Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:49

    Küfür, Kâfir ve Tekfir

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (1 Oylayın)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -14-
    KÜFÜR, KÂFİR ve TEKFİR
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    KÜFÜR, KÂFİR ve TEKFİR
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -14-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Düzen kendi insanını yetiştirdi. İnsanımız, öyle yozlaştı, öyle seküler bir hayatı içselleştirdi ki, artık söylediği bir söze “bu küfürdür” denildiğinde, yaptığı bir davranışa, “bu davranış insanı kâfir yapar” diye ikaz edildiğinde hiç etkilenmiyor. Duyarlılığını kaybetmekten de öte bir husus bu. İman ve küfrü önemsememek, Allah rızâsını önemsememek, cenneti ve cehennemi önemsememek demektir. Küfrün temel sebebi kibir ve cehâlettir.
    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
    İman ve küfür hükümlerinde tebliğ esastır. Tebliğ kendilerine gitmeyen ve kendilerinin de anlayıp öğrenmesine imkân bulunmayan kişileri tekfir etmemek, İslâm’ın kaidesidir. Bunlara, kâfir değil, müstaz’af adı verilir. Hakiki küfür, zarûrât-ı diniyyeden olduğu kesinlikle bilinen şeylerin tamamını veya bir kısmını kalbin tasdik etmemesidir.
    İman gibi “küfür” de nötr bir kavramdır. Nesnesine (neyin küfredildiğine) göre olumlu veya olumsuz anlamda kullanılır. Meselâ tâğuta küfür, her mü’minin imandan önce yerine getirmesi gereken temel görevidir. “… Kim tâğuta küfredip inkâr eder ve Allah’a iman ederse, o, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.”1 Tâğutlar (onların yaptıkları) inkâr edilecek, onların (varsa) iyiliklerine, nankörlük yapılacaktır. Müslümanın küfrü küfr-i berâedir. Teberrî etmek, (tâğutardan, küfür toplumundan) uzaklaşmak, tanımamak, reddetmek, hâkimiyet ve otoritelerini kabul etmemek, “küfr”ün anlam sahası içerisindedir.
    1 (2/Bakara, 256)
    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir.
    Küfür ehlinin sahip bulunduğu dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve ne kötü varış yeridir o!”2; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”3; “Küfredenler sakın sanmasınlar ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”4; “Rablerini inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer.”5
    İşte bu eserde küfür konusu enine boyuna tahlil edilmekte, haksız tekfirin zararları ve tekfir için gerekli şartlar gibi hususlar açıklanmaktadır. Gençler arasında giderek artan dozda haksız tekfircilik yaygınlaşmakta, tekfircilik bir hastalık, hem de çabuk bulaşan bir maraz halini almaktadır.
    Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları, Müslümanların kardeşliğini, yardımlaşmasını ve aynı safta ibadet ve cihad etmesini engellememelidir.
    Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük mü hareket ediyorlar, yoksa grup, mezhep taassubu, intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir
    2 3/Âl-i İmran, 196-197
    3 3/Âl-i İmran, 178
    4 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
    5 14/İbrahim, 18
    hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
    Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”6; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.”7
    Küfürden sakınan, haksız tekfirden kaçınan şuurlu muvahhid mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    6 8/Enfâl 46
    7 3/Âl-i İmran 103
    İÇİNDEKİLER
    Küfür; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr) / 17
    Küfrün Anatomisi / 26
    Kâfirin Kalbi / 31
    Küfrün Sebepleri / 32
    Müslüman-Kâfir İlişkisi / 33
    Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış / 34
    Kâfir Akrabalarla İlişki / 38
    Elfâz-ı Küfür / 43
    Ef’âl-i Küfür / 52
    Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu / 55
    Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme / 60
    İtidâl/Denge / 60
    Dinde Aşırılık / 61
    Tekfircilik Hastalığı / 66
    Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler / 66
    Tekfir Konusunda Kurallar / 77
    Tekfîre Engel Olan Mâniler / 105
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci / 126
    Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati / 130
    Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür / 132
    Haksız Tekfirin Tehlikesi / 141
    Küfürden Korunma Yolları / 142

    - 11 -
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    •
    Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
    •
    Küfrün Anatomisi
    •
    Kâfirin Kalbi
    •
    Küfrün Sebepleri
    •
    Müslüman-Kâfir İlişkisi
    •
    Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    •
    Kâfir Akrabalarla İlişki
    •
    Elfâz-ı Küfür
    •
    Ef’âl-i Küfür
    •
    Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
    •
    Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
    •
    İtidâl/Denge
    •
    Dinde aşırılık
    •
    Tekfircilik Hastalığı
    •
    Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
    •
    Tekfir Konusunda Kurallar
    •
    Tekfire Engel olan Mâniler
    •
    Tekfir Konusunda Yetkili Mercî
    •
    Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    •
    Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
    •
    Haksız Tekfirin Tehlikesi
    •
    Küfürden Korunma Yolları
    “Gerçekten kâfir olanları (küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseleri) inzâr etsen de etmesen de (azap ile uyarıp korkutsan da korkutmasan da) müsâvidir. Çünkü onlar iman etmezler.” 1
    Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
    Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffâre(t) denilmiştir. Yine aynı kökten gelen “küfrân” ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir.
    1 2/Bakara, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Günahları örten bedele de “keffâret” denilir. Kâfir kişi de Allah’ın
    varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten,
    bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
    Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: küffâr, kâfirûn, kefere)
    denilir. Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır.
    Kâfir, gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir.
    Yaratıcı’nın en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman,
    peygamberlik, din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten
    gelmek kâfirliğin en belirgin şeklidir.
    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki
    güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme,
    görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara,
    karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü
    tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir.
    Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık,
    kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe
    çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin
    âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre
    şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı
    ortamlardır.
    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir
    ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani
    şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de
    içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de
    kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür
    ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta
    elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin
    bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama
    da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere
    fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları
    bozmaya çalışmanın en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur.
    Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak
    açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün
    olur? Ancak, o sözlü veya fiilî küfür izharı, “kalbi imanla dolu olduğu
    halde inkâra ikrah olunan, zorlanan değil”2 şer’î istisnâyı bildiren bu
    âyet gereğince zaruri bir zorlamaya dayanması hâriç. Fiilî tekzib
    (davranışla ilgili küfür), iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan
    fiili yapmaktır. Ancak fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile fiilin
    yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela, namaz kılmamak
    başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse
    2 16/Nahl, 37
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 13 -
    bile haça tapmak kesin küfür olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin
    fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren
    bir durum olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Hâlbuki
    hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe
    atmak, güneşe tapınmak, putlara veya heykellere secde etmek,
    küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâli de haram
    saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli
    bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarureti yoksaküfür
    olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir.
    Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terk etmenin ve her
    günahın küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar
    edilerek kötüye kullanılmıştır. Ameli terk etmek iki türlüdür: Birisi
    cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terk
    etmek, biri de terk etmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen
    namaz kılmayan ile namazı terk etmeyi alışkanlık haline getiren
    arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan
    kimsenin -beşer hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi
    akla uygundur. Şu halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat
    ameli terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen,
    ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların
    kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e
    ve peygamberlere, Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı
    bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle
    bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de
    onlardan, birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman
    edilecek şeylerin hiçbir ine inanmamak şart değildir. Birine veya
    bir kısmına inanmamak da küfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir.
    Küfür ise, onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile de vâki
    olur; tamamının inkârı şart değildir. İman ile küfür, sade zıt değil;
    birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki
    menzil arasında bir menzil (el-menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur.
    Bir insan ya kâfirdir; ya mü’min. Fâsık (günahkâr) da işlediği
    suça göre bunlardan biridir.
    İman ile küfür, iki görüş açısından düşünülür. Birisi, insanın
    yalnız Allah’a karşı vaziyeti; diğeri de mü’minlere karşı vaziyetidir.
    Birincisinde mü’min, yalnız Allah’ın ilmini düşünerek imanını
    ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem
    içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde, insanların ilmi
    ve onlara kendini ne şekilde tanıttığını, ne gibi muâmele yaptığını,
    onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi
    tutulması gerektiğini düşünerek imanını ve kendini ona göre
    kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm’da Allah’ın hakları, bir de
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    kulların hakları yönü; imanın bir ferdî, bir de sosyal durumu vardır.
    “Allah’a, Peygamber’e kalbimde imanım var” deyip de insanlara
    karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı değildir.
    Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır.
    Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sövmek manasında da
    âdet olmuştur ki, bu, Arapça’da yoktur. Halk arasında yaygın olan
    bu mana, esasında dinî manadan alınmıştır. Önceleri küfrü gerektiren
    sövmelere kullanılırken, biraz genişletilmiştir. 3
    Küfür, İslâm’ın karşıtıdır. İslâmın gönderilişi sebebi, insanların
    fıtrat dini olan İslâm’dan uzaklaşıp, Allah’ın ‘küfr’ dediği inkâra
    düşmeleridir veya kendi hevalarına uyarak yanlış yola gitmeleridir.
    “Küfür”, din dilinde, imanın zıddıdır yani imansızlıktır. Bir insanın
    iman etmesi mümkünken, iman etmesi gerekirken iman etmemesidir.
    Bu çeşit küfr, yalanlamayı, inkârı ve iman ilkelerini ikrar
    (söylemeyi) terketmek demektir. Nasıl ki iman; imanın şartlarını,
    inanç esaslarını zorlama olmadan kalp ile tasdik dil ile ikrar ise,
    küfr de tam bunun karşıtıdır. İnanç esaslarını kabul etmediğini dil
    ile söylemektedir veya gönlünden inanmamaktır. İman ilkelerini
    yalan saymak veya açıktan açığa inkâr etmektir. Başka bir deyişle,
    Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed’in
    getirip tebliği ettiği şeyleri inkâr etmek, onları kabul etmemektir.
    İman kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için “küfür” kavramı
    üzerinde durmak gerekir. İslâm’ın iman kavramına yüklediği
    bütün olumlu mânâların tam karşıtı “küfür” kavramında vardır.
    Esasen küfr de bir iman çeşididir. Yani bazı insanlar İslâm’a inanmamayı
    inanç haline getirirler veya onun yerine bir başka din bulurlar;
    bunlara genel olarak “kâfir” denir.
    Küfre düşene, küfre sapana veya İslâm’a inanmadığını açıktan
    açığa söyleyene dinimiz “kâfir (gerçeği örten, inkâr eden)”
    demektedir. Bunun çoğulu küffâr, kâfirûn veya kefere’dir. Küfür,
    sözle olduğu gibi fiil (eylem) ile de olabilir. Bir kimse sözüyle,
    “ben islâma, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e inanmıyorum” veya “ben
    İslâm’ın dışında başka dinlere inanıyorum” der; böylece sözüyle
    küfür içinde olduğunu açıklar. Kimileri de bu sözleri söylemeseler
    bile hareketleriyle, meselâ putlara taparak da küfre düşebilir.
    İslâm inanç esaslarının bir kısmını inkâr eden, onlarla alay
    eden veya onları küçümseyen kimseler de küfre düşerler. İman
    bir bütündür, bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek
    olmaz. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı (küfür)
    3 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., c. 1, s. 191-192
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 15 -
    ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası ancak dünya hayatında rüsvaylıktır,
    rezilliktir. Kıyâmet gününde de en şiddetli azâba itilmektir. Allah,
    sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.”4 Bir insan “ben
    müslümanım” dedikten sonra, Kur’an’da olan bütün âyetleri ve
    Peygamberimizden geldiği kesin olan her şeyi kabul etmek zorundadır.
    İslâm’ın ilkelerini kabul etmeyen, onları aklına sığdıramayan,
    İslâm’ın prensiplerini zamana ve çağa uygun görmeyen kimselerin
    bu tutumu küfürden başka bir şey değildir. Çünkü düşünerek,
    aklını kullanarak iman eden kimseler, İslâm’ın prensipleri noktasında
    eksiklik görmezler. İslâm Allah’ın dinidir. İlkeleri ve prensipleri
    Allah tarafından tespit edilmiştir. O prensipleri beğenmemek
    Allah’ın hükmünü beğenmemektir.
    Müslüman olduğu halde küfür hali sayılan veya insanı küfre
    götürebilecek sözleri söyleyen, bunda da ısrar edenlere İslâm mürted
    demektedir. Mürtedin din yönünden hükmü “kâfir” sıfatıdır.
    İman, Tevhid tertibiyle inanılması gereken bütün inanç esaslarına
    inanmak ve bu esaslara uymak; küfür de bunun karşıtı bir
    tutum içerisinde olmaktır. Küfür, bütün sapıklıkları kuşatan genel
    bir çerçevedir. Küfür; şirk koşmak, irtidat etmek, tâğutluk yaparak
    Allah’a karşı gelmek, İslâm dışı dinleri kabul ederek sapıklığa düşmek
    gibi fiilleri kapsar. Şirk ve tâğutluk gibi sapıklıklar küfr içerisinde
    olan kimselerin fiillerinin sonuçları ve bazı görüntüleridir.
    Ancak, şirkin özel bir yeri vardır. Şirk, bir nevi Allah’ı kandırmaya
    kalkışmanın, O’na inanıyor gibi görünüp O’nun yerine bir sürü
    tanrılar koymanın adıdır. Küfür ise, açıktan bir inkârdır; bile bile
    hakkın/gerçeğin üzerini örtmedir veya inat ederek inanmamadır.
    İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmesi için,
    yani kulluk ve ibâdet için yaratılmıştır. İnsanın fıtratı da İlâhî nimetlere
    şükretmeye uygundur. İnsan, Rabbini bilmeli, O’na teslim
    olmalı ve O’nun verdiklerine nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öylece
    şükretmelidir. Ancak, insan unutkan ve haksızlığa meyilli olduğu
    için, hem nimetin Sahibini unutuyor, hem de haksızlığa kalkışarak
    başka tanrılara kulluk yapıyor. Elde ettiği mal ve servetle şımarıyor,
    yeryüzünde kibirleniyor, haddi aşıyor, hevâ ve hevesine
    uyarak yoldan çıkıyor. Mal ve dünyalıklarla eline güç geçiren kimselerin
    çoğu azar ve yoldan çıkarlar. Bunlar ya kendi kafalarından
    uydurdukları tanrılara inanırlar, ya da çıkarlarını sürdürmeye yarayan
    atalar dinine bağlı kalırlar. Onlara; “gelin Allah’ın Dini olan
    İslâm’a teslim olun” denildiği zaman kibirlenerek yüz çevirirler.
    4 2/Bakara, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Bu gibi kimseler Allah’tan peygamberler vâsıtasıyla gelen
    âyetleri kabul etmezler ve kâfir olurlar. Böylece hem nimetin
    Sahibine karşı “küfran” gösterirler, nankör olurlar; hem de
    İlâhî âyetlere karşı inkârcı kesilirler. Allah’a karşı küfre yeltenen
    inkârcıların çoğu yeryüzünde haksız yere şımaran ve kibirlenen
    kimselerdir. Kimileri de kendi aklına veya keyfine uymayı en doğru
    yol olarak bilir ve kendi görüşünden başka kutsal bir şey kabul
    etmez. Bazıları da atalarının izi üzerine gider. Babasını hangi din
    üzerinde görmüşse körü körüne o dinin peşine gider. Doğru mu
    yanlış mı, hak mı bâtıl mı diye düşünmez. Kimileri de iktidar sahibi
    olunca, kendini müstağnî (kimseye ve Allah’a ihtiyacı yok) zanneder,
    Allah’a ve O’nun emirlerine karşı büyüklük taslar. Allah’ın
    önünde secde etmeyi kibir ve gururuna yediremez. Allah’ın gönderdiği
    hükümleri beğenmez, kendi fikirlerini daha üstün tutar.
    Ya da kutsal saydıkları sahıs veya putları tanrı haline getirir. Onlarla
    Allah’a şirk koşarlar, o putlar adına uydurdukları inanç ve ilkeler
    doğrultusunda yaşarlar ve böylece küfre düşerler.
    Küfür; ortaya çıkışı açısından iki çeşittir:
    Birincisi, İslâm’a göre aşağılanması (tahkir edilmesi) gereken
    bir şeyi yüceltmek (tazim etmek), İkincisi de, yüceltilmesi (tazim
    edilmesi) gereken şeyi aşağılamak (tahkir etmek).
    İslâm’ın aşağı gördüğü, kötü veya fena dediği, günah ve haram
    saydığı şeyleri yüceltmek, onları doğru saymak, o türlü düşünceleri
    savunmak küfürdür. Yine İslâm’ın üstün tuttuğu (aziz
    saydığı), doğru kabul ettiği bir şeyi beğenmemek, aşağı görmek,
    kabul etmemek de küfürdür.
    Küfredenler aslında, evrende ve insan hayatında olan realiteyi
    (devam eden gerçeği) çarpıtan insanlardır. Onlar, insana ve evrene
    hâkim olan gücü görmezler ve inkâr ederler. Onlar, âhiret gerçeğinin
    üzerini kapatırlar. Onlar, çok açık ve anlaşılır olan âyetlere
    karşı duyarsızdırlar. Onlar, şaşmaz ölçüler olan İlâhî vahyi inkâr
    ederler. Daha önemlisi onlar, Allah’ın varlıklara yaptığı iyiliklere
    karşı nankördürler, nimetlerin Sahibinin hâkimiyetinin üzerini
    örtmeye, Onu yok saymaya çalışırlar.
    Küfre düşenler; açıktan açığa Allah’ı inkâr ederler; âhirete
    inanmazlar ve o güne inananlarla alay ederler. Dünya hayatını
    ve onunla oyalanmayı tercih edip Allah’a ibâdet etmeyi kabul etmezler.
    İslâm’ı uydurma bir din, çağın gerisinde kalmış bir düşünce
    olarak düşünürler. Kur’an hakkında ileri geri konuşurlar. Allah’ın
    hükümlerini reddedip kendi görüşlerini ve büyük saydıkları kimselerin
    görüşlerini Allah’ın hükmüne üstün tutarlar.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 17 -
    Bazı insanlar da Allah’ın kitabının bir kısmına inanıp bir kısmına
    inanmazlar. Bunlar, Kitabın tümüne inanmıyor sayılırlar.5
    Kur’an, küfredenlerin özelliklerini çeşitli âyetlerde sıralamaktadır.
    Onların en önemli özelliği Allah’ın âyetlerini ve O’nun rızık verdiğini
    yalanlamaktır. Allah’ın insanlara nimetleri yalnızca maddî
    şeyler değildir. Akıl, his, idrâk, sevgi, merhamet gibi şeyler, ayrıca
    Allah’ın gönderdiği hidâyet, din ve peygamberler de birer nimettir.
    Küfre düşenler bunları da inkâr ederler.
    Küfredenlerin dünyada mal ve güce sahip olmaları onların
    mutlu ve doğru yolda olduklarını göstermez. Bilakis onlar cehennem
    odunudurlar.6
    Onlardan bazıları zanneder ki, kendilerine hemen acıklı bir
    azap verilmemesi onların lehinedir ve dünya yarışını kazanmışlardır.
    Bunlar onların boş hayalleridir. Onlar çok büyük zarara uğrayanlardır.
    7
    Allah, küfredenlerin dostluğunu kabul etmiyor ve onlara
    düşman olduğunu açıkça beyan ediyor.8 Bu yüzden küfredenler
    mü’minlere de velî (dost) olamazlar. Onlar ancak birbirlerinin
    velîsi/dostu olurlar.9
    Müslümanlar onlara velî ve yardımcı olmadığı gibi, onları
    dâvâlarında, fikirlerinde ve mücâdelelerinde de asla desteklemezler.
    10 Allah, kendi dinini alaya alay kâfirleri velî kabul eden, onlara
    destek olan müslümanları yüzüstü bırakır.11
    Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
    “Küfür” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 525 yerde geçmektedir.
    İnkâr edip küfreden anlamındaki “kâfir” kelimesi ve çoğulu
    da Kur’an’da 158 defa zikredilmiştir. Kur’an, imana yüklediği tüm
    anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de,
    bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi,
    küfür için de açılır.12 Kur’an’a göre, küfrün en sık belirişi insanın
    nimetleri inkârı, yani nankörlüğüdür. Allah, insanların yaratıcısı,
    onları rızıklandıran, onlara sayısız nimet veren, yaşatan... bir İlâh
    ve Rab’dir ki, en küçük bir iyilikte bulunana teşekkür edildiği gibi,
    5 2/Bakara, 84-85
    6 3/Âl-i İmrân, 196
    7 3/Âl-i İmrân, 178; 8/Enfâl, 59
    8 3/Âl-i İmrân, 151; 2/Bakara, 96
    9 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139
    10 28/Kasas, 86
    11 3/Âl-i İmrân, 149
    12 16/Nahl, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    nimetleri karşısında Allah’a da şükretmek gerekir. “Beni zikredin,
    ben de sizi anayım; bana şükür edin; küfr (nankörlük) etmeyin.”13
    Allah’a şükretmek, sahip olunan nimetlerin yalnızca O’ndan
    olduğunu kalpten kabul etmek olduğu gibi, bu kabulü de gerek
    sözlü, gerek fiilî amellerle göstermektir. Fakat insan, unutkan ve
    haksızlığa eğilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri
    başkasından bilen bir niteliğe sahip olduğundan iki durumda
    sahip olduğu nimetlerin Allah’tan olduğu gerçeğini gizlemeğe
    kalkışır. Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni; aşırı nimetler,
    zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzme; diğeri ise darlık ve
    sıkıntı içinde bulunmadır. Bunlardan birincisi şükretmemenin en
    önemli nedenidir ve bu yüzdendir ki, kâfirler daha çok zenginler
    içinden çıkar. Çünkü onlar, zenginliklerinin ve içinde bulundukları
    refah durumunun sona ermeyeceği, bunun kendi kazançları olup
    akıl ve becerilerinden kaynaklandığını zannederler. “İnsanlar (küfür
    üzerinde) tek bir ümmet olmayacak olsalardı Rahman’ı küfür/inkâr edenlerin
    evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler
    yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler
    ve nice süsler. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir.
    Âhiret ise Rabbi’nin katında müttakîler içindir.”14
    “Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı bağy etti. Biz kendisine
    öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak güçlü bir topluluğa
    ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımaranları
    sevmez...’ ‘Bu, bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi’ dedi.”15
    İnsan, bazen darlık ve sıkıntı ânında da küfürde bulunur: “İnsana
    Kendimiz’den bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Ellerinin öne sürdüğünden
    dolayı kendilerine bir kötülük dokunsa, muhakkak insan çok
    küfredici (olur).”16
    İşte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici
    bir istiğna ve şımarıklıkla veya umutsuzlukla insan Allah’a
    karşı kâfir kesilir. Demek ki, küfrün temelinde, aynı şirkte olduğu
    gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğna vardır ve küfür
    Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan
    olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemektir.
    Sözgelimi, insan fizikî yapısını beğenir ve ‘şükredeyim diye Allah
    beni güzel yarattı’ demez; ‘ne kadar güzelim!’ der ve insanlar karşısında
    güzelliğiyle övünür. Sahip olduğu yetenek ve becerilerin
    13 2/Bakara, 152
    14 43/Zuhruf, 33-35
    15 28/Kasas, 76, 78, 81; ve yine Bk. 18/Kehf, 32-37
    16 26/Şuarâ, 48
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 19 -
    bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, insanların içine çıkıp ‘şunu
    şöyle yaptım, şu kadar kabiliyetliyim’ der; fakat ‘Allah, bana bu
    beceri ve yetenekleri vermiş, o halde bunları verene teşekkür olarak
    O’nun yolunda kullanayım’ diye düşünmez.
    Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler
    içindedir; Hz. Süleyman gibi “Bu, Rabbimin fazlındandır; şükür mü
    edeceğim, yoksa küfür mü, diye beni denemek için. Kim şükrederse kendisi
    için şükreder; kim de küfrederse muhakkkak Rabbim müstağnîdir,
    çok kerem sahibidir.”17 demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi
    gerekirken, Karun gibi ‘bu bana bilgimden dolayı verildi’ der,
    hele bir de güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde bağy eder ve
    tam bir tağut kesilir. İnsan, bu şekildeki küfrüne haset, hırs, kibir
    gibi olumsuz nitelikler de ekleyince, artık Allah düşüncesini zihninden
    atmaya, O’nu evrende hüküm sahibi görmemeye ve yok
    saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık
    delillerle bildirilen Allah’ın âfakta ve enfüsteki âyetlerinden
    bazılarını örtmeğe girişir. Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan
    birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, âhireti, melekleri
    veya kaderi, peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini
    veya bir kaçını kabul etmemeğe yönelir. Bazıları, “peygamber
    Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu
    yalanlar. Temel emir ve yasaklarlardan bazılarını yerine getirmez,
    getirmeye getirmeye bu emir veya yasağın üzerine bir örtü çeker
    ve artık yanında “yok” hükmüne geçer.
    Allah’ı, âyetlerini veya hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı
    ve O’nun hükmünü yok saymaya çalışan, nedenleri görüp ötesini
    göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri yok sayan, evrenin
    yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi bir
    takım hayalî etkenlere bağlayan, bilmeden her bir zerreyi ilahlaştıran
    veya Allah’ın âyetlerinin birini, bir kaçını veya tamamını
    tanımamaya yönelenlerin artık kalpleri de örtülür; basiretleri yok
    olur, akılları işlemez, dilleri hakkı söylemez hale gelir. Böylelerinin
    kalpleri mühürlenmiştir ve bunlar için uyarı, korkutma hiçbir etki
    yapacak değildir: “Gerçek şu ki, kâfir olanları uyarsan da uyarmasan
    da onlar için birdir, iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını
    mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için
    (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır.”18; “Andolsun, elçilerimiz onlara
    açık deliller getirmişlerdir. Fakat, önceden yalanladıklarından ötürü
    inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”19;
    17 27/Neml, 40
    18 2/Bakara, 6-7
    19 7/A’râf, 101
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla
    görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir onlar,
    hatta daha da sapık/yoldan çıkmış...”20; “Allah katında bütün hayvanların
    en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”21
    Bu anlatılanlar, küfrân-ı nimet yani nimetlere küfürdür. Bu
    küfrün çeşitlerinden biridir. Türkçede nankörlük denen nimetlere
    küfür, küfrün temelini oluşturduğu gibi, nimet kelimesinin kapsamı
    içine mal, mülk, göz, kulak gibi maddî ve yetenek, beceri, düşünce,
    akıl gibi manevî varlıklardan daha çok; risâlet, din, hidâyet
    vb. girer. Şu halde, Allah’a ve O’ndan gelen herhangi bir şeye yönelen
    örtme, gizleme, tanımama işi, küfür kavramının kapsamı
    içindedir.22
    Nimetlere nankörlük (küfran-ı nimet), nimetin eksilmesine ve
    azaba sebep olur. Küfrânın zıddı olan şükrân (şükretmek) ise, nimetlerde
    artışa yol açar. “Eğer şükrederseniz, (nimetlerimi) arttırırım;
    eğer küfrâna giderseniz, muhakkak ki azâbım çok şiddetlidir.”23
    Küfrâna karşı böyle sert bir tavır takınılması sebepsiz değildir.
    Kur’an, küfrün her türünde nankörlükle yalanlamanın beraber
    bulunduğuna dikkat çeker.24 İmandaki tasdik ve itiraf, burada yerini
    inkâr ve yalanlamaya bırakmaktadır. İnsana şah damarından
    daha yakın olan Allah’ı25 görmezlikten gelmeye kalkmak, insan
    onuruna yakışmamaktadır. Bunun içindir ki Kur’an, küfre sapanları
    sözü değil; bağırıp çağırmayı duyan sağır, dilsiz ve körlere
    benzetmektedir.26 Şuur ve iman nimetini teperek hayvanlaşan bir
    varlığın, hayvan olarak yaratılan bir canlıya denk olmak gibi bir
    şansı ve liyakati de olamaz. Böyle birisi, hayvandan daha aşağılara
    iner ve hayvanların en kötüsü, en zararlısı olur. “Şu bir gerçek ki, Allah
    katında hayvanların en şerlisi, küfre sapıp da imana gelmeyenlerdir.”27
    Durum böyle olduğuna göre, küfür ehlinin sahip bulunduğu
    dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna
    hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe
    geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün
    bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve
    20 7/A’râf, 179
    21 8/Enfâl, 22
    22 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 339-340
    23 14/İbrahim, 7
    24 Bk. 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 57/Hadîd, 19; 64/Teğâbün, 10
    25 50/Kaf, 16
    26 2/Bakara, 171
    27 8/Enfâl, 55
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 21 -
    ne kötü varış yeridir o!”28; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara
    mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”29; “Küfredenler sakın sanmasınlar
    ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”30; “Rablerini
    inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu
    küle benzer.”31
    Ne yazık ki, işin esasını göremeyen küfür mensupları, bir kuruntu,
    bir kasılma, yani istikbar ve istiğna içindedirler.32 Küfür ehlinin
    sayısız nimete nankörlük içinde bulunmalarından dolayı, Allah
    onları dostluğa kabul etmez; ancak mü’minler, Allah’ın dostları
    olarak anılır. Allah da kendisini onların dostu olarak belirtir.33 Allah,
    kâfirleri sevmez. Onların gönüllerine dostluk ve muhabbet
    duygusu yerine korku yerleştirilmiştir.34
    Durum böyle olduğu içindir ki, mü’minler de küfre sapanları
    dost edinmemelidirler. Kâfirler ancak birbirlerine dost olur,
    mü’minlere dost olamazlar.35 Mü’minler, onları veli, dost edinemedikleri
    gibi, onlara arka çıkma, destek verme yönüne de asla
    gidemezler.36 Hele onlara boyun eğmek, bir mü’minin onuruyla
    asla yan yana gelemez. Onlarla mücadele etmek gerekir. Ve bu
    mücadelede onlara şiddetli davranmak da esastır. “Kâfirlere boyun
    eğme, itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle
    büyük cihad yap, büyük bir savaş ver.”37; “Ey Peygamber! Kâfirlere ve
    münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran.”38; “Muhammed
    Allah’ın rasulü, elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli,
    çetin; kendi aralarında merhametlidirler.”39
    Mü’min, dinini alaya alıp eğlence yerine koyan ve Allah’ın nimetlerini
    inkâr ve nankörlük yolunda kullanan,40 nimetlerden yararlanıp
    yemede hayvanları andıran41 bir topluluğu ne sevip onlarla
    dostluk kurabilir, ne de onlara güvenebilir.42 Onlara güvenenler,
    28 3/Âl-i İmran, 196-197
    29 3/Âl-i İmran, 178
    30 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
    31 14/İbrahim, 18
    32 Bk. 38/Sâd, 2; 67/Mülk, 20
    33 47/Muhammed, 11
    34 Bk. 3/Âl-i İmran, 151; 30/Rûm, 44; 2/Bakara, 276; 3/Âl-i İmran, 32
    35 Bk. 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmran, 28; 4/Nisâ, 139, 144
    36 28/Kasas, 86
    37 25/Furkan, 52
    38 9/Tevbe, 73
    39 48/Fetih, 29
    40 14/İbrahim, 28
    41 47/Muhammed, 12
    42 5/Mâide, 57
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    yüzüstü bırakılırlar.43 Zaten güven, imanla ilgilidir; inkârla değil.
    İman’ın bir anlamı emin olmak, güvenmek (Allah’a) ve güvenilir
    olmaktır (insanlara). Mü’min, küfrün alay konusu ettiği iman kardeşlerine
    onur ve güç; kâfirlere ise zillet ve eziklik getirici, aziz ve
    üstün olmalıdır.44
    Küfre sapanlar zâlimdirler45 ve zâlimler, düşmanlığa müstahak
    biricik hedeftirler. Tâğut uğruna savaşan46 ve mallarını Allah yolundan
    insanları alıkoymak için harcayan,47 Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmeyen48 ve mü’minlere gelen hakikatlere sırt çevirenlere
    gönülden sevgi ve güven (meveddet) beslemek, destek vermek
    akıl işi değildir.49 Bunlar, iflâh etmeyecek bir güruhtur.50
    Küfür, üretilen değerleri, sergilenen amelleri işe yaramaz hale
    getirir. “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah
    boşa çıkarmıştır.”51 “Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır.
    Onlar(kâfirler) eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
    size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak
    ölürse, onların yaptıkları işler, dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır.
    Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.”52 Ceza suç cinsinden
    verilir. Onlar, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini görmezden
    geldikleri için, onların yaptıkları gerçekten iyi şeyler varsa onlar
    da görmezden gelinip yok sayılıyor. Allah’ın nimetlerine nankörlük
    yapanların, kendi küçük iyiliklerinin takdirle karşılanmasını
    beklemeleri ikinci bir nankörlük olduğu gibi, aynı zamanda zulümdür
    de.53
    İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle
    küfrü beşe ayırmışlardır:
    1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş
    olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek.
    2- Küfr-i cühud: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille
    inkâr etmek.
    3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikatı bilip dille de zaman zaman itiraf
    43 3/Âl-i İmran, 149
    44 5/Mâide, 54
    45 2/Bakara, 254
    46 4/Nisâ, 76
    47 8/Enfâl, 36
    48 5/Mâide, 44
    49 60/Mümtahine, 1
    50 23/Mü’minûn, 117; 28/Kasas, 82
    51 47/Muhammed, 1
    52 2/Bakara, 217
    53 Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 333
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 23 -
    etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek.
    4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat
    kalben inanmamak.
    5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehalet sebebiyle
    zarurat-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en
    yaygın küfür çeşidi budur.
    Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında
    şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
    a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen
    kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ
    ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah
    bilmiyorum.”54 demişti. Yani, kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim
    diyor.
    b- Allah’a ve Rasülü’ne inanır, inandığını Ebû Talip gibi ikrar
    da eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul
    edemez.
    c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez;
    münâfıklar gibi.
    Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene
    “münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir.
    İki veya daha çok ilah olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak
    koşan kimseye “müşrik”; Yahudilik veya hıristiyanlık dinine bağlı
    olanlara “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
    İman esaslarından birini inkâr etmek küfürdür. İslâm’da iman
    konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi
    birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı
    Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve
    yasağını bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilave etmek,
    Kur’an’ın kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile ya da dinden olan bir
    hükümle alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi
    iman dairesinden çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde
    bildirilen ve üzerinde ihtilaf bulunmayan İslâmî emir ve
    yasaklardan birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi
    yasakları helâl saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını
    işleyip, farzlarını yerine getirmemek, onları küçümsemekten,
    inanmamaktan kaynaklanıyorsa, bu durum da küfürdür. Kısaca,
    Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün İslâmî hükümleri kabul ederek
    54 28/Kasas, 38
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    İslâm’ı bir nizam olarak görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını
    reddetmek veya İslâm’ın, çağımızda uygulanmasının mümkün
    olmadığını ileri sürerek bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür;
    bunu yapan kimse kâfir olur.
    İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla
    hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına
    rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile iman bakımından
    taviz veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azabına
    müstahak olmuş olurlar.55 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz.
    Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her
    türlü küfre ve nifaka karşı nefretle direnç göstermek her mü’minin
    baş görevi ve ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
    Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek,
    şartlar ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve
    yasakları çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.56
    Bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara
    ulaştığına, Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine,
    dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık
    aramamak gerektiğine bütün varlığımızla inanmamak da küfre
    götürür.57
    Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için
    değil de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış
    şeklidir.58 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve
    ölümü, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat,
    vatan, bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun
    emri ve yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır.
    Mü’min, bu sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun
    izin verdiği şekilde yüceltir ve uğrunda mücadele verir.
    Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken;
    Allah’tan gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek,
    yasaklar koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul
    etmek de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet
    yalnız Allah’a aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları
    ile çelişen ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların
    İslâm açısından meşru olabileceğine inanmak, böyle düşünmek
    kesinlikle küfürdür.59
    55 2/Bakara, 217
    56 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
    57 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
    58 6/En’âm, 162; İbn Mâce, hadis no: 4205
    59 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 25 -
    Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık,
    istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat
    edilmesine izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine
    ve gayr-ı İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm
    nizamına teslim olmayan kendi nefsine, ilahî kanunlar açısından
    değerlendirme yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm
    dışı temeller üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a
    isyan hususunda insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.60
    Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet,
    miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği
    ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül
    rızâsıyla- düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın
    kanunlarının geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.61
    İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir
    tek hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani
    artık kısas fikri geçerliliğini kaybetti; faiz yasağına yer yok; kadınların
    örtünmelerine gerek yok; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin
    korumasına aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada
    sakınca yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır gibi ve benzeri fikirlerin
    bir tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür.
    Onun bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.62
    Amel bakımından kusurlu olsalar da, mü’min iş, sanat ve ilim
    adamları dururken onlara ilgisiz kalıp; kâfir ve münâfıklara muhabbet
    beslemek ve onlarla Allah’ın müsaade etmediği konularda
    yardımlaşmak da İslâm’a ve mü’minlere ihânet olduğu için küfürdür.
    63
    Mal ve mevki gibi dünya nimetlerini düşüncelerimizin ve çalışmalarımızın
    tek gayesi edinmek, âhiret hayatını hedef alarak
    yaşamamak, öz ifadeyle dünyayı âhirete tercih etmek de yalnız
    inkârcıların vasfı olduğundan, neticesi İslâm’dan kopmak olan bir
    tutumdur.64
    İslâm’la tezat teşkil eden bu tür zihniyet, iş ve davranışlardan
    kafamızı, kalbimizi ve diğer organlarımızı arındırmazsak, imanımızı
    kaybetmemiz kaçınılmaz olur. Mü’min, amelden küçük tavizler
    vermekle, yani Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne göre
    hayatını düzenlememekle imanını zaafa uğratır, ama mümkün
    60 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
    61 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
    62 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
    63 4/Nisâ, 44; 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22
    64 11/Hûd, 15-16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ki imanını yitirmez. Fakat yukarıda sunulan örneklerde olduğu
    gibi, İslâm’ın iman nizamı ile ilgili konularda önem vermemezlik
    sebebiyle tâviz verirse imanını yitirir. Dünyası manasını kaybeder.
    Bâtıl fikir ve yaşantıların kölesi olur, tüm yaptığı hayırları neticesiz
    kalır, ahiret hayatı mahvolur. “Gerçek mü’minler, Allah’a ve rasulü
    Hz. Muhammed’e iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, (inancının
    hâkimiyeti uğrunda) mallarıyla ve canlarıyla mücadele vermiş olanlardır.
    İşte gerçek doğrular onlardır.”65
    Küfrün Anatomisi
    Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah’ın
    büyüklüğünü inkâr ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar.
    Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut
    bir şekilde olan putlarını dışarıda somutlaştırarak tapınma ihtiyacını
    gidermişler. Ateşe, Zeus’a, Minerva’ya, ineğe, Ahuramazda’ya,
    Apollon’a tapınanlar, aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını
    güvence altına almaktalar. Hz. İbrahim, bu kendi çıkarları
    için put yapan putperestlere: “Aranızda muhabbet vesilesi olsun
    için Allah’ı bırakarak putları tanrı edindiniz”66 diyerek onların putperestlik
    hâlet-i rûhiyelerini çizmiştir. Aslında putperestler, putların
    konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir
    sineği kovamayacağını biliyorlardı. Günümüzdeki putperestler de
    ataları gibi putu maske olarak kullanıp kendi menfaatlerine tapınmaktadırlar.
    “Ben ateistim, hiçbir tanrıya inanmam” diyen insanın kendine
    tapındığını haber verir Rabbimiz.67 Kendine tapınan bu insan, birgün
    kendinin de öleceğini, kendisini bu dünyaya getiren gücün
    mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü
    birine inanma ihtiyacını hissetti. Nuh’un (a.s.) oğlu gibi koca
    dağlara sığınmaya,68 tabiata iman etmeye başladı.69
    Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık
    göğsünde şakıyan ve hiç tekrarı olmayan musiki, aynı toprakta
    biten mor menekşe, kırmızı lale, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber,
    bir damla kanda milyonlarca canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında
    meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren
    birinin ilmini ve kudretini gösteriyor. Son dönemlerde batıda yapılan
    araştırmalar, insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz
    65 49/Hucurât, 15; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., c. 2, s. 30-32
    66 29/Ankebut, 25
    67 25/Furkan, 43
    68 11/Hûd, 43
    69 45/Câsiye, 14
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 27 -
    altında yaşayan binlerce canlının doğumu, yaşamı ve ölümünde
    tesadüfe yer olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla,
    bir kazandaki yiyeceği acı yapacak acı biberin şekerli çıkmadığı
    görülünce bütün bu elementleri birleştiren fotosentezi
    oluşturan ve keşfedilen bu kanunları koyan biri arandı ve neticede
    Allah inancına dönüldü. Bütün bunları bilen ve görenler, bunları
    yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü
    kendileri dahi o kanuna uygun olarak doğup büyüyüp ölüyorlar.
    Fakat tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar,
    Kur’an âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur’an
    âyetlerine inanmak, çıkarlarını zedeliyordu. Mekke müşrikleri de
    Allah’ın tabiattaki tek egemen güç olduğunu kabullenmelerine
    rağmen, İslâm’ı kabullenmiyorlardı. İslâm, monarşik bir idare olan
    Mekke yönetimine son veriyor, insanın insana hâkimiyetini ortadan
    kaldırıyordu. İslâm; kumara, faize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya
    dayalı haksız kazancı yasaklıyordu. Kadının şehvet metaı
    gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı perdeleyen, ailelerin sönmesine
    sebep olan uyuşturucuları yasaklıyordu. Bütün bunlardan
    çıkar sağlayanlar inkâr ettiler.
    Allah’a inandıkları halde, bu tip insanların müslüman olmalarını
    engelleyen kara perde, gönül cevherlerini kapatan kara pas,
    benlik pisliğinin kalplerine attığı pastır. “Hayır, onların kazandıkları
    kalplerini paslandırdı.”70 Allah’ın varlığına inandılar, ancak O’nun
    adâleti, kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için atalarının
    koyduğu cahiliyye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını
    istediler.
    Rabbimiz: “Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen
    bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”71 âyetiyle,
    Allah’tan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken,
    bir kısım insanlar Allah’ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak
    istedikleri, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve O’nun Rasûlüne
    gelin’ dendiğinde O’ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular. Tapındıkları
    putlara kendilerini Allah’a yaklaştırması için tapındıklarını
    söyleyen müşrikler, diktikleri putlarla gönül ufuklarını kapatmışlar.
    72
    “Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeye
    taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır.”73
    70 83/Mutaffifin, 14
    71 5/Mâide, 50
    72 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 92 -96
    73 25/Furkan, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Kâfirler
    Kâfir Kelimesinin Anlam Sahası
    Sözlükte, bir şeyin üzerini örten demektir. “Küfr” kelimesinden
    türemiştir. Nitekim, insanları tamamen örttüğü için geceye,
    tohumun üzerini örttüğü için çiftçiye bu anlamda “kâfir” denilmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’e göre “kâfir”; küfr/inkâr eden, İslâm’ı kabul
    etmeyen, İslâm’ı ve Kur’an’ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda,
    Allah’tan gelen Hakk’ı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.
    Kur’an, “küfr” kelimesini ve türevlerini sık sık kullanmaktadır.
    Çünkü küfr imanın, kâfir ise mü’minin karşıtıdır. “Kâfir”, inkârcıdır
    ve nankördür. Hem Allah’tan gelen haberleri kabul etmez, hem
    de Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmeyip nankörlük
    yapar. Kâfir, Allah’ın âyetlerine karşı inatçıdır. Peygamberler onları
    Hakk’a dâvet ettikleri halde onlar, inkârlarına devam etmişlerdir.
    Bir çoğu Hakk’ın ne olduğunu bildikleri halde, çeşitli sebeplerden
    dolayı Hakkın üzerini örtmektedirler.
    Kur’an’ın Kâfir Dedikleri
    Kur’an, bütün inkârcılara “kâfir” demektedir. Bu isim onların
    ortak ismidir. Böyle bir ismi yaptıkları fiiller, tuttukları yol veya kabul
    ettikleri inanç sebebiyle almışlardır. Kur’an’da bu şekilde anılan
    bütün grupların özelliği, Allah’tan gelen Hakk’a uymamaları,
    Peygamberleri dinlememeleri, Hz. Muhammed’ten sonra Kur’an’ı
    inkâr etmeleridir.
    Kur’an, bazen müşriklere (Allah’a ortak koşanlara)74, bazen
    “ehl-i kitap” da dediği hıristiyan ve yahûdilere,75 bazen âhireti
    inkâr edenlere,76 bazen Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlere,77
    bazen de Allah’ı ve Peygamberi inkâr edenlere “kâfir” demektedir.
    78
    Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim.
    Bana şükredin, küfr etmeyin (nankörlükte bulunmayın).”79 Allah’a
    şükretmek, eldeki nimetlerin hepsinin Allah’tan geldiğini kabul
    etmek, bunu diliyle itiraf ettiği gibi tavır ve davranışlarla, Allah’ın
    sözünü dinlemekle yerine getirmek demektir. Ancak insan kimi
    74 25/Furkan, 55
    75 5/Mâide, 17, 52, 73; 9/Tevbe, 307
    76 6/En’âm, 150
    77 12/Yusuf, 87
    78 4/Nisâ, 150-151
    79 2/Bakara, 152
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 29 -
    zaman gaflet eder, şeytana aldanır, hevasına uyar ve ni’metlerin
    asıl sahibini unutur. Elindeki mal, refah, bolluk, çocuk, zenginlik
    gibi rızıkları veren Yaratıcının adının üzerini örtmeye çalışır. Elindeki
    her şeyin kendi çabasının sonucu olduğunu zanneder. Kişi o
    zaman zenginlik ve güçlü olma (istiğnâ) duygusuna kendini kaptırır,
    âlemlerin Rabbine karşı “kâfir” olur.
    Allah’a karşı “kâfir” olanlar, genellikle kibirlenenler ve şımaranlardır.
    Bunlar aşırı bir bencillikle kendi hevalarına uyarlar ve
    Allah’ı ve O’na ait ilâhlığı tanımazlar.
    Kâfir olan kimseler aynı zamanda “câhil” olan kimselerdir.
    Çünkü onlar ne kendilerini tam olarak tanıyabiliyorlar, ne de
    Allah’ın yüceliğini. Nitekim aklını kullanan kimseler yerlerde ve
    göklerde yaratılan her şeyin birer ‘âyet’ olduğunu ve bunların da
    Allah’ın yüce kudretine delil olduğunu anlar. Bunları ve niçin yaratıldıklarını
    düşünmeyenler, Yaratıcıyı inkâr etmeye devam ederler.
    Birtakım insanlar da, âlemlerin Rabbini kendi anlayışlarına
    göre düşünürler. Peygamberlerin ve Kur’an’ın anlattığı Allah
    inancı yerine, kendi akıllarından uydurdukları ilâhlara Allah diye
    inanırlar. Bunlar da inkârcı kimselerdir.
    Peygamberleri ve onların getirdiği ilâhî vahyi inkâr edenler
    de elbette ‘kâfir’ olurlar. Çünkü Kur’an’ın anlattığı peygamberlerin
    hapsi de Tevhid dinini tebliğ etmişlerdir. Kur’an’da yer alan
    bütün hükümleri ve konuları kabul etmek, Peygamberimiz Hz.
    Muhammed’ten bizlere ulaşan kesin haberlere inanmak imanın
    gereğidir. Bunlardan bir kaçını veya hepsini reddeden elbette
    müslümanlıktan çıkar, kâfirler grubuna girer. İslâm’ın iman konuları
    bir bütündür. Kelime-i Tevhid söyleyen herkes bunlara tümüyle
    iman eder. İman ilkelerinden birini veya bir kaçını kabul etmemek,
    insanı kâfirliğe götürür.
    Kâfirler mü’minlere, velî olamazlar. Onlar birbirlerinin velisidir.
    80 Onlar âireti, Allah’a kavuşup hesap vermeyi, Allah’ın indirdiği
    hükümlerle hükmetmeyi, Peygamberlerin dâvetine uymayı,
    mü’minlerin ibâdet ettiği Allah’a ibâdet etmeyi, Hakkın hakim
    olmasını kabul etmezler.
    Allah kâfirleri kesinlikle sevmez,81 Allah, kâfirlere düşmandır.82
    Onlar için cehennem hazırlamıştır.83 Bu âyetler gibi Kur’an’da
    80 5/Mâide, 51
    81 3/Âl-i İmran, 32
    82 2/Bakara, 198; 4/Nisâ, 102
    83 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 37; 17/İsrâ, 8 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    kâfirler ve onların özellikleri hakkında çok sayıda âyet vardır.
    Kur’an, bütün insanları güzel bir dil ile İslâm’a inanmaya, Rab
    olarak yalnızca Allah’a bağlanmaya ve yalnızca O’na kulluk yapmaya
    dâvet ediyor. Kim bu çağrıya olumlu cevap verirse kurtulur.
    Kur’an’ın bu dâveti kıyâmete kadar devam edecektir.84
    Kâfirlerin Özellikleri
    Küfredenlerin bazı özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
    1- Onların kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak,
    onu kabul etmek istemiyorlar.85
    2- Onlar hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın
    duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında
    İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı korlar.86
    3- Onlar müslümanlara ve İslâma karşı hoşgörülü değillerdir,
    saldıracakmış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi
    dinlerine döndürmeye çalışırlar.87
    4- Onlar şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler.88
    5- Kendi hevâlarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler,
    hevalarının peşinden giderler.89
    6- Gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi
    zannederler.90
    7- Onlar İslâmla, onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder
    dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar.91
    8- Onlar, İslâma ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler,
    Allah’a karşı büyüklenirler.92
    9- Onlar dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir
    şekilde bağlıdırlar.93
    10- Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar
    verdikleri ve İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere,
    84 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 326-327
    85 17/İsrâ, 46
    86 31/Lokman, 20; 22/Hacc, 3
    87 2/Bakara, 217
    88 7/A’râf, 146; 16/Nahl, 63
    89 30/Rûm, 29; 25/Furkan, 43
    90 18/Kehf, 100-101; 23/Mü’minûn, 63
    91 7/A’râf, 51; 2/Bakara, 22; 25/Furkan, 41
    92 39/Zümer, 59-60; 71/Nuh, 7; 41/Fussilet, 15
    93 45/Câsiye, 114
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 31 -
    fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zâlimdirler. Şüphesiz ki
    Allah’ın âyetlerini yalan sayandan zâlimi olamaz.94
    11- Onlar, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler.95
    12- Ölümden ötesine bakmazlar.96
    13- Onlar bâtıl olan şeylere iman ederler.97
    14- Onlar eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı
    anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama
    iş işten geçecek.98
    Kâfirin Kalbi
    Kâfirin nankörlük fiilini işlerken, kalbinin nasıl bir durumda
    bulunduğu Kur’an’da açıklanır: “Hiç olmazsa azabımız kendilerine
    gelince yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan
    yaptıklarını onlara cazip göstermişti.”99; “Eğer, Kur’an’la dağlar yürütülse
    de, yer parçalansa da, ölüler onunla konuşsa da (kâfirler yine ona
    inanmazlardı).”100; “Bizimle olan antlaşmalarını bozdukları için, onları lanetledik
    ve kalplerini katılaştırdık.”101; “Biz, onlara göz, kalp ve kulak verdik,
    işitmeleri ve kalpleri onlara fayda vermedi. Çünkü her zaman Allah’ın
    âyetlerini inkâr ettiler. Şimdi de dört bir yandan bir zamanlar alay ettikleri
    şey kendilerini kuşattı.”102; “Kur’an’ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri
    üstünde kilitler mi var?”103; “Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu.”104
    Kâfirlerin uğrayacağı cezalar hakkında Kur’an’ın yer yer ayrıntılara
    girerek izah ettiği çok sayıda âyet vardır.105
    94 6/En’âm, 21; 7/A’râf, 37
    95 39/Zümer, 45
    96 13/Ra’d, 5; 23/Mü’minûn, 35-37
    97 29/Ankebût, 67
    98 25/Furkan, 27-28; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s.
    369- 372
    99 6/En'âm, 43
    100 13/Ra'd, 30-31
    101 5/Mâide, 14
    102 46/Ahkaf, 26
    103 47/Muhammed, 24
    104 83/Mutaffifin, 14
    105 Meselâ, bk. Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11, 56, 151,
    176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41, 50-51; Yunus,
    4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25, 29, 104;
    Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; Ankebut, 68; Secde,
    14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura, 8, 26; Zuhruf,
    74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka, 35; İnşikak,
    24; Fecr, 1-5.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Küfrün Sebepleri
    a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük
    taslama gelir. “Küfredenler, cehenneme sunuldukları gün, onlara
    ‘Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlardan gönlünüzce
    faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca büyüklük taslamış
    olmanız, hem de fasıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız’
    denir.”106 Cehennemdeki kâfir kuluna Allah şöyle
    seslenir: “Sana, âyetlerim gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış
    ve kâfirlerden olmuştun.”107 “Mûsâ şöyle dedi: ‘Ben, hesap gününe
    inanmayan her kibirlenen (mütekebbir)den Rabbime sığınırım.”108 İblis’in
    Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi de kibir idi. “Meleklerin
    hepsi onun için secde etmişti; yalnız İblis hâriç. O, büyüklenmiş ve
    kâfirlerden olmuştu.”109
    b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de
    Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı
    kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak”
    olan durumdur. “Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz) verseydi, mutlaka
    yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama O bir ölçü dâhilinde
    dilediğini indiriyor.”110 “Karun, Mûsâ ümmetindendi. Ama o, toplumda
    kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki,
    onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Milleti ona, ‘böbürlenme,
    Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah’ın sana verdiği ile dünyadan
    nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve dünyada fesat çıkarmaya
    niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç sevmez.”111
    c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir.
    Bilhassa Yahudi ve Hıristiyanlar, bekledikleri son peygamberin
    kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını
    hazmedemediler ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz
    çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.112 “Kitap ehlinden olanların
    çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki haset yüzünden,
    imanınızdan sonra sizi tekrar küfre çevirebilmeyi arzularlar.”113
    d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde
    inat baş gösterir. “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil
    106 46/Ahkaf, 20
    107 39/Zümer, 59
    108 40/Mü'min, 27
    109 38/Sâd, 72-74
    110 42/Şûrâ, 27
    111 28/Kasas, 76-77
    112 Bk. 2/Bakara, 146
    113 2/Bakara, 109
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 33 -
    ve Mikâil’e düşman olursa, Allah da şüphesiz kâfirlerin düşmanıdır.”114
    e- Utüv ve tuğyan (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah
    içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve
    azgınlık sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp,
    meydan okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar. “Oysa biz, bize
    kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları) içinde bırakırız da bocalayıp
    dururlar.”115
    f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini
    yeterli görmesi ve kendi dışında ilahî bir güce ihtiyacı olmadığını
    zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda,
    insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar
    ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır. “Hayır, doğrusu insan, istiğna
    ederek (kendi kendine yeterli olduğunu zannederek) tuğyan/azgınlık
    etmektedir. Oysa dönüş Rabbinedir.”116
    g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
    tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir.
    Bu da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir
    insan, Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz. “İşte Allah, her
    büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur.”117
    Müslüman-Kâfir İlişkisi
    Küfür ehliyle mücâdele esastır. “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur,
    Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya
    emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden
    korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/
    muhâsebesi ise Allah’a aittir.”118
    Küfür ehliyle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların
    durumuna göre savaş(a)mıyorsa bile onlara en azından “Ey kâfirler!
    Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim
    dinim bana!”119 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır.
    “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da
    yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?”120
    114 2/Bakara, 98
    115 10/Yûnus, 11
    116 96/Alak, 6-8
    117 40/Mü'min, 35
    118 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    119 109/Kâfirun, 1, 6
    120 21/Enbiyâ, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu
    istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara
    tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar,
    bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah
    Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün
    ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara
    eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.121
    İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip
    hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği
    gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya
    görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde
    tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar
    ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır.
    İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.122 Allah’ın
    bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu
    muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün
    görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın
    fıtratına uymamaktadır.
    Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.”123 Düşmanlık
    ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği,
    şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında
    fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın
    emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler!
    Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık
    düşmanınızdır.”124 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem
    de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları
    incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin
    kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
    taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu
    görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır.
    Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler
    şunlardır:
    a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle
    buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin
    karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye
    elbette kadirdir.”125 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil;
    121 49/Hucurât, 13
    122 4/Nisâ, 1
    123 4/Nisâ, 128
    124 2/Bakara, 208
    125 22/Hacc, 39
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 35 -
    savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh)
    ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı
    yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması
    gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir.
    Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı),
    can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması,
    nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir.
    Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma
    düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir.
    Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri
    önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme
    ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa,
    başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını
    İslâm doğru görmez.
    b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak:
    “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer
    onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına
    düşmanlık yoktur.”126 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar
    gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın
    yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne
    de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir.
    İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse
    savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada
    fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk,
    fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan
    tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat
    görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar
    olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar
    veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya
    da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/
    huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin
    herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda
    yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki
    Allah’ın azabı çetindir.” 127
    Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir? Allah Teâlâ,
    dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri
    dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her
    durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine,
    tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok
    etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak
    126 2/Bakara, 193
    127 8/Enfâl, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek
    şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun,
    birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye
    engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın
    temini, öncelikle müslümanlarla, daha sonra diğer insanlarla
    karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
    Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu,
    Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
    hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları
    için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez.
    O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.”128 Kâfirlerle,
    iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir.
    Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla,
    müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması
    yapmıştır. 129
    Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma
    yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik;
    İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç,
    düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere
    düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle
    dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere
    girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan,
    sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı
    yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda
    savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım
    edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler
    onlardır.”130
    Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak
    gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez.
    Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda
    kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta
    yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir.
    “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun;
    çünkü Allah’ın cezası çetindir.”131 Peygamberimiz de (s.a.s.) zaman zaman
    müşriklerle alım satımda bulunmuştur.132 Ancak, kâfirlerden
    alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok
    128 10/Yûnus, 99-100
    129 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
    130 60/Mümtehine, 8-9
    131 5/Mâide, 2
    132 Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 37 -
    titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara
    düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.
    Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar,
    sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı,
    toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda
    kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir,
    billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
    araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
    düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
    misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
    sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
    sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
    araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
    ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
    olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
    araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
    savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
    bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
    olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
    gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz.
    Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
    (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
    güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve
    şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
    yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”133 Çağdaş müslümanın
    öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
    çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
    öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
    imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini
    amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret
    yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür
    133 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları
    kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir.
    Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve
    küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını
    aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da
    kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak
    da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu,
    tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz.
    İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde
    bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır.
    “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!)
    diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz
    bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.”134
    İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu
    devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar
    kullanılamaz. İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara;
    “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap
    verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde
    çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min
    söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk!
    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime
    ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
    Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    Kâfir Akrabalarla İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,135velîsidir.136Bir
    mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
    dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    134 Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349,
    hadis no: 4780
    135 49/Hucurâct, 10
    136 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 39 -
    onlar zâlimlerin kendileridir.” 137; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 138; “Allah’a ve âhiret gününe
    iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da
    olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.
    İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
    Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada
    ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut
    olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki
    hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 139
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
    izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
    Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı
    Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
    olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
    mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
    bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah
    katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
    etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
    hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir.
    Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında
    ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı
    tavsiye ederim.”140
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
    ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
    137 9/Tevbe, 23
    138 9/Tevbe, 24
    139 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    140 11/Hûd, 45-46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
    arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın;
    Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”141
    Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana
    ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu
    nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun
    için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur.
    Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
    bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat
    etme. Onlarla dünyada iyi geçin...”142
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
    hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
    iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
    Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
    Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir.143
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
    da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
    Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
    sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
    emretmektedir.144 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,145
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
    yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
    vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”146 Demek
    ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
    kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
    ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının
    onlardan!”147
    Bir Müslümanı Kâfir Yapan Tavırlar
    Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları
    şöylece özetleyebiliriz.
    141 4/Nisâ, 36
    142 31/Lokman, 14-15
    143 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    144 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
    145 4/Nisâ, 1
    146 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    147 64/Teğâbün, 14
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 41 -
    Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında
    bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek
    yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri
    veya devletleri Allah gibi düşünmek kişiyi İslâm’dan çıkarır, müşrik
    yapar.
    İslâm’ın küfür dediği şeyler konusunda şüphe etmek de küfrü
    gerektirir. İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir.
    148 Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir
    mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı,
    İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum
    vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına
    nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir
    (Kapitalizm, Komünizm, Hinduizm, Yahûdilik, Hıristiyanlık,
    Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).
    Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek,
    onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.149
    Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım
    etmek.150
    İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek,
    onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi,
    güzel veya çağdaş bulmak.
    Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan
    hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
    Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı
    dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür
    ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları
    tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı
    olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması
    lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği
    ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği
    gibi kullansın. 151
    Ortam ve çevre şartları İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden,
    günümüzde insanlar, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama ve
    sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince
    sahip değildir. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen ve buna
    bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz
    148 Bk. 2/Bakara, 256
    149 Bk. 47/Muhammed, 9
    150 Bk. 9/Tevbe, 65-66
    151 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 458-459
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır günümüz insanı. Bunlardan
    bazısı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak
    durumda değilse de, bir kısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan
    farklı yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin
    mâzîsinde İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul
    etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu
    dinini değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik
    vuku bulmuş olur. Mü’min iken kişinin müşrik ve mürted olması
    sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
    Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a
    ortak koşuyorum’ demesi yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek,
    peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak
    gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren
    -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek,
    namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir
    hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin
    bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi
    veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna
    -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak,
    peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri
    sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren
    inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul
    ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
    Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman
    kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların
    en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki
    hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir
    Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek
    yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle
    hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından
    konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü
    İslâm dininde asıl olan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin
    farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise
    haram olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet
    açık ve kesindir.
    İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu
    hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
    Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere
    itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara
    haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan
    egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan
    bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 43 -
    dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden
    başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın
    verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka
    bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın
    öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir
    kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla
    mürted olur.
    İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da
    peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir
    kimse, bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve
    kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla
    reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü
    sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak
    değerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü
    teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık
    hükmünü indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki
    anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü,
    içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe
    iman etmiş olmazlar.” 152
    Elfâz-ı Küfür
    Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir.
    Küfür ise “kefera” fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek
    anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden
    münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren
    ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı
    verilir.
    Bir mü’mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihzâ,
    istihfaf, istihkar, istihlâl ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından
    birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye
    denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle
    ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek,
    çirkin sözler söyleyip sövmek; istihlâl, bir haramı helâl kabul etmek
    veya bir helâlı haram saymak; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
    açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp
    küfretmek.
    Allah’ın varlığı veya birliğini inkâr etmek, bu konuda şüphe
    içinde olmak, bunu sözle ifade etmek insanı küfre sokar. Allah’ın
    zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka
    152 4/Nisâ, 65; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710
    -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin
    sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile O’nun âyetleriyle,
    O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın.
    Siz imandan sonra küfre düştünüz.”153 Allah’ın sıfatlarından
    birini dahi olsa inkâr etmek küfürdür. Allah’ı yarattıklarından
    herhangi bir kimseye veya şeye benzeten; bir canlı veya cansız
    varlığı Allah’a, sıfatlarını Allah’ın sıfatlarına benzeten; Allah’ın
    doğmuş veya nesil bırakmış olduğuna inanmak veya Allah’ı herhangi
    bir eksiklik ya da kusurla itham edip bunu dille söylemek
    kişiyi İslâm’dan çıkarır.
    “Allah bile bana bunu emretse bu işi yapmam.” diyen kimse;
    Allah’ın affedeceği konusunda ümidini tümüyle kesen kişi kâfir
    olur. Yine, aşırı umutla Allah tarafından hiçbir hesaba çekilmeyeceğine
    veya cezaya uğramayacağına inanan kimse kâfir olur.
    Yine kendisinden veya Allah’a yakın olduğunu sandığı bir kişiden
    ibâdetlerin düştüğünü, ibâdet yapma gereği kalmadığını kabul
    eden veya şatahat cinsinden küfür sözleri söyleyen kimse, meselâ
    “Ene’l-Hak; ben Hakk’ım, Cenâb-ı Hakk’ım” diyen kimse kâfir olur.
    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle
    alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar
    (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi
    küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe
    yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette
    lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”154;
    “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni
    dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır;
    Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
    Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.”155
    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara
    ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını
    inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya
    âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret
    etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür.
    Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden
    çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin
    dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek,
    onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir.
    153 9/Tevbe, 65
    154 33/Ahzab, 57
    155 9/Tevbe, 61
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 45 -
    Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise
    bid’at ve sapıklıktır.156 Bir kimsenin, kendisine ya da bir başkasına
    vahiy indiğini iddia etmesi ya da değişik ifadelerle peygamber
    olduğu iddiası küfürdür. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber
    olduğunu kabul etmemek, yeni bir peygamberin geleceğini
    bekliyor olmak insanı kâfir yapar. Herhangi bir şahsı (meselâ Hz.
    Ali’yi, şeyh ya da evliya kabul edilen birini veya Atatürk’ü) Hz.
    Muhammed’den (s.a.s.) üstün görmek ya da onunla eş değerde
    tutmak küfürdür.
    “Filan kimse peygamber bile olsa ona inanmam” demek;
    “Eğer Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelecek olsaydı,
    filan zât peygamber olurdu” demek;
    “Eğer Âdem suç işlemeseydi cennette yaşayacaktık. Bütün bu
    belâlar onun yüzünden başımıza geldi” demek de insanı kâfir yapar.
    Kur’an’ı, Kur’an’dan bir âyeti veya hükmü yalanlamak, çarpıtmak,
    alay konusu yapmak, saygısızlık yapmak kişiyi küfre sokar.
    Kur’an hükümlerinden birini olsun yürürlükten kaldıran veya uygulanmasını
    engelleyen yönetici kâfir olur. Kur’an ahkâmı içinde
    yürürlükten kaldırılmış bir hüküm varsa, bu hükmün yerine konmuş
    olan yasayı uygulayan, uygulanmasını kolaylaştıran ve bu durumun
    farkına varıp rızâ gösteren kimselerin İslâm dini ile hiçbir
    ilişkileri kalmaz.157
    Bir müslümanın kitabına sövmek,
    Kur’an’da eksiklik veya fazlalık olduğunu ileri sürmek,
    Kur’an’ı çağdışı, çöl kitabı, bedevî kanunu olarak nitelemek,
    Kur’an’ın öngördüğü ceza ve miras âyetlerini acımasız ve
    adâletsiz bulmak ve bunu söz veya tavırlarıyla ifade etmek,
    Yine Kur’an’ın nassıyla kesin şekilde yasaklanmasına rağmen
    (fâizle işlem yapmayı, alkollü içki kullanmayı, zina etmeyi ve benzer)
    yasakları yasallaştıran “mürted” ülkelerin kanunlarına gönülden
    saygı beslemek ve bu yasaları Kur’an’a tercih etmek insanı
    kâfir yapar.
    Allah’ın haram kıldığı bir şeye başlarken besmele çekmek,
    Haram bir fiil işledikten sonra, dünyevî kazançtan dolayı
    156 Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
    157 5/Mâide, 44; F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 114
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    Allah’a şükretmek veya haram bir şey yedikten sonra “El-hamdü
    lillâh” demek,
    Kur’an okuyan kimse ile -okuduğu sırada- alay etmek,
    Kur’an’a uymayı öğütleyen veya Kur’an hükümlerine dâvette
    bulunan kimseye eziyet etmek, onu meczup ve mecnun gibi sıfatlarla
    niteleyerek hakarette bulunmak,
    Kur’an’da fal açmak, onu büyü, üfürük gibi çirkin işlerde araç
    olarak kullanmak,
    Kur’an’ın ölü ruhuna okunmak üzere indiğine inanmak,
    Tevrat, Zebûr, İncil ve suhuflara hakaret etmek, onların hiç
    tahrif edilmediğini (değiştirilmediğini) veya içlerinde vahiyden
    hiçbir eser bulunmadığını ileri sürmek insanı İslâm dairesinden
    çıkarır, kâfir yapar.
    Helâlı haram, haramı helâl sayan, sihirle/büyüyle uğraşan, fala
    inanan, kâfirle dost geçinen, ilme söven, ilacın iyileştirici etkisini
    Allah’ın irâde ve kudretine bağlamayan, fânî tanrılaştıran, “kahrolsun
    şeriat!” diye slogan atam; Pozitivizmi, Darvinizmi, Sosyalizmi
    (Laikliği, Kemalizmi, Demokrasiyi ve her türlü beşerî ideoloji ve
    düzenleri) İslâm’dan üstün tutan, sütkardeşle evliliği meşrû gören
    insan, -kim olursa olsun- hem mantıksız, hem ahlâksız, hem de
    imansızdır! Çünkü imansızlık gerçek anlamıyla ahlâksızlık ve mantıksızlık
    demektir; Allah’ın yasalarına kafa tutmak demektir.158
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
    getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
    zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı
    mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme
    ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü
    söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
    olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara
    bir azap vardır.”159 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını
    gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı
    Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini
    de öldürmüştü. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak
    işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla
    dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve
    canını kurtarmıştı. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle
    158 F. Aydın, a.g.e., s. 119-120
    159 16/Nahl, 106
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 47 -
    görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine
    ruhsat vermişti. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret
    taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi
    sevme ifadeleri “müslümanım” diyen insanlar tarafından rahatlıkla
    söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait
    olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere
    bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir.
    Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı
    küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”,
    “Allah’lık” gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler
    söylenebiliyor. Azrâil’e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir
    kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan
    kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler
    edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor.
    Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve
    cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları
    veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor.
    Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına
    duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına
    yemin edilebiliyor. İnsanın ağzından çıkan her sözün hesabının
    isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor.
    Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, küfür, şirk, irtidat gibi Akaid
    konularının kapsamına girmektedir.
    Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları
    (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan Çirkin Sözler)
    a- Allah’la İlgili
    “Allah’lık” (saf bir insan için)
    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır
    anlamında),
    “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında),
    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse
    sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında),
    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
    anlamında),
    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli
    olmaz anlamında),
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede
    vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında),
    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek,
    ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında),
    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar
    hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında),
    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi
    Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün
    geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında),
    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
    anlamında),
    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
    anlamda),
    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında),
    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad
    etme anlamında),
    “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek
    mâbud kabulü anlamında),
    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü
    anlamında),
    “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını
    verme, her şeyi yönlendiren anlamında),
    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk
    başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında),
    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda
    Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında),
    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda,
    yani yoktan var etme mânâsında başka birine verme, Allah’ın fiiline
    ortak kabulü anlamında),
    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her
    şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve
    müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında),
    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir”; “Allah şâhit şunu şöyle yaptım”
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 49 -
    dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık
    her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında),
    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur,
    meclisindir” (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına
    ait olduğunu kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm
    olduğu anlamında),
    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının
    Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı,
    Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında),
    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru
    bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite
    almak anlamında),
    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu”
    (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek
    anlamında),
    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi”
    (Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında),
    “Allah emretse bile şu işi yapmam” veya “Allah istemese bile
    bu işi yaparım.” (Allah’ın emri veya yasağı önemsizdir, beni bağlamaz;
    beni kararımdan Allah’ın hükmü bile caydıramaz, anlamında)
    “Allah onu özene bezene yaratmış” ya da tersine bir inanış ve
    ifade ile Allah’ın bazı kimselere torpil geçtiğini, bazı kimselere de
    (hâşâ) zulmettiğini ifade etmek.
    (O konuda âyet ve hadis olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
    demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri
    Allah’a isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında),
    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken
    “Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle
    alay etme anlamında),
    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay,
    küçük görme, hakaret, inkâr etme,
    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme
    veya çirkin söz söyleme,
    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme,
    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    şeyler için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp
    önünde yıllarca taptım.”; “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm”;
    “Bir Allah’a, bir de sana taptım”; “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya/
    Anıtkabir yeter”; “Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk”
    vb. sözleri ikrâh olmadan söylemek,
    Allah’tan başkasına duâ etmek veya bir kuldan meded istemek,
    Allah’ın helâllerini helâl; haramlarını haram kabul etmemek,
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına
    adak adamak,
    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri
    sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- duâ
    etmek,
    Tâğutların resim ve heykelleri önünde kıyâma durarak tapınırcasına
    saygı göstermek,
    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri
    olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir”;
    “Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek,
    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak
    kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına
    bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve
    siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler
    tanımak,
    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı
    kurtardı”; “frene basmasaydı ölmüştüm”; “şu hap bana şifa
    veriyor, beni iyi ediyor”; “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”,
    İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
    gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
    b- Dinle İlgili
    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
    karıştırmamak ve laiklik anlamında),
    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok,
    siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında),
    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle
    ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek,
    bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları
    işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 51 -
    ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında),
    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin
    müdâhale etme hakkı yoktur, ben hangi şeyden zevk alıyorsam
    onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz
    anlamında),
    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”; “Demokrasi
    var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek
    (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini önemsememek ve O’na teslim olmamak,
    nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında),
    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların
    yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de
    atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında),
    “Din şöyle diyor, doğru ama...”; “haklısın, fakat...” (Dinin emir
    ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata
    geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka
    alternatiflerin zarûri olduğu anlamında),
    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi
    temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında),
    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.”
    (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle
    ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamında),
    “Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru
    olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli
    olmasının reddi anlamında),
    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye
    ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi
    anlamında),
    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında),
    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini
    yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve
    ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar
    anlamında),
    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin
    her şey olduğu anlamında),
    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasinin
    (halkın kendi kendisini yönetmesinin) her konuya
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    çözüm getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet
    anlayışından daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında),
    “Aşırı dinciler”; “dinciler”; “fundamantalistler”; “dinci teröristler”
    gibi çirkin ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak,
    müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötülemek anlamında);
    İslâm’a irticâ, gericilik, fundamantalizm, taassup ve benzeri
    çirkin sıfatlar takmak,
    İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle
    ilgili hususlara düşman olanları desteklemek,
    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de
    İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara
    saygı duymak.
    c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
    bir şeyle vasıflandırmak anlamında),
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
    (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
    bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında),
    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir
    kıza “Melek” ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Meleklerin
    insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini
    kabul etmek anlamında),
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı”; “Azrâil’le savaşıyor” gibi
    sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında),
    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler,
    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin
    (yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/
    geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında),
    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen,
    şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
    Ef’âl-i Küfür
    Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı
    hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin
    bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla
    yapılan hareket ve davranışlardır.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 53 -
    Küfre alâmet sayılan, ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu
    şekilde sıralamak mümkündür:
    a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir.
    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
    diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
    cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
    kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.”160; “Onlar Allah’ın yolundan
    saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın!
    Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.”161 Allah’tan başkasına tapmanın
    küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.
    b- Mushaf’ı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushaf’ı
    pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde
    Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı
    bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii
    ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr
    sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman
    zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının
    yazılı olduğu ayakkabıyı, bayan elbisesini vb. şeyleri kutsal değerleri
    eğlence yapacak ve aşağılayacak tarzda giymek de aynıdır.
    c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek:
    Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek,
    veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna
    inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet
    kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir
    sakınca yoktur.
    d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde ve benzeri davranış
    yapmak: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet
    ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul
    edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek
    davranış ise küfürdür. Tâğutların heykeli veya tâğutların kutsalları
    karşısında saygı durmak da itikad açısından çok tehlikelidir.
    e- Duâ ederek ölülerden bir şey istemek, kabirleri tapınak
    yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı162
    Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür.
    Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak,
    kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden
    imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
    160 7/A'râf, 37
    161 14/İbrahim, 30
    162 1/Fâtiha, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan
    haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin
    remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın
    küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle
    bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak
    gerekir.
    g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları
    alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin
    küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin
    özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan,
    bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
    h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahûdilerin mümeyyiz
    vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek
    de küfür sayılmıştır.
    Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki
    temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin
    özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve
    papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür
    alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey,
    belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir.
    Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme
    kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; İskilip’li Âtıf
    Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun
    küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün
    sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı
    idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın
    küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i
    müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla
    küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür
    alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden
    küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir
    (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan
    kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir).
    i- Sihir/büyü: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram
    oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin
    mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat
    sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin,
    bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebû
    Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine
    göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına
    inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 55 -
    Şâfii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil
    bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır.163
    Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
    Tekfîr, bir müslümanı veya müslüman kabul edilen bir kimseyi
    küfre nisbet etmek; küfre girdiğini söylemek anlamına gelen dinî
    bir kavramdır.
    Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup müslüman
    olabileceği gibi; müslüman olan bir kişi de dinden dönerek
    küfre girebilir. Ancak müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda
    küfre girebileceği; küfür ile iman arasındaki sınırın tayini
    tarih boyunca mezhepler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Hatta
    aynı mezhebe bağlı âlimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir.
    Bu konudaki tartışma, Hâricîlerin ortaya çıkışıyla, yani
    Hz. Ali’nin hilâfeti döneminden günümüze kadar devam ede gelmektedir.
    Hz. Ali ile Muâviye arasındaki anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması
    için hakeme gidilmesini isteyen, sonra hakem olayının
    arzu edilen şekilde sonuçlanmaması üzerine daha önce Hz. Ali
    ordusunda bulunan, hatta hakemi kabul etmesi için ısrarda bulunanlardan
    bir gurup başkaldırmış ve Hz. Ali’yi, Allah’ın hükmünü
    bırakarak beşerin hakemliğine başvurmakla itham etmiş ve Hz.
    Ali ile hâlâ ona taraftarlık yapanların küfre girdiklerini ileri sürmüşlerdi.
    Hâricî olarak adlandırılan bu grubun bu davranışlarıyla
    İslâm tarihinde tekfir meselesi gündeme gelmiş, bilâhare çeşitli
    nedenlerle bazen haklı ve bazen haksız olarak tekfir daima müslümanların
    gündemini işgal etmeye devam etmiştir.
    Hâricîlerin bu şekilde davranmaları onların sert mizaçlı, müsamahasız
    ve nassların anlattığı incelikleri anlamaktan uzak kimseler
    olduklarını ortaya koymaktadır.
    Amel-iman ilişkisine dair belli başlı mezheplerin görüşlerini şu
    şekilde özetlemek mümkündür:
    a) Hâricîler
    Değişik fırkalara bölünmüş olan Hâricîler, büyük günah işleyen
    ve tevbe etmeden ölen kişinin ebedî olarak cehennemde
    kalacağına dair ittifak etmişlerdir. Ancak böyle bir günah işleyen
    kimse, müşrik anlamında bir kâfir midir, değil midir? Bu konuda
    aralarında ihtilâf vardır. Bazılarına göre, bu kimse mü’min değildir,
    163 A. Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, Marifet Y., s. 160-165
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    ama muvahhiddir. Küfre girmiştir, ama onun küfrü, küfrân-ı nimet
    kabilinden bir küfürdür. Tevbe etmeden öldüğü takdirde cehennemde
    ebedî olarak kalacaktır.
    Hâricîler, büyük günah işleyen kimseyi tekfir ederken, şeytanın,
    Hz. Âdem’e secde etmemesinden dolayı küfre girdiğini bildiren
    şu âyeti delil olarak zikrederler; “Bir zamanlar Biz, meleklere (ve
    cinlere); ‘Adem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz
    çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.”164 Onlara göre
    şeytan Allah’a itaatkâr ve O’nu bilen biriydi. Hz. Âdem’e secde
    etmekten kaçınarak büyük günah işlemişti. Bu nedenle kâfir olarak
    lânetlenmiş ve cehennemde ebedî olarak kalacağına hükmolunmuştur.
    165 Böylece onlara göre her büyük günah işleyen kişi,
    Allah’a başkaldırma ve O’na isyan etme kasdıyla günah işlemektedir
    ve bu nedenle de imandan çıkmış, küfre girmiştir.
    b) Mu’tezile
    Onlara göre müslüman iken büyük günah işleyen kimse tekfir
    edilemez, ama bu kimse mü’min de değildir. İki makam arasında
    bir yerdedir ve bulunduğu mertebe fısk olarak adlandırılır. Tevbe
    etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacaktır.
    Mü’min, övgüye lâyık bir kimsedir. Oysa büyük günah işleyen
    kişi, Kur’an’da kötülenmekte ve aşağılanmaktadır. Bu durumda
    olan kişi kâfir de değildir.166 Bu konuda delil olarak ileri sürdükleri
    âyetler:
    “Mü’min olan hiç fâsık gibi olur mu? Onlar elbette bir olamazlar.”167
    “Hayır, her kim bir kötülük işler de onun kötülüğü kendisini çepeçevre
    kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.”168
    “Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası ebedî kalmak üzere
    cehennemdir.”169
    Mu’tezile bu ve benzeri âyetlere dayanarak büyük günah işleyenin
    mü’min olmaktan çıktığı ve fâsık olduğunu, cehennemde
    de ebedî olarak kalacağını iddia etmektedir. Hadislerden getirdikleri
    deliller ise; “Emanete riâyet etmeyen kimsenin imanı yoktur”
    hadisiyle, benzeri hadislerdir. 170
    164 2/Bakara, 34
    165 Şehristânî, Nihayetu'l-İkdam fî İlmi'l-Kelâm, Bağdat t.y 471.
    166 Kadî Abdulcebbar, Şerhu Usûli'l-Hamse, Kahire, 1965, 712.
    167 32/Secde, 18
    168 2/Bakara, 81
    169 4/Nisâ, 93
    170 Bk. Taftazânî, Şerhu'l-Akaid, çev: S. Uludağ, Dergâh Y., İstanbul 1980, s.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 57 -
    Mu’tezile’nin görüşleri şöylece özetlenebilir: Kişi, ya hep günah
    işleyen biridir veya hep iyilik. Yahut iyiliğin yanında kötülük
    de işlemektedir. Sadece iyilik işliyorsa mü’mindir ve kurtuluşa ermiştir.
    Sırf kötülük işliyorsa, o zaman tâati yok demektir ve kâfirdir.
    Ama hem iyilik ve hem de kötülük işliyorsa, böyle bir kimsenin
    iyilikleriyle kötülüklerinin eşit olması düşünülemez. Ya iyiliği, yani
    tâati fazladır veya kötülüğü, yani günahı fazladır. Hangisi fazla
    ise, kişi ona nisbet edilir. İyiliği fazla olan kurtuluşa erer, kötülüğü
    fazla olan ise küfre nisbet edilir ve amellerinin boşa gittiğine
    hükmolunur.171
    c) Mürcie
    Hâricîlerin aksine, tekfir konusunda fırkalar arasında en yumuşak
    davranan fırka Mürcie’dir. Onlara göre amelin iman üzerinde
    herhangi bir etkisi yoktur. İman, Allah ve Rasûlünü bilmektir.
    Küfür ise, onlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamaktır.172
    Sevap işlemenin bir kâfire faydası olmadığı gibi, büyük günah işlemenin
    de mü’mine bir zararı yoktur.
    d) Ehl-i Sünnet
    İnsanı günah işlemeye sürükleyen birtakım etkenler vardır.
    Günah işlemenin sebebi, küfür olabileceği gibi hevâ ve şehevî
    arzular da olabilir. Kişi, şehevî arzularını tatmin için günah işler.
    İşlediği günah büyük de olabilir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet, günah
    işlemiş olmasından dolayı kişiyi tekfir etmez. Ama sırf Allah’ın
    emirlerine karşı gelmek için günah işliyorsa, elbette ki böyle biri
    mü’min değil, kâfirdir.
    Bununla birlikte amelin iman ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını
    söylemek mümkün değildir. Selef, kalp ile tasdik ve dil ile ikrarı
    imanın temel direği, tâatleri de (Allah’ın emirlerini yerine getirme
    ve yasaklarından sakınmayı da) imanın dalları olarak değerlendirmişlerdir.
    İman ağacı ancak temel direk ve dallardan meydana
    gelir. Hiç dalı bulunmayan bir ağaç düşünülemez, ama birkaç
    dalı eksik olan ağaç ise ağaç olmaktan çıkmaz. Eksik bir ağaçtır
    sadece. Selef, “iman eksilir ve artar” derken dallar mesâbesinde
    olan tâatlerin eksilip artabileceğini kastederler. Böylece tâatleri
    de imandan sayarlar. Yani amel imanın bir cüz’üdür. Ancak bu
    cüz’den bir şeylerin eksilmesiyle iman ortadan kalkmaz. İmam
    Eş’arî (ö. 324/936) Ehl-i Sünnet âlimlerinin, imanın eksilme ve
    265
    171 Kadî Abdulcebbar, a.g.e., 624
    172 Eş'arî, Makalâtu'l-İslâmiyyîn, Wıesbaden 1980, s. 132.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    artmayı kabul ettiği görüşünde olduklarını belirtir.173
    Kalp ile tasdik ve dil ile ikrar kişiyi küfürden çıkarıp iman dairesine
    sokar. Buradaki iman, küfrün karşıtı olan imandır, kâmil
    bir iman değildir. Kâmil iman, Allah’ın emirlerine riâyet ve yasaklarından
    sakınmakla gerçekleşir. Küfür nasıl kademe kademe ise,
    iman da öyledir. Her ne kadar bu derecelerin tamamı tek isim altında;
    iman ismi altında toplanıyorsa da dereceler birbirlerinden
    farklıdır.
    Günah işleyen kimsenin küfre girmeyeceği âyetlerle de
    sâbittir. Adam öldürmek büyük günahlardandır. Bununla birlikte
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, adam öldürmek
    hâdiselerinde üzerinize kısas farz kılındı.”174 Âyetin devamında da şöyle
    buyrulmaktadır: “Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse, o zaman
    kısas düşer.” Görüldüğü gibi âyet katili, öldürülenin velîsinin kardeşi
    olarak nitelemektedir ki, buradaki kardeşlik ile iman kardeşliğinin
    kastedildiği apaçıktır. Yüce Allah, yine şöyle buyurmaktadır:
    “Mü’minlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulunuz.”175 Bu
    âyette de Allah, birbirleriyle savaşan iki grubu da mü’min olarak
    nitelemektedir.
    Ehl-i Kıbleden olup da büyük günah işledikleri kesin olarak
    bilinen kimselerin tevbe etmeden ölmeleri halinde cenaze namazlarının
    kılınacağı, onlar için duâ edilerek affedilmelerinin istenebileceği
    konusunda, Peygamber (s.a.s)’in asrından çağımıza
    kadar olan zaman içinde ümmetin kesintisiz icmâı vardır. Hâlbuki
    bu gibi şeylerin mü’minden başkası için câiz olmadığı meselesinde
    ümmet yine ittifak halindedir.176
    Ehl-i Sünnet, Mu’tezile tarafından delil olarak ileri sürülen
    âyetlerde kastedilenlerin, mü’min oldukları halde o günahları işleyen
    ve böylece küfre girenler olmayıp daha önce de kâfir olanlar
    olduklarını söylemektedir.
    Tekfiri Gerektiren Hususlar
    Allah’ın varlığını inkâr etmek, ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde
    O’na ortak koşmak, Kur’an’da zikredilen isim ve sıfatlarını inkâr
    etmek insanı küfre düşürür. Mu’tezile ve müteahhir Ehl-i Sünnet
    kelâmcılarının, bazı sıfatları te’vil etmeleri her ne kadar sağlıklı
    173 Risâletu Ehli's-Sağr, Mısır-1987, 93; Ayrıca Bk. 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 124; 48/
    Fetih, 4
    174 2/Bakara, 178
    175 49/Hucurât, 9
    176 Taftazânî, a.g.e., 264
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 59 -
    bir yol değilse de küfre sebep değildir. Allah’a, sıfatlarının zıddını
    isnâd etmek, meselâ âciz olduğunu söylemek ya da eksiklik ifade
    eden sıfatlarla O’nu nitelemek, eşyaya hulûl ettiğini iddia etmek
    yine küfürdür.
    Peygamber ve peygamberlik kurumu konusunda küfre götüren
    hususların belli başlı olanları ise şunlardır: Peygamberlik müessesesini
    inkâr etmek, Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden
    birini veya bazısını inkâr etmek, peygamberlerden birine ulûhiyet
    isnâd etmek, peygamberleri veya onlardan birini tahkir ederek
    onlarla alay etmek, evliyânın peygamberlerden üstün olduklarını
    iddia etmek küfürdür.
    Kur’ân-ı Kerim’in tamamını veya bir kısmını inkâr etmek,
    Kur’an’da zikredilen şeylerin varlığına inanmamak, Kur’an’dan
    olmayan bir şeyi Kur’an’a ilâve etmek. (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı
    meselesi Ehl-i Sünnet ve Mu’tezile arasında tartışma konusu
    olmuş ve bundan dolayı taraflardan bazıları birbirlerini tekfir
    etmiş iseler de böyle bir meseleden dolayı tekfir doğru değildir.)
    Allah’ın indirdiğinden başkasını Kur’an’a üstün tutan ya da
    başka bir düzeni benimseyen, İslâmî emir ve hükümlerin devrinin
    geçtiğini savunan kişinin küfre girdiğinde şüphe yoktur. Ehl-i
    Sünnet’in mûtemet kaynaklarından biri olarak kabul edilen
    “Şerhu’l-Akaidi’t-Tahâviyye” isimli eserde hükümle ilgili olarak
    şöyle denilmektedir: İster yönetici olsun, ister idare edilen halktan
    herhangi biri olsun, her kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin
    gerekli olmadığını, kişilerin onları uygulayıp uygulamamakta serbest
    olduklarını iddia eder ya da bu konudaki Allah’ın emirlerini
    küçümseyecek olursa yine küfre girmiş olur. Ama Allah’ın emirlerinin
    üstünlüğüne ve bu hükümlere uymadığı takdirde âhirette
    cezaya çarptırılacağına inandığı halde bu emirleri uygulamıyorsa
    küfre girmez.177
    İslâm inancında, bir kimseyi tekfir etmek son derece tehlikeli,
    son derece büyük vebâli olan bir davranıştır. Hz. Peygamber şöyle
    buyurur: “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur.
    Eğer itham edilen kâfir değilse; küfür, ithâm edene döner.”178 Bu hadiste
    dile getirilen tehdîdin ciddiyetini belirtmek için şunu kaydedelim
    ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat dışında kalan sapık mezheplerden
    Hâricîler’in tekfîr edilip edilemeyeceği münâkaşasında bâzıları, bir
    Müslümanı tekfir etmenin mesûliyetinin büyüklüğünü gözönüne
    177 İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu'l-Akideti't- Tahâviyye, Beyrut 1988, 323-
    324; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 167-168
    178 Buhârî, Edeb 73, 44; Müslim, İman 111
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    alarak, ortadaki mübhemiyet sebebiyle, müsbet veya menfî hiçbir
    şey söylememeyi tercih ederken, tekfîr edilmeleri gerektiğine
    kaail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki
    hadis-i şerifi zikretmişler ve: “Onlar İslâm ümmetini tekfir ettiklerine
    göre kendileri kâfir olmuştur” demişlerdir. Bu düşüncede
    olan Kadı İyaz eş-Şifâ’da aynen şunları söyler: “Ümmeti, dalâlet
    ve bütün Ashâb’ı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz
    sarfeden herkesin kesinlikle küfrüne hükmediyoruz.”
    Burada kaydı gereken bir başka mühim hadis, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in İslâm ümmetinin 73 fırkaya ayrılıp bunlardan sâdece birinin
    fırka-ı nâciye (yâni kurtuluşa erecek olan hak yoldaki fırka)
    olacağını haber verdiği rivâyettir. Muhtelif vecihlerle gelmiş olan
    hadisin bir vechinde, hidâyet üzere olup kurtuluşa erecek bu grubun
    kimler olduğunu, dinleyenlerden bazıları sorunca şu cevap
    verilmiştir: “Onlar, benim yolum üzerinde olanlar; ashâbım, Allah’ın dini
    üzerinde cidal ve münâkaşaya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle
    tevhîd ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”179
    Özetle, İslâm âlimlerinin, ittifakla Muhammed ümmetinin dikkatlerini
    çektikleri bir husus, tekfir meselesi olmuştur. Buradaki
    titizliği Gazâlî’nin şu sözleriyle hülâsa edelim: “İmkân nisbetinde
    bir Müslümanı kâfirlikle ithamdan (tekfîrden) kaçınmak gerek...
    Zira, tevhîd’i (Allah’ın bir olduğunu) ikrâr eden Mûsâllî kimselerin
    kanını helâl saymak hatâdır. Hatâen bir Müslümanın kanını dökmektense
    hatâen bir kâfire hayat hakkı tanımak evlâdır.”180
    Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
    İtidâl/Denge
    İtidal, konu ne olursa olsun, herhangi bir şeyde ifrat veya tefrite
    düşmemek, vasat derecede olmaktır. İfrat ve tefrit denilen her
    iki aşırı ucun tanımlanmasında yarar vardır.
    İfrat: Bir konuda ölçüyü aşma, ileri gitme, normali aşma, aşırılık,
    haddini aşma ve tâkatin üstünde üzerine iş alma demektir.
    İstenenden fazla yoğunlaşmayı da içerir. Kraldan fazla kralcı olma
    deyiminde anlatılmak istenen budur. Tefrit ise; Ortalamanın, yani
    vasatın çok altında olmak, geride kalmak, normalden aşağıda bulunmaktır.
    179 Tirmizî, İman 18, hds. no: 2779; İbn Mâce, Fiten 17, hds. no: 3992
    180 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/261-
    266.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 61 -
    Bu iki terimin iyi tanımlanması, itidali anlamamıza yardımcı
    olacaktır. İtidal, bir dengedir. İfrat ve tefrit, bu dengeyi bozan birbirine
    tamamen zıt iki ucu temsil eder. Buna en çarpıcı örnek, dini
    daraltanlara Peygamberimizin buyurduğu şu sözdür: “Aşırı gidenler
    helâk olmuştur” 181 Rasûlullah (s.a.s.) bu hükmü üç kere tekrar eder.
    Yine O, dinde aşırılığın helâk sebebi olduğunu vurgular: “Dinde
    aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü
    helâk oldular.” 182
    Dinde Aşırılık
    Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu,
    dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi
    aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz. Peygamber’in
    gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki, dinde gulüvün
    temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı şeyleri Allah’a
    yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık olan hak
    dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde,
    öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise
    başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından
    yoksunluk olarak kendini gösterir.
    Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin
    en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya
    teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden
    Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir: “De ki:
    Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz konusunda
    aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran ve doğru
    yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil oğullarından
    inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdi.
    Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri
    önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!”183
    Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır.184; “Kalbini
    Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık
    olan kişiye itaat etme!”185 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara
    uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından
    saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı
    şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket
    alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu
    181 Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
    182 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    183 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
    184 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
    185 18/Kehf, 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
    Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
    Daha önce de belirttiğimiz gibi; Enes bin Mâlik’in (r.a.)
    rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş
    ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı.
    Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i
    Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını
    affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç
    sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben
    hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben
    evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan
    Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş
    ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve
    sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile
    namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz
    çevirirse, o benden değildir.”186 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz.
    Ali (veya Ebû’d-Derdâ), Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin
    Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel
    etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların
    yanlışlığını vurgular. Ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar;
    bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de sünnet ölçülerine göre
    doğru bulunmamıştır. 187
    Yüce Rasûl, burada, din adına dini daraltanları uyarmak istemiştir;
    bu, aslında bir ifrat halidir. Dini olduğundan fazla genişletenler
    de tefrit halindedir. İslâm, her konuda ifrat ve tefritten
    uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hıristiyanlar
    ifrât yoluyla, Yahûdiler de tefrit yoluyla sırât-ı müstakîm
    olan dengeden uzaklaşmışlardır. O yüzden bu sapmalar, Hıristiyanlaşma
    ve Yahûdileşmeye giden yolu açar.
    Ashâb-ı kiramdan bazılarının “cinsî duygularını köreltmek”,
    bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri
    nimetlerden uzak durmak” gibi aşırı taahhütlerde bulunmaları
    üzerine şu âyet nâzil olmuştu: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl
    ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri
    sevmez.”188 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl
    saymayın denilmiştir. 189
    186 Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
    187 Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
    188 5/Mâide, 87
    189 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 63 -
    “Kitab, mîzan/ölçü, demir (güç, yaptırım) ve takvâyı yoğurup
    adâleti (itidali) yerine getirmek190 ve toplumu, yönetimi İlâhî istikamet
    doğrultusunda değiştirmek için insanların kendi nefislerini
    değiştirmeleri gerekmektedir.191 Kargaşa ile nizamı, fesat ile salâhı,
    anarşi ile huzuru, terör ile cihadı, korkaklık ile sabrı, acelecilik ile
    tedrîcîliği, lüzumsuz bilgi ile ilmi, şekilcilik ile takvâyı, yıkıcılık ile
    yapıcılığı, propaganda ile tebliği, çığırtkanlık ile dâveti, delilik ile
    cesaret ve kahramanlığı, tedbir ile uyuşukluk ve korkaklığı, eylem
    ile amel-i sâlihi, geçici heyecan ile muhâkeme ve istikrarı, taklit ile
    tahkîki, işgal ile fethi, haksız tekfîr ve haksız teslîm ile adâlet ve
    sorumluluk bilincini kuşanarak hüküm vermeyi, yani her türlü aşırılıkla
    dengeyi birbirinden ayırmayı, birbirine karıştırmamayı hem
    teoride kabullenmeli ve hem de pratikte ortaya koyabilmeliyiz.
    Sırât-ı müstakîm üzere bir İlâhî yürüyüş programındaki ifrat
    ve tefritin ne büyük zararlar açtığını görmemek mümkün değildir.
    En temel konu olan tevhid akîdesini anlamaktan tutun da, İslâmî
    dâvet sürecinin içerdiği bütün konulara varıncaya kadar, tarih
    boyunca bu iki uç, kendini hissettirmiştir. Örneğin, ifrat ehli öyle
    bir tevhid tanımlaması yapar ki, muvahhid bir mü’min olmak, bu
    tanımlamaya göre (istisnalar dışında, hemen hemen) mümkün değildir.
    Tefrit ehli de, öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, küfürde
    ileri gitmiş aşağılık insanlar bile sanki tevhid ehli gibi görünür.
    Dâvet çalışmalarında da aynı probleme şahit olmaktayız: İfratçı
    dini tekeline alır, tüm muhâtaplarına en katı, en sert tanımlamaları
    getirir; tefritçi ise, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar
    ortamı ve ortalığı süt-liman görür. Burada, “denge”nin önemi ortaya
    çıkmaktadır. Her iki aşırılıktan korunmanın yolu, “delile dayalı
    bakış açısı”nın egemen kılınmasıdır. Deliller, bütün açıklığıyla
    ortaya konmalı, duygusallığa yer verilmeden ilmî bir etüd içinde
    konular irdelenmelidir.
    İfrat ve tefrit, Kur’an ve Sünneti anlama yönteminde de tarih
    boyunca kendini hissettirmiştir. Kur’an’ı merkeze almayan ve
    O’ndan doğrudan yararlanılamayacağını öngören geleneksel yaklaşım
    ile Kur’an’ı anlamanın göreceliğini veya tarihselciliği öngören
    modern yaklaşım, birbirine zıt iki ucu temsil ederler. Kur’an’ın
    anlaşılmasını ve belirleyiciliğini İslâm tarihi içinde “üretilmiş” kaynaklara
    bağlayan taklitçi ve gelenekçi anlayışlar ile; Kur’an’ın
    tarihî şartların bir ürünü olduğunu iddia eden oryantalist zihniyet,
    yani tarihselcilik, her ikisi de itidalden sapmadır. Bu uçlar, her ne
    kadar birbiriyle zıt olsalar da, ortaya çıkan sonuç bakımından aynı
    190 Bk. 57/Hadîd, 25
    191 Bk. 13/Ra’d, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    noktada birleşmektedir: Kur’an’ın hayatın içinden bir şekilde çekilip
    alınması.
    Aynı şekilde bu iki uca kaymalar, Sünneti algılamada da kendini
    göstermektedir. Yalan-yanlış her türlü rivâyeti ilmî elemeye tâbi
    tutmadan, Hz. Peygamber’e mal eden aşırı gelenekçi ve taklitçi
    sünnet anlayışı ifrâtı temsil ederken; Hz. Peygamber’i bir postacı
    konumuna indirgeyen ve onun örnekliğinin ve önderliğinin kuşatıcılığını
    göremeyen modernist anlayış, tefriti temsil eder. Her
    iki uç da, yine aynı noktada, sonuç itibarıyla buluşmaktadır: Yüce
    Peygamber’in örnekliğinin hayatın içinden çekilip alınması. Dikkat
    edilirse ifrat ve tefritin pratiği, sonuç itibarıyla, ortak bir noktada
    buluşmaktadır.
    İfrat ve tefrit çizgisindeki savrulmalar, bu konuların dışında
    pek çok alanlarda da kendini göstermektedir. İslâm bilginlerini
    “yanılmazlık” mertebesine yükseltenler ifrâtı, onların ictihadlarını
    tahkir ya da tezyif edenler tefriti temsil ederler. Orta yol ise, onların
    görüş, ictihad ya da kanaatlerini sâlih gayretlerinden dolayı
    takdir etmek, duâ etmek, onlardan yararlanmak, ancak bu kanaat
    ya da ictihadları her dönemde ve her toplumda geçerli nass mertebesine
    yükseltmemektir. Toplumu değerlendirmede de vasatı
    temsil eden anlayışa ulaşmak için çaba göstermek gerekir. İçinde
    yaşadığımız ülke ne dâru’l-harptir, ne de dâru’l-İslâm. Toplumu
    değerlendirmede ölçülü olmak, dengeyi yakalamak, İslâmî anlayış
    ve tevhidî yürüyüşün selâmeti açısından çok önemlidir.
    Sâbiteler bağlamında her bireyin hassas olması esas olmakla birlikte;
    muvahhid Müslümanlar arasında bireysel hassâsiyetlerin varlığı
    anlayışla karşılanmalıdır. Sıklıkla karşılaştığımız hassâsiyetler:
    Kesilen hayvanların etleri, tâğûtî vasfa sahip olanlar hâricindeki
    devlet memurluğu, askerlik, çocukların okula gönderilmesi, vergi,
    emekli maaşı alma vb. konulardır. Buradaki mûtedil çözüm;
    hassâsiyetlerin, bir bireysel özellik olarak kabul edilmesi, ancak
    bunun çevremizdeki müslümanlara dayatılmaması, hassâsiyet sahibi
    mü’minlerin örnekliklerini dayatmadan sürdürmeleri, güçle
    ve ideal anlamda çözümünün ancak İslâm devletiyle ilintili bu tür
    fedâkârlıkları herkesten beklememeleridir. Hassâsiyetini tevhidî
    ilkelerin olmazsa olmaz bir gereği gibi görmemek, ancak bunları
    koruyarak örnek olmak, hassâsiyet sahibi mü’minlerin görevi iken;
    bu hassâsiyetlere katılmayan mü’minlerin görevi de kardeşlerini
    rencide etmemeleri, onları hoş karşılamalarıdır. Bu tür farklılıkların
    varlığı, bir zenginlik olarak kabul edilmelidir. Burada da her
    iki aşırı uca kaymadan, dengeli ve ölçülü hareket etmek esastır.
    Ancak, unutulmamalıdır ki, sâbiteler bağlamındaki hassâsiyetler,
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 65 -
    bu konunun dışındadır. Örneğin, tâğutları ve tâğûtî vasfa sahip
    kurumları birtakım maslahatlarla desteklemek, bireysel hassâsiyet
    değil, bir sapma olarak değerlendirilmelidir.
    Toplumu dönüştürme çabalarında da her iki aşırı uç, yine boy
    göstermektedir. Toplumu şiddet yoluyla aceleci adımlarla dönüştürmek
    isteyen şiddet yanlıları ifrâtı temsil ederken; örnek Kur’an
    neslini oluşturmak yerine bireyci, mevziî kültürel ve eğitsel çalışmalarla
    yetinen ya da sadece bunları savunanlar tefriti temsil
    etmektedir. Yaşadığımız coğrafyada cami ve mescidleri topyekün
    mescid-i dırar ilan edenler ifrâtı, onları şimdiki konum ve kullanım
    şekliyle İslâm toplumunun emrinde ideal birer kurum olarak görenler
    de tefriti temsil etmektedir. Resmî otoritenin kurumlarında
    çalışan herkesi tekfir eden tekfirci anlayış ile ayrım yapmadan
    hepsini olumlu sayan, tâğûtî kurumları güçlendiren kişi ve zihniyetleri
    tasvip eden gevşek anlayış, yine iki aşırı ucu temsil ederler.
    Mezhep bağnazlığı içinde olup mezheplere “dokunulmazlık” zırhı
    giydirenler ifrâtı, mezhep olgusunu yok sayan ya da görmezden
    gelenler ve mezhepsizliği, yani disiplinsizliği savunanlar ise tefriti
    temsil ederler. Muharref din kültürünün toplumumuzda hâkim
    olduğu bir gerçektir. Ancak bu kültürü temsil edenlere de ölçülü
    davranmak ve uygun bir dil geliştirmek gerekir. Bunu temsil eden
    grup ya da cemaatleri bir düşman gibi algılamak da, onları ümmetin
    onurlu birer temsilcisi gibi görmek de yanlıştır.
    İtidalin yakalanmasında, Şeriatin maksat ve gayelerini anlamaya
    mâtuf bir ilmî disiplinin varlığı önem kazanmaktadır. Dengeyi
    (itidali) elde etmede; derinlikli, hikmetli ve kapsayıcı bir bakış açısı
    devreye konulmalıdır. Aşırılıkları tamponlayabilmek için, hakikatin
    derinliğine nüfuz etmede acele etmemek, her gruptan müslümanlarla
    ve farklı cemaatlerle diyalog ve karşılıklı fikir alışverişini
    önemsemek, hâdiselere çok yönlü ve geniş bakmaya gayret
    etmek, araştırmaya önem verip taklit ve donukluktan kurtulmak,
    ahlâken de sabırlı ve hoşgörülü olmak gerekir. Bu konularda, ilmî
    derinliği olan muttakî ve muvahhid ulemâya büyük görevler düşmektedir.
    Örnek ve öncü bir Kur’an neslinin motoru konumunda
    olması gereken ulemânın toplum içindeki savrulmaları murâkabe
    edecek ilmî bir ağırlığı ortaya koymaları, vazgeçilmez bir zorunluluktur.
    Vasat/dengeli bir temsiliyetin gerekliliği, ümmetin fertlerinin
    aşırı uçlara kaymasını önlemek açısından da bir kez daha net
    olarak ortaya çıkmaktadır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Tekfircilik Hastalığı
    Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış
    ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar.
    Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor,
    usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir
    hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde
    en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten
    içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ
    olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir.
    İslâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.
    Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm
    dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların
    bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden
    ötürü tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır.
    Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu
    işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların
    yararına dönük mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu,
    intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir
    hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların
    ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi
    ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma
    gayreti olmaktadır.
    Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve
    Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız
    da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle
    beraberdir.”192; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden
    ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle
    kardeş oldunuz.”193
    Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen
    kâfirdir.” hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir
    olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
    Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
    a) Âyetler
    “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman
    iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
    192 8/Enfâl 46
    193 3/Âl-i İmran 103
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 67 -
    göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 194
    “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana,
    hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!” 195
    “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle
    eğlenip ayıplamayı âdet edinene” 196
    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı
    günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırıp tecessüs etmeyin, kimse kimseyi
    gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır...?” 197
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
    yaptığınıza pişman olursunuz.” 198
    “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin.
    Yoksa
    çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin,
    şüphesiz Allah sabredenlerle
    beraberdir.” 199
    “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan günahları
    dilediği kimseden affeder” 200
    “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan
    başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” 201
    “De ki: ‘Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser.” 202
    “De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım,
    Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları
    bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.” 203
    b) Hadisler
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
    şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 204
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi
    194 4/Nisâ, 94
    195 68/Kalem, 10-12
    196 104/Hümeze, 1
    197 49/Hucurât, 12
    198 49/Hucurât, 6
    199 8/Enfâl, 46
    200 4/Nisâ, 48
    201 12/Yusuf, 87
    202 15/Hıcr, 50
    203 39/Zümer, 54. Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek
    Allah'a teslim olmakla ve Allah'tan gelene (Kur'an'a) uymakla mümkün
    olabileceği vurgulanmaktadır.
    204 Buhârî, İlim, 49
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 205
    “Allah’a inanıp O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 206
    “…Kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse,
    onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı
    Allah’a kalmıştır.” 207
    “Ölen bir kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma
    şehâdet (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah ona
    mutlaka mağfiret eder.” 208
    “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
    yerse işte o, müslümandır.” 209
    “Bir kimsenin mescide alâkasını görürseniz, onun mü’min olduğuna
    şehâdet edin. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescidlerini
    ancak Allah’a ve âhiret gününe iman edenler imar eder.” 210
    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
    kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk bulûğa erene kadar. Bu üç
    zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 211
    “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları
    şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 212
    “Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hâriç, Allah
    bütün günahları affedebilir.” 213
    “Üç şey vardır ki imanın aslındandır: 1- Lâ ilâhe illâllah diyene saldırmamak;
    İşlediği herhangi bir günah sebebiyle bu kimseyi tekfir
    etmemek, herhangi bir ameli sebebiyle de İslâm’dan dışarı atmamak,
    2- Cihad, bu Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu
    ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir.
    Onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır,
    3- Kadere iman. 214
    205 Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir
    rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
    206 Müslim, İman, 152
    207 Müslim, İman 35, hadis no 21
    208 İbn Mâce, Edeb 54, hadis no 3796
    209 Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28; Tirmizî, İman 2, hadis no:
    2611; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no: 2641
    210 9/Tevbe, 18; Tirmizî, Tefsir sûre 2, hadis no: 3092
    211 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak,
    15
    212 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
    213 Ebû Dâvud, Fiten 6, hadis no 4270
    214 Ebû Dâvud, Cihad 35, hadis no: 2532
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 69 -
    “Kalbinde zerre kadar hayır (iman) bulunduğu halde “lâ ilâhe illâllah”
    diyen bir kimse (bile) cehennemden
    çıkacaktır.” 215
    “Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 216
    Ebû Zer (r.a.) rivâyet ediyor:
    Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelmiştim, uyuyordu. Uyanınca yanına
    oturdum. (konuşmamız) sırasında: “Lâ ilâhe illâllah deyip sonra da bu
    söz üzerine ölen her kul cennete gider” buyurdu. (Hayretle) sordum:
    “Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?” Cevâben:
    “Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da!” dedi. (Ben hayretimi yenemeyerek
    yine) sordum:
    “Zina etse de hırsızlık yapsa da mı girer?” Rasûlullah (s.a.s.)
    yine:
    “(Evet) Zinâ etse de hırsızlık yapsa da” cevabını verdi. Bu sözünü üç
    defa tekrar etmişti. Dördüncü seferde: Yine,
    “Evet, Ebû Zerr’in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zina etse de
    hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu...” 217
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 218
    Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor.
    Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu
    öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün
    ha!?” diye sordu. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
    endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu =
    kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin!
    Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?” dedi
    ve bu sözü çokça tekrarladı.219
    “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam
    emredilmedi.”220
    215 Buhârî, Tevhid 24, 36; Müslim, İman 81, 82, 83
    216 Buhârî, Diyât 1
    217 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., c. 2, s. 269
    218 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
    Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    219 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    220 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    “Bir kimse diğerine (din kardeşine), ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden
    biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise adam doğru söylemiştir; yok
    eğer itham edilen kâfir değilse ona söylediği küfür sözü kendine döner
    (söyleyen kâfir olur).” 221
    “Kim bir kimseyi ‘kâfir’ diye çağırır veya öyle olmadığı halde (ona)
    ‘Allah’ın düşmanı’ derse o söz kendisine döner.” 222
    “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında
    bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 223
    “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” 224
    “Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar.
    Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da
    ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen
    kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet
    edene döner.” 225
    “Kim bir mü’mini bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse Allah
    da onun için, Kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir
    melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira
    atarsa Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde,
    söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder.”
    226
    “Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse
    Allah, kıyâmet
    günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 227
    “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir) şey getirmesin
    (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey olmadığı halde
    çıkmak istiyorum.” 228
    “Hayır, ben ashâbımı öldürmem!” 229
    “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden
    ötürü helâk oldular.” 230
    221 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111; Tirmizî, İman 16; Ebû Dâvud, hadis no
    4662; Muvatta, 2/984
    222 Müslim, 61/112
    223 Buhârî, Edeb 44
    224 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
    15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
    225 Ebû Dâvud, Edeb 45, Tirmizî, Birr 48
    226 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
    227 Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
    228 Tirmizî, Menâkıb hadis no 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, hadis no 5860
    229 Fethu'l-Bârî, 12/293
    230 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 71 -
    “Heleke’l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler (Sözde ve işte ince eleyip
    sık dokuyan, haddi aşan kimseler) helâk oldu.-” Bunu Rasûlullah üç
    defa söyledi. 231
    “Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 232
    “Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa
    altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde
    uygulayın.” 233
    “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 234
    “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 235
    “Din kolaylıktır.” 236
    “Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını
    öyle sever.” 237
    Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay,
    biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”
    238
    “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize,
    günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler
    yaratırdı.” 239
    “Mü’minler Allah’ın azâbını ve azâbının çokluğunu/büyüklüğünü bilselerdi
    hiçbir i Cennet’i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne
    kadar çok olduğunu bilselerdi hiçbir i O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.”
    240
    “Allah Teâlâ buyurdu ki: ‘Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir.”
    241
    “Allah, insanların şekillerine (ve mallarına) değil, gönüllerine ve niyetlerine
    (ve amellerine) bakar.” 242
    Rasûl-i Ekrem (ashâbına): “Sizce pehlivanlık nedir” diye
    sordu.
    231 Müslim, İlim 7
    232 Buhârî, İman 69
    233 Buhârî, İman 29
    234 Ahmed bin Hanbel, III/479
    235 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Cihad 5, Eşribe 70-71
    236 Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
    237 et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135
    238 Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
    239 Müslim, Tevbe, 9, hadis no 2748; Tirmizî, De'avât 105, hadis no 3533
    240 Müslim, Tevbe 23
    241 Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
    242 Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, 2/285, 539
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Onlar da “Adamların güreşte yenemedikleri kimsedir”
    dediler.
    Rasûl-i Ekrem bunun üzerine şöyle buyurdu: “Hayır, gerçek pehlivanlık,
    kızgınlık ânında nefsine hâkim olmaktır.”
    243
    “Kim, yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse Kıyâmet
    günü bütün mahlûkatın önünde Allah onu çağıracak ve sonunda onu
    cennet kızlarından dilediğinde (istediğini almakta) muhayyer kılacaktır.”
    244
    “Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan
    sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” 245
    “Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir
    dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine:
    “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve
    zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında
    bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını
    dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecektir. ve buna hasenâtından,
    şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse,
    onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme
    atılacaktır.” 246
    “Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in rivâyetinde
    “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 247
    “Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan
    (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını
    araştırmayın. Zira, kim bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa Allah
    da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa onu,
    evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay/kepaze eder.” 248
    “Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri
    diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” 249
    “Bir kul dünyada bir kulu örterse, Allah Kıyâmet günü onu mutlaka
    243 Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, hadis no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3,
    hadis no: 4779
    244 Tirmizî, Birr ve's-Sıla 73, hadis no: 2090, Sıfatu'l-Kıyâme 15, hadis no:
    2611; Ebû Dâvud, Edeb 3, hadis no: 4777; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no:
    4186. Bu hadis, hasen-ğariptir.
    245 Buhâri, Edebu'l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no:
    4189
    246 Müslim, Birr ve's-Sıla, 59 hadis no: 2581
    247 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, hadis no 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, hadis
    no 4771; Tirmizî, Birr 79, hadis no 2027
    248 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda
    İbn Mâce, Hûdûd 5, hadis no 2548; Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, hadis no 2101
    249 Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no 4891
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 73 -
    örter.” 250
    “Sakın (sebepsiz ve kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en
    yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin,
    hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey
    Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın
    kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik
    etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir.
    Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır.
    Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize
    bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın
    kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi
    helâl olmaz.” 251
    “Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de
    (bir müslüman) ile nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete
    girer.” 252
    “Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde
    münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi.
    Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş
    derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti,
    nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla mı (din ve akîde
    konularında münâkaşa ile mi) emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz
    mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az
    olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa,
    kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden
    emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana
    getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde)
    münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın
    haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada
    devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara
    tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı
    terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat
    sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk
    edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar.
    Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç,
    hepsi de dalâlet üzerindedir.” ‘Bu kurtulan kısmın kimler olduğu’ sorulduğu
    zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: “Benim yolum üzerinde
    250 Müslim, Birr 72, hadis no 2590
    251 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563;
    Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd
    23
    252 Ebû Dâvud, Akdiye 31 hadis no: 3635; Tirmizî, Birr 27, hadis no: 1941; İbn
    Mâce, Ahkâm 17, hadis no: 2342
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    olanlar, ashâbım, Allah’ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler
    ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”
    253
    “İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri
    ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu,
    diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri
    ateştedir.” 254
    “Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad
    eder veya ifsad etmeye yaklaştırırsın.” 255
    “Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana
    yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa Allah da yardımını istediği
    yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı
    bir yerde müslümana yardımcı olursa yardımını istediği yerde Allah, ona
    yardımcı olur.” 256
    “Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin
    başına verir.”257
    “Kim bir mü’mini, bir münafığın şerrinden korursa Allah (c.c.), ona bir
    melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur.
    Kim bir müslümanı kötülemek isteyerek ona söz (iftira) atarsa söylediği
    sözü gerçekleşinceye kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.”
    258
    Abdullah İbn Utbe (r.a.), şöyle demiştir: Ben, Ömer İbn
    Hattab’dan (r.a.) işittim. O, şöyle diyordu: Bazı insanlar Rasûlullah
    (s.a.s.) zamanında vahy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı.
    Şimdi ise, vahy kesilmiştir. Biz, şimdi ancak sizleri amellerinizden
    bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca kim
    bize bir hayır hali meydana korsa, biz onu emin kılarız ve onu
    kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey (i araştırmak)
    bize ait değildir. Gizli işleri hususunda onu, Allah hesaba
    çeker. Kim de bize bir kötülük ve şer ortaya koyarsa o, gizli işlerinin
    güzel olduğunu söylese de, biz, onu bir emin saymaz ve onu
    253 El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki
    Münakaşalar, s. 225-226) (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri
    sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)
    254 İbn Mâce, hadis no: 3991-3993. Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı
    araştırıcılarca tartışılmıştır.
    255 Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no4888
    256 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4884
    257 Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 18, hadis no 2621; Bu hadis, hasen ğaribtir.
    258 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 75 -
    doğrulayıp tasdik etmeyiz.” 259
    “Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış
    sergileyen kimse değildir.” 260
    “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir.
    Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” 261
    “Koğuculuk yapan cennete giremez.” 262
    “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme)
    organını koruma sözü verirse ben de ona cennet sözü veririm.” 263
    “Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa
    Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.” 264
    “Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi
    haber vermeyeyim mi?” “Evet (Ey Allah’ın Rasûlü, söyleyin!)” dediler.
    “İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk
    (dini) kazır.” Tirmizî’de şu ziyade gelmiştir: “Ben saçı kazır demiyorum,
    velâkin dini kazır (diyorum).” 265
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
    ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
    ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
    olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” 266
    “Şeytan, Kıbleye dönen (mü’minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden
    ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir).”
    267
    “Müslüman bir kimse asıl babası dururken bir başkasının, kendisinin
    babası olduğunu söylerse ve bu iddiasını da o kimsenin babası olmadığını
    bilerek yaparsa, cennet ona haramdır.” 268
    “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden
    259 Buhârî, Şehâdet 6
    260 Tirmizî, Birr 48, hadis no 1978; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
    261 Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; ebû Dâvud, Cihad 2;
    Tirmizî, Kıyâmet 52, iman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
    262 Buhârî, Edeb 49, 50; Müslim, İman 168, 169, 170; Ebû Dâvud, Edeb 33;
    Tirmizî, Birr 79
    263 Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 61
    264 Tirmizî, Birr 20
    265 Ebû Dâvud, Edeb: 58, hadis no: 4919; Tirmizî, Kıyamet: 57, hadis no: 2511
    266 Tirmizî, Birr 18
    267 Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
    268 Buhârî, Ferâiz 29, Meğâzî 56; Müslim, İman 114, hadis no 63; Ebû Dâvud,
    Edeb 119, hadis no 5113
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” 269
    “Kul, Allah’ın râzı/hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir
    de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren
    bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle
    cehennemin dibine atar.” 270
    “İnsan sabahlayınca, bütün organları dil’e başvurur ve (âdeta ona) şöyle
    derler: ‘Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin
    söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan,
    biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar,
    senin gibi oluruz.” 271
    “... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.”
    272
    “Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.” 273
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
    ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
    demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
    meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 274
    “Zinâ eden, zinâ ettiği anda mü’min değildir. Hırsızlık eden, çaldığı
    anda mü’min değildir. Şarap içen, içtiği anda mü’min değildir.” 275
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten
    sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”
    İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
    daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey
    Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız.
    Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”276 buyurdu.
    269 Buhârî, Rikak 23; Müslim, Zühd 49, 50
    270 Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 10; İbn Mâce, Fiten 12
    271 Tirmizî, Zühd 61
    272 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    273 Müslim, Mukaddime 5
    274 İbn Mâce, hadis no 4205
    275 Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1; Müslim, İman 100-104; Ebû Dâvud, Sünnet
    15; Nesâî, Kat'u's-Sârik 1, Kasâme 49; İbn Mâce, Fiten 3; Dârimî, Eşribe 11;
    Ahmed bin Hanbel, II/317
    276 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93,
    hadis no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
    504, hadis no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hadis no: 716; Münzirî,
    Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hadis no: 33; İbn Hacer el-
    Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hadis no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
    273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 77 -
    Tekfir Konusunda Kurallar
    1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri
    ayrı ayrıdır. Fiille fâil farklıdır. Peygamberimiz’in genel olarak ifade
    ettiği içinde “şunu, şunu yapan” şeklinde “iman etmiş olmaz”,
    “kâfir olur”, “şirk koşmuş olur” diye ifade ettiği birçok hadisi, olayın
    vehâmetini, günahın önemini belirtmek için söylenmiş tehdit
    içerikli ifadelerdir. Peygamberimiz’in bu hadislerinde genel olarak
    kullandığı “küfür” ifadesi, o işi yapan belirli kimsenin “kâfir”
    olmasına delil olmaz. İbn Teymiyye bu konuda şöyle der: Bir söz
    küfür olup onu söyleyen de alelıtlak (genel) tekfir edilebilir. Mesela:
    “Kim şunları, şunları söylerse kâfirdir, demek gibi.” Fakat o
    sözleri söyleyen müşahhas bir kişi olduğunda hüccet ona ikame
    edilinceye kadar küfrüne hükmedilmez, müşahhas (belirli, muayyen)
    kişiyi tekfir ettirici şey, hüccetin ikamesidir. Vaîd (Tehdidi
    ifade eden, kötü âkıbet, cehennemde azab ile korkutucu naslar)
    ifade eden nasslarda da kaide böyledir. Zira Allah Teâlâ “Yetimlerin
    mallarını zulümle yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar
    ve çılgın bir ateşe girecekler.” (Nisa:10) buyurmuştur. Bu ve benzeri
    vaîd ifade eden nasslar haktır. Ancak müşahhas/belirli bir kişi
    aleyhine vaîdle şahitlik edilmediği gibi, ehl-i kıbleden muayyen
    bir şahsın aleyhine de ateşle şahitlik edilmez. Zira o şahsa vaîdin
    tahakkuk etmesine şartlarının bir arada bulunmaması veya başka
    bir engelin sabitliği mâni olabilir. Haram ona ulaşmamış olabildiği
    gibi, ulaşmış da o kimse haramdan tevbe etmiş olabileceği gibi,
    çok fazla hasenâtı olup, irtikâp ettiği haramı onunla bertaraf da
    edebilir. Veya Allah Teâlâ onu büyük bir imtihana tabi tutar o da
    sabreder ve bu sebeple günahlarına keffâret olarak affedilebilir.
    O kimsenin Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin şefaatine
    mazhar olması da mümkündür.
    Sahibini tekfir ettiren sözlerin durumu da böyledir. Hakkı bilmeyi
    gerektiren nasslar bir kimseye ulaşmamış olabilir yahut nasslar
    ulaşmış da onun yanında sâbitlik derecesinde olmayabilir. Veya
    nassları anlamak onun için mümkün olmamıştır ya da Allah’ın
    mâzur göreceği başka şüpheler olmuş da olabilir. Mü’minlerden
    herhangi bir kişi hakkı elde etmede çaba harcar da bununla beraber
    hata ederse, Allah onun hatasını -nasıl olursa olsun- affeder.
    Hata ister nazarî/fikrî, ister amelî meselelerde olsun aynıdır. İşte
    bu kaide Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbının ve imamların üzerinde olduğu
    kaidedir. 277 Bu konu, ileride daha geniş ele alınacaktır.
    277 İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 3, s. 345
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Mutlak Küfür – Muayyen Küfür
    Mutlak tekfir: Kitap ve sünnette karşılığı küfür ve şirk olan
    amelleri işleyen fâili belli olmadan “şunu yapan kâfirdir” veya
    “şunu söyleyen müşriktir” gibi durumlarda ilim sahiplerinin bu
    fiillere kanun koyucunun bildirdiği hükümleri genel anlamda
    vermesine mutlak tekfir diyoruz. Mesalâ “teşrî’ parlemanterlerin
    hakkıdır’ diyen kişi kâfirdir” deriz. Bu mutlak anlamda bunu diyen
    herkesi kapsar. Fakat tek tek fertlere indirgediğimiz zaman
    (muayyen tekfir edeceğimiz zaman) durum değişir ve aslen müslüman
    olan birisi için tekfir etmeden önce şart ve engellerin kaldırılması
    ve kadı nezdinde delillerin sâbit olması gerekir. Bu meselede,
    söylenen bu söz veya işlenen fiilin, büyük küfür olduğuna
    dair delâleti kesin olan şer’î delile bakılır. Bu delil, delâleti değişik
    ihtimallere açık olan türden olmamalıdır. Küfür hükmünü vermek
    için mutlaka delilin hem sabit olması ve hem de delâlet yönünden
    kesin olması gerekir.
    İbn Teymiye şöyle der: “Kitap, sünnet ve icmâ ile küfür olduğu
    sabit olan bir söz için “Mutlak küfürdür” denir. Şer’i deliller bunu
    göstermektedir. İman, Allah Teâlâ ve Rasûlü’nden öğrenilen hükümlerdendir.
    İnsanların zan ve hevâlarına göre karar verecekleri
    bir konu değildir. Hakkında tekfirin şartları sâbit olmadıkça ve engelleri
    ortadan kalkmadıkça, bu tür sözleri söyleyen her kişi hakkında
    küfür hükmü verilmez. İslâm’a yeni girmiş olması veya ilimden
    uzak bir yerde yetişmiş olması sebebiyle içkinin veya fâizin
    helâl olduğunu söyleyen kişi bu kabildendir.” 278
    2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan
    geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez.
    Hâricîlerin tekfir edilmemesi örneğinde olduğu gibi.
    Müfessir Kasımî, İbn Teymiyye’den naklen şöyle dedi: Kasdımız
    imamların mezhebi, mutlak küfürle onun çeşitlerini
    birbirinden ayırmakla ilgili tafsilat üzere bina edilmiştir.
    Bu meselede dört mezhep imamının sözleri birbirinin aynıdır.
    Onlar, “İman, amelsiz sadece sözden ibarettir.” diyen Mürcieyi
    tekfir etmemişlerdir. Hâricîleri, Kaderiyyeyi vb. bid’at fırkalarını
    tekfire mâni naslar çok açıktır.279
    Kasımî şöyle der: İmam Şâfiî, sıfatları inkâr eden kimselerin
    imamlarından Hafsu’l-Ferd’le ‘Kur’an’ın mahlûk olmadığı’ meselesinde
    münâzara ettiğinde ona: ‘Azim olan Allah’ı inkâr ettin’ demiş,
    küfre nispet etmişti, fakat ona mürted hükmünü vermemişti.
    278 Mecmûu’l-Fetavâ, 35/101
    279 Kasımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1313
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 79 -
    Eğer İmam Şâfiî onun mürtedliğine ve İslâm’dan çıktığına kanaat
    getirseydi onun öldürülmesine çaba harcardı. Bununla beraber,
    Geylân-ı Kaderî, el-Ca’d bin Dirhem, Cehm bin Safvân ve benzeri
    dalâlet imamlarının öldürülmesine fetvâ vermişti. Bunlar öldürüldüğünde
    insanlar cenaze namazlarını kılmış, Müslümanların mezarlığına
    gömmüşlerdi. Bu gibi dalâlet imamlarının öldürülmeleri
    dini koruma babından olup zararlarına engel olmak içindi; mürted
    oldukları için değildi. Onlar irtidat eden kâfirler olsalardı Müslümanlar
    onları diğer kâfirler gibi görür ve ona göre muâmele
    ederlerdi.280
    3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam
    için mâzeret olabilir. Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında
    insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da müslümanların
    yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru
    bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir?
    Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din
    anlayışının, medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan ve
    yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır.
    Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere,
    zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek
    hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor.
    Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen
    bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp
    çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü
    kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek
    durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın
    kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi,
    bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için onlara göre idamı
    hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken
    bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların,
    bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar
    doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele
    gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa
    bile gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anormallik
    boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin
    veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet,
    aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi
    tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan
    insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek
    gerekiyor.
    280 Kasımi, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1314
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten
    sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”
    İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
    daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey
    Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız.
    Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”281 buyurdu.
    Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim
    tarafımızdan
    bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit
    olduğunu öğretmek üzere ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin
    olduğu şirkten dolayı
    Allah’tan mağfiret dilememizi
    emretmiştir. Kesinlikle
    biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.s.) bizlere
    ancak Yüce Allah’ın mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret
    edilmesinin istenebileceğini emreder, böyle olmayanları
    ise
    emretmez. Dolayısıyla kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce
    Allah’ın: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez,
    fakat bunun dışında kalanları; dilediği kimseler için mağfiret eder.”282
    buyruğunda
    kast edilen şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın
    müşrik olarak nitelendirdiği kimselerin şirki de değildir. Yine
    bundan, câhil kişinin, bilgisizliği dolayısıyla
    mâzur olduğu sahih
    olarak anlaşılmaktadır. Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak
    şunu kabul etmiştir: Eğer bir kimse, şirkin herhangi bir türünün
    şirk olduğunu
    açıkça görüp biliyorsa ve buna rağmen şirk olan bir
    sözü söyleyecek veya şirk olan bir davranışı işleyecek olursa o kişi
    kâfirdir, müşriktir ve (daha
    önceden müslüman ise) mürted olduğuna
    hüküm verilir.
    Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli
    kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri
    bilmeyen, kendisinin ihtiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan
    bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi
    kazandırmaktır. Ta
    ki bu câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.
    Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir
    kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla
    mâzûr olduğunu kabul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine
    281 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-
    93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
    504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî,
    Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-
    Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
    273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    282 4/Nisâ, 48, 116
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 81 -
    delil belirtilmedikçe
    bilgisizlikleri dolayısıyla Allah yanında mâzur
    olabilirler; biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak
    ve böyle kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda
    olanlar âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar, âsi değildirler,
    fâsık değildirler. Yüce Allah’ın gerçek emrinin ne olduğunu
    bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları rab edindiğini şer’î delille
    tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise bu genel hükmün
    dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra, şer’î bir belge
    ve
    delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan ve bile bile
    Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin kâfir
    olduğunda şüphe yoktur.
    4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda
    tekfirden kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe
    durumunda düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha
    büyük bir suçlamadır. Ümmetin ve âlimlerin küfür veya şirk olduğunda
    icmâ etmeyip ihtilâf ettikleri yoruma dayalı hususlarda,
    biz delili en kuvvetli olan görüşü, yorum veya ictihadı kabullenmeliyiz.
    Ama bizim en kuvvetli delil olarak kabul ettiğimiz görüş,
    başkalarınca kabul edilmeyebilir, delil onlara göre kuvvetli görülmeyebilir.
    İhtilâf edilen konuların dışında, sahih olduğu kesinlikle
    kabul edilen icmâ’ konusunda muhalefet eden kişi, bu genel hükümden
    müstesnâdır. Çünkü böyle bir icmâ’ onun delilini zaten
    apaçık çürütüyor, icmâ’a muhalefet edenin, tekfir edilmesi gereği
    herkesin ittifakıyla sâbittir. Hakkında farklı ictihad ve âlimlerin
    farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka
    gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz. Her ictihad,
    her yorum zannı içerir. Günümüzdeki tekfirle ilgili konuların çoğu
    bu kapsamdadır. Demokrasi bize göre küfür kabul edilebilir. Ama
    başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir.
    Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile
    bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir
    kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere
    oy vermesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama
    sadece oy verdiği için insanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları
    vardır. Bir şahsın yanlışına karşı çıkıp onu uyarmanın ve ona doğru
    din anlayışını tebliğ etmenin, o kimseye “kâfir” demeden onlarca
    çeşit yolu vardır. Mevcut şartları ve karşısındaki mü’minlerin
    imkânını değerlendirmeden; tâğutların emrinde askerlik yapanlara,
    mecbur olduklarında istemeyerek de olsa mahkemeye çıkanlara,
    vahyi reddeden okullara gidenlere veya çocuklarını bu
    tip okullara gönderen kişilere, “ikrâh”ı yanlış yorumlayıp bazı
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    pislikleri283 ve imzaları formalite kabul edip şirke bulaşanlara, ya
    da sadece tarikata bağlı olduğu bilinenlere; bunlarla birlikte “ben
    Müslümanım” diyen, Allah’ı ve Peygamberini sevdiğini tahmin ettiğimiz
    ve namaz kılanlara “kâfir” hükmü vermek, yanlıştır. Bu
    yanlışlık; hem ictihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda
    tekfirden kaçınma ile ilgili ve hem de aşağıdaki maddelerde
    anlatılacak hususlar açısından değerlendirilmelidir. Câhilliye toplumunda
    yaşadığı için bazı problemlere sahip olan, ama İslâm’ı
    tek din, Şeriat’ı en doğru dünya düzeni kabul eden, ama hatalı
    te’vili veya yanlış anladığı nasslar neticesi, savunduğu ve gittiği
    yolun “Nebevî bir metod” olmadığını bilemeyenler İslâm’ın dışına
    çıkarılmamalıdır.
    Dikkat ederseniz, biz bu kimselere “kâfir” damgası vurmanın
    yanlışlığından bahsediyoruz. Yoksa, bu eylemleri hiçbir şekilde
    savunmuyoruz. İçinde zehir olma ihtimali olan bir suyu ölmek istemeyen
    kimse nasıl içmezse, cehenneme gitmek istemeyen kimsenin
    de özellikle akaid açısından şüpheli şeylerden kaçınması, %
    1 ihtimalle şirk olan husustan kaçınması gerektiğini, bunun imanı
    ispat anlamına geldiğini belirtiyoruz. Bu eylemlerden bazılarının
    küfür olduğu görüşüne de katılıyoruz; ama her küfrün kişiyi kâfir
    etmediğini ve ihtilâflı konularda kişilere “kâfir” damgası vurmanın
    yanlışlığını belirtiyoruz. Bu insanları tekfir edip dışlamak değil;
    tevhidi, tüm boyutlarla anlatmaya çalışmanın bizim görevimiz
    olduğunu söylüyoruz.
    Bununla birlikte; halk ile aydınlar (dini iyi bilen ya da bilecek
    imkânı olanlar), oy verenle oy verilenler, hükmedilenlerle hükmedenler,
    istemeden mecbur olanlarla isteyerek ve adâlet bekleyerek
    mahkemeye müracaat edenler, gücü ve imkânı olmayan
    mustaz’aflarla her imkânı elinde olanlar, câhillerle âlimler, te’vil
    ederek bir yoruma katılmayanlarla açıkça hükmü kabul etmeyenler
    aynı kategoride değerlendirilemez; aynı şekilde hüküm verilemez.
    5- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye
    edilmiştir. Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.”284 Yine Kur’an, sûi
    zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder: “Ey iman edenler! Zannın
    çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu
    araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…”285;
    283 Şirk ve müşrikler pisliktir. Bk. 9/Tevbe, 28
    284 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
    285 49/Hucurât, 12
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 83 -
    “Bilmediğinin peşinden gitme.”286 Bu hükümleri bilen ve Allah’ın hatadan
    koruduğu mâsûm Peygamberinin: “Zandan çokça sakının.
    Çünkü muhakkak zan sözlerin en yalanıdır.”287 beyanını işitmiş kimselerin,
    başkasına yapabileceği en şenî, en ağır itham olan tekfirden
    kaçınması gerekir. Bu konuda şer’î kesin delil ile hiçbir zanna ve
    şüpheye yer vermeyen deliller ortaya konulmadıkça asla böyle bir
    işe kalkışmamalı ve şahsî görüşüne, yani zannına tâbi olarak, Yüce
    Allah’ın öyle bir kimse hakkında vermesini emretmiş olduğu hüküm
    olan İslâm hükmünün dışında herhangi bir hükmü zannına
    uyarak vermemelidir.
    6- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suçlama da şüphe
    ile düşmelidir. “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırın (uygulamayın).”288
    Hanefî Fakîh ve Usûlcülerinin Bu Konuda Açıklamaları:
    Hanefî kitaplarından Câmiu’l-Fusûleyn’de denilir ki: “Tahâvî,
    arkadaşlarımızdan şöyle rivâyet eder: “Bir kişi, imandan ancak
    imana girdiği şeyi inkâr ettiği zaman çıkar. Böyle bir şey vuku bulmadıkça
    dinden çıkmaz. Sonra da böyle bir husus vuku bulsa da
    kesin kanaat oluşmadıkça bu kişinin mürtetliğine hükmedilmez.
    Şüpheli bir durum varsa mürtetliğine hükmedilmez. Çünkü sabit
    olan İslâm şüphe ile izale edilemez. Ki İslâm yücedir, hiçbir şey ona
    üstün gelemez. Bir âlime, Ehli İslâm’ı tekfir hususu sorulduğunda
    bu hususta soruya cevap verirken aceleci olmamalı, bu konuda
    iyi bir araştırma yapmalıdır.” el-Fetevâ es-Suğra adlı eserde şöyle
    denilmektedir: “Bir kimsenin tuttuğu yol (te’vil yolu) onu tekfir
    etmeyi engeller. Müftî bir yöne meyleden (te’vil eden) kişiyi tekfir
    etmemelidir.” el-Hulâsa ve diğer eserlerde de şöyle denilir: “Bir
    meselede tekfiri gerektiren birçok ihtimal varsa, ancak bir tek yön
    tekfiri engelliyorsa bu yöne itibar edilmeli, kişi hakkında genellikle
    Müslüman olduğu zannı beslenmelidir.” el-Bezzaziye’de ziyade
    ile denir ki: “Ancak, küfrü gerektiren hali kişi kendi irâdesi ile
    te’vile izin vermeyecek şekilde tasrih ederse o zaman başka.” Şöyle
    ki: “Şâyet bir adam Müslüman birinin dinine söverse, bu sövgü
    dini hafife alma olduğu için tekfir edilmesi gereken bir husustur.
    Ama böyle bir olayla karşılaşan bir kimse şöyle bir ihtimali gözden
    kaçırmamalıdır: Bu sövgü, o kişinin ahlâkî çirkinliğinden mi kaynaklanıyor,
    yoksa o kişinin Din-i İslâm’a karşı bir garazı mı vardır?
    Eğer dine karşı olan bir garazdan dolayı ise o zaman bu kişi tekfir
    edilir. Yok, ahlâkî bozukluktan kaynaklanan bir husussa o zaman
    286 İsrâ:17/ 36
    287 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
    Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
    288 Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    tekfir edilmez. Bazı Hanefî âlimleri bunu özellikle belirtmişlerdir.”
    el-Fetevâü’l Hayriyye adlı eserde şu durumda olan kişi hakkında
    fetvâ sorulur: “Şâyet hâkim, birine: ‘Sen şeriata râzı mısın?’
    diye sorsa ve adam da ‘hayır, kabul etmiyorum’ dese müftî de
    onun kâfir olduğunun fetvâsını verse -ki bu fetvâdan dolayı karısı
    da ondan ayrılır-, peki, bu cevabından dolayı bu kişinin küfrü
    sâbit olur mu, olmaz mı?” Buna şu şekilde cevap verilir: Âlim
    olan kişi ehl-i İslâm’ı tekfir hususunda acele etmemelidir. Daha
    önce bu durumda olan için tâzir ve cezalandırma uygulanır. Yoksa
    böyle çirkin ve uygunsuz söz söyleyen kişiyi tekfir etmemişlerdir.
    İhtimaldir ki kişi bu sözü şeriatten tiksindiği veya ona karşı istikbarda
    bulunduğu için değil de hasmına olan aşırı öfke ve kızgınlığından
    dolayı söylemiş olabilir.” Fetevâ Tatarhaniye’de ise: “İhtimaller
    gözönünde bulundurularak tekfir hükmü vermekte acele
    edilmez. Çünkü tekfir cezalandırmada nihâî noktadır. Nihâî nokta
    da cinâyetin son haddini gerektirir ki o da öldürmedir. İhtimallerin
    olduğu bir hususta ise böyle kesin hüküm verilmez.” Bahr’da
    ise bu ihtimaller sayıldıktan sonra şöyle denir: “Eğer Müslüman
    birinin sözü güzel bir noktaya hamledilebiliyorsa tekfirine fetvâ
    verilemez. Velev ki zayıf bir rivâyet de olsa bu kişinin küfrünü gerektiren
    hususta ihtilâf sözkonusu ise fetvâ o zayıf rivâyet dikkate
    alınarak ona göre verilir. Durum böyle olmasına rağmen yukarıda
    zikredilen tekfiri gerektiren lafızlar, te’villerine bakılmaksızın,
    temel alınarak çokça kişi hakkında tekfir fetvâları veriliyor. Ben
    nefsime bunlarla hiçbir fetvâ veremeyeceğimi gerekli kıldım.”
    Reddu’l Muhtar’da İbn Âbidin el-Hayr er-Remlî’den, o Bahr’ın sahibinin
    yaptığı açıklamanın peşinde şöyle der: “Velev ki zayıf bir
    rivâyet olsa dahi... Derim ki şâyet mezhep ehlinin dışında olanların
    yanında dahi zayıf bir rivâyet varsa, zayıf da olsa bu ihtimal
    değerlendirilir. Ki küfrü gerektiren hususların tayininde icmânın
    var olma şartı da bu görüşü desteklemektedir.” Hanefi tahkikçilerinden
    Kemaleddin İbn Hümam der ki: “Mezhep ehli, tekfiri çokça
    yapar. Fakat fakîhler böyle değildir. Onlar itidallidirler. Bunlar
    müctehid imamlardır. İşte bu hususta fakîhlerden başkasına itimat
    edilmez.”
    7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri
    de budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin
    hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe
    göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle
    mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça
    kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i
    zimmet asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen
    sâbit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 85 -
    8- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden
    çıkar. İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı
    veya zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
    Zarûrât-ı dîniyye, yani dinden olduğu zorunlu olarak bilinen
    şeyler, âlim ve câhilin bildiği hususlardır. Bu iş aynı zamanda nisbî/
    izâfî bir duruma dönüşüp zaman, mekân ve şahıslara göre değişebilir.
    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen, şeriat güneşinin her
    tarafa ışık saçtığı parlak döneminde olup insanlara Allah’ın dinini
    tebliğ eden ve onlara hüccet ikame eden, ilmiyle âmil âlimlerin
    çok olduğu dönemler farklıdır. Şeriat güneşinin battığı, âlimlerin
    -insanlara dinlerini bulandırıp gerçekleri örtbas eden- kötü kişiler
    olduğu, hak ehli kişilerin de az olup herkese seslerini duyuramadıkları
    dönemler daha farklıdır.
    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi kişi bilerek inkâr
    ederse inkârı sebebiyle o kimse tekfir edilir ve âlimlerin kararlaştırdığı
    gibi İslâm ümmetinden dışarı çıkar. Nevevî şöyle demiştir:
    “Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkâr eden kişiye
    mürtedlik ve küfür hükmü verilir. Meselâ: Zina, içki haksız yere
    adam öldürme gibi haram olduğu kesin bilinen şeyleri helâl sayan
    kimsenin durumu böyledir.”289
    Hattâbî şöyle demiştir: “Ümmetin icmâ ettiği ve bilgisi yaygın
    olup herkes tarafından bilinen bir hükmü inkâr edenin durumu
    da aynıdır.290 İbni Ebi’l-İzz de şöyle der: “Kitab’ın hükmünü reddeden
    kimsenin tekfir edilmesinde şüphe yoktur. Fakat Kitab’ın
    hükmünü kendisine ârız olan bir şüpheden dolayı tevil eden kimse
    hemen tekfir edilmez, tevilinden dönmesi için ona meselenin
    doğrusu açıklanır.291
    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeye cehâletin
    mâzeret olmamasının sebebi, onların herkes tarafından biliniyor
    olmasındandır, Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyleri bilmeyen
    bazı şahısların herhangi bir zaman ve herhangi bir mekânda
    var olduğu farz edilse, bu gibi şahısları âlimler cehâletine binâen
    mâzur görürler.
    Zârûrât-ı Diniyyeden birini inkâr eden, bu sözün dinden çıkardığını
    bilmese dahi kâfir olur. Örneğin haram olduğunu bildiği
    hâlde içki içmenin helâl olduğunu söylemesi gibi, işte o kâfir olur.
    O hâlde zârûrât-ı Dîniyyeden olduğu bilineni inkâr eden kâfir olur,
    ancak şu durumlardan birinde olması müstesnâdır:
    289 Müslim, Nevevi Şerhi 1/100
    290 A.g e., 1/100
    291 İbni Ebi’l-İzz, Şerhut-Tahâviye, sb 223
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    a- İslâm’a yeni girmiş olması,
    b- Gerçek âlimlerden uzak bir beldede yetişmiş olması,
    c- Müslümanlar arasında yetişip meselenin hükmü kulağına
    çok tekrarlanmadığı için İslâm’a yeni girene benzer bir durumda
    olması. Bu durumlardan biri veya birkaçı bulunduğu için; inkâr etmiş
    olduğu hükmün, Allah’ın Dini İslâmda bulunduğunu bilmemiş
    olması şartıyla müstesna tutulur ve tekfir edilmez. Aynı şekilde,
    dinî veya akîdevî bir konuda bir te’vilde bulunup, farklı yorumlayarak
    yorum ve te’vilinde yanılan bir kişi de müstesna tutulur,
    tekfir edilmez. Yaşadığımız ülkede ilmî çalışmaların yeterli şekilde
    yapıldığını iddia etmek zordur. İstisnâlar dışında tevhid ve şirk
    insanlara anlatılmadığı gibi, Cumhuriyet’ten sonra özellikle iman
    konusu bulandırılmaya çalışılmıştır. Hocalardan çoğunun, insanlara
    hakla bâtılı karıştırarak ve onlara şirki süslü göstererek din
    anlattığını hesaba katmak gerekiyor.
    9- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir.
    Bu sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu
    şehâdet veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan
    kimsenin niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması
    istenmelidir.
    İslâmî bağ, kelime-i şehadeti telaffuz etmekle gerçekleşir.
    Birçok âlim ve yazar bu hususta icma olduğunu nakletmişlerdir.
    Kelime-i şehadetten sonra namaz, zekât vb. şer’î ibâdetler taleb
    edilir. Kişi bu ibâdetleri terk etmesinden dolayı şeriatın belirlediği
    cezaya çarptırılır. Günümüzde bazı kimselerin; İslâmî bağın
    gerçekleşmesine bazı âlimlerin mesaj ve şuur vermek için kelime-i
    şehâdetin iyi anlaşılması konusunda şart olarak zikrettiği; ilim,
    sevgi, bağlanma, yakîn vb. şeyleri zorunlu görmesi cehâlettir, taşkınlıktır.
    Çünkü zorunlu görülen bu şeylerin çoğu kalbî amellerdir,
    bedenî ameller değildir. Kalbî amelleri tahkik etmeye, başkası
    için yol yoktur. Sonra dünya ile ilgili ameller zâhire göre tertip
    edilmiştir, sırları ise sadece Allah bilir. Bazı kimseler de İslâmî bağın
    gerçekleşmesi için kişinin namaz kılıp zekât vermesini de şart
    koşmuşlardır. Bu hükmün tersine selefin icmâ etmesi sebebiyle bu
    söz bid’attir. Bu sözün bid’at oluşuna delil ise; Kitab ve Sünnette
    sayılmayacak kadar çoktur. Meselâ: “...Eğer tevbe ederler, namazı
    kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşlerinizdirler...”292 Eğer tevbe
    ederler, yani; “Tevhidi ifade eden kelime-i şehâdeti söyleyerek
    tevbe ederlerse...” demektir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    292 9/Tevbe, 11
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 87 -
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî
    cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 293
    Ashâb’dan Üsâme’nin savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği
    halde öldürmesi üzerine; Peygamberimiz’in şiddetle kızması ve:
    “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye
    tepki göstermesi ve: kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle
    mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap
    vereceksin?” deyip bu sözünü çokça tekrarlaması294 hangi sözle
    İslâm’a girileceğini açık şekilde belirtir.
    Rasûlullah (s.a.s.), amcası Ebû Tâlib’e ölüm vaktinde: “Lâ ilâhe
    illâllah de, kıyâmet gününde onunla senin lehine şehâdet edeyim” dedi.
    Ebû Tâlib: “Kureyş’in beni ayıplaması ve hakkımda ‘Ebû Tâlib
    bunu korktuğu ve sabredemediği için yaptı’ demeleri olmasaydı,
    o kelimeyi söyler ve senin gözünü aydın ederdim” dedi. Bunun
    üzerine Allah Teâlâ: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin.
    Fakat Allah kime dilerse ona hidâyet verir.”295 âyetini indirdi.296 İslâmî
    bağ, Müslüman baba ve anneden dünyaya gelmekle gerçekleştiği
    gibi, bülûğ çağına gelmeden önce küçüklüğünden beri Müslümanların
    velâyeti altında yetişen kimselere de gerçekleşir. Buna
    delil olarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu mübârek hadisini zikredebiliriz:
    “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası
    onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik)
    yapar.” 297 Bu hadiste Rasûlullah (s.a.s.): “anne ve babası Müslüman
    yapar” dememiştir. Çünkü her doğanın, doğduğu fıtrat, İslâm’dır.
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları
    hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah’ın yaratmasında
    değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez.”298
    Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer
    Müslümana haramdır.”299 hükmünden dolayı İslâmî bağı gerçekleşen
    kimsenin kanı, malı ve ırzı korunma altına alınmış olur. Böyle
    bir kimseyi bilmeden amelî küfrü irtikâp etmesi veya itikadî küfre
    293 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
    Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    294 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    295 28/Kasas, 56
    296 Müslim, 25/42
    297 Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed,
    II/ 233, 435
    298 30/Rûm, 30
    299 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563;
    Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    düşmesi sebebiyle tekfir etmek ve İslâm milletinden çıkartmak
    kimseye câiz değildir. Ancak bu, şer’î hüccetin/delilin ikamesinden
    sonra mümkündür. Şer’i hüccetin ikamesi ise İbn Hazm’ın ifade ettiği
    gibi şöyledir: “Hücceti kişiye öyle ulaştıracaksın ki artık ondan
    sonra hiçbir dayanağı kalmasın ve ona teslim olsun. Bu mevzuda
    Şeyhülislâm şöyle demiştir: “Terk ettiğinde tekfir edilen hüccet,
    kişiye şer’î hükümleri bilen sultan ve itaat olunan emir gibi kimseler
    tarafından tebliğ edilip ikame edilmelidir.”
    Şeyh Süleyman b. Sehman şöyle demiştir: “Hüccet ikamesini
    güzel yapamayan kimsenin, hüccet ikame etmemesi gerekir. Allahu
    a’lem bu benim için açık bir durumdur. Bildiğime göre, hüccet
    ikamesini güzel yapamayan, dininin hükümlerinden habersiz
    câhil kimseler, bu fiili yapsalar da âlimlerin ifadelerine göre onların
    hüccet ikamesiyle hüccet ikame edilmiş olmaz.300 Öncelikle
    hüccetin Kitap ve Sünnetten olması, çok açık olup karışık olmaması,
    hüccet ikame edilen kişinin bütün şüphelerini iptal edici kesin
    deliller olması gerekir. (Muhâtaba en güzel ahlâk örneği sunarak
    nezakete, güzel üslûba dikkat edilmesi gerektiğini unutmamak
    gerekir. Muhâtabı küçümseyerek hırçın ve zorbalıkla hüccet ikame
    etmeye çalışanlar, insaf edip bu işten vazgeçmeli ve insanları
    dinden soğutmamalıdır.) Bazı meseleler âlime ihtiyaç duymaz.
    Meselâ: Kur’an’dan bir âyette hata eden kişiye Kur’an’ı getirip
    göstermek yeterlidir. Bundan sonra büyüklük taslar ve âyeti
    Kur’an’da gördükten sonra inkâr ederse küfre girer.
    10- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla
    ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
    kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe
    ve zan ise, hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir,
    yalan sayılır.
    11- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye
    doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak
    inanç esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere
    bağlı bütün Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip
    içeriğine iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini
    kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine
    Ehl-i Sünnet karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği
    hususu, Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer
    almaktadır.
    12- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları
    ashâbına bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına
    300 Minhâcu Ehl-i Hak ve’l-İttibâ
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 89 -
    izin vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama savaşta “lâ ilâhe
    illâllah” diyen birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde
    azarladı.
    Peygamberimiz, kendisine vahiyle bildirilen (kâfirlerin en
    tehlikelisi olan ve cehennemin en alt tabakasında azap görecek)
    “münâfıklar”ı ashâbına bildirmedi. Kendi zamanında yaşayan
    münâfıkların listesini, başka hiçbir kimseye söylememesi şartıyla,
    sır olarak sadece Huzeyfe’ye bildirdi. Diğer ashâbının, aralarına
    karışarak, kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen
    münâfıklara Müslüman muâmelesi yapmasını sağlamış oldu. Hayatında
    da, kendisini Müslüman olarak tanıtan hiç kimseyi tekfir
    etmedi. Ashâbın da şehâdet kelimesi getiren herhangi bir Müslümanı
    tekfir ettiğini bilmiyoruz. İlk tekfir, bilindiği gibi, Hâricîler
    tarafından büyük bir bid’at olarak ortaya çıktı.
    Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor.
    Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu
    öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün
    ha!?” diye sordu. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
    endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu =
    kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin
    ya! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?”
    dedi ve bu sözü çokça tekrarladı.301 Hz. Peygamber: “Kelime-i
    tevhîdi getireni niye öldürdün ey Üsâme?” diye o kadar çok tekrar ediyor
    ki, Hz. Üsâme üzüntüsünün büyüklüğünden: “Keşke o güne
    kadar İslâmiyet’e girmemiş olsaydım da böyle bir cinâyeti işlemekten
    uzak kalsaydım” temennisinde bulunur. Ashâbdan Sâ’d’ın
    (r.a.): “Üsâme öldürmedikçe, ben bir Müslümanı öldürmem” sözü,
    bu hâdisenin hem Üsâme (r.a.), hem de diğer sahâbîler üzerindeki
    etkisini ve önemini gösterir.
    13- Bir kâfiri mü’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı
    kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir. Çünkü
    Kur’an’da ve hadislerde haksız tekfir yasaklanmış, ama açıkça küfürleri
    belli olmayan ve ben müslümanım diyen kâfir olma ihtimali
    olan kimselere Müslüman muâmelesi yapılması yasaklanmamış,
    tam tersine; ashâbdan ve diğer Müslümanlardan (küfrünü kısmen
    gizleyen) münâfıklara Müslüman muâmelesi yapması istenmiştir.
    “Kâfir Zannedilene Kâfir Demeyeni Kâfir Kabul Etmemek; İki
    Müslüman, Üçüncü Bir Kişinin Şüpheli Durumundan Dolayı Biribirlerini
    Tekfir Etmemelidir”
    301 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Günümüzde şöyle bir durumla karşılaşılıyorsunuz:
    Bir insan,
    toplumda başka bir insanı tekfir ediyor ve onu kâfir-müşrik ilan
    ediyor. Bunu yaparken
    de te’vile/yoruma başvuruyor. Siz de o kişinin
    müslüman olduğuna inanıyorsunuz. Yani karşınızdaki
    kişi,
    üçüncü bir kişiyi kendi yorumuyla kâfir sayarken siz de kendi yorumunuzla
    o üçüncü kişiyi kâfir saymıyorsunuz. Bu defa karşınızdaki
    kişi sizi de kâfir sayıyor. Sebebi de -ona göre- “kâfire, kâfir”
    dememeniz, işte böyle zincirleme bir metotla bir kişiden
    hareketle
    bazen yüzlerce ve binlerce kişi kâfir sayılabilmekte bugün. Şimdi
    konuyu İslâm tarihinden
    bazı olaylarla, te’vile-yoruma başvurmadan
    nakledelim: Müctehid imamlarımızdan İbn Teymiyye’nin
    de bu mevzûları anlatırken zikrettiği olaydır ki, ashabdan Hatıb
    Bin Ebi Belta, Mekke fethedileceği sırada, Mekke’deki müşrik akrabalarını
    korumak amacıyla onlara haber göndermek
    ister. Bu
    niyetini de gerçekleştirir. Ne var ki Hatıb Bin Ebi Belta’nın müslümanlar
    aleyhine Mekke’ye gönderdiği casus kadın yakalanır ve
    Hz. Peygamber’in
    huzuruna getirilir. O sırada Hz. Ömer oradadır.
    Hz. Ömer, Hatib’e çok kızar ve onun münâfık olduğuna inandığını
    söyler. Hz. Peygamber ise Hatıb’ı savunur ve onu koruyarak: “Hayır,
    o münâfık değildir. O, Bedir ehlindendir.” der. Bu olaydan anlıyoruz
    ki iki Müslüman, üçüncü bir kişinin tekfir edilmesi konusunda
    farklı görüşlere varabilirler. Bu da insanların algılayış ve tefakkuh
    durumuna bağlı olup normaldir. İbn Teymiyye bu olaydan dersler
    çıkararak iki müslümanın, üçüncü bir kişinin şüpheli durumundan
    dolayı birbirlerini tekfir etmeyebileceğini beyan ediyor. 302
    Evet, bu tespiti yapan İbn Teymiyye gibi sert üslûplu biri. Diğer
    ulemâda zaten daha esnek üslûplar mevcuttur. 303
    14- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû
    li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’ddünyâ…
    (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
    göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 304
    15- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu
    halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner.
    Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine,
    ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir
    ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği
    küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 305; “Hiç kimse, bir
    302 İbn Teymiyye, Külliyat, c. 3, Tevhid Yay, s. 238-239
    303 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Y., 35-37
    304 4/Nisâ, 94
    305 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 91 -
    başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide
    bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 306
    16- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir
    değilse?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki
    feci durum değerlendirilmelidir.
    17- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin
    görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların
    hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden
    kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek kendisine göre ciddi
    deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin kendisinin kâfir olmasına
    sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili olanı da bizim tekfir
    etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü üstlenmemeli,
    tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.
    18- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm
    mahkemesi karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre
    girip girmediğine Ulu’l-emr veya nâibi (onlar adına kadı/hâkim);
    İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise, mü’minlerin kendi içlerinden
    seçtiği imam karar verir. Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama
    ve ilgili işlemleri yürütme mercii, İslâm Devleti’nin makamlarıdır.
    Bir müslümanın küfür suçu işlediğine karar verip onu tekfir edip
    “kâfir” muâmelesi yapmak ve hakkında gerekli işlemleri yaparak
    suçluyu cezalandırmak, yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı
    makamlarının yetkisindedir.
    19- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez.
    Bu konu, “Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu ve Tekfîr” başlığı
    ile ileriki sayfalarda işlenecek, konu hakkında geniş bilgi verilecektir.
    20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini
    kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini
    güder. Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde
    bazen imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…
    Kocalarınıza karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 307 Bu
    konu da ileriki sayfalarda daha geniş şekilde açıklanacaktır.
    21- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk, büyük ve küçük
    küfür (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle
    buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın
    kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü,
    306 Buhârî, Edeb 44
    307 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Küsûf 9, Nikâh 88; Müslim, Küsûf 17,
    hadis no 907; İman 132, hadis no 79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir
    şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir
    şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
    mağfiret dileriz’ deyin”308 buyurdu.
    Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de bazen nankörlük anlamında
    kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara gelebilir. “Onların
    çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”309 Allah Rasûlü (s.a.s.)
    bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük
    şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır.
    Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman:
    ‘Dünyada kendilerine riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin.
    Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”310
    Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim
    şöyle bir şey yaparsa ... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.”
    şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden
    çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren
    şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır.
    Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din
    kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 311; “…Birbirinizi
    sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”312). Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-
    Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında
    “küfür”) diye bab açmıştır.313
    İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak;
    Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen
    sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka
    kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların
    murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım,
    günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç
    edip cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler
    gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar
    (Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil
    308 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-
    93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
    504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî,
    Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-
    Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
    273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    309 12/Yûsuf, 106
    310 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
    311 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
    33; İbn Mâce, Mukaddime 9
    312 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
    313 Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 93 -
    iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da
    her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini
    iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin
    en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı
    konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir.314
    Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük
    etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır
    babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak
    ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen
    küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri
    arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle
    seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına
    yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı.
    Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.
    315
    Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması
    o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak
    içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen;
    kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır.
    Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek
    fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.”316; “Her günahı
    Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren
    veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.”317; “Benden sonra birbirinin
    boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”318 Sahâbe arasında fitnenin
    zuhuruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu
    vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle
    onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.”
    “Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı
    terketmek bu perdeyi kaldırmaktır.”319 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı
    bilerek terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın
    zimmetinden uzaklaşacağı”320 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine
    ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle
    terk eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin
    ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 321 Rasûlullah’ın
    314 İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
    315 Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
    316 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
    15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
    317 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
    318 Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
    319 Müslim, İman 134
    320 Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
    321 Müslim, Eymân 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    (s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran
    küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı
    kısımdandır. “Şüphesiz riyâ şirktir.”322; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz
    kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 323
    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da
    kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere
    iki ana grupta toplanır. Kur’an’da belirtilen münâfıklar ve onların
    özellikleri açıklanırken, itikadî münâfıklara işaret edilmiştir.
    Hadis-i şeriflerde gündeme getirilen münâfıklar ve özellikleri ise,
    amelî münâfıklardır. İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili
    olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir
    kimsenin, müslüman olduğu halde, yalan, emânete hıyânetlik, sözde
    durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde
    taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim
    olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir
    mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak
    alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
    Nifak, amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları
    insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın, inanç yönünden
    nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım
    nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle
    münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü,
    meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. “Münâfığın alâmeti üçtür.
    Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde
    durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.” 324;
    “Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı
    bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet
    kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet etmek,
    söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü
    tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 325 Hadis-i şerifte
    belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı
    anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça, o
    kimseye münâfık denmemelidir.
    22- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir.
    İbn Kayyım şöyle der: “Bir adamda küfürle beraber
    iman, şirkle beraber tevhid, takvâ ile beraber fücur... olabilir. Bu,
    Ehl-i Sünnetin en önemli usullerinden biridir. Ehl-i Sünnete bu
    usûlde Hâricîler, Mu’tezile ve Kaderiye gibi Ehl-i Bid’at muhâlefet
    322 İbn Mâce, Fiten 16
    323 et-Terğîb ve't-Terhîb, 1/32
    324 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14
    325 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 95 -
    etmiştir. Günah-ı kebâir sahibi kimselerin ateşten çıkışı ve orada
    ebedî kalmamaları işte bu usul üzere bina edilmiştir. Kur’an, sünnet,
    sahâbenin icması ve fıtrat, bu usûlün doğruluğuna delâlet
    etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onların çoğu, Allah’a şirk
    koşmadan iman etmezler.”326 Bu âyette şirkle beraber Allah onların
    imanını ispat etmiştir. “Bedevî Araplar; ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz
    iman etmediniz, fakat ‘Müslüman olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize
    girmedi. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz Allah, yaptığınız
    amellerinizin karşılığını eksiksiz -tam olarak- öder ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
    Allah ğafûr ve rahîmdir.”327 Allah Teâlâ bedevîlerin imanını
    nefyederken (olumsuz kılarken) Müslüman olduklarını, Kendisine
    ve Rasûlüne itaat ettiklerini ifade etmiştir. “Mü’minler o kimselerdir
    ki Allah’a ve Rasûlüne iman ettiler, sonra şüpheye düşmediler; Allah yolunda
    mallarıyla, canlarıyla savaştılar. İşte (iman iddiasında) doğru olanlar
    bunlardır.” 328 Bedevîler iki görüşten doğru olanına göre; münâfık
    değillerdi. Allah’a ve Rasûlüne itaatleri sebebiyle Müslüman idiler.
    Bununla beraber kendilerini kâfirlerden ayırt edici bir nevi iman
    olsa da, kâmil mü’minler değillerdi. 329 Bu konu hakkında da ileriki
    sayfalarda yer yer tamamlayıcı bilgi verilecektir.
    23- Kâfirde mü’min amelinden bazıları, onu mü’min yapmadığı
    gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da
    mü’mini kâfir yapmaz. İbn Kayyım şöyle diyor: Bir kulda iman şubelerinden
    bir şubenin olması onun mü’min diye isimlendirilmesini
    gerektirmez. Her ne kadar o kuldaki şube iman ise de sahibi
    mü’min diye isimlendirilmez. (Doğru sözlü veya sadaka veren bir
    kâfirin mü’min diye isimlendirilmediği gibi veya insanlığa yararları
    dokunan kâfirlerin mü’min olmadığı gibi.)
    Küfür de öyledir, bir kulda küfür şubelerinden bir şubenin olması
    onun kâfir diye isimlendirilmesini gerektirmez. Her ne kadar
    o şube küfür ise de sahibi kâfir diye isimlendirilmez. Bir kimsede
    az bir ilmin olması onun âlim diye isimlendirilmesini gerektirmiyorsa
    fıkhın veya tıbbın bazı meselelerini bilen kimselerinde fakîh
    veya tabip olarak isimlendirilmelerini gerektirmez. İman şubesinin
    iman, nifak şubesinin nifak, küfür şubesinin de küfür olarak
    isimlendirilmesine bunlar mâni değildir.
    Bir kimseden küfür alâmetlerinden bir alâmet sâdır olduğunda
    alelıtlak (genel olarak) kâfir sıfatı verilmez. Haram olan bir şeyi
    irtikâp (kötü bir iş işlemek) eden kimseye “o fâsıktır” denilmemesi
    326 12/Yusuf, 106
    327 49/Hucurât, 14
    328 49/Hucurât, 15
    329 İbn Kayyım, Kitabu’s-Salât, s. 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    de yine böyledir.330 Ancak burada, o kimse haram olan bir şeyi
    irtikâp ettiği halde fıska düşmedi denmek istenmiyor. Onun
    “fâsık” sıfatı -fıskta ısrarı sebebiyle- o fiilin sahibine galebe gelmesinden
    sonra gerçekleşir. Zinâkâr, hırsız, gâsıp vb. kimseler mü’min
    olmakla beraber kâmil mü’min diye isimlendirilmedikleri gibi, küfür
    alâmetlerinden herhangi bir alâmeti bulunduran kimseye de
    kâfir denilmez. Her ne kadar işlediği fiil küfür hasletlerinden olsa
    da durum böyledir. Zira masiyetlerin (isyan etme) hepsi küfür şubelerinden
    olduğu gibi, Allah’a itaat olan bütün ameller de iman
    şubelerindendir.331
    24- Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir.
    Allah Rasûlü’nün (s.a.s.): “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük
    şirktir.” ‘buyurması üzerine ashâb: “Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?”
    diye sordular. Rasûlullah: “Riyâdır…” buyurur.332 İnsanı müşrik
    yapmayan şirk için bir örnektir riyâ. Hadis-i şeriflerde geçen
    münâfık alâmetlerinin herhangi birisi veya birkaçı üzerinde görülen
    bir müslümana “münâfık” veya “kâfir” denilemez, bu vasıflardan
    dolayı bu kimseye bu hüküm ona verilemez.
    Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim
    şöyle bir şey yaparsa... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.”
    şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden
    çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren
    şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır.
    Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din
    kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 333; “…Birbirinizi
    sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”334 Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-
    Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında
    “küfür”) diye bab açmıştır.335
    İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak;
    Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen
    sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka
    kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların
    murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım,
    günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç edip
    330 “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında
    bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” (Buhârî,
    Edeb 44)
    331 İbn Kayyım, es-Salât, s. 19
    332 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
    333 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
    33; İbn Mâce, Mukaddime 9
    334 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
    335 Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 97 -
    cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler gibi). İkinci
    kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar (Mürcie
    gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil iman
    sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da her
    günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini iptal
    edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin
    en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı konumu,
    İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir. 336
    Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük
    etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır
    babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak
    ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen
    küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri
    arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle
    seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına
    yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı.
    Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.
    337
    Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması
    o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak içindir.
    Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen;
    kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır. Meselâ
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek fâsıklık,
    onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.” 338; “Her günahı Allah’ın
    mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya
    kâfir olarak ölen kimse hâriç.” 339; “Benden sonra birbirinin boyunlarını
    vuran kâfirlere benzemeyin.”340 Sahâbe arasında fitnenin zuhuruyla
    meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu vb. nasları
    delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle onlar
    arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.” “Muhakkak
    ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terketmek
    bu perdeyi kaldırmaktır.”341 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı bilerek
    terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın zimmetinden
    uzaklaşacağı”342 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine ve
    cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle terk
    336 İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
    337 Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
    338 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
    15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
    339 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
    340 Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
    341 Müslim, İman 134
    342 Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse
    muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 343 Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran
    küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı kısımdandır.
    “Şüphesiz riyâ şirktir.”344; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz
    kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 345
    25- “Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.”
    H. Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir
    davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “bunu ancak
    kâfir olan yapar, söyler” kanaatini veriyorsa buna “küfr-i lüzûmî”
    denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini
    bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir.
    Eğer şahıs, yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini,
    müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu
    maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve
    benimsiyor demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
    Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli,
    samimi müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “birbirlerine karşı
    merhametlidirler”346 ferman-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri
    sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek
    câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır
    (küfrü benimsemesidir) yahut da söz ve davranışının İslâm içinde
    kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.
    Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması,
    müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa
    sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş
    olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği
    müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden
    çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse
    tekfir edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış
    olmasından önemli hatalar doğabilir; böyle yorumlar kişi
    ve grupları, Allah ve Rasûlü’nün (s.a.s.) murâdı olan İslâm yolundan
    uzaklaştırabilir, ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek,
    te’vil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi
    gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Te’vîl, kişinin
    şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor,
    vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla
    akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri ile
    343 Müslim, Eymân 4
    344 İbn Mâce, Fiten 16
    345 et-Terğîb ve't-Terhîb, 1/32
    346 48/Fetih, 29
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 99 -
    birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez
    (Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik
    vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikali;
    ki, bu ancak hadisler için sözkonusudur), yahut usûlünce yorumdan
    kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve
    gereklidir.
    Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
    uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr
    ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları
    parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme
    kapısını da kapatıyor.” 347
    26- Şirke bulaşan veya akîde
    ve amelinde şirk izleri bulunan
    her kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla “müşrik”
    diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele
    ona da yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa,
    ancak, tevhid
    inancını temel inanç olarak kabul
    etmeyen, vahiy, nübüvvet ve
    Allah’ın kitabı’nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen
    ve asıl dinleri şirke dayalı kimseler müstehaktır.
    Küfre girip kâfir oldukları halde348 Yahûdi ve Hıristiyanlar
    için Kur’ân-ı Kerim’de müşrik lafzı kullanılmayıp
    başka bir ıstılah,
    “ehl-i kitap” ıstılahı kullanılmıştır.
    Dahası, onlarla müşrikler arasında
    sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların
    onlarla olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden
    ayrı ele
    alınmıştır. “Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar
    evlenmeyin.”349 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e veya
    Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine
    izin/ruhsat vermiştir. 350 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini
    müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır.
    Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği
    size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 351
    Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hıristiyanlar
    gerçekten de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla
    evlenmek kendiliğinden haram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın
    kestiklerinin hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır.
    Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke
    bulaşmalarına rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler.
    347 Hayreddin Karaman, www.hayrettinkaraman.net
    348 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
    349 2/Bakara, 221
    350 5/Mâide, 5
    351 5/Mâide, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Bundan dolayı onlara
    Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye,
    tevhid’e gelmeleri için çağrı yapılır:352 “Deyin ki, “Bize indirilene
    de size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir...”
    353
    Bunun aksine, Allah Teâlâ “müşrik” ıstılahını şirki
    asıl din olarak
    benimsemiş kimseler için kullanmıştır.
    Onlar Peygamber Efendimize
    (s.a.s.) şöyle itiraz
    ediyorlardı: “Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor?
    Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir” dediler.” 354 Onlar dinin akîde ve
    amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı:
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince “hayır
    biz baba ve
    dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız’ derler.” 355
    27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel
    hüküm vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz
    câninin yanında bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında
    tek bir mâsum olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde
    taş var diye pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç
    varsa onu da ayıklar.
    Tebliğci, gönül doktoru olmalıdır. Küfür ve şirkle ilgili virüsler
    bünyesine az-çok sızmış veya bu ihtimal olan hastalara nezâket
    ve hassâsiyetle yaklaşmalı, onu tedavi etmeye çalışmalı; tedavisi
    için kendisi faydalı olamayacaksa, başka branşları ilgilendiriyorsa,
    başka doktorlardan yardım istemeli ve bir can kurtarmaya çalışmalıdır.
    “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi
    olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibidir.”356
    Adam öldürmekle suçlanan birinin “katil” olup olmadığına,
    varsa hafifletici duruma ve verilecek cezanın ne olduğuna karar
    vermek, halka düşmez; İslâm devletinin organlarının görev alanına
    girer. Katil hükmü vermekten çok ağır olan “kâfir” hükmü
    vermek için, genel hükümler kâfi gelmez; âlim ve müctehid de
    olmayan bazı gençlerin, birtakım sathî bilgilerle nassları kendilerine
    göre yorumlayarak hüküm çıkarmaları doğru ve geçerli değildir.
    O şahsın hangi sebepten dolayı ve neyi kastederek bir sözü
    söylediği veya davranışta bulunduğu ciddi şekilde araştırılır; kendi
    gerekçeleri ve savunmaları dinlenir. Kalbi ve niyeti okunmaya
    çalışılmaz. Zâhirle ve kendisini İslâm’a nisbetiyle karar verilir. Ben
    İslâm’ın hiçbir hükmünü reddetmiyorum deyip şehâdet kelimesini
    söylemesi onun Müslümanlığına hüküm vermeye yeterli gelir.
    352 3/Âl-i İmran, 64
    353 29/Ankebut, 46
    354 38/Sâd, 5
    355 2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129
    356 5/Mâide, 32
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 101 -
    Nasslarda belirtilen açık bir küfür inancını savunuyorsa kendisine
    delillerle doğru din tebliğ edilir, şüpheleri giderilir ve bu hastalık
    tedavi edilmiş olur.
    28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da
    aşırı ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek
    bir konuda kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı
    da olsa riskli söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek
    gerekir. Tekfir konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle
    küfür sayılmayabilen bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek
    şiarımız olmalıdır.
    İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az
    da olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı;
    nefret ettirici değil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın,
    zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”357 Ağzından köpük saçarak
    kendi anlayışı dışındaki tüm Müslüman ve cemaatleri ağır
    ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz. İnsanları
    tekfir edip kendisiyle aralarına duvar örerek onlara karşı tebliğ ve
    örnekliği terk etmek, ancak hastalıklı bir tip oluşmasını sonuçlandırır.
    Kardeşlik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı
    edilmesi mümkün değildir. Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurur: “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe
    cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.
    Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi?
    Aranızda selâmı yayın.” 358; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman
    kardeşine hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın
    diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 359
    Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı
    yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla
    öldürülecek adam aramak yerine; ihyâ edilecek, hidâyetlerine
    sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil,
    itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konumunda
    olmayanları öldürmeye değil; onları kurtarmaya, ihyâ
    etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor
    ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için.
    Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları
    kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları
    öldürmüş gibi olur. 360
    357 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    358 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54
    359 Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
    360 Bk. 5/Mâide, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    29- İmanı izhar, kalpte de iman olduğunu gerektirmez. Biz
    bir şahsın Müslüman olduğunu -zâhirine bakarak- söylüyor veya
    mü’min olduğuna hükmediyorsak bu o şahsın bâtınının şirkten
    sâlim olup cennete gireceğine hükmettiğimiz anlamına gelmez.
    Bilâkis kişiye Müslüman hükmü dünya hayatındaki muâmelât için
    verilir. Öyle bir kişi Müslüman babasına vâris olur, Müslümanlardan
    biriyle evlenir ve Müslümanların mezarlığına defnedilir. Bununla
    beraber o kişi küfrü gizleyen kimselerden olabilir. Çünkü
    biz, insanların kalplerini yarmakla memur değiliz.
    İbn Teymiyye şöyle der: “Dünyada câri olan hükümlere göre
    zâhirde mü’min olan kişinin bâtında da mü’min olması gerekmez.
    “...İman etmedikleri halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik…”361 diyen
    münâfık kimseler de zâhirde mü’mindirler. Onlar Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) zamanında, Müslümanlarla beraber namaz kılar, onlardan
    kız alır, kız verir, evlenirler, onların mirasını alır, onlara miras verirlerdi.
    Buna rağmen Rasûlullah (s.a.s.) onlara küfrü izhar eden
    kâfirlerin hükmüyle hüküm vermemiştir. Evlenmelerinde de, miraslarında
    da, başka bir şeyde de münâfıklara kâfirlerin ahkâmını
    uygulamamıştır. Abdullah b. Ubeyy münâfıkların en meşhuru olduğu
    halde Müslümanların en hayırlılarından olan oğlu Abdullah
    babasına mirasçı olmuştur.
    Şeyhulislâm devamla: “Onların kanları ve malları koruma
    altındadır. Kâfirlerin kanları ve mallarının helâl olduğu gibi,
    münâfıklarınki de helâl değildir. Kendilerinin mü’min olduğunu
    izhar etmeyip, aksine kâfir olduğunu izhar eden kimseler hakkında
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar ‘Allah’tan başka
    ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle
    savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını
    benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin
    hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 362
    30- Müslümanlığıyla övünen, namaz kılan, Allah ve Rasûlünü
    sevdiği belli olan, bunlarla birlikte günümüz câhiliyesinin etkisinde
    kalan bazı insanların hükmü hakkında susmak en doğru
    yoldur. İctihad ve yorumla tekfir etmenin sakıncasından ötürü,
    âlimlerin ve Müslümanların icmâya varamayıp ittifak edemedikleri
    ihtilâflı hususlarda muhâtaplarımızın bizim açımızdan delili çok
    zayıf olduğundan geçersiz kabul etsek de te’villerini dikkate alıp
    inkâr etmediklerini hesaba katmak zorunda olarak bazı insanlar
    361 2/Bakara, 8
    362 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
    Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 103 -
    hakkında susmanın en ihtiyatlı tavır olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde
    her şey o kadar karışmış, “ak”la “kara”nın dışında ve bu
    renklere az-çok benzeyen o kadar “ara ton”lar çıkmıştır ki, insanın
    ak da diyemeyeceği, kara da diyemeyeceği hususlar çokça oluyor.
    Ve ad koymada en doğrusu susmak diyorsunuz. Bazı insanların
    adını koyamıyor; “mü’min desen tam benzemiyor; kâfir desen
    diyemiyorsun” şeklinde sükût etmek zorunda kaldığımız kimseler
    oluyor. Değişik bir tevillerle demokrasiyi savunan, tâğutlara oy
    veren, heykelin karşısında tören denilen âyinlere katılan, Atatürk
    ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden veya metin imzalayan,
    vahyi reddeden okulları onaylayan, tâğutî kurumları veya
    tâğutları savunan… nice insan var. Öyle bir toplumda yaşıyoruz
    ki hakla bâtıl karışmış, müslümanla kâfir ayırt edilemez olmuş.
    Bu haksız tekfir ve muvahhid Müslümanlar arasındaki soğukluğa
    sebep olan grup taassubu kırılıp ümmet gücüne erişince Allah’ın
    yardımına muhâtap olacak bu topluluk, âlimlerin öncülüğüyle
    Peygamberî usûlle tevhidi tüm topluma tebliğ edecek, şirk ve
    putperestlik net şekilde insanlara anlatılacak. Tüm tartışmalar bitecek.
    Hak ve bâtıl, tevhid ve şirk şeklinde saflar netleşince bu
    insanlar bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Ve o zaman onların
    tercihlerine göre onlara isim vermek kolay ve şart olacaktır.
    O günlerin bir an önce gelmesi dilek ve duâsıyla…
    Bütün yukarıdaki maddeler, (cehâlet, ikrâh ve te’vil sözkonusu
    olmaksızın) Kur’an ve Sünnetin kesin nasslarında açıkça
    belirtilen herhangi bir küfür inancına sahip olan veya insanı
    kâfir eden davranışlardan birini yapan kimse için geçerli değildir.
    İslâm’a girdikten ve müslüman adını aldıktan sonra,
    İslâm’dan
    çıktığına dair nass bulunan herhangi bir kişinin, biz de aynı şekilde
    İslâm’dan çıktığını söyleriz. Onun İslâm’dan çıktığına dair icmâ’
    bulunsun veya bulunmasın,
    bu konuda bizim için durum değişmez.
    Diğer taraftan bütün müslümanların icmâ ile İslâm’dan çıkmış
    olduğuna hüküm verdiği kimseler hakkında da icmâa uymak
    (ve muhâlefet etmemek) vâcibdir. Müslüman olduktan ve İslâm
    adını kazandıktan sonra İslâm’dan çıktığına dair nass bulunmayan,
    icmâ da bulunmayan konulara gelince, böyle bir kimseyi
    kesin
    olarak elde etmiş olduğu bilinen Müslüman sıfatından, zanla
    yahut da delilsiz bir iddia ile soyutlamak câiz değildir.
    Ama şüpheli durumlardan sakınmak, her iki hususta ihtiyatlı
    davranmak gerekir. Muhâtabı tekfir edince “ya kâfir değilse?!”
    deyip ihtiyatlı olmak ve haksız tekfirde bulununca “kâfir” hükmünün
    kendine döneceğini değerlendirip bu riske girmemek
    ihtiyatın bir yönünü gösterir. Bu tavır, bir kimsenin yaptığı veya
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    söylediği şeyin % 99 ihtimalle küfür, % 1 ihtimalle küfür olmama
    durumunda bile kendini göstermeli, en küçük ihtimali değerlendirip
    tekfirden kaçınmalıdır. İhtiyatın diğer kısmı da şudur: Küfür
    ve şirk ihtimali olan hususlardan şiddetle sakınmak gerekir. “Ya
    şirkse ve bunu yaparsam ebedî olarak cehenneme atılırsam” diye
    düşünüp milyonda bir ihtimalle bile şirk ve küfür olan şeyi yapmamak
    ve yapanlarla çok candan ilişkilere girmemek lâzımdır. Şüpheli
    şeylerden kaçınmak, imanın ve takvânın gereğidir.
    Tekfîr Ahkâmı/Tekfirin Hükümleri
    Bir kişi hakikatte küfre girdiği halde kâfir olduğu kesin ispatlanamamış
    (ya da hiçbir kimse tarafından tekfir edilmemiş) ise
    onun hesabını Allah görecektir. “Sırların ortaya çıkarılacağı gün, artık
    onun ne gücü vardır, ne de yardımcısı.”363 Eğer tevbe etmeksizin küfrü
    üzere ölürse ebedî olarak ateştedir. Çünkü Allah, kendisine şirk
    koşulmasını affetmez.
    Gerçekte küfür üzere olan herkesin, dünyevî hükümler konusunda
    küfrünün ispatlanması mümkün olmayabilir. Bunu dört şekilde
    açıklayabiliriz:
    1) Kişinin küfre götüren itikadını gizleyip, söz ve fiilleri ile
    bunu açıklamaması (zâhire göre Müslüman kabul edilmekle birlikte),
    itikadî küfürdür. Örneğin; öldükten sonra dirilişi yalanlaması,
    ama Müslümanlardan bu inancını gizlemesi gibi. Bu kişi zâhire
    göre verilen hükümde Müslümandır. Ancak gerçekte kâfirdir ve
    bu küfür münâfıkların büyük nifakı türündendir.
    2) Bir kişinin küfre götüren söz ya da fiili ile küfrü açığa çıksa,
    ancak bunu kimse görüp işitmese yine o kişi zâhirî hükme
    göre Müslüman, ancak gerçekte kâfirdir ve bu kişi büyük nifakla
    münâfık olmuştur. Bu ve önceki gruptakiler şu âyetin hükmüne
    dâhil olurlar: “Çevrenizdeki bedevîlerden münâfık olanlar vardır. Sen
    onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Biz onlara iki kere azap edeceğiz, sonra
    onlar büyük bir azâba döndürüleceklerdir.” 364
    3) Yine bir kimse küfre düşürücü bir söz ya da fiilde bulunduğunda,
    bazı kimseler bunu bildikleri halde yalnızca bir kişi
    onun aleyhinde şâhitlikte bulunsa, tekfir edip hakkında riddet
    hükmü vermek için gerekli olan şâhit sayısı tamamlanmadığı için,
    bu küfre götürücü amel tespit edilmiş sayılmaz. Bununla birlikte
    hâkimin o kişiye tazir cezası vermesi (yani had cezası dışında o kişiye
    hapis veya dayak gibi cezalar vermesi) câizdir. Bunda şahitlik
    363 86/Târık, 9-10
    364 9/Tevbe, 101
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 105 -
    eden kişinin âdil, âlim ve sâlih bir kimse olması etkilidir. Bu kimse
    de yine zâhirde Müslüman, gerçekte ise kâfirdir.365
    Peygamberimiz zamanındaki münâfıkların durumları genelde
    bu üçüncü şekildeki gibi idi. Onlar kendi aralarında küfürlerini
    açıklıyorlar, ancak birbirlerine şâhitlik etmiyorlardı. Bazen Müslümanlardan
    bir kişi bunu işitiyor ve aleyhinde şâhitlik ediyordu. Ancak
    ispat için bu, yeterli olmuyordu. Zeyd İbn Erkam’ın, Abdullah
    İbn-i Ubeyy’in şöyle dediğine şâhitlik etmesi gibi: “Medine’ye döndüğümüzde
    şerefli kimseler zelil olanları oradan çıkaracaktır.”366
    Vahiy Zeyd’i doğruladığı halde Peygamberimiz vahiy ile onları cezalandırmayıp
    şer’î ispat yollarını tercih etti. Çünkü münâfıkların
    sözlerinin çoğunluğu açık olmayıp ihtimal taşıyan sözler oluyordu.
    4) Kişi, küfre düşürücü bir söz ya da fiili açıkça ortaya koysa,
    bu yaptığı hareketi veya sözü ikrar etse yahut buna iki kişi ya da
    daha fazlası şâhitlik etse veya bu yaptığı insanlar arasında yaygın
    olarak biliniyor olsa (istifâda ile) bu küfre götürücü ameli o kişinin
    işlediği şer’î olarak ispatlanmış olur. Ancak o kişi hakkında küfür
    hükmünü vermek için bu durum da yeterli değildir, hükme mâni
    olan şeylerin olup olmadığına bakılması gerekir.
    Bu dört durum hakikatte kâfir olan ve (dördüncü durum hâriç)
    dünyevî hükümlerde küfre götürücü ameli kat’i olarak tespit edilemeyen
    kişi hakkındadır.
    Bir kimsenin açık bir şekilde küfrüne şâhit olduğumuz halde,
    o kimseyi tekfir edip onun kâfir olduğuna hükmetmemize mâni/
    engel olabilir. Böyle bir engel varsa, yine tekfirden kaçınmak gerekir.
    Tekfîre Engel Olan Mâniler
    Engel/Mânî: Varlığı, hükmün varlığını ortadan kaldıran şeydir.
    Ancak bulunmaması hükmün bulunmasını veya bulunmamasını
    gerektirmez. Engeller (mâniler) şartlarda olduğu gibi üç kısma
    ayrılır:
    a) Fâilde Bulunan Engeller: Kişiye ârız olan ve şer’an onun
    söz ve fiillerinden sorgulanmasına engel olan şeydir. Bu engeller
    “avârıdu’l-ehliyye” (ehliyetin engelleri) diye isimlendirilir. Aşağıda
    açıklaması yapılacaktır.
    b) Fiilde Bulunan Engeller: (Yani sebepte bulunan engellerdir)
    Fiilin açıkça küfre delâlet etmemesi veya şer’î delilin küfre delâlet
    edişinin kesin olmaması gibi.
    365 Bk. İbn Ferhun, Tebsıratu’l-Hukkâm, c. 2, s. 281
    366 Buhârî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    c) İspat Edilmesi Konusundaki Engeller: Meselâ şahitlerden
    birisinin çocuk veya âdil olmayan bir kimse olması dolayısıyla
    şehâdetinin kabul edilmemesi gibi.
    Acaba, bazı müslümanları tekfir edip onları kâfirlikle suçlayan
    kardeşlerimiz bu konuları biliyorlar mı? Eğer bilmiyorlarsa gerçekten
    büyük bir günaha girmiş olurlar. Tekfir hükmünü, ancak
    ilim ehli olan, bu konuda yeterli ilimle donanmış âlim verir. İnsan,
    kesin bilmediği şeyi iddia etmemelidir. Zira tartışma tek taraflı olmaz.
    Tekfir eden taraf varsa tekfir edilen taraf da var demektir.
    Ehliyetin Engelleri
    Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye), edâ ehliyeti ile alâkalıdır.
    Bu da mükellefte görülen ve onun söz ve fiillerinin şer’î açıdan
    muteber sayılmasına engel olan durumdur. Bu durumda kişi söz
    ve fiillerinden sorgulanmaz ve bu söz ve fiillerin sonucunda kulların
    hakları dışında, Allah Teâlâ’nın hakları ile alâkalı şeylerde
    herhangi bir sorumluluğu yoktur.
    Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye) iki kısma ayrılır:
    1) Semâvî Engeller: Allah’ın takdiri olup, oluşmasında kulun
    herhangi bir etkisinin olmadığı engellerdir. Örneğin, yaşın küçük
    olması, delilik, psikolojik dengesizlik, uyku ve unutma gibi. Bu
    engellerden birisi kendisinde bulunan kimse herhangi bir suç işlerse
    bundan dolayı ona bir günah yoktur. Sorumluluk o kişiden
    kalktığı için bu fiilden sorgulanmaz ve cezalandırılmaz. Ancak insanların
    hakları ile ilgili şeylerde sorumludur. Örneğin, telef ettiği
    malların değerleri, diyetler ve bunun gibi şeyleri ödemek zorundadır.
    Çünkü bunlar toplumsal kurallardır. Bu semâvî engellerin
    karşılığında ise şartlar vardır. Örneğin yaşın küçük olması bâliğ
    olmanın karşıtı, delilik ve dengesizlik de akıllı olmanın karşıtıdır.
    Yani muayyen bir kimseyi tekfir etmenin şartları arasında akıllı ve
    bâliğ olma şartı vardır. Temyiz çağına ulaşmış çocuğun riddeti ile
    ilgili konuda ihtilâf vardır. Hanbelîlerde olduğu gibi riddetin çocuk
    için de geçerli olduğunu ancak bâliğ oluncaya kadar istitâbe
    uygulanıp cezalandırılmayacağını söyleyenler de vardır.367
    Kişinin kendisinden kaynaklanıp, belirli bir kimsenin tekfirine
    engel olarak kabul edilen şeylerden bazıları şunlardır:
    Dil Sürçmesine Yol Açan Hata
    Kasıtlı olmadan küfür sözü söylemek. Bu, tekfirde gerekli olan
    367 el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 91-92
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 107 -
    kasıt şartını yani mükellefin yaptığı şeyi bilinçli olarak yapması
    şartını ortadan kaldırdığı için engel teşkil eder. Hatanın engel olmasının
    delili şu âyet-i kerimedir: “Hata olarak yaptıklarınızda ise sizin
    için bir sakınca (vebal) yoktur. Ancak kalplerinizle kasdederek yaptıklarınızda
    vardır” 368
    Dil sürçmesinin tekfire engel oluşunun bir başka delili, hadiste
    geçen bineğini kaybedip sonra tekrar bulduğunda “Allah’ım,
    sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın misalidir.
    Rasûlullah (s.a.s.) onu, “Sevincinin şiddetinden hata etti” diye nitelendirmiştir.
    Kişinin hâlinin hangi duruma işaret ettiği de (karâinu’lhal),
    hatanın engel olarak kabul edilip edilmemesinde etkilidir.
    Te’vilde Hata
    Te’vil, nassın delâletini anlamamaktan doğan (hatalı) bir ictihad
    ya da karıştırma sebebiyle, şer’î delili farklı bir konuma oturtmak,
    yanlış yorumlamak demektir. Mükellef, küfür amelini işler
    ve anlamada hataya düştüğü delile dayanarak onu küfür olarak
    görmez. Öyleyse, bu hatada kasıt şartı ortadan kalkmıştır. Bunun
    için te’vilde hata yapması, onun tekfirine engel olur. Ona delil
    getirilip hatası açıklandığında (ikametu’l-hucce) bu fiilinde ısrar
    ederse o zaman kâfir olur. Bunun delili ise Kudâme İbn Maz’un
    olayıdır. Bu olayda Kudâme, içki içmeyi helâl saymış (ki içkiyi helâl
    kabul etmesi küfürdür) ve buna şu âyeti delil getirmişti: “İman
    eden ve sâlih amel işleyenler için yedikleri ve içtikleri şeylerde kendileri
    için bir günah yoktur.” 369 Ömer (r.a.) had uygulamak istediğinde
    ona bu âyeti delil gösterdi. Hz. Ömer ona hatasını açıkladı ve içki
    için had cezası uyguladı. Bu olay sahâbenin icmâsı ile te’vilde hata
    etmenin tekfire engel olduğuna delildir. Bu, anlamı genel olan şu
    âyetin de kapsamına girer: “Hataya düştüğünüz şeylerde sizin için bir
    günah yoktur.” 370 Benzer hadis-i şerif de vardır: “Şüphesiz Allah, ümmetimden
    hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeylerden sorumluluğu
    kaldırmıştır.” 371
    Bununla birlikte te’vilde yapılan her hata geçerli bir özür sayılıp
    tekfire engel değildir. Özür sayılan, şer’î delile bakılıp onu
    anlamada düşülen hatadır. Özür sayılmayan hata ise, şer’î bir delile
    dayanmaksızın sadece görüş ve hevâdan kaynaklanan hatadır.
    Aynen İblis’in Âdem’e secde etmekten kaçınırken “ben ondan
    368 33/Ahzâb, 5
    369 5/Mâide, 93
    370 33/Ahzâb, 35
    371 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    daha hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”372 diye iddiada
    bulunması gibi. Bu yalnızca görüştür. Te’vilde hata yapılması
    durumunda, te’vil yapan kimseye hüccet ikame edildiğinde, te’vil
    engeli ortadan kalkar.
    Cehâlet Engeli
    Mükellefin küfür fiilini işlerken onun küfür olduğunu bilmemesi
    gibi. Cehâleti (eğer geçerli sayılabilecek bir cehâlet ise) tekfirine
    engel olur. Bunun delili ise şu âyettir: “Biz, peygamber gönderinceye
    kadar hiçbir topluma azap edecek değiliz” 373 Dünyada ve
    âhirette azap ancak tebliğ ulaştıktan sonradır. Özür veya engel
    olarak kabul gören cehâlet; mükellefin kendisi veya ilim kaynakları
    ile ilgili bazı sebeplerden dolayı, giderme imkânı bulamadığı
    cehâlettir. Ancak öğrenmeye ve cehâleti gidermeye imkân olduğu
    halde bunu yapmıyorsa mâzur görülmez ve gerçekte bilmiyor olsa
    dahi hükmen biliyor sayılır (yani bilen bir kişinin hükmündedir).
    İkrah Engeli
    Bu, mükellefin fiilini kendi irâdesi ile yapması şartının zıddıdır.
    İkrahın tekfire engel kabul edilmesinin delili şu âyettir: “Kalbi iman
    ile mutmain olduğu halde zorlanan (ikrah altında olan) hâriç, kim iman
    ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse...” 374 Küfre zorlamanın, kişinin tekfirinde
    geçerli bir engel olarak kabul edilebilmesi için, ölüm ile
    veya bir organının koparılması ile tehdit yahut da kişiye çok şiddetli
    bir işkencenin yapılıyor olması şartı vardır. Bu, çoğunluğun
    görüşüdür ve tercih edilen de budur. Şâfiî fakîhlere göre, daha
    hafif şeyler de ikrah kapsamına girer.
    Aklı Gideren Sarhoşluk
    Sarhoşluğun tekfire engel olup olmaması konusunda ihtilâf
    vardır. İbnu’l-Kayyım engel olarak saymıştır. Hanbeliler ve
    Şâfiilerce tercih olunan, sarhoşun riddetinin geçerli olduğu görüşünün
    aksine, İbnu’l-Kayyım sarhoşluğu riddete engel olarak kabul
    etmiştir ki bu Hanefiler’in görüşüdür. 375
    Başkasından Aktarma Yoluyla Küfür Sözü Söylemek
    Örneğin; Allah’ın Kur’an’da bize bildirmiş olduğu kıssalarda
    geçen kâfirlerin sözlerini okumak (ki Allah Teâlâ bunların
    372 7/A’râf, 12; 38/Sâd, 76
    373 17/İsrâ, 15
    374 16/Nahl, 106
    375 Bk. İbnu’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 3, s. 5; el-Behvetî, Keşşafu’l-
    Kına’, c. 6, s. 176; İbn Kudâme, el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 109
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 109 -
    okunmasını bizlere emretmiştir), şâhidin hâkime işitmiş olduğu
    küfür sözünü aktarması, kâfirlerin yazmış oldukları makalelerin
    içerisinde bulunan fesadı açıklamak ve bunları cevaplandırmak
    için nakletmek gibi şeylerin hepsi câiz veya vâcip olabilir. Söyleyen
    kişi tekfir edilmez.376 Burada önemli bir ayrıntı vardır: Yukarıdaki
    örneklerde de geçtiği gibi küfrü şer’î bir amaçla aktaran kişi için
    bir sakınca yoktur. Ancak bir kimse bunu beğenerek ve râzı olarak
    aktarırsa o kişi kâfir olur. Bu ikisini (aktardığı şeyi onaylayıp onaylamadığını)
    anlamakta karâinu’l-hal’in etkisi vardır. Küfrün şaka
    ile işlenmesi ilim ehlinin ittifakı ile tekfire engel değildir.
    2) Semâvî Olmayan Engeller
    Bu hususu dört madde halinde ele alacağız.
    1) Engellerin Araştırılması: Buna “istitâbe” denilir
    2) Engellerin Araştırılması: Bu, imkân olduğu takdirde vâcip
    olur; imkân bulunamadığı takdirde ise bu vâciplik düşer.
    3) Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır.
    Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında
    başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan
    hâkimdir.
    4) Engel kalktığı halde kişi küfürde ısrar ederse kâfirdir.
    1) Engellerin Araştırılması: İstitâbe; aslında tevbe etmesini istemek
    anlamındadır ve ancak kişinin kâfir ve mürted olduğuna
    hüküm verildikten sonra olabilir. Kişinin kâfir ve mürted olduğuna
    hüküm verilmesinden önce, hükmün şartlarının yerine gelip
    engellerin bulunup bulunmadığının araştırılmasına da istitâbe adı
    verilir. İstitâbe, hem hüküm meclisinde hüküm verilmeden önce
    şartların ve engellerin bulunup bulunmaması durumunu araştırma
    ve hem de hüküm verildikten sonra tevbe talep etme anlamlarında
    kullanılır.
    2) Engellerin Araştırılması: Engellerin araştırılmasının mümkün
    olmadığı haller şunlardır:
    Güç Yetirilememe Durumu: Güç yetirilen kişi, kâdının/hâkimin,
    kişinin hüküm verilecek olan meclise getirilmesini sağlamasının
    ve gerektiğinde kendisine had cezası uygulamasının mümkün
    olduğu kimsedir. Güç yetirilemeyen (mümtenî) ise bunun tam
    tersidir. Güç yetirilen kimse hakkında engellerin araştırılması gerekmektedir.
    Mümtenîde ise engeller araştırılmadan hakkında
    hüküm verilir.
    376 Bk. İbn Hazm, el-Fasl, c. 3, s. 250
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    Ölüm: Eğer ölen kişinin dini konusunda vârisleri arasında bir
    çekişme meydana gelir; kimi Müslüman, kimisi de mürted olarak
    öldüğünü iddia ederse hüküm vermek için şâhitler ile yetinilir. Bir
    kimse mürted olur, sonra aklını kaybeder ve tevbeye çağırılmadan
    ölürse kâfir olarak öldüğüne hükmedilir.377
    Sarhoş: Bir kimse mürted olur ve sarhoş iken ölürse kâfir olarak
    ölür. Eğer bu sarhoşluğu halinde bir kimse onu öldürürse herhangi
    bir ceza yoktur. Bu görüş sarhoşluğun riddete engel olmadığını
    söyleyenlere aittir. 378
    Tüm bu durumlarda, engeller araştırılmadan ve istitâbe uygulanmadan
    kişi hakkında riddet hükmü verilir. Mürted olarak ölen
    bir kimseye Müslüman olan vârisleri mirasçı olamaz. Bununla
    birlikte şâhitler, ölen veya güç yetirilemeyen (mümtenî) kişi için
    tekfirine engel olacak şeylerin bulunduğuna şâhitlik ederlerse, bu
    engellere itibar edilmesi vâciptir.
    3) Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır.
    Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında
    başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan
    hâkimdir.
    Tekfirin engeli; şer’î delil ile engel olduğu açıklanan şeydir.
    Tekfire engel olduğu şer’an sâbit olmayan şey ise; insanlar bunu
    engel saysalar ve bununla mâzeret bildirseler de özür olarak kabul
    edilmez.
    Bazı kimseler şer’an mûteber sayılmayan özürlerle tekfirden
    men etme konusunda çok aşırıya gittiler. İnsanların özür olarak
    gösterdikleri her şey geçerli değildir. Allah Teâlâ şöyle der: “Eğer
    onlara sorarsan biz dalmış eğleniyorduk derler. De ki; Allah ile O’nun
    âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin, imanınızdan
    sonra küfre girdiniz.”379 Mâzeret gösterdiler ancak mâzeretleri
    kabul edilmedi: “Onlara döndüğünüzde size özür bildirdiler. De ki:
    Özür bildirmeyin, size kesin olarak inanmıyoruz.”380 Her mâzeret engel
    olarak kabul edilmez. Bâtıl olan mâzeretlerden birisi de; kâfir
    oluşu kesinleşen bir kimsenin (örneğin Allah’tan başkasına duâda
    bulunmak veya dine hakaret etmek gibi) şehâdet kelimesini söylemesi
    veya namaz kılmasını onun tekfirine engel olarak göstermektir.
    377 Bk. eş-Şafii, el-Umm
    378 Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebir, 10/109 ve el-Umm, 6/158
    379 9/Tevbe, 65-66
    380 9/Tevbe, 94
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 111 -
    Hükümlerin engelleri (tekfirin engelleri de bunun içindedir)
    insanların engel zannettikleri şeyler değil, geçerli oldukları, şer’î
    delillerle belirlenen, yani şer’an muteber sayılan engellerdir. Engelin
    belirli bir kimse hakkında geçerli sayılabilmesini ise, dâvâya
    bakan kâdı belirler. Örneğin cehâlet ve ikrahın tekfire engel olduğu
    şer’î delil ile sabittir; ancak belirli bir şahıs hakkında geçerli
    olup olmadığına, yani kişinin câhil veya ikrah altında olup olmadığına
    karar verecek olan kâdıdır.
    Yine bu geçersiz mâzeretlerden birisi de; kâfirler için onları
    saptıran önderlerini mâzeret olarak göstermektir. Bunun geçersizliğine
    Allah Teâlâ’nın şu âyetleri delâlet eder: “Ateşin içerisinde
    tartışırlarken, zayıf olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Gerçekten biz, sizlere
    tâbî olan kimselerdik. Şimdi siz ateşin bir parçasını bile bizden uzaklaştırabilir
    misiniz?’ Büyüklenenler derler ki: ‘Biz hepimiz de ateşteyiz. Artık
    Allah kullar arasında hüküm vermiştir.”381; “Sen o zâlimleri Rableri huzurunda
    durdurulmuş olarak suçlamayı birbirlerine yöneltirken bir görsen;
    mustaz’af olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Eğer sizler olmasaydınız
    bizler mü’minler olurduk.’ Müstekbirler ise mustaz’aflara şöyle derler:
    ‘Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten
    mücrimlerdiniz.’ Mustaz’aflar müstekbirlere; ‘Hayır, siz gece-gündüz
    hîle kurup bize Allah’a karşı küfürde bulunup, Ona denkler koşmamızı
    emrediyordunuz’ derler. Ve azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.
    Biz, küfredenlerin boyunlarında halkalar kıldık. Onlar yapmakta olduklarından
    başkasıyla mı cezalandırılacaklar?”382 Bu nass ile önde gelenlerin
    zayıfları saptırdığı, onlara hile kurup küfrü emrettikleri; ancak
    bunun, zayıfların tekfirine ve onların cezalandırılmasına engel
    olmadığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Hatta bazılarının özür zannettiği
    bu saptırılma olayı, küfür çeşitlerinden birisi olan “taklit
    küfrü”dür. Bu ise, Yahûdilerin, Hıristiyanların ve diğer kâfir toplulukların,
    kendilerini saptıran önderlerini taklit eden avâmının
    küfrüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Ey Kitap Ehli, dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve
    doğru yoldan sapan bir topluma uymayın.”383
    Geçersiz olan özürlerden birisi de, mürted olan bir kimse için,
    onun ilim ehli olduğunu mâzeret göstermektir. Sanki ilim ehli
    küfürden korunmuştur! Allah Teâlâ nebîler hakkında şöyle buyurur:
    “Eğer Allah’a ortak koşsalardı, işlemiş oldukları tüm ameller boşa
    giderdi.”384
    381 40/Mü’min, 47-48
    382 34/Sebe’, 31-33
    383 5/Mâide, 77
    384 6 En’âm/88, Bkz:39 ez-Zümer/65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    Küfrün, nebîler için mümkün olmaması, onların dışındaki
    insanlar için mümkün olmamasını gerektirmez. Âlim olan
    bir kimse, belli bir ilme sahip olduğu halde küfre düşebilir:
    “Ameller son durumlarına göredir.” Bunun bir örneği de Allah
    Teâlâ’nın şu âyetidir: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz,
    fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine
    uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.” 385
    Bunun örnekleri bu ümmette de çoktur. Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    vahiy kâtiplerinden olan Abdullah İbn Sad İbn ebi’s-Serh gibi,
    Rasûlullah (s.a.s.) hayattayken mürted olan kimseler olduğu gibi,
    Onun vefatından sonra da mürted olanlar olmuştur. Küfre götürücü
    bid’atlere çağıran kimselerin çoğu şer’î ilimlere sahip olan
    kimselerdir.
    4. Engel Kalktığı Halde Kişi Küfürde Israr Ederse Kâfirdir: Engel
    ya kendiliğinden kalkar; yaşın küçük olması gibi; ya sebebin
    ortadan kalkmasıyla kalkar, buna ikrah ve sarhoşluğu örnek verebiliriz;
    ya da hüccet ikame edilmesiyle ortadan kalkar, buna da
    cehâlet ve te’vilde hata etmeyi örnek olarak verebiliriz. Engel
    kalktığında kişi hala işlediği fiilde ya da sözünde ısrar ediyorsa, o
    andan itibaren kâfir sayılır.
    Bunlar, şer’î mâzeretlerdir ve şer’î mâzeretler ortadan kalktıktan
    sonra kişi hâlâ şer’an mûteber olmayan mâzeretler ortaya
    atacak olursa bu ondan kabul edilmez. Zira artık öne süreceği
    mâzeretleri ortadan kaldırılmış ve öne süreceği bir şey bulunmamaktadır.
    Geçersiz olan mâzeretler ileri sürmesine itibar edilmeksizin
    Ebû Hanife’nin yolundan gidenlerin de dediği gibi “Kişi artık
    içinde barındırdığı küfrünü açığa vurmuş, ancak bu küfrünü örtmek
    için yollar aramaktadır.” Bundan dolayıdır ki bu gibi kimseler
    kâfir olmuşlardır.
    “Zâhire göre uygulananan dünyevî hükümlerde, küfre düşürücü
    bir söz söylediği ya da bir fiil işlediği şer’î yollarla sabit olan bir
    şahıs hakkında tekfir hükmünün şartları yerine gelip engeller ortadan
    kalktığında kâfir olduğu hükmü verilir. Hükmü, buna ehil
    olan bir kimse verir. Eğer hakkında hüküm verilen kimse İslâm devletinde
    güç yetirilen bir konumda ise; yetkili olan kimsenin cezayı
    uygulamadan önce o kişiye istitâbe uygulaması vâciptir. Eğer bir
    güç arkasında veya dâru’l-harbe sığınarak korunuyor (mümtenî)
    ise ona istitâbe uygulamadan öldürmek ve malını almak herkes
    385 7 A’raf/175
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 113 -
    için câizdir. Bu konuda, sonuçta elde edilecek olan maslahat veya
    mefsedete bakılarak uygun olan tercih edilir.”
    Hükmü, Buna Ehil Olan Kimse Verir
    Tekfirin kuralını verirken kullandığımız “Hükmü, buna ehil
    olan kimse verir” ifadesindeki; “hükmü... verir” sözüyle, şartlar
    yerine gelip engeller ortadan kalktığında, kişi hakkında küfre götürücü
    ameli sebebiyle küfür ve riddet hükmünün verilmesi kastedilmiştir.
    “Hüküm vermeye yetkili olan kişi” sözünün anlamı ise;
    kâdı, müftî veya ilim ehli birisi olmasının gerektiğidir. Müctehid
    birisi olması uygun olur. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hâkim
    hüküm verdiğinde ictihad eder ve doğruyu bulursa onun için iki ecir vardır,
    içtihadında yanılırsa bir ecir vardır.”386 Eğer müctehid olan birisi
    yoksa mukallid olabilir. Âlimlerin bildirdiği mertebelere göre, uygun
    olan bir mukallid âlim hüküm verir.
    İslâm devletinde, Dâru’l-İslâm’da bir kimse irtidat ettiğinde, o
    kişi hakkındaki hükmü, hüküm verme yetkisine sahip olan kâdı
    verir. Kâdıların hâricinde âlimlerden herhangi birisi o kişinin durumu
    hakkında bir şey söylerse o, hüküm değil, fetvâ olur. Dâru’lİslâm’da
    hüküm vermek, müftîye değil, kâdıya aittir. Çünkü kâdı
    yetkisi dolayısıyla şartların yerine gelip engellerin ortadan kalkmasını
    araştırma imkânına sahiptir. Kâdının hükmü, ihtilâfı ortadan
    kaldırır, verdiği hüküm ancak Kitap veya Sünnet’ten bir nassa
    yahut icmâya muhâlif olursa o zaman bozulur.387 Bir kimse mürted
    olup dâru’lharp olan bir yere gitse yahut dâru’lharpte mürted
    olsa; bu konuda yetkili olan kâdı veya bir başkası, bu kimse
    hakkındaki hükmü verir; hükmü uygulamak ise herkes için câizdir
    (Salman Rüşdi örneğinde olduğu gibi).
    “Eğer hüküm verilen kimse, dâru’l-İslâm’da güç yetirilen bir
    konumda ise” ifadesindeki “güç yetirilen” sözünün anlamı; mürtedin,
    yöneticinin yahut kâdının gücü altında bulunmasıdır. Bu, ya
    gerçek anlamıyla tutuklu olması, ya da hükmen, engellenemeyecek
    şekilde her an tutuklama ve soruşturma imkânının bulunmasıdır.
    “Dâru’l-İslâm’da” sözü “güç yetirilen” sözünün bir tefsiri niteliğindedir.
    Çünkü kişi ancak dâru’l-İslâm’da bulunduğunda Müslümanların
    gücü altında bulunabilir. Dâru’l-harpte bulunan bir
    kimse Müslümanların gücü altında değildir. Bu demek değildir ki;
    386 Buhârî ve Müslim
    387 Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebîr, c. 11, s. 403-405; İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 4,
    s. 224
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    dâru’l-İslâm’da bulunan herkes güç yetirilebilir durumdadır. Bazen
    böyle olmaya da bilir. Dâru’l-İslâm’da güç yetirememek, âsîlerin
    baş kaldırması, örneğin yol kesen saldırganların durumunda olduğu
    gibi silâhlanıp çete oluşturmaları gibi durumlarda olabilir.
    “Dâru’l-İslâm” ifadesi; İslâm şeriatı uygulanan her ülke anlamında
    kullanılmıştır. Ayrıca mümtenî olma durumu sadece grup
    halinde olanlara has değildir; bilakis mümtenî bir tek kişi de olabilir,
    bir grup da olabilir. Aynen Abdullah İbn Sa’d İbn Ebi’s-Serh’in
    irtidat edip fetihten önce Mekke’ye kaçması olayında olduğu gibi.
    Şeriat bu ikisi arasındaki farkı genel bir kuralla bildirmiştir. Hatta
    eti yenilmesi helâl olan hayvanlarda bile güç yetirilen ve güç yetirilemeyen
    (mümtenî’) arasındaki fark belirtilmiştir. Güç yetirilen
    bir hayvanın (velev ki aslı vahşi olan ceylan da olsa) yenilebilmesi
    için şer’an uygun bir şekilde kesilmesi vâciptir. Ancak güç yetirilemeyen
    hayvanların, vücudunun herhangi bir yerinden yaralayarak
    öldürmek sûretiyle eti helâl olur. Şeriatın getirdiği kural, güç
    yeten durumlarda şartların daha ağırlaşması, güç yetmediğinde
    ise hafifletilmesidir.
    Tekfirin kuralındaki “cezayı uygulamasından önce o kişiye
    istitâbe uygulaması vâciptir” sözündeki bu vâciplik “güç yetirilen”
    kimse için geçerlidir. İstitâbe, aslında mürtedden tevbe etmesini
    istemek anlamındadır. Tevbeye çağırma işini yalnızca kişinin
    riddetine hükmeden kimse yapabilir. Ancak âlimlerin sözlerinde
    istitâbe; hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin araştırılması
    anlamında da kullanılmıştır. Buna binâen istitâbe; hüküm
    verilen ortamda hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin
    araştırılması ve hüküm verildikten sonra tevbeye çağırma olaylarının
    her ikisi için de kullanılır. Bundan da şu sonuç çıkmaktadır:
    İlim kitaplarında; “şu sözü söyleyen veya şu fiili işleyen kimseye
    istitâbe yapılır” ibaresi okunduğunda, bunları işleyen kimsenin
    kâfir olup ondan tevbe etmesinin istenmesini ifade etmediğinin
    anlaşılması gerekir. Bilakis bu ibare, kişinin küfre götürücü bir
    amel işlediği ve onun durumunun (yani hükmünün) belirlenebilmesi
    için şartların ve engellerin araştırılmasının gerektiğini ifade
    eder. Daha sonra, bu kişi hakkında ya mâsum olduğuna hüküm
    verilir ya da mürted olduğuna hüküm verilip tevbe etmesi istenir.
    İstitâbenin kişi hakkında hüküm verilmeden önce şartların ve
    engellerin araştırılması anlamında kullanılması sahâbenin icmâsı
    ile sâbittir.
    Güç yetirilen kimse için bu istitâbeyi yapmak vâciptir. Mümteni’
    için de mümkün olduğu taktirde bu uygulanır. Mümteni’ olan
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 115 -
    mürted hakkında hüküm verecek olan kimseye, bir engelin bulunduğu
    ulaşırsa buna itibar etmesi gerekir. Ancak böyle bir engelin
    bulunduğu ulaşmamışsa engel var mıdır, yok mudur diye araştırması
    ve hükmü ona bağlaması gerekmez; özellikle de hükmü verme
    konusunda beklemek Müslümanlara bir zarar getiriyorsa.
    Hakkında riddet hükmü verilmiş olan bir kimseden tevbe etmesini
    istemek anlamındaki “istitâbe”ye gelince; bu, ilmî kitaplarda
    çok meşhur olan bir husustur ve bunun birçok delili vardır: “Küfür
    kelimesini söylediler ve İslâmlarından (Müslüman olduktan) sonra kâfir
    oldular... Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur.”388; “İmanlarından
    sonra kâfir olan bir kavme Allah nasıl hidâyet eder... Ancak, bundan
    sonra tevbe edip kendilerini düzeltenler hâriç.” 389
    İlim ehlinin çoğuna göre bu istitâbe vâciptir. Hanefîler,
    Zâhirîler ve Şevkânî bunun vâcip olmadığı görüşündedirler. Tercih
    edilen görüş ise istitâbenin vâcip olduğudur.
    Mürtedin tevbesi, şehâdet getirmesi ve işlemekle küfre girdiği
    ameli terk etmesi ile olur.390 Tevbe, bâtınen ve hükmen olmak üzere
    iki kısma ayrılmaktadır. Bâtınen Tevbe: Pişmanlık, günahı terk
    edip bir daha işlememeye azmetme, dil ile istiğfarda bulunma,
    eğer işlediği günah, kulların hakları ile ilgili ise bu hakları yerine
    getirmedir. Geçerli tevbe ancak bu şekilde olur. Hükmî Tevbe: Günah
    işleyen kimsenin bu günahını bırakarak insanların arasında
    tevbesini ve pişmanlığını açıklamasıdır.
    Tekfirin kuralında “Yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından
    önce” sözü; dâru’l-İslâm’da güç yetirilen kimse için geçerlidir.
    Mürted eğer tevbe etmezse kanı ve malı helâl kılınarak cezalandırılması
    vâciptir. Kadın ve erkek bu cezalandırılmada eşittirler.
    Dâru’l-İslâm’da yönetimde olan imam yahut onun yardımcısı olan
    vali, kâdı veya onun yardımcıları olan kişiler cezayı uygular, fertler
    kendi kendilerine cezalandırma yapamazlar ve hadleri uygulayamazlar.
    Bu konuda Müslümanlar ihtilâf etmemişlerdir ve Rasûlullah
    (s.a.s.) döneminden itibaren İslâm devleti ortadan kalkıncaya kadar
    bu böyle uygulana gelmiştir.
    İmamdan başkası mürtedi öldürdüğünde üzerine düşmeyen
    bir şey yaptığı için ta’zir cezası uygulanır, ancak mürtedin kanına
    karşılık bir şey gerekmez. Ancak, imam hadleri uygulama
    388 9/Tevbe, 74
    389 3/Âl-i İmrân, 86-89
    390 Bk. önceki kaynaklar
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    konusunda gevşeklik gösteren birisi ise, halktan birilerinin bunu
    yapması vâcip olur. Bununla birlikte bu durumu; “Küfrü birçok
    kimse tarafından bilinen, bunu işlediği sâbit olmuş ve tevbe ettiği
    de bilinmeyen bir kimse için geçerli olduğu” şeklinde algılamak
    uygun olur.
    Tekfirin kuralında “Yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından
    önce” sözü; dâru’l-İslâm’da güç yetirilen kimse için geçerlidir.
    Mürted eğer tevbe etmezse kanı ve malı helâl kılınarak cezalandırılması
    vâciptir. Bu sözü şöylece açıklayabiliriz. Dâru’l-İslâmda
    kendisine ulaşılabilen bir kimse küfür amelini işlemesi yahut küfür
    sözünü söylemesinin ardından orada yaşayan ve bu hali gören herkes
    tarafından tekfir edilmez. Kâdıya havâle edilir; zira bu kimsenin
    herhangi bir mâzeretinin olup olmadığını araştıracak olan ve
    bu araştırma ve sorgulama neticesinde ortaya çıkan verilere göre
    küfür ameli işleyen kimsenin öne sürebileceği mâzeretlerin şer’an
    geçerli bir mâzeret olup olmadığına karar verecektir. Eğer geçerli
    bir mâzeret ile işlemiş ise tekfir edilmez. Şer’an geçerli olan bir
    mâzeret ile küfür ameli işlemiş ise orada bulunan ve olaya şâhit
    olanların hemen onu tekfir etmesinin nekadar da yanlış olduğu
    ortaya çıkmaktadır.
    Günümüz dünyasında halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu
    söylenen ve daha evvel İslâm’ın hâkimiyetine girmiş, şimdilerde
    ise Dininin hikümlerini terk ederek beşerî kanunlarla
    hükmetme ve Allah’ın kanunlarını iptal ederek Allah’ın kullarını
    yöneten istilâcı, şeriatten uzak “mürted”, “mümtenî” yöneticilerin
    yönettiği ve irtidat devletleri haline gelmiş vatanlarda ise hükmün
    verilmesi ve bu hükmün uygulanması kâdıya bağlı değildir.
    Artık kadılık müessesi kaldırılmış “mürtedlerin” beşerî kanunları
    yürürlüğe konulmuştur. Yöneticilerin İslâm’ı bırakarak irtidat
    ettikleri ve ülkeleri küfür ile yönettikleri toplumlarda, “ben Müslümanım”
    diyen bir kimsenin küfür ameli işlemesi veya küfür sözünü
    söylemesi durumunda bu kimseye (veya kimselere) kim hüküm
    verecektir? Öncelikle bu gibi ülkelerde Müslümanların bir cemeat
    çatısı altında toplanarak içlerinden en hayırlı kabul ettikleri bir
    Müslümana bağlanmaları şart ve farzdır. Şu halde mürtedlerin
    yönetimde olduğu bu ülkelerde küfür amelinin işlenmesi halinde
    fâile hükmü Müslümanların cemaatinin emîrinin yahut bu cemeat
    içinden ilim sahibi olan bir kimsenin vermesi gerekmektedir. Yahut
    bulunuyor ise bir fetvâ makamı, hükmü oradan istemelidir (Ki
    bu noktada da cemaatin ne kadar önemli olduğu görülmektedir).
    Bu durumda, şeraite aykırılık bulunmadığı müddetçe emîr veya
    ilim sahibi olanların önüne geçilmemeli ve ihtilâf çıkarılmamalıdır.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 117 -
    Ne var ki bugün Müslümanların yaşamış oldukları ülkelerde
    uzun zamandan beri (eksiklerine ve hatalarına rağmen) uygulanan
    İslâm hükümlerinin şimdilerde uygulanmadığı görülmektedir.
    Mürted mümtenîlerin yönettiği tâğutî devletlerde Müslümanların
    sevip kendilerine bağlandıkları bir emîrleri ve bir cemaatleri bile
    yoktur. Öyleyse hükmü vermek işi kime aittir? Allah Teâlâ: “Eğer
    bilmiyorsanız ilim ehline sorun”391 buyurmaktadır. Allah (c.c.) ilmi ve
    ilim ehlini övmüş ve bilmeyen kimselerin ilim ehline sormasını emretmiştir.
    Böylece mürted mümtenî tâğutların yönetimde olduğu
    ve küfür üzere hükmettiği ülkelerde “kadı”, “müftü” veya emir
    yahut cemaatin bulunmaması sebebi ile hükmü, bu saydıklarımızın
    dışında, bilinen ve tekfir kurallarını bilen, bu işin ilmine vâkıf
    olan bir ilim sahibi tarafından verilmelidir.
    Hak Edeni Tekfir Etme Gereği
    Tekfir: Söylediği bir söz ya da sergilediği bir davranış nedeniyle,
    birinin İslâm Dini’nden çıktığını söylemeye ve bunu bir hüküm
    olarak kabul etmeye “tekfîr”denir.
    Burada belirtilmesi gereken bir konu da, küfrünü açıktan ilan
    edenleri bir endişe duymadan küfürle damgalamamızın gereğidir.
    Buna karşılık; içlerinde iman olmasa da, dışlarında İslâmî bir
    görüntü oluşturanlardan
    el çekmeli, dilimizi tutmalıyız. Bu gibi
    kimseler İslâm örfüne
    göre ‘münâfık’tırlar. Dilleriyle iman ettik
    derler kalpleriyle inanmazlar. Ya da yaptıkları söylediklerini
    tasdik
    etmez. Dış görünüşlerine bakılarak onlara
    da müslümanlara
    uygulanan hükümler tatbik edilir. Ahirette ise içlerindeki küfür
    sebebiyle esfel-i safiline yuvarlanırlar.
    İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini
    fiil, söz veya inanç bağlamında terk etmesiyle gerçekleşir. Delinin,
    aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi
    geçerli değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
    kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden
    kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 392
    Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının
    dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması
    gerekir. Hatta İmam Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da
    391 16/Nahl, 43; 21/Enbiyâ, 7
    392 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir. Çünkü
    ameller niyetlere göre değer kazanır. 393
    Tekfirciliğin Sebepleri
    Özellikle, düzenin din kurumu Diyanet’in ve liderleri dışarıda
    olan büyük cemaatlerin temsil ettiği ılımlı İslâm anlayışına ve
    televizyon müftülerine haklı olarak tepki gösteren bazı gençler,
    çözümü hakları olmadığı halde tekfircilikte aramaktalar. Tekfirciliğin
    birçok sebebi vardır. Bunlar içinde grup taassubu ve üstü
    örtülü olsa da kibir ön sırada yer alır. Sadece kendisinin ve içinde
    bulunduğu grubun cenneti hak ettiğini, kendini Müslüman sayma,
    diğer fertlerin ve cemaatlerin tümüyle bâtıl yolda olduğunu
    ve cehennemi hak ettiğini değerlendirme yatmaktadır haksız
    tekfirciliğin kökeninde. Sanki cennet çok küçüktür, başkaları da
    cennete gitse kendisine yer kalmayacaktır ve Allah’ın rahmetini
    sanki o dağıtmaktadır. Yetersiz Kitap-Sünnet bilgisi, İslâmî eserlerin,
    özellikle tevhidî mesaj veren yazarların yanlış yorumlanması
    ve yüzeysel değerlendirmeler de bu sebepler arasındadır.
    Bir yanlışa karşı çıkmanın onlarca yolu vardır. İslâm’ın onaylamadığını
    düşündüğümüz bir söz ya da davranışın ve bunların
    sahibinin eleştirilmesi için tekfir dışında lügatlerde yüzlerce kelime
    bulunabilir. Kaba kuvvet nasıl acziyetin ve aşağılık duygusunun
    göstergesi ise, haksız tekfir de aynen öyledir. Fikre fikirle
    karşı çıkmak gerekirken, karşı tarafın delillerinin çok daha güçlü
    delillerle çürütülmesi gerektiği halde, damgalandırıp yargısız
    infaza başvurmayı tercih eder tekfirci. Haksız tekfir; ucuzculuktur,
    ithamdır, sûi zandır, önyargıdır, toptancılıktır, süpürücülüktür.
    Haksız tekfir taraftarının gözünde iki renk vardır: Beyaz ve siyah.
    Beyaz, üzerine hiç toz konmayan bembeyazdır; siyah da kapkaradır.
    Tekfircinin mantığı “ya hep ya hiç” şeklinde formüle edilebilecek
    kumarbaz mantığıdır. Tabii haksız tekfirin neticesi görevden
    kaçmadır, tekfir edilen grup ve şahıslarla bağları koparmak, onları
    aşağılayıp tebliğ ve dâveti onlara götürme ihtiyacı duymamaktır.
    Haksız tekfir, genellikle psikolojik rahatsızlıkları üzerinde barındıran,
    kişiyi diğer insanlardan soyutlayan, daireyi küçülte küçülte
    kendisi gibi inananları bile kâfir saydıran anormal tipler oluşturur.
    Cemaat ve cemiyetler, birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını
    önce kendi nefislerine ve gruplarına çevirmelidir. Tevhide
    393 Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23;
    Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24,
    Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’lİslâmî,
    2/719
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 119 -
    duyarlı cemaatleri ve onlara mensup olan fertleri barıştırmalıyız.
    Muvahhid mü’minler ve cemaatler, birbirine haksız olarak yönelttiği
    ağır eleştiri ve tekfir oklarını, grup farkı gözetmeksizin tüm
    mü’minlere düşmanlık yapan güçlere yöneltmelidir. Müslüman
    gruplar birbirlerini tekfir ederken, İsrail’i, Amerika’yı ve onların
    dostu konumundaki başlarındaki tâğutları, İslâm’a açıkça düşmanlık
    yapan egemen güçleri unuttuklarının farkında bile değiller.
    Kardeşliğin gereği, karşımızdakini yanlışlardan kurtarmaktır;
    tekfirciliğin gereği ise onu küfre nisbet edip onunla ilişkileri kesmek
    ve onu yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve hatalarının daha
    da keskinleşmesi için zemin hazırlamaktır. Haksız tekfir, en büyük
    iftiradır. Kul haklarının, hakkı gasbetmenin en büyüğüdür.
    Açıkça küfrü ispatlanamayan kimselerin şahit olduğumuz
    itikadî yanlışlarını düzeltmeye çalışmak yerine, onları bulundukları
    yanlışlarla baş başa bırakmak, hatta sert ithamlar ve yanlış
    damgalandırmalarla Müslümanların arasını bozmak, farkında olmadan
    ifsadçı olmaktır. Hâlbuki Kur’an, mü’minlerle ilgili bir haber
    geldiğinde onu hemen kabullenmemeyi, doğruluğunu tahkik
    edip araştırmayı emrediyor. Mü’minlerin arasını ıslah etmeyi emrediyor.
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun
    doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz
    de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 394; “Eğer mü’minlerden iki grup
    birbirleriyle vuruşur savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa,
    Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer
    dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâletli davranın. Şüphesiz ki
    Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
    arasını düzeltin ve Allah’tan korkun, umulur ki merhamete
    ulaşırsınız.” 395
    İnanılıp kabul edilmesi gereken esaslar, Kur’an’ın inanç konusundaki
    kesin hükümleridir; kelâmî konular ve şahıslara, mezhep
    ve cemaatlere göre değişen yorumlar değildir. Reddedilmesi gereken
    esaslar, falan veya filan mezhebin ya da cemaatin tartışılabilecek
    görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken
    tâğûtî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır.
    Tüm müslümanları bağlaması yönüyle iman ve küfür
    konuları (yani bir kimseyi mü’min kabul etmek veya onun müşrik
    olduğuna hükmetmek), beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli
    ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden
    uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel
    alındığı ilkelerdir bizim söylemek istediğimiz.
    394 49/Hucurât, 6
    395 49/Hucurât, 9-10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    Bugün nice insan, cemaatinin, ağabeylerinin veya okuduğu kitapların
    etkisiyle farklı insanları kolayca tekfir edebiliyor. Bir kimse,
    Kur’an’ın kesin bir hükmünü yalanlamadığı müddetçe, inkâr
    etmediği veya Allah’a kesin şekilde şirk koşmadığı müddetçe o
    kimsenin tekfir edilmesi yanlıştır. Bir davranışın küfür olması, o
    işi yapan tüm insanların kâfir olmasını gerektirmez. Mesaj verme
    ve inanç konularına dikkat çekmeyi amaçlayan söz veya yazılardan
    yola çıkarak bir müslümanı tekfir etmek, kesinlikle yanlıştır.
    İslâm’ın kesin hükümlerinden (zarûrât-ı diniyeden) ya da Kur’an
    âyetlerinden birini inkâr eden bir kimse, kendisine bu hususlar
    tebliğ edildiği ve o kimsenin câhilliği giderildiği halde, bile bile
    inkâra devam ediyorsa ve bu inkâr ettiği husus, tartışmalı bir husus
    da değilse, ancak o kimseye “kâfir” denilebilir, o kimse tekfir
    edilebilir. Câhilliğin de İslâm’ın hâkim olmadığı ve insanlara
    doğru bir dinin anlatılmadığı toplumlarda mâzeret olabileceğini
    düşünüyorum. Yani, yeterince okumadığı için İslâm’ın bazı hassas
    konularını bilmediğinden yanlışlıkla, küfür olduğunu bilmeden
    bir söz söyleyen veya böyle bir davranışta bulunan insanın da
    tekfir edilmemesi gerekir. Böyle kimselere anlatabilme imkânımız
    varsa doğru dini onlara anlatmak ve tüm şüphelerini gidermek
    gibi görevler yapıldıktan sonra, yine bile bile Kur’an’ın hükümlerinden
    birini reddediyorsa o kimseyi ancak o zaman tekfir edebiliriz.
    Şahsî yorumlarla iman esaslarını birbirine karıştırmamalı,
    müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile
    bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları
    ayrı ele almalıyız. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan
    mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/
    beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
    bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup,
    katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İnanç esasları;
    kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını
    tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
    şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu
    ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği
    üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları
    olabilecektir.
    İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye
    dayanır. Kimsenin şahsî yorum ve kanaatleri, hevâ ve hevesleri
    akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı
    vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait
    olan hükümler bile akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç
    esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 121 -
    Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların
    kabul etmek zorunda olduğu vahyin hükümleridir.
    Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu,
    başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip
    değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu
    kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin hükümleri mutlak doğrulardır.
    Bu doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez.
    Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler,
    şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı
    doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz.
    Dolayısıyla, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli, değişken beşerî
    doğrularla; yani zayıf delillerle hiçbir mü’min tekfir edilemez.
    Halkın önemli bir kesiminin (namazla irtibâtını kesmeyenlerin)
    câhil de olsa Allah’ı ve Rasûlünü seven, bildikleri kadar da yer
    yer müslümanca yaşayan, ama yeterince dini kendi öz kaynağından
    (Kur’an’dan) öğrenmediği için bazı yanlışları ve ihmalleri olan
    günahkâr Müslümanlar olduğunu ifade edebiliriz. Halka, özellikle
    kıble ehline, yani farklı yorumlara sahip namaz kılanlara açıkça
    bir küfür sözü ve davranışına şahit olmadığımız müddetçe hüsn-i
    zanla yaklaşmalıyız.
    “Kim lâ ilâhe illâllah der ve Allah’tan başka mâbudları reddederse, Allah
    onun malını ve kanını haram kılar. (Samimi olup olmadığı) meselesi
    Alah’a aittir.” 396; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in,
    O’nun elçisi olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete
    girecektir.” 397
    Ama, konuyu sadece “Lâ ilâhe illâllah” diyen kimsenin Cennete
    gireceği”ni müjdeleyen bu tür hadis-i şeriflerle değerlendirmek
    de yanlıştır. Bu hadis sahihtir, sahihtir ama, bir hadis veya âyet, en
    doğru şekilde Kur’an bütünlüğü ve diğer sahih hadisler ışığında
    anlaşılabilir. Lâ ilâhe illâllah dediği halde, İslâm’a düşman olan,
    Kur’an’ın kesin hükümlerini bile bile inkâr eden, (sözgelimi hanımların
    tesettürüne düşmanca tavırlar takınan) nice insan, nice
    bilinçli kâfir vardır. Formalite icabı tevhid kelimesini söylemeleri,
    onları kurtarabilir mi? Putlara tapan, tâğutları bilinçli olarak destekleyen
    veya kendileri tâğutluğa soyunan şeriat düşmanlarının
    Müslüman olduğu iddia edilebilir mi; sadece lâ ilâhe illâllah diyecekler,
    ama her türlü küfrü benimseyecekler, gâvur gibi inanıp
    396 Müslim, İman 37, hadis no 23
    397 Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir
    rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    gâvur gibi, kâfir gibi yaşayacaklar, sadece bir sözle kurtulup cennete
    gidecekler… Bu iddia edilebilir mi? Bu takdirde Kur’an hükümleri
    boşuna, Müslümanların inançlarını korumak için bunca
    zahmetleri, ibâdet ve gayretleri gereksiz olmuş olmaz mı? Sadece
    bir kelimeyi söylemekle iş bitecekse, dünyada Müslüman sayılmak
    ve âhirette cennete gitmek mümkün olacaksa, Müslümanca inanıp
    yaşayanlar enayi olmuş olmazlar mı?
    Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne
    göre hükmederiz. Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde
    zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
    Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir
    hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’
    mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı,
    o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne
    alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden
    çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını
    düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır.
    Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin
    ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar
    da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere,
    uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya,
    İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi
    ve mürted oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı
    değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel
    yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp
    zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya
    çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı
    bir davranıştır. Hiçbir yararı da yoktur. 398
    Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı
    halde, biz Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla
    yorumlayıp bir konu hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir
    miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk olduğuna hüküm veriyorsak,
    398 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 123 -
    onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini, bu konudaki nassların
    kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl bir
    anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını,
    başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden
    tekfir edebilir miyiz?
    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek,
    dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek,
    kız alıp verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen
    ilişkilere girilemeyecek, cenazesine katılınamayacak ve evliyse
    eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek,
    âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde
    kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm
    öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük
    bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür?
    Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde
    zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şahitlikte ısrar
    etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya
    çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı
    öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği,
    olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya,
    şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer
    ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil,
    hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda
    bile İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır
    cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir.
    Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı
    için) tıkanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz
    ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu
    belirtir:
    “Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi
    takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat)
    kendine döndürülür.” 399
    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur:
    Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği
    gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).”
    400
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 401
    399 Buhârî, Edeb 44
    400 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
    401 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile kişinin birini tekfir
    etme hususunda çok ölçülü olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki
    gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye
    öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna
    daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi
    çok net çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden
    ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”402 Bu ve
    benzeri âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık
    bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü
    verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm
    âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz
    o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman
    bu fiilin küfür olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum,
    bize bu küfrü işleyenleri hemen tekfir etmemiz hakkını vermez.
    Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça yer aldığı gibi, nice
    küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste,
    “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş
    olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir
    etmemiştir. Meselâ, hiçbir imizin kendimiz için istediğimiz her şeyi,
    başka bir mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize
    her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu
    durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor.
    Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a
    ters inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip
    namaz gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi
    Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine
    çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”403
    diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer
    her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi,
    Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları
    ümmetine bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini
    istemesi gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.)
    (kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye
    onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman
    muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine
    402 60/Mümtehine, 5
    403 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 125 -
    önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme
    ihtimali yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir
    mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında
    herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz.
    Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası
    vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak
    olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona
    düşman olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi,
    ihtiyatı elden bırakmaz. O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan,
    niye tıpta simge kabul edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık
    olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat
    payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı,
    her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil,
    röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti
    devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir.
    Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan
    bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele
    (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde) ameliyatlık
    hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil
    ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
    Bugün oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî
    okullarda okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin
    kesin hükmü gibi nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin
    fetvâya bağlamaları gereken konulardır. Günümüzde tekfir konusunda
    da ihtilâf edilen birçok ictihadî durumlar vardır. Günümüzde
    de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle güvenilir
    bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir
    yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda
    “ihtiyatlı bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de
    olan hususlarda ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini
    gözden uzak tutmamaktır. Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı
    olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle sakınmak gerekir. Ve
    o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir etmeden)
    ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık, akrabalık
    ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde
    girmemek gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim
    olmadığı câhiliye düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince
    ve ehil kabul ettikleri kişilerden duyup öğrenmedikleri, yeterli ve
    yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı vermedikleri vb. durumlardan
    dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur olabileceği,
    bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama
    ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle
    de olsa bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor.
    Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak,
    onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi
    köşesine çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk
    bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde
    tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda
    cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın
    sağ taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında
    hüküm vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya
    geldik. Bu kulluk içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce
    tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar
    dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve
    hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
    Demokrasiyi savunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek
    küfür olduğu gibi, böyle tâğutları veya tâğut adaylarını
    desteklemek, küfrün kanunlarıyla hükmedeceği kesin olan
    kimselere oy vermek de küfürdür. Ama bu küfür (günümüz şartlarını
    ve dinin benzer konulardaki yaklaşımını hesaba kattığımızda)
    insanı kâfir etmeyen bir küfür olabilir (“olabilir” diyorum; yani
    olmayabilir de; iki yönden de ihtiyatlı hassâsiyetle yaklaşmak gerekir).
    Kişiyi küfre götürmeyen küfür (el-küfrü dûne’l-küfür), kişiyi
    müşrik yapmayan şirk de vardır. Riyânın şirk olduğu, fakat sahibini
    müşrik yapmadığı gibi.
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme
    mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken,
    gerek irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında
    işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin
    güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi
    şahıslar kullanamazlar. Günümüzde içinde yaşadığımız ülkenin bir
    İslâm devleti olmadığına göre bu konuda daha fazla şey söylemek
    gereksizdir.
    Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan
    çıkmış olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her
    mü’min için büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne
    inanan (mü’min) kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması
    gerekmektedir. Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli
    yaşamaya özen gösterirse göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı
    sorunlarla karşılaşabilir ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte
    tekfîr suçlaması, dâru’l-harp anlayışı ve Cuma namazının kılınıp
    kılınamayacağı tartışmaları bu sorunun sonuçlarındandır.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 127 -
    Çünkü bu sorunlar, esasen, -Türkiye’de yaygınlaşan- üç yapay
    bâtıl din ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır.
    Bu üç din, tekrar edelim ki, “Popüler Türk Müslümanlığı” (câhil
    halkın dini), “Alevîlik” ve “resmî Türk Dini” (Atatürkçü, laikçi, Batıcı
    devlet dini)dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma
    ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç
    dinin bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar
    sıkıntı çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet,
    gayb, vahy, tâğut, şirk, küfür, ilhâd, nifak, irtidâd, zendeka ve
    bid’at” gibi kavramlar hakkında bir laikçi, bir komünist, bir halk
    dini mensubu, bir Alevi, bir mistik ne kadar doğru bilgiye sahiptir?
    Türkiye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan bu insanlar,
    yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru tanımlarıyla
    birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok büyüktür.
    Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir. Hâlbuki
    mü’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez
    epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgi, kültür ve âyinlerin çoğu
    zararlı olmasına rağmen okullarda zorla okutulup uygulatmakta
    ve mü’min ailelerin çocukları bu zararlı bilgileri ve puta tapma
    törenlerini not ve diploma için öğrenip uygulamak mecburiyetinde
    bırakılmaktadırlar! Mü’minler, bu büyük riske karşı önlem
    alabilmek kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez
    bilgi sahibi olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de
    mü’minler bu kaygı ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın
    inanışlar zamanla büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline
    gelmişlerdir. Nitekim Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik,
    Kadyanîlik ve Bahaîlik bu sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını
    zamanla ilân etmek zorunda kalmışlardır.
    Bilgisiz kalabalıklar tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay
    dinlerin kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden
    birini seçmek zorundadır:
    a) Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir
    ve bu sûretle İslâm’dan çıkacaktır,
    b) Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
    c) Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın
    değerlerini savunmak zorunda kalacaktır.
    Üstelik bu üç tercihten hiçbir i, mü’min kişinin sıkıntılarını ve
    sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik
    tehlikelere karşı koruyamamaktadır.
    Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği Türkiye
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    gibi ülkelerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre
    düşmemek için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle
    suçlamaması için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça
    büyük önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî
    değerleri çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilendiren
    hukukî birçok sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar.
    Yani çok açık şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu
    gibi durumlarda, “herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç
    kimse başka birine dinî baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık,
    herkes serbestçe ibâdetini yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya
    yönelik sloganlardan yola çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse
    mevcut tecavüzleri örtbas edemez. TC yasaları da bu konularda
    mü’minlerin uğradığı haksızlıkları önlemekten son derece uzaktır.
    Hatta bu yasalar, mü’minlere ait hakların açıkça çiğnenmesini
    özendiren veya en azından kolaylaştıran bir zihniyetle hazırlanmışlardır.
    Bu gerçeği karşılaştırmalı çarpıcı örneklerle kanıtlamak
    mümkündür.
    Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle
    İslâm’ın hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden
    ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl
    bir sorumluk yüklediğini bilmek ön koşuldur. Türkiye toplumu, bu
    ince noktadan tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük
    kısmı da işte buradan kaynaklanmaktadır.
    Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır.
    Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla,
    dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek
    suç değildir” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa
    bile) İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz.
    Ne var ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik
    bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan
    kaynaklanmaktadır. Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan
    cesaret aldığı için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü,
    Müslümanlara karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir
    ve herkes tarafından duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu
    hakaretleri pervasızca savurabilir: “Ben özgürüm, burası Türkiye!
    Alkollü içki içmek neden yasak olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar
    gerici ve yobazdır, bu örümcek kafaları ezmek lâzım! Bunlar
    hangi çağda yaşıyor?...”
    Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak,
    leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede
    bulunmak, israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine
    oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek),
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 129 -
    namaz kılmamak, Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz
    olmuşken zekât vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok
    fiil, İslâm’da yasaklanmış ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki,
    (küfre götüren suçlar hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını
    işlemekle Müslüman kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış
    olmaz. Fakat Müslüman kişi bu suçlardan hiçbir ini bir kerecik
    işlemese bile bunlardan birinin İslâm’da haram ve yasak olmadığını
    eğer inanarak söylerse İslâm dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.
    Bugün, Türkiyeli insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden
    sarf ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok
    çarpık davranış vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara
    karşı ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan
    ise hukukî sonuçlar doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri
    ve davranışları suç saymamaktadır. Peki, böyle bir toplumda
    Müslüman kişi kendini nasıl savunabilecek, nasıl koruyabilecektir?
    Binlerce insan tarafından hemen her gün sıkça tekrarlanan
    o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri, demeç ve açıklamalar vardır ki,
    bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük hakaretler içermektedir.
    Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:
    Türkiye toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda
    belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar
    arasında Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak
    payda bulunmamaktadır.
    Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; şirk davranışları
    içinde bulunan, bile bile küfür sözleri sarf eden veya Allah’a,
    Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da Kur’ân’ın içeriği üzerinde
    spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram, haramı da helâl
    diye niteleyen bir kimseyi asla Müslüman sayamaz. Çünkü İslâm
    dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla (İslâm devlet
    mekânizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği kadar
    (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mü’min kişi, şu önlemleri
    almak durumundadır:
    1) Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak
    zorundadır. Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden
    İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
    2) Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
    3) Mü’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun
    veya bulunmasın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
    4) Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    5) Şahitliğini kabul edemez,
    6) Vasiyetini yerine getiremez,
    7) Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
    8) Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
    9) Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça
    ihtilâflıdır. Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.
    Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı
    birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından
    başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.
    Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan
    milyonlarca insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir
    azınlığı mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri
    gibi yorumlamaya, çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır.
    Üstelik bu insanlar bununla da yetinmemektedirler.
    Halktan bazılarının da desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici
    bir çoğunluğa sahip bulundukları için, hem siyasal, sosyal ve
    ekonomik bakımdan egemen ve üstün konumda oldukları için
    bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye de çalışmaktadırlar. İşte
    tekfîrciliğin Türkiye’de hortlamasının temel nedeni budur. Çünkü
    (popülist Türk muhafazakârlar, şirk içindeki mistikler, ırkçılar, aleviler
    ve laikçi Atatürkçüler) eğer mü’minleri kışkırtarak, suç imal
    ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride, hem
    de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir. İşte
    bu nedenle Türkiye’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve
    komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu
    gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam
    edecektir. Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, bölücü,
    terörist, Hizbullahçı, el-Kaideci...”
    Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir.
    Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu
    bakımından herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır.
    Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında
    iletmek gerekmektedir. 404
    Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda
    farklı davranış ve kanaatlere sahip insanlar hakkında
    404 Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Basılmamış
    Çalışma
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 131 -
    varabileceği yargı, en çok dört şekilden biri olabilir. Bunlar: Tahsin,
    te’vil, tefsîk ve tekfir’dir. Bunların da anlamı şudur:
    Tahsin
    Tahsin: Bir şeyi uygun, normal, ya da güzel görmek demektir.
    Bu fikrî değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiçbir ini
    açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mubah ya da takdir toplayıcı
    olan davranışlarına ilişkin hüsn-i zandır, olumlu kanaattir. Bu
    kanaat, ya tarafsızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben
    yaşanır. Mü’min kişi, bu çizgideki kimselerin sadece dış görünüşlerine
    bakarak bu yargıya varmak durumundadır.
    Te’vil
    Yorumlamak, daha doğrusu şüpheli bir durumu kasıtlı yorumlamaktan
    kaçınmaktır. Örneğin bir Müslüman, eğer İslâm’ın
    ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve
    çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini
    işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak
    veya ihtimallerden hareket ederek onun aleyhinde bir değerlendirme
    yapılamaz. Aksine bilgisizliğin, duygusallığın ya da
    çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine
    ilişkin yorumlarda bulunmak, daha doğru olur. İşte buna “te’vil”
    denir.
    İslâm tecessüsü yasaklamıştır.405 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin
    özel hayatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin
    suçu gizli kaldığı sürece o, yalnızca Allah’a (c.c.) karşı suçludur. Şu
    var ki, bir müslümanın şüpheli durumu eğer başka bir müslamanın,
    ya da İslâm ümmetinin hayatı, sağlığı, mutluluk ve başarısı
    ya da maddî ve mânevî çıkarları açısından herhangi bir tehlikeyi
    dâvet edici ihtimallerden biri olarak görünürse te’vil yolu burada
    tıkanır ve bu ihtimal ciddi bir sorun olarak İslâm fıkhının birinci
    derecede konusu olur.
    Tefsîk
    Tefsîk: Fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:
    Müslüman kişinin, küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren
    ağır suçlar hâriç, diğer bütün günah, yasak ve çirkin iş ve
    eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle uğradığı
    sâbıkalılık durumuna “fısk” ya da “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı
    405 Bk. 49/Hucurât, 12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Kerim’de münâfıklar406 ve kâfirler407 de fâsıklıkla nitelenmişlerdir.
    Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi olarak sâbıkalı Müslümanlar
    hakkında kullanılmıştır. Mü’min kişi, fâsık ya da (yaklaşık olarak)
    aynı anlama gelen “fâcir” müslümanı içinden dışlayamaz. Onunla
    ilişkilerinin nasıl olacağını ise İslâm fıkhı belirler.
    Tekfîr
    Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm
    âlimlerinin, çok dikkatli olunması uyarısında bulundukları hususlardan
    biridir. Bu nedenle büyüklerden birçok zevat: “Günah işleyen
    hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız” dememişlerse de, “her
    günah işleyeni kâfirlikle suçlamayız” demişlerdir.408 Bunun anlamı
    şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebebiyle kâfir
    olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vardır ki işlendiği zaman
    (Allah korusun) İslâm Dininden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabilir.
    Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerim’i bir bütün olarak
    kabul etmemek, nass’la yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak
    ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi
    durumlar gelir.
    Küfür çok ağır bir suç olduğu için mü’min kişi bu suçu işleyen
    kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın
    gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da
    gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere
    danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle
    mü’min kişi eğer babası, oğlu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından
    birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa İslâm
    Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor
    demektir.409
    Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
    Şüphesiz Kur’an ve sünnet terminolojisinde
    “küfür” kelimesi
    kullanılırken, dünya hükümlerine nispetle insanı dinden çıkaran
    ve âhiret hükümlerine nispetle cehennemde ebedî kalmasını
    gerektiren küfr-i ekber (büyük küfür) kastedilir. Ancak bazen de
    kişinin cehennemde ebedî kalmasını değil, cehennem ile tehdit
    edilmesini gerektiren ve onu İslâm dininden çıkarmayan küfr-i asgar
    (küçük küfür) kastedilir. Bu küfür çeşidi ancak kişinin fâsıklık
    ve isyankârlıkla
    damgalanmasına sebep olur.
    406 Bk. 63/Münâfıkun, 6
    407 Bk. 9/Tevbe, 84
    408 Ali bin Ebi’l-Izz ed-Dımaşkî, el-Akîdetu’t Tahâviye Şerhi, 2/434
    409 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 335-336
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 133 -
    Birinci anlamıyla küfür (yani küfr-i ekber), Hz. Peygamber’in
    getirmiş olduğu dinden zarûri olarak bilinen her şeyi veya bunların
    bazısını kasden inkâr etmek ve reddetmek demektir. İkinci
    anlamıyla küfür (küfr-i asgar) ise Allah’ın emrine muhâlefet sayılan,
    yahut onun nehyettiği yasakları işlemek suretiyle gerçekleşen
    diğer günahları kapsamaktadır. İşte bu küfür çeşidi hakkında şu
    hadisler gibi birçok hadis bize ulaşmıştır:
    a- “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse küfretmiş olur.” veya “şirk
    koşmuş olur.”
    b- “Müslümana sövmek fâsıklık, onu öldürmek ise küfürdür.”
    c- “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olmayın”
    d- “Babalarınızı reddetmeyin. Çünkü babalarınızı reddetmeniz
    sizi
    küfre götürür.”
    Bizim bu tür hadisler hakkındaki değerlendirmemiz şöyledir:
    Bu ve benzeri nasslarda vârid olan küfür, diğer bazı delillerden
    dolayı, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Çünkü ashâb da birbiriyle
    savaşmıştı. Ama onlardan bazısı diğer bazısını tekfir etmiyordu.
    Emiru’l-Mü’minin Ali bin Ebî Tâlib’den yakın olarak bize
    ulaşmıştır ki, o, Cemel ve Sıffîn savaşlarında kendisiyle savaşanları
    tekfir etmiyordu. Sadece onları
    bağî/âsî sayıyordu. Şüphesiz Hz.
    Peygamber’in Ammar’a söylediği şu hadis sahihtir: “Seni bağî bir
    topluluk öldürecektir.”
    Yine Hâricîler hakkındaki şu hadis de sahihtir: “Onlarla iki
    tâifeden hakka yakın olanı savaşacaktır.” Gerçekten de onlarla
    Hz. Ali
    ve beraberindekiler savaşmıştı.
    Yine Kur’ân-ı Kerim de birbiriyle savaşan iki taifenin mü’min
    olabileceğini isbat etmiştir: “Mü’minlerden iki tâife birbiriyle savaşırsa...”
    410 Ayrıca onlar arasında din kardeşliğinin devam ettiğini de
    isbat etmiştir: “Şüphesiz mü’minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin
    arasını bulup düzeltin.” 411
    Şu hadis de bu hususu belirtiyor: “Kim (müslüman) kardeşine kâfir
    derse...” İşte bu hadiste birbirlerine kâfir diyen iki müslümanın kardeş
    olduğunu ve bu olayın müslüman ile kâfir arasında olmadığını
    belirtiyor. Böylece de kardeşine
    kâfir diyenin bu sözüyle İslâm dairesinden
    dışarı çıkmadığına
    delâlet etmektedir.
    “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, şüphesiz küfretmiştir.” veya
    410 49/Hucurât, 9
    411 49/Hucurât, 10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    “şirk koşmuştur”412 hadisi ile “kim bir arrâfa veya kâhine gider de onun
    dediğini tasdik ederse, şüphesiz o, Allah’ın Muhammed (s.a.s.)’e gönderdiğini
    inkâr etmiştir” 413 şeklindeki
    hadis ve buna benzer hadisler de
    yukarıdaki gerçeği ifade etmektedirler.
    Geçmiş asırlar boyunca müslüman âlimlerden hiçbir i yukarıdaki
    fiilleri dinden çıkaran ve İslâm’dan döndüren fiiller olarak saymamıştır.
    Şüphesiz ki insanlar daima çeşitli zamanlarda Allah’tan
    başkasına yemin ediyorlar, falcıları ve kâhinleri tasdik ediyorlardı.
    Bu tür hareketleri yüzünden ilim ve din adamları onları yadırgıyorlar,
    onların sapık ve fâsık olduklarını söylüyorlardı. Fakat onların
    mürted olduklarına hüküm vermiyorlar, onları eşlerinden ayırmıyorlar,
    onların cenazeleri üzerine namaz kılınmamasını veya
    müslümanların kabristanında defnedilmesini nehyetmiyorlar. Bu
    ümmetin,
    dalâlet üzere icma yapmayacakları bize merfu bir hadis
    ile ulaşmıştır.
    İşte bu sebeple, İbn Kayyım bazı günahlara küfür itlak eden
    birçok hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Burada kastedilen
    şudur: Bütün günahlar küfr-i asgar nevindendir. Bu ise tâat ile
    amel etmek olan şükrün zıddıdır. Çalışma (sa’y) ya şükürdür ya da
    küfürdür (nankörlüktür). Üçüncü bir çalışma türü ne bundandır
    ne de şundan.” 414
    İkinci mânâdaki küfre, yani küfr-i asgara gelince, onun zıddı
    da şükürdür. İnsan ya bir nimet için şükredici olur ya da hakkını
    yerine getirmeyerek nankör olur. Allah Teâlâ insanın bu vasfı
    hakkında
    şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz ona yolu gösterdik. Artık o ya
    şükredici olur, ya da kâfir (nankör) olur.” 415 Başka bir âyet-i kerimede
    Yüce Allah şöyle buyurur: “Her kim şükrederse, o ancak kendisi lehine
    şükretmiştir. Kim de küfrederse (nankörlük yaparsa), şüphesiz benim
    Rabbim müstağnîdir ve kerimdir...” 416
    Sahih-i Buhârî’de kadınların cehenneme girmelerinin sebebi
    hakkındaki hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz onlar inkâr ediyorlar
    (nankörlük ediyorlar).” Bunun üzerine sahâbe dedi ki: “Allah’ı
    mı inkâr ediyorlar?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Onlar dostluğa
    ve iyiliğe küfür (küfrân-ı ni’met) ediyorlar.” 417
    412 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    413 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no:
    3904; Ahmed bin Hanbel, II/408
    414 İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricu's-Sâlikin, c. 1, s. 355
    415 76/İnsân, 3
    416 27/Neml, 40
    417 Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni'l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı) ve
    “Bâbu Küfrun Dûne Küfr” (Küfür Olmaksızın Küfür Bâbı)
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 135 -
    Hâfız İbn Hacer Askalani, Kurtubi’nin şu sözünü nakletmiştir:
    “Şâri’in (Şeriat koyucunun) lisanında küfür, İslâm dininden olan
    şer’î hususlarla
    ilgili zarûrâtı bilerek inkâr etmek mânâsında kullanılmıştır.”
    Daha sonra İbn Hacer şunları belirtmiştir: “Ancak bazen
    de şeriatta küfür, nimete karşı nankörlük, nimeti veren zâta
    şükretmeyi terk etmek ve nimetin hakkını vermemek mânâsında
    kullanılmıştır. Bu hususta Sahih-i Buhârî’nin “İman kitabı”nın
    “Kocaya nankörlük” ve “Küfür fiilini işlediği halde kâfir olmama”
    bölümlerinde,
    büyük günah işleyenleri kâfir sayan Hâricîlerin fikrini
    çürütücü hadisler mevcuttur. Buhârî’nin “Kitabu’l-İman” bölümündeki
    “küfr dûne küfr” (küfür olmayan küfür/nankörlük) babındaki
    Ebû Said (r.a.)’ın rivâyet ettiği “onlar iyiliği inkâr ediyorlar...”418
    şeklindeki hadis de bu hususu anlatmaktadır.”419
    Bundan dolayıdır ki İmam Buhârî Sahih’inde “Kitabu’l-İman”
    bölümünde, büyük günahları işlemeleri sebebiyle müslümanları
    tekfir eden Hâricîler’i reddetmek için birçok “bab”lar koymuştur.
    İşte bu “bab”lardan biri de “Bâbu Küfrâni’l-Aşîri” ve “Küfrun
    Dûne Küfrin” bahsidir. “Küfrun dûne küfr” (“Küfür işlediği halde
    kâfir olmama”) ibâresi, Allah Teâlâ’nın “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler
    var ya, işte onla kâfirlerin ta kendileridir” 420 kavl-i şerifinin
    tefsiri hakkında İbn Abbas ve bazı tâbiînden rivâyet edilmiştir.
    Bu da gösteriyor ki küfür, büyük ve küçük diye iki kısma ayrılır.
    Bu taksimat selef âlimleri tarafından
    yapılmış ve günümüze kadar
    gelmiştir. Aynı taksimat şirk, fısk, zulüm ve nifak için de gösterilebilir.
    Yani şirk, fısk, zulüm ve nifak da aralarında
    büyük ve küçük
    diye ayrılabilirler. Büyük olanlar, cehennemde ebedi kalmayı gerektirirken
    küçük olanlar ise böyle bir şey gerektirmez. 421
    Bu konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye şöyle diyor: “Kitap ve
    Sünnetin delâletiyle Ehl-i Sünnet ve’1-Cemaat’in görüşü şu şekilde
    kesinleşmiştir. Ehl-i Sünnet, kıble ehlinden hiçbir kimseyi
    bir
    günah sebebiyle tekfir etmez. Yine işlediği bir amel sebebiyle
    kişiyi İslâm’ın dışına atmazlar. Ne var ki; o amel içki içme, çalma
    ve zina gibi yasaklanmış bir fiil olmalı ve imanın terkini içermemeli...
    Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten
    sonra dirilme gibi Allah’ın inanılmasını emrettiği şeyleri
    terk etmek, kişiyi küfre sokar. Tevâtür yoluyla sâbit olan apaçık
    farzların farziyetine inanmamak ve yine tevâtür yoluyla sâbit
    olan haramların
    helâllığına inanmak sebebiyle kişi küfre girer.
    418 Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni'l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı)
    419 İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, c. 13, s. 75
    420 5/Mâide, 44
    421 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 85-90.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    Eğer sen günahlar, emredileni terketmek yasaklananı
    da yapmak
    şeklinde iki kısma ayrılır dersen cevabım şu olur: Kul kendisine
    emredileni terkettiği takdirde, ya emredilenin farz olduğuna
    inanır veya inanmaz. Eğer farziyetine inanır, yapmayı terkederse
    farzın tümünü terketmemiş olur. Aksine bir kısmını yerine getirmiş
    olur ki, o da inanmasıdır. Bir kısmını da terk etmiş olur ki, o
    da amelidir. Haram kılınan şey de böyledir. Kişi haramı işlediği
    vakit ya onun haramlığına inanır veya inanmaz. Eğer haramlığına
    inanarak işlerse, farzı yapmak ve haramı işlemek gibi
    ikisini
    bir araya getirmiş olur ve böylece hem iyiliği
    hem de kötülüğü
    olur. Söz, ancak tevâtür yoluyla sübut bulmuş şeylerin haramlığına
    ve farziyetine inanmayı terketmek sûretiyle mâzur sayılmayacak
    konular hakkındadır. Bir özrü sebebiyle bilmediği veya te’vil
    etmesi yüzünden terkettiği ya da işlediği fiile gelince, bunu işleyen
    kişi kâfir olmaz. Hükümlere
    inanmamanın küfür olduğuna
    ve sadece haramı işlemenin küfür sayılmayacağına gelince, bu
    kendi mevzûsunda karara bağlanmıştır. Allah’ın kitabındaki
    şu
    âyet-i kerime buna delil teşkil etmektedir; “...Eğer onlar tevbe eder,
    namazlarını kılar ve zekâtı verirlerse sizin din kardeşlerinizdir...” 422
    Günahlara gelince, Kur’an’da hırsızın elinin kesilmesi, zânînin
    sopalanması
    cezası vardır. Kur’an, onların küfrüne hükmetmemiştir.
    İki gruptan biri diğerine saldırmakla birlikte
    birbirlerini öldürmeleri
    de aynı şekildedir. Fakat
    iman ve kardeşlik her iki grup için
    de geçerlidir. Cana kıydığından ötürü kendisine kısas gereken katili
    de Kur’an “kardeş” olarak nitelendirmektedir. 423 Cenâb-ı Hak
    katili (kardeş) olarak isimlendirdi.
    Buhârî ve Müslim’de Ebû Zer hadisi yer almaktadır. Hz. Peygamber
    (s.a.s.) ona Cebrail’den naklen şöyle buyurdu: “Lâ ilâhe
    illâllah diyen cennete girer. Zina etse de, çalsa da ve şarab içse de... Hem
    de Ebû Zerr’in burnu yerde sürtülse de...” 424 Yine bir hadis-i şerif şöyledir:
    “Kimin kalbinde
    zerre ağırlığınca iman varsa, kimin kalbinde zerre
    ağırlığınca iman varsa ateşten çıkar.”
    Yukarıdan beri zikrettiğimiz bu naslar imanla birlikte büyük
    günah işleyenin küfre girmeyeceğine delil teşkil ettiği gibi,
    Hâricîlerden bir grup bid’atçinin düşüncelerinin aksine şefaat sayesinde
    cehennemden
    çıkacağına, delâlet etmektedir. Mûtezile
    şefaat
    konusunda ihtilâf halindedir. Yine bu naslar, büyük günah
    işleyenleri cehennemden çıkaran imanın
    emredilen hasene (iyilik)
    422 9/Tevbe, 11
    423 Bk. 2/Bakara, 178
    424 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları 2/266-270
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 137 -
    olduğuna ve hiçbir günahın
    ona engel olmayacağına delâlet etmektedir.”
    Başka bir yerde İbn Teymiyye şöyle diyor: “Bundan
    dolayı selef
    ulemâsı, ‘itikad kitaplarında; biz kıble ehlinden hiçbir kimseyi günahı
    sebebiyle tekfir etmeyiz. Yine hiçbir kişiyi amelinden dolayı
    İslâm’dan çıkarmayız’ diyor.” Tekfirci gençlerin düştüğü hatalardan
    biri de iki küfrü birbirine karşıtırmaktır. Aynı şekilde onlar,
    küçük günah olan fısk ile küfrü, zulüm ile küfrü birbirine karıştırıyorlar.
    Onlar, bunların tümüne “şirk” mânâsını
    veya benzerini
    vermekteler.
    Fakat Kur’an ve Sünneti inceleyenler böyle olmadığını
    görürler.
    Tekfircilerin sözlerinden bir örnek: Zulüm
    de küfür demektir.
    Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “...Kâfirler zâlimlerin ta
    kendileridir.”
    425 Hiç kimse, kâfirin küfrü sebebiyle kendi nefsine zulmettiği
    hususunda kuşkuya kapılamaz. Fakat her zâlim kâfir midir?
    Kesinlikle hayır. Çünkü Kur’an’da Hz. Yûnus şöyle duâ ediyor;
    “Senden başka
    ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Çünkü ben zâlimlerden
    oldum.”426
    Küfür ile fıskı birbirine karıştırma konusuna gelince
    gençler
    buna şu âyeti delil getiriyorlar; “Biz sana
    apaçık âyetler indirmişiz.
    Onları sadece fâsıklar inkâr ederler.” Füsûk (fâsıklık) kelimesi küçük
    günahlar ve küfür için de kullanılmıştır. Bunun için her kâfir
    aynı zamanda
    fâsıktır; fakat her fâsık kâfir değildir. Cenâb-ı Hak
    Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “...Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.
    İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir...” 427 Hiç kötü lakaplarla
    çağırmak küfrü gerektiren
    şeylerden olur mu? Bunu kim
    söyleyebilir?
    Fısk ve zulüm kelimeleri hatta bazen “küfür” kelimesi,
    Kur’ân-ı
    Kerim’de kâfir için de müslüman için de kullanılıyor. Bundan dolayı
    tedbirli davranmak
    ve acele etmemek gerekir. Buradaki küfür
    sözü, sahibini dinden çıkarmayan küçük küfürdür. Zira büyük küfür,
    sahibini dinden
    çıkarır. Her kâfir hem zâlim, hem de fâsıktır.
    Fakat
    her zâlim veya fâsık, kâfir değildir.
    “El-Kevâşiful-Celiyye an Meâniyi’l-Vâsıtıyye” adlı
    kitapta şöyle
    denilmektedir: “Fısk kelimesi, sözlük anlamı bakımından istikametten
    çıkmak ve sapmak anlamına gelir. Bu sebepten dolayı
    sapmış kişiye fâsık denildi. Şeriat bakımından fâsık, büyük günah
    425 2/Bakara, 254
    426 21/Enbiyâ, 87
    427 49/Hucurât, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    işleyen veya küçük günahta ısrar eden kişi anlamına
    gelir. Fâsıklık
    iki kısımdır. Biri itikadî, diğeri amelîdir. Zina, adam öldürmek ve
    livata gibi... İslâm milletine bir lütuf olarak uzun süre müslümanlar
    küfrü gerektirecek masiyetleri işlemediler. Ehl-i sünnet
    ve’1-Cemaat “büyük günah” işleyenin kâfir olmadığını
    ve İslâm
    dininden çıkmadığı görüşü üzerinde
    ittifak etmişlerdir. İslâm’dan
    ve imandan çıkmayacağı,
    küfre girmeyeceği üzerinde de ittifak
    sağlamışlardır.”
    İbn Teymiyye, müslümanların fâsıklarından bahsederken şöyle
    diyor: “Ehl-i sünnet ve’1-Cemaat, müslümanların fâsıklarının, imanın
    kökünün ve bir kısmının kendileriyle beraber olduğuna,
    imanın
    tümünün bulunmadığına inanırlar. Bu iman sayesinde onlar
    cennete girmeyi hakederler. Yine Ehl-i Sünnet, fâsık müslümanların
    cehennemde
    ebedî kalmayacakları, bilakis kalbinde buğday
    tanesi veya hardal tanesi kadar iman bulunan kişinin
    cehennemden
    çıkacağı kanaatindedirler.” 428
    Diğer birçok âlim-yazar gibi Samarraî’de câhiliye, itikadî
    şirk, amelî şirk... gibi kavramların tekfirde
    aşırı gidenlerce nasıl
    yanlış ve yüzeysel değerlendirildiğini
    ortaya koymuştur. Câhiliye
    hakkında şöyle
    der: “Câhiliyet hakkında vârid olan hadislere
    geçmeden
    önce şunu söylemek istiyorum: ‘Gerçekten câhiliyet
    Allah’ın şeriatının tatbiki ile ilgili bir durum, bir nitelik olunca bazen
    küfür ifade eder... Yöneticilerden
    kim, beşerî kanunu Allah’ın
    düzeninden üstün
    tutarak onu reddederse bundan ötürü kâfir
    olur. Çünkü o, Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmediyor
    ve
    Allah’ın kanununa dil uzatıyor. Câhiliyet, câhiliyet açılıp saçılması,
    câhiliyet taassubu gibi adet ve geleneklerle ilgili bir durum olduğu
    vakit bu, Allah’ın
    şeriatına tercih edilmedikçe bazen masiyet
    (günah) veya fısk ifade eder.” 429
    Tekfirde aşırı giden grubun gençleriyle çok sık karşılaştığını
    ifade eden Samarraî kitabının bir yerinde
    şunları anlatıyor:
    “Gençlere; ümmeti tümüyle dininden çıkarıp küfür
    girdabına atan
    bu önemli konuyu sorduğumuzda, müslümanların küfre girdiklerini
    söylediler. Müslümanlar şehâdet kelimesini dilleriyle söyleyip,
    anlamını bilmiyorlar ve içeriğiyle amel etmiyorlar” diyorlar.
    Gençlerden biri: Şeker kutusu tuz ile doldurulsa ve üzerine şeker
    yazılsa, bu işlem onun tuz olma gerçeğini
    değiştirir mi? Bir adama
    ilaç yazılsa; fakat adam almasa hatta yalan olduğunu iddia etse
    bu gerçeği değiştirebilir mi?
    428 Abdurrezzak Samarraî, Tekfir Olayı, Vahdet Yay. s. 74-81.
    429 A.g.e., s. 158-159.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 139 -
    Ey ateşli gençler bize daha fazla bilgi veriniz, dediğimizde,
    onlar
    dediler ki, Peygamber zamanındaki bir müslüman, câhilî toplumdan
    İslâmî topluma geçen
    bir adamdı. Ama şehâdet kelimesini
    diliyle söyleyip
    hicret etmeden yerinde kalan kişi müslüman değildir.
    Yukarıda söylenenlere göre topluluklar bu haliyle
    İslâm’a
    göre hareket etmiyor. O toplumun amelleri,
    tutumları, iktisadi
    metodları ve siyaseti tümüyle İslâm dışı olunca; o toplum da câhilî
    toplum demektir.
    O toplumun tüm fertleri; bizce delil ve burhan
    ile aksi sâbit olmadıkça küfre girmişlerdir.
    Kahire’nin “Medinetü’l Mühendisîn” semtinde sohbet ettiğim
    gençlere dediğimi burada zikrediyorum.
    Gençlere dedim ki: “Sizler
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği Allah’ın şeriatına mı uyuyorsunuz,
    yoksa Yunanlı kâfir Aristo’nun mantığına mı?” Bu sözün
    üzerine gençler, tedirgin oldular ve: “Allah’a sığınırız, bu ne
    biçim söz?” dediler. O vakit ben de: “Öyleyse bana cevap veriniz...
    Yanımıza
    bir Yahudi, bir Hıristiyan veya bir müşrik genç girse ve:
    Aklım İslâm’a ve onun getirdiklerine yattı, ben müslüman olmak
    istiyorum, ne yapayım dese, ne cevap veririz?”
    Gençlerden bazısı, ona şehâdet kelimesini söylemesini
    telkin
    ederiz, dedi. Ben de: Bunu söylese ve şehâdet getirse, o sırada
    gence bir kalb nöbeti gelse ve oturduğu yerde ölse, hükmü nedir?
    diye sordum. Dediler ki: O müslümandır. Ben de onlara: Fakat
    siz tuzu keşfetmemiştiniz, onun tuz mu yoksa şeker mi olduğunu
    öğrenmemiştiniz? dedim. Bu sefer gençler:
    Şehâdet getirmekle
    İslâm’a girdi:” dediler. Ben de: Bu iyi. Fakat siz onu denemediniz.
    Bakalım ki o şehâdetin manasını anlıyor mu, anlamıyor mu? O,
    İslâm’a ait hiçbir hükmü yerine getirmedi... dedim.
    Gençler: Biz ona mühlet verir, toplumun fertleri gibi olacak mı,
    onların hükmünü alacak mı diye bakarız.
    Veya ayrıcalık gösterir
    ve gerçekten müslüman olur, dediler. Ben, bu kadarı bana yeter
    dedim. Zira o genç müslüman olmuş ve şehâdet getirmekle müslümanlığını
    ilan etmiş oldu. Bundan başkası olamaz. Rasûlullah
    (s.a.s.) döneminden günümüze kadar müslümanların bildikleri de
    bu zaten. Bundan fazlası kabul
    değil. Şehâdet getiren bu adamdan
    küfrünü ifade eden bir şey zuhur ederse, biz bu noktada,
    onun küfrüne
    ve dinden dönmesine hükmederiz, dedim.
    Nihâyet üzerinde şeker yazan kutuyu gören kişi, kutunun içinde
    tuz olduğu kanaati kesinleşinceye kadar, onun şeker olduğuna
    inanacak. Aynı şekilde şehâdet getirip, müslüman olduğunu ilan
    eden kişi, İslâm’dan ayrıldığı kesinleşinceye kadar müslümandır,
    aksi değil. Yani İslâm sâbit olduğu sürece küfür asıl olamaz. Çünkü
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    asıl bulunduğu hal üzere kalır. Müslüman, dinden döndüğü sâbit
    oluncaya kadar müslümanlık üzerine kalır. Fukaha bundan daha
    da ötede bir görüşe sahip. Onlar diyorlar ki; Halk bir müslümanın
    küfrünü gerektiren bir durumuna şahit olsa, fakat adam bunu
    inkâr etse, adamın sözü geçerlidir,
    onların sözü değil. Fukahadan
    bazısı, “Kur’an’ın eksik olduğunu” söylemekle itham edilen kişi
    gibi, O da hakkında yapılan ithamlarla bir ilişkisi
    bulunmadığını
    söylemesini şart koşarlar. Yani bu ithamı yalanlaması gerekir, derler.
    Bu konuda bu kadarı yeter...”
    Küfür ülkesinde yaşayan müslümanların tâğûtî hükümlerle
    muhâtap olmaları durumunda onların itikadına nasıl bir zarar
    gelebilir? Eserinin bir bölümünde
    de bu sorunun cevabını ortaya
    koyan A. Samarraî konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye’den görüşler
    aktarıyor. Buna göre Firavun’un karısı, Yusuf (a.s.), Necaşî gibi fert
    ya da az bir grupla müslüman olan kişiler küfür ülkesinde yaşayıp
    bazen de küfür hükümlerine muhâtap olmuşlardır. Ve bu durum
    da onların itikadına zarar vermemiştir. Hatta buna ek bir örnek
    olarak -yine İbn Teymiyye’den aktarma yapılarak- Tatarlar arasında
    müslümanların hâkimlik
    veya imamlık görevinde bulunduğu
    da kaydedilmektedir.
    Samarraî bu son örneği de İbn Teymiyye’nin
    Mecmu’ul-Fetevâ’sından aldığını kaydediyor.
    Tekfirde aşırı
    gidenler, bazı büyük günah sahiplerini tekfir etmektedirler.
    İtikadî şirk ile amelî şirki ayırmamaktadırlar.
    Bu da
    Hâricîlerde bulunan bir özelliktir. 430
    Korunması ve Sakınılması Gerekenler; Tevhid ve Küfür
    1- Tevhîd kelimesi ile hem dine girilir ve hem de dinden çıkılır.
    Tevhid kelimesinin menfi yönündeki hareketleri, insanı dinden
    çıkarır.
    2- Tevhîd kelimesi kulun kendine ve çevresine ikrârıdır (yani
    kimliğinin göstergesidir) ve aynı zamanda tevhîd kelimesi kulun
    Rabbine olan imanının, teslimiyetinin
    ve Rabbiyle olan ilişkisinin
    bildirgesidir.
    3- Olumluluk üzerine yapılan ikrar ispatı gerektirir.
    Ama olumsuzluk
    üzerine yapılan şehâdet ise açıklamayı gerektirir (yani
    tevhîd kelimesini söyleyen
    birisinden tevhidini kabul, reddeden
    birisinden
    ise ne için redd ettiğini açıklaması istenebilir).
    4- Şer’î hükümlerin delâlet ettiği mânâ ve ihtivâ ettiği mânâları
    muhâfaza etmek gerekir.
    430 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 246-257.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 141 -
    5- Zarûri olarak bilinmiş olan şeylerden korunmak.
    Örneğin;
    müslüman birisinin müslümanlığında durmak
    ve kâfir birisinin de
    küfründe durmak gibi.
    6- Zâtın beraati ve zâhirin kabul edilmesinde kesinlikle
    belli
    olan usûlleri yok etmekten kaçınmak.
    7- Söylenilen söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
    kadar
    hak ve doğrudur. Zan ise hakikati ve doğruluğu çıkmayana kadar
    yalandır.
    8- Allah’ın dininde cürüm işlemek ve ilimsiz olarak delillere
    saldırmaktan sakınmak gerekir. Zira böyle yapmak dinin gitmesine
    delillerin yok olmasına
    sebep olmaktadır.
    9- Şiddetten ve şiddetli olmaktan kaçınmak, yükümlülükten
    sıyrılmak gerekir. Buna karşılık ise hikmetle kuşanmak, dâvâda
    güzel sabırlı olarak davranmak, Hakka tâbi olunsun diye hakkı
    açıklamak
    ve bâtıldan uzaklaşmak için de bâtılı açıklamak gerekir.”
    431
    Müslüman zümreden birçoğunun iman ve küfür konularından
    bahsedilirken “İtikadî küfür, amelî küfür” gibi ayırımları
    duyduklarında bu ayırımları kabul etmediklerini görebiliyoruz.
    Oysa bu bir gerçektir
    Yani her şirk ve her küfür, sahibini kâfir yapmayabilir.
    432
    Haksız Tekfirin Tehlikesi
    Herhangi bir insan hakkında küfür hükmünü vermek gerçekten
    de ciddi ve tehlikeli bir hükümdür. Çünkü onun tekfir edilmesi
    halinde şu son derece tehlikeli etkiler terettüb etmektedir:
    1. Kestiği yenmez, onunla samimiyet kurulmaz, sır verilmez,
    velî/dost, yardımcı ve yönetici kabul edilmez. Nikâhlı karısının
    onunla beraber kalması helâl olmaz ve bu sebeple ikisinin birbirinden
    ayrılması gerekir. Çünkü müslüman bir kadının bir kâfire zevce
    olmasının sahih olmadığı
    yakin olarak bilinen icma ile sâbittir.
    2. Onun çocuklarının, onun idâresinde kalmaları câiz değildir.
    Çünkü bu durumda onlar hakkında emin olunmaz ve onun küfrünün
    çocuklarına tesir etmesinden korkulur. Özellikle
    onun çocuklarını
    yumuşaklıkla ve şefkatle ziyaret etmesi,
    bu etkiyi artırır.
    Bundan dolayı onlar İslâm toplumuna mensub olan herkesin boynuna
    emanettirler.
    431 Muhammed Salih Ebu Ali, Mefâhim
    432 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi s. 189
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    3. Şüphesiz o, sarih küfür ve apaçık riddet ile dinden çıktıktan
    sonra İslâm toplumu üzerinde borç olan velâyet ve yardım hakkını
    kaybeder. Bu sebeple de kendi kendisi uyanıp geri dönene kadar
    ve tekrar hidâyete erişinceye kadar onunla ilişkilerin kesilmesi ve
    toplumdan ona en yakın sığınağın kapatılması
    gerekir.
    4. Onun, tevbeye davet edilmesi, zihninden şüphelerinin giderilmeye
    çalışılması ve ona delillerin ikame edilmesinden sonra
    hakkında mürted hükmünün infaz edilmesi için İslâm mahkemesi
    önünde muhakeme edilmesi gerekir.
    5. O öldüğünde onun hakkında müslümanlar üzerinde icra
    edilen hükümler icra edilmez. Bu sebeple cenazesi yıkanmaz,
    üzerine
    namaz kılınmaz, müslümanların kabristanında defnedilmez
    ve bir murisi öldüğünde ona vâris olmadığı gibi, başkası da ona
    vâris olamaz.
    6. Yine o küfür halinde öldüğü zaman Allah’ın (c.c.) lânetini,
    rahmetinden kovulmayı ve cehennem ateşinde ebedi olarak kalmayı
    hak eder.
    İşte bu hükümler, Allah’ın kullarından birisinin hakkında tekfir
    hükmünü veren kişinin, bu dediğini söylemeden evvel birçok kez
    irkilip geriye çekilmesini gerektirir.433
    Küfürden Korunma Yolları
    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve
    Allah’ın râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği
    İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük
    emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin
    ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan
    nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar
    olarak ölün.”434 Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin
    azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının
    bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid olarak
    Yüce Allah’a herhangi bir şekilde herhangi bir şeyi, bir kimseyi,
    kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve putu şirk/eş
    koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü kim Allah’a şirk
    koşarak ölürse cehhenneme girecektir.435 Kim de Allah’tan başka
    hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a hiçbir şeyi şirk
    433 Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih
    Geçit), İstanbul, 1998 31-32
    434 3/Âl-i İmrân, 102
    435 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
    4/Nisâ, 48, 116
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 143 -
    koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.436
    Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında
    çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde
    müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek
    imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona
    herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini
    harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak,
    şirk ve irtidaddan korunmak, küfre yaklaşmamak için gerekli olan
    bazı önemli hususları kısaca sayalım:
    1. Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    2. Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği
    amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için
    âzamî gayret harcamak,
    3. Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    4. Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir
    şekilde geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam
    içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    5. Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak,
    bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    6. Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok
    sevmek, onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden
    üstün tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların
    rızâlarını esas almak,
    7. Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
    baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
    hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri,
    güzel bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
    tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve
    cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
    8. İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
    bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    9. Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan
    ve benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek,
    hatırlayarak, imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza
    436 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151;
    Tirmizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 144 -
    edebilmek için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî
    olarak duâ bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek.
    Rasûlullah (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman”
    ister;437 her namazın akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir
    azâbından”,438 “küfürden ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı.439 Hz.
    Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün mü’minlere sabah akşam
    yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır:
    “Allah’ım, bile bile şirk koşmaktan Sana sığınırım, bilmediklerimden
    de Senden af dilerim.” 440
    437 Tirmizî, Deavât 30
    438 Nesâî, İstiâze 16, 29
    439 Nesâî, İstiâze, 16, 29
    440 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 351-354
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 145 -
    Küfürle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A Küfür Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (-Küfür ve Kâfir-
    Toplam 525 Yerde) Küfür Kelimesinin İsim ve Fiil Halde Kullanılışlarının
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 367 Yerde): 2/Bakara, 6, 26, 28, 39, 61, 85,
    88, 89, 89, 90, 91, 93, 99, 102, 102, 102, 105, 108, 121, 126, 152, 161, 171,
    212, 217, 253, 256, 257, 258, 271; 3/Âl-i İmrân, 4, 10, 12, 19, 21, 52, 55, 55,
    56, 70, 72, 80, 86, 90, 90, 91, 97, 98, 101, 106, 106, 112, 115, 116, 127, 149,
    151, 156, 167, 176, 177, 178, 193, 195, 196; 4/Nisâ, 31, 42, 46, 51, 56, 60, 76,
    84, 89, 89, 101, 102, 131, 136, 137, 137, 137, 140, 150, 150, 155, 155, 156,
    167, 168, 170; 5/Mâide, 3, 5, 10, 12, 12, 17, 36, 41, 61, 64, 65, 68, 72, 73, 73,
    78, 80, 86, 103, 110, 115; 6/En’âm, 1, 7, 25, 30, 70, 89; 7/A’râf, 66, 90; 8/Enfâl,
    12, 15, 29, 30, 35, 36, 38, 50, 52, 55, 59, 65, 73; 9/Tevbe, 3, 12, 17, 23, 26,
    30, 37, 37, 40, 40, 54, 66, 74, 74, 80, 84, 90, 97, 107; 10/Yûnus, 4, 4, 70; 11/
    Hûd, 7, 17, 27, 60, 68; 13/Ra’d, 5, 7, 27, 30, 31, 32, 33, 43; 14/İbrâhim, 7, 8,
    9, 13, 18, 22, 28; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 39, 55, 72, 84, 88, 106, 106, 112; 17/İsrâ,
    69, 98; 18/Kehf, 29, 37, 56, 80, 102, 105, 106; 19/Meryem, 37, 73, 77, 82; 21/
    Enbiyâ, 30, 36, 39, 97; 22/Hacc, 19, 25, 55, 57, 72, 72; 23/Mü’minûn, 24, 33;
    24/Nûr, 39, 55, 57; 25/Furkan, 4, 32; 27/Neml, 40, 40, 97; 28/Kasas, 48; 29/
    Ankebût, 7, 12, 23, 25, 52, 66, 67; 30/Rûm, 16, 34, 44, 44, 51, 58; 31/Lokman,
    12, 23, 23; 32/Secde, 28; 33/Ahzâb,25; 34/Sebe’, 3, 7, 17, 31, 33, 33, 43, 53;
    35/Fâtır, 7, 14, 26, 36, 39, 39, 39, 39; 36/Yâsin, 47, 64; 37/Sâffât, 170; 38/Sâd,
    2, 27, 27; 39/Zümer, 7, 7, 8, 35, 63, 71; 40/Mü’min, 4, 6, 10, 10, 12, 22, 42,
    84; 41/Fussılet, 9, 26, 27, 29, 41, 50, 52; 43/Zuhruf, 33; 45/Câsiye, 11, 31; 46/
    Ahkaf, 3, 7, 10, 11, 20, 34, 34; 47/Muhammed, 1, 2, 3, 4, 8, 12, 32, 34; 48/
    Fetih, 5, 22, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 7; 51/Zâriyât, 60; 52/Tûr, 42; 54/Kamer,
    14; 57/Hadîd, 15, 19; 59/Haşr, 2, 11, 16, 16; 60/Mümtehıne, 1, 2, 4, 5; 61/
    Saff, 14; 63/Münâfıkun, 3; 64/Teğâbün, 5, 6, 7, 9, 10; 65/Talâk, 5; 66/Tahrîm,
    7, 8, 10; 67/Mülk, 6, 27; 68/Kalem, 51; 70/Meâric, 36; 73/Müzzemmil, 17; 74/
    Müddessir, 31; 80/Abese, 17; 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 88/Ğâşiye, 23; 90/
    Beled, 19; 98/Beyine, 1, 6.
    B Kâfir Kelimesi ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 158Yerde):
    2/Bakara, 19, 24, 34, 41, 89, 90, 98, 104, 109, 161, 191, 217, 250, 254,
    264, 276, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 28, 32, 91, 100, 131, 141, 147; 4/Nisâ, 18,
    37, 101, 102, 139, 140, 141, 141, 144, 151, 151, 161; 5/Mâide, 44, 45, 54,
    57, 67, 68, 89, 89, 95, 102; 6/En’âm, 89, 122, 130; 7/A’râf, 37, 45, 50, 76,
    93, 101; 8/Enfâl, 7, 14, 18; 9/Tevbe, 2, 26, 32, 37, 49, 55, 68, 73, 85, 120,
    123, 125; 10/Yûnus, 2, 86; 11/Hûd, 9, 19, 42; 12/Yûsuf, 37, 87; 13/Ra’d, 14,
    35, 42; 14/İbrâhim, 2, 34; 16/Nahl, 27, 83, 107; 17/İsrâ, 8, 27, 67, 89, 99; 18/
    Kehf, 100, 102; 19/Meryem, 83; 21/Enbiyâ, 36, 94; 22/Hacc, 38, 44, 66; 23/
    Mü’minûn, 117; 25/Furkan, 26, 50, 52, 55; 26/Şuarâ, 19; 27/neml, 43; 28/
    Kasas, 48, 82, 86; 29/Ankebût, 47, 54, 68; 30/Rûm, 8, 13, 45; 31/Lokman,
    32; 32/Secde, 10; 33/Ahzâb, 1, 8, 48, 64; 34/Sebe’, 17, 34; 35/Fâtır, 36, 39,
    39; 36/Yâsin, 70; 38/Sâd, 4, 74; 39/Zümer, 3, 32, 59, 71; 40/Mü’min, 14,
    25, 50, 7485; 41/Fussılet, 7, 14; 42/Şûrâ, 26, 48; 43/Zuhruf, 15, 24, 30; 46/
    Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 10, 11, 34; 48/Fetih, 13, 29, 29; 50/Kaf, 2, 24; 54/
    Kamer, 8, 43; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 4, 5; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11,
    13; 61/Saf, 8; 64/Teğâbün, 2; 66/Tahrîm, 9; 67/Mülk, 20, 28; 69/Haakka, 50;
    70/Meâric, 2; 71/Nûh, 26, 27; 74/Müddessir, 10, 31; 76/İnsan, 3, 4, 5, 24; 78/
    Nebe’, 40; 80/Abese, 42; 83/Mutaffifîn, 34, 36; 86/Târık, 17; 109/Kâfirûn, 1.
    1. Küfür Hakkında Âyet-i Kerimeler
    2. Küfrün Misali: İbrahim, 26
    3. Allah Küfre Razı Olmaz: Zümer, 7
    4. Küfürden Sakınmak: A’lâ, 14, 18-19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    5. Mü’mini Küfürle İtham Etmek (Tekfir): Nisa, 94
    6. Küfre Düşenler: Leyl, 8-10
    7. Küfredenin Küfrü Kendi Aleyhinedir: Rum, 44; Fatır, 39; Zümer, 7.
    8. Küfre Önderlik Edenin Cezası İki Kattır: Nahl, 24-25, 88.
    D Kâfirler Hakkında Âyet-i Kerimeler
    D1 Kâfirlerin İmandan Yüz Çevirmeleri
    1. Kâfirler İman Etmezler: Bakara, 6-7, 171; En’am, 7-9; A’raf, 185, 203;
    Enfal, 55; Yunus, 33, 96-97; 101-102; Hıcr, 14-15; Kehf, 55-57; Şuara, 198-
    201; Rum, 52-53, 58-59; Lokman, 25; Fatır, 22; Fussılet, 44; Hakka, 33;
    Mürselat, 50.
    2. Kâfirlerin Dostları Şeytandır: Bakara, 257; Nisa, 38, 76; En’am, 71; A’raf,
    27, 201-202; Enfal, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuara, 221-223; Fussılet,
    25.
    3. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğini İnkar Eden Kâfirler: Nisa, 42;
    En’am, 33; A’raf, 184; Yunus, 2; Ra’d, 43; İsra, 94; Saffat, 35-38; Feth, 13.
    4. Kâfirler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mucizeler İsterler: En’am,
    37, 57-58; Yunus, 48-53; Hud, 32-33; İbrahim, 9-10; Hıcr, 14-15; Kehf, 55;
    Taha, 133-135.
    5. Kâfirler, Allah’ın Ayetlerini İnkar Ederler: Enfal, 31-33; Hıcr, 90-91; Hacc,
    72; Furkan, 4-6; Şuara, 5; Rum, 58-59; Lokman, 32; Sebe’, 38; Mü’min, 56,
    63, 69-70; Fussılet, 44, 52; Casiye, 8; Nebe’, 28; Mutaffifin, 13.
    6. Kâfirler, Allah’ın Nurunu Söndürmek İsterler: Tevbe, 32-33; Yunus, 82;
    Hacc, 15; Saf, 8-9.
    7. Kâfirler, Kur’an’ı İnkar Ederler: Bakara, 170, 181, 231; Al-i İmran, 19,
    72; Riza. 51. 140; Maide, 44; En’am, 5, 7, 25, 33, 57, 66; A’raf, 68; Enfal,
    31; Tevbe, 65; Yunus, 15, 17, 37-39; 94; Ra’d, 1, 31; Hıcr, 24-25; Nahl, 24,
    103-105; İsra, 41, 47-48, 89; Kehf, 56-57, 101, 106; Meryem, 73, 77; Taha,
    100-101, 126; Enbiya, 2, 24, 32, 50; Hacc, 51, 55, 57, 72; Mü’minun, 63,
    105; Furkan, 4-5, 30, 32, 50; Şuara, 5-6, 198-201; AnkEbût, 23, 47, 49, 68;
    Rum, 10; Secde, 22; Sebe’, 5, 43; Saffat, 12, 14; Zümer, 57; Mü’min, 4,
    81; Fussılet, 26, 40-41; Zuhruf, 36; Casiye, 9, 35; Mürselat, 50; Tekvir, 25;
    İnşikak, 20-23; Beled, 19.
    8. Kâfirlerin Düşünüp İbret Alarak Allah’ın Varlığını Anlamalarını İsteyen
    Ayetler: Bakara, 164, 242, 252; En’am, 65, 105, 109, 126; A’raf, 32, 35, 58,
    146-147; Yunus, 5-6, 15, 20, 67; Yusuf, 105; Ra’d, 2, 4; Nahl, 11-12, 67,
    69, 79; İsra, 1, 41, 59; Kehf, 105; Meryem, 77; Mü’minun, 30; Nur, 18, 46,
    58-59; Şuara, 8, 67, 121, 139, 158, 174, 190; Neml, 52, 82, 86, 93; Kasas,
    71, 73; AnkEbût, 15; Rum, 20, 27, 37, 46, 58; Lokman, 31-32; Secde, 15,
    26; Ahzab, 34, Sebe’, 9, 19; Zümer, 53, 64; Mü’min, 13, 81, Fussılet, 37,
    39; Şura, 15, 29, 32; Casiye, 3-9, 11, 13; Zariat, 20-21; Necm, 55, 58, 60;
    Hadid, 17.
    9. Kâfirler Ahireti İnkar Ederler: A’raf, 45; Hud, 7; Ra’d, 5; İsra, 98; Furkan,
    11-12, 21; Neml, 4-5, 66-67; Rum, 7; Secde, 10-11; Yasin, 48-49; Fussılet,
    54; Casiye, 32; Vakıa, 47-50; Müddessir, 43-46; Nebe’, 1-5, 27; Mutaffifin,
    10-14; İnşikak, 14-15.
    10. Kâfirler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkar Ederler: En’am, 2, 29-31; Yunus,
    7-8; Hud, 7; Ra’d, 5; Nahl, 38; İsra, 49-52; Merym, 66-67; Mü’minun, 81-
    83; Neml, 67-72; AnkEbût, 23; Secde, 10-11; Sebe’, 3; Yasin, 78-79; Saffat,
    16-18; Vakıa, 47-50, 57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7; Kıyame, 3-6; İnsan,
    27-28; Naziat, 10-14; Abese, 17-22.
    11. Allah’ın İndirdiği ile Hükmetmeyenler Kâfirdir: Maide, 44.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 147 -
    D2 Kâfirlerin Bazı Özellikleri
    1. Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf,
    28; Şuara, 106-114.
    2. Kâfirlerin Kalpleri Birbirine Benzer: Bakara, 118; Al-i İmran, 11; Hud,
    110; Zariyat, 52-53.
    3. Kâfirlerin Misali: Bakara, 171; Al-i İmran, 117; En’am, 122; A’raf, 179;
    Enfal, 55; İbrahim, 18; Yasin, 70; Muhammed, 12; Müddessir, 49-51;
    Beyyine, 6.
    4. Kâfirler, Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36;
    Beled, 5-12.
    5. Kâfirler, Birbirlerinin Yardımcılarıdır: Enfal, 73; Ahzab, 26; Casiye, 19.
    6. Kâfirler Nankördürler: En’am, 63-64; Yunus, 12, 21-23; Nahl, 53-55, 83;
    Enbiya, 46; AnkEbût, 65-67; Rum, 33-35; Lokman, 32; Saffat, 11; Zümer,
    8; Zuhruf, 9, 15, 87; Abese, 17-23; Adiyat, 1-11; Kureyş, 1-4.
    7. Kâfirler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1,
    3.
    8. Kur’an Ayetleri, Kâfirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46,
    60, 82; Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46; Casiye, 9.
    9. Kâfirler Dünyalıkla Övünürler: Kehf, 32-44; Sebe’, 34-36; Tekasür, 1-7.
    10. Kâfirler, Dünya Hayatını Ahiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; kehf, 32-
    36; Rum, 7; Kıyame, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
    11. Kâfirler, Zanla Hareket Ederler: Yunus, 36.
    12. Kâfirler, Yaratıkların En Kötüleridir: Beyyine, 6.
    13. Kâfirler, Bâtılın Mücadelesini Yaparlar: Kehf, 56-57.
    14. Kâfirlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60; Rum, 7.
    D3 Kâfirlerin Cezâsı
    1. Kâfirlerin Cezası: Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11,
    56, 151, 176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41,
    50-51; Yunus, 4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25,
    29, 104; Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; AnkEbût,
    68; Secde, 14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura,
    8, 26; Zuhruf, 74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka,
    35; İnşikak, 24; Fecr, 1-5.
    2. Kâfirler, Allah’ın Nimetinden Dünyada Faydalanırlar: Bakara, 126; A’raf,
    32; Hıcr, 3; İsra, 20; Taha, 131; Enbiya, 44; Mürselat, 46.
    3. Kâfirlerin Yaptıkları İyi İşler Boşa Gider: Bakara, 217; Al-i İmran, 117;
    Maide, 5; A’raf, 147; ibrahim, 18; Kehf,103-106; Nur, 39-40; Furkan, 23,
    77; Zümer, 47; Muhammed, 1, 3, 8-9, 32.
    4. Allah ve Melekler Kâfirlere Lanet Eder: Bakara, 161-162
    5. Kâfirlerin Malları ve Evlatları Kendilerine Fayda Vermez: Al-i İmran, 10,
    91, 116; Maide, 36; En’am, 70; A’raf, 48; Ra’d, 18; Meryem, 77-80; Casiye,
    10; Mücadele, 17; Hakka, 25-29; Leyl, 8-11; Hümeze, 2-6; Leheb, 1-3.
    6. Kâfirler, Allah’a Zarar Veremezler, Zararları Kendilerinedir: Al-i İmran,
    176-177; Muhammed, 32.
    7. Allah Kâfirlere Mühlet (Süre) Verir: Al- İmran, 178; En’am, 44; A’raf, 182-
    183, 186; Yunus, 11; Hud, 8; Ra’d, 32; Hıcr, 2; Meryem, 75; 83-84; Enbiya,
    39-40; Hacc, 44; Lokman, 24; Şura, 21; Mürselat 46; Tarık, 17.
    8. Kâfir Olarak Öleceklerin Tevbesi: Nisa, 18, 168-169.
    9. Kıyamet Günü Kâfirlerin Durumu: A’raf, 38-39, 48; Yunus, 45-46, 54;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    İbrahim, 21-22, 28-29, 49-50; Hıcr, 2, 922-93; Nahl, 27, 84-85; İsra, 72;
    Kehf, 102-104, 124-127; Furkan, 11-14, 22, 27-29; Neml, 83-85; Rum, 12,
    14-16, 55-57; Secde, 12; Ahzab, 66-68; Fatır, 36-37; Yasin, 48-53; Zümer,
    47-48, 71-72; Mü’min, 10-12, 71-72; Fussılet, 19-24; Şura, 22, 44-46;
    Duhan, 47-50; Casiye, 27, 31-35; Ahkaf, 20, 34; Tur, 11-16; Kamer, 6-8;
    Rahman, 39, 41, 43-44; Vakıa, 41-46, 51-56; Teğabün, 9; Tahrim, 7; Mülk,
    6-11; Müddessir, 8-10; İnsan, 4; Mürselat, 19, 24, 29-37, 45, 47-49; Nebe’,
    21-30; Naziat, 34-39; İnfitar, 14-16; Mutaffifin, 15-17; inşikak, 10-14;
    Tarık, 10; A’la, 11-12.
    10. Allah, Kâfirlere Hidayet Vermez: Bakara, 264; Zümer, 3; Münâfıkun, 6.
    11. Kâfirler, Azabı Gördükleri Zaman Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler:
    Fatır, 37; Mü’min, 10-11; Fussılet, 24; Şura, 44; Fecr, 24.
    12. Kâfirlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 33-34; Muhammed, 34; Vakıa, 83-87, 92-
    94; Naziat, 1, 4.
    13. Küfre Önderlik Edenlerin Cezası: Nahl, 24-25, 88.
    14. Kâfirler, Azabı Gördüklerinde Yok Olmak İsteyeceklerdir: Furkan, 13-14;
    Zuhruf, 77-78; Nebe’, 40; İnşikak, 10-11.
    15. Kâfirlerin Amellerinin Misali: Nur, 30-40.
    16. Kâfirler, Kurtuluşa Eremezler: Kasas, 82.
    17. E- Kâfir-Mü’min İlişkisi
    18. Kâfirlere Karşı Allah’ınYardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus,
    85-86; Mü’min, 56; Mümtehine, 5.
    19. Kâfirler, Mü’minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En’am, 10; A’raf, 49;
    Yunus, 48; Meryem, 73-75.
    20. Kâfirlerin Dostlukları Yoktur: Bakara, 105, 217; Al-i İmran, 28, 118-120,
    149-150; Nisa, 44-45, 101, 140, 144; Maide, 57; En’am, 68; Tevbe, 23;
    Ra’d, 37; Kasas, 86; Mücadele, 22; Mümtehine, 13.
    21. Kâfirler, Mü’minlere Zarar Veremezler: Al-i İmran, 120; Nisa, 141; Maide,
    11, 105; Enfal, 30, 59, 62-63; İsra, 45; Casiye, 19.
    22. Kâfirlere İtaat Etmekten Sakınmak: Al-i İmran, 149; Kehf, 28; Furkan,
    52; Kasas, 86; Ahzab, 1-3, 48; Şura, 15; İnsan, 24; Alak, 19.
    23. Kâfirlerin Hayatı, Mü’minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88;
    Taha, 131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü’min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf,
    20; Kalem, 14.
    24. Kâfirler, Mü’minleri Saptırmak İsterler: Nisa, 27, 44-45, 167; A’raf, 45;
    İbrahim, 3; Hıcr, 90-91, AnkEbût, 12-13.
    25. Kâfirlerden Korkulmaz: Maide, 3; Enfal, 30; Tevbe, 13-14.
    26. Kâfirlerden Yüz Çevirmek: En’am, 106, 150; Yunus, 41; Hıcr, 94; Kasas,
    87; Secde, 30; Saffat, 173-174, 178-180; Zuhruf, 83, 89; Casiye, 18; Zariyat,
    54; Necm, 29; Kamer, 6; Kalem, 8; Müzzemmil, 10.
    27. Kâfirlere Karşı Mü’minlerin Davranışları: Tahrim, 9.
    Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Dinden çıkarmayan bir kısım günahlar hakkında “küfür” kelimesi kullanmak
    caizdir: Kütüb-i Sitte, 15/ 185
    2. Küfür kelimesinin ayet ve hadislerde geldiği manalar: 15/148
    3. Küfrün, tekfir edene dönmesi meselesi: 15/ 149
    4. Mü’mine kâfir diyen,kendisi kâfir olur mu? 15/ 145-147
    5. Peygamber huzurunda iki kişinin küfürleşmesi: 12/ 296
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 149 -
    6. Kötü söz sarfeden tekfir edilebilir mi? 15/ 143
    7. Küfre düşme korkusu: 4/ 233
    8. Küfrün bazı şark cihetinde olması: 13/ 212
    9. Küfür kaç çeşittir: 15/ 147
    10. Küfrün imanı yok etmesi: 8/ 254
    11. Davet ulaştığı halde küfürde ısrar eden müşrikleri pusu yoluyla öldürmek
    caizdir: 12/ 118
    12. Kâfir ile onu öldüren ebediyyen cehennemde bir araya gelmezler:
    Kütüb-i Sitte, 5/ 34-35
    13. Kâfir diyeti: 17/ 330
    14. Kâfirin kanı antlaşmadan sonra haramdır: 5/ 169-170
    15. Kâfirin küfründen tevbe ederek dönmesi kabul edilir: 7/ 346
    16. Kâfirin cehennemdeki durumu: 14/ 462-464
    17. Kâfirken nezirde bulunan, müslüman olduğu takdirde nezri yerine
    getirir mi?
    18. Kâfirler cehennemde ebedi kalacaklar: 14/ 418
    19. Kâfirlerin cehennem yiyeceği: 4/ 239
    20. Kâfirlerin mütevatir haberi makbuldür: 14/ 250
    21. Kâfirlerle alış-veriş: 7/ 304
    22. Kâfirler necis midir? 10/ 554
    23. Kâfir olarak ölen baba ve akraba için istiğfarda bulunulmaması: 3/ 550-
    552
    24. Kâfir zimmeti: 12/ 136
    25. Kâfire karşı imanı gizlemek: 12/ 510
    26. Buhari, Cihad 102, İman 17;
    27. Müslim; İman 8;
    28. Ebû Davud, Cihad 104;
    29. Tirmizi, Tefsir 78;
    30. Nesai, Zekat 3;
    31. İbn Mace, Fiten 1;
    32. Darimi, Siyer 10
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 190-198
    2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 180-184
    3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 475-495
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 83-84
    5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 50
    6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 90-97
    7. El-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 81-84
    8. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 53-61
    9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 43-45
    10. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 81-119
    11. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 282-284 ve 424
    12. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
    13. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 11-104
    14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 339-352
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    15. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 40-63
    16. İman; Hak Y. s. 249-265 (Küfre rızâ)
    17. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, c. 2, s. 28-35
    18. İman-Küfür Sınırı, Ahmet Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 55-65
    19. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 107
    20. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 95
    21. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 11-48
    22. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, İzutsu, Pınar Y. s. 165-237
    23. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 339-354
    24. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 196-207
    25. Kur’an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 14-33
    26. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Küfr-Kâfir: 4, 186-190
    27. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 210-211
    28. İslâm Akaidi, Şerafettin Gölcük, Esra Y. s. 50-54
    29. İslâm’ın Temelleri, Mevdudi, El-Ummah Neşriyat, s. 14-20
    30. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 170-196
    31. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan El-Hudaybi, İnkılab Y. s. 93-97
    32. Kurtulan Toplum (Fırka-i Naciye), Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    s. 80-86
    33. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s.
    81-91
    34. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min-Kâfir-Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    35. Konularına Göre Ayetler -4- İman ve Küfür, Abdurrahim Ali Ural, Şule Y.
    36. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    37. Küfür Tek Millettir, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    38. Kur’an ve Hadis’e Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nedim Macit, Ribat Y.
    39. İman ve Küfür Muvazeneleri, Bediüzzaman Said Nursi, Tenvir/Sözler/
    Envar Neşriyat
    40. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y.
    41. İmam Gazali ve İman Küfür Sınırı, Süleyman Dünya, Risale Y.
    42. Küfür Sözler (Elfaz-ı Küfür), Hüseyin Aşık, Demir Kitabevi
    43. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-4, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    44. Mürtede Ait Hükümler, Numan Es-Samerrai, Sönmez Y.
    45. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    46. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    47. Vela, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    48. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
    49. “İslâm’ı Yıkın, Müslümanları Mahvedin”, Celalü’l-Alem, Nizam Y.
    50. Cahiliye Toplumunu Reddetmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    51. Alim ve Tağut, Yusuf Kardavi, İslâmoğlu Y.
    52. Akide Yetimleri, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    53. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, Numan Abdürrezzak Samarrai, Vahdet Y.
    54. Tekfirde Aşırılık, Yusuf El-Kardavi, Şura Y.
    55. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yunus, Ahenk Y.
    56. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
    BeyanY.
    57. Dinsizliğin İlkel Mantığı, Harun Yahya, Vural Y.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 151 -
    58. Dinsizliğin Kâbusu, Harun Yahya, Vural Y.
    59. “Dinsizliğin Dini” İle Mücadele, Harun Yahya, Vural Y.
    Tekfir Konusunda Yararlanılabilecek Kitaplar
    1. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yunus, Ahenk Y.
    2. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şûrâ Y.
    3. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, Abdurrezzak Samarraî, Vahdet Y.
    4. Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
    BeyanY.
    5. Cehalet Özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Guraba Y.
    6. Tekfirle İlgili 30 Risale, Ebû Muhammed Âsım el-Makdisî
    7. Hâricî Edebiyatı, Yasin Kahyaoğlu, Uysal Kitabevi Y.
    8. Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Ferid Aydın,
    Basılmamış Çalışma
    9. Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Es-Samerraî, Sönmez Y., s. 124-127
    10. İrtidat ve Mürtedin Hükmü, Abdülhak el-Heytemî, Hak Y.
    11. Çağdaş Meselelere Fetvâlar, Yusuf el-Karadavi, Ravza Y., c. 1, s. 159-198
    12. Fetvâlar, Mevdudi, Nehir Y., II/126-129
    13. Davetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
    14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y., s. 122, 144, 146
    15. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV. Y., s. 74-88
    16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., s. 41-48
    17. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y.
    18. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y., s.
    286-305
    19. Fıkıh Penceresinden Sosyal Hayatımız, Faruk Beşer, Nûn Y., I/21-26
    20. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi Y.
    21. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y.
    22. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y., s. 190-195
    23. Küfür Sözler Bid’at ve Hurâfeler, Abdullah Osmanoğlu, Yasin Y.
    24. Elfâz-ı Küfür Küfür Sözler, Hüseyin Âşık, İlim Y. /Demir Y.
    25. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 457-459; 640-641
    26. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şamil Y.,
    c. 3, s. 175-176; c. 4, s. 369-372; Ömer Tellioğlu, c. 5, s. 262-267; Ahmed
    Özalp, c. 2, s. 232-233
    27. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y., s. 214
    28. Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Abdülkerim Zeydan, Beyrut 1407/1986, s.
    415-416
    29. en-Nizâmu’s-Siyâsî fi’l-İslâm, Abdülkerim Osman, s. 66-67
    30. Kur’an’ın Aktüel değeri Üzerine, Hikmet Zeyveli, 1. Kur’an
    Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 289, 293
    31. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 10, s. 170-172
    32. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y., c. 2, s. 340
    33. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y.,
    s. 98
    34. 1. Kur’an Sempozyumu, Mehmet Aydın, s. 353
    35. 1. Kur’an Sempozyumu, S. Ateş, Bilgi Vakfı Y. s. 382-383
    36. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat, s. 72-73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    37. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y., s. 11-104, 213-
    216
    38. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    39. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk (et-Teşrîu’l-Cinâî el-İslâmî),
    Abdülkadir Udeh, Beyrut, 2/708-710
    40. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y., s. 339-354
    41. Vahdete 7 Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y., s. 101-129
    42. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Şahsi Y., s. 49-60, 271-
    280,339-350
    43. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    44. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 339-352
    45. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 40-63
    46. İman; Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. s. 249-265 (Küfre rızâ)
    47. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tûba Y., c. 2, s. 28-35
    48. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 95
    49. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 11-48
    50. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, İzutsu, Pınar Y. s. 165-237
    51. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 196-207
    52. Kur’an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 14-33
    53. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Küfr-Kâfir: 4, 186-190
    54. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 210-211
    55. İslâm Akaidi, Şerafettin Gölcük, Esra Y. s. 50-54
    56. İslâm’ın Temelleri, Mevdudi, El-Ummah Neşriyat, s. 14-20
    57. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 170-196
    58. Kurtulan Toplum (Fırka-i Naciye), Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    s. 80-86
    59. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s.
    81-91
    60. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min-Kâfir-Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    61. Konularına Göre Âyetler -4- İman ve Küfür, Abdurrahim Ali Ural, Şule Y.
    62. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    63. Küfür Tek Millettir, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    64. Kur’an ve Hadis’e Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nedim Macit, Ribat Y.
    65. İmam Gazali ve İman Küfür Sınırı, Süleyman Dünya, Risale Y.
    66. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-4, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    67. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    68. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    69. Velâ, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    70. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    71. “İslâm’ı Yıkın, Müslümanları Mahvedin”, Celalü’l-Alem, Nizam Y.
    72. Câhiliye Toplumunu Reddetmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    73. Âlim ve Tâğut, Yusuf Kardavi, İslâmoğlu Y.
    74. Akide Yetimleri, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    75. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 149-150
    76. İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Ebû Yusuf Midhat b. el-Hasan Ali
    Ferrac, Kayıhan Y. s. 231-347
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 153 -
    77. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
    78. İslâm’da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar
    Kitap Sarayı Y.
    79. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    80. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    81. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    82. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    83. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhâlefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    84. Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    85. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    86. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    87. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    88. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    89. 20. Asrın Câhiliyeti, Muhammed Kutub, Hilal Y.
    90. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    91. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    92. Kur’an’’a Göre Müşrikler ve Putperestler, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
    Temmuz, 1986
    93. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    94. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    95. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    96. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    97. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    98. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    99. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
    100. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    101. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    102. Kur’an ve Hadislere Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    103. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    104. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. 1-9; 281-385
    105. Nasıl Davet Edelim? Muhammed Kutub, Beka Y.
    106. Dâru’l Harp mi Dâru’l Harap mı, Ahmed Kalkan, Beka Y.
    107. www.cehaletmâzeretdegil.com
    108. www.mucadelemİslâm.com
    109. www.tagutured.com
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Okunma 13463 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:51

    Ortam