ta’zir edilir).” 413
    Sihir konu edilince, Hz. Peygamber’e Lebid bin A’sam ve kızlarının
    sihir yaptıkları rivâyeti hemen akla gelmektedir. Bu meselenin
    aslı nedir? Konu ile ilgili rivâyetlerin durumu nasıldır? Bu
    konuda kısaca durmak yerinde olacaktır.
    406 Pakalın, M.Z., Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III., 211-217
    407 7/A’râf, 115-116, 132; 20/Tâhâ, 55-56, 71; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yunus,
    76-77, 81; 11/Hûd, 7; 21/Enbiyâ, 3; 26/Şuarâ, 40
    408 Nesâî, Tahrim, 9/VII, 112
    409 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 339; III, 33
    410 Buhârî, Vesaya, 23/111, 195; Hudud, 44/VIII, 33; Tıb; 48/VII, 29; Müslim,
    İman, 145/1, 92
    411 Nesâî, Tahrim 19/VII, 112
    412 ö. 676/1277
    413 Nevevî, Minhâc, XIV, 176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    Hz. Peygamber’e Sihir Yapılmış mıdır?
    Buhârî ve Müslim’in Hz. Âişe’den yaptıkları bir rivâyette şöyle
    denilmektedir: “Hz. Peygamber’e (Yahudiler tarafından sihir yapıldı.
    Öyle ki Rasûlullah (s.a.s.), yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine
    düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken, Allah’a dua etti. Sonra
    tekrar dua etti ve dedi ki:
    -Ey Aişe, hissettin mi? Sorduğum hususta Allah bana bilgi verdi.
    -Hangi hususta Ey Allah’ın Rasûlü? dedim.
    -İki kişi bana gelip biri baş tarafıma diğeri ayak tarafımda oturdu.
    Biri diğerine:
    -Bu zatın rahatsızlığı nedir? dedi.
    -Büyüdür, dedi. Önceki tekrar sordu: Kim yapmış?
    -Lebid bin A’sam adındaki Beni Züreyk’li bir Yahudi, diye cevap
    verdi. Öbürü:
    -Büyüyü ne yaptı? dedi. Arkadaşı:
    -Bir tarakla saç döküntüsünü, bir erkek hurma tomurcuğunun
    içine (koyarak sihir yaptı) dedi. Diğeri:
    -Pekâlâ, şimdi nerede? diye sordu. Arkadaşı; ‘Zervan kuyusunda’
    cevabını verdi.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), ashabdan bir grupla birlikte
    kuyuya gitti. Ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra
    benim yanıma dönüp:
    -Ey Âişe, Allah’a yemin olsun ki, kuyunun suyu, sanki kına ile
    ıslatılmış gibi (bulanık,) ve (o kuyunun suyu ile sulanan) hurma
    ağaçlarının başları da, sanki şeytanların başları gibiydi, dedi. Ben:
    -Ey Allah’ın Rasûlü, onu (kuyudan) çıkardın mı? diye sordum.
    -Hayır, dedi ve ilâve etti: Bana gelince, Allah bana afiyet lutfetti
    ve ilâve verdi. Ben ondan halka bir şey gelmesine sebep olmaktan
    korktum, kuyunun kapatılmasını emrettim de kuyu kapatıldı.414
    Bu konuda başka bir rivâyet şöyledir: Zeyd bin Erkam naklediyor:
    Rasûlullah’a (s.a.s.) sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta
    düştü. Sonra Cebrail (a.s.) gelerek: “Seni Yahudilerden bir adam
    zehirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı.” dedi.
    414 Buhârî, Tıb 47, 49, 50 VII, 28-30; Cizye 14/IV, 68, Edeb 56/VII, 88; Müslim,
    Selâm 43/11, 1719
    CİN
    - 111 -
    Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’yi gönderdi. O, düğümü oradan çıkarıp
    çözdü. (Sihir çözülünce) Rasûlullah (s.a.s), bağdan kurtulmuş
    gibi kendine geldi. Rasûlullah (s.a.s.) bunu Yahudiye söylemedi ve
    onun yüzünü hiç görmedi.415
    Bazı rivâyetlerde, vak’a daha teferruatlı anlatılmaktadır.
    Bunlardan birinde gelen ziyade, burada kayda değer. “Hurma
    tomurcuğunun içerisinde mumdan bir timsal/heykel vardı. Bu
    Rasûlullah’ın timsâli idi Timsale batırılmış iğneler vardı. Ayrıca
    üzerinde on bir adet düğüm vurulmuş bir de kiriş vardı. Bunun
    üzerine Cebrail (a.s.) Muavvizeteyn sûrelerini indirdi, bunlardan
    bir âyet okundukça, bir düğüm çözüldü, bir iğne çıkarıldıkça onun
    elemini hissetti, bunlar tamamlanınca rahatladı.”416
    Bu olayın, hicretin yedinci senesinde Medine’de cereyan ettiği
    ifade edilir. Bu konudaki rivâyetler, Buhârî ve Müslim’in dışındaki
    başka kaynaklarda da yer almaktadır. Tartışmaya konu olan tarafı
    ise: Hz. Peygamber’e gerçekten sihir yapılmış mıdır? Yapılmışsa,
    bunun peygamberlik müessesesiyle bağdaşıp bağdaşmıyacağı hususudur.
    Mâzirî (ö. 536/1142), Hz. Peygamber’e sihir yapılıp yapılmadığı
    konusunda şu görüşleri savunur: “Rasûlullah’ın Cenâb-ı Hak’tan
    naklettiği meselelerdeki sıdkı (doğruluğu) hususunda ve tebligatında
    ismet’e (İlâhî korunmaya) mazhar olduğu hususunda delil
    ikame edilmiştir. Pek çok mucize, O’nun tasdik edildiğine kesin
    deillerdir. Aksine delil tecviz etmek bâtıldır. Ancak asıl gönderiliş
    gayesinin dışında kalan ve peygamberliği de ilgilendirmeyen
    bir kısım dünyevî işlere, bir insan olarak Hz. Peygamber dahi
    mâruzdur, hastalıklar gibi. Öyleyse herhangi dünyevî bir meselede,
    hakikat olmayan bir zanna düşürülmesi akıldan uzak değildir.”
    Mâzirî ilaveten der ki: “Esasen Rasûlullah’ın zanna düşürülmesi
    hususu, bazı rivâyetlere göre, zevceleriyle beraber olmadığı halde
    beraber oldu zannına düşmüş olmasıdır. Bu çeşit zanlara, rüyada
    insanlar sıkça düşer. Uyanık halde iken düşmesi de imkândan uzak
    değildir.417
    Muhammed Ebû Şehbe bu konuda, “Difâun ani’s-Sünne”418
    isimli eserinde İbn Kayyım’ın (ö.751/1350) şu sözlerini kaydeder:
    “Buhârî ve Müslim (sihirle ilgili) hadisin sahih olduğunda ittifak
    415 Nesâî, Tahrîm 20/VII, 112
    416 İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 188
    417 İbn Hacer, Fethü'l-Bâri, X, 185
    418 Türkçeye Mehmet Görmez ve M. Emin Özafşar tarafından "Sünnet Müdafaası"
    adıyla 2 cilt halinde tercüme edilmiştir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    etmişlerdir. Ayrıca hadisçilerden hiç bir kimse, bu hadis hakkında
    ileri geri laf etmemiştir. Hadis, tefsir, tarih ve fıkıh ehli tarafından
    bilinen meşhur bir hadistir. Bu kimseler, böyle konuları Kelamcılardan
    daha iyi bilirler. Sonra Rasûlullah’ın başına gelen sihir, gelip
    geçici, Allah’ın kendisine şifâ verdiği bir hastalıktı. Bunda ise
    ne bir ayıp vardır ne de bir kusur. Çünkü peygamberler de pekâlâ
    hastalanabilirler, hatta bayılabilirler de...” 419
    Kadi Iyaz konuya daha değişik açıdan bakarak, ‘’Sihir Hz.
    Peygamber’in sadece vücudu ve âzâları üzerinde tesirini gösterdi,
    onun temyiz gücünde ve düşüncesinde (yani aklında) göstermedi”
    der. 420
    Görüldüğü gibi görüşlerini sunduğumuz İslâm bilginleri, Hz.
    Peygamber’e sihir yapıldığını, fakat onun peygamberlik görevini
    etkilemediğini, sadece bir çeşit hastalık niteliğinde olduğunu belirtmektedirler.
    İbn Kuteybe de aynı kanaattedir. 421
    “Hz. Peygamber’e sihir yapılmıştır ve O da sihrin etkisinde kalmıştır”
    şeklindeki bir inanç-etkilenme ister sadece bedenî yönden
    olsun, isterse aklî yönden olsun peygamberlik müessesesi ile bağdaşmaz
    diyen İslâm bilginlerinin başında Nazzam (ö. 221/835) gelmektir.
    Mu’tezile, Hz. Peygamber’e sihir yapıldı demenin, Kur’an
    âyetlerine aykırı olacağını savunarak “bu fikirde ısrar etmiş, sihirden
    teessürün (etkilenmenin) mansıb-ı nübüvvete yakışmayacağını”
    söylemişlerdir.422 İmam Maturidi’den (ö. 331/942) nakledildiğine
    göre Ebû Bekir Esam burada merviy olan (rivâyet edilen) sihir
    hadisi metruktür. Metruk Hadis: Hadiste yalan söylemek ithamına
    mâruz kalan yahut söz veya fiilinde fıskı açığa çıkan yahut da çok
    yanılma ya da gafleti fazla olan zayıf bir râvînin tek başına rivâyet
    ettiği hadise denir.423 Çünkü bundan, kâfirlerin Hz. Peygamber’e
    meshûr (sihirlenmiş) demelerinin sıdkı (tasdik edilmesi) lâzım gelecektir.
    Bu ise Kur’ân-ı Azimü’ş-şân’ın nassına muhâliftir”424 der.
    “Ancak şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki, (sihir yapıldı
    ve Hz. Peygamber ondan etkilendi şeklinde nakledilen)
    bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile,
    Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka
    itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildirler. Zira
    esas itibariyle haber-i âhad hududunu geçmiş değildirler. Haber-i
    419 M. Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, II, 157-158; İbn Kayyım, et-Tefsir, 5 64-5
    72'den naklen
    420 İbn Hacer, a.g.e., X, 185
    421 İbn Kuteybe, Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadis, s. 177
    422 Yazır, M. H., Hak Dini Kur'an Dili, XI, 6356
    423 Kemalü'ddin et-Tai, Rîsâletün fi Ulûmi'l-Hadis ve Usûlihi, s. 91; Uğur, M.,
    Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 222
    424 Yazır, M. H. a.g.e., IX., 356
    CİN
    - 113 -
    âhad: Bir nesilde bir tek râvi tarafından rivâyet edilen habere,
    haber-i vâhid; birkaç nesilde birer râvi tarafından rivâyet edilene
    haber-i âhad denir.425 Haber-i ahad’ın sıhhati ise, itikadın cevazını
    ifade etse bile, vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın
    vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı
    câiz bile olamayacağına dahi kail olanlar vardır.426 Muhammed
    Abduh da konuya benzer ifadelerle temas ederek şu açıklamayı
    yapar: “Nübüvvetin ne olduğunu ve onun gereklerini idrâk edemeyen
    mukallidlerin büyük bir bölümü şöyle derler: “Rasûlulah’ın
    büyülendiğine dair bize ulaşan rivâyetler sahihtir... Kuşkusuz bu
    haberde geçen sihir, Kur’an’da varlığına işaret edilen sihir türlerinden
    biridir.” Bakın, sahih din ve açık bir gerçek, mukallidlerin
    nazarında nasıl bid’ate dönüşüveriyor. Bundan Allah’a sığınırız.
    Sihrin sübûtu hususunda Kur’anla ihticac edip, Rasûlullah’ın sihirden
    berî (uzak) olduğunu ifade eden mutlak âyetlerden nasıl yüz
    çevirebiliyorlar?427
    Bu âyetleri te’vil edip de, sihrin varlığını ispat ettiği söylenen
    âyetleri neden te’vil etmezler? Kaldı ki müşriklerin maksatları ortadadır.
    Onlar, Rasûlullah’ın şeytanla ilişkide olduğunu söylüyorlardı.
    Bu ise oların nazarında sihir türlerinden biriydi. Rasûlullah’ı
    büyülediği söylenen Lebid bir el-A’sam’m büyüsü de bu büyünün
    aynıydı ve müşriklerin iddialarına göre Rasûlullah, bu büyünün
    tesiriyle aklını ve idrâk gücünü karıştırmıştı.
    İtikad edilmesi gereken husus; Kur’ân-ı Kerim’in kati olduğu
    ve Allah Rasûlünden tevatüren bize kadar geldiğidir. Gerçekten
    itikada lâyık olan onun ispat ettiği; îtikad edilmemesi gereken de
    onun nefyettiğidir. Rasûlullah’ın sihirden ve büyülenmekten emin
    olduğunu Kur’an ifade etmekte olup, onun büyülendiğine dair
    iddiaları da, düşmanları olan müşriklere isnad etmekte ve onları
    bu iddialarından dolayı kınamaktadır. Öyleyse, o kati sûrette büyülenmemiştir.
    Sahih olduğunu varsaysak dahi, bu, âhad bir hadistir.
    Akideye taalluk eden meselelerde ise âhad haberle amel
    edilmez.428
    Bununla beraber bu meseleyi Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid’at ve İ’tizal
    meselesi gibi tasvir etmek de, sihri haddinden fazla büyütmek gibi
    425 Kemalüddin et-Tâî, a.g.e.; s. 67; Uğur, M-, a.g.e. s. 1; Koçkuzu A.O., Rivâyet
    İlimlerinde Haber-i Vâhidlerin İtikad ve Teşri Yönlerinden Değeri, s. 78-80
    426 Yazır M. H., a.g.e., IX 6356
    427 O âyetler: 17/İsrâ, 47; 25/Furkan, 8 -Âyetlerin meali: "Biz onların seni dinlerken,
    ne sebeble dinlediklerini, kendi gizli konuşurken de zâlimlerin 'Siz
    büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini gayet iyi
    biliyoruz.” -17/İsrâ, 47-“...Ve zâlimler "Siz başka değil, sadece büyülenmiş
    bir adama uymuyorsunuz" dediler" -25/Furkan, 8-
    428 Mahmud Ebû Reyye, Advâ Ala's-Sünnetil-Muhammediye, terc. Muhammedî
    Sünnetin Aydınlatılması, s. 3790-380, Muharrem Tan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    bir ifrattan hâlî olmaz.429 Ancak bahsimize konu olması hasebiyle,
    “Hz. Peygamber’e sihir yapılmış mıdır?” sualine cevap olarak sunduğumuz
    bu açıklamalarda varılan sonuç, Muhammed Abduh’un
    da gâyet açık olarak ifade ettiği gibi Rasûlullah’a büyü yapılmamış
    olduğu kanaatinin daha makul olacağı yönündedir. Bu konudaki
    hadisler te’vile muhtaçtır.
    Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı müfessirler
    bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler. Peygamberimiz’in,
    kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden kurtulması için bu iki
    sûrenin indiği iddia edilir. Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de
    nâzil olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen
    Lebîd bin el-A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri
    sürülen bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu rivâyet sahipleri
    belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir, Fîl sûresinden
    sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber’e
    sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin bu sûrelerin inmesiyle
    herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
    Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in ismetine
    aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i
    sünnet’e mensup bir kısım âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını,
    büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu
    söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer Esterebâzî ile hanefî
    âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden İbn Hazm’ın
    da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla bu âlimler de,
    bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
    Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına,
    Yapılmışsa Tesir Etmediğine Dair Deliller
    Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr;büyülenmiş” dediklerini
    ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu Kur’an vurgular:
    “...Zulmedenler dediler ki: ‘siz olsa olsa, ancak büyülenmiş
    (meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir bakıver; senin için nasıl örnekler
    verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.” 430;
    “Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında
    da o zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına
    uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.” 431
    Peygamberimiz, bir kâhin olmadığı gibi, mecnûn (cinlenmiş,
    cinler tarafından deli edilmiş) de değildir: “ (Ey Muhammed!) Sen
    429 Yazır, M. H. Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6357
    430 25/Furkan, 8-9
    431 17/İsrâ, 47
    CİN
    - 115 -
    öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.
    Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın felâketlerine çarpılmasını
    gözetliyoruz’ mu diyorlar?” 432; “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti
    sâyesinde- mecnun değilsin.”433; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız
    (Muhammed) mecnun değildir.” 434
    Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın koruyacağını
    net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni insanlardan korur.” 435
    Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz: “...Yaptıkları,
    sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa iflâh olmaz” 436;
    “Mûsâ, ‘size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir
    sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar/büyücüler iflâh olmazlar’ dedi.”437; “Onlar
    (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onun bâtıl
    olduğunu mutlaka açığa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların
    işini düzeltmez.”438 Hz. Peygamber’e büyü yapılıp bunun tesir
    ettiğiyle ilgili rivâyetler, büyücülerin başarılı olamayacağını ifade
    eden âyetlere ters düşmektedir. Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları
    ortaya serilen büyücülerin Peygamber’e karşı başarılı olmaları
    da düşünülemez.
    Cinlerin ve büyük cin şeytanın gücü ve egemenliği yoktur:
    Büyünün en etkin şekilde ve insana zarar verecek tarzda kullanılmasının
    (kara büyü), kötü ve kâfir cinlerle yapılan büyü olduğu
    söylenir. Hâlbuki kâfir ve şerli cinlerin lideri İblis’tir, şeytandır.
    Onun, tüm insanlara ve özellikle mü’minlere karşı ne yapıp yapamayacağını
    Kur’an tartışmaya gerek bırakmayacak kadar net bir
    şekilde açıklar. “Kur’an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan
    Allah’a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül
    edenler üzerinde onun bir saltanatı/hâkimiyeti yoktur.”439 Allah, İblis’in
    kıyâmet günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği ifade
    şöyledir: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfûzum
    da yoktu. Yalnız, ben sizi (bâtıla) çağırdım (size vesvese verdim), siz de
    bana hemen icâbet ettiniz.”440; “Doğrusu o Benim kullarım yok mu, ey
    şeytan senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. (Çünkü onlar için)
    vekil olarak Rabbin yeter.” 441; “Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gü-
    432 52/Tûr, 29-30
    433 68/Kalem, 2
    434 81/Tekvîr, 22
    435 5/Mâide, 67
    436 20/Tâhâ, 69
    437 10/Yûnus, 77
    438 10/Yûnus, 81
    439 16/Nahl, 98-99
    440 14/İbrâhim, 22
    441 17/İsrâ, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    cün yoktur. (Senin gücün) ancak sana uyan azgınlara (yeter).”442; “Şeytanların
    kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya
    düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve
    onların çoğu yalancıdır.” 443
    Seyyid Kutub, bu konuda şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.s.)
    hakkında -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet
    edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf rivâyetler
    peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet” sıfatına muhâlif
    düşmektedir. Peygamber’in (s.a.s.) her sözü ve her hareketi birer
    sünnettir ve şeriattır. Bu itikat esasıyla o hadislerin bağdaştırılması
    mümkün değildir. Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir
    yapılmış bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal
    buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını haber
    verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere de muhâlif düşmektedir.
    Onun için bu rivâyetler uzak görülmektedir. İnanç ve akîde
    ile ilgili meselelerde bu türlü “âhad” hadislerle hükmolunamaz.
    Akaidde yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince;
    inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle amel edebiliriz.
    Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir. Bütün bunların dışında
    şunu da belirtelim ki, Felak ve Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil
    olduğuna işaret eden zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil
    olduğuna dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen
    rivâyetler de bunlardır.” 444
    Mevdûdi de, Felak ve Nâs sûrelerinin Peygamberimiz’e yapıldığı
    iddia edilen sihirle ilgisinin olmadığı kanaatini taşır. Bu konuda
    şunları söyler: “Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerinin Mekkî
    olduğu çok kuvvetle muhtemeldir. Hasan Basrî, İkrime, Atâ, Câbir
    bin Zeyd ve İbn Abbas’dan bir kavle göre Mekke’de nâzil oldu.
    Bu sûrelerin sadece sihir hakkında nâzil olduğunu düşünmeye;
    Felak sûresinde sadece bir tek âyetin “Ve düğümlere üfleyip büyü
    yapan üfürükçüleri şerrinden” 445 âyetinin sihirle ilgili olması, diğer
    âyetlerin ise sihirle ilgili olmaması engeldir. Ayrıca Nâs sûresinin
    bütününün de sihirle ilgisi yoktur. Dolayısıyla Mekkî olduğunu
    söyleyenlerin sözü daha kuvvetlidir.” 446
    Elmalılı Hamdi Yazır ise, Hz. Peygamber’e sihir yapılmasıyla
    ilgili rivâyetler hakkında şunları söyler: “Bu rivâyetlerin hepsinin
    sıhhati kabul edildiği takdirde bile Rasûlullah’a velev bir an için
    442 15/Hıcr, 42
    443 26/Şuarâ, 221-223; yine bk. 16/Nahl, 100
    444 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
    445 113/Felak, 4
    446 Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, c. 7, s. 312
    CİN
    - 117 -
    olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vücûbunu ifade
    edecek kuvveti hâiz değildir. Zira esas itibarıyla haber-i âhad
    hudûdunu geçmiş değillerdir. Haber-i âhadin sıhhati ise itikadın
    cevâzını ifade etse bile vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda
    itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan
    dolayı câiz bile olamayacağına kaail olanlar vardır. Nitekim
    İmam Mâturidî’den nakledildiğine göre Ebû Bekir Esam, “burada,
    rivâyet edilmiş olan sihir hadisi metrûktür, çünkü bunda kâfirlerin
    Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a meshûr demelerinin doğru olması gerekecektir.
    Bu ise, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın nassına muhâliftir” demiştir.
    447
    Müfessir M. İzzet Derveze de, “Şeyhayn’ın Hz. Âişe’den naklettikleri
    bu hadis rivâyeti karşısında hayret ediyoruz” 448 demektedir.
    Hamdi Yazır, bu konuda, “Peygamber’e ‘sihirbaz’ ve nübüvveti
    yönünden ‘sihirlenmiş’ diyenin küfründe şüphe yoktur. Burada
    üç mesele vardın: Birincisi sihrin vukuu, ikincisi Peygamber’in bu
    sihirden etkilenmesinin vukuu, üçüncüsü bu sûrelerin (Felak ve
    Nâs) nüzûl sebebi olup olmaması... Peygamber’e bir sihir yapıldığına
    ve O’nun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim
    (etkilenmiş ve acı duyup rahatsızlanmış) olduğuna itikad
    etmek câiz olabilirse de, vâcip değildir” 449 demektedir.
    Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin, bütün
    peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye, kendilerine büyük mülk
    sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş”
    diyenleri reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin
    Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru olması gerekir
    ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise Peygamberlik makamı için
    câiz değildir. Peygamber’e büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin
    getirdiği tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri, cin
    ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini söyletip yaptırabilir.
    Rasûlullah’ın getirdiklerinin ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne
    kadarının sihir etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
    Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili
    değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden, her türlü
    yaratıkların şerrinden Allah’a sığınmayı emretmektedir. Bundan
    sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük aşılayan,
    onları kötü yollara sürmeğe çalışan insan ve cin vesvecilerinden
    447 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 9, s. 6356
    448 İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs c. 1, s. 199-200
    449 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 9, s. 6358
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler, Felak ile Nâs
    sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir. Cin ve insan vesvesecilerinden
    Allah’a sığınmayı emreden Nâs sûresinin bu rivâyetlerde
    anlatılan büyü olayıyla bir ilgisi yoktur.
    Bu, özellikle Mekke’de müslümanları kandırıp İslâm’dan döndürmeğe
    çalışan Mekke müşriklerinin telkinlerine, fiskoslarına işarettir.
    Orada bir avuç müslüman, bir yandan her biri birer şeytan
    gibi kendilerini dinlerinden döndürmek için kandırmağa çalışan
    müşrik insanların, bir yandan da görünmez cin şeytanlarının kötü
    vesvese ve telkinleriyle karşı karşıya idiler. Onun için Nâs sûresinde
    müslümanlara cin ve insan şeytanlarının vesveselerinden Allah’a
    sığınmaları emredilmektedir. Bu, Mekke şartlarında bir yandan
    müşrik telkinleri, bir yandan da görünmez şeytan vesveselerinin
    tesiri altında kalan bazı müslümanların durumlarını yansıtmaktadır.
    “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.
    Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...” 450 âyeti,
    insan ve cin şeytanlarının, insanlara kötü düşünceler aşıladıklarını
    bildirmekte, “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse
    Allah’a sığın.”451 âyeti de bu gibi telkinlerden Allah’a sığınmayı emretmektedir.
    Bu âyetlerin hepsi Mekke şartlarında inmiştir.
    Ayrıca bu konudaki hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Çünkü
    birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin
    antlısı (onlarla antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise
    Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğunun, Peygamber’in
    tarağındaki kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği,
    yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır.
    Hz. Peygamber’e hangi yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet
    etmiştir? Gâyet ihtiyatlı hareket eden, kendisine gelen İbrânîce
    mektupları dahi, güvenmediğinden dolayı yahûdilere okutmamak
    için Zeyd bin Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber
    (s.a.s.) bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır?
    Ona hizmet edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan
    biri de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine ne
    gerek vardır?
    Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği,
    siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği gibi,
    Peygamber’in altı ay hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir
    şaşkınlık içine düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün
    etkisini desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla
    450 6/En’âm, 112
    451 7/A’râf, 200
    CİN
    - 119 -
    ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce
    şudur: Büyü Peygamber’e bile tesir etmiştir; onun için büyücülerden
    çekinmek lâzımdır.
    Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını
    vaad etmiştir.452 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün
    etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı zannedecek
    kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne onun mâsumluğu,
    ne de vahiylerin korunma garantisi kalır. Peygamber (s.a.s.) elbette
    böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir. Kur’an, Peygamber’e
    büyülenmiş diyenleri “zâlimler” diye nitelendirmektedir. “O
    zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...”
    453; “O zâlimler: ‘Siz, sadece büyülü bir adama uyuyorsunuz’
    dediler...” 454 Peygamber’e meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış
    diyen kimseler zâlim olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı
    hakkındaki bu rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu
    çıkarıp uydurdukları senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin
    bir sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte
    Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen
    ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu dinamitleyen
    bu yalanlara nasıl inanır?
    Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas
    büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü cinleri
    etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük yaptırır,
    aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler yapar. Yani,
    büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün kötü etkisini
    yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına girer. İsrâ
    sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri Peygamber’in büyülü
    olmadığını, ona büyü yapılmadığını, onun bu tür iftiralardan
    uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in asla cinli olmadığını,
    cinnin etkisi altına girmediğini bildiren birçok âyet de 455 bu
    büyü yalanını reddetmektedir. 456
    Kadı Iyâd ve benzeri bazı İslâm âlimleri, Peygamberimiz’e
    yapılan büyünün Peygamber’in aklına, kalbine, itikadına değil
    de bedenine, dış uzuvlarına tesir ettiğine dair iddialar sunar ve
    bunların Peygamber’in diğer fizikî hastalıklardan sâlim olmaması
    gibi, mâsumluğuna ve peygamberlik makamına zarar vermediğini
    söyler. Bu görüş, tutarlı değildir. Çünkü hadis rivâyetlerindeki
    452 5/Mâide, 67
    453 17/İsrâ, 47
    454 25/Furkan, 8
    455 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
    456 S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    büyünün etkisiyle ilgili en hafif ifade olarak, “kadınlarına varmadığı
    halde vardığını, yapmadığı şeyi yaptığını sandığı ve bu halin
    altı ay böyle sürdüğü” anlatılıyor. Bu, altı ay Peygamber’in hayal
    gördüğü anlamına gelir. Bu, bir beden hastalığı değil; hâşâ
    O’nun akıl gücünün zayıflaması, işlevini yapamaması demektir. Bu
    esnâda O’nun, -hâşâ-gelen vahiyleri zaptedememesi, başka şeylerle
    karıştırma ihtimali gündeme gelebilir. Hadis rivâyetlerinde yer
    alan “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı
    halde onu yaptığı hayali gelirdi” gibi “hayal görme” lafızlarından
    anlaşılan bu olayın akıl ve zihinle ilgili bir husus olduğunu
    tespit edebilmek için derin bir psikoloji bilgisine ihtiyaç olmadığı
    ortadadır. Bugün, bir insanın hayal görme olayını kaslarıyla, kollarıyla,
    bacaklarıyla değil; aklıyla, zihniyle, beyniyle gerçekleştirdiğini
    herkes bilir.
    Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e
    sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini bağlamış,
    hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir. Büyü yoluyla,
    Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana getirilebildiğini
    kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu hususu doğru kabul etmek,
    yahûdi, kâfir ya da müşriklerin sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber
    üzerinde istedikleri etkiyi meydana getirebildikleri düşüncesine
    kapı açar. Büyü yoluyla Hz. Peygamber altı ay boyunca
    iktidarsızlaştırılabildiği durumda O’nun mübârek hanımları olan
    annelerimize kocalık haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel
    arzu ve ihtiyaçlarını gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış
    düşünce ve ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
    Ne Hz. Peygamber’in cinsel gücünün abartılmasına, insanüstü
    boyutlara çıkartılmasına hizmet eden rivâyetlere, ne de O’nun
    sihir yoluyla cinsel yönden iktidarsızlaştırılabileceği fikrine zemin
    teşkil eden rivâyetlere itibar edilmelidir. O’nu değerlendirmek için
    ifrat ve tefritlerden arınıp en doğru ve dengeli yolu tutmak gerekir.
    Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetleri
    toptan reddetmek, kanaatimize göre doğru değildir. Bunlar Hz.
    Peygamber’in hayatı, mûcizesi, Allah’ın Onu düşmanlarının şerrinden
    koruması açısından tarihî bir değere sahiptirler. Bu hadisler
    bize, Hz. Peygamber’e, kimliği ne olursa olsun bir düşmanı tarafından
    zarar vermek maksadıyla sihir yapıldığını haber veriyor.
    Bu husus, tarihî açıdan doğru olabilir, kanaatimizce de doğrudur.
    Çünkü sihir, çok eski çağlardan beri var olagelmiş bir uygulamadır.
    Yahûdilerin bununla fazlaca meşgul oldukları, düşmanlarından
    bu yolla intikam almaya çalıştıkları da bir gerçektir. Bu sebeple
    Hz. Peygamber’e de zarar vermek kasdıyla Lebîb bin el-A’sam’a
    CİN
    - 121 -
    başvurarak sihir yaptırtmış olabilirler. Bu rivâyetler olayın bu yönüne
    işaret etmektedir. Bu durum, hadis rivâyetlerinin incelenmesinden
    de anlaşılacağı gibi Allah tarafından Cebrâil vâsıtasıyla Hz.
    Peygamber’e bildirilmiştir. Rasûlullah üzerinde bu sihrin bir etkisi
    söz konusu değildir.
    Allah (c.c.), bunu Hz. Peygamber’e bildirmek ve o büyüyü
    atıldığı kuyudan çıkarttırmak sûretiyle, büyüyü yapan ve bundan
    medet uman İslâm düşmanlarını rezil, rüsvay ve mağlûp etmeyi
    arzu etmiş ve bunu gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber, Allah tarafından
    durum kendisine bildirilince, yanına ashâbından bir grubu
    almış, ya da bir ekiple Hz. Ali’yi göndermiş ve sihri yapan Lebîd
    bin el-A’sam adlı yahûdinin arazisi içinde olduğu kaydedilen Zû
    Ervân kuyusundan o büyüyü bulup çıkartmıştır. Bu büyüyü imhâ
    için, halk arasında yaygın olan inanç doğrultusunda da hareket
    etmemiş, buna gerek görmemiştir. Böylece sihirden medet uman,
    ondan bir silâh olarak yararlanmak isteyen İslâm düşmanlarına,
    maksatlarına eremeyeceklerini, bu tür şeylerin kendisine ve müslümanlara
    herhangi bir tesir yapamayacağını, Allah’ın kendilerini
    koruyacağını göstermiştir. Büyüyü yapan şahsı cezalandırmaya da
    (onu kahramanlaştırmamak için) gerek görmemiş, böylece iyice
    rezil olmasını, yahûdi ve müşrikler arasında itibardan düşmesini
    sağlamıştır.
    Bu rivâyetler bu yönüyle doğru olabilir. Ancak, bunlarda zabt
    kusuru olduğu, bu sihrin etkisi konusundaki farklı ve çelişkili anlatımlardan
    da anlaşılmaktadır. Rivâyetin metnini problemli hale
    sokan ve âlimler arasında münakaşalara yol açan sihrin, Hz. Peygamber
    üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğine dair ifadeler,
    kanaatimizce daha sonra râvîlerin yaptığı açıklamalardır. Nitekim
    râvîlerden Süfyan’ın, bu konudaki bir açıklaması, bu rivâyetlerden
    birinin içinde yer almaktadır. Buna göre Süfyan, “İşte bu, sihirden
    olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir”457 demektedir.
    Ayrıca İslâm âlimlerinden Ebû Bekr Ahmed bin Ali el-Cessâs da
    aynı görüşte olup, rivâyetleri problemli hale sokan bu ilâvelerin
    aslının olmadığını, bunların sonradan râviler tarafından hadislerin
    metnine eklendiğini söylemiştir.458 Büyünün Hz. Peygamber’e
    tesiri konusundaki “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir
    şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi. Kendisi hanımlarına
    yaklaşmadığı halde, onlara yaklaşır durumda olduğunu zannederdi”
    tarzındaki bu ifâdelerin râvî Hişam bin Urve’den, ya da
    457 Buhârî, Tıb 49
    458 Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an I/60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    babası Urve’den kaynaklanmış olması çok muhtemeldir. Urve’nin
    veya Hişam’ın bu açıklamaları Hz. Âişe’ye mal edilmiş, onun sözlerinin
    arasına dâhil edilmiş olabilir. Bu konularda ihtiyatlı davranmakta
    yarar vardır.
    Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde karşımıza
    çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının cinlerle irtibat
    yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddiada
    bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte,
    çarpmakta, hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün
    değildir. Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların
    vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır. Her iki
    yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler kullanılarak sihirbazlarca
    tesir edilmesi söz konusu olamaz. Rasûlullah’a, cinlerin
    ya da şeytanların çarpmasını, ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin
    bundan etkilenmelerini kabul etmek mümkün değildir.
    Buna peygamberlik makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur;
    yukarıda zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı
    sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle şeytanın
    şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 459
    Sihrin Menşei/Kaynağı
    Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmekteyiz.
    Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.) peygamberliği
    zamanında sihrin çok yaygın olduğu, şeytanlar tarafından
    insanlara öğretildiği şeklindedir. 460
    Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde, “Sihir”
    maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda aynı
    şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha geniş bilgiler vererek
    sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini de eklemekte ve konuyu
    uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen her toplumda, Grekler’de
    (Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da, İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde
    ve İbn İshak’a dayandırarak eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek,
    düşmanları öldürmek, nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda
    uzak mesafelere gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna
    işaret eder.”461
    İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle yakın
    ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar gibi
    459 Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-
    Nisâ 4, hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A.Osman Ateş, Kur’an ve
    Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 268-291
    460 2/Bakara, 101
    461 D.B. Macdonald "Sihir" maddesi, İ.A., X: 599-611
    CİN
    - 123 -
    halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır. Bunlar,
    tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek (tabii ki sünnette
    meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun dışındadır), yıldızlara
    bakarak geleceği haber verme, içine yerleştirilen sayılar, yatay ve
    dikey olarak toplandığı zaman hep aynı sayıyı ve harflerin gizli
    değerlerinden yararlanarak geleceği okumak demek olan Cifir,
    bu konuda kitaplar yazılmasına yol açmıştır.462
    Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu anlamı veren
    “Sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi ; Maji”,
    “Magic ; Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılan- ilkel bir çözüm
    arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde
    üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası, b) ilkellik, c) çözüm arayışı.
    Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:
    Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından
    anlaşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan
    birtakım esrarengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan
    formüllerden oluştuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin
    bir inanış ve kanaat olarak vardır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların
    bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek olduğunu kanıtlayan
    bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyünün bir aldatmaca
    olduğunu Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır. Tâhâ
    Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile Mısır Firavun’u arasında
    olup biten bir mûcize ile büyü mücadelesi canlandırılmıştır.
    Bunlardan özellikle 66-69’uncu âyetlerde büyünün içyüzü bütün
    çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde özet olarak
    şöyle bir açıklama vardır:
    Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye
    başlamasını sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani elinizdeki
    sicimleri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın
    dediği kaydedilmektedir. 66. ve 67’nci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık
    içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın ruh halini anlatmaktadır. Bu
    âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından
    ötürü, sicimlerinin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde
    canlandırılıyordu.” “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
    66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar
    içyüzünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan
    asılsız birtakım kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin
    ve değneklerin, Hz. Mûsâ’nın hayalinde hareket eder gibi
    göründüklerini kaydeden bu âyetlerden iki farklı anlam çıkarmak
    mümkündür. Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte
    462 Meydan Larousse, "Büyü" Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    hareket ettikleridir. İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
    Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi
    asılsız bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama
    bunu illüzyonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere başvurarak yapmak
    elbetteki mümkündür. Özellikle ilâhlık iddiasında bulunmuş mağrur
    ve çağının en kudretli hükümdarı olarak Firavun’un, sahip bulunduğu
    güç ve imkânlarla devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini
    bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur’ân-ı Kerîm,
    büyünün bir gözbağcılık, bir şaşırtma ve duyuları spekülatif yöntemlerle
    aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin
    116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
    Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri
    istenince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıklarını
    Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır: “Mûsâ:
    ‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca insanların gözlerini büyülediler.
    Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü ortaya getirdiler.” 463
    Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.” ifadesi çok
    açıktır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir
    etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu
    ilâhî açıklamadan kolayca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler
    olarak izahı vardır. Bununla birlikte hiçbir gizemli yanı da yoktur.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere
    göre - içleri birtakım kimyasal maddelerle doldurulmuş hayvan
    bağırsakları olduğu ve gösteri sırasında bu maddelerin reaksiyona
    girerek bağırsakların hareket etmesine neden oldukları ihtimali
    bulunduğu gibi, büyücüler benzer bazı spekülatif işler de yapmış
    olabilirler.
    İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın hayalinde
    hareket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır.
    Şöyle ki:
    Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık seyirci
    karşısında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber
    bile olsa- insan moralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah
    Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun’un, bu şedid
    ve kanlı diktatörün karşısında bulunmuş olmak ve hele moral
    verecek bir taraftar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap
    edilirse Hz. Mûsâ’nın bu olayda ne kadar zor dakikalar yaşadığını
    tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya
    463 7/A’râf, 116
    CİN
    - 125 -
    koymakta ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir: “Bu yüzden
    Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl üstün
    gelecek olan sensin sen!” 464
    İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun
    için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
    Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından
    ilkelliğidir. Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve
    uygulaması bakımından ne vahye, ne de akla dayanır. Bilakis vahyi
    ve aklı hiçe sayan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek
    için hiçbir incelemeye ve araştırmaya bile gerek yoktur.
    Sadece bir tek büyücü görmek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu
    anlamak için yeterlidir. Bu sefil insanlar her türlü faziletten
    yoksun oldukları gibi onlara inanan ya da tuzaklarına düşen
    zavallılarda bile sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
    Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı bir büyü
    hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”465 buyurmaktadır.
    Büyünün, etki yapmak bakımından bir “hiç” olduğunun,
    bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
    Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:
    a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta
    onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri anlayabilecek
    bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit
    düşünce yapıları büyücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan
    aklının küçümsenmesi demektir.
    b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis
    vahiy, sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir
    olmakla suçlamaktadır. Büyü yapan insanın, İslâm Hukuku’nda cezası
    pek ağırdır.
    c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine
    neden olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında
    zarara uğratmaktadır.
    Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır: Türüne göre büyüde
    kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toynağından,
    karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis
    maddeler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu
    veya bu şekilde yedirilir.
    464 20/Tâhâ, 67-68
    465 20/Tâhâ, 69
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlıktır.
    Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen
    mekânlar ve zarar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde-
    Allah’ın yüce adları ve âyet-i kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve
    ayakkabı topuklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere
    gizli şekilde yerleştirilmektedir.
    Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olmasıdır.
    Çünkü büyü ile derdine derman arayan insan, eğer sorunun
    çözümü için akılcı ve legal bir yol varsa bu yola inanmayacak
    ya da güvenmeyecek kadar rüşdünü yitirmiş biridir. Eğer tamamen
    çaresizlik içinde ise bunu, ikinci bir çaresizlikle birleştirecek
    kadar Allah’ın feyiz ve nurundan uzak, bilakis dalâlet karanlığına
    saplanmış biridir.
    Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde kullanılmış
    olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü) Kur’ân-ı
    Kerîm’de sözü edilmiş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette
    ki büyü tarih boyunca insanları meşgul etmiş bir hâdisedir. En
    uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir yapan ve sihre inanan
    insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak
    var olduğunu inkâr etmek imkânsızdır.
    İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı bir
    yorum getirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına inanmışlardır.
    Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin
    açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı.
    Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman nice krallar
    olmuştur ki bunların hepsi de sonunda hayal kırıklığına ve hüsrana
    uğramışlardır. Büyünün bir tek kere dahi başarıya ulaştığı
    kanıtlanamamıştır. Kaldı ki büyücülere meydan okuyan insanlar
    hiçbir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe
    uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu
    ortaya koyan başlıbaşına bir kanıttır.
    Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan Felak
    Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün şerri
    hakkında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade
    etmek gerekir ki bu âyet-i kerime’de şerrinden söz edilen büyü
    değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren” büyücü kadınlardır.
    Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
    Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere kendini
    vererek duygusal insanların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen
    kadınlar (veya erkekler) bulunmuştur. Genelde câhil topluluklar
    CİN
    - 127 -
    arasında faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek, bu
    düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun dökmek ve
    kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye
    çalışırken, bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
    Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların
    şerrine daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak küfürdür.
    Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise
    şer ve kötülüğün en tehlikelisidir. Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu
    büyü karşılığında ücret vermek, hem işlediği bu ağır günaha
    karşılık onu ödüllendirmek, hem zararlı bir faaliyete değer biçmiş
    olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından
    elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir, kötüdür. Rabb’imiz işte bütün
    bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden kendisine sığınmamızı
    istemiştir.
    Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kazanamamış,
    vicdanlarda mahkûm olduğu için hep gizli yapılmış
    ve büyü yapanların da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur.
    466
    Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
    Kehânet, gâibden haber vermek, falcılık, bakıcılık etmek demektir.
    Bu işle uğraşan kimselere de kâhin denir.467 Kâhin, gizli,
    geçmiş haberleri bir nevi kendi zannı ile (tahmini) haber veren
    kimsedir. Geleceğe ait haberleri, yine zanna dayanarak haber veren
    kimseye de Arrâf denir. Bu iki uygulama, bazen hata eder bazen
    isabet eder.468 Kâhin lafzı, daha umumi olup, Arrâf lafzının
    mânâsını da içine alır.469
    1. Câhiliyede Kehânet ve Arâfet: Câhiliye Arapları arasında
    kâhin, olağanüstü güçleri olduğuna inanılan, bu güçleri meslek
    halinde kullanan ve hizmetlerine karşılık ücret alan kimselerdir.470
    Gelecekte olacak şeyler hakkında haber veren ve sırları bilme
    iddiasında olan, bu kimselerden bazıları, kendilerine haber getiren
    cinlerden yardımcılarının olduğunu zannederler.471 Bazıları
    da gaybî şeyleri bir kısım sebeplerin mukaddimâtı ile bildiklerini
    iddia ederler. Muhtelif çeşitleri olan kehânetin bir kısmı cinlerle
    466 Ferit Aydın, a.g.e., s. 311-317
    467 Kamus, IV, 266; Fischer. F. "Kehânet" maddesi, İ.A. VI, 71
    468 İbn Manzur, Lisan, XIII, 362-363; IX, 237; Râğıb, Müfredat, 265
    469 Âlûsî, Bulûğul-Ereb, III, 269; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk
    İnançları, Beyan Y., 211
    470 İzutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 163
    471 Alûsî, a.g.e., III, 269-270
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    ilgilenmekle, bir kısmı tecrübe ile, bir kısmı da yıldızlarla uğraşmak
    sûretiyle olur.472 Câhiliye Arapları özellikle kâhinlere saygıyla
    bakıyorlar, onların sözlerini takdirle karşılıyorlar. Onları, ruhî hastalıkların
    doktorları olarak görüyorlardı. Psikolojik sıkıntıların ve
    ruhî problemlerin hepsinde onlara koşuyorlardı. Sarsıldıklarında,
    sıkıntıya düştüklerinde dertlerini onlara anlatıyorlar, onların katında
    huzur ve marifet olduğunu söylüyorlardı.473
    Tarihî kaynaklar, bu inancın Araplar arasında yaygın olduğunu,
    her mahalleye ait bir kâhinin bulunduğunu474 anlatarak Hicaz bölgesinde
    bulunan meşhur kâhinlerin isim listelerini vermektedirler.
    Bunlar arasında: İzzi Selemetü’l-Kâhin, Şıkk bin Enmar, Satıh
    bin Mazin, Tureyfetü’l-Kâhin, Zebra, Hunafîr bin Te’em, Mûsâ bin
    Mezür, Seleme el-Hemedânî, Sevad bin Kaarib, Fatma binti Mürri
    Has’amiyye zikredilmiştir. 475
    Araplara ait rivâyetlere dayanarak kâhinler ve kehânet hakkında
    şu noktaları tesbit edebiliriz:
    a) Araplar arasında kâhinliğin dînî bir özelliği yoktur.
    b) Kâhinler, soru sahiplerinin sorunları üzerinde, sözlerini ve
    cevaplarını, sıcak, coşturucu bir üslup içinde söylerler. Konuşmalarının
    arasına birtakım imâlar yerleştirirlerdi ki, dinleyiciler, bunların
    içinden kafalarındaki soruların cevaplarını bulabilirlerdi.
    c) Gizli kapalı, secîli imâlar içeren sözleriyle, insanlara gaybî
    olan şeyler hakkında bahsediyorlardı.
    d) Onlar, insanları uyutarak ya da insanların kendileri, kuruntuya
    kapılarak, hatta bizzat kâhinlerin kendilerinin de dillerinden
    dökülen seciler ve tevriyeler nedeniyle, onlara tâbi olan
    cinlerin olduğunu, kendilerine düşen görevde yardımcı oldukları
    zehâbına kapılıyorlardı. Kendilerini izleyen bu cinlerin, göklere
    kulak verip oradan haber çaldıklarını, getirip bu haberleri söylediklerine
    inanıyorlardı.476
    Görüldüğü gibi, kâhinlerin ilham kaynağı, cinler ve şeytanlar
    idi. Buna bazı Kur’an âyetleri de delâlet etmektedir.477 Şöyle ki:
    472 Âlûsî, a.g.e., III, 270
    473 Derveze, İ. Asru'n-Nebî, s. 294; Ebû Ubeyde, Eyyâmu'l-Arab Kable'l-İslâm, I,
    229
    474 Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab I, 229; İbn Hişâm, Sîre, I, 204; İzzet Derveze.
    a.g.e. s. 293
    475 Âlûsî, Buluğu'1-Ereb, III, 269-288
    476 İbn İshak, Sîre, s. 13; Süheylî, Ravdu’l-Unuf, II, 295; Mesûdî, Murûru’z-
    Zeheb, II, 173; Fischer, A.. İ.A., VI, 71-72
    477 15/Hıcr, 16-18; 37/Sâffât, 6-10; 72/Cinn, 8-9
    CİN
    - 129 -
    “Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakıp temâşâ edenler
    için süsleyip donattık. Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat
    kulak hırsızlığı yapan olursa parlak/alevli bir ateş onu kovalar.”478; “Onu
    inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar, o yüce âlemi asla dinleyemezler.”
    479
    Müslim, Abdullah bin Abbas’tan rivâyet edilen bir hadisi şöyle
    anlatır: Peygamber’in Ensar’dan olan sahâbîlerinden biri, bana
    haber verdi ki; kendileri bir gece Rasûlullah ile beraber otururken
    bir yıldız kaymış da ortalık aydınlanmış. Rasûlullah da onlara:
    “Câhiliye devrinde bunun gibi bir yıldız atıldığı/kaydığı zaman
    sizler ne derdiniz?” diye sordu. Oradakiler: Allah ve Rasûlü en iyi
    bilendir. Bizler, bu gece büyük bir kimse doğdu veya büyük bir
    kimse öldü der idik, dediler. Rasûlullah: “şüphesiz ki bu yıldız hiçbir
    kimsenin ölümü ve hayatı için atılmaz. Lâkin ismi çok mübarek
    ve âlî olan Rabbimiz bir işe hükmettiği zaman Arşı taşıyan melekler
    tesbih ederler. Sonra onların arkasından gelen semâ ehli tesbih
    eder. Nihâyet bu tesbih şu dünya semâsının ehline ulaşır. Sonra
    Arşı taşıyan meleklerin ardından gelenler, onlara: ‘Rabbimiz ne
    buyurdu?’ diye sorarlar. Onlar da berikilere Rabbin buyurduğu
    şeyi haber verirler. Böylece semâlar ahâlisinin bir kısmı diğerinden
    haber ister. Nihâyet o haber şu dünya semâsına ulaşır. Bu esnada
    cinler kulak hırsızlığı yapıp süratle bir şey kaparlar da bunu kendi
    dostlarına ulaştırırlar. Ve bu yıldızla kendileri taşlanır. İşte bu vecih
    üzere, yani kendisinden hiçbir tasarruf yapmadan getirdikleri şey
    sabittir ve vâkidir. Lâkin onlar buna yalan karıştırırlar ve artırma
    yaparlar.” 480
    Bu hadiste de açıkça anlatıldığı gibi cinlerin/şeytanların kulak
    hırsızlığı yaparak getirdikleri bilgileri, kendileriyle ilişki kuran
    kâhinlere vermektedirler.
    Kehânet ve arâfette bulunma vasıtaları; daha çok yıldızlara
    bakma (Astroloji), kuş uçurma, fal okları çekme, problemleri
    kâhin’e anlatma, çizgiler çizme, afsun yapma, dualar okuma (kendilerine
    has tekerlemeler) gibi işlerdir. Bunun yanında tecrübî bilgiler
    ve bazı tılsımlardan da faydalanmaktadırlar. 481
    Kehânet ve arâfet inancı, farklı ifadelere bürünerek ülkemizde
    de aynı muhtevâyı kapsar tarzda devam etmektedir. Halk
    478 15/Hicr, 16-18
    479 37/Sâffât, 6-10
    480 Müslim, Selâm 124, 11/1450; Ayrıca bk. Süheylî, Ravdu'l-Umıf; I. 303; Aynî.
    Ümdetü’l-Kari, VII
    481 Âlûsî, Bulûğul-Erab, III, 269-306
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    arasında bu tür inançlara fazla rağbet edilmekte, cinci, muskacı,
    afsuncu, üfürükçü gibi isimler altında faaliyet gösteren kişilere gidilmekte
    ve problemlere çözüm aranmaktadır. Ülkemizde bu işle
    uğraşan kişiler, halka güven telkin etmek için kendilerine “hoca”
    ismi vermek sûretiyle bu işleri dînî bir iş gibi takdim ederek, halkın
    mânevî duygularını istismar etmektedirler. 482
    2. Hadislerde Kehânet ve Arâfet/Arraflık: Kâhin kelimesi,
    Kur’an’da iki yerde geçmektedir. Bu âyetlerle Arap kâfirlerinin Hz.
    Peygamber’e nisbet ettikleri, kâhinlik vasfı reddedilmektedir.483
    Hz. Peygamber’in hadisleri de kehânet ve kâhinliği yermiş, yasaklamış
    ve reddetmiştir. Kâhinlik yapmak, içki içmekle, sihir yapmakla
    günah açısından eşit tutulmuştur.484 Bazı hadislerde kâhine gitmenin,
    onu tasdik etmenin, Hz. Muhammed’e indirileni (Kur’an’ı)
    inkâr etmek demek olduğu belirtilerek, küfürle nitelendirilmiştir.
    485 Ayrıca “Hulvanul-Kâhin” adıyla, alınan kâhinlik üceretinin
    de haram olduğu, özellikle vurgulanmıştır. 486
    Câhiliye Arapları arasındaki yaygın inançlardan teşe’üm, sihir,
    fal okları gibi, kehânet ve arâfet de Kur’an’ın temel espirisine
    zıt düşmektedir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet, bu tür inançları ve
    Allah’ın birliği ve mutlak hâkimiyeti konusunda şüpheye düşürecek
    her davranışı yasaklamıştır.
    Kaynaklar bize kehânetin Nuh Tufanı öncesine kadar uzandığını
    haber vermektedir.487 Yunan, Mısır, Yemen ve Hicaz gibi
    beldelerde kâhinlik ve kehânet biliniyordu. Kuzey Asya halkları
    arasında da yaygındı. Şâmân diye bilinen kâhinler, eski Türk kavimleri
    arasında kam diye de anılırdı. Kam, kâhin, sâhir (sihirbaz)
    mânâlarını ifade ettiği gibi, hâzık doktor, âlim, filozof mânâlarına
    da gelir. Şâmânın birinci görevi kehânette bulunmak, büyü ve afsun
    yapmak gibi işlerdi. Onların bu işleri, yardımcı ruhlar vasıtasıyla
    yaptığına inanılırdı. Ruhlar şâmâna yol gösterirler, kuvvet verirlerdi.
    Kuş şeklinde tasavvur edilen yardımcı ruhlar, göklere çıkan
    Şâmâna yardım ederlerdi.488
    482 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 212-215
    483 69/Haakka, 43; 52/Tûr, 29
    484 Ahmed bin Hanbel, Müsned III, 14
    485 Ahmed bin Hanbel, Müsned. II, 408. 429, 476; İbn Mâce, Taharet 122/1,
    209; Ebû Dâvud, Tıb 21/IV, 22-226; Dârimi, Vûdu’ 1140 I/259; Nesai, Sehv 20/
    III, 4-19
    486 Buhârî, Büyû’, 113-III, 43; Müslim, Musâkat 39/11, 1198; Tirmizî, Nikâh 37/
    III, 438; Nesâî, Buyû’ 91/VII, 309
    487 İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, X. 182
    488 Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 88-89
    CİN
    - 131 -
    Görüldüğü gibi, eski Türklerde de değişik isimlerde, ama tamamen
    kâhinlerin ve arrâfların fonksiyonunu yüklenmiş, cinler ve
    şeytanlar yerine, yardımcı ruhlardan bilgi ve yardım aldığına inanılan
    şahıslar bulunmaktadır.489
    Kehânet, genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.
    Eskiden Tevhid Dininin, yozlaşarak asıllarını kaybeden ve birer
    bâtıl din haline gelen uzantılarında din adamlarının yürüttüğü bir
    meslek olmuştu. Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin “İstihâre Namazı”nı
    rüya falı haline dönüştürüp bir kehânet aracı haline getirdikleri
    gibi. Bu mesleği icrâ edenlere, literatürda “kâhin” denir. Genellikle
    kurbanların parçalanan organları üzerinde çeşitli yorumlar
    yapılarak bu meslek icrâ edilirdi.
    Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir.
    Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda sözü edilen
    kehânetten farklıdır. Bunu bir hobi olarak yapanların yanı sıra
    ücretle fala bakanlar da vardır. Hatta gelecekte yaşanacağını ileri
    sürdüğü olaylar hakkında kitap yazanlar bile olmuştur. Yahudî kökenli
    Fransız tıp doktoru Nostradamus gibi.
    İslâm’ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber vermek
    bâtıldır ve yasaktır. Falcı ve kâhin de aynen büyücü gibi
    kâfirdir. Bunlara, yani bunların verdikleri gaybî haberlere inanan
    da kâfirdir.
    Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi ilmî
    tahminleri elbette ki kehânet’in dışında tutmak gerekir. Çünkü
    bunlar, hem birtakım araçlara ve ince hesaplara dayanmaktadır;
    hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı sonuçlar elde ederek
    insanlığı bundan yararlandırmak gibi olumlu amaçlar gütmektedir;
    hem de adı üstündedir: “Tahmin”den ibarettir. 490
    Tütsüleme inancı
    Câhiliyede Tütsüleme: Hastalıkların tedavisinde uygulanan
    usullerden biri de Tütsüleme’dir. Hastanın, ancak tütsülenirse iyileşeceğine
    inanılır. Câhiliyede bilinen tütsülemelerin başında Ûdu
    Hindî gelmektedir.
    Bu, Ûdu Hindî yahut Kust adı ile bilinen, buhur ya da ilaç olarak
    kullanılan bir çeşit ot köküdür. İki türlüdür: Birisine, Kustu
    Hindî, diğerine de Kustu Arabî derler. Kustu Hindî; siyaha meyilli,
    hafif, galiz kokusu az, tadı acı olur. Kustu Arabî; lezzetli, ak, hafif
    489 Ali Çelik, a.g.e., s. 216-217
    490 Ferit Aydın, a.g.e., s. 317
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    kokulu olur. Mutlak olarak zikredilince anlaşılan Arabî olan cinsidir.
    İçilmek yahut tütsülemek şeklinde kullanılır.491
    Ûdu Hindî denilen ot kökü ile tütsülemenin Câhiliyedeki uygulaması
    hakkındaki bilgilerimiz, bu konudaki Hz. Peygamber’in
    hadislerine dayanmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ûdu Hindî kullanmaya
    devam ediniz, Çünkü bunda yedi türlü şifa vardır...”492 buyurmuştur.
    Bu hadis, Câhiliyede Ûdu Hindî’nin kullanıldığına açık bir
    şekilde delâlet etmektedir. 493
    Hadislerde Ûdu Hindî ile Tedavi Olmak: Bu konudaki rivâyetler
    hemen hemen aynı mânâdaki rivâyetlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.),
    bu hadisinde Ûdu Hindî’nin hangi hastalığa nasıl kullanılacağı
    hakkında bizlere bilgi vermektedir:
    “Ûdu Hindî kullanmaya devam ediniz. Çünkü bunda yedi türlü şifa
    vardır. Uzre hastalığı (bademcik iltihabı) için buruna çekilir. Zâtü’1-cenb
    (plorozi: Göğüs ve akciğeri birbirinden ayıran zarın iltihaplanması sonucu
    oluşan hastalık) hastalığı için de su ile hastaya içirilir.” 494
    Bu bitkinin Hicaz bölgesinde yetişip yetişmediğini bilmiyoruz.
    Ancak lügat kitaplarımız bunun tarifini yaparken, Hindistan’dan
    getirildiğini, buhur ve ilaç olarak kullanıldığını bildirmektedir. 495
    Ümmü Kays binti Mıhsan şöyle demiştir: Ben küçük bir oğlumla
    Rasûlullah’ın huzuruna girdim. Ben oğlumu, bademcik iltihabından
    dolayı tedaviye tâbi tutmuştum. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurdu: “Niçin bademcik iltihapları için böyle tedavi uygulamak
    sûretiyle, çocuklarınızın boğazını elle sıkıştırıp acıtıyorsunuz? Şu
    Ûdu Hindiyi kullanmaya devam edin. Çünkü bu Hind bitkisinde
    yedi türlü şifa vardır...”496 “Zâtu’l-cenb’ten Kustu bahri ile ve zeytinyağı
    ile tedavi olunuz.”497 Asr-ı Saâdette Arap kadınları eski bir
    göreneğe göre parmaklarına bir bez parça sararak uzre (bademcik
    iltihabı) hastalığına tutulan çocukların ağzına sokup bademciği
    çıkarırlar ve kanını alırlardı. Fakat bu ameliyat en nazik tıbbî bir
    müdahale olduğu cihetle Rasûl-i Ekrem bunu men edip: çocuklarınızı
    bu yolla tedavi ederek azap etmeyin, Ûdu Hindî ile tedavi
    edin, buyurmuştur.498
    491 Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, Nihâye, III, 317; İbn Hacer, Fethu'1-
    Bâri, X, 121
    492 Buhârî, Tıb 10/VII, 14
    493 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 261-262
    494 Buhârî, Tıb 10/VII, 14
    495 Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, a.g.e., III, 317; İbn Hacer, a.g.e., X,
    121
    496 Buhârî, Tıb 21/VII, 17
    497 Müslim, Selâm, 87-88/11, 1735; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 356/IV,
    369; Müstedrek, IV, 208; Tirmizî, Tıb 28, Hadis No: 2079/IV, 407
    498 Miras, K. Tecrid-i Sarih Tere, XII, 79-80; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya RedCİN
    - 133 -
    Rukye İnancı
    Rukye, kelime mânâsı itibariyle okuyarak tedavi etmek
    mânâsında kullanılmıştır. Câhiliye Arapları arasında Rukye uygulaması
    hem hastalık öncesi, hastalığa yakalanmamak maksadıyla
    yapılırdı; hem de eğer herhangi bir hastalığa tutulunmuşsa bunun
    tedavisinde kullanılırdı. Koruyucu hekimlik yönü, hastalık
    gelmeden önce yapılır ve bir nevi ön tedbir olarak düşünülürdü.
    Câhiliye Araplarına göre, hastalık nedenlerinin başında cinler, şeytanlar
    ve kötü ruhlar gelmekteydi. İşte bunların vereceği zarardan
    korunmak için, onların iskân ettikleri yerler olabileceği düşünülen
    mekânlardan geçerken, “nazardan” korunmak için, zarar vermesinden
    korkulan şeylerin zararından emin olmak için ve daha bir
    çok konuda özel, belli duâlar okumak sûretiyle rukye yapılırdı.
    Hz. Peygamber, hastalıkların gerçek sebebinin Allah’ın yaratması
    ile olduğunu, görünen sebeplerin ise, O’nun koyduğu sünnetullahın
    yerine getirilmemesinin bir ifadesi olarak anlaşılması gerektiğini,
    bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak anlatmışlardır.
    Temizlik kurallarına riâyet edilmezse, pislikten dolayı meydana
    gelecek hastalıklara yakalanırız. İşte bu bir sünnetullahtır. Bunun
    ihlâli ise, kişiyi hastalığa düşürür. Ama hastalığın gerçek yaratıcısı
    Allah’tır. Bu temel düşünce mahfuz olmak şartıyla, içinde şirk unsuru
    olmayan, şirki ihsas ettirici bir nitelik taşımayan rukyeler için
    beis görülmemiştir.499
    “Rukye”, bir işin meydana gelmesi için tabiatüstü güce başvurmak
    mânâsına gelir. Eski türkçemizde kısmen Afsun kelimesiyle
    karşılanır.500 İbnü’l-Esir, hastanın (şifa bulmak için) kendisiyle ilticada
    bulunduğu afsun olarak açıklar.501 Rukyenin müsbet ve menfi
    çeşidi bulunmaktadır. Onun müsbet yönü, “okuma, dua yoluyla
    tedavi” şekli, menfi yönü ise Afsun olup daha ziyade büyücü ve
    cadıların nâhoş işleri olarak görülmektedir. Öyleyse Arapçadaki
    Rukye’yi hem afsunlama hem de dua ile tedavi diye anlamamız
    daha uygun olacaktır.502
    Câhiliyede Rukye: Rukye, Câhiliye devrinde mevcut olan bir
    tedavi usûlüdür. Birçok hastalık ve zehirlenmelere karşı rukye yapıldığı,
    bunu meslek edinen kimselerin bulunduğu bilinmektedir.
    Câhiliye Arapları arasında Rukye’nin nasıl uygulandığı konusunda
    dettiği Halk İnançları, Beyan Y., 262-263
    499 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 287-288
    500 Canan, İ. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, XI, 330
    501 İbn Esir, en-Nihâye, II, 254
    502 Canan, İ, a.g.e., XI, 330
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    Mücâhid ve İkrime’den yapılan rivâyetlerde bunun, daha çok iplik
    üzerine yapılan rukye (okumalar) ve atılan düğümler şeklinde
    olduğunu Taberî nakletmektedir.503 Câhiliyedeki Rukyelerin sihir
    karışmış, şirki ihtivâ eden lafızlardan oluşmuş bir özellik arzettiğini,
    bu konudaki hadislerin delâletinden anlamaktayız. Avf bin
    Mâlik el-Eşca’nın şu rivâyeti bunu açıkça ortaya koymaktadır: Biz
    Câhiliyede rukye yapardık. Daha sonra biz: “Yâ Rasûlallah, bunun
    hakkında ne buyurursunuz?” diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.): “Rukyenizi
    bana gösterin. Şirk olmadığı müddetçe beis yoktur.”504 buyurdu.
    Câhiliye Rukyeleri sadece düğümlere yapılan üflemelerden ibaret
    değildir. Bunun dışında bizzat hastanın kendisine, ağrı hissedilen
    yere yapılacak okuma, üfleme ve benzeri başka şekiller de bulunmaktadır.
    Teshir için Afsunlamak, büyüden kurtulmak için nüşre
    yapmak, boncuk ve nazarlıklar kullanmak gibi rukye ile doğrudan
    ilgili konular da burada zikredilebilir.505
    Hadislerde Rukye: Hz. Peygamber’in hadislerinde rukye ile
    ilgili farklı ifadeler bulunmaktadır. Bir kısım hadisler, bunu, tevekkül
    inancına aykırı olması sebebiyle yasaklarken,506 diğer bir
    kısım hadisler de Hz. Peygamber’in göz değmesine,507 her türlü
    zehirli hayvan ısırmasına,508 yılan ve akrep sokmasına,509 vücudun
    herhangi bir yerinde hissedilen ağrılara karşı510 rukye yapılmasını
    (okuyarak şifa dilemek) tavsiye ettiği görülmektedir. Hz. Peygamber,
    bu tür tavsiyeleriyle câhiliye Arapları arasında da yaygın olan
    rukyeyi, onların anladığı mânânın dışında, yani Allah’tan başkasına
    tevekkülü ve O’na şirk koşmayı ihsas etmemesi şartıyla tavsiye
    etmiş511 ve kendileri de bizzat uygulamışlardır. Bu konuda bazı
    hadisler şöyledir:
    Rasûlullah, zevcesi Ümmü Seleme’nin (r.a.) evinde, yüzü sapsarı
    kesilmiş bir kız çocuğu gördü ve onun için: “Bunda nazar vardır,
    binaenaleyh bunun için rukye tedavisi yapın.”512 buyurdu. Enes
    bin Malik: “Rasûlullah (s.a.s.) göz değmesinden, zehirli şeylerden,
    503 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir -Bk. Felak suresi
    504 Müslim, Selâm 64/11,1727
    505 Alûsî, Buluğu'1-Erab, III, 5 vd.; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 372; Ebû
    Davud, Tıb, 6, 18; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
    Beyan Y., 264-265
    506 Buhârî, Tıb 17/VII, 16; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 251-252; Hakim,
    Müstedrek, IV 217
    507 Müslim, Selâm 55-56, 59/11, 1725
    508 Müslim, Selâm 52-53/11, 1724
    509 Müslim, Selâm 61-63/11, 1726
    510 Müslim, Selâm 54, 57-5/II, 1724-1725
    511 Müslim, Selâm 64/11, 1727
    512 Müslim, Selâm 64/11, 1727
    CİN
    - 135 -
    yan tarafta çıkan sivilce ve yaralardan dolayı rukye yapmaya izin
    verdi.”513 der.
    Görüldüğü gibi, hadislerde, şirk olmadıkça, gerçek mânâsı itibariyle
    tevekkülü ihlâl etmediği müddetçe, rukye yapmaya cevaz
    verildiği anlatılmaktadır. Nevevî, ulema âyetlerle, zikirle rukye
    yapmanın câiz olduğu konusunda icmâ bulunduğunu kaydeder.514
    Bununla beraber “Sihir şâibesi olmamak üzere rûhî veya bedenî
    salah için me’sûr duâlarla rukye câiz olmakla birlikte; istirka, yani
    kendisini başkasına okutmak, rukye talep etmek, Allah’a sığınmak
    ve duâ etmek için başkasının tavassutunu dilenmek mânâsını
    tazammun etmek itibariyle şer’an memduh değildir. Allah’ın bilahesap
    velâ-azap (hesapsız ve azapsız) Cennete girecek has kulları
    ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefi fikhında bu mesele şu
    şekliyle yazılıdır: “Şâfî (şifa veren) ancak Allah Teâlâ olduğuna ve
    devâyı ona sebep kıldığına îtikad ettiği takdirde tedavi ile iştigalde
    beis yoktur. Ama şâfî (şifa verici) devâdır (ilaçtır, rukyedir vs.)
    diye îtikad ederse, değil. Rukye, dindarlığın icabı, Şer’in emrettiği
    bir şey değil, nihâyet bir müsaadedir. Asıl dindarlığın gereği, onu
    terk ile Allah’a mütevekkil olmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na,
    kendisi, doğrudan doğruya duâ ve ibâdet ile O’na sığınmayı bırakıp,
    “ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem” diye
    duâ dellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummağa kalkışmak,
    dindarlığın icabı değil, câhiliye âdetidir.” 515
    Bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunan merhum Elmalılı,
    tefsirinde daha sonra şu görüşlere yer verir: “Sihir karışmayan,
    yani şerr ü şeytanet için olmayıp da ondan tehaffüz (korunmak)
    ve bir maraz veya âfete Allah’tan şifa niyazı için, kendine veya
    başkasına hulûs-i kalp ve niyyyet-i salâh ile duâ veya âyet okuyup
    üflemek kabilinden olsa nefeslerin cevazına işaret (vardır).
    Çünkü bunda kimseyi izrar (zarara sokma) veya iğfal (kandırma)
    veya Allah’tan başkasına teavvüz (sığınma) ve iltica mânâsı yoktur.
    Rasûlullah’ın kendisine ve başkalarına bu sûretle okuyup üflediği
    ve böyle hayır için rukyeye müsade eylediği sabit ve bu seseple
    gerek rûhânî ve gerek cismâni nice hastaların şifâyâb olduğu da
    vâki ve meşhuddur. Ancak, okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de
    şerrinden korunmak için bu âyeti516 hükmü ile sihir karışan rukyelerden
    sakınılması lüzumu ihtar olunmuş (hatırlatılmış), Ukdeleri
    (âyette geçen Ukad kelimesiyle ilgili), iplik düğümleri diye tahsis
    513 Müslim, Selâm 58/11, 1725
    514 Nevevi, Minhac, Şerhu Müslim
    515 Yazır, M. H., Hak Dini Kuran Dili, IX, 6396-6399
    516 Felak sûresi, 4. âyet
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    edenler de, böyle düğümlere üflemenin sihir kabilinden olduğunu
    anlatmak istemişlerdir.” 517
    Ülkemizde de yaygın olan rukye şekli, Hz. Peygamber’in tavsiye
    edip cevaz verdiği değil de belki de sihir karışmış, Allah’a tevekkülü
    bırakarak, bu işi yapanlara güvenme gibi duyguları ihsas
    eder şekliyle görülmektedir. Hoca adı verilen, aslında hocalıkla
    yani din dâvet ve tebliğiyle hiç bir ilgisi bulunmayan, sadece vicdanları
    sömüren kötü niyetli kişiler tarafından icrâ edilmektedir.
    Halk da bunların tuzağına düşerek sömürülmektedir. Ülkemizdeki
    uygulama şekilleri itibariyle rukye, bazen muska, bazen mücerred
    okuma, bazen üzerlik otu ve benzeri şeyler üzerine bazı tekerlemeler
    söyleyerek hastayı onunla tütsülemek, suya, yumurtaya
    üfleyerek onu hastaya içirip yedirmek yahut eğer hasta hayvan
    ise, o okunmuş yumurtayı onun alnına çarpmak şeklinde olmaktadır.
    Bütün bunlar, folklorik türden kültürel geleneklerdir. Dînî
    hiçbir değeri yoktur. Din adına yapılıyorsa, en azından bid’at ve
    hurâfedir.518
    İnancın Menşei: İnanç olmaktan ziyade, daha çok tıb ve sağlık
    açısından bir çeşit halk tedavi metodları arasında görülen ve gelenek
    olarak devam eden bu tedavi şekli, halk üzerinde uyandırdığı
    etki açısından, halk inançları arasında zikredilmiştir. Çünkü halk
    dediğimiz insan katmanları: “eğer şöyle şöyle yaptırırsam şifa bulurum...”
    şeklinde değişmez bir inanca sahip bulunmaktadırlar. Bu
    inancın menşei ise, çok eskidir. Hemen her millette değişik türlerden,
    ama esas itibariyle aynı temayı muhafaza eder şekliyle görülmektedir.
    Eski Mısır’da, Bâbil’de, câhiliye Araplarında519 birtakım
    fetişlerin muska, nazarlık olarak kullanılması şekliyle eski Türklerde520
    kuzey Afrika uluslarında521 ve Avrupa ülkelerinde522 farklı
    özelliklerde de olsa taşıdığı mânâ itibariyle aynen görülmektedir.
    Burada Rukye başlığı altında câhiliye Arapları arasında yaygın
    olarak gerek uğur bekleme, gerekse bir çeşit tedavi metodu
    olarak, özellikle koruyucu hekimlik açısından kullanılan muska,
    nazarlık yahut temâim adı verilen uygulama çeşitlerinden bahsetmeyi
    uygun görüyoruz.
    517 Yazır, M.H., a.g.e., IX, 6388
    518 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 265-268
    519 İnan, Afet, Eski Mısır Tarihi ve Medeniyeti, s. 245; Corci Zeydan, İslam Medeniyeti
    Tarihi, II, 36-38; Dr. Ahmed Taha, Tıbbu'l-İslamî, s. 15, 23
    520 Tanyu, Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, s. 105
    521 Prof. Ad. Westermarck, İslam Medeniyetinde Putlara Tapma Devri Kalıntılarından
    Nazar Değmesi İnancı, Terc. Şahap Nazmi Coşkunlar, s. 9-10
    522 Tanyu, Hikmet, a.g.e., s. 206, 213
    CİN
    - 137 -
    a) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanların sokmalarına karşı zil
    veya süs takınmak. Bununla zehirli hayvanların zararından korunacaklarına
    inanılıyordu.523
    b) Bir kimsenin kötü ruhların etkisinde kaldığından korkulduğu
    zaman o kişiyi bazı şeylerle kirletmek sûretiyle, kötü ruhların
    ondan uzaklaşacağını zannederlerdi. Bu kirleticiler arasında ölü
    kemikleri, kadınların hayız kanlarını silip attıkları bezler bulunurdu.
    524
    c) Avâmiru’l-büyût olarak bilinen ev yılanları ile cinlerin zararından
    korunmak için tavşan ayağını muska gibi takınırlar (veya
    çocuklara asarlardı).525
    d) Çocukları nazardan korumak için tilki ve kedi dişi takarlardı.
    526 Yine çocuklardan nazarı defetmek için (Kahle) adı verilen
    siyah boncuk da takarlardı.527
    Muskalar (Temâim)
    Bu da, özellikle psikolojik temelli hastalıklardan korunma,
    sihir ve büyü tılsımlarının etkisinde kalmama, nazar değmesine
    uğramama gibi rûhî mânevî hastalıklardan korunma amacıyla yapılan,
    muhtelif şekilleri olan masgotlardır. Bunların bir kısmı, özel
    bazı duâları yazma şeklinde olabilir. Bir kısmı da ilk anda dikkati
    kendi üzerine çekmek sûretiyle zararlı bakışların veya tesirli sözlerin
    etkisini kırmak amacıyla hazırlanmış boncuk, tavşan ayağı,
    kurbağa kabuğu ve benzeri şeylerdir.528
    Muskaların bir başka özelliği de sadece koruyucu hekimlikte
    kullanılmış olmamasıdır. Bunun dışında kendisinden ve şerrinden
    korktuğu kimsenin kötülüğünden emin olmak, sevip hoşlandığı
    kimselerin de hoşnudluğuna ermek için yapılır. Boyna asılabileceği
    gibi, parmağa takılabilir, evin, arabanın belli yerlerine konabilir.
    Hayvanların alınlarına, boyunlarına bağlanabilir. Hemen her konuda
    bir muska, bir boncuk kullanılmaktaydı.529 Yolculuğa çıkan
    bir Arap, eğer hanımının kendisine ihanet etmesinden korkarsa
    (Retm) adı verilen bir işlemi yapardı ki o da, yolda bir yerde ulu
    ağaca bir ip bağlar, düğüm atardı. Dönüşünde o ip çözülürse ha-
    523 Âlûsî, Buluğu’l-Erab, II, 304
    524 Âlûsî, a.g.e., II, 319
    525 Âlûsî, a.g.e., II, 324
    526 Âlûsî, Bulûğu'l-Erab, II, 325
    527 Âlûsî, a.g.e., II, I, 7; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
    Beyan Y., 268-270
    528 Âlûsi, Buluğu'1-Erab, II, 315-316; III, 5-7
    529 Âlûsî, a.g.e., III. 5-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    nımının kendisine ihanet ettiğine inanırdı.530 Bahsettiğimiz gibi
    muskalar hastalıklara yakalanmamak, cinlerin perilerin zararından
    emin olmak için de kullanılmaktaydı. Doğu toplumlarında
    yaygın olan muska inancı ülkemizde de her bölgede kullanılmaktadır.
    531
    Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temâim yasaklanmış,
    buna inanan kimselerin şirk koşmakta oldukları ifade edilmiştir.
    Çünkü Tevhid düşüncesi ihlâl edilmektedir. Şifayı da hastalığı da
    veren Allah’tır. Allah inancı gölgede bırakılarak muska ve benzeri
    şeylere önem vermek, tevhid ilkesine zıt, içinde şirk unsuru taşıyan
    bir inançtır. 532
    Üfürük ve muskadan medet ummak, Hz. Peygamber tarafından
    şirk olarak tanıtılmıştır. Rasûlullah şöyle buyurur: “Şu bir
    gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma muskası gibi
    şeyler şirkin görünümleridir.” 533
    Şu sözler de onun: “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne, giysisine
    bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”; “Üstünde muska taşıyanın Allah
    hiçbir işini tamamlamasın; üstünde nazarlık, boncuk taşıyanı Allah korumasın!”
    534
    Son Söz:
    Kur’ân-ı Kerim, cinlerle ilgili olarak bize ihtiyaç duyacağımız
    kadar bilgiler vermiştir. Onlarla daha geniş ve farklı şekilde ilişkilerimiz
    sözkonusu olsaydı, bu konularla ilgili hukuku da Kur’an
    bize tâlim ederdi. İnsanoğlu meraklarıyla da imtihan olmaktadır.
    Gerek cin ve gerekse şeytan konusunda merak edilen birçok soru
    bulunmaktadır. Bunların bir kısmına yukarıdaki açıklamalarda cevap
    bulmuş olabilirsiniz; ama çoğuna, o sorulardan bahsettiğimiz
    ve kendilerine işaret ettiğimiz halde tam bir cevap bulamayacak
    veya âlimlerin ihtilâf ettiğine şâhit olacaksınız. Bu tür sorulara cevap
    bulunabilecek kitaplar varsa da, bu cevapların ne kadar doğru
    olduğu şüphelidir.
    Mü’minler için gerçeğin taa kendisi olan Kur’ân, bu konularda
    akla gelebilen soruların çoğu hakkında bir cevap vermez. Çünkü
    her ne kadar insanın sınırsız merakı bu soruları doğuruyor ise de,
    530 Âlûsî, a.g.e., II, 316
    531 Yeni Türk Ansiklopedisi, VII, 2607
    532 Ebû Dâvud, Tıb 9/IV, 201; Hâkim, Müstedrek, IV, 217; Ali Çelik, İslam’ın Kabul
    veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 288-289
    533 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
    534 Heytemî; Zevâcir, 1/130
    CİN
    - 139 -
    bunları mutlaka bilmek insan için gerekli değildir. Kur’ân, konuları,
    insana yetecek sınırlar içinde ele alıp, merak edilen her şeye
    cevap vermediği için, konuyla ilgili her şeyi anlatmamıştır. Ama bu,
    Kur’ân’da olanların dışında bir bilgi ve gerçek olmadığı mânâsına
    gelmez. Ama gerçek diye sunulanların hangilerinin doğru olduğunun
    tesbiti çok zordur. Bu yüzden Kur’ân’da olanla yetinmek,
    Kur’ân dışındaki bilgilere ihtiyatlı yaklaşmak, Kur’ân’da olanı da
    doğru anlamaya çalışmak gerekir.535 Özellikle gaybla ilgili konularda
    merakımızı dizginlemek ve yanlış inançlardan korunmak
    için Kur’an’da bilgi verilmeyen konularda susmak veya en azından,
    Kur’an’a ters düşebilecek yorumlardan kesinlikle kaçınmak
    en doğrusudur.
    En Son Söz: Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
    535 Lütfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şule Yayınları, İstanbul
    1998, s. 398
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    Cin Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    C-n-n Kelimesi, Değişik Türevlerle Toplam 201 Yerde Zikredilir:
    A “Cinn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 6/En’âm,
    100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17,
    39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât,
    56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
    B Cinler Anlamına Gelen “Cânn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    7 Yerde): 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15, 39,
    56, 74.
    C Cinler ve Cinnet/Delilik Anlamına Gelen “Cinnet” Kelimesinin Geçtiği
    Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/
    Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/
    Nâs, 6.
    D Aslında Cinlenmiş Demek Olan, Mecnûn, Deli, Akılsız Anlamında Kullanılan
    “Mecnûn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 11 Yerde):
    15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/
    Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr, 22.
    E C-n-n Kökünden Gelen Diğer Kelimeler:
    a Örtmek Anlamındaki “Cenne” Kelimesi 1 Yerde (6/En’âm, 76)
    b Kalkan Anlamına Gelen “Cünnet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 2 Yerde): 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2.
    c Örtülü Olan, Cenîn (Anne Karnındaki Bebek) Kelimesinin Çoğulu Olan
    “Ecinne” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 1 Yerde): 53/
    Necm, 32.
    d (Ağaçlarla veya Duygulara) Örtülü ve Bahçe Anlamındaki “Cennet” Kelimesinin
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde).
    F Cin Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a Cinler: 6/En’âm, 100, 112, 113, 128; 7/A’râf, 27, 179; 15/Hıcr, 17, 18, 27; 26/
    Şuarâ, 212, 221, 223; 27/Neml, 39; 34/Sebe’, 12, 14; 37/Sâffât, 7-10; 46/
    Ahkaf, 29-31; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15; 72/Cinn, 1-15, 19, 25; 114/
    Nâs, 1-6.
    b Cinlerin Yaratılışı: 6/En’âm, 100; 55/Rahmân, 15.
    c Cinler ve İnsanlar, İbâdet İçin Yaratılmıştır: 51/Zâriyât, 56-57; 72/Cinn, 16-
    17.
    d İman Eden ve Etmeyen Cinler: 72/Cinn, 11-14.
    e Mü’min Cinler: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-15.
    f Kâfir Cinler: 72/Cinn, 4-7, 15.
    g Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-2, 13, 19.
    h Gökte Kulak Hırsızlığı Yapan Cinler ve Yıldızlarla Koğulmaları: 15/Hıcr, 17;
    26/Şuarâ, 212; 37/Sâffât, 7-10; 67/Mülk, 5; 72/Cinn, 8-9.
    i Cinler Gaybı Bilmezler: 34/Sebe’, 14; 72/Cinn, 10.
    k Cinlere Sığınmak ve Onlardan Yardım Beklemek: 72/Cinn, 6.
    l Cinlerin Birçoğu Cehennemliktir: 7/A’râf, 179.
    m İfrît: 27/Neml, 39.
    CİN
    - 141 -
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil b. İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
    2. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Cin-Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
    3. Cin ve Şeytanlardan Nasıl Korunmalıyız? Vahid Abdüsselâm Bali, Uysal
    Kitabevi Y.
    4. Cinler ve Kötülüklerinden Korunma Yolları, Abdu’l-Hamid b. Abdu’r-
    Rahman es-Suheybânî, Guraba Yayınları
    5. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil bin İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
    6. Kur’an ve Hadislere Göre Cinler Büyü, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
    7. Cinlerin Esrarı, İmam Şiblî, terc. Muhammed Ferşad, Ferşat/Merve Y.
    8. Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
    9. İnsan ve İnsanüstü Ruh, Melek, Cin, İnsan, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
    10. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Kitsan Y.
    11. Cinlerin Âlemi, Ahmet Cemil Akıncı, Demir Kitabevi Y.
    12. Cinler Âlemi, Sırları ve Gizlilikler, M. Aşur, Pamuk Y.
    13. İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, Arif Coşkun,
    Enes/Yâsin K.Evi
    14. Vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y.
    15. Âyet ve Hadislerin Işığında Nazar-Göz Değmesi, Bayram Altan, Altın
    Kalem Y.
    16. Nazar ve Büyü (Etkileri Korunma Yolları), Bayram Altan, Veli Y.
    17. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y.
    18. İslâm medeniyetinde Putperestlik Devrinden Kalma İtikadlar: Cin ve Kötü
    Göz, Westormorek, çev. Şahab Nazmi Coşkunlar, Doğan Güneş Y.
    19. Ruhçu Yanılgı, René Guénon, çev. Lütfi Fevzi Topaçoğlu, İz Y.
    20. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyim el-Cevziyye, İz Y.
    21. İğâsetü’l-Lehfân min Mesâyidi’ş-Şeytan, İbn Kayyim el-Cevziyye, tahkik:
    Muhammed Seyyid Keylânî, Matbaatü Mustafa el-Bâbî, Mısır, 1381
    22. İslâm Kültür Tarihinde Maji, Manfred Ullman, çev. Yusuf Özbek, İz Y.
    23. TDV İslâm Ansiklopedisi: Azâim md. (Süleyman Uludağ)
    24. Şamil İslâm Ansiklopedisi
    25. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
    26. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
    27. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
    28. İslâm İtikadında Şeytan, İlyas Çelebi
    29. Şeytanca Protokoller, Adil Gökburun, Şahsi Y.
    30. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim El-Cevziyye,
    Uysal Kit. Y.
    31. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
    32. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    33. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    34. Şeytanizme Rağmen İslâmi Uyanış, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
    36. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. / Büruc Y.
    37. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
    38. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    39. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
    40. Şeytanın Enâniyeti, Hârun Yahya, Vural Y.
    41. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
    42. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
    43. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
    44. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    45. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fâhirettin Yıldız, Bir Y.
    46. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    47. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
    48. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
    49. Tefsirde İsrâiliyyat, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 136-161
    50. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y. s. 248-257
    51. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, İz Y. s.
    137-145
    52. İlim ve Din Açısından Mûcize, Osman Karadeniz, Marifet Y. s. 48-85
    53. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mûcize, Kerâmet, Sihir),
    Bakıllânî, Rağbet Y. s. 97-129
    54. Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. s. 13-36
    55. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. s. 34-49; 58-67
    56. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y. s. 89-98
    57. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. (Nazar:) s. 247-263; (Ruh, Cin,
    Reenk.)160-186
    58. Gerçek Din Bu, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
    59. İslâm Açısından Sihir, Yusuf Özbek, İz Y.
    60. Kur’ân-ı Kerime Göre Sihr (Büyü), Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
    61. Büyü, Sihir, Fal, Yıldızname, Kehanet, Nazar, Sevim Asımgil, İpek Y.
    62. Nazar Değme Hakkında Bir Risâle, Süheyl Ünver
    63. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı,
    Seha Neşriyat
    64. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Büyü, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan,
    Karizma Y.
    65. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Fal, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan,
    Karizma Y.
    66. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni Scognamillo - Arif
    Arslan, Karizma Y.
    67. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kehânet, Arif Arslan – Hakan Yılmaz,
    Karizma Y.
    68. Falcılık ve Kehânet (Dünü, Bugünü ve İslâmî Hükmü), Bayram Altan, Çelik Y.
    69. Kehânetler ve Kâhinler, Elvan ve Gündüz Öğüt, Ege Meta Y.
    70. İslâm’da ve Eski Ortadoğuda Cin ve Ruh İnançları, Ernest Zbinden, Yeni
    Ufuklar Neşriyat
    71. Varlığın Metafizik Boyutları, I, II, M. Fethullah Gülen, Feza Gazetecilik A.Ş. Y.
    72. Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, Temel Neşriyat
    73. Altıncı Duyu (Duyu Ötesi Algı), Brian Ward, Remzi Kitabevi Y.
    74. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Es-Seyyid Ali
    Göleli, Şüheda Y.
    75. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, A. Kasapoğlu, 80-87
    CİN
    - 143 -
    76. Sihir, Tılsım, Büyü, Cemal Anadol, Kamer Neşriyat
    77. Sihirbazlık Kılavuzu, Herbert L.Becker, Gün Y.
    78. Her Yönüyle Sihirbazlık Öğretiyoruz, Ali Özoğlu, İlgi Y.
    79. Büyü Nasıl Yapılır, Nasıl Hissedilir, Nasıl Bozulur; Hanife Tezer, Ataman Elk. Y.
    80. Büyü, Bilim ve Din, Bronislaw Malinowski, Kabalcı Y.
    81. Gizli İlimler Hazinesi 1-8, Mustafa İloğlu, Özel Y.
    82. Yıldızname, Câfer-i Sâdık, Esma Y.
    83. Yıldızname ve Büyü, Robert Fleury, Kıbele Y.
    84. Doğu Büyüsü, İdris Şah, Gizem/Say Y.
    85. 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Sedat Veyis Örnek, Gerçek Y.
    86. Anadolu Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
    87. Sevgi Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
    88. Din ve Büyü, Claude Levi-Straus, Yol Y.
    89. Hintlilerde Ak ve Kara Büyü, Paul Dare, Ruh ve Madde Y.
    90. Psişik Gücünüz, Carl Rider, Say Y.
    91. Psişik Becerinizi Geliştiriniz, Enid Hoffman, Ruh ve Madde Y.
    92. Psikiyatri, Ayhan Songar
    93. Psikiyatri, Özcan Köknel, Nobel Tıp Kitabevleri Y.
    94. Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasında Geçişler, Erol Göka, Vadi Y.
    95. Psikanaliz ve Psikoterapi, Orhan Öztürk, Alfa Basım Yayım
    96. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Ferşat Y.
    97. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
    98. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
    99. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
    100. Hipnotizma, Recep Doksat, Kader Basımevi
    101. Hipnotizma, Vural Okur, Şahsî Y.
    102. Hipnotizma, Cemil Sena Ongun, Dün ve Bugün Y.
    103. Hipnoz Sayesinde Mucize Tedaviler, Hikmet Saim, Venüs Y.
    104. Ruh ve Kâinat, Bedri Ruhselman, Gayret Kitabevi Y.
    105. İpnotizma ve Telkinle Tedavi, Alfred Brauchle, Bozak Y.
    106. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    107. Medyum ve Medyumluk: Haksöz s. 138-139
    108. Vesvese, Mehmet Paksu, Nesil Y.
    109. Binlerce Senedir İnsanların İgisini Çeken Burçlar Nedir? Sevim Asımgil,
    Furkan Bas. Y.
    110. Saatlerin Hazinesi, İslâm’da Burçlar ve Yıldızlar, Muhyiddin İbn Arabî,
    Sümer Kit.
    111. A’dan Z’ye Astroloji, Nuran Tuncel, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    112. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed es-Sâyim, Mütercim: Doç. Dr. M. Ali
    Kapar, Uysal Kitabevi, Konya 1994
    113. Şeytanın Tuzakları, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi

    - 145 -
    ŞEYTAN – İBLİS
    •
    İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İblis/Şeytan ve Özellikleri
    •
    İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi
    •
    Şeytana Mühlet Verilişi
    •
    İblis ve Faaliyet Alanı
    •
    İblis’in Başvurduğu Yöntemler
    •
    Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
    •
    Şeytanın Görevi
    •
    Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
    •
    Her insana Bir Şeytan Verilişi
    •
    İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
    •
    Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
    •
    Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
    “Ve o zaman meleklere (ve cinlere): “Âdem’e secde edin!“ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.“ 536
    İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    ‘İblis’, kelime anlamı yönünden, hayırsız olan, zarara uğrayan, şaşkınlığa düşen manalarına gelmektedir. İblis kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde geçer. Şeytana, işlediği hatanın onu sonsuza kadar hüsrana (zarara) uğratması sebebiyle ‘İblis’ denmiştir. İblis, Şeytanın Kur’an’daki özel adıdır. İblis, insanı kıskanması yüzünden Allah’a karşı gelen ve O’nun huzurunda küstahlık yapıp kibirlenen ve bu yüzden de kovulan (racim olan), insanın en önemli düşmanıdır.
    “Şeytan“ ise, uzaklaştı mânâsındaki “şatane“ fiilinden türemiştir. Yandı anlamındaki “şâta“ fiilinden türediğini öne süren bazı âlimler de vardır. Şeytan kelimesinin aslının “Satan“ olup, bunun İbrânîce olduğu, rakip, muhalif gibi anlamlara geldiği, Tevrat’ta da bu anlamda kullanıldığı da ileri sürülür. Şeytan, cinlerden ve insanlardan en şerli (en kötü) yaratıkları nitelemek için kullanılan bir kavramdır. “Şeytan“ ve çoğulu olan “şeyâtîn“ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 88 yerde geçmektedir. Şer’î istılâhta,
    536 2/Bakara, 34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için
    ilâhî rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan cinlerin
    inkârcılarından gizli bir varlıktır.
    Kur’an, şeytanla İblis’in fonksiyon bakımından aynı olduklarını
    gösteriyor. Şeytan, İblis’in faal hale geçişinde aldığı ad, kuvvetlerinin
    tümüne verilen ad; İblis de şeytan denen şer kuvvetin
    kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır. Hz. Âdem’in cennetten
    çıkmasına sebep olan şeytanın, İblis’ten başka ‘Azâzil’, ‘Adüvvullah’
    gibi adları da vardır. İblis, şeytanî bütün faaliyetlerin beyni ve
    babası konumundaki varlıktır.
    İblis/Şeytan ve Özellikleri
    İblis ateşten yaratılmıştı ve cinlerdendi.537 Hz. Âişe (r.anha)’nin
    rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler
    nurdan yaratıldılar. Cinler zehirli ateşten. Âdem ise, size özellikleri söylenen
    şeyden (topraktan) yaratıldı.“ 538
    Evrende Hz. Âdem’den önce yaratılmış melek ve cin adında
    iki varlık mevcuttu. 539
    Ruhanî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat
    ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler,
    yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar.
    İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar,
    insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi
    ruhanî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların
    hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a
    isyan edenleri de vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince,
    mü’mini de kâfiri de olan ruhanî varlıklar anlaşılır.
    Hz. Âdem’e secde emrine kadar, hissiyatına/nefsine dokunan
    bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu âna kadar,
    Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre
    mi hareket ettiği bilinmiyordu. İlk imtihanında kaybetti; Âdem’e
    secde emri, onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten
    kaçındı.
    Eski adı Azâzil olan olan şeytan, Hz. Âdem’e secdeyi kabul
    etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve
    üzüntü duyan“ anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da
    537 18/Kehf, 50; 15/Hıcr, 27; 55/Rahman, 15
    538 Müslim, Zühd 10, Hadis no: 2294, 4/2294
    539 Bkz. 2/Bakara, 31; 15/Hicr, 26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup
    idi (18/Kehf, 50
    ŞEYTAN
    - 147 -
    “beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın“ diyerek hükümsüz bir bahane
    ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve Hz.Âdem’i cennetten
    çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır.
    Dolayısıyla İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan
    verilen iki isimdir. Kur’an’da Hz. Âdem’e secde söz konusu
    olan bütün âyetlerde özellikle “İblis“ kelimesinin kullanılmış olması,
    bu görüşü desteklediği gibi, âyetlerde kullanılan kelimelerin
    yerli yerince seçilişi ve Kur’an’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir
    de vermektedir.
    “Şeytan“ kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan,
    şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir.
    Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa
    da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü
    ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan
    uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı
    olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı
    görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile
    bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir
    kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta her
    cins, bir “ilk fert“ ile başladığından, “şeytan“ denilince, bu cinsin
    ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis“ akla gelir. İblis,
    şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen
    ve insan neslinin ilk ferdi Âdem’e (a.s.) secde etmeyen İblis, ilk şeytandır,
    şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere,
    ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti.
    O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.“540 Şeytan, kötülüğün,
    küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık
    şeytandır. Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir.
    Yani kıyamete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını
    doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
    Şeytan, insanı hak yoldan, selim fıtrattan aldatma ve çarpık
    gösterme sayesinde uzaklaştırabilmektedir. İnsanı gurura, hayale,
    çirkini güzel görmeye sevk eden şeytan iç dengeleri alt üst eder
    ve gerçeğin çehresini değiştirir. İnsanın doğruyu-yanlışı, hakkıbâtılı
    fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş, sapma, uçuruma
    yuvarlanmayla son bulur. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı
    gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu
    aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı,
    onun kuvvetinde değil; insanın kuvvetlerini, insanın aleyhine
    540 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur,
    onları hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan
    başka bir şey vaad etmez.“541 Şeytanın bu gururu istismar etmesine,
    daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 542
    Şeytan, insanı Allah yolunda infak etmekten fakirlikle korkutarak
    caydırdığı gibi 543; bâtıl yolda saçıp savurmayı, israfı körükler.
    “Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridir ve şeytan,
    Rabbine karşı çok nankördür.“544 Aynı şekilde şeytan her türlü haramı
    ve aşırılığı, fahşâyı, sosyo-psikolojik bozuklukları emreder.545 Şeytanın
    yaydığı bozukluklardan biri de fâizdir. Fâiz yiyenler, şeytanın
    çarpmasına uğramış kişilerdir. 546
    İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi
    Allah, Hz. Âdem’i yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi.
    Âdem’in yaratılışı bitince Allah, meleklere ‘Âdem’in önünde secde
    edin’ diye emretti. Hepsi secde ettiler ama İblis secde etmedi. Secde
    etmeyişinin sebebini de şöyle açıkladı : ‘Ben ateşten yaratıldım,
    Âdem ise topraktan yaratıldı. Ateş topraktan üstündür.’ Allah, bu
    isyanından dolayı İblis’i kovdu. İlâhî rahmetten ve huzurdan kovulan
    İblis, insanları saptırmak, kandırmak ve ‘hidâyet’ yolundan
    şaşırtmak üzere Allah’tan izin istedi. İblis’e bu izin verildi. İblis, kıyamete
    kadar gücü yettiği ölçüde insanları kandırıp kendi emrine
    çekmeye, onlara günah işletmeye devam edecekti. Bu konuyu
    Kur’an’dan takip edelim:
    “Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) ‘Âdem’e secde edin’ dedik.
    İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece
    kâfirlerden oldu.“ 547
    “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere
    ‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. Fakat
    o secde edenlerden olmadı.
    Allah (şeytana) buyurdu ki: ‘Sana emrettiğim vakit seni secde etmekten
    alıkoyan nedir? (İblis:) ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni
    ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın’ dedi.
    Allah, ‘Öyle ise, dedi. Oradan (cennetten veya meleklerin içinden)
    541 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
    542 Bkz. 7/A'râf, 20
    543 2/Bakara, 268
    544 17/İsrâ, 27
    545 2/Bakara, 268; 24/Nur, 21
    546 2/Bakara, 275
    547 2/Bakara, 34
    ŞEYTAN
    - 149 -
    in. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!’
    İblis, ‘Bana, (İnsanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver’
    dedi.
    Allah ‘Haydi sen mühlet verilenlerdensin’ buyurdu.
    İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları
    (İnsanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım.
    Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
    sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın!’
    dedi.
    Allah buyurdu: ‘Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan!
    Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.’
    (Allah buyurdu ki:) Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz
    yerden (bol bol) yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden
    olursunuz.
    Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese
    verdi ve ‘Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz
    diye sizi bu ağaçtan men’etti, başka bir sebepten değil’ dedi.
    Ve onlara, ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.
    Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini taddıklarında çirkin
    yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından
    üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: ‘Ben sizi o
    ağaçtan men’ etmedim mi ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim
    mi?’ diye nidâ etti.
    (Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer
    bizi bağışlamaz ve bize merhamet edip acımazsan mutlaka ziyan edenlerden
    oluruz.’
    Allah buyurdu: Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde
    bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.
    ‘Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız’
    dedi.
    Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek
    elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın
    âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).
    Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin
    yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi,
    sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları,
    iman etmeyenlerin dostları kıldık.“ 548
    Allah, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini
    öğretmiş, onu yeryüzüne halife tâyin etmişti. İblis bunu görünce
    kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Hz. Âdem’e verdiği
    bu ilâhî emaneti, yani insan olarak yeryüzündeki ‘halifelik’ emanetini
    anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden Âdem’e secde etmedi.
    İblis, aynı zamanda Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını
    göremeyip, kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Öyleyse kim
    nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı
    var demektir. İblis, Allah’ın iradesini sevgi planında da görememiştir.
    O Allah’ı hakkıyla sevebilseydi, Allah’ın severek yarattığı
    Âdem’e secde ederdi. İblis, sevgiyi nefrete çevirmenin ilk örneğidir.
    İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
    görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
    Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, herbirinin kendine
    ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı,
    kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Bugün, kendini mal, yüz
    güzelliği, makam, ırk, soy, sınıf veya ülke olarak üstün görenlerin
    mantığı İblis mantığıdır.
    İblisin en önemli hatası Allah’ın hükmüne aykırı şekilde kıyas
    etmesidir. Yani kendi aklınca, ‘ateş topraktan üstündür; dolayısıyla
    kendisi de Âdem’den üstündür.’ Hâlbuki o durumda Allah’ın
    kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula düşen, mutlak Yaratıcı
    karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan
    İblis isyan etti ve sonsuza kadar lânetlendi. İblis, bu kıyası hangi
    ölçüye göre yaptı? Kendi aklına, kendi küçük mantığına göre
    mi, yoksa Allah’ın ona verdiği ölçüye göre mi? Allah ona öyle bir
    ölçü ve kıyas etme görevi vermemişti. O, boyundan büyük bir işe
    kalkıştı; Âdem’i küçük görüp secde etmek istemezken, aslında
    Allah’a karşı böbürlendi ve O’nun apaçık emrine karşı geldi. 549
    Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.550 Böylece
    o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında
    olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah
    olduğu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve ilâhî ruh
    548 7/A’râf, 11-27
    549 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 284-285
    550 38/Sâd, 71-85
    ŞEYTAN
    - 151 -
    taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden
    gelmişti. Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
    görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
    bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri,
    kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen
    bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli
    idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî
    özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis
    tarafından böyle atılıyordu.
    Bu anlayış, şeytana Allah’ın huzurundan kovulma, rahmetinden
    ümit kesme ve kıyamete kadar Allah’ın lânetini hak etme
    dışında hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin
    ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla
    şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi
    sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine
    tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Mesele,
    sadece Allah’ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan
    değildi; Mü’min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor,
    ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile
    tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın
    farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme,
    özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti.
    Ateş ve toprak karşılaştırması bize gösteriyor ki, varlık sırrı,
    toprakta ve onun sembolleştirdiği çile alçak gönüllülük, ezilmişlik,
    hizmet ve didinmededir.
    Şeytana Mühlet Verilişi
    Hz. Âdem’e secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu
    ilâhî rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan,
    helâk edilebileceğini düşünmeye başladı; hayatından endişe etmeye
    başladı. “İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet
    ver.“551 diye Allah’a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden
    maksat, sûr’a ikinci üfürülüş zamanıdır552. Bu şekilde mühlet
    istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını
    biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu
    ölümsüzlük isteği, “...belirli bir zamana kadar“ kaydıyla, “Sen mühlet
    verilenlerdensin!“553 şeklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan
    maksat ise, sûr’a birinci üfürülüş zamanıdır.554 Bununla o, zillet ve
    551 7/A'râf, 14
    552 39/Zümer, 68; 83/Mutaffifîn, 6
    553 7/A'râf, 15
    554 27/Neml, 87
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de
    bu oldu.
    Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah’ı ve öldükten
    sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem’in nesli ve zürriyeti
    olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir
    gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü,
    Allah’ı ve âhireti inkâr şeklinde değil; teklif edilen emrin gereğini
    yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
    Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp
    tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha
    da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir
    hedef seçti. Bu hedef, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına sebep
    olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir
    edâ ile bu duygularını Yüce Allah’a şöyle açıkladı: “Beni azdırdığın
    için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim
    ve onların hepsini saptıracağım.“555
    Görüldüğü gibi, Yüce Allah, isyanından dolayı şeytanı hemen
    huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını
    anlayıp tevbe imkânı tanımış; fakat o inat ve küfründe ısrar edince,
    bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece
    sıralayıvermişti: “Hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz.
    Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.“556 “Yerilmiş ve koğulmuş
    olarak defol! Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi
    cehenneme dolduracağım.“ 557
    Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebasından olup onun
    âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana,
    Allah’ın hâlis kulları üzerinde etkili olabilecek hiçbir güç verilmemiştir.
    Dolayısıyla düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana
    karşı olan insan, “Allah’ın kulu“ sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit
    bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir. 558
    İblis ve Faâliyet Alanı
    İblis, Allah’ın doğru yolunun üzerine oturup, insanlara her
    yönden yaklaşıp onları kandırmaya çalışacağına söz verdi.559 İblis
    böylece düşmanını seçti, faaliyet alanını belirledi. Onun düşmanı,
    yaratılmasıyla ve secde emriyle kendisinin racîm olup
    555 15/Hıcr, 39
    556 15/Hıcr, 42
    557 7/A'râf, 18
    558 Elmalılı, c. 3, s. 2138
    559 7/A'râf, 17
    ŞEYTAN
    - 153 -
    kovulmasına sebep olan insanın bizzat kendisi, gönlü, kafası, nefsi
    ve onun bulunduğu her yerdi. İblis, bütün gücünü kullanarak,
    bütün imkânlarını seferber ederek, düşmanlarını azdırmaya, isyana
    sürüklemeye ve kendine bağlamaya gayret edecektir. Kabilesini
    (askerlerini), dostlarını, cinlerden ve insanlardan yardımcılarını
    devreye sokacak, bu iş için kullanacaktır.
    insanın iç dünyası, bu anlamda bir mücadele, bir savaş alanıdır.
    Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis, sürekli
    kötülüğe olan meyilleri ön plâna çıkarmaya çalışacak, ona
    sürekli kötülükleri telkin edecektir. Ona bu faâliyet iznini veren
    Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya
    uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygara kopar, mallarda ve
    çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlerde bulun (söz ver). Şeytan,
    onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.“560 Bu İblise verilmiş olan
    bir emir değil; ‘haydi elinden geleni ardına koyma, yapabileceğini
    yap, serbestsin’ demektir.
    Hayatımızla, ibâdet ve inançla, haram ve helâl hükümleriyle
    ilgili kesin söz Allah’a aittir. Bu gibi konularda kendine göre dinler
    ve inanışlar uyduranlar İblisin arkadaşları, dostları ve askerleridirler.
    Allah’tan insanları kandırmak için izin alan İblis, işe ilk defa
    Âdem’i ve onun eşini kandırmakla başladı. Âdem’i, ‘yasak ağacın
    meyvesinden yerseniz cenette ölümsüz olursunuz’ fitnesiyle ve Allah
    adına yemin ederek kandırdı. Yasak meyveyi yiyen ilk insanlar
    Cennetten çıkarıldılar ve dünyaya gönderildiler.
    Âdem tevbe etti ve bağışlandı.561 Âdem’in günahı nefsine aldanması
    idi. Bir anlık kanma sebebiyle işlenen günahları Allah bağışlardı.
    Ama şeytanın günahı nefse aldanmanın ötesinde Allah’ın
    emrini beğenmemek, kendini O’nun karşısında güçlü görmek,
    Allah’ın emrini bilerek dinlememek idi. Bu hata bağışlanmazdı.
    İblis, Kur’an’da ‘şeytan´olarak da anılıyor. Şeytan, bütün kandırmaların,
    bütün kötülüklerin, bütün hak yoldan saptırmaların
    ortak adı olmaktadır. Bu mânâda birçok şeytan olabilmektedir.
    İblisin dünyada insanları kandırıp günaha ve isyana götürme faaliyetlerine
    artık şeytanî işler dememiz mümkündür.
    Şeytan, itaat etmeye de isyan etmeye de, yani hayır işlemeye
    de şer işlemeye de meyilli yaratılan Âdemoğlunu, kendi tarafına
    çekmeye, ona günah işletmeye çalışır. Ancak onun Allah’a hakkıyla
    560 17/İsrâ, 64
    561 2/Bakara, 37
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 154 -
    teslim olmuş kullar üzerinde bir hâkimiyeti, bir gücü yoktur:
    “Meleklere, Âdem’e secde edin! Demiştik. İblisin dışında hepsi secde
    ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?’
    Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer
    beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime
    bağlayacağım!
    Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem
    hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza!
    ‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla
    onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine
    vaadlerde bulun.’
    Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va’detmez.
    Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın
    (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.“ 562
    İblis’in Başvurduğu Yöntemler
    İblis insanları kandırmak için yaklaşırken birçok yöntem kullanır.
    Bunlardan bazıları şunlardır:
    1- Şeytan her şeyden önce bir vesvesecidir. Vesvese; fısıltı, hışırtı
    gibi gizli seslere denir. Gönülde birbiri arkasından gelip tekrar
    eden gizli söze vesvese denir. Şeytan insana sokulur ve tıpkı nefis
    gibi ona sinsi bir şekilde vesvese verir, onu kandırır, ona telkinde
    bulunur. 563
    2- İblis insanları Allah’ın rahmetinin ve affının geniş olması ile
    aldatır ve onları günah işlemeye teşvik eder. Onlara sanki ‘yiyin,
    için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız, Allah nasıl olsa affedicidir,
    sizi de affeder’ der. Kur’an, bizi bu noktada da uyarmaktadır:
    “...Sizi ğarûr/aldatıcı, sakın Allah’a güvendirerek aldatmasın.“ 564
    3- İblis’in bir diğer yöntemi insanlara Allah’ın adını ve O’nu
    hatırlamayı unutturmasıdır.565 Allah’ı unutanlar, kuşkusuz O’nun
    hükümlerini kulak arkası ederler, emirlerini kaale almazlar, nefislerinin
    isteklerine karşı çıkmazlar; âhiret azabını hatırlamazlar,
    cennetteki nimetleri akıllarına getirmezler. Ne Allah’ın azabından
    korkarlar, ne de O’nun vereceği mükâfatları beklerler.
    562 17/İsrâ, 61-65
    563 114/Nâs, 4-6
    564 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    565 58/Mücadele, 19
    ŞEYTAN
    - 155 -
    4- İnsanları özelllikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya
    düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için fakirliği silâh
    olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik eder. Maldan ve
    dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan insanlar elbette İblis’in
    istediği noktaya gelen kimselerdir. İblis, bu gibi kimseleri çok rahat
    güdebilir. Onlara çok rahat kötülükleri yapmalarını emreder.
    566
    5- İnsanların aralarını açmaya çalışır. Sürekli kavga, savaş, anlaşmazlık,
    fitne, güvensizlik, birbiri hakkında kötü düşünme tam
    da İblis’in arzu ettiği şeydir. İblis, insanlar arasında fitne çıkarmaktan
    asla vazgeçmez. 567
    6- İblis, kendine bağladığı, Hakk’tan yüz çeviren kimselerin
    yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu,
    inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını
    onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar.
    Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar. 568
    7- Şeytan ve onun yardımcıları olan cinler ve insanlar, diğerlerini
    kandırmak için süslü ve yaldızlı sözler söylerler. İddialarını
    ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı kendilerine göre deliller getirirler,
    her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Çekici, hoşa giden,
    gönle rahatlık veren, ama aslında saptırıcı ve çarpık sözler kullanırlar.
    Avlarını bu yöntemle avlamaya çalışırlar. 569
    8- İblis, insanları kendi yoluna davet etmek için birtakım araçlardan
    yararlanır. Bu araçların başında içki, kumar ve putlara tapmak
    gibi şeyler gelir.570 Bu gibi şeyler, esasen şeytanın pis işlerindendir.
    Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak
    anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara dalanların akıl ve
    şuurları yerinde olmadığı için şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün
    kötülüklerin anası olan içki şeytanın işini kolaylaştırır. 571
    Şüphesiz ki İblis’in en önemli tuzaklarından biri de içki ve
    uyuşturucudur. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça tüketildiği
    toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir. O
    toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki ayaklı askerleri
    haline gelmişlerdir.
    9- Büyüklenme, istikbâr etme, kendini müstağnî görme, yani
    566 2/Bakara, 268
    567 17/İsrâ, 53
    568 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
    569 6/En'âm, 112-113
    570 5/Mâide, 90-91
    571 A. Osman Ateş, Şeytan, s. 214
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 156 -
    Allah’ a muhtaç olmama duyguları da şeytanın önemli araçlarından
    biridir. Şüphesiz büyüklenmek, İblis’in ahlâkıdır. O bu duygu
    ile insanları Allah’ın huzurunda boyun eğmekten, O’nun emirlerine
    uymaktan uzaklaştırır. Aldatıcı bir gururla onlara istiğnâ, yani
    Allah’a ihtiyaç duymama duygusu telkin eder.
    İblis bunlara benzer kendine ait tuzaklarla, verdiği vaadlerle,
    söylediği yalanlarla, süslediği zevk ve tutkularla, kendine bağlı
    olanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmaya çabalar. 572
    Unutmamak gerekir ki İblis’in Allah’ın sâlih kulları üzerinde
    bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı olanları yönlendirir, istediğini
    yaptırır. İblis yalnızca davet eder, özendirir, teşvik eder. Ona
    aldananlar, onun yolunu izler. 573
    Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
    Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine mühlet
    verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek şöyle dillendiriyordu:
    “İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları
    (insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde
    tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından,
    sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden
    bulamayacaksın.’ dedi.“574
    Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları deneyeceğini
    açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden, her taraftan,
    yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi tarafını, hangi
    duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım. Vesvese vereceğim,
    kendime dâvet edeceğim. Benim dâvetime uymazsa hiç
    olmazsa Allah’a isyan etmesini ona fısıldayacağım, yani günahkâr
    olması için elimden geleni yapacağım.“ diye söz vermiştir. Şeytan
    bunu yapabilecek mi? Buna gücü yetecek mi?
    Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur.575 Ama o nereden öğrenmişse;
    insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve şerre
    meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere, aşırı
    isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar ile sonunu düşünmeden
    zevklerinin peşinden gidenler, onun süslü sözlerine kanacaklardı.
    İbn Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden
    572 Zübeyir Yetik, Şeytan, s. 97-107
    573 H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 139-141
    574 7/A'raf, 16-17
    575 15/Hıcr, 41-42
    ŞEYTAN
    - 157 -
    yaklaşacağım“ demek, onları dünyaya düşkün edeceğim; “sağlarından
    yaklaşacağım“ demek, din işlerinde, ibâdet ve amellerinde
    onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım“ demek, onlara
    günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet) vereceğim, anlamına
    gelir. 576
    Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret yok,
    yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim. Arkalarından
    gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp pullayıp onları
    bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından gelip, ibâdetleri
    (hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye çalışacağım. Sollarından
    da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü gösterip onlara günah
    işlemelerini tavsiye edeceğim.“ 577
    Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara) daha çok
    sağdan yaklaşırlar, onları din ile din motifleriyle aldatırlar. Nice
    zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler üzerindeki hâkimiyetlerini
    sürdürebilmek için dindar görünürler, dinî motifleri kullanırlar.
    İslâm’a bağlılık ve saygıları olmadığı halde kitleleri susturabilmek
    için dinî sloganlara başvururlar. Allah’ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin
    devamı için kullanmaktan çekinmezler.
    Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün olduğu
    kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek olduğunu
    aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek için nefsin
    istediklerini ona vermek gerektiğini iddia ederler. Onları dünyaya
    ve bitmez tükenmez tutkulara bağlarlar. O tutkuların peşinden
    bir ömür sürmelerini temin ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını
    unutturmaya, boş hayaller peşinde koşturmaya çaba gösterirler.
    İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki, isyanı
    zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm’ın kötü (münker) dediklerini
    insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar, uyuşturucu,
    zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın gayesi olarak sunarlar.
    Allah’ı hatırlamayı unuttururlar. O’na ibâdet etmeyin, yasaklarından
    kaçmayı zor ve ağzın tadını kaçırıcı, eğlenme ve zevki
    engelleyici olarak gösterirler. Akla gelmedik şeytanî metodlarla,
    hile ve tuzaklarla insanları Allah yolundan uzaklaştırmak için gayret
    ederler.578
    İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve
    şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm’ı
    576 İbn Kesir, 2/9
    577 İbn Kesir, 2/9
    578 M. Alagaş, Şeytan ve Dostları, s. 27-52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 158 -
    samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır.
    İnsan, imtihan için yaratılmıştır. Ya hayr işleyerek râzı olunan
    kulların arasına katılacak; ya da şer işleyip cezayı hak edecek. Nefsi
    onu kötülüğe de iyiliğe de götürebilir. Şeytanın ve nefsin faaliyetleri
    imtihan olmanın bir gereğidir. Sıkıntı, meşakkat olmadan
    imtihan olmaz. İşte bu noktada Allah’ın hikmeti ortaya çıkmaktadır.
    Allah dileseydi ne şeytan olurdu, ne de kullar günah işleyebilirlerdi.
    Ancak, dünya hayatı imtihan içindir. İnsan, birtakım
    denemelerden geçecek ve makamını kendisi kazanacaktır.
    Şeytan, yani İblis; insanın içine fısıldar, vesvese verir, insanı
    hayallere sürükler, hayırlı işleri yapmamaya, şerli işleri yapmaya
    davet eder. İnsanın içinde kötülüğe dâvet eden her çağrı, her
    duygu şeytandandır. O ve kabilesi insanları, onların görmeyecekleri
    yerden gözetlerler. Ancak o ve kabilesi, inkârcıların dostudurlar.
    579
    O, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından
    sokulur; onların Allah’a şükredici olmamaları için çalışır.580 Bu
    amacına ulaşmak üzere atlılarını ve yayalarını seferber eder, onlara
    karşı yaygara koparır, onlara mal ve çocuklarında ortak olmaya
    kalkışır. 581
    Şeytan, müslümanları hayır yapmaktan alıkoymaya çalışır.
    Zekât ve sadaka verenleri ‘fakir olacaksınız’ diye korkutur582.
    Şeytan, insanlara her türlü ahlâksızlığı emreder583. Onlara içkiyi,
    kumarı, zinayı süslü gösterir, böylece insanları Allah’ı anmaktan
    uzaklaştırır.
    Şeytan, insanlara Allah’ı ve O’nun kitabını hatırlamayı unutturur.
    Böylece onları daha iyi kontrol altına alır ve hata yaptırır.
    Şeytan, Allah’ın gücünü ve kaderini unutturarak evrendeki olayları,
    insan hayatında olanları tesadüflere bağlar ve insanları bunlara
    inanmaya çağırır. Böylece Allah’ı hatırlarına getirtmez. Şeytan,
    kendi yolundan gelenlere; başkaları üzerine haksızlık yapmaya,
    onların elindekine göz dikmeye dâvet eder. İnsanlar arasında anlaşmazlıkların
    kavgaların çıkmasına sebep olur. 584
    Şeytanın işi fesat ve fitnedir. O, insanlar içinden kendine
    yandaşlar (veliler) bulur ve birçok işini onlara yaptırır. “Şeytanın
    579 7/A'râf, 27
    580 7/A’râf, 17
    581 17/İsrâ, 64 ve Müslim, Münafikûn 66, 68, Hadis no: 2813, 4/2167
    582 2/Bakara, 268
    583 2/Bakara, 288
    584 H. K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 286
    ŞEYTAN
    - 159 -
    evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı
    zayıftır.“585 Aslında şeytanın hilesi zayıftır. “Şeytanın dostlarına karşı
    savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“586 Onun insan
    üzerinde herhangi bir gücü yoktur: “Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde
    senin hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak
    Rabbin yeter.“587 Fakat insan, şeytanın fısıltılarına, kandırmacalarına,
    vesveselerine; hoşuna gittiği için kanmaktadır.
    Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden yüz çevirenlere
    Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan taraftarı’ demektedir: “Şeytan
    onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar,
    hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü’ş-şeytan mutlaka
    kaybedenlerdir.“588 Demek ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı
    başarıp başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah’ın
    hizbinden olmak durumundadır.
    Şeytanın Görevi
    Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
    doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun
    görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp
    reddedenler de olacaktır.
    Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu
    bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyamete kadar devam
    edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız
    ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi
    Allah’a isyan edenlerden oluruz.
    “Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana
    ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size,
    kötülüğü, hayâsızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.“
    589
    Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım“
    dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
    “Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: ‘Yemin ederim ki kullarından bir
    pay edineceğim’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş
    kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların
    kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara
    585 4/Nisâ, 76
    586 4/Nisâ, 76
    587 17/İsrâ, 65
    588 58/Mücâdele, 19
    589 2/Bakara, 168-169
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 160 -
    emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim Allah’ı bırakır
    da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. Şeytan
    onlara söz verir, vaadde bulunur, onları ümitlendirir ve kuruntulara düşürür.
    Ancak bu vaad sadece aldatmadan ibarettir. Onların varacağı yer
    cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.“ 590
    Bu âyetler, aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının
    mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler, imansızlıkla
    şeytanlık, imansızlarla şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu
    ve şeytanın imansızların velîleri, âmirleri, işverenleri, başlarına
    Mûsâllat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir.
    Allah’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O’nun koyduğu
    yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın
    tuzağına düşecekleri591, şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin,
    sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız
    şartsız şeytanın esiri olmalarına engel olamayacakları bildirilmiş592
    ve “...eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.“593 buyrulmuştur.
    Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
    Şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de Kur’an’da
    şöyle belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu
    O işitir ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir
    vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.“ 594
    “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu
    şeytanın, iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir
    nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak
    koşanlar üzerindedir.“ 595
    Allah’ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini, şeytan, bizzat
    kendisi de itiraf etmiştir.596
    Âyetlerden de anlaşılıyor ki, Allah’a içtenlikle iman ederek
    ibâdet eden insanlar üzerinde, tabanca kurşununa karşı çelik
    yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır. Allah’a
    iman edip emirlerine uyan ve Peygamberimiz’in (s.a.s.) gösterdiği
    yoldan giden kişiler, şeytana galip gelmişler demektir. O halde,
    590 4/Nisâ, 117-121) Ayrıca bkz. 18/Kehf, 50; 35/Fâtır, 6
    591 43/Zuhruf, 39
    592 58/Mücadele, 19
    593 6/En'âm, 121
    594 7/A'râf, 200-201
    595 16/Nahl, 98-100
    596 15/Hıcr, 28-43; 17/İsrâ, 61
    ŞEYTAN
    - 161 -
    şeytana boyun eğmemenin tek yolu, Allah’a samimi olarak inanmak
    ve ibâdetleri tam yapmak, Peygamber’in gösterdiği yoldan
    ayrılmamaktır. Her işimize başlarken de şeytandan Allah’a sığınıp,
    Allah’ın ismini anmalı; “eûzü besmele“ ile başlamalıyız.
    Her insana Bir Şeytan Verilişi
    Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi,
    onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren,
    münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir şeytan da vermiştir.
    Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım
    yapılmamıştır. Şöyle ki: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin
    şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi
    bozuk, dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.“597 Yani ima ve işaretlerle
    öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sade dışındaki
    süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar.
    Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan
    vardır.“ buyurmuş, “Senin de mi ey Allah’ın elçisi?“ diye sorulduğunda,
    “Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana
    teslim oldu.“ Cevabını vermiştir. 598
    Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile
    şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına
    şeytanî metodlarla hayâsızlığa götürenler günümüz dünyasının
    birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi
    üstlenmiş durumdadır. Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle
    desteklediği gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana
    düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
    İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
    İman ve amel yönünden zayıflık, Allah’ın affı ve merhametinden
    ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik,
    yerli yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik,
    başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa,
    gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlara haddinden
    fazla katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma,
    infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala
    düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma... Nefis bu hastalıklardan
    kurtulup mutmain olunca, içini Allah’ın zikri, şeytandan sakınma,
    güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, Allah’a
    yönelme gibi insanın mâneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini
    597 6/En'âm, 112-113
    598 Müslim, Münâfikun 11; Ahmed bin Hanbel, VI/115; Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
    6/ 40-41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 162 -
    yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan
    artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir. Nitekim
    Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona
    hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâb oğlu Ömer, şeytan asla seninle karşılaşmaz.
    Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir
    yola yönelir gider.“ 599
    Şeytana Uyanların Durumu ve
    Âhirette Hesaplaşma
    Hz. Âdem’in yaratılışı ile meydana gelen bu imtihanda, şeytanın,
    nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makamdan
    şekavetin en aşağı mertebesine düşmesi ne kadar acıklı ise; hiç
    şüphe yok ki, meleklerin secde ettiği varlık olmak şerefine mazhar
    olan insanın, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna
    uyarak o ulvî makamdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi
    ondan daha acıklı olacaktır. Allah kıyamet günü, insanları doğru
    yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: “...Ey cin topluluğu!
    insanların çoğunu yoldan çıkardınız...’ insanlardan onlara uymuş
    olanlar, ‘Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin
    ettiğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah, ‘Cehennem, Allah’ın dilemesine
    bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır’ der.“600 İnsanlara
    hitaben de: “...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin
    için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim
    mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez
    miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkârcılığınıza
    karşılık oraya girin.“601 buyurmuştur. Diğer bir kıyamet sahnesinde
    de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: “İş
    olup bitince şeytan: ‘doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size
    söz verdim ama sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu;
    sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil; kendinizi kınayın.
    Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak
    koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir
    azâb vardır’ der.“ 602
    Şeytanın Yaratılış ve insanlara
    Mûsâllat Olmasının Hikmeti
    İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı
    doğru yoldan çıkararak küfre ve dalalete sevke çalışmak olduğu
    599 Buhârî, Fedâilü'l-ashâb 6; Müslim, Fedâilü's-sahabe 2; Ahmed bin Hanbel,
    I/171, 182
    600 6/En'âm, 128
    601 36/Yâsin, 59-64
    602 14/İbrâhim, 22
    ŞEYTAN
    - 163 -
    anlaşılan şeytan, acaba niçin yaratılmıştır? Bu konuda şu hikmetler
    sayılabilir:
    a- Allah, eşyayı zıdlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden
    ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin.
    Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden
    biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil
    yaratılmıştır.
    b- Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah’ın
    üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntakîm, Adl, Dâll, Şedîdü’l-ıkab,
    Serîu’l-hisâb, Hâfid, Râfi’, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecellî
    edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler, taalluk
    edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şâyet ins ve cin,
    melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.
    c- Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’ın hıfz, afv, mağfiret,
    rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtivâ eden
    kemâl sıfatlarının ve isimlerinin tecellî etmesi mümkün olmazdı.
    Peygamberimiz, bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir:
    “Eğer sizler, hiç günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi
    de, fertleri günah işleyip mağfiret dileyecek ve Allah’ın kendilerine mağfiret
    edeceği bir kavim getirirdi.“ 603
    d- Şeytan yaratılmamış olsaydı, insan için Allah’a ibâdet ve itaattan
    söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fiillerin ibâdet, tâat,
    hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara
    şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır.
    Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için
    şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse,
    insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine
    engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez;
    ama bunlara istikamet ve sınır çizer. İnsanın bu cins duygu ve arzularını
    kontrol etmesi, yöneleceği yeri helal olanlara göre belirlemesi
    ve haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya
    ulaşırsa, ne bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana
    zarar verebilir. Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, manevî
    cephesinin emrine girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan
    için bir sınanma alanı olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek
    için melek, vicdan, fıtratın varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı
    için de onun süflî arzularını kamçılayan kuvvetler, kontrol altına
    603 Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, Deavât 98; Ahmed bin Hanbel, I/289,
    II/309
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 164 -
    alınmak şartı ile zararsız; hatta faydalı olabilir.
    Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız
    Âdem’e vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır.
    Onun niyeti, insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını
    uyandırarak, onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, ruhî gelişmesinin
    ilk aşamasında, şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları
    susturmak için onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu
    mücadelede azimli olursa, ilâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı
    yenecektir. İnsan, bu safhayı atlatıp galip çıkar, ihlâs sahibi samimi
    mü’min olursa, artık yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da
    kâmil imana sahip ihlâslı insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla
    imtihan edildiği ve onu sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın
    –istemese de- takvâsını, derecesini artırmış olur. Bu düşman
    sayesinde insan, meleklerden de üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve
    onun içimizdeki vesvesesi olmamış olsaydı, insanın bu yücelmesi
    de mümkün olmayacaktı. “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde
    kim ona uyar, yolundan giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar mahzun
    da olmayacaktır.“ 604
    Allah’ın sevgi ve rahmetinden uzak kalan İblis (şeytan) kıyamete
    kadar düşmanı olduğu Âdem’i, yani insanı kandırmaya ve
    saptırmaya devam edecektir.
    İnsana yakışan, düşmanına karşı uyanık olmasıdır. Allah’ım!
    Senin dostlarını ve bizim gerçek dostlarımızı bize sevdir. Düşmanlarımızın
    peşinden gitmeyecek kararlılık, ihlâs ve basiret ver!
    604 2/Bakara, 38
    ŞEYTAN
    - 165 -
    İblis-Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
    A İblis Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 34; 7/A’râf,
    11; 15/Hıcr, 31, 32; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 26/Şuarâ, 95; 34/
    Sebe’, 20; 38/Sâd, 74, 75.
    B Şeytan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara,
    36, 168, 208, 268, 275; 3/Âl-i İmrân, 36, 155, 175; 4/Nisâ, 38, 60, 76, 76,
    83, 117, 119, 120; 5/Mâide, 90, 91; 6/En’âm, 43, 68, 142; 7/A’râf, 20, 22,
    27, 175, 200, 201; 8/Enfâl, 11, 48; 12/Yûsuf, 5, 42, 100; 14/İbrâhim, 22; 15/
    Hıcr, 17; 16/Nahl, 63, 98; 17/İsrâ, 27, 53, 53, 64; 18/Kehf, 63; 19/Meryem,
    44, 44,45; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 3, 52, 52, 53; 24/Nûr, 21, 21; 25/Furkan,
    29; 27/Neml, 24; 28/Kasas, 15; 29/Ankebût, 38; 31/Lokman, 21; 35/Fâtır, 6;
    36/Yâsin,60; 37/Sâffât, 7; 38/Sâd, 41; 41/Fussılet, 36; 43/Zuhruf, 36, 62; 47/
    Muhammed, 25; 58/Mücâdele, 10, 19, 19, 19; 59/Haşr, 16; 81/Tekvîr, 25.
    C Şeytan Kelimesinin Çoğulu Şeyâtîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 14, 102, 102; 6/En’âm, 71, 112, 121; 7/A’râf,
    27, 30; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 68, 83; 21/Enbiyâ, 82; 23/Mü’minûn, 97;
    26/Şuarâ, 210, 221; 37/Sâffât, 65; 38/Sâd, 37; 67/Mülk, 5.
    D İblis Konusunda Âyet-i Kerimeler
    a İblis: 2/Bakara, 34; Nisâ, 118-119; A’raf, 11-18; Hıcr, 28-38; İsrâ, 61-63; Kehf,
    50; Tâhâ, 116; Sebe’, 21; Sâd, 71-81.
    b İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50;
    Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
    c İblis’in Cennetten Koğuluşu: A’raf, 11-18; Hıcr, 34-35; İsrâ, 62-63.
    d İblis Lânetlenmiştir: Hıcr, 35; Sâd, 78;
    e İblis’e Mühlet (Süre) Verilmesi: A’raf, 14-15; Hıcr, 36-38; İsrâ, 62; Sâd, 79-
    81.
    f İblis’e Verilen Fırsatın Hikmeti: Sebe’, 21.
    g İblis Allah’ın Rahmetinden Koğulmuştur: Nisâ, 118-119; A’raf, 18; İsrâ, 62-
    63; Sâd, 77.
    B Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
    a Şeytanın Ateşten Yaratılışı: A’raf, 12; Hıcr, 27; Sâd, 76.
    b Şeytan, insan ve Cin’den Olabilir: En’am, 112-113; Nâs, 6.
    c Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar: Hıcr, 17-18; Şuarâ, 212; Saffat, 7-10;
    Mülk, 5; Cin, 8-9.
    d Şeytan, insanlara Düşmandır: Bakara, 168, 208-209; En’am, 142; A’raf,
    16-17, 27; Yusuf, 5; Hıcr, 39 40; Tâhâ, 116-117; Hacc, 52; Fâtır, 6; Yâsin,
    60-61; Zuhruf, 62.
    e Şeytan Kötülüğü, Hayâsızlığı ve Allah’a Karşı Gelmeyi Emreder: Bakara,
    169; Nisâ, 14, 118-119; En’am, 128; A’raf, 200; Nûr, 21; Sâd, 82-83.
    f Şeytan, insanların Kalbine Vesvese Verir: Nâs, 5.
    g Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Ederler: A’raf, 201; Hıcr, 39-
    40; İsrâ. 65.
    h Şeytan, insanları Kuruntulara Düşürür: Nisâ, 119-120; A’raf, 20-21; İsrâ,
    63-64.
    i İnsan ve Cin Şeytanları, Düşmandır: En’am, 112.
    j İnsan ve Cin Şeytanları, Aldatmak İçin Yaldızlı Lâflar Söyler: En’am, 112-113
    k Şeytana Uymak: Bakara, 208-209; Nisâ, 38, 119-120; En’am, 128, 142;
    A’raf, 18; Hıcr, 41-44; İsrâ, 63-64; Kehf, 50-51; Nur, 21; Şuarâ, 221-223;
    Lokman, 33; Fâtır, 5; Sâd, 84-85; Fussılet, 36; Zuhruf, 36-39.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 166 -
    l Şeytanın, Mü’minler Üzerinde Hiçbir Hâkimiyeti Yoktur: Hıcr, 42; Nahl, 99-
    100; İsrâ, 65; Sâd, 82-83.
    m Şeytanın Arkadaşlığı: Nisâ, 38; Fussılet, 25; Zuhruf, 36-38; Kaf, 27.
    n Şeytanın Aldatmasının Etkili Olduğu Kişiler: Hacc, 52-55.
    o Şeytan, Kâfirlerin Dostudur: Bakara, 257; Nisâ, 38, 76; En’am, 71; A’raf, 27,
    201-202; Enfâl, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuarâ, 221-223; Fussılet, 25.
    p Şeytan, Münafıkların Dostudur: Mücadele: 19-20; Haşr, 16-17.
    r Şeytandan Allah’a Sığınmak: A’raf, 200; Nahl, 98; Mü’minun, 97-98;
    Fussılet, 36; Nâs, 1-6.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
    2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-277
    3. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 64-65
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s.
    96-99
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342;
    380-386
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
    s. 176-178
    9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 505-506; c. 3, s. 1335-1336
    10. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 173-
    181
    11. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y. s. 249-265
    12. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
    13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
    14. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
    15. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-
    153
    16. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
    17. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
    18. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
    19. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
    20. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. / Büruc Y.
    21. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    22. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
    23. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    24. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    25. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
    26. Vesvese -Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Basım Yayım
    27. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
    28. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
    29. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
    30. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    31. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    ŞEYTAN
    - 167 -
    32. Şeytanın Tuzakları: insanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim el-Cevziyye,
    Uysal Kitabevi Y.
    33. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
    34. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
    35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
    36. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
    37. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
    38. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
    39. İnsan ve insanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 13879 kez Son değişiklik Çarşamba, 27 Ocak 2021 01:23

    Ortam

    Melek Cin ve Şeytan