Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:54

    Câhiliyye

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -18-
    CÂHİLİYYE
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    CÂHİLİYYE
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -18-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Câhiliyye; lügatlara göre “bilgisizlik”; ilmin zıddı. Genel kabule göre İslâm’ın hâkim olmasından önceki küfür ve sapıklık hali. Ama, esas olarak modern yaşam tarzı en büyük ve en ilkel câhiliyye.
    Allah’ın indirdiği hükümleri kabullenmeyip tâğutların koyduğu hükümlere ve sistemlere inanmak.”
    Şeytanın toplumsal versiyonu; hâkim konumundaki tâğutun toplum yaşayışını yönlendirmesi… Toplumda ıslahın değil, fesâdın yaygın şekilde öne çıkması.
    Hayat iki kutuplu:
    Câhiliyye inancı ve Tevhid inancı,
    Câhiliyye tapınması ve İslâm’ın istediği ibâdet,
    Câhiliyye hükmü ve İslâm şeriatı (Allah’ın hükmü),
    Câhiliyye ahlâkı ve İslâm ahlâkı,
    Câhiliyye eğitimi ve Rabbânî eğitim,
    Câhiliyye bilgisizliği ve İslâm ilmi,
    Câhiliyye “ilimden ve İslâm’dan uzak olan tutum, davranış ve hayat tarzı,
    Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; esas bilinmesi gerekeni bilmemektir,
    Câhiliyye, yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemektir,
    Câhiliyye, esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak, Hakk’ın kendisini tanıttığı şekilde bilmemektir.
    Câhiliyye, ilmin esası olan “vahy”e, ilmin yazıldığı “Kitab”a, ilmin mecbur ettiği “iman”a, ilmin yönelttiği “ahlâk”a, ilmin gerektirdiği “sâlih amel”e ters olan, onlara uymayan anormallikler yığınıdır.
    Câhiliyye, şirkin sosyal hayattaki tutum, davranış ve değer yargısı olarak görülen yansımasıdır.
    Câhilliye’: İslâm’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.
    Câhiliyye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır.
    Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.1 Câhiliyye bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.2 Câhiliyye ahlâksızlık ve hayâsızlıktır.3 Câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir.4 Câhiliyye; düzendir, daha doğrusu düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, dindir/şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır, ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır, bâtıldır, uydurmadır, hevâdır, zandır, bilgisizliktir.
    Ve günümüz toplumu, bir câhiliyye toplumudur. İçinde bazı Müslümanların da yaşadığı, ama toplum kurallarının İslâm’a göre belirlenmediği; özgürlük adına hayvanî davranışların çokça ortaya çıktığı, kimsenin kimseye güvenemediği, toplumun en az % 80’inin beş vakit namaz kılmadığı, küfrün hâkimiyetinden, tâğutların yönetiminden kimsenin bir şikâyetinin olmadığı bir câhiliyye toplumudur. Düzen, kendi insanını yetiştirdi. Cumhuriyet çocukları, sosyal hayatta da artık büyük ekseriyeti oluşturuyor. Herkes günlük işleriyle ve rahatıyla meşgul. İslâm dâvâsı insanları pek ilgilendirmiyor.
    Câhiliyyeyi, ölümcül bir hastalığı tanır gibi tanımalı ki, ondan gönlümüzü, zihnimizi, neslimizi, çevremizi, evimizi, işyerimizi koruyalım.
    Zanna ve cehâlete dayanan câhiliyyenin inanç sistemi5 ile,
    Hesap gününü yalanlamaya ve çıplaklığa dayanan câhiliyye ahlâk(sızlığ)ı6 ile,
    İslâm dışı bir hayat tarzına dayanan câhilî yaşayış biçimi7 ile,
    Zulme ve küfre dayanan câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı8 ile mücadele eden ve Kur’an’la câhiliyyeyi yeniden yok etmeye çalışan yiğit mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    1 bk. 3/Âl-i İmran, 154
    2 bk. 48/Fetih, 26
    3 bk. 33/Ahzâb, 33
    4 5/Mâide, 50
    5 3/Âl-i İmran, 154
    6 bk. 33/Ahzâb, 33
    7 48/Fetih, 26
    8 5/Mâide, 50
    İÇİNDEKİLER
    CÂHİLİYYE / 9
    Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti / 9
    Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri / 21
    Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyet’tir / 28
    Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı / 35
    Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı / 43
    Câhiliyyenin Dünü Bugünü / 49
    Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi / 56
    “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir / 64
    Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı / 67
    Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik / 80
    Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı / 86
    Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması / 88
    Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür / 92
    Câhiliyyenin Sanat Anlayışı / 98
    Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir! / 110
    Tefsirlerden İktibaslar / 115
    Câhilin Bazı Karakteristikleri / 129
    Câhiliyye Demek… / 131
    - 9 -
    CÂHİLİYYE
    •
    Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri
    •
    Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyettir
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
    •
    Câhiliyyenin Dünü Bugünü
    •
    Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
    •
    “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir
    •
    Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
    •
    Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
    •
    Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
    •
    Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
    •
    Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
    •
    Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
    •
    Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir!
    •
    Tefsirlerden İktibaslar
    •
    Câhilin Bazı Karakteristikleri
    •
    Câhiliyye Demek…
    “Yoksa onlar câhiliyye hükmünü/yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah’tan daha güzel hükmü/yönetimi olan kim olabilir?” 1
    Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
    Câhiliyye; lügatte “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Aklı kullanmamayı ve ahmaklığı da içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayat, İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere inanmaktır.”
    1 5/Mâide, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Nitekim; “Onlar
    hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz doğru
    bir kanaate sahip olanlar için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kim
    olabilir?”2 buyrulmuştur. Dikkat edilirse bu âyette iki hüküm ve bu
    hükümlerin mâhiyetleri ifade edilmektedir. İnsanlar ya câhiliyye
    hükmüne; ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki
    hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkânsızdır.
    Allah’ın koyduğu hükmü, hudûdu dikkate almayan bütün sistemler,
    câhiliyyeye dayanmaktadır. Helâl ve haram hudutlarını önemsemeyen
    bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye dayanmak
    durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre eğitmeyen bütün
    eğitim sistemleri de câhilî eğitim durumundadır. Câhiliyye kavramı,
    hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları
    içine alan bir kavramdır.
    Câhiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde
    bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın
    İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları
    sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer
    yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini
    bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına
    yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında olursa
    olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad
    yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve
    davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur.
    Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek,
    yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya,
    kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak
    olarak bilmemektir câhiliyye.
    Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında
    sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur.
    Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi;
    günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir.
    Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi,
    yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Câhiliyye kelimesi,
    Kur’an’da dört yerde geçer. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin
    geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
    a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi
    canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak
    câhiliyye zannına kapılıyorlardı.”3 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan
    2 5/Mâide, 50
    3 3/Âl-i İmran, 154
    CÂHİLİYYE
    - 11 -
    bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin
    özelliğidir.
    b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O
    zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu
    yerleştirmişlerdi...”4 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı
    bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
    c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!)
    Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp
    saçılarak, ziynetlerini gösterecek tarzda yürüyüşü gibi yürümeyin...”5
    İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafetin/kıyafetsizliğin
    eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
    d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar
    câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma
    göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”6 Demek
    ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi
    câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. (Câhiliyye bir inanç ve yaşama
    biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır.
    Câhiliye küfür demektir.) İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka
    câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi
    bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.”
    İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan
    her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı
    olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o,
    sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın hevâsı, kötü arzuları
    kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir.
    “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için,
    hüküm koyma yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?” 7
    Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket,
    yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzel ve olgunluğu
    görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmiyet’ten olan
    bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da
    güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu düzene
    bağlanır. Şâyet bu insan, hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde
    gördüğü kısmî iyiliklerin daha güzeliyle İslâm’a ait olduğunu
    anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.
    4 48/Fetih, 26
    5 33/Ahzâb, 33
    6 5/Mâide, 50
    7 5/Mâide, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve
    câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
    meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
    bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç
    ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun
    için Allahü Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde
    bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç
    ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi
    kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama
    bunun dışında dilediğini affeder.” 8
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
    alırsa, işte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
    almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz
    Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir.
    Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin
    yaptıklarınızdan gafil değildir.9 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün
    âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması
    gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek
    olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka,
    muâmelâta dair ahkâmının tümüyle kaldırılması, müslümanlar
    arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın
    halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve
    en sonunda da namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm
    yeryüzünden söküp atmak, fitneyi tümüyle kaldırmak için hücum
    edenin İslâm olması gerekirken,10 hücuma uğrayan kendisi oldu.
    Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma, ya da her yönüyle
    tahrif ve tahrip etme çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında
    ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne
    kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin)
    ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.
    Câhil Kelimesinin Anlam Sahası: ‘Câhiliyye’, ‘cehl’ fiilinden türemiş
    bir masdardır. Yaygın olarak ‘bilgisizlik’ anlamında kullanılmaktadır
    ama daha başka mânâları da vardır.
    ‘Câhiliyye’nin türediği ‘cehl’ fiili sözlükte; bilmemek, tanımamak,
    kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak gibi anlamlara
    gelir. Bazılarına göre bu fiil, bilginin zıddı olarak bilgisizlik
    8 4/Nisâ, 48
    9 2/Bakara, 85
    10 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    CÂHİLİYYE
    - 13 -
    ve hafiflik, kendini bilmezlik gibi iki anlam sahasına sahiptir. Aslında
    ikinci anlam birincisini doğurmuştur.
    Râgıb el-İsfehânî ‘cehl’e üç anlam vermektedir:
    Birincisi, nefsin bilgiden boş olması,
    İkincisi, gerçeğin dışında bir şeye inanma,
    Üçüncüsü, bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini
    yapmadır. 11
    ‘Câhil’, ‘cehl’ sahibi, bilgiden mahrum olan, davranışları olgun
    olmayan, kendini bilmeyen demektir ki ‘cehl’ fiilinin fâil (özne)
    ismidir. Kur’ân-ı Kerim, bu fiili ve bunun türevleri olan ‘câhil’,
    ‘câhiliyye’, ‘cehâlet’, ‘cehûl’ kelimelerini kullanmaktadır. ‘Cehûl’
    çok câhil demektir. ‘Cehâlet’ ise câhil olma halini, ‘cehl’ içinde
    olma durumunu ifade eder. Türkçe’de ‘câhillik’; cehâlet, bilgisizlik,
    bilmeme mânâsında, ‘câhil’ ise; bilmeyen, ilimden ve olgun
    davranıştan uzak, biraz da genç ve tercübesiz kimse anlamında
    kullanılmaktadır.
    Câhiliyyenin Kapsamı: Birçok tefsir ve tercümede ‘bilgisiz
    olma, ilimden uzak olma’ diye anlaşılan ‘câhilliye’: Îslâm’a inanmayan
    kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini
    nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.
    İslâm kültüründe ‘câhiliyye’, kendinden önceki dönemin inanç,
    tutum ve davranışlarını niteleyen ayırdedici önemli bir kavramdır.
    İslâm’dan önceki dönemin adı ‘câhiliyye dönemi’ dir. Bu niteleme,
    olmuş-bitmiş bir dönemin adı olmaktan ziyade; Îslâm dışı inanış
    ve davranışların genel adıdır. İnsanların düşünüş ve davranışlarına
    inançları ya da dünya hayatını algılayışları yön verir. Kişi hangi
    dünya görüşüne inanıyorsa tutum ve davranışları ona uygun olur.
    Onun kabul ettiği değer yargıları, ahlâk ilkeleri inancından kaynaklanır.
    İşte birtakım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve
    davranış biçimlerini, ahlâk kurallarını bünyesinde toplayıp onlara
    yön veren iki sistem vardır. Bunlardan biri Allah’ın dini İslâm, diğeri
    de hangi ad altında olursa olsun ‘câhiliyye’ sistemleri, ya da
    ‘câhiliyye’ dinleridir. Şirk bu sistemin daha çok inanç yönüne ad
    olurken, câhiliyye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer
    yargılarına ad olmaktadır.
    İslâm’dan önce câhiliyye insanları hem gerçek bilgi ve bu
    11 Râgıb el-Isfehanî, Müfredât, s. 143
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    bilginin kurduğu sağlıklı toplum ve uygarlıktan yoksundular, hem
    de kendilerine doğru yolu gösterecek kitap ve peygamberden
    mahrum olduklari için güzel davranışlardan uzaktılar. İnsana olgun
    hareket etme imkânı veren bilgiden ve anlayıştan mahrum
    olduklari için kaba ve serttiler. Erken kızarlardı, akıllı hareket etmeyi
    bilmezlerdi, taassuba ve haksızlığa düşerlerdi.
    Bu durum bir anlamda barbarlıktı. İslâm’dan uzak olan kişi
    ve toplumlar genellikle ‘hevâ’larına uyarlar. Onlar canlarının, yani
    keyiflerinin istediğini yapmaktan başka bir şey bilmezler. DolaysIyla,
    hak-hukuk, erdem ve iyilik, başkasına saygılı davranma ve
    olgunluk gösterme onların yapacağı iş değildir. Üstelik bu gibiler,
    hevâlarına uyduklari için yanlış inançlara düşerler, uydurma
    ilâhlar bulurlar ve Allah’tan başkasına ibâdet etmekten çekinmezler…
    Bütün bunlar ‘câhilliyye’nin görüntüsüdür.
    Câhiliyye ve Hilm: Kimilerine göre câhiliyye’ ‘hilm’in karşıtıdır.
    ‘Hilm’ sözlükte, düşünerek hareket etme (teenni), sakinlik, yumuşak
    huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, çok duygusal olmama,
    tedbirli davranma ve ılımlı olma gibi anlamlara gelir.
    ‘Câhillik’ ise bütün bu ahlâkî davranışların zıddıdır. Câhiliyye
    ‘hilm’ sahibi olmama durumudur. ‘Hilm’ sahibi olma bir anlamda
    ‘medeni’ insan olma sıfatıdır. Bunun tam karşıtı olan câhillik ise,
    azgın, arzularının esiri, taşkın içgüdülerine uyan, aceleci bir karakteri
    olan, olgun davranışlardan yoksun, vahşi ve kaba kimsedir.
    Câhiliyye dönemi insanı, şirkten arınmış şekilde tevhîdî Allah
    inancından uzak olduğu için gerçek bilgiden, barış ve sakinlikten,
    adâletli bir sistemdan mahrumdur. O yüzden o dönemin insanı
    vahşi ve kabaydı. Kuvvetliler zayıfları eziyordu. Eline güç geçirenler
    başkalarına haksız yere saldırabiliyordu. Hak hep kuvvetlinindi.
    İnsanlar birbirine sevgi ve saygı değil, kan bağı ve çıkar bağı
    bağlıyordu. Yaptıkları yanlışların farkında bile değillerdi. Şiddet
    ve saldırganlığı erdem sayıyorlardı. Cehâletleri yüzünden putlara
    ilâh diye tapınıyor ve onlardan kaynaklandığını sandıkları bir dine
    inanıyorlardı.
    Câhiliyye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır.
    Bu anlayışa sahip olanlar kör bir inat üzerindedirler. Onlar
    gerçeğe karşı kör ve sağır gibi davranırlar. İslâm öncesi müşrikler
    öylesine kin ve saplantı içerisinde idiler ki, bu yüzden sonu gelmez
    kavgaların, kan dâvâlarının, şiddet ve baskınların arkasından koşup
    duruyorlardı.
    CÂHİLİYYE
    - 15 -
    İslâm ile şereflenen ashâb câhiliyye dönemine ait her şeyi terkettiklerini
    söylerken, câhiliyyenin kibir ve taassubunu, sürekli
    sürtüşmeye yol açan kabilecilik anlayışını, kaba ve hayırsız barbar
    davranışlarını, vahşi karakterini ve putçuluğuna ait her şeyi kasdediyorladı.
    Nitekim Habeşistan’a hicret eden Ca’fer İbn Ebî Tâlib
    (r.a.) oradaki krala: “Ey hükümdar! Biz câhiliyye düşüncesine sahip
    kimselerdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık.
    Akrabalık bağlarını keser, komşu haklarına uymazdık, içimizde
    güçlü olanlar zayıfların (hakkını) yerdi. İşte biz böyle iken, Allah
    (c.c.) bize içimizden bir elçi günderdi…” 12
    Kur’an; câhil, câhiliyye, câhillik etme kelimelerini farklı yerlerde
    benzer anlamlarda kullanmaktadır. Bu kullanımlardaki ortak
    nokta, cehâletin yanlızca bilgisizlik olmadığı, düşüncesizce haraket
    etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de
    zanna (sanrılara) ve hayallere (ümniyye’ye) dayanma ön plana çıkmaktadır.
    Zaten böyle yapmak câhillerin davranış özelliğidir.
    Hz. Mûsâ (a.s.) İsrailoğullarını denizden ve Firavunun zulmünden
    kurtardıktan sonra, onlar puta tapan bir kavim (topluluk) gördüler
    ve Hz. Mûsâ’dan gördükleri gibi bir tanrı istediler. Hz. Mûsâ
    (a.s.) onların bu yanlış isteklerine “Siz gerçekten câhillikte bulunan bir
    kavimsiniz” dedi.13 Hz. Mûsâ gibi bir Allah rasûlünün yanında iken
    putları ilâh diye istemek câhillikten başka bir şey olamazdı.
    Hz. Hûd’dan (a.s.), fakir kimseleri yanından kovmasını isteyenlerin
    tutumu,14 kadınları bırakıp da erkeklere şehvetle giden Lût
    (a.s.) kavminin çirkin işleri, putlara tapmaktan vazgeçmeyen ve
    peygamberini tehdit eden Âd kavminin davranışı cehâletten başka
    bir şey değildir. 15
    Hz. Yûsuf (a.s.) kardeşlerinin kendisini kuyuya atmalarını ve
    onun hakkında kötülük düşünmelerini ‘câhillik’ diye nitelendiriyor.
    Çünkü kardeşleri bu yaptıklarının ne denli kötü olduğunu,
    kendilerine pek çok zarar verdiğini hesap etmemişlerdi, bu
    konuda câhil olmuşlardı.16 Allah’tan başkasına kulluk edenler
    câhillerdir: “De ki: Ey câhiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi
    mi emrediyorsunuz?” 17
    12 İbn Hişam, 1/336
    13 7/A’râf, 138
    14 11/Hûd, 29
    15 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
    16 12/Yûsuf, 89
    17 39/Zümer, 64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Allah’ın vahy yoluyla bildirdiği âyetlerinden yüz çevirenler,
    yaptıkları hatanın farkında değillerdir. Allah’ın dışında başka tanrılara
    ibâdet yaparak elde ettikleri zararı hesap etmiyorlar. Allah’a
    ibâdette bulunarak elde edecekleri mükâfatları da bilmiyorlar. Bu
    konuda duyarsız ve Hakk’a karşı boşuna kör ve sağır gibi davranıyorlar.
    Hz. Mûsâ (a.s.) kavmine “Allah (c.c.) size bir sığır boğazlamanızı
    emrediyor” deyince onlar, “bizimle alay mı ediyorsun?” dediler.
    Hz. Mûsâ’nın cevabı şöyle oldu: “Ben câhillerden olmaktan Allah’a
    sığınırım.”18Allah (c.c.) adına yalan uydurmak O’nun emretmediği
    bir şeyi O’nun adına ortaya atmak ve O’nun adına din ve yeni
    ibâdet türleri uydurmak câhilliğin ta kandisidir. Hz. Nûh’a (a.s.)
    inanmayan ve kurtuluş gemisine binmeyen inkârcı oğlu için af dileyince
    Allah (c.c.) onu uyararak şöyle demişti: “O kesinlikle senin
    ailenden değildi. Çünkü o salih (doğru) olmayan bir iş yaptı. Öyleyse
    hakkınde bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Gerçekten, câhillerden
    olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” 19
    Cahâlet, câhillik her zaman kişiye kötülük yaptırır, günah işletir.
    Böyleleri eğer tevbe ederlerse, Allah (c.c.) onların tevbesini kabul
    eder.20 Allah (c.c.) gönderdiği âyetlere iman ettiği halde kimileri
    câhillikleri ve yaptıklarının sonunu düşünmemeleri nedeniyle
    hataya düşebilirler.21Kur’an diyor ki: “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık
    (günahtan korkmayan, açıktan günah işleyen) birisi size bir haber getirirse
    onu araştırın. Yoksa cehâlet sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa
    kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” 22
    Mü’minler, kulaktan dolma mâlûmatla, uydurma haberlerle
    ve sağlam bir delile dayanmayan bilgilerle bir şey ve kişiler hakkında
    hüküm vermemeliler. Cehâletle verilen kararlar isabetli
    olmazlar. Kur’an’ın câhil dediği kimseler, insanın yeryüzündeki
    konumunu idrâk etmeyen, kaba ve sert, iyi düşünmekten ve
    akıllı uslu hareket etmekten mahrum kişilerdir. Onlar yaptıklerı
    işleri, gösterdikleri davranışları sağlam bir bilgiye uyarak yapmazlar.
    Kendi hevâlarına ve doğru sandıkları hayallerine uyarlar. Bu
    nedenle hem bilgisizce hatalara düşerler hem de davranışlarıyla
    bir sürü zarara yol açarlar. Hatta cehâletleri yüzünden, Allah’ın
    âyetlerinden yüz çevirir, elçilere ve onların tebliğ ettiklerine aldırmazlar,
    dünyada ve âhirette pek çok zarara uğrarlar. Bütün bu
    tutum ve davranışlar ‘câhilliye’ ahlâkıdır.
    18 2/Bakara, 67
    19 11/Hûd, 46
    20 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 54
    21 16/Nahl, 119
    22 49/Hucurât, 6
    CÂHİLİYYE
    - 17 -
    Allah’a hakkıyla kulluk yapan güzel insanlar, yeryüzünde vakarla,
    alçak gönüllü ve ciddiyetle yürürler. Câhiller kendilerine sataştığı
    zaman da yüksek bir olgunlukla, onların seviyesinde inmeden
    ‘selâm’ der ve geçerler.23 Allah (c.c.) Peygamberimiz’e şöyle
    emrediyor: “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâm’a) uygun olan
    örfü emret ve câhillerden yüz çevir.” 24
    Câhiliyye, Allah’ı İdrâk Edememe İdeolojisidir: Câhiliyye,
    cehâlet mantığı üzerine kurulu dünya görüşünün, tutum ve davranışların
    genel adıdır. Bu görüşe sahip olanların davranışlarına
    câhilî düşünceler ve inançlar yön verir. Onlar sağlam bir bilgiye, insanı
    hakka ve en doğru bir yola götürecek bir ilme sahip olmadıkları
    için kendi hevâlarının ölçüsünü doğru sanırlar. O yüzden putlara
    tapmayı, peygamberlere ve Allah’ın âyetlerine karşı gelmeyi
    doğru zannederler. Zenginlik ve servetin üstünlük olduğunu düşünür
    ve yoksullarla bir arada bulunmak istemezler.25 Mü’minler,
    sabırlı, ağırbaşlı, teenni ile, düşünerek hareket ederlerken;
    câhiller, ‘câhiliyye hamiyeti/câhillik gayreti’yle davrandıkları için,
    sert ve kaba, düşüncesiz ve hafif meşrep davranırlar. Yerli-yersiz
    öfkelenirler, kızgınlık ve gazap sahibidirler. Bu yüzden Hakk’a ve
    adâlete göre iş yapamazlar.
    Kur’an buna ‘câhiliyye hamiyyeti’ demektir. İnkârcılar kalplerine
    bu câhiliyye çabasını koydukları zaman Allah (c.c.) da
    mü’minler üzerine ‘sekine/kalbi sâkinleştirici’sini indirir ve onları
    ‘takvâ sözüne/tevhid kelimesine’ bağlı tutar. 26
    Yukarıda geçtiği gibi ‘câhiliyye’ yalnızca İslâmdan önceki müşriklerin
    hayatının adı değildir. Kişilerin İslâmî hayatlarından önceki
    yaşantılarına da ‘câhiliyye’ denilir. Bununla beraber câhiliyye,
    cehâlet üzerine kurulu bütün tutum ve davranışların, İslâm’dan
    kaynaklanmayan bütün sistemlerin, bütün hükümlerin genel adıdır.
    Çünkü İslâm ve ona ait hükümler Allah’tan gelen sağlam bir
    ilme, diğerleri ise insanların hevâlarından kaynaklanan zanlara
    dayanır.
    Câhilî davranışlar her devirde ve her yerde görülebilir. Câhil
    kimselerin özelliklerine bakarsak, câhiliyyenin her zaman ve her
    yerde olabileceğini daha rahat anlarız. Medine döneminde olan
    şu olay ilginç bir örnektir. Bu olay üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)
    her zaman gündeme gelebilecek câhiliyye davranışlarına dikkat
    23 25/Furkan, 63
    24 7/A’râf, 199
    25 11//Hûd, 20
    26 48/Fetih, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    çekmiş ve ümmetini uyarmıştır. Câhiliyye döneminde birbirlerine
    düşman olan ve uzun seneler boyu süren kan dâvâları sebebiyle
    birbirlerine saldıran Evs ve Hacrec kabileleri müslüman olduktan
    sonra kardeş oldular ve düşmanlığa son verdiler. Bir gün onların
    tatlı tatlı sohbetlerini gören ve bunu kıskanan bir Medineli yahudi
    birisini göndererek onlara eski günlerini hatırlatmalarını söyledi.
    O gönderilen kişi de denileni yapınca her iki taraf silaha sarılarak
    savaşa kalkıştılar. Bunu öğrenen Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey
    müslümanlar! Allah, Allah! (Allah’tan korkun), ben aranızda iken, Allah
    (c.c.) size hidâyet verdikten sonra birbirinizi câhiliyyeye mi davet ediyorsunuz?…”
    27
    Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret
    eden Hz. Ebû Zerr’e (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle demiştir:
    “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ
    câhiliyye ahlâkı bulunmaktadır.” 28
    Yine Peygamberimiz (s.a.s.) câhiliyye dâvâsı; câhiliyye zamanında
    gibi kavmiyyetçilik ve asabiyye güdenler için ‘bizden değildir’
    demektedir.29 “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma,
    tamâmen terkedemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek,
    başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek,
    ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” 30
    Kur’an, müslüman kadınlara ‘câhiliyye döneminde olduğu gibi
    açılıp saçılmayın’ diyor.31 Mü’minler, inançta, düşüncede, ahlâk ve
    davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah’ın
    indirdiği hükümlere uyarlar. Câhiliyye düşüncesine sahip olanlar
    ise Allah’ın hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi
    hevâlarına uyarlar. Kur’an şöyle diyor: “Onlar hâlâ câhiliyye’nin
    hükmünü mü arıyorlar? Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü,
    Allah’tan daha güzel olan kimdir?” 32
    Günümüzde Câhiliyye: Câhiliyye’yi, yanlızca İslâm’dan önceki
    dönem diye çevirme yanlış olacaktır. O dönemin adı da
    ‘câhiliyye’dir. Ancak bu kavram, câhilî davranış ve inançların genel
    adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah’a
    muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp sapıtmanın) sembolü
    ise; câhiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı
    27 İbn İshak, nak. İbn Hişam 2/555-556
    28 Buhârî, İman 22
    29 Müslim, İmâre, 53 hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
    30 Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
    31 33/Ahzâb, 33
    32 5/Mâide, 50
    CÂHİLİYYE
    - 19 -
    şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah’ı ve O’nun âyetlerini anlamamanın,
    Allah’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrâk
    edememenin sembol kavramıdır.
    İnsanların hevâlarına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu
    oldukları, Allah’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilâhlara
    ibâdet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu, kavmiyetçilik ve
    asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın
    ve adâletin uygulanmadığı her yer ve zamanda câhiliyye var
    demektir. Günümüzde de çeşitli yerlerde, tıpkı câhiliyye döneminde
    olduğu gibi Allah (c.c.) unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri
    hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği
    hükümlere uymayı bir tarafa bırakalım; o hükümler, yani şeriat
    yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının
    çoğu, unuttukları âlemlerin Rabbi Allah’ın yerine sayısız ilâhlar ve
    putlar bulmuşlar ya da koymuşlardır. Tıpkı eski Arap câhiliyyesinde
    olduğu gibi sahte tanrılara ibâdet edilmektedir. Ölçüler İlâhî kaynaktan
    değil, hevâlardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte,
    sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine
    gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zinâ, fuhuş, hırsızlık en geniş
    şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, ribâ (fâiz) ekonominin
    can damarı kabul edilmektedir. İslâm’ın günah dediği pek
    çok şey çağdaş ahlâk sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta,
    açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir.
    Kısaca, Kuran’ın câhiliyye toplumu dediği müşrik toplumun
    anlayışı ve ahlâkı az bir değişiklikle günümüzde de aynen devam
    ediyor. Allah (c.c.), O’nun yüce hükümleri ve Âhiret hesaba pek
    katılmıyor. Bu durum da ‘câhiliyye’den başka bir şey değildir. 33
    Câhil: Bilmeyen, iş bilmez, bilgisiz, tecrübesiz anlamlarına gelen
    ve halk arasında yol-yordam, ilim-irfandan haberdar olmayan
    kimse demektir. Cehâlet: Câhilin içinde bulunduğu hâle denir. Ayrıca
    cehâlet, ilmin karşısında olmak, bilmemek mânâsını taşır. İlim;
    bilmek, her şeyin en iyisi, en hayırlısı olduğu gibi; cehâlet de onun
    zıddı, her şeyin en fenâsıdır. İlim sahibi faziletli, yüce kişi sayılırken;
    câhil insanlar da bilgiye karşı daima aşağılanan kişiler olarak
    bilinirler.
    Kur’ân-ı Kerîm, inkârcı kâfirleri: “...Cehâlet içerisinde kalmış (bilgisizliğe
    saplanıp kalan) gâfiller”34 olarak zikreder. Yine câhillerden
    sakınmak için; “Af yolunu tut, bağışla, mâruf olan şeyleri emret,
    33 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 95-101
    34 51/Zâriyât, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    câhillerden yüz çevir.”35 buyurulur. Bilgisiz insanlar körler gibidir:
    “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 36 Aynen “görenle görmeyenin
    bir olmadığı gibi.”
    Câhil kişiler faziletli, doğru ve ilmi kendine önder seçmiş, akıllı
    kişilerden kaçarlar. Çünkü, kendini olduğundan büyük görme
    hastalığına tutulan câhiller, tevâzu sahibi bilginlerden hiç bir şey
    anlayamazlar. Câhil, her şeyin dış yüzünü görür, kabukta kalır. Her
    şeyi bildiğini sanır, boş iddialarda bulunur. Ancak görünenin arkasında
    bir de hissedilenin varolduğunu bilemez. Câhilin tedbiri,
    düşüncesi köksüz ve çürüktür. Bundan dolayı câhiller için: “Câhil
    yaşayan ölüdür”, “Diri iken ölü” denilmiştir. Hazret-i İsa da: “Ben
    ölüleri dirilttim fakat câhilleri diriltemedim” buyurmuştur. Halk
    arasında hadis olarak bilinen yaygın bir sözde: “Akıllının düşmanlığı,
    câhilin dostluğundan daha hayırlıdır” denilmektedir.
    Hazret-i Ali (r.a.): “Faziletli kişiler hakkında haset edilir. Câhiller
    de ilim sahiplerine düşman kesilirler” buyurmuştur. Eskiden İslâm
    toplumlarında âlimlerden birine kızıldığı zaman en büyük ceza
    olmak üzere onu câhil bir kişi ile hapsederler veya bir arada yaşamaya
    zorlarlardı. “Câhillere para verilse de yüz verilmez” deyimi
    çok kullanılan bir deyimdir.
    Câhiliyye: Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydınlık
    ve bilgi devri olduğu için, Arabistan’da İslâmiyet’in yayılmasından
    önceki devre, daha dar anlamı ile Hz. İsa’dan sonra peygamberimizin
    gelmesine kadar geçen zamana “câhiliyye” devri
    adı verilmiştir.
    Câhiliyye, insanın Allah’ı gereği gibi tanımaması, O’na kulluk
    etmekten uzaklaşması, O’nun hükümlerine değil de, kişinin kendi
    hevâ ve hevesine uyması, insanların koyduğu emir ve yasaklara,
    siyasî sistem ve düşüncelere inanmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar
    hâlâ Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği bilen bir millet
    için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim var?”37 buyurulur. İslâm’ın
    hâkim olmadığı ortamlar câhiliyye çağlarıdır. Çünkü İlâhî bilginin
    kaynağından yoksun olan ortamlardır. İslâm’ın gelişinden önceki
    dönemde yaşayan müşrikler Allah’a isyan etmiş, O’nun hükümlerine
    sırt çevirmiş bir toplum olarak son derece ilkel ve câhilce
    hayat sürüyorlardı. 38
    35 7/A'râf, 199
    36 39/Zümer, 9
    37 5/Mâide, 50
    38 Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269
    CÂHİLİYYE
    - 21 -
    Câhiliyyenin Temel Özellikleri;
    Câhiliyye Âdetleri
    Câhiliyye Arapları’nın sürdüğü hayattan ve içinde yaşadıkları
    ortamdan bazı örnekleri şöyle sıralamak mümkündür:
    1) Putlara tapmak: Câhiliyye insanları Allah’ın varlığını kabul
    etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında
    kendilerine şefaatçı olacaklarına inanırlar ve: “Biz onlara ancak
    bizi daha çok Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz”39 derlerdi.
    2) İçki içmek: Şarap içmek âdeti çok yaygındı. Şâirleri her zaman
    içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri edebiyatlarının büyük
    bir kısmını teşkil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine
    göre İslâm’da içki, Mâide Sûresi’nin doksan ve doksan birinci
    âyetleriyle kesin olarak haram kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal
    bağırttırarak bunu ilân ettiğinde Medine sokaklarında sel gibi
    içki akmıştır. 40
    3) Kumar oynamak: Câhiliyye çağında kumar da çok yaygındı.
    Câhiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar
    meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. Onların şâirlerinden biri
    karısına şöyle vasiyette bulunur: “Ben ölürsem, sen, âciz ve konuşma
    bilmeyen, ikiyüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”
    4) Fâiz yemek: Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri
    birbirlerine borç verirler; kat kat fâiz alırlardı. Borç veren kimse,
    borcun vâdesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin,
    yoksa onu artırayım mı?” derdi. Onun da ödeme imkânı varsa
    öder, yoksa ikinci sene için iki katına, üçüncü sene için dört katına
    çıkarır ve artırma işlemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve
    fâizin her çeşidini haram kılan Allah, özellikle Araplar’ın bu kötü
    âdetlerine dikkati çekerek “Ey iman edenler! Kat kat fâiz yemeyin.”41
    buyurmuştur.
    Fâizcilik Araplar arasında o kadar yerleşmişti ki ticaretle onun
    arasını ayıramıyorlar; “Fâiz de tıpkı alış-veriş gibi” diyorlardı. Bunun
    üzerine inen âyette: “Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.”
    42 buyrulmuştur.
    5) Zinâ etmek: Câhiliyye Araplar’ı arasında fuhuş da nâdir şeylerden
    değildi. Câriyelerini zorla fuhşa sürükleyenler vardı. Kur’ân-ı
    Kerîm’de bu hususa işaretle: “İffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
    zorlamayın.”43 buyurulur.
    39 39/Zümer, 3
    40 Müslim, Eşribe 3
    41 3/Âl-i İmrân, 130
    42 2/Bakara, 275
    43 24/Nûr, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Kocanın birkaç metresi olduğu gibi, kadının da başkalarıyla
    ilişkide bulunması, bazı çevrelerce nefretle karşılanmayan bir davranıştı.
    Fuhuşla ilgili câhiliyye Araplarının şu âdetlerini zikredebiliriz:
    Kadın, âdetinden temizlendikten sonra kocası ona (kendisinden
    çocuğu olmadığı ve asil bir çocuğa babalık yapmak istediği
    için) “şu adama git ve ondan hâmile kal” derdi. Kadın istenilen
    adamla beraber olduktan sonra kocası hamileliği belli oluncaya
    kadar ona yaklaşmazdı. Sonra yaklaşabilirdi. Bu, iyi bir çocuğa sahip
    olmak için yapılırdı.
    Sayıları üç ila on arasında değişen bir grup erkek kadının evine
    girerek, sırasıyla hepsi de onunla cinsî münâsebette bulunurdu.
    Kadın hâmile kalıp da doğum yaparsa doğumdan birkaç gün
    sonra bu erkekleri çağırır, erkekler de zorunlu olarak bu dâvete
    iştirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanları biliyorsunuz, doğum
    yaptım” içlerinden birine işaret ederek “çocuğun babası sensin”
    derdi. O da bundan kaçınamazdı.
    Bazı fuhuş yapan kadınlar da tanınmaları için kapılarına bayrak
    asarlardı. Bu tür kadınlardan biri doğum yaptığı zaman teşhis
    heyeti toplanıp çocuğun kime ait olduğunu tespit ederdi. O da
    çocuğun babası olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. 44
    6) Kadına hakkını vermemek: Kadına değer verilmez, hak ve
    hukuku tanınmaz, âdetâ bir eşya gibi telâkkî edilip miras alınırdı.
    Biri ölüp karısı dul kalınca ölenin varislerinden gözü açık biri hemen
    elbisesini kadının üzerine atardı. Kadın daha önce kaçıp bu
    halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak
    onunla evlenir, dilerse onu bir başkasıyla evlendirerek mihrini almaya
    hak kazanır ve kadına bundan bir şey vermezdi. Dilerse, kocasından
    kendisine kalan mirası elinden almak için onu evlenmekten
    menederdi. Bunun üzerine inen âyette: “Ey inananlar! Kadınlara
    zorla mirascı olmaya kalkmanız size helâl değildir.” 45 buyurulmuştur. 46
    7) Bazı yiyecekleri kadınlara haram kılmak: Yiyeceklerin bazısı
    yalnız erkeklere ait olup kadınlara yasak ediliyordu. “Onlar: ‘Bu
    hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup,
    eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olur’ dediler.” 47
    44 Buhârî, Nikâh 36
    45 4/Nisâ, 19
    46 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/440
    47 6/En'âm, 139
    CÂHİLİYYE
    - 23 -
    8) Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek: Câhiliyye
    Arapları’nın kötü âdetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri
    toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar
    telâkkî ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin olarak doğduklarından
    yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyetlerde buna işaret
    edilir:
    “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kız evlât müjdelense
    içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi.” 48
    “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü
    sorulduğu zaman...” 49
    “Ortak koştukları şeyler, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi
    süslü gösterirdi.” 50
    9) Ekin ve hayvanlarından putlarına pay ayırmak: Ekin ve
    hayvanlarını iki kısma ayırıyor, bir kısmını Allah’ın böyle emrettiğini
    sanarak Allah’a veriyor ve bir kısmını da Allah’a eş koştukları
    putlarına bırakıyorlardı. Onlar bu bâtıl inanç ve âdetlerinde
    biraz daha ileri giderek Allah’ın payına düşeni alıyorlar, onu eş
    koştukları putların payına ekliyorlardı. Ama putlarının payından
    alıp öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’ın yarattığı ekin ve
    hayvanlardan O’na pay ayırdılar ve kendi iddialarına göre: ‘Bu Allah’ındır,
    şu da ortak koştuklarımızındır’ dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için
    verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu hükümleri
    ne kötüydü!”51 Bir kısım hayvanlarla ekinlerin bazısını dilediklerinden
    başkasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bir kısım hayvanlara binerken
    ve keserken Allah’ın adının anılmasına engel oluyorlardı. 52
    10) Bahîra, Sâibe, Vasîle, Hâm gibi inançlara sahip olmak: Bunun
    dışında hayvanlarla ilgili şu âdetleri de vardı:
    Bahîra; deve beş batın doğurup beşincisinde erkek doğurursa
    kulağını çentip serbest bırakırlardı. Artık ona binmeyi ve sütünü
    sağmayı haram kabul ederlerdi. Buna “Bahîra” derlerdi.
    Sâibe; dileği yerine gelen kimsenin putlara adadığı deve idi.
    Buna da binilmez ve sütü sağılmazdı.
    Vasîle; koyun dişi doğurursa kendileri için; erkek doğurursa
    putları için olurdu. Şâyet biri erkek, biri dişi olmak üzere ikiz
    48 43/Zuhruf, 17
    49 81/Tekvîr, 8-9
    50 6/En'âm, 137
    51 6/En'âm, 136
    52 6/En’âm, 138
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    doğurursa, dişinin hatırı için erkeği de kesmezler ve buna “Vasîle”
    derlerdi.
    Hâm; bir erkek devenin soyundan on döl alınırsa onun sırtı
    haram sayılır, su ve otlakta serbest bırakılırdı. Kimse ona dokunmazdı.
    11) Hac ile ilgili birtakım bâtıl inançlara sahip olmak: Bütün
    bunlardan başka müşrikler atalarından devraldıkları birtakım
    âdetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunların
    bazılarının, kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırdıklarını
    ileri sürüyorlardı.
    İbn İshak şunları aktarıyor: “Kureyş, ya Fil olayından evvel
    veya daha sonra meydana geldiğini tahmin ettiğim bir bid’at ortaya
    çıkardı ki, tarihte (Hums) diye anılıp, asâlet-i diniye iddiasından
    ibarettir.” Bunlar: “Biz, İbrahim’in evlâdıyız, ehl-i Harem biziz,
    Beyt’in sahibiyiz, Mekke’nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden
    hiçbir kabîle, bizim sahip olduğumuz bu şeref ve itibara
    sahip değildir. Binâenaleyh biz, bu müstesnâ mevkiimizin şeref ve
    itibarını korumalıyız. Bundan sonra Harem hâricinde hiçbir şeye
    ta’zim etmeyip bütün hürmetlerimizi Harem dâhilinde sunmalıyız.
    Meselâ, Arafat’ta halk ile bir sırada, yan yana, omuz omuza durup
    vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi
    tenzil eder” diyorlardı.
    İbn İshâk devamla: “Kureyşliler bu asâlet fikrini ortaya koydu
    ve uygulamaya da başladı. Arafat’a çıkmayı, Arafat’tan ifazâyı
    terk ettiler. Herkes Arafat’ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife’ye
    giderler, orada dururlardı. Ve “Biz ehlullahız, Harem-i Şerif’in
    hâdimleriyiz” diyerek, diğerleriyle eşitliği kabul etmezlerdi. Fakat
    bunlar, Arafat’ta vakfe etmenin İbrahim’in (a.s.) dini gereği olduğunu
    biliyorlardı. Kinâne ile Hüzâaoğuları da bu hususta Kureyş’e
    iltihak etmişlerdi.
    Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdâhaleye kadar
    ileri gitmişlerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt’in ilk
    tavafı Siyab-ı Hums ile tavaf etmelerini kararlaştırdılar ve uyguladılar.
    Bu kararın neticelerinden biri: Kim ki âdi bir elbise ile gelip
    tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çıkarıp atması zarûrî idi.
    Bu kararların ikinci neticesi ise; asilzâdelere mahsus bir elbisesi
    olmayan bedevî erkeklerin çıplak; kadınların da yalnız önü yırtmaçlı
    kısa iç gömleği ile tavafa mecbur edilmesidir.
    Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah’a
    (s.a.s.) iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam
    CÂHİLİYYE
    - 25 -
    etti. Daha sonra da A’râf sûresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. âyetlerinde,
    çıplak tavaf ile birlikte diğer bid’atler de yasaklanmıştır.
    Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyete göre, Ebû Bekr es-
    Sıddık (r.a.) Vedâ Hacc’ından (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafından
    Hac Emîri olarak (Mekke’ye) gönderildiğinde, Ebû Bekr
    de Ebû Hureyre’yi Kurban Bayramı’nın ilk günü Mina’da büyük
    bir cemaat içinde halka (şu iki maddeyi) ilâna memur kılmıştır. “Ey
    Nas! İyi biliniz, bu yıldan sonra müşriklerin haccetmeleri, çıplakların da
    Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaktır” demiştir.53 Fakat onlar bunu kabule
    yanaşmamışlar, atalarını körükörüne taklide çalışmışlardır.
    “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman:
    ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ataları bir şey
    bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?” 54 İslâm,
    topluma hâkim olunca bütün bu câhilî sistemin ilkel davranışlarını
    tamamen yasaklamıştır. 55
    Bütün bunlara baktığımızda, câhiliyye’nin bir inanma biçimi
    olduğunu görüyoruz. Câhiliyye; bir şeyi gerçeği dışında bilmek,
    anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre
    câhiliyye; insanın ve toplumun İslâm öncesi ve İslâm dışı bir yaşayış
    biçimiyle yaşaması demektir. Doğru yolun zıddı, ilmin aksi olan,
    eskiyen ve değişken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayışlara göre
    kurulan her türlü İslâm dışı rejimler; câhilî sistemler ve hükümlerdir.
    Câhiliyye; insanın insan irâdesinin dışındaki unsurlar üzerinde
    toplanmasını temine çalışan, insanı insana ve topluma köle yapan
    bir sistemin; beşeriyeti Allah’a ibâdetten uzaklaştırıp, herhangi
    bir adla anılan beşerî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin
    adıdır. İnsanları, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlık
    çağı efsânelerine yönlendiren, ayrı ayrı dil farklılığı sebebiyle
    ümmet şuurundan uzaklaştırmaya çalışan her türlü despotizm,
    câhiliyyenin bir görüntüsüdür. Kısaca câhiliyye, Allah’ın hükmünden
    başka hüküm arayan ve Allah’ın hükmünden başka hükme
    rızâ gösterenlerin tavrı, hayat biçimi ve sistemidir. 56
    Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü
    itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır. Şimdi câhiliyye
    devrinin kanunları üzerinde duralım. Niçin “câhiliyye devrinin
    adâlet ve hukuk sistemi” demiyoruz? Buradaki incelik şudur:
    53 S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, c. 6, s. 13
    54 5/Mâide, 104
    55 5/Mâide, 103
    56 Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Adâlet ve hukuk kelimeleri, İslâmî birer ıstılâhtır. Adâlet, Allah
    Teâlâ’nın (c.c.) emrine uygun şekilde amel etmektir. Buna riâyet
    eden müslümana âdil, riâyet etmeyene de fâsık denilir. Hukuk ise,
    hak kelimesinin çoğuludur ve lugat mânâsı, bâtılın zıddıdır. Kanun
    mefhûmu, İslâmî bir ıstılâh değildir. Câhiliyye devrinin kanunları,
    bâtıl şeriatten çıkarılmış birer kuraldan ibarettir.
    Câhiliyye devrinde gerek bedevî (göçebe), gerekse medenî
    (şehirli) hayat yaşayan Araplar arasında, yazılı metne dayanan bir
    kanun sistemi yoktur. Bu devirde Arap Yarımadası’nın her tarafında
    değişik kanunlar yürürlüktedir. Yemen bölgesinde kanunlar,
    hükümdarların emirleri ile sınırlıdır. 57
    Kuzeyde, Suriye ve Filistin çevresinde Roma Kanunları tatbik
    edilmiştir. 58 Doğu ve Kuzey-doğu bölgelerinde ise Zerdüşt dini
    tesirindeki Sasani Kanunları mevcuttur. Öte yandan bu bölgede
    bulunan Hıristiyanlar, beşerî münasebetlerinde Roma Kanunları
    ile karışık kilise örf ve âdetlerini esas almışlardır. Hicaz bölgesine
    gelince, bu bölgedeki yahûdiler Tevrat ve şerhi Talmut hükümleriyle
    hareket etmişler, onlarla ihtilat halinde bulunan Araplar da
    Yahudi kanunlarına bağlı kalmışlardır. 59
    Yazılı olmayan ve bir usûle dayanmayan câhiliyye kanunları,
    atalarından gelen örf ve âdete istinat etmektedir.60Nitekim, Mekke
    şehir devletinin kanunî müeyyideleri yazılı değildir. Tamamen
    örf ve âdete dayanan bir kanun devleti söz konusudur. Mekke’de
    yaşayan bütün kabile ve aşiretleri bağlayıcı kanunların, Dâru’n-
    Nedve adı verilen ve Kâbe’nin tam karşısında bulunan meclisten
    çıkarıldığı sâbittir. Bu meclisin üyeleri, kırk yaşını doldurmuş ve kabilelerinin
    tasvibini almış kimselerden oluşuyordu. Her kabilenin
    bir tâgûtu vardı. Dâru’n-Nedve meclisinin ilk başkanı Kusayy, ondan
    sonra yerine geçen oğlu Abdü’d-Dar’dır.61 Câhiliyye devrinin
    siyasî rejimi, kabile ve aşiret esasına dayanan ilkel bir demokrasidir.
    Örf ve âdete dayanan kanunî müeyyideleri uygulama yetkisi
    tâgût denilen kabile reisine bırakılmıştır. 62
    Câhiliyye devrinde, ceza kanunları intikam esasına dayanmaktadır.
    Adam öldürme suçu, umumiyetle kan dâvâlarını gündeme
    getirmiştir. Ölenin velisinin, öldürenden intikam almaya
    kalkışması ile başlayan fesad,·çoğu zaman kabileler arası savaşa
    57 N. Çağatay, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Câhiliyye Çağı, s. 28
    58 İslâm Ansiklopdesi, c. IV, s. 615 -Fuat Köprülü, "Fıkıh" maddesi-.
    59 Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, Beyrut 1969, s. 227
    60 Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara 1963, s. 17
    61 Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 32-33
    62 İbn Kayyım, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, Kahire 1955, c. I, s. 52. Ayrıca Dr. H. İbrahim
    CÂHİLİYYE
    - 27 -
    dönüşmüştür. Bununla beraber, kasıtsız adam öldürmede başvurulan
    tatbikat, diyet usûlüdür. 63
    Eğer katil bulunamazsa, maktulün velisinin isteği üzerine
    kasame usûlüne başvurulur. Bu usûl, maktulün bulunduğu yer
    ahâlisinden elli kişinin maktulü öldürmediklerine, öldüreni bilmediklerine
    dair yemin etmeleridir.64Bazı kaynaklarda, câhiliyye
    döneminde Zu’l-Mecasidi’l-Yeşkûri isimli birisinin, mirastan kız çocuğuna,
    erkek çocuğuna verdiği hissenin yarısı kadar hisse verdiği
    belirtilmektedir.65 Aynca câhiliyye döneminde Kureyşliler, hırsızlık
    yapanın elini kestikleri ve yol kesenleri astıkları zikredilmektedir.66
    Bu haberler, bizi önemli bir mesele ile karşı karşıya getirmektedir.
    Acaba daha önce zikrettiğimiz câhiliyye devrindeki diyet ve kasame
    uygulaması veya hırsızın elini kesme cezası münferit vak’alar
    mıdır? Yoksa örfî kanuna dâhil bir tatbikat mıdır? Bir başka ifadeyle
    Allah Teâlâ’nın (c.c.) kitabı ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tatbikatı
    ile teşrî edilmiş olan67 miras ve ceza hukukuna ait bu hükümleri,
    İslâm ibka mı etmiştir? Eğer ibka etti ise bunun kaynağı nedir?
    İslâm ahkâmına uygun olan (sözkonusu tatbikatlar) câhiliyye
    devrinde meydana gelen münferid hâdiselerdir. Kitabu’l-
    Muhabber’de miras tatbikatıyla ilgili haber; “Câhiliyyede kız çocuğuna
    ilk defa miras veren... ilk defa kız çocuğuna bir, erkeğe
    iki hisse takdir eden kimse...” şeklindedir. Bu ifadelerdeki “ilk
    defa” kaydı, üzerinde durulan miras tatbikatının daha öncelerden
    gelen köklü bir tatbikat olmadığını gösterir. Diğer taraftan
    Sahih-i Buhari’de İbn Abbas’tan şöyle bir rivâyet vardır: “Öteden
    beri, ölenin malı erkek çocuğun olur ve vasiyet ana-babaya yapılırdı.
    Allah bu tatbikatı, irâdesine uygun bir şekilde neshetti.
    Erkek evlâda kıza verilen hissenin iki katını... takdir etti.”68 İbn
    Abbas’ın bu haberi, Kitabu’l-Muhabber’de verilen mâlûmatı cerh
    etmektedir. Zira nesh, mutlak mânâda bir hükmün yürürlükten
    kaldırılıp yerine yeni bir hüküm getirilmesidir. Dikkat edilirse İbn
    Abbas, “Allah Teâlâ (c.c.) bu tatbikatı, irâdesine uygun bir şekilde
    neshetti. Erkek evlâda kıza verilen hissenin iki katını takdir etti.”
    63 Ahmed Emin, a.g.e., s. 225-226
    64 İmam Nevevî, Şerhu Müslim, Kahire ty. c. IV, s. 227
    65 İbn Habib, Kitabu'l-Muhabber, Beyrut ty., s. 324
    66 Kurtubî, el-Câmii li Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire 1967, c. VI, s. 160. Ayrıca, İbn
    Habib, a.g.e., s. 327, 328
    67 4/Nisâ, 11; 5/Mâide, 38; Sahih-i Buharî, K. Hudud, c. VIII, s. 15-16; Sahih-i
    Müslim, K. Hudûd; Sünen-i Tirmizî, K. Tahâre 110/272, no: 145; İmam Ahmed
    b. Hanbel, el-Müsned, c. II/177
    68 İbn Haceri’1-Askalânî, Fethu'l-Bâri, Kahire 1348, s. 197. Ayrıca Bedrüddin-i
    Aynî, Umdetü'l-Kari, İstanbul 1308, c. VI, s. 485; Sahih-i Buharî, K. Tefsir, c.
    V, s.178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    demiştir. O halde câhiliyye devrinde, İslâmî hükme uygun olan
    tatbikat, münferit bir vâkıa olarak kalır ve İslâm dininin bunları
    ibka etmesi diye bir şey sözkonusu olamaz. Nitekim Ebû Ca’feri’t-
    Tahâvî: “Bir miras, İslâm’dan önceki devirde İslâmî hükümlere uygun
    olarak taksim edilmiş veya hırsızlık yapan bir kimseye aynı
    şekilde İslâmî esaslara uygun ceza verilmişse, mâhiyeti itibariyle
    aynı bile olsalar, bunlar İslâmî hükümlere dâhil edilemezler. Çünkü
    teşrî kaynakları farklıdır.”69 diyerek bir inceliğe işaret etmiştir.
    Dolayısıyla “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine göre
    teşekkül eden meclislerin çıkardığı kanunları, İslâmî bir hüküm
    olarak değerlendiremeyiz. Câhiliyye kavramının, bu mâhiyet içerisinde
    değerlendirilmesi gerekir. 70
    Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyet’tir
    Cehâlet Nedir? Cehl, ilmin zıddıdır. Üç türlü cehâlet vardır.
    Birincisi, nefsin ilımden boş ve uzak olmasıdır. Aslolan da budur.
    İkincisi, hakikatin yani yapılması gerekenin hilâfına/zıddına bir
    şeyi yapmaktır. Bu hususta ister sahih bir itikada sahip olsun, isterse
    fâsit bir itikada sahip olsun durum mıüsâvidir. Namazı kasden
    terk etmek gibi. Şu âyeti buna misal verebiliriz. “Bizimle alay
    mı ediyorsun?’ demişlerdi. O da ‘câhillerden olmaktan Allaha sığıınırım’
    demişti.” 71
    Alay etmek cehâlet olarak belirtılmiştir. Üçüncüsü, hakikatın
    hilâfına bır şeye inanmaktır. “Câhil’ kelimesi bazen kötülemek yoluyla
    zikredilir ki, çoğunlukla bu şekilde kullanılır. Bazen de zem
    maksadı olmaksızın zikredilir. Şu âyette olduğu gibi: “… Bilmeyen
    kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder...”72 Âyette geçen
    “câhil” kelimesinden, zemmedilen câhillik kast edilmemektedir. 73
    Câhillik; bilgisizlik, görgüsüzlük, gençlik, toyluk, tecrübesizlik
    ve bu yüzden işlenen kusurları içerir.
    Gazâli’ye gore insanları, Allah’ın nimetlerine şükretmekten
    alıkoyan, cehâlet ve gaflettir. Nimetleri bilmemeleri bu iki sebebe
    bağlıdır. Nimete şükür ise, ancak onu bildikten sonra mümkündür.
    Nimeti tanıyanlar olmuş ise de, şükürden maksadın, nimetle
    murat edilenin, Allah’a ibâdet hikmetini tamamlamaktan ibâret
    olduğunu bilmemişler ve yalnız “Allah’a hamdol sun, Allah’a
    69 Tahâvî, Şerh-i Meâni'1-Âsâr, Haydarabad 1333, c. IV, s. 245
    70 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 75-79
    71 2/Bakara, 67
    72 2/Bakara, 273
    73 Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, s. 143; Firûzâbâdî, Besâir
    II/405-406
    CÂHİLİYYE
    - 29 -
    şükrolsun” dernekle yetinmişler ve bunu da şükür sanmışlardır.
    Nimetten gaflete gelince, bunun da iki sebebi vardır. Birincisi,
    insanlar cehâletleri sebebiyle umûma âit olan ve kendilerini de
    sekînete erdiren birçok şeyi nimet saymamalarıdır. Umûmî olup
    yalnız kendilerine mahsus olmayan sebepleri nimet saymazlar. Örneğin;
    Hava nimetine karşı aldırış etmez ve bunun şükrünü edâ
    etmezler. Düşünmezler ki, boğazları sıkılıp bir an havasız kalsalar
    ölürlerdi. Şâyet bazı kimseler hamamın sıcak havasında veya kuyunun
    ağır rutûbetli havası içinde bir müddet alıkonsalar, havasızlıktan
    ölürlerdi. Şâyet onlardan biri, bu iki husustan biriyle sıkıntıya
    mâruz bırakılıp, sonra kurtularak temiz havaya kavuşsa, o zaman
    havanın ne büyük bir nimet olduğunu anlar ve hemen Allah’a
    şükrederlerdi. Zira böyle kimselere şükrettirebilmek için önce ellerindeki
    nimeti alıp bazen de iâde etmek lâzımdır. Hâlbuki devamlı
    elde bulunan nimete şükretmek daha evlâdır. 74
    Gözleri gören bir kimse, bu nimete şükretmez. Ancak gözleri
    kör olduğu zaman, onun kıymetini takdir eder. Şâyet gözü tekrar
    ona iâde edilse o vakit nımetin kıymetını hısseder ve şükreder ve
    onun bir nimet olduğunu anmaya başlar ki, bu doğru bır davranış
    değildir. Doğrusu, devamlı olarak gören göz nimetine şükretmektir.
    Allah’ın rahmeti geniştir. Herkese her hal u kârda nimetini bol
    bol vermişitr. İnsanlar umûmî nimetleri görmemezlikten gelirler.
    Ancak özel olarak kendilerine verilen servetin azlığı veya çokluğu
    nisbetinde şükrederler. Yani çok olursa şükreder, az olursa şikâyet
    ederler. Ama Allah’ın herkese ve bu meyanda kendılerine verdiği
    umumî nimetin farkında olmazlar. 75
    İnsanın fıtratında câhillik ve bildiğıni tatbik etmeme özelliği
    vardır. Onun câhilliği zâlimliği ile beraberdir. Yapıp yapamayacağını
    hiç düşünmeden bir görevi üstlenmesi, bu sıfatından kaynaklanır.
    Kendisini daima her şeye lâyık görür. Emâneti, ona lâyık
    olup olmadığına bakmaksızın yüklenir (üzerine alır ve yerinde
    kullanmayarak ihânet eder). Nitekim şu âyette insanın bu yönlerine
    işâret edilmektedir: “Biz emâneti göklere arz ve dağlara teklif ettik
    de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu insan
    yüklendi (üzerine aldı ve yerinde kullanmayarak ihânet etti). İnsan cidden
    çok zâlim, çok câhil bulunur.”76İnsan yalnız, diğer yaratıkların, hatta
    kâinâtın kabul etmediği mes’ûliyeti yüklendiği (yani emâneti korumadığı)
    için câhil değildir. Bır şeyin doğruluğunu bildiği halde
    yapmaması da onun cehâletini ortaya koymaktadır. Şu âyeti buna
    74 Gazâli, İhyâ, IV/129
    75 Gazâli, İhyâ, IV/129
    76 33/Ahzâb, 72
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    misal verebiliriz. “Hûd da! ‘İlim/bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben size,
    bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat ben sizin câhil bir kavim olduğunuzu
    görüyorum’ dedi.” 77
    İnsan, bazen inanmadığı bir şeyi kabul etmek için delil ister.
    Hatta görmek ister. Hâlbuki bu isteği, onun doğru yolu benimseyeceği
    için değildir. İşte böyle kabul etmeyeceği bir şeyi istemesi
    ânında cehâletini ortaya çıkarır. Yani, böyle bir durumu istemesinin
    temelinde cehâlet sıfatı yatmaktadır. Şu âyetleri bu konuya
    örnek verebiliriz: “Eğer hakikaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler
    de kendileriyle konuşsaydı, bütün varlıkları karşında toplayarak senin
    doğruluğuna şâhit ve kefil gösterseydik, Allah dilemedikçe, yine şüphe
    yok ki, iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu câhillik ediyorlar.” 78
    Çok câhil anlamına gelen “cehûl” sıfatının, ‘çok zâlim”
    mânâsına gelen sıfatla birlikte insanın özelliğini aynı âyette
    bildirmeleri,79 insanın mayasında cehâletin varlığına işaret ettiği
    düşünülebilir. Câhil, nimeti görmemezlikten gelip şükre yanaşmayan
    bir insandır. Bu karakter, onun fıtratında var olan cehâlet sıfatından
    neşet etmektedir. 80
    İslâm’a Göre İlim/Bilgi: Bilgi (ilim) için birçok tanımlar yapılmakla
    birlikte, İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini
    idrâk etmek” ve “mâlûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu
    anlayışa göre, yanlış mâlûmâta ilim (bilgi) denilemez.
    Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine
    sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    “Rabbim ilimce herşeyi kuşatmıştır.”81 “İlim ancak Allah katındadır.” 82
    Kur’ân-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden
    kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim,
    Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek
    anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek
    gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir
    geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi
    demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nur
    olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
    olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin
    oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    77 46/Ahkaf, 23
    78 6/En’âm, 111
    79 33/Ahzâb, 72
    80 Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Y. s. 119-121
    81 6/En’âm, 80
    82 46/Ahkaf, 28
    CÂHİLİYYE
    - 31 -
    Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde
    insan, meleklerden üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife
    vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka
    kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vâsıtalarının içine katmazlar.
    Bundan dolayı, bilim câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür.
    Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler,
    hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir
    arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi
    olmasına; kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine
    kadar birçok konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak faraziyelere,
    dayanaksız teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye
    kitlelere yutturmaktadırlar. “…Onlar Kitab’ı bilmezler. Onların bildiklerinin
    hepsi, sadece zan ve tahminden ibârettir (bilmezler, fakat bilgiçlik
    taslarlar).”83; “Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta
    olduklarını çok iyi bilendir.”84; “…Onlar zanna ve nefislerinin aşağı
    hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici
    gelmiştir.”85 Bu gerçekten dolayıdır ki, mü’minler uyarılır: “Ey iman
    edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır…”86
    Zâten şirkin temeli de zannın en kötüsü olan Allah hakkında kötü
    zanda bulunmaktır. 87
    Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûl-i Ekrem’in
    sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir.
    Hatta akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mâhiyetini
    kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır.
    Şirk cehâletin; tevhid de ilmin arkadaşıdır: “İşte dosdoğru
    din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”88 İbn Kesir, bu âyetin
    tefsirinde şöyle diyor: “Yani, insanların çoğu cehâlet sebebiyle
    müşriktir.” Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde insanların çoğunun
    câhil olduğu ve bu yüzden şirke düştükleri bildirilmiştir. İşte bunlardan
    birkaçı: “Hamd Allah’a âittir, de. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.”89; “Biz onları, yalnızca hak ile yarattık. Fakat insanla-
    83 2/Bakara, 78
    84 10/Yunus, 36
    85 53/Necm, 23
    86 49/Hucurât, 12
    87 3/Âl-i İmrân, 154; 48/Fetih, 6; 10/Yunus, 60
    88 12/Yusuf, 40
    89 31/Lokman, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    rın çoğu bilmezler.”90; “Onun (asıl) koruyucuları sadece korkup
    sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler.” 91
    Allah birçok âyette, insanların çoğunu câhillikle ve ilimsizlikle
    vasfetmiştir; aynen insanların çoğunun müşrik ve doğru yoldan
    sapanlar olduunu zikrettiği gibi. “Onların çoğu ancak şirk koşarak
    Allah’a iman ederler.”92; “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyarsan,
    seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”93 Bu zikredilen âyetler açıkça şuna
    delâlet eder: İnsanların çoğu şirk ve cehâlet vasfını birlikte taşımaktadır.
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim
    ilk defa Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır.
    Bu kelimenin başka hiçbir dilde aslî mânâda karşılığı yoktur.
    Bu bakımdan Yüce Allah’ın, Peygamberi ile gönderdiği hakikatler
    olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir kavram da olmazdı. Ve
    ilim haysiyetine sahip biri de bulunmazdı. Belki olsa olsa beşerî ve
    câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar
    da derde devâ bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde
    geçmektedir; hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları
    hâriç tutulmak üzere. Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı,
    bu âlemde “bilinecek” ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı
    gibi, ilim kavramı da olmayacaktı. Çünkü vahyin bildirdiğinin
    dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında olduğu
    bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için
    anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren,
    kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini
    bahşeden bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür
    toplumlarının sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı
    ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı
    bir şekilde konusu ve gâyesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle
    müslümana mahsus ilmi tanımak için Saâdet asrına bakmamız
    en uygundur. Bu gözle incelendiğinde hemen kolayca anlaşılır ki,
    Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara tebliğ edildiği ilk
    dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün söylediği
    ve yaptıklarından başka ilme konu olacak hiçbir malzeme
    mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile
    90 44/Duhân, 39
    91 8/Enfâl, 34
    92 12/Yusuf, 106
    93 6/En’âm, 116
    CÂHİLİYYE
    - 33 -
    beraber “hadis” dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının,
    insanların kalbine ve zihnine nakşedilmesinnden ibâretti.
    Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da
    bunları ve Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan
    da aralarında müzâkere ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı.
    Daha da önemlisi, bu öğrendiklerini “yaşıyor”, eski
    bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre vaziyet alıyorlardı.
    Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında
    bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen
    Allah’ın kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen
    ve emredilen de bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri,
    vahy kitabı Kur’an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu?
    Rasûlullah ve ashâb “oku!” emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor
    ki, ilme konu olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün
    sünneti idi. Kadın-erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle
    bundan başkası olduğu söylenemez. Bu bakımdan, özellikle
    müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî bir ilke olarak
    ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı olarak:
    Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz.
    Bu iki esasın özünü ve ruhunu, mânâsını ve mesajını aksettiren her
    nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı
    eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine
    esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab’ı
    daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibâret olduğu herhalde
    anlaşılmıştır. Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Peygamber de
    o dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak
    “getirdiği şeyler”i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu.
    Allah’ın gönderdiğini insanlara tebliğ ve telkin etmekle
    din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir Elçi göndermişti
    ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du.94 Görülüyor
    ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir
    insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu
    Kitap’la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş
    ve Kıyâmete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız
    bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine
    yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan
    dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    94 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibâret olduğunu,
    Peygamberimiz’e “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten
    sonra onlara uyarsan zâlimlerden olursun.”95 şeklinde hitap
    edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki “sana ilim geldikten sonra”
    ifadesinden, ilmin İslâm mânâsına olduğu açıkça görülüyor. Çünkü
    Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı konu
    ve yine onu gâye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim
    olmayacağı prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer
    mâlumatlar, bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye
    Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan, onu Allah’tan
    uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların
    faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır
    müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan
    ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede
    önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile
    öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete
    yönlendirilir.
    Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan
    okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana
    yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam
    bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu
    şeyler de onun fesâdını arttırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup
    anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez. Çünkü Hak
    bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz
    mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
    âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından
    öncelikle istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi,
    Rab’lığının kabul edilip O’na teslim olunmasıdır. Bu cümleden
    olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi de ilk istenen
    şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut “bilgi”,
    ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak
    sûrette belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim
    tavsiye edilmiştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde
    bir imana sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 96
    Zaten İmam Gazali’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdettte de
    “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini
    kapsayan ilme verilen bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle
    ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya
    95 2/Bakara, 145
    96 Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y. s. 50 ve devamı
    CÂHİLİYYE
    - 35 -
    başladılar.97 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gâye
    çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan
    “araç” olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek”
    haline gelmiştir.
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok
    daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını
    çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor.
    O yüzden İslâm, “câhil” ünvanını hiç bilmeyen bilgisize
    değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve vahyi
    kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik,
    bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim, maldan çok daha hayırlıdır. Onun için ilim, kendinden
    daha düşük bir şeye âlet ve köle yapılmamalı; ilmi basit dünya
    menfaati uğrunda kullanmamalı, ilmi ve ilim sahibini harcamamalıdır.
    İlmin kapısı Hz. Ali, şu tavsiyelerde bulunur: “Sana söyleyeceklerimi
    iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur; malı ise
    sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe artar;
    mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır,
    ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı
    yalancı itibar malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır
    ki hayatta iken ölüdürler; Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar.”
    98
    Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi, toplam 4 yerde geçer. 99
    Câhiliyye kelimesinin kökü olan “c-h-l” ve türevleri ise toplam 24
    yerde zikredilir.
    Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli
    var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den
    önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern
    câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin, kendine
    göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk
    anlayışı ve devlet görüşü vardır. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin
    geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
    a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi
    canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak
    câhiliyye zannına kapılıyorlardı.” 100 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan
    97 Gazâlî, İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn, c. 1, s. 54
    98 M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahâbe, 4/1503
    99 3/Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26.
    100 3/Âl-i İmrân, 154
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin
    özelliğidir.
    b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O
    zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu
    yerleştirmişlerdi...”101 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı
    bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
    c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!)
    evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp
    saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...”102İslâm
    ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin
    eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
    d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar
    câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/
    hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”103 Demek ki, Allah’ın
    hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin
    hortlatılmasından başka bir şey değildir.
    Kur’an’ın ifâdelerinden anlaşılan odur ki; câhiliyye mensûbu
    câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,104 azap, mûcize istemekle
    Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak
    kurar, yalancıdır, kıskançtır.105 Şirke dâvet eder.106 Allah’a yalan
    isnad eder.107 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan
    olağanüstü şeyler göstermelerini talep eder.108 Allah hakkında
    kötü zanda bulunur.109 Kavmiyetçidir.110 Ayrıca açılıp saçılmak,111
    zinâ etmek112 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün
    özlemi içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen
    insanlardır.113Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden
    uzak durmanın yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,114
    Allah’tan kâfirleri bağışlamasını istememeli115ve fâsıkların getir-
    101 48/Fetih, 26
    102 33/Ahzâb, 33
    103 5/Mâide, 50
    104 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
    105 12/Yusuf, 89
    106 25/Furkan, 63
    107 2/Bakara, 67
    108 6/En’âm, 35
    109 3/Âl-i İmrân, 154
    110 48/Fetih, 26
    111 33/Ahzâb, 33
    112 12/Yusuf, 33; 4/Nisâ, 17
    113 5/Mâide, 50
    114 7/A’râf, 119
    115 11/Hûd, 46
    CÂHİLİYYE
    - 37 -
    dikleri haberleri aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar.
    116
    “Sana kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir
    uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine
    düşmüştü. Allah’a karşı haksız yere câhiliyye zannıyla zanlara kapılarak:
    ‘bu işten bize ne var ki!?’ diyorlardı. De ki: ‘Şüphesiz işin tümü
    Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar. ‘bu
    işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Eğer
    evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine
    devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sînelerinizdeki denemek ve
    kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sînelerin özünde saklı
    duranı bilendir.” 117
    “Yoksa onlar câhiliyye hükmünü/yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan
    bir topluma göre, Allah’tan daha güzel hükmü/yönetimi olan kim olabilir?”
    118
    “Allah bahîra, sâibe, vasîle ve hâm diye bir şey (meşrû) kılmamıştır. Fakat
    kâfirler, yalan yere Allah’a iftirâ etmektedirler ve onların çoğunun da
    kafaları çalışmaz. Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği
    vakit: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları
    hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 119
    “(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye
    (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi
    yürümeyin...” 120
    “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu
    yerleştirmişlerdi...” 121
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık (günahtan korkmayan, açıktan günah
    işleyen) birisi size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa cehâlet
    sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa kötülükte bulunursunuz da,
    sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” 122
    “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret/mal istemiyorum. Benim
    ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim.
    Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi câhillik etmekte
    olan bir kavim görüyorum.” 123
    116 49/Hucurât, 6
    117 3/Âl-i İmrân, 154
    118 5/Mâide, 50
    119 5/Mâide, 103-104
    120 33/Ahzâb, 33
    121 48/Fetih, 26
    122 49/Hucurât, 6
    123 11/Hûd, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç
    bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten
    kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz
    câhillik etmekte olan bir kavimsiniz.” 124
    “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde
    eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak
    Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi
    câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.” 125
    “İçinizden kim bir cehâlet sonucu bir kötülük işler, sonra tevbe eder
    ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır, merhamet edendir.”
    126
    “Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük
    yapanların, sonra hemen tevbe edenlerinkidir.” 127
    “(Nuh, boğulmak üzere olan müşrik oğlu için dedi ki:) ‘Rabbim şüphesiz
    benim oğlum âilemdendir ve Senin vaadin de doğrusu haktır. Sen
    hâkimlerin hâkimisin.’ Dedi ki: ‘Ey Nûh, kesinlikle o senin âilenden değildir.
    Çünkü o, sâlih olmayan bir iş (şirk işlemiştir). Öyleyse hakkında ilmin
    olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, câhillerden olmayasın diye
    sana öğüt veriyorum.’ Dedi ki: ‘Rabbim, ilmim/bilgim olmayan şeyi Senden
    istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet
    etmezsen, hüsrâna uğrayanlardan olurum.” 128
    “Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir âyet getirmek
    için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya
    gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidâyet
    üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma.” 129
    “(Yusuf) dedi ki: ‘Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları
    şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan
    onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece) câhillerden olurum.”
    130
    “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın,
    oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden
    yüzçevir.” 131
    124 27/Neml, 55
    125 46/Ahkaf, 22-23
    126 6/En’âm, 54
    127 4/Nisâ, 117
    128 11/Hûd, 45-47
    129 6/En’âm, 35
    130 12/Yusuf, 33
    131 7/A’râf, 198-199
    CÂHİLİYYE
    - 39 -
    “Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size
    mi ayırdı?! Rahmân’a isnat edilen kız çocuğuyla, onlardan biri müjdelenince
    hiddetinden yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek
    olanı istemiyorlar mı? Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri
    de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların bu
    şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” 132
    “Onlar (müşrikler), kızları Allah’a -ki Allah bundan münezzehtir-, beğenip
    hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet ediyorlar.”133
    (Huzâa ve Kinâne kabîleleri, ‘melekler, Allah’ın kızlarıdır’ diyorlardı.
    Hâlbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı.
    Nitekim bundan sonraki âyetler onların kız çocuklarına karşı
    takındıkları tavrı çok iyi tasvir etmektedir.)
    “Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü
    kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden
    gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı,
    yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki, verdikleri
    hüküm ne kadar kötüdür!” 134
    “Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle
    öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... her kişi (hayır ve şerden)
    neler yapıp getirdiğini anlar.” 135
    “Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.
    Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü, (yabancı erkeklere
    karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü
    ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde
    vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini
    göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin,
    Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi
    (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde
    okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin
    iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.” 136
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek
    elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın
    âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey
    Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini
    kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı
    gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi,
    132 43/Zuhruf, 16-19
    133 16/Nahl, 57
    134 16/Nahl, 58-59
    135 81/Tekvîr, 8-9, 14
    136 33/Ahzâb, 32-34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları,
    iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 137
    “Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da
    korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır.
    Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min
    kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus
    ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç olmak üzere, ziynetlerini
    teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.
    Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının
    oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin
    oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri),
    erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler
    yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında
    olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte
    oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri
    üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a
    tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” 138
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini)
    üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması
    ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok
    merhamet edendir.” 139
    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
    ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları
    bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına
    kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını
    işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve
    körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 140
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey
    bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 141
    “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk.
    Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez.
    Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 142
    137 7/A’râf, 26-27
    138 24/Nûr, 31
    139 33/Ahzâb, 59
    140 2/Bakara, 170-171
    141 5/Mâide, 104
    142 7/A'râf, 28
    CÂHİLİYYE
    - 41 -
    “(Âd kavmi, peygamberleri Hûd (a.s.)’a) Dediler ki: ‘Sen bize tek
    Allah’a kulluk etmemizi ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız
    için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azâbı) getir.
    (Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazab/hışım inmiştir.
    Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın
    taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse,
    şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 143
    “Kıyâmet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin
    Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları
    kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar
    da), ‘Evet (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler. Yahut (ne yapalım)
    daha önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koştu, biz de onlardan sonra
    gelen bir nesildik, (onun için biz de onların izinden gittik. Ahd’i) iptal
    edenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?” 144
    “Onlar (Firavun ve toplumu) dediler ki: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz
    (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun
    diye mi bize geldin? Hâlbuki biz size inanacak değiliz.” 145
    “(Medyen halkı) Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları)
    bırakmamızı yahut mallarımızda (eksik veya fazla verme hususunda)
    dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hakikaten
    sen yumuşak huylusun, çok akıllısın, (diyerek alay ettiler).” 146
    “O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba
    götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının
    taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka
    eksiksiz olarak vereceğiz.” 147
    “(Yusuf dedi ki:) Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi,
    yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Siz, Allah’ı bırakıp sadece sizin ve
    atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar
    hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm Allah’tan başkasının
    değildir. O da Kendisinden başkasına ibâdet etmememizi emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 148
    “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde
    eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak
    Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi
    câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.” 149
    143 7/A’râf, 70-71
    144 7/A’râf, 172-173
    145 10/Yûnus, 78
    146 11/Hûd, 87
    147 11/Hûd, 109
    148 12/Yûsuf, 39-40
    149 46/Ahkaf, 22-23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    “Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı
    ve her şeyi karşılarına toplasaydık -Allah’ın dilediğ dışında- yine
    onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu câhillik ediyorlar.” 150
    “Onların da (Allah evlât edindi diyenlerin), atalarının da bu konuda
    hiçbir bilgisi yoktur. (Onların küfür ve iftira husûsunda) ağızlarından
    çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü yalandan başka bir şey söylemiyorlar.”
    151
    “Andolsun Biz, daha önce İbrâhim’e de hidâyet, dürüstlük ve bilgi
    gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına
    geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti. Dediler ki:
    ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu, dedi,
    siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.” 152
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli
    ateşin azabına çağırıyor idiyse!” 153
    “Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: ‘Bu, sizi
    babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası
    değildir. Bu (Kur’an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.’
    Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr edenler de: ‘Bu, apaçık bir büyüdür,
    başka bir şey değildir’ dediler.” 154
    “Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Kuşkusuz onlar
    atalarını dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler. Andolsun
    ki, onlardan önce eski toplumların çoğu dalâlete düştü. Kuşkusuz, Biz
    onlara uyarıcılar göndermiştik. Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir
    bak! Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ” 155
    “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
    Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların
    izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı
    göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı
    üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi
    bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen
    şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların
    sonu nasıl oldu?” 156
    150 6/En’âm, 11
    151 18/Kehf, 5
    152 21/Enbiyâ, 51-54
    153 31/Lokman, 21
    154 34/Sebe’, 43
    155 37/Sâffât, 68-74
    156 43/Zuhruf, 21-25
    CÂHİLİYYE
    - 43 -
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey
    değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve
    nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından
    yol gösterici gelmiştir.” 157
    “Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar,
    seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak
    koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O
    zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” 158
    “Eğer onlar (ana-baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü
    körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla
    dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz
    ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 159
    Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
    “Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri
    ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ
    Hutbesinden- 160
    “Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm)
    ile ölür.” 161
    “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri
    dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna
    dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek
    sesle ağlamak.” 162
    “Câhiliyye dâvâsı (câhiliyye zamanındaki gibi kavmiyyetçilik ve asabiye)
    güdenler bizden değildir.” 163
    Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret
    eden Hz. Ebû Zerr’e (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.): “Onu annesinin
    renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ câhiliyye ahlâkı
    bulunmaktadır.” 164
    “Her kim tâatten çıkar ve cemaatten ayrılırsa, câhiliyyet ölümüyle ölür.
    Kim körükörüne (çekilmiş) bir sancağın altında harbeder, bir asabe (-baba
    157 53/Necm, 23
    158 29/Ankebût, 8
    159 31/Lokman, 15
    160 Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no:
    3087
    161 Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
    162 Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
    163 Müslim, İmâre 53, hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
    164 Buhârî, İman 22, Edeb, 79, Itk 28; Müslim, Eymân, 38-40; Ebû Dâvud, Edeb
    133, h. no: 5157
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    tarafından akrabâ-; kavim, ırk) nâmına kızar veya bir asabeye dâvet eder
    ya da bir asabeye yardımda bulunur da öldürülürse, bu da, bir câhiliyyet
    ölümüdür. Kim de benim ümmetime karşı çıkar, iyisini-kötüsünü
    vurur,
    mü’minden çekinmez, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o,
    benden değildir, ben de ondan değilim.” 165
    “Câhiliyye dâvâsıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.” 166
    “Kimin bir kız çocuğu olur, onu (diri diri) gömmez, hor ve hakir görmez
    ve oğlan çocuğunu ona tercih etmezse, Allah bu kız çocuğu sebebiyle
    onu Cennete koyar.” 167
    Dârimî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerife göre; ashâbdan biri
    Allah Rasûlü (s.a.s.)’nün huzuruna geliyor ve câhiliye dönemindeki
    geçmişine âit bir vahşeti dile getiriyordu: “Yâ rasûlallah!
    Biz câhiliyye döneminde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim
    de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘bunu giydir, dayısına
    götüreceğim’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi.
    Ciğerpâresi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya gömülecek ve orada çırpına
    çırpına can verecekti. Fakat kadının böyle bir vahşetin önüne
    geçmek hak ve selâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp
    gözyaşı dökmekti.) Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten
    dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıldı. Elinden tutup
    daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya
    bakmasını söyledim. O tam eğilip kuyuya bakayım derken, sırtına
    bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat nasılsa, eliyle
    kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan
    da ‘babacığım üzerin tozlandı’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu.
    Buna rağmen bir tekme daha vurdum, onu diri diri toprağa gömdüm.”
    Adam bunu anlatırken Allah Rasûlü ve yanındakiler hıçkıra kıçkıra
    ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi ‘be adam Rasûlullah’ı
    hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz adama: “Bir daha anlat”
    dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. Rasûlullah’ın gözlerinden
    akan yaşlar mübârek sakalını ıslattı.168 (Rasûlullah (s.a.s.),
    olayı tekrar anlattırmakla sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte
    siz İslâm’dan öce câhiliyye döneminde böyleydiniz. Tekrar anlattırdım
    ki, İslâm’ın kazandırdığı insanlığı bir kere daha hatırlamış
    olasınız.”
    165 Müslim, İmâre 53; İbn Mâce, Fiten h. no: 3948; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h.
    no: 4097
    166 Buhârî, Cenâiz 39
    167 Ebû dâvûd, Edeb 121
    168 Dârimî, Mukaddime 1
    CÂHİLİYYE
    - 45 -
    “Kim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet veya
    bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu câhiliyyet ölümüdür.” 169
    “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvâsı üzerine birbirini öldürenler,
    bizden değildir. Irkçılık üzerine ölenler
    de bizden değildir.” 170
    Ensâr ile muhâcirler arasında meydana gelen bir tartışma üzerine
    de Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Şu câhiliyye çığlığını bırakınız!
    O ne kötü şeydir!” 171
    “Insanların câhiliyye devrinde hayırlı olanları İslâm devrinde de hayırlıdır.”
    172
    Bir zamanlar düşman iki kabile iken Hz. Peygamber’in önderliğinde
    güçlü sevgi bağlarıyla birbirine bağlanmış olan Evs
    ve Hazrec’den bazı kimseler dostane bir şekilde sohbet ettikleri
    sırada müslümanların birlik ve beraberliğini kıskanan bir
    yahûdi, iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirlerle
    onları tahrik etmişti. Tarafların silâha sarılarak dövüşmek üzere
    harekete geçtiklerini öğrenen Hz. Peygamber kendilerine şöyle
    hitap etti: “Ey müslüman topluluk, Allah’tan korkun! Ben aranız da
    bulunuyorken, Allah sizi İslâm’a kavuşturmuş, onunla müşerref kılmış,
    câhiliyye zihniyetinden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve sizi birbirinize
    dost kılmışken nasıl oluyor da yine câhiliyye dâvâsıyla birbirinize
    düşebiliyorsunuz!” 173
    Habeş muhâcirleri adına Necâşî ile konuşan Ca’fer b. Ebû Tâlib
    şöyle demişti: “Ey hükümdar! Biz câhiliyye zihniyetine sahip bir
    kavimdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık; akrabalık
    bağlarına riâyet etmez, komşularımıza kötülük ederdik,
    güçlü olanlarımız zayıfları ezerdi” 174
    Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur:
    “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun
    işin (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız
    sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye
    cevap vermiştir. 175
    Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab
    (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan
    169 Müslim, İmâre, 57; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h. no: 4098
    170 Ebû Dâvud, Edeb, h. No: 5121
    171 Buhârî, Menâkıb 8
    172 Buhârî, Enbiyâ 8, Menâkıb 1
    173 İbn Hişam, I/555-556
    174 İbn Hişâm, I/335-336
    175 Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    sorduğunda Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların
    arazisinden bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan,
    sonra da onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarfedersen) işte sen
    bu halinle kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır,
    aralarında adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin
    ev halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat
    ve merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir.” Kâ’b, bu
    cevap üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını
    ayırt edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı
    ilham etti.” 176
    Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü
    dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek
    miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana,
    câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene,
    hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”
    177
    Açıklama: Hadis, daha önceleri kâfir iken, sonradan Müslüman
    olan bir kişinin daha önceki hayatından suale maruz kalıp
    kalmama meselesine kayıtlı ve şartlı olarak cevap getirmektedir.
    İslâm olduktan sonra amel-i sâlih sahibi ise sual yok, değilse var.
    Hattâbî der ki: “Bu hadisin zahiri, ümmetin icmâ ettiği “İslâm, öncesini
    siler” hükmüne muhâlefet eder. Allah Teâlâ: “O küfredenlere
    söyle ki: Eğer (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) affedilecektir”
    178 buyurmuştur.”
    Hattâbî devamla der ki: “Bu hadisin mânâsı şöyle olmalıdır:
    “Kâfir Müslüman oldu mu geçmişinden muâheze olunmaz.
    İslâm’da çok fazla günah işler ve Müslümanlığına devamla birlikte,
    aşırı, şiddetli mâsiyetlere girerse, İslâm’da işlediği cinâyeti sebebiyle
    muaheze olunur ve küfür sırasında yaptığı başına kakılır.
    Sanki şöyle denir: “Sen şu kötü işleri kâfirken yapmadın mı? Müslümanlığın
    seni bunlardan men etmedi mi?”
    İbn Hacer, bu görüşü: “Önceki amelinden yapılacak evvelki
    muaheze, başa kakma sûretiyle, sonraki günahların muahezesi,
    cezâlandırma sûretiyle olacaktır” diye özetledikten sonra der ki:
    “Evla olanı, başkasının görüşüdür. Hadiste geçen “isâe” (günah,
    kötülük) kelimesinden murad küfürdür, çünkü “küfür”, “isâe”nin
    nihâyeti, günahların en şiddetlisidir. Adam irtidat eder ve küfrü
    üzerine de ölürse, sanki Müslüman olmamış gibidir ve hayatı
    176 et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
    177 Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
    178 8/Enfâl, 38
    CÂHİLİYYE
    - 47 -
    boyunca yaptığı bütün amellerden muaheze olunur. Buhârî, bu
    hadisi “Büyük günahların en büyüğü şirktir” hadisinden hemen
    sona zikretmek sûretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş
    olmaktadır.” 179
    Câhiliyye Asabiyetiyle/Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şeriflerden
    Seçmeler
    “Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden
    değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” 180
    “Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu
    dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir.” 181
    “Bir kimsenin câhiliyye âdetince kavim ve kabilesine intisab ederek
    onlardan yardım talep ettiğini (ırkçılık yaptığını) duyacak olursanız ona:
    ‘babanın zekerini/penisini ye’ deyin ve bunu açık açık söyleyerek îmâ ve
    kinâyede de bulunmayın.” 182
    “Câhiliyyetin kavmiyet iddiasını yapana açık sövünüz, ona kapalı sövmeyiniz
    (ona, kinâye yapmayınız).” 183
    “Aziz ve Celîl olan Allah, sizden câhiliyyet devrinin kabalığını
    ve babalarla
    övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan
    ise, şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktan yara-tılmıştır.
    Bir kısım erkekler, bir kavimle (kâfir olarak ölenlerle)
    övünmeyi
    terk etsinler. Çünkü onlar, cehennem kömüründen
    bir kömürdürler yahut
    onlar, Allah indinde, burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden
    daha aşağıdırlar.”
    184
    “Kim kâfir olan dokuz atasını, onlarla izzet ve şeref kazanmak
    düşüncesiyle
    sayarsa, cehennemde onların onuncusu
    olur.” 185
    “Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandırmaz.” 186
    “Şüphesiz Allah, sizin sûretinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalplerinize
    ve amellerinize bakar!” 187
    179 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 14/391
    180 Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten
    7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28
    181 Ebû Dâvud, Edeb 112
    182 Ahmed bin Hanbel, 5/136
    183 İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, Bab, 436, hadis no: 963
    184 Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5116; Tirmizî, Menâkıb, h. no: 4212-4213,
    Tefsiru'l-Kur'ân, h. no: 3486; Ahmed bin Hanbel, c. 2, s. 361
    185 Ahmed bin Hanbel, 5/128
    186 Müslim, Zikr 38; İbn Mâce, Mukaddime 225; Ebû Dâvud, İlm, h. no: 3643;
    Dârimî, Mukaddime 351
    187 Müslim, Birr ve's-Sıla, 34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Vasîle bin el-Eskâ (r.a.) anlatıyor: “Ben, ‘Yâ Rasûlallah! Adamın
    kendi kavmine bir zulüm üzerine yardım etmesi asabiyetten
    (ırkçılıktan) mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Evet” buyurdu.”
    188
    Rasûlullah (s.a.s.)’a soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini,
    ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?”
    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde
    yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir.” 189
    “Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş
    deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” 190
    “Kim kâfir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle
    sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.” 191
    “Aziz ve Celil olan Allah, sizden câhiliyye devrinin kabalığını ve babalarla
    övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise
    şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bazı
    adamlar, (kâfir olarak ölen) kavimleriyle övünmeyi terketsinler. Çünkü
    onlar cehennemin kömüründen bir kömürdürler yahut onlar, Allah indinde
    burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.” 192
    “Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terketmiş olarak ölen
    kimsenin ölümü, câhiliyye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek
    mü’minin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye
    karşı olan ahdine vefâ göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi
    vurmaya kalkışan kimse Benim ümmetimden değildir. Asabiyet/
    ırkçılık duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut ırkçılık
    dâvâsı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin
    ölümü câhiliyye ölümüdür.” 193
    “Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenkeder, kavmiyetçiliğe (asabiyet)
    çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa,
    câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” 194
    “Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez,
    ilerletemez.” 195
    188 İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949; Ebû Dâvud, Edeb 121, hadis no: 5119;
    Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160
    189 Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949
    190 Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117
    191 Ahmed bin Hanbel, 5/128
    192 Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116; Ahmed bin Hanbel, II/524
    193 Müslim, İmâre 57; Nesâî, Tahrim 27; İbn Mâce, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel,
    2/306, 488
    194 İbn Mâce, Fiten 7
    195 İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225
    CÂHİLİYYE
    - 49 -
    “Her doğan çocuk millet (İslâm fıtratı) üzere doğar.” 196
    “Allah’ın ismi ile Allah(’ın yardımı) ile ve Rasûlullah’ın milleti (dini)
    ile gidin, yürüyün.” 197
    “Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap
    olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap
    üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir
    üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur.
    Üstünlük sadece takvâ iledir.” 198
    Câhiliyyenin Dünü Bugünü
    İslâm literatürünün etkisiyle Türkçeye giren kelimeler, ekseriyetle
    tarihsel süreç içinde asıl anlamlarını koruyamamışlar, ya
    da anlamı deforme olmuş bir halde kullanılagelmişlerdir. “Câhil”
    kelimesi de anlamından büyük oranda uzaklaşmış ve öğrenim
    görmemiş, tecrübesiz, genç-toy, bilgisi olmayan199 anlamında kullanılagelmiştir.
    Gerçi “cehl” Kur’an’da câhillikle hareket etmek,
    olayların içine nüfuz edememek ve daima sathî düşünmek, dolayısıyla
    her zaman basit ve isâbetsiz hükümler vermek anlamında
    da kullanılmaktadır ki, ilmin zıddı anlamında cehlin yaygın anlamı
    da budur.200 Fakat Kur’an’da bu anlam çok önemli bir rol oynamaz.
    Cehl, cehâlet, câhil, câhiliyye aynı kökten gelen kelimeler olduğu
    için, ayrı ayrı kelime çözümlemelerine gerek yoktur. Bu, cehl
    kelimesi ve türevlerinin Kur’an’da nasıl kullanıldığının ortaya konulmasıyla
    açıkça görülecektir. Kur’an’da câhiller, hakikati aramayan
    mahrumları değil, onları aşağılayan,201 insan yerine koymayan
    müstekbirleri ifâde eder. İsrâiloğulları’nın puta tapma arzusu da
    Kur’an’da câhilce bir tavır olarak zikredilmektedir. 202
    Câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,203azap, mûcize istemekle
    Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak
    kurar, yalancıdır, kıskançtır.204 Şirke dâve eder.205 Allah’a yalan
    isnad eder.206 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan ola-
    196 Müslim, S. Müslim Terc ve Şerhi, c. 8, s. 135
    197 Ebû Dâvud, 3/38
    198 Cem'u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632
    199 TDK Türkçe Sözlük
    200 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 54
    201 11/Hûd, 29
    202 7/A’râf, 138
    203 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
    204 12/Yusuf, 89
    205 25/Furkan, 63
    206 2/Bakara, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ğanüstü şeyler göstermelerini talep eder.207 Allah hakkında kötü
    zanda bulunur.208 Kavmiyetçidir.209 Ayrıca açılıp saçılmak,210 zinâ etmek
    211 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün özlemi
    içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen insanlardır.212
    Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden uzak durmanın
    yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,213Allah’tan
    kâfirleri bağışlamasını istememeli214 ve fâsıkların getirdikleri haberleri
    aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar. 215
    Câhiliyye kelmesi “İslâm’dan önce” diye tercüme edilemez.
    Çünkü o daha çok şimdiyi gösterir. Câhiliyyede teslimiyet ve
    tevâzuya aykırı düşen özellikler baskındır. İnsanın kendi gücüne
    güvenmesi, sınırsız benliği, İlâhî ölçü tanımazlığı ile kulluğa aykırı
    düşen her şeyi câhiliyyede vardır.216Câhiliyye insanından kimse
    İslâm’daki kulluk, teslimiyet ve alçakgönüllülüğü isteyemez. O,
    kendi kendisinin Rabbidir.217 Tevâzu ve teslimiyet kime karşı olursa
    olsun, ona göre hür doğmuş Arab’ı köleleştirmekten başka bir
    şey değildir.218 Çağımızdaki benmerkezci ve ferdin inanç ve amellerinin
    sadece kendisini bağlayacağı, dolayısıyla sorgulanamayacağı
    anlayışı, eskinin aynen benzeridir.
    Kur’an’da sürekli olumsuzlanan câhillik, kâfirlerin küfrünün
    temelidir. Gerçekten gururlu isyankârlık rûhu, İlâhî hiçbir otoritenin
    önünde eğilme duygusudur ki kâfirleri yeni dine karşı şiddetli
    bir muhâlefete itmiştir. Cehl, aynı zamanda en ufak bir kızgınlık
    ânında irâdesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine
    kapılıp sonucunu düşünmeden hemen körü körüne atılan,
    ateşli, sabırsız kişinin sorumsuz davranışı anlamına gelir. Bu, duygularına/
    hırslarına hâkim olamayan aşırı bir insanın davranışıdır.
    Bu insan, doğruyu yanlıştan ayırt etme ölçüsünü yitirip kendisini
    öfkenin pençesine düşürür.
    Hılm ise bu tür cehl kavramının tam karşıtıdır. Hılm, cehl patlamasını
    dizginleyebilen insanın ahlâkıdır. Halîm, duygularını
    207 6/En’âm, 35
    208 3/Âl-i İmrân, 154
    209 48/Fetih, 26
    210 33/Ahzâb, 33
    211 12/Yusuf, 33; 4/nisâ, 17
    212 5/Mâide, 50
    213 7/A’râf, 119
    214 11/Hûd, 46
    215 49/Hucurât, 6
    216 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da İnsan ve Allah, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190
    217 25/Furkan, 43
    218 Toshihiko İzutsu, a.g.e., s. 191
    CÂHİLİYYE
    - 51 -
    frenlemesini, kör ihtiraslarını yenmesini bilendir. Önce câhil iken
    sonra İslâm’ı kabul eden şâir Amr bin Ahar el-Bahîlî şiirinde cehl
    ve hılmi bir arada şöyle kullanıyor: “Câriyelerimizin servis yaptığı
    büyük kazanlar bir kere ‘câhil’ odlumu (kaynadımı) bir daha
    ‘halîm’ (sükûnet içinde) olmaz.” 219
    Hılm kuzu gibi olmak değil; aksine ruhun öyle aktif ve olumlu
    gücüdür ki, insan onunla kendisini şaşkına çevirecek olan ihtiras
    ve öfkesine gem vurup onu dindirir. Hılm, üstün bir akıl gücünün
    işaretidir. Muhabbet şiirinde hılmin bu olumlu özelliğini şöye ifade
    eder: “Birden Rababi hatırladı ve onu hatırlaması bir hastalıktır.
    Ve derin bir aşka düştü, artık onun için hılm (sükûnet) kalmaz.”
    Gücün olmadığı yerde, hılm de yoktur. Hılm, başkalarını idâre
    edenlerin vasfıdır. Başkaları tarafından yönetilenlerin vasfı değildir.
    Yaratılış bakımından zayıf ve güçsüz olan kişiye, kızdırdırıldığı
    zaman ne kadar sâkin durursa dursun, halîm denmez. O sadece
    zayıftır.220 Hılmin dış görünüşü vakar ise, cehlin belirtisi de zulümdür.
    Yani zulüm cehlin özel bir görünüşüdür.
    Câhiliyye Hükmü ve Câhiliyyede Toplum Hayatı: İnsanın
    Allah’a kul olma yerine, kendi bilmezliğini temel ölçü edinmesinin
    ifâdesi olan câhiliyyenin hayata müdâhale ettiği en somut olan
    hüküm koyma konusundadır. Rabbimiz insan ilişkilerini belirleyen
    hükümlerin beşerî kökenli değil, Rabbânî ölçekli olduğunu ve
    vahyî hükümleri uygulama konusunda şaşkınlığa düşmemizi belirterek
    bizleri ikaz etmektedir: “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü
    arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden eden bir topluluk için hükmü,
    Allah’tan daha güzel olan kimdir?”221 Rabbimiz daha inzâl olan ilk
    âyetlerde hukuk alanındaki câhilî sapmaya hayatın içinden canlı
    örnekler vererek vahyin muhâtaplarını uyarmış ve insanları câhilî
    uygulamalara karşı köklü bir tavır alışa yöneltmiştir: “Kendisini tek
    olarak yarattığımı Bana bırak ki Ben ona, alabildiğine geniş kapsamlı
    bir mal verdim. Göz önünde hazır çocuklar ve sayısız imkân
    ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder.
    Hayır, çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı kesin bir inatçıdır. Onu
    alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim. Çünkü o, düşündü ve bir
    ölçü tespit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? Yine kahrolası, nasıl
    bir ölçü koydu?”222 Bugün çevremize baktığımızda bu müstağnî
    ve câhilî tavrın alabildiğine kurumlaştığını görebiliriz.
    219 İzutsu, a.g.e., s. 194
    220 İzutsu, a.g.e., s. 198
    221 5/Mâide, 50
    222 74/Müddessir, 11-20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Câhiliyye hayatında âile, ataerkil idi. Erkeğe şavaşan, ganimet
    getiren; kadına da tüketen olarak bakılırdı. Kadın olmak, utanç
    verici bir durumdu. Bu yüzden bazı kabilelerde kız çocukları diri
    diri toprağa gömülürdü. Kadının miras hakkı yoktu. Hind gibi
    istisnâlar hâriç, kadın erkeğin kölesi durumundaydı.223Kadınlara
    verilen “mihr”e, alım-satım akdi olarak bakılırdı. Mihr’i baba alırdı.
    Koca mihri verdiği sürece istediği kadar kadın alabilirdi. Günümüz
    câhiliyyesinde kadın üretime katılmaktadır, adı köle veya
    câriye değildir. Fakat kadından beklenen daha çok, tüketimi arttırıcı
    bir fonksiyon yüklenmesidir. Kadim câhiliyyeden kızlar toprağa
    gömülerek öldürülürken modern câhiliyyede onu ayakta tutan
    ruhunu, erdemini öldürerek, onu sırf bedenden ibâret kabul
    ediyor. Erdemli insan olmaya değil; câzip, duyguları tahrik edici
    olmaya çağırıyor.
    Araplarda kocanın karısıyla evlilik ilişkilerini terk ettiği halde,
    onu nikâhı altında ve evinde kalmaya mecbur kılan iki âdet vardı.
    Bunlardan birisi zıhardı. Koca, karısına “sen bana anamın sırtı gibisin”
    derdi. Böylece kadın nikâhtan çıkmaz, ama mullâkta kalırdı.
    Müfessir ve râvîlerin görüşlerinden anlaşıldığına göre, onlar bu işi,
    karısı kız doğurduğunda öfkelerinden yapıyordu. Karısı, kız doğurduğunda
    ona çocuğunu gömmesini emrederlerdi. Gömmezse
    “sen bana anamın sırtı gibisin (dünya âhiret bacımsın)” derlerdi.224
    Çin’in bazı kesimlerinde kız çocuklarını toprağa gömme âdeti
    hâlâ devam etmektedir. Doğum kontrolüne getirilen sıkı kısıtlama
    ile bebek doğmadan cinsiyeti öğrenilebildiği için, kız ise kürtajla,
    doğmadan öldürülebilmektedir. Bu da nüfus dengesini ciddî
    bir şekilde bozmaktadır.
    Câhiliyye erkekleri için en büyük zevk içki içmekti. Onlar için
    şarap tâlihin üstün hediyesiydi. Sürekli içerlerdi. İstedikleri şarabı
    içmekle hem övünür, hem de gurur duyarlardı. Şaraba büyük paralar
    harcanırdı.225Abid’in şiirlerinden birisi o dönem ile birlikte
    âdeta modern câhiyyeyi tasvir etmektedir: “Ayıkken yıllanmış güzel
    kokulu şarabın fiyatını yükseltiriz. Ve zevkini aldığımız zaman,
    hesabını tutmayız heder olan servetin.” 226
    Misâfirperverlik, hürriyet aşkı, cesâret, mertlik vasfılarına
    önem veren câhiliyye insanı, bir taraftan misâfirine her türlü
    ikrâmı yaparken, diğer taraftan yolcuyu çevirip soyuyordu. Tam
    223 Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur’ân-ı Kerim’de Kadın, İslâmî Araştırmalar
    Dergisi, c. 5, s. 4, sayfa, 263
    224 İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, Yöneliş Y. c. 1, s. 130
    225 T. İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y. s. 79
    226 T. İzutsu, a.g.e., s. 79-80
    CÂHİLİYYE
    - 53 -
    bir muammâ içinde olan câhiliyyenin sosyal yapısı, özde kavmiyetçi
    idi. Kan yoluyla yakınlık bağı üzerinde binâ edilmiş olan ve bir
    kişinin haklı ya da haksız olsun kavimdaşlarından yana olmasını
    zorunlu kılan o yıkıcı haysiyet duygusu, kişinin kendi kavmine olan
    sevgisi, başkalarına dil uzatması, câhiliyyenin kişisel değerleri ölçmekte
    kullandıkları nihâî kriterlerdi. Putperestlik devrinde, kavmiyetçiliği
    aşan bir “iyi” ölçüsü hiç yok gibi gözükmektedir.227Bu
    sapkın anlayışın modern temsilciliğine örnek olarak Almanya’da
    Hitler’i, İtalya’da Mussolini’yi, Arap ülkelerinde de Baas rejimlerini
    gösterebiliriz. Câhiliyyenin bu yanı, Türkiye’de “Ne mutlu
    Türküm diyene!”, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil
    kanda mevcuttur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!” ifâdelerinde somutlaşmaktadır.
    Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı, Arap
    Müslümanların Türkleri her zaman arkadan vurdukları türünden
    anlayışlar kadim câhiliyyenin bölgedeki bu topraklardaki yansımasıdır.
    Bunun en uç ifâdesi de “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya
    yeter” ifadesidir.
    Câhiliyyede Hurâfeler: “Tıyera”, bir yolcunun sefere çıktığında
    önünden geçen bir kuşu hayra yormamasıdır. “Hame”,
    Muharrem ayını uğursuz sayma ve bütün işlerin bu aylarda olduğu
    inancıdır. Gul, cin ve şeytanlardan bir cinstir. “Gul”, tenha
    ve ıssız çöllerde insana görünür, şaşırtır ve sonunda helâk eder.
    Peygamber böyle bir varlığın olmadığını belirtmiştir.228 Günümüz
    câhiliyyesinde kuşlardan baykuşun ev yakınına konması ve ötmesi,
    diğer hayvanlardan da kara kedinin insanın önünden geçmesi
    uğursuz sayılır. Gul efsânesi, gul-i yabânî adıyla günümüze kadar
    gelmiş, film ve hikâyelere konu olmuştur.
    Bir ölünün ardından üstü başı parçalamak, yüzü tırmalamak,
    yanakları, yüzü, başı ve dizleri dömek gibi câhilî davranışlar, bugün
    de devam etmektedir.
    Kâbe’de 360 kadar put vardı. Her kabilenin kendine has bir
    putu vardı. Bundan başka her evde birput bulunur, âile fertleri
    buna ibâdet ederdi. Putperestlik câhiliyye Arabının ikinci tabiatı
    olmuştu ve günlük hayatın her konumunda nüfûzunu icrâ etmekteydi.
    Câhiliyye Arap inancının esası hastaya şifâ, çocuk edinme,
    kıtlık, vebâ gibi belâları kaldırma işini başka ilâhlara devrederek,
    dünyanın idâresini onlara taksim etmekten ibâretti. Cenâb-ı
    Hakk’ın yardımının ancak bu putlardan şefaat dilemekle elde edilebileceğine
    inanırlardı. Araplar bu putlara secde ederler, bunlar
    227 T. İzutsu, a.g.e., s. 88
    228 S. Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Terc ve Şerhi, DİB Y. c. 4, s. 418-420
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    adına kurban keserler, ekinlerinin bir kısmını, sürülerinin bir kısmını
    bunlara tahsis ederlerdi. Günümüzde benzer şekilde kabirlere
    gidilip kabir ehline duâ ederek onların tasarrufuyla çocuk
    sahibi olmak istenmektedir. Ayrıca bazı şeyhlerin nefeslerinden
    şifâ umulmakta, diri veya ölü olsun şefaatlerine sığınılmaktadır.
    Kur’an’da Yüce Rabbimiz şefaati ancak izin verilenlerin yapabileceğini
    ve yetkiyi sadece kendine has kıldığını belirtirken, günümüz
    câhiliyyesinde dünyada iken bazı efendi veya şeyhlere bu makam
    verilmiştir. Bu yanlış anlayış, İslâmî kesime hitap eden kitap, dergi,
    radyo ve televizyonların büyük bir kısmınca sürdürülmekte ve
    yaygınlaştırılmaktadır.
    Bir taraftan putperestlik, en yaygın şekliyle Arapların dimağına
    hâkimken, Arapların içinde Allah’ın varlığını inkâr eden, hesap
    gününü inkâr edenler de vardı. Bunlar, taptıkları putlarla bile alay
    ederlerdi. Arapların meşhur şâiri İmru’l-Kays, babası öldürüldüğü
    zaman Arap âdetlerine göre putu ile istişâre ederk babasının intikamını
    almak veya almamak hususunu ilâhın hükmüne bağlı kılmıştı.
    Şair, birinin üzerine “evet”, diğerinin üzerine “hayır” yazılan
    bir de üzerinde istişârenin tekrarını ifade eden üç ok almış ve
    bunları üç defa atmıştı. Sonuç, hep olumsuz çıkıyordu. Bu duruma
    hiddetlenen şâir oku ilâhının yüzüne atarak, ona hitâben: “Sefil!
    Öldürülen senin baban olsaydı, intikamını almaktan beni men etmezdin”
    demişti. 229
    Bir Câhiliyye Klasiği; Ebû Cehil: Asıl adı Amr, künyesi Ebû’l-
    Hakem olan şahsa Peygamberimiz, Ebû Cehil adını vermiştir.
    Dâru’n-Nedve üyesi olan Ebû Cehil, Rasûlün dâvetine başından
    beri karşı çıkmış ve Müslümanlar aleyhinde hazırlanan komploların
    çoğunda yer almıştı. Velid bin Muğîre ile Ebû Cehil, kendi
    kabilesine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri
    için Rasûl’e inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdi.
    Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil, hayatı boyunca
    İslâmiyet aleyihen çalıştı, halkın Müslüman olmasını engelledi.
    Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye çabaladı.
    İslâmiyet’i kabul eden kişi, toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını
    yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflâs
    ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek
    İslâm’dan döndürmeye çalıştı.
    Ebû Cehil, Mekke’ye gelip ticaret yapanlara düşük fiyat biçiyor,
    diğer müşteriler de ondan çekindikleri için o tâcirin malına tâlip
    olduklarını gizliyorlardı. Böyle bir durumda kalan tüccarın birisi,
    229 M. Muhammed Ali, peygamber’in Hayatı, Nur Y. s. 23
    CÂHİLİYYE
    - 55 -
    durumu Peygamber’e bildirmiş ve malını asıl değerinden satmıştı.
    Bu Ebû Cehil’in Peygamber’in evine giderek onunla kavga etmesine
    sebep oldu. Günümüzde de çiftçinin, üreticinin ürününü tüketiciye
    direkt ulaştırması engellenmektedir. Sözgelimi, Adana’da,
    Antalya’da üreticinin İstanbul’daki manavdaki satış fiyatının
    onda birine alıcı bulamayan çiftçilerin meyve ve sebzelerini, diğer
    bölgelerdeki tüketiciye doğrudan ulaştırmaları hemen hemen
    imkânsızdır. Aradaki büyük fark, Ebû Cehil veya onun özelliklerini
    taşıyan rantçıların cebine girmektedir. Ya da Türkiye’nin Arap
    ülkelerinden petrol almasını da buna örnek verebiliriz. Türkiye,
    komşularından direkt değil; BP (British Petrol), Shell (Hollanda
    şirketi), Mobil ve Total (Fransız şirketi) gibi büyük Batılı şirketlerin
    aracılığıyla petrol alabilmektedir. Bu şirketler, Müslümanların
    kaynaklarının kaymağını yemekte ve artıklarını da yerli rantçılara
    bırakmaktadırlar. Bunun yanında çok büyük oranda devletin petrole
    vergi yükü bindirmesi de ayrıca zulmü büyütmektedir.
    Câhiliyyenin Bir Başka Yönü: İslâm Dininin hedefi, insanın
    dünyaya, nimetlere bakış açısını değiştirmektir, olması gereken
    aslî yapıya döndürmektir. İslâm, geldiği bölgedeki her şeyi değil;
    vahye muhâlif olan fikir ve eylemleri değiştirmeye, ıslah etmeye
    çalışır. Çünkü İslâm, insanın tecrübesini sıfırlamaz. Meselâ İslâm,
    câhiliyyedeki mihri iptal etmemiş, ama mihrin kadının hakkı olduğunu
    ifâde etmiştir ve verilen mihrin geri alınmamasını istemiştir.
    230 Çok eşle evliliği iptal etmemiş, fakat dörde kadarla sınıra
    balayarak, bir tane almayı tavsiye etmiştir. 231
    Câhiliyye Arapları arasında en yaygın suçlar, adam öldürme,
    zinâ, kabile disiplinine, örf ve âdetlere karşı gelme gibi suçlardı.
    Uygulanan cezâî müeyyideler suçun ve suçlunun durumuna göre
    ölüm, dayak, hapis, diyet, sürgün ve kabile himâyesinden çıkarma
    gibi cezalardır. İslâm’ın gelişiyle bu cezalandırma usûllerinden sadece
    sonuncusu terk edildi. Sami kavimlerinde, Yahûdi ve Roma
    hukukunda bulunan adam öldürmeye kısas yapılması câhiliyyede
    de uygulanırdı. İslâm bunu devam ettirdi. İslâm, diyeti hataen
    öldürme ve kısastan vazgeçme sözkonusu olduğunda uyguladı.
    Câhiliyyeden farklı olarak diyet konusunda bazı kabilelerin ayrıcalıklı
    ve farklılığını ortadan kaldırdı. Kureyşin İslâm öncesi dönemlerine
    âit birtakım ölçü birimleri vardı ki, İslâm geldiğinde
    Müslümanlar bunu olduğu gibi kabul ettiler. 232
    230 4/Nisâ, 4, 20, 21
    231 4/Nisâ, 3
    232 Buhârî, c. 5, s. 43
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Hz. Peygamber, câhiliyye döneminde var olan -Hanif dininden
    kalma- bazı ibâdetleri de sürdürdü. Mina’da şeytan taşlama, Kâbe
    çevresini tavaf etme, tavaf sayısını Hacerü’l-Esved’e göre ayarlama,
    Safâ ve Merve arasında gidip gelme, rifâde (hacıları ağırlamak) ve
    sikaye (hacılara su dağıtma) gibi haccın bazı menâsiklerini korudu.
    Câhiliyyede değer verilen misâfirperverlik, hürriyet sevgisi, cesâret
    ve mertlik gibi değerleri İslâm da fazilet saydı. İslâm, câhiliyye döneminde
    var olan her şeye tepkisel olarak karşı çıkılmamış, neyin
    doğru neyin yanlış olduğu vahiy süzgecinden geçirilerek belirlenmiştir.
    233
    Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki
    Câhiliyye Toplumunun Önderi
    Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma
    amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme, evrensel gerçekleri
    kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Hz. Mûsâ ve Firavun
    kıssası, bütün bu amaçların gerçekleştirildiği en kapsamlı kıssalardan
    birisidir. Kur’an bu kıssa ile müslümanların imanını güçlendirme,
    İslâmî tebliğe karşı çıkan müşrikleri uyarma gibi amaçlarının
    yanı sıra, İslâm dışı câhilî toplumsal yapılanmaların, yönetim
    biçimlerinin, eşdeyişle Firavunî toplumların değişmeyen özelliklerini
    de ortaya koymayı amaçlar. İslâm dışı toplum ve yönetim
    biçimleri, tarihin hangi döneminde bulunursa bulunsun, hangi
    adla adlandırılırsa adlandırılsın, Firavun’a ve onun temsil ettiği
    siyasal sisteme, bu sistemle şekillendirilen topluma özgü inanç ve
    düşünceleri, özellikleri yansıtır. Bu nedenle özü bakımından Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) karşısında yer alan kişilerle kökten değiştirmeyi
    amaçladığı toplumsal yapı, Hz. Mûsâ döneminin Mısır’ından
    pek farklı olmadığı gibi, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde
    varlığını sürdüren İslâm dışı bir toplumsal ve siyasal sistem, yani
    modern câhiliyye de Mekke’dekinden çok farklı değildir.
    Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar: Kur’an, bize Firavun
    kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme
    imkânı veriyor. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği,
    Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavun’un
    ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı
    kabul edilen ilâhları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden
    başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını
    ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve İlâhî kanunları reddeden toplum,
    bu yetkiyi ister Firavun örneğindeki gibi tek kişiye, isterse
    belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez.
    233 Murat Kayacan, Câhiliyyenin Dünü Bugünü, Haksöz, sayı 62, Mayıs 96
    CÂHİLİYYE
    - 57 -
    Firavun’un, içinden akan ırmaklara varıncaya kadar bütün Mısır
    mülkünün kendisine ait olduğu yolundaki sözleri, Firavunî toplumların
    başka bir özelliğini gösterir. Bu tür toplumlarda mülk
    Allah’ın değil; hâkim gücün sayılır. Hâkim/ egemen güç, mülk üzerinde
    dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bu mülkiyet ve tasarruf
    anlayışının doğal sonucu olarak belli bir azınlık servet içinde
    yüzerken, büyük halk çoğunluğu açlık ve sefalet içinde kıvranır.
    Firavun’un, böylesine mutlak bir hâkimiyet ve mâlikiyeti yalnız
    başına sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kur’an, Firavun
    ile birlikte “mele” adını verdiği işbirlikçilerine de dikkat çeker.
    Bugünkü karşılıkları ile söylenirse mele’, büyük sermaye sahipleri,
    meclis üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, üst düzey bürokratlar, halkı
    etkileme ve yönlendirme imkânına sahip gazeteci, yazar, aydın,
    sanatçı, din adamı ve benzeri kişilerden oluşan topluluktur. Bunlar,
    Firavun’un, firavunî düzenlerin kendilerine sağladığı çıkarlar
    karşılığında onun hâkimiyetinin sürmesine yardım ederler. Bu da
    firavunî toplumların başka bir özelliğidir.
    Firavunî düzenler, yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve
    zorbalıklarla sürdürebilirler. Adâlet, eşitlik, insan hak ve özgürlükleri
    bu tür düzenler için hiçbir anlam taşımaz. Toplumda her şey
    düzenin korunması ve sürdürülmesi amacına uygun biçimde düzenlenir.
    Tıpkı Firavun’un Mısır’ındaki gibi toplum, çeşitli sınıflara
    bölünür; özellikle düzen için tehlikeli görülen unsurlar baskı ve
    zulümlerle zayıf düşürülür; gerektiğinde çocukların öldürülmesi
    için nüfus planlaması gibi yöntemlere başvurulur. Peygamberler
    ya da onların takipçisi mü’minler tarafından adâlet, özgürlük, insanca
    yaşama adına yapılan her çağrı, Firavun ve mele’i için mülk,
    saltanat ve hâkimiyetlerine yönelik bir saldırı anlamına geleceğinden
    hemen susturulması gerekir. Firavun’un, Hz. Mûsâ’nın dâveti
    karşısındaki tutumu, firavunî düzenlerin bu yolda uygulayacakları
    bütün yöntemlerin bir özetini verir: Psikolojik baskı, dâveti etkisiz
    kılacak karşı propaganda, suçlama, hapis ve öldürme tehditleri ve
    uygulamaları, çeşitli baskılar, işkenceler ve nihâyet soykırım.
    Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz
    âkıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olan’ın
    yakalayışı ile yakalanır234ve azabın en kötüsü ile kuşatılırlar.235 Sonunda
    bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok
    olup giderler.236 Âhiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar
    234 54/Kamer, 42
    235 40/Mü’min, 55
    236 43/Zuhruf, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    azabın en şiddetlisine sokulurlar.237 Hz. Mûsâ ve mü’minler ise
    imanlarının, sabır ve mücadelelerinin bir ödülü olarak esenliğe
    çıkar, Firavun ve işbirlikçilerinin mülküne vâris ve hâkim olurlar. 238
    Firavunluk, her zaman ve her yerde mevcuttur. Herhangi bir
    zaman dilimiyle sınırlı olmadığı gibi, yeryüzünün herhangi bir
    bölgesine de özgü değildir. O bir yaşam tarzıdır. Siyasal ve toplumsal
    bir düzen, ekonomik strüktür, hukuk sistemi, yönetim biçimi,
    kişilik karakteri ve bir ahlâk yapısıdır. Kısaca o, toplumu çepeçevre
    kuşatan bir hayat tarzıdır. Eski Firavunluk örnekleri, Kur’ân-ı
    Kerim’de ve tarihte sadece Mısır ile ilgili olarak gelmişse de, bu
    başka yerlerde bulunmadığı anlamına gelmez. Ülkeden ülkeye,
    çağdan çağ kimi ayrıntılarda farklılıklar olabilir. Birçoğu iç, pek
    azı da dış faktörlerden ötürü aralarında nicelik ve nitelik açısından
    birbirinden değişik yönleri vardır. Fakat her ne olursa olsun,
    neticede hepsi de Firavunluktur. Firavunların hal ve hareketleri
    toplumlarına da yansır ve o toplumlar ahmakça uyuşmuş; sürekli
    uyuyan, bilinçlerine perde düşen Firavunlaşmış toplumlar olurlar.
    Firavun ve çevresinin İlâhî mesaja muhatap olduklarında, ilk
    itirazlarından, bahânelerinden biri, Hz. Mûsâ’yı nankörlükle suçlamak
    olmuştur. “Biz seni içimizden bir çocuk olarak yetiştirmedik mi?
    Ömründe nice yıllar aramızda kalmadın mı? Ve sonunda yapacağını yaptın.
    Sen nankörlerden birisin.”239 Bu itiraz, günümüzde de olduğu
    gibi, tarih boyunca tüm müstekbirlerin ortak itirâzıdır. Bu, devlete,
    devletin sağladığı imkânlara karşı nankörlükle suçlamak, kurulu
    düzenlerinin bekası noktasında endişe sahibi olanların ileri sürdükleri
    yegâne suçlamalardan biridir. Bugün muvahhidlere yöneltilen
    fundamentalistlik, bölücülük, ayrımcılık, aşırılık ve hatta
    teröristlik suçlamaları “birlik ve beraberliğin biricik düşmanları”
    olarak gösterilmeleri, sadece zamanımıza ait yaftalamalar değildir.
    Firavunî düzenlerin temsilcileri, her dönemde atalarının
    izinden gitmişler, peygamberleri ve onlara uyanları yeryüzünde
    bozgunculuk yapmakla itham etmişler,240 zindana atmakla tehdit
    etmişlerdir.241 Her dönemde farklı versiyonlarıyla zâlimlerin sünneti,
    Firavun’un şu sözünde özetlenmektedir: “Biz daima onların
    üzerinde eziciler olacağız.” 242
    237 40/Mü’min, 46
    238 Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 193-195
    239 26/Şuarâ, 18-19
    240 7/A’râf, 127; 40/Mü’min, 26
    241 26/Şuarâ, 29
    242 7/A’râf, 127
    CÂHİLİYYE
    - 59 -
    Sihirbazlardan Medet Uman Firavun: “Firavun kavminden ileri
    gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak
    istiyor; ne buyurursunuz? Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet,
    şehirlere toplayıcı (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp)
    sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz olursak,
    bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:) ‘Evet, hem de siz
    mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.” 243
    Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Hârun’u halkın önünde
    rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da polislerini
    göndererek sihirbazları getirtti.
    Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar.
    Dâvet sahiplerine karşı çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler,
    eskisinden daha iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar,
    televizyon yayıncıları, emniyet yetkilileri ve istihbarat büroları vs.
    bunlar sihirden daha etkili ve güçlüdür. Belki bütün dünya sihri bir
    araya getirilse, bunlardan yalnız birinin verdiği zehiri verebilmesi
    mümkün değildir.
    Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında
    artık pazarlık başlamıştır. Yalan düzmede uzman bir sihirbaz ne
    isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer biz kazanırsak, kesin
    bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Bu, bir devlet sorunudur. İslâm
    dâvetine karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle
    ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar değil
    sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı” ilân edilecektir
    sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını sağlamak,
    makam ve rütbe...
    Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde makam
    sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavunu ve onun küfrünü,
    zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini sağlayanlar ve
    koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla makam ve mevkiler
    onlarındır. Bu kişiler kara câhil, sihirbaz, yalancı ve dalkavuk olsa
    bile durum değişmez.
    Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram günü insanların
    toplandığı kuşluk vaktidir.244 Vaktin tâyini, Hz. Mûsâ’ya
    aittir. Rasûlün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda insanlara tebliğ
    etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir. Büyücüleri
    Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet eder ve azapla uyarır.245
    243 7/A’râf, 109-114
    244 20/Tâhâ, 59
    245 20/Tâhâ, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Ancak Firavun onların etkilenmesini ve misyonlarını terk etmelerini
    önlemek için gizli bir görüşmede bulunarak onları şeytan
    yolunda sâbit kılmaya çabalar. Firavun’un verdiği moral destek ve
    vaadlerle246 Allah’ınki kıyaslanabilir mi? 247
    “(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa
    önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi. Onlar atınca
    insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya)
    getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar
    ki; bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya
    çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” 248
    Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve sihirbazların
    karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına toplanmışlar
    ve geniş halkalar oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma başlıyor. “Ey
    Mûsâ, önce ya sen at, ya da biz!” “Siz atın” dedi. Böylece kendisi
    sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı kazanacaktı.
    Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini -bir çeşit
    onları kandırma yöntemiyle- büyülediler ve onları korkuttular.
    Sanat ve çeşit itibariyle büyük bir sihir ortaya koymuş oldular. O
    sırada da Allah “asanı at” diye Hz. Mûsâ’ya vahyetti. Asa da onların
    büyüsünü yok etti. Sihirbazlar yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.)
    kazandı.
    “(Firavun ve kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
    Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan
    âlemlerin Rabbine inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden
    O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır’ın) kıptî olan
    halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza
    gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama
    keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e
    döneceğiz. Sen sadece, Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız
    için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve
    bizi müslüman olarak öldür’ dediler.” 249
    Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın önünde
    rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat onları
    kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu gösteriyor. Sanki
    biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki ifadesi gâyet açıktır.
    Bu âyette Firavun’un, sihirbazların âlemlerin Rabbine iman etmelerini
    engelleyecek hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni
    246 20/Tâhâ, 62-64
    247 20/Tâhâ, 68
    248 7/A’râf, 115-118
    249 7/A’râf, 119-126
    CÂHİLİYYE
    - 61 -
    olmaksızın iman etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir
    ediyor. Zira o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun
    emri olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
    Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine
    büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.250 Hem de ne iman!
    Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip hurma
    dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından kuşkuya
    düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın yanında ararlar.
    Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan gayr-ı resmî ajanlığa,
    bir daha geri dönmezler.251 Çünkü onların kalbine artık iman
    yazılmıştır.
    Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt edebilirler.
    Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi gösteriyor
    ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde samimi değildir.
    Hz. Mûsâ’yı âciz kılacağını düşünerek böyle bir istekte bulunmuştur.
    Firavun’un tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin
    şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler
    aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi diyor; sihirbazlar
    Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin iman ettiler’ mi diyor?
    Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek. Ve iftiraya başvuruyor:
    “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir grubun yaptığı tezgâhın
    sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini yönetimden uzaklaştırmak
    ve hükümetin yasal başkanını alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.”
    Görüldüğü gibi Firavun’un bu buluşu, tarih boyunca süregelen
    bütün Firavunların yöntemlerine son derece uygundur.
    Firavun’un iman eden sihirbazlara tehdit ettiği ve sonra uyguladığı
    “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin boynuna ip
    geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır. İbnül-Münzir
    ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre bu tür idamı
    ve organları parçalama şeklini Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı
    gibi Firavun, muhâliflerini bastırmak için birçok işkence çeşidi
    icad etmiştir. Bunları ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri
    bakanlıklarının, istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla
    bulsun ve hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
    Sihirbazlar, Rablerine duâda bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz, üstümüze
    sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.” Bize sabır ve tahammül
    yağdır ki, işkence acıları, sopa ağrıları, bıçak kesikleri ve
    250 20/Tâhâ, 60
    251 20/Tâhâ, 73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    boyunların vurulmasından doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin.
    İbn Abbas ve Süddî’den nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini
    uyguladı, kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç?
    Hakkı görüp teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
    Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme
    araçlarını (büyücüler) kullanmış ve son çare olarak da sâdık askerlerini
    devreye sokmuştur.252 Kendisi, kesin çözümden yanadır.
    İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına rağmen, ordusuyla
    tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha etkili tuzak kurabileceğini
    253 gözardı etmektedir. 254
    Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık:
    Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya,
    yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını
    sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin
    vazgeçemedikleri bir araçtır. Hz. Mûsâ’nın hak dine çağrısı
    sırasında göster-diği mûcizelere karşı, O’nu halkın gözünden
    düşürmek ve kamuoyunda etkinliğini azaltmak üzere bir yarış/
    gösteri düzenlenmesi kararlaştırılır ve bunun için de ülkenin her
    yanındaki büyücüler çağrılır.
    Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın taktikleridir.
    Türlü hileler, nutuklar, vaadler, yalanlar, entrikalar, karayı ak
    ve akı kara gösteren şarlatanlıklar. Gösteriş/şov yaparak halkın
    gözünü boyamak, aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları ve
    düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma araçları, hakkın
    değil; güçlünün egemenliği... eski ve çağdaş tâğutların sarıldıkları
    ipler/yılanlardır.
    Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi olarak
    kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin güvenlik önlemi
    niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat çekici bir başka
    nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet desteğine sahip olmasına
    karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in gösterdiği mûcizeler
    için “büyü” denilmekle kalınmamakta, Peygamber de “büyücü”
    olmakla suçlanmaktadır. Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve
    yararlı, kim bilir belki de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü,
    egemen güçler, kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve
    onları bununla suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların
    bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
    252 20/Tâhâ, 68
    253 3/Âl-i İmran, 154
    254 Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
    CÂHİLİYYE
    - 63 -
    Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma
    Silâhı: Firavunlar toplumunda “iyi tezgâhlanmış” propagandanın
    da bir güvenlik önlemi olarak gündemde tutulduğuna
    tanık olmaktayız. Karşı tarafı aşağılamak, küçümsemek, alaya
    almak veya aldırtmak, delilik/meczupluk damgası vurmak, yalancılığını
    ileri sürmek gibi yollarla mesajı ve dâvetçiyi yıpratma taktikleri
    her dönemin taktikleridir. Bu propagandalar sonucu, “hak
    olan” gözden düşürülmekte veya gizlenmekte, etkisizleştirilmektedir.
    Hakkı bâtıl; bâtılı hak göstermek, hakkı gizlemek ve hakkın
    hâkimiyetine engel olmak, hep propagandaya ihtiyaç duyacaktır.
    Firavun’un bu kabilden yaptığı propagandalara bakalım: Firavun,
    “ben sizin en yüce rabbinizim!”255 diyebilmekte ve propagandalarında
    Mısır ülkesi hükümdarlığının kendisine ait olduğunu,
    hatta kendine ait olanlar içinde akan ırmaklara kadar her şeyin
    bulunduğunu döne döne vurgulamaktadır.256 Ufak tefek kimi
    insanî eksiklikleri büyüterek kamuoyuna sunmak ve böylece puan
    kaybına yol açmak. Sözgelimi, duygusallığı arttığında veya kendi
    ana lisanı olmadığı için yabancı şive ile konuştuğundan Firavunların
    dilini konuşmakta zorlanan Hz. Mûsâ için “şu konuşamayan
    adam” gibisinden ifadelere başvurup rakibinin etkisini zayıflatmaya
    çabalamak. Kule yapma örneğini de bir propaganda malzemesi
    olarak ele almak doğru olacaktır.
    Olaya olumlu yaklaşıyormuş izlenimi vererek olumsuz sonuca
    vardırıcı bir tutum izleme taktiğidir kule yapma olayı. Firavun,
    Hâmân’dan yüksek bir kule yaptırmasını ister.257 Propaganda gereği,
    o kuleye çıkacak, “Mûsâ’nın ilâhı”na ulaşmanın yollarını arayacaktır,
    görünüşte. Elbette ki amaç, bu bulacağı yola gidip, sözü
    edilen ilâhın bulunmadığını görmek, daha doğrusu O’nu görmediğini
    söyleyerek inkârını bir gerekçe üzerine oturtmaktır; hem
    de düşünmekten uzaklaştırılan kalabalıklara inandırıcı olması düşünülen
    bir gerekçe ile. Daha kulenin yapım emrini verirken kullandığı
    “doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum”258 ifadesi, hem bu
    amacının belirtisi, hem de kuleden inişinde ifade edeceği inkârına
    önceden bir zemin hazırlama taktiği olarak alınmalıdır. 259
    Firavunların düzenlerine karşı çıkanlar, Firavun ve çevresi/
    egemen güçler tarafından çeşitli propagandalarla küçük düşürülmeye
    ve toplumda yalnız bırakılmaya çalışılmışlar, kitleler
    255 79/Nâziât, 24
    256 43/Zuhruf, 51
    257 28/Kasas, 38
    258 28/Kasas, 38
    259 Zübeyir Yetik, Her Nemruda Bir İbrahim, s. 90-91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    nezdinde gayr-ı meşrû olarak lanse edilmişlerdir. “Ben onun dininizi
    değiştireceğinden, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.
    Ben sizi doğru bir yola götürüyorum ve size doğru gördüğümü
    gösteriyorum.”260Bunlar, Firavun’un cümleleridir. Ancak dikkat edilmesi
    gereken nokta, Firavun’un propagandasından ziyade, kitlelerin
    bu seslenişe olan teveccühleridir. Yığınlar, Kur’an’ın tabiriyle
    “ateşe çağıran önderler”in peşinden gitmektedir.
    Rabbimiz, Firavun’un propagandalarına kanan Mısır toplumunu
    şu şekilde tanımlamaktadır: “İşte Firavun kavmini küçümsedi,
    onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim
    idiler.”261 Kitleler, şu ya da bu şekilde Firavun düzeninin devamından
    yarar sağlamakta veya yararları olduğu şekilde kandırılmaktadır.
    Toplum psikolojisi, rüzgâr nereden kuvvetle esiyorsa onun
    etkisiyle kitlenin o şekilde rüzgâra kapılıp sürüklendikleri şeklindedir.
    Böylece ateşe çağıranların izinden gitmeye devam etmektedirler.
    Ama bu, Mûsâ’yı da mü’minleri de etkilememektedir.
    “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik,
    İlkellik ve Bağnazlık Demektir
    Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu
    dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin
    niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle
    de dile getirilir.
    Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de
    içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu
    değerlerin geçmişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması
    değil; bu değerlerin mâhiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da
    mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından,
    Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına girmesinden
    sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve
    işbirlikçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik
    bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı.
    Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla
    İslâm’ı topluma yeniden hâkim kılma mücâdelesi veren
    müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm’a da gericilik, irticâ nitelikleri
    yamamaya çalışmaktadırlar.
    Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği
    anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek
    söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış
    260 40/Mü’min, 26, 29
    261 43/Zuhruf, 54
    CÂHİLİYYE
    - 65 -
    davranış olarak tesbit edilebilir. Kur’an’a göre bilgisiz insanlar kişisel
    arzu ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, istedikleri
    gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan
    saparlar.262Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler
    (emâniy, ümniye) geliştirmek263 ve bunu yaparken zanlarına
    dayanmaktır.264 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce
    ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya
    Allah’ın ilâhlığını, Rablığını, Melikliğini tanımama ya da Allah’a
    bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir.
    Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri
    evrende ve insan hayatında Allah’tan başka bir yaratıcı, öldürücü,
    tasarruf edici, boyun eğilecek, sevilecek, korkulacak, tevekkül
    edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar
    tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve
    kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun
    eğmek, itaat etmektir.
    Kur’an’ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında
    beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda
    oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle
    câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli
    peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir
    model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı
    olsun; adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya
    da Faşizm olsun, gericidir, mürtecidir.
    Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde
    mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfıkmünâfıklık,
    fâsık-fısk, tâğî-tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla
    da anlam ilişkileri içindedir. Bir İslâm toplumunda câhilî
    eğilimler, önlemler içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre
    mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm’ın öngördüğü inanç
    ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddederek
    herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen
    kişi, İslâm’la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş,
    mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini
    oluşturur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle
    İslâm’ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında
    sürdüren münâfıklar da gericidirler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları
    inançları ve bu inançların yansıması olan gerici eğilimleri zaman
    zaman davranışlarında, düşünce ve hayat biçimlerinde göstermek
    262 6/En'âm, 119
    263 2/Bakara, 78
    264 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için
    en tehlikeli olamdır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan
    kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki
    tutumu; benimseyerek sürdürdüğü câhiliye gelenek, görenek
    ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde
    edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm’ın doğru ve aydınlık yolundan saptırıcı
    ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.
    İslâm’ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına
    çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-
    yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna
    göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya
    da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma
    göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgisizlik,
    tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal
    olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır.
    Buna göre müslümanlar gerici, İslâm da gericiliktir. Bu
    yargı şöyle açıklanır: “Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve
    kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâfazakârlar, bu
    uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren
    düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir.
    Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup
    olmuş muhâfazakâr ister istemez bir “gerici’ olacaktır. Yeni
    gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden varolmuş
    olduğuna inandığı “altın bir çağı’ tekrar yaşamak için harekete
    geçecektir.” 265
    Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı,
    tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna
    bağlı değerler düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından
    önce ya da sonra oluşu, onun iyilik ya da kötülüğünün, gerilik ya
    da ileriliğinin ölçütü olamaz. İslâm’ın Türkiye’de terkedilmiş bir
    inanç ve toplum modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük
    ve geriliğini göstermez. Bu nedenle Türkiye’de ya da dünyanın
    herhangi bir yerinde mevcut sistem yerine İslâm’ı öngören,
    İslâm’ı geçirmeye çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar,
    toplumu tarihin belli bir zamanına döndürme amacı peşinde
    değillerdir. Tam tersine, insanların, içinde bulundukları koşullara
    göre oluşturdukları bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman
    ve mekânın üstünde bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için
    geçerli olan evrensel bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar.
    Bu inanç ve değerler düzeni ise Garaudy’nin deyişiyle
    “bilim, teknik, millet, para, cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar
    265 Ahmet Yücekök, Türkiye'de Din ve Siyaset, s. 90
    CÂHİLİYYE
    - 67 -
    üretilerek oluşturulan politeizm (çok tanrıcılık) üzerine kurulan
    çağdaş uygarlığın iflâsının artık iyice anlaşıldığı günümüzde
    bütün insanlığın önünde duran kurtarıcı tek seçenektir.”266 Dolayısıyla
    müslümanların gerici, İslâm’ın gericilik gibi gösterilmesi,
    Kur’an’ın terimleriyle söylenirse zanlarına dayanan, hevâları ve
    ideolojileri (ümniye) peşinde koşan sapkın kişilerin câhilî değerlendirmelerinin
    bir işaretinden başka birşey değildir.267 Nakıl ve
    akıl çerçevesinde irticâ/gericilik, başta mürtedlik ve her çeşit şirk
    için bir sıfat; mürtecî/igerici de, adı, dünya görüşü, diploması, kültürü
    ve yaşadığı zamanı ne olursa olsun her çeşit mürted ve müşriğin
    temel vasfıdır.
    Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
    Şirk, küfür, iman, tevhid gibi kavramlara yüklenilen anlamlarla
    bazıları Allah diyen herkesi İslâm dairesine sokarken, kimileri de
    bilinçli olsun ya da olmasın, toplumun büyük çoğunluğunu müşrik
    olarak nitelendirmektedir. Tarihin belli bir dönemine hapsedilen
    “câhiliyye” kavramı, bu tartışmaların doğru bir zemine oturtulmasında
    önemli bir rol oynamaktadır.
    Kavramlar üzerinde semantik çalışmalarıyla tanıdığımız İzutsu,
    câhiliyye kavramının başlıca semantik yapısını üç şekilde ifâde etmektedir.
    Ona göre cehl kelimesinin birinci ve en belirgin anlamı,
    insanın hareket tarzıyla ilgili olandır ki, bu da en ufak bir kızgınlık
    ânında irâdesini kaybedip parlayan, hırslarına hâkim olamayan
    insanların davranışıdır. Bu anlamda kavram, duygularını frenlemesini
    bilen ve akıl gücünün işâreti olan hılmin zıddıdır. İnsan
    hayatını bütünüyle kapsayan bir kavram olan “cehl”, “zulm”ü de
    anlamamıza yardımcı olur. İkinci anlamı olayların içine nüfuz edemeyen,
    daima sathî düşünen ve dolayısıyla her zaman basit ve
    isâbetsiz hükümler veren insanın entelektüel kapasitesiyle ilgilidir.
    Cehlin üçüncü anlamı “bir şeyi bilmeme”dir ki, İzutsu bu şekliyle
    kelimenin ilmin karşıtı olduğu, fakat Kur’an’da önemli bir rol oynamadığını
    söylemektedir. 268
    Kur’an’da “câhiliyye”, İslâm öncesi döneme ad olmakla
    beraber,269 daha genel anlamda hangi zaman diliminde olursa olsun,
    vahyî ilkelere sırt çevirmiş her türlü zihniyete verilebilecek
    geniş bir kavramdır. Nitekim Rabbimiz, geçmiş kavimlerden peygamberlerin
    karşısında yer alıp mücâdele edenleri anlatırken sık
    sık bu kelimeyi kullanmıştır.
    266 Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29
    267 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233
    268 T. İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, Kevser Y., s. 197-204
    269 33/Ahzâb, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    İlimden değil de hevâya uymanın sonucu zandan kaynaklanan
    câhilî değerler insanların hayatlarına yön vermekte ve dünya
    görüşlerini biçimlendirmektedir. Burada Kur’an’ın ilme yüklediği
    anlamın ne “tür ve nitelikte olursa olsun, bilgi birikimine sahip olmak”
    anlamına gelmediğini hatırlamak gerekir. Âlimler vahye tâbi
    olan mü’minlerdir. İslâm’ın getirdiği vahyi merkezli bu ölçü, fayda
    sağlayan bilgiyi doğru kabul eden pragmatist bilgi anlayışına sahip
    zihinlerin anlamlandıramayacağı bir ölçüdür. Bizlere Kur’an’ı
    nasıl yaşayacağımızı öğreten rehberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    ümmî olması, bu açıdan önemlidir. Zâten bilgiyi İlâhî hedefleri için
    araç haline getirmeyip ona sahip olmayı hayatının amacı haline
    getirenler Kur’an’ın ifadesiyle “kitap yüklü eşekler”270sıfatına uygun
    düşmüyorlar mı? O halde câhil olmak, bilgiden yoksun olmaktan
    ziyâde, zanna dayanan bilgilerle beslenmektedir.
    Hevâ ve heveslerine uyarak zannî bilgiyle akaidini oluşturan
    câhiller, tarih boyunca peygamberlerin ve dinin şâhitliğini yapan
    muvahhidlerin karşısında olagelmişlerdir. Câhilî değer yargılarına
    sahip bu zümre, menfaatleri gereği atalarının dininden tâviz
    vermezler ve kendilerine İlâhî mesajı tebliğ edenlere de kafa
    tutarlar. “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin?
    Şu halde eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi
    ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum,
    ancak sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.”271Aynı
    zamanda câhillerin vahye karşı takındıkları sarsılmaz, inatçı tutumlarını
    Kur’an şöyle ifâde etmekte: “Gerçek şu ki, Biz onlara
    melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına
    toplasaydık -Allah’ın dilediğ dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak
    onların çoğu câhillik ediyorlar.” 272
    Bu âyetlerin günümüzde yaşayan tabloları âdeta sergiliyor olmasına
    rağmen, Kur’an’ı sadece nüzul sebebine bağlı olarak, tarihî
    bir metin gibi algılayan hâkim zihnî alışkanlıkların varlığı sebebiyle
    bir kez daha hatırlatmak gerekir ki âyetler, insanlık tarihinin başlangıcından
    itibaren devam eden tevhid-şirk mücâdelesinin şirk
    cephesindeki câhillerden bahsetmektedir. Hayatın içinde İslâmî
    mücâdeleyi ağır bedeller ödeyerek sürdürenler ise câhiliyyenin ne
    demek olduğunu bilmektedirler. İşte bu Müslümanlardan Allah’a
    canını sunarak dinin şâhitliğini yapan ve hâlâ Müslüman gençliği
    fikirleriyle etkilemeyi sürdüren şehid Seyyid Kutub, câhiliyyeyi şöyle
    tanımlıyor: “Bütün câhiliyyeler, ilk önce kulların kullara kulluğu
    270 62/Cum’a, 5
    271 46/Ahkaf, 22-23
    272 6/En’âm, 11
    CÂHİLİYYE
    - 69 -
    esasına ve Allah’tan başkalarının ilâhlaştırılması temeline dayanır.
    Peygamberlerin dâveti ise, her zaman Allah’ın birliği ve sahte
    tanrıların yıkılması esâsına dayanır. Yani yalnız ve yalnız Allah’ın
    dinine bağlanıp Allah’tan başka ilâhın bulunmadığı esâsına istinad
    eder. İşte bunun için temelden câhiliyyenin dayandığı esaslarla
    çatışır. Ve bu yüzden onların varlığı câhiliyyenin varlığı için en
    büyük tehlike olur.”273Hayatının noktalanışı, söyledikleri ile uyum
    içerisinde bulunan şehidin varlığı câhiliyye için büyük bir tehlike
    olarak görülmüş ve idam edilerek şehid olmuştur. Ancak bu idam,
    beklenenin aksine, Müslümanların câhiliyyeye karşı bilinçlenmesinde
    ve tavır almasında bir büyük etken olmuştur.
    Servet ve güç sahibi mağrur azınlık güya vahyi kabul etmemelerini
    sosyal statüleri düşük yoksul insanların bu dine mensup olmalarına
    bağlamaktadırlar. Onlara peygamberlerin cevabı ise şöyledir:
    “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret/mal istemiyorum.
    Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim.
    Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi câhillik etmekte
    olan bir kavim görüyorum.” 274
    Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç
    bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten
    kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz câhillik
    etmekte olan bir kavimsiniz.”275Günümüz modern câhiliyyesinde
    de açıkça gördüğümüz ahlâkî değerlerin gittikçe ivme kazanan
    ifsâdı, câhiliyyenin belirgin özelliklerindendir. Tapınma duygularını
    kendilerine sunulan ve kendileri gibi âciz varlıklarla tatmin
    eden zavallı insanlar onların getirdikleri ahlâksız tutumları bir
    ibâdet coşkusu içerisinde îfâ etmektedirler.
    Defalarca tebliğ edildiği halde, artık yola gelmeyen bilinçli
    olarak tercihini kullanmış olan câhilî bir topluluğa nasıl tavır alınacağı
    konusunda Allah, Rasûle ve dolayısıyla bize şunu emretmektedir:
    “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını
    sanırsın, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden
    yüzçevir.”276 Câhillerden yüzçevirmek, onlardan, öncelikle zihinsel
    olarak kopuşu gerektirmektedir ki, onların diniyle Müslümanların
    dini arasında hiçbir alâka kalmasın.
    Buraya kadar bahsettiğimiz câhiliyye; İslâmî düşünüş, davranış
    ve ahlâkına aykırı tüm değer yargılarına sahip, vahye karşı alınmış
    273 Seyyid Kutub Külliyatı, Hikmet Neşriyat, c. 3, s. 316
    274 11/Hûd, 29
    275 27/Neml, 55
    276 7/A’râf, 198-199
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    bilinçli bir tavrın adıdır. Bu tavırda vahiyle bir çatışmaya girilmiştir.
    Bu câhilî yaşayış biçimi bir çağda olup geçen ve bir daha tekerrür
    etmeyen tarihî bir olay değil; bir sistemdir, bir inançtır ve her zaman
    da aynı organik yapıya ve güçlere sahiptir. 277
    Câhilî Tutum: Kur’an’ın konuyla ilgili diğer âyetlerinde değer
    yargıları vahyî olduğu halde çeşitli zaaflardan dolayı câhilce tutum
    sergileyen Müslümanlardan, hatta peygamberlerden bahsedildiğini
    görüyoruz. Burada Râgıp el-Isfehânî’nin kavramı tanımlarken
    verdiği üçüncü anlam, dikkati çekmektedir. O, “cehl”in
    anlamını kişinin ilim sahibi olmaması ve gerçeğin dışında bir şeye
    itikat etmesi olarak verdikten sonra kavramı, itikad doğru veya
    yanlış olsun “gerekenin, hak olanın dışında davranışlarda bulunmaktır”
    şeklinde tanımlamıştır. İsfehânî’nin verdiği bu anlamın
    âyetlerle örtüşmesi ve cehl kelimesinin bu anlam boyutu önem
    taşımaktadır. Bununla ilgili olarak, Nuh kıssasını örnek verebiliriz.
    Allah, Nuh’tan gemi yapmasını ve ona yalnızca iman edenleri
    almasını emretmiş ve şöyle demiştir: “Zulme sapanlar konusunda
    da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”278
    Buna rağmen Nuh (a.s.), gemi dağın üzerinde durup zâlimler topluluğuna
    da “uzak olsunlar!”279denildiğinde bir baba şefkatiyle
    Rabbine seslendi; “Rabbim şüphesiz benim oğlum âilemdendir ve
    Senin vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin.’ Dedi
    ki: ‘Ey Nûh, kesinlikle o senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih
    olmayan bir iş (şirk işlemiştir). Öyleyse hakkında ilmin olmayan
    şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, câhillerden olmayasın diye
    sana öğüt veriyorum.”280 Rabbimiz akrabalık bağlarına göre değil;
    inanç üzere kurulmuş bir birlikteliğin, cemaatin kurulmasını
    istediğinden, daha önceden uyarılmasına rağmen Hz. Nuh’un
    içine düştüğü câhilce düşünüşü eleştirmiştir. Allah’ın Hz. Nuh’u
    uyarısından sonraki davranışı bugün bizi de ilgilendiren önemli
    bir tavırdır: “Dedi ki: ‘Rabbim, ilmim/bilgim olmayan şeyi Senden
    istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet
    etmezsen, hüsrâna uğrayanlardan olurum.” 281 Hz. Nuh,
    hatasını anlayınca hemen tevbe etmiş ve davranışını ıslah etmiştir.
    Peygamberimiz de Allah’ın câhilce gördüğü bir tavrından dolayı
    uyarılmıştır: “Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara
    bir âyet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven
    277 S. Kutub, a.g.e., s. 315
    278 11/Hûd, 37
    279 11/Hûd, 44
    280 11/Hûd, 45-46
    281 11/Hûd, 47
    CÂHİLİYYE
    - 71 -
    dayamaya gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü
    hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma.” 282 Hz.
    Yusuf ise, câhilce bir tutuma meyletmemesi için Allah’tan yardım
    dilemektedir: “(Yusuf) dedi ki: ‘Rabbim, zindan bunların beni kendisine
    çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni
    benden uzaklaştırmazsan onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece)
    câhillerden olurum.” 283
    Buradan da anlıyoruz ki, kişi her ne kadar vahyî değerleri kendisi
    için belirleyici kabul etmiş olursa olsun, değişen hayat şartları
    ve insan olmanın getirdiği zaaflardan dolayı zaman zaman câhilî
    tutumlar içerisinde bulunabilmektedir. Bu vâkı, tabii ki hataları
    meşrû göstermez. Kişinin hatalarından dolayı tevbe etmesi ve
    nefsini ıslah etmesi gerekmektedir ki, burada ifsad ve ıslah önem
    arzeden anahtar kavramlardır. Müslümanın davranışlarında zaman
    zaman sapmalar görülüyorsa, bu mutlaka düzeltilmelidir. Bu
    ıslah ise, iyi bir otokontrol ve kişiyi yanıldığında uyarıp düzeltmesini
    sağlayacak bir Müslüman topluluğun varlığı ile olur. İman, bir
    kere kabul edildikten sonra kişide durağan olarak kalmamakta,
    aksine, hayatta İslâmî mücâdeleyi sürdürürken karşılaştığımız çeşitli
    zorluklarla denenmektedir. Ve Müslümanların bu imtihanlar
    konusundaki dirençleri oldukça önemlidir. Direnemeyenlerin kaybolup
    gittiklerini görmekteyiz. Bu yüzden kişinin sürekli bir çabası
    ve kendisini Kur’an’la uyarabilecek mü’minler ile birlikteliği
    oldukça önemlidir.
    Câhilî tutum ve sapmalar Rasûl’ün ashâbında da görülmüş
    ve Peygamberimiz tarafından uyarılmıştır. İbn Hişam’da yer alan
    bir rivâyete göre, İslâm’la şereflendikten sonra kardeş olmuş Evs
    ve Hazrec’ten bazı kimselerin sıcak sohbetlerini kısakanan bir
    Yahûdi, bu iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirlerle
    onları tahrik etmişti. Taraflar birbirleriyle çatışmak üzere iken durumu
    haber alan Rasûlullah, onlara hitâbında Allah’ın kendilerini
    İslâm’la müşerref kıldıktan sonra, câhiliyyeden kurtardığını, yaptıklarının
    ise bir câhiliyye dâvâsı olduğunu hatırlatmıştır.
    Uhud savaşına katılan bir grup da can derdine düşüp câhilî
    düşüncelere dalmışlardı: “Sana kederin ardından üzerinize bir güvenlik
    (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu.
    Bir grup da, canları derdine düşmüştü. Allah’a karşı haksız yere câhiliyye
    zannıyla zanlara kapılarak: ‘bu işten bize ne var ki!?’ diyorlardı. De ki:
    ‘Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde
    gizli tutuyorlar. ‘bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’
    282 6/En’âm, 35
    283 12/Yusuf, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    diyorlar. De ki: ‘Eğer evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi
    yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah,
    sînelerinizdeki denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı).
    Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir.”284 Allah bu câhilî tutumlarını
    vurgulamış, âyetleriyle mü’minleri eğitmeye devam etmiştir.
    Günümüzde ise, toplumun Yâsîn Sûresindeki: “Babaları uyarılmamış,
    böylece kendileri de gâfil kalmış bir kavmi uyarman için
    (gönderildin).”285 âyetindeki “uyarımamış toplum” özelliğiyle benzeştiğini
    söyleyebiliriz. Kur’an’ın varlığına rağmen, yüzyıllar boyunca
    insanlarla Kur’an arasına aşılması güç engeller koyulmuştur.
    İnsanların mezhebe ya da şu veya bu kitaba dayanarak oluşturulmuş
    düşünce biçimlerine çağrıldığını biliyoruz. Ancak bu ağrı,
    Kur’an’a olmadıktan sonra, toplumun uyarıldığını söyleyemeyiz.
    Aynı şekilde Rasûl’ü de gerçek şekliyle tanımak, -zayıfıyla, uydurmasıyla-
    hadis külliyâtı içinde kaybolmak zannedilmiştir. Bu zorluklarla
    karşılaşanlar herhangi bir mezhebî taassuba kendilerini
    teslim etmektedirler. Bütün bu câhilî ve mutlaka ıslah edilmesi
    gereken tutumların giderilmesi için, muvahhid Müslümanlara
    önemli görevler düşmektedir.
    Düşünce netliğine ulaşılsa bile Müslümanların Uhud savaşı örneğinde
    olduğu gibi, câhilce davranışlar sergilediğini söyleyebiliriz.
    Eğer bu davranışlar düzeltilmez ve bu şekilde yaşamanın doğruluğuna
    dâir hayat felsefesi oluşturulursa işte o zaman istikamet
    tehlikeli boyutlara yönelir. Özellikle modern yaşantının getirdiği
    olumsuz anlamda bireyselleşme ve birey olarak kaldıkça da âtıl
    duruma gelme, kişilerin ümmet bilincini oluştur, zulüm karşısında
    direnme gibi hayâtî sorumluluklarında bir umursamazlık meydana
    getirmektedir.
    Allah’ın sınamalarına karşı tevhidî kimliğimizle tavır takınmamız,
    câhilî eğilimlerimizde ise hemen davranışımızı ıslah için
    çaba sarfetmemiz gerekir. Aksi halde ıslah edilmeyen câhilî birikimlerimiz
    bir gün câhilî değer yargılarına sahip kişilerin davranış
    biçimleriyle ortak bir paydada buluşabilir. Burada Müslümanların
    özellikle güçlü modern dayatmalar sonucu nereye savrulacağını
    şaşıran kimselere ‘ma’rûfu emretme, münkerden sakındırma” konusunda
    duyarlı olmaları gerekir. Bu görev, Müslümanların hayatında
    gevşeyen, çözülen İslâmî değerlerin sağlamlaştırılması için
    bugün daha da zorunlu bir hal almıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “bilgisizlik” anlamıyla “cehâlet” kelimesinin
    kullanıldığını da görüyoruz: “İçinizden kim bir cehâlet sonucu bir
    284 3/Âl-i İmrân, 154
    285 36/Yâsîn, 6
    CÂHİLİYYE
    - 73 -
    kötülük işler, sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır,
    merhamet edendir.”286 ve “Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı
    tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemen tevbe
    edenlerinkidir.”287 Demek ki cehâlet nedeniyle bile olsa, işlediğimiz
    kötülüklerin bağışlanması için Rabbimiz tevbeyi ve davranışın ıslahını
    şart koşmaktadır. Davranışını düzeltmeyen tevbe, tek başına
    bir anlam taşımamamaktadır.
    Konumuzla ilgili bir âyet de şudur: “Ey iman edenler, eğer bir
    fâsık size bir haberle gelirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehâlet sonucu
    bir kavme kötülükte bulunusunuz da, sonra işlediklerinize pişman
    olursunuz.”288Bu âyet, günümüz Müslümanlarının haber kaynaklarını
    değerlendirme açısından dikkate alınması gereken önemli
    bir husustur. Bize gelen haberlerin etraflıca araştırılması ve dikkatli
    yorumlanması gerekir. Yoksa, işkence gören nâmuslu Müslümanlar
    savunulacağı yerde, provakasyon söylemlerinin etkisiyle
    insanlara iftirâ edilebilir. Bu tür câhilî tutumların, kişisel planda
    kalmayıp Müslümanların onurunu zedelemesinden dolayı, mutlaka
    farkına varılması ve ıslah edilmesi gerekmektedir.
    Allah’tan daha güzel hüküm veren olmadığının289 bilincinde,
    imanlarını amelleriyle sâbitleştiren, sapma ve gevşeme gösteren
    çevre içinde direnip sabır gösteren ve hakkın Müslümanlar
    arasında kaim olmasında imkânlarını ortaya koyarak bireysel ve
    toplumsal planda hüsrâna uğramayacağımız bilen fedâkâr Müslümanların
    birliktelikleriyle karşı koyabileceğmizi hatırlatıyoruz. 290
    Câhiliyye, Sosyal Çevre ve
    Geleneğin Putlaştırılmasıdır
    Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip
    olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim
    sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer
    insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal
    bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her
    türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan
    alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın,
    toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir.
    Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    286 6/En’âm, 54
    287 4/Nisâ, 117
    288 49/Hucurât, 6
    289 5/Mâide, 50
    290 Hülya Koç, Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı, Haksöz, 46-47,
    Ocak-Şubat 95
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir.
    Toplum, binlerce yıllık birimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini,
    inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal
    değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine
    mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında
    şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle
    gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan
    sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman
    da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını
    ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
    Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına
    göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları
    İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri
    normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliye). Câhiliye toplumlarında
    insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı
    bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına
    rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine
    rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal
    değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir.
    Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler
    için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları
    toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır.
    Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine
    göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale
    getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey,
    içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış
    da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul
    edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
    Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliye toplumunun karşısına
    çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor
    da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi doğru
    yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil de,
    bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa kadar
    atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey
    görmedik...”
    Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun
    kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı Kerim,
    çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”,291 “vahiy bilgisine karşı
    291 5/Mâide, 59; 7/A'râf, 102; 9/Tevbe, 8
    CÂHİLİYYE
    - 75 -
    ilgisiz”,292”Allah’ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük eden”293 ve
    “kâfir”294 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da
    insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların
    çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”295; “Andolsun ki
    eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”296; “Sen iman etmelerine düşkün
    olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”297; “Elif Lâm
    Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat
    insanların çoğu iman etmezler.” 298
    Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik
    taşıyan, normları câhiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar,
    çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları
    Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu
    üzerinde mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde
    bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan
    saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz
    de söylemezler.”299 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise
    birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun
    da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın
    bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl
    inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun
    beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma
    korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından
    Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur.
    Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu
    doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini
    görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil,
    Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
    Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal
    çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya
    olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk
    bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal
    duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler
    güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin
    inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin
    inkârcılığının bir motivi olur.
    292 7/A'râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe', 28
    293 2/Bakara, 243; 7/A'râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü'min, 61
    294 12/Yûsuf, 103; 13/Ra'd, 1; 17/İsrâ, 89
    295 17/İsrâ, 89
    296 37/Sâffât, 71
    297 12/Yûsuf, 103
    298 13/Ra'd, 1
    299 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Atalar Kültü: Her doğan insan, bir toplum içerisinde, o topluma
    özelliğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey
    kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu devam
    ettirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle hayatlarını şekillendirirken,
    diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma
    uğraşına girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum
    bireyleri kültür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar. Zira sosyal
    bir varlık olan insan, doğal olarak, önceki nesillerin devretmiş
    olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir.
    Sahiplenilen bu sosyal normlar nesileller boyu sürekliliğini korur.
    Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik
    arzetmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir. 300
    Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda
    sıyrılması, onları terketmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değerler
    önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ayrılmamacasına
    yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Aynı
    şekilde toplumda bâtıl inançlar, kötü alışkanlıklar hâkim olunca,
    bu insanları atalarından taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve
    alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir. İşte toplumun
    yapısını oluşturan bâtıl inanç ve kötü davranışlar insanları
    hakikatleri idrâk etmekten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli
    sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı câhiliye toplumunun
    normları, insandaki inanma kabiliyetinin uyanmasını ve
    gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur’ân-ı Kerim bu toplumsal
    yapıyı Hakk’ın tezâhüne en büyük engel kabul etmiş; aklî
    incelemeyi, delillere sarılmayı, bilinçli ve insanca yaşamayı önermiştir.
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin
    azabına çağırıyor idiyse?!” 301 Eski atalarına tapıyor olmalarının
    hiçbir aklî dayanağı yoktur.302 Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar.
    303 Öyle bir taklit ki, taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı
    bunun üzerinde hiçbir şekilde düşünmüyorlar. İnsan bir şeyi taklit
    edebilir, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden
    önce üzerinde düşünür. Fakat kâfirler kendilerine gelen İlâhî mesajı
    kabul etmedikleri gibi, taklit ettikleri gelenek ve değerlerin
    doğru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.
    300 Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Y. s. 19
    301 31/Lokman, 21
    302 İbn Kesîr, III/458
    303 Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, IV/241
    CÂHİLİYYE
    - 77 -
    Câhiliye toplumlarında gelenekçi anlayış, geçmişin tartışılmasına,
    atalardan miras alınan sosyal normların analiz edilmesine
    ve seçmeciliğe tâbi tutulmasına karşı çıkar: “Onlara (müşriklere):
    ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış,
    doğruyu da bulamamış idiyseler?”304 Kur’an’a, Peygamber’in getirdiklerine
    tâbi olmaları istendiğinde atalarını taklitle yetinmişlerdir.
    Taklitçilik, câhiliyye ve şirkin ayrılmaz niteliklerinden birisidir.
    Kur’ân-ı Kerim, ataları taklit ve onlara uyma bahanesiyle dünya
    ve âhiretle ilgili hakikatleri inkâr etme anlayışını pek çok âyette
    değişik vesilelerle kınar. “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik
    de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de
    hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı
    bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi.
    ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu
    getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu
    biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık.
    Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?” 305
    Aynı zamanda atalar kültü, tarihin belli bir dönemiyle belli nesille
    sınırlı olmayıp, sosyal etkileşim kuralı gereği nesilden nesile
    geçerek süreklilik özelliği gösterir: “Bizden önce babalarımız Allah’a
    şirk/ortak koşmuştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesiliz, işleri bâtıl
    olanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?” 306
    Kur’ân-ı Kerim, her inanç ve davranışta delile başvurmayı öngörürken,
    müşrikler inanç ve davranışlarında atalarını taklit etmeyi
    ölçü almışlardır. “İbrâhim sordu: ‘Nelere tapıyorsunuz?’ Onlar:
    ‘Putlara tapıyoruz. Onlara bağlanıyoruz.’ ‘Çağırdığınız vakit sizi duyuyorlar
    mı? Yahut size bir fayda ve zarar verirler mi?’ ‘Hayır, ama babalarımızı
    da bu şekilde bulduk.”307Müşrikler putların geçerliliğini geleneğe
    bağlıyorlar. Delil yerine taklitçiliği tercih etmeleri, şirkte kalmanın
    motivi olup, aynı zamanda Allah’a ortak koşanların düşünce esasını
    teşkil eder.
    Atalardan miras olarak alınan sosyal normların ve bunlara
    bağlılığın en olumsuz tarafı, toplumun yahut bireyin hidâyete ermesi
    için bir aşama olan sosyal veya bireysel değişimi engelliyor
    304 2/Bakara, 170
    305 43/Zuhruf, 21-25
    306 7/A’râf, 173
    307 26/Şuarâ, 70-77
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    olmasıdır. Meselâ, câhiliye toplumlarını hidâyete çağıran, onlarda
    bir değişim süreci başlatmak isteyen bütün peygamberle bu sosyal
    motiv ile karşı karşıya kalmışlardır. Geçmişi üstün görme ve
    beğenme duygusu, sosyal değişme karşısında kalan toplumlarda
    sıkça görülen bir olaydır. Çünkü âdetlerine bağlı olan toplumlar
    değişiklikten rahatsız olur. Fakat bu durum âdetlerin niteliğine
    göre de değişiklikler arzeder. Kendisine veya geçmişine kusur isnad
    etmek, insana zor gelir. Dolayısıyla önceden beri yürürlükte
    olan çok sayıdaki âdetlerden insanı vazgeçirmek güç bir meseledir.
    Özellikle köklü bir geçmişe sahip toplumların, yıllar öncesi, hayat
    normlarının bir birikimi olan geleneksel yapıyı değiştirmenin kolay
    olmadığı görülüyor. Çünkü söz konusu geleneksel yapı toplum
    bireylerinin tamamının katılımyla bir kültür birikimi meydana getirmiştir.
    İşte toplum vicdanında kemikleşen bu dâhilî geleneksel
    yapıyı değiştirmeyi başaran, aynı zamanda toplumu İlâhî geleneğe
    dâvet eden İslâm olmuştur.
    İslâm’ın ilk dönemde değiştirmeyi başardığı toplumun geleneksel
    yapısı içerisinde dinin konumunu incelediğimizde, dinî
    inanç ve davranışların samimi bir insan ifadesi olmadığı, körü
    körüne atalara bağlılık olduğu görülür. Psiko-sosyal açıdan bir
    değerlendirme yapıldığında, İslâm öncesi Araplarda putperestliğin
    gerçek mânâda bir “din” olmaktan ziyade, kutsallaştırılmış
    geleneklere bağlı ve bir dereceye kadar sosyal düzeni sağlayan
    davranış kuralları olduğu sonucuna varılır. Câhiliye devri Araplarında
    “din” ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok, kollektif
    kabile şuurunun davranışlar şeklinde tezâhür eden bir görüntüsüdür;
    realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu veya
    düşünüş biçimi değildir. Kısacası inanç, sosyal çevrenin empoze
    ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlendirmelerden uzak,
    körü körüne robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli
    olan atalara bağlı kalarak örf ve âdetlere uygun şekilde hareket
    etmekti.
    Özellikle İslâmî tebliğin Mekke devrinde nâzil olan âyetler,
    İslâm öncesi Arap toplumunun din anlayışına ışık tutmaktadır. “De
    ki: ‘Allah’ı bırakıp da taptığınız putlarınıza hiç baktınız mı? Yeryüzünde
    yarattıkları nedir? Bana göstersenize.’ Yoksa onların Allah’la ortaklığı
    göklerde midir? Yoksa Biz onlara kitap verdik de ondaki delillere mi dayanırlar?
    Hayır! O zâlimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.”308; “(Ey
    inkârcılar!) Şimdi Lât, Uzzâ ve bundan başka üçüncüleri olan Menât’ın
    ne olduğunu söyler misiniz? Bunlar (bu putlar), sizin ve babalarınızın
    taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil
    308 35/Fâtır, 40
    CÂHİLİYYE
    - 79 -
    indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevâsına (canlarının
    isteğine/arzusuna) uymaktadırlar.”309; “Âyetlerimiz onlara apaçık olarak
    okunduğu zaman; ‘Bu adam sizi babalarınızın taptıklarından alıkoymaktan
    başka bir şey istemiyor’ derlerdi. ‘Bu Kur’an düpedüz bir uydurmadan
    başka bir şey değildir’ derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun
    için; ‘bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi.” 310
    Kur’ân-ı Kerim’in ısrarla, hidâyetin önüne bir engel olarak dikilen
    atalar kültü üzerinde durduğunu görüyoruz. Kur’an’da en
    çok üzerinde durulan inkâr motivi olan atalar kültü, inkârın tarihî
    sebebi de sayılabilir. Gelenekçi toplumlar, bâtıl değer yargılarına
    son derece bağlı ve yeniliğe kapalıdırlar. Aslında her toplum bu
    özelliğe az çok sahiptir. İnsanların gelenek ve göreneklerinden
    vazgeçip yeni düşünceleri kabul etmeleri zor bir iştir. Özellikle
    toplumun yaşlı kesiminde eskiye bağlılık hissi gençlerden daha
    güçlüdür. Atalarından devraldıkları gelenek ve değerleri körü körüne
    izleyenler, bu gelenekleri uyulması gerekli bir otorite olarak
    kabul ederler. Geleneklerin otoritesini benimsemiş olmak Allah’ın
    otoritesini benimsemeye engel olur. 311
    Günümüzün din kültürü ve din içerikli ihtilâf ve tartışmalar
    konusunda biri ifrat, biri tefrit iki bâtıl çizgi göze çarpmaktadır.
    Bir tarafta geleneği ve içinde çeşitli bid’atlar, hurâfeler, isrâiliyat
    ögeleri bulunan geleneksel din anlayışını (içine bolca bâtıl karışmış,
    dolayısıyla hak olmaktan çıkmış, hak görünümündeki sentezi)
    bağnazca savunan dindar görünümlü insanlar; diğer tarafta
    bunlara tepki olarak çıkan, İslâm dışı çevrelerce, düzen ve medya
    tarafından destek gören ve gittikçe yaygınlaşma eğilimindeki
    modernist ve reformcu din anlayışı. Bize düşen, hakkı hak bilerek,
    ona hiçbir bâtılı karıştırmadan, eğer karıştırılmışsa Kur’an ve sahih
    sünnet ölçeğiyle yeniden ayıklayarak katıksız, hurâfelerden arınmış,
    atma ve katmalardan arınmış “hâlis din”e sahip çıkmak, “hak
    üzere”, orta yol olan sırât-ı müstakîm çizgisinde yaşamaktır.
    Zan ve vehimlerle veya doğrudan doğruya cehâletin verdiği
    telkinlerle, atalardan miras alınan din anlayışının sorgulanmadan
    kabulüyle görülen hurâfe inançlar, ameller ve bunları savunanlar,
    dini hurâfeler yığını olarak takdim edenler maalesef hayli
    yaygındır. Cehâlet ve küfür devrinde görülen hurâfeler, her zaman
    diliminde de görülebileceği için Kur’an, “atalar yolu” olarak
    ifade ettiği bu taklitçiliği, ecdatperestliği şiddetli bir şekilde kınamış,
    şirk sebeplerinden biri olarak göstermiştir.
    309 53/Necm, 19-20, 23
    310 34/Sebe', 43
    311 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur'an'da İman Psikolojisi, s. 202-211
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    Sadece sokaklarda ve vitrinlerde değil, hayatın hemen her
    alanında ve en önemlisi gönüllerde çeşitli putların sergilendiği ve
    yerleştiği çevrelerde ve zaman diliminde artık hurâfelerin hakikat,
    hakikatlerin de hurâfe kabul edilir hale gelmesi sürpriz sayılmaz.
    Kur’an’ı, hadisi, İslâm’ı bilmediği halde yahûdi, hıristiyan, ateist
    ve müşriklerin bâtıl fikir ve hurâfeleri ile kafalarını ve kalplerini
    dolduran birtakım zavallılar, dinin gerçek hükümlerini efsâne ve
    bâtıl inanç kabul etmekte; bâtıl yorum, uydurma ve hurâfeleri ise
    hak zannetmektedirler.
    Hurâfelerin tümü din açısından tehlikeli olmakla birlikte, itikadı
    ilgilendiren hususlar, şirke yol açmaları yönüyle en çirkinleridir.
    Aslında her hurâfenin, hatta bir ölçüde bid’atın kabul ve
    uygulanışı, İslâm itikadına zarar verir. Kur’an’da da tevhid dâvetine,
    sadece Allah’a ibâdet/kulluk çağrılarına itiraz edenlerin
    temel gerekçe olarak “atalarının yolu”nu göstermeleri, onların
    örf-âdet, gelenek ve göreneklerini, onlardan miras aldıkları inanç
    ve yaşayış biçimlerini alternatif olarak ileri sürmelerini bir ecdatperestlik,
    körü körüne taklitçilik kabul etmenin yanında, hakkın
    karşısında en önemli şeytanî gerekçe olarak görmekteyiz.
    Halk, herşeyden önce kasıtlı olarak câhil bırakılmış, halkı gerekli
    İslâmî bilgilerden mahrum bırakanlar, dünya ve âhirette
    lâzım olacak kültürden mahrum bırakanlar bununla yetinmeyip,
    nice dayatmalar ve yönlendirmelerle halkı saptırmışlar, doğruyu
    eğri ve eğriyi doğru olarak göstermişlerdir. Halk, kızılmaktan daha
    çok acınacak bir zavallı, düzen ve çevrenin kurbanı durumundadır.
    Onlara tevhid öğretilmeden, tevhidî bilinç ve ibâdet anlayışı
    kazandırılmadan, sahih bir din öğretilmeden bâtıl inançların ve
    hurâfelerin önünün alınamayacağı bilinmelidir. Bununla birlikte
    görülen bâtıllara müdâhale edilmeli, halkın hurâfeci yaklaşımları
    en güzel üslûpla önlenmeye çalışılmalıdır. Ama, bataklık kurutulmadan
    sivrisineklerle mücâdelede ciddîi bir mesafe kat edilemeyeceği
    unutulmamalıdır. Hurâfe üreten düzen ve çevre şartları
    değiştirilmeden eski ve yeni câhiliyye hurâfelerinin, bâtıl inanış ve
    bid’atların önünün alınamayacağı bir gerçektir.
    Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
    Türkçede daha çok “ırkçılık” olarak ifadelendirilen kavram,
    Arapçada “asabiyyet” ve “kavmiyyet” olarak kullanılır. “Asabiyye”,
    akrabalık, soy yakınlığı demektir. Kavram olarak “asabiye”,
    “kavmiyetçilik” ve “ırkçılık”; akraba, soy, ırk ve vatan gayreti
    gütmek, kendi yakınlarını, kendi içinde bulunduğu topluluğu
    önde görmek, onlara daha fazla ilgi göstermek, tarafgir olmak
    demektir.
    CÂHİLİYYE
    - 81 -
    ‘Asabiye’, sözlük mânâsıyla kavim, kabile, grup ve benzeri konulardaki
    aşırı düşkünlük ve bağlılıktır. Kişinin kendi akrabalarını
    ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan
    şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması demektir.
    İslâm’dan önce yaşayan ve düzenli siyasî ve hukukî otoriteden
    mahrum câhiliyye Arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler.
    Kabilecilik duygularıyla, başka kabileler tarafından tecâvüze uğrayan
    kendi akrabalarını korurlar, o tecâvüzün doğurduğu maddî
    ve mânevî zararları asabiye duygusu ile giderirlerdi. Zulme ve
    haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri
    cevap verirlerdi. Hatta haklı da olsalar, haksız da olsalar; mutlaka
    kendi akrabalarının tarafını tutarlardı. Bu duygu sebebiyle
    çoğunlukla zâlimle beraber olup, mazluma karşı olurlardı.
    Asabiyyenin Olumlu Yönü: Kimilerine göre asabiye duygusu,
    tümüyle olumsuz bir anlayış değildir. Kişide din gayreti olmazsa
    cihada isteksiz olur, akraba sevgisi olmazsa, onlara yardım etmeyebilir.
    Kabile sempatisi olmazsa, onlarla ilgilenmez. Aile bağlarının,
    akrabaya ilginin, toplumların dayanışmasına katkısı vardır. Bu
    duygu soy bağlılığına dayandığı için, kimileri soylarını korumayı
    başarmışlardır. Bu duygu, meşrû sınırlar içinde değerlendirilebilirse,
    cemaatler ve gruplar arasındaki işbirliğini artırır, onları mânevî
    yönden birbirine bağlar. Asabiye duygusu ile birbirine bağlı olan
    ve bir ortak dine inananlar, diğer toplumlara karşı daha güçlü
    olurlar, onlar karşısında daha bütünleşmiş bir şekil alırlar. Yerine
    göre siyasî ve hukukî otorite boşluğu olduğu ve zulüm sözkonusu
    olduğu zaman, insanların mal ve can güvenliklerinin sağlanmasında
    akraba ve asabiye duygusu önemli rol oynar.
    Ancak, bilindiği gibi İslâm, asabiyyeti olumsuz ve sınırsız anlamıyla
    hoş görmemiş, kan ve soy kardeşliği yerine; din kardeşliği
    bağını ön plana çıkarmıştır. Tüm mü’minleri kardeş ilan ederek,
    aralarındaki ilgi, yardımlaşma ve adâletin bu kardeşlik üzerine
    binâ edilmesini emretmiştir. 312
    Olumsuz Anlamıyla Asabiyye: Asabiyye; başka aile, aşiret veya
    benzer toplulukların hak ve menfaatlerine tecâvüz etmek, onlara
    haksız yere üstünlük sağlama, atalarıyla ve soyuyla övünme ve gururlanıp
    başkalarına büyüklük taslama amacına yönelik ise, İslâm
    bunu kesinlikle tasvip etmez. İslâm, dar anlamda kavmiyetçilik
    mânâsına gelen asabiyyeyi yasaklamış, bunun câhiliyye âdeti olduğunu
    vurgulamıştır. Allah (c.c.) insanları bir ana-babadan yaratmıştır.
    İnsanların ayrı ayrı soy ve kabileler halinde yaratılmasının
    312 49/Hucurât, 9-10; 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 2; 65/Talak 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    sebebi tanışmaları, bilinmeleri kolay olsun diyedir. Dil, renk, kavim,
    grup, bölge veya toprak; insan için üstünlük sebebi değildir.
    Üstünlük takvâda, Allah’tan hakkıyla korkup sakınmadadır. 313
    Kavmiyetçilik, ya da ırkçılık; bir ırkı diğerine üstün tutma, bir
    ırkın özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı övünme,
    kendi ırkından olanı haksız olduğu halde başkasına tercih etme,
    ya da ırkını sevmeyi bir ideoloji haline getirmek demektir.
    Bu duygu ve anlayış, câhiliyye toplumlarında her zaman var
    olagelmiştir. İslâm bu anlamdaki asabiyyeyi kaldırdığı halde, Peygamberimizin
    vefatından fazla bir zaman geçmeden, siyasî güçler
    ve çıkar grupları tarafından müslümanlar arasında yeniden hortlatıldı.
    Buna karşın İslâm’ın ölçülerine göre hareket ederek bunun
    zararını idrâk eden kişi ve toplumlar bu kötü duygu ve düşünceden
    uzak kalmışlar ve böylelikle de asabiyyenin getirdiği maddî
    ve mânevî yıkımlardan kendilerini korumuşlardır.
    Irkçılık ve Asabiyye: 1789 Fransız ihtilâlinden sonra kavmiyetçilik,
    daha yaygın deyimiyle milliyetçilik (aslında ulusçuluk ve
    ulusalcılık demek gerektiği halde bu ifade meşhurdur) daha da
    gelişti ve yaygınlaştı. Milliyetçi ideolojilerin çoğalmasından ve
    yaygınlaşmasından sonra büyük devletler parçalandı. Ulus unsuru
    üzerine devletler kuruldu, bir ırkın üstünlüğü fikri devletlerin
    ideolojisi oldu. Bu çirkin asabiyye yüzünden nice zulümler işlendi,
    nice savaşlar oldu, nice toplumun kimliği inkâr edildi, nice kesimler
    baskı ve hile ile asimile edildi. Günümüzde bu sakat anlayışın
    hâlâ devam ettiğini üzülerek görmekteyiz.
    Günümüzde ırkçılık veya kavmiyetçilik düşüncelerine olan
    bağlılık, İslâm’da şiddetle kınanmış olan asabiye anlayışıdır. Burada
    söz konusu olan zararlı asabiyye; kendi kavmini, kendi akrabalarını
    sevip ilgi göstermek değildir. İslâm, akrabaya iyilik etmeyi,
    onlara ilgi göstermeyi, sıla-i rahmi (akrabalık bağını yardımla sürdürmeyi)
    emreder. Akrabalar arasındaki meşrû ve makul sevgi, bereketi
    artırır.314 Ancak, akraba haksız da olsa onu savunmak, kendi
    soyunu üstün görmek, başkalarını aşağılamak; belli bir grubu, bir
    aileyi veya soyu, bir kesimi en üstün saymak, bu yüzden de zulme
    dalmak asabiyyedir, ırkçılıktır; İslâm’ın lânetlediği bir tavırdır. Nitekim
    Peygamberimiz (s.a.s.), “Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiye
    (ırkçılık) midir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Hayır, fakat
    asabiye; kişinin zulümde kendi kavmine yardım etmesidir.”315Asabiyye
    313 49/Hucurât 13
    314 Tirmizî, Birr 49, hadis no: 1979, 4/351
    315 İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949, 2/1302
    CÂHİLİYYE
    - 83 -
    gayreti, asabiyeye dâvet câhiliye anlayışıdır. Bir hadiste şöyle buyuruluyor:
    “İnsanları asabiyye/ırkçılık için toplanmaya çağıran, asabiyye
    için savaşan ve ırkçılık uğruna ölen Bizden değildir.” 316
    Atalar ile övünmek, hatta müslüman olmayan atalarının özellikleriyle
    iftihar edip başkalarına üstünlük taslamak, hava atmak
    asabiyedir. Onlarla övünmek insana hiç bir şey kazandırmaz. Onlarda
    sağlam bir inanç ve iyi bir ahlâk var idiyse onu almak bir şey
    kazandırsa da; eğer onlar yanlış inanç içinde ise, bilerek veya bilmeyerek
    kötülük ve zulüm yapmışlarsa, o kötülükleri savunmak
    daha da büyük bir hatadır. Asabiyye/ırkçılık duygusu yüzünden,
    birçok kişi, atalarının inandıkları bâtıl dinlere, kötülüklerine, yaptıkları
    zulümlere bile sahip çıkmakta ve atalarının yolunu izlemekteler.
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır!
    Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir
    şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 317
    Milliyetçilik ve ulusalcılık denilen, aslında doğru ifadelendirmeyle
    kavmiyetçi fikir ve ideolojiler Avrupa’dan ithal birer frenk
    mikrobudur. Kur’an, câhiliyyenin her çeşidi ile savaşmış ve insanlara
    vahyin, yani hakkın, yani ilmin nûrunu ulaştırmıştır. Peygamberimiz
    her çeşit ırkçılık ve kavmiyetçiliği câhiliyye âdeti olarak
    değerlendirmiş ve tümünü yasaklayıp kaldırmıştır. İran’lı Selmân
    (Fârisî), Bizans’lı Süheyl (Rûmî) ve Habeşistan’lı Bilal’ı (Habeşî) hiçbir
    yönden ırklarından dolayı farklı bir ayrıma tâbi tutmamış, herhangi
    bir Mekke’li veya Medine’li Arapla her yönden eşit görmüştür.
    “Arabın Acem’e (Arap olmayan), Acem’in de Araba üstünlüğü
    yoktur; üstünlük sadece takvâdadır” hükmünü koyan İslâm, bu
    kardeşliğin tatlı meyvelerini dünya huzuru şeklinde de insanlığa
    sunmuştur. Osmanlı’nın altı yüz sene gibi ülkeler tarihi açısından
    uzun sayılabilecek bir medeniyetinin, temel sebep ve dayanaklarından
    biri her ulustan müslümanları hiçbir ayrıma tâbi tutmadan
    “İslâm milleti”nin bir ferdi ve tüm müslümanların birbirleriyle
    “kardeş” olduğu anlayışıdır. Türkiye’nin cumhuriyet sonrası önmeli
    sancılarından birisi, kendi vatandaşlarına ulusçu, ırkçı yaklaşımları
    ve millet tanımındaki yanlış tutumlarıdır.
    Asabiyye/Irkçılık ve Tarafgirlik: Asabiyye, aşırı tarafgirlik demektir
    ki işin olumsuz yanı da burasıdır. Aşırı tarafgir, güncel deyimle
    fanatik olan birisi de haksızlık yapar, adâletten ayrılır, başkalarına
    karşı övünür, boşu boşuna kibirlenir durur. Kendi kavmi
    316 Müslim, İmâre 57, hadis no: 1850, 3/1478; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948,
    2/1302; Nesâî, Tahrim 28, 7/112
    317 2/Bakara, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    için, ırkçılık uğruna savaşıp ölenlerin Cehenneme gideceği hadis-i
    şeriflerde açıkça belirtilmektedir. Çünkü böyle bir çaba, Allah
    rızâsından uzaktır. Hâlbuki İslâm’a göre bütün amellerin Allah
    (c.c.) rızâsı için işlenmesi, bütün ölçülerin İslâmî hükümlerden alınması
    gerekir.
    Kur’an, mü’minlere, kendi akrabalarınız aleyhine bile olsa
    adâletten ayrılmayın diye emretmektedir.318 Mü’min, diğer insanları
    Âdem’in çocukları olarak insanlıkta eş, mü’minleri dinde
    kardeş bilir. Diğer insanlar da inanmasalar bile Allah’ın kullarıdır.
    Hepsi de bir ana-babadan dünyaya gelmiştir, hepsi de hukuk
    önünde eşittirler. İnsanların doğuştan sahip olduğu bütün özellikler
    Allah’ın onlara verdiği fıtrat (yaratılış)tır. Kimse kendinde olan
    bu yaratılış özelliğinden dolayı başkasına karşı üstünlük taslayamaz.
    Kimin hangi ana babadan dünyaya geleceği, hangi ülkede/
    vatanda doğacağı ve hangi ırktan olacağı kendi elinde değildir.
    İnsanın elinde olmayan ve kendi seçeneği ve irâdesinin dışındaki
    şeylerden dolayı fazilet veya eksiklik sözkonusu olamaz.
    Olumlu asabiyye duygusu, akraba ve cemaat arasında dayanışmayı
    sağlar, işbirliğini artırır; Ancak tarafgirliğe, övünmeye ve
    adâletsizliğe kaçmadan. Olumsuz asabiyye ise; ırkçılığa, yobazlığa,
    milliyetçiliğe (yani ulusçuluk ve ulusalcılığa), ayrımcılığa, baskıya,
    kültür katliamına, sömürüye, adâletsizliğe ve insan hakları
    ihlâllerine yol açar. 319
    Son dönemlerde Türkçede kullanılan “taassub” ve “mutaassıb”
    kelimeleri de “asabiyyet” kelimesinin türevleridir, aynı kökten
    gelmişlerdir. Asabiyye göstermeye “taassub”, taassub sahiplerine
    de “mutaassıb” denir. “Taassub”, aşırı bağlılık, aşırı tarafgirlik,
    bağnazlık; körü körüne bağlılık, bâtılda ısrar etme demektir. İslâm
    asabiyyete ve bu kökten gelen taassuba kesin şekilde karşı çıktığı
    halde, İslâm düşmanları ve onların taklitçilerince son dönemlerde
    müslümanlara, aşağılayıcı mâhiyette mutaassıp (bağnaz, körü körüne
    bağlı) denmektedir. Müslüman, asabiyyeti, taassubu kabul
    etmez ve kesinlikle mutaassıp olamaz.
    Asabiyyenin ve taassubun bir anlamı da bağnazlık, körü körüne
    taraftarlık, fanatiklik olduğu için asabiyye; yalnızca ırk, soy
    veya kabile sevgisinde olmaz. Günümüzde çok sık görüldüğü
    gibi parti, grup, cemaat, vatan, ülke, bayrak, spor takımı, hatta
    lider sevgisinde bile olmaktadır. Aslında bu tür taraftarlığa sevgi
    denmez; tutku, hayranlık ve putlaştırma demek daha doğru olur:
    318 4/Nisâ, 135
    319 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 47-50
    CÂHİLİYYE
    - 85 -
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler
    edinirler ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha
    çok severler. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi)
    bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allah’ın azâbına dayanmanın
    zorluğunu önceden anlayabilselerdi. O zaman (görecekler ki) kendilerine
    uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşırlar
    ve o anda her iki taraf da azabı görmüşler, nihâyet aralarındaki bağlar
    kopup parçalanmıştır. Uyanlar şöyle derler: ‘Ah, keşke bir daha dünyaya
    geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları
    gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!’ Böylece Allah onlara işledikleri bütün
    işlerini kendilerine hasret, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir
    ve onlar artık ateşten çıkmazlar.” 320
    Adına nasyonal faşizm de denilen ve Türkçede yanlış olarak
    “milliyetçilik” kavramıyla ifadelendirilen ırkçılık ve kafatasçılık;
    nice kavga, savaş ve zulümlere yol açmış şeytanî bir anlayış ve ilkel
    bir câhiliyye ideolojisidir. Kur’an’ın atalarıyla övünüp onların
    yolunu körü körüne tâkip etmeyi ısrarla kınaması321 bu konudaki
    hassâsiyeti gösterir. Arap câhiliyyesi dönemindeki kabile savaşlarının
    sebebi ırkçılık olduğu gibi, hemen her dönemdeki soykırımların
    temelinde de ırkçılık vardır. Bu asra kadar bütün dünyadaki
    savaşların toplamından daha çok ölüme ve vahşete sebep olan 20.
    asırdaki iki dünya savaşının her ikisinin de temel sebebi, ırkçılıktır.
    Irkçılık Dâvâsını İlk Başlatan Şeytandır: Bilindiği gibi İblis,
    Allah’ın Âdem’e secde emrine itaat etmedi. Gerekçe olarak da
    kendisinin ateşten, Âdem’in de (a.s.) topraktan yaratıldığını gösterdi.
    Bu, kendi elinde olmayan yaratılışında maddî özelliklere
    itibar etmek, yani ırkçılık yapmaktı. İblis’in bu üstünlük ölçüsü
    geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil;
    Allah’ın koyduğu ölçü verir. O yüzden ilk ırkçı, şeytandır. Irkçılık
    ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî bir mantıktır.
    Kur’an’a göre üstünlük takvâda,322 ilimde323ve cihadadır.324
    Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi
    sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış
    çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit
    ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
    320 2/Bakara, 165-167
    321 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 11/Hûd, 1097/A’râf, 70, 173...
    322 49/Hucurât, 13
    323 39/Zümer, 9
    324 4/Nisâ, 95
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
    görmüş ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
    Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri, her birinin kendine
    ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi
    maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik
    şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük
    sebebiydi.325 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde
    arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin
    yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in
    halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini
    bilmezden gelmişti.
    Şeytan, Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
    görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
    bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî hükümleri,
    kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen
    bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli
    idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî
    özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de
    İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmak,
    şeytanca bir yanılgıdır.
    Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
    Câhiliyyenin adâlet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla
    ve çifte standartlı nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece
    fizikî bir yaptırım olarak ve hiç sebep yokken yapılan bir haksızlık
    olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle müslüman müstaz’aflara
    inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul bile etmez.
    Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları zulmün
    farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan
    dâvetçilere ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları
    çokça görülür. Allah’a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu
    hiçmi hiç düşünüp kavramazlar. Müslüman olduğunu iddia eden
    câhiliyye mensupları, müşrikce inanç ve yaşayışı, küfür ahlâkını
    (ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların bunlara tavır
    almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
    Câhiliyyenin zulüm hakkındaki anlayışını Kur’an’dan bir örnekle
    sergileyelim: Kur’an’a göre put kırmak değil; puta tapmak
    zulümdür, hem de en büyük zulüm. Müslüman da zulme tepki
    gösteren kişidir. Zâlimin zulmüne engel olmak, kahramanca bir iş
    kabul edilmesi gerektiği halde, Hz. İbrahim’in putları kırmasının,
    325 38/Sâd, 71-85
    CÂHİLİYYE
    - 87 -
    putperest câhiliyye mensuplarınca bir zulüm olarak nitelendiğini
    Kur’an bize haber verir. “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Kim cür’et etti
    ilâhlarımıza bunu yapmaya! Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler.”326
    Görülüyor ki, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, putperestlerin
    bakış açısından büyük bir zulüm olarak değerlendirilmektedir.
    İzutsu bu konuda şunları söyler: Zulüm, esasen kişinin meseleye
    bakış için seçtiği mihenge/ölçüye göre izâfî/görecelidir.
    Kâfirlere göre putların tahribi bir zulüm eylemi teşkil etmektedir.
    Zira, müşrikler açısından bakıldığı zaman, bunun yapılması için
    hiçmi hiç neden yok iken, mü’minler açısından aynı hareketi haklı
    gösterecek birçok sebep bulmak mümkündür. Benzer biçimde,
    müslümanların, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için kâfirler
    tarafından evlerinden çıkarılmaları onlar için, hiçbir haklı sebebe
    dayanmayan inkârı imkânsız bir zulüm fiilidir. Ancak, kâfirlerin
    bakış açısından, İslâm’ın tek Allah inancı, kendilerinin mü’minlere
    karşı bu şekilde davranmaları için yeterli sebebi rahatlıkla sağlamaktadır.
    327 “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğradıkları
    için (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma
    mutlak sûrette kadirdir. Onlar ki, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için
    haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” 328
    Firavun’un İsrâil oğullarını köleleştirmesi, erkek çocuklarını öldürüp
    kız çocuklarını sağ bırakmaya varan zulümleri,329 Firavun
    ve ona bağlı olanlarca normal bir durum olarak kabul edilirken;
    bu apaçık zulme karşı çıkan Hz. Mûsa, fitne ve fesad çıkaran bir
    nankör olarak nitelenir.330 Meselenin hakikatini ve içyüzünü Hz.
    Mûsâ Firavun’un suratına şöyle çarpar: “O başıma kaktığın nimet,
    İsrâil oğullarını köle yapman (yüzünden)dir.” 331
    Kur’an, şirkin ve dolayısıyla zulmün sebeplerinden birinin,
    ataların yolunu körü körüne sürdürme ve taklit olduğunu belirtir.
    Geleneği sürdürme alışkanlıkları, câhiliyye tarafından bir hak
    ve haklılık olarak benimsenir. O yüzden câhiliyye düşüncesinde,
    zulüm normal bir vaka, câhiliyye yönetiminde de doğal bir icraat
    olarak kabul edilir. Zulme adâlet, adâlete de zulüm dendiği, kavramların
    ters yüz edildiği de sıkça görülür. Câhiliyye anlayışında
    câhiliyyet hamiyyeti/taassubu söz konusudur.332 İster haklı ister
    326 21/Enbiyâ, 59
    327 Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
    328 22/Hacc, 39-40
    329 Bk. 2/Bakara, 49-51
    330 26/Şuarâ, 18-19
    331 40/Mü'min, 26; 26/Şuarâ, 22
    332 48/Fetih, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    haksız olsun, yakın akrabasını, hatta kendi sülâlesini, hemşehrisini,
    vatandaşını kayırma duygusu vardır. Dolayısıyla “kendi yakınları,
    hata etmez, zulm etmez, her zaman haklıdır; ona karşı olanlar da
    her durumda zulüm içindedir” anlayışı câhiliyyenin bu konudaki
    yaklaşımlarından biridir.
    Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
    Câhiliyye dönemi Arap toplumunda Kadın; genellikle bütün
    tarihçilerin kabul ettiği üzere kadının hiçbir değeri yoktu. Öyle
    ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları
    diri diri toprağa gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca
    kadın, erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.
    Kur’an’dan anladığımıza göre, müşrik Araplar kendi zihinlerinde
    düşük ve değersiz saydıkları kızları Allah’a lâyık görüyorlar,
    beğenip hoşlandıkları erkekleri ise kendilerine izâfe ediyorlardı.333
    Meleklerin de Allah’ın kızları olduğunu iddiâ ediyorlardı.334 Allah
    Teâlâ ise Arapların kendilerince değersiz bulduklarını Allah’a, değerli
    saydıklarını kendilerine ayırmalarını kendilerine ayırmalarını
    “çarpık bir paylaşma” olarak niteliyor.335 Ve kızları diri diri toprağa
    gömecek kadar aşağılamaları hakkında “bak ne kötü hüküm veriyorlar!”
    336 buyuruyor.
    Yine Kur’an, çeşitli konuları işlerken, kadının toplumsal,
    hukukî uygulamalarda uğradığı zulümlere işaret ediyor. Meselâ:
    “Kadına zorla mirasçı olmanız size helâl değildir.”337 mealindeki âyetten,
    kadının mal gibi miras kalması ve kadına zorla mirasçı olunması
    şeklindeki zulmün câhiliyye döneminde yürürlükte olduğunu anlıyoruz.
    Zıhar’ı yasaklayan âyetler de Kur’an’ın tâbiriyle “çirkin”
    bir geleneğin varlığına işaret ediyor. Boşanma ile ilgili âyetlerde,
    kadınların haklarını koruma noktasında mü’minlere Allah’tan
    korkmalarını emrediyor. Bu ve bunun gibi birçok âyetlerle, kadının
    câhiliyye dönemindeki, hukukî uygulamalarda zulme mâruz
    kaldığını, yaratılış itibarıyla da hor ve hakir görüldüğünü anlıyoruz.
    Batıda ve Batılılaşmış Toplumlarda Kadın: Eski câhilî düşünceler,
    modern dünyanın “izm”lerinde de farklı biçimlerde bütün
    çirkinliğiyle gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi Rönesansla
    333 16/Nahl, 57
    334 16/Nahl, 59
    335 53/Necm, 21-22
    336 16/Nahl, 59
    337 4/Nisâ, 9
    CÂHİLİYYE
    - 89 -
    başlayıp Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimiyle günümüze kadar
    devam eden, akılcı ve pozitivist temele oturan modernizm;
    Batının geçirdiği tarihî sürecin doğal bir sonucudur. Modernizm
    hayatı sekülerleştirip, her türlü dogmaya karşı olduğunu söylerken
    sahih-muharref ayrımı yapmamış, tahrif edilmiş dinî düşüncelerden
    topladığı verileri, sahih din için de genelleştirmiştir. Artık
    modernizm, sadece Ortaçağ kiliselerinin ruhban sınıflarını değil;
    tarihte oluşmuş tüm geleneksel değerler yanında sahih din değerlerini
    de karşısına almaktadır. Modern insanın kadına bakış
    açısında hiçbir zaman sahih-muharref ayrımı yapılmadığı görülmektedir.
    Batı mâcerasında kadın konusundaki yaklaşımlara bir göz
    atacak olursak, Hıristiyanlığın, Yunan ve Eski Roma kültüründeki
    “kadının ikinci sınıf bir varlık” olduğu anlayışını düzeltmemiş
    olduğunu hatta kadının aşağılanmasının Hıristiyanlıkta daha da
    güçlendiğini görürüz. Kadın öylesine kötülenmiştir ki 6. Yüzyılda
    Mason meclisinde kadının ruhu var mı, yok mu diye ciddî bir şekilde
    tartışılmıştır. Batı tarihinde kadına yapılan zulümler önemli bir
    yer tutar. Acaba bu zulümler, tarih sayfaları arasında mı kalmıştır,
    yoksa kılık değiştirerek başka şekillerde mi devam etmektedir?
    Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık söylemlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde
    kadının aşağılanması ve sömürülmesi bitmiş midir?
    Modernizm bütün değerleri tüketerek, dünya genelinde yepyeni
    bir sistem oluşturma iddiasında. Bunu yaparken de insanın
    varoluş nedenini çarpıtarak “insan”ı sömürmektedir. Ve modern
    düşünce, insanın tüm zaaflarını kışkırtarak korkunç bir tüketim
    alışkanlığını “moda” adı altında sunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında
    “çağdaş kadın” aldatmacası içerisinde kadının sömürülmesi
    ciddî boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile ucuz iş gücüne
    duyulan ihtiyacı karşılamak üzere kullanılan kadınların, bugün
    de bir reklam aracı olarak kullanıldığı herkes için âşikârdır. Kadın
    fizikî güzelliğini sağlamak için kendisine sunulan kozmetikleri tüketirken,
    başkalarının da tüketmesi için hazırlanan her türlü reklamda
    bir nesne olarak cinsel kimliği ile kullanılır. Kapitalizmin
    hayatiyeti için gerekli olan sınırsız tüketim “reklam” ile sağlandığına
    göre kadın, reklamcıların dolayısıyla kapitalizmin kullandığı
    vazgeçilmez bir sömürü unsurudur.
    Modern düşüncede genellikle kadın, bilgisi, görgüsü ve
    ahlâkıyla değil; kendi güzelliğini pazarlayabildiği oranda değer
    kazanır. Öyle ki günümüzde haremin değil; harem duvarlarının
    kaldırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Modernizmin evleri,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    işyerlerini ve sokakları kaplayan hareminde sadece genç, güzel ve
    bu özelliklerini bir şekilde pazarlamaktan kaçınmayan kadınlara
    yer vardır.”
    Modernizmde hayat bulan feminist hareketler kadın-erkek
    arasındaki uyum yerine, haksız bir rekabet ortamı oluşturarak iki
    cinsi birbirine düşman hale getirip fıtratı bozmaktan başka bir
    fonksiyon görmemektedirler. Dünyada ve yaşadığımız toplumdaki
    kadının problemlerini bu şekilde ortaya koymak ise tam bir
    çözümsüzlüktür. Feminizm, ahlâkî kuralları kadının özgürlüğünü
    sınırladığı gerekçesiyle protesto etmektedir. Kadın özgürlüğünden
    anlaşılan ise onun eğitim, sosyal ve siyasî hayata katılımı değil;
    âile, eş ve çocuğun sınırlayıcılığının(!) keşfedilerek câzibesini
    kullanma yolunda serbestliğidir.
    Türkiye’de kadın özgürlüğü ve bağımsızlığından dem vuran
    dergilerdeki ağırlıklı konular kadınların gerçek problemleri değil;
    cinsellik, moda gibi konular olmakta, siyaset ile ilgili verilen
    haberler ise ancak dedikodu düzeyinde sunulmaktadır. Dergilerin
    genelinde oluşturulmaya çalışılan kadın tipi ise “akleden, sorgulayan,
    bilgili” tanımlamalarının çok ötesinde “çağdaş, câzibeli,
    tehlikeli ve yasak ilişkiler deneyebilen, sıradışı” kadın tiplemesidir.
    Bu da kadının özgürleştirileceği yerde, kelimenin tam anlamıyla
    “kullanıldığı”nın göstergesi değil midir?
    Kısacası, çağımız câhiliyyesinde kadın, özgürlüğü ve kendi kimliğini
    bulma adına, onurlu, şerefli konumunu bir kenara itip câhilî
    oyunların kurbanı olmuştur. Arap toplumunda diri diri toprağa
    gömülen kadın bugün, kendi mutluluğu ve bağımsızlığı iddiâsıyla
    tezgâhlanan oyunlarla toplum bataklığına yine diri diri gömülmektedir.
    Ancak bir farkla; bu defa kadın gerçekten diri diri bir
    batağa girdiğinin farkında değildir. Modern dünyanın kendisine
    sunduğu imaj ve kimliği, kutsadığı ve onu gerçekleştirebilmek için
    tüm değerlerini fedâ ettiği müddetçe de bunu farketmesi mümkün
    olmayacaktır.
    Modern dünyanın, geleneği sorgulayıp reddetmesiyle, kadının
    İslâm’daki konumu gündeme gelmiş ve temel amacı İslâm’a
    saldırı olan bu zihniyet, kadın konusunda kültürel İslâm’da kullanılmaya
    elverişli noktalar yakalayabilmiştir. Müslümanlar yapılan
    saldırılara cevap verme çabasıyla çeşitli kaynaklara başvurmuşlar,
    ancak çoğunlukla gerçek İslâm’ın kadına biçtiği konumu yansıtır
    mâhiyette güncelliği olan veriler ortaya koyamamışlardır. Çünkü
    pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kalkış noktaları, tarih
    içinde şekillenen yorumlar olmuş ve bu yorumlar Kur’ânî çerçeveyi
    CÂHİLİYYE
    - 91 -
    ortaya koymada yardımcı olacağı yerde engelleyici bir etki oluşturmuştur.
    Bu etkinin oluşması, gerek insanların bu yorumları ele
    alış tarzından, gerekse yorumların bizzat içeriklerinden kaynaklanmıştır.
    338
    Câhiliyye Döneminde Fuhuş: Câhiliyye döneminde erkekler
    çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim
    bu husus İmru’ulkays’ın şiirlerinde açıkça görülmektedir.
    Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde
    bulundukları için kendilerine “kahbe” de denirdi. Aralarında
    sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe
    itilenler de vardı. Kur’an’da; “...Dünya hayatının geçici menfaatlerini
    elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
    zorlamayın”339 meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.
    Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek,
    kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara
    “zevâtu’l-ahdân” veya “muttehızâtü ahdân” adı verilirdi. Kur’an’ın
    iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla
    câriyelerle evlenmeye izin veren,340 açık ve gizli kötülükleri
    (fevâhiş) yasaklayan341 âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz
    edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı.
    “Dımd” denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç
    erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını
    doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.
    İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki
    cinsî sapıklıklara da rastlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bunlardan
    özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa
    başlatan Lût kavminin342 bu yüzden helâk olduğunu anlatarak
    bundan ibret alınmasını istemektedir.343Câhiliyye devrinde birçok
    yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde
    “mâhûr” (muhtemelen Farsça “mey-hor”dan -içki içen-) denilen
    işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler
    içki sunar, rakseder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür
    ilişkilerde pezevenklik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara
    “kavvâd” (Türk argosunda “kavat”) veya “kavvâde”; âilesini kıskanmayan
    ve fuhşa itenlere de “deyyûs” denirdi.
    338 H. Koç, F. Candan, Kur'an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s.
    25-27
    339 24/Nûr, 33
    340 4/Nisâ, 25
    341 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 33
    342 27/Neml, 54; 7/A'râf, 80-84
    343 29/Ankebût, 28-35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların
    kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri
    dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh
    türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir.344
    Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden
    çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden
    hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu’listibdâ’
    denirdi), on kadar erkekle ilişki kuran kadının doğurduğu
    çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır.
    Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır
    ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk
    erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması
    durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna
    sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının
    diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması,
    kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması
    ile açıklanabilir. 345
    Kadının Câhiliyye Tuzaklarından
    Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
    Tesettür Nedir? “Tesettür”; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına
    gelen ‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür” sözlükte;
    örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak demektir. Bir şeyi
    saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması
    gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’
    denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de
    ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya
    ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten
    gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da
    geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip
    örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.
    ‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’
    yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden
    âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların
    örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak
    Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir
    şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın
    bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan,
    görülmeye engel olan şey demektir.
    344 Buhârî, Nikâh 36
    345 Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 210
    CÂHİLİYYE
    - 93 -
    Avret Ne Demektir? “Avret”, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri
    ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına
    verilen addır. “Tesettür” ise, avret yerlerini örtme, gizleme,
    saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a
    göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret)
    gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın-
    gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir
    ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.
    Avret yerleri neresidir? Kadın veya erkek, avret yerlerini kimlere
    gösterebilir, kimlere gösteremezler? Tesettür emrinin sebeb-i
    hikmeti ne olabilir? Şimdi bu sorulara kısa cevaplar bulmaya çalışalım:
    Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir.
    Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun
    hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir.
    Onlar, bu dış örtüleri ile güzel, bu dış örtüleri ile doğal
    olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar
    (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar, yaratılışına uygun davranmış
    olur.
    Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları
    örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır:
    “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size
    ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak
    ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp
    düşünürler.”346 Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına
    çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber
    veriyor. Bu, insanı aşağılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal
    bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce
    bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl
    itibariyle çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için
    çirkin denilmektedir.
    Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden,
    bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi
    hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra
    da böyle bir giyimin insan için yüceltici, değer kazandırıcı bir süs
    olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın
    teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ
    elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile O’nun eşi,
    cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı
    ve onların yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece
    346 7/A’râf, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine
    göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin
    yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten
    çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...” 347
    Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme
    (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da
    çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an,
    Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini
    bilmektedir.
    İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz
    söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının
    yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim
    olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir
    takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl
    olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker?
    Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine uydurmaya kalkar.
    Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi
    pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine,
    kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin
    tavrı olamaz!
    Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan
    sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için
    daha temizdir.”348 Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle
    buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış
    elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların
    (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır.
    Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”349 Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka
    âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan
    sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan
    kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının
    üzerine koysunlar (örtsünler)...” 350 Âyetin devamında ziynet yerlerini
    kimlere gösterebileceği sayılıyor.
    Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem
    de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi.
    Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar
    gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda
    böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar. Peygamberimiz’den
    347 7/A’râf 27
    348 24/Nûr, 30
    349 33/Ahzâb, 59
    350 24/Nûr, 31
    CÂHİLİYYE
    - 95 -
    bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden
    olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları
    da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.
    İslâm Dininin ölçülerinin gâyesi ahlâkî olduğu içindir ki,
    mü’min bayanların yanlarında mahremleri bulunsa bile yabancı
    erkeklere karşı İslâmî ölçülere göre giyinmeleri ve ihtiyatlı davranmaları
    da görevleridir. İslâm Dini, bayan-erkek beraberliğini yasaklarken
    pek tabiîdir ki, bu beraberliğin sonucu olabilecek vücut
    ve el temasını da haram kılmıştır. Genel olarak dokunma duyusunun
    insanı etkilediği bir gerçek olduğu gibi, cinsî bakımdan uyardığı
    da bir hakikattir. Bu sebeple oynaşma niteliğinde olsun veya
    olmasın cinsî münâsebet çağını geçirmemiş olan kadınla erkeğin
    birbirlerine dokunması da haramdır. Yaşadığımız topraklarda
    folklor, horon gibi bölgesel oyunlarda ve cinsî bir oyun vasfındaki
    dansta görülen vücut teması ve kadının cinselliğini öne çıkaran erkeklerin
    göreceği şekilde eğlence ve oyunları kuşkusuz haramdır.
    Bu haramları, müslümanlar eşlerine ve çocuklarına çok öğretmeli
    ve sakındırmalıdır.
    İslâm, bütün insanları ölçü alarak yasalar ve yasaklar koymuştur.
    Böylece ahlâkî sakıncaların doğup gelişebileceği ortamların
    oluşmasına imkân vermemiştir. “Zinâya yaklaşmayın. Zira zinâ açık bir
    hayâsızlıktır. Pek kötü bir yoldur.” 351
    Kalpleri hançerleyen, ihlâs nûrunu söndüren, şehvetli bakışlardır.
    Devrimiz câhiliyye hayatında gerek erkekler ve gerekse
    kadınlar için gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir.
    Zira Rabbimizin örtünme emrine itaat etmeyen kadın ve erkeklerin
    yanı sıra, göze hitap eden ve özellikle gençlerde cinsî
    arzuları azgınlaştıran, hayâ duygularını yaralayan filmler, şehvet
    saçan resimli ve resimsiz romanlar, hikâyeler, duvar takvimlerinden
    her türlü ticaret malına kadar yayılan müstehcen resimli
    reklâmlar, ilânlar, her gün yüzbinlerce basılan ahlâk dışı gazete
    ve dergiler göz ve kalp fesâdına sebep teşkil eden ahlâk katili
    araçlar haline gelmiştir. Bütün bunlar arasında yıkıcılığı tarif edilemez
    boyutlara ulaşan gazete ve dergilerle televizyon özel bir
    yer işgal etmektedir.
    Gözlerimizi, kadın vücudunda mahrem nokta kabul etmeyen
    giysilere bürülü dişilere karşı korumakla mükellef olduğumuz
    kadar, hayâ duygularını çatlatan resimlerle, haberler ve yazılarla
    dolu gazete ve dergilerden de korumakla mükellefiz. Hele
    hele televizyon, sakınmamız gereken bir ateş çağlayanı olmuştur.
    351 17/İsrâ, 32; A. Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, III/117-128
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    Bitmez tükenmez, ar-hayâ tanımaz dizi filmleri ve eğlence programlarıyla
    insanımızın hayatına giren televizyon, İslâmî inançları,
    ahlâkî değerleri, İslâmî gelenekleri yakıp eritmektedir. Bizzat kendisine
    değil de, devrimizdeki kullanım tarzına karşı çıktığımız televizyona
    ve özellikle inancımıza ve ahlâkımıza zarar verici programlarına
    direnç göstermeyen, gözlerini ekrandan koruyamayan
    fertlerin ve âilelerin müslümanca bir hayat sürmelerinin mümkün
    olmadığını üzülerek ifâde etmek isteriz.
    Başta televizyon programları ve vücut organlarını teşhir eden
    kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç
    de az değildir. Peygamberimiz bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur:
    “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını
    koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kallbinde
    duyacağı bir ibâdet yaptırır.” 352
    Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak
    Rabbimizin emridir. Bu sebeple ibâdettir ve âhiret saâdetimize sebeptir.
    Aldığımız ve aldırdığımız ahlâk dışı gazeteler ve dergilerle,
    sinema ve televizyonda izlediğimiz ve izlettirdiğimiz programlarla
    haramlara gözlerimizi açarsak sonuçta göreceğimiz, ancak İlâhî
    azap olacaktır. Haram bakışlardan gözlerini korumayanın cezâsı,
    suç cinsinden olacak, cehennemden kurtulsa bile cemâlullah’ı
    gözleriyle seyretme zevkinden mahrum kalacaktır. Haramlara
    bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara
    muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak,
    azâp görmeksizin Cennete giremeyiz. “(Kıyâmet Günü’nde)
    Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler,
    Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler
    ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.”
    353
    Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye,
    utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli
    konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda,
    moda deyimle kaMûsâl alanlarda gencecik kızlar, dekolte
    kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir
    görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine
    baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış
    bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten:
    “Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük
    meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!”
    352 İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
    353 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227; Câmiu’s-Sağîr,
    I/94; İbn Kesir, Tefsîr, 3/282; A. Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, III/111-116
    CÂHİLİYYE
    - 97 -
    Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan,
    ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk
    ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak
    kullanan fâhişeler... Bununla birlikte, cinsel konuları işleyen ve bu
    konuda değişik fantezilelere yer veren kitaplar, açık-saçık resimleri
    neşreden gazete ve dergiler, kanalizasyon çukurundan farksız
    kanalların televole, yarışma, müzik-eğlence programları, şehveti
    gıdıklayan ve fuhşa teşvik edici mâhiyetteki dans, bale ve benzeri
    oyunlar... Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler
    ve daha neler...
    Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol
    etmesi, nefsini zaptederek disiplin altına alması, gerçekten
    çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen
    iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik
    öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır. Hatta
    bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı
    bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe
    kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini
    pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir.
    Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan
    fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis
    savunması, yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında
    bayraklar olan kaMûsâl alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar.
    Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. “Vergilendirilmiş
    kazanç kutsaldır” denilerek, bu meslek de böylece kutsallaştırılmış
    oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil,
    kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski
    câhiliyye herşeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.
    Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı
    bağlayan şey “zaman ve zemin”, “düzen ve çevre” değil, Rabbinin
    hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü
    Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket
    ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin
    tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın
    iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet
    içerisinde yaşaması mümkün olur.
    Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden
    biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple
    bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu
    ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir.
    Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya yaklaşmayın. Zira
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” 354 buyuruyor. Âyet, “zinâ
    yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya,
    şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın
    ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca,
    elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek
    çok zor olacaktır. Herkes Yusuf (a.s.) değil ki... Nitekim
    Yusuf (a.s.) bile Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur.
    Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona meyletti.
    Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.”355
    İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten
    sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce,
    zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.
    “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar.
    Mü’min kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar.
    İffet ve nâmuslarını korusunlar.”356 İslâm, işe harama bakmayı
    yasaklamaktan başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram
    bakışlardan sakındırıyor. Hiç kimse “göz benim değil mi canım!?
    İster bakarım, ister yumarım, kime ne?” diyemez. O gözü ve diğer
    organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi
    arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı yönünde
    kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil;
    bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları
    bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da
    bize bildiriyor: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve
    kalp bunların her biri, yaptığından sorumludur.” 357
    Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
    İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek
    tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok
    hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve
    hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte.
    İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek
    taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi
    bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç
    kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar
    atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor
    yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de
    mâlum yollarla aldımı, tamam!
    354 17/İsrâ, 32
    355 12/Yusuf, 24
    356 24/Nûr, 30-31
    357 17/İsrâ, 36
    CÂHİLİYYE
    - 99 -
    Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota
    vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa
    o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek,
    eğlence dünyasının sömürü çarklarının önemli dişlisi haline
    gelecektir. Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (daha doğrusu, ağlatmayın
    beni). “Ahlâk”, demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından
    modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli
    zaman oluyor Batıda ve onun kör taklitçisi Türkiye Cumhuriyeti’nde.
    Bale ve dans gibi gösteriler ne kadar bayağı, erotik özellikler
    taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır
    ve ayıp tanımıyor. Diğer sanat dalları bu kokuşmuşluktan elbette
    nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya,
    çağdaşlık, özgürlük, tabuları yıkma bu modern câhiliyyenin nassları.
    Allah’a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden
    uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına
    düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında hevâsını da tanrı kabul
    ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiş. Müstekbir
    güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat
    güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı
    uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon
    sanatta da kendini gösteriyor.
    Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen
    futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa,
    kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, “en büyük”, yani “ekber”
    kabul edilen takımlara, yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol.
    Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı
    veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
    Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson’ın
    ayakkabı numarasını biliyor, Madonna’nın video kliplerini ezbere
    sayabiliyor. Popstar yarışmasına katılanların yedi sülâlesini tanıyor.
    Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşüfteleri ise göklere
    çıkartıp “yıldız”laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist
    deniyor. “Art” batı dillerinde “sanat” demektir; artist de sanatçı.
    Türkçe’de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece
    filmlerde boy gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında
    başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
    Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen
    ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist
    bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. “Sanatçı”
    damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. “Sanatçı” ile
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    “sanatkâr” arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr,
    sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama, kullanılışta hiç de aynı değil.
    “Sanatkâr”ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır.
    Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta)
    mâhir birine “sanatkâr” denilir de “sanatçı” denmez. Ama
    fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan
    veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların
    dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına “sanatkâr” dendiğini
    duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa “sanatçı” denilmekte.
    Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları
    satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına
    köşeyi dönen, yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan
    tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
    Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye ya
    şarkıcıya denir, ya artiste. Sanat da ya sinemadır, ya müzik. Bunların
    her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da
    cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa, ağzıyla kuş
    tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi
    değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan sadece maddedir, tendir.
    Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov
    demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan
    ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal çıplaklık olmadan müzik
    düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da
    beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde.
    Televizyon da, gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
    “Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin
    halini!” cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne
    olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın
    ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin
    kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm
    sanatı istismar, insanı da istihmar etmek (eşekleştirmek) için
    devreye girmiştir.
    Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları
    gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi,
    oyun ve eğlence kurumlarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla
    dünyalarını da mahvetmektedirler. Koyun sürüsü haline getirilen
    milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören
    müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedirler. İspanya’nın
    meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: “Futbol, seks ve
    piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?”
    Bu taktik, sadece Franco’nun değil; her asırdaki ve
    her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına
    CÂHİLİYYE
    - 101 -
    giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında
    bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle
    uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte
    günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist
    güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır.
    Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik
    alanda yapılmaktadır. İnsanlar dünyada dönen zulüm çarklarının
    farkına varmasın diye müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, uyutulmakta
    ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint
    horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda
    büyük bir propaganda aracıdır.
    Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan
    emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor; Sanatçı da birazcık
    onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist
    sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da
    kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
    İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri;
    aklı gidermesi, insanı uyuşturması, düşünceden ve iyi şeylerden
    alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin
    tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte bulunmaktadır.
    Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar,
    yeni türeyen varlıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet.
    İzinden gittikleri Ata’larının emirlerini daha çağdaş hale getirip
    uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik
    dinlemek, maça gitmek, TV seyretmek, chat yapmak ve atari oynamak;
    böylece boşvermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için
    muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından
    ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada mevcuttur...
    Uluslar arası emperyalizm, Türkiye’ye sık sık övgüler, birincilikler,
    madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun,
    hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa’da bile takdir ediliyor
    diye. Daha çok cinselliği, dini karalamayı, ahlâksızlığı ön plana
    çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde
    başarılı olan filmlerin hemen hepsi o biçimdir ya da insanımızı
    karalayan, inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında
    ön sıralarda yarışmalı Türk kızları ki, Batı uygarlığına
    yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında), Eurovision yarışmasında
    birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin diye.
    Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı
    para olduğuna göre, sanat, ayaklarıyla insanın parasına da sülük
    gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede bin beş
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    yüz basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon
    satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem
    mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce
    kasetinin tüketimini hesaplayın. Milyonlarca lira vererek aldığı
    biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce
    gençliğin rock starını dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında,
    maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan
    yönleri de var. Aylardır insanlar, her türlü çözüm bekleyen
    sorunlarını bir kenara bırakmış, bayağı mı bayağı, pespâye mi
    pespâye “Popstar Yarışması”nın dedikodularıyla meşgul. Uydurma
    ses ve güzellik yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı
    olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü
    yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için
    varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden
    olanlar...
    Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir.
    Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini
    sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve
    kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle
    gıdâlanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur.
    Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek
    dinden uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle
    sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek,
    sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak
    bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece
    genelev patronunun kaç yıldır vergi rekortmeni olması aklınıza
    gelmesin. O aysbergin sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin,
    eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. programlarının, makyaj
    ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek
    buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
    Büyük şehirlerin caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız,
    dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon,
    sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının
    hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız. Modayı düşünün.
    Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri
    karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris’teki
    modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık
    değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile
    giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre
    akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları;
    modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve terziler de figüran
    kadrosu.
    CÂHİLİYYE
    - 103 -
    Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur’ânî kavram
    olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde
    eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun
    da en önemli sebebidir. Sanat da arz-talep işidir. Sanat
    ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlığa çıkarmak hedefiyle fuhuş
    sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için
    ne bütçeler ayırmaktadır... 358
    Devletin izin ve kontrolünde “umumhâne” veya “genelev”
    denilen ücret karşılığında fuhuş yapılan yerler, Batılılaşma ile birlikte
    önce İstanbul’un Galata semtinde Karaköy’de açılmış, sonra
    giderek Anadolu’nun hemen her vilâyetine yayılmıştır. İlk açılan
    resmî (devlet kontrol ve izniyle) fuhuş yerlerinin I. Dünya Savaşı
    esnâsında olduğu, Osmanlıların fiilen kendileriyle savaştığı ülkelerden
    ve özellikle Rusya’dan çok sayıda fâhişenin bu evlerde
    Türk gençlerine hizmeti, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardan
    biridir. Müslümanlarla esas savaşın inanç ve ahlâkî esaslarda
    Kur’an’ın yasakladıkları şeyleri yayarak yapılacağını bilen düşmanlar,
    savaş cephelerinde yardım adı altında şimdilerin AIDS’i
    kadar yıpratıcı ve öldürücü olan frengili kadınları hemşire kılıfıyla
    cephelere sürmüşler, onlar da Türk askerlerine hizmet(!) sunarak,
    ordunun büyük ölçüde belsoğukluğu da denilen frengi hastalığına
    yakalanıp telef olmasına sebep olmuşlardır. Ayrıca zinâ
    yapan askerlerin Allah için savaş yapacak dinamikleri ne ölçüde
    yitireceğini hesap eden düşmanlar, insanî yardım maskesi altında
    ordunun gücünü büyük ölçüde fuhuşla kırmayı başarmışlardır.
    Eş zamanlı olarak çok sayıda fâhişeyi başta İstanbul olmak üzere
    Osmanlı şehirlerine ihraç eden kâfirler kaleyi içten çökertmenin
    yolunu bulmuşlar, top ve tüfekle yapamadıklarını fâhişeler eliyle
    daha kolay yoldan halletmişlerdir. Osmanlı Devletinin can çekiştiği
    ve savaş cephelerinden başka işlere vakit ayıramadığı kargaşa
    ortamından yararlanan ve halkın asâyiş ve inanç yönüyle yaşadığı
    kargaşadan yararlanmışlar, iman ve takvâya dayanan arka planı
    giderek güçsüzleşen örf ve ahlâkî anlayışın Batılılaşma istek ve
    anlayışına güç yetiremediği bir ortamda fuhuş silâhının tahribi en
    çok hasar veren truva atı olmuştur.
    Göğsüne indirdiği sert yumruklarla “ben de müslümanım
    el-hamdü lillâh” diyen nice erkeğin evlenmeden ilk deneyimlerini
    pis fâhişelerin yanında tatmaları, hatta nicelerinin evlendikten
    sonra da bu çirkin işe devam etmeleri, müslümanlıkla nasıl
    bağdaşacaktır? Kendi hanım ya da kızları bu işi yapmış olsa hiç
    358 İslâm'da ve günümüzde sanat anlayışı ile ilgili geniş bilgi almak için bk.
    Ahmed Kalkan, Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    çekinmeden silâha sarılıp yıllarca hapis yatmayı seve seve kabul
    eden nâmuslu(!) erkeklerin aynı işi hiç sıkılmadan yapmaları, hangi
    nâmus anlayışıyla izah edilebilir? Türkiye’de kaç erkek, gerçekten
    bekâr olarak evlendikleri belki hiçbir anketle tespit edilmemiştir,
    ama oran her halde müslümanlara yakışacak kadar az değildir.
    Kaç kız babası, kendi kızının nâmusu kadar dâmâdının da nâmuslu
    olup olmadığını araştırıyor? Nûr Sûresi, 3 ve 26. âyetlerin yasakladığı
    bir nikâha kapı açanların sayısı ne kadardır? Yani erkeğin
    ve babasının aradığı kızın bâkireliği kadar erkeğin “bâkir(e)liği”
    önemseniyor? İslâm, her konuda adâletli bir dindir, cinslerden birine
    haksızlık yapacak şekilde ayrım yapmaz. Zinâ suçu ve cezâsı
    için kadınlara nasıl bakıyorsa, erkeğe de her yönden aynı şekilde
    bakar. Her ikisinin de yaptığı ahlâksızlığa fâhişelik der. Evet, bayan
    gibi bu çirkin işi yapan her erkek de fâhişedir, nâmussuzdur.
    Homoseksüellik ve her çeşit fuhşun sebep olduğu AIDS gibi
    korkunç hastalıklar bile, İslâm’a inanıp teslim olmuş kimselerin dışındakilere
    caydırıcı olamıyor. Âhiretteki cehennemi önemsemeyen
    akılsız kimsenin, ölümcül hastalıklara atılması da sürpriz ve
    anormal sayılmamalı. İslâmî devlet ve toplum anlayışının önemi
    bu konuda da kendini gösteriyor. Din düşmanı düzen ve câhiliyye
    toplumuna dönüşmüş sosyal çevre, devamlı fuhuş üretiyor. Fuhuş,
    sektör olmuş, “bacasız sanâyi” ve “dünyanın ilk mesleği” gibi yanlış
    ifâdelerle reklâmı yapılan bu dal, helâl-haram kelimelerine lügatında
    yer ayırmayan Kapitalizmde pis de olsa çok para getiriyor.
    Fakir halkın da bu sektöre bilinçli-bilinçsiz varını yoğunu akıttığını,
    kirli de olsa çok parayı, temiz olan helâla tercih eden kapitalistlerin
    fuhşu nasıl sömürüleri için bir araç olarak gördüğünü tespit
    için caddelere çıkıp göz atmak yeterli olacaktır.
    Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş
    çevre sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe
    sivrisineklerle mücâdele sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman
    hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik kaba su doldurmaya çalışmak
    demektir. Fuhşa bulaşmış insanların zührevî hastalıklar
    yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her
    konuda sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini
    gözönünde tutmak gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!”
    diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin mânevî yönden ölüme terkedilen
    kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü beklenen hastaya: “Ne
    istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin kaybolması
    kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu
    yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol
    açar. Fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmak olduğundan insanî
    CÂHİLİYYE
    - 105 -
    özelliğin her yönünü tahrip eder. İnsanın et ve deriden ibâret olan
    bir varlık, bir eşya hükmüne konulmasıyla; kişilik şuurunu yıkan
    insanlık şerefine vurulan en ağır darbedir.
    Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya
    düzen(sizliğ)i içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin
    dinsiz ve ahlâksız kriterlerine kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası,
    kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır. Bundan büyük helâk
    olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini büyük
    ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son
    yüzyılda fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha
    çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batı’da harâretle savunulan
    bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak
    gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince
    faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve
    pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik ve
    siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu
    amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği
    toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı
    görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara
    karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu
    pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır.
    Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal
    kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve
    sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız
    etmektedir. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan
    çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına
    fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun
    fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini
    fazla ilgilendirmemektedir.
    Henüz tam Batılılaşamamış Türkiye gibi ülkelerde, özellikle
    hâlâ Doğulu kafasını değiştirememiş kesimde kadınların zinâsı
    suç ve nâmussuzluk sayılırken erkeklerinki delikanlılık ve övünç
    meselesi kabul edilebilmektedir. Türkiye gibi Batılılaşmaya çalışan
    ülkelerde resmî işlem yaptırmayan dinî nikâhlı evlilikler kanunen
    suç sayılır ve doğan çocukları “piç” muâmelesi görülürken;
    bekârların kendi isteğiyle zinâsını suç sayan bir kanun yoktur. Evli
    kimselerin metres hayatları, sevgililik ve arkadaşlıkları, “ay boşandık,
    ama yine birlikteyiz, bilseniz ne kadar mutluyuz!” tavırları
    fazilet gibi sunulmaktadır. Evli-bekâr herkes için genelevler
    veya randevu evleri devletin koruması altındadır. Kadınlara hak
    ve özgürlük, kadın-erkek eşitliği gibi parlak sloganlar arkasına
    gizlenen İslâm dışı dünya görüşleri, kadına fâhişelik sıfatını kendi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    istediği zaman ve istediği kişilere kullandığı halde, erkeğe benzer
    bir suçlama yapmaz. Bu ülkede de fuhuş ve zinâ konusunda hem
    halk anlayışı ve hem resmî kanunlar açısından kadınla erkek arasında
    çük büyük farklar vardır. İslâm erkekle kadının tüm hayır ve
    ibâdetlerine eşit sevaplar vaad ederken, kadın olsun erkek olsun,
    aynı suça aynı dünyevî ve uhrevî cezâyı öngörmekte ve bu gibi
    konularda tümüyle eşitliği uygulamaktadır. Kadın haklarına yeterli
    önemi vermediğini iddiâ ederek kasıtlı şekilde İslâm’a çamur
    atan Batı zihniyeti, kadını seks kölesi haline getirmek için her yolu
    mubah gören tavırlar sergilemekte, kadını, kadın özgürlüğü ve
    kadın hakları kavramını istismar ederek bu cinse en büyük zulümleri
    revâ görmektedir.
    Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya
    çıkan ciddi anormalliklere çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor.
    Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, Erkekler ve kızlar,
    evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı
    beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta.
    Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için,
    akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan
    nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere
    izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile
    kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş
    Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını,
    Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini
    2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor.
    HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve
    Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003
    yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil,
    âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık,
    en çok gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri
    yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi
    için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar
    ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için
    uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun
    önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya
    çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci
    şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu
    ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit
    kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kultulmak için İslâmî değerlerin
    hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden
    kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en
    azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak
    âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir.
    CÂHİLİYYE
    - 107 -
    Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı
    toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz,
    olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu
    bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama
    özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı
    içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun
    her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek
    bilinç aşılanmalıdır.
    Kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan sözgelimi
    araba tekerleğinin reklâmlarına kadın bacağını yerleştirmekten
    çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma
    sonucu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze
    çarpmaktadır. Spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim
    hayatından tatile, basından televizyona, müzikten değişik sanat
    anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliği öne çıkartılarak kadını
    sömürmekten ve erkekleri tahrik ederek toplumu ifsad etmekten
    geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece
    genelevler ya da soyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla
    gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa’lar, nice oteller,
    turistik yerler, plajlar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre
    âlet edilebiliyor. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler,
    metres hayatı, çıkmalar, müstehcen filmler, pornografik dergiler,
    internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü,
    gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan
    sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek
    fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat
    anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş
    fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük
    adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar
    suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise
    bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden
    daha çok olan boyalı basının İslâm’a, tesettüre her fırsatta saldırmasının
    arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar
    sözkonusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören
    anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu
    bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor.
    Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı zihniyetin
    olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
    Komünizmin prangasından kurtulunca kapitalizmin pençesine
    düşen eski Sovyetler Birliği halkları, 20. asrın başında olduğu gibi
    21. yüzyılın başlarında da “Nataşa”larıyla Anadolu’ya çıkartma
    yaparak yeni bir işgali gerçekleştirdiler. Sadece kadınların çalıştığı
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    sektör olmaktan çıkıyor fuhuş. Adına “jigolo” denilen erkekler de
    para karşılığı metres ve bayan müşteri buluyorlar. Demokrasilerde,
    bu tür çare tükenmez: Bir türlü tatmin olmayı bilmeyen azgın
    sapıkların sapkın arayışlarına sunulan bir başka çözüm daha sunulur;
    Kadın, erkek fâhişeler yanında iki cinsin arasında kalmış travestiler
    fuhuş sektörünün alternatifidir. Grup seks denilen çağdaş
    mum söndü âyinleri, çocuk yaşta fuhşa zorlanan, kandırılan, tuzağa
    düşürülen körpe çocuk ve gençler. Seks turizmi, fuhuş otelleri,
    Bodrum, Marmaris ve Antalya gibi üstsüz ve altsızların cirit attığı
    yerler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucular ve daha neler neler...
    Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve
    gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir
    ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, “gay”
    ve “travesti”lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne
    niye vermiyor, anlamak zor değildir.
    Filmlerde, halk arasında, askerler ve öğrencilerin birbirleriyle
    konuşmalarında, şakalaşma ve kavgalarda, hiç yeri ve suçu olmadığı
    halde, kişilerin anasına “or...” ve benzeri kelimeler söylemeleri,
    analarına ve karılarına sövmelerini, ya da kızılan bir kadına
    “fâhişe, kaltak, sürtük” vb. kelimeler kullanarak bu suçlamayı tereddüt
    etmeden yapmaları, İslâm’la bağdaşmayacak ve çok büyük
    cezâsı olan bir suçtur. İslâm’ın hâkim olduğu bir toplumda kadınlara
    uluorta böyle hakaret edilip suçlanmasına, onlara sövülmesine
    müsâade edilmeyeceğini belirtelim. Kadın haklarını öne çıkarttıklarını
    iddiâ eden ve İslâm’ı bu konuda suçlayan kimselerin
    kulakları çınlasın! Vatanın nâmusunu bekleyip koruduğunu iddiâ
    eden askerlerin, erbaş ve subayları tarafından sık sık analarına,
    avratlarına sövülmesi gibi olaylarda, kendi karılarının ve analarının
    nâmuslarını bile koruyamadıklarının nasıl bir tezat teşkil
    ettiğinin düşünülmesi gerektiğini ifade edelim. Ayrıca, nâmus
    cinâyetlerinin, töre cinâyetlerinin câhiliyye toplumunun özelliği
    olduğunu, dinimizin nâmus problemlerine karşı kadının yakınlarının
    uluorta bu pisliği kanla temizlemek(!) istemelerini kesinlikle
    onaylamadığını belirtelim.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir
    bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı
    tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet
    zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı çağdaşlaştırılmış insanın
    şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına
    yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir.
    Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir.
    İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın
    CÂHİLİYYE
    - 109 -
    Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak,
    inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor.
    Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu
    ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın,
    Rasûlünün ve mü’minlerindir.359Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden
    çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır.
    Nice aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine
    giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından
    çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse
    bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev
    kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları
    kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları
    da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu
    seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul
    karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a
    düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar.
    İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık
    kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın
    dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın
    dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin
    tatbik edilmesindedir.
    Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a
    ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten,
    fahşâ ve fuhuştan alıkoyar.360 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya
    Allah’a kulluk, ya hevâya kulluk.
    Müslümanın kaybedeceği zamanı yoktur. Kendisini dünya ve
    âhirette kurtaracak inanç ve ilme sahip olmalı ve sâlih amellerle
    takvâsını arttırıp bildiklerini gerek sözle gerekse örnek davranışlarıyla
    çevresine tebliğ etmelidir. Zinânın cezâsının ne olduğu, yani
    recmin cezâ olarak kabul edilip edilmemesi konusunda gereksiz
    tartışmalar müslümanlara bugün için pratik hiçbir fayda sağlamaz.
    Bu teorik tartışma, iki yönüyle uygulama dışı olduğundan gereksiz
    ve hatta zararlı kabul edilebilir. Birincisi, zinâ suçuna cezâ verebilmek
    için bir kadın ya da erkeğin kendi özgür irâdesiyle yetkili
    makamlar önünde zinâ suçunu itiraf etmesinin dışında, en az dört
    kişi tarafından bilfiil çok net olarak bu çirkin işin en mahrem şekilde
    görülmesi ve ağız birliğiyle dört kişinin şikâyeti ve sonuna kadar
    ısrarı gerekmektedir. Bu, günümüzde genelevlerden çıkanlar
    açısından bile uygulanamayacak bir durumdur. Hele İslâmî kanun,
    kural ya da ahlâkın az-çok önemsendiği bir ülke ve ortamda yüz
    359 63/Münâfıkun, 8
    360 29/Ankebût, 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    senede bir belki ancak uygulanabilecek bir cezâ olmasıdır. Yani,
    ister yüz değnek, ister taşla öldürme olsun, zinâ ve fuhuş gibi
    bireyleri ve toplumu çok yönden tahrip eden çirkin bir eyleme
    uygun görülen cezânın psikolojik olarak caydırıcı bir cezâ olması,
    pratik olarak uygulanmaktan daha çok, teorik olarak caydırıcı
    bir cezâ olarak sunulmasıdır. İkincisi; Bu cezânın verilmesi için
    Allah’ın indirdiği bütün hükümlerle hükmeden İslâm Devletinin
    varlığı gerekmektedir. Zinâya giden yolların tıkanmadığı, tersine
    câzip kılındığı gayr-ı İslâmî düzenlerde zinâ suçu, birinci maddedeki
    zorluk tümüyle aşılsa bile İslâm’ın öngördüğü cezâ verilmeyecektir.
    İslâm, günümüzdeki düzen ve ortam kurbanı zavallılara
    cezâ ile yaklaşıp onları ürkütüp soğutan bir din değildir. Onları
    her türlü câhiliyye çirkefliğinden kurtarmak isteyen, şirk dâhil, her
    çeşit pislik ve günahtan pişmanlık duyanları affedip kurtamaya
    hazır merhamet dinidir. Yoksa, kimilerinin zannettiği gibi, tedric
    gibi süreci öngörmeden, gelir gelmez insanlara cezâ veren, sözgelimi
    kerhânelerin önüne idam mangaları yerleştiren bir din değildir
    İslâm. Hazırlayacağı inanç, kültür ve ahlâk altyapısı, ekonomik
    destek, evliliği kolaylaştırma, zinâya yaklaştıran her türlü şehevî
    ortamları yok edip insanı fıtrat çizgisine yerleştirme gibi tedbirler
    almadan İslâm, kimseye cezâ vermez, verilmesini onaylamaz.
    Fâhişeler ve seks manyağı haline gelmiş gençler dâhil, günümüzün
    insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık zavallı düzen kurbanlarıdır.
    Onlara da İslâm’ın güzelliği ulaştırılabilse bu çirkinlikler kendiliğinden
    uzaklaşacaktır. Ayrıca şunu bir tercih olarak belirtelim
    ki; Kur’an zinanın cezasını net olarak belirlemiştir.
    Ne mutlu, dilini ve belini koruyan, ağzına gireni ve ağzından
    çıkanı İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden
    edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere
    ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
    Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine
    Kur’an’la Yok Edilecektir!
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş,
    en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı
    oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
    nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını
    açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere
    doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı
    kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
    tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş,
    değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    CÂHİLİYYE
    - 111 -
    Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı
    katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi
    dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını
    toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sayesinde insanları ihya
    eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve
    adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
    de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet
    ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada
    at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır:
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi,
    câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en
    büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden
    gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak
    değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan
    olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan,
    aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o
    tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle
    tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.)
    ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb;
    en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an’la
    câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte
    Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı
    insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha
    doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin
    adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya
    dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında
    yaşıyor. Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.361
    Câhiliyye bir hayât felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.
    362 Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır.363 Ve câhiliyye bir devlet
    361 bk. 3/Âl-i İmran, 154
    362 bk. 48/Fetih, 26
    363 bk. 33/Ahzâb, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    anlayışı, bir yönetim biçimidir.364 Câhiliyyenin temel vasıflarından
    kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern
    câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, heva ve heveslerinin kölesi durumunda
    yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar.
    Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler modern köleliği
    devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını
    diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayâtlarını yok
    ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün
    çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların
    fıtratları bozulduğu ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri,
    ebedî hayâtları mahvediliyor. (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu
    gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum.) Kısaca, Kur’an gelip
    câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de,
    buralarda da arz-ı endam etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
    niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
    Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir,
    ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
    bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama
    Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahâbe gibi yönelmiyor.
    Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun
    hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama
    çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
    büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları
    fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
    karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır;
    referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifâdır.”365 Hem ferdî hastalık, problem, stres
    ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda
    364 5/Mâide, 50
    365 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    CÂHİLİYYE
    - 113 -
    devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
    sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
    vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
    onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
    sakının ki merhamet olunasınız.”366 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
    yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
    için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” 367
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği
    gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan
    da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden
    (Kur’an’ımdan) yüz çeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayât
    ve geçim sıkıntısı vardır.” 368
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayâtında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
    Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
    fertlerin irâdelerine ve toplum hayâtının akışına yön vermiyorsa
    onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen
    bu ana kaideyi iman ve amel hayâtımıza uygulayarak şu soruları
    kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve
    gücü sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın
    hayâtımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını
    ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ıKerim’in kişisel ve sosyal
    hayâtımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ıKerim vicdanların hâkim
    düzeni ve pratik hayâtın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali,
    istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayâtımızda biricik ma’bud; ortaksız
    ilâh tanımamız mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın
    haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri
    ve sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir.
    İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri
    yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı,
    366 6/En'âm, 155
    367 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    368 20/Tâhâ, 124
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul
    eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî
    ve ictimaî hayâtı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ânıKerim,
    düzenleyicisi olması gereken günlük hayâttan çekilmiştir.
    Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
    kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu
    olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe
    ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
    arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak
    olacak.)” 369
    Allah’ın yanısıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
    azabına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk
    mü’minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan
    şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen
    helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları
    hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ıKerim’in yasalarına uymayı
    Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
    ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri
    gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve
    vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün
    mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
    Kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın
    ferdî ve ailevî hayâtı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve
    hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve
    şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline
    getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını
    tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak,
    imanı anlamsız kılmak, hayâtı gayesiz bir mâceraya sürüklemek,
    âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin
    putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıl-dığı modern câhiliyette
    yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak
    için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a
    kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen
    ve aynı heyecanla hayâtımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı
    Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının
    ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” 370
    Kur’an gölgesinde hayâtını sürdüren canlı Kur’an adayı müslümanlar,
    câhiliyyenin önce kendi içlerindeki etkilerinden arınarak
    görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye karşı Kur’an’ın aldığı
    369 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    370 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155
    CÂHİLİYYE
    - 115 -
    tavrı alan hamele-i Kur’an olan mü’minler, câhiliyye ile tüm bağlarını
    koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar
    mücâdelelerini sürdürmelidirler. O zaman Kur’an’ın gerçekleştirdiği
    o en büyük inkılâbı, câhiyyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı
    çevrelerinde değilse bile, mutlaka kendi içlerinde gerçekleştirmiş
    olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete ulaşacaklardır.
    Tefsirlerden İktibaslar
    “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir
    topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” 371
    Mevdûdi diyor ki:
    Bu bölümde372 Allah, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenlerin
    1- Kâfir, 2- Zâlim, 3- Fâsık olduklarını belirtmektedir. Aynı şekilde,
    Allah’ın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya başkalarının ortaya
    koyduğuyla hükmeden kişi bu üç suçu da işlemiş olur. Önce,
    Allah’ın indirdiğini reddetmekle küfr suçu işlemiştir. İkinci olarak,
    bütünüyle adil olan Allah’ın indirdiğini çiğnemekle zulüm suçunu
    işlemiştir. Üçüncüsü olarak ise, Allah’ın kulu olduğu halde, üzerine
    Hâkim olanın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya bir başkasınınkini
    benimsemekle fâsık olmuştur. Böylece uygulamada Rabbine
    bağlı ve tâbi olmaktan çıkmış ve otoritesini inkâr etmiş olmaktadır
    ki, bu da fısktır.
    Bu küfür, zulüm ve fısk, İlâhi hükmü çiğnemenin parçalarıdır.
    Bu yüzden böylesi bir çiğnemenin olduğu yerde bu üç suçtan kaçınmak
    mümkün değlidir. Değişen niteliğine ve reddedişin boyutuna
    göre suçun cinsidir. Eğer bir kişi İlâhî hükmün yanlış, kendisinin
    veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, İlâhî hükme
    aykırı hükümde bulunursa, kelimelerin tam anlamıyla bu kişi hem
    kâfir, hem zâlim ve hem de fâsıktır. Bununla birlikte, eğer bir kişi
    İlâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm
    verirse, böyle biri İslâm toplumunun dışına çıkmış olmazsa da imanını
    küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. Aynı şekilde, eğer bir kişi
    hayatın her alanında Allah’ın hükmünü reddederse her bakımdan
    kâfir, zâlim ve fâsık sayılacaktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul
    eder, bazılarında reddederse, bunu kabul ve reddi oranında
    iman ve İslâm’ı küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur.
    “Her biriniz için kanun ve hayat tarzı kıldık” cümlesi, “Bütün peygamberler
    ve kitaplar aynı yaşama şeklini öğrettiği ve hepsi de
    371 5/Mâide, 50
    372 âyet 44-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    birbirini doğrulayıp desteklediği halde, neden kanunlarının ayrıntılarında
    farklılıklar vardır?” şeklinde gelebilecek bir soruya cevap
    vermek için konmuş bir ara cümledir. Söz gelimi, yukardaki soru
    bir örnekle şöyle sorulabilir: Çeşitli peygamberlerin ve kitapların
    getirdiği kültürel ve sosyal düzenlemelerde, meşru ve gayri meşrunun
    sınırlarında ve ibâdet biçimlerinde neden bazı farklılıklar
    vardır?
    Bu sorunun cevabı şöyledir:
    1) Çeşitli konuların ayrıntılarındaki sözü edilen farklılıklardan,
    bunların ayrı kaynak ve kökenlerinin bulunduğu sonucuna varmak
    yanlıştır. Gerçekte hepsi de farklı toplumlara ve farklı zamanlara
    uygun düşsün diye farklı düzenlemeler getirici Allah’tandır.
    2) Hiç şüphesiz Allah, başlangıçtan beri tüm insanlar için tek
    ve aynı Kanun’u koyabilir ve onların hepsini tek bir ümmet yapabilirdi;
    fakat pek çok gerekli nedenlerle böyle yapmamıştır. Buradaki
    hikmetlerden biri, kendilerine Allah tarafından verilene itaat
    edecekler mi, etmiyecekler mi diye insanları denemektir.
    İlâhî Sünnet’in ruhu ve niteliğiyle birlikte, taşıdığı düzenlemelerin
    yerini anlayan ve önyargılı olmayanlar, hangi biçimde gelirse
    gelsin gerçeği tanıyacak ve kabul edeceklerdir. Böyleleri Allah’ın
    öncekilerin yerini almak üzere gönderdiği yeni düzenlemelere
    teslim olmakta tereddüt göstermezler. Buna karşılık, Sünnet’in
    gerçek ruhunu anlamayıp, yalnızca düzenlemeleri ve ayrıntılarını
    Sünnet’in kendisi yerine koyanlar ve kendi yaptıkları eklentilerden
    dolayı bağnazlaşıp önyargıya kapılanlar, ellerindekini değiştirmek
    üzere Allah’tan gelen herşeyi reddedeceklerdir. Ve, bu tür
    bir deneme yukarda sözü edilen iki tür insanı birbirinden ayırdetmek
    için gerekliydi. Bu yüzden değişik kanunlar ve düzenlemeler
    yapılmıştır.
    3) Kanunların hepsinin gerçek hedefi, görünürde taşıdıkları
    farklılıklara bakmadan, Allah’ın insanlara üzerinde yarışmalarını
    emrettiği faziletlerin yeşertilmesidir. Bu yüzden, Kanun’un gerçek
    amacını göz önünde bulunduranlar, İlâhî Kanunların ve düzenlerin
    gösterdiği çizgide bu amaca doğru yürümelidirler.
    4) Önyargıların, inadın ve yanlış zihni tavırların ürettiği farklılıklar
    ne polemikçi sempozyumlarda, ne de savaş alanlarında çözülebilir;
    bütün bunlar nihaî hükmüyle Allah tarafından karara
    bağlanacaktır. Bu son Hüküm günü, gerçek açıklanacak ve insanlar
    hayatları boyunca daldıkları tartışmalarda yatan Hakk’ın veya
    Bâtıl’ın miktarını öğreneceklerdir.
    CÂHİLİYYE
    - 117 -
    Câhiliyye: Arapça Câhiliyye kelimesi İslâm’ın zıddıdır. İslâm’ın
    yolu bütünüyle her gerçekliğin bilgisine sahip olan Allah’ın gönderdiği
    ilme dayanırken, İslâm’ın yolundan ayrılan ve ona karşı
    olan her yol câhiliyyetin yoludur. Arabistan’daki İslâm öncesi döneme,
    halkın yaşama yollarını sadece zan ve hevâya dayanarak
    kendilerinin icat etmiş olması anlamında Câhiliyye dönemi denir.
    Bu yüzden ne zaman bu yollardan biri benimsense, bu zaman
    “câhiliyye” zamanı olacaktır. Aynı şekilde, bugün okullarda ve üniversitelerde
    verilen bilgi yalnızca cüz’î, kısmî bir bilgi olup, hiçbir
    şekilde insanlığa yol gösterebilecek bir bilgi değildir. Bu yüzden,
    İlâhî bilgiyi hiçe sayarak, cüz’î bilginin yardımıyla oluşturulmuş
    hayale, zanna ve tahmine dayalı tüm hayat sistemleri, İslâm öncesi
    sistemler gibi câhilî sistemler olmaktan kurtulamayacaktır.
    Bu böyle iken o ilim ve din iddiasında bulunanlar, Allah’ın
    hükmüne râzı olmayıp da kötülüğe meyletme, dalkavukluk,
    garazkârlık, eşitsizlik gibi haksız dâvâya tâbi olan câhiliyyet hükmü,
    câhiliyyet kanunu mu istiyorlar? Hâlbuki hüküm ve hâkimiyeti
    Allah’tan daha güzel olan kim vardır? Allah’ın hükmünden daha
    güzel hangi hüküm, Allah’ın hükmüyle hükmeden hâkimden
    daha güzel hükmedecek hangi hâkim düşünülebilir? Fakat bu
    soru herkese değil, îkân (sağlam bilgi) sahibi olan kimseler, topluluklar
    içindir. Bunu ancak sağlam bilgi ehli olanlar takdir eder.
    Yoksa küfür ve şüphe içinde bulunanlar, kalblerinde hastalık olanlar,
    bir zâlimin haksız hükmüne “daha güzeldir” demekten çekinmezler.
    Rivâyete göre bu âyet, Benî Nadîr ve Benî Kureyza yahudiler
    i arasındaki adam öldürme olayından dolayı Peygamberimizden
    hüküm talep etmeleri ve Peygamberimiz tarafından Mûsâvat
    (eşitlik) ile hükmedilmesi üzerine Benî Nadir’in bu eşitlik hükmüne
    râzı olmayarak câhiliyye âdeti üzere üstünlük sevdasında bulunmaları
    se b ebiyle nazil olmuştur. Bu sebebe göre, yahudilerin
    İslâm yoluna, Muhammed Aleyhiselâm’ın hükmüne iman ve ittiba
    etmemekle yalnız Kur’ân’a ve Muhammed Aleyhisselâm’a değil,
    kendi dinleri ve kitapları olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı ve Mûsâ
    şeriatını da tanımayıp mutlak İlâhî hükmü inkâr ederek câhiliyye
    hükümleri peşinde koşmak istediklerini beyan ve isbat etmekle;
    hem iman iddialarına rağmen küfür, hem ilim ve şeref iddialarına
    rağmen cehâlet, bozgunculuk ve azabı haketmeleriyle cezalandırmış
    ve sebebin özelliğiyle beraber mefhumun genelliğine göre
    de bu hükmün yalnız yahudilere mahsus olmayıp hıristiyan ve diğerleri
    hakkında da böyle olduğunu ve dolayısıyla İslâm şeriatının,
    umumun şeriatı ve herkesin yolu olup, bunu tanımayan yahudi ve
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    hıristiyanların kendi din ve şeriatlerini de tanımamış olacaklarını
    anlatmış ve bu şekilde müslümanların ümmetler arası vazifelerindeki
    genişliğin önemini göstermiştir. 373
    “Sana da daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu
    olan bu hak kitabı indirdik. Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği
    âyetlere göre hüküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi
    arzularına uyma.
    Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir ana yol belirledik. Allah dileseydi,
    sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda sizleri denemeyi
    diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz Allah’a döneceksiniz
    ve O anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü size haber
    verecektir.
    O halde onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm ver,
    onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah’ın indirdiği hükümlerin
    bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer sana sırt çevirirlerse bil ki,
    Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku
    yok ki, insanların çoğu fâsıktır.
    Yoksa istedikleri câhiliyye düzeni midir? Kesin inançlılara göre
    Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir
    mi hiç?” 374
    Seyid Kutub diyor ki:
    Anlatımdaki bu netlik, ifadedeki kesinlik, kimi durumlarda
    ve koşullarda kişiyi bu şeriattan -küçük çapta da olsa- herhangi
    bir hükmü terk etmeye özendirebilecek aldatıcı gerekçeler karşısında
    bu denli kesin önlemler alınmış olması, insanı ister istemez
    duraksatıyor... Bu âyetler karşısında insan elinde olmaksızın
    oturup düşünmek zorunda kalıyor. Kimi insanlar, koşullar ve durumlar
    bunu gerektiriyor diyerek Allah’ın şeriatını tümüyle inkâr
    etmelerine karşın, hâlâ nasıl oluyor da müslümanlık iddiasında
    bulunabiliyorlar, şaşırmamak elde değil!.. Kişi, Allah’ın şeriatını
    tümüyle terk etmesine karşın, nasıl oluyor da hâlâ müslüman olduğunu
    iddia edebiliyor? Bu tür insanlar kendilerini, nasıl oluyor
    da hâlâ “müslüman” olarak niteleyebiliyor? İslâm’la hiçbir bağları
    kalmamasına karşın, Allah’ın şeriatını tamamen terk etmelerine
    karşın, her koşulda her durumda geçerliliğini koruyan ve her koşulda
    her durumda uygulanmak zorunda olan Allah’ın şeriatını
    reddederek O’nun ilahlığını inkâr etmiş olmalarına karşın, hâlâ
    nasıl “müslümanlık” iddiasında bulunabiliyorlar? Bu tür insanlara,
    373 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    374 5/Mâide, 48-50
    CÂHİLİYYE
    - 119 -
    şaşırmamak, hayret etmemek elde değil.
    “Sana da bu hak kitab (Kur’an)’ı indirdik”. Âyetteki “hak” kelimesine,
    ilahlık açısından yani şeriat belirleme, kanunlar koyma
    yetkisinin Allah’a ait olacağının belirtilmesi açısından bakmamız
    gerek. “Hak”, Kur’an’ın içeriğinde, ondaki inanç ve şeriat esaslarında,
    orada anlatılan her olayda ve verilen her buyrukta somut
    bir biçimde ortadadır.
    Kur’an, “daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu”
    olarak indirilmiştir. Kur’an, Allah’ın dininin, nihâî biçimidir.
    Allah’ın dini ve de yaşam biçimi ile insanların uyacakları şeriat ve
    sistem noktasında nihai kaynak, Kur’an’dır. Artık Allah’ın dininde
    hiç bir değişikliğe gidilmeyecektir.
    Semâvî dinlere mensup insanlar arasında, ister inanç esasları,
    isterse şeriat prensipleri noktasında bir anlaşmazlık baş gösterdiğinde,
    bunu çözümleyebilmek için müracaat edilmesi gereken
    kitap Kur’an’dır. Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa
    başvurulacak kitap Kur’an’dır. Yaşama ilişkin herhangi bir meselede
    görüş ayrılıkları olduğunda, müracaat edilmesi gereken
    kitap, Kur’an’dır. Bu noktalarda, temelde söz konusu nihai kaynaktan
    beslenmeyen kişilerin sunacağı görüşlerin hiçbir “kıymet-i
    harbiye”si yoktur.
    Âyette hemen ardından, bu gerçeğin getirdiği zorunluluklar
    ekleniyor: “Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre
    büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!”
    Bu buyruk, kendisine o dönemde aralarında hüküm vermesi için
    başvurmakta olan hristiyanlar hakkında, öncelikle peygamberimize
    yöneliktir. Ancak, âyeti salt bu olaya özgü kılmak doğru
    değildir. Mademki artık nihai kaynak olan Kur’an’ı değiştirmek
    üzere yeni bir peygamber ya da yeni bir şeriat gönderilmeyecektir,
    öyleyse bu âyetteki hüküm, kıyamete dek geçerliliğini koruyacak
    genel bir hükümdür.
    Allah’ın dini Kur’an’la tamamlanmış bulunmaktadır. Allah’ın
    bu noktada kendisine teslim olanlara verdiği nimet Kur’an’la son
    bulmuştur. Allah, Kur’an’ın tüm insanlar için bir yaşam düzeni olmasını
    uygun görmüş bulunmaktadır. Kur’an’ı değiştirmek, onun
    hükümlerinden herhangi birini terk etmek, ya da başka bir şeriatı
    bu şeriata yeğleyebilmek için, artık hiçbir gerekçe bırakılmamıştır.
    Allah bu dini insanlara uygun gördüğünde, onun tüm insanları
    kapsayacağını biliyordu. Yine Allah, bu kitabı nihai kaynak olarak
    uygun gördüğünde, bunun tüm insanların yararına olacağını,
    kıyamete dek bütün insanları kapsayacağı biliyordu. Bu kitaptan,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    değil uzaklaşmak, bir bölümünü değiştirmek bile, İslâm’a ilişkin
    bu bilginin bulunması hasebiyle, kişiyi inkâra götürür. Buna yeltenen
    bir kişi, diliyle bin kez müslüman olduğunu söylese bile dinden
    çıkmış demektir.
    Allah, bazı insanların, Allah’ın indirdiklerinden ödün vermeye
    götürecek kimi mazeretler ileri süreceklerini ve de yönetenlerin ya
    da yönetilenlerin keyfï arzularına kapılabileceklerini biliyordu. Kitabında
    belirttiği hükümleri -hiçbir ödün vermeksizin- yürürlüğe
    koymak, zorunlu olmasına karşın, bazı insanların kimi durumlarda
    kendi duygularına kapılarak bu zorunluluğun gereğini ihmal
    edebileceklerini biliyordu. Bu nedenle de söz konusu âyetlerde
    peygamberimizi, yönetilenlerin keyfî arzularına kapılmaması için
    uyarıyor ve de kendisinden, insanların onu Allah’ın indirdiği hükümlerin
    bir kısmından bile şaşırtmalarından sakınmasını istiyor...
    İnsanları buna yeltenmeye iten faktörlerin başında, aynı ülkedeki
    değişik grupları, fraksiyonları ve öğretileri benimsemiş olan
    farklı kimselerin tümünü uzlaştırıp biraraya toplama noktasında
    insanların içgüdüsü gelmektedir. Buna kapılan kimseler, karşılarındaki
    insanların istemleriyle şeriatın hükümleri çatıştığında işi
    basitleştirme ya da ayrıntı gibi görünen meselelerde –bunlar anladığımız
    kadarıyla şeriatın temel meselelerinden değildir deyip- işi
    kolaylaştırma yoluna başvururlar.
    Rivâyete göre yahudiler peygamberimize gelerek, belirli bazı
    hükümlerin uygulanmasında kendilerine hoşgörülü davranacak
    olursa, iman edebileceklerini söylediler. Peygamberimizi bu noktada
    uyaran âyet de, yahudilerin bu önerileri üzerine indirilmişti..
    Ama meseleye -açıkça görüldüğü üzere- daha genel bazda bakmak
    gerekir. Zira bu şeriata inananlar da değişik vesilelerle her zaman
    için bu meseleyle karşılaşabilirler. Bu nedenle Allah, meseleyi
    son derece net bir biçimde ortaya koymayı ve de belirli koşulları
    göz önünde bulundurarak ya da farklı istemlerle, farklı arzularla
    karşılaşıldığında bir orta yol bulup insanları uzlaştıracağız diyerek
    ihmalkârlığa itebilecek beşerî içgüdülerin yolunu kesinkes kapatmayı
    uygun görmüş ve peygamberimize şöyle buyurmuştur: Allah,
    dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Ama O, onların her biri
    için ayrı bir yol, ayrı bir yöntem belirledi. O, gönderdiği din ve şeriatla,
    yaşam boyunca verdiği nimetlerle, insanları sınamayı diledi.
    Her insan kendi seçtiği yolda yürüyecektir. Sonunda ise tüm insanlar
    Allah’a döneceklerdir. Orada, gerçek, kendilerine bildirilecektir.
    Her biri dünyada seçtikleri yol ve benimsedikleri sistem konusunda
    sorguya çekilecektir. Öyleyse, değişik görüşlerdeki değişik
    düşüncelerdeki kimseleri birleştirebilmek için şeriattaki herhangi
    CÂHİLİYYE
    - 121 -
    bir hükmü kolaylaştırmayı düşünmek doğru değildir. Onlar zaten
    birleşmezler:
    “Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir anayol belirledik. Allah
    dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda, sizleri
    denemeyi diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz
    Allah’a döneceksiniz ve O, anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin
    içyüzünü size haber verecektir.”
    Allah’ın şeriatı bâkîdir, herşeyden daha değerlidir. Onun bir
    bölümünü de olsa, Allah’ın uygun görmediği bir şey uğruna kurban
    etmeye değmez! İnsanlar Allah tarafından yaratılmıştır. Her
    birinin kendine göre bir yeteneği, mizacı, kafa yapısı ve seçtiği bir
    yol vardır. İnsanlar, Allah’ın hikmeti gereği, birbirlerinden farklı
    yapılarda yaratılmışlardır. Allah onlara doğru yolu göstermiş ve
    bu noktada onları serbest bırakmıştır. Bu, onları sınamak istediğindendir.
    İnsanlar sonuçta Allah’a döneceklerdir. Ve o gün dünyada
    benimsedikleri yola göre, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.
    Öyleyse bir kimsenin, Allah’ın şeriatını gözetme adına, bir başka
    deyişle insanların yararını ve kurtuluşunu gözetme adına, tüm
    insanları aynı çatı altında birleştirebilmek için çırpınması, boşa
    kürek çekmek demektir. Allah’ın şeriatından ödün vermek yada
    onda bazı değişiklikler yapmak, neticede, yeryüzünde bozguna
    neden olmak, biricik sapasağlam sistemi bırakıp sapıtmak, insanların
    yaşamında adâleti ortadan kaldırmak, insanların birbirlerine
    köle olmalarına, Allah’ı bırakıp birbirlerini rabb edinmelerine zemin
    hazırlamak dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Bu ise en büyük
    kötülük, en büyük yıkımdır..: Sonu gelmeyecek, olmayacak girişimler
    peşinde koşmak, doğru değildir. Çünkü insanın doğası için
    Allah, bu tür girişimleri uygun görmemiştir. Bu, Allah’ın hikmeti
    gereği insanların farklı kafa yapılarına, farklı mizaçlara, farklı
    görüşlere, farklı eğilimlere sahip olmalarına da terstir. İnsanları
    yaratan Allah’tır. Onların geçmişlerini de geleceklerini de çok iyi
    bilmektedir. Sonuçta herkes O’na dönecektir.
    Böylesi bir amaçla, Allah’ın şeriatındaki herhangi bir hükmü
    kolaylaştırmaya kalkışmak -bu âyetten anlaşıldığı ve de yaşamın
    her noktasında- görüldüğü kadarıyla, boşa yorulmaktır. Böylesi
    bir girişim, realiteyle bağdaşmamaktadır. Allah’ın irâdesine de
    uymamaktadır. Böyle bir girişimi, -Allah’ın isteklerini gerçekleştirmek
    için didinen- müslümanlar da onaylayamaz. Bu durumda,
    kendilerini “müslüman” olarak yaftalayan bazı kimseler, nasıl
    oluyor da örneğin şöyle laflar edebiliyorlar: “Turistleri kaybetmek
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    istemiyorsak, şeriatı tatbik etmeyi düşünmemiz hiç de doğru olmaz”
    Abartmıyorum! Aynen böyle laflar eden insanlar var bugün!
    Burada, daha net bir biçimde, aynı gerçeğin altı bir kez daha
    çiziliyor. Bu konudaki ilk âyette: “Buna göre onların arasında
    Allah’ın indirdiği âyetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten
    saparak onların keyfi arzularına uyma!” denilmiştir. Kısacası,
    Allah’ın şeriatını bütünüyle onların keyfî arzusuna terk etmek
    yasaklanmıştı. Şimdi ise peygamberimiz, insanların kendisini
    Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından
    sakınması için uyarılıyor: “O halde onların arasında Allah’ın indirdiği
    âyetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni
    Allah’ın indirdiği bükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın!”
    Buradaki uyarı, daha kesin ve daha vurguludur. Burada mesele,
    tüm çıplaklığıyla ortaya koyuluyor. Bu fitneden, böylesi şaşırtmacalara
    kanmaktan, özenle kaçınmak gerekir. Bu meselede iki
    olay söz konusudur: Ya Allah’ın indirdiği hükmü aynen vermek ya
    da insanların -Allah tarafından sakınılması istenen- keyfî arzularına
    ve şaşırtmacalarına tâbî olmak.
    Âyette daha sonra keyfî arzulara uyma konusuna açıklık getirilerek,
    peygamberimizin, kendisine gelen yahudilerin önerileri
    meselesini çözümleyebilmesi kolaylaştırılıyor. Artık söz konusu
    yahudiler, bu şeriattaki küçük büyük herşeye bütünüyle bağlanmazlarsa,
    İslâm’ı benimsemeyip sırt dönerlerse, Allah’ın şeriatıyla
    yargılanmaktan yüz çevirirlerse, peygamberimizin yapacağı bellidir.
    (O dönemde, bu konuda serbestlik vardı. Ancak daha sonra,
    “daru’l-İslâm”da İslâm şeriatıyla hüküm vermek zorunlu kılındı):
    “Eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahların bazısı yüzünden onları
    cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fâsıktır.”
    Sana sırt çevirirlerse, yapabileceğin bir şey yoktur. Onların bu
    tutumları seni, Allah’ın hükmüne ve şeriatına bütünüyle sarılmaktan
    ödün vermeye itmesin. Onların getirdikleri öneri, senin gücünü
    kırmasın, tavrını değiştirmesin. Onlar, sırtlarını dönüp yüz
    çevirmekteler. Çünkü Allah onları, işledikleri kimi günahlardan
    ötürü cezalandırmak istiyor. Bu tutumları nedeniyle başı derde
    girecek olanlar, onlardır. Onların bu tavırları ne sana zarar getirir,
    ne Allah’ın şeriatına, ne dinine; ne de dinlerine bağlı müslümanlara...
    İnsanın yapısı böyledir: “İnsanların çoğu, fâsıktır.”
    Onlar dinden çıkarlar, sapıtırlar. Çünkü yapıları böyledir. Bu
    noktada sen, onların bu durumuna bir çare bulamazsın. Bunda şeriatın
    da günahı yoktur. Onların doğru yolu bulmaları da mümkün
    değildir. Böylece şeytanın, müslüman yüreğine girebileceği tüm
    pencereler kapatılıyor. Hangi amaçla ve hangi durumda olursa
    CÂHİLİYYE
    - 123 -
    olsun, bu şeriatın hükümlerinden herhangi birini terk etmeye yol
    açabilecek tüm gerekçeler, ortadan kaldırılmış bulunuyor.
    Sonra insanlar, bu yol ayrımı üzerinde iyice düşünmeye sevk
    ediliyor. Ya Allah’ın hükmü ya da câhiliyyenin hükmü... Bu ikisinin
    ortası olamaz. Bu ikisi dışında başka bir alternatif yoktur. Ya,
    yeryüzünde Allah’ın hükmü egemen olacak, insanların yaşamında
    Allah’ın hükmü yürürlüğe konacak, insanların yaşamı Allah’ın sistemine
    göre yönlenecek... Ya da, câhiliyye hükmü, keyfï arzulara
    göre belirlenmiş bir şeriat, kölelik sistemi yürürlükte olacak... Bu
    iki alternatiften hangisini istiyorlar? “Yoksa istedikleri, câhiliyye düzeni
    midir? Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği
    hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
    Câhiliyyenin anlamı bu âyette belirgin bir biçimde ortaya konuluyor.
    Câhiliyye -Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere-
    insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle
    kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi
    ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve
    -Allah’a değil- onlara tapılmasıdır.
    Olaya bu âyetin ışığında baktığımızda, câhiliyyenin tarihsel
    bir süreçten ibaret olmadığını görüyoruz. Câhiliyye, bir olgudur.
    Geçmişte yaşanmış olan bu olguyla, bugün de yarın da yine karşılaşılacaktır.
    Câhiliyyenin niteliği, İslâm la çelişme, İslâm’a karşı
    olmadır.
    Nerede ve hangi zamanda olursa olsun eğer insanlar, tek bir
    konuda bile ödün vermeksizin Allah’ın şeriatına göre hükmediyorlarsa,
    bu şeriatı benimsiyorlar ve ona gerçek anlamda teslim
    oluyorlarsa, Allah’ın dinine mensup olmuş demektirler. Yok eğer,
    beşer aklının ürünü olan bir şeriat, bir öğretiye göre hüküm veriyorlarsa
    -hangi şekilde olursa olsun- söz konusu öğretiyi benimsiyorlarsa,
    onlar câhiliyye sınıfındadırlar. Onlar, öğretisi doğrultusunda
    hüküm verdikleri kişinin dinini benimsemiş durumdadırlar,
    Allah’ın dinini değil! Allah’ın hükmünü istemeyen, câhiliyye hükmünü
    istiyor demektir. Allah’ın şeriatını reddeden, câhiliyye düzenini
    kabul ediyor, câhiliyyeyi yaşıyor demektir.
    Bu, yolların ayrılış noktasıdır. Allah bu noktada, insanlardan
    iyice düşünmelerini istiyor. Gerisi insanlara kalmıştır. Diledikleri
    yolu seçmekte özgürdürler. Ardından Allah bu tür insanlara,
    câhiliyye düzenini istemelerinden ötürü kınayıcı bir soru yöneltmektedir.
    Yine bu soru, Allah’ın hükmünün daha üstün olduğunu
    vurgulamaya yöneliktir: “Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden,
    Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
    Evet! Allah’tan daha iyi hüküm koyabilecek olan kim vardır?
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    İnsanlar için Allah’ın şeriatından ve hükmünden daha iyi bir şeriat
    ve hüküm belirleyebileceği iddiasında bulunmaya kim kalkışabilir?
    Böylesi büyük bir iddiaya kalkıştığında, bunu hangi gerekçeyle
    açıklayabilir? Bu iddiaya kalkışan, insanları, onların yaratıcısından
    daha iyi tanıdığını söyleyebilir mi? İnsanlara karşı, onların
    rabbinden daha hoşgörülü olduğunu ileri sürebilir mi? İnsanlar
    için en uygun olanı, onların yararını Allah’tan daha iyi gözetiyorum
    diyebilir mi? Nihai şeriatını gönderen, son peygamberini gönderen,
    onu peygamberlerin sonuncusu, getirdiği mesajı kitapların
    sonuncusu kılan, İslâm şeriatını kıyamete dek geçerli olarak niteleyen
    Allah’ın durumların değişebileceğini, yeni gereksinimlerin
    ortaya çıkacağını, farklı koşullar söz konusu olabileceğini bilemediğini
    iddia edebilir mi? Bir insan, Allah tüm bunları bilemediği
    için şeriatında belirtmemişti, ancak bugün işte tüm bunlar bizler
    tarafından kavranmıştır diyebilir mi?
    Allah’ın şeriatını yaşamdan koparan, onun yerine câhiliyye şeriatını,
    câhiliyye hükmünü ikame eden, kendi keyfî arzusunu ya
    da herhangi bir halkın veya neslin keyfî arzularını Allah’ın şeriatından,
    Allah’ın hükmünden üstün tutan kimseler, bu tür sözler
    söyleme cüretini nasıl gösterebiliyorlar?
    Özellikle de kendini müslüman olarak adlandıran bir insan, bu
    türden sözler edebilir mi? İçinde bulunduğumuz koşullarmış. Durum
    çok değişmişmiş! İnsanların istememesiymiş! Düşmanlardan
    çekinmemiz gerekirmiş! Allah müslümanlardan kendi aralarında
    şeriatını yürürlüğe koymalarını, Kur’an doğrultusunda hayat sürmelerini,
    onlardan kimi insanların kendilerini indirdiği şeriatından
    ufacık bir noktada bile şaşırtmalarından sakınmalarını isterken,
    daha sonra olup bitecek herşeyi bilmiyor muydu?
    Beklenmedik gereksinimler, yenilenen koşullar ve görmezlikten
    gelinemeyecek durumları, Allah’ın şeriatı ihata edemeyecek
    denli eksikmiş! Bu nasıl iddia edilebilir? Şeriatından ödün verilmemesi
    için bu denli kesin bir ifâde ‘ kullanan ve insanları özenle
    uyaran Allah, tüm bunların olacağını bilmiyor muydu?
    Bu konuda, müslüman olmayan bir kimse dilediğince konuşabilir.
    Ama müslüman olan ya da müslüman olduğunu iddia eden
    bir kimse bu türden sözler edebilir mi? Bu türden sözler edebiliyorsa
    onun İslâm’la artık ne ilgisi kalmıştır? Tüm bunlardan sonra,
    onda İslâm’ın en ufak bir izi görülebilir mi?
    Bu, tam bir yol ayrımıdır. Kişi seçimini yapmak zorundadır.
    Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya
    câhiliyye! Ya iman, ya küfür. Ya Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
    CÂHİLİYYE
    - 125 -
    Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm vermeyenler, kâfirlerin,
    zâlimlerin, fâsıkların ta kendileridirler. Yönetilenlere karşı Allah’ın
    hükmüyle hükmetmeyenler, kesinlikle mü’min değildirler. Bu meseleyi
    müslüman, kesin ve net bir biçimde kafasına yerleştirmelidir.
    Yaşadığı çağda, insanlara karşı Allah’ın hükmünü uygulama noktasında
    asla tereddüde düşmemelidir. Bu gerçeğin zorunlu sonucu
    olarak, dosta da düşmana da Allah’ın şeriatını uygulamalı ve de
    bunun neticesine katlanmalıdır.
    Müslüman bu meseleyi kafasına net olarak yerleştiremezse,
    bir türlü istikrara kavuşamayacak, kendini yöntem kargaşasının
    içinde bulacak, hak ile batılı birbirinden ayıramayacak, doğru
    yolda bir adım bile ilerleme kaydedemeyecektir... Bu meselenin
    sıradan insanların kafasında bu denli netleştirilemeyeceği doğru
    kabul edilse bile, “müslüman” olmayı isteyen, müslümanlığın
    gereklerini yerine getirmeye azmeden insanların kafasında iyice
    netleştirmeyi savsaklamak asla doğru değildir...
    Buradaki âyetlerin tümü, sûrenin başında belirttiklerimizi
    doğrulamaktadır. Orada da ifade ettiğimiz üzere, bu sûredeki
    âyetlerin tümü, hicretin altıncı yılında Hudeybiye’de indirilen Fetih
    sûresinden sonra indirilmiş olamaz. Tam tersine bu sûrenin pek
    çok bölümü, -Uhud savaşının ardından Benî Nazîr, Bedr savaşının
    ardından da Benî Kaynuka yahudilerinin sürülmelerinden önce
    indirilmemişse de- Fetih sûresinden -en azından- Ahzab savaşının
    meydana geldiği hicrî dördüncü yılda Benî Kureyza yahudilerinin
    Medine’den sürülmelerinden önce indirilmiş olmalıdır.
    Buradaki âyetlerde, birtakım olaylara, Medine’deki İslâm toplumunun
    tanık olduğu gelişmelere, ayrıca yahudilerin, münafıkların
    tutumlarına ve konjonktürel durumlarına değiniliyor. Söz
    konusu tutumlar ve konjonktürel durumlar, yahudilerin gücünün
    kırılmasıyla bertaraf edilecekti. Bunun son örneği Beni Kureyza
    sorunuydu.
    Bu âyet, yahûdilerin ve hristiyanların dost edinilmelerine ilişkindir.
    Âyetteki uyarıda -hatta tehditte- onları dost edinenin onlardan
    biri olacağı vurgulanıyor. Bu vurgu, onlarla dostluk kuran
    ve bunu başlarına bir bela geleceğinden korkmakla gerekçelendiren,
    kalpleri hastalıklı kişilere yöneliktir. Yine âyette müslümanların,
    dinlerini hafife alıp alay konusu yapan kimselerle dostluktan
    nefret etmeleri istenmektedir. Bununla da, -müslümanlar
    namaza durduklarında- onların namaz kılmalarını hafife alan ve
    alay konusu yapan kimselere işaret ediliyor. Tüm bu olumsuzluklar,
    Medine’de yahudilerin güçlü, etkin ve çeşitli imkânlara sahip
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    oluşlarından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla, bu tür kargaşaların
    olması, böylesi olayların yaşanması, ayrıca âyetlerde böylesine
    sert bir uyarı ve tekrar tekrar tehdide gerek görülmesi, ardından
    yahudilerin gerçek durumlarının açıklanması, teşhir edilip kınanmaları,
    bu bağlamdaki binbir komplolarının, entrikalarının, manevralarının,
    her türlü kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi son
    derece olağandır.
    Buradaki âyetlerin iniş nedenlerine ilişkin çeşitli rivâyetler vardır.
    Bunların kimisinde bu âyetlerin, Bedir savaşından sonra ortaya
    çıkan Benî Kaynuka sorunu, Abdullah bin Ubey bin Selûl’un tavrı
    ve kendisi ile yahudiler arasındaki dostluk ilişkisini, “Doğrusu
    ben başımı belaya sokmak istemiyorum, bu nedenle de onlarla
    dostluğumu kesemem” diyerek aklamaya çalışması üzerine indiği
    belirtilir.
    Aslında, bu rivâyetler olmaksızın da, âyetlerin yapısını ve içeriğini
    nesnel bir yaklaşımla incelemek ve de bu âyetleri peygamberimizin
    Medine’deki yaşamında tanık olduğu olayların kronolojik
    sırasına göre ele almak bile, söz konusu âyetlerin iniş zamanına
    ilişkin bu sûrenin girişindeki tesbitlerimizi doğrulamaya yeterlidir.
    İslâm Toplumunun Ana İlkeleri: Buradaki âyetlerde, İslâm
    toplumunun eğitimine ve bu toplumun, kendilerine Allah tarafından
    belirlenmiş misyonu yerine getirmeye hazırlanmasına ilişkin
    Kur’an’ın öngördüğü metod dile getiriliyor. Ayrıca söz konusu
    metodun, müslüman bireyin ve İslâm toplumunun kimliğinde her
    zaman için kesinkes yarleşmesi istenen ana ilkeleri ve prensipleri
    belirtiliyor. Bu ana ilkeler ve prensipler, sâbittir. Bunlar, sadece tek
    bir ulusa ya da tek bir kuşağa özgü değildir. Tam tersine bu ana
    ilkeler ve prensipler, her kuşakta müslüman bireyin ve İslâm toplumunun
    oluşumunun temeli niteliğindedir.
    Kur’an’da müslüman bireyin eğitimine ilişkin belirlenen metot
    temelde şöyledir: Müslüman, rabbine, peygamberine, inancına
    ve İslâm toplumuna içtenlikle bağlanmalıdır. İçinde yer aldığı
    saftaki insanlar ile Allah’ın sancağını taşımayan, peygamberimizi
    önder kabul etmeyen, Allah’ın taraftarları konumundaki gruba
    katılmayan saftaki insanlar arasında mutlaka kesinkes bir ayrım
    yapmalıdır. Müslüman, Allah’ın gücüne bir örtü, ayrıca insanlığın
    yaşamı ve tarihsel olaylara ilişkin Allah tarafından belirlenmiş yazgının
    gerçekleştirilmesi için bir araç olmak üzere, Allah’ın seçtiği
    bir kimse konumunda bulunduğunu bilmelidir. Ona böylesi bir
    konum belirlenmiş olması -tüm yükümlülüklerle birlikte- Allah’ın
    dilediği kimselere verdiği bir lütfu, bir bağışıdır. Müslüman
    CÂHİLİYYE
    - 127 -
    olmayan kimselerle dost olmak, Allah’ın dininden dönüş, o yüce
    konumdan kaçış ve Allah’ın o güzelim lütfunu bir kenara bırakış
    demektir.
    Müslüman bireyin, yukarıda anlattığımız doğrultuda yönlendirildiği,
    buradaki âyetlerin çoğunda açıkça görülüyor:
    “Ey mü’minler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar, birbirlerinin
    dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur.
    Hiç kuşkusuz Allah, zâlimleri doğru yola iletmez.”
    “Ey mü’minler! İçinizden kim dinden dönerse bilsin ki, yakında Allah
    öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da
    O’nu severler. Bunlar mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu
    davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, biç kimsenin yergisinden ve
    kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir.
    Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.”
    “Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan,
    zekât veren, rükûa varan mü’minlerdir.”
    “Kim Allah’ı, Peygamber’i ve mü’minleri dost edinirse bilsin ki gâlip
    gelecek olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların grubudur.”
    Sonra Kur’an, düşmanlara ilişkin gerçek, kendisinin onlara ve
    onların da ona karşı verecekleri savaşa ilişkin gerçek konusunda
    müslümanın bilincini kristalize ediyor. Bu savaş, bir inanç, bir öğreti
    savaşıdır. Müslüman ile düşmanları arasındaki bitmeyen sorun,
    inançtır. Karşısındakiler ona, her şeyden önce inancından ve dininden
    ötürü düşmandır. Onların bu durmak bilmeyen düşmanlıkları,
    fâsıklıklarından, Allah’ın dininden sapmalarından, Allah’ın dinine
    uyup doğru yol üzere yürüyenlerden hoşlanmamalarından kaynaklanıyor.
    “De ki; Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın tek sebebi Allah’a,
    bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız
    değil mi? Gerçekten çoğunuz fâsık, yoldan çıkmış kimselersiniz.”
    İşte, meselenin düğüm noktası budur. İşte, temel faktörler
    bunlardır! Bu metodun, bu temel direktiflerin değeri gerçekten
    büyüktür. Bu doğrultuda Allah’a, dinine, peygamberine ve İslâm
    toplumuna bağlılıktaki içtenlik ve de savaşın, ayrıca düşmanların
    niteliğini kavramak, imanın gereğini yerine getirme, müslüman
    bireyin eğitme ve İslâmcı grubun örgütsel etkinlikleri açılarından
    son derece önemlidir. İslâm sancağını taşıyan kimseler, kendileri
    ile kendilerinin taşıdıkları sancağı taşımayan karşıt komplolar arasında
    kesinkes bir ayrımı benliklerine yerleştiremedikleri, sadece
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    Allah’a, peygamberine ve kendi mü’min liderlerine bağlı kalamadıkları,
    düşmanlarının, bu düşmanlığı doğuran nedenlerin, onlarla
    aralarındaki savaşın niteliğini kavrayamadıkları, onların tümünün
    müslümanlara düşman, müslümanlara ve İslâm inancına karşı
    mücadele konusunda ise birbirlerine dost olduklarını anlayamadıkları
    sürece, gerçekte iman etmiş olamayacak, müslümanlıkları
    hiçbir değer ifade etmeyecek ve yeryüzünde hiçbir şey gerçekleştiremeyeceklerdir.
    Buradaki âyetlerde, İslâm düşmanlarını müslümanlarla savaşa
    iten faktörlerin ortaya koyulmasıyla yetinilmiyor. Buna ek olarak,
    müslümanın savaştığı kimseyi gerçek yüzüyle tanıması, gireceği
    savaşta vicdanının rahat olması, vicdanında bu savaşın zorunluluğuna
    ve kaçınılmazlığına ilişkin en küçük bir kuşku kalmaması için,
    söz konusu düşmanların nitelikleri ve sapıklıklarının boyutları da
    dile getiriliyor: “Ey mü’minler, yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz.
    Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar.”
    “Ey mü’minler, sakın sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlar ile
    kâfirlerden dininizi alaya alanları eğlence konusu yapanları dost edinmeyiniz.
    Eğer gerçekten mü’min iseniz, Allah’tan korkunuz. Birbirinizi
    namaza çağırmak için ezan okuduğunuz zaman onlar, bu çağrınızı alaya
    alırlar, eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların aklı başında olmayan
    kimseler olmalarından kaynaklanıyor.”
    “Onlar yanınıza geldiklerinde, ‘inandık’ dediler. Oysa yanınıza kâfir
    olarak girmiş ve yine kâfir olarak çıkmışlardır. Allah onların gizli tuttukları
    duyguları herkesten iyi bilir. Onlardan çoğunun günahta, ölçüleri aşmakta
    ve haram yemekte birbirleri ile yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey
    ne kadar kötüdür!”
    “Yahûdiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Bu sözlerinden ötürü elleri
    bağlansın, onlara lanet olsun! Tersine, O’nun iki eli de açıktır, dilediği
    gibi verir. Rabbin tarafından sana indirilen âyetler, onların çoğunun azgınlığını
    ve kâfirliğini arttıracaktır.”
    İşte, söz konusu niteliklerinden, İslâm toplumuna karşı takındıkları
    tavırlardan, müslümanlara karşı oluşlarından, onların dinleriyle,
    namazlarıyla alay etmelerinden ötürü müslümana düşen,
    vicdanı rahat bir biçimde onları kesinkes başından defetmektir...
    Yine âyetlerde, mü’minler ile karşıt güçler arasındaki savaşın
    sonucunun ne olacağı ve de -âhirette herkesin yaptığının karşılığını
    görmesinden önceki bu dünya hayatında toplumların akıbetleri
    açısından da imanın ne denli değerli olduğu ifade ediliyor: “Kim
    Allah’ı, Peygamber’i ve mü’minleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek
    CÂHİLİYYE
    - 129 -
    olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların ruhudur.” “Eğer kitap ehli, iman
    edip kötülüklerden sakınsalar, günahlarını siler, onları nimetlerle dolu
    cennetlere koyardık.”... “Eğer onlar Tevrat’a, İncil’e ve Rabbleri tarafından
    kendilerine indirilen Kur’an’a uygun yaşasalardı, başları üzerinden
    ve ayakları altından kaynaklanan nimetler yerlerdi...”
    Buradaki âyetlerde, Allah’ın, kendi dini için seçtiği, böylece
    yüce bir misyon yükleyerek büyük bir lütufta bulunduğu müslümanın
    niteliği de dile getiriliyor: “Ey mü’minler, içinizden kim
    dinden dönerse bilsin ki yakında Allah böyle bir grup ortaya çıkaracak
    ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler, bunlar
    mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar,
    Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından
    çekinmezler. Bu, Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir.
    Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir. 375
    Câhilin Bazı Karakteristikleri
    Cehl ya da cehâlet, toplumumuzda genellikle ümmî karşılığında
    anlaşılmıştır. Bunun yanlışlığını biliyoruz.
    Gerçekten, ‘câhil’in, okuma-yazma bilmeyen (illiterate) ya da
    mevki-makam sahibi olmayan kişi olmadığı, İslâmî muhtevâyı kavrayan
    insanlar için daha da kesinlik kazanmaktadır.
    Kimdir câhil o halde?
    Câhilin genel ve kapsamlı bir tarifini aramak yerine, en belirgin
    karakteristiklerini sergilemek daha uygun olacaktır:
    Câhil ilme ve akletmeye karşıdır. Arzu ve hevâsı onun akıl
    fekkürünü köreltmiştir. İlimden, düşünceden hep köşe-bucak kaçmaktadır.
    “Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan”
    Câhil dogmacıdır. İnanç ve davranışlarına esas aldığı öncüllerini
    akıl ve tefekkürle oluşturamaz. Her inanç ve davranışında a
    piori’lik vardır.
    Câhil kolaycıdır. Tefekküründeki yozlaşmadan ötürü her sonuca
    kolay ulaşmak çabasındadır. Dolayısıyla slogancı ve şabloncudur.
    Kendine yön veren esaslar için mahdut sayıda slogan ve
    şablon oluşturmuş olup bunlara uygun düşmeyen her fikri, her
    davranışı mahkûm etmektedir.
    Câhil statükocudur. Bozulmuş çevrelerin ürünü olan fıtrî ve
    fikrî bozulmuşluğunu değiştirmeye zorlayan her şeyden rahatsız
    375 Fî Zılâli’l-Kur’an
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    olmaktadır. “… elden gidiyor!” huzursuzluğunu iliklerine kadar
    hissetmektedir. Bunu kamufle etmek için -sözüm ona- geleneğini
    ve ecdâd mirası (!)’nı savunmaktadır.
    Câhil kalabalıkçıdır, kemmiyetçidir. Ona göre, bir fikrin doğruluğu,
    sahip çıkanların kalabalık oluşu ya da onu onaylayan parmak
    sayılarının çokluğu ile; bir eserin ilmîliği ise sayfa sayısının
    bolluğu, ciltlerinin taşınamaz ağırlığı ile belirlenir. Bir noktada
    ‘bâtıl’ının farkına varsa bile “elle gelen düğün-bayram” enjeksiyonuyla
    statüsünü korumaya devam eder.
    Câhil hoşgörüsüzdür. Kendi fikri ve zikrine aykırı her ‘karşı’nın
    yokedilmesi gereğine inanır. Kendine alternatif gibi görünenlere
    “urun kellesini!” formülü uygulanır.
    Câhil yaftacıdır. Başka usûllerle yok edemediği rakibine yakıştıracağı
    yaftalar icad etmede üzerine yoktur. Karşısındakini dinler
    görünürken bile, aslında onu ne ile itham edeceğini hangi yaftalarla
    taltif edeceğini kurmaktadır.
    Câhil iftirâcıdır. Rakibi bildiğine iftirâ ederken tek endişesi
    maddî müeyyide ve tehlikelerdir. İlâhî muhâsebe yönünden bir
    endişesi yoktur.
    Câhil telâşlıdır. Becerebileceği herhangi bir önlemle engelleyemediği
    fikir ve eylemler karşısında telâşı büyüktür. Bunun sonucunda
    provokatör bir karakter ortaya çıkar.
    Câhil maddecidir. Bütün değer ölçülerine madde ve yakın
    menfaatler temel teşkil etmektedir. Kendisine ‘madde’ ya da
    ‘mîde’ yoluyla etki yapmak en kolay iştir.
    Ve...
    Câhil putçudur. Yalnız Yaratıcı’sına kul olmasını bilemediği
    için başka ma’budlara köle olmuştur. Servet, şöhret, şehvet, iktidar
    hırsı ve benzerlerinden oluşan ma’budlar panteonunda kulluğunu
    sürdürmektedir.
    Asr-ı Saâdet’in câhil prototipi Ebû Cehl’in Bedir’de öldürülüp
    tarihe karıştığını; câhiliyye döneminin, İslâm’a takaddüm eden
    dönemden ibâret olduğunu sanırsak günümüzdeki cehâlet psikozlarına
    bir yenisini ilâve etmiş oluruz.
    Allah’a teslim olmuş ‘müslim’lerin imtihanları gereği her devirde
    var olması mukadder olan Cehâlet’le yapılacak sürekli savaşta
    Allah’tan muvaffakiyetler diliyoruz. 376
    376 Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Birun Y. s. 251-252
    CÂHİLİYYE
    - 131 -
    Câhiliyye Demek…
    Câhiliyye kavramının anlam yönüyle bir değil; birkaç zıddı vardır.
    Bu, diğer kavramlarda pek görülmez. Câhiliyye kelimesinin
    zıtlarından yola çıkarak câhiliyyenin ne anlama geldiğini rahatlıkla
    değerlendirmek mümkündür. Şöyle ki:
    Câhiliyye; Zıddı Hılm. Hılm, insanın duygularını frenlemesi, kör
    ihtiraslarını yenmesi demektir. Hılm, akıl gücü ve kontrolü demek
    olduğundan, buna göre; Câhiliyye: Barbarlık, vahşet, bağnazlık,
    zulüm demektir
    Câhiliyye; Zıddı İslâm. İslâm, Allah’a şirk koşmadan iman edip
    O’nun hükümlerine teslim olmak, yalnız O’na ibâdet edip kulluk
    yapmak demek olduğundan, buna göre Câhiliyye: Hakkı örtmek,
    inkâr, Allah hakkında kötü zan, yani her çeşit şirk demektir.
    Câhiliyye; Zıddı Saâdet (Asr-ı Saâdet). Bilindiği gibi, ilk
    câhiliyye asrı, İslâm’ın hâkimiyetiyle sona ermiş, Medine İslâm
    Devletiyle birlikte asr-ı saâdet (mutluluk çağı) başlamıştır. İslâm
    hâkimiyetinin olmadığı yer, câhiliyyenin hükmünün geçtiği yerdir.
    Bu yerlerdeki câhiliyye siyâseti, uygulama ve değer yargıları,
    hangi zaman diliminde olursa olsun, o ülkenin câhiliyye asrını yaşadığını
    gösterir. Buna göre Câhiliyye: Gayr-ı İslâmî düzen olduğu
    gibi; aynı zamanda saâdetin, huzur ve mutluluğun zıddı olan huzursuzluk,
    fitne, kargaşa, fesat, sıkıntı, stres ve bunalım demektir.
    Câhiliyye; Zıddı ilme/vahye mensûbiyet. Câhiliyye, vahye dayanmayan,
    akıl ve ilim gibi araçları uygun biçimde kullanmayan
    insanların oluşturduğu uydurmalara, arzulara dayanan bir dünya
    görüşüdür. Buna göre Câhiliyye: Bilgisizlik, özü ve lâzım olanı
    bilmemektir, bilinçsizlik, zanna ve hevâya, kalabalığa (asabiyeye,
    kabileye, topluma, ırka, atalara) dayanmaktır. Bilinmesi gerekeni,
    bilinmesi gerektiği gibi bilip kabul etmemektir, câhilliktir câhiliyye.
    Câhiliyye; düzendir, düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, dindir/
    şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır, ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır,
    bâtıldır, uydurmadır, hevâdır, zandır, bilgisizliktir.
    Modern çağda ilericilik adıyla sergilenen câhiliyye hükmü,
    ahlâk(sızlığ)ı, dünya görüşü ve değer yargıları, her çeşit müşriğin
    çok ilkel olduğunu, on dört asır öncesinin câhiliyye hayatına dönmek
    isteyen gericilik olduğunu göstermektedir. Müslümanlara
    gerici diyerek akılları sıra hakaret edenler, eski câhiliyyeyi hortlatmak
    isteyen kimselerdir. Bilindiği gibi, her dönemdeki İslâm dışı
    değer yargıları demek olan câhiliyyenin kendine göre inanç sistemi,
    yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve düzen/yönetim şekli vardır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Câhiliyyenin itikadı/inanç sistemi, cehâlete dayanan, Allah hakkında
    câhiliyye zannı ve inancı ile şirke giden bir bâtıl inançtır.377
    Câhiliyyenin kendine göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan,
    hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır. Özellikle kadınların toplumu
    ifsad edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde kendini gösteren,
    kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor gördükleri
    için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten
    çekinmeyen bir yaklaşım sergileyebilirler. 378
    Câhiliyyenin temel özelliklerinden biri de yönetim şekli, düzen
    konusundadır. Her dönem câhiliyyesi, Allah’ın indirdikleriyle
    değil, kendi hevâlarından kaynaklanan câhiliyye yönetimini
    isterler, böyle bir yönetimin en iyi idâre sistemi olduğunu iddiâ
    ederek insanları onunla yönetip zulmetmekten vazgeçmezler.379
    Câhiliyyenin bir diğer temel özelliği gayr-ı İslâmî (câhilî) yaşayış biçimidir,
    değer yargıları ve dünya görüşüdür. Bu, daha çok câhiliyye
    taassubu, barbarlığı, ataların yolunu körü körüne sürdürmek isteyen
    taklitçik şeklinde ortaya çıkar.380 Her dönem câhiliyyesi ilme/
    vahye dayanmadığı, câhilliğe, zanna dayandığı için toplum, esas
    bilinmesi gerekeni bilmeyen, esas inanması gerekene gerektiği
    gibi inanmayan, özden ve özünden kopan, bilgi kirliliği içinde kaybolup
    Haktan uzaklaşan insanât bahçesidir. Onun için câhiliyyede
    putlara tapma, sömürü, fâizcilik, ırkçılık, kan dâvâsı, câhilliğin
    temel görüntüsü olan Kitapsızlık, Kitapsız toplum, zulüm, şiddet
    ve zorbalık, (fallar, burçlar, astroloji, yıldızların kader belirlediği
    anlayışı gibi) bâtıl inanç ve hurâfeler, tahrifatçı din anlayışı, geleneğin
    din yerine geçmesi gibi hususlar sözkonusudur.
    Seyyid Kutub’un dediği gibi; şimdi tam bir yol ayrımındayız.
    Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın
    gereği yoktur. Ya İslâm ya câhiliyye! Ya iman ya küfür. Ya
    Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
    Câhiliyyenin açtığı ve kıyâmete kadar sürdüreceği savaşın bilincinde
    olup her çeşit câhiliyyeyi terk eden, safını Allah’tan yana
    seçip İslâm’a teslim olan ve toplumu yeniden Saâdet Asrı’na dönüştürüp
    saâdeti/İslâm’ı asra taşımaya çalışanlara selâm olsun!
    377 Bk. 3/Âl-i İmrân, 154
    378 Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9, 14
    379 5/Mâide, 44, 45, 47, 50
    380 Bk. 48/Fetih, 26
    CÂHİLİYYE
    - 133 -
    Câhiliyye Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    1. Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 4 Yerde): 3/
    Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26.
    2. Câhiliyye Kelimesinin Kökü “c-h-l” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam
    24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ, 17; 5/Mâide, 50; 6/
    En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46; 12/Yûsuf, 33, 89; 16/
    Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55; 33/Ahzâb, 33, 72; 39/
    Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Feth, 26; 49/Hucurât, 6.
    3. Câhiliyye Konusu:
    4. Câhiliyye Âdetleri: 5/Mâide, 103-104.
    5. Allah Hakkında Câhiliyye Zannı: 3/Âl-i İmrân, 154.
    6. Câhiliyye Hükmü: 5/Mâide, 50
    7. Kadınların Câhiliyye Kırıtması ile Yürümesi: 33/Ahzâb, 33.
    8. Câhiliyye Asabiyeti/Irkçılığı: 48/Fetih, 26.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
    2. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y./Yenda Y.
    3. Câhiliyye Düzenini terk etmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    4. Câhiliyyenin Değişmeyen Yüzü, Faruk Köse, Birleşik Dağıtım, Ankara
    5. 20. Asrın Câhiliyesi, Muhammed Kutub, Hilal Y.(?)
    6. İslâm’a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş,
    Beyan Y.
    7. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. 1982
    8. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
    9. Toplum-Hukuk İlişkisi Açısından Câhiliyye Hukuku Örneği, Zihniyet
    Değişiklikleri ve Çağdaşlaşma, Ensar Vakfı Y. Bursa
    10. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, Ebû Yusuf Midhat b. El-Hasan Ali
    Ferrac, Kayıhan Y.
    11. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    12. İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile, Saffet Köse, Birleşik Y.
    13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 4, s. 244-260
    14. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 17-19
    15. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 269-270
    16. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 95-101
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 383-388
    18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 75-79
    19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 1, s. 523-528; c. 2, s. 27-
    36, 291-299
    20. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y. s. 119-121
    21. Düşünce Kaymaları, Heyet, Kaynak Y. S 237-243 (Âdil Öksüz, Câhiliyyede
    Kız Çocukları)
    22. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    256-259
    23. Kur’an’da İnsan ve Allah, Toshihiko İzutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190-200
    24. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. s. 251-252
    25. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 140
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    26. Kur’an’da İhya Hareketleri, Mevdudi, (Câhiliyyenin Tekrar Canlanışı) s.
    20-24, 40-48
    27. Câhiliye Kelimesinin Mânâ ve Menşei, Nafiz Danışman, AÜİFD 1-4, 1956,
    s. 192-197
    28. Câhiliye Kelimesinin Mânâ ve Menşei, Süleyman Tülücü, İİFD, 4, 1980, s.
    279-285
    29. Câhiliyyenin Dünü Bugünü, Murat Kayacan, Haksöz, sayı 62, Mayıs 96
    30. Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı, Hülya Koç, Haksöz, 46-
    47, Ocak-Şubat 95
    31. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
    32. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
    33. Kur’an’da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
    34. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
    35. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
    36. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    37. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
    38. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Hârun Han Şirvani, Nur Y.
    39. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y.
    40. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    41. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
    42. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
    43. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
    44. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
    45. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
    46. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    47. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebû’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
    48. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
    49. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
    50. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
    51. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
    52. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    53. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
    54. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
    55. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
    56. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
    57. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
    58. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
    59. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.
    60. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi, s.
    54-55, 144-146
    61. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
    62. Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    63. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
    64. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
    65. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    CÂHİLİYYE
    - 135 -
    66. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    67. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
    68. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
    69. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
    70. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    71. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
    72. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
    73. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
    74. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
    75. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
    76. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
    77. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
    Dilipak, Risale Y.
    78. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    79. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
    80. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
    81. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
    82. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
    83. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
    84. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
    85. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
    86. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
    87. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
    88. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    89. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
    90. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
    91. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    92. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, İnsan Y.
    93. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    94. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    95. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
    96. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
    97. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
    98. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
    99. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
    100. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
    101. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
    102. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
    103. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
    104. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
    105. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
    106. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
    107. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
    108. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
    109. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    110. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu,
    Kastaş Y.
    111. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
    112. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    113. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
    114. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
    Özek, 1978, İstanbul
    115. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
    İstanbul
    116. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y.
    117. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
    118. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
    119. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
    120. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
    121. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    122. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
    123. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.?
    124. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    125. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
    126. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
    127. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Hârun Ünal
    128. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28,
    48, 62
    129. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
    130. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
    131. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
    132. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
    133. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, İnsan Y.
    134. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin
    Arpaguş, Çamlıca Y.
    135. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
    136. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
    137. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası
    Araştırma Vakfı Y.
    138. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
    139. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    140. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 54-69
    141. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    142. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
    143. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak.
    Sayı 17, Yıl, 1969
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 10680 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 06:04

    Ortam