Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:32

    Put ve Puta Tapınma

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -13-
    PUT ve PUTA TAPINMA
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    PUT ve PUTA TAPINMA
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -13-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İnsanlık modern câhiliyenin en çirkin davranışlarını sergiliyor. Aynen putperest Araplar gibi, putlarına dokundurmuyor, onlara söz ettirmiyor. Eski dönemin aksine, putperestliği de kabul etmiyor. Yaptıkları ve taptıklarının put ve putperestlik olduğunu kabul etmiyor. Bazıları zannediyor ki, putperestlik eski Arapların döneminde kalmış bir olgu. Putlar da o dönemdeki Lât, Menât, Hubel, Uzzâ’dan ibaret. Hâlbuki günümüzdeki putperestlik, eski câhiliyyeden çok daha kapsamlı ve çok daha derin. Eskiden sadece heykellere tapılıyor, onlar Allah’a şirk koşuluyordu. Şimdi tapınılan heykeller, tek ilâh kabul edilerek, Allah’ı onlara şirk koşturmuyorlar. O dönemde sadece heykellere tapılıyordu, şimdi ise ideolojilere, ölmüş tâğutlara, Anıtkabir gibi modern türbelere, ya da klasik türbelere, ideolojilere, düzenlere, sanatçılara, futbolculara, bilime, özgürlüğe, paraya, makama, karşı cinse, vatana, bayrağa ve daha bunlara benzer nice şeylere tapılıyor.
    Bu ülke büyük bir depremle yerle bir olsa ya da başka bir âfetle helâk olsa, sözgelimi 20-30 asır sonra bu topraklar üzerinde kazılar yapılsa, meclis, resmî daire veya okullardan çıkan heykeller ve benzeri buluntulardan yola çıkarak bu toplumun dininin ne olduğuna hükmederlerdi? “Put” denilince Çağrı filmindeki putlar, “gâvur” denilince Sultanahmet’teki turistler aklına geliyorsa bu insanın putları da tanıdığı söylenemez. Tanımadığı putlardan kaçınıp korunması da beklenemez.
    Diyanet Teşkilatının ve cami görevlilerinin düzenin özellikle okullarda dayattığı puttan herhangi bir şikâyeti yoktur. Camilerde put ve putperestlik, sadece Arap câhiliyesi gündeme getirilirken hatırlanır ve o zaman dilimiyle sınırlı kalır. İbrâhim’in (a.s.) putları nasıl kırdığı Kur’an’da ballandıra ballandıra, hem de birkaç ayrı sûrede tekrarlanarak bahsedilmesi, sanki günümüz için herhangi bir çıkarımı olmayan bir tarih masalı gibi algılanır. Putlarla ve putçularla mücadele, esas ve öncelikle gönüllerde ve zihinlerdeki putları yıkma gayretleri çoğu Müslümanları ilgilendirmiyor artık. Putlarla ve putçularla uzlaşma içinde insanımız. Onları öyle benimsemiş ki, put ve putçu olduklarını bile göremiyor. Ülkeyi putların yönettiğini, ya da putlar adına ve putların izinden gittiklerini söyleyenlerin yönettiğini görmek istemiyor insanımız.
    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a endâd/denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun cezâsının da büyük olacağını belirtir (2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9). Kur’an, somut putlar yanında soyut putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp ilâhlaştırmak tehlikesi de sözkonusudur (45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12).
    Aslında eski câhiliyye dönemindeki gibi, günümüzde de insanlar putların arkasındaki çıkarlarına, hevâlarına tapıyorlar. Putlara tapanlar gerçekte ona tâbi olmuyor, zanlarının peşinden giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere kulluk yapmış oluyorlar (10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3).
    Tüm putlardan, putlaştırılan özelliklerden uzaklaşması istenen insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve isimleriyle tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde ve ısrarla gündeme getirir (2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73…).
    Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha iman edip O’na kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin çağlar boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur. Bütün İlâhî dinlerin adı ve esası İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları reddedip tek Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır. Çünkü tevhidden başka her şey bâtıldır.
    Önce hakkı tanımak ve hakka teslim olmak gerekiyor. Sonra bâtılı; güncel versiyonlarıyla birlikte… Bâtılı tanımadan bâtıldan sakınmak mümkün değildir. Bu alanda yazı yazmanın mayınlı tarlada dolaşmak anlamına geldiği de mâlum. Mayını tanırsak, tarladan yararlanmış oluruz. Yoksa birkaç mayın, bizi tarlaya girip oradan yararlanmamıza fırsat vermeyecektir. Tarlalarını mayından temizler gibi; zihin ve gönüllerini her türlü puttan arındırmaya çalışan ve neslini de putlara teslim etmeyen muvahhid mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye

    İÇİNDEKİLER
    PUT VE PUTA TAPMA / 11
    Put; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma Nasıl Olmaktadır? / 26
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları / 32
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma / 34
    Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma / 47
    Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim); Putçuluğun Genel Görüntüsü / 51
    Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad, Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü / 69
    Putlara, Heykellere ibâdet / 72
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler / 75
    Hevânın Putlaştırılması / 82
    Putları Kırmak / 83
    Put ve Putperestlikle İlgili Kavramlar ve Anlamları / 86

    - 11 -
    PUT VE PUTA TAPMA
    •
    Put; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma Nasıl Olmaktadır?
    •
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma
    •
    Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma
    •
    Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim); Putçuluğun Genel Görüntüsü; Heykel ve Resim
    •
    Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad, Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü
    •
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler
    •
    Hevânın Putlaştırılması
    •
    Putlara, Heykellere ibâdet
    •
    Putları Kırmak
    •
    Put ve Putperestlikle İlgili Kavramlar ve Anlamları
    “İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti.” 1
    Put; Anlam ve Mâhiyeti
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk
    1 6/En’âm, 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiat üstü yüce bir gücü
    ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin
    tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her
    putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş
    tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs.
    yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik,
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin,
    putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını
    görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği
    zaman Kâbe’ye girmiş ve orada bazı insanların heykellerinin bulunduğunu
    görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti.
    Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik
    şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putları,
    heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama
    sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz?
    Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 2
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu
    gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan,
    tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş,
    ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri
    Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
    bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki
    şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız.
    Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin
    Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir.
    Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
    nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç,
    taş, maden vs. şeylere ibâdete sevk eden sebepler nelerdir? insanlar
    niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden
    tâzimde bulunulmuş ve bulunulagelmektedir?
    2 37/Sâffât, 95-96
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 13 -
    Putlara Tapınmanın Sebepleri: Kur’an, putlara tapınma sebepleri
    konusunda şunları sayar:
    1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma
    arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli
    bir neden kabul etmez ve putperestliği bırakmaları için insanlara
    en keskin ve sert dili kullanır. 3
    2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme,
    onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol
    açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet
    edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler, Allah katında makbul ve
    aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an,
    peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara vb.
    varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. 4
    3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek,
    onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk
    koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye
    karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir.
    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı
    sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler...”5
    Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının
    isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda
    fedâ edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin
    kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek
    ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat
    ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler;
    bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a denk tutmuş
    olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebi ve velileri gibi değerli kullarını
    severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir.
    Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki
    farkı bilmek gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz,
    O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk
    temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve
    putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler
    de bir Allah inancına sahipti.6 Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke
    site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını
    ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı.
    3 Bk. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13
    4 Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nûh, 23
    5 2/Bakara, 165
    6 Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak
    şirke sarılıyorlardı.
    Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
    hacca giden kimselerden önemli bir kesimin tâğutun hükmüne
    rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus
    olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu
    kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri,
    bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram
    ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını,
    parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri
    ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını,
    ahlâklarını pâyimal ettikleri, böylece bu değerlere kulluk ettikleri
    ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu
    nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve
    şeriati çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatini onların istekleri doğrultusunda
    yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların
    arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine
    getirdikleri ve Allah’ın şeriatine tümüyle zıt olan sistemleri kabul
    ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
    Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir
    mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket
    ederek onların yolundan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına
    ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların
    işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha çok putperest
    olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilan ediyorlar.
    Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca
    gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler.
    Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan
    kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!..
    7
    İbrâhim’in (a.s.) tevhid mücâdelesini tahlil ederken, “tevhid”in
    zıddı olan şirk ve putçuluk hakkında Yüce Allah, İbrâhim’in (a.s.)
    şöyle duâ ve niyazda bulunduğunu bildiriyor: “Hatırla ki İbrâhim
    şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı
    putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun
    dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana
    uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok
    bağışlayansın, çok merhametlisin.” 8
    7 Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y. s. 132-138
    8 14/İbrâhim, 35-36
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 15 -
    Üstad Seyyid Kutub, İbrâhim’in (a.s.), “Beni ve oğullarımı putlara
    tapmaktan uzak tut!” duâsını, İslâm’ın öğretileri doğrultusunda günümüz
    şartlarını da göz önünde bulundurarak şöyle izah ediyor:
    “Hz. İbrâhim’in hem kendisini hem de çocuklarını, tapınmaktan
    korumasını Allah’tan istediği put, sadece Arapların ilkel câhiliyet
    dönemlerinde yaptıkları gibi basit ve alelâde şekilden ibaret değildir.
    Veya muhtelif câhiliyet sistemlerinin taş, ağaç, kuş, hayvan,
    yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayaller biçiminden ibaret değildir
    put.
    Bu basit ve alelâde puta tapınma şekilleri, Allah’a şirkin bütün
    anlamlarını içine almaz. Allah’tan başka tapınılan tüm putları
    ihtivâ etmez. Yalnızca bu basit ve alelâde şirk ve put şekilleri üzerinde
    durarak, Kur’an’daki şirkten maksadın bunlar olduğunu kabul
    edecek olursak, sonsuz derecede şekilleri olan şirk kavramını
    iyi kavramış olmayız. Ve bugün beşeriyetin içine saplandığı şirk ve
    modern câhiliyye şekillerinin gerçek yüzlerini tam olarak göremeyiz.
    Bunun için şirkin mâhiyetini derinliğine araştırmak ve putun
    şirkle olan alâkasını açığa çıkarmak gerekir.
    Allah’tan başka ilâhın olmadığını belirten “lâ ilâhe illâllah”ın
    zıddı olan şirk, hayatın tüm alanlarında, Allah’ın buyruğuna dayanmayan
    ve her konuda dinin emirlerini benimsemeyen tüm
    sistem ve her tavır şirktir. Tek bir ilâh olarak Allah’tan başkasını
    tanımadığını söyleyip de abdest, namaz, oruç ve hac gibi dinin
    emirlerini yerine getirdiği halde; siyasî, sosyal ve ekonomik konularda
    Allah’tan başkasının koyduğu hükümlere bağlananlar... Değer
    ölçülerinde ve hükümlerinde Allah yapısı olmayan düşünceleri
    ve fikirleri benimseyenler... Geleneği, ahlâkı, âdet ve alışkanlıkları
    itibarıyla giyindiği kıyafeti ve elbiseleriyle birtakım insanları tanrı
    tanırcasına onların icat ettikleri kılık ve kıyafetlere girip modalarına
    uyan ve Allah’ın şeriatının yasakladığı şekillere bürünenler...
    Evet, bunlar, şirkin âlâsını işlemektedirler. Bütün gerekçeleriyle
    birlikte söyledikleri “eşhedü en lâ ilâhe illâllah” kelime-i
    şehâdetinin zıddını yapmaktadırlar... İşte günümüzdeki insanların
    çoğunun yanıldıkları noktalardan birisi budur.
    Put... Sadece o, ilkel ve basit şekilde olmaz. Dikilen heykeller
    biçiminde olması şart değildir putun. Put, putlaşmak isteyenlerin
    arkasına gizlendikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey
    değildir. Onlar insanları kendilerine kul köle yapmak için o dikili
    putların arkasına sığınırlar ve onun gerisinden kendi buyruklarını
    rahatça yürütürler. Hiçbir zaman için bir putun konuştuğu, duyduğu
    ve gördüğü görülmemiştir. Ancak, putların arkasına gizlenmiş
    olan râhipler ve mâbet bekçileri mırıldanarak etrafında onun
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    adına duâlar okur ve bereketler dağıtan muskalar asarlar. Sonra
    da kitleleri ezmek ve kölesi kulu haline getirmek istediği kimselerin
    adına o putları konuştururlar. Herhangi bir yerde herhangi bir
    zamanda idarecilerin ve kâhinlerin adına konuştukları ve Allah’ın
    izni, müsaadesi olmaksızın hükümler koydukları ve kanunlar vaz
    ettikleri, hareket ve işlemler yaptıkları şeyler ortaya sürülecek
    olursa... İşte bu ortaya atılan şey tabiatı, mâhiyeti ve vazifesi itibarıyla
    putun ta kendisi olur.
    Bir yerde bunlar arma olarak “ırkçılığı” mı seçiyorlar? Bir yerde
    arma olarak “vatan”ı mı çıkarmak istiyorlar? “Halk”ı mı işaret
    ve simge olarak kendilerine bayrak yapmak istiyorlar veya bir
    “sınıf”ı mı kendilerine sembol olarak yükseltiyorlar? Sonra da insanlardan
    bu yükseltilen armalara, şiarlara, işaretlere ve bayraklara
    Allah’ı bırakıp kulluk etmelerini mi istiyorlar? Halkın bu kaldırılan
    alâmetler uğruna fedâkârlığa katlanmasını mı istiyorlar?
    Malını, mülkünü, ahlâkını, ırz ve namusunu bu uğurda harcamasını
    mı diliyorlar? Ve her ne zaman bu işaretlerin, alâmetlerin ve
    armaların isteğiyle Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep
    Allah’ın şeriatını onların isteğine göre yontarak şekiller vermek mi
    istiyorlar? Ve Allah’ın emirlerini bırakıp o armaların ve işaretlerin
    veya daha doğru bir tâbirle bu putların, yani putların arkasına
    saklanmış olanların istek ve emirlerini mi yerine getiriyorlar? İşte
    orada putçuluk vardır. Allah’tan başkasına tapınma vardır. Yoksa
    putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş veya bir taştan, tunçtan
    yontulmuş olması zarûri değildir. Put bir sistem olabilir, bir arma
    olabilir, bir ekol olabilir...
    Hem İslâm, sadece ağaçtan, taştan, tunçtan yontulmuş putları
    yıkmak için gelmemiştir ki... Bunca gelmiş geçmiş peygamberler
    silsilesi sadece bu putları yıkmak için uğraşmamışlardır ki. İslâmî
    hareket, yalnızca ağaçtan dikilmiş veya taştan yontulmuş putları
    yıkmak için tarih boyunca bunca fedâkârlıklar yapmış, bunca acı
    ve ıstıraplara katlanmamıştır...
    Bilâkis İslâm, gerçek mânâda Allah’a kulluk ve her meselede
    Allah’ın emirlerine itaat ile her ne şekilde olursa olsun Allah’tan
    başkasına kulluk ve itaatten ayrılış noktalarını kesinkes belirtmek
    için gelmiştir. Her devirde geçerli olan prensipleri iyice inceleyip
    tevhid esasına mı, şirk esasına mı dayandığını ortaya koymak gerekir.
    O sistemde ve prensipte Allah’ın hâkimiyetinin mi esas alındığını,
    yoksa putların hâkimiyetinin mi esas alındığını belirtmek
    icap eder...
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 17 -
    Dilden söyledikleri kelime-i şehâdet ile “Allah’ın dini”ne girmiş
    olduklarını ve fiilen yaptıkları ibâdetleri, kıldıkları namazları,
    tuttukları oruçlarıyla müslüman olduklarını sanıp da bunun dışında
    kalan ahkâm ve diğer hususlarda Allah’tan başkasının buyruklarına
    uyanlar, Allah’ın emrinin zıddı olan sistem ve prensipleri
    benimseyenler, Allah’ın şeriatına tamamı tamamına zıt olan hükümleri
    tatbik edenler...
    Sonra bu her gün yenilenen putların istediğini yerine getirmek
    ve arzularını tatmin etmek için bu uğurda namuslarını, ahlâklarını,
    mallarını ve canlarını verenler... Bu putların istek ve arzularıyla
    dinin emir ve hükümleri çatıştığı zaman Allah’ın emir ve hükümlerini
    arkaya atıp putların istek ve arzularını yerine getirenler... Evet
    bütün bu yaptıklarına rağmen hâlâ “Allah’ın dini”nde olduklarını
    ve “müslüman” kaldıklarını sananlar bir kere kendilerine gelsin
    de içinde yüzdükleri şirki görsünler...
    Allah’ın dini bu kendilerinin müslüman olduklarını sananların
    tasavvur ettiği gibi zayıf değildir, basit değildir. Şurası muhakkak
    ki Allah’ın dini, hayatın en küçük meselelerine, bütün teferruatına
    kadar şâmil olan tam ve mükemmel olan bir hayat nizamıdır.
    Esas ve temelleri bir yana, hayatın en ufak bir meselesinde bile
    yalnız ve yalnız Allah’ın buyruklarına uymaktır. Ve Allah’ın, başkasını
    kabul etmediği yegâne din, İslâm dini budur.
    Şirk, yalnızca Allah’tan başka ilâhların olmadığını kabullenmekle
    bitmez. Allah’tan başka hüküm koyan rablerin bulunmadığını
    kabullenmek de gerekir. Puta tapıcılık, sadece dikilen bir
    ağaca ve yontulan bir taşa tapınmak değil; hatta ondan daha fazlasıyla
    kaldırılan bayraklar, flamalar, işaretler ve bunların arkasına
    gizlenen güçler, nüfuzlar ve isteklerdir. Ve işte buna göre herkes
    kendi yurduna baksın en yüce hüküm ve makam kimin elindedir?
    Bütünü bütününe kimin dinine bağlanmışlardır? Kimin emrine
    uymaktadırlar? Şayet bu konuların hepsinde hâkimiyet ve emir
    Allah’a aitse işte onlar katıksız olarak Allah’ın dinindedirler. Şayet
    bu hâkimiyet ve emir Allah’tan başkalarına ait ise, onlar Allah’ın
    dininde değil; hâkim/egemen olan putların ve tâğutların dinindedirler.
    9
    Putperestlik: İnsanların, Allah Teâlâya yapmaları gereken
    ibâdet, göstermeleri gereken saygı, sevgi ve korkuyu, Onun dışında
    herhangi bir mahlûku ma’bûd kabul ederek ona yöneltmeleri
    hali. Put, âyet ve hadislerde “sanem” ve “vesen” şeklinde
    de isimlendirilmektedir. “Asnâm/putlar”, “sanem” kelimesinin
    9 Seyyid Kutub, a.g.e. c. 9, s. 87-90
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    çoğuludur. İbnul-Esîr, en-Nihâye, adlı kitabında “sanem” kelimesini;
    “Allah’tan başka ilâh edinilen şey” diye tanımlamaktadır. Bu
    da müşriklerin taptıkları putlar anlamına geldiği gibi, Allah’ın
    nizamına ve hâkimiyetine engel olan tüm tâğutlar mânâsınadır.
    Allah’ın nizamına ne şekilde olursa olsun engel olan ve bu
    mânâda putlara, heykellere ve büstlere değer veren kimseler de
    aynen putperest müşrikler gibidirler. Namaz kılsalar, oruç tutsalar,
    hac yapsalar da, onlardan hiçbir farkları kalmaz.
    Yine İbnül-Esîr, şöyle demektedir: “Vesen” ile “sanem” arasında
    fark bulunmaktadır. Vesen; insan sûreti ve şekli gibi taştan,
    ağaçtan ya da toprağın herhangi bir madeninden yapılan cüsseli
    şeydir ki; bir yere dikilir, müşrikler tarafından buna tapınılır, ibâdet
    olunur. Sanem ise; cüssesiz şekilden ibarettir. Kimi lügatçılar ise
    bu iki kelime arasında herhangi bir ayrım gözetmeyip her iki kelimeyi
    aynı anlamda ve birbirlerinin yerinde kullanmaktadırlar.
    Allah Teâlâ insanlığın babası Âdem’i (a.s.) eşi ile birlikte yeryüzüne
    indirdikten sonra, Adem’in nesli çoğalıp artmıştı. Bu ilk
    nesil, tek bir ümmet olup, aynı dine ve ayrı ma’buda tâbi olarak,
    doğruluk ve istikamet üzere idiler. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah Peygamberi müjdeci ve uyarıcı
    olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm
    vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi.”10 İbn Abas’dan
    (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir: “Âdem ile Nûh
    arasında on asır vardır. Bu zaman içinde insanlar Allah’ın şeriati üzerinde
    idiler. İhtilâfa düştükleri anda Allah müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak
    peygamberler gönderdi.”11 İkrime’den nakledilen diğer bir hadiste
    de; Âdem’le Nûh arasında herkesin İslâm üzere bulunduğu on asır
    vardır.” 12 denilmektedir.
    Düşman (şeytan) insanoğluyla sürekli uğraştı. Onları kâfirler
    ve mü’minler şeklinde iki gruba ayırana kadar mücâdelesine devam
    etti. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettirip putperest bir toplum
    yapıncaya kadar savaşını sürdürdü. Allah Teâlâ, Nûh kavminin
    durumunu şöyle anlatmaktadır; “İnsanlara; ‘sakın tanrılarınızı bırakmayın.
    Ved, Suvâ, Yağus, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin’
    dediler.”13 İbn Abbas şöyle demektedir: “Bu isimler Nûh kavminin
    sâlih kimselerinin isimleridir. Onlar öldüklerinde şeytan bu kavme,
    oturdukları yerlere onların hatırasını canlı tutmak için putlarını
    dikmeleri fikrini verdi. Onlar bunu yaptılar, ancak onlara hiçbir
    10 2/Bakara, 213
    11 İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, 2/194
    12 a.g.e, 29/162
    13 71/Nûh, 23
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 19 -
    zaman tapınmadılar. Bu ilk nesil geçtikten sonra gelenler, dikiliş
    gâyelerini unutup onlara tapınmaya başladılar.” 14
    Arapların dinî inançlarına şirki ilk sokan kimse Amr bin
    Luheyy’dir. Rasûlullah (s.a.s.); “Amr İbn Âmir el-Huzâ’îyi Cehennemde
    bağırsaklarını sürürken gördüm. Bu adam ilk sâibe (put) bırakan adamdır.”
    15 demiştir.
    Başka bir rivâyette de; “Arapları putlara tapmaya yönelten ilk
    kimsedir”16 denilmektedir. Peşinden her Arap kabilesi için yücelttikleri,
    sığındıkları, kurban kestikleri, şefaat diledikleri putlar
    ortaya çıktı. İbn Cüreyc’in de dediği gibi; Lât, Sakif kabilesinden
    yağla kavut’u karıştıran bir kimse idi ve öldüğü zaman mezarına
    bir put dikmişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’yi fethettiğinde,
    Beytullah’ın etrafında üçyüz altmış put bulmuştu. Rasûlullah
    (s.a.s.), yayının ucuyla bu putların yüzlerine, gözlerine vurarak onları
    itiyor ve yere yuvarlıyordu. Sonra da Lât’ın dışarı çıkarılmasını
    ve yakılmasını emretti.
    Bu putların aslının bazı sâlih ve veli kimselerinin sûretleri olduğu
    ortaya çıkmıştır. Müşrikler, onların Allah’ın indinde büyük
    bir makama sahip olduklarına inanıyorlardı. Onları, Allah Teâlâ
    ile kendi aralarında aracılar ve şefaatçiler edindiler. Onlara göre
    Allah Teâlâ, ancak bu putların aracılığı ve şefaati ile halkı rızıklandırıyor,
    hidâyet ediyor, fayda sağlıyor ve zarara uğramalarını
    engelliyordu. Onlar bu putları o sâlih kimselerin hâtıralarını canlı
    tutmak, bu vesile ile ibâdet ve duâlarını daha bir şevkle yapabilmek
    için edinmişlerdi. Bu putlara tapınırken, aslında bu sâlih kimselere
    tapınıyorlardı. İbâdetleri kendi elleriyle yaptıkları putlara
    değildi. Nitekim Allah Teâlâ, putperest bir kavimden bahsederken
    onların meleklere, cinlere ve peygamberlere tapındıklarını bildirmektedir.
    Bu müşrikler, tapındıkları ilâhların yarattığına, rızıklandırdığına,
    diriltip öldürdüğüne inanıyor değillerdi. Allah Teâlâ onların
    bu durumlarını hikâye ederek şöyle buyurmaktadır:
    “Yemin olsun ki, eğer onlara; gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ay’ı
    hizmete âmâde kılan kimdir?’ diye sorsan, mutlaka; ‘Allah’tır’ derler.”17;
    “Yemin olsun ki, eğer onlara; ‘gökten su indirip onunla yeryüzüne öldükten
    sonra tekrar hayat veren kimdir?’ diye sorsan, mutlaka; ‘Allah’tır’
    derler.”18 Kur’ân-ı Kerim’de bu tip misaller çoktur. Müşrikler
    14 Buhârî, Tefsir 71
    15 Müslim, Cennet 13; Buhârî, Menakıb 9
    16 Ahmed İbn Hanbel, III/353
    17 29/Ankebût, 61
    18 29/Ankebût, 63
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    telbiyelerinde şöyle derlerdi: “Senin ortağın yoktur. Yalnız bir şerik
    (ortak) müstesnâ, o Senin şerikindir. Sen, ona ve onun sahip
    olduğu her şeye mâliksin.” 19
    İmam Şehristanî bu konuda şöyle demektedir: “Onlar ne zaman
    putlara yönelmek üzere ellerinde bir hüccet, delil, izin veya
    Allah Teâlâ tarafından bir emir olmadığı halde gayret gösteriyor,
    ihtiyaçlarının giderilmesini onlara bağlıyorlarsa, onların bu hareketleri
    bir ibâdet olmuş oluyor. Onların bu putlardan ihtiyaçlarının
    giderilmesini taleb etmeleri, onda bir ilâhlık bulunduğuna
    inandıklarını isbat etmektedir. Bundan dolayıdır ki onlar; “Biz onlara
    tapınmıyoruz. Onlar bizi sadece Allah’a yaklaştırıyor” 20 derler.
    Bu durum, Allah Teâlâ’ya olan ibâdeti hakkıyla yerine getirmenin;
    sevgi, boyun eğme, korkma, sığınma, tevekkül, korku ve
    ümit, kurban adama, namaz, duâ vb. İbâdet türlerinin tamamında
    hiç bir şeyi ortak koşmadan ona hasretmeden ibaret olduğunu
    ortaya koymaktadır. İbâdet türlerinden herhangi birinde melek,
    nebi, sâlih kimse, taş, ağaç gibi şeylere yönelen bir kimse müşrik
    ve kâfirdir. Geçmiş müşriklerin şirkleri de bu idi. Fakat ibâdet ve
    şirkin anlamını bildikleri zaman, Allah’tan başkasına duâ etmenin
    ve bir şey istemenin ne anlama geldiğini bilirler.
    Bundan dolayıdır ki, ilâhlar edinip, onlara ibâdet ederek Allah
    Teâlâ’ya ortak koştular; bunların ilâhlar olduklarını açıkça
    ortaya koydular ve Allah’tan başkasına tapındıklarını gizlemediler.
    Fakat çağdaş müşrikler ibâdet, tevhid ve şirkin hangi anlama
    geldiğini bilmediklerinden; velilere, sâlih kimselere ve nebilere,
    tapınmanın her çeşidi ile tapındıkları halde, kendilerinin müslümanlar
    olduklarında ısrar edip duruyorlar. Bunun sebebi, onların
    bu yaptıklarını “ibâdet” olarak isimlendirmemeleridir. Ayrıca ilâh
    edindikleri şeyleri de ilâhlar olarak isimlendirmemektedirler. Fakat
    böyle yapmaları onlara ne fayda sağlar ne de putperestlikten
    kurtarır. Hanbeli imamlarının büyüklerinden olan İbn Akil; “Câhil
    ve bayağı insanlara dinî sorumluluklar ağır gelmeye başlayınca,
    şerîatın koymuş olduğu prensiplerden yüz çevirerek nefisleri için
    uydurmuş oldukları prensipleri yüceltmeye yöneldiler. Bu onlara
    çok kolay gelir ve böylece başkalarının emri altına girmemiş
    olurlar” diyerek şöyle devam etmektedir: “Anlayışıma göre onlar
    kabirlere tazim etmek, şeriatin nehyettiği halde ateş yakarak
    onlara saygı göstermek, kıble edinmek ve özel bir temizliğe tabi
    tutmak, mezardaki ölüye ihtiyaçları arzetmek, “ey mevlâm benim
    19 Müslim, Hacc 3/22
    20 39/Zümer, 3
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 21 -
    için şunu şunu yap” şeklinde kâğıt yazmak, hayır ve iyilik getirmesi
    dileğiyle toprağından almak, kabirlerin üzerine güzel kokular
    atmak, sırf onları ziyaret etmek için yolculuğa çıkmak sûreti ile
    kâfir olmaktadırlar”.
    İbrâhim’in (a.s.) kavmi yıldızlara tapınmakta idi. Onların inançları
    şöyleydi: “Âlem için, yaratan, idare eden, ona hükmeden, bir
    varlık vardır. Bizim üzerimize düşen yükümlülük ise, onun yüce
    varlığına ulaşmaktaki aczimizin bilincinde olmaktır. O’na ancak,
    O’nun yakınları olan aracılarla yaklaşılabilir. Bu aracılar ise, fiil,
    hal ve cevher olarak takdis edilip temiz kılınan ruhanîlerdir. İcad
    etmede, yaratmada ve işleri bir halden diğer hâle sokmada, yaratıkları
    başlangıçtan kemale erdirmede sebep olan aracılar bu
    kimselerdir.
    Onlar bu işleri yüce, mukaddes, İlâhî zattan dileyerek aldıkları
    kuvveti, süflî varlıklar üzerine yayarak yerine getirirler; yedi gezegenin
    yörüngeleri içerisindeki hareketlerini düzenlerler. Bu gezegenlerden
    her biri bu ruhanîlerden birinin heykelidir. Yani her
    ruhânî için bir heykel vardır ve her heykelin de bir gök tabakası
    vardır. Ruhanînin bir heykel’e nisbeti, ruhun cesede nisbeti gibidir.
    Yani o ruh onun rabbidir. İdareci ve yönlendiricisidir. Ancak
    aracının görülüyor olması kaçınılmazdır ki, ona yönelmek ve ona
    yaklaşmak ve ondan istifade etmek mümkün olabilsin”. Böylece
    onlar yedi gezegenden oluşan bu heykellere sığındılar; onların
    menzillerini, doğuş ve batış yerlerini iyice öğrendiler; gündüzleri,
    geceleri ve saatleri ona göre bir taksimata tabi tuttular; her heykel
    için özel bir efsun yaptılar; bir takım efsunlu sözler ve duâlar
    öğrendiler; ayrıca her gezegen için bir gün tayin ettiler. Meselâ,
    Zühal için cumartesi gibi... Bu günde belirli bir saati gözetleyerek
    o saatte bu gezegenin hey’eti, yapısı ve şekli üzerine yapılmış
    duâlarla ona has elbiseler giyiyor, ona ait tütsü ile tütsüleniyor, o
    heykele ait duâlarını okuyarak ondan ihtiyaçlarını gidermesini istiyorlardı.
    Bu, diğer gezegenler için de aynı şekilde tekrarlanıyordu.
    Onlar bu gezeğenleri ilâhlar ve rabler olarak adlandırmakta
    idiler. Allah ise, rablerin rabbi, ilâhların ilâhı idi. Onlar, heykellere
    yaklaşarak ruhanilere yaklaşmış oluyor; ruhanilere yaklaşmakla
    da Allah Teâlâ’ya yaklaştıklarını kabul ediyorlardı.
    Sonra yıldızlara tapınmak için tuhaf şeyler ürettiler. Bunlar, sihir
    ve kehanet kitaplarında zikredilen tılsımlar, efsunlar ve insanların
    yakalarına takılan diğer şeylerdir. Bunların tamamı üzerinde
    tam bir bilgi sahibiydiler.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Peşinden onlardan bir grup şöyle dedi: “Kendisiyle tevessülde
    bulunulan bir aracının, kendisiyle şefâat dilenilen bir şefâatçinin
    ve ruhanîlerin varlığı kaçınılmazdır. Madem ki vesileler bunlardır
    ve biz onları gözle görüp hitap edemiyoruz; o halde heykelleri
    olmadan onlara yaklaşmamız gerçekleşmez. Fakat heykeller (yıldızlar)
    bazı vakitler görülür, diğer bazı vakitlerde de gözükmezler.
    Çünkü onlar doğarlar ve batarlar. Dolayısıyla bizim için yaklaşma
    olayı tamamlanmış olmaz. Öyleyse, bu şahısların putlarını sürekli
    gözümüzün önünde olacak şekilde dikmemiz kaçınılmazdır. Böylece
    biz onlara bağlanır, onlarla heykellere ulaşır ve bu heykellerle
    de ruhanîlere yaklaşmış oluruz. Ruhanilere ulaşmakla da onlar
    vasıtasıyla Allah Teâlâya yaklaşırız ve Allah Teâlâya yaklaşmak için
    onlara ibâdet ederiz; onlar bize Allah yanında şefaatçi olurlar. Onlar
    yedi heykeli temsil eden, insan sûretinde putlar edindiler. Her
    put bir heykel (gezegen)’e karşılıktı. Bunun için onları heykel’in
    aslı olarak gözettiler; onlar için tapınaklar yaptılar, bekçilik ve hizmetçilik
    gibi görevler ihdas ettiler; onlara ibâdet kastıyla ziyaretlerde
    bulundular ve onlar için kurban kestiler. Bu putperestlikler
    eski çağlarda olduğu gibi yeni çağlarda da sürekli var olmuştur.
    Bunların bir grubu güneşe taparlardı. Şeriatleri, ona tapınma
    üzerine kurulmuştur. Onlar güneş için bir put edinmişlerdir. Onun
    bir elinde ateş renginde bir maden parçası vardır. Adına inşa ettikleri
    bir de özel tapınak vardır. Bu tapınakta, puta hizmet eden ve
    onu bekleyen görevliler bulunmaktadır. Bu mâbede gelerek tapınıyor,
    duâ ediyor, dilekte bulunuyorlar. Güneş doğduğu vakit hepsi
    secdeye kapanıyorlar. Aynı şekilde öğlen vakti tepe noktasına
    geldiği ve akşam battığı vakit de secdeye gidiyorlar. Bu üç vakitte
    tapınmaya gitmeleri için şeytan onları dürtü ile harekete geçiriyor.
    Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.s.), görünüş itibariyle olsa bile
    kâfirlere benzememek için bu vakitlerde namaz kılmaktan kaçınılmasını
    emretmiştir.
    Bunun gibi başka bir topluluk aya, diğeri Zuhal gezegenine
    ve başkaları da buna benzer şeylere tapınıyorlardı. Putların yapılmasının
    asıl sebebi, ilâhlarının ortada olmayışıdır. Böylece, onun
    şeklinde ve görünüşünde bir put yaparak onu ilâhlarının vekili ve
    makamım dolduran varlık olarak kabul ediyorlardı. Akıllı bir kimse
    eliyle yaptığı tahtadan veya taştan bir nesnenin ilâh olamayacağını
    bilir.
    Ölülere ve kabirlere saygı göstermek, şirkin çeşitlerindendir.
    Cenab-ı Allah kabirlerin üzerlerinde mescidler edinilmesini yasaklamış,
    bunu yapanı da lânetlemiştir. Ancak, özellikle kastedilen
    bir yer olarak seçilmediği zaman, bunda bir mahzur yoktur. Aynı
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 23 -
    şekilde mezarların bayram yeri edinilmesini de yasaklamıştır. Bayram,
    Arapça “tekrarlama, geri dönme”21 ve alışkanlık haline getirme22
    kelimelerinden alınmıştır. Bu bir yere isim olarak verildiği
    zaman ondan, bu yerin toplanma yeri olduğu kastedilir. Tapınma
    veya başka şeyler için sürekli gidilen bir yer olur. Böyle bir yerde
    namaz kılmak, onu tavaf etmek, kıble edinmek, istilam etmek,
    toprağı üzerine çizgiler çizmek, üzerine bina yapmak, üstüne
    mum yakıp koymak ve buna benzer birçok uygulama yasaklanmıştır.
    Bütün bunlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmetine, önceki kavimleri
    helâk eden şirke düşmelerini önlemek için bir rahmettir. Birçok
    ülkede kabirlerin üzerine yapılan binalar (türbe) görülmekte;
    insanlar onlara tazimde bulunmakta, uzaktan yakından onlara
    yakarmakta, Allah’ın evlerinde ve seher vakitlerinde yapmadıkları
    ibâdetleri orada içtenlikle yerine getirmektedirler. Bir kısmı,
    onlar için secde etmekte, çoğunluğu ise namazın bereketini onların
    yanında dilemekte, mescidlerde yapmadıkları duâ ve niyazları
    yapmaktadırlar. Bunların tamamı, bu kabirleri put edinmek
    ve Allah’dan başka bir ilâhâ tapınmaktır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurmaktadır: “Allahım! Kabrimi tapınılan bir put kılma!” 23
    Bir başka hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir: “Allah,
    Yahudilerle Hıristiyanlara lânet etsin; onlar nebîlerinin kabirlerini
    mescidler edindiler.” Âişe (r. Anhâ), “Eğer bu (endişe) olmasaydı,
    Peygamber’in (s.a.s.) kabri açıkta bulundurulacaktı” demiştir. 24
    Bütün bunlar, onunla şirk tohumlarının ekilmesini önlemek
    içindir. Rasûlullah (s.a.s.), kabirlere tazim etmenin, onları put
    edinmenin Allah’dan başkasına ibâdetin tohumlarını ektiğini bildirmektedir.
    Puta tapıcılık sadece İslâm öncesi Arap toplumuna has bir olay
    değildir. Çağımızda da putçuluk daha değişik görünümler altında
    varlığını sürdürmektedir. Putçuluk, yalnızca sert bir taştan yapılmış
    heykel önünde eğilmek ve ona tazim göstermek olarak ele
    alınırsa, kuşkusuz büyük bir yanılgı içine düşülür. Kaldı ki, müşrik
    Arap toplumunun elleriyle yaptıkları putlara gösterdikleri saygıyı
    bu çağda da görmek mümkündür. Hattâ bu tür putçuluk bu
    gün fazlasıyla hüküm sürmektedir. Put, putlaştırmak isteyenlerin
    arkasına gizlendikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir.
    Yoksa putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş yahut bir taştan
    yontulmuş olması zaruri değildir. Allah’ın dışında tapınılan her
    21 el-Muâvede
    22 el-İ'tiyâd
    23 Muvatta, Sefer, 85; Ahmed bin Hanbel, II, 246
    24 Müslim, Mesacid, III
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    şey puttur. “Allah”ı bırakıp da kendilerine kıyâmete kadar cevap veremeyecek
    şeylere tapanlardan daha sapık kimdir?”25. Allah tarafından
    gönderilmiş bir delil olmaksızın, O’ndan başkasına itaat eden, bir
    hükme sahip olduğuna inanan, O’ndan başkasına duâ edip bir
    şey isteyen, Allah’a şirk koşmuştur. Dolayısıyla putçuluğun şirkle
    ve küfürle yakından bağlantısı vardır. Puta tapan bir kimse hem
    Allah’a şirk koşuyor, hem de küfre giriyor demektir. Göklerde ve
    yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak Allah’tır; yaratma
    O’na mahsustur; bütün nimetler O’nun kudret elindedir;
    bütün işler yalnızca ve yalnızca O’na aittir; kuvvet ve çare O’nun
    hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez O’na
    itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. İşte bunun için
    O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim, insanların ibâdet ettikleri
    şeylerin Allah’ın kulu ve O’nun karşısında aciz olduklarını
    açıkladıktan sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif
    mânâlarıyla yalnız Allah’a ibâdete, sadece O’na kulluk etmeye,
    ancak O’na itaatte bulunmaya, kişinin O’ndan başkasını tanrı kabul
    etmemesine ve ibâdetin hangi çeşidiyle olursa olsun O’ndan
    başkasına tapılmamasına çağırıyor: “Andolsun ki, biz her ümmete,
    Allah’a kulluk edin, putlara tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...” 26
    Aslında insanların Allah’tan başka birine ya da bir puta tapmasının
    asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle,
    Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur.
    Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte
    şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı
    yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu
    kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak anıyorlar, dünya
    ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar.
    İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
    Tekrar edelim: Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı
    kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın
    amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir.
    Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse,
    yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli
    herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde Allah Teâlâ, insanları şirke
    düşmemeleri hususunda uyarır.“O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben
    O’na ortak koşmanızdan masumum, de.” 27
    25 46/Ahkaf, 5
    26 16/Nahl, 36; Eymen ed-Dımaşkî, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 206-209
    27 6/En’âm, 19
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 25 -
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar
    ile onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar
    ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade,
    zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat
    eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı
    olmasına rağmen - yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan
    ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın,
    yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün
    olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün
    insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, İnsanları
    kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur.
    Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini
    kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere
    kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları
    taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk,
    insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım,
    beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu
    putlar, birçok insanı saptırdı.”28 âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.)
    bile kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ
    etmiştir.
    Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında
    şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde;
    küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî
    kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a
    şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek
    Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen,
    yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım
    isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine
    tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan
    ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir.
    “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin
    Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”29; “De ki, Allah her
    şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mı arayayım?” 30
    Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma: Tevhid ve şirk insanlık
    tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık
    tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün
    28 14/İbrâhim, 35-36
    29 6/En’âm, 163-164
    30 6/En’âm, 164
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir.
    Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi
    ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir.
    Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini
    tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden
    birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha/tanrıya inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ
    ve heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı.
    Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri;
    Hubel, Lât, Menât, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suvâ, Yeûk ve
    Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan
    iyi huylu, cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların
    heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı.
    Bazı Araplar bunlardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara,
    ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, melekleri
    Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı.
    Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl
    nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle,
    Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark
    yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı
    yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır.
    İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar
    kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah
    olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar,
    dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler
    koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
    İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma
    Nasıl Olmaktadır?
    Şirki ve tevhidi, yalnız Allah’a kulluk/ibâdet ve putlara tapmayı
    tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan
    biri de “ilâh” kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince
    anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram,
    iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük
    anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk
    edilen, ma’bûd haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir.
    Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk
    yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan her
    şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık” anlamında
    kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 27 -
    bütün ma’bûdların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi
    ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet
    edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti
    önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan,
    her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi,
    gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez
    ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara
    gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen, rızık veren, hesaba
    çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.” İlâhlık ve otorite birbirini
    gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan,
    nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah
    (c.c.) gelmelidir.
    İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma
    ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan
    gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka
    ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur’ân-ı
    Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh
    Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek
    başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke
    müşrikleri gerek yahûdi ve hıristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat
    Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı
    en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
    İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları
    bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine
    güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı
    olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O
    halde, sadece bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir
    tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla
    ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer.
    Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın tek ilâh
    olmasının bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah hiç
    evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her
    ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri
    diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin)
    bütün isnatlarından münezzehtir.” 31
    Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı
    bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi.
    Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki
    kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata
    hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki
    31 23/Mü’minûn, 91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan
    bir İlâh’ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ
    ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu
    İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette
    bu ilâh âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesinde
    belirtildiği gibi, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma,
    insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse,
    bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu
    mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca
    çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen
    şirk çeşidi budur.
    “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması
    mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.”32 Kur’ân-ı Kerim
    bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir.
    Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Senden önce
    gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/
    kulluk edin diye vahyetmişizdir.” 33
    İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım
    istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere
    gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır,
    bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde,
    görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım
    ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün
    dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına
    inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak
    bir melce, sığınak arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan topluluklar
    ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir
    ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve
    günümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan
    da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile
    onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
    İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek
    veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini,
    kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine
    uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz.
    32 2/Bakara, 256
    33 21/Enbiyâ, 25
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 29 -
    Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından)
    başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün
    güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı
    Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen
    kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”34 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine
    göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler,
    kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre
    ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet
    erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi
    insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da
    yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “ben
    sizin en büyük Rabbinizim/ilâhınızım”35 diyordu. Japon kralları,
    güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü
    Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi
    algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması
    gereken, kızdığı zaman gazâbıyla herkesi cezalandırabilen
    tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler
    adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar
    ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların
    taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi
    yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra
    da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar
    ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı.
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir
    olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler
    O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün
    işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek
    veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder
    (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun
    hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun
    dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının
    ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.
    Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici
    yine O’dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne ‘ilâh’tır ve O’ndan
    başka ilâh yoktur.
    34 25/Furkan, 43
    35 79/Nâziât, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh
    kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah
    kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi
    ‘ilâhın’ özel adıdır. İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler
    de; ama ‘Allah’ birdir ve O’nun hakkında başka türlü
    düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem
    rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik
    (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
    İlâh’ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ daha çok iki anlamda
    kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların
    kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek ibâdete
    lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar,
    Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz.
    Nûh’tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara
    tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde
    dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir.
    Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına
    karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan
    üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği
    taşır. Ulûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir
    makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir.
    Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara
    vermişlerdir.
    Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin
    hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı
    vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin
    iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı.
    Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları,
    kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
    Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm,
    bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini
    kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir.
    Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden
    değil; bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece,
    Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini ve
    inançlarını düzeltebilmişlerdir.
    Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını
    kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış
    ilâh inancını sürdürmektedirler. Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları
    bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 31 -
    bunun adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme,
    azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm
    koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa,
    onlar ‘ilâh’ haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir
    kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu
    kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor” diye düşünmesi, onu
    ilâh saymasıdır.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür.
    Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen
    insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir.
    Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet
    yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri
    uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların
    gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır.
    Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’, ‘sanat
    ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey
    sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok
    çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik
    ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden
    gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey
    düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclislerin
    koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar,
    ‘karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’
    düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar
    bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar,
    dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının, ‘birtakım
    kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür,
    onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki düşünce ve
    inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın
    insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek,
    ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek;
    onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü
    veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir
    otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü
    veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen
    onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği
    hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
    haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz
    ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş
    kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ‘Allah’ın ölçülerinin geçerliliği
    yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu
    hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları
    tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan
    fazla saygı gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa, kim
    Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim
    Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün
    sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan
    adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları
    ilâh tanıyor demektir.36 İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve
    evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Rasûlullah”
    Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed Allah’ın rasûlü,
    elçisidir.” “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka
    hiç bir ilâh yoktur.” 37
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen
    varlıklardan bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır:
    “Allah’tan başka taptıkları”38; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları”39;
    “Allah’a şirk koştukları”40; “Şirk koştukları şeyler”41; “Allah’tan başka
    benimsedikleri”42 tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda
    birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh”43; “âlihe -ilâhlar-”44; “endâd -eş
    ve denkler”45; “esnâm -heykelden putlar-”46; “evsân -putlar-“47; “temâsîl
    36 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295-299
    37 28/Kasas, 88
    38 25/Furkan, 17
    39 7/A’râf, 194
    40 28/Kasas, 68
    41 7/A’râf, 190
    42 45/Câsiye, 10
    43 15/Hicr, 96
    44 21/Enbiyâ, 36
    45 2/Bakara, 165
    46 7/A’râf, 138
    47 22/Hacc, 30
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 33 -
    -heykeller-”48; “şürekâ –ortaklar-”49; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-”50;
    “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar”51; “erbâb -rabler-”52; “evliyâ -velîler, dostlar,
    yöneticiler-”53; “emsâl -eşler, benzerler-”54; “tâğût -azgın yönetici”55; “cibt
    -putlar-”56; “ensâb -dikili taşlar, putlar”57; “veled-çocuk-”58; “sâhibe -eş,
    hanım, zevce, tanrıça-”. 59
    Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde
    yüzlerce defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an
    şirkin her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa sadece zuhur ettiği
    bölgede, birtakım özel isimlerle belirtilen (Menât, Hubel, İsâf
    vb.) putları hedef almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması
    için yukarıda anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın,
    ulûhiyete tahsis edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma,
    hâkimiyet, velâyet vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu
    bakımından, birinci dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür
    yandan Kur’an, bâtıl ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken
    genel olarak, onların adlarından değil; mâhiyetlerinden
    bahseder. (Arabistan’da o dönemde tapılan tanrılardan bazılarının
    özel isimleri -el-Lât, el-Uzzâ, Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.)
    Şu halde, o, aslında ulûhiyet bakımından yok olan o
    varlıkları muhâtap, bir muârız, bir rakip veya düşman gibi telâkkî
    ederek birtakım belirli fertlere değil; insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları
    yaygın olan mâhiyetlere hücum etmiştir. Mâhiyetler
    üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi vermek değil; onların
    eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını belirtmeye yönelmiştir.
    Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve
    sahte tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı
    varlık tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında,
    Arabistan’da rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği
    ile açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırılabilir:
    48 21/Enbiyâ, 52
    49 13/Ra’d, 16
    50 2/Bakara, 23
    51 39/Zümer, 43
    52 12/Yûsuf, 39
    53 29/Ankebût, 41
    54 16/Nahl, 74
    55 2/Bakara, 256
    56 4/Nisâ, 51
    57 5/Mâide, 90
    58 72/Cin, 3
    59 72/Cin, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Hayat sahibi varlıklar
    İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen
    cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
    İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe),
    c) Hükümdar-tanrı (Firavun)
    Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
    Cansızlar
    Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e)
    ağaç (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
    İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b)
    ensâb
    Mücerred Varlıklar
    a) Nefsin hevâsı, b) şâri’, c) dehr, d) seneviye. 60
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma
    Kur’ân-ı Kerim’de put anlamındaki “sanem” kelimesinin çoğulu
    “esnâm” 5 yerde geçer:61 Yine put anlamındaki “vesen” kelimesinin
    çoğulu evsân ise 3 yerde zikredilir:62 Heykel anlamındaki
    timsâl kelimesinin çoğulu temâsîl kelimesi iki yerde kullanılır. Bunlardan
    biri, put anlamı yüklendiğinden olumsuz tavır alınmasını
    gerektirecek şekildedir.63 Diğeri ise, Süleyman’ın (a.s.) cinlere sanat
    eseri olarak yaptırdığı heykellerdir ki, put özelliği olmadığından
    olumludur. 64
    Kur’an’da putperestliğin genel adı olan “şirk” ve türevleri 168
    yerde geçer. Şirk ve puta tapma ifâdeleri geçmese bile âyetlerin
    çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle, putlarla
    ve putçularla mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, putperestleri
    ve her çeşit müşriği, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan,
    insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik
    olarak nitelendirir.65 Kur’an’da putperestlik ve şirk, herhangi
    bir şeyi, kavramı veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet
    verme, yüceltme bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya
    bunu davranışlarıya göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok
    60 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 339-340
    61 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138; 14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71
    62 22/Hacc, 30; 29/Ankebût, 17, 25
    63 21/Enbiyâ, 52
    64 34/Sebe’, 13
    65 9/Tevbe, 28
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 35 -
    sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh/tanrı olmadığını
    kesin ifadelerle bildirmiştir. İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine
    sahip olan varlıktır. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın
    sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi
    bir sıfatına başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak
    sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir,
    yani şirktir, putperestliktir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah
    Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri, hiçbir şeyi putlaştırmamaları
    husûsunda uyarır.
    Kur’ân-ı Kerim’de, şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlendirildiği
    görülür; “Vesen” küçük putlara verilen isimken, şekilsiz
    putlara “sanem” denilir. Yönetici putlar ise “tâğut” olarak isimlendirilir.
    “Erbâb” ise, üstün meziyetler ve ilâhî vasıflar yakıştırılarak
    putlaştırılıp tanrılaştırılan varlıklara verilen isimdir. Bu kelime,
    ilâh/tanrı seviyesine getirilen puta duyulan sevgiyi de ifâde eder.
    Peygamberlerin ve sâlih insanların ilâhlaştırılması da genellikle bu
    kelime ile anlatılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de putlar, sebep oldukları zararlar açısından
    konu edilir ve insanlar dünya ve âhiret güzellikleri için putlara
    tavır almaya çağrılır. Putperest müşrikler, putları şefaatçi kabul
    ederler.66 Putperest müşrikler, meleklere cinsiyet yakıştırırlar.67 O
    yüzden putlara yücelik atfeden müşrikler, Allah’a iftira etmiş olmaktadırlar.
    68 Putperestler, çocuklarına putlarının adını da verdikleri
    olur.69 Putlar, hiç kimseye zarar ve fayda veremezler.70 Bırakın
    başkalarına, putların kendilerine bile faydaları dokunmaz.71 Putların
    hiçbir şey yaratmadıkları, buna güçlerinin olmadığı belirtilir.
    72 Putların kimseye rızık veremediği, veremeyeceği ifâde edilir.73
    Putlar, yapılan duâlara cevap veremezler.74 Aslında, kendilerine
    yanlış yere tapılan putların rabbinin de Allah olduğu vurgulanır.75
    Putların kendilerine tapanlardan bile habersiz olduğu belirtilerek
    akıllı insanların böyle âciz durumdakilerden medet ummalarının
    mümkün olamayacağı vurgulanır.76 Onlar hiçbir şeye sahip
    66 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3,
    43-44
    67 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28
    68 6/En’âm, 138-139, 143-144
    69 7/A’râf, 190-191
    70 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71 vb.
    71 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35
    72 7A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21
    73 29/Ankebût, 17
    74 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14
    75 53/Necm, 49
    76 46/Ahkaf, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    değildirler,77 kendi hayatları bile yoktur ki, bir şeye sahip olsunlar,
    onlar diri değil ölüdürler. 78
    Böylesine âciz varlıklar olan putlara putlara tapmaktan sakınmak
    gerekir.79 Putlara tapmak haramdır.80 Putlar, kıyâmet günü
    kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklardır.81 Arap putperestlerinin
    çok sayıdaki putları arasından, önemseyip öne çıkardıkları putların
    isimlerini zikreder. Bunlar, Lât, Uzzâ ve Menât putlarıdır. 82
    Putlara tapanlar gerçekte ona tâbi olmuyor, zanlarına peşine
    giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere
    kulluk yapmış oluyorlar.83 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, putlara
    sövmekten sakınmayı tavsiye eder.84 Örnek peygamber Hz.
    İbrâhim’in putlarla mücâdelesini ve ateşe atılma pahasına onları
    yıkıp devirmesini ayrıntılı biçimde gündeme getirir. İbrâhim (a.s.),
    babası Âzer’e tek ilâh olarak sadece Allah’ı kabul edip yalnız
    O’na ibâdet etmeyi, putlara tapmaktan vazgeçmeyi samimi dille
    anlatıp onu dâvet ettiği halde, ondan büyük tepki görür.85 Aynı
    dâveti İbrâhim (a.s.), kavmine de ulaştırır ve aynı tepkiyle karşılaşır.
    86 İbrâhim (a.s.), kavmine karşı akıl yolu ile Allah’ı arayıp ispat
    eder, onların da akıllarını kullanıp sahte tanrılardan kurtulmalarını
    tavsiye eder.87 Kafalarındaki putları kırmaya güç yetiremeyen
    Hz. İbrâhim, en sonunda kavminin taptığı putları baltayla kırar ve
    büyük tepkiyle karşılaşır.88 O, Kâbe’yi de putlardan temizler.89 Tevhid
    konusunda münâzara ettiği Nemrut tarafından putlara karşı
    çıkmanın bedelini ödemek üzere ateşe atılır, ama her şeye gücü
    yeten Rabbi tarafından ateş ona soğuk ve selâmet yapılır.90 Safını
    putlardan yana koyup bâtılın yanında mücâdele eden Nemrut ise
    helâk olur. 91
    77 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20
    78 16/Nahl, 21
    79 17/isrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9
    80 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39
    81 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30 vb.
    82 53/Necm, 19-20
    83 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3
    84 6/En’âm, 108
    85 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/
    Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4
    86 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât,
    85-87; 43/Zuhruf, 26-27
    87 6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82
    88 21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97
    89 22/Hacc, 26
    90 21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98
    91 21/Enbiyâ, 70
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 37 -
    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a
    endâd/denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun
    cezâsının da büyük olacağını belirtir.92 Kur’an, somut putlar
    yanında soyut putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp
    ilâhlaştırmak tehlikesi de sözkonusudur.93 Put diye şeytana
    tapanlar da vardır. 94
    Tüm putlar, putlaştırılan özelliklerden uzaklaştırılması istenen
    insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve
    isimleriyle tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde
    ve ısrarla gündeme getirir. 95
    Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha iman edip O’na
    kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin çağlar
    boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur.96 Bütün İlâhî
    dinlerin de İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları reddedip tek
    Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır.97 Çünkü
    tevhidden başka her şey bâtıldır. 98
    Kur’an, bütün bu gerekçelerden dolayı, insanlığa muvahhid
    olup Allah’ı birlemeleri çağrısını yapar.99 Yüzümüzü tevhid dinine
    döndürmemiz istenir.100 Allah’ın yolunu (tevhid’i) tâkip etmek emredilirken,
    başka yolları tâkip etmek (her çeşit put ve putçularla
    iyi ilişkiler) de yasaklanır.101 İster putlara tapmak yönüyle olsun,
    ister başka çeşitte; şirk büyük bir zulümdür.102 Allah, kendisine
    şirk koşmayı kesinlikle affetmez.103 Müşriklerin temel özellikleri,
    Allah’tan başkasını tanrı edinmeleridir. 104
    92 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe', 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9
    93 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    94 4/Nisâ, 117
    95 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73;
    6/En'âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/
    Hacc, 34; 23/Mü'minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4
    96 2/Bakara, 133; 7/A'râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84;
    16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü'minûn, 23; 41/Fussılet,
    6). Tevhid dini ise İslâm'dır (6/En'âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92;
    30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11
    97 6/En'âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü'minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf,
    45; 87/A'lâ, 14-15, 18-19
    98 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6
    99 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30
    100 10/Yûnus, 105
    101 6/En'âm, 153
    102 31/Lokman, 13
    103 4/Nisâ, 48, 116
    104 2/Bakara, 165; 3/Âl-i imrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107,
    136 vb.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Kıyâmet günü putlar da, küfür önderleri ve öncüleriyle birlikte
    cezâlandırılacaklardır.105 Putlar, müşrikler tarafından da âhirette
    inkâr edilecektir.106 Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü putların durumuyla
    ilgili de geniş bilgiler verir. 107
    Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin putperest ve her çeşit müşrikle
    ilişkilerinin nasıl olmasını da belirler. Müşriklerin dostluğu yoktur,
    mü’min onları dost kabul edemez.108 Putperest müşrikler,
    mü’minleri ateşe çağırırlar.109 Putperestlerden yüz çevirmek emredilir.
    110 Müşriklerden korkulmaz, korkulmamalıdır.111 Çünkü
    putperest ve her çeşit müşrik, mü’minlere zarar veremez.112 Putperestlere
    ve her çeşit müşriklere karşı mücâdele edilmeli, savaşılmalıdır.
    113
    Kur’an’da Allah, ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emretmektedir.
    İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine
    râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve
    ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
    kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi
    kendisine kul yapmış demek olur. Dolayısıyla putlaştırma, önce
    insanın kendisine hakarettir; en güzel şekilde yaratılmış olan insanın
    kendi cinsinden veya kendinden de aşağı olanların yanında
    alçalması, onlardan daha aşağıları tercih etmesi demektir. Oysa
    Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti bizim yalnızca kendisine
    tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri
    reddederek her çeşit puttan ve putlaştırmadan yüzçevirmemizi
    istiyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de Her Çeşit Puta Tapma ve Şirk,
    Şu Şekillerde Tanımlanır:
    1-) Büyük Günah: “Allah’a şirk/ortak koşan kimse şüphesiz büyük
    bir günahla iftira etmiş olur.” 114
    105 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    106 30/Rûm, 13
    107 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    108 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-
    75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9
    109 2/Bakara, 221; 17/İsrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13
    110 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30;
    37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât,
    54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10
    111 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Sâffât, 171-175
    112 37/Sâffât, 160-163; 52/Tûr, 42
    113 9/Tevbe, 5-6, 11-12
    114 4/Nisâ, 8
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 39 -
    2-) Büyük Zulüm: “Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Ey oğulcuğum,
    Allah’a eş koşma. Doğrusu O’na eş koşmak büyük haksızlıktır, zulümdür’
    demişti.” 115
    3-) Büyük Cehâlet: “O’nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Kesin
    delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin
    kitabı.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 116
    4-) Apaçık Sapıklık: “Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar
    cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü yalvardıkları
    şeyler yalvarışlarından habersizdirler.” 117“Allah kendisine ortak
    koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.
    Allah’a ortak koşan kimse, derin bir sapıklığa sapmış olur.” 118
    5-) Büyük Alçaklık: “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin
    öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır. İftira edenleri
    böylece cezalandırırız.” 119
    6-) Zanna Göre Hareket: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat
    edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece
    tahminde bulunurlar.” 120
    7-) Dünya Hayatına Düşkünlük: “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya
    karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/
    putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun)
    yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta
    olduklarını eksiksiz görür.” 121
    8-) Halkı, Sağlam Temellerden Uzak Tutma: “Allah’tan başka
    dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir.
    Evlerin en dayanıksızı şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!”
    122
    9-) Şirk Koşanların Kalplerinin Korku ile Doldurulması: “Hakkında
    hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmalarından ötürü,
    inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir.
    Zâlimlerin durağı ne kötüdür!” 123
    10-) Cennetin Kapılarının Şirk Koşanlara Kapanması: “Kim
    115 31/Lokman, 13
    116 21/Enbiyâ, 24
    117 29/Ankebût, 5
    118 4/Nisâ, 116
    119 7/A’râf, 52
    120 6/En’âm, 116
    121 2/Bakara, 96
    122 29/Ankebût, 41
    123 3/Âl-i İmrân, 151
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı
    yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” 124
    11-) Tevhid İnancında Olanlara Karşı Düşmanlık: “İman edenlere
    en şiddetli düşman olarak, yahudileri ve Allah’a şirk/eş koşanları bulursun...”
    125
    “(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım
    isteriz.” 126
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar,
    benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise
    Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları
    zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın
    vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” 127
    “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır,
    biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya
    atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 128
    “De ki: ‘Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye
    (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi
    ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
    Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhid olun, biz gerçekten
    müslümanlarız.” 129
    “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından
    dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
    yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” 130
    “Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 131
    “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost)
    olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 132
    “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve cibt’e
    ve tâğûta (putlara ve sahte tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için:
    ‘Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” 133
    124 5/Mâide, 72
    125 5/Mâide, 82
    126 1/Fâtiha, 5
    127 2/Bakara, 165
    128 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bkz. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24;
    7/A’râf, 28
    129 3/Âl-i İmrân, 64
    130 3/Âl-i İmrân, 151
    131 4/Nisâ, 36
    132 4/Nisâ, 45
    133 4/Nisâ, 51
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 41 -
    “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında
    kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa
    elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 134
    “Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan
    yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan
    başkasına tapmazlar.” 135
    “Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre
    düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de
    Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine
    ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir.
    Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’
    diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer
    söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere
    mutlaka (acı) bir azâb dokunacaktır.” 136
    “De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet
    etmeniz gerekmez mi?)” 137
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman
    olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden
    olma!’ (denildi).” 138
    “O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
    mâsumum’ de.” 139
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
    ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz
    olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
    düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 140
    “De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
    141
    “İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun?
    Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’
    demişti.” 142
    134 4/Nisâ, 116
    135 4/Nisâ, 117
    136 5/Mâide, 72-73
    137 5/Mâide, 76
    138 6/En’âm, 14
    139 6/En’âm, 19
    140 6/En’âm, 22-23
    141 6/En'âm, 56
    142 6/En’âm, 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    “Kavmi onunla (İbrâhim a.s. ile) tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: ‘Beni
    doğru yola hidâyet etmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?
    Ben sizin O’na şirk/ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin
    dilediği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır.
    Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size, haklarında hiçbir hüküm
    indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin şirk
    koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki
    gruptan (Allah’ı tek ilâh kabul edenlerle O’na ortak koşanlardan) hangisi
    (Allah’ın azâbından) emniyette/güvende olmaya daha lâyıktır?” 143
    “İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi
    yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri
    görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 144
    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
    diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
    cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
    kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.” 145
    “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler...” 146
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
    ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
    etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
    bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.” 147
    “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak
    şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber
    veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 148
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler.” 149
    “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin
    Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği,
    sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası
    değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk
    etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların
    çoğu bilmezler.” 150
    143 6/En'âm, 80-81
    144 6/En’âm, 102 - 103
    145 7/A'râf, 37
    146 9/Tevbe, 28
    147 9/Tevbe, 31
    148 10/Yûnus, 18
    149 10/Yûnus, 106
    150 12/Yûsuf, 39-40
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 43 -
    “Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki:
    ‘Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.” 151
    “Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli
    kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar),
    insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim.
    Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen
    gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin.” 152
    “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tâğut(a
    tapmak)dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 153
    “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden,
    yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din
    de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından
    mı korkuyorsunuz?” 154
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 155
    “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahman’a kul olarak gelecektir.”
    156
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte
    benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların
    çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 157
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka
    hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/İbâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 158
    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
    O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar
    kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık
    içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan
    biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin
    de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki,
    siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda
    İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki
    ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o,
    151 14/İbrâhim, 30
    152 14/İbrâhim, 35-36
    153 16/Nahl, 36
    154 16/Nahl, 51-52
    155 18/Kehf, 102
    156 19/Meryem, 93
    157 21/Enbiyâ, 24
    158 21/Enbiyâ, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk;
    kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen
    insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza
    sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.
    Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi
    vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler.
    Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?
    Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz
    mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza
    yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve
    selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha
    çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak,
    içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 159
    “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
    gibi) oraya gireceksiniz.” 160
    “İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
    ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
    ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek
    ondan vazgeçer).” 161
    “...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten
    de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun
    birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o,
    gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu
    uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 162
    “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç
    sahibidir, azizdir.” 163
    “Allah, sizlerden iman edip sâlih amellerde bulunanlara vaad etmiştir:
    Hiç şüphesiz kendilerinden öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa,
    onları da yeryüzünde halifeler (yeryüzüne hâkim, güç ve iktidar sahibi) kılacak,
    kendileri için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine yerleşik kılıp
    sağlamlaştıracak ve onları geçirdikleri korku döneminden sonra, güvenliğe
    çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şeyi
    şirk/ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır
    159 21/Enbiyâ, 51-71
    160 21/Enbiyâ, 98
    161 22/Hacc, 11
    162 22/Hacc, 30-31
    163 22/Hacc, 74
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 45 -
    (büyük günahkârlardır).” 164
    “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azâba uğratılanlardan
    olursun.” 165
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh
    yoktur.” 166
    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer
    onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı
    çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz
    Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” 167
    “Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler yaratıyor/
    uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık
    veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na
    şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.” 168
    “(İbrâhim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 169
    “Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup
    sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 170
    “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”
    171
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin
    azâbına çağırıyor idiyse?!” 172
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye
    asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu ma’bûdlar için yardıma hazır askerlerdir.”
    173
    “İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi
    ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu
    bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen
    164 24/Nûr, 55
    165 26/Şuarâ, 213
    166 28/Kasas, 88
    167 29/Ankebût, 8
    168 29/Ankebût, 17
    169 29/Ankebût, 25
    170 30/Rûm, 31
    171 31/Lokman, 13
    172 31/Lokman, 21
    173 36/Yâsin, 74-75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz
    budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka
    bir şey değildir.” 174
    “İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek:
    ‘biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
    Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü
    verecektir.” 175
    “De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
    176
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Müjdele kullarımı.” 177
    “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’
    Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere
    de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan
    amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır,
    yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi
    takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır.
    Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak
    koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 178
    “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de
    aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk ediyorsanız
    (böyle yapın).” 179
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)?
    Eğer o fasıl kelimesi (azâbı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında
    hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir
    azap vardır.” 180
    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan
    (putlardan) uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım.
    Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere devamlı
    kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.”
    181
    174 38/Sâd, 4-7
    175 39/Zümer, 3
    176 39/Zümer, 14
    177 39/Zümer, 17
    178 39/Zümer, 64-67
    179 41/Fussılet, 37
    180 42/Şûrâ, 21
    181 43/Zuhruf, 26-28
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 47 -
    “Şimdi sen, kendi hevâsını putlaştırıp ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim
    üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne
    de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona
    kim hidâyet verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 182
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 183
    “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı.
    Demek erkek size, dişi O’na öyle mi? O zaman bu, insafsızca bir taksim!
    Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.
    Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve
    nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol
    gösterici gelmiştir.” 184
    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel
    bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı
    bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek
    Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
    öfke belirmiştir.’ Ancak, İbrâhim babasına: ‘Andolsun senin için mağfiret
    dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye
    gücüm yetmez’ demişti. (O mü’minler şöyle dediler:) ‘Rabbimiz! Ancak
    Sana tevekkül edip dayandık, Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır.” 185
    “De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim
    ibâdet ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak
    değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz
    size; benim dinim bana!” 186
    “De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır.
    Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na
    benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 187
    Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma
    “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da,
    ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle
    onların çoğu kâfir olmuştur.” 188
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)
    bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? diye sordu.
    Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlullah: “Allah’ın
    182 45/Câsiye, 23
    183 51/Zâriyât, 56
    184 53/Necm, 19-23
    185 60/Mümtehıne, 4
    186 109/Kâfirun, 1-6
    187 112/İhlâs, 1-4
    188 Buhârî, Megâzi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/
    ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. 189
    “Ümmetimle ilgili olarak en çok korktuğum şey, Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır.
    Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
    demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
    meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına
    göre iş yapacaklardır ve gizli şehvet içinde olacaklardır.” 190
    “Her ümmetin bir ıcl’i vardır; bu ümmetin ıcl’i de dînâr ve dirhemdir
    (küçük ve büyük paradır).” 191
    “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan
    tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha
    büyüğü yoktur.” 192
    “Allah, Yahûdi ve Hıristiyanlara lânet etsin. Onlar, peygamberlerinin
    kabrini mâbed (tapınak) hilene getirdiler.” 193
    “Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 194
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
    Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
    ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği
    haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada şu âyeti okuyordu: “Onlar,
    Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem
    oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.”195 Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri
    duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım,
    onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar onları rab ve
    ilâh edinmiyorlar ki” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu:
    “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din
    adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
    ibâdettir. (Evet, onlar onların önünde secde ederek ibâdet etmiyorlar,
    fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
    bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
    getirmenin mânâsı budur.)” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu. 196
    189 Buhârî; Müslim
    190 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205
    191 Deylemî, Müsned; Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92
    192 Taberanî, nak. Elmalılı, 6/70; Şamil İslâm Ans. II/397
    193 Buhârî, Cenâiz 216
    194 Tirmizî, Zühd 42, hadis no: 2376
    195 9/Tevbe, 31
    196 Tirmizî, Tefsîru Kur’an, 10, hadis no: 3292
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 49 -
    “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyiniz. Yalnız,
    ‘Allah’ın kulu ve elçisidir’ deyiniz.” 197
    İbn Mes’ud (r.a.) diyor ki: “Ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, günahların
    en büyüğü hangisidir?” diye sorduğumda, buyurdu ki: “En
    tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde
    kendisine nidd/şirk koşmandır).” 198
    Bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz”
    demişti. Bu söze karşılık Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “E
    cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?” 199
    “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. ‘İnşâallah’,
    yani ‘ Allah isterse’ desin.” 200
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana,
    “Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben;
    “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları
    üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamalarıdır.” buyurdu. 201
    “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise ‘bu din üzere
    doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır
    veya mecûsileştirir...” 202
    “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş
    olmaz.” 203
    “Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok
    sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” 204
    Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?”
    diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve
    Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.” 205
    “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça
    iman etmiş olmaz.” 206
    “Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe
    iman etmiş olmaz.” 207
    197 Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55
    198 Buhârî; Müslim
    199 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s. 210
    200 İbn Mâce
    201 Buhârîi, Müslim
    202 Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
    II/315, 233, III/435, IV/9
    203 Buhârîi, İman 8; Müslim, İman 69
    204 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
    205 Ahmed bin Hanbel, IV/11
    206 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
    207 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    “Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.”
    Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu:
    “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” 208
    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
    onun gibidir.” 209
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 210
    Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı
    bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah)
    hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim
    de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak
    şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden
    ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı
    olarak) öldürülmesi gereken.” 211
    “Kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz.” 212
    “İki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 213
    “…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri
    reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur.
    Hesabı Allah’a kalmıştır.” 214
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasulü olduğuna
    şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 215
    “Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir” 216
    “Allah yahudi ve hırıstiyanlara lânet etsin, peygamberlerinin ve sâlih
    kişilerinin kabirlerini mescid yaptılar.” 217
    208 Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
    209 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
    210 Buhârîi, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    211 Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5,
    14; İbn Mâce, Hudûd 1
    212 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
    213 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
    214 Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
    215 Buhârî, İlim, 49
    216 Müslim, İmân, 152
    217 Buhârî, Salât 48, Cenâiz 62, 96, Enbiyâ 50, Meğâzî 83; Müslim, Mesâcid 19,
    23
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 51 -
    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’
    diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put,
    düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 218
    “Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri
    ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ
    Hutbesinden- 219
    “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri
    dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna
    dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek
    sesle ağlamak.” 220
    “Câhiliyye dâvâsıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.” 221
    “Herkim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet
    veya bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu câhiliyyet ölümüdür.” 222
    Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü
    dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek
    miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana,
    câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene,
    hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”
    223
    Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim);
    Putçuluğun Genel Görüntüsü
    Bir şeye sûret vermek, şekillendirmek. Kelime olarak sa-ve-ra
    kökünden tef’îl kalıbında masdardır. “Rahimlerde dilediği gibi sizi şekillendiren
    O’dur.”224 âyetinde anlatılan tasvir budur.
    Resim, fotoğraf, kabartma, heykel gibi şeyler hüküm itibarıyla
    tasvir grubuna girerler. Alimler, İslâmın tasvir hakkındaki hükmünü
    ortaya koyabilmek için tasvire konul olan sûret (şekil)leri ikiye
    ayırmışlardır:
    1- Boyutları olan ve alçı, mermer, madenler ve taşlardan yapılan
    şekiller. Bunlara timsâl veya mücessem şekiller adı verilir.
    218 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    219 Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no:
    3087
    220 Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
    221 Buhârî, Cenâiz 39
    222 Müslim, İmâre, 57; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h. no: 4098
    223 Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
    224 3/Âl-i İmrân, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    İmam Kurtubî bunu şöyle açıklar: “Temâsîl, timsâl kelimesinin çoğuludur.
    Bu ise, hayvan veya başka varlıkların benzerini oluşturmak
    için yapılan her şekildir, camdan, bakırdan ve mermerden yapılan
    sûretlerdir. Söylendiğine göre peygamberlerin ve âlimlerin
    şekilleri yapılmış, halkın ibâdete düşkünlüğü ve gayreti artsın
    diye bunlar ibâdethanelere asılmıştır... Rasûlullah (s.a.s.)’in bunu
    yasakladığı, bunu yapan ve edinenlerin azâbla korkutulduğuyla
    ilgili haberler sahihtir. Cenab-ı Hak bu konuda daha önceki ümmetlere
    verdiği ruhsatı neshetmiştir.
    Bunun hikmetine gelince, Rasûlullah (s.a.s.) peygamber olarak
    gönderildiğinde putlara (sûretlere) tapılıyordu. Bu konuda tutulacak
    en iyi yol, kaldırılmasıydı ve öyle yapıldı.” 225
    2- Boyutları olmayan ve kağıt üzerine, duvarlara çizilen, halı
    ve kumaşa dokunan resimler bu türdendir.
    Boyutları olan sûretlerin İslâm’da hükmü: Heykel yapımı için
    sert maddeleri yontma işi İslâm’dan önce de vardı. Bunlar daha
    çok put olarak tapılan şeylerdi. Bunlar Arabistan’a Şam taraflarından
    Amr b. Luhay tarafından getirilmişti. Rasûlullah (s.a.s.),
    Mekke’yi fethettiği zaman elindeki kamçı ile işaret ederek ve
    “De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu; zaten bâtıl yok olmaya mahkumdur.”226
    âyetini okuyarak bunların kırılmasını emretmiştir.
    Heykelin İslâm âleminde yapılmasına Emevîler devrinde
    başlanmış, Abbasîler devrinde devam edilmiştir. Ama bu, gayri
    İslâmi medeniyetlere nisbeten çok cüz’î kalmıştır. Yapılanlar da
    genellikle idarecilerin saray ve köşklerini süslemek için kullanılmıştır.
    Meselâ Abbasî hükümdarı Mansûr’un Hîcrî 329’da yıkılan
    Kubbetü’s-Sahrâ isimli sarayı bunlardan birisidir. Mütevekkil’in
    Kasru’l-Burc’u, İbn Tulun’un Kasr’ı, Zahir Baybars Köprüsü heykel
    veya oyma resimlerin kullanıldığı yerlerdir.
    Zamanla bu sanat kolu yaygınlaşmıştır. Ama İslâm’ın bir konudaki
    hükmü değişmemiştir. Çünkü bir şeyin Müslümanlar arasında
    yaygınlaşması, onun helâl veya mubah olmasını gerektirmez.
    Müslümanların durumu başka şey, Şer’î hükümler daha başka şeydir.
    İslâm’da heykelciliğin haram olduğuna dair hükümler gâyet
    açıktır: “Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), şans okları
    şeytan isi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”227; “Bir
    225 Kurtub, el-Câmî, XIV, 272
    226 17/İsrâ, 81
    227 5/Mâide, 90
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 53 -
    zamanlar İbrâhim şöyle demişti: Rabbim; bu şehri güvenli kıl, beni ve
    oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim, çünkü onlar, insanlardan
    bir çoğunu şaşırtılar.”228; “İbrâhim babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin
    su karşısında durup taptığınız heykeller nedir?’ ‘Babalarımızı onlara tapar
    bulduk’ dediler. ‘Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içine
    düşmüşsünüz’ dedi.”229; “İbrâhim babası Âzer’e demişti ki: ‘Sen putları
    tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde
    görüyorum.” 230
    Mekke fethinde Rasûlullah (s.a.s.) İsrâ sûresi 81. âyetini okuyarak
    putları kırmıştır.
    “Dediler ki: ‘Tanrılarınızı bırakmayın; ne Vedd’i, ne Suvâ’ı, ne de,
    Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i terketmeyin.’ Böylece onlar, birçok kimseyi yoldan
    çıkardılar. Sen de o zâlimlere şaşkınlıktan başka bir şey artırma!”231
    İmam Kurtubî âyette sayılan isimlerin sâlih kimselere ait olduğunu,
    kavimlerinin onların hatırasını anmak için heykellerini yaptıklarını,
    zamanla bu saygının tapınmaya dönüştüğünü, yazar. 232
    Câhiliyye Arabları bir şeylere tapınmak için bahane ararlardı.
    Zâtu Evsât denilen büyük, yeşil bir ağaç vardı. Ona silâhlarını
    asarlar, yılın bir gününde de ona saygılarını sunarlardı. Rasûlullah
    (s.a.s.) Huneyn’de iken bir grup bedevî gelerek “Ey Allah’ın
    Rasûlü onların Zâtü Evsât’ı gibi bize de bir Zâtü Evsât bul” dediler.
    Rasûlullah (s.a.s.) “Allahu Ekber! Canım kudret elinde olan Allah’a yemin
    olsun ki İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya, Ey Mûsâ bunların nasıl tanrıları
    varsa, bize de öyle bir tanrı yap!”233 demeleri gibi konuştunuz. Siz
    câhil bir topluluksunuz. Sizden öncekilerin gidişatına aynen uyacaksınız.
    Onlar tarla faresinin deliğine girse, siz de gireceksiniz”
    buyurdu.” 234
    Aşağıdaki hadîs-i şerifler de heykel yapmanın haramlığına
    delâlet etmektedir:
    İbn Abbas’dan (r.a.): “Ebû Talha’nın Rasûlullah’tan (s.a.s.) dinlediği
    şu hadisi ben de ondan dinledim: “Melekler, içinde köpek ve
    heykel (put) olan eve girmezler.”235 Kudsî bir hadiste Cenab-ı Hak
    şöyle buyurmaktadır: “Benim yarattığım gibi yaratma yoluna girmeye
    228 14/İbrâhim, 35-36
    229 21/Enbiyâ, 42-44
    230 6/En’âm, 74
    231 71/Nûh, 23-24
    232 Kurtubî, el-Câmî'li Ahkâmi'l-Kur'an, XVIII, 308; İbn Kayyim el-Cevziyye,
    İğasetü'l-Lehfân fi Mekâyidî 'ş-Şeytan, II, 200
    233 7/A'râf, 138
    234 Kurtubî, el-Câmi', VII, 273
    235 Nevevî, Müslim Şerhi, Xll, 84
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    kalkışandan daha zâlim kim vardır. Şu halde onlar, haydi bir zerre yaratsınlar,
    bir tane yaratsınlar, bu arpa yaratsınlar.” 236
    İslâm heykel edinmeyi yasakladığı gibi, gayri müslimler için
    yapsa bile onun sanatıyla uğraşmayı da haram kılmıştır. Abdullah
    b. Ömer, Nâfi’ye Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu haber
    vermiştir: “Şu sûretleri yapanlar, kıyamet gününde azâb görecekler ve
    onlara: ‘Yarattığınız bu sûretlere hayat verin’ denecek.” 237
    Said b. Ebû’l-Hasen’den: “Bir adam Abdullah b. Abbas’a gelerek,
    “Ben şu sûretleri yapan (geçimini bundan sağlayan) birisiyim.
    Bunlar konusunda bana fetva ver.” dedi. İbn Abbas, “Bana yaklaş”
    dedi. Adam ona yaklaştı. Sonra, “Bana yaklaş” dedi. Adam
    ona yaklaştı, ta ki İbn Abbas elini onun başı üzerine koydu ve
    “Rasûlullah’tan (s.a.s.) işittiğimi sana haber vereceğim; O şöyle buyurdu:
    “Her resim yapan cehennemdedir. Onun yaptığı her resme bir
    can verilir ve bu, kendini yapana cehennemde azâb eder.” ‘Sen mutlaka
    bunu yapmak zorunda isen, ağaç veya cansız şeylerin resmini yap’
    dedi.” 238
    Haram Kılınışının Hikmetleri: İslâm, içine hiçbir şüphenin karışmadığı
    tevhid dinidir. Bu dinin en önde gelen özelliği, Allah’ı
    birleyen ve O’nu kendisine layık olmayan her şeyden tenzih eden
    bir ulûhiyet akidesine sahip olmasıdır. Bunun için İslâm, şarktan
    veya garptan gelen câhilî, batıl inanç ve düşüncelerle ilgiyi kesmiştir.
    239
    İslâm resim (sûret) yapımını, zamanla bunlara tapınılabileceği
    için yasaklamıştır. Nitekim Nûh sûresi, 23. âyetinde sayılan put
    isimlerinin sâlih kişilere ait olduğunu, onların ölümünden sonra
    sırf hatıralarını yâdetmek için heykellerinin yapıldığını, ancak bu
    yâd etme isteğinin zamanla tapınmaya dönüştüğünü görüyoruz.
    Bunun için yapanın niyetine değil, işin sonucuna ve semeresine
    bakılır, denmiştir. Bu sonuca göre iyi veya kötü hükmü verilir. Buna
    bağlı olarak yapılan işe vasıtalık eden şey de sonucun hükmüne
    göre değerlendirilir. Yani sonucun hükmü haram ise, ona vasıta
    olan şey de haramdır. Sonuç mubah ise, sebebi de mubahtır. Dolayısıyla
    tevhidi zedeleyen ve şirke, putperestliğe götüren sebep ve
    vasıtalar da yasaklanmıştır. Heykelcilikte bu tehlike devamlı vardır.
    Burada sûretlerin haram kılınışının illeti, onlara tapınılmasıdır.
    Bu gün, bu illet ortadan kalkmıştır. Bir müslümanın bir sûrete
    236 Nevevî, Müslim Şerhi, XII, 90
    237 İbn Hacer, Fethu'l-Bârî Şerhi Sahihi 'I-Buhârî, Xll, 508
    238 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, XII, 93
    239 Seyyid Kutub, Hasaisu't-Tasavvuri'lİslâmi, s. 37
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 55 -
    tapması düşünülemez. Medeniyet çağının insanı bu hataya düşmez,
    denilebilir. Ancak İslâm, putu haram kılarken, bunu bir zaman
    ve mekânda sınırlamamıştır. Ayrıca yeryüzünün birçok yerinde
    hâlâ putlara tapılmaktadır. Hindistan’da hâlâ, birçok heykel
    yanında ineğe de tapılmaktadır. Bunun için kanlı mücâdeleler verilmektedir.
    Yâni asırların ve medeniyetin ilerlemesiyle bu konuda
    değişen pek bir şey olmamıştır. Birçok büyük dinin salikleri selim
    aklın kabul etmeyeceği birçok şeyi, din diye kabul edip benimsemektedir.
    Filipinler’de birçok devlet görevlisinin, hatta bakanların
    ve yüksek rütbeli askerlerin yılana ibâdet törenlerine katılıp görevlerini
    ihmal ettikleri şikâyet konusu olmaktadır. Bu gayri makul
    dine tabi olanların bunu sürdürürken düşünmek, akıl terazisine
    vurmak ihtiyacını duymadıkları gözlenmektedir. Hak veya batıl
    bütün dinlerde kötülenen bir varlık olan şeytana tapınma âyinleri
    düzenleyen “Şeytanın Dostları” isimli yüksek sosyeteye mensup
    grupların var oluşu, bu konudaki tehlikenin insan için her zaman
    var olduğunun en güzel delilidir.
    Bu konuda puta tapınmanın, sadece onun karşısında yerlere
    kadar eğilmekten ibaret olmadığını da unutmamak gerekir.
    Çocuk Oyuncakları
    Fukaha, çocuklar için yapılan insan ve hayvan şeklindeki oyuncaklara
    cevaz vermişlerdir. İmam Kurtubî şöyle der: “Heykel, mücessem
    insan ve hayvan figürlerinin haram kılınmasından bir istisna
    vardır. O da çocukların oynadığı oyuncaklardır. Çünkü bu konuda
    Hz. Âîşe’den rivâyet edilen şu hadis-i şerif vardır: “Rasûlullah
    (s.a.s.) Tebük veya Hayber gazvesinden döndü. Evin dolap yerinde
    perde vardı. Bu esnada rüzgâr esti ve Âîşe’nin oyuncak bebeklerinin
    bulunduğu bölümü açtı. Rasûlullah (s.a.s.) “Bu nedir, ey Âîşe?”
    diye sordu. Âîşe, “Benim kızlarım” cevabını verdi. Oyuncakların
    arasında deriden iki kanadı bulunan bir at vardı. Rasûlullah (s.a.s.)
    “Oyuncakların ortasında gördüğüm şu şey nedir?” diye sordu. Âîşe, “iki
    kanat” dedi. Rasûlullah, “İki kanatlı at olur mu?” dedi. Aişe, “Hz.
    Süleyman’ın çok kanatlı atlarının olduğunu duymadın mı?” cevabını
    verdi. Hz.Âîşe der ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bu cevap üzerine
    dişleri görünecek kadar tebessüm etti.” 240
    “El-umûr bi-mekasıdihâ” genel kaidesine bağlı olarak bazı ilim
    dallarında kullanılan boyutlu sûretlere cevaz verilmiştir. Meselâ
    tıp ilminde vücudun teferruatlı olarak tanınması gerekir. Bunun
    içinde boyutlu ve vücudun iç organlarını gösterin iskeletlere veya
    240 Ebû Davûd, Edeb 54
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    insan sûretlerine ihtiyaç vardır. Bilhassa operatör bir hekimin sahasında
    başarılı olabilmesi için insan vücudunu iyi tanımasına ihtiyaç
    vardır.
    Bir veterinerin de hayvan vücudunu tanıması gerekir. Bir biyoloji
    bilgini de aynı ihtiyacı duyar. Bunlarda mücessem canlı
    sûretlerinin kullanılması zaruretten dolayı mubahtır, câizdir.
    Boyutsuz (gayri mücessem) sûretler (Resim ve fotoğraf). Bu
    konudaki görüşleri şu maddeler içinde toplamak mümkündür:
    1- Bitkiler, deniz manzaraları, tabiat manzaraları gibi cansız
    cisimlerin resimlerini yapmak ulemanın icmâı ile mubahtır.
    2- Tapılan canlının resmini yapmak da ulemanın ittifakı ile haramdır.
    Meselâ Budistlerin tapındığı Buda’nın resmini tapılsın diye
    yapan kimse kâfirdir, küfür ve sapıklığın yayıcısıdır. Bu gibi kişiler
    hakkında Rasûlullah (s.a.s.) “Kıyamet gününde insanların azâb bakımından
    en şiddetlisi tasvir yapanlardır.” buyurmuşlardır.
    İmam Taberî de bunu şu şekilde açıklamaktadır: Bu hadis-i şerifteki
    tasvirciden kasıt, ibâdet edilen bir şeyin resmini yapan, bu
    fiili bilerek ve kasıtlı olarak işleyendir. O bu fiili ile kâfir kabul
    edilir. Bu kasdı taşımayan ise isyankâr kabul edilir. 241
    3- Resmi yapan bununla Allah’ın yaratışına benzetmek veya
    Allah’la yaratma yarışına girmeye çalışmak gibi bir kasıt güderse,
    tevhid akidesinden çıkar. İşte bunlar ve bunlara benzeyenler hakkında,
    “İnsanlar içerisinde azâbı en şiddetli olanlar, Allah’ın yaratmasına
    benzer yaratma yarışına gidenlerdir.” 242 hadis-i şerifi vârid olmuştur.
    4- İhtilâfsız olarak haram çerçevesine giren sûretler, tabilerinin
    dinî yönden mukaddes kabul ettikleri, dünyevî yönden ululadıkları
    tasvirlerdir. Bunlardan birinci gruptakiler peygamberlere,
    meleklere, sâlih kişilere ve evliyaya atfedilen resimlerdir. Mesela
    Hz. İbrâhim’in, Hz. Mûsâ’nın, Hz. İsa’nın, Cebrail’in, Hz. Ali’nin resimleri
    bu kabildendir. Bu çeşit resimler, ehl-i kitabda ve müslümanlardan
    Şîa’da çoktur.
    İkinci gruptakiler ise ululanan ve bir nevi takdis edilen kralların,
    sultanların, kumandanların, din adamlarının, sanatkârların,
    hangi sahada olursa olsun meşhur olmuş şahısların tasvirleridir.
    Bunlar ya gününde resmî otoritenin baskıyla veya zaman aşımıyla
    dinî hüviyet kazanarak takdis edilirler. Müslim’in Sahih’inde
    Ebû’d-Duha’dan şöyle bir rivâyet vardır: “Mesrûk’la birlikte içinde
    241 Y. El-Kardavî, el-Halâl ve'l-Haram fi'l-İslâm, 104
    242 Buhârî, Libâs, 91; Nesâî, Zînet, 112; Ahmed İbn Hanbel, 111, 36
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 57 -
    heykeler bulunan bir evde idik. Mesrûk bana: “Bunlar Kisra’nın
    heykelleri mi? diye sordu. “Hayır, bunlar Meryem’in heykelleridir”
    dedim. 243
    5- Takdis kastı güdülmemek ve Allah’ın yaratmasına benzer
    bir şey yaratma iddiasında bulunmamak sûretiyle yapılan ağaç,
    güneş, ay, nebatlar, tabiat manzaraları ve diğer cansızların resimlerini
    yapmak mubahtır.
    Boyutsuz resimleri mubah görenlerin dayandıkları deliller:
    Ebû Talha’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İçinde
    resim (sûret) olan eve melekler girmez. “ Hadisin râvîlerinden Büsr
    dedi ki: “Zeyd b. Halid hastalandı. Ziyaretine gittik. Gördük ki, kapısında
    resimli bir perde var. Rasûlullah (s.a.s.)’ın zevcesi Meynûne
    (r.anha)’nın üvey oğlu Ubeydullah el-Havlânî’ye: “Zeyd sana bir
    gün önce resimler hakkındaki hadisi haber vermedi mi?” diye sordum.
    “Onun “Ancak elbise ve örtüdeki nakış ve resimler müstesnadır”
    dediğini işitmedin mi?” cevabını verdi. 244
    Ebû Talha el-Ensarî’den: Ebû Talha: Rasûlullah (s.a.s.)’in “Melekler,
    içinde köpek ve resim bulunan eve girmez” buyurduğunu işitim,
    dedi. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî dedi ki: Hz. Âîşe’nin yanına geldim
    ve; şu (Ebû Talha) Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Melekler, içinde köpek ve
    resim bulunan eve girmez” buyurduğunu haber veriyor. Rasûlullah
    (s.a.s.)’in bunu söylediğini işitin mi? dedim. “Hayır, yalnız ne yaptığımı
    sana haber vereyim. Bir gazâsına çıktığını gördüm. Resimli
    bir örtü alıp kapıya örttüm. Rasûlullah gazadan dönüp perdeyi
    görünce yüzünde hoşnutsuzluk alâmetleri gördüm. Hemen perdeyi
    çekip yırttı ve “Allah bize, taşları ve çamurları giydirmemizi emretmedi”
    buyurdu. Hz. Âîşe devamla dedi ki: “Biz o perdeden iki
    yastık yaptık. Ben içlerini hurma lifiyle doldurdum. Benim bu yaptığımı
    ayıplamadı.” 245
    İmam Nevevî hadisin şerhinde şu açıklamayı yapar: “Bu hadiste
    haramlığı gerektirecek bir ifade yoktur. “Allah bize, taşları ve
    çamurları giydirmemizi emretmedi” ifadesi bunun ne vâcib, ne
    mendub, ne de haram olduğunu gerektirir.”
    Âîşe (r.anha)’dan: “Üzerinde kuş resimleri olan perdemiz vardı.
    Eve girenin hemen karşısında görünüyordu. Rasûlullah (s.a.s.)
    bana, “Bunun yerini değiştir, çünkü eve her girdiğimde onu görüp dünyayı
    hatırlıyorum” buyurdu.” Hadisin diğer bir rivâyetinde Hz. Âîşe:
    243 Ahmed İbn Hanbel, 1, 375
    244 Buhârî, Libas, 92
    245 Nevevî, Müslim Şerhi, XVI, 86
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    “Rasûlullah (s.a.s.) bize onu kesmemizi emretmedi” diyor. 246
    Ulemâdan bir kısmı bu hadis hakkında şöyle derler: “Bu hadisin
    hükmüyle amel edilir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Âîşe’ye
    onu parçalamasını emretmedi. Eve girerken karşısına gelen yerden
    onu kaldırıp başka yere asmasını emretti. Onun hoşlanmadığı
    nokta, eve girişinde dünyayı ve dünyanın süsünü kendisine hatırlatacak
    eşyayı görmesidir. Özellikle Rasûlullah (s.a.s.) hemen hemen
    bütün sünnet ve nafile namazlarını evde kılıyordu. Bu çeşit
    resimli örtü ve perdeler kalbin huşuuna ve Allah’a yönelip kâmil
    bir şekilde O’na niyazda bulunmaya engel oluyordu.” 247
    Enes (r.a.)’den “Hz. Âîşe’nin nakışlı ve resimli bir perdesi vardı.
    Onunla evin bir tarafını örterdi. Rasûlullah (s.a.s.) ona “Onu benden
    uzaklaştır. Çünkü resimler, devamlı olarak namazımda bana görünüyor”
    buyurdu.”248 Abdurrahman b. el-Kasım’dan: “Kasım’ın Âîşe
    (r.anha)’dan şu hadisi rivâyet ettiğini işittim: Âîşe’nin üzerinde
    resimler olan bir örtüsü vardı. Bu örtü, sergi olarak sofaya kadar
    uzatılmıştı. Rasûlullah (s.a.s.) ona doğru namaz kılıyordu. Âîşe’ye
    “Onu benden uzaklaştır” buyurdu. Hz. Âîşe dedi ki: “Onu uzaklaştırdım
    ve ondan yastıklar yaptım. Rasûlullah (s.a.s.) bu yastıklara
    dayanırdı.” 249
    Ulemânın Görüşleri: Hanefî ulemasından İmam Tahavî şöyle
    der: “Şâri’ Teâlâ önce bütün sûretleri, nakış da olsalar, yasaklamıştır.
    Çünkü o günün insanı sûretlere, tasvirlere tapmayı daha yeni
    bırakmıştı. Bunun için toptan hepsini yasakladı. Sonra bu yasaklaması
    kesinleşip kararlaşınca, üzerinde resimli nakışlar bulunan
    kumaştan, zarûret halinde sergi edinilmesini mubah kıldı. Çünkü
    değersizleştirilen şeye câhilin bile saygı duyamayacağına güvendi.
    Bu durumda yasak, değerli tutulan şeylerde geçerli oldu.” 250
    Malikî fakihlerinden İbnü’l-Arabî ise meseleye şöyle yaklaşır:
    “Resim ve tasvir edinme konusunun özeti: Bu eğer mücessem (boyutlu)
    cinsten olursa, icmâ ile haramdır. Eğer boyutsuz ise dört
    çeşit hükmü vardır:
    a- Ancak örtüdeki nakışlı resimler müstesna” hadisin zâhirine
    göre mutlak câizdir.
    b- Nakışlı resim bile olsa mutlak haramdır.
    246 Nevevî, Müslim Şerhi, XVI, 187
    247 Y. el-Kardavî, el-Halâl ve'l-Harâm fi'l-İslâm, 108
    248 Buhârî, Salât 15, Libas 93; İbn Hanbel, III/151, 283
    249 Nevevî, Müslim Şerhi, XIV, 89
    250 Seyyid Sâbık, Fıkhü's-Sünne, III, 503
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 59 -
    c- Eğer sûret nakışsız ise haram, kafası koparılmış veya organları
    parçalanıp asıl vücuttan ayrılmış ise câizdir. Geçerli olan görüş
    de budur.
    d- Yerlere serilerek veya başka şekilde değer verilmeyecek yerde
    kullanılırsa câiz, duvara veya yükseğe asılıp değer verilirse câiz
    değildir.” 251
    İmamü’l-Harameyn, gölgeli (boyutlu) olmayan sûretler, sergi
    ve yastık gibi şeylerin üzerindeyse câiz olacağını, çatı ve duvar
    üzerindeyse câiz olmayacağını söyler. Bundaki anlam şudur: Yüksek
    yerlere konuluyorsa değeri yükseltiliyor demektir. Ama sergi
    üzerinde bulunursa, bu, değerini düşürmek kabul edilir. 252
    Yusûf el-Kardavî şöyle demiştir: “Bunun dışındaki sûretler ve
    levhalar, bitkiler, ağaçlar, denizler, gemiler, dağlar, güneş, ay, yıldızlar
    ve diğer tabiat manzaraları gibi cansızları yapana, edinene
    günah yoktur. Bu tartışmasız bir hükümdür.
    Sûret canlıya ait olur, yukarıda geçen sakıncalar, yani mukaddes
    sayılmak, ululanmak gibi bir durum olmaz, Allah’ın yaratmasına
    benzer bir yapım kastı da bulunmazsa, buna da haramdır,
    denilmez. Ama levhalara resmedilen, halılara, duvarlara ve elbiselere
    dokunan, nakşedilen resimlere gelince, bunlar hakkında haram
    olduğuna delâlet eden sahih, açık ve tartışmasız nas yoktur.
    Rasûlullah (s.a.s.)’in bir çeşit tasvirlere karşı hoşnutsuzluk gösterdiğini
    ifade eden hadisler vardır. Çünkü bunda sorumsuz kişilere
    ve basit menfaatlere aşırı bağlı kişilere benzeme vardır.” 253
    Eski Mısır müftüsü Muhammed Baht el-Mut “el-Cevabü’şŞâfi’fi
    İbahati’t- Tasviri’l-Fotografi” isimli bir kitab yayınlamış ve
    fotoğrafın hükmünün de boyutsuz resim gibi olduğunu beyan
    etmiştir.
    Bu konuda dikkat edilecek en önemli nokta, İslâm akaid ve
    âdâbına muhâlif olup olmamaktır. Çıplak kadın resimleri, kadınlık
    mahremiyetini açığa koyan resimleri, şehveti tahrik eden resimleri
    yapmak bu kabildendir. Nitekim bazı kitap, dergi, gazete
    ve sinema filmlerinde bu açıkça görülmektedir. Bunların haram
    olduğunda; imalatının, insanlar arasında yayılmasının, evlerde,
    bürolarda bulundurulmasının, basılmasının, duvarlara asılmasının,
    kasıtlı olarak seyredilmesinin haram olduğunda da şüphe
    yoktur.” 254
    251 İbn Hacer, Fethu'l-Bârı, XII, 515
    252 İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XII, 511
    253 Y. Kardavî, el-Halâl ve'l Haram fi'l-İslâm, 106
    254 Kardavî, el-Halâl ve Haram fi'l-İslâm, 113
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Zâlimler, fâsıklar, dinsizlere ait resim ve heykeller de böyledir.
    Putperestliğin şiarını yaşatan her resim de böyledir. Rasûlullah
    (s.a.s.) dönemindeki resim ve heykellerin çogu bu kabildendir.
    Bunun için Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Mescid-i
    Haram’ın içine girdi. Orada bazı resimler görünce, silinmelerini
    emretti. Bunlar Mekke’deki putperestliği besleyen sapıklığa kaynaklık
    ediyorlardı.
    Konuyla ilgisi açısından göz önünde bulundurulacak önemli
    noktalardan birisi de şudur: Rasûlullah (s.a.s.) câhiliyye dönemine
    ait Arab paralarının kullanılmasına müsaade etti. Bizans’tan
    ve İran’dan gelen paralar Rasûlullah’ın ülkesinde geçiyordu. Bu
    paralar Hz. Ebû Bekir’in hilâfetiyle Hz. Ömer’in hilâfetinin ilk ilk
    yıllarında tedâvülde kaldı. Hicrî 18. yılda Hz. Ömer tedâvüldeki
    bu câhilî ve gayri İslâmî paralar yanında, üzerinde İslâmî ibareler
    bulunan paralar bastırdı. Said b. el-Müseyyeb bu iki çeşit parayla
    da alışveriş yapardı.
    Yemen’den üzerinde resimler bulunan elbiseler, kumaşlar, perdeler
    gelirdi. Hz. Ömer’in azadlısı ve hâzini Yesâr b. Nümeyr evinde
    resimler kullandı. Tâbiînin büyüklerinden Kasım b. Muhammed
    b. Ebî Bekir’in duvarlarında kunduz resimleri ve minyatürler
    bulunan bir odası vardı. Bu zat halası Hz. Âîşe’nin terbiyesinde
    yetişmişti. Hz. Âîşe’nin fıkhını ve hadisini en iyi bilen kişi idi. 255
    İbn Ebî ,Şeybe, el-Mûsânnef isimli eserinde, Huzeyfe’den naklen
    der ki: Huzeyfe’nin yüzüğünde karşılıklı duran iki kartal vardı,
    aralarına “elhamdûlillah” yazılmıştı. Yine el-Mûsânnef’teki
    rivâyetlere göre Enes’in yüzüğünün nakışı aslandı. İmrân b.
    Hüseyn’ın yüzüğünde kılıç kuşanmış bir adam resmi vardı. Kadı
    Şureyh’in yüzüğünde aralarında ağaç resmi bulunan iki aslan resmi
    vardı. Dahhâk b. Müzâhim’in gümüş yüzüğünde ise bir kuş resmi
    vardı: 256
    Bunlar da gösteriyor ki ilk Müslümanlar, canlı resimlerden putperestlik
    endişesiyle uzaklaşmışlardır.
    Resmin mekrûh olduğunu ileri sürenlerin delilleri
    Hanbelî fakihlerinden İbn Kudame el-Makdisî, Ebû Hüreyre,
    resimlerin yukarıda tutulanını da, aşağılananını da mekruh görmüştür.
    İmam Malik ise onu tenzihen mekruh olarak görür, haram
    saymazdı. Belki de, o, Rasûlullah’ın (s.a.s.), “İçinde sûret bulunan
    255 Hudarî, Tarihu'l-Ümmemi'l-İslâmiyye, II, 220; Hasan İbrâhim Hasen,
    Tarihu'l-İslâm, II, 356
    256 Kettânî, et-Terâtibü'l-İdâriyye, 2, 70
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 61 -
    eve melek girmez” hadisinin umum ifade etmesine göre fetva vermiştir.
    Bizim için Âîşe (r.anha)’nın rivâyet ettiği şu hadis temeldir:
    “Rasûlullah (s.a.s.) bir yolculuktan gelmişti. Ben de sofamı üzerinde
    resimler bulunan bir sergiyle örtmüştüm. Rasûlullah (s.a.s.) onu
    görünce “Odayı resimli bir örtüyle mi örtüyorsun?” diye azarlayıp
    yırttı. Ben ondan iki yastık yaptım. Ben Rasûlullah (s.a.s.)’in onlardan
    birine dayandığını görür gibiyim.”
    Resmin mubah olan kısmı yere serilip ayak altında çingenenidir.
    Mekrûh olan ise duvara asılandır.257 Resmin (sûretin), giderildiği
    takdirde canlının yaşayamayacağı, göğsü, karnı gibi yerleri
    koparılırsa veya bedeninden ayrı sadece baş yapılırsa, bu yasak
    kapsamına girmez. Çünkü o organın gitmesiyle geride canlı kalmaz.
    Bu canlının kafasını kesmeye benzer. İlk yapıldığında resim
    başsız bir beden, veya bedensiz bir baş şeklinde yapılırsa veya başı
    bir canlıya, bedeni başka bir canlıya ait olarak yapılırsa, bu da
    yasak kapsamına girmez. Çünkü bu (gerçek) bir canlının resmi değildir.
    258
    Haram olduğunu söyleyenlerin delilleri
    İbn Âbidn, Hasiye’sinde söyle der: “Resim yapmak mutlak
    sûrette câiz değildir. Çünkü bu, Allah’ın yaratmasına benzer yaratma
    iddiasına kalkışmaktır.” 259
    İmam Nevevi şöyle der: Bizim ashabımıza ve diğer âlimlere
    göre, canlının resmini yapmak şiddetle haramdır. Bu aynı zamanda
    büyük günah (kebair)lardandır. Çünkü hadislerde onun
    hakkında şiddetli tehditler vardır. O, ister değersiz tutulmak için
    yapılsın, ister başka niyetle yapılsın. Onu yapmak tamamen haramdır.
    Çünkü onda Allah’ın yaratmasına benzetmek vardır. İsterse,
    bu elbisede, sergide, dirhemde, dinarda, felsde, kapkacakta,
    duvarda veya başka yerde olsun. Bütün bu durumlarda yapılan
    sûretin, gölgeli (boyutlu) olup olmaması fark etmez. 260
    İmam Kurtubi ise şöyle der: Rasûlullah (s.a.s.) tasviri yapanlara,
    istisna yapmaksızın lanet etmiştir. “Bu sûret yapanlara kıyamet
    gününde azâbedilecek ve onlara “yarattıklarınızı diriltiniz”
    denilecek” hadisinde de istisnada bulunmamıştır. Sünen-i
    Tirmiz’de Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir hadis-i şerif şöyledir:
    “Rasûlullah’ın (s.a.s.) söyle buyurduğunu işittim: “Kıyamet gününde
    cehennemden bir boyun çıkar. Bunun bakan iki gözü, işiten iki
    257 İbn Kudâme el-Muğn, VII, 113
    258 İbn Kudame, el-Muğn, VIII, 13
    259 İbn Âbidîn, Hâşiye, I, 608
    260 Nevevî, Müslim Şerhi, XIV, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    kulağı ve konuşan bir dili vardır. Bu şöyle diyecektir: “Ben üç şeyi
    ilan etmekle görevlendirildim: İnatçı bütün cebbarların, Allah’la
    beraber başka ilâhlara da sığınanların ve Mûsâvverlerin hakkından
    geleceğim.” 261
    Buhârî ve Müslim’de Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet
    edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.)’ın: “Kıyamet gününde azâb
    yönünden insanların en şiddetlisi, resim yapanlardır” buyurması,
    herhangi bir şeyin resmini yapmanın memnû olduğuna delâlet etmektedir.
    Bu şey ne olursa olsun, durum değişmez. 262
    Heykelcilik, Ressamlık, Fotoğrafçılık
    Heykel konusunda İslâm fukahası, hemen hemen, ittifak halinde
    haram hükmünde birleşmişlerdir. Malikîlerden İbnü’l-Arabî
    bunu, “Sûretin gölgesi varsa haram olduğunda icmâ vardır” şeklinde
    ifade etmiştir. Buna bağlı olarak heykeli yapmak ve edinmek
    de aynı hükme tâbîdir. Ancak yapmanın haramlığı daha şiddetlidir.
    İlim aracı olarak imal edilenler bu hükme tabi değildir. 263
    Fukaha, İmam Buhârî’nin aşağıdaki hadisine dayanarak
    heykelciliğin haram olduğunda icmâ etmişlerdir. Said b. Ebî’l-
    Hasen’den: İbn Abbas’ın yanında idim. Onun yanına bir adam geldi
    ve “Ey İbn Abbas, ben elinin sanatıyla geçinen bir adamım. Ben
    şu resimleri yapıyorum” dedi.
    İbn Abbas şu cevabı verdi: Ben sadece Rasûlullah’tan (s.a.s.)
    işittiğimi haber vereceğim. Rasûlullah (s.a.s.)’i söyle buyururken
    işittim: “Kim bir resim yaparsa, o kişi o resme ruh verinceye kadar Allah
    ona azâbeder. Hâlbuki o kişi ebediyyen ruh veremez.” Adam sıkıntıdan
    solumaya başlayınca İbn Abbas “Yazıklar olsun sana! Mutlaka resim
    yapman gerekiyorsa şu ağacın ve cansız olan şeylerin resmini
    yap” dedi.
    Tasvirin Kazancı
    Belirli niteliklere sahip tasvir İslâm’da haramdır. Buna bağlı
    olarak onu yapmak da haramdır. Bunlar haram olunca, bundan
    sağlanan kazanç ve bunu yapmak için alınan ücret de haramdır.
    Bu hüküm ilmî açıklamalar için kullanılan tasvir ve boyutlu
    canlı şekillerini kapsamamaktadır. Resmin haram olan ksmının kazancı
    da haramdır. Mubah olanın yapılması ve kazancı da helâldir.
    261 Ebû İsa et-Tirmizî: Bu hasen, garib sahih bir hadistir, demiştir
    262 Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi'l-Kur'an, XIV, 274
    263 Abdullah Nasıh Ulvan, Hükmü'l-İslâm fi Vesaili'l-İ'lâm, 8
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 63 -
    Fotoğrafta aslonan mubahı olmakla beraber, İslâm’ın çizdiği
    hudutlar dışına çıkarsa, mubah olma özelliğini kaybeder. Bunun
    kazancı da kendi durumuna tâbîdir. 264
    ‘Tasvir’, sûret kökünden gelen bir kelimedir. ‘Sûret’; gözlere
    görünüp üzerinde bulunduğu şeyin başkaları tarafından farkedilmesine
    sebep olan nakışlar demektir. Bu, iki şekilde olur: Ya
    herkesin, hatta akılı olmayan hayvanların bile seçebildiği sûrettir.
    Ya da belirli kişilerin farkedebildiği, kavrayış ve anlam gibi belirli
    özellikleri olan sûrettir. Tasvir, Türkçe’de ‘görüntü, resim, fotoğraf,
    şekil’ dediğimiz şeydir. ‘Sûret’, varlık hakkında düşünülen görüntü
    ve şekildir. O varlığa ait özellikleri ifade eder. Sözgelimi, insana
    ait fizikî özellikler, onun aklının faâliyeti, düşünce kapasitesi onun
    sûretidir, insana ait özelliklerdir. Eşyanın birbirine benzeyen özellikleri
    de onların sûretleridir.
    Varlıklara ‘Sûret’ Veren Allah’tır: İnsanı yaratan Allah (c.c.),
    ona dilediği gibi bir biçim, dilediği gibi bir şekil verdi. Onun fizik
    görüntüsünü, organlarını, boyunu-postunu, vücut yapılarını
    O şekillendirdi. İnsanı meydana getiren hücreleri yaratıp, onları
    çoğaltarak bir insan haline koydu. O hücreleri şekilden şekle, halden
    hale, tavırdan tavıra çevirdi. Her durumda ona yeni bir şekil
    vererek, ona ait dokuları, kemikleri, kasları, damarları, sinirleri ve
    diğer organları, bu organların her birinin fonksiyonlarını var etti.
    Her birine ayrı bir görev verdi.
    İnsana ait maddî veya mânevî oluşlar, bedensel ve ruhsal
    faâliyetler, fiziksel ve psikolojik oluşumlar hep O’nun bilgisiyle ve
    yaratmasıyla olmaktadır. İnsan, atılmış bir nutfeden değişik evrelerden
    geçerek meydana geliyor. Sonra ona ait birçok özellikler
    var ediliyor. Ona akıl, idrâk, düşünce, duyma, anlama, hissetme,
    acı duyma, tad alma, üzülme, sevinme, bilme ve bildiğini ifade
    etme gibi çeşitli kabiliyetler veriliyor.
    Allah (c.c.) bütün yaratıklara ait ‘sûretleri’ tıpkı insanı yarattığı
    gibi yarattı, meydana getirdi. Her birine bir şekil, bir biçim
    verdi. Bu kadar şekil ve biçimdeki varlıkları ancak sonsuz güç ve
    ilim sahibi Büyük Yaratıcı yaratabilir. Kur’an diyor ki: “Andolsun sizi
    yarattık, sonra size ‘sûret-şekil’ verdik. Sonra da melekler ‘Adem’e secde
    edin’ dedik.” 265
    O Büyük Yaratıcı, ana rahminde insana dilediği şekli verir. Bu
    konudaki irâde ve ilim, tamâmen O’na aittir. Bunun anlamı, aynı
    264 İsmail Kaya, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 126-130
    265 7/A'râf, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    zamanda şudur: İşte böyle bir biçimde olmanızı, insan olarak yaratılmanızı
    dileyen O’dur.266 Bir başka âyette şöyle deniyor: “Allah,
    yeryüzünü sizin için bir karar (yaşama) yeri, gökyüzünü de bir binâ kıldı;
    size sûret verdi, sûretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size
    güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin
    Rabbi Allah ne yücedir.” 267
    İnsanı şekillendiren, bu şekillendirmeyi de (sûreti de) en güzel
    ve en uygun biçimde yapan Allah (c.c.), şüphesiz yücedir. Allah
    (c.c.) insana, Kendisinin şekil verdiğini (sûretlendirdiğini) şöyle hatırlatıyor:
    “Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp
    yanıltan ne? Ki O, seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi ve seni
    i’tidâl (denge, ölçü) üzeere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertip etti (düzene
    koydu).” 268
    ‘Sûret’ kökünden gelen ‘tasvir’, şekil ve biçim verme, şekillendirme,
    resim yapma anlamlarına gelir. ‘Tasvir’, Türkçe’de; bir şeyi
    şekil ve sözle anlatma, görebildiğimiz veya hissedebildiğimiz şeyleri
    bize gösterebilecek, meydanda olmayan ama duyumsanabilen
    şeyleri duyurabilme yeteneği diye tanımlanmaktadır.
    ‘Tasvir’i, sûret verme anlamında alırsa, şüphesiz en büyük tasvirci
    Rabbimizdir. Yukarıdaki anlamlar çerçevesinde aynı kelimeyi
    insanlar hakkında da kullanabiliriz. Nitekim Arapça’da resme
    ve fotoğrafa ‘sûret’ denilmektedir. Türkçe’de sûret, bir belgenin,
    evrakın veya bir yazının aynısına, kopyasına denir. Kaba bir söylenişi
    olan ‘surat’ ise, insanın yüzü için kullanılır. ‘Tasvir’ edene,
    ‘sûret’ verene, sûretlendirene ‘Mûsâvvir’ denir. Bu anlamda tek
    ‘Mûsâvvir’ Allah’tır (c.c.). Başka hiç kimse hakkında ‘Mûsâvvir’ sıfatı
    kullanılmaz. Çünkü ‘el-Mûsâvvir’, yoktan var etme gibi, örneği
    olmayan, öncesi bulunmayan, yepyeni bir şekillendirme, İlâhî bir
    biçim vermedir ki, bu da Allah’a ait bir sıfattır. Kur’an, bir yerde
    Allah’ın ismi olarak ‘el-Mûsâvvir’i kullanmaktadır. 269
    Kıyâmetin kopuşunu ilân edecek olan ‘sûr’ âleti de ‘sûret’ kelimesiyle
    aynı kökten gelmektedir. Bu âlet, sanki bütün insanların yeniden
    dirilmesiyle, yeniden şekillenmesiyle ilgili bir ‘sûretlenme’yi
    anlatmaktadır. ‘Tasvir’in, ‘sûret yapma, sûretlendirme’, resim veya
    kabartma şekil ve biçim verme olduğunu hatırlayalım.
    İslâm bilginlerine göre iki türlü ‘tasvir-sûret’ vardır: Birincisi,
    boyutları olan sûretler, yani heykeller. İkincisi de boyutları
    266 3/Âl-i İmrân, 6
    267 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3
    268 82/İnfitâr, 6-8
    269 59/Haşr, 24
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 65 -
    olmayan, kâğıt, duvar, kumaş vey abenzeri yüzeylere yapılan
    sûretler, yani resimler.
    Kur’an, çok eski devirlerden beri gelen heykelciliği ve buna
    ibâdet etmekte olan puta tapıcılığı kesinlikle yasaklamaktadır.270
    (Hz. Nûh zamanında süs ve saygı için yapılan heykeller, zamanla
    tapınılan birer put haline gelmişlerdir.271 İslâm’a göre heykel
    yapmak, heykele sahip olmak, bunun sanatıyla uğraşmak uygun
    görülmemiştir. (Çocuk oyuncakları ve benzeri şeyler bu yasağın
    dışındadır.)
    Fotoğraf, gölgeyi hapsetmek sanatı olduğu ve el ile yapılan
    resimler gibi olmadığı için, kimilerine göre -aşırı saygı ve edep dışı
    olmamak şartıyla- bir sakıncası yoktur. 272
    El ile yapılan resimlerle (sûretlerle) ilgili farklı görüşler vardır.
    Tapınılan şeylerin resimlerinin yapılması helâl olmaz. Tabiat manzaraları
    yapılabilir. Resmi yapan, Allah’ın yaratması sıfatıyla yarışmaya
    kalkarsa, ‘ben de yaratıyorum’ derse, bu tehlikelidir. Aşırı
    saygı duymak üzere birinin, bir ileri gelenin resmini yapması da
    mubah görülmemiştir. İslâm, tevhid dinidir ve Allah inancının başka
    bir şeyle zedelenmesine izin vermez. Bu bakımdan Allah’tan
    başkasına ta’zimi (aşırı saygı ve büyüklemeyi) kesinlikle yasaklar.
    İnsanlar zaman zaman birilerini aşırı severler, takdis ederler (kutsarlar)
    ve tapınmaya bile başlarlar.
    Günümüzde birtakım ihtiyaçlar, bazı meslekler resim yapmayı
    gerekli kılmaktadır. Aşırı saygı duymakla, puta tapanlar gibi yapmamak
    şartıyla bu gibi resimleri yapmak ve kullanmak haram değildir.
    273
    Heykel
    Taş, tunç, mermer ve pişmiş toprak gibi dayanıklı maddelerden
    yapılmış insan ya da hayvan görüntüsü, simgesi. Heykel, İslâm
    terminolojisinde “sûret” kavramı içerisinde değerlendirilmiş resim
    anlamındaki sûretten bunu ayırmak için “gölgeli sûret” deyimi
    kullanılmıştır. Heykel, şekil olarak müşriklerin tapındığı putlarla
    aynı olmakla birlikte kendisine tapınılan anlamda put olmadığı
    için sûret kavramı içerisinde ele alınmış ve onunla birlikte hükme
    bağlanmıştır.
    270 5/Mâide, 90
    271 71/Nûh, 23-24
    272 Yusuf el-Kardavi, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 183-201
    273 Y. Kardavi, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 201-205; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın
    Temel Kavramları, s. 674-676
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Kur’an, heykelden put anlamı dışında bir yerde söz etmekte,
    hakkında herhangi bir hüküm vermemektedir. Sebe’ sûresinde
    cinlerin bir kısmının Hz. Süleyman’ın emrinde çalıştığı bildirildikten
    sonra “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş)
    leğenler, sabit kazanlar yaparlardı.”274 buyrulmaktadır. Bu âyet bilginlere
    göre Hz. Süleyman devrinde heykel yapmanın mubah olduğunu
    ifade etmektedir. Ama yine bilginler Hz. Süleyman devrine
    ait olan Rasulullah (s.a.s.) den gelen haberlerle ortadan kaldırıldığını,
    İslâm dini tarafından neshedildiğini söylemektedirler.
    Kur’an, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın putları, heykelleri kırdığını anlatmaktadır.
    Rasul (s.a.s.)’da Mekke’nin fethinde Kâbenin içinde,
    çevresinde ve Safa ile Merve tepeleri üzerinde bulunan putları
    (heykelleri) kırıp temizletmiştir. Rasûlullah (s.a.s.)’dan gelen hadisler
    heykel (sûret) yapmayı yasaklamaktadır. Bu konuda gelen
    haberler tevâtür derecesine ulaşacak kadar çoktur.
    Hz. Âişe (R. anha) dan Nebi (s.a.s.)’in şöyle dediği nakledilmiştir:
    “Kıyâmet günü en şiddetli azâba uğrayacak olanlar, yaratma hususunda
    kendisine Allah’ın yerine koyup, kendini ona benzetenlerdir.” 275
    İbn Abbas (r.a.)’a Iraklı bir adam gelip; Şu sûretleri yapıyorum,
    bu konuda ne dersiniz diye sorunca, o, şu cevabı vermiştir: Yaklaş,
    yaklaş, Muhammed’i (s.a.s.) şöyle derken işittim: “Kim dünyada bir
    sûret yaşarsa, Kıyamet günü buna can vermekle yükümlü tutulur. Hâlbuki
    ona can verecek değildir.” İbn Abbas ve Ebû Hureyre’nin naklettiği
    başka bir rivâyet şöyledir: “Kim sûret yaparsa, ona can verilinceye
    kadar azap olunur. Hâlbuki bu sûrete can verebilecek değildir.”276
    İbn Ömer’den, Nebi’nin (s.a.s.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Sûret
    yapan kimselere kıyamet gününde azap olunur ve kendilerine; yarattığınız
    şeylere can veriniz, bakalım denilir.” 277
    İmam es-Sindî, Nesâî Hâşiyesinde yukarıdaki İbn Abbas ve
    İbn Ömer hadislerini şöyle açıklar: İbn Abbasa hükmü sorulan
    “sûret”ten maksat “canlılara ait sûretler” dir.” Sûreti diriltinceye
    kadar azap olunmaktan maksat, azâbın sona ereceği zamanı
    belirtmektir. Hadiste; sûreti hiçbir zaman diriltemeyeceklerinin
    belirtilmesi azâbın devamlı olarak uygulanacağını ifade eder. Ancak
    es-Sindi, yukarıda sözü edilen azâbın, sûret yapma sebebiyle
    dinden çıkan kimse ile ilgili olduğunu belirtir. Ve bunun da üç şekilde
    ortaya çıkabileceğini ifade eder. a) Helâl kabul ederek sûret
    274 34/Sebe’, 13
    275 Buhârî, Libas 39; Nesâî, Ziynet 112-114
    276 Nesâi, Ziynet 113
    277 Nesâî, Ziynet 113
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 67 -
    yapmak, b) Tapınmak amacıyla yapmak, c) Zaten mü’min olmayan
    kimsenin sûret yapması? Bu üç sınıfın dışında kalanlar, sûreti helâl
    saymadan ve tapınma kastı da taşımaksızın yapmışsa bu fiili sebebiyle
    “asi” olur. Hak ettiği azâbı Allah affetmezse azap görür,
    sonra azaptan kurtulur. Yahut da bu azaptan maksat; işin çirkinliğini
    şiddetle ortaya koyup, yasaklayarak sûret yapımını engellemektedir.
    Bu son değerlendirmeye göre, hadisin açık anlamının
    kastedilmediği düşünülebilir. 278
    Heykelin yasaklanma nedeni
    Yukarıda zikredilen hadisler incelendiğinde heykelin yasaklanma
    nedenini de ifade ettikleri görülür. İslâm bilginlerinin ortaklaşa
    belirttiklerine göre heykelin yasaklanma nedeni, onları
    yapanların Allah’ın yarattıklarına benzetmeye çalışmaları kendilerini
    yaratıcı yerine koymuş olmalarıdır. Yasağın hikmeti ise, insanları
    putperestlikten uzaklaştırmak, saf tevhid inancını şirk ve
    putperestlikten korumaktır. Çünkü bütün kavimlere putperestlik
    heykel yoluyla girmiştir.
    Âyette Nuh Peygamberin kavmi ile ilgili olarak şöyle buyrulur:
    “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın “ved “, “suvâ”, “Yeğâus”, “Nesr” gibi
    putlarınızdan vazgeçmeyin, dediler. Böylece birçok insanı sapıttılar. Sen
    bu zâlimlerin sadece sapıklıklarını arttır.”279 Bunlar Nûh kavminin
    Allah’tan başka kendilerine taptıkları putlarının adlarıdır. Abdullah
    bin Abbas ve Muhammed bin Kays’tan şöyle dediği nakledilmiştir:
    Âyette adı geçen put isimleri Nuh kavminin bazı sâlih
    kimselerinin adlarıydı. Bu kimseler öldükten sonra, şeytan onların
    birer heykelinin dikilmesini öğütleyerek: “siz onların yaptıklarını
    bu heykeller aracılığıyla hatırlar ve yaparsınız.” der. Şeytanın bu
    yanıltmasına kanan insanlar o sâlih kimselerin heykellerini yaparak
    dikerler. Önceleri güzel amelleri hatırlamada birer araç olan
    heykeller, bir kaç nesil geçtikten sonra nitelik değiştirir ve kendilerine
    tapınılan birer put halini alırlar. İşte İslâm’dan önceki arap
    toplumunda bu putları yeni ilavelerle devir almış ve onlara tapınırken
    İslâm güneşi doğmuştur. 280
    Sonuç olarak, İslâm’ın heykel yasağının kökeninde tevhid
    inancını korumak, yaratmada yüce yaratıcıya benzemeyi engellemek,
    mahrem yerleri tasvire karşı tedbir almak ve zararı faydasından
    çok olan bir alanda israfı önlemek gibi sebebler yatar. Diğer
    yandan İslâm’da ne Hz. Peygamberin ve ne de din büyüklerinin
    278 es-Sindi, ö 136/1724 Haşiye Süneni'n-Nesâi, İstanbul 1931, VIII, 215
    279 71/Nuh, 23-24
    280 İbn Kesir, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, 7. baskı, Beyrut 1402/1981, III, 554
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    heykellerle tasvir edilmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar mû’minlerin
    gönüllerinde taht kurmuş, mesaj ve doktrinleri İslâm toplumunda
    baş tacı edilmiştir. Hatta İslâm Peygamberi sözle aşırı övmeyi bile
    yasaklamıştır. O şöyle buyurur: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri
    gibi beni övmeyiniz. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve elçisidir’ deyiniz.” 281
    Resim
    Resim; insanın özlem ve duygularını estetik kurallar çerçevesinde
    çizgi ve renklerle düz bir satıh üzerinde figürlü veya figürsüz
    olarak yansıtılmasına dayanan sanat dalıdır. İslâm dini her konuya
    dair, bir bakış açısı ortaya koyup her hususta görüş ve düşünceyi
    yansıttığı gibi resimle ilgili olarak da bir bakış açısı belirtmiştir.
    Allah’ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak
    için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık
    bir şekilde girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır.
    Onun için de, resim konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla,
    sevilen kimselerin hatıralarını devam ettirmek gibi bir niyetle
    başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah’a şirk koşmaya, resmi
    ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için İslâm bu
    kapıyı kapatmıştır.
    Hz. Peygamber İslâm’ın ilk döneminde, ne sûretle olursa olsun,
    resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)
    şirkle mücâdele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere
    ibâdetten uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle
    yasaklayan hadisler bu dönemde söylenmiştir.
    “Kim bir canlı resmi yaparsa Allah ona o resme can verinceye kadar
    azâb eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azâb
    olunur.”282; “Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde,
    haydi yaptığınız resimlere can veriniz, diye azâb olunacaklardır.” 283
    İslâm’ın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin
    yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin
    çoğu, manzara resimlerinin, yarım (Meselâ belden yukarı)
    insan ve diğer ruh taşıyan hayvanların resimlerinin yapılmasında
    ve kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Yalnız tam insan
    ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında alimlerden bir kısmı,
    tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle câiz görmüş, bir kısmı da
    görmemiştir.
    281 Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55; Şamil
    İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 397-399
    282 Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, s. 533
    283 Tecrid, XII, 116
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 69 -
    Fotoğrafın durumu nedir? Bu hususta da bazı alimler bunun
    câiz olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuştur. Câiz görenler,
    fotoğraf belirli vasıtalarla gölgeyi hapsetmekten ibarettir, yasaklanan
    resimlerden değildir, çünkü yasaklanan resim, daha önce
    yapılmamış bir resmi yapmak, Allah’ın yarattığı bir hayvana benzetmeye
    çalışmaktır, hâlbuki herhangi bir aletle alınan fotoğrafta
    bu anlam yoktur, derler. Câiz görmeyenler de resim konusunda
    olduğu gibi fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati
    üzerinde ısrar ederler. Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı,
    ehliyet gibi zorunlu haller ve şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen
    ve tazim niyeti yahut inancı sarsma olmayan resim ve fotoğraflara
    ruhsat verirler. 284
    İslâm inançlarına ve adabına ters düşen her türlü resim haramdır.
    Kadın resimlerinin çıplak veya yarı çıplak çizilmesi, fitne
    doğuracak yerlerinin belirtilmesi, gazete, dergi ve sinemalarda
    gösterilmesi haramdır. Bunları çizen, çeken, yayınlayan, evlerde
    ve dairelerde bulunduran, onları görmeye niyetlenen manen
    sorumludur. Kâfir, fâsık ve zâlimlerin resimleri de aynı hükümdedir.
    Bir müslüman, Allah’ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini reddeden bir kimsenin,
    müslüman olduğunu söylediği halde, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla
    hükmeden kişilerin resimlerini asması helâl değildir. Namaz
    kılan bir kimsenin karşısında resim bulunmaması gerekir. 285
    Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad,
    Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü
    Haramlığında şüphe bulunan hususlarda cesaret fıska; ihtiyat
    ise takvâya götürür. “Üzümünü ye, bağını sorma!” anlayışı materyalist
    inancın (veya inançsızlığın) sonucudur. Haramdan kaçınmak
    için, bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına
    dair bir şüphe varsa, ihtiyatlı davranarak sakınmak müslümana
    yakışan takvadır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah’ın sanatına
    hayran bir ruha sahip bulunduğundan, takva herkesten önce ona
    yakışır. Takvanın getirileri sadece öteki dünya ile sınırlı değildir.
    Sanattaki bu ihtiyat da, yeni konulara, orijinal ürünlere kapılar
    açacaktır ve tarihsel süreç içinde de açmıştır.
    Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece
    sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakan,
    eleştirmeyen Kur’an’ın,286 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi
    284 Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 128
    285 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 246-247
    286 bkz. 34/Sebe', 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle
    mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı “timsâl” (heykel) kelimesini
    Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına
    ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’
    demişti.”287 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put
    haline dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden
    onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din
    aynı din, heykel aynı put; ama müslümanlar...)
    Kur’an ve hadisin, dinî emir, yasak ve uygulamalara ters düşmemek
    kaydıyla tasviri esastan ve temelden yasakladığını söylemek
    mümkün değildir. Tasvirin haram ve mubah olmasındaki ölçünün,
    onun mesajı ve kullanıldığı yer olduğu söylenebilir. Yoksa
    salt olarak tasvir haram ise, Hz. Âişe’nin, üzerinde sûret bulunan
    minder ve yastık kullanması sükût ve takrirle karşılanmazdı. Salt
    olarak tasvir yasak kabul edilse, günümüzdeki fotoğrafın her
    türlüsünün haram olması icap ederdi. Bu da konusu ve amacı ne
    olursa olsun, sinema ve televizyondaki her türlü görüntünün de
    tamamıyla haram olmasını beraberinde getirecekti. (Hâlbuki hiç
    bir meşhur âlim böyle düşünmemekte.) Hz. Süleyman’dan bahsederken
    belirtildiği şekilde Kur’an salt olarak heykeli yasaklamaz.
    Kur’an put amaçlı heykelleri kesin dille ve ısrarla yasaklar.
    Saygı duymak ve tapmak amacıyla yapılmış veya bu amaca
    hizmet eden insan heykelinin, putlaştırılmaya yol açma ihtimali
    olan kişilerin duvarlara asılabilecek ve saygı duyulacak resimlerinin
    haramlığında ittifak vardır. Tevhid inancının temel esaslarını
    korumak bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına
    tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde
    değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece
    imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli,
    sahte tanrılar, batıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya
    kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar
    sarf etmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin dinen kaçınılması
    ve soğuk görülmesi için diğer hikmetler. Tasvir, kralların,
    diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine
    işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. İster resim,
    ister heykel şeklinde olsun, tasvir, müstehcenliğin yayılmasında da,
    yığınların çeşitli şekillerde saptırılmasında da geniş olarak kullanılmıştır.
    Bu gerekçelerden yola çıkarak, tasvir tasvip görmemiştir.
    Tarih boyunca her türlü canlı resmine, özellikle insan figürüne
    alimler ve müslüman sanatçılar soğuk ve ihtiyatlı yaklaşmıştır.
    287 21/Enbiyâ, 52
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 71 -
    Resim ve heykelin soyut olanına İslâm hiç bir yasak koymaz.
    Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen ihtiyatlı müslüman
    için soyut resim ve heykelin kapıları ardına kadar açıktır.
    Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi.
    Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkan ve güzelliklerinden
    yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir.
    Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah’ı, âhireti,
    ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve
    anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı
    bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
    Tasvirin yasak kabul edildiği anlayışından dolayı müslümanların
    sanatı hat, tezhip gibi güzel sanatlara ve mimariye yönelmiş
    olması bir avantaj olarak algılanabilir. Özellikle putçuluğa giden
    yolların tümüyle kapanması amacına dayanan putlaştırılma ihtimali
    olan canlıların heykel ve resimlerinin yasaklanması, sanat ve
    sanatçı açısından dünyada da büyük faydalar sağlamıştır. Zâten
    İslâm’daki tüm yasakların dünyaya yönelik hikmetleri vardır. Allah,
    sadece bizim için zararlı olan şeyleri yasaklamış olduğundan; yasaklara
    uymak, farkında olmasak bile birçok maslahat ve faydayı
    beraberinde getirir.
    Evet, put amaçlı ve dinî esaslara ters düşen tasvirin haram olması
    ve de müslümanların canlı resim ve heykelleri tümüyle yasak
    kabul etmesinin, sanat için çok olumlu etkileri vardır. Biyolojik bir
    vakıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta olan diğer
    yeteneği takviye eder. Meselâ gözleri görmeyen birinin belleği
    ve hassasiyeti gören insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini
    çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim,
    yontma ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkarın kabiliyeti
    diğer alanlarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat
    sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatlarındaki
    müslüman sanatçıların başarıları bunun delilidir.
    İslâm’ın, put amaçlı tasviri (figüratif resmi) yasaklaması, insanlık
    için çok faydalı olmuştur. Bu yasak, putperestliği önlemiş,
    yeni bir sanat türünün doğmasına sebep olmuştur. Eğer bu yasak
    olmasaydı, sanatçılar hala İsa ve Meryem resimlerini tekrar edip
    duruyor olacaklardı. Tasvir yasaklanmasa veya yasak kabul edilmeseydi,
    soyut sanat ortaya çıkmayacak, modern soyut sanata
    giden yol açılmayacaktı. Minyatür bu yasağın biraz yumuşak bir
    şekilde, ama saygıyla kabulünün etkisiyle gelişmiş, hat sanatının
    gelişmesi de bu yasaktan yön ve hız almıştır. Başka hiç bir din ve
    medeniyette göremediğimiz ihtişamda bir yazı sanatı ortaya çıkmıştır.
    Minyatür ve hat sanatının modern soyut resme katkılarını
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    objektif gözle değerlendirdiğimizde, put amaçlı tasvir yasağını
    sanat adına alkışlamamak mümkün değildir.
    Putlara, Heykellere ibâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen
    Putları ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara ibâdet Etmek:
    Kur’ân-ı Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet
    şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla
    beraber, genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
    sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş
    ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
    biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı
    verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
    nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
    için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda
    gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun
    ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
    kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim
    âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama
    sadedinde delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız
    (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
    Allah’tır.” 288
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
    sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
    olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”289
    Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve
    yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü
    288 37/Sâffât, 95-96
    289 10/Yûnus, 104
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 73 -
    Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”290 denildikten
    sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere
    yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden
    (müşriklerden) olursun.”291 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
    etmekten men olundum.”292 Bu âyetteki “duâ”ya, “İbâdet” anlamı
    verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı
    göstermek anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet
    ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye
    ta’zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk293,
    hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.294 Allah’tan
    başkasına tapanlar câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başkasına
    ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 295
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
    dokunmayan,296 rızık vermeyen,297 insan eli ile yapılan298 işitmeyen ve
    görmeyen,299 bir şey yaratamayan,300 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
    boş isimler,301 uydurma tanrılar,302 heykeller 303 ve putlar 304 olarak nitelendirilmişlerdir.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
    durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
    onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız
    da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrâhim (a.s.), büyük
    bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu
    ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi.
    (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler.
    İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’
    dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’
    dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve
    zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka
    290 10/Yûnus, 105
    291 10/Yûnus, 104
    292 6/En’âm, 56; 40/Mü'min, 66
    293 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    294 6/En'âm, 56
    295 39/Zümer, 64
    296 10/Yûnus, 18
    297 16/Nahl, 73
    298 37/Sâffât, 95
    299 19/Meryem, 42
    300 46/Ahkaf, 4
    301 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    302 37/Sâffât, 86
    303 21/Enbiyâ, 52
    304 14/İbrâhim, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”305; “Ey
    babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak
    olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 306
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları307 heykellerin
    (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple
    heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
    medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma
    ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete
    sürüklemiş, dünya 308 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar309
    Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka
    ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz.”
    310 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
    ibâdet edin!” 311 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 312
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine
    ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
    “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
    düşman/karşı olacaklardır.” 313
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
    ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi
    ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip
    tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında
    onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit
    ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde
    olduğu gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan,
    tunçtan, tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök
    cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta
    tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz.
    Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve
    Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek
    olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız.
    Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını
    305 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    306 19/Meryem, 42
    307 14/İbrâhim, 35
    308 11/Hûd, 109
    309 21/Enbiyâ, 98
    310 21/Enbiyâ, 98
    311 39/Zümer, 15
    312 37/Sâffât, 22-34
    313 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 75 -
    kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk,
    kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid
    dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put,
    o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının
    amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı
    kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları
    kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs.
    şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? insanlar niçin putlara
    tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 314
    Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin
    Putlaştırılması
    Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip
    olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim
    sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer
    insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal
    bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her
    türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan
    alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın,
    toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir.
    Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir. 315
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
    Tanrı veya Peygamber Diyenler
    Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek
    için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına,
    sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında,
    Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet
    ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri
    bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin
    resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm birtakım
    zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihâyet
    bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak
    lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” 316
    314 Bu konuda Kur'an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer,
    3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    315 Bk. Atalar Yolu Kavramı
    316 Konunun devamı için Bk. Din Kavramı.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Nitekim Edirne milletvekili Şeref Aykut’a göre Kemalizm dininin
    altı esası, altı oktan ibaretti: Yani “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik,
    milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik, laiklik ve halkçılık
    prensiplerine dayanmalıydı.” Kemalizmin, yeni bir din olarak yayılmasında
    Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama bu dinin peygamberi
    kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet Kemal Çağlar verdi:
    Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman Çelebi’nin
    meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı Anadolu il
    ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk Mevlidi’ni
    okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
    (...)
    Ger dilersiz bulasız oddan necât
    Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât.
    Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi
    Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
    Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile
    Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
    Geçti böyle, nice ay nice sene
    Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
    Merhaba ey baş halâskâr merhaba
    Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
    Edip Ayel, Atatürk’e: “Sen bizim yeni peygamberimizsin!” diye
    seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal’i geride
    bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek
    için, Atatürk’e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı.
    Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en
    muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
    Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
    Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
    Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
    Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
    Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
    Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
    Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
    İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 77 -
    Edip Ayel’in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk,
    yeni Kemalizm dininin Allah’ı mı olmalıydı; peygamberi mi?
    Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk’e kıyamadılar.
    Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın
    bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk’e hem
    Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler.
    Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istemedi:
    Kaç yıldır Türkçe’ydi Tanrı’nın dili
    İnsana ne ilâh, ne de sevgili
    Ne de ana-baba aratıyordu
    Her an yaratıyor, yaratıyordu.
    Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce göğüslemeye
    çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de “Allah”, “tanrı”,
    “ilâh”, “Kâbe”, “put” gibi kelimelerle Atatürk’e daha önce ulaşabilmenin
    cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten işte birkaçı:
    Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
    Tanrı gibi görünüyor her yerde
    Topraklarda, denizlerde, göklerde
    Gönül tapar, kendisinden geçer de
    Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara
    okumaya başladı:
    Çankaya;
    Burada erdi Mûsâ
    Burada uçtu İsa
    Bülbül burada varsa
    Hürriyet için öter.
    Ne örümcek, ne yosun
    Ne mûcize, ne füsun...
    Kâbe Arab’ın olsun
    Çankaya bize yeter.
    Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
    On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    O’nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
    Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
    Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
    1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk’ü
    yüreğine bir put gibi oturttu:
    Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
    Kanlı bir göz yaşı nehrinde muazzam tabutun
    Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
    Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
    Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen
    dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın dehşet
    saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı:
    Akbaba’cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
    Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
    Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
    Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul
    oldu:
    Koca bir güneşin akşam olmadan
    Dağların ardında sönüşü gibi
    Millete can veren, vatan yaratan
    Tanrının göklere dönüşü gibi.
    Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
    Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
    Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
    Bir güneş gibi yalnız
    Sensin ülkü tanrımız
    Ey Türlüğün bütünü.
    Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm
    dininin müridleri arasında zikre başladı:
    Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
    Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 79 -
    İlhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını
    bulaştırmaya çalıştı:
    İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
    Toprağın haritasını çizdi bayrağa
    Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
    Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum.
    Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar
    zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum:
    Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet,
    daha önce Marks’a ve Lenin’e kul köle olduğu için Atatürk’e secde
    etmedi. Hatta ona “Burjuva Mustafa Kemal” diye homurdanan şiirler
    yazdı. Yahya Kemal’le Necip Fazıl, İslâm’ın âmentüsüne bağlı
    kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan
    İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar.
    Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!)
    âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
    “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var
    eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına,
    mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından
    nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan
    Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp
    kalıyordu. 317
    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
    yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
    isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri
    şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden,
    / Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz
    üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler
    Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır
    şimdiden o manzara.”
    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
    anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
    esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
    inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel
    âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün
    Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
    317 Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Ankara.
    Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla,
    inandım…”318 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü
    de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini
    yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
    yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman
    ederim…”319 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve
    Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin
    prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm
    dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun,
    parti her şey vatan içindir.” 320
    Bu örnekler kadar putperestlik kokmasa da, müslümanlar açısından
    daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun Yahya’nın kitaplarına
    yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice müslüman
    halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere
    çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor,
    basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor.
    İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk.”321
    Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri
    sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle
    geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl
    kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
    anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri
    olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak”322 Zâten
    ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)
    madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada
    ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka
    kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”323 Tabii ki yetmez; müslüman halk
    Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun
    Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi,
    Ne Mutlu Türküm Diyene!”324 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı,
    Müslümanlardan hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli
    diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına:
    “Atatürk ve Gençlik”325 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur
    318 Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11
    319 bkz. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5
    320 Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957,
    sayı 1, s. 1-3 vd
    321 Kültür Y., İst. 2002
    322 Kültür Y., 2002
    323 Kültür Y., İst. 2001
    324 Araştırma Y., 2002
    325 Araştırma Y., 2002
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 81 -
    mu ya: “Asker Atatürk”326 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar
    samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu
    düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar, müslümanları
    Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder; ve
    döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi”327 Kitabın ismi
    her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını alamayan
    Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç duymuş:
    “Atatürk Ansiklopedisi.”328 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların devamı
    da gelecek.
    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar
    gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki
    modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi
    329 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
    bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini
    görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
    Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı,
    ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen
    O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur.
    Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah
    sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir Müslüman.330
    Bırakın herhangi bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile aşırı
    övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
    kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
    Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve
    rasûlüdür’ deyin.” 331
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
    Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”332; “Mü’minler
    ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan
    korkun ki, merhamete erişesiniz.”333; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a,
    Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…”334; “O (Allah), gerek bundan
    önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını
    326 Kültür Y., İst. 2002
    327 Vural Y., İst. 2000
    328 2 cilt, Araştırma Y.
    329 DİB Y., Ank. 1982
    330 2/Bakara, 165
    331 Buhârî, Enbiyâ 48
    332 21/Enbiyâ, 92
    333 49/Hucurât, 10
    334 3/Âl-i İmrân, 103
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    verdi…” 335 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 336
    Hevânın Putlaştırılması
    “Hevâ”; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir.
    Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi,
    yeterli ilmi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır.
    Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp
    günaha sürükler, dünyada rezilliğe, âhirette ise azâba götürür.
    İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan
    tutumlarına “hevâ” denilmektedir. Nefsin ölçülü ve sınırlı istekleri,
    meşrû arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil;
    sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu
    taleplerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil; hevânın aşırı arzularıdır.
    Kişi, nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler
    içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine
    aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve
    sahibine zarar veren bir şeydir. 337
    Allah’tan Başkasına ibâdet338
    Tâğuta ibâdet/Tapınma339
    Bilginleri ve Din Adamlarını Putlaştırma; Onlara
    ibâdet340
    Şeytana ve Cinlere ibâdet341
    Sanatın Putlaştırılması342
    Gök Cisimlerinin ve Arzın, Vatanın Putlaştırılıp Bâtıl
    Tanrı Kabul Edilmesi 343
    Bilimin Putlaştırılması 344
    Küfrün Şiarları/Sembolleri, Bâtıl Dinlerin Kutsalları;
    335 22/Hacc, 78
    336 3/Âl-i İmrân, 19
    337 Hevânın putlaştırılması konusunda geniş bilgi almak için bk. Hevâ Kavramı
    338 Bk. İbadet Kavramı
    339 Bk. Tâğut Kavramı
    340 Bk. Allah’tan Başkasına İbadet, İbadet Kavramı
    341 Bk. Allah’tan Başkasına İbadet, İbadet Kavramı
    342 Bk. Sanatın Putlaştırılması, Sanat ve Allah’ın Sanatı Kavramı
    343 Bk. Gök cisimlerinin ve Arzın Putlaştırılması, Yer ve Gök Kavramı
    344 Bk. İlim Kavramı
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 83 -
    Heykel, Giyim...345
    Putları Kırmak
    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi,
    ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir.
    Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.346
    Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği
    yeterlidir. Bu niyet tashihi kişinin her şeye, herkese ve tüm
    olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani
    siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek
    tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir.
    Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan
    zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de
    ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem
    de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu
    iman ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi
    gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek
    ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir.
    Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını,
    hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici
    olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve
    ıstırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte
    ilâhları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve
    sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek
    en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan
    ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu
    hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.” 347
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı
    farkıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış,
    Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini
    denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan
    darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî
    müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını
    yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların
    yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan
    yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    345 Bk. Şiarlar Kavramı
    346 14/İbrâhim, 22
    347 65/Talâk, 2-3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı
    büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış
    görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirse
    bile tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid
    insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına,
    birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi
    sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler.
    Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun
    etmek için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha
    hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”348 diyen Hz. Yûsuf gibi,
    sadece kendisini Yaratan’a teslim olur. 349
    “Andolsun biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
    O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar
    kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık
    içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan
    biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin
    de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki,
    siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda
    İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki
    ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o,
    zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk;
    kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen
    insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza
    sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.
    Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi
    vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler.
    Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?
    Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz
    mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza
    yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik.
    Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana
    uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle
    âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 350
    Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi
    Sâffât sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun
    (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o,
    348 12/Yûsuf, 39
    349 Harun Yahya, Şirk, s. 90, 92
    350 21/Enbiyâ, 51-71
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 85 -
    babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan
    başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi
    hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar,
    onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber
    bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara
    şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça
    (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri
    görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun
    üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak
    İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz
    şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı
    Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’
    dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan
    kıldık.” 351
    Ve Rasûlullah: Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran
    bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber oğludur. Tek
    başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put kıran bir peygamber
    idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasûlullah da, put
    kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki
    putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış,
    hem de müşrik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara
    diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır.
    Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan
    ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.
    Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan
    Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk
    haline getirdikleri tevhidin merkezi Mekke’deki bir uygulaması
    şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceği sırada gündeme
    gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor:
    “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık.
    Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omzuma çıktı, yukarıya kaldırmak
    istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omzuma
    çık!” dedi. Omzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi
    ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in
    üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle karşılaştım.
    Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları
    toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle
    buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam
    bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan
    birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin
    351 37/Sâffât, 83-98
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    ötesine kaçtık, kaybolduk.” 352
    Olayı anlatan Hz. Ali (r.a.)’nin ifadelerine dikkat edilecek olursa,
    bu put kırma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp
    en müsait zaman seçilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra
    koşarak evlerin arasında kaybolup olay yerinden uzaklaşılmıştır.
    Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “İnsanlardan birinin bizi görmesinden
    korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”
    Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa
    korkunun adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa,
    tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir.
    Müşrik tâğutların egemenliğindeki Mekke’de örnek bir put
    kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra
    fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse
    Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.
    Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.),
    Mekke’nin fethi günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında
    ibâdet için dikilmiş üç yüz altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki
    deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla dokunduğu
    her put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi,
    bâtıl yok oldu.” 353; “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir,
    ne geri getirebilir.” 354
    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
    (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
    mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik
    put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 355
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” 356
    Put ve Putperestlikle İlgili
    Kavramlar ve Anlamları
    Abbas’ın Eli: El biçiminde nazarlık. Bazı câhil müslümanlarca
    bu nazarlığın her türlü kötülüklere karşı koyacağına inanılır.
    352 Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c.
    3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal,
    c. 6, s. 149
    353 17/İsrâ, 81
    354 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer,
    B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sadi
    Yüksel, Selefin İzinde, s. 215-219
    355 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    356 21/Enbiyâ, 67
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 87 -
    Bu beklentiyle evlere, işyerlerine asılır. Hıristiyan inançlarında da
    Meryem’in eli nazarlığı vardır.
    Abd: Kulluğu ve köleliği ifade eden bir kelimedir. Her ikisinin
    de lûgat mânâsı “itaat etmek, tevazû göstermek, daha açık bir
    ifadeyle kişinin bir kimseye ona isyan etmeden, ondan yüz çevirmeksizin,
    itaati ve boyun eğmesidir.” Arapça’da “abd” kelimesi
    değişik mânâlarda kullanılmıştır. Bunları şu şekilde özetlemek
    mümkündür:
    a) İbadet eden, hükümlere râzı olarak itaat eden. İslâmî
    ıstılâhta “abd” kelimesi genellikle bu anlamda kullanılır. “İnsanları
    ve cinleri ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım.”357 meâlindeki âyet-i
    kerimeden de anlaşılacağı üzere, insanın yaratılış hikmeti; sadece
    ve sadece kulluktur. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
    kadar bütün peygamberler insanları Allah’a (c.c.) kulluğa dâvet
    etmişlerdir. Nitekim “Andolsun ki, biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin,
    tâgût’a kulluk etmekten kaçının’ diye (tebligat yapması için) bir peygamber
    göndermişizdir.”358 âyet-i kerimesi, insanların “Abd olma-kulluk”
    hususunda istisnasız uyarıldıklarını belirtmektedir. Dolayısıyla
    Allah’a (c.c.) kul olma hususunda tebliğe muhatab olmamış tek bir
    kavim gösterilemez. Şimdi “Allah’a ibâdet etmek” ve “tâgûta kulluktan
    kaçınmak” kavramları üzerinde duralım. Tâgûtu şu şekilde
    tarif etmek mümkündür:” Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler ihdas eden (kanunlar
    koyan) her güç tâgûttur. Bunun insan olması, put olması,
    şeytan olması veya bunların dışında herhangi bir şey olması mahiyeti
    değiştirmez. Dolayısıyla insanların hayatlarını, kendi yanlarından
    çıkardıkları kanunlarla düzenlemeye çalışan bütün siyâsi
    güçler tâgûtî mahiyet arzederler. Bugün dünyada beşikten mezara
    kadar insanların hayatlarını, heva ve heveslerine uyarak düzenlemek
    iddiasında olan meclisler, konsüller, krallar, kavimler arası
    kuruluşlar “tâgût” hükmündedir. “İman edenler Allah (c.c.) yolunda
    cihad ederler, küfredenler (kâfirler) tâgût yolunda savaşırlar.” 359âyet-i
    kerimesi insanın, bu iki sınıftan birine dahil olacağını beyan etmektedir.
    Ayrıca “Sana indirilen Kûr’ân’a ve senden önce indirilen kitaplara
    iman ettik, diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar
    tâgûtun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar.
    Hâlbuki tâgûtu inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardır.”
    360âyet-i kerimesi, bütün ideolojilerin inkâr edilmesini
    357 51/Zâriyât, 50
    358 16/Nahl, 38
    359 4/Nisâ, 76
    360 4/Nisâ, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    ve lânetlenmesini emretmektedir. Nitekim İbn Kesir bu hususta
    şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede Hz. Muhammed (sav)’e
    ve diğer peygambere iman ettiklerini söyleyip, bununla beraber
    ihtilaf ettikleri hususlarda çözümü için Allah (c.c.)’ın kitabından
    ve peygamberin sünnetinden ictinap edenlerin durumu haber verilmektedir.
    İnsanların, kendi hevâlarına göre (beşerî kanunlarla)
    hüküm vermesini isteyen kişinin, iman iddiasını Allah Teâlâ reddetmektedir.”
    b) Köle’ye “abd” denilmesinin sebebi hem itikad, hem
    muâmelât ile ilgilidir. Zira Allahû Teâla (c.c.) istisnasız bütün insanlardan
    “misak” almıştır. A’râf sûresinin 172’nci ve 173’ncü
    âyet-i kerimelerine “misak” âyetleri denilmesinin mânâsı budur.
    Misak, Allah (c.c.) ile insan arasında tahakkuk eden bir mukaveledir.
    Her mü’minin “ne zamandan beri müslümansın?” sualine,
    “gâlû belâ’dan beri” diye cevap vermesinin sebebi budur. İnsan
    bülug çağına erdikten sonra İslâm’ı terkeder ve mü’minlere karşı
    savaşırsa “emanet”e ihanet etmiş olur. Bu ihanetin tabii sonucu
    olarak ehliyet ârızası başlar. Kölelik, misakı inkâr edip, küfrün
    güçlenmesi için savaşmakla ilgili bir hâdisedir. Burada şu akla gelebilir:
    “Hür bir insan kuvvet kullanılarak (inkâr sözkonusu olmadan)
    köle yapılabilir mi?” buna “evet” demek imkânsızdır. Zira
    hürriyetin kaynağı fıtrîdir. Ehliyet sahibi olan her insan tekliflere
    muhataptır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “Hür bir kimseyi köle edinenin
    hasmı (düşmanı) benim” buyurduğu bilinmektedir. Ayrıca Hz.
    Abdullah b. Amr’dan rivâyet edilen merfû bir hadis’te: “Üç kişi var
    ki Allah (c.c.) oların namazını kabul etmez. İstemedikleri halde kavminin
    başına geçen, hür bir insanı köle edinen...” denilmektedir. Görüldüğü
    gibi, hür bir kimsenin, İslâm’a karşı savaş açmadığı müddetçe köle
    edinilmesi mümkün değildir. “Abd” ıstılâhını bu şekilde ortaya
    koyduktan sonra günümüze bir göz atalım. İslâm topraklarında,
    Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümleri inkâr eden veya kabul ettiğini
    iddia etmekle beraber çağımıza uymaz” gerekçesi ile uygulamayan
    siyasi güçler iktidardadırlar. Lâ ilâhe (ilâh yoktur, putun hükmü
    yoktur, tâgût’u inkâr ederiz) diye haykıran ve İllâllah (yalnız
    Allah vardır, O’na itaat ederiz) diye tastikte bulunan mü’minler
    “kul” olma şuurunu ayakta tutmak zorundadırlar. Aksi takdirde
    “tâgût’a kulluktan kaçınmış” olamazlar. “Her kavme Allah’a ibâdet
    edin ve tâgût’a kulluktan kaçının diye (tebligat yapması için) peygamberler
    göndermişizdir.”361 meâlindeki âyet-i kerime iyi tefekkür edilmelidir.
    362
    361 16/Nahl, 36
    362 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 27-30
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 89 -
    Peygamberimiz buyuruyor ki: “Altına, gümüşe ve lükse abd-kul
    olan kahrolsun”363 Allah (c.c.) insanı ‘abd-kul’ olarak yaratmıştır. Dolaysıyla
    insana düşen bu kulluğun şuurunda olmaktır. Abd, efendisinin
    emrine itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin uyar. Verilen
    emri yerine getirir, istenen hizmeti görür. Çünkü efendisi onun
    sahibidir, ona nimet vermektedir, ona sayısız iyilikte bulunmaktadır.
    İnsan öldüğü zaman da hayatının hesabını bu efendisine
    (Mevlâ’sına) verecektir.
    Abd olarak yaratılan insanın, kendisine sonsuz bağışta bulunan
    Mevlâsı Allah’ı bırakıp, kendisine faydası veya zararı olmayan
    putları, az bir faydası var zannettiği tâğutları ve sahte ilâhları
    mevla bilip onlara kulluk yapması ne kadar yanlıştır? Elbette gercek
    Efendiye kulluğu unutanlar, başka yalancı mevlâlar (efendiler)
    bulurlar.
    İman eden kimse, bir anlamda bütün kölelikleri, bütün yanlış
    kul ve kulluk anlayışlarını reddettiğini ilân etmiş olur. O, imanıyla
    der ki, ‘ben âlemlerin Rabbini ilâh olarak kabul ediyorum,
    ben O’nun kuluyum. Dolaysıyla mutlak itaati, mutlak hizmeti ve
    ibâdeti yalnızca O’na yapacağım. O benim sahibimdir, O benim
    her şeyime hâkimdir, her şeyimi bilmektedir ve yaptığım her şeyi
    görmektedir. Ben O’na aitim, O’ndan geldim ve yine O’na döneceğim.’
    Allah (c.c.) kendisine itaat etmeyen, O’na şirk (ortak) koşan,
    O’nu tanımayan ve O’na karşı kibirlenen azgınları lanetler, onların
    bir kısmını davranış yönünden başka hayvanlara benzetir ve
    bir kısmını da ‘tâğut’a ‘abd-kul’ yapar. İşte böyleleri doğru yoldan
    ayrılıp, sapık yollara gidenlerdir.364 Allah’a kulluk yapmayı reddedenler
    kendileri için yeni ve yalancı ilâh bulurlar, sonra da onun
    önünde abd/kul olurlar. Bu durum insan için alçaltıcı bir konumdur,
    insanın şerefine yakışmayan bir durumdur.
    Mü’min, Allah’a abd-kul olduğunun şuuruyla kulluk görevlerini
    yerine getirmeye çalışır, Rabbinin rızâsını kazanmaya çaba harcar,
    O’na mümkün olduğu kadar samimiyetle bağlanır, davranış
    ve ibâdetleriyle O’na tazim eder (saygısını gösterir). Allah’a yönelen
    bu davranışlara ibâdet denir. Bu şekilde ibâdet eden kullara
    (abd’lere) ‘ibâd’, yani Allah’ın kulları denilir.
    Müslümanlar arasında en yaygın isimler Abdullah ve
    Abdurrahman’dır. Bunlar, ‘Allah’ın kulu, Rahman’ın kulu’ demektir
    363 İbn Mâce, Zühd 8, Hadis no: 4136; Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2375
    364 5/Mâide, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    ki en güzel isimler bunlardır. Allah’ın güzel isimlerinin başına ‘abd’
    getirilerek yapılan bütün isimler güzeldir. Çünkü hepsi de Allah’ın
    kulu olmayı ifade ederler. 365
    Abdâl: Tasavvufa göre, sayıları yedi veya yetmiş olarak gösterilen
    bir evliyâ zümresi. Dünyadan habersiz kalacak kadar dünyaya
    boş vermiş saf insanlar, ermişler. Büdelâ ve abdâl; Bedel, karşılık,
    denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına gelen “bedel”in çoğuludur.
    Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ) anlamına gelir. Bunlardan
    her biri gözden kaybolur, bir anda çok uzak mesafelere giderler.
    Gözden kayboldukları vakit, yerlerine her yönden kendilerinin
    tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl, hareket ve şekil bakımından
    aslından ayırt edilmeyen bu bedene “bedel” ve “bedil”
    denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere “büdelâ” denir.
    Çeşitli tarikatlerde abdal deyimi, ermiş, derviş, evliyâ anlamlarında
    da kullanılır. Abdallık, aynı zamanda Melâmîlikten türeyen
    ayrı bir tarikatin de adıdır. Bektâşîliğin beşinci derecesine de abdallık
    denilir. Ayrıca, göçe Türk dervişleri de bu adla anılmıştır. Eski
    Türk dini şamanlığın temsilcileri olarak yayılmışlar, daha sonra
    müslüman olarak Kalenderî abdallarına karışmışlardır. Saç, sakal,
    bıyık, kaş gibi vücutlarındaki bütün tüyleri kazıtmakla ünlüdürler.
    Çıplak ayakla gezerler. Göğüslerine çoğunlukla dövme yaptırırlar.
    Görevleri, yağmur yağdırmak, doğal âfetleri önlemek, savaş kazanmak
    gibi işlerde varlığına inanılan İlâhî güçleriyle müslümanlara
    yardım etmektir. Bu inanışların şirk olduğunu genişçe izah
    etmeye gerek yoktur.
    Abhişeka: Kutsal kabul edilen Ganj nehrinin suyuyla ıslanma
    töreni. Âri ırka özgü bir adak törenidir. Hıristiyanların vaftizi, bu
    törenden alınmıştır.
    Âb-ı Hayat: Can suyu, içene ebedî hayat veren çeşme. Efsâneye
    göre, içilen bir damlası bile insanı ölümsüzleştiren ve ebedîleştiren
    su. Bu su Doğuda karanlık bir yerde bulunur. Tasavvuf’a ve ondan
    etkilenen halka göre; Hızır ve İlyas bu çeşmeden içtiklerinden
    ölümsüzlüğün sırrına ermişlerdir. İskender-i Zülkarneyn bu suyu
    bulmak için Hızır’ı kılavuz yaparak günlerce karanlıklar içinde yürümüş,
    bir noktada Hızır gözden kaybolmuş, İskender yolunu şaşırmış
    ve perişan bir halde geri dönmüş. Edebiyatta; mecâzî olarak
    içimi hoş, soğuk ve berrak su için kullanıldığı gibi, sevgilinin ağzı,
    dudağındaki ıslaklık ve yaşlık için de kullanılır. Aynı zamanda
    sevglinin sözü ve sohbeti anlamında değerlendirilir. Tasavvufta;
    a) Evliyânın sözü, öğüdü ve nefesi; b) Aşk ve mahabbet çeşmesi ki
    365 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, 25-26
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 91 -
    ondan içen asla yok (ma’dûm ve fânî) olmaz. Bu efsânevî suya âb-ı
    Hızır veya âb-ı İskender de derler.
    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ’nın genç arkadaşının pişirdiği balık,
    suya düşünce, yeniden canlanıverdiğinden bahsedilir.366 Bu
    âyet, efsâneler ışığında özellikle tasavvufçular tarafından alabildiğince
    serbest yorumlanmış, yanlış çıkarımlara gidilmiştir. Suyun
    yaratıcılığı inancının câhil müslümanlara girmesinden olmuştur.
    Eski Türklerde de ölümsüzlük veren su inancı vardır. Aynı anlamda
    “bengisu” deyimi kullanılmıştır. Bu inanç, Antikçağ Yunanlılarında
    da vardı. Meselâ, Yunan mitolojisine göre, Akhilleus doğar
    doğmaz annesi tarafından Styx suyuna batırılmış ve ölümsüz kılınmış.
    Batı kültüründe de çok tanrılı Yunan mitolojisinden miras
    kalan âb-ı hayat/bengisu anlayışı vardır. Bunlarla birlikte, Allah,
    Kur’an’da açıkça hiç kimseye ölümsüzlük vermediğini, herkesin
    ölümlü olduğunu açık şekilde ifâde etmektedir. 367
    Abradakabra: Büyülü olduğuna inanılan sözcük. Yahûdi gizemciliğinin
    ünlü eseri Kabala’da verilen bu kelimenin hastalıkları
    iyileştirdiğine inanılmıştır. Bu ifâde, Kabala’da üçgen biçiminde
    yazılmaktadır. Muskalar da bu tür büyülü olduğu düşünülen kelimelerin
    üçgen biçiminde yazılması şeklinde kullanılır. Muska kültürünün
    yahûdi ve hıristiyanlardan etkilendiği bir gerçektir.
    Afrodit (Aphrodite): Eski Yunanda aşk ve güzellik tanrıçası;
    İştar veya Astarte’nin eski Yunan’daki karşılığı. Yunan mitolojisine
    göre, Cronus, babası Uranüs’le mücâdele edip onu yendiğinde,
    onun bazı organlarını denize attı. Bunların etrafında oluşan köpüklerden
    Afrodit doğdu. Afrodit’in sonradan Kıbrıs’a geçtiğine
    inanılırdı. Eski Yunanda fâhişeler ona Afrodit Hetaira ve Afrodit
    Porne adıyla taparlardı. Hephaestus ile evli olan Afrodit, ayrıca
    Ares, Poseidon, Pygmalion, Adonis, Dionysus, Anchises, Nerites
    vePhaeton’un da eşidir. Afrodit’in mutluluk kadar felâket ve şiddete
    de yol açan bir tanrıça olduğuna inanılır.
    Alâim-i Semâ: (Göğün alâmetleri, göksel belirtiler) Eski Araplarda
    bulutları yöneten Kuzah adlı meleğin sardığına inanılan
    gökkuşağı. Bu yüzden Araplarca kavs-i kuzah (Kuzah’ın kuşağı)
    adıyla anılmıştır. Eski Arap inançlarında iki Kuzah vardır. İkincisi
    fırtına tanrısıdır, Şeytan adıyla da anılır. Dolu tanelerinden olan
    oklarını akıtır, yayını bulutlara asarmış.
    Alfabe: Alman (Cermen) mitolojisine göre, sadece tanrı
    Votan’ın tanıdığı harfler.
    366 18/Kehf, 63
    367 21/Enbiyâ, 34-35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    Albasma: Câhil Türklerde Alkarısı adlı cinin meydana getirdiğine
    inanılan loğusa hastalığı. Türk inançlarına göre çocuk doğuran
    kadın, doğumdan sonra yedi gün yalnız bırakılmamalıdır. Yalnız
    bırakılırsa Alkarısı adlı cin gelir ve albastı hastalığını meydana
    getirir. Gerçekte bu hastalığın hekimlik adı eklampsi’dir.
    Alkarısı: Câhil Türklerde, doğuran kadınları öldürmeye çalışan
    cin. Doğuran bir kadını alkarısı ya da alkarası adlı bir cinin öldürmeye
    çalıştığı, fırsatını bulursa ciğerini söküp yediği eski müşrik
    Türklerin inancıdır. Bu cinin, kadınlara daha çok uykuda Mûsâllat
    olduğuna, onlara felâket ve şiddet getirdiğine inanılır, kâbus
    ruhu kabul edilir. Günümüze kadar süregelmiş bulunan bu inanç,
    bu cinin kötülüğünden kurtulmak için loğusa kadınlara al renkli
    giysiler giydirme, nazarlık takıp tütsüler yakma, iğde dalı, demir
    gibi önleyici olduğuna inanılan koşulları da kapsar, bu tür eşya
    ile bu cinin şerrinden korunmaya çalışılır. Bütün bunlar İslâm’ın
    kabul etmediği bâtıl inanışlardır.
    Ali-İlâhîler (Aliyyullahîler): Hz. Ali’nin kişiliği konusunda aşırılığa
    giderek, onun tanrı olduğuna ya da tanrısal gücün ona hulûl
    ettiğine inananlardan oluşan bir sapık akım. Bunlar, gulât-ı şiadandır.
    İslâm dışı müşrik bir mezheptir.
    Altın Buzağı: İsrâiloğullarının çölde, Hz. Mûsâ’nın Tûr-ı Sina’ya
    çıkışında, yaparak tapınmaya başladıkları buzağı şeklindeki put.
    Sâmirî tarafından yapılan bu put, verimlilik idolü kabul ediliyordu.
    Eski Ahid’de bu idolü Hârun’un (a.s.) yapmış olduğu iftirâsı vardır.
    368 Hâlbuki Kur’an, bunu Sâmirî’nin yaptığını, Hârun’un (a.s.)
    ise bu konuda kavmini uyardığını vurgular.369 Bu idol, sonradan
    Hz. Mûsâ tarafından kırılmış, yok edilmiştir.
    Ameni: Eski Mısır’da, tanrı tarafından gönderileceğine inanılan
    kurtarıcı (mehdi). Onun Sudan civarında ortaya çıkacağına
    anılır. Bu inanç, MÖ 1950 yıllarından kalma bir papirüs metninden
    anlaşılmaktadır.
    Anıtkabir (Anıt mezar): Mozole veya türbe olarak da bilinen
    büyük ve etkileyici mezar. Din kurucuları ya da önderler, büyük
    değer verilen, ta’zim edilen veya ilâhlaştırılan kimseler anısına
    yapılan görkemli bina. Bugüne kadar yapılmış anıtmezarlardan
    en görkemlisi Babürşah’ın 1631’de ölen hanımı Şahcihan için
    yaptırdığı Tac Mahal’dir. Mısır’daki piramitler de anıtkabirdir.
    Ankara’da bulunan anıtkabire, İstanbul’da Adnan Menderes ve
    368 K. Mukaddes, Çıkış, 32/2-4
    369 20/Tâhâ, 87-96
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 93 -
    Turgut Özal’ın anıtkabirleri de ilâve edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı
    padişah ve vezirleri için ve özellikle evliyâ sayılan tasavvuf
    büyükleri için anıtkabir şeklinde türbeler yapılmış, diğer anıtmezarlardan
    çok daha fazla şirk unsuru görevini yapmaya devam
    etmektedir. 370
    Animalizm: Başta totem düşüncesinin hâkim olduğu dinî gelenekler
    olmak üzere, çeşitli dinlerde görülen hayvanların kutsallaştırılmasına
    dayalı kült. Animalizm, hayvanlarla onları avlayan
    insanlar arasında büyük bir bağ olduğu inancıdır. Bu inanç, hayvanda
    insanca bir öz bulunduğu inancına bağlıdır.
    Animizm: Tabiatla ilgili olaylara ve tabiat cisimlerine tapma
    dini. Animist: Animizmi benimseyen, animizmi savunan. Animizm
    anlayışına göre, ata ruhları ve fetişlere tâzim etme geleneği puta
    tapıcılığın ve politeizmin temelini oluşturmuştur. Animizm, insanın
    çevresinde bütün şeylerin ruhlu olduğu inancıdır. E. B. Taylor
    1871’de, İlkel Kültür adlı çalışmasında “ruhsal varlıklarla ilgili
    doktrin”; Taylor tarafından dinin kaynağıyla ilgili olarak savunulan
    teori. Tylor, animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri
    karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar
    yükseldiğini söyler. Ona göre, ilkellerin çevrelerindeki hayvan, bitki,
    ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini
    ruhlu sayma inancını dile getirir.
    Anka: İsmi var, cismi yok efsânevî kuş. Kaf dağında yaşar. Tüyleri
    renkli ve süslü, yüzü insan yüzüne benzer, boynu gâyet uzun,
    her hayvanın bir alâmetine sahip, çok büyük bir kuş. Bulunduğu
    yerdeki kuşları avlaya avlaya Batıya doğru uçtuğundan Anka-i
    Muğrib adını alır. Zümrüd-i Anka, Simurg, Simurg-ı Anka da denir.
    Çocukları da kaparmış. Efsâneye göre, ashâb-ı ress durumu
    peygamberlerine şikâyet edince bedduâya uğrayan ankanın nesli
    tükenmiş. Son derece kanaatli bir kuşmuş. Tasavvufa göre anka,
    insa-ı kâmil demektir. Kâmil insan anka gibi olmalıdır. Tasavvuf
    felsefesine göre; heyûlâ ve hebâ da anka (gibi) kabul edilir. Muhiddin
    İbn Arabî, âlemin maddî varlığına hebâ, heyûlâ ve anka
    gibi isimler verir. Çünkü ona ve mutasavvıfların çoğuna göre bu
    evrenin tıpkı anka gibi ismi var, cismi yoktur. Veya âlem anka gibi
    bir bakıma var, bir bakıma yoktur, hem vardır, hem yoktur. Veya
    ne vardır, ne yoktur. 371
    And (Yemin): Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek
    verilen sözdür. Her toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu
    370 Bak. Türbe
    371 Cîlî, I/22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    veya totemi adına yemin eder(di). Sümerliler suya dokunarak yemin
    ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına. Özellikle çeşitli silâhlar,
    demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya Türkleri arasında
    yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında bıçak, kılıç
    atlamak en kuvvetli andlar arasında sayılagelmiştir. Çeşitli silâhlar,
    çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birincide derecede and içmede
    rol almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak
    büyük fonksiyon ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda
    koruyucu ve besleyici ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması
    halinde bu fetişler darılır ve bozana zarar verir inancı vardır.
    İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu geleneklerini sürdürürken,
    Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a el basıldığı da görülmeye
    başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek önem
    kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
    bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı,
    kendisi üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine
    sâdık kalınmazsa çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ
    sürdüğü görülmektedir. Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”,
    “iki gözüm önüme aksın!”, veya “çocuğumun başı üzerine”,
    “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı and içmeleri,
    bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz” deyimi de,
    yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
    Andiçme: And ve andiçme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize
    geçmiştir. Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir.
    Türkçeye and şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi
    gereğidir. Moğol töresine göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer
    damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle karıştırır, karşılıklı içerler.
    Bu durumda ikisi, birbiriyle kankardeşi olur, buna andiçmek
    denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu uygulamaları benimsemişler
    şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri bu andiçme
    geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları
    putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan
    biri, kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok
    önemliydi ve kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi.
    Yapılan and töreni, ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı.
    Kardeşleşme ve dostlaşma töreni olarak and merasiminde, kardeş
    olmaya karar veren şahıslar, topluluk huzurunda kollarını çizerek
    and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla karıştırılan bu kan
    taraflarca içilirdi. Daha sonra, silâhlar, atlar veya kız kardeşler değiştirilir
    ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda) olurlardı.
    Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
    Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 95 -
    rastlanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur
    eserinde; Kırgız, Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin
    kılıç üzerine yapıldığını açıklar. Yakut, Altay ve Salcak
    kabileleri en büyük andlarını eski totem olan ayı üzerine yaparlardı.
    Türkler İslâmiyetten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri
    uygulamalarına ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına
    yemin etmeye başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin
    devamı mâhiyetindeki bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun
    kimi yörelerinde hâlâ benzeri kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
    İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi.
    Yalan yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda gerekli
    görüldüğü durumlarda yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde
    Allah adına “vallahi” şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda
    da önceleri Allah adına yemin edilmeye devam edildi.
    Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah adına yemin etme
    kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim” şeklinde
    ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde tanıklar,
    bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır.
    İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır,
    çocuklara Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine
    dair söz verdirilir, andiçirilir. 657 sayılı Devlet Memurları
    Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik 6. maddesine göre, her
    memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, anayasa ve kanunlara
    bağlı kalacağına, Atatürk ilkelerine ve laik TC’ye karşı görevlerini
    yerine getireceğine namus ve şerefi üzerine yemin ettirilir ve
    yazılı metne imzası alınır. Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk
    günleri dolduğunda topluca yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu
    bir merasim havasında olur. Buna yemin töreni denir.
    Arâis-i Hak: Hakk’ın gelinleri. (Arûs; gelin, güveyi, düğün) Tasavvufta;
    Başkalarından kıskandığı için Hakk’ın, kimliklerini halka
    açıklamadığı ve gizli tuttuğu velîleri. Hakk’ın harîm-i ilâhideki has
    dostları, özel ilgisine mazhar olan kulları. Gerdek gecesi gelini damaddan
    başkası görmediği gibi bunları da İlâhî haremde Hak’tan
    başkası görmez. Bunlara “arûs-i azrâ” (bâkire gelinler, dilber gelinler)
    ismi de verilir.
    Arbede: Savaşmak, kavga etmek. Tasavvufta; Cezbeli sâliklerin
    ve galebe halindeki bazı sûfîlerin Cenâb-ı Hak ile tartışmaları, çekişmeleri
    ve kavga etmeleri. Buna müşâcere ve muhâseme de denir.
    Bir naz ve samimiyet halidir.
    Artemis: Eski Yunan’da verimlilik tanrıçası. Elinde ok ve yay
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    tutan çok göğüslü atletik bir genç kadın şeklinde tasvir edilen ve
    genellikle iyi tabiatlı olduğu düşünülen Artemis, inanışa göre bazen
    ânî yıkım ve tahribata da neden olabilirdi. Dolayısıyla o, aynı
    zamanda tehlikeli bir tanrıçaydı. Ona doğrudan bakmak bile kişiye
    ölüm getirirdi. Ayrıca o, küçük hataların cezâlandırılmasından
    da sorumlu idi.
    Apollon (Apollo): Yunan mitolojisinde, geleceği haber veren
    tanrı. Genellikle şiir ve müzik tanrısı olarak bilinen Apollon’un
    ana niteliği, geleceği haber vermektir. Zeus’ün, Leto’dan doğma,
    en sevgili oğluymuş. Tanrıların en güzeliymiş, tanrıça Artemis’in
    de ikiz kardeşi. Heykelleri, erkek güzelliğinin simgesi olabilecek
    ölçülerle yapılmıştır. Romalıların da en çok benimsedikleri ve taptıkları
    Yunan tanrısı odur. Hem hastalık saçmak hem de hastalıkları
    iyi etmek gibi karşıt nitelikleriyle de meşhurdur.
    Ariel: Yahûdi inancına göre kütü melekler. Yahûdi gizemciliğinin
    baş eseri kabala’da kötü ruhlu melekler bu adla anılır.
    Yahûdilere göre, Yahûdi peygamberlerinden Eş’iya da Kudüs’ü bu
    adla anmıştır.
    Ârif: Bilen, vâkıf, âşinâ, tanıyan, anlayışlı, kavrayışı mükemmel,
    irfan sahibi. Tasavvufta; Allah Teâlâ’nın kendi zâtını, sıfatlarını,
    isimlerini ve fiillerini müşâhede ettirdiği kimse. Keşf ve
    müşhâhede yoluyla yani mânevî ve rûhî tecrübelerle Allah hakkında
    zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana “ârif” denir. Ârif, kendisi
    sustuğu halde diliyle Hakk’ın konuştuğu kimsedir. Ârif, kendi varlığında
    fâni, Hak ile bâkîdir.” İbn Arabî, ârifin dış âlemde “şeyler”
    (eşya) yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu gücün onun himmeti
    olduğunu söyler.372 Onun yarattığı şeye “mahlûk-ı ârif” denir.
    Ârif, sûfîlikte kâmil insandır. 373
    Arrâf: Falcı, kâhin, medyum; çalınan veya kaybolan eşyayı bulmak
    için falcılık yapan kimse. Gaybden haber veren kimselere verilen
    vasıftır. Cin, yıldız ve bazı tılsımlara dayanarak gelecekten
    haber vermeye çalışan kimselere verilen isim.
    Asena: (Aşine) Eski Türk mitolojisinde Türklerin kendisinden
    türediği düşünülen dişi kurt. Bundan dolayı eski Türkler arasında
    bozkurtlara büyük saygı duyulmakta ve Türk hakanları kendilerini
    Asena soyuna bağlamaktaydılar.
    Asya (Asia): Yunan mitolojisine göre Prometheus’un annesi.
    Okeanus’la Tethys’in kızı ve Titanlardan İapetos’un karısıdır. Asya
    372 bkz. Füsûs, 6. Fasl
    373 Süleyman Uludağ, s. 52-53
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 97 -
    kıtası, adını ondan almış. Homeros çağında sadece Batı Anadolu’ya
    Asya deniyordu. Asya kıtasının adının Yunan mitolojisindeki Asios
    adlı Toia’lı (Yunan) büyücüden geldiği de söylenir.
    Astroloji: Yıldızların hareketlerinden hüküm çıkarma, ilm-i
    nücûm, müneccimlik. Gök cisimlerini, yıldız ve gezegenleri inceleyerek
    insan kaderi, mevsimler, olaylar vb. şeylerle ilgili yorumlarda
    bulunma bilimidir.
    Astrolog: Yıldız falına bakan kimse, müneccim.
    Atalar Kültü: Birçok inanç sisteminde varlığı gözlemlenen atalara
    ta’zim ve onların tanrılaştırılması fikri. Çin ve Japon geleneksel
    dinlerinden eski Ortadoğu dinlerine kadar birçok dinî sistemde
    yer verilen bu külte göre ölmü ataların ruhlarının varlıklarını
    sürdürdüğü ve geride kalan akrabaları, yakınları ve bütün toplum
    için tasarruf yetkisini devam ettirdiği düşünülür. Bu nedenle onların
    mezarlarını ya da yeryüzündeki varlıklarını simgeleyen kalıntılarını
    bir duâ ve ta’zim yeri haline getirmek, bu külte yer veren
    bütün dinsel geleneklerde görülen ortak bir özelliktir. Ayrıca onların
    resim, kabartma ya da sembolik sûretlerini yaparak onlara
    ta’zimde bulunmaya da sıklıkla rastlanır. Azizler ve ermişler kültü
    de atalar kültünün bir başka uzantısını oluşturur.
    Ateizm: Ate: Allah’ı inkâr demektir. Ateizm: Allah’ın varlığını
    inkâr etme, tanımama anlamına gelir. Tanrıtanımazlık da denilen
    ateizme, eskiden ilhâdiye ve dehriyye denilirdi. Ateist de: Allah’ı
    inkâr eden; tanrısız, dinsiz kâfir demektir. Ateizme Ateistlik de
    denir.
    Ateşe Tapma: Mecûsilerin dini, Zerdüşt dininde esas olan tapınma.
    “Mecûs” (ateşe tapanlar) 22/Hacc, sûresi, 17. âyetinde geçer.
    Mecûs dinindekilere Mecûsî denilir. Zerdüşt: Milâttan önce
    altıncı asırda yaşamış, iyilikle kötülüğün mücâdelesi esasına dayanan,
    iyilik ve kötülük tanrısı olarak iki ayrı tanrıya inanılan ve
    ateşe tapılan dini kuran kişi. Bu dine mezdekîlik de denir. Zerdüşt,
    Bilgelik tanrısı Ahuramazda’nın kendisine göründüğünü ve ondan
    doğruluğu yaymak görevini aldığını ileri sürdü. Ahuramazda’nın
    en büyük tanrı olduğunu, öteki birçok tanrı arasında, yalnız ona
    tapmak gerektiğini savundu.
    Ateşgede: Ateşe tapanların, Zerdüştlük inancına sahip olanların
    ateş yaktıkları tapınak. Tasavvufta; Sürekli hak aşkı ile yanan
    gönül anlamında kullanılır.
    Athene: Yunan tanrılarından biri. Zeus’ün kafasından çıkan
    kızı. Yunan çoktanrıcılığının en ünlü ve önemli tanrılarından
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    biridir. Atina kentinin koruyucusu ve ruhu sayılır. Savaşçıdır, babası
    tanrılar tanrısı Zeus’ün kafasından tepeden tırnağa silâhlı olarak
    çıkmıştır.
    Atılan ok geri dönmez: Tasavvuf kültürüne göre; bir velî
    bedduâ ettimi mutlaka hedefini bulur. Bedduânın hedefine ulaşmasına
    engel olmak ve onu geri almak, velînin elinde değildir.
    Şeyhe ve velîye karşı işlenen suçun tevbesi ve affı olmaz.
    Atina: Yunan mitolojisine göre, ruhunun tanrıça Athena tarafından
    temsil edildiğine inanılan Yunan kenti. Yunan mitolojisinde
    Athenai (Athena’nın kenti) adıyla anılır. Güzel sanatlar kentidir.
    Atlantis: Yunan mitolojisine göre yok olmuş ada. Antik çağın
    ünlü Yunan düşünürü Platon’un anlattığına göre, eski bir Yunan
    masalında bu adı taşıyan bir ada varmış, sonradan denize gömülüp
    yok olmuş. Atinalıların oraya gönderdikleri ordu da adayla
    birlikte sulara gömülmüş.
    Atlas: Yunan tanrısı, kralı ve dev. Yunan mitolojisinde iki Atlas
    vardır. Biri denizler tanrısı Poseidon’un Atlantis yerlilerinden
    Euenor’dan doğma oğludur ve babası tarafından Atlantis kralı
    yapılmıştır. İkincisi bir devdir, dev tanrı. Yunan mitolojisinde Olimpus
    tanrılarına karşı yapılan bir başkaldırı hareketinde yer alan ve
    cezâ olarak dünyanın ucunda ebediyyen dikilerek semâları sırtında
    taşımak zorunda bırakılan bir titan (dev); Hesperides’in babası.
    Sihirli elmaları almaya geldiğinde Herkül’e yardım ederken, kısa
    bir müddet semâları sırtlama işini Atlas’ın yerine Herkül’ün yaptığına
    inanılır.
    Avesta: Mecûsilerin kutsal kitabı. Zerdüşt’ün sözleri olduğuna
    inanılan kitap. Eski İran diliyle yazılmıştır. Aslının on iki bin öküz
    derisine yazıldığına ve bu metnin de İskender tarafından yaktırıldığına
    inanılır.
    Avrupa: Bkz. Europa
    Ay ata: Eski Türk yaratılış mitolojisinde yaratılan ilk insan.
    Onun eşi ise Ayva idi.
    Ayazma: Yunanca “kutsal” demektir. Hıristiyanlıkta bir aziz
    veya azizeye isnat edilen kuyu veya pınar için kullanılır. İsa
    Mesih’in vaftizinin hâtırasına adanan su veya su kaynağı. Bazı yörelerde
    bu suyu içmekle veya vücuda sürmekle hastaların iyileşeceğine
    inanılmaktadır.
    Âyin: Dinî merâsim, ibâdet. Âyin, Farsça bir kelime olup, aslında
    âdet, gelenek, usûl ve kanun demektir. Dilimizde hıristiyanların
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 99 -
    dinî tören ve ibâdetlerine denilir. Dinsel bir amaçla; günahlardan
    sıyrılmak, sevap elde etmek, kötü güçleri kovmak, İlâhî güçleri yardıma
    çağırmak gibi gâyelerle tek veya toplu şekilde yapılan tapınma,
    ritüel. Âyinler, dinî geleneklerin temel özelliklerinden birisidir.
    Gelenekten geleneğe farklı âyin şekilleri olabileceği gibi, birçok
    dinde görülebilen ortak âyinler de vardır. Âyini-i rûhânî: Hıristiyanlarda
    dinî tören demektir. Bütün din mensuplarının, mecûsîlerin,
    yahûdilerin ve özellikle hıristiyanların ibâdethânelerde icrâ ettikleri
    toplu dinî törenler, ibâdetler için kullanılır. Tasavvuf kültüründe
    ise; tarikat ehlinin kendi aralarında belli bir usûl ve düzene
    göre topluca icrâ ettikleri zikir, dinî merâsim, semâ bu adla anılır.
    Âyin-i Tarikat: veya Âyin-i Ehlullah: Evliyâ âyini; a) Şeyh veya halifesi
    tarafından yönetilen, mürit ve dervişlerin iştirâki ile yapılan
    tarikat âyinleri; b) Evliyânın sîreti, gidişâtı, harket ve ibâdet tarzı,
    meşrebi ve zihniyeti. Bütün tarikatlerde belli âyinler ve dinî
    törenler, başka bir deyimle vecd yolu ile Allah’a yaklaşmak için
    yapılan belli hareketler vardır. Bu âyine Mevlevîler semâ veya
    mukabele, Kadirîler devrân, Rifâîler Zikr-i Kıyâm, Nakşibendîler
    Hatm-i Hâcegân ismini verirler. Bu âyinler tekkelerde, zâviyelerde,
    mescidlerde ve evlerde icrâ edilir. Birkaç tarikat hâriç, bütün tarikat
    âyinlerinde besteli şiirler ve İlâhîler, bazı tarikatlerde ise buna
    ilâve olarak tef, ney ve kudüm gibi çalgı âletlerini çalmak esastır.
    Âyin-i Niyâz: Bektâşîlerin, Babaya gelip hayır ve himmet istemek
    için onun huzurunda yüz ve gözlerini yerlere sürerek yalvarırlar,
    buna niyâz etme ve niyaz âyini adı verilir. Bu âyin, Mevlevîlikte
    de vardır. Âyin-i Cem: Cem veya Cemşid âyini demektir. Efsâneye
    göre şarabın mûcidi olan eski İran hükümdarlarından Cem veya
    Cemşid adına yapılan törendir. Tasavvufta; Bektâşilerin ve Alevî
    zümrelerin çeşitli vesilelerle düzenledikleri müzikli ve içkili toplantıya
    bu ad verilir. Alevîlerde kadınlar da bu âyinlere katılır.
    Aziz (sint, saint): Kutsallığına inanılan kişi, ermiş insan. Hıristiyanlık
    tarihinde azizlik kurumu çok büyük bir önem taşır. Aziz,
    önce halkın inancıyla azizleşir, sonra kilise tarafından resmen
    aziz olarak tanınır ve açıklanır. Hıristiyanlıkta otuz beş bin aziz
    bulunduğu tespit edilmiştir. Meşhur hıristiyan araştırmacılarından
    Camille Jullian şöyle der: “Ancak azizlerin mezarlarına sahip
    olduktan sonradır ki, hıristiyanlık halk yığınlarınca kabul edilmiş
    ve tutulan bir inanç haline gelmiştir.” Hatta ilk hıristiyanlar, Kelt
    kasabalarında kendi inançlarını yayabilmek için onların kutsal
    saydıkları mezarların üstüne birer haç dikip benimsemek zorunda
    kalmışlardır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Bâtıl ve Bâtıl Dinler: Bâtıl: Doğru olmayan, yanlış, boş ve geçersiz
    olan demektir. Hakkın karşıtı olan bâtıl, Allah’ın indinde
    geçerli tek din olan İslâm’ın dışında veya ona muhâlif olan her
    şey için kullanılır. Kur’an’da, hakkın yanında bâtılın hiçbir yerinin
    olamaycağı, zira hakkın gelmesiyle bâtılın zâil olacağı, ortadan
    kalkacağı ve bâtılın zâten yok olmaya mahkûm olduğu belirtilir.374
    Tasavvuf anlayışına göre bâtıl inkâr olunamaz. Çünkü eşya zıddıyla
    kaimdir. Onun için bâtıla da hak nazarıyla bakmak gerekir.
    “zehî hayâl-i muhâl, zehî tasavvur-ı bâtıl” (Anonim). Bâtıl Dinler:
    İnsanlar tarafından ortaya atılan, beşerî dinlerdir. İnsanın uydurmasına
    dayanan bu dünya görüşü ve hayat anlayışları, hak dine
    alternatif olarak ortaya konulan bazen din olarak, bazen felsefe
    veya ideoloji olarak ortaya konulan görüşlerdir. Başlangıcından
    itibaren vahye dayanmayan tüm din ve ideolojiler, dünya görüşlari
    ve yaşama biçimleri birer bâtıl dindirler. Adına din denilmeyen
    kapitalizm, komünizm, materyalizm, laiklik ve demokrasi de birer
    bâtıl din kabul edilmelidir. Bâtıl İnanç: Doğru olmayan, dinin
    temel yapısının dışında olan ve genellikle eski geleneklerin veya
    diğer inanç sistemlerinin bir uzantısı olarak kabul edilen şeylerdir.
    Bâtıl inançların temelinde yanlış tabiat bilgileri, mantık dışı düşünceler,
    yanlış korkular ve tutkuların etkileri vardır. Falcılık, yıldız
    veya rüya yorumları, kehânette bulunma, gizemli tedavi biçimleri,
    cin korkusu, büyü, sayı sembolleri bâtıl inancın tipik tezâhürleridir.
    Gerçek dinî inancın kaybolduğu yerde bâtıl inanç bunun yerine
    geçer.
    Bedîuzzaman: Bedî’: Eşi ve benzeri olmayan, örneksiz olarak
    yaratan375 demektir. Allah’ın güzel isimlerinden (esmâü’lhüsnâ’dan)
    biridir. Hayret verici, eşsiz güzellikte olan, benzeri
    olmayan şeyleri vücuda getiren, kimseye benzemeyen, icat edici
    olan, yaratıcı anlamında kullanılır. Bedîuzzzaman: Zamanın bedîi
    olanı, zamanda kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemeyen
    demektir.
    Bekçi: Sahip, hâkim, hâmi, muhâfız. Tasavvuf kültüren göre;
    her beldenin bir sahibi, yani mânevî bekçisi ve muhâfızı vardır; Bu
    da velîdir.
    Bellona: Romalıların savaş tanrıçası. Savaş tanrısı Mars’ın karısı
    ya da kız kardeşidir. Yunan tanrıçası Enyo’nun Latinleştirilmişidir.
    Beşler: Tasavvuf kültürüne göre; Cebrâil’in kalbi üzere bulunan
    (rûhânî his ve bilgilerini ondan alan) beş ermiş. Ruhların
    374 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18
    375 Bk. 2/Bakara, 217
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 101 -
    hükümdarı olan Cebrâil’in nefesinden ve ilminin feyzinden kalpler
    hayat bulduğu gibi, tarik ehlinin hükümdarları olan beşlerin
    nefes ve ilim feyzinden de gönüller hayata kavuşur.
    Bî-reng: Renksiz. Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân).
    Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da
    bir ve aynıdır. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin
    kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan
    tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün
    din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün
    dinler ve mezheplerde esas olan sözkonusu dinin renkleridir.
    Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil;
    kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre
    Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan,
    esasen Ondan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir,
    başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet
    ederler.
    Brahmanizm: Vedaları vahiy mahsûlü olan kutsal kitap kabul
    eden ve reenkarnasyon (tenâsüh/ruh göçü) inancına yer veren,
    Hinduizm tarihinin Vedalar sonrası iksinci safhası. Adını hem
    râhipler sınıfı Brahmanların ağırlıklı konumlarından hem de tanrı
    Brahma’ya verilen önemden alır. Brahmanizmde karmaşık kurban
    işlemleri ve kast sistemi gelişerek ağırlık kazanmıştır.
    Buda (Buddha): Budizmin kurucusu Gautama Buddha için
    kullanılan bir unvandır. Tharavada Budistleri geçmiş dünya çağlarında
    birkaç Buddha’nın bulunduğunu ve gelecekte de yine diğe
    Buddhaların var olacağını kabul etmekle birlikte, içinde bulunduğumuz
    dünya devrinde yalnızca bir Buddhanın, yani Gautama’nın
    varlığını benimserler. Mahayana Budtistleri ise sayısız Buddha ve
    Bodhisattvaların varlığını kabul ederler.
    Budizm: MÖ 6. veya 5. yy’da Gautama Buddha’nın öğretilerine
    dayalı olarak Hindistan’da kurulmuş olan misyonerliğe dayalı
    büyük inanç sistemlerinden birisidir. Hindistan’da doğup orada
    gelişmesine rağmen sonradan anavatanında hemen hemen
    yok oldu ve daha ziyade uzak doğuda yayıldı. Tarihî süreç içerisinde
    Budizm, iki ana kola ayrılmıştır. Bunlardan hinayana’nın
    (Küçük araba) Tharavada (eskilerin geleneği) ekolü, Güneydoğu
    Asya’da, Seylan, Burma, Tayland ve Kamboçya’da yayılırken, Mahayana
    (Büyük araba) mezhebi ise Tibet, Çin, Kore, Japonya ve
    Vietnam’da taraftar buldu.
    Hinduizm içerisinde reformist bir hareket olarak ortaya çıkan
    Budizm, Hinduizmin tanrı düşüncesini ve kast sistemini reddeder.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Acı ve ıstırapla dolu insanın kendi çabasıyla kurtulabileceğini savunur.
    Büdelâ: Bedel, karşılık, denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına
    gelen “bedel”in çoğuludur. Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ)
    anlamına gelir. Bunlardan her biri gözden kaybolur, bir anda çok
    uzak mesafelere giderler. Gözden kayboldukları vakit, yerlerine
    her yönden kendilerinin tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl,
    hareket ve şekil bakımından aslından ayırt edilmeyen bu bedene
    “bedel” ve “bedil” denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere
    “büdelâ” denir (bak. Abdal maddesi).
    Burç: Güneş sisteminde yer alan on iki takım yıldızın her biri:
    Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak,
    Kova, Balık. Güneş her yıl bu takım yıldızlarından birinin bölgesinde
    bulunur. Burçlar, daha çok fal için, kişinin geleceğini öğrenmek
    gibi bâtıl, yalana dayanan ve büyük günah kabul edilen gaybı bilme
    iddiasının aracı olarak eski zamandan beri kullanılır. Hemen
    tüm bâtıl dinlerde burçların yeryüzündeki yaşam ve insanlar üzerinde
    etkili oldukları düşüncesi mevcuttur. Maalesef son zamanlarda
    daha yaygınlaşarak şuurlu zannedilen Müslümanlara kadar
    bu şirk düşüncesi yayılmakta, insanlar, kendi kaderlerini burçlarda
    görmektedir.
    Büt: Put, sanem. Divan edebiyatında sevgiliye istiâre yoluyla
    büt ve sanem denilir. Buradaki put, daha çok kilise duvarlarındaki
    mozaik işlemeli tasvirler yerine kullanılır ve sevgilinin o tasvirler
    kadar güzel olduğu anlatılmak istenir. Putun güzel kabul edilmesi,
    İslâm etkisi altında oluşturulduğu değerlendirilen bir edebiyat
    için (Osmanlı divan edebiyatı) ne kadar İslâmîdir, orası hiç gündeme
    gelmez. Sevgilinin beni ile kâkülü putperest olarak bilinir.
    Küfr kelimesinin siyah anlamı ve kâfir kelimesiyle olan ilişkisi böyle
    bir teşbihe sebep olur. Bu küfür karşısında yanak, aydınlık şekliyle
    imanı simgeler. Yine sevgilisinin güzelliği bir puthâne gibidir
    (Meselâ câminin değil; puthanenin de örnek güzelliği kabullenilir).
    Âşık, sevgilisinin güzelliği karşısında kendini bir puthânedeki
    kadar dinden imandan çıkmış olarak gösterir. Çünkü o güzellik
    aklını başından almış ve onu, ne yaptığını bilmez hale getirmiştir.
    Büt kelimesi, Çin ile birlikte kullanıldığında ortak yön resim olur.
    Çünkü resmin Çin’den çıktığı ve en güzel resimlerin orada yapıldığı
    görüşü yaygındır. Büt-i tersâ: Hıristiyan putu. “Demâdem cevrler
    çekdiğim bî-rahm bütlerden / Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasın
    yâ Rab.” (Fuzûlî); “Ol büt-i tersâ sana ‘mey nûş eder misin?’
    demiş / El aman ey dil, ne müşkilter suâl olmuş sana.” (Nedim) (O
    Hıristiyan güputu -güzel-, sana ‘şarap içer misin?’ demiş. Aman ey
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 103 -
    gönül, sana ne zor bir sual sormuş!)
    Cadı: Büyücü kadın; Geceleri dirilip insanlara kötülük ettiğine
    inanılan ölü kadın, hortlak. Cadı inancı özellikle ortaçağ Avrupa’sında
    çok yaygındı. Büyücülük yapanların da bu cadılar olduğuna
    inanılmış ve cadı kelimesi, büyücü anlamında da kullanılmıştır.
    Hıristiyanlık tarihinde büyücü avları gibi cadı avları da ünlüdür.
    Cadı sayılıp yakılanların sayısının ortaçağ hıristiyan Avrupasında
    milyonları aştığı tarihlerde yazılıdır.
    Câhiliyye: Câhiliyye; lügatta “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin
    zıddıdır. Beyinsizliği ve hamâkati de içine alır. Genellikle İslâm’ın
    hâkim olmasından önceki hayatı içine alır. İslâm’ın ortaya çıkmasından
    önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah
    olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip
    bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere
    ve sistemlere inanmaktır.”
    Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Mâide Sûresi
    50. âyete göre; Allah’ın koyduğu hükmü, hududu dikkate almayan
    bütün sistemler, câhiliyyeye dayanmaktadır. Helâl ve haram
    hudutlarını önemsemeyen bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye
    dayanmak durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre
    eğitmeyen bütün eğitim sistemleride câhilî eğitim durumundadır.
    Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü
    itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır.
    Câhiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde
    bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın
    İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları
    sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer
    yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini
    bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına
    yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında
    olursa olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad
    yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları
    ve davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur. Câhiliyye,
    “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış
    bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya,
    zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir,
    câhiliyye.
    Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında
    sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur.
    Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi;
    günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi,376
    yaşayış biçimi,377 ahlâk anlayışı378 ve devlet görüşü379 vardır.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. (Câhiliyye bir inanç ve yaşama biçimi
    olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Küfür
    demektir.) İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye
    vardır.
    Câhiliyye dönemi Arap Dini: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) İslâm’ı tebliğ edip Mekke fethiyle birlikte tüm Arabistan
    yarımadasında tevhid dini olan İslâm’ı hâkim kılmasından önceki
    dönemde, Arabistan’da hâkim olan dinsel yapı. Dinler tarihinde
    bir adı bulunmayan bu dinin temel karakteristikleri, Yüce bir Allah
    inancına sahip olmakla birlikte, O’na birçok konuda şirk koşulması,
    çeşitli gök cisimlerinin, tabiat nesnelerinin, melek ve cin
    gibi bazı metafizik varlıkların ve kabile reisleri, zenginler ve asiller
    gibi bazı kişilerin tanrılaştırılması ve bunlara dayalı bir paganizmin
    mevcut olmasıydı.
    Cibt: Put, tâğut, habis ve alçak, kâhin, ruhsuz ma’bud. Allah’ın
    dışında kendisine kullukta bulunulan her şeye ve her kişiye isim
    olarak verilir. “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara
    ve cibt’e ve tâğûta (putlara ve sahte tanrılara) iman ediyorlar, sonra
    da kâfirler için: ‘Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’
    diyorlar.”380 Cibt, Allah’ın otoritesine karşı çıkan ve insanları yönetme
    ve yönlendirme iddiâsını taşıyan her kişi ya da kurum için kullanılır.
    Tâğût kelimesiyle eşanlamlı gibidir. Cibt ve tâğut, Allah’tan
    başka ilâh olarak tanınan ruhlu ve ruhsuz ma’butların, putların
    tam isimleridir. Kur’an’da bu terim, şirki tevhidden -sırf düşmanlık
    ve kinleri yüzünden- üstün gösteren bazı Yahûdilerin bâtıla
    ve puta inandıkları, inkâr edenlere müşriklerin Müslümanlardan
    daha doğru yolda olduklarını söyledikleri anlatılırken sözkonusu
    edilmektedir. Allah bu tip adamlara lânet etmiştir. 381
    Cifr: Harflere verilen sayı kıymeti ile geleceğe veya geçen
    hâdiselere, ibârelerden tarih veya isme dair işaretler çıkarmaya
    denir. Ebced hesabının bir çeşididir. Harflere verilen ebced değerleri
    gibi, rakam ve remiz (sembol) ile ifade edilen, gelecek hakkında
    haber verdiğine inanılan bilgiye ad verilen cifr, hurûfilik denilen
    sapık bir tarikat tarafından dini, tümüyle zâhirinden farklı
    376 3/Âl-i İmrân, 154
    377 48/Fetih, 26
    378 33/Ahzâb, 33
    379 /Mâide, 50
    380 4/Nisâ, 51
    381 bk. Tâğut
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 105 -
    değerlendirmeye sebep olan anlayıştan etkilenerek ortaya çıkmıştır.
    Hurûfiliğin kaynağı da yahûdi kabalası, eski Yunanlardan kalma
    Pisagorculuk ve çeşitli câhiliyye tılsımlarıdır. Değişik sihirlerde,
    kayıp bulmada, gayba taş atmada ve muskalarda bol bol cifirden
    ve ebcedden yararlanılır.
    Cin: Gözle görülmeyen canlı varlık; Cinler tarafından çarpılmaya,
    daha doğrusu böyle kabul edilen felç vb. sakatlıklara cin
    çarpması, veya şeytan çarpması denilir.
    Cincilik: Yere ait ruhlardan, yani cinlerden yararlanılarak,
    daha doğrusu böyle bir iddia ile yapılan sihirdir. Bu tür büyülerle
    uğraşanlara da cinci denir.
    Çan: Eski Mısır, Yunan ve Roma kültleri yanı sıra, uzakdoğudaki
    şintoizm gibi çeşitli din ve geleneklerde, tanrıları uyarmak,
    kötü güçleri kovmak, dinî âyin ve törenleri düzenlemek ve benzeri
    amaçlarla kullanılmıştır. Şintoizmde çan, mâbed girişinde çalınır.
    Hıristiyanlıkta çanın Kartaca’da kullanılışıyla ilgili ilk bilgiler 6.
    yy’a âittir. Öten yandan Roma’da Papa Sabiniamus’un 604 yılında
    çan kullanımını Batı kilisesine soktuğu belirtilir. Doğu kiliselerinde
    ise çan 9. yy’dan itibaren kullanılmaktadır.
    Çaput: Türbelere bağlanan kumaş parçaları. Mezar taşı, türbe
    ve tekke penceresine veya o civardaki ağaçlara düğümler, çaputlar
    bağlamak eski Türk câhiliyyesinden devralınan hurâfe ve putperest
    özelliklerindendir. Türkler, müslüman olmadan önce sahip
    oldukları türbelere ve kutlu saydıkları ağaç ve çalılara paçavra
    bağlamak ve mezarlarda mum yakmak gibi câhiliyye âdetlerini,
    İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte yeni dinlerine katmışlar, hâlâ da
    bu hurâfe ve bâtıl inanışları terkedememişlerdir.
    Çarpmak: Bir ermişin veya yatırın gazâbına uğramak. Velîlere,
    ermişlere, yatırlara veya kutsal şeylere hakaret edilip bu gibi kişiler
    ve nesneler aşağılanınca ermişlerin ve yatırların mâneviyâtı ve
    rûhâniyeti onları cezalandırır.
    Ayrıca, cin, peri, şeytan, ifrit, kara büyü, sihir ve benzeri güçlerin
    etkisinde kalarak bunlardan olumsuz etkilenme hali için çarpılma
    deyimi kullanılır. İslâm’da bâtıl bir inanç olarak nitelenen
    çarpılma tasavvuruna dünyada mevcut birçok inanç sisteminde
    yer verilir. Şamanizm gibi bazı din ve gelenekler bunu, doğaüstü
    güçlerle trans halinin sağlanması açısından olumlu bir durum olarak
    görürken, diğer birçok gelenekte bu hoş karşılanmaz ve bundan
    korunma yolları aranır; çarpıldığına inanılan kişilere çeşitli
    mânevî tedâvi işlemleri uygulanır; cincilerden yardım alınır. Bütün
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    bunların putperestlikle ilişkisi sözkonusudur.
    Çelenk; Cenâzeye Çelenk Götürmek: Cenâzeyi çelenklerle
    uğurlamak hıristiyan âdetidir. Çelenk, aslında hıristiyanların kutsal
    kabul ettiği haç taşıma aracıdır. Haçı çıplak taşımamak için onu
    çiçeklerle süslemekte ve öylece mezara kadar götürmekteler. Peki,
    bir müslüman, bu çelenk hurâfesiyle mezara ne götürmekte veya
    göndermektedir? Hıristiyanın haçını mı, yoksa çiçek buketleri arasına
    sıkışmış, üzüntülerle harmanlanmış hurâfeleri mi? Yapmadığı
    duâları mı? Çelenk için, cenâze için çiçeği koparmak, onu zikirden/
    İbâdetten ve insanlara güzellikler veren özelliklerden mahrum etmektir.
    Ayrıca israftır, bu paralarla fakirlere sadakalar verilse daha
    iyi olmaz mı?
    Dinimiz, kabir üzerine yığılmış kurumaya mahkûm çelenk ve
    çalı değil; büyümeye ve yeşil kalmaya lâyık fidanlar, çiçekler dikilmesinden
    yanadır. Peygamberimiz bizzat buna örnek vermişler,
    iki kabrin üzerine hurma fidanı dikerek, “bunlar yeşil kaldıkça, içeridekiler
    için rahmet vesilesi olmaları umulur” buyurmuşlardır. O halde
    ne yapılması gerektiğine dikkat edilmelidir? Allah’ı râzı etmek,
    cenâzeye rahmet vesilesi olmak veya hıristiyanları körü körüne
    taklit edip hurâfeyi çağdaşlık sanarak çeşitli zararları seçmek. Kararı
    inançlar belirleyecektir.
    İslâm hayat dinidir. Her şeyde canlılık ister. Bu sebeple de hayat
    sembolü olan yeşili, yeşilliği korur, geliştirilmesini teşvik eder.
    Rahmete, berekete, sıhhate ve çevre sağlığına yararlı ve yeşilliğin
    (her çeşit ot, bitki ve ağaçların) Allah’ı kendi halleriyle zikredip
    ibâdet ettiklerini kabul eder. Ne var ki, her güzel ve doğrunun
    düşmanı olan hurâfe ve bâtıl inanışlar, kör taklitçilik, amacı bilinmeden
    başka milletlerden devşirilen, kapılardan gümrüksüz geçirilen
    câhiliyye âdetleri yeşilin ve yeşilliğin de düşmanıdırlar.
    İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “hıdırellezde yeşil
    çiğnemek gerek” düşüncesi ve uygulaması, yılbaşı kutlamaları dolayısıyla
    çam kesmeler, vitrin süslemeler, bayramlarda mezarlara
    yeşil çalı götürmeler, kabirlere çiçek bırakmalar, büyük kentlerde
    salgın hale gelen cenâzeleri çelenklerle uğurlamalar gibi bir
    sürü uygulama, bize yabancı, zararlı ve başka milletlere benzeme
    girişimleri olarak sosyal ve dinî bünyeyi kemirip durmaktadırlar.
    Ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili hurâfe ve bâtıl inanışlar, gün geçtikçe
    artmaktadır. Oysa çok dikkatli davranılması gerekli hayat
    olayı, ölüm ve sonrası ile ilgili muâmelelerdir. Ne ses, ne gürültü,
    ne bando, ne top arabası, hatta ne slogan... Sadece acele fakat
    telaşsız, üzgün fakat vakur, hayat kadar ölüme de râzı bir havada,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 107 -
    duâlarla ve sürekli ölümü düşünerek ölü için duâ makamında kılınacak
    cenâze namazı ve yapılacak mütevâzi bir merâsim, ölene
    karşı son görevin yerine getirilmesi için kâfidir. Ötesi bir yığın
    hurâfe ve günahtır, israf ve yorgunluktur, cenâzeyi de rahatsız,
    huzursuz etmektir.
    Bir de kurban olarak horoz adamak veya kesmek var ki, horozdan
    kurban olsa olsa, böyle sahte tanrılara olur dedirtiyor insana.
    Yine, yatırların yanlarına konulan tuz ve şekerlerden medet
    ummak, onları şifalı kabul edip almak veya dağıtmak, istismarcıların
    ekmeğine yağ süren hurâfelerdendir. Oraların toprağını kutsal
    kabul edip beraberinde götürmek, kabirlerin etrafında tavaf etmek...
    Bütün bunlar şirk unsuru olan hurâfelerdir.
    Çelîpâ: Haç, put, salîp. Edebiyatta, özellikle Divan edebiyatında
    sevgili için kullanılır. Sanat eseri sayılan putta güzellik olduğu
    varsayımından yola çıkılarak “put gibi güzel” demek istenir. Aslında
    bâtıl müslümana göre güzel olamaz, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran
    ve şeytana, cehenneme yaklaştıran şeyin güzel olması sözkonusu
    olamaz. Bir müslümana göre putun güzelliği kabul edilemez.
    Bununla birlikte “büt” ve “sanem” kelimeleri gibi, aynı anlama
    gelen “cibt” ve “çelîpâ” kelimeleri de sevgili için, çelîpâ kelimesi
    de özellikle sevgilinin saçı için sözkonu edilir. Sevgililerin birer
    kâfir olduğu düşünülürse, saçlarının da çelîpâ (haç/put) olması uygun
    görülmüştür. “Tonanup ol büt-i Çîn atlas u dîbâlar ile / Deyr-i
    hüsnün bezemiş müşg-i çelîpâlar ile.” 382
    Çevre; Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya
    sahip olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu
    gelişim sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak
    ve diğer insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle
    toplumsal bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış
    açısını, her türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı
    toplumdan alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder.
    İnsanın, toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline
    gelir. Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir.
    Toplum, binlerce yıllık birimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini,
    inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal
    değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine
    mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında
    382 Ahmed Paşa
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle
    gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan
    sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman
    da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını
    ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
    Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına
    göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları
    İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri
    normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliyye). Câhiliyye
    toplumlarında insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı
    bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına
    rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine
    rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal
    değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir.
    Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler
    için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları
    toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır.
    Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine
    göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale
    getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey,
    içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış
    da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul
    edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
    Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliyye toplumunun karşısına
    çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor
    da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi
    doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil
    de, bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa
    kadar atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey
    görmedik...”
    Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun
    kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı
    Kerim, çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”383, “vahiy bilgisine
    karşı ilgisiz”384; “Allah’ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük
    eden” 385 ve “kâfir”386 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz,
    bu Kur’an’da insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine
    383 5/Mâide, 59; 7/A'râf, 102; 9/Tevbe, 8
    384 7/A'râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe', 28
    385 2/Bakara, 243; 7/A'râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü'min, 61
    386 12/Yûsuf, 103; 13/Ra'd, 1; 17/İsrâ, 89
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 109 -
    de insanların çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”387;
    “Andolsun ki eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”388; “Sen iman etmelerine
    düşkün olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.” 389;
    “Elif Lâm Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen
    haktır, fakat insanların çoğu iman etmezler.” 390
    Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik
    taşıyan, normları câhiliyye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar,
    çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları Hak
    yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu üzerinde
    mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde
    bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar.
    Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de
    söylemezler.”391 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise
    birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun
    da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın
    bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl
    inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun
    beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma
    korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından
    Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur.
    Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu
    doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini
    görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil,
    Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
    Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal
    çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya
    olmasa bile dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk
    bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal
    duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler
    güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin
    inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin
    inkârcılığının bir motivi olur.
    Çoktanrıcılık (Politeizm): Çok sayıda tanrıya tapma. Bir’den
    çok tanrıya tapan çoktanrıcılığın tanrıları, genellikle kişileştirilmiş
    doğa güçleri, atalar, şef ya da kahraman gibi saygı duyulan ölüler,
    kutsal sayılan bitkiler ve hayvanlarıdır. Günümüzden üç bin yıl
    önce insanların otuz beş bin tanrıya taptıkları saptanmıştır. Sümer
    387 17/İsrâ, 89
    388 37/Sâffât, 71
    389 2/Yûsuf, 103
    390 13/Ra'd, 1
    391 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    mitolojisinden Yunan ve Roma mitolojilerine kadar bütün mitolojiler
    bu tanrıların serüvenlerini anlatırlar. Çoktanrıcılık, felsefe
    açısından doğatanrıcılık (panteizm) temeline dayanır. Kamutanrıcılık
    adıyla da anılan bu felsefî anlayışa göre tanrı, evrenin yaratıcısı
    değil; bizzat kendisidir. Bu anlayış, Müslümanlar arasında
    yaygınlaşan tasavvufta vahdet-i vücut (varlığın birliği) deyimiyle
    dile getirilmiştir. Çoktanrıcılığın tanrıları, insan niteliklidir, insanlardan
    tek ayrılığı ölümsüz oluşlarıdır. (bk. Politeizm)
    Daktyl’ler ve Daktilo: İda dağının demirci cinleri. Tanrı
    Kybele’nin yoldaşları ve râhipleri sayılan bu cinler silâh yapımcılarıdır.
    Halkın ilk demircilere duyduğu hayranlıktan ve onları tanrılaştırmasından
    doğmuşlardır. Demir döverken çıkardıkları uyumlu
    seslerden ötürü de müzikte ritmin bulucuları sayılmışlardır. Yunanca
    daktiylos sözcüğü, parmak (el işçileri) anlamını dile getirir.
    Bunlara, parmak cinleri anlamında daktylos denir. Beş tane olan
    bu cinler, usta el işçisi olduklarından bu adı almışlardır. Bu cinler,
    tanrıça Rhea’nın Zeus’ü doğurmak için ıkınırken yere dayadığı sağ
    elinin parmak izlerinden doğmuştur.
    Darwinizm: Darvin’cilik. Darvin tarafından geliştirilen, bütün
    canlı varlıkların bir organizmadan evrim neticesi meydana geldiği
    görüşü, evrimcilik. Evrimcilik veya Darvincilik denen bu görüşü
    benimsemek, Allah’ı, Allah’ın yaratıcılığını inkâr demektir.
    Dehriyye (Dehrîlik): Devre âit, zamana dâir demektir. Âlemin
    ezelî ve ebedîliğini iddiâ edip âhirete inanmayan inkârcı ve imansız
    bir fırka. Dehriye fırkası, her şeyin dehr, yani zaman tarafından
    tâyin edildiğini iddiâ erenem Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını
    inkâr edenler ve bunların fırkası. Bugünün dünyasındaki ateizm
    ve materyalizm, dehriyenin mirası üzerine oturmuş, onların temelsiz
    görüşlerini savunmuşlardır. Dehrîlik, 10. yy’da Müslümanların
    yaşadığı ülkede ortaya çıkmış, bu görüşü savunanlar, zaman
    (dehr) ve maddenin yaratılmadığını, ezelî ve ebedî olduğunu
    iddiâ etmişlerdir. Kur’an’da geçen bir ifâdeden, Kur’an’ın nâzil
    olduğu dönemde de âhireti inkâr eden ve yalnızca içinde bulunduğumuz
    zamanın varlığını kabul eden bir grubun bulunduğu
    anlaşılmaktadır. Dehriyye, yalnız duyularla algılanabilen maddî
    dünyanın varlığını kabul eder, duyular üstü bir âlemin varlığı fikrini
    reddeder. Ayrıca, aklî bilgilerin kaynağının duyular olduğunu
    savunur. “Dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz
    ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi
    de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.”392 Dirilmeyi ve
    392 45/Câsiye, 24
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 111 -
    âhiret hayatını inkâr eden dehrîler (materyalistler), ölümü “dehr”
    denen sürekli zamana veya tabiata bağlayarak, onun dışında ve
    üstündeki hakiki müessiri, Allah’ı tanımadıklarını ifâde ederler.
    Bunlara göre ölümü, gece ve gündüz, yani zaman hazırlar. Ruhları
    alan bir ölüm meleği yoktur. Bütün olaylar zamana dayandırılır.
    Ama onlar bu inancı beslerken zandan, ispatlanmamış teorilerden,
    varsayımdan başka hiçbir delile sahip değillerdir.
    Demirhan: Eski Türklerde dağ başı-tanrı. Özellikle Yakut Türklerince
    inanılmıştır. Bazı metinlerde Yer-Su’lardan kutsal bir ruh
    sayıldığı yazılıdır.
    Demokrasi: Batının laiklik, özgürlük vb. hemen tüm kavramları
    gibi demokrasi kavramı da kaypaktır. Sınırı, tanımı çok belirgin
    değildir. İsteyen istediği yere çekebilir. Yöneticiler ve etkin güçler,
    içini istedikleri gibi doldurabilir. “Halkın kendi kendini yönetmesi”
    belki tek ortak tanım. Onun da nasıl olacağı ve müslümanlıkla
    nasıl bağdaşacağı konusunda ortak görüş yoktur.
    “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?” “Oy,
    oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı “of,
    of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi
    sâyesinde insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir
    demokrasi; partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin
    üzerine binilip oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas
    değil; inleyen halk vardır. Hangi doktrin, rejimde hâkimse, onun
    koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün çarkının işlemesi için
    halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu önceden yazılmış
    oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın
    seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile
    hâkim gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip
    olmadıklarından, halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin
    çarkının başında durmaktan öteye gitmez. Bu olayda halka
    düşen ise, düzenin bazı yerlerine idareciler tâyin ederek onların
    suçuna ortak olmaktır.
    Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi
    değil! Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları
    seçme işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından
    kuralları belirlenmiş oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil!
    Demokrasi, kitabına uydurma rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi
    ile disiplini esas alan rejimler arasındaki fark, önemsizdir:
    Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben böyle istiyorum!” der;
    Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir
    masaldan ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile seçenlerin
    ve hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin
    irâdesi önemlidir. Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme
    hürriyeti bile vermeyen çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin
    % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin adıdır. Müslümanla kâfirin,
    mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin, aydınla avamın eşit
    olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi açısından,
    oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha çok eşittir.
    Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi.
    Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır.
    Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında
    halka rağmen egemen çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar
    rejimidir. Teorisiyle pratiği birbirine bu denli ters bir anlayış, başka
    hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
    Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir.
    Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini
    ilâhlaştırarak, tanrıya başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır.
    Demokrasi anlayışında da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın
    nizamını kabul etmeyip, yönetimde insanların hüküm koyması ve
    Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle kendilerini yönetmek
    istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle (daha doğrusu,
    hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey tanrı!
    Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek
    için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle
    veya tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik
    söylemin içeriği ve anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye
    için, insanı/halkı putlaştırma amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca,
    hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da başkaldırılmış oluyor. “Hevâsını
    ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu (bekçisi, vekili) sen mi
    olacaksın?”393 İster “hümanizm” adıyla, ister “demokrasi” ideolojisiyle,
    Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır; insanı, yani
    kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji ve
    sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak
    bir değerlendirmedir.
    Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj,
    Allah’a başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı
    emreder. Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan
    “tâğut”a başkaldırmaktır. “De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur.
    O halde ona uyun. Diğer yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri
    O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları
    393 25/Furkan, 43
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 113 -
    emretti.” 394Âyet-i kerime, gerçekten müslümanın hayatını, herhangi
    bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a tahsis etmiştir.
    İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya kadar,
    hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm
    eylemlerimizi Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız.
    İslâm budur; böyle bir teslimiyettir.
    Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin
    de can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda
    da belirtildiği gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen,
    siyasal bir güç ve etkinliği ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin,
    iktidar ve muktedir oluşun en ileri derecesini ifade eder. Bu en
    üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar. Yöneticiler ona göre
    belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların ayrıntılarını o
    belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer bütün
    sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece
    Allah’ta kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki
    diğer bütün sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre
    isim alırlar.
    Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık,
    hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah
    adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini
    tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün
    sistemler de böyledir. Yani siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde
    bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre isimlerini alırlar. Yalnız
    İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı
    olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin
    (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir.
    Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip
    olduktan sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna
    verdikleri farklı cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre
    bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.
    Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir;
    Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi
    inanca sahip olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına
    göre de, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına
    sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede hâkimiyet, 70 milyon eşit
    parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 70 milyon ilâh
    kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir parçasına sahip
    olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri
    oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde,
    394 6/En’âm, 153
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    çoğunluğu teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar
    yapılır, kararlar alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme
    gelir. Demokrasi, çok tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan
    kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın esasıdır. Şu irticâya karşı
    dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın kendisidir; asıl mürtecî
    de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla eski Yunan’a
    kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir kökü
    var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor,
    kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana
    itaat olan bir siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
    Batılılar açısından demokrasi, en az zararlı (ehven-i şer) olabilir.
    Onlar Hakk’a, yani mutlak doğruya, nassa inanmazlar çünkü.
    İslâm diye bir din, devlet ve dünya görüşü olmasaydı, Peygamberlerin
    ve iman edenlerin, uğruna her fedâkârlıklara katlandıkları
    İlâhî hükümler söz konusu olmasaydı, “demokrasi mi, başka rejim
    mi?” tartışılabilir, Hakkın emrettiği “hayr” olmayınca “şerrin en
    ehveni” tercih edilebilirdi. Ama, müslümanın teslim olduğu Rab
    ve Kitap her şerri yasaklar ve sadece hayrı emreder. Hak, apaçık
    ortadadır. Bâtıl rengine bürün(e)mez. Bâtıl görünümünde hak
    veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i şer”dir. Ehven-i
    şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka
    tâlip olmak zorundadır.
    Deniz Han: Eski Türklerde Doğa Tanrısı olduğuna inanılan
    Oğuz Han’ın en küçük oğlu.
    Destur: İzin, ruhsat, müsâade. Tasavvufta; Bazı tarikatlarda,
    özellikle Mevlevîlikte ve Bektâşîlikte şeyhlerden ve tarikat büyüklerinden
    müsâade almak için kullanılan bir deyim. Cesâret isteyen
    zor bir işe girişilirken evliyânın rûhâniyetinden faydalanmak
    ve onlardan güç almak için “destûr!” denir. Ekseriya; “Destûr yâ
    pir!”, “destûr ya üstâz!”, “destûr yâ Ali!” denir.
    Determinizm: Bütün insan aktiviteleri de dâhil tüm evrenin
    katı bir sebep-sonuç ilişkisi düzenine bağlı olduğunu savunan
    ve özgür irâdeye açık bir kapı bırakmayan felsefî sisteme verilen
    addır. Özellikle J. S. Mill tarafından popülize edilmiştir. Bu felsefî
    görüşte, sebepler putlaştırılır; esas sebebin Allah olduğu değerlendirilmez.
    Dev: Çok iri, güçlü ve genellikle korkunç görünümlü olduğuna
    inanılan mitolojik varlık. Kötü varlıklar olarak görülen devlerin,
    cinlerle irtibatlı oldukları kabul edilir. Eski Yunan mitolojisine
    göre Uranüs ve Gaea’nın oğulları olan devler, tanrı Uranüs’ün kanı
    yeryüzüne düştüğünde bu kandan doğarlar. Onların, Olimpus
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 115 -
    Dağında tanrılarla savaştıkları ve birçoğunun Heracles ve Dionysus
    tarafından öldürüldüğü anlatılır. Devler, hemen bütün mitolojilerde
    tanrılara karşıdırlar ve kötülük kampında yer alırlar. Dilimizdeki
    dev kelimesi, İranlıların Zerdüşt dininde kötülü ruhlarını
    adlandıran “dîv” (Darvand da denir) sözcüğünden gelmektedir.
    Zerdüşt dini şu duâyla başlar: “Deva’lara (devlere) tapmaktan vazgeçiyor,
    Zerdüşt’ün izinde olduğumu, Ahura Mazda’ya taptığımı
    ve Deva’ların (devlerin) düşmanı olduğumu bildiriyorum. İhtimal
    ki, putperest câhiliyye insanları, Hak dindeki şeytan anlayışını çarpıtarak
    dev anlayışına dönüştürmüştür. Çok eski Hint inançlarına
    göre de dünya bir dev’in vücudunun parçalanmasıyla oluşmuştur;
    başından gök, gövdesinden hava, ayaklarından da dünya meydana
    gelmiştir. Alnından ay, soluğundan rüzgârlar, gözlerinden
    güneş ve ağzından tanrı İndra’yla Varuna doğmuş, Hintlilerin
    dört ana kastı, devin öbür parçalarından oluşmuştur. Mezopotamya
    mitolojisi de evrenin yaratılışını aşağı-yukarı böylesine bir
    tasarımla tasvir etmektedir. İskandinav mitolojisindeki tasarım da
    hemen hemen bunun aynıdır; evrenin oluşması dev Ymir’in parçalarıyla
    gerçekleşir. Vücudundan karalar, kemiklerinden dağlar,
    kanından denizler, saçlarından ormanlar, beyninden bulutlar ve
    çürüyen etlerinden oluşan kurtlardan da cüceler meydana gelir.
    Almanların ünlü Thor öyküsünde mağaralar devlerin eldivenleri,
    fırtınalar devlerin horultularıdır. Câhilî Türk inançlarında devler,
    “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte” kocaman varlıklar olarak
    tasarlanmıştır. Birbirleriyle evlenebilen erkekleri ve dişileri vardır.
    Dişilerine dev anası denir. Kaf dağının ardında otururlar. Yunan
    inançlarının en ünlü devleri Titan’lardır. Bunlar, ilk tanrılar olarak
    tasarlanmışlardır.
    Diana: Roma’nın verimlilik, doğum ve yaban tanrıçası.
    Diana’nın kutsal günü 13 Ağıustos’tu.
    Dicle: Yunanca Kaplan-nehir. Yunan mitolojisine göre Medes,
    su perisi annesinin babası kaplanla (Tigris) birleştiği nehre bu adı
    koymuş.
    Dogma: Hıristiyanlıkta kilise tarafından belirlenen ve inananların
    kabul etmek zorunda oldukları öğretiler. Örneğin, teslis
    inancı ve Hz. İsa’da insanî ve İlâhî tabiatın varlığı konuları birer
    dogma olarak kabul edilir. Katolik Kilisesinde dogma dinsel bir
    hakikattir ve tanrı tarafından vahyedilmiştir. Dogmanın kökeni,
    ya kutsal kitaba ya da sözlü rivâyetlere dayanır. Buna “inanç hakikati”
    de denilir. Dogmalar, konsillerce veya papalıkça belirlenir.
    Dogmanın bağlayıcılığı Protestan Kilisesince gözden geçirilmiştir.
    Diyalektik ilâhiyat akımı dogma ve kilise öğretisine yeni bir pozitif
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    değerlendirme getirmiştir.
    Dogma, ayrıca, özellikle Hıristiyanlığı kapsayacak biçimde,
    ama genel olarak bütün dinlerin değiştirilemeyecek temel esasları
    için de daha çok Batılılar tarafından kullanılır. Dinlerde vahiy,
    ilham ve benzeri yollarla ya da kurumlar, konsiller, dinî lider ve
    önderler gibi şahıslar vâsıtasıyla belirlenen dinsel gerçek ve öğretiler
    için de kullanılır.
    Dörtler: Ricâl-i ilâhiye adı da verilen dört ermiş, evtâd-ı erbaadan
    başka olup onlara imdad ederler. Halleri rûhânî, kalpleri
    semâvî olduğundan yeryüzünde meçhul, ama semâda tanınırlar.
    İbn Arabî bunları Endülüs’te ve Suriye’de gördüğünü söyler.
    Dürzîlik: Suriye, Lübnan ve Filistin’de taraftarları bulunan ve
    gulât-ı şia’ya mensup olan bir mezhep. İsmâiliye mezhebi kökenli
    Fâtımî hânedanından halife el-Hakîm İbn Emrillâh (996-1021)
    ve veziri Hamza İbn Ali’nin kurduğu dinsel akım. Dürzî ismi, ed-
    Darâzî’ye (ö. 1020) atfedilir. Dürzîlikte Mısırlı halife el-Hakîm’e
    ulûhiyet atfedilir. Onun bedenleşmiş tanrı olduğuna, gerçekte ölmediğine,
    fakat bir müddet için gizlendiğine inanılır. Dürzîler el-
    Hakîm’in geri gelişini beklerler; Hazma İbn Ali’nin ise tanrının yarattığı
    ilk yüce varlık olduğunu düşünürler. Ayrıca Dürzîler, âhireti,
    cenneti ve cehennemi reddederler ve kutsal yazılarını gizlerler.
    Tapınaklarına Halavat adını verirler.
    Ekanim-i selâse: Arapça olan bu deyim, üç uknum, üç esas anlamına
    gelir. Tanrıyı hem üç, hem bir sayan teslis anlayışı. Tahrif
    edilmiş Pavlus hıristiyanlığının temel ilkesi olan bu inanç, tanrı
    kavramını baba, oğul ve kutsal ruh olarak bir üçlükte teklik anlayışı
    olarak kabul ederler. Bu anlayışa Fransızca trinite, Arapça
    teslis adı verilir. Üçleme anlamına gelen bu deyim, hıristiyanlığın
    temel inancı olan baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelir.
    Bu anlayışa göre, İslâm’a ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiğine ve hatta bugünkü
    Kitab-ı Mukaddes’in nice ifadesine göre tek olan Allah’la
    birlikte, tahrif edilen hıristiyanlıkta kutsal ruh ve oğul diye anılan
    Hz. İsa’nın da tanrı olduğu ileri sürülür.
    Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin
    kendisine uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde
    padişah efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere:
    “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ,
    seyyidenâ)” diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle
    sahibi demektir. Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”,
    “efendimiz”, “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de
    onun kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 117 -
    “kullarım” diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne
    isterse etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek.” 395
    Efes (Ephesos): Efes kenti. Kalıntıları İzmir’in Selçuk ilçesinin
    çok yakınında bulunan eskiçağ kentlerinin en ünlülerinden.
    Efes’in de içinde bulunduğu bölgeye eskiden İyonya denirdi,
    İyonya’nın on iki kentinden biri olan Efes, MÖ 10. yy’da kuruldu.
    Mitolojiye göre şehrin Amazonlar denilen savaşçı kadınlar tarafından
    kurulduğuna inanılır.
    Efrâd: Ferdler, eşsiz şahsiyetler. Tasavvufta; kutbun gözetimi
    dışında kalan gayb erenler. Bunların belli bir sayıları yoktur. 2, 3,
    6 ve 10 olabilir.
    Efsâne (Mit, Mitos, Ustûre -ç. Esâtîr-): Gerçek olmayan ya
    da gerçek bir bilgiye dayanmayan uydurma hikâyeler, mitolojik
    bilgiler. Birçok inanç sisteminde efsâneler önemli bir yer tutar.
    Efsânelerin temel konusu tanrı ya da tanrısal varlıklar, âlemin ve
    insanın menşei ve tanrı-âlem, tanrı-İnsan ya da insan-âlem ilişkileridir.
    Ayrıca insanın aşkınlığa yönelik istek ve tutkularıyla gelecekle
    ilgili tasavvurları da efsânenin konusunu oluşturur. 396
    Ege (Aigeus): Yunan mitolojisine göre Ege Denizi, Theseus’un
    babası ve Atina’nın mitolojik kralı Aigeus397 kendini sularına attığı
    için onun adıyla anılmıştır. Yunancada Ege Denizine Aigae Denizi
    denir. Yunan mitolojisine göre, Aigeus’un oğlu Thesus, Girit seferine
    giderken kara yelkenler açmış ve babasına başarıyla dönerse
    gelirken ak yelkenler açacağını söylemişti. Ne var ki, başarısının
    sevinciyle bunu unutmuştu. Aigeus, kara yelkenleri görünce
    üzüntüsünden kaldırıp kendini denize atmış, bu denize bu yüzden
    Aigae 398Denizi adı verilmiş.
    Ekstazi: Doğaüstü bir duruma, aşkın bir ruh haline ulaşmak;
    kendinden geçmek; kişinin duygularını bırakması. Bilinci ortadan
    kaldıran dinsel kendinden geçme durumu. İnsanın İlâhî bir duruma
    yükseldiğini dile getiren bu deyim, hıristiyanlığa ve tasavvuf
    yoluyla müslümanlara da geçmiştir. Tasavvufta buna vecd ve
    cezbe denir. Ekstazi; klasik Yunancada ekstazi kişinin kızgınlığını,
    deliliğini ya da akıl hastalığını ifade ederdi. Sonraları ise kişinin
    trans halinde olmasıyla ilişkili olarak kullanılmaya başlandı. Dinî
    geleneklerde genellikle mistikler ve diğer bazı kişilerin (râhipler,
    büyücüler, kâhinler ve medyumlar gibi) ilham almak, metafizik
    395 İzzet Molla
    396 Bak. Mitoloji
    397 Ege
    398 Ege
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    duyum veya bilgilere ulaşmak ve benzeri nedenlerle bu hali yaşadıkları
    sölenir. Genel kabule göre; ekstazinin temel karakteristiği,
    ruha İlâhî gücün inmesiyle duyu organlarının devre dışı kalmasıdır.
    Bu hal yaşanırken vücut kımıldayamaz, göremez, işitemez; bütün
    aktivitesini geçici olarak yitirir. Patolojik şuursuzluk durumundan
    farklı olarak ekstazi halini yaşayan şahıs, sonradan bu esnâda nelerin
    cereyan ettiğini hatırlar.
    El: Fenike’lilere ve Kenanlılara göre büyük gök tanrı. Semit
    topluluklarının baş tanrısıdır. Bu tanrıya özellikle Semit ırkından
    bir topluluk olan Fenikeliler yüceltmişler, erkeklerine Baal ve dişilerine
    Baalât denen bütün ikinci derece tanrıların baştanrı-gök
    El tarafından yaratıldığına inanmışlardır. O, boğa olarak nitelenmiştir.
    İsrail inançlarına göre, baştanrının Aşherat adında bir yardımcısıyla
    Anat ve Elat adında iki kızı varmış. İslâmiyetten önce
    putperest Araplar da tanrı El’e tapmışlar ve onun Ellat, Menât ve
    Uzzâ adlarında üç kızı olduğuna inanmışlardır. Eski Suriye inançlarında
    El’in kızlarından biri olan Ellat, üretim tanrısı Dusares’in
    karısıdır. Bu inançlarda El güneşi, ay ışığını, mevsiminde yağmuru
    veren iyi gök tanrısı, Belsamin (Baal) ise, fırtınayı, kasırgayı, yıldırımı
    veren kötü gök tanrısıdır. Mûsâ’dan (a.s.) sonra yahûdiler,
    Yahve’ye El’in çoğulu olan Elohim adını vermişlerdir. El ve Elohim
    isimleri Kitab-ı Mukaddes’te de geçer. Tevrat’ta Yahve teriminin
    dışında tanrı için kullanılan diğer isimlerin başında El399 ve El’in
    çeşitli kombinasyonları olan El Şeddai, El Bethel, El Elyon, El Olam
    ve El Roi gelir. Bazı araştırmacılar Arapçadaki el-ilâh teriminin de
    El ile aynı kökten geldiğini düşünürler.
    Elf: Eski İskandinav dininde muhtemelen ruh anlamına kullanılan
    bir terim. Edda’da400 Elfler, tanrılar ve cücelerle birlikte zikredilir.
    Işık elfleri ve karanlık elfleri diye iki çeşittir.
    Elohim ve Elohist: İbrânîce “tanrılar” anlamına gelen bu terim,
    Eski Ahit’in Elohist metinlerinde İsrail’in tanrısı (Yahve) için
    bir isim olarak kullanılır. Bugünkü Eski Ahit’te (Tevrat’ta) iki ayrı
    kitabın birleştirilmesi gibi anlaşılan iki ayrı anlatım tarzı vardır.
    Yüce Tanrıdan Elohim ismiyle bahseden metinlerin mutemel yazarı
    için Elohist ismi kullanılır. Bir Tanrıdan Yahve diye bahsedilen
    metin vardır. Elohist metinlerin daha sonraki dönemlere âit olduğu
    düşünülür. Yahvist metinler tarihsel açıdan daha eskidir.
    Elektra: Yunan mitolojisine göre Okyanus’un kızı.
    399 Tekvin, 35/1; 49/25
    400 Eski İskandinav diniyle ilgili bilgilerin temel kaynağı konumundaki metinler
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 119 -
    Ellât: İsmi basitçe “tanrıça” anlamına gelen ve kültü bütün
    Kuzey Arabistan’da, Palmira, Nebat ve Suriye bölgelerinde yaygın
    olan Ellât, Nebâtîlerce “mutluluk hanımefendisi” olarak adlandırıldı.
    Zaman zaman Athena, Afrodit, Atargatis ve İştar-Venüs’le
    de özdeşleştirilen Ellât’a, câhiliyye döneminde Hicaz yöresinde
    Lât adı altında tapılmaktaydı. 401
    Ene’l-Hak: “Ben Hakk’ım, tanrıyım” anlamında Hallâc-ı
    Mansur’un (ö. 922) mistik panteizmi doğrultusunda söylediği meşhur
    sözü. Hallac’ın bu sözle, Cenâb-ı Hakk’ın kendisinde tecellî
    eteği veya kendisinin Cenâb-ı Hakk’ta ve O’nun sıfatlarında fânî
    olduğunu kastettiği te’vil ve yorumlarıyla bütün tasavvufçular bu
    sözü savunur, eleştirmez.
    Erlik Han: Eski müşrik Türklerde yeraltı tanrısı. Altay Türklerinin
    inançlarına göre yeraltında bir sarayı varmış. Dokuz katlı olan
    ve her katında bir tanrı bulunan yeraltı ülkesini yönetirmiş. Kötü
    ruhlar olan bu dokuz tanrının insanlara kötülük etmesine engel
    olurmuş, bu yüzden kendisine at kurban ederlermiş. Kar Han’ın
    oğluymuş, kendisinin de beş oğlu ve iki kızı varmış.
    Eros: Eski Yunan aşk tanrısı. Home’de kişileştirilmiş bir tanrılıktan
    ziyâde bir ihtiras arzusu olarak kullanılırken, Hesiod onu
    Afrodit’le ilişkilendirir ve Eros’u en eski tanrılardan biri yapar. Şairler
    onun ölümlüler üzerine oynadığı hileleri söylerler; onun yay
    ve oklarından bahseden ilk kişi ise Euripides’tir. Eros, dişi güzellik
    kadar erkek güzelliğin de tanrısı olarak kabul edilir. Ayrıca o,
    bereket ve verimlilikle de ilişkili görülür. Romalılarca Amor diye
    bilinir. Elinde yay ve ok bulunan, kanatlı ve güzel bir erkek çocuğu
    olarak tasarlanıp tasvir edilmiştir. Başı güllerden örülmüş bir
    çelenkle süslüdür. Attığı okların saplandığı kişi çılgınca bir aşka tutulur.
    Oklarının etkisinden tanrılar tanrısı Zeus bile kendini kurtaramaz.
    Tanrılar, birini aşk ateşiyle tutuşturmak isteyince bu görevi
    Eros’a verirler. Eros’un yanından hiç ayırmadığı ve birlikte gezip
    dolaştığı sevgi yardımcıları da vardır.
    Esâtîr: Efsâneler, mitoslar. Bak. Efsâne.
    Europa (Avrupa): Yunan mitolojisinde Tyre kralı Apenor’un
    kızı. Mitolojiye göre Zeus, kendisini bir boğa sûretine sokarak
    Europa’ya göründü ve sonra onu sırtına alarak Girit’e götürdü.
    Europa, orada Zeus’a çocuklar (Minos dâhil) doğurdu. Europa’ya
    bir Girit tanrıçası olarak tapılmış ya da o bir Girit tanrıçasıyla
    özdeşleştirilmiştir. Önceleri Europa ismi yalnızca Yunanistan’a
    401 Bak. Lât
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    verilmişken, sonradan tüm kıta için kullanılmaya başlandı.
    Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda
    sadece Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği
    kâmil mü’minler evliyâdır. Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkli
    olan bir mânevî gücü vardır. Duâları Allah katında makbul olur.
    Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden
    mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar
    zümresi.
    Evtâd: Direkler, sütunlar. Tasavvufta; biri doğuda, diğeri batıda,
    üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük
    velî. İbn Arabî, Allah bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığı ile korur,
    der.
    Fal: İstikbalden haber almak, gelecekte olacak şeyler hakkında
    bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli nesnelerden anlam
    çıkarma. Bakla falı, yıldız falı, kahve falı, iskambil falı, burç falı
    gibi çeşitleri vardır. Fal kelimesi, ayrıca; uğur, kadem, meymenet;
    ileride yapılması düşünülen bir işin hayırlı ve faydalı sonuçlar vereceğine
    dair bazı ipuçlarının ve işaretlerin bulunduğuna inanmaya
    da ad verilmiş, özellikle bu anlamlarda tasavvuf terimi olarak
    kullanılmıştır. Şeyhin hâl, hareket ve tavırlarını ileride iyi şeylerin
    olacağının işareti olarak kabul etmek de faldır. Fakat mutasavvıflar
    bu çeşit fallara “işâret”, “beşâret” gibi isimler verirler.
    Falcılık ve Fala Baktırmak: Fal ve falcılık; gaybdan haber verme,
    gelecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır.
    Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme
    teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır.
    Câhiliyye Araplarında “ezlâm” denen fal okları, remiller,
    günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya
    bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kısmıdır.
    Ayrıca çağdaş câhiliyyede falcılık, medya aracılığıyla modern
    insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar
    yanında, gazetelerin yıl başlarında, senelik fallar yayınlamaları,
    faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.
    Hurâfe ve bâtıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan
    İslâm, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. “Ey iman edenler! Şarap,
    kumar, dikili taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi
    pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”402. Bu âyet, fal oklarının
    şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye,
    kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını,
    402 6/En'âm, 90
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 121 -
    kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir
    şekilde bildirmektedir. Bir başka âyette de: “... Ve fal oklarıyla kısmet
    aramanız size haram kılındı.”403 buyrulmuştur. Öte yandan “... Hiçbir
    kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir
    kimse nerede öleceğini de bilemez.”404 buyrulmakta, gelecekten
    haber vermeye kalkışmaktan ibâret olan falcılığın İslâm’da yeri olmadığı
    belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde
    edilecek kazançtan mü’minleri nehyetmiştir. 405
    O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan
    kazanç temin etmek hiçbir sûrette müslümana yakışmayan hareketlerdir.
    Özellikle hanımların bu konuya daha bir dikkat etmeleri,
    böyle boş ve haram şeylerle kendilerini aldatmamaları gerekmektedir.
    Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden
    korusunlar. Unutmayalım ki, aldatmak hâinlik, aldanmak da ahmaklıktır.
    Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut
    duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı
    bilmesi anlamına gelmediği gibi, onlara inanıp İslâm’ın temiz
    inanç esaslarından vazgeçmeye, âyet ve hadislere ters düşmeye
    değmez. Kim böyle bir değişmeye rızâ gösterirse, dünyanın ve
    âhiretin büyük zararına uğramış demektir.
    Fakirizm: Fakir adı verilen Hint ermişlerinin doğaüstü güçlere
    bağladıkları olağanüstü hünerlere inanma. Fakirizm, uzun bir
    süre doğaüstü güçlere yorulmuş ve sonunda âdî bir gözboyacılık
    olduğu anlaşılmıştır. Hint fakirleri, bu hünerleri doğaüstü bir güçle
    zihinlerini konsantre olup bir nokta üstende toplayarak gerçekleştirdiklerini
    ileri sürerler. Böylelilkle tüm maddîlikten sıyrılıp salt
    ruhsal bir güce dönüşürlermiş. Tasavvufu da etkiliyene fakirizm,
    tasavvufta “fakr” kavramının oluşmasında rol oynamıştır. Tasavvufçular
    “Fakr gerçekleşince Allah kalır” diye hadis uydurarak,
    insanın tanrıda yok olacağını dile getirmişler, Hint fakirleri gibi
    (izini takip ettikleri önderlerinin, evliyâ dedikleri ermişlerin/fakirlerin
    de) doğaüstü olaylar gerçekleştirdiklerini iddia etmişlerdir.
    Fallus Tapımı: Çeşitli toplumlarda verimliliğin, bereketin ve
    bolluğun sembolü olarak erkek cinsel organının ta’zim edilmesi.
    Erkeklik organının kutsallığı inancı tarımla uğraşan bütün câhilî
    toplumlarda saptanmıştır. Fallus tapımı, eski Mısır, Yunan, Roma,
    Çin, Japon, Hint gibi gelişmiş toplumlarda da süregelmiştir. Bu
    tapımla bereket sağlanacağına inanılır. Korkuluk olarak toprağa
    403 6/Mâide, 3
    404 31/Lokman, 34
    405 Buhârî, Büyû' 25, 113; Müslim, Müsâkât 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    saplanan kazıklar da aslında nice toplumlarda fallusu simgeler. Taş,
    toprak, ağaç, maden gibi maddelerden yapılan fallus muskalarının
    da sihirli bir güç taşıdığına inanılır. Kimi câhilî toplumlar, yendikleri
    düşmanlarının erkeklik organlarını kesip saklarlar. Erkek
    organının, erkek vücudundan ayrı olarak da döl yetiştirdiği çeşitli
    mitolojilerde tasarlanmıştır. Örneğin, tanrı Dionysos, Agditis’in
    organını kesip toprağa atar, toprağın organla birleşmesinden bir
    badem ağacı çıkar. Irmak-kız Nana bu ağaçtan bir badem alarak
    göğsüne saklar, bundan gebe kalıp Attes’i doğurur. Yine, Yunan
    mitolojisinde erkek organından ayrılan tohumların da döl yetiştirdiği
    üstüne pek çok öyküler vardır. Örneğin, Hephaistos, kendisine
    bir şey ısmarlamaya gelen tanrıça Athena’ya saldırır. Onu
    yakalamak için kovalarken tohumunu bacağına akıtır, tanrıça da
    bir yün bezle tohumu silip yere atar, toprak bu tohumdan gebe
    kalarak Erikhthonios’u doğurur.
    Bunun yanında, Phallpheria denilen fallus tapımı şenlikleri
    vardır. Roma’da bu bayram ve şenliklerde ellerinde phallos (erkeklik
    organı) taşıyan alaylar geçerdi. Romalılar erkeklik organı
    şeklinde bardaklar kullanırlar, muskalar taşırlar, evlerinin kapılarına
    koruyucu olarak bu biçimde simgeler asarlardı. Eski Yunanda
    incir ağacından yapılma erkeklik organları bayramı yapılırdı;
    bunun adına phallophoria denirdi. Erkeklik organı şeklinde tanrı
    heykelleri de vardı. Örneğin Anadolu’lu eski bir Pelasg tanrısı
    olan Hermes bir fallus taşıydı. Nitekim kabirler de Girit’te erkeklik
    organlarıyla simgeleniyordu. Kybele râhipleri, toprağı gebe
    bırakarak verim sağlamak için, erkeklik organlarını keserler ve
    Kybele taşının altına gömerlerdi. Bu câhilî tapımların Yahûdiliği
    ve Müslümanlığı etkilediğini ileri süren Batılı sözde araştırıcılar
    da vardır. Onların iddiâsına göre, Yahûdilerin ve Müslümanların
    sünnet geleneği, bu inancın ve Attis-Agdistis-Adonis’in erkeklik
    organlarını kesmiş olmaları inancının süregelişidir. Aslında bu
    iddiâların tam tersi doğru olmalıdır. Hak dine mensup olanların
    en azından İbrâhim’den (a.s.) beri sünnet olma özelliği bilinmektedir.
    Câhiliyye mensupları, bu hak dinden esinlenip etkilenmişler,
    kendi uydurma tanrılarına ve putperest inançlarına bu sünneti
    yozlaştırarak katmışlardır. Zeus’tan önce tanrı olarak tapınılan
    Anadolu’lu Priapos, eski Mısır’da tanrı Min, Hindistan’da Siva (Linga)
    birer erkeklik organı şeklinde idi.
    Ayrıca, erkeklik organını nazardan ve her türlü kötü etkilerden
    korumak için bazı ilkel câhiliyye toplumları organlarına kılıf takarlardı.
    Buna penis kılıfı denir. Özellikle Melanezya, Güney Amerika,
    Sudan eski toplumlarınca kullanılmıştır. Bu kılıf, kabaktan,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 123 -
    kamıştan, palmiye yapraklarından, mercandan yapılırmış.
    Fals: Câhiliyye dönemi Araplarınca tapınılan bir tanrı. Dağlık
    bölgede bulunan ve uzaktan bakıldığında insanı andıran bir kaya
    parçasıyla temsil edilirdi. Bu kayanın bulunduğu bölge, kutsal sayılır
    ve buraya sığınanlar suçlu da olsalar bağışlanırdı.
    Felek: Arapça’dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Asıl anlamı
    gök olduğu halde, halk arasında baht, kader ya da tâlih anlamlarına
    kullanılan bir terimdir. Gök ile kader arasında bağ kurulması,
    Keldânîlerden beri gelen gökleri tanrı kabul etme câhilî anlayışıyla
    ilgilidir. “Feleğin sillesi”, “zâlim felek”, “kambur felek” gibi
    ifâdelerde olduğu gibi genellikle olumsuz bir anlamda kullanılması
    dikkat çekicidir. Bu olumsuz ifâdeler kader denilen iman
    esaslarından biri için ve Allah’ın bilgisi ve yazgısı anlamında kader
    anlamı için kullanıldığı düşünüldüğünde bunun açık bir şirk olduğu
    değerlendirilir.
    Fenâ fillâh: Tasavvufun ortaya attığı ve içini doldurduğu kavramlardandır.
    Fenâ; yokluk, hiçlik demektir. Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta
    fâni olmak, her şeyi hem Allah olarak görmek, hem Allah
    olarak bilmek, bu hale zevkle ulaşmak. Bu mertebede bulunanlar;
    “lâ mevcûde illâllah (Allah’tan başka varlık yoktur; her şey
    Allah’tır)” derler. Fenâ fillâh; Allah’ta fâni olmak. Kulun, beşerî/
    İnsanî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp İlâhî vasıflarla donanması.
    Fenâ, Arapçada ölüm, ölümlülük demektir, burada insanın
    insanî tarafını, insanlığını öldürüp yok etmesi anlamında kullanılmaktadır.
    Budizmin Nirvana düşüncesinde de benzer şekilde
    benlikten tamamen kurtularak sonsuz mutluluğa erme anlayışı
    vardır.
    Fenâ fişşeyh: Müridin mürşidde, dervişin, pîrinde fâni olması.
    Mürîdin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine şeyhinin
    irâde ve arzusunu koyması. Şeyhinin hatasını kendi isâbetli fikrine
    tercih edecek derecede ona uyması. Şeyhte fâni olmak, Allah’ta
    fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır.
    Fetiş: Sihir ve büyü nesnesi, tılsım veya muska anlamındadır.
    Tapınılan nesnelere de denir. 16. yy’da Batı Afrika’ya giden
    Portekizli tâcirler orada gördükleri sûretleri ve sihir/büyü tılsımlarını
    kendi dillerindeki fetiço terimiyle adlandırdılar. Latince
    factitius’dan gelen bu terim, sanatla yapılan bir şey, büyü ve peri
    anlamına geliyordu ve Portekizlilerin kendilerince, taşınan tılsımları
    için kullanılmaktaydı. Sonraki yazarlar bu terimi bütün Afrika
    dini için veya taşlara ve eşyalara tapınma için kullanmaya başladı.
    Öte yandan terim, Afrikalıların dinsel yapılarını tanımlamakta
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    yetersizdi; zira Afrika inanç sistemi yüce bir varlığa ve atalara
    ta’zîme de yer veriyordu. Böylelikle fetiş terimini yalnızca sihir tılsımları
    için kullanma konusunda bazı girişimler oldu ve böylelikle
    Afrika dinsel yapısı, genelde Animizm veya Politeizm terimleriyle
    ifâde edildi. Sihir ve büyü tılsımları yalnızca Afrika’ya has değildir;
    dünyanın birçok yöresinde benzeri durumlara rastlamak mümkündür.
    Günümüzde fetiş terimi, genellikle kullanılmamaktadır.
    Fetişizm: Fetiş teriminden türetilen bu terim, bir zamanlar taşlara
    ve doğal nesnelere tapınma şeklinde basite indirgenen Afrika
    dini için kullanılmaktaydı. Ancak, Afrika dinindeki yüce varlık
    inancı, atalar kültü ve benzeri motifler nedeniyle günümüzde kullanılmaktan
    vazgeçildi. Fetişlere tapan ya da onları kutsallaştıranlar,
    fetişlerde doğaüstü bir güç bulunduğuna inanırlar. Bu fetişler;
    taş, bitki, hayvan olabilir. Fetişizm, fetişleri kutsal görenlerin dinî
    eylemlerinin tümü anlamında kullanılır. Bu fetişleri insanlar muska
    ve uğurluk olarak taşımışlardır. Bu muska ve uğurluklar, günümüzde
    de hem müslüman olduğunu söyleyenlerce ve hem de
    dinle ilgilerinin olmadığını bildiğimiz sosyete çevrelerince, hatta
    ateistlerce bile rağbet görmekte, bâtıl inanç ürünü olarak fetişleri
    saygıyla taşımaktalar. Haç işareti olan kolyeler, nazar boncukları,
    muskalar, cevşen ve benzeri kutsal kabul edilen duâ vb. metinler
    yanında, uğur taşları ve uğur kolyeleri, yüzükleri şeklinde çeşitli
    fetişler giderek yaygınlaşmaktadır.
    Feyz: Taşmak. Tasavvufta; sâlikin çalışması ve çabası sözkonusu
    olmaksızın Allah tarafından onun kalbine herhangi bir
    husûsun verilmesi. Feyz-i isnâdî: Şeyhe ve müridlerine senet ve
    silsile vâsıtasıyla gelen feyz, rûhânîler yoluyla ulaşan feyz, irfan.
    Firâset: Sezmek, hissetmek. Tasavvufta; Yakîn, keşfetme ve
    gaybı görme, gaybı bilme.
    Firavun: Fir’avn, aslında özel isim değildir; Diliyle veya hal
    diliyle tanrılık iddiasına kalkışan her tâğutun unvanı olabilecek
    şekilde prototiptir. Fir’avn, Keyhüsrev’in Mısır’ı ele geçirip İran’a
    katmasından önce, Mısır’da hüküm süren hükümdarlara verilen
    ünvandır. Özellikle tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Mûsâ’nın
    mücâdele ettiği azgın Mısır hükümdarının adı yerine geçmiştir. O
    yüzden bu tarihî şahsiyete “Fir’avn-ı Mûsâ” da denir. Kur’an’da,
    Allah’tan korkacak kimseler için ibret olsun diye, 170’den fazla
    âyette söz edilmektedir.
    “Fir’avn’a git, çünkü o azmıştır. De ki: ‘(Nasıl,) tezkiyeye/arınmaya
    gönlün var mı? Seni Rabbine (O’nu bilmeğe) ileteyim de O’ndan korkasın.’
    (Mûsâ gitti, Allah’ın emrini Fir’avn’a duyurdu.) Ona büyük mucizeyi
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 125 -
    (asânın ejderha oluşu mucizesini) gösterdi. Fakat o, (Mûsâ’yı) yalanladı,
    karşı geldi. Sonra sırtını döndü, koşmağa başladı (Mûsâ’nın getirdikleri
    iptal etmek için bütün gücüyle çalışmaya koyuldu). (Adamlarını) topladı,
    (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi. Allah da onu,
    (sonrakilere ve öncekilere ibret olacak biçimde) ahiret ve dünya azâbıyla
    yakaladı. Şüphesiz bunda (Allah’tan) korkacak kimse için ibret vardır.” 406
    Kur’an’ın birçok âyetinde geçen Firavun, Hz. Mûsâ ile kardeşi
    Hz. Hârun’un mücâdele ettikleri Firavun’dur.407 “Andolsun Biz ona
    (Fir’avn’a) âyetlerimizin hepsini gösterdik, yine de yalanladı ve dayattı.”408
    Firavun, Hz. Mûsâ ile mücâdelesinde yenik düşünce, zorlayıp büyü
    yaptırdığı sihirbazları da “Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine inandık”
    diye teslim olunca, onların elleriyle ayaklarını çapraz kestirip hurma
    dallarına asacağını söyleyerek tehdit etti. Allah, İsrailoğullarını,
    Fir’avn ailesinin zulmünden kurtarmıştır. 409
    Kur’an’da Firavun’dan “zü’l-evtâd (kazıklar sahibi)”410 diye de söz
    edilmektedir. Saltanat sahibi olan bu azgın, kızdığı kişileri kazığa
    bağlayarak işkence ediyordu. Nitekim Firavun ailesi, İsrailoğullarına
    “azâbın en kötüsünü revâ görüyor, yeni doğan erkek çocuklarını
    boğazlayıp fenalık için kızları sağ bırakıyordu.” 411
    Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta; kendisine sığınıldığı
    zaman kutba “gavs” denir (Kâşânî, Ta’rîfât). Sûfîler darda
    ve sıkışık durumda kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded
    yâ Gavs!”, “İmdâd yâ pîr!” diye feryad eder ve kutbun mânevî
    himâyesine ilticâ ederler. “Gavs-ı a’zam”: En ulu gavs, buna
    “kutb-ı ekber” de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibârettir.
    Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle
    Gavs-ı a’zam denir.
    Gaybı Bildiğini İddiâ Etmek ve Gaybdan Haber Vermek: Yüce
    Yaratıcı’nın biz insanlara verdiği akıl, duyular ve benzeri öğrenme
    vâsıtaları ile hakkında kesin veya zannî bilgi edinebildiğimiz
    şeylerin tümüne “şehâdet âlemi” denir. İnsanın, bu kendine ait
    vâsıtalarla hakkında bilgi edinemeyeceği Allah, cennet, cehennem,
    yarın başına neyin geleceği, kıyâmetin ne zaman kopacağı
    gibi konuların hepsine de insan açısından “gayb âlemi” denir.
    Eskiden beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını çekmiştir. Bu
    âlem hakkında bilgi edinmek istemiştir. Tabii bu merak ve istek;
    406 Nâziat, 17-26
    407 20/Tâhâ, 29-36
    408 20/Tâhâ, 56
    409 Bkz. 20/Tâhâ, 57-73, 77-81; 2/Bakara, 49
    410 Fecr, 10
    411 2/Bakara, 49-50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    gaybdan/gâipten haber verdiğini söyleyen kâhinler, arraflar, falcılar,
    müneccimler, cinciler tarafından istismar edildiği gibi günümüzde
    de bunlara ek olarak medyumlar, astrloglar, ruh çağıranlar
    tarafından kötüye kullanılmaktadır. Hurâfelerin, bâtıl inanışların
    toplumda yaygınlaşmasına ve bazı kişilerin asla kendilerinde bulunmayan
    birtakım üstün niteliklere sahip kabul edilmesine ve
    böylece menfaat sağlamasına yol açan “gaybı bildiği ve haber
    verdiği” yalanına ve çeşitli şekillerine dikkat çekmeden önce, meselenin
    dinimiz açısından nasıl ele alındığını açıklayalım:
    İslâm’a göre gayb’ı sadece Allah bilir. “De ki: Göklerde ve yerde
    gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”412 Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını
    insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği peygamberler
    bile gaybı bilemezler. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimize
    hitâben şöyle buyrulmakta ve durum bize açıklanmaktadır: “De ki:
    ‘Size Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size
    ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”
    413; “De ki: ‘Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda
    veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette
    daha çok hayır/iyilik yapardım ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben
    sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” 414
    “O bütün gaybı bilir. Gaybına/sırlarına kimseyi muttalî kılmaz. Ancak
    (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden
    ve ardından gözcüler salar.”415. Bu âyetlerde de Allah Teâlâ’nın
    ancak dilediği peygamberleri gaybdan dilediği bilgiye muttalî
    kıldığı belirtilmektedir. O halde Allah’tan bir bildirme olmadığ
    sürece gaybı kimsenin bilmesi ve haber vermesi mümkün değildir.
    Allah da bu bilgiyi sadece peygamberlerine bildirdiğine ve Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’den sonra da peygamber gelmeyeceğine göre,
    ortalıkta gaybdan haber verdiğini söyleyip gezenlerin açık birer
    yalancı oldukları anlaşılmış olmaktadır. Her akıllı kişi kabul eder
    ki, hakikat, yalancıdan öğrenilmez. Ve gerçekler hiçbir zaman bu
    zavallıların hevâ ve heveslerine tâbi olmaz, onlar dedi diye İlâhî
    takdir değişmez. “Eğer gerçek, onların heveslerine uysaydı gökler, yer
    ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.” 416
    Hidâyet rehberimiz olan Peygamberimiz, gaybdan haber vermeye
    kalkışan kişilere inanmanın tehlikesine şöyle işaret buyurmaktadır:
    “Gayb habercisine (kâhin, arraf, falcı...) gidip onun dediğini
    412 27/Neml, 65
    413 6/En'âm, 50
    414 7/A'râf, 188
    415 72/Cin, 26-27
    416 23/Mü'minûn, 71
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 127 -
    doğrulayan kişi, Muhammed’e gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.” 417
    Gayb erenler: Göze görünmeyen velîler. Üçler, yediler, kırklar,
    abdallar gibi bazı velîler vardır ki, gâiptirler, göze görünmezler;
    kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. 418
    Göz değmesi (Nazar): Bazı insanların bakışla, maddî ve mânevî
    olumsuz etkide bulunması. Nazar değmek: Göz değmek; birisinin
    hasetçi bakışıyla rahatsız olmak veya zarara uğramak. Nazar boncuğu:
    Nazar değmesine karşı takılan mavi boncuk; Göz boncuğu
    da denilen nazar boncuğunu takmayı, bulundurmayı veya bir
    yere asmayı dinimiz şirk unsuru kabul ederek, böyle bir boncuğun
    bir zararı def edeceğini sanmayı büyük günah sayar.
    Gul ve Gulyabanî: Gul: Câhiliyye Araplarının inancına göre insanlara
    kötülük eden bir hayâlet. Hortlak ve cin olarak da nitelenen
    gul, her çeşit kılığıa girer, insanları aldatır ve sonra yutarmış.
    Gulyabanî: Câhiliyye Araplarının inancına göre ıssız çölde insanların
    üstüne çıktığına inanılan hortlak. Arapça çöl devi anlamındaki
    gul-i beyâbânî deyiminden bozmadır.
    Habîbiye: “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı
    kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen
    mutasavvıflar zümresi.
    Hâcib-i Hak: Hakk’ın kapıcısı. Tasavvufta; Hak ile halk arasında
    aracı olan insan-ı kâmil ve şeyh-i vâsıl. Kâmil insan hâcib olması
    sıfatıyla müridi Hakk’ın huzûruna alır, Hakk’ın nâibi olması sıfatıyla
    da Onun mülkünde tasarrufta bulunur. İbn Sina: “Allah’ın
    huzûru, gelişigüzel herkesin oraya giremeyecekleri kadar ulu bir
    makamdır” demiştir. Bu yüce makama bir usûle göre ve bir şeyh
    rehberliğinde girilmesi gerektiğine inanılır.
    Haç: Hıristiyanların Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş halini temsil
    ettiğine inandıkları, birbirini dik olarak kesen iki doğrudan meydana
    gelen t harfi görünümündeki şekil; salîb ve istavroz da denilir.
    Haç, hıristiyanlığın simgesi kabul edilir. Haç çıkarmak: Elleriyle
    haç işareti yapmak, istavroz çıkarmak. Hıristiyanlıktan önce
    çoktanrıcı bazı dinlerde de mutluluk simgesi kabul edilen haç,
    hıristiyanlıkta ilkin din uğruna ölenlerin mezarlarına konulurdu.
    Daha sonra bütün hıristiyanların mezarlarına konulmaya başlandı.
    Boyunlarda kolye olarak da takılır. Duâ sırasında da belli yerlerde
    haç işareti yapılır: Sağ elin parmaklarıyla göğse haç biçimi çizilerek
    bir çeşit kutsama yapılır. El önce alna, sonra göğse, sonra
    417 Tirmizî, Tahâre 122
    418 Bkz. Ricâlu’l-gayb
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    sol omza ve en sonunda da sağ omza dokundurulur. Bu işaret,
    aynı zamanda baba-oğul-kutsal ruh teslisini/üçlemesini de simgeler.
    Yunan kilisesinde el önce sağ omza, sonra sol omza götürülür.
    Protestanlıktaysa haç çıkarılmaz. Ortodokslar her yıl 6 Ocak günü
    haçı suya atma töreni yaparlar. Bu tören, onlara göre İsa’nın Yahya
    peygamber tarafından Ürdün nehrindeki vaftizini simgeler. Bu
    dinî törende, üstünde İsa’nın resmi bulunan bir haç deniz, nehir,
    göl gibi herhangi bir suya atılır; hıristiyanlar suya atlayarak haçı
    bulup çıkarırlar. Haçı bulup çıkaran hıristiyan kutsanır.
    Haçlı seferleri: Haçlı, haçı olan demektir. Bu anlamdan çıkarılarak
    müslümanlara karşı savaşa katılan hıristiyanlara “ehl-i salîb”,
    yani “haçlı” denilmiştir. Haçlılar: Haçlı seferlerine katılanlar anlamında
    kullanılır. Haçlı seferleri: Haçlıların (hıristiyanların) mukaddes
    kabul ettikleri yerleri (Kudüs ve civarını) müslümanlardan
    almak için yaptıkları savaşlara denilir. Toplam sekiz askerî-dinî
    sefer düzenlenmiştir. Hıristiyanlarca kutsal savaş kabul edilen bu
    seferler, papaların teşvik edip cenneti garanti etmesi ve doğunun
    zenginliklerinden pay alma tutkusunun birleşmesi ile ortaya çıktı.
    Giysilerinin üstüne, yeminlerinin bir simgesi olarak kumaştan bir
    haç dikip “haçı alanlar”, Kudüs’e hac yolculuğu yapmaya söz vermiş
    sayılıyorlardı. İlk haçlı seferi 1097’de, sekizinci haçlı seferi de
    1270 yılında yine başarısızlıkla sonuçlanmış ve haçlı seferlerinin
    silâhlı kısmı sona ermiştir. Günümüzde, haçlı seferleri daha çok
    siyasi, iktisadi alanda ve en çok da kültürel yollarla yapılmakta,
    önemi Kudüs’den daha az olmayan müslüman beyin ve kalplere
    saldırılmaktadır. Televizyon, kitap, gazete vb. araçlarla evlerin işgal
    edilmesi için yapılan günümüzün haçlı seferleri, çoluk çocuk
    demeden hedeflere saldırıp ele geçirmektedir. Çağdaş Selâhaddin
    Eyyûbîler çıkıncaya kadar da bu seferlerin sonunun gelmeyeceği
    gözükmektedir.
    Hâtemu’l-Evliyâ: Hâtem; mühür, yüzük, son demektir. Tasavvufta;
    sâlikin bütün makamları kat etmesi ve nihâyete ermesine
    hâtem denir. “Hâtemu’l-enbiyâ”: Son peygamber. “Hâtemu’levliyâ:
    Son velî veya velîlerin en ulusu, bir rivâyete göre İbn
    Arabî. Hatm-i velâyet görüşünü Hakim Tirmizi ortaya atmış, İbn
    Arabî bunu geliştirmiştir. Hatm-i nübüvvet, zamanla sınırlı olup
    Hz. Peygamber’le sona erdiği halde; hatm-i velâyet zaman üstüdür,
    ezelden ebede kadar sürer, zira nübüvvet Nebî’nin, velâyet
    Allah’ın vasfıdır.
    Hatm-i Hâce: Nakşî tarikatında toplu olarak icrâ edilen bir zikir
    ve duâ biçimi. Umûmiyetle Pazartesi ve Cuma geceleri okunur.
    Abdest alınır. Kıbleye karşı diz çöküp oturulur, tevbe ve istiğfar
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 129 -
    edilir, tarikat silsilesine dâhil olan bütün şeyhlerin ruhlarına teveccüh
    edilip onlardan yardım ve imdad istenir.
    Hayâl: Mâsivâ, Allah’tan mâadâ her şey. Tasavvufta; mutasavvıflar
    Hak hâriç diğer tüm varlıkların gerçek bir varlığı bulunmadığı,
    bunların birer hayal, akis ve gölge varlıklar olduğunu söylerler.
    Özellikle vahdet-i vücud anlayışına bağlı olanlar bu görüştedirler.
    Sevgilinin zihnindeki hayâli de önemlidir.
    Hayzu’r-ricâl: Erkeklerin hayzı. Tasavvufta; sâlikin cezbeye
    kapılarak ve vecde gelerek kendinden geçmesi, bu yüzden hayız
    gören kadınlar gibi Allah’ın huzûruna çıkamaması, namaz kılamaması
    hâli. Bazı mutasavvıflar, kerâmetleri ve hârikulâde halleri de
    bir eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere erlerin hayzı derler.
    Henüz irşad ehliyetini kazanamadığı için kendisine uyulmayan ve
    örnek alınmayan sâlikler de hayız halinde sayılır. İrşad ehliyetini
    kazandıkları zaman artık er olurlar.
    Hera: Eski Yunan’da gökyüzü tanrıçası; Zeus’un eşi. Eski
    Yunan’da tanrıça Hera adına her dört yılda bir düzenlenen kadınlar
    arası spor yarışmaları yapılırdı. Bunun, Olimpiyat (Olimpic)
    oyunlarından daha eski olduğu söylenir.
    Herakles: Bazen bir tanrı olarak da tapılan en popüler Yunan
    kahramanı; Zeus’un kendi annesi Alkemene’yle birleşmesinden
    doğan oğlu olduğu kabul edilir.İsmi Hera’nın muhteşem hediyesi,
    ya da Hera’nın intikamı anlamına gelir. Doğaya kafa tutan insan
    gücünün simgesi kabul edilmiştir.
    Herkül: Eski Yunan kahraman tanrısı Herakles’in Roma’daki
    karşılığı, Latinleştirilmiş Herakles. Roma’da onun tanrı Jüpiter’in
    oğlu olduğuna inanılırdı. Eski Roma’da insan kurbanı âdetini
    Herkül’ün kaldırdığı söylenir. Tarım, ticaret ve savaş tanrısı kabul
    edilirdi.
    Hıdırellez: Hıdırellez kelimesi, Hıdır-İlyas ifâdesinin bozulmuş
    şeklidir. Halkın câhilî inancına göre Hızır ile İlyas’ın -ki, Kur’an’a
    ters inanca göre bu ikisi ölümsüzlük suyundan içmiş, ölümsüz
    olmuşlardır- buluşması olayına Hıdırellez (Hıdır-İlyas) denir. 6
    Mayıs’ta birbahar bayramı şeklinde kutlanır.
    Hıfz: Koruma. Tasavvufta; Evliyânın günah işlemekten ve hatada
    ısrar etmekten koruma hali. Peygamberimiz’in ismet sıfatına
    karşılık, ermişlerin hıfz sıfatı vardır. Peygamberler ma’sûm, velîler
    mahfûzdur. Allah peygamberi günah işlemekten, velîyi günahta
    ısrar ve devam etmekten korur. Mahfûz olmak, velî olmanın şartıdır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Hızır: Halk arasında ölümsüzlük şerbeti (âb-ı hayat) içerek
    ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğuna inanılan ve her zaman ve
    mekânda umulmadık anlarda ortaya çıkarak insanlara yardım
    eden, bolluk ve bereket getiren olduğuna inanılan mitolojik şahsiyettir.
    Binlerce senedir yaşayan, bunalan kulun imdâdına yetişen
    yarı tanrı bir kişilik olarak kabul edilir. Hızır düşüncesi, bazılarınca
    Kur’an’da Mûsâ (a.s.) ile bir yolculuk yapan ve “Allah’tan verilen
    bir ilim ve rahmet (vahiy ve peygamberlik) sahibi” 419olduğu belirtilen
    kişiyle ilişkili olarak görülür. Ancak, Kur’an’da ismi zikredilmeyen
    bu kişinin Hızır niteliğiyle herhangi bir ilişkisinin olmadığı, yalnızca
    Allah’tan vahiy alan bir peygamber oldğu açıktır. Öte yandan
    Allah, Kur’an’da açıkça hiç kimseye ölümsüzlük vermediğini, herkesin
    ölümlü olduğunu açık şekilde ifâde etmektedir. 420
    Himmet: Ermiş kişilerin maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini
    yerine getiren mânevî gücü. Himmet-i ricâl: Erenlerin
    himmeti. Erlerin himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler, dervişlerini
    himmetleriyle terbiye ve idâre ederler. “Mürîdim ister doğuda
    olsun ister batıda / Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda.” A.
    Geylâni’ye ait olan bu şiir için. 421
    “Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da
    sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber
    başka bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.”422; “De ki: Allah’ın
    dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye,
    ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.” 423
    Hinduizm: Geleneksel Hint dinsel inancına verilen genel bir
    ad. Hindistan geleneğine âit bazı ortak karakteristik özellikleri
    yansıtmakla birlikte Hinduizm, belirli bir inanç sistemi olmaktan
    ziyâde, birçok dinsel geleneğe verilen ortak bir addır. Bu nedenle,
    Dinler Tarihçileri, Hinduizmin başlı başına dinsel bir akım mı, yoksa
    Hint kültürel geleneğini mi ifâde ettiği konusunda görüş ayrılıkları
    içerisindedirler. Hinduizm, dünyanın çok eski ve en geniş
    kutsal literatürüne sahip olan bir gelenektir. MÖ 1300-800 yılları
    arasına âit olan Vedalar ve daha sonraki dönemlerde derlenen
    Brahmânâlar, Upanişadlar, çeşitli destanlar ve kanun kitapları, Hinduizmin
    kutsal literatürünü oluşturmaktadır. Hinduizmin karakteristik
    özellikleri arasında kast sistemi, Karma doktrini, Samsara ve
    419 18/Kahf, 65
    420 21/Enbiyâ, 34-35
    421 bkz. S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil Y. c. 2, s.
    2083
    422 27/Neml, 62
    423 17/İsrâ, 56
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 131 -
    Avatara tasavvuru dikkati çeker. Tanrı düşüncesi açısından Hinduizm,
    ateist gruplardan teistlere ve panteistlere, monoteistlerden
    politeistlere kadar birçok akımı bünyesinde toplar. Ancak, genellikle
    Hinduların politeist oldukları görülmektedir. Yüzlerce hatta
    binlerce tanrısal varlığa inanılmakla birlikte, yaratıcı tanrı Brahma,
    koruyucu tanrı Vişnu ve yıkıcı tanrı Şiva üçlüsü tanrılar panteonunun
    başını çekmektedir.
    Tanrı düşüncesi konusundaki çeşitlilik, ritüeller konusunda da
    görülmektedir. Hindular arasında dünyadan tamamıyla el etek çeken
    ve mutlak inzivâyı yaşam biçimi edinen mistiklerden karma
    seks âyinleri yapanlara, beslenme diyeti konusunda kendilerine
    sınırlama getirenlerden bu konuda kendilerini tamamen serbest
    bırakanlara kadar birçok farklı grubun varlığına rastlanır. Ancak
    genel olarak Hindular, tanrı timsâli olan heykel ve sûretlere tapınır
    ve onlara hediyeler sunarlar; râhiplerin yöneticiliğinde kurban
    törenleri düzenlerler, kutsal mekânlara hac seyahatleri tertip
    ederler ve kutsal sularda vaftiz olurlar. Hinduların çok ayrıntılı ve
    karmaşık zaman hesaplamaları da dikkat çekicidir.
    Hesiod: Muhtemelen MÖ 8. yy. sonrası yaşamış olan Yunan
    mitoloji yazarlarından birisi. “Teogoni” ve “İşler ve Günler” adlı
    eserlerinde dünya çağları, tanrıların soy kütüğü ve benzeri konuları
    ele alır. Antikçağ Yunan mitolojisinin iki büyük kaynağından
    biri Homeros destanları, ikincisi de MÖ 8. yy’da Askra’da yaşadığı
    sanılan Hesiodos’un Theogonia (Tanrıların Doğumu) adlı kitabıdır.
    Bu eserinde Hesiod, evrenin yaratılışını ve tanrıların meydana gelişlerini
    anlatır. Birçok mitolojik tanrılar ve öyküleri Hesiod’a özgüdür
    ve Homeros destanlarında yoktur.
    Homer (Homeros): İliad ve Odyssey’in (İlyada ve Odisse) yazarı
    olan Eski Yunanlı bilgin. Muhtemelen MÖ 700 öncesi yaşamıştır.
    İzmir doğumlu olduğu söylenir.
    Homeros-Hesiodos Dini: Antikçağ Yunan ozan ve düşünürleri
    Homeros’la hesiodos’u yapıtlarında geliştirdikleri çoktanrıcılık.
    Hellen çoktanrıcılığına bu adı tarihçi Herodotos vermiştir.
    Herodot’a göre Yunan tanrılarını sanlıkları, yetkileri, hünerleri ve
    serüvenleriyle yaratan bu iki şairdir. Hesiodos’un tanrılardan söz
    eden eseri Thegonia, Homeros’un İlya ve Odisse adlarını taşır. Bu
    yazarlardan birinin açıkladığı kimi tanrılardan öbürü söz etmediği
    gibi, kimi tanrılar da bu yazarlarca değişik biçimlerde anlatılmıştır.
    Çoğu tanrıların tanıtılmasında birleşirler, çünkü ozanca katkıları
    bulunmakla birlikte, her ikisinin de kaynağı eski halkların inançları
    ve efsâneleridir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Horoskop: Astrologların yıldızlardan çıkardığı gelecekle ilgili
    kehânet. Astrolog denilen modern kâhinler, horoskop denilen
    yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına
    bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak o kişinin geleceği
    -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar.
    Hubel (Hübel): Tanrıça Kybele’nin (Cybele-Sibel-) Araplaşmış
    put biçimidir. Câhiliyye dönemi Araplarınca savaş ve yağmur tanrısı
    olarak tapınılan bir put idi. Kâbe’nin avlusundaki bir su kuyusunun
    başında onun, sağ eli kırık bir insan şeklinde kırmızı akik taşından
    yapılmış heykeli vardı. Araplar, bu kırık elin yerine, altından bir el
    yaparak heykeli onarmışlardı. Klasik Arap kaynakları, Hübel heykelinin
    kuzey bölgelerinden getirilerek Mekke’ye dikildiğini söylerler.
    Câhiliyye döneminde Kâbe’de Duşârâ ve Manutu (Menât)
    adlı putlarla birlikte bulunuyordu. Mekke fethinden sonra diğer
    putlarla birlikte Müslümanlar tarafından parçalanmıştır. 424
    Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi. İki şeyin bir şeymiş gibi
    birleşmesi demektir. Tasavvufta; Allah’ın bazı eşyaya veya kişilere
    girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara hulûl ehli adı verilir.
    Bazı müşrik toplumlarda görülen inanca göre, İlâhî ruh, bazı
    liderlerin bedenlerine girmiş kabul edilir. Bu bâtıl inanç, müslümanlar
    içinde bazı sapık/müşrik mezheplerde de görülür. Bunlara
    göre, tanrı bazı imamların bedenlerine girmiş kabul edilir. Tasavvufçular
    arasında da benzer görüşe sahip olanlar vardır. Hulûliye
    bunlardandır. Onlar, tanrılığın bazı bedenlere girerek cisimleştiği
    inancına sahiptir. 425
    Hulûliye: “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak
    helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken
    öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar
    zümresi.
    Hurâfe: Dinî bilgiler ve kurallar arasına karışmış yanlış, bâtıl
    inanç, efsâne ve mitolojilere denir. Bunlar, gerçekle bağlantısı bulunmayan
    boş inançlar ve uydurmalardır. Atalara duyulan saygıdan
    dolayı, kuşaktan kuşağa aktarılan hurâfelerin temel özelliği,
    bunlar hakkında Kur’an ve sünnetten bir delili olmaması, hatta
    çoğunlukla bu iki kaynağa ters, İslâm akaidine zıt olmasıdır.
    Hurriyye: Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen
    hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden
    mutasavvıflar zümresi.
    424 Bk. Kybele
    425 Bk. İnkarnasyon
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 133 -
    Hüküm: “Hükm” kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda
    bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak
    demektir. Hakkında âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait
    bütün prensiplere “hüküm” denilir. Hükmün çoğulu “ahkâm”dır.
    Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip olma gibi anlamlarda
    da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm, kelime anlamıyla
    önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır; hâkim
    kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp
    soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir.
    Mahkemelerde hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda
    şöyle hükmetti”, “falancanın hükmü şöyledir” denilir. Sözü
    geçmek, hükmünü yürütmek, kuvvetli ve güç sahibi olmak anlamlarına
    da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği olur” anlamında
    “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet
    vardır. Bunlara “ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin,
    ahlâk, öğüt, âhiret, ibâdet, muâmelât (İnsan ilişkileri) ve ukubat
    (cezalar) ile ilgili hadislerine de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
    Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la,
    gerek peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim
    olmak, tüm işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın
    hükümleri dışındakilere “câhiliyye hükmü” denir. Mü’minler,
    câhiliyye ile hükmetmezler426. İman edenler, dinî hükümlere teslim
    olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında hüküm verme
    durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler427. Fıkıh Usûlüne
    göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan
    şer’î özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm
    Allah’tan kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-
    Hakem, biri de el-Hakîm’dir.
    Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar.
    Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin
    çevresinde teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir?
    Hükmetme hakkı kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar,
    atı gemlemeye de hukm derler. Dolayısıyla “hukm”ün “zapt u
    rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme” mânâsı sözkonusudur.
    Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık sık kullanılan
    kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman, Türkçede
    kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri
    426 5/Mâide, 50
    427 4/Nisâ, 58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    gündeme girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında;
    yönetme ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında
    bir tercih vardır. Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir
    gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir. İslâmî ıstılahta; “mükellefin
    fiillerine iktiza eden hitab-ı İlâhînin eserine hüküm denilir” şeklinde
    tarif edilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, “(Ve şu emri indirdik:) insanlar arasında Allah’ın
    indirdiği hükümlerle hükmet! Sakın onların (İnsanların) hevâ ve heveslerine
    uyma”428 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın
    indirdiği hükümlere mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek
    üzere hüküm koyma hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden
    kaynaklanan hükümlere câhiliyye hükmü denilmiştir.
    Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve Rasûlü’nün hükümlerine
    tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a
    ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak ‘işittik ve
    itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”429 Arzularını
    İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden
    ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde
    olan Allah’a yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tâbi kılmayan kimse
    iman etmiş olmaz.” 430
    Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık
    meydana çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o
    muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah,
    hakkıyla işiten ve her şeyi kemâliyle bilendir.”431 hükmü beyan buyrulmuştur.
    Dolayısıyla insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah’a
    iman etmek ve hayatını İslâmî hükümlere göre düzene koymak.
    İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup, hevâ ve heveslere göre yaşamak.
    Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün
    değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan etmek)
    mânâsınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her
    şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce
    tâğut ismi verilmiştir. Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden
    herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin icad ettiği hükümlere câhiliyye
    hükümleri demek mümkündür. Nitekim Kur’an’da; “Onlar, hâlâ
    câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz, yakîn sahibi (gerçek
    iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici olarak Allah’tan daha
    428 5/Mâide, 49
    429 24/Nûr, 51
    430 İbn Kesir, III/490
    431 2/Bakara, 256
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 135 -
    güzel kim vardır?”432 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin hükmünden
    maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve heveslerinden
    (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün
    zümreleri bağlayıcı olan kanunlardır.
    Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler, insanları, Allah’ın
    emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir. Bu
    dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete
    kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken
    bütün insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp
    da taptıklarınız kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden
    başkası değildir. Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece
    Allah’a mahsustur (ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden
    gayrisine ibâdet etmenizi emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat
    insanların çoğu bilmezler.” 433
    Hüküm ve emir, Allah’a mahsustur. Hesap gününü düşünen
    her insan yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza
    memur kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin
    en güzel hükmedeni değil midir?”434 denilmektedir. Allah,
    mutlak hüküm koyucu, hükmeden, hükmünü geçirendir. 435
    İbâdet: Sözlük anlamı; tapmak, kulluk yapmak, itaat etmek
    veya boyun eğmek demektir. İbâdet, niyete bağlı olarak yapılması
    sevap olan, özel bir şekilde yapılan itaat ve fiillerden meydana
    gelir. İnsanı yaratan ve ona her türlü nimeti veren Allah’a karşı bir
    ta’zim (O’nu büyük görme)dir. İbâdet, kendini kul olarak kabul
    eden insanın Rabbine karşı teslim oluşu ve Rabbine itaat edişidir.
    İbâdet, Yüce Yaratıcı karşısında kişinin benliğinin derinliğinden
    gelen bir saygı ile boyun eğmesidir. İbâdet, Allah’a karşı duyulan
    saygı ve azamet duygularının en yücesidir. Kul bu duyguyu,
    Allah’ın emirlerine uyarak, yasaklarından kaçınarak yerine getirir.
    Allah’ın râzı olduğu bütün ameller ibâdet kapsamına girer. Bir diğer
    deyişler sâlih (doğru ve güzel) kabul edilen bütün ameller (fiiller)
    in yapılması ibâdettir. Çünkü Allah, insanlardan güzel davranışlar
    ve kendi hükümlerine uyma istemektedir. Yani Allah’a itaat
    mânâsı taşıyan her hareket ibâdettir.
    İbâdet, ‘abd’ kelimesinden türetilmiştir. Bu da; en yüce bilinen
    bir varlığa itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin itaat etmek,
    boyun eğmek demektir. Eskiden kölelere de ‘abd’ denirdi. Onlar,
    432 5/Mâide, 50
    433 12/Yûsuf, 40
    434 95/Tîn, 8
    435 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    sahiplerine karşı gelmeksizin itaat ederlerdi. Çünkü onlar efendilerinin
    malı sayılırlardı. İnsanın Allah karşısındaki durumu, kölenin
    efendisi karşısındaki durumu gibi değildir. İnsanlar Allah’ın köleleri
    değildirler. Ancak insanlar mutlak itaatı, boyun eğmeği ve en
    yüksek tazimi Allah’a yapmak zorundadırlar. Bunun adı kulluktur,
    yani ibâdettir. İbâdetin Kur’an’daki Anlamları: Kur’ân-ı Kerim’de
    ibâdet bir kaç anlamda kullanılmaktadır:
    1- Kulluk ve itaat anlamında; “Ey iman edenler, size rızık olarak
    verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin. Allah’a şükredin, eğer hakikaten
    O’na kulluk (İbâdet) ediyorsanız.” 436Kulluğu yalnızca Allah’a
    yapan, helâl ve haram konusunda da yalnızca O’na itaat eder.
    2- İtaat anlamında; “Ey Ademoğulları, şeytana itaat (İbâdet) etmeyin.
    Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”437 insanlar şeytana ilâh
    diye inanmazlar ama onun sözünü dinlerler. Yani ona itaat ederler.
    Allah, şeytana itaat etmeyi yasaklıyor.
    3- Kulluk anlamında; “Allah’ı bırakıp da kendisine kıyamete kadar
    sevap veremeyecek kişiye (şeye) tapmakta (İbâdet etmekte) olan kimseden
    daha sapık kimdir? Hâlbuki, (o taptıkları şeyler) bunların duâsından
    habersizdirler.” 438; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne bir
    fayda vermeyecek olan şeylere ibâdet ederler. Bir de: ‘Biz bunlara ancak
    bizi Allah’ a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ derler.”439; “Ey insanlar,
    sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin. Umulur ki
    takvaya erersiniz (sakınırsınız).” 440
    Bunlara benzer daha birçok âyette ibâdet, Allah’a ve O’nun
    dışında ilâh (tanrı) zannedilen şeylere yapılan itaat, kulluk ve tazim
    gibi şeyler anlamında kullanılmaktadır. Bizim üzerinde durmaya
    çalıştığımız da bu anlamdır. İbâdet, kişinin benliğini inkâr
    etmesi, kendini bir hiç yerine koyması değil, Allah’ın yüceliği yani
    azameti karşısında duyulan saygıdan dolayı bir ürperiş, bir teslimiyet,
    bir sığınma, bir söz dinlemedir.
    Yaratanla yaratılan arasındaki diyalog, karşılıklı ilişki; Allah’tan
    insana vahy şeklinde, insandan Allah’a doğru ‘duâ ve ibâdet’ şeklinde
    gerçekleşir. İbâdet, aynı zamanda nimetleri veren makama
    karşı bir şükür işaretidir. İnsana verilen en üstün nimet herhalde
    hayat nimetidir. Öyleyse ibâdet hayatı var eden, bütün yaratılmışların
    hayatını elinde tutan Allah’a yapılır.
    436 2/Bakara, 72
    437 36/Yasin, 60
    438 46/Ahkaf, 5
    439 10/ Yunus, 18
    440 2/Bakara, 21
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 137 -
    İslâm’daki ibâdet anlayışı, bir takım batıl dinlerde olduğu gibi
    bir tapınma değil, Allah’a karşı olan sevginin, saygının, azametine
    teslim oluşun, O’nun Rabliğini tasdik edişin duâ, itaat ve belli
    hareketlerle ortaya konmasıdır.
    İbâdetin amacı, Allah’ın rızâsına ulaşmak, bir anlamda takva
    sahibi olmak, bununla dünya hayatını düzene koymak, iyi bir insan
    olabilmek ve öldükten sonra da Cenneti kazanmaktır. İbâdet,
    yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. İnsanlar Yüce Allah’a ibâdet için
    yaratılmışlardır.441 Allah’ı unutanlar ise tarihte ve günümüzde
    ibâdet edecek ilâhlar bulmuşlardır. İşin doğrusu yeryüzünde
    ibâdetsiz insan olmaz. İbâdetin ilk basamağı inanmak ve imanın
    gereklerini yapmaktır. Bu mânâda ibâdet gizli olmaz. İnsan hayatı
    gizli değildir ki, hayatı Allah rızâsı için yaşamak, yani ibâdet de
    gizli olsun.
    İdeoloji: Kelimenin aslı Latincedir. İdea, “görünen biçim, fikir”
    sözcüğü ile logos “bilgi” kelimesinin birleşmesi ile yapılmış ve
    düşünceyi inceleyen bilim (ideler bilimi) anlamında kullanılmıştır.
    Siyasal ve sosyal bir doktrin meydana getiren ve bir hükümetin,
    bir partinin veya bir sosyal sınıfın hareketine yön veren, düşünce
    sistemine ideoloji denir. Bir topluma veya toplumsal sınıfa has
    düşüncelerin tümüne ideoloji denir. İlk olarak Destut de Tracy
    tarafından, felsefî bir hareket olarak savunulmuştur. Daha sonra
    Cabanis, Volney Grat ve Daonou tarafından siyasî bir topluluk
    olarak sahneye çıkarılmıştır. On sekizinci yy’da “ideologlar” denilince
    bu isimler akla gelirdi. Cemil Meriç, ideolojinin, kaypak ve
    karanlık bir mefhum olduğunu, Büyük Fransız İhtilâlinden sonra
    “felsefe”ye başka bir isim bulmak gerektiğini, zira felsefenin kiliseden
    koptuğunu, bunun için “ideoloji” kelimesinin Destut de
    Tracy tarafından (1796) uydurulduğunu izah eder. 442
    İdeoloji, metafizik muhtevâsından sıyırılmış bir felsefedir.
    İslâm mütefekkirleri ve ulemâsının felsefecileri küfürle itham ettiğini
    bilen batıcı laik kadrolar, bu kelimenin arkasına sığınmışlardır.
    Bilginin kaynağını duyu organlarının faâliyetleri ve akıl yürütme
    ile sınırlandıran ideologlar, vahyi inkâr ettikleri için kâfirdirler.
    İslâm topraklarındaki bütün ideolojilerde görülen temel özellik,
    nassı inkâr mantığıdır. Dolayısıyla her ideoloji “ilâhlık” iddiâsına
    dayanır. Üretim, üretim araçlarının mülkiyeti ve tüketim gibi konularda
    “helâl” ve “haram” hudutlarını inkâr ederler. “Sermaye”
    ve “emek” anlayışında, birbirine zıt teoriler ortaya koysalar da,
    441 51/Zâriyâ, 56
    442 C. Meriç, Umrandan Uygarlığa, s. 230
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    “mülkün Allah Teâlâ tarafından yaratıldığı gerçeğini” inkârda birleşirler.
    Bütün bu gerçekler dikkate alındığında, “Lâ ilâhe” (ilâh/
    tanrı yoktur) “illâllah” (ancak Allah vardır) diyen her mü’min, bütün
    ideolojileri inkâr etmiştir. Kelime-i tevhidi kalben tasdik ve
    dille ikrar eden mü’minler; ismi ne olursa olsun, İslâm topraklarını
    işgal eden bütün ideolojilerle savaşmak (cihad etmek) durumundadırlar.
    Aksi davranışta bulunanlar, cihad gibi farz-ı ayn hale gelen
    ameli terk ettikleri için mes’uldürler. 443
    İdol: Yunanca (resim, heykel anlamına gelen) eidolas’tan türetilen
    idol, sûret ve şekil anlamına gelmektedir. Dinî geleneklerde
    özellikle tapınmada kullanılan sûretler ve benzeri şeyler için genel
    bir isim olarak kullanılır, put demektir. Tanrılara adak olarak sunulan
    taştan ve topraktan yapılma heykelciklere de idol denir. 444
    İhvân: Kardeşler. Tasavvufta; Belli bir tarîkate ve şeyhe bağlı
    olanlar birbirinin kardeşi (ihvân), bunun dışında kalanlar ecnebî,
    ağyâr, digerân (başkaları)dır. Bazı hallerde yabancıların tarîkat
    âyinlerine alınmaları, şeyhin özel sohbetine katılmaları hiçbir
    tarîkatte uygun görülmemiştir. Belli bir tarîkat mensupları, bir
    âile gibidir. Şeyh baba ve peder (ata), şeyhin karısı ana-bacı ve
    vâlidedir. Müridler ise şeyhin evlâdıdır. Bu evlât, yekdiğerinin kardeşi
    (ihvânı, birâderi)dir.
    İkon: Kiliselerde bulunan dinî tasvir, yani resim ve heykeller.
    Özellikle ortodoks kiliselerinde bulunur. Hıristiyanlar, ikon(a)lara
    tapmadıklarını, sadece onlara saygı duyduklarını söylerler.
    İlhâm: Bildirmek, haber vermek. Tasavvufta; a) Feyz yoluyla
    kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi. Düşünmekle kazanılan bir bilgi
    değildir. b) Kalbe konulan iyilik hissi, hayır duygusu. İlhamın
    kaynağı ya Allah veya melektir. Velîler, ilhamı peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar.
    İlm-i Nücum: Yıldızlar ilmi, astronomi, felekiyat anlamında
    olan bu terkip, astroloji için de kullanılmaktadır. Birincisi araştırma
    ve incelemelere dayanan gerçek bilgi olduğu halde, ikinci anlamı
    (astroloji), hurâfelere, bâtıl inanç ve kandırmaya dayanarak
    gayb hakkında bilgi edinme iddiası taşır.
    İmâmân: İki imam. Tasavvufta; biri kutbun sağında, diğeri
    solunda yer alan iki velî. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine
    bakar. Soldakinin mertebesi daha yüksek olduğundan, kutbun
    halifesi olur.
    443 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 199-201
    444 Bak. Fetiş
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 139 -
    İnhinâ: Eğilmek, boyun eğmek. Tasavvufta; müritlerin şeyhlerini
    veya halifesini ya da birbirini eğilerek selâmlamaları. Bu tür
    selâmı secde sayıp reddedenler: “Ne senden bana rükû, ne benden
    sana sana kıyam; selâmün aleyküm, aleyküm selâm” derler.
    İnkâr: Tanımama, kabul ve tasdik etmeme, inanmama, reddetme.
    İmanın zıddıdır. İnkâr, Allah’ın varlığının gerekliliğini reddetmek,
    Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki bağı koparmak demektir.
    Kur’ân-ı Kerim, inkârcıların acı bir azâba uğrayacaklarını ve cehenneme
    sürüleceklerini, iman edip sâlih amel işleyenlere ise ardı
    arkası kesilmeyecek mükâfatlar verileceğini bildirmektedir. “Andolsun
    Biz bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık;
    ama insanlardan çoğu inkârda direttiler.”445; “Onlara ne oluyor ki iman
    etmiyorlar. Kendilerine Kur’an okunduğu zaman secde etmiyorlar? Tersine,
    o inkâr edenler, Hakk’ı yalanlıyorlar. Allah onların içlerinde gizledikleri
    (küfür ve düşmanlığı) biliyor. Onlara acı bir azâbı müjdele. Ancak iman
    edip sâlih amel işleyenler için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır.” 446
    İnkarnasyon (Hulûl): İlâhî varlığın insan veya herhangi başka
    bir doğal varlık şeklinde tezâhür etmesi. Şirk inanışlarına göre, değişik
    inkarnasyon tipleri mevcuttur. Meselâ, hıristiyanlıkta tanrısal
    cevherin Mesih’te inkarnasyonu kabul edilir. Hinduizmin Avatara
    inancına göre ise, tanrısal varlıklar (özellikle Vişnu) çeşitli insan
    veya daha alt düzeydeki tanrısal varlıklar şeklinde tezâhür edebilir.
    Budizmde ise Nirvana öncesi Buddhaların başarılı ruh göçlerinden
    bahsedilir. Ancak burada herhangi bir tanrısal varlığın inkarnasyonu
    sözkonusu değildir. Tibet Lamaları da önceki Buddhalar
    veya Bodhisattvaların inkarnasyonları olarak kabul edilirler. 447
    İnsân-ı Kâmil: Yetkin insan, kâmil insan. Tasavvufta; Allah’ın
    zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde
    tecellî ettiği insan. Gavs, kutup, hakiki mürşid. İnsân-ı kâmil,
    Allah’ın sûreti, Allah da onun rûhu gibidir. Diğer taraftan insân-ı
    kâmil, âlemin rûhu; âlem de onun sûretidir. İnsân-ı kâmil, Allah’ın
    gözüdür (aynullah), âlemin nûrudur.
    İrfân: Tasavvuf kültürüne göre marifet; keşf, hads, ilham, sezgi,
    mânevî ve rûhî tecrübe ile elde edilen bilgi, tecrübî bilgi demektir.
    İrtidâd: İslâm dinini terk ederek başka bir dine geçmek
    veya eski inancına dönmek. İrtidat eden sapığa “mürted” denir.
    İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum ve davranışlarda
    445 17/İsrâ, 89
    446 84/İnşikak, 20-25
    447 Bak. Hulûl
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    bulunan kişi, mürted sayılır. Büyük cezâyı hak eder. “Sizden kim
    irtidâd eder ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada
    da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada ebedî
    kalacaklardır.”448; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz
    yolun ortasında sapıtmıştır.” 449
    İsrâiliyyât: İsrâiliyyât, önceleri İsrâiloğulları kaynaklı tüm
    rivâyetlere verilen bir isimken, daha sonra İslâm kültürüne (daha
    doğrusu bazı müslümanların kültürüne) girmiş tüm yabancı kaynaklı
    bilgilerin ortak ismi haline gelmiştir. İsrâiliyyât kaynaklarının
    başında Tevrât ve onun şerhleri gelir.
    Uydurma olduğu kesin olan İsrâiliyyâta karşı Rasûlullah’ın
    tavrına şu rivâyet delildir: Rasûlullah’a elinde İsrâiloğullarına ait
    kitaplardan –ki bu kitap, bazı hadis şârihlerinin zannettiği gibi
    Tevrat değildi, baştan sona uydurma rivâyetler içeren yahûdi sözlü
    geleneğinin kaynağı olan Mişna adlı bir kitaptı- biriyle gelen
    Hz. Ömer’i Rasûlullah azarlamıştı450.
    Kur’an’ın ve sünnetin yaklaşımı esas alınarak İsrâiliyyât, üç kısımda
    değerlendirilir: 1- Doğruluğu tasdik edilen İsrâiliyyât, 2- Yalan
    olunduğundan emin olunan İsrâiliyyât, 3- Doğru ya da yalan
    olduğu bilinemeyen İsrâiliyyât. Kur’an, Tevrat’ın mihenk taşıdır.
    Kur’an’ın kabul ettikleri doğru, reddettikleri yalan, sükût ettikleri
    ise meçhuldür. Meçhul rivâyetler karşısında tavrımızın ne olması
    gerektiğini Rasûlullah açıklamıştır: “Kitap ehlini ne yalanlayın, ne de
    tasdik edin. Deyin ki: ‘Allah’a ve Allah’ın bize ve size indirdiği âyetlere
    iman ettik.” 451
    Rasûlullah, müslümanlara yaptığı bu tavsiyeyi (her konuda olduğu
    gibi) önce kendi tutmuş, kitap ehlinin Tevrat’tan İbrânice
    okuyup da Arapçaya çevirerek anlattıkları kimi hikâyeleri sadece
    dinlemekle yetinmiştir. Esasen bu hikâyeler, asırlardır o bölgede
    oturmakta olan yahûdiler tarafından sürekli anlatıla anlatıla artık
    bölge halkının ortak kültürü haline dönüşmüştü. Bunlar içerisinde
    Tevrat’ta yer alan bir cümlenin atasözü haline gelmişi olan “kadın,
    kürek/eğe kemiğinden yaratılmıştır” sözü örnek olarak anılabilir.
    Deccâl, mehdî, kıyâmet alâmetleri gibi birçok konuda yığınlarca
    rivâyet nakledilir. Birçoğunun aslı araştırıldığında bunların
    İsrâiliyyâttan olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak kimi râvîler
    mârifetiyle bu rivâyetler Rasûlullah’ın ağzından çıkmış gibi
    448 2/Bakara, 217
    449 2/Bakara, 108
    450 Ahmed bin Hanbel, 3/378
    451 Buhârî, İ’tisâm 25, Tevhid 51
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 141 -
    nakledilmektedir. (Bu gibi rivâyetlerin asıl kaynağı olan Kâ’bu’l-
    Ahbar, Vehb bin Münebbih gibi kimselerden bazı sahâbiler dahi
    rivâyet etmişlerdir. Bir sahâbinin kendisinden sonraki nesle mensup
    birinden rivâyetine usûlde “tedlis” denir.)
    İşte buna benzer “senedi sahih, metni illetli” bir rivâyetin aslını
    araştıran bir muhakkikin tesbiti: “Zübeyr bin Avvam, hadis
    rivâyet eden bir adam duydu. Adam hadisi bitirene dek bekleyen
    Zübeyr ona şöyle dedi: ‘Sen bunu Rasûlullah’tan mı duydun?’
    Adam ‘evet’ dedi. Zübeyr şöyle dedi: ‘İşte bu ve benzerleri beni
    Nebî’den hadis rivâyet etmekten soğutanlardır. Ömrüme yemin
    olsun ki, ben bunu Rasûl’den duydum ve bu söylediğinde Rasûlün
    yanındaydım. Fakat Rasûl bu hadise başladığında biz ona kitap
    ehlinden bir adamın sözünü aktardık. Ve sen, ‘evet, duydum’ diyen
    kişi, sen hadisin başı bittikten sonra geldin ve kitap ehlinden
    bir adamın anlattıklarını Rasûlullah’ın hadisinden zannettin.” 452
    İşte bu rivâyet, bazı sahâbilerin dahi yahûdilere ait birtakım
    rivâyetleri sözün başına yetişemedikleri için Rasûlullah’ın söylediğini
    zannederek rivâyet ettiklerinin en ilginç delili. Bu gibi örnekler,
    mûteber hadis kaynaklarındaki senedi sahih, lâkin metninde
    İsrâilî rivâyetler olan hadislere nasıl bakmamız gerektiğini göstermektedir.
    İşte şu hadis de onlardan biri: “Ölüm meleği Mûsâ’ya
    gönderildi. Mûsâ ona bir yumruk vurdu ve gözünü çıkardı. Melek
    Rabbine geri dönüp dedi ki: ‘Beni ölmek istemeyen birine gönderdin’
    Allah, gözünü geri iâde etti ve buyurdu ki: ‘Dön, eğer
    yaşamak istiyorsa elini öküzün sırtına koymasını söyle, avucunun
    aldığı her kıla karşılık bir yıl yaşar. Mûsâ sordu: ‘Ya Rab, ya sonra?’
    Allah cevapladı: ‘Ölüm!’ Mûsâ dedi: ‘O zaman şimdi gelsin...” 453
    Sözkonusu hadislerden biri de şudur: “Seyhan, Ceyhan, Fırat
    ve Nil cennet nehirlerindendir.”454 Bu hadis rivâyeti, Tevrat’taki
    cümlelere çok benzemektedir.455 Kur’an’a aykırı olan İsrâiliyyât,
    tefsirlerde de çokça yer alır. İsrâiliyyât, Kur’an ve sünnet ölçüsüne
    vurularak süzgeçten geçmeden ulu orta kaynak olarak kullanılırsa,
    geçmişte olduğu gibi bir yığın hurâfe ve yalanın müslümanların
    kaynaklarına karışması sonucunu doğuracağı gibi, dinin tahrifini
    de beraberinde getirir.
    452 İbnu’l Cevzî, Def’u Şübheti’t Teşbih, s. 38
    453 Buhârî, Cenâiz 69
    454 Müslim, Cennet 26
    455 Her bakımdan yanlış bilgilerle dolu olan Tevrat’taki konuyla ilgili cümleler
    için bkz. Tekvin, 2/10-14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    Çağdaş İsrâiliyyât: Bugün, İslâmî kültürü tehdit eden, eski
    İsrâiliyyât değil; adı İsrâiliyyât olmayan ve çoğu kimsenin dikkatini
    çekmeyen çağdaş İsrâiliyyâttır. İsrâiliyyât, bizce “tahrif kültürü”nü
    sembolize eden bir isimdir. İslâm kültürünü tahrife yönelen her
    kültür, “isrâiliyyât” kapsamına girer. Bu yüzden orta çağda İslâm
    kültürünü istilâ eden Yunan felsefesi de döneminin isrâiliyyâtıydı.
    Her yabancı kültür gibi girdiği kültüre hem katkıda bulundu,
    hem yozlaştırdı. Yüzyıllardır boşu boşuna tartışılan ve “imanın
    kelâmlaşması” demeye gelen Allah’ın sıfatları meselesi, dünyanın
    “kadîm/hâdis”liği meselesi, “haşir” meselesi, “cüz’ü lâ yetecezzâ”
    meselesi hep bu kültürün İslâm kültürüne etkisiyle ortaya çıkan
    incir çekirdeğini doldurmayan meselelerdi.
    Bugünün en tehlikeli isrâiliyyâtı çağdaş ideolojiler ve sistemlerdir.
    Marksizm, sosyalizm, şövenizm, kapitalizm ve Kemalizm birer
    isrâiliyyât olduğu gibi, pozitivizm, materyalizm, sekülarizm ve
    laisizm gibi felsefî ve siyasî akımlar da bugünün İslâm kültürünü
    ve hatta varlığını ciddi bir biçimde tehdit eden isrâiliyyâttır. Türkİslâmcılık,
    İslâmî sol, İslâm sosyalizmi şimdilerde moda olan laik
    İslâm da “hakkın bâtılla karıştırılarak” bir tür “düşünce şirki” elde
    edilen yahûdileşme ve gâvurlaşma temâyüllerindendir. Bu gibi
    düşünce şirklerine fetva tedarik etmekle görevlendirilen resmî
    din adamları taifesiyle Kur’an’ın “hakka bâtılı karıştırıp bile bile
    hakkı gizledikleri” için kınadığı yahûdileşmiş din adamları arasında
    garip bir ilişki var.
    Laisizm, son moda isrâiliyyât olarak günümüz Türkiye müslümanları
    için çok ciddi bir tehlike olarak hissettirmektedir kendisini.
    Müslümanca düşünme ve yaşama felsefesini kökten tehdit eden
    laisizm sadece kültürümüzü değil; imanımızı da tehdit etmekte.
    Kadim/eski isrâiliyyât, kelimeleri yerlerinden ederek düşünceyi
    tahrif ve hayatı tahrip ediyordu. Çağdaş isrâiliyyât olan laisizm
    ise eşyayı menşeinden, gayesinden ve illetinden ederek düşünceyi
    tahrif ve imanı tahrip etmektedir. Bu çağdaş ilhad modası, hayatla
    imanın arasını ayırarak eşyanın tabiatına aykırı bir konum almakta,
    bu modaya kapılanlar ise dini “vicdanîleştirerek” hıristiyanlaşmaktadırlar.
    Laisizm, Kur’an’ın diliyle “sapıtanların yolu”, yani bir
    “hıristiyanlaşma”dır.
    Ancak, şu bir gerçektir ki, isrâiliyyâtın ister eski, ister çağdaş olsun
    tüm çeşitlerinde yahûdilerin parmağı hep olagelmiştir. İslâmî
    kaynaklara girmiş kadim isrâilî rivâyetlerin başında deccal ve
    mehdi haberleri gelirdi. Çağımız yahûdileri, tekellerinde tuttukları
    basın-yayın ve iletişim araçları vasıtasıyla süper güç adı altında
    insanların zihninde “heyûlâ” haline getirilen yeni “deccal” ve
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 143 -
    “mehdi”ler imal etmektedir. İnsanlığın bilinçaltına yerleştirilen bu
    güçler, kimi için “korku”, kimi için “umut” haline getirilmektedir.
    Bugün iletişim organları sayesinde çağdaş teknoloji muazzam
    bir hurâfe haline getirmektedir. İnsanlar makinelerde, onlarda olmayan
    birtakım güçler vehmeder olmuşlardır. Çağdaş isrâiliyyât,
    “yazılı âyetler” dışındaki üç âyeti de tahrife yönelmiştir.
    İstidrâc: Kâfirlerde, özellikle tâğutlarda ortaya çıkan veya öyle
    zannedilen hârikalara denir.
    İstiğâse: Sığınmak, ilticâ etmek, meded ve yardım istemek,
    imdad demek. Tasavvufta; darda kalan bir tarîkat ehlinin şeyhini
    yardıma çağırması veya ölü ermişlerin ruhlarından imdat dilemesi.
    Sıkışık durumda kalan bir kimsenin Allah’tan veya peygamberin
    rûhâniyetinden yardım istemesi de istiğâsedir. Son dönem mutasavvıfları,
    şeyhlerden ve yatırlardan daima istiğâsede bulunmuşlardır.
    Kendisinden medet umulan en büyük velî “gavs”tır.
    İstihâre: Aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır duâsı demektir.
    İstişâre edilerek yapmaya karar verilen meşrû ve mubah bir eylemle
    ilgili olarak azmedip karar verdikten sonra, o işin sonucunun
    bilinmediği için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp nasip
    edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip edilmemesini istemek için
    duâdır. Klâsik uygulama şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya
    da kötü sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak
    sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve tahrife uğramıştır. Aslında
    rüya, bilgi kaynağı değildir; rüya ile amel edilmez. Rüyaların
    çoğu şeytânîdir veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya
    çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya ile amel
    etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
    İstimdâd: İmdat istemek, medet ummak, âcil yardım talebinde
    bulunmak. Tasavvufta; tarîkat ehlinin şeyhlerden veya ölü
    velîlerin ruhlarından yardım istemeleri. “Meded yâ şeyh!” “meded
    yâ gavs-ı a’zam!” demeleri. “Zikir murâd eden kimse, iki
    dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar, bütün his ve
    kuvvetlerini faâliyetten menederek şeyhin rûhâniyetine teveccüh
    edip ondan istimdâdda bulunur.”
    İstişfâ’: Şefaat istemek, bir işin görülmesi için birinin aracı
    (vâsıta, vesîle) olmasını istemek. Tasavvufta; tarîkat ehlinin yatırlardan
    ve ermişlerin ruhlarından Allah katında şefaatçi ve aracı
    olmalarını istemeleri.
    “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar
    hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 144 -
    edineceksiniz)? De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı
    O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” 456; “İzni olmadan
    O’nun katında kimmiş şefaat edecek?...” 457
    İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî
    hallere vâkıf olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini
    bilmek. Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı
    olmasıdır.
    Jubilee (Jübile): 1)Yahûdi hukukuna göre her 50 yılda bir gelen
    yıl; bu yılda yahûdi tutsakların özgürlüklerini kazandıkları düşünülür.
    2) Hıristiyanlıkta kutsal yıl; Papanın, Roma’yı ziyârete gelen
    herkese genel Endülijans sunması. Jubilee yılı kavramı, 1300’de
    Papa VIII. Boniface tarafından tesis edildi. Boniface her 100 yılda
    bir Jubilee yılının geldiğini düşünmüştü. Ancak sonraları bu süre
    25 yıla kadar düştü. En son kutsal yıl 1975’te kutlandı. Jubilee yılında
    St. Peter’deki Kutsal Kapı açılır ve buradan gerenlere genel
    Endülijans sunulur.
    Jupiter: Eski Roma’nın en üstün tanrısı; şimşek ve yıldırımlarla
    kendini gösteren gökyüzünün gücü; gökler, yağmur ve hava tanrısı.
    Aynı zamanda bir savaş tanrısı olduğuna da inanılan Jüpiter’e
    her ay (genellikle ayın 13 veya 15’inde), gökyüzünün açık ve dolunaylı
    olduğu bir zamanda tapılırdı. Jupiter, Yunanlıların tanrılar
    tanrısı kabul ettikleri Zeus’ünün Latinleştirilmişidir. Roma’nın devlet
    yönetici tanrısıdır. İnanışlarına göre Roma devleti ve ordusu
    onun koruyuculuğu ve yönetimi altındaydı. Romalılar her aldıkları
    ülkeye onun bir tapınağını kurup imparatorluk sınırında bir
    tanrı birliği sağlamaya çalışırlardı.
    Juventus: Romalıların gençlik tanrıçası. Yunanlıların Hebe’siyle
    bir tutulmuştur. Gençlerin koruyucusu olduğuna inanılırdı.
    Kâhin: İsrail oğullarında ve bazı başka bâtıl din mensuplarında
    gâipten haber verme, gelecekle ilgili şeyleri bilme iddiasında
    bulunan kimse. Gaybden haber veren kimselere verilen vasıf. Cin,
    yıldız ve bazı tılsımlara dayanarak gelecekten haber vermeye çalışan
    kimselere verilen isim, kehânet yapan kimse. Kehânet: Sonradan
    olacak şeyleri haber verme, kâhinlik.
    Falcılara, bakıcılara, gaibten haber veren kimselere verilen
    isim Falcılık, bakıcılık sanatına da “kehânet” denilir. Kâhin kelimesi
    arapça bir kelime olup çoğulu “kehene” veya “kühhân” dır.
    456 39/Zümer, 43-44
    457 2/Bakara, 255
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 145 -
    İslâm’ın tebliğinden önce kâhinler geleceğe yönelik bazı bilgileri
    haber verirler, kâinattaki gizli sırları bildiklerini iddia ederlerdi.
    Kâhinlerin câhiliyye toplumu içinde önemli yerleri vardı. Onlara
    bazı hususlar sorulur, düşünceleri alınırdı. Her kabilenin bir
    şâiri bir hatibi olduğu gibi, bir kâhini de olurdu. Kâhinler, insanlar
    arasından anlaşmazlıkları çözümler, rüyaların yorumunu yapar, işlenen
    suçların fâillerini belirlerler, hırsızlık olaylarını açığa çıkarırlardı.
    Kâhinler, genellikle kabilenin ileri gelenleri arasından olurdu.
    Kâhinllik babadan oğula da geçebilirdi. Kabilenin efendisi aynı
    zamanda kâhini de olabiliyordu.
    Gâibi yalnız Allah bilir. Yaratıkların gâibi bilme iddiası
    kehânetten başka bir şey değildir. Sihir yapmak, yıldızlardan hüküm
    çıkarmak, fal oklarına inanmak458 İslâm tarafından yasaklanmıştır.
    Kâhinlerin yardımcıları şeytanlardır. Şeytanlar, gökyüzündeki
    meleklerin konuşmalarına kulak misafiri olur, aldıkları bilgileri
    kahinlere ulaştırırlardı. Kâhinler de bu bilgileri değişik kılık ve kalıplara
    sokarak insanlara aktarırlardı.
    Gökyüzü meleklerin koruması altına alınmış; şeytanların meleklere
    yaklaşması engellenmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bu durum
    şöyle açıklanmaktadır: “Biz yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik.
    Ve (göğü), itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak
    için (yıldızlarla donattık). Onlar, (şeytanlar), Mele-i A’lâyı (melekler
    topluluğunu) dinleyemezler; her taraftan atılırlar, kovulurlar.
    Onlar için sürekli bir azâb vardır. Yalnız (meleklerin konuşmalarından)
    bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev takib eder.” 459
    Bu konuyla ilgili olarak ibn Abbas (r.a.) şöyle buyurmaktadır:
    “Melekler buluttan inerler, işlerini kendi aralarında görüşürler. Bu
    arada şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar. İşittiklerini kâhinlere gizlice
    ulaştırırlar. Bu haberlerle beraber kendileri de yüzlerce yalan
    uydururlar.” 460
    Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen âyetler, hadisi şeriflerle daha bir
    açıklık kazanıyor. Olay daha iyi bir biçimde aydınlanıyor.
    Kâhinler, anlatımlarında genellikle şairâneliği, kısa ve özlü
    konuşmaları, secili kelimeleri tercih ederler. Peygamberimizin bir
    458 el-Mâide. 3/90
    459 es-Sâffat, 37/6-10
    460 Ahmed b. Hanbel, I, 274
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    hadisinde bu konuya işaret edilmiş ve şöyle bir olay anlatılmıştır.
    Hüzeyl kabilesinden iki kadın birbirleriyle kavga ederler. Birisi diğerine
    taş atar. Kendisine taş atılan kadın hâmile olup, karnındaki
    çocuğunu kaybeder Olay peygamberimize anlatılır. Peygamberimiz
    de kadının ölen çocuğunun diyetinin ödenmesine karar verir.
    Suçlu kadının velisi duruma itiraz eder: “Ya Rasûlallah! Henüz yemeyen,
    içmeyen, söz söylemeyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle
    nasıl mahkum olurum. Bunun benzeri hüküm batıl olur” der.
    Peygamberimiz, adamın seçili konuşmasına dikkat çekerek onun
    hakkında “bu adam kâhinler zümresindendir” buyurur. 461
    Sihirbazlık, remilcilik, müneccimlik, kahinliği birbirine karıştırmamak
    gerekmektedir. Bunlar, her ne kadar birbirlerine yakın
    şeylerse de aralarında farklılıklar vardır. İslâm dini bunların hepsini
    reddetmiş ve yasaklamıştır.
    Kâhin bir meseleye hükmederken, vereceği karara razı olmaları
    için her iki taraftan teminat (ücret) alırdı. Kâhinin kararı kesin
    olmasına rağmen, yerine getirilmesi zorunlu değildi. Haliyle
    bu karar örfî hukukun (töre hukukunun) belirlediği bir karardır.
    Örfi hukukun belirlemesinde mal ve oğulların etkisini düşünürsek,
    kâhinin vereceği hükümlerin kimin yararına olduğu ortaya çıkar.
    Çünkü Kâhin yaptığına karşılık ücret alırdı. Mal ve oğulları daha
    çok olanın vereceği ücretin fazla olacağı bellidir. Böylece ezilen
    insanlar yine malum, yine mahkumdur. Zâlimler zulümlerini meşrulaştıran
    kurumları çağlar boyu sistemli bir şekilde geliştirmişlerdir.
    Bu kurumlar asırlar önce nasıl bir işlev görüyorsa, simdi de
    aynı işlevi görmektedirler. 462
    Kam: Bk. Şaman
    Kapitalizm: Batı dünyasında feodalizmin çöküşünden bu yana
    egemen olan ekonomik sistem. Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest
    Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişinin Ekonomisi adlarıyla da anılır.
    Liberal sistem, serbest ticaret, karma ekonomi deyimleri de kapitalizmi
    belirtir. Kapitalist ekonominin temel özelliği üretim araçlarının
    büyük çoğunluğunun özel ellerde bulunması ve üretimle
    gelir bölüşümüne önemli ölçüde piyasaların işleyişinin yön vermesidir.
    Kökleri ilkçağa kadar uzanan kapitalizm Ortaçağın sonlarına
    doğru Avrupa’nın belirli bölgelerinde gelişmeye başladı. Ancak
    bir sistem olarak yerleşmesi onaltıncı yüzyıldan sonra gerçekleşti.
    461 Buhârî, Tıbb, 46; Müslim, Kasâme, 36; Ebû Dâvud, Diyât, 19
    462 Cemil Çiftçi, Şamil İsl. Ans.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 147 -
    Onaltı, onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda İngiliz kumaş sanayisindeki
    büyüme kapitalizmin gelişimini hızlandırdı. Kapitalizm öncesi
    sistemlerde üretimin tüketimi aşan bölümünün üretim kapitalitesinin
    genişletilmesi amacıyla kullanılmasıyla ayrılıyordu. Birçok
    tarihsel etmen de bu gelişmeyi pekiştirdi. Onaltıncı yüzyıldaki reform
    hareketinin çabasını aşağılayan geleneksel ahlâkın etkilerini
    kırarken çok çalışma ve tutumlu olmaya da dini bir temel kazandırdı.
    Artık ekonomik eşitsizlik zenginlerin de ahlâklı olabileceği
    gerekçesiyle rahatça savunuluyordu.
    Kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan diğer bir etmen de
    Avrupa’da değerli maden arzındaki artış ve bunun sonuncunda
    fiyatların yükselmesi oldu. Bu dönemde fiyatlar ücretlerden daha
    hızlı arttığından enflasyondan en çok sermaye sahipleri yararlandı.
    İlk kapitalistler (1500-1750) Merkantilist dönemde güçlü ulusal
    devletlerin ortaya çıkmasında da yararlandılar. Bu devletlerin izlediği
    ulusal güçlenme politikaları bir örnek para ve hukuk sistemleri
    gibi iktisadi gelişme için gerekli temel toplumsal şartların
    oluşmasını ve sonuç olarak ağırlığın devletten özel teşebbüse kaymasını
    sağladı.
    İngiltere’de onsekizinci yüzyılda kapitalist gelişmenin odağı
    ticaretten sanayiye kaydı. Önceki yıllarda sağlanan sermaye birikimi,
    Sanâyi Devrimi sırasında teknik bilginin sanayiye uygulanması
    yolunda kullanıldı. Adam Smith (1723-1790) “Ulusların Zenginliğinin
    Nedenleri ve Kaynakları Üzerine bir inceleme” adlı eserinde
    klasik kapitalizmin ideolojisini ortaya koydu. Smith, toplumların
    gelişmesini Marksist kurama benzer biçimde çeşitli aşamalara ayırıyordu.
    Buna göre toplumlar avcılık, göçebeliğe dayalı tarım, feodal
    çiftçilik ve ticari karşılıklı bağımlılık aşamalarından geçerler.
    Her aşamanın kendine özgü kurumları vardır. Sözgelimi avcılık
    aşamasında mülkiyet olmadığı için adlî kurumlara gerek yoktu.
    Ama toplumsal çevrenin büyümesiyle birlikte düzenli orduların
    yanısıra özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasını aracı
    olarak devlet kurumu gelişti. Böylece daha karmaşık bir örgütlenme
    ortaya çıktı. Ücretleri loncaların yerine piyasaların belirlediği,
    özel girişime devletçe konan kısıtlamaların kalktığı son aşama ise
    sonradan serbest rekabet kapitalizmi olarak adlandırılan “kusursuz
    özgürlük” aşamasıdır. Bu aşamada bireylerin tutkuları doğrultusunda
    kendi durumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyetlerini
    toplumsal bakımdan yararlı sonuçlara dönüştüren mekanizma rekabettir.
    Örneğin bireylerin rekabete dayalı mücâdelesi sayesinde
    malların fiyatları, geçici sapmalar dışında üretim maliyetini denk
    düşen doğal düzeylerde oluşur. Ulusal servet ise toplumun üç ana
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    sınıfını oluşturan işçiler, toprak sahipleri ve sanayiciler arasında
    gene ortak yararı en yüksek düzeye çıkarılacak biçiminde ücret
    rant ve kâr olarak bölüşülür. Dolayısıyla kendi kendine işleyen ve
    kendini sürekli olarak düzelten piyasa mekanizması devlet müdahalesi
    olmadan toplumsal düzenliliği sağlar. Bireylerin kendi
    çıkarları peşinde koşması ulusal zenginliği de artırır. Ekonomideki
    üretkenlik artışının temeli ise emeğin iş bölümüdür. Bireyler işbölümü
    sayesinde bir yandan kendi verimliliklerini artırırken aynı
    zamanda toplumsal üretkenliğin de artmasına katkıda bulunur.
    Rekabetçi sistemin isleyişini engelleyecek ayrıcalıklara ve devletin
    müdahalelerine izin verilmediği sürece ulusal zenginlik durmadan
    büyüyecek, toplum kendiliğinden en iyi noktaya ulaşacaktır.
    Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’nın feodalizmin kalıntılarını
    silip süpürmesinden sonra Smith’in önerdiği politikalar
    giderek daha çok uygulamaya konuldu. Ondokuzuncu yüzyılda
    siyasal liberalizmin başlıca politikaları serbest ticaret, sağlam para
    (altın standardı), dengeli bütçe ve sosyal yardımların son derece
    kısıtlı tutulması biçiminde kendini gösteriyordu.
    I. Dünya Savaşı kapitalizmin gelişmesinde bir dönüm noktası
    oldu. Savaştan sonra uluslararası piyasalar daraldı, altın standardının
    yerini uluslararası para birimi aldı, bankacılık alanında
    hegemonya Avrupa’dan ABD’ye geçti, Afrika ve Asya ulusları sömürgeciliğe
    karşı başarılı mücâdelelere giriştiler ve dış ticaretin
    önündeki engellere yenileri eklendi. 1929 Büyük Bunalımı pek
    çok ülkede devletin ekonomiye karışmamasını öngören kapitalizmin
    ünlü “bırakınız yapsınlar” politikasına son vererek bir süre
    kapitalist sistemin geleceğine ilişkin şüpheleri artırdı. Ama II. Dünya
    Savaşı’ndan sonra Amerika, Avrupa ülkeleri ve Japonya’daki
    başarısı sistemin yaşama gücünü sürdürdüğünü göstermekle kalmayarak
    Son yıllarda doğu bloğu ülkelerini de etkileyerek komünizme
    karşı sürdürdüğü rekabette önemli ölçüde başarı kazandı.
    Günümüzde en yaygın ve güçlü ekonomik sistem durumundaki
    kapitalizm, felsefi temelleri, kuralları, amaçları ve sonuçları
    bakımından İslâm’ın tam karşısında yer alır. Kapitalizmin temelini
    maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biricik amaç maddî zenginliğe
    ulaşmak ve bunu dilediğince tüketmektir. Bu amaca ulaşmak
    isteyen bireye sınırsız bir özgürlük tanır. Bu nedenle aşırı ölçüde
    bireycidir. İnsan ve toplum hayatında belirleyici olarak kabul
    ettiği tek ilke piyasa şartları ve rekabettir. Fırsatçılık ve acımasızlık
    ise onun ahlâk kurallarıdır. Hep daha çok kâr yapmaya yönelttiği
    insanlar tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamalıdır. Bütün
    bunlar kapitalizmi insanlık dışı bir sistem durumuna götürmüştür.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 149 -
    Bireye tanıdığı sınırsız özgürlük ve kabul ettiği “bırakınız yapsınlar”
    kuralı doğal olarak en çok sermaye sahiplerinin işine yaradığı
    için büyük kitlelerin yoksullaşmasına, sömürülmesine yol açmıştır.
    Kapitalistin doymak bilmeyen mülkiyet tutkusu kapitalizmi, sınırlarını
    aşarak dünya ölçüsünde yayılmaya ve özellikle yoksul ülkelerin
    doğal kaynaklarını yağmalamaya götürmüştür. Bu nedenle
    kapitalizm İslâm gözünde zulmün ve sömürünün ortadan kaldırılması
    gereken başlıca nedenlerinden birisidir. 463
    Kapitol: İtalya’da kutsal kabul edilen dağ. Eski Romalıların
    putlarının bulunduğu dağın adı.
    Karnaval: Kötü ruhları kaçırmak için korkunç maskeler takma
    töreni. Hıristiyanların büyük perhizinden önce yapıldığı için, İtalyanca
    et kaldırmak anlamına gelen carnelevare kelimesinden türetilmiştir.
    Kaynağı hıristiyanlıktan çok öncedir. Güneş ışınlarının
    bir süre gökte hapsedildikten sonra yeniden özgür bırakıldıkları
    inancıyla ilgilidir. Karnavalda kullanılan hayvan maskeleri, aynı
    zamanda, hayvanlara tapanlardan hıristiyanlığa geçmiş bir putperest
    geleneğidir.
    Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma,
    gizli olanı meydana çıkarma, sezme, tahmin etme. Tasavvufta;
    a) Perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları
    yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olmak. Mükâşefe, beden ve
    his perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyr edilmesi. b) İlham.
    Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Bu bilgi ya İlâhî hitabı
    işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek sûretiyle elde
    edilir. c) İbn Arabîye göre velîler, bilgileri peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler
    kesin bilgi verir. Sûfîlere göre maddî ve duyulur âlemden gelen
    tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine engel olan bir perde
    (hicâb) oluşturur. Riyâzet ve tasfiye ile bu perde kalkınca gayb,
    ayân-beyân olarak görülür. Bu perdenin açılmasına, yani kalp gözünün
    açılmasına keşf denir. Keşf-i zamâir: Bir velînin başkalarının
    kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşf-i ahvâl-i kubûr:
    Bir velînin mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini
    bilmesi.
    Kırklar: Ricâlu’l-gayb veya gayb erenlerden 40 velî.
    Kıtmîr: Köpek. Ashâb-ı Kehf’in köpeği. Tasavvufta; sûfî olmadığı
    halde, sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir.
    Dervişler ve müridler bir köpek sadâkatı ile şeyhlerinin kapısında
    463 Ahmet Özalp, Şamil İsl. Ans.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler. M. Bahâeddin Nakşbend,
    Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu ibârenin yazılmasını
    emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, / Eğer Hakk’a yakın olmak
    istersen. / Zira arslanlardan daha şereflidir. / Geylânî’nin kapısındaki
    köpek.”
    Komünizm: Özel mülkiyetin kaldırılmasına ve servetin ihtiyaçlara
    göre paylaştırılması anlayışına dayalı toplumsal düzen ya da
    siyasal sistem. Önceleri ütopik bir kavram iken Marx ve Engels’in
    birlikte oluşturdukları bu dünya görüşü için tarafından yeniden
    yorumlanarak siyasal bir program haline getirildi. Bu nedenle
    Marksizm ya da Marksizm Leninizm de denilen Komünizm giderek
    Marksist-Leninist ilkelerden hareketle komünist bir toplum
    oluşturmayı amaçlayan tüm siyasal hareketleri de belirtmektedir.
    Batı düşüncesinde komünist düşüncenin kökleri çok eskilere
    uzanır. Üretim araçlarının toplumun mülkiyetinde olduğu, sınıfların
    ve devletin tümüyle ortadan kalktığı bir toplum ütopyası eski
    zamanlardan beri insanları etkilemiştir. Eski çağlarda bazı dini
    grupların oluşturdukları komünist topluluklar olduğu bilinmektedir.
    Thomas More ve Johan Andreae gibi ütopyacı yazarlarda da
    komünist bir toplum tasarısının izleri görülür. 19. yüzyılda ABD’de
    oluşturulan, İndiana’daki New Harmoni (Yeni Uyum- 1825) ve
    Massachusetts’teki Brook Çiftliği (1841-47) gibi kimi sınıfsız topluluklar
    ütopyacı amaçlar taşıyordu.
    Komünizm, Karl Marx ve Frederich Engels’in 1847-48 yıllarında
    birlikte yazdıkları Komünist Manifesto ile yeni bir anlam kazandı.
    Maddecilik üzerine kurulu bir dünya görüşünü ve siyasal
    programın ilkelerini içeren yeni anlamıyla komünizmin temelini
    diyalektik ve tarihsel maddecilik anlayışı oluşturur. Diyalektik
    maddeciliğe göre evrenin özünü madde oluşturur. Evren öncesiz
    (ezeli) ve sonrasızdır (ebedi). Maddî dünyamız dışında başka bir
    dünya yoktur, olması da mümkün değildir. Evren dışında bir yaratıcı
    güç, Allah da yoktur. Evren ve insan Allah tarafından yaratılmamış,
    tersine Allah insanın bir yanılsamasının ürünü olarak
    varsaydığı bir varlıktır.
    Maddî dünyaya egemen olan birtakım değişmez kanunlar
    vardır. Bunlar bağlılık, hareket, evrim ve çelişkidir. Evren özü bakımından
    bir birlik içinde bulunduğundan içerdiği tüm nesne ve
    olaylar da birbirine bağlıdır, yalnız başlarına açıklanmaları mümkün
    değildir. Bu bağlılık kanunu gereği olaylar karşılıklı bir etkileşim
    içindedirler. Evrendeki olaylar sürekli bir hareket ve evrim
    içindedirler. Bu hareket ve evrim, nesne ve olayların özünde
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 151 -
    varolan çelişkiden kaynaklanır. Çelişkiler sürekli bir çatışma doğurur
    bu da nesnelerin ve olayların hareketine ve evrimine neden
    olur. Başka bir deyişle tabiat ve tarihteki belirleyici süreçler kendi
    içlerindeki karşıtlık ilişkileri yoluyla oluşur. Bütün olaylar ancak bu
    maddî temelli ilişkilerle açıklanabilir.
    İnsanlık tarihinin belli başlı dönemleri üretici güçlerin belli
    bir eşiğine bağlı olarak ortaya çıkan üretim tarzlarının ortaya
    çıkardığı üstyapılara göre adlandırılır. Buna göre insanlık tarihi
    beş temel aşamadan oluşmaktadır. Bunlar ilkel komünizm, köleci
    toplum, feodalizm, kapitalizm ve komünizm aşamalarıdır. Ne var
    ki kapitalizmin ortadan kalkmasından hemen sonra komünizm
    gerçekleşemez. Bu nedenle bir geçiş dönemi gereklidir. Bu geçiş
    dönemi sosyalizm dönemidir. Sosyalizm dönemi kapitalist sömürücü
    sınıfın ortadan kaldırılmasıyla başlar ve komünist toplumun
    üzerinde yükseleceği temeller atılır. Bu aşamada özellikle üretimin
    artırılması için çalışılır. Çünkü komünist aşamada uygulanacak
    olan “herkese ihtiyacına göre” kuralı ancak bolluk durumunda
    uygulanabilir.
    Marksizm-Leninizm anlamında komünizm birer üstyapı kurumu
    olarak gördüğü din, ahlâk ve aile konularındaki görüşlerini de
    maddecilik anlayışı doğrultusunda belirler. Buna göre din, insanların
    hayatında egemen olan dış güçlerin vehme dayalı bir yansımasıdır.
    Kimi yeryüzü güçleri bu yansımada doğaüstü birtakım
    güçler halini alır. Kökeninde insanın doğayı ve doğaya egemen
    olan yasalar konusundaki bilgisizlik yatar. Bu özü nedeniyle din
    egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında etkili bir rol oynar.
    Ekonomik temelin yansımasından başka bir şey olmayan ahlâk kuralları
    da evrensel bir nitelik ve geçerlilik taşımaz. Kendini ortaya
    çıkaran temelle birlikte yok olmaya mahkumdur. Evlilik kurumu
    da tarihsel ve toplumsal şartların bir ürünüdür. Özel mülkiyetin
    ortadan kalktığı, çocukların bakımlarının ve eğitim giderlerinin
    toplumca karşılandığı komünist sistemde kadın ve erkeğin birbirine
    bağımlılığını gerektiren aile kurumu ortadan kalkacak, cinsler
    arası ilişki kişisel ve özel bir ilişki durumuna gelecektir.
    Bir felsefe, bir dünya görüşü ve siyasal bir hareket olarak komünizm
    ile İslâm tam bir karşıtlık içindedir. Bu karşıtlığın temelinde
    evreni vareden yaratıcı güç konusundaki farklı inançları yatar.
    İslâm’a göre evreni ve insanı Allah yaratmıştır. Komünizm ise evreni
    ve insanı maddenin, Allah’ı da insanın yarattığını söyler. İslâm
    evrenin işleyiş yasalarını, insan ve toplum hayatını düzenleyen kuralları
    Allah’ın koyduğuna inanırken komünizm tüm olayların belirleyicisi
    olarak maddenin diyalektik yasalarını kabul eder. İslâm’a
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    göre insan içinde İlâhî bir öz taşır ve dünyaya Allah’ın halifesi sıfatıyla,
    maddî dünyaya egemen olan ilâhi düzeni insan ve toplum
    hayatında da egemen kılma göreviyle gelmiştir. Komünizm
    ise insanın özünün madde olduğunu maddî çevrenin bir ürünü
    olarak var olduğunu ve maddenin diyalektik yasalarına uygun biçimde
    iradesizce hareket eden bir araç olduğunu savunur. Kısaca
    İslâm ve komünizm insanın önünde açılan ve ancak birinin inkarı
    ile diğerini kabul etmenin mümkün olabildiği iki karşıt yoldur.
    İkbal’in deyişiyle hem İslâm, hem de komünizm insandan sözeder
    ve onu kendine çağırır. Ama komünizm insanı Allah’tan toprağa
    çekmek için sancılanırken İslâm tersine topraktan Allah’a yükseltmek
    amacını güder.
    1991 yılına girerken komünizmin düşünce ve devlet sistemi
    olarak iflas ettiği; buna öncülük eden Sovyetler Birliği tarafından
    pratiğiyle birlikte ilan edildi. İnsanlığa mutluluk getiremeyen bu
    ilkel düşünce bir yüz yıl dahi varlığını sürdüremeden sona erdi. 464
    Konfüçyüs: Konfüçyüs (Kung Fu-Tzu), M.Ö. 551-479 yılları arasında
    yaşadı. Şimdiki Şangtung’un bir kısmı olan Lu eyaletindeki
    Tsou’da doğdu. Ailesi ve ecdâdı hakkındaki bilgimiz sonraki kaynaklara
    dayanır ve kesinlik taşımaz. Üç yaşında babasını kaybetti.
    Hayatının ilk yılları büyük zorluklarla geçti. Onbeş yaşından itibaren
    kendisini ilme adadı. Ondokuz yaşında evlendi ve iki çocuğu
    oldu. Yirmiyaşında öğrenci yetiştirmeye başladı. Siyasete de ilgi
    duyuyordu. Eski hakimlerin fazilet ve meziyetlerini yorumlayarak
    ülkesine barış ve iyi yönetimi getirebileceğine inanıyordu. Onun
    yönetimde ideali, insanların iyiliğine, insan tabiatının özündeki
    sâfiyete, güvene, örnek yaşamanın gücüne dayanıyordu. Ancak
    entrikasız siyaset o devirde de yürümediğinden o kendi mizacına
    uyanı yaptı, öğretti ve eğitti. Öğrencileri sevgi ve sadakatle
    kendilerini ona vakfediyorlar, ondan tarih, edebiyat, felsefe ve
    ahlâk öğreniyorlardı. Elli yaşlarında iken ona devlet meclisinde bir
    görev verildi. Daha sonra onüç sene bir saraydan ötekine, fikirlerini
    uygulayacak bir hükümdar aradığı bir sürgün devresi geçirdi.
    Lu’ya geri döndüğünde artık cesareti kırılmıştı, ayrıca en gözde
    öğrencisinin ölümü onu derinden derine sarstı. Ölümünden önce
    kendini yine öğrencilerine vakfetti.
    Konfüçyüs her ne kadar bir ahlâk eğitimcisi olarak gözükse
    de onun diğer bir yönü devrinin dinî âyin ve törenlerine önem
    vermesi, her şeyi idare eden bir İlâhî inâyete büyük bir bağlılık
    göstermesi idi. O, Göğün Rabbi anlamında Tien denilen bir Yüce
    464 Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 153 -
    Varlıkla irtibatlı bulunduğundan bahsetmişti. Tien, insanlar ve
    bütün varlıkların kaderini tayin eden kudrettir. Bütün insanların
    takip etmesi gereken göğün yol ve nizamı, “Tao” kavramı onda
    da vardır. Bütün bunların yanında Konfüçyüs samimiydi, prensiplere
    sadakat, irfan ve iyi karaktere büyük önem atfetti. O, bütün
    beşeri münasebetlerde iç temizliğini esas aldı. Her insanın, irfan,
    aşırılıklardan uzak olma, doğruluk, vefa ve edeple asalete ulaşabileceğini
    söyledi. O, Çin’in âile toplum ve siyasi hayatında uygulanmasını
    gerekli gördüğü ahlâkî prensipleri yerleştirmeye çalıştı.
    Konfüçyüs’ün Çiyu-fu’da ölümünden sonra mezarı bir ziyaret
    yeri oldu. Adına her şehirde tapınaklar yapıldı. Onun ahlâkî-siyasi
    telkinleri gittikçe artan bir kabule mazhar oldu. Şöhreti her tarafa
    yayıldı. Öğrencileri onun ve önceki Çin hakimlerinin söylediklerini
    iki koleksiyonda topladılar (beş klasik, dört kitap). Topluluk, “Juçiya”
    (edipler, bilginlerin telkinleri) diye nitelendirilen bir hareket
    oluşturdular. Konfüçyüsçülük, Han Hânedanından (M.Ö.206-
    M.S.225) İmparator Vu-ti (M.Ö.140-M.S.87) zamanından itibaren
    1912’ye kadar Taoizm ve Budizm’in hakim olduğu devreler dışında
    bilgin sınıfının resmi kültü olarak devlet dini oldu. Başta İmparator,
    her bölgenin sivil ve askeri temsilcileri, bilginler ve öğrencilerle
    birlikte büyük törenler düzenleyerek senede iki defa (ilkbahar ve
    sonbahar ortasında) ona hediyeler sundular. Ayrıca ayda iki defa,
    dolunayda ve yeniayda da ona hediyeler sunuldu. Bu arada dînî
    musikî de bu törenlerde ihmal edilmedi. Konfüçyüs’e saygı bir ara
    o kadar aşırılaştırıldı ki 1382’de imparator, Konfüçyüs’ün tasvirlerinin
    tapınaklarda bulundurulmasını yasaklamak zorunda kaldı.
    Bununla beraber Çin geleneğine uyularak yine de onun ve dört
    büyük öğrencisinin ata tabletleri şeref köşesinde bulunduruldu.
    Çin’de Cumhuriyetin kurulmasıyla Gök kültü kaldırıldı. Mao
    devrinde Konfüçyüsçülüğün kitapları yakıldı, Konfüçyüs unutturulmak
    istendi.
    Konfüçyüsçülüğün bir din mi, yoksa sadece bir ahlâk sistemi
    mi olduğu konusunda tartışmalar vardır. Konfüçyüsçülüğün bir
    tapınak teşkilatı, bir ruhban zümresi, mecburi bir âmentüsü veya
    akîdesi yoktur. Bununla beraber bir Yüce Tanrı inancı, bir kurucusu,
    bir kutsal kabul edilen metin kolleksiyonu vardır. Konfüçyüsçülük
    Çin’in millî bir dinidir. Son yediyüz yıldır Çin’de üç büyük din
    geniş ölçüde bir halk dini oluşturmuştur. 465
    465 Ed.S.C.F.Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London 1970,
    s.203-205; Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ankara 1988,
    s.51-54. (Günay Tümer, Şamil İslâm Ans.)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 154 -
    Kral salonu: Yahova şahitlerinin kilise yerine oluşturdukları
    toplantı ve ibâdet salonu.
    Kul ve Kulluk: 466
    Kurşun Dökmek: Nazar isâbetinden kurtulmak için uygulanan
    yöntemlerden biri de, kurşun veya mum döktürülmek, nefesi
    keskin hocalara(!) okutulmaktır. Bazı yörelerde de “tuz çatılmak”,
    “un yakılmak”, “üzerlik otu yakılarak dumanı ile tütsülenilmek”
    çare olarak görülmektedir. En yaygın olan uygulama, kurşun veya
    mum dökme âdetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır: Nazar isâbet eden
    hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur.
    Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde
    su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten
    sonra oradakiler hep beraber: “Kem göz çatlasın, Nazar
    eden patlasın” diye bedduâ ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak
    nazarlık otu, üzerlik otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir.
    Bu esnâda çabuk çabuk şöyle söylenir: “Üzerliksin havâsın / Her
    dertlere devâsın / Ak göz, kara göz / Mavi göz, elâ göz / Hangisi
    nazar etmişse / Onların nazarını boz.” Şu tekerleme de söylenilmektedir:
    “Elemtere fiş / Kem gözlere şiş / Üzerlik çatlasın / Nazar
    eden patlasın!”
    Bunların ne kadar gülünç, ama aynı zamanda trajik olduğu,
    insanımızın ne denli câhiliyye uygulamalarına kapılarını açtıklarını,
    kafalarını ve gönüllerini hurâfeyle kirlettiklerini gösteren uygulamalardır.
    Kutb (kutub): Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst
    taşın dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta; a) En büyük velî, b)
    Her zaman, âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi (Kâşânî).
    c) Kutub, âlemin rûhu, âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun
    çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder. Yani her şeyi o
    idare eder.467 Kutbu’l-aktab: Kutubların kutbu, kutbu’l-ekber: En
    ulu kutub. Kutbu’l-irşâd: Rehber kutub. Tasavvufta; Her üç terim
    de halkı irşad etmek ve hidâyete erdirmek işiyle görevli velî anlamına
    gelir. Bu velî, arştan ferşe kadar tasarrufta bulunur.
    Kutup, özellikle Bektâşîlikte, en yüksek derecedir. Kutb kelimesi
    Arapçadır ve dönen bir tekerleğin dingilini dile getirir. Tasavvuf
    anlayışında da, nasıl tekerlek bu kutb’un çevresinde dönerse
    evrenin de kutbun çevresinde toplandığı ve ona bağlı bulunduğu
    kastedilir.
    466 Bak. Abd ve İbâdet
    467 Tehânevî, II/1268; İbn Arabî, Fusus, 39, 73
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 155 -
    Kuzah: Eski Arapların fırtına tanrısı. Arapların çok eski bir tanrısıdır.
    Şeytan adıyla da anılır. Dolu tanelerinden olan oklarını atar,
    yayını bulutlara asarmış. Bundan ötürü bulutlarla ilgili meleklere
    de bu ad verilmiş.
    Kült: Tapım. Batı dillerinde tapım demektir.
    Kybele: Cybele (Sibel) de denir. Anaerkil Anadolu halklarının
    en eski ve en büyük ana tanrıçasıdır. Frigya ana tanrıçası olduğu
    gibi, aynı zamanda Anadolu’dan gelip geçmiş bütün gayr-i Müslim
    ulusların baştanrıçası olan Kybele’nin tapımı, hemen bütün
    dünyaya yayılmıştır. Çeşitli toplumlar, farklı adlar vermiş, onun yaratıcı
    ve doğurucu özelliğine inanmıştır. Hititler ona Kupapa derler.
    Yunanistan’da Artemis demişlerdir. Güneyde Hubel adıyla anılır.
    Câhiliyye Araplarının meşhur putlarından birinin adıdır Hubel.
    Romalıların Venüs’ü, Suriye’lilerin Lât’ı da odur. Verimlilik, bolluk
    ve bereket tanrıçası olarak inanılırdı. Cybele’nin şehir surlarını ilk
    yapan olduğu ve aslanlar tarafından çekilen bir makam arabası
    sürdüğü söylenir. 468
    Laiklik: Rûhânî olmayan demektir. Kültürümüze daha çok lâ
    dinî şeklinde geçmiş olan laik terimi, din dışı olan, belirli bir dinle
    ilişkisi olmayan ya da dine ait olmayan anlamına gelmektedir. Hıristiyanlıkta
    ise kilise hiyerarşisinde yer almayan keşiş ya da râhip
    olmayan kimse için bu terim kullanılır. Dünyevî talebi bulunmayan,
    yani şeriatini hâkim kılmak, şeriatine uygun hukuk, iktisat, ahlâk,
    devlet, sosyal hayat, toplumlararası ya da devletlerarası ilişkileri
    bulunan bir sistemi hâkim kılmak ve bunu insanlığın istifadesine
    sunmak talebi, gayreti, cehd ve cihâdı olmayan bir İslâm, yani tevhidi
    Allah’ı bir tanımaya indirgemiş ve diğer yönleriyle içi tümüyle
    boşaltılmış, hıristiyanvari bir kimliğe büründürülmüş; dünyayı Sezarlara,
    tiranlara, tâğutlara, laiklere, demokratlara terk etmiş bir
    İslâm anlayışı, teori olarak topluma kabul ettirilmekte ve pratikte
    gerçek dinin hâkim olmasına müsaade edilmemektedir. Câmileri
    kileseye, Diyânet memuru imamları papaza, hayata bakışı hıristiyanlığa
    benzetilen bir din... 469 Böyle bir İslâm, Allah’ın dini olan
    İslâm değildir. Böyle bir İslâm’ın Allah’ın Rasûlüne gönderdiği ve
    sahih olarak bize kadar nakledilerek gelmiş İslâm’la ilgisi yoktur.
    Böyle bir İslâm’ın, adından başka İslâm’la en ufak bir ilgisi bulunamaz.
    Ancak, “her türlü sapıklık ve saptırmaya rağmen, Allah’ın
    Dini’ni doğru olarak anlayan ve doğru şekilde ortaya koyan bir
    468 Bak. Hubel
    469 Geniş bilgi ve örnekler için bkz. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman
    Dilipak, İşaret Ferşat Y..
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 156 -
    kesimin kıyâmete kadar varlığını sürdüreceğini, onlara muhâlefet
    edenlerin, hak yol üzere bulunan bu kesime asla zarar vermeyeceğini”
    müjdelemektedir Yüce Peygamberimiz. Allah’tan, bu hayırlı
    zümreyi her geçen gün güçlü kılmasını ve bizleri bunlardan eylemesini
    niyaz ederiz.
    “Laik” (laic), din adamları sınıfı dışında kalan; “laiklik” de, dinin
    ya da din adamları sınıfının devletteki nüfuz ve etkinliğini
    uzaklaştırmayı esas alan siyasal düzen demektir. İlk anda laiklik,
    yalnızca siyasal boyutu olan bir yaklaşım olarak görülüyorsa da,
    herhangi bir düzen ve sistemin tek boyutlu olarak pratikte var olmasına,
    varlığını sürdürmesine imkân yoktur. İnsan, ruh ve bedeniyle,
    düşünce ve duygularıyla, yapıp ettikleriyle, zaaf ve meziyetleriyle,
    İç dünyası ve bu dünyasının kâinat ile olan ilişkileriyle, fert
    olarak ahlâkî, siyasî, fikrî ve amelî bütün ilişki ve yaklaşımlarıyla,
    ruhu ve kalbiyle, aklı ve vicdanıyla bir bütündür. Bu bütünün, hikmeti
    sonsuz Yaratıcımız’ın takdiri gereği kendi arasında muazzam
    bir dengesi, bir âhengi vardır.
    İnsanın güç ve imkânlarının değişik alanlar olarak görülüp
    farklı mekân, makam ve güçler arasında paylaştırılması, insanın
    görünmeyen keskin bir kılıçla biçilmesi, bölünmesi anlamına gelir;
    insandaki tevhidi bozar. Bununla birlikte böyle bir bölünmenin
    sonsuza kadar bu şekilde kalmasına imkân görünmemektedir.
    Yani böyle bölük pörçük bir hayat ve böyle bir anlayış fıtrî değildir.
    Laiklik, tezine uygun olarak dinin siyaset alanından uzaklaştırılmasının
    akabinde, insanın eğitiminde, ahlâkî ve siyasî ilişkilerinde,
    bunları düzenleyen hukukunda, kâinat ve hayat yorumunda, bilime
    yaklaşımda, sanatsal ve edebî yorumlarında... da ister istemez
    kendisini gösterecektir. Yani, bütün bu ilişkiler ve ilişkilerin dayandığı
    her türlü kurum da zorunlu olarak temel alınan bu siyasal
    teze uygun şekil alacaktır.
    Çünkü insanın bir bölümünü dünyevî saltanat ve siyasal otoritenin
    simgesi demek olan “Sezar”a teslim ederken; bunun dışında
    kalanını -artık ne kalıyorsa- Tanrıya teslim edip bu diğer bölümünün
    ilişkilerini onun buyruklarına göre düzenlemeye kalkışmasının
    imkânı yoktur. İnsan, bütünüyle ve her türlü ilişkisiyle, tek bir
    otoriteye teslim olmak zorundadır. Bunu ister açıkça ifade etsin,
    isterse de etmesin; ister durumun böyle olduğunun farkında olsun,
    isterse de olmasın, değişen bir şey olmaz. Yani “İnsanın içinde
    iki ayrı kalp olmadığı”470 gibi, onun hayatında da iki efendiye, iki
    zıt otoriteye yer yoktur. İnsanın fiilen böyle bir kaos yaşamaya
    470 33/Ahzâb, 4
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 157 -
    tahammülü olmadığından, pratikte de buna imkân olmadığından
    dolayı, dinin hayatın herhangi bir alanından uzaklaştırılmaya çalışılması,
    zamanla dinin hayatta en ufak bir fonksiyon icrâ etmemesi
    sonucuna kadar varmıştır. Hıristiyanlığın tarihi, bu iddianın
    tartışılmaz bir delili olduğu gibi, günümüz “İslâm dünyası” adı
    verilen ülkelerin durumu da bunun açık bir delilini teşkil etmektedir.
    Şöyle ki: Bu dünyada yer alan ülkelerin büyük bir çoğunluğunda
    laik uygulamalar sözkonusudur. Bunun resmiyette böyle
    olup olmaması, esas itibarıyla pratikte ciddî farklılıklar ortaya çıkarmamaktadır.
    Bu laik uygulamaların sözkonusu olduğu ülkelerde
    yaşayan insanların önemli bir bölümü, egemen düzeni ve
    uygulamalarını, onun benimsediği ve telkin ettiği dünya ve hayat
    görüşünü kabul edip onaylamakta, buna bağlı olarak, dinin emir
    ve hükümlerini umursamayan bir hayat sürdürmektedir.
    Bunlardan ayrı olarak, kendilerine dayatılan bu düzeni hiçbir
    şekilde benimsemeyen, kendi irâde ve istekleriyle düzenin hiçbir
    kural ve hükmünü yerine getirmemeye çalışan, içten gelen bir istekle
    itaat etmeyen ve boyun eğmeyen, aslı itibarıyla düzen karşıtı
    ya da muhâlifi büyük kitleler vardır. Bu kitleler, şu ya da bu
    şekilde laikliği reddeden söylemlerini herhangi bir şekilde ifade
    etmeye kalkıştıkları takdirde egemen düzenin yasal olsun olmasın
    her türlü engellemesine, zulüm ve terörüne, cezalandırmalarına,
    komplolarına, işkence ve her çeşit zulümlerine -kurulu düzeni korumak
    ve laikliğin elden gitmemesi adına- mâruz bırakılmaktadırlar.
    Kısacası, bu ülkelerde egemen düzenlerin baskı ve terörü
    altında yaşayan insanlar, pratiklerinde din ve dünya işlerini ayrı
    ayrı ele alıp değerlendirmemektedirler. Çünkü buna imkân yoktur.
    Devletler ve yönetimler de yalnızca devlet yönetimini dinin
    müdâhalesi dışında bırakmakla yetinmemekte, aksine, yeri geldikçe,
    gerek gördükçe dine müdâhale etmekte, dini kontrol altına
    almaya, yönlendirmeye çalışmaktadırlar.
    Laikliğin yalnızca siyasal bir çerçeve ve boyutunun bulunduğunu
    ileri sürmek, eğer bir kandırmaca değilse, asılsız bir iddiadan
    öte değildir. Sözün burasında ister istemez şunu da hatırlıyoruz:
    Laiklik, esas itibarıyla; din, akîde, düzen ve sosyal hayatın tümüyle
    Allah’tan alınması tezini teklif ve emr eden İslâm’ın tam karşısında
    yer almaktadır. Laiklik, Allah’tan başka varlıkların ulûhiyetini esas
    alan bir anlayış ve bir sistem olduğu halde; laikliğin dinsizlik anlamına
    gelemeyeceğini söyleyerek, hem laikliğin anlamını kaydıran,
    hem de işin içyüzünü bilmeyenlere sevdiren yaklaşımlar ve yorumlarla
    asıl laikliğin İslâm’da olduğunu ileri süren ve bunun için
    birtakım âyetleri hiç de ilgisi olmadığı halde delil diye gösterenler
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 158 -
    İslâm’ı saptırmakta, Hak Din’i tâğutî düzene koltuk değneği yapmaktadır.
    Belki iyi niyeti dolayısıyla bunun farkında değildir; ama
    vâkıa budur. Bu iki zıddın birleşebileceğini, bir kimsenin hem laik
    hem de müslüman olabileceğini iddia eden bazıları da müslümanları
    kendi siyasî yaklaşım ve emelleri doğrultusunda yönlendirmeye
    gayret etmekte, yani kurulu düzenin İslâm’la çatışan bir düzen
    olduğunun fark edilmemesini sağlamaya çalışmaktadır.
    Laiklik, esas itibarıyla şeytana ibâdetin genel adıdır. İslâm’ın
    ya da Allah’a ibâdet yolunun tam karşıtı ve İslâm dışı bütün beşerî
    sistemlerin ortak bir adıdır. İslâm dini dışında kalan ve Allah tarafından
    asla kabul edilmeyecek olan bâtıl dinlerin bir diğer unvanıdır.
    Bu bakış açısıyla konuya baktığımızda, laik düşüncenin kendisinin
    karşıtı olarak kabul ettiği ve din adamları sınıfının ya da
    bir hükümdarın yönetimi altındaki insanların, Allah’ın indirdiği
    şeriat dışında, kendi hevâsını tanrının irâdesi olarak telkin eden,
    kabul ettiren ve dayatan sistem olan “teokrasi” de bâtıl bir dindir
    ve sonuç itibarıyla şeytana ibâdetin birçok türünden bir çeşittir.
    Bu bakımdan teokrasi de Kur’ân-ı Kerim gözüyle laiklikle ve diğer
    bütün bâtıl din ve rejimlerle aynı kefededir. Teokrasi, kendini
    ilâh sayan veya tanrıların temsilcisi olarak görenlerin idaresidir.
    Meselâ Firavunların idaresi, teokrasidir. Laiklik, teokrasiye alternatif
    olarak ortaya çıkmış olsa da, aslında her ikisi de temelde aynı
    kaynağa, insanı tanrılaştırmaya dayanmaktadır.
    Kur’an, inanılan düzenin pratiğe yansımasını “ibâdet” diye
    adlandırmakta ve ibâdetin de ya Yüce Allah’a ya da O’ndan başka
    kime yapılırsa yapılsın, sonuçta şeytana yapılmış olacağını gâyet
    açık ve en ufak bir te’vile yer bırakmayacak şekilde ifade etmektedir.
    Cennetlikler cennete, günahkârlar da cehenneme girdikten
    sonra Yüce Allah, cehennemliklere azarlayıcı bir üslûpla şu şekilde
    hitap edeceğini bildirmektedir: “Ey Âdemoğulları, Ben size; ‘şeytana
    tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, yalnız Bana ibâdet
    edin; işte dosdoğru yol budur’ diye açıklamamış mıydım?”471 Laiklik de,
    diğer beşerî rejimler gibi şeytana ibâdet yollarından bir yoldur.
    Müslüman ise, “dini yalnızca Allah’a hâlis kılmakla ve yalnızca Allah’a
    ibâdet etmekle”472 yükümlüdür.
    İslâm’da Laiklik Yoktur: Laiklik, geniş ve basit tanımı ile dinin
    siyasal hayatın dışına itilmesi, din adamları sınıfının devletin
    siyasal hayatında din adına etkin olmalarının engellenmesi diye
    ifade edilecek olursa, peşinen şunu hatırlatmamız gerekmektedir:
    471 36/Yâsin, 60-61
    472 98/Beyyine; 5, 39/Zümer, 2-5
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 159 -
    Evvelâ İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının
    varlığı sözkonusu değildir. Dolayısıyla böyle bir sınıfın din adına
    siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif
    bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok
    ki, bu sınıfın icrâ edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun.
    İslâm inancına göre Allah her şeyi yaratandır. O, her şeyi bilendir.
    İnsanı yaratan olduğu gibi, her asırda, nelere muhtaç olduğunu,
    dünya ve âhirette mutlu olmasının nelere bağlı olduğunu tam
    ve en kâmil anlamıyla O bilir. Dolayısıyla O’nun insanların dünya
    ve âhiret mutluluğunun elde edebilmeleri için teklif ettiği düzen
    olan İslâm’da, dünya ve âhirette her bakımdan huzurlu olabilmeleri
    için insanların gerek duyabilecekleri her şey vardır. Bugün için
    gerek duymadıkları fakat zamanla ihtiyaç hissedecekleri şeyler de,
    günümüz müslümanları tarafından bilinse de bilinmese de, ellerinde
    bulunan Kur’an ve Sünnette yeteri kadarıyla mevcuttur.
    Kıyâmete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçları için de durum,
    aynen böyledir. Diğer taraftan, Kur’an’ın içeriğine gelişigüzel
    dahi olsa bir göz atılacak olursa, görülür ki, Kur’ân-ı Kerim müslümanların
    ibâdet ve âhiret hayatıyla ilgilendiği kadar, dünyadaki
    ilişkileriyle de ilgilenmiştir. Hatta dünyevî ilişki olarak değerlendirilen
    birçok alana dair açıklamaları, dinî ya da uhrevî ya da vicdanî
    olmakla nitelendirilen ilişkilere kıyasla daha etraflıdır.
    Elbette İslâm, bu hükümler arasında laik bir düşünüşün etkisi
    ile ayrım yapmaz, dünya işi, âhiret işi; din işi, devlet işi gibi ayırmaları
    kabul etmez. Çünkü Kur’an, bunların hepsinin aynı şekilde
    ve hepsine ayrım gözetmeksizin müslümanların aynı önemi vermelerini
    ve aynı gayreti göstermelerini istemiş ve hepsini birlikte
    uygulamaya geçirmelerini emretmiştir. O yüzden İslâm’da dünya
    işi, âhiret işi yoktur. Her şey ibâdet ve cihaddır; ya Allah’a ya
    da tâğuta kulluk. Siyâseti ibâdet, ibâdeti siyâset olan bir dindir
    İslâm. Dini devletten ayırdığınızda devlet dinsiz; devleti dinden
    ayırdığınızda din, devletsiz ve güçsüz olur. Dinle devlet, etle kemik
    gibidir. Devlet, vücut ise, din de o vücudun canıdır, ruhudur.
    Bu ikisini birbirinden ayırmak, insanı/İnsanlığı katletmektir,
    cinâyettir. Kur’ân-ı Kerim’de, meselâ miras hükümlerine, evlenme
    ve boşanmalara, alışverişe ve diğer akidlere, savaşa, suç ve cezalara
    dair açıklamalar, sözgelimi namaza ve hacca dair açıklamalara
    göre daha ayrıntılıdır. Ama hepsine riâyet etme gereği, aynı titizlik
    ve tâvizsizlikle vurgulanmaktadır. Kur’an’ın en azından bir
    defa, başından sonuna kadar ciddî bir şekilde anlamıyla birlikte
    okunması, bu sözün isbatı için yeterlidir. Durum bu iken, Kur’an’ın
    “Dinde zorlama yoktur” ilkesi ile “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 160 -
    gibi buyruklarının İslâm’ın da laikliği kabul ettiğine delil olarak
    gösterilmesinin, gaflet değilse, ancak ihânetle izahı sözkonusudur.
    Safça, riyâkârca veya bazılarının münâfıkça niyetlerle bu tür
    delillendirmelere kalkışmasının ilmî değerinden söz edilemez.
    Lât: Kur’ân-ı Kerim’de isminden bahsedilen 473 câhiliyye dönemi
    Arap tanrıçalarından birisidir. İslâm öncesinde Kâbe’de duran
    üç puttan biridir. Diğer ikisi Uzzâ ve Menât’tır. Allat kültünün Hicaz
    bölgesindeki uzantısıdır. Kült merkezi Tâif’te olan Lât, dört
    köşeli bir kaya parçasıyla temsil edilirdi. Lât kültü için yapılan ve
    Tâif Kâbesi diye adlandırılan bir kutsal bina da vardı. Araplar Teymullat
    (Lât âşığı) ve Zeydullât (Lât’ın yetiştirdiği) gibi şahıs isimleri
    de kullanırlardı. “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan
    ötekini, Menât’ı. Demek erkek size, dişi O’na öyle mi? O zaman bu, insafsızca
    bir taksim! Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden
    başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar
    ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine
    Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” 474
    Maddîyyûn: Maddeciler. Maddî kelimesinin çoğuludur.
    Âlemin başlangıcı olarak maddeyi kabul edip, maddenin ezelî ve
    sonsuz olduğuna inananlara, madde ve hareketi dışında her şeyi
    inkâr edenlere verilen addır. Maddîyyûna göre bu âlem atomlardan
    oluşan maddelerin rastgele hareket ve birleşmeleri sonucu
    kendiliğinden meydana gelmiştir. Bir yaratıcının eseri değildir.
    Madde, varlık âleminin aslı ve yaratıcısıdır. Onlara göre maddenin
    bölünebilirliği bir daha parçalanmayan ve değişmeyen atomda
    biter ki buna “cüz’ü lâ yetecezzâ” derler. Kuvvetsiz madde, maddesiz
    kuvvet olmaz. Demir gibi en katı cisimlerin bile içi sonsuz bir
    hareketle devinmektedir. Madde ve hareket her ikisi de ezelî ve
    sonsuz olduğundan bunların dışında bir yaratıcıya gerek yoktur.
    Maddeciler tabiat ötesindeki olayları ve varlıkları duyu organlarıyla
    bilinemediği ve deney dışında kaldığı için inkâr ederler. Dolayısıyla
    Allah ve ruhun varlığını da kabul etmezler. 475
    Marduk: Babil’in büyük tanrısı; yaratıcı tanrı. Aynı zamanda
    kralların rabbi, tanrıların çobanı, hukuk ve düzenin koruyucusu,
    yüce hekim ve yüce büyücü olarak da adlandırılan Marduk, aslında
    bir bitki tanrısıdır.
    Mars: Eski Roma’da savaş ve tarım tanrısı; Juno’nun oğlu; Remus
    ve Romulus’un babası. Kutsal hayvanları akbaba, ağaçkakan,
    473 53/Necm, 19
    474 53/Necm, 19-23 (Bak. Ellat)
    475 İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam, s. 362 Geniş bilgi için bak. Materyalizm).
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 161 -
    at ve kurt olan Mars’ın festivali Mart ayındaydı. Onun tarımsal
    karakteri için Mayıs ayında kutlamalar yapılırdı.
    Maske (Mask): Eski câhilî insanların dinî ve büyüyle ilgili amaçlarla
    yüzlerine taktıkları yüz kalıbı. Günümüz câhiliyyesinde hâlâ
    sürdürülen maske takma geleneği, çeşitli dinsel ve büyüsel amaçları
    kapsar. Kötü ruhların korkutulmasından, takılan maskenin
    gücünü elde etmeye kadar çeşitlenen bu amaçlar eski câhilî toplumların
    çeşitli tapım ve törenlerinde gerçekleştirilirdi. Maskeler
    totem hayvanlarını, tanrıları, ataları ve çeşitli doğaüstü varlıkları
    simgeler. Hıristiyanların karnaval törenlerinde taktıkları maskeler
    aynı ilkel câhiliyye geleneğin eğlence durumuna dönüştürülmüş
    çağdaş biçimidir.
    Başta Afrika ve Kuzey Amerika dinsel gelenekleri olmak üzere
    çeşitli şirk dinlerine bağlı kişiler, tanrısal varlıkları ya da ruhları
    temsil ettiğini düşündükleri maskeleri törenlerde başlarına maske
    takarlar. Bu maskeleri takan kişilerin ilgili ruhu taşıdığı düşünülür.
    Ve ona dokunmanın ya da onunla konuşmanın doğru olmadığına
    inanılır.
    Maskot: Uğur getirdiğine inanılan nesne. Genellikle bir insan
    ya da hayvandır; herhangi bir cisim de olabilir. Fransız halk dilinde
    büyücü anlamına gelen masco sözcüğünden türemiştir. Yine bu
    dilde mascoto kelimesi büyü anlamını dile getirir. Maskot bir çeşit
    iyilik getirici büyü kabul edilir.
    Masonluk: Uluslararası bir menfaat kuruluşu. Bünyesine özel
    vasıflı ve seçkin insanları alarak geniş bir teşkilatlanma içerisine
    giren masonlar, dünyanın hemen her yerinde seslerini ve etkilerini
    duyurmuşlardır.
    Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür.
    Bütün rütbelerini, sembollerini muharref Tevrat’tan almıştır. Giriş
    törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır.
    Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte
    ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer
    Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa, toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır.
    Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir
    kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma lanse etmeye çalışmaktadırlar.
    Masonlar yalnızca üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar
    Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle
    olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler. “Ritüellerimizde
    Tevrat’tan sayısız alıntılar mevcuttur.” 476
    476 Mimar Sinan, Sayı 47, s. 39.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 162 -
    Tevrat’ın, Yahudi ırkının bir ideoloji ve doktrin kitabı olduğunu
    öncelikle belirtmekte fayda vardır. Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki
    ismi Siyonizmdir. Siyonizm, Masonluk hep Tevrat’tan
    kaynaklanan felsefenin uygulamadaki örnekleridir.
    Bozulmuş ve değiştirilmiş Tevrat’ta Yahudi ırkının dünya milletlerine
    yapması emredilen vahşet ve katliam şekilleri ayrıntılı
    bir biçimde belirtilirken, gizli, dikkat çekmeyecek yöntemler de
    detaylarıyla anlatılmış, çeşitli yollar gösterilmiştir. Bu yöntemler
    uygulandığında milletler içten çökertilecek ve ne hedef alınan
    milletler bunu farkedebilecek, ne de olayların arkasında bir Yahudinin
    ismi duyulacaktır.
    Sadece kendi gizli kaynaklarında Yahudilikle ilişkileri anlaşılan
    Masonluk, işte Yahudiliğin Tevrat’ın telkinlerini aynen benimseyen
    ve gizli faaliyet gösteren kollarından biridir.
    Masonlar, Yahudilikle olan alâkalarını gizli tutmayı lüzumlu
    görmektedirler. Çünkü Siyonizm ile aynı amacın güdüldüğünü
    anlatarak faaliyet göstermek yerine, yardım kuruluşlarını paravan
    yapıp hayırsever kişiler görünümü altında bu amaca hizmet
    etmek kendileri açısından daha verimli sonuçlar doğurmaktadır.
    Masonluk, esas itibariyle Yahudi olmayan birtakım insanları
    bir gizli dernek çatısı altında toplayıp, eğiterek, onları herhangi
    bir sahada Yahudiliğe ve Yahudilik ideallerine hizmet eder hale
    getirmek için verilen bir tedris usulüdür.
    Siyonistler, Yahudilik kavramıyla beraber, Siyonizm hedeflerinin
    insanları ilk planda ürkütebileceğini düşünerek kendi tanımlamalarıyla,
    toplum içerisinde başarılı olmuş, meslek sahibi, zengin,
    saygılı kişilerle, kardeşlik, dostluk, barış gibi insanlara sıcak gelen
    kavramlarla Masonluk bünyesinde ve Rotary, Lions, Liones gibi
    kulüpler aracılığıyla çalışmalarını sürdüregelmişlerdir. Böylece
    hem Siyonist hedefleri ilk planda öne çıkarmamış olmak ve hem
    de Yahudi olmayan insanlar vasıtasıyla Yahudilik ideallerine hizmet
    ettirmiş olmak amacını gerçekleştirmişlerdir. 477
    Ütopist mahiyette insanlık, dünya vatandaşlığı, enternasyonalizm
    gibi kozmopolit ilkeleri benimsediğini iddia eden, ancak aynı
    teşkilat mensuplarını kardeş gören ve teşkilat içindekilere yardımcı
    olan; inanç ve vicdan hürriyeti mücâdelesinde bulunmakla
    beraber, Masonluk imanını benimsetmek isteyen; umumiyetle liberal,
    kapitalist, kendi inancına uymak şartıyla imtiyazlı; oligarşik
    olmakla beraber sözde demokrat görünen; ehliyet, liyakat,
    fazilet esaslarına, Mason kardeşliğini tercih eden; malî imkânları
    477 Ali Uğur, Masonluk, Soruşturma Dış Politika dergisi, s. 3
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 163 -
    ve elemanları geniş bir teşkilata sahip, disiplinli, otoriter, beynelmilel
    hüviyetteki bu kurum, gizli, esrarengiz birtakım gelenek ve
    sembollere sahip bulunuyor. Bu sembollerin köklerinin (üçgen,
    nur, altı köşeli yıldız, akasya, duvarcılık, hiram-mabet şekli vs.)
    eski Mısır ve Yahudi geleneklerine dayandığı Masonluk yayınlarında
    belirtilmiştir. Masonluk, insanlığı bir bütün olarak görmek
    istemesine rağmen yalnız birbirini kardeş tanıması, ehliyet, liyakat
    vb. vasıflar yerine locaya mensup olduğu için himaye görmesi,
    bir tehlike anında veya bir yardım isteğinde kendi milletine karşı
    da olsa, loca mensubunun yardımına yönelinmesi, kozmopolit
    mahiyeti, biricik hakikatin yalnız Masonluk ilkelerinde görülmesi,
    zaman zaman din ve milliyet aleyhindeki tutumu dolayısiyle, localarda
    Yahudilerin, dönmelerin bilhassa önemli mevkilerde bulunması
    gibi sebeplerle, itirazlara uğramış ve Yahudi emellerine,
    ülkülerine vasıta olduğu İsrail devletinin kurulması için bir araç
    olarak kullanıldığı ve Yahudiliğin beynelmilel himayesinin arka
    planda bulunduğu ileri sürülerek tenkid edilmiştir. 478
    1717’de kökleri çok eski olduğu halde İngiltere de kurulup
    geliştirilen Masonluk, İngiltere Yahudileri yanında, İngiliz Emperyalizminin
    sömürgeciliğinin yanında, her tarafta ajanlar, sempatizanlar,
    aldatılanlar, yanıltılanlar elde ederek gelişmiş ve İngiliz
    uyduluğuna bilerek bilmeyerek hizmete sevkedilmişlerdir. Aynı
    şekilde Amerika’da da Mason localarına Yahudiler kesinlikle
    hâkimdir. Orada da ticarî, iktisadî, siyâsî mevki sahip olmak isteyenler
    onun desteğine muhtaç hale getirilmişlerdir.
    1822-1884 yıllarında ilân edilen Anayasa ve arkasından yapılan
    seçimler sırasında meclis tutanakları gözden geçirilirse, Rumların,
    Ermenilerin ve diğer azınlıkların nasıl çıkar ve bölünme doğrultusunda
    gayret sarfettikleri anlaşılır. Bu konuda önemli rolü bulunan
    Mithat Paşa’nın kimliği bir hayli enteresandır. Macaristanlı bir
    hahamın oğlu olan Mithat Paşa, Türk devletinde yenilikler yapmağa
    başlamıştır. Yahudi prensiplerine dayanan mektepler açtırmış
    ve mekteplerde ihtilacı doktrinleri öğretmiştir. Mithat Paşa, Jön
    Türkler partisini kurmuştur. Bütün Avrupa’da kendi sırdaşı olan
    Simon Deutch’un talimatıyla yapılmıştır. Sultan Abdülaziz’in katli,
    Mithat Paşa’nın gözü önünde gerçekleştirilmiştir. 479
    3 Kasım 1839 Sultan Abdülmecid’in tecrübesizliğinden istifade
    eden Mustafa Reşit Paşa’nın gayretiyle Tanzimat Fermanı ilân
    478 Ömer Rızâ Doğrul, Eski Mısır'da Masonluk İzleri, Selâmet Mahfilinde
    Dört Konferans, İstanbul 1930, s. 4
    479 Kemal Fedâi Coşkuner, Yakın Tarihimiz ve Siyonizm, Orta Doğu, 10 Ocak
    1976
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 164 -
    edildi. Bunun üzerine yabancı kuruluşlar, azınlıklar kuvvetlendi.
    Bu hareketi benimseyenlerce buna “Tanzimatı Hayriye” adı takıldı.
    Kozmopolitlik, yabancı etkisi ve aşağılık duygusu yayıldı. Bu
    sebeple buna “Tanzimatı Şerriyye” diyenler de vardır. Tanzimatı
    ilân eden Mustafa Reşit Paşa, İskoçya Mason locasına mensup bir
    kimseydi. 480
    Masonluktaki Tanrı anlayışı Deist bir anlayıştır. Deizm ise
    İslâmlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi semavî dinlerdeki Allah inancına
    bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlayışa göre, kâinatı
    aşan bir varlık vardır. Fakat insanoğlu bu varlığı tam mânâsıyla bilemez.
    Onun için bu varlığa yakarılmaz, ondan bir şey istenmez ve
    onun insanları sevmesi, imtihan etmesi beklenemez. Böyle olunca
    ahiret düşüncesi ve öldükten sonra dirilmek fikri de iptal edilmiş
    oluyor. Deist anlayışı biraz daha ileri götürdüğümüzde Ateizm
    noktasına gelirsiniz. Zaten özellikle Fransız locasına kayıtlı masonlarda
    bu anlayış yaygındır. 481
    Sion kelimesi “Allah’ın krallığı” mânâsına gelir. Tevrat’taki
    üstün ırkla alâkalı âyetler Siyonizm fikrinin temellerini teşkil etmektedir.
    Yahudilerin Allah’ın seçmiş olduğu millet olduğu yolundaki
    söylentilerin kaynağı Tevrat’ta çeşitli bablar içerisinde yer almaktadır.
    Bunlardan iki tanesi aşağıdaki şekildedir:
    “Ben dedim: Siz ilâhlarsınız ve hepiniz Yüce Allah’ın oğullarısınız.
    Kalk, ey Allah (ey oğullarım) yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin
    hepsine sen varis olacaksın.” 482
    “Çünkü sen Allah’ın Rabbe Mukaddes bir kavimsin. Allahın
    Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendisine has kavim olmak
    üzere seni seçti.” 483
    Yukarıdaki sapık ve ahlâk dışı sözde Tevrat âyetlerine daha
    yüzlercesini eklemek mümkündür. Bütün bunlar da göstermektedir
    ki, Masonluk; azmış ve gözü dönmüş Yahudinin Siyonist menfaatleri
    doğrultusunda ülkelerin yetişkin insanlarını kendine hizmet
    ettirerek ideallerini gerçekleştirmek yolundadır. 484
    480 Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Siyonizm ve Türkler, İstanbul Bilge Yayınları, s. I,
    281
    481 Yesevizade, Soruşturma, Masonluk, Dış Politika, sayı 3, s. 109
    482 Mezmur Bab. 82, Âyet. 6-8 s. 598
    483 Tesniye Bab. 7, Âyet 6 s. 184
    484 Bak. Siyonizm (Sami Şener, Şamil İslâm Ans.)
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 165 -
    Materyalizm: Allah ve kâinattaki her şeyi madde ile izah etmek
    isteyen ve âlemde bir gaye, bir şuur ve bir irade görmeyen,
    toplum hayatını ve fertler arasındaki ilişkileri ve davranışları belirleyen
    faktörün madde olduğunu iddia eden düşünce sistemi.
    Avrupa’nın hayatında materyalist görüş, Avrupa Rönesansı kadar
    eskidir. Hatta onun eski Grek felsefesinde ve Hıristiyanlıktan
    önceki Roma yaşayışında, bazı yönleriyle bundan daha derin izleri
    vardır. Aslında Avrupa Rönesans hareketi, dine düşmanlık esası
    üzerine yükselmiştir. Rönesans, karşı durduğu ve kendisinden sıyrıldığı
    Hıristiyanî-dinî temeller yerine, Grek ve Romen temellere
    dönerek onlardan destek bulmaya çalışmıştı.
    Rönesans düşüncesi bir taraftan “hümanist” (İnsancıl), diğer
    taraftan da dünya hayatına yönelik idi. Bu hümanizmin mânâsı
    şuydu: Bilginin kaynağı Allah değil, insan olması gerekir. Hayatın
    gereklerinin ne olduğu ile ilgili olarak göz önünde bulundurulması
    gereken kaynak İlâhî vahiy değil, insanî düşüncelerdir.
    Bu çağın ayırıcı özelliği, insanın mutlak kişiliğinin farkına varması,
    otoriteye ve sahiplerine karşı çıkması, bütün dünyayı kendisine
    vatan olarak kabul etmesi gibi hususlarda ileri noktalara
    kadar gitmek olmuştur. O bakımdan Yunan ve Roma edebiyat ve
    ilimlerini inceleme konusunda uzmanlaşmak durumunda olan
    kimseler, kendilerine “hümanistler” adını verirler.
    Dinden sıyrılıp materyalizme doğru yol alan bu gidiş, dini
    ruhanîlikten dinsiz materyalizme bir anda ve tek bir sıçrayışla geçmediği
    gibi; hedefine doğru yol alırken, birtakım inişler-çıkışlar
    yapmaksızın, dosdoğru bir şekilde ilerlemedi. Ancak her bir sıçrayışında
    materyalizme daha çok yöneldi. Bu bakımdan rönesans’ın
    başından itibaren gerçekleştirilen ilmî ilerlemeler, Rasyonalist ve
    Emprsist görüşlerin ortaya koyduğu şekilde Avrupa düşüncesinin
    izlediği yolda gitmesine yardımcı unsur olmuşlardı.
    Rasyonalizm ise kâinatın tabiat öte;inden ve tarihin akışı istikametinden
    Allah’ın varlığı düşüncesini ortadan kaldırmayı hedef
    alır. Ayrıca Empirizm’in de Rasyonalizmden pek farkı yoktur.
    Empirizm’e göre gerçekler, his ile idrak edilebilen âlemde gizlidir.
    Duyularla idrak edilen tabiat olaylarının ötesinden bilgi elde etmeye
    çalışmak ve bu alanda illet arayıp bulmaya kalkışmak ise
    reddedilmesi gereken bir konudur.
    Bu gelişmeler zamanla daha ileri boyutlara ulaştı. Sonunda,
    tabiatın dine ve akla hakim olduğunu ileri süren, tabiatı her şeyin
    kendisinden çıktığı temel olarak değerlendiren ve insan aklını
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 166 -
    düşüncelerin kaynağı kabul eden Pozitivist felsefe ortaya çıktı. Bu
    görüşün önde gelen en önemli iki filozofu, Auguste Comte ve
    Fuerbach’dır. Bu felsefe belirli bir atmosferde doğdu ve bu ortamda
    pek çok ilim ve felsefe adamının ruhunda, özel bir bilgi türüne
    sahip olan Kilise’ye karşı çıkmak arzusunu uyandırdı.
    Diyalektik Materyalizm, maddenin kâinatta köklü ve biricik
    gerçek olduğu ve kâinattaki her şeyin ve herkesin maddeden çıkıp,
    maddenin kanunlarına mahkum olduğu; maddenin sınırlarının dışında
    varlığın söz konusu olmadığı iddialarına dayanır. Bu düşünceye
    göre, maddeden ortaya çıkan bütün yaratıklar-İnsan da dahil
    olmak üzere- ve bütün organizmalar bir taraftan maddîdir, diğer
    taraftan da çelişkiler arasındaki mücâdeleye mahkûmdur.
    Tarihî materyalizme göre madde, bütün duyuş, düşünüş ve
    idrakin kaynağıdır. İdrak ise türemiş ikincil bir unsurdur. Çünkü
    idrak, maddenin yani varlığın bir yansımasıdır. Düşünce ise, maddenin
    bir sonucudur. Zira düşünce, tekâmülü sayesinde mükemmelliğin
    üst basamaklarına çıkabilmiştir.
    Tarihî Materyalizm, insanlık tarihini maddeci temellere dayandırarak
    açıklamaktadır. Buna göre madde ezelî ve ebedîdir ve
    kâinatta var olan her şey madde tarafından yaratılmıştır. Tarihi
    Materyalizmin sosyolojiye sunduğu temel, Evrim Teorisi’nin tabiî
    seleksiyon yoluyla biyoloji ilmine sunduğu temelin aynısıdır. İncelenmekte
    olan tür ne olursa olsun, o tabiî seleksiyon yoluyla evrim
    geçirmiş bir türdü. İşte bu, onun tabiatının sınırlarını çizer. Aynı
    şekilde incelenmekte olan toplum ne olursa olsun, üretim ilişkilerinin
    üretimle olan ilgisine, düşünce ve kurumların üretimle olan
    ilişkisine göre şekillenmiş bir durumdadır.
    Ayrıca tarihin materyalist yorumu insanlık hayatında bir takım
    değerlerin varlığını inkâr edip, hayatı sadece yemek, içmek, giyinmek,
    barınmak ve cinsî ilişkiden ibaret olarak kabul etmektedir.
    Din, ahlâk ve ailenin materyalist yorumu ile aynı anda iki şey
    kastedilir. Bunların birincisi; bu kurumların bizatihi ve kendiliklerinden
    ayakta duran bir takım değerler olmadıkları, onları bu
    şekilde görmenin mümkün olmadığı, dolayısıyla bu kurumların
    ne köklü ve ne de kutsallıklarından söz edilemeyeceğidir. Materyalizme
    göre her ne olursa olsun din, insanların zihninde onların
    günlük hayatına egemen olan dış güçlerin vehmî bir yansımasından
    başka bir şey değildir. Bu yansımada yeryüzünün güçleri, tabiatüstü
    bir takım güçler şeklini alır.
    Materyalistlere göre aile ebedî bir sosyal yapı değildir. Çağlar
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 167 -
    boyunca ailede pek çok değişiklikler görülmüştür. İşte bu evrim
    son tahlilde ekonomik etken ile belirlenir.
    Cansız maddenin kanunlarının insana uygunluğu iddiası, insanlık
    düşünce tarihinde daha önce hiç bir şekilde görülmemiş
    “ilmî” bir efsane biçimindedir. Bu ilmî efsanenin ortaya konulmasının
    patenti, mutlak anlamda olmasa bile materyalist komünistlere
    aittir.
    Materyalizm sadece komünist rejimlerde geçerli bir anlayış
    değildir. Kapitalizm de en az komünizm kadar materyalist bir anlayışa
    dayanmaktadır.
    Bu sosyal düzen, katıksız olarak maddeci bir düzendir. Bu düzende
    insan, yaratılış ve ahiretinden soyutlanmış olarak ele alınır.
    Maddî hayat içerisinde sadece maddî çıkarlarıyla varolan bir
    “homo ekonomicus” (ekonomik insan)dır.
    Kapitalist demokrasi düzeni, azgın bir materyalist ruh taşımaktaysa
    da Materyalizmin hayat felsefesî ve onun hayatı açıklayan
    öğretisi üzerine kurulmamıştır. Bu düzenin sosyal atmosferinde
    hayat, maddî çıkar hudutlarının dışındaki tüm alâkalardan soyutlanır.
    Fakat, bu soyutlama işlemi bir felsefî anlayışa sahip değildir.
    Buda kapitalist dünyada materyalist felsefî ekollerin bulunmadığı
    anlamına gelmez. Aksine materyalizm, ikbalini bu düzenin dünyasında
    bulmuştur. Zira sanayi devrimi ile ortaya çıkan deneysel
    zihniyetin etkisi, mutlak doğru kabul edilen birtakım fikirlerin
    yanlışlığının ortaya çıkmasıyla başlayan görüş ve anlayışlardaki
    değişmenin doğurduğu şüphecilik ve fikri kargaşa, aklı ve fikrî
    donduran, zulüm ve baskı yolunu seçen, sosyal kargaşayı kendi lehine
    körükleyen hıristiyanlığa karşı yüz gösteren hoşnutsuzluk ve
    ondan cayma ruhu; batılı zihniyetlerde materyalizmi hazırlamıştır.
    Allah’ı inkâr temeline dayalı olan bu batılı düşünce sistemi, artık
    ilk doğduğu topraklar üzerinde ve ideolojilerini buna dayandıran
    rejimlerin hâkim olduğu ülkelerde bile tartışılmış, büyük kitleler
    ve ilim adamları tarafından reddedilen bir düşünce olmuştur.
    Haklı olarak bunun geçersizliğini ve ilkeliğini gören demir perde
    gerisi devlet ve rejimler de bu düşünceden vaz geçmeye başlamışlardır.
    485
    Meded: İmdad, yardım, himâye. Meded Allah’tan istenir. Tasavvufta;
    ermişlerin ruhlarından yardım istemeye de meded denir.
    Alevî-Bektâşi zümreler “yetiş yâ Ali” anlamında meded kelimesini
    kullanırlar.
    485 Sami Şener, Şamil İslâm Ans.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 168 -
    Medyum: Ruhlar arasında aracılık ettiğine inanılan kimse.
    Ölülerden, ruhlardan, cinlerden haber alabilecek olağanüstü
    güce sahip olduğuna inanılan kişi. Bunların hemen hepsi şarlatandır.
    Günümüzde kâhin ve falcılara, cinci olduğu iddiasındakilere
    de medyum denilmektedir.
    Melek-i Tâvus: Yezîdîlerin tanrısı. Yezîdîlik, şeytanı tanrı, daha
    doğrusu tanrının celâl (hem büyüklük, hem de kızgınlık anlamlarına
    gelir) ad ve niteliğinin belirmesi (zuhûru) sayar ve Melek-i
    tâvus adıyla anarak ona tapar. Bu anlayışta, Zerdüşt ve Markion
    ikiciliğinin, eşdeyişle kötülük sorununun çözümlenebilmesi için
    bir de kötülükçü tanrı tasarımının zorunlu görüldüğü düşüncesinin
    izleri vardı. Müslümanlar arasında gelişen tasavvuf anlayışında
    da İlâhî varlık dışında başkaca bir varlık yoktur (vahdet-i vücut),
    bundan ötürü şeytan da bir tanrı belirmesi (zuhûru)dur.
    Menât: Putperest câhiliyye Araplarının taptıkları putlardan
    biri. Kur’an’da Lât ve Uzzâ ile birlikte, put tanrılar üçlüsü oldukları
    bildirilir. Ölüm tanrıçası olarak kabul edilir. İslâm, bütün putlarla
    mücâdele etmiş, Menât’ı da Mekke fethiyle birlikte tümüyle tarihe
    gömmüştür.
    Merkür (Mercury): Eski Roma’da çok popüler olan tüccarlar
    tanrısı; tanrıların elçisi; Hermes’in Roma’daki karşılığı. Merkür’ün
    kutsal hayvanı horozdu.
    Metafizik: Fizikötesi; Duyularımızla idrâk edemediğimiz varlıkları
    konu edinen, asıl mesele olarak varlık problemini ele alan
    felsefe kolu.
    Metapsişik: Ruh ötesi, normal psikolojinin sınırları dışında kalan
    olayların incelenmesi.
    Mevlânâ: Mevlâ: Sahip, Rab, Allah, efendi, köleyi âzâd
    eden; şanlı, şerefli, mâlik, yardımcı, koruyucu anlamlarına gelir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Mevlâ, Allah Teâlâ için kullanılır: “…Sen bizim
    mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”486 Bakara
    sûresinin son âyetinin son kelimeleri olan bu ifâdede “Mevlânâ”
    (bizim mevlâmız) ifadesi kullanılır. Mevlânâ: Efendimiz, mevlâmız
    anlamındadır. Mevlânâ kelimesi, tarihsel süreç içinde hürmeten
    büyük kimselere söylenmiş, hazret mânâsında da kullanılmıştır.
    Kur’an, bu ifâdeyi Allah için kullanmaktadır. Esas anlamı bizim
    Rabbimiz, terbiye edenimiz, yardım edenimiz, dostumuz demektir.
    Allah için kullanılan bu sıfatı, hem de bir isim olarak ve yüceltilen
    bir insana verilmesi düşündürücüdür.
    486 2/Bakara, 186
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 169 -
    Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin kendisine
    uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde padişah
    efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere:
    “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ, seyyidenâ)”
    diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle sahibi demektir.
    Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”, “efendimiz”,
    “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de onun
    kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”, “kullarım”
    diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne isterse
    etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek.” 487
    Mit: 488
    Mitoloji: Efsâne bilim, ilm-i esâtir. İnsanlığın sahip olduğu mitleri
    ele alıp sistematik olarak inceleyn bilim dalı.
    Misyoner: Misyon, bir şahıs veya heyete verilen özel görev demektir.
    Misyoner: Kendini bir fikrin yayılmasına adayan kimse demektir.
    Misyoner kelimesi daha çok hıristiyanlar için, hıristiyanlığı
    yaymayı görev edinmiş kimse demektir. Misyonerlik, hıristiyanlığı
    yayma yönündeki sistemli bir faaliyet ve teşkilattır. Misyonerlerin
    yaptığı işe de misyonerlik denilir.
    Mum Yakmak: Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma
    âdeti, eski câhiliyye çağından kalma âdetlerindendir. Arkeologların
    çoğu bu âdetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler.
    Yani “ateşe tapınmak”tan kalma bir âdet olduğu söylenilmektedir.
    Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil; başka ölülerin
    de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak
    bir nevi kurban sayılırdı. “Türbelerde kandil (mum) yakmak âdeti,
    Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin
    koruyucusu ve tanrısı olan Melkâres’in heykeli önünde devamlı
    kandil (mum) yakarlardı.” 489
    Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında
    ve mezar taşları üzerinde meş’aleler yaktıkları bilinmektedir.
    Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu âdetlerini bırakmamışlardır.
    Bu Paganizm kalıntısı âdet, daha sonraları hıristiyan din
    adamları tarafından kitaba uydurulup mum yakma şeklinde dinî
    âyinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre
    güya bu âdet, ilk hıristiyanların karanlık mağara ve Katakomplarda
    gizlice ibâdet ettikleri zaman yaktıkları mum ve meş’alelerin
    487 İzzet Molla
    488 Bak. Efsâne.
    489 Hurâfâttan Hakikate, M. Şemsettin Günaltay, s. 298
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 170 -
    hâtırası imiş.490 İslâm’da câmi duvarına, kabir taşına, mezar taşına,
    türbelere, yatırlara mum yakılır diye bir davranış kesinlikle yoktur.
    Bunlar Türklere de hıristiyanlar aracılığıyla müşrik ve mecûsilerden
    geçmiştir.
    Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla
    kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki,
    bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslâm’a göre insan, ancak Allah’a
    ilticâ eder ve O’na sığınır. O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak
    tevhide ters düşen büyük bir yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde
    mum yakma âdeti, bâtıl bir inanç ve hurâfedir. Ayrıca, halk arasında
    yaygın olan bir yanlış inanç da, cenâze çıkan odada 40 gün ışık
    yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün
    ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz, evini ve odasını daha çabuk
    bulurmuş.
    Malı israf etmek, başka ümmetlere benzemek gibi iki haramı
    birden işleten bu tür hurâfelerden kesinlikle uzak bulunmak
    gerekir. Tevhidi gölgeleyici, müslümanları tevhid inancından şirke
    sevkedici bu çirkin putperest âdetlerinden medet umanlar, putlardan
    fayda bekleyenler gibi kendilerini aldatmaktan ve etrafa,
    özellikle yeni yetişenlere kötü örnek olmaktan başka hiçbir iş yapmış
    olmazlar. Bu da vebal olarak onlara yeter de artar bile.
    Mum yakarak, çaput bağlayarak, ölülere adaklar adayarak,
    murâdına nâil olacağını, hastalığından veya dertlerinden kurtulacağını,
    bahtının açılacağını, çocuk doğuracağını sananlar ve yeri
    geldiğinde de müslümanlığı kimselere bırakmayanlar, inandıklarını
    iddiâ ettikleri İslâm’a, Kur’an ve sünnete ne kadar ters düşmüşlerdir!
    “Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” 491
    âyetini kıldığı namazın her rek’atında okuyanların, “gazâba uğramış
    ve sapıkların yoluna tâbi olmaktan”492 Allah’a sığınanların, verdikleri
    bu söze ve yaptıkları duâya sâdık kalmalarından daha doğal
    ne olabilir?
    Merhum Mehmed Âkif’in;
    “Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
    Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar!”
    mısralarıyla çizdiği yakışıksız görünümden uzaklaşmaya,
    İslâm’ın sadeliğinde dinî kişiliği ve sadece Hakka kulluk yapan
    490 Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, s. 43
    491 1/Fâtiha, 5
    492 1/Fâtiha, 7
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 171 -
    izzeti bulmaya çalışmalıdır. Çünkü kurtuluşa giden doğru yolun,
    böylesi hurâfelere tahammülü yoktur.
    Muska (Nüsha): (Kelimenin aslı nüsha’dır.) Bazı hastalıkları,
    kötülükleri ve nazarı defetmek için boyna asılan veya üstte taşınan
    yazılı kâğıt. Hıristiyanlıktaki teslis inancının simgesi olarak
    üçgen şeklinde, üç köşeli katlanır; içinde çoğu zaman anlamsız şekiller
    ve uydurmalar bulunur. Kötülüklerden koruyacağına inanıldığı
    için, şirk unsuru kabul edilir. Nazardan koruduğuna inanılan
    nazarlıklar, nazar boncukları da muska kabul edilir. Büyü yapmak,
    ya da büyüden korunmak için kullanılan muskalar vardır.
    Muska ve Tılsımların Menşei: Muska ve tılsımların menşei,
    putperestliğin en ilkel şekli olan “fetiş”tir. Bu inançta olanlar,
    bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi,
    uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne
    bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu
    gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları vb. olabilir.
    Bu nesneleri taşıyanlar, çeşitli hastalıklardan, belâ ve kazalardan
    korunacaklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri “uğur getiriyor”
    inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar bulunmaktadır.
    İslâm’ın fıtrata, akla ve ilme uyan güzel esaslarına inanmamakta
    direnen nice insan, böyle safsatalara kolaylıkla inanabiliyor, dolayısıyla
    Kur’an’ın “onlar akıllarını kullanmayan akılsızlardır” ifadesini
    her an farkında olmadan doğruluyorlar. Günümüzde üniversite
    gençliği ve sosyete semtlerinin kültürlü geçinen kesimlerinde
    gittikçe bu tür “uğur taşları” vb. yaygınlaşmakta, İslâm’dan uzaklaşan
    insan ne kadar komik ve aşağılık olmaktadır!
    Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine yazılmış
    dinî formüller veya tuhaf işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar, fetişlerin
    yerini aldı. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da
    bulunduğu belirtilir. Eski Romalılar da, hastalıklardan ve zehirlenmeden
    korunmak için acayip işaretlerle yazılmış veya çizilmiş
    muska tılsımları kullanmışlardır. İsrâiloğullarına gönderilen peygamberler
    de, putperest kavimlerden geçen, kendi dönemlerinde
    yaygın olarak kullanılan fetiş ve tılsımları yasaklamışlardı. Buna
    dair eski Ahid’de (Tevrat’ta) rivâyetler vardır.493 Hıristiyanlıkta da
    muska ve tılsımlara inanmak çok yaygındı. Hıristiyan din adamları
    muska taşıma âdetleriyle mücâdele etmişler, ama pek başarılı olamamışlardır.
    Milâdî 366 yılında toplanan “Laodice” dinî kurultayı,
    muska ve tılsım taşımaya yasaklayan bir karar çıkartıp ilân etmiştir.
    Fakat hıristiyan bunları taşımaktan bir türlü vazgeçirememişlerdir.
    493 Meselâ, bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 35, s. 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 172 -
    8. Yüzyılda Papa II. Gregoare bu bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı
    koydu. Ancak halk bildiğinden ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta
    hıristiyan din adamları bu hurâfeye tâviz vermeye mecbur kaldılar.
    Muskaların yerine “haç” hıristiyanlık sembolü olan balık resmi,
    “Agnus Dei” (Tanrı Kuzusu) yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye ettiler,
    giderek halkı buna alıştırdılar.
    İslâm’ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da muska-tılsım
    kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Budist
    ve Maniheist Türklerin yaşamış olduğu Doğu Türkistan’da yapılan
    arkeolojik araştırmalarda elde edilen malzemeler arasında
    “tılsım-muskalar”, çeşitli dinî formüller yazılı levhalar, tahtalar vs.
    eşya bulunmuştur. Budist Uygurların dinî kitaplarında da tılsım şekillerine
    rastlanmıştır. Bunlardan üç şekil Alman Türkologu F. W.
    K. Müller tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden
    birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir. Müslüman olduğunu iddiâ
    edenlerin de kullandıkları muskalardaki tılsımların bir benzeri
    olan bu şekillerin ifade ettikleri anlamlar olarak, bunlardan biri
    için, bir kadın bu muskayı vücudunda taşısa, kolay doğurur, rahat
    ve sevinç bulur; diğerinde, Pars yılı doğmuş olan (şimdiki burçların
    bir benzeri olsa gerek) kişi, bu tılsımı saklarsa çok mutlu olur;
    üçüncüsünde de, herhangi bir kişinin hayvanları çok ölüyorsa, bu
    tılsımı kapıya yapıştırsın denilmektedir. 494
    Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan bazı
    inanç sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski Babil,
    Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları
    kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı
    kuvvetlendirmek için Kur’ân-ı Kerim’den âyetler, Esmâü’l-
    Hüsnâ ve bazı duâlar da ilâve edilmiştir. Muska ve tılsımla ilgili
    kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde görülüyor ki,
    birçoğunda bazı âyet ve duâlarla beraber, hiçbir dile benzemeyen
    kelimeler de bulunmaktadır. Tılsımcılar, mal ve mülkün tılsımmuska
    ile her türlü âfet ve kazalardan korunacağını da telkin ediyorlar.
    Bu tılsımlarda Esmâü’l-Hüsnâ, âyet-i kerime ve duâlar sû-i
    istimal edilmektedir. Bunların, câhil halkı kandırmak için kullanılmakta
    olduğu şüphesizdir. Bu hurâfeler, mü’minlerin inancına,
    sağlığına, malına ve canına zarar verecek zırvalardır. İmanı tam
    olan müslümanlar, bunlara inanamaz.
    Müneccim: Yıldız anlamına gelen Arapça “necm” kelimesinden
    türetilmiştir. Yıldızla uğraşan, yani yıldız falcısı demektir. Yıldızların
    hal ve hareketlerinden ahkâm çıkaran kimse, astrolog, falcı.
    494 Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, s. 44-47
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 173 -
    Müneccim başı: Saray müneccimlerinin başı olan kimseye denirdi.
    Mürid: İrâde ve talep eden, ehl-i irâde, isteyen, arzu eden.
    Tasavvufta; a) İrâdesi olmayan, irâdesinden soyutlanan, irâdesini
    kullanmayan. b) Kendisine semânın kapısı açılan ve isimle Hakk’a
    erenler arasına katılıp ona eren. c) Tarîkate giren ve şeyhe bağlanan,
    derviş, bende; efendisi olan şeyhin kulu. Cenâze, onu yıkayan
    kişinin önünde nasıl irâdesiz ise, mürid de şeyhinin önünde o
    şekilde irâdesizdir. Bir kör, kendisini yeden kişiyi uçurumun kenarında
    nasıl takip ederse, mürid de her hususta şeyhini öyle takip
    eder. Mürid kendi şahsî irâdesini şeyhinin irâdesinde yok etmiştir
    (Fenâ fi’ş-şeyh); onun için irâdesizdir. d) Şeyhinin emir ve irâdesini
    yerine getiren bir âlettir. e) Kendisi için Hakk’ın irâde ettiğinden
    başka bir şey irâde etmeyen, Hakk’ın irâdesi önünde ve karşısında
    kendi irâdesini hiçe sayan.
    Mürşid: Rehber, delil, kılavuz, yol gösteren. Tasavvufta; a)
    Sırât-ı müstakîmi gösteren, dalâletten önce hak yola ileten. b)
    Şeyh, velî, er, eren, pîr.
    Nâz: Tasavvufta; a) Sevgisinin, dertli ve mahzun âşığına güç
    vermesi. b) Sevgilisinin âşığını kandırması, ona cilve yapması,
    bilmezlikten gelmesi. Nâz ehli: Hakk’a nazı geçen, Hakk’a karşı
    nazlanan velî. Naz ehli, Yüce Mevlâ ile gâyet samimi, her türlü
    resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet eder ve ona içlerini dökerler.
    Cüneyd Bağdâdî: “Üns ehli münâcât esnasında öyle sözler söyler
    ki halk bu sözleri küfür sayar” der.
    Nazar (Göz değmesi): Bazı insanların bakışla, maddî ve mânevî
    olumsuz etkide bulunması. Nazar değmek: Göz değmek; birisinin
    hasetçi bakışıyla rahatsız olmak veya zarara uğramak. Nazar boncuğu:
    Nazar değmesine karşı takılan mavi boncuk; Göz boncuğu
    da denilen nazar boncuğunu takmayı, bulundurmayı veya bir
    yere asmayı dinimiz şirk unsuru kabul ederek, böyle bir boncuğun
    bir zararı def edeceğini sanmayı büyük günah sayar.
    Bakmak, bakış anlamına gelen nazar; tasavvufta, şeyhlerin ve
    ermişlerin müridlere ve sülûk ehline bakışı ki bu bakış ruhlarına
    tesir ederek onlara yeni bir şekil verir, gönüllerini feyzle doldurur,
    ruhlarını olgunlaştırır. Bu nazarın eğitici ve yetiştirici bir özelliği
    olduğu için “velîler müridlerini kaplumbağanın yavrularını yetiştirmeleri
    gibi nazarla yetiştirirler” denilmiştir. Nazar-ı Hakkânî:
    Şeyhin nazarı ile müridin aşk ve cezbeye tutularak fenâya ermesi.
    “Sûfîlerin sohbeti gibi nazarları da feyz kaynağıdır. Zira onların
    nazarı, ayn-ı nazar-ı Hak’tır.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 174 -
    Nazarlık Takmak: “Göz değmesi” veya “nazar değmesi” diye
    bilinen, mikrobik olmayan ve âniden çoğunlukla baş ağrısı şeklinde
    beliren mânevî rahatsızlıkların varlığını bilmeyen veya duymayan
    yoktur. “Nazar değdi, nazara geldi, nazara uğradı” gibi
    cümlelerle hep aynı rahatsızlık anlatılmak istenir. Tıb da bu tür
    rahatsızlıkları kabullenmekte ve “İnsan gözünden çıkan şuaların/
    manyetik ışınların, dikkatle ve belki biraz da kıskançlıkla bakış
    esnâsında yoğunluk kazanması ve bu yoğun şuaların karşı organizmanın
    atomlarının çalışma düzenine etki etmesi” şeklinde
    açıklamaktadır.
    Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Nazar/göz değmesi
    gerçektir (vâkidir).”495 Hatta Peygamber Efendimiz, “dokunan her
    kötü gözden” Allah’a sığınmayı, Hz. İbrâhim’in bir duâsı olarak
    ümmetine ta’lim etmiştir.496 “Nazardan Allah’a sığının; çünkü nazar
    haktır.”497 Hz. Âişe vâlidemiz de Hz.Peygamber’in göz değmesine
    karşı okumayı emrettiğini haber vermiştir. 498
    Nazar değmesine karşı okuma sûretiyle uygulanan tedâvinin
    Hz. Peygamber ve ashâbı tarafından yapıldığı ve müsbet neticeler
    alındığı örnekleriyle sâbittir. Bu tedâvide daha çok Fâtiha, İhlâs,
    Felak ve Nâs sûreleri ve Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu da hadislerde
    yer alan bilgiler arasındadır. Yine 68/Kalem sûresinin 51 ve 52.
    âyetlerinin okunması tavsiye edilir. Elmalılı’nın belirttiği gibi499
    bu tedâvi çeşidinde aslolan hastanın bizzat kendisinin okumasıdır.
    İnsan, hoşuna giden bir şeye bakarken nazarı değmemesi
    için “Mâşâallah, lâ kuvvete illâ billâh” demelidir. Bu, Peygamber
    Efendimiz’in okuduğu bir duâdır.
    Bu açıklamalardan sonra, göz değmesine karşı gûya tedbirmiş
    gibi, halk arasında dolaşan birtakım hurâfelerin mânâsızlığı kendiliğinden
    ortaya çıkmış olmalıdır. Çocukların elbiselerine mavi
    boncuklar, nazarlıklar, iğde çekirdekleri, kaplumbağa kabuğu vs.
    takmak; evlerin, binâların girişine, arabalara boynuz, at nalı, at
    kafası, çeşitli muskalar, cevşenler asmak, kurşun dökmek, tütsü
    yapmak, ceplere sarımsak koymak, arabalara ve dükkânlara göz
    resimleri yapıştırmak, acâyip heykeller monte etmek ve benzeri
    şeylerin hepsi, bu bâtıl inanışın zavallı âletleridir. Bunların tıb açısından
    en küçük bir faydası düşünülemeyeceği gibi, bâtıl inanışları
    495 Buhârî, Tıb 36, Libas 86; Müslim, Selâm 41-42; Ebû Dâvud, Tıb 15; Tirmizî,
    Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, I/294, II/222, IV/67, V/70.
    496 Buhârî, Enbiyâ 10; Ebû Dâvud, Sünnet 20; İbn Mâce, Tıb 36
    497 İbn Mâce, hadis no: 3508
    498 Buhârî, Tıb 35
    499 Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, s. 6394-6399
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 175 -
    yaygınlaştırması ve sürdürmesi noktasından büyük sakıncaları vardır.
    Bu yüzden de bunları bu niyetle kullanmak kesinlikle haramdır;
    bazı İslâm âlimleri, Allah’tan başka şifa veren, zararı def eden
    mânevî sığınak ve çözüm kaynağı kabul edildiğinden bunları nazar
    giderici olarak kullanmayı şirk kabul etmişlerdir. Bir tür koruyucu
    totem izlenimi veren ve hastalıklardan koruduğu yanlış
    kanısının zihinlere yerleşmesine vesile olan nazarlıkların, nazar
    boncuklarının kullanılmasını Peygamber Efendimiz kesin bir şekilde
    yasaklamıştır. Hatta böyle bir nazarlığı üzerinde taşıyan kişinin
    bey’atını kabul etmemiş ve onu çıkarıp atmasını emretmiştir.500
    Yine Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: Efsun
    yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek
    için sihir yapmak şirktir.” 501
    Müslümana yakışan, basit birer madde olan nazarlıkların koruyuculuğu
    zannına kapılmak değil; her şeyini borçlu olduğu ve
    kulluğunu kendisine sunduğu Rabbina sığınmaktır. Şifâyı verecek
    olanın ilaç, doktor, okuma, üfürme, hoca değil; bizzat Allah olduğunu
    hiç unutmamaktır. Allah şifâ vermeyecek olduktan sonra,
    dünya bir araya gelse ne çıkar? Ma’kul ve meşrû yollarla hastalıklara
    çare aramak nasıl görev ise, şifâyı yalnız ve yalnız Allah’tan
    bilmek ve beklemek de aynı şekilde görevdir. Mânevî hastalıkların
    tedbiri de mânevîdir. Kur’an âyetlerinin ve sünnette geçen
    duâların okunması ve Allah’a sığınılması bu tedbirin en üst seviyede
    alınması demektir. Ötesi avunma, aldanma, gerçeği bırakıp
    bâtıla dalma, denize düşünce yılana sarılma demektir. “Allah’ım,
    her şeytan (tabiatlının şerrin)den, zehirli haşerâttan ve dokunan her kötü
    gözden Senin şifâ veren kelimelerine sığınırım.” 502
    Neptün: Eski Romalıların deniz ve su tanrısı; Etrüsk tanrısı
    Nethunus’un Roma’daki adaptasyonu. 23 Temmuz onun festival
    tarihiydi. O, küçük çapta bir tanrıyken kültünün sonradan yaygınlaştığı
    söylenir.
    Nigâr: Resim, resim gibi güzel sevgili. Divan edebiyatında put,
    put gibi güzel(!) anlamında kullanılır. Divan şiirinde sevgili yerine
    mecâz-ı mürsel yoluyla ele alındığı olur. Eskiden insan vb. resimleri
    yapanlara nigârende ve nigârî denilirdi. Divan şiirinde sevgilinin
    yanağı yerine nigâristan çok kullanılır.
    Niyâz: Duâ, yalvarma, tevâzu gösterme, selâm, himmet, baş
    kesmek. Tasavvufta niyaz: “Dervişin, huzûr-ı mürşide vardıkça
    500 Nesâî, Ziynet 17; İbn Mâce, Tıb 39
    501 Fethu'l-Kebir, c. 1, s. 304
    502 İ. Lütfi Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, Maritey Y. S. 11 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 176 -
    mürşidini hak bilerek hayır himmet talebi için yüzünü gözünü
    yerlere sürerek niyaz etmesi âdâb-ı tarîkattandır.” “İnhinâ ederek
    şeyhin el, diz ve eteğini tutmak ve öpmek”. Niyâz ve niyâz âyini,
    bazen müridin şeyhine secde etmesi şeklini de almıştır.
    Noel, Noel Baba: Noel, hıristiyanların Hz. İsa’nın doğduğu geceyi
    kutlamak için yaptıkları bayramdır. Noel ağacı: Hıristiyanların
    noel için kesip süsledikleri çam. Noel Baba: Hıristiyanların noel
    gecesi hediye getirdiğine inandıkları, inanmasalar da çocuklarını
    kandırdıkları mitolojik ve hayâlî kişidir. Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın,
    Aralık ayının 25’inde doğduğu kabul edilir ve her yıl bu günde
    noel kutlanır. Eskiden Ocak ayının 6. günü kutlanırdı. Hz. İsa’nın
    hangi yıl doğduğu da hayli tartışmalıdır. Örneğin, Matta İncili’ne
    göre, bugün İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıldan, yani
    milattan en az dört yıl önce, Luka İncili’ne göre, milat diye kabul
    edilen yıldan 6 yıl sonra doğmuştur.
    Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Paganlık/
    putperestlik zamanlarında avlanan hayvanlar, Amanor’un
    onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel günü çam ağacına çeşitli
    şeyler asılarak yapılan tören, hıristiyanlığa bu pagan geleneğinden
    geçmiştir. Ayrıca, ağaçlara tapmanın yaygın olduğu bölgelerde
    çam ağacına da tapılmıştır. Antik çağın ünlü Yunan ve Roma
    mitolojileri, ağaç tanrılarla doludur. Ağaçlar, Yunanlılarla Romalılarda
    tanrıların barınakları sayılıyor ve ağaçların bir ruhu olduğuna
    inanılıyordu.
    Nusb (çoğulu; Ensâb): İslâmiyetten önceki Arap putperestliğinde
    kullanılan dinsel taşlar. Bu taşlara tapılırdı ve ma’bûdun bu
    taşların içinde ve onlarla ilişkili olduğuna inanılırdı. Bu taşlar için
    kurbanlar kesilir ve taşların üstlerine bu kurbanların kanı sürülürdü.
    Kur’an bu câhiliyye geleneğini şiddetle yasaklamıştır “… nusb
    (put olarak kabul edilen dikili) taşlar”503 (Bu taşlar için kesilen kurbanların
    yenilmesi de İslâm dinince haramdır).
    Nübüvvet: Peygamberlik. Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği şeriat çerçevesinde
    evliyânın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfâna ve bilgilere
    umûmî ve mutlak nübüvvet adını vermektedir.
    Nücebâ: Seçkinler, soylular. Tasavvufta; kırklar. Bunlar halkla
    ilgili hususları düzeltir, onların yüklerini taşır, sadece halkın hukuku
    konusunda faâliyet gösterirler.
    Nükabâ: Nakibler, denetçiler, gözetleyenler. Tasavvufta; Bâtın
    503 5/Mâide, 90
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 177 -
    ismiyle tahakkuk edip bu ismin mazharı olduklarından halkın içlerine
    bakıp (ruhlarını okuyup) oradaki en gizli hususları açığa
    çıkaran üç yüzler. Sırları örten perdeler onlar için ortadan kalktığından
    bu gibi hususları bilirler. Bursevî bunların sayılarının 12
    olduğunu söyler.
    Okyanus: Eski Yunan’da deniz tanrısı ve insanların dünyasını
    çevreleyen suların hâkimi; büyük kozmik güç. Mitolojiye göre
    Uranüs ve Gaia’nın oğlu olan Okyanus, kız kardeşi Tethys ile evlenmiş
    ve ondan altı bin çocuğu olmuştur. Bunların yarısı Oceanidler
    yani deniz ruhları, diğer yarısı ise nehirlerdi.
    Olimpus: Tanrıların oturdukları yer olarak tasarımlanan dağ.
    Yunanistan’da Thessaly ile Makedonya arasında yer alan yaklaşık
    3000 metre yüksekliğindeki dağ. Bu dağ, eski Yunan geleneğinde
    tanrısal varlıkların yaşadığı mekân olarak düşünülür. Olimpus’la
    ilişkili tanrısal varlıklar Olimpus tanrıları olarak bilinir. Zeus, Olimpus
    tanrılar panteonunun zirvesindeki yüce tanrı olarak kabul
    edilir. Yunan mitolojisinde Olimposlular adıyla anılan on iki tanrı
    şunlardır: Zeus, hera, Poseidon, Apollon, Artemis, Afrodit, Hermes,
    Ares, Hestia, Hephaistos, Athena, Hades. Bunlardan başka
    daha pek çok tanrı Olimpos’ta oturduğu halde, bu adla anılan
    sadece on iki tanrıdır.
    Olimpiyat: İlkçağda beş yılda bir yapılan beş yarıştan ibâret
    spor oyunları. Bu adı o yarışlara İda dağlı beş Daktyl vermiş.
    (Daktyl, İda dağının demirci cinleridir. Tanrı Kybele’nin yoldaşları
    ve râhipleri sayılan bu cinler silâh yapımcılarıdır.) Yarışlar da bu
    yüzden beş taneymiş ve her beş yılda bir yapılırmış, yarışlara bu
    yüzden pentatlon adı verilmiş. Genel olarak ilk olimpiyatın MÖ
    776 yılında yapıldığı ve oyunların Herakles tarafından kurulduğu
    söylenir. Oyun âletleri Olimpus’ta saklandığı için olimpiyat adı buradan
    gelmektedir. Beş yılda bir yapılan ve beş oyun olan olimpiyat,
    beş gün sürermiş. Beş sayısı Dakty’lerle ilgilidir. Oyunlar şar
    adı verilen araba yarışlarıyla başlar; silâhlı koşu, yumruksuz dövüş,
    yumruk dövüşü ve pankreasla sürermiş. Çağdaş olimpiyat oyunlarıysa
    ilkin 1896 yılında Atina’da yapılmıştır. Her dört yılda bir
    tekrarlanmaktadır.
    Ölülere Yalvarıp Duâ Etmek: Yatırlardan bir şeyler beklemek,
    hastalığına şifa, derdine devâ, bahtına açıklık, kısırlığına çözüm...
    için ölüden yardım ve imdat beklemek; tümüyle şirk olan hurâfe
    ve bâtıl inanıştır. Bunları bir müslüman yapamaz.
    Örf ve Âdet: Örf, kanun olmadığı halde, halk tarafından alışkanlık
    olarak uyulan, bulunulan yere ve hallerin icabına göre
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 178 -
    şekillenen akla aykırı olmayan, dince kötü karşılanmayan davranış,
    töre ve âdettir. Âdet de, halkın devam edegeldiği davranışlardır.
    Belirli bir şuur belirtmez, nesilden nesile devredilir. Kâmil
    imana ulaşamamış herİnsan, çevre şartlarından etkilenir. Kısa bir
    sore sonra alışkanlıklar, din haline geliverir. “Biz bize benzersiz”
    sözündeki mâhiyet budur. İslâm ulemâsı örf ve âdeti; “Akl-ı
    selîmin üzerinde ittifak ettiği ve halkın devam edegeldiği şeylerdi
    ki, birçok kere tekrar olunur” şeklinde tarif etmiştir. Ayrıca,
    örf ve âdette dikkat edilecek husus; “şer’an ve aklen müstahsen
    (güzel) olması, selim aklı sahipleri yanında münker olmamasıdır.”
    Tariflere dikkat edersek, örf ve âdetin oluşmasında emir sahiplerinin
    (otoritenin) etkisini hemen kavrarız. Şöyle ki: Şer’an ve alken
    müstahsen olan bir hususu halkı îfâ edebilmesi, emir sahiplerinin
    onu yasaklaması ile yakından ilgilidir. Âdet, halkın bilinçsizce
    yapageldiği, eski nesillerden devraldığı davranışlar olduğundan,
    eğer emir sahipleri müdâhale ederse, kesinti ortaya çıkar. Meselâ,
    Osmanlı Devletinde II. Mahmud döneminde, halkın kıyâfeti değiştirilmiştir.
    Sarık çıkartılmış, fes esas alınmış, şalvar çıkarılmış, setre
    pantolona geçilmiştir. Bu âdete müdâhale, II. Mahmud’a “Gâvur
    Padişah” sıfatının takılmasına sebep olmuştur. Ulemâ fes’in şiddetle
    karşısındadır. Cumhuriyet döneminde bu defa fes’in çıkarılıp
    fötr şapka giyilmesi korkunç tepkiyle karşılanmıştır. Ancak, her
    devirde, mesele ancak ulemâ arasında ilmî olarak tartışılmış, halk
    da, âdetlerinin bozulmasına üzülmüştür.
    Demokratik laik toplumlarda örf ve âdetin, “meclislerin çıkaracağı
    kanunlarla şekil değiştireceği” ifâdesi pek de abartılı olmaz.
    Çünkü siyasî yönetim, hükümlerini uyguladığı sürece ayakta kalır.
    Halkın bir kısmı isteyerek, bir kısmı da kerhen, meclislerin hükümlerine
    uyar. Halkın devam edegeldiği birçok davranış, kanunen
    suç olmamak zorundadır. İşte bu, cemiyetin şahsiyetinin, anayasa
    ve kanunların çizgisinde yeniden teşekkül etmesidir. 1924’ten itibaren
    örf ve âdetler, yeni mâhiyetler kazanmıştır. Çünkü selim akıl
    sahiplerini, şer’an ve aklen güzel olup olmadığı hususunda tartışma
    yapmaları mümkün değildir. Bu noktada herhangi bir meseleyi
    tartışırken “atalarımızdan böyle gördük” deyip, haklı çıkmaya
    çalışmak yanlıştır. Zira şu anda örf ve âdetle değil, alışkanlıklarla
    karşı karşıyayız. 504
    Pîr: Yaşlı kişi, ihtiyar. Tasavvufta; şeyh, mürşid. Pîr-i tarîkat:
    Tarîkatın ilk kurucusu, sâhib-i tarîkat. “Pîr aşkına”, “pîr hakkı
    için”, “pîrim hakkı için” deyimleri, yemin olarak kullanılır. Bir işe
    teşebbüs edildiği zaman: “Yâ Allah yâ pîr” denir. Tekkelerde ve
    504 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 278-279
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 179 -
    türbelerde tarîkat kurucusu şeyhin ismi “yâ Hazret-i Pîr” diye başlar.
    Pîr-i hâcât: İhtiyaçları karşılayan şeyh.
    Plutus: Eski Yunanlıların tarımsal zenginlik ve servet tanrısı.
    Mitolojiye göre Zeus, haklı-haksız herkese müsâmaha edebileceği
    gerekçesiyle onu kör eder.
    Politeizm (Çoktanrıcılık): Çok sayıda tanrıya tapma. Bir’den
    çok tanrıya tapan çoktanrıcılığın tanrıları, genellikle kişileştirilmiş
    doğa güçleri, atalar, şef ya da kahraman gibi saygı duyulan ölüler,
    kutsal sayılan bitkiler ve hayvanlarıdır. Günümüzden üç bin yıl
    önce insanların otuz beş bin tanrıya taptıkları saptanmıştır. Sümer
    mitolojisinden Yunan ve Roma mitolojilerine kadar bütün mitolojiler
    bu tanrıların serüvenlerini anlatırlar. Çoktanrıcılık, felsefe
    açısından doğatanrıcılık (panteizm) temeline dayanır. Kamutanrıcılık
    adıyla da anılan bu felsefî anlayışa göre tanrı, evrenin yaratıcısı
    değil; bizzat kendisidir. Bu anlayış, Müslümanlar arasında
    yaygınlaşan tasavvufta vahdet-i vücut (varlığın birliği) deyimiyle
    dile getirilmiştir. Çoktanrıcılığın tanrıları, insan niteliklidir, insanlardan
    tek ayrılığı ölümsüz oluşlarıdır. 505
    Poseydon: Eski Yunan’da deniz tanrısı.
    Putperest: Puta tapan kimse; pagan. Genellikle politeist dinlerde
    tanrısal varlıkların çeşitli figürlerile sembolize edildiği ve bu
    sembollere tâzimde bulunulduğu gözlenir. Tanrıyı temsil eden
    put; ağaçtan, taştan ya da metalde yapılmış herhangi bir sûret
    şeklinde olabileceği gibi; bir bitki, bir hayvan veya bir başka doğal
    nesne de olabilir. Putperest toplumlarda, genellikle tapınılan
    nesnepye tanrısal ruhun hulûl ettiğine inanılır ve bu nedenle ilgili
    nesnenin kendisinden ziyade içinde mevcut olduğuna inanılan
    tanrısal güce tapılır. (Bk. Paganizm)
    Râbıta: Bağ, ilişki. Tasavvufta; mürîdin, rûhaniyetinden feyz
    alacağına inanarak kâmil şeyhinin sûretini (şeklini) zihninde tasavvur
    etmesidir. Râbıta: Müridin şeyhini severek yâd etmesi ve
    sûretini zihninde canlandırmasıdır. Râbıta, müridin kalben şeyhi
    ile beraber olmasıdır. Müridin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır.
    Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir.
    Sâlik, râbıta vâsıtasıyla önce şeyhi ile sonra Allah ile mânevî ve
    bâtınî bir ilişki kurar.
    Racül, ricâlü’l gayb: Racül: Adam, merd, kişi. Tasavvufta; İster
    erkek ister kadın olsun Hakk’ın dostluğunu kazanmış faal, hakşinas,
    âdil ve faziletli şahsiyetler.
    505 bk. Çoktanrıcılık
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 180 -
    Rûhânî: Tamamen gayrı maddî ve gayri cismânî varlıklara (melek
    ve cin gibi) rûhânî dendiği gibi, rûh tarafı madde tarafına ağır
    basan varlıklara da rûhânî denilir. Gerek gayri müslimlerin azizlerine,
    gerekse evliyâya rûhânî denilir.
    Ruh çağırma (İspirtizmaa): Son zamanlarda özellikle sosyete
    arasında yaygınlaşmış olan modern kâhinlik veya çağdaş cincilik
    diyebileceğimiz bir uygulama vardır: Ruh çağırma. Ruh çağırma
    seanslarında, eğer sahtekârlık, teknik hileler yoksa madde ötesi
    bir varlıkla ilgi kurulduğu bilinmektedir. Ancak bu madde ötesi
    varlığın ruh olup olmadığı, söylediklerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı
    ciddi şekilde üzerinde durulması gerekli bir konudur.
    Beden kafesinden ayrılan ruhlar, berzah âleminde toplanırlar.
    Orada dünyadakine benzer birtakım faâliyetlerde bulunma, bazı
    noksanları telâfi etme imkânları yoktur. Artık amel safhası bitmiş,
    hesaplaşma için bekleme dönemi başlamıştır. Peygamberimiz kabir
    hayatını tarif ederken, onun iki durumda olabileceğini, ölenlerin
    bu iki durumda bulunacağını belirtimiştir: “ Kabir, y a c ennet
    bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”506
    Şimdi düşünmek gerekir; cennet hayatı lezzeti içindeki bir ruh,
    dünya ile dünyadakilerle o güzel hayatı terkederek niçin meşgul
    olsun? Yine cehennem azâbı içinde kıvranan bir ruh da nasıl dünyadakilerin
    dâvetlerine icâbet edebilecektir? Ona bu izni kim verecektir?
    Dolayısıyla ruhların, insanlarla ve dünyadakilerle haşir-neşir
    oldukları, ölmemiş gibi birtakım işler yaptıkları iddiâsına dayanan
    ruh çağırma girişimleri, ruhların durumuyla ilgili bu olaylara ters
    düşmektedir. Ruh çağırma iddiâsında bulunanların iddiâları geçersiz
    ve tutarsızdır, delilden yoksundur. Eğer ruhların dünyaya
    dönüp dünyadakiler gibi birtakım faâliyetlere katılma imkân ve
    şansları olsaydı, herhalde ruh çağırma seanslarıyla meşgul olmaktan
    çok daha önemli işleri olurdu. Nitekim bir âyet-i kerimeden
    bir kısım ruhların ne yapmayı arzu edeceklerine dair bilgi bulmaktayız:
    “Onlar (günahkârlar) orada, ‘Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımız amelden
    başkasını (daha iyisini) yapalım’ diye bağrışırlar.” Bu arzuya verilen
    cevap da âyette açıklanmakta, şöyle denilmektedir: “Öğüt alacak
    insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı
    da gelmişti. Öyle ise tadın (o azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”507
    Ruhların dünyaya dönüp dünyalılar gibi birtakım faâliyetlerde
    bulunamayacakları bir başka âyette şu şekilde belirtilmektedir:
    506 Tirmizî, Kıyâme 26.
    507 35/Fâtır, 37
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 181 -
    “Onlardan birine ölüm gelince; ‘Rabbim, beni geri çevir, belki yapmayıp
    (noksan) bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim’ der. Hayır; bu kendi sözüdür.
    Tekrar diriltilecekleri güne kadar aralarında geriye dönmekten
    onları alıkoyan bir engel vardır.”508 Medyumlara cevap verdiği söylenen
    ruhlar, bu engeli aşmayı beceren birtakım gözü açıklar mı
    dersiniz? İlâhî sınırları, Allah’ın beyanını, beşerî sınırlar ve insanın
    sözlerine benzetebilen câhiller/kâfirler ancak bunun böyle olabileceğini
    düşünebilirler ve tabii aldanırlar.
    Denilebilir ki; “iyi ama, ruh çağırma seanslarına gelen, hatta
    içecek sigara bile isteyen görünmez varlıklar var. Peki bunlar ne?
    Verdikleri birtakım geçmiş olaylara uygun bilgiler var, bunlara ne
    diyeceğiz?” Ruh çağırma seanslarına mesajlar getiren madde ötesi
    varlıkların, gerçekten çağrılan ruhlar olmadığı, olamayacağı kesindir.
    Huddamcılık/cincilik/cin çağırma faâliyetleri ve bu esnâda
    edinilen bilgiler ve bunların açıkça cinler yoluyla elde edildiği eskiden
    beri bilinen ve hâlen de devam eden bir uygulamadır. Sosyete
    çevrelerinin buna “ruh çağırma” ismini takması, hiçbir şeyi
    değiştirmez. Bu, sadece modern cinciliktir o kadar.
    Cinlerin varlığı Kur’an’la sâbittir ve cinler gaybı bilmezler.509
    Bununla beraber cinlerin insanlardan farklı bazı bilgilere sahip
    olabileceklerini, özellikle de ruh çağırma seanslarında kendisiyle
    görüşülmek istenen kişinin geçmiş hayatına dair birtakım bilgileri
    bilmelerinin onlar için mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Şunun
    ya da bunun ruhu olarak seanslara gelenlerin, sorulan soruların
    bir kısmına doğru cevap vermeleri, kendilerinin her söylediklerinin
    doğru olması için yeter sebep değildir. Cinlerin ömürlerinin
    uzun, niteliklerinin bizden çok farklı olması, kısa zamanda uzun
    mesafeleri dolaşabilmeleri sebebiyle insanlardan farklı bilgileri
    bulunmaktadır. Onların bizim bilmediğimiz bazı konularda bazı
    şeyler söylemeleri gaybı bildiklerini göstermez; onların bilgileri
    de çoğu kez noksan ve kasıtlı olarak yanlışla karıştırılmıştır. İnsanları
    yanıltmaya yöneliktir. Müslümanlar maddeye olduğu kadar
    melek, şeytan, cin gibi madde üstü varlıklara da inanırlar. Ancak
    bu inançların Kitap ve Sünnette yer alan bilgilere uygun olması
    gereklidir. Onların verdiği bilgilere bazı vehimler, zanlar karıştırılmasına
    müsaade edilmemelidir. Çünkü zan ve vehim hiçbir zaman
    ilim değildir. İman da en kesin ilme dayanmak zorundadır. O
    halde asılsız birtakım söylentilerin, aldatmacaların peşinde imanı
    süründürmenin anlamı yoktur.
    508 23/Mü'minûn, 99-100
    509 34/Sebe', 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 182 -
    Ruhçuluk: Asıl unsur olarak ruhu kabul edenlerin görüşü, spirtüalizm,
    maddeci olmamak.
    Sağcılık: Geleneksel sol partiler veya sendikalara oranla kitlelerin
    devrimci rolüne, ihtilâlci yanına ağırlık veren siyasî düşünce
    ve tutumlara karşı olarak, muhafazakârlığa, dindarlığa,
    mânevîyatçılığa, gelenekçilik ve milliyetçiliğe ağırlık veren sosyal
    ve siyasî görüş ve tutumlar.
    Siyasî anlamda sağ ve sol tabirleri ilk defa 1789 da Fransız
    İhtilâliyle başlamıştır. 1789 tarihli Kurucu Meclis (Assemblee Nationale
    Constituante)’in başkanı, Kraldı. Meclis üyeleri de asiller,
    ruhban ve halk temsilcilerinden oluşan bir gruptu. Bu kurucu
    meclis açıldığı zaman asiller ile din adamları başkanın sağında,
    halkın seçtikleri de başkanın solunda yer almışlardı. İşte bu tarihten
    itibaren, sağ ve sol gruplaşmalar siyasî hayat içinde yerini
    almış oldu. Sağda bir zadeganlık, seçkinlik, ağalık, gelenekçilik,
    imtiyazlılık ve aristokratlık; solda ise halkın seçtikleri, demokrat
    olanlar, hürriyet ve eşitlik prensibinin savunucuları vardı.
    1789’dan sonra imtiyazlılığa, değişmezliğe ve değerleri, eski
    düzeni korumaya taraf olanlar, meclislerin hep sağını tercih etmişler;
    sağcılık ve sağcı politikalar bu doğrultuda bir anlam kazanmıştır.
    Daha sonraları ise sağcılık anti-komünistlik olarak değerlendirilmeye
    başlanmıştır. Bu anlayışa göre, komünist olmayan
    herkes sağcıdır; bu kavramın içine ise bütün milliyetçiler, bütün
    müslümanlar, dindarlar, mânevîyatçılar, tarihi köklerine bağlı insanlar,
    örf ve âdetlerini, geleneklerini korumak isteyen herkes dahil
    edilmiştir. Bu bakış açısı Marksistlere göre idi.
    Sosyal ve siyasi alanda sağcılık ve solculuk yaklaşık iki asırlık bir
    geçmişe ve tarihe sahiptir. Fakat inanç ve amel açısından ise sağ
    ve sol, insanla başlar. Kur’ân-ı Kerim ashabül-Yemin (kitapları sağ
    tarafından kendilerine verilerek Allah’a itaat eden sâlih kimseler)
    ve ashabü’ş-Şimal (Allah’a karşı isyan eden ve Allah’ın hükümlerini
    red eden fâsık kâfirler) diye isimlendirir. Bu taksimin politik
    anlamdaki sağcılık ve solculukla asla ilgisi yoktur. İtaat edenler ile
    isyan edenler diye sağ ehli ve sol ehli diye isimlendirilir. Kur’âna
    göre hareket etmeyen herkes kâfir, Ona uygun olmayan her fiili
    de küfür olarak veya kitabı sol tarafından verilecekler diye nitelendirir.
    510 İslâm terminolojisine göre “sol” (Ashabul-Meş’eme) genel
    bir terimdir. Siyasi literatüre göre kendisinin solda olduğunu
    kabul eden komünizm de, İslâma göre küfür olan; fakat komünizme
    göre sağda olan rejimler, meselâ, ırkçılık Faşizm, Demokrasi
    510 74/Müddessir, 43-47
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 183 -
    vb. düşünceler İslâma göre sol ehli kabul edilir. O halde, İslâma
    göre “solcular” tabiri, sadece komünistler ve sosyalistler gibi kendilerine
    solcu diyenler için değil, küfrü temsil eden İslâm dışı her
    çeşit rejim ve fikir hareketleri için kullanılan genel bir terimdir.
    Allah’ın nizamını reddeden Ashabu’ş-Şimal adını alırlar. Kur’ân’a
    göre kitapları sağ tarafından verilecek olan ashabü’l-yemin veya
    Allah’a itaat edenler yaptıkları yüzünden ahirette kurtuluşa erenler;
    Cennete girenlerdir.511 Bunlar aynı zamanda, el üstünde tutulan,
    Allah’ın lütuf ve inâyetine mazhar olan, uğurlu, bahtı açık ve
    iyi, saadet sahibi kimselerdir. Kur’ân bu bakış açısından sağ ehli
    olanların, iman içinde olup Allah’ı birleyen, namaz kılan, yoksula
    yediren, yoksulun halini soran, Allah’ın kullarına acıyan, boş
    konuşmayan, dedi kodu peşinde koşmayan, boş zamanları hayırlı
    işlerle değerlendirip vakit öldürmeyen, bâtıl şeylerin peşine
    düşüp gâfillerle beraber olmayan, âhiret hayatına inanıp ona
    hazırlıklı olanların; Kıyamet koptuğu vakit, her şeyin altüst olduğu,
    yerin şiddetle sarsıldığı, dağların darmadağın un ufak olduğu,
    toz duman halinde dağılıp savrulduğu ve insanların üç sınıf
    olduğu zamandaki hallerini şöyle haber vermektedir: “Sağ ehli
    (amel defterleri sağ ellerine verilenler), o sağcılar ne mutludurlar!...
    Sol ehli (amel defterleri sol ellerine verilenler) ise, o solcular
    ne acıklı durumdadırlar!...”512 “Sağ ehli, ne mutlu o sağ ehline!...
    Onlar, yüklü dalları sarkmış kiraz ağaçları, dolgun salkımlı muzlar
    altında; yayılıp Uzanmış bir gölgede, çağlayan bir su kenarında,
    tükenmeyen ve yenmesi yasaklanmayan birçok meyveler arasında
    ve değerleri pek yüksek döşeklerdedirler. Gerçekten biz, onları
    yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Böylece onları, hep bâkir
    kızlar, kocalarına aşık yaşıtlar yaptık (Cennet ehli olan) Ashâbü’lyemin
    için...” 513
    Görüldüğü gibi, Kur’ân’ın ortaya koyduğu sağ ve sol kavramları
    ile çeşitli doktrinlere ve siyasî icraatlara göre belirlenmiş
    sağcılık ve solculuk arasında özel bir ayrılık vardır. Kur’ân sağ’ın
    ve sol’un kesin ölçüsünü koymuştur. O da sağ için Allah’a inanmak
    ve emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak; sol için
    ise, Allah’ı inkâr etmek veya O’nun emir ve yasaklarını hiçe saymak,
    O’nu tanımamaktır. Diğer doktrinlere göre ise sağı soldan
    ayıran net bir ölçek yoktur. Meselâ komünistlere göre, komünist
    olmayan herkes faşisttir, sağcıdır. Demokrat politikacılara göre,
    tutucu, gelenekçi, aristokrat olanlar sağcıdır. Bu ölçeklerin hepsi,
    511 74/Müddessir, 38-40
    512 56/Vâkıa, 1-9
    513 56/Vâkıa, 27-38.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 184 -
    Kur’ân’ın ölçeği hariç, indî, şahsî, kullanana ve bakış açısına göre
    değişmektedir. 514
    Sanem: Put. İslâmiyetten önce putperest Arap câhiliyyesinin
    Uzzâ, Lât, menât, Hubel, Nesr, Vedd, Yeuk, Yeğus, Suvâ vb. gibi
    pek çok putları vardı. İslâm bütün bunları yasaklamış, bundan
    ötürü heykel ve sûret yapımını yasaklamıştır.
    Divan Edebiyatında büt (put) kelimesiyle aynı anlamda ve
    sevgilinin güzelliğini dillendirmek için kullanılır. Sevgili, put gibi
    güzeldir (Bak. Büt). “Çağırdım sanem sanem! / Ses verdi menem
    menem / Dedim lebin kim emsin / Dedi sen em sen em. 515
    Satürn: Eski Roma’da tarım, işçiler ve üzüm yetiştiricilerin tanrısı;
    Ops’un kocası ve Jüpiter’in babası. Yunanlılarca Cronos’la özdeşleştirilmesine
    rağmen o, daha çok Demeter’e benzer. Mitolojide,
    oğlu Jupiter tarafından Satürn’ün göksel âlemden kovulduğu
    anlatılır. Onun adına düzenlenen ve Saturnalia diye adlandırılan
    hasat kutlamaları 17 Aralık’ta başlardı.
    Saygı Duruşu: Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya
    kutsallaştırdıkları simgeler karşısında Müslümanların namazdaki
    kıyâmlarına benzer şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda
    bulunur. Hatta, namazda doğal kabul edilebilecek bir davranış
    (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda
    uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir
    açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak
    câhiliyye toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara
    katılan Müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen
    bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün
    öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında,
    bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin kutsal günlerinde bu tür
    saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınmadır.
    Anıtkabirdeki böyle bir törende, Mahmut Kaçar adlı bir
    muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle mezarları putlaştırıyor,
    ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun size bir faydası yoktur.
    Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!” demişti. Zamanın
    cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân edilivermişti. Ayrıca,
    Bu tavrının bedelini dört yıl kadar hapis yatarak ödemişti.
    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan
    dönünce veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden
    önce Kâbe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona
    514 Bk. Sağcılık, Hüsameddin Erdem
    515 Hatâî
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 185 -
    bağlılıklarının ifâdesi olarak saygı gösterirlerdi.516 Böylece işlerinin
    düzgün gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile
    Kâbe etrafında dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat
    put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi
    bir Mekke’li, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce, yahut
    önemli bir işe başlayınca, Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin
    ileri gelenlerinin putlara saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en
    önemli işleri görüşülmeden önce heykellere saygı duruyorlardı.
    Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar, önemli toplantılarından önce
    de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.
    517
    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen
    şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve
    kudretine ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak,
    Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak
    kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip
    putların önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar
    etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham
    kaynağı saymak; güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden
    veya Firavun gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım)
    putlaştırılmış şahıslardan beklemek! 518
    Sekr: Sarhoşluk, mest olmak, kendini kaybetmek. Tasavvufta;
    a) Zâhirî ve bâtınî kayıtları bir yana bırakıp Hakk’a yönelmek. b)
    Kuvvetli bir vârid (tecellî) ile kendinden geçip rûhî bir haz ve zevke
    erme. c) Sekr, vecd ehline hastır. Sekr halindeki sâlik, şer’î hükümlere
    aykırı sözler söyleyebilir, davranışlarda bulunabilir.
    Sekizler: Tasavvuf kültürüne göre; gayb erenlerden olan sekiz
    evliyâ. Bunlara kahr ricâli, kuvvet ricâli de denir. Şiddetli ve
    hiddetli velîlerdir, himmetleri faal ve tesirlidir. Teveccüh ettikleri
    ruhları etkileri altına alırlar. Tasarruf sahibidirler, murad ettikleri
    nesneler vücuda gelir, teveccühlerinin semeresi hâsıl olur. Bunlara
    hürmet edilir, ama yakınlarında olmaktan sakınmak lâzımdır.
    Sekülerizm 519
    Selâm secdesi: Sûfîlere göre, ibâdet secdesinin dışında secde-i
    tahiyyât denen, saygı ve sevgi duyulan bir insana selâm secdesi
    vardır. Sonraki bazı mutasavvıflar selâm secdesini câiz görmüşlerdir.
    Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde
    516 Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121
    517 Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121
    518 Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Marifet Y. s. 41-42
    519 Bak. Laiklik
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 186 -
    ederler. Secdeyi Hz. Mevlânâ teşrî etmiştir (meşrû kılmıştır). Bazı
    tarîkatlarda dervişler şeyhlerinin eteklerini öper, ayak bastıkları
    yere yüz sürer. Hükümdarlara ve din ulularına secde etmek, öteden
    beri şark kavimlerinde âdettir.
    Semiramis: Mitolojik Asur-Babil kraliçesi. Efsanevi tanrıça güvercin.
    Septisizm: Olumlu veya olumsuz hiçbir kesin hükme varamayan
    ve devamlı şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefî sistem,
    şüphecilik.
    Sfenks: Kadın başlı, aslan vücutlu eski Mısır’dan kalma heykel,
    Ebûlhevl.
    Sibel: Arapların Hubel, Avrupalıların Kybele veya Cybele dedikleri
    put. 520
    Siyonizm (Zionizm): Kudüs’ün eski adı olan Sion’dan.
    Filistin’de bağımsız bir Yahûdi devleti kurmak isteyen. Bu devlet
    kurulduktan sonra, Yahûdi fikrinin taraftarı, Yahûdicilik, Yahûdi
    hâkimiyeti ve bir şeyi Yahûdilerin gâye ve menfaatine göre değerlendiren
    anlamında kullanılır. Siyonizm, Odessalı Leo Pinsker
    (1821-1891) tarafından kurulan Yahûdi milliyetçisi akımdır. Pinsker,
    Yahûdilerin bir devletinin olmasının şart olduğunu düşündü
    ve bunu gerçekleştirebilmek için Choveve zion (Siyonu sevenler)
    adlı bir örgüt oluşturdu. Hareket, Yahûdiler arasında hızla yayıldı.
    Anarşi, katliam, hile ve nice zulümlerle ve başta İngiltere olmak
    üzere birçok Avrupa devletinin de desteğiyle 1948’de İsrail devletinin
    kuruluşuyla sonuçlandı.
    Sofestâî (Sevfestâî): Kâinatın yaratıcısını, Cenâb-ı Hakk’ı kabul
    etmemek için her şeyi inkâr eden. Müsbet veya menfî hiçbir
    hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefî bir
    doktrinin (septisizm) mensubu. Septik. Âlemde hakikat nâmına
    hiçbir şey tanımayan ve hakikati araştırmaktan sarf-ı nazar ederek
    eğlenen safsatacılar.
    Sofizm: Sofestâiyye. Safsatacılık. Âlemde hakikat olarak hiçbir
    şey tanımayan ve hakikati araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk
    u sefâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeyi tercih eden bâtıl bir meslek.
    İnâdiye, İndiye ve Lâedriye (Septizm) adlarıyla üç kısma ayrılırlar.
    Solculuk: Aşırı sosyalist düşünceleri ve solcu politikaları benimseyen,
    yani kendilerine halkçı ve demokrat diyenlerin yolunu
    takip etme veya onların sosyal ve politik olaylara getirdikleri fikri
    çözümleri benimseme anlamında kullanılan bir terim.
    520 Bak. Hubel, Kybele
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 187 -
    Sosyalist ve Komünist açıdan ise solculuk, geleneksel sol partilere
    veya sendikalara oranla kitlelerin devrimci rolüne üstünlük
    tanıyanların siyasi düşüncesi veya tutumuna denir.
    Küçümsenen ve aşağılanan bir anlamda solculuk, sol bir parti
    veya sendika içinde aşırılığı, aşırı sol akımı ifade için kullanılır.
    Siyasi ve sosyal anlamda solculuk, 1789 Fransız İhtilâliyle ortaya
    çıkmıştı. XIX. yüzyılın ilk yarısında muhafazakârlara sağcı, liberallere
    de solcu denilmişti. 521
    “Solculuk” (Gausehisme) terimini ilk defa Lenin’in 1920 de yazdığı
    “Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı” adlı kitabında kullandığı
    söyleniyorsa da; yukarıda da belirttiğimiz gibi bu terim Fransız
    İhtilâlinden beri kullanılmaktaydı. Lenin, adı geçen kitabında
    solculuğu daha ziyade küçültücü anlamda ve tenkit etmek için
    kullanmıştır. Bu solculuk “keskin solculuk”; yani şartlardan faydalanmasını
    bilmeyen ve zaman içerisindeki fırsatları değerlendiremeyen
    solculuktur. O zaman “solcu” olarak nitelenenlerin, sol
    komünizm veya işçi muhalefeti yandaşlarının kabul etmedikleri
    bu terim, o dönemde, komünist hareketin solunda yer almak isteyen
    ve 1918’den başlayarak Rusya ve Almanya’da belirli konular
    çerçevesinde toplanan kişilerin ideolojilerini belirlemekteydi. Bu
    konular; işçi denetimi, sendikal özerklik, gelirlerin aynı düzeye
    getirilmesi ve eşit paylaşılması, devrimci enternasyonalizme gitmek,
    işçi konseylerinin partinin önüne geçmesini sağlamak vb. dir.
    “Solcu” terimi daha sonraları Stalin’in düşüncesine, şahsına
    karşı her çeşit muhalefeti belirtmek için kullanılmıştır. Bu sebeple
    Troçki, Tito, Mao Zedong, Che Guevara vb., solculukla suçlanmışlardır.
    O zamandan beri, amaçları açık bir şekilde kurumlaşmış sosyal,
    siyasî ve ideolojik sistem dışında ortaya çıkan her sol mahiyetli
    ifade ve istek “solculuk” olarak nitelendirilmiştir.
    Sağcılık ve solculuğun siyaset ve fikir hayatında Fransız
    İhtilâlinden sonra etkin olmaya başladığı dikkate alınırsa, bu terimler
    Komünist Manifesto’sundan (1848) yaklaşık yarım asır önce
    kullanılmış demektir. Şu halde, bu tarih olayının ortaya koyduğu
    önemli gerçek şudur: Sol ve solculuk mutlaka Komünizm demek
    değildir. Fransız ihtilal meclislerinde aşırı sol hareket de komünizm
    değildi. Buna göre, her solcu komünist değildir; ama her komünist
    solcudur ve kendisini gizlemek isteyen komünistler bunu
    bir maske olarak kullanırlar; sadece solcu olduklarını, komünist
    olmadıklarını söylerlerdi.
    521 bk. Sağcılık
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 188 -
    “Solculuk” sadece siyasi ve fikri bir özellik değil; aynı zamanda
    dini değerlerle ilgili ve inançla da ilgili bir vasıftır. Kur’ân sağda
    olanlardan bahsettiği gibi, solda olanlardan da bahsetmektedir.
    Kur’âna göre sol ehli; kendi yaptıkları yüzünden yalanlanacak
    olanlar; uğursuz, bedbaht ve Allah’ın kendilerini zillete düşürdüğü,
    inançsızlık ideolojisini benimsedikleri için Allah’ın huzurunda
    sol tarafta bulunanlardır. Bu sol ehli (Ashabu’ş-Şimal). Allah’ın
    emrini tanımayan, namaz kılmayan, fakire yardım etmeyen ve yedirmeyen,
    Allah’ın kullarına acımayan, boş konuşan, beyhude ve
    bâtıl işler peşinde koşan, zaman öldüren, gâfillerle gaflette yarışan,
    ceza gününü yalanlayan ve inanmayanlardır. Bütün bu menfi
    davranışların gerçek sebebi ise imansızlık ve küfürdür.
    Kur’ân-ı Kerim, Allah’ı inkâr eden, emir ve yasaklarını tanımayan,
    yaradılış gâyesini idrak edemeyen sol ehlinin âhiretteki durumunu
    şöyle açıklıyor: “Sol ehli ise; onlar ne acıklı durumdadırlar!...
    Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su ve kapkara
    dumandan olan bir gölge içindedirler; ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı.
    Çünkü onlar, bundan önce (dünyada) zevklerine düşkündüler
    ve en büyük günah şirk (Allah’a ortak koşmak) üzerinde ısrar
    ediyorlardı.... Bir de diyorlardı ki: Öldüğümüz, toprak ve bir yığın
    kemik olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi dirilecekmişiz? Evvelki
    atalarımız da mı (dirilecek)? Söyle: Bütün evvelkiler ve sonrakiler,
    belirli bir günün belirli bir vaktinde çaresiz toplanacaklardır.
    Sonra siz ey sapkınlar, yalancılar! (Cehennemde) Zakkum ağacından
    yiyeceksiniz; karınlarınızı ondan doyuracaksınız. Üstüne de
    (susuzluğunuzu gidermek için) o kaynar sudan içeceksiniz. Öyle
    ki, suya kanmayan develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte hesap günü,
    onlara ziyafet bu!” 522
    Sorumluluktan Kurtulmak Mümkün mü? Bazı câhillerin “bizim
    abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır. Önemli olan kalp
    temizliği değil mi? O da bizde var. İbâdete ihtiyacımız yok” gibi
    sözleri, ya da “biz şeriati aştık, hakikata ulaştık; artık mükellefiyet/
    sorumluluk kalmadı” yollu hezeyanları, saçmalıkları orada burada
    söyledikleri ve bu görüşleri savundukları -az da olsa- görülmektedir.
    Dâr-ı teklif (mükellefiyet sahnesi) olan dünyada, Allah’ın
    verdiği ömrü yaşarken İlâhî emir ve yasakların dışında kalmak ya
    da mükellefiyet sınırını aşmak mümkün değildir. Her akl-ı selim
    sahibi bunu böyle kabul eder. O halde mükellefiyet nedir? diyenlere,
    açıklayalım: Mükellefiyet: İlâhî emir ve yasaklardan sorumlu
    olmak demektir. Bu da müslüman olmak, akıllı olmak ve ergenlik
    522 el-Vakıa, 56/41-56. Ayrıca bk. Sağcılık. (Hüsameddin Erdem, Şamil İslâm
    Ans.)
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 189 -
    çağına ulaşmış olmak şartlarına bağlıdır. Bunlar genel şartlardır.
    Ayrıca her emrin yerine getirilmesi için kendine has bazı özel şartlar
    da vardır. Meselâ; orucun farz olması için; Ramazan’a erişmiş
    ve mukîm olmak, oruç tutamayacak kadar hasta olmama gibi.
    Bu kısa açıklama göstermektedir ki, mükellefiyetten kurtulabilmek
    için, ya müslüman olmamak, ya bülûğa ermemiş çocuk
    olmak veya deli olmak, yahut da ölmek lâzımdır. Bunun dışında,
    hiçbir sebeple, hiçbir görevle, hiçbir makamda bulunmakla, tasavvufta
    zirveye çıkıp zırvalamakla tekliften, yani Allah’a kulluk görevinden,
    sorumluluktan kurtulmak hiçbir insan için asla mümkün
    değildir. Bir kere, düşünmek gerek; eğer mânevî mertebeler, mükellefiyetten
    kişiyi kurtaracak olsaydı, herkesten önce peygamberler
    bu teklif yükünden kurtulurlardı. Hâlbuki onlar, ümmetlerine
    neyi teklif etmişlerse, aynen kendileri de sorumlu olmuşlardır.
    “Gönderdiğimiz peygamberlere de, kendilerine peygamber gönderdiklerimize
    de soracağız.”523 Hatta onların sorumlulukları ümmetlerinden
    daha da ağır olmuştur. Çünkü bazı hususlar sadece onlardan
    istenmiştir. Teheccüd namazının Hz. Peygamber’e emredilip ona
    vâcib olması gibi.524 “Onların işledikleri onlara, sizin yaptıklarınızın hesabı
    da size!” 525 “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek,
    imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı...”526 Sonra, yalancı peygamberlerden
    ve sahtekârlardan başka hiçbir sahâbi, ve İslâm âlimi
    mükellefiyetinin bittiğini, emir ve yasaklara uyma zorunluluğunun
    kalmadığını söylememiştir. Tarih böyle bir şeye şâhit değildir.
    Hz. Peygamber’e hitâben “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine
    ibâdet et.” 527 âyeti İslâm’da hiçbir kimse için dokunulmazlık, şeriat
    üstülük hakkı tanınmadığını bütün açıklığıyla ilân etmektedir.
    Herhangi bir kimseye -peygamber de olsa- yakın olmak, şu ya
    da bu ırka veya cemaate mensup olmak da mükellefiyetten kurtulmaya
    gerekçe yapılamaz. Hz. Peygamber, akrabâlarına ayrı ayrı
    hitap ettiği bir konuşmasında en son kızı Fâtıma’ya hitâb ettikten
    sonra, “Benden bana âit şeyleri isteyin, vereyim. Ama Allah’ın azâbına
    karşı bana güvenmeyin. Allah’ın azâbından kendinizi kendiniz koruyun.”
    buyurmuştur. Yine dinin hükümlerinin uygulanması konusunda
    hiçbir kimseye ayrıcalık olamayacağını, aksi anlayışın kesin bir
    dalâlet/sapıklık olduğunu şu hadisiyle net bir şekilde açıklamıştır:
    “Ey insanlar, sizden öncekilerin sapıtmasının nedeni şu idi: İçlerinde üstün
    523 7/A'râf, 6
    524 17/İsrâ, 79; 73/Müzzemmil, 2
    525 2/Bakara, 134, 141
    526 67/Mülk, 2
    527 15/Hıcr, 99
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 190 -
    mevkiden biri hırsızlık yapınca, hadd (cezâ) uygulamadan onu serbest
    bırakıyorlar, ama güçsüz (arkası olmayan, fakir) birisi çalınca da hemen
    hadd tatbik ediyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı
    Fâtıma hırsızlık yapsa, Muhammed, onun elini de keser.” 528
    Sorumluluğun kalktığını, sorumlu olmadığını iddia etmek büyük
    bir sorumsuzluk ve büyük bir sorunluluktur; çünkü sorumluluk
    imtihan dünyasında herkes için zorunluluktur. Sorumsuzluk
    iddiâ etmek, “namazımız kılınmış”, “biz şeriati aştık, o kabuktur,
    avam içindir, biz hakikat(!) ehliyiz” demek, dünya şartlarında insan
    ve müslüman olarak mümkün değildir. Bu iddiâ, “lâ yüs’el
    ammâ yef’al -yaptığından sorumlu tutulmayan-” Allah’a ortaklık
    iddiâ etmek gibi bir hezeyandır, saçmalıktır. Asıl amacı da haramhelâl
    sınırını yıkarak her şeyin mubahlığı (ibâhiyye) görüşünü yaymaktır.
    Hem dâll, hem mudıll -hem sapık, hem saptırıcı- olan bu ve
    benzeri düşünce sahiplerini, düzeltmek, cezâlandırmak elimizden
    gelmiyorsa, kendi düşünceleriyle başbaşa bırakmak, ama hiç olmazsa
    onun etkisinde kalanlara hakikati anlatıp uyarmak ve bu
    sapıkları toplumdan soyutlamak onlara yapılacak en büyük iyilik
    olsa gerektir. Ola ki akıllarını başlarına devşirir ve kendilerine gelir
    de böyle saçmalıklardan vazgeçerler. “Rabbim, her köle âzâd edildiği
    gün sevinir; ben ise Sana gerçekten kul-köle olduğum gün
    sevineceğim.”
    Sosyalizm: Sosyal teşkilatlanmayı eşitlik ölçüsüne göre düzeltmeyi
    gâye güden teori. Sosyalizm, ferdiyetçi ve hürriyetçi (liberalist)
    sistemlere karşı bir tepki olarak doğmuştur. Sermaye sahipleriyle
    işçiler ârasındaki eşitsizliği, servet ve refah farklarını ortadan
    kaldırma iddiasındadır. Bu iddialar doğrultusunda Sosyalizmi önce
    ekonomik bir çerçeve içinde; yani servetin üretimi, tüketimi, paylaşılması
    ve dağıtımı açısından ele almalıdır. Bu açı, bizi Sosyalizmi
    meydana getiren şartları araştırmaya götürür. Liberal demokrasinin
    ve Kapitalizmin doğurduğu yetersizlikler ve adâletsizlikler,
    sanayileşme olayına; sanayileşme de, sosyal, ekonomik ve şuurlu
    bir şekilde teşkilatlanan işçi sınıfının siyasi bir güç halinde ortaya
    çıkmasına götürür.
    Sosyalizm, öncelikle liberal Kapitalist düzenin adâletsizliklerine
    karşı çıkmak ve isyan etmekle çağdaş niteliğini kazanmıştır. Böylece
    Sosyalizmin ilk temel karakteri, kurulu düzeni adâletsiz, çağ
    dışı ilân etmesiyle ortaya çıkmaktadır. Buna göre Sosyalizm, liberal
    Kapitalist düzenin mülkiyet ve çalışma kurumlarını yetersiz
    ve adâletsiz bulduğu için, değiştirmek ve onun yerine geçmek
    528 Buhârî, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 7
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 191 -
    isteyen bir rejimin adıdır. Bu haliyle Sosyalizm, Kolektivizmin zaman
    içinde fiiliyata geçmesi ve uygulanmasıdır.
    Kapitalist sistemler, özel mülkiyet, piyasa ekonomisi ve kâr
    esasına dayanan bir sistem kurmuştur. Bu düzen, tarih olaylarının
    ve sanayileşmenin ürünüdür. Sosyalizm de bu düzene antitez olarak
    tasarladığı düzenini tarihi şartların meydana çıkardığı bir düzen
    olarak görür. Onlara göre, bu düzen de tıpkı Kapitalist düzen
    gibi ihtilâl sonucu kurulacaktır.
    Sosyalizmin ikinci esas dayanağı da, ekonomik faaliyetlerin
    özel sektörden kamuya, kişilerden topluma aktarılmasıdır. Bu anlamda
    Sosyalizm, mevcut olan üretim araçlarının tümünü, yahut
    büyük bir kısmını toplumun şuurlu ve yönetici durumunda olan
    organlarına bağlamaktır. Burada üretim araçları toplumun mülkiyetine
    geçmekte, neticede özel mülkiyet yerine kollektif ve sosyal
    mülkiyet kurumu oluşturulmuş olmaktadır.
    Sosyalizmin kollektif mülkiyeti sadece toplumun malı yapması
    da yetmez. Aynı zamanda, bu mallar toplumun hizmetinde olmalıdır.
    Yani kârın hizmetinden çıkarılıp çalışanın (işçinin) hayat
    standardını artırıcı hale getirilmelidir.
    Demek oluyor ki, Sosyalizm, objektif tarih şartları içinde Kapitalizmi
    takip ederek onun yerine geçecek olan bir düzendir. Sosyalist
    düzende şu üç unsur bulunur:
    a) Üretim araçlarının toplumun malı olması;
    b) Üretimin insan ihtiyacına göre yapılması;
    c) Bunların tamamının demokratik bir yol ile gerçekleştirilmesi.
    Buraya kadar Sosyalizmin tanımlarında bazı farklılıklar olsa
    da; hepsinde de ortak gâye, çalışan zümreyi (işçi sınıfını) cemiyete
    hakim kılmak ve emek sahiplerinin hakkını vermektir. Toplumda
    sınıf farklarının ortadan kaldırılması ve toplu çalışma ile elde edilen
    kazancın emek sahibi olan topluluğa ait olması bütün sosyalistleri
    birleştiren ana fikirdir.
    Sosyalistler bazı ana fikirlerde birleşseler de, bu hedeflere nasıl
    ve hangi yollarla ulaşacakları konusunda, yani uygulayacakları
    metodlar hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. Meselâ, üretim araçları
    topluma nasıl mal edilecek? Bunlar kimin ihtiyacına göre ve nasıl
    ayarlanacak? Diğer bir ifadeyle, kapitalist düzen hangi yoldan ve
    nasıl değiştirilecek? İhtilâl ve şiddet yoluyla yani devrimle mi; yoksa
    demokratik usullerle (evrimle) mi?
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 192 -
    Esas problem bu sorulara verilen cevaplarda ortaya çıkar. Çünkü
    bu soruların cevapları kadar Sosyalizm türlerinden söz edilebilir.
    Bunlar arasında hayalci (ütopyacı), islâhcı (evrimci), ruhcu,
    maddeci ve ihtilâlci (devrimci) olmak üzere her biri kendine has
    özelliklere sahip birçok Sosyalizm çeşidi vardır. Sosyalizm çeşitlemeleri,
    değişik bakış açılarından da yapılabilmektedir. Meselâ bir
    başka açıdan, Ütopik Sosyalizm, Bilimsel Sosyalizm, Kürsü Sosyalizmi,
    Hıristiyan Sosyalizmi, Devrimci Sosyalizm, Reformcu Sosyalizm,
    Demokratik Sosyalizm gibi bir sınıflamaya da tabi tutulabilir.
    Sosyalizm, geniş anlamıyla çok eskilere, ta Eflatun’a kadar geriye
    götürülebilir. Hattâ birtakım dinî Sosyalizmlerden bile bahsetmek
    mümkündür. Meselâ bir “Tevrat Sosyalizmi”, bir “Hıristiyan
    Sosyalizm”inden; hattâ doğru olmamakla beraber, bir “İslâm
    Sosyalizm”inden bahseden ve kendilerine “İştirakiyyü’l-Mezheb”
    diyenler de vardır. İlk dönem Sosyalistleri daha ziyade toprağın
    fertler arasında eşit bir şekilde paylaşılmasını istiyorlardı. Esas
    anlamıyla Sosyalizm “İşçiler Birliği” anlamına XlX. yüzyılın ilk
    yarısında kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü Sosyalist akımın, işçi
    sınıfının meslekî teşkilatlanmaları ve siyasî partilerle şuurlu bir
    siyasî kuvvet olarak ortaya çıkışları XIX. yüzyılda olmuştur. Sosyalizm
    1848’e kadar sadece bir kavramdan ve hayalî bir tasavvurdan
    (ütopyacı) ibaret sayılır. Meselâ Thomas Morus, Saint Simon, Louis
    Blanc, Fourier, Owen, Proudhon gibi Fransız sosyalistlerin doktrinleri
    sosyal adâletsizlikler karşısında tamamen idealist ve hayalci
    görüşlere sahipti. 1848 de Marksizmin ortaya çıkmasıyla “Bilimsel
    Sosyalizm”in kurulduğu kabul edilir.
    Nazarî sosyalizmin birbirine zıd birçok şekillerinin olduğunu
    daha önce belirtmiştik. Bunlardan bazıları şunlardır:
    1- Hıristiyan Sosyalizmi: Ketteler, Maninng, Lorin, Gorin gibi
    hıristiyan sosyalistlerin temsil ettiği ve daha ziyade Hıristiyanlığın
    sosyal cephesini işleyen sosyalizmdir.
    2- Mistik, Optimist ve Ütopyacı Sosyalizm: Ofurier, P. Leroux,
    Proudhon vb. nin savunduğu ve tamamen hayal ürünü olan; realite
    ile ilgisi olmayan ve problemlerini daha ziyade tasavvurda
    çözmeye çalışan kavramsal sosyalizmdir.
    3- Bilimsel Sosyalizm, Devrimci Sosyalizm veya Marksizm:
    İhtilâlci ve diyalektik materyalizmin temsil ettiği, Marx, Engels ve
    Lenin tarafından ileri sürülen sosyalizmdir.
    Bu sosyalizm ilk defa, liberal, burjuva ve kapitalist düzenin
    kendi çelişmelerine terk edilip yıkılmalarının beklenemeyeceğini
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 193 -
    -Bilimsel Sosyalizm- ilkeleştirmiştir. Bunlar, işçi sınıfının (proletarya)
    devreye girmesi ve şiddet yoluyla (ihtilâlle) düzeni değiştirmesi
    metodunu ortaya atmışlardır. Daha sonra ise, Marx ve Engels
    demokratik ve ihtilâlsiz yolu tercih etmişlerdir.
    Bu yüzyıldan sonra Marksizm çeşitli yorumlara tabi tutulmuş,
    bunlar içinde E. Bernstein gibi revizyonistler çıktığı gibi, revizyonizme
    cephe alan Lenin gibi başka yorumcular da çıkmıştır. Bu
    yeni yorumla meşhur Marksizm-Leninizm doğmuştur. Lenin bunu
    Marksın bile hayal edemediği Çarlık Rusya’sında 1917’de uygulama
    plânına geçirmiştir. Marksizmi ve Leninizmi de Stalin ve
    onu takip edenler yorumlamış; bunun neticesinde de “Sovyet
    Marksizmi”doğmuştur. Daha sonra Mao Tse Tung (Mao Ze Dong)
    tarafından daha farklı bir yoruma tabi tutulmuştur.
    Marksizm, 1917 Rus ihtilaline kadar siyasî kurumlar meydana
    getiren bir düzen, rejim olmamıştır. Gerçi bir takım siyasî partiler
    kurulmuş, sosyalistler hükümetlere katılmış, parlamentolarda
    aktif rol oynamışlardır, fakat Birinci Dünya savaşı sonuna kadar
    sosyalist devletler kurulamamıştır. 1917’de Çarlık Rusyası tasfiye
    edilmiş, Üçüncü Enternasyonal kurulmuş, yeni bir Marksizm-Leninizm
    ortaya çıkmıştır.
    Bu yeni Marksizm-Leninizm iki özellik taşır:
    1) Az gelişmiş sayılan bir sosyal yapıya Marksizmin uygulanışı;
    2) Sosyalizm, hem bir devlet sistemi, hem de siyasî bir rejimdir.
    Yani yeni bir hukuk, devlet, anayasa ve siyasî kurumlar anlayışına
    dayanmıştır. İkinci dünya savaşından sonra ise Leninin yerini Stalin
    almış ve Marksizm-Leninizme birçok değişiklikler getirmiştir.
    1980’li yıllarda ise M. Gorbaçov bu sistemden bazı tavizlerde
    bulunmak zorunda kalmış ve 1991’de de hak dağıtmak için ortaya
    çıkan siyasî rejim, bir zulüm düzeni haline dönüşmüş ve 75 yıllık
    ömrünü tamamlayarak kendi diyalektik metodları gereği antitezine
    dönerek senteze ulaşmıştır. Hâlbuki onun iddiası bütün dünya
    işçileri birliğini kurmak ve dünyayı sosyalist yapmaktı. Fakat bu
    yoldaki çabası onu başladığı noktaya hem de daha kötü şartlarda
    liberal Kapitalizme döndürdü.
    3- Reformcu Sosyalizm: Demokratik Sosyalizm, Aktüel Sosyalizm
    diye de anılan ve H. de Man tarafından temsil edilen; evrimci
    yolla, ihtilâlsiz yeni rejimin tesisini müdafaa eden sosyalizmdir.
    Sosyalizm önce Orta ve Doğu Avrupa, Avrupadan sonra da
    Doğu Bloğunda yaygınlaşmıştır. Orta ve Doğu Avrupa, Arnavutluk,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 194 -
    Bulgaristan, Çekoslovakya, Eski Doğu Almanya; Macaristan, Polonya,
    Romanya, Yugoslavya da Komünist rejimler hep 1943-1944
    yıllarında başlamıştır. Daha sonra doğu ve uzak doğuda Çin Halk
    Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam, Moğolistan, Küba. vb.
    gibi ülkelerde yaygınlaşmıştır. Bu gün ise bu ülkelerin tümü Sosyalizmden
    Liberalizme dönmüştür.
    Batı ve uzak doğuyu yarım asır etkisi altında bulunduran Sosyalizm,
    Türkiye’de ilk defa 1910 yılında resmen boy göstermiş
    ve “Osmanlı Sosyalist Partisi” adıyla sosyalist Hüseyin Hilmi tarafından
    bir parti kurulmuştu. Bu partiyi kurduran ve partiyi perde
    arkasından destekleyen ise, materyalist ateist Baha Tevfik idi.
    1920’den sonra çeşitli şekillerde gelişen Marksizm veya devrimci
    Sosyalizm, her fırsatta toplumu bölmek, sosyal düzeni yıkmak, insanları
    anarşiye çekmek için elinden ne geliyorsa yapmıştır. Önceleri
    gizli komünist partileri halinde çalışırken. Komünizmin yıkılıp
    yok olduğu zamanımızda ise bütün dünyada hala sosyalist parti
    kurma yarışı devam etmektedir. Zira millî hakimiyeti kaldırmak
    Sosyalizmin gerekli şartlarındandır. Sosyalizmin din ve ahlâka bakışı,
    çeşitlerine göre değişmektedir. Genel olarak Sosyalizm özü
    bakımından ne dincidir, ne de din düşmanıdır. Sosyalizm, toplum
    düzenini değiştirici bir siyasî akım olduğu için de dine dayalı partilerin
    kurulmasını kabul etmez. Din ve ahlâk konusunda hümanist
    bir tavır takınır. Bazı sosyalizmler dinî kaynaklı olduğu halde, Bilimsel
    Sosyalizm hem dine, hem de dinî ahlâka ve mânevî değerlere
    kökten karşıdır. Bunlar Allah’a, dine ve dinî değerlere hiç bir
    şekilde yer vermezler. Çünkü bu sistemin uygulanış biçimi olan
    Komünizmin kendisi bir din haline getirilmiştir.
    Komünizm gibi Hümanizm de en büyük ahlâk düşmanlığıdır.
    Çünkü bir yerde Hümanizm geliştikçe ahlâk geriler. Devamlı cezalar
    sınırlandığı ve azaldığı için kötülüğe teşvik edici faktörler
    çoğalır; sonunda kötülükler yaygınlaşır.
    Bilindiği gibi Sosyalizm doktrini, büyük sanayi devriminin
    tahriki sonucu XVIII. yüzyılın sonunda ve XIX. yüzyılın başında bir
    takım izafî ve ahlâkî fikirlerin yayılmasıyla ferdiyetçilik ve Liberalizme
    karşı bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Bu ise Sosyalizmin
    beynelmilelci ve milliyet düşmanı olduğunu göstermektedir.
    Sosyalizmin milliyet düşmanlığı yanında daha birçok çıkmazları
    vardır. Bunlardan birisi, ferdi mülkiyet fikrini kaldırmasıdır. İnsan
    fıtratında mevcut olan bir şeye sahip olma duygusunu ve fikrini
    ise kaldırmaya çalışmak insanda bir takım ruhî çatışmalara yol
    açar. Gerçi onlar mülkiyeti kaldırmadıklarını, ekonomik ve sosyal
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 195 -
    düzende bazı tedbirlerle sınırladıklarını ve bu yolla kapitalizmin
    önüne geçtiklerini iddia ediyorlarsa da; uygulamaların bunun aksini
    ortaya koyduğu görülmüştür.
    Sosyalizm ve Komünizm, Liberalizme karşı bir ekonomik faaliyetle,
    geniş ölçüde devlet tekelciliğini, devletçi ekonomi, devlet
    işletmeciliği vb. ekonomik modelleri geliştirmiştir. Bu ekonomik
    modeller, liberalist modellerden daha çok insan fıtratına ters
    geldiği için de bir asır bile -her çeşit baskıya başvurduğu haldeyaşayamamıştır.
    Günümüzde gerek batıda ve gerekse doğudaki
    birçok örnekleri çok büyük ekonomik ve sosyal krizler içindedir.
    Türkiye’de de “KİT”ler olarak tanınan devlet eliyle yürütülen ekonomi
    teşekkülleri de liberalist bir ekonomi içinde olduğu halde,
    ayakta duramayacak kadar kötü durumda olduğundan, özelleştirilmek
    için her iktidarın programında yer almaktadır.
    Sosyalizmin çıkmazlarından birisi de sosyal nizamın kendi
    cinsinden olan kanunlarını inkâr etmesidir. Hâlbuki bütün sosyal
    olaylar gibi ekonomi olaylarında da determinizmin payını tamamen
    inkâr etmek doğru değildir. Bu sebeple, olaylar âleminde var
    olan düzeni istediğimiz gibi istediğimiz ilkelere (ekonomi ilkelerine)
    dayandırarak değiştirebileceğimizi iddia edemeyiz. Bu evrimi
    idare eden unsurları sadece ekonomik faaliyetlere ve üretime de
    bağlayamayız. Bütün diğer değerleri hiçe sayıp üretimin asıl öğesi
    olan “emek”i de tek değer olarak kabul edemeyiz. Çünkü sosyal
    hayatı sadece ekonomik ve maddî şartlar meydana getirmiyor. Bilindiği
    gibi, bunların yanında ruhî ve ahlâkî daha birçok sebepler
    sosyal olayları doğurur. Sosyalistler sosyal hayatta insanın bir takım
    maddî ihtiyaçları yanında, fikir ve inançlarının payı olduğu
    gerçeğini de unutmuş görünüyorlar.
    Buna karşılık ruhçu sosyalistler ise maddî ihtiyaçlar yanında
    fikir ve inançların, ruhî ve ahlâkî değerlerin insan hayatı için vazgeçilmez
    olduğu fikrini savunuyorlar. Aslında Sosyalist literatürde
    ruhçu Sosyalizm diye bir ayırım yoktur; ancak mistik sosyalizm
    (Hıristiyan Sosyalizmi)’e bir benzerliği olması, yani İslâm dininin
    sosyal yanını anlatmak için asrımızın fikir adamlarından biri olan
    Nureddin Topçu “Ruhçu Sosyalizm” diye bir sosyalizmden bahseder.
    İşin gerçeği; her sosyal adâletsizliğe karşı her haykırış Sosyalizm
    değildir. Yalnız bir fikir adamının teorisini, yahut bir partinin
    programını Sosyalizm olarak tanımlamak da Sosyalizm kavramını
    çok daralttığı için, yanlıştır. Sonra İslâm dini sosyalist değil, sosyal
    adâletçidir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 196 -
    Sosyalizmin çıkmazlarından birisi de sosyal sınıfları kaldırmak
    istemesidir. Fakat Sosyalizmin ileri sürdüğü ilkeler bunu tek başına
    temin edecek güçte değildir. Bu sistem gerçekten işçinin refahını
    sağlayacak biçimde uygulanacak olsa; işçi, emeğinden ayırıp
    biriktirme yoluyla Kapitalist sınıfa geçebilir. Hâlbuki bunu önleyecek
    tek yol ruhî ve ahlâkî terbiyedir. Sosyalist sistemler ise her şeyden
    önce böyle bir ruhî ve ahlâkî terbiyeyi verecek ilkelerden yoksundur.
    Ayrıca uhrevî yaptırımı olmayan bir ekonomi ahlâkından
    yana olduğu için, dinî ahlâkın geliştirdiği kendini kontrol ve nefse
    hâkimiyetten de söz edilemez.
    Çeşitli adâletsizlik ve zulümler karşısında kendisine çok büyük
    umutlar bağlanan Sosyalizm, ancak sıradan bir insan ömrü kadar
    yaşayabildi ve daha tam olarak şahsiyetini bile teşekkül ettiremeden
    her beşerî sistem gibi, o da tarihe mal oldu. Sosyalist sistemlerin
    yerine, ancak sosyal adâletçi nizamlar geçer de Bilimsel
    Sosyalizm gibi bütün kurumlarıyla işletilirse, işte o zaman ancak
    insanların mutlu olması beklenebilir. 529
    Şaman (Kam): Eski müşrik Türklerde, birtakım doğaüstü gücü
    bulunduğuna, ruhlarla ilişki kurarak hastalıkları iyileştirdiğine
    inanılan, büyü yapma, gelecekten haber verme gibi işler yapan
    din adamı. Büyücü râhip. Tunguzca bir terim olan şaman kelimesine
    karşılık, birçok Türk boyu Kam terimini kullanır. Şaman ya
    da Kam, vecd haline (ekstazi) ulaşarak ruhsal âlemle ilişki kurmak
    sûretiyle insanların çeşitli sorunlarına cevap arayan, geleceğe ilişkin
    yorumlarda bulunan, kötü ruhları kovan bir kişidir. Şamanlık
    babadan oğla geçen tarzda sürdürülür. Altay Türkleri, Kamları Ak
    ve Kara şeklinde ikiye ayırırlar. Ak Kamlar yüce gök tanrıya ve iyilik
    ruhlarına yönelik olarak faâliyet gösterirken, Kara Kamlar yer
    altı âlemine ve yer altı tanrısı Erlik’e yönelik faâliyet gösterirler.
    Kamlar, külahları, davulları ve cüppeleriyle giyim kuşam yönünden
    diğer halktan ayrılırlar.
    Şathiye: Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu
    olan sözdür. Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir,
    suçtur.530 Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı
    vardır. Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu
    şatâhat’tır. Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit
    sözlere şathiye denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce
    veya duyguyu, çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatin hükümlerini
    iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye
    529 Hüsameddin Erdem, Şamil İslâm Ans.
    530 Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 197 -
    denir. Bu tür şiirlere daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir.
    Hatta bu nedenle şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır.
    Allah ile senli-benli, şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan
    şathiyelerde daha çok inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil
    kullanılır. Bazıları saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında
    tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği görülür. Şeriate aykırı
    veya mânâsız gibi söylenen düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut
    felsefesindeki görüşleri bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında
    şathiyenin önemli bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut
    ekolünün yaygınlık kazanmasıyla paralellik gösterir.
    Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler
    görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım/Allah’ım)
    sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî” (Kendimi
    tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce
    oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil edilerek
    de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir. Yine,
    Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin
    sâhilinde durdu” sözü de böyledir.
    Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama
    (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriate aykırı imiş gibi gözüken,
    fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz
    ve deyişlerdir.” 531
    Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç
    eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar
    vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri
    söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle
    senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar
    için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür
    sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım” diyenleri savunan
    ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen
    tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe
    ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur?
    Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş
    midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış,
    tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş,
    hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve
    diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından
    müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde
    illâllah” (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu,
    kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde
    531 Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 198 -
    bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve
    Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir,
    büyük ve fecî bir bid’attir.
    Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle
    vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek,
    bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas
    etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu
    şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf
    kitabında kolaylıkla bulabilir.
    “Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır,
    Hakk’ı ıyân göresin.” Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git,
    kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece)
    Allah’ı açıkça görmüş olursun.” (Yunus Emre)
    “Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun
    suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım,
    harmancı mısın?
    Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun /
    kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı
    mısın?
    Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil
    değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet
    günahımı, yalancı mısın?
    Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün
    / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı
    mısın?
    Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde
    tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün
    yârisin, yabancı mısın?” 532
    “Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz
    şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.”533
    “Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç
    deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi
    geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler
    seyr içün...” 534
    “Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. /
    532 Azmi Baba
    533 Kaygusuz Abdal
    534 Yunus Emre
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 199 -
    Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.”
    535
    “Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan
    sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin
    bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün
    yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver
    suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin
    / Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun
    / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde
    nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem
    uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m
    eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i
    aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?”
    “Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese
    âşık emîrdir.” 536
    “Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip
    her türlü dili / Halka haber veren benem.” 537
    Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları
    kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak
    ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere
    söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.” Böyle
    dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri,
    sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında
    da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet
    dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni
    gerek seni.”
    Şeyh: Çoğulu; Meşâyih, şüyûh, eşyâh. Yaşlı, ihtiyar, pîr, bey,
    önder, kabile başkanı. Tasavvufta; a) Nefsinden fâni Hak’ta bâki
    velî, Hak dostu. b) Tâliplere rehberlik etmek ve onları irşâd etmek
    ehliyetine ve liyâkatine sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil,
    mürşid. Şeyh, kâmil ve mükemmildir; başkalarını da kemâle erdirir.
    Şeyh-i tarikat: Mürid ve müntesiblerini, bir annenin bebeğini
    terbiye etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh.
    Tarîkat şeyhleri böyledir. Bunlar mürid ve müntesiblerinin mal, beden
    ve ruhları üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürid ne
    dil, ne kalb ile şeyhine itiraz edebilir. Şeyhine “hayır!” diyen bir
    mürid iflâh bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz.
    535 Seyyid Nesîmî
    536 Seyyid Nesîmî
    537 Yunus Emre
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 200 -
    Şeyhin önündeki mürid, gassâlin önündeki cenâze gibidir, irâdesi
    yoktur; şeyh ona hangi şekli verirse onu muhâfaza eder, şeyhte
    fâni olmak Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Allah’a giden
    yol, şeyhten geçer. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Şeyh keşif ve
    kerâmet sahibidir. Allah’ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına
    hareket eder. Şeyh, Hz. Peygamber’in nâibidir, Onun temsilcisidir.
    Tâğut: Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan,
    taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir;
    Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği
    hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere
    hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put,
    şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin,
    tâğuta kulluktan kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”
    538 İnsanlar, sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet
    etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda
    cihad ederler; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.”539 Yani insanlar
    ya Allah’a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki
    yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın?
    Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun
    eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle)
    emrolunmuşlardır.”540 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün
    bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
    Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir.
    Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede
    541 Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve diğer peygamberlere iman
    ettiklerini söylemekle beraber, ihtilaf ettikleri hususlarda, Allah’ın
    kitabından ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi
    akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin
    iman iddiasını Allah reddetmektedir.” 542
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler,
    bu noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslâm’ın
    538 16/Nahl, 36
    539 4/Nisâ, 76
    540 4/Nisâ, 60
    541 4/Nisâ, 60
    542 İbn Kesir, 1/519
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 201 -
    dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
    yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği
    hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır.
    Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler,
    Allah’ın dinine “hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu
    ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez.
    Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta
    kulluktan kaçının” diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
    hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen
    kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla
    geçemez. 543
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
    addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
    ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve
    sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi,
    Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan
    her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim
    bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a
    iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul
    eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa
    bağlanmış, yani kurtulmuş olur.544 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir,
    yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen
    müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
    Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah
    ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği
    gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve
    sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu
    kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları
    aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden,
    Allah’ın kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi
    kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a
    isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o
    zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
    lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe
    Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı
    birlikte kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir
    tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.545 Tâğut, İlâhî olmayan hükümlere
    göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle,
    543 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
    544 2/Bakara, 256
    545 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 202 -
    aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite
    olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 546
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatina dayanmayan her türlü
    nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatindan başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, ulûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal
    edip, adâletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatin hudutlarını aşarak
    kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini
    aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
    sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar,
    bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler. 547
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriati ile çatışan bütün
    gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
    tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi
    olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm
    götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri,
    tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
    ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan
    insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu
    Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat
    eder halde görürüz. 548
    Nisa, 76. Âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna
    savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
    Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
    şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere
    O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini Allah’tan
    alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet
    olarak nitelemektedir.549 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı
    olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır. 550
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın,
    adâletsizliğin, putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza
    gelen tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazan kendini
    Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazan cansız
    bir eşya, bazan bir ideoloji, bazan da şeytan, uğur, şans, talih gibi
    soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha
    doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen
    ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan
    546 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 375
    547 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, c.3, s. 269
    548 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikatı, s. 57
    549 16/Nahl, 36
    550 4/Nisâ, 60
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 203 -
    etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey
    insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın
    itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii
    fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur. 551
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık,
    sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder.
    Tâğut, tuğyanı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar,
    birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler.
    Hatta, İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
    birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında
    hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler.
    Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler
    geliştirilebilir. Mesala, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların
    oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri
    organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
    gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu
    noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri)
    deyimini kullanıyor. 552
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna
    mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist,
    sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
    itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim,
    insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia
    ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
    etmeye gayret ederse “ilâhlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim
    de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa,
    tevhid akidesini parçalamış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine
    dahil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri”
    iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa,
    Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
    geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına
    tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği
    unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını
    düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimler
    arası kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler. 553
    551 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
    552 2/Bakara, 257 (Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 562)
    553 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, s. 140
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 204 -
    Hz. Adem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
    tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu
    ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı
    kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş
    ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir.
    İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
    demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
    bakımdan profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır.
    Bu kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
    diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere
    ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında
    yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre
    yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir.
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet
    gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.” 554
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
    Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin
    yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve
    münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç
    dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
    bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka
    felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç
    duymaması, mü’minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir
    inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün
    beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen
    olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
    bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez
    bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek,
    mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek
    isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını
    kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla
    birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir
    sorumluluktur.
    Tahrif: Tahrif, aslında bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek
    manayı bozma demektir. Terim olarak kullanılışı ise, bir metni,
    ilâve ve çıkarmalarla farklı manaya gelecek şekle sokma demektir.
    Kutsal kitabı olduğu gibi, dini bozmaya ve değiştirmeye de tahrif
    denilir.
    554 2/Bakara, 85
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 205 -
    Tanrı: Türkçe’de Allah anlamında kullanılan Tanrı kelimesi,
    “gökyüzü” ve “şafak” mânâlarına gelen “tan”dan türemiştir. Orta
    asya Türk boylarında daha çok “gökyüzü” anlamında kullanılmıştır.
    Çağatayca’da Tengri, Yakutça’da Tangora, Tanara, Altaylar’da
    Teneri, Sümerce’de Tingir, Dingir Akadca’da İlu, Oğuzca’da Çalap,
    Çelep, Kazanlar’da Tengri (Tanrı), Teri vb. şekillerinde yazılmıştır.
    Kaşgarlı Mahmud, Tanrı kelimesini şöyle açıklamıştır: “Tengri,
    yüce Tanrı mânâsına gelir. Kâfirler göğe Tengri derler. Yine bu
    adamlar büyük bir dağ, ulu bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen
    her şeye Tengri, hakîm kişiye de Tengriken derler.” 555
    Maniheizm’de Tengri veya Tengriken terimleri, Tanrı mânâsına
    gelmekte, yine bu dinle günahların itirafı için Tengrim sözü kullanılmaktadır.
    Bazı araştırmalara göre bu terim, özellikle Turfan
    metinlerinde hükümdar kızları ve zevcelerini ifade ederken, aynı
    kelimeden türediği kabul edilen Tengriçi terimi de râhip karşılığında
    kullanılmıştır. Kumanca Tengrilik “İlâhî”; Uygurca Tengrilik,
    “dindar”; Moğolca Tengri ise “Tanrı” anlamının karşılığıdır.
    Günümüz Ortaasya’sında yaşayan Türk dillerinde Tengri kelimesi
    “Tanrı” ve “gök” mânâlarını ifade etmektedir. Türkiye Türkçesinde
    Tanrı kelimesi yalnız Allah karşılığında kullanılmıştır. Orhun
    Âbideleri’nde Tengri kelimesi daima ilâhi bir kudreti ifade
    eder. O’nun iradesiyle iktidara gelen hükümdar, Tengri gibi, Tengri
    doğumlu ve Tengri tarafından yaratılmıştır. Türk halkını koruyan,
    düşmana galip gelmesini sağlayan hep Tengri’dir. Bazı kaynaklarda
    O’nun Türk Tengrisi olarak zikredildiği görülmektedir. 556
    Şamanizm’e göre en kudretli Tanrı, Tengere Kayra Kan’dır.
    Göğü, insanı, iyi-kötü ruhları ve yeri o yaratmıştır. Tengere Kayra
    Kan’ın tam karşılığı “Gök Tanrı”dır. İslâmiyet’i kabul etmezden
    önceki Orta Asya Türk boylarına göre gök 17 kattır. Gök-Tanrı’ların
    yardımını dilemek ancak ecdadın ruhlarıyla mümkündür. Tengri
    inancı hem gök, hem de gökte hüküm süren ruh mânâlarını içine
    almaktadır. Türklerin İslâmiyet’ten önce kabul ettikleri dinlerdeki
    Tengri kelimesi, hemen daima bu dinlerin en yüksek varlıklarını
    ifade için kullanılmış, “gök” mânâsı ikinci plânda kalmıştır.
    Şark Türkçe’sinin hâkim olduğu İslâmî metinlerde, Allah,
    Mevlâ, İlâh, Rab, Hüdâ, Yezdan gibi Arapça ve Farsça isimler Türkçe
    Tengri (Tanrı) karşılığında kullanılmıştır. Kutadgu Bilig’de Allah
    kelimesi geçmekle beraber, bazen Tengri kelimesi “Teâlâ” olarak
    555 Divan-ı Lügâti't-Türk, çev. Besim Atalay, Ankara 1941, 111, 376
    556 Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, İstanbul 1970
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 206 -
    geçer557. Eski Türkçe’de Tengri, kâinatta bulunan her şeyi yarattığına
    ve koruduğuna inanılan en yüce varlıktır. Oğuzlar Allah fikri
    ve inancına sahip olmuşlar ve bunu Tanrı adıyla ifade etmişlerdir.
    Türklerin Tanrı anlayışı İslâm’ın Allah anlayışıyla hemen hemen
    aynı olmuştur.
    İnsanüstü bir kudret ve kuvvet olan Tanrı mefhumunun umumi
    bir tarifini yapmak oldukça zordur. Bundan dolayı insanlar, hatta
    hayvan ve bitkiler de tanrı sayılmıştır. Eski Yunan ve Roma’da
    ölümlü kadınlarla birleşerek çocuk yapan tanrıların erkek veya
    dişi oluşu, o toplumların pederşâhi veya mâderşâhi aile yapılarıyla
    ilgilidir.558 Eski dinlerde genellikle, göklerin tanrısı, suların tanrısı
    ve karaların tanrısı olmak üzere üç büyük tanrı tasavvuru daima
    mevcut olmuştur.
    Tanrı kelimesinin etrafında bazı kavramlar oluşmuştur. Tevrat’daki
    Evâmir-i Aşere (On Emir), Yahudilik ve Hıristiyanlık
    için Tanrı buyrukları olarak kabul edilmiştir. Bilindiği kadarıyla
    Tevrat’ın getirdiği Tanrı kavramı, bu mefhumun ilk evrensel nitelikte
    olanıdır. Halen elde bulunan Yahudilik mukaddes kitaplarının
    Yahvist metinlerinde daha çok millî-İnsanı tarzda Tanrı anlayışı
    hâkimdir.
    Hz. Mûsâ kanunları, Pagan sanatının tanrıları insan şeklinde
    tasvir etmesini yasaklamış, Hıristiyanlığın ilk yıllarında bu yasağa
    titizlikle uyulmuştur. Teslis’in birinci unsuru Peder ile üçüncü unsuru
    Ruhu’l-Kudüs’ün temsili şekilde tasvirleri, Hz. İsa’nın da insan
    şeklinde tasvir edilmesine zemin hazırlamıştır. Zamanla daha da
    gelişen bu tasvir sanatı, başka yüce varlıkların da simgelenmesine
    yol açmıştır. Nitekim bu simge hadisesi Hz. İsa’nın Vaftizi ile Uruc
    (Göğe Yükseltilme)’unda da görülmektedir.
    Geçen yüzyılın Batılı sanatçılarından çoğu Tanrıyı yaşlı bir
    adam, Haç’ını taşıyan bir papa veya imparator, şimşek çaktıran
    jüpiter şeklinde tasvir etmişlerdir.
    Tek tanrılı dinlerde bir tek Tanrı (Allah) olmasına rağmen çok
    tanrılı dinlerde, hemen her kudret ve kuvvet için bir tanrı (İlâh)
    vardır. Müslümanlıktan önce Araplar putlara taparlarken, bunlardan
    en yüce saydıklarına Allah adını vermişler, öteki tanrılara da
    “ilâh” (Aramca, alaha) demişlerdir.
    Tanrı kelimesi, Türk Atasözlerinde aynen Allah karşılığında
    kullanılmıştır. “Büyüklük Tanrıya yakışır”, “Tanrı rızkını kuluyla
    557 V. F. Büchner, İ.A XI, 707
    558 Bertholet, Wörterbuch der Religionen, Stutgart 1963, s. 197
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 207 -
    birlikte yaratır” vb. atasözlerimizden sadece birkaç örnektir. Günümüz
    Türkiye’sinde yaşayan Türklerle, bugün hudutlarımız dışında
    kalan ülkelerde yaşayan Türkler de Allah ve Tanrı kelimelerini
    aynı kavramı ifade etmek için bir arada kullanmaktadırlar.
    Hal böyle olmakla beraber Tanrı kelimesinin Allah karşılığında
    kullanılamayacağı, Allah mefhumunun tam karşılığının bulunmadığı
    vb. öteden beri ileri sürülmektedir. Bu görüşte olanlara
    göre, Tanrı Allah demek değildir. Tanrı eski putların adıdır. Allah
    kelimesi, İslâm’ın tavsif ettiği özel bir isimdir ve hiç bir put için
    kullanılmamıştır. Bundan dolayıdır ki, Tanrı, Allah mânâsını ifade
    edemez. Bunun aksini savunanlar da olmuştur. Bu görüşte olanlar,
    Müslümanlığı kabulden itibaren Türklerin Tanrı kelimesini Allah
    mânâsında kullandıklarını, yüzlerce yıldan beri yazılan tefsir, hadis
    ve çeşitli dinî eserlerde hep Tanrı kelimesinin Allah karşılığında
    kullanıldığını ileri sürmektedirler. Onlara göre Yunus Emre, Mevlit
    yazarı Süleyman Çelebi vb. Türk şairleri eserlerinde hep Allah kelimesi
    karşılığında Tanrı kelimesini kullanmışlardır.
    Tanrı kelimesine karşı oluş, biraz da zorla Türkçe okutulduğu
    dönemde Ezan’daki Allah kelimesinin Tanrı olarak değiştirilmesinden
    kaynaklanmaktadır. Türkiyeli Müslümanların hem Allah,
    hem de Tanrı kelimelerini aynı mânâda ve bir arada kullandıkları
    bilinmektedir. Cumhuriyet dönemi Kur’an mütercimlerinden merhum
    H. Basri Çantay, “Lâ ilâhe illallah” cümlesini “Allah’dan başka
    Tanrı yoktur” şeklinde tercüme etmiştir. Görüldüğü gibi merhum
    mütercim burada Allah karşılığında Tanrı kelimesini kullanmıştır.
    Bu tür misalleri çoğaltmak mümkündür. İstiklâl Marşı şairi M. Ãkif
    de “Demek almayacak Tanrı selâmını bile” mısraında Allah yerine
    Tanrı kelimesini kullanmıştır. Allah karşılığında Tanrı kelimesi kullanılabilir,
    fakat her Tanrı, Allah değildir. 559
    Allah ismi ile Allah’dan başka hiçbir ma’bûd anılmamıştır ve
    O’nun benzeri de yoktur. Tanrı ve Hüdâ isimleri Allah gibi özel
    bir isim değil aksine ilâh, rab, ma’bûd gibi umumi bir isimdir.
    Arapça’da “ilâh”ın çoğuluna “âlihe”, “rab”ın çoğuluna “erbâb”,
    Farsça “Hüda” çoğuluna da “Hüdâyân” denilir. Ancak Allah’ın çoğuluna
    “Allahlar” denildiği ne işitilmiş, ne görülmüştür.560 Hiçbir
    dil başka dildeki kelime ve terimleri tam olarak karşılayamadığı
    gibi, kendine has anlamları olan Allah kavramının da tam karşılığını
    bir başka dilde bulmak mümkün değildir. Bu bakımdan
    559 Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986,
    s. 188
    560 Elmalılı, Hak Dini, Kuran Dili, 1, 24.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 208 -
    zaruret olmadıkça Allah mefhumu karşılığında yine ve yalnız Allah
    kelimesini kullanmalıdır. 561
    Tasarruf: Faâliyet göstermek, yetki kullanarak iş yapmak. Tasavvufta;
    Kerâmet göstermek, olağanüstü yollardan iş yapmak ve
    tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek ve onları idare etmek,
    Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları velîsine Mûsâhhar kılması.
    Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) Allah’tır. Fakat tasavvufa
    göre velîler de himmetleriyle varlıklar üzerinde tasarrufta
    bulunurlar. Zira Allah her şeyi onlara Mûsâhhar kılmıştır. Velîler
    himmetleri ile tasarrufta bulunurlar. Fakat ism-i a’zamla tasarrufta
    bulunduklarına da inanılır. Bazı velîlerin öldükten sonra da tasarrufta
    bulunduklarına inanılır.
    Taş Yapıştırmak: Gaybdan haber almak ve gelecek konusunda
    bilgi sahibi olmak merakının en garip ve akıl almaz
    tezâhürlerinden biri de daha çok kadınların ilgi gösterdikleri taşa
    taş yaptırma hurâfesidir. Bu da niceleri gibi türbeler çevresinde
    uygulanmaktadır. Genellikle türbe içinde veya yakınındaki herhangi
    bir taş veya duvar bu iş için kullanılmaktadır.
    Taş yapıştırma hurâfesinde dikkat çeken husus; o türbedeki
    zat aracılığı ile tutulan niyetin Allah katında kabul görüp görmediğinin
    öğrenileceği zannı, hatta dileklerin bizzat türbede bulunandan
    dilendiğine inanılmasıdır. Bazen de taş yapıştırılan taşta/
    duvarda bir kutsiyet vehmedilmesinin bu eyleme vesile kılındığı
    görülür. Tabii bütün bunlar, putperestlik, yani kutsiyet izâfe ederek
    putlara tapınma sapıklığının bir uzantısı olmaktadır. İslâm’ın
    en ciddi mücâdele hedeflerinden birincisi olan putperestlik kalıntılarının,
    çağdaş müslümanın hayatında uygulama imkânı bulması
    ne kadar ters bir durumdur. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra
    İslâm’dan ayrılan mürtedlerele en amansız mücâdeleyi/savaşı Hz.
    Ebû Bekir vermiştir. Bu yüzden çağdaş irtidat olaylarına İslâm mütefekkirleri
    “Ebû Bekir’i olmayan irtidat” demektedirler. Hz. Ömer
    de bid’at, hurâfe ve bâtıl inanışlara karşı pek büyük bir hassâsiyet
    içinde olmuştur. Bu yüzden çağdaş hurâfe ve bâtıl inanışlara da
    “Ömer’i olmayan hurâfeler” denilebilir.
    Taş yapıştırmakla geleceği hakkında bilgi edindiğini, dileğinin
    kabul edilip edilmediğini öğrendiğini sanan câhillere Buhârî ve
    Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, kendisinden nakledilen bir
    hadiste gördüğümüz Hz. Ömer’in şu tavrını hatırlatmakta büyük
    fayda olabilir: Hz. Ömer, bir haccında Haceru’l-Esved’e yaklaşıp
    öpmüş ve sonra kulaklara küpe şu sözleri söylemiştir: “Çok iyi
    561 Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 6/110-111
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 209 -
    biliyorum ki sen zararı ve faydası olmayan sade bir taş parçasısın!
    Eğer Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim asla seni öpmezdim!”
    Nerede ve ne şekilde olursa olsun herhangi bir taşa şu ya da
    bu şekilde taş yapıştırmakla tutulan niyetin gerçekleşeceğine
    inanmak gibi bir sapıklıktan vazgeçilmesi ve böyle hurâfelerle sevinen
    veya yerinenlerin ikaz edilmesi, akıl ve İslâm çizgisine gelmelerinin
    öğütlenmesi Tevhide hizmet noktasından önem arzetmektedir.
    “Allah bize kâfidir ve O, ne güzel vekîldir.” 562
    Tayy-i mekân: Yerin dürülmesi, mesâfenin kısalması sûretiyle
    gerçekleşen kerâmet, uçmak. Bast-ı zaman: Zaman içinde zaman
    yaratmak. (Tayy-ı mekân, yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi
    demektir. Evliyâ, aynı saatlerde birkaç yerde bulunabilir; yani yerin
    katlanmasıyla, velî olan zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden
    son derece uzak birçok yerlerinde bulunabilir.
    Tayy-i zaman: Zaman içinde zaman yaratmak. (Tayy-ı zaman,
    zamanın durdurulması anlamına gelir. Velî, bu sûretle, bir yandan
    bulunduğu yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını, bir
    diğer yerdeki zamanın akışına göre yavaşlatarak yaşar. Zamanın
    katlanmasıyla, -ya da durdurulmasıyla- evliyâ, örneğin birkaç saniye
    içinde başka bir ülkeye intikal ederek orada yıllarca kaldıktan,
    hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra tekrar eski yerine
    döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle ki döndüğü
    zaman, meselâ, gitmeden önce önüne konmuş olan yemek
    hâlâ sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece birkaç
    saniye içinde ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler.)
    Teberrük: Bir şeyi kudsî (kutsal) sayıp ondan bir hayır, bir fayda,
    bir uğur, bir bereket ummak.
    Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmek.
    Tasavvufta; gaybden gelen ve kalbe zâhir olan nurlar. Görünmeyenin
    kalpte görünür hale gelmesi.
    Tecessüd: Arapça bir kelimedir. Vücutlanma, bedene girme,
    insan vücuduna dönüşme demektir. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanın
    aslî günahını bağışlamak için İsa’da tecessüd ederek insan şeklinde
    dünyaya gelmiştir. Tasavvufta; Rûhun ceset ve madde haline
    gelmesi, bedenleşmesi. a) Bir velînin rûhu başka bir yerde, ayrı bir
    beden ve madde kalıbı ile zâhir olabilir. b) Ölen bir velînin rûhu
    eskisinin tıpkısı olan bir beden kalıbı ile zâhir olabilir. Tecessüd,
    reenkarnasyon ve tenâsühten ayrı bir olaydır.
    562 3/Âl-i İmrân, 173
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 210 -
    Teferrüc: Seyretme, temâşâ etme. Tasavvufta; mânen yükselen
    sâlikin rûhî bir mi’râc yapması, ulvî-süflî, maddî-mânevî bütün
    âlemlerde seyahat etmesi, her şeye yukarıdan bakması.
    Teslis: Arapça üç demek olan selâse kelimesinden türetilmiştir.
    Üçleme, üçe çıkarma demektir. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın üç unsurun
    birleşimi olduğuna inanma haline denir. Üç tanrılık gücün
    tek tanrıda birleşmesi demek olan teslis, baba (tanrı) – oğlu (İsa) –
    rûhu’l kudüs’ü hıristiyanlar, tanrının üç ayrı görünümü sayarlar ve
    üçlükte tekliğe inanırlar; yani Tanrı hem tektir, hem de üç. Bu yüzden
    hıristiyanlara ehl-i teslis de denir. Kur’ân-ı Kerim, teslisin açık
    bir küfür olduğunu ve teslisi kabul edenlerin kâfir olduğunu563
    vurgulayarak, bundan vazgeçilip Allah’a yalan uydurulmamasını
    ve Hz. İsa’ya iftira atılmamasını564 emreder.
    Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta; a) Şeyhin Hakk’a,
    müridin mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. b) Nakşîlikte
    muhabbet râbıtasının bir şekli. Mürid, şeyhin rûhâniyetine muhabbet
    yoluyla teveccüh eder, teveccüh esnâsında öyle bir istiğrak
    (trans) haline geçer ki, beşerî ve bedenî varlığından haberdar olmaz.
    Bu durumda şeyhin rûhâniyeti müridin bâtınında faâliyete
    geçip onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır, tedrîcen mürid,
    mürşidinin rûhânî vasıflarıyla sıfatlanır. Şeyhin müridine teveccühü,
    bütün mânevî gücünü ve rûhânî tesirini müridin kalbi üzerine
    yoğunlaştırarak ona feyz akıtması, onu büyük bir mânevî değişime
    uğratmasıdır.
    Tılsım: Üzerine şekil veya harfler yazılmış, gizli ve sihirli kuvveti
    olduğu kabul edilen şey, sihir gücü olduğu kabul edilen şey,
    doğaüstü güç ve böyle bir güç taşıdığı sanılan muska, nazarlık vb.
    nesne.
    Titan: Eski Yunan mitolojisinde varlığı kabul edilen bir dev ırkı;
    Uranüs ve Gaca’nın çocukları. Bu mitolojiye göre insanların atası
    olan tanrılar.
    Trakya (Thrakia): Yunancadır. Birçok mitolojik tanrıların ve
    kahramanların yurdu Doğu Avrupa bölgesi. Dilimizde Trakya
    denir. Örneğin, savaş-tanrı Ares Trakya asıllıdır, rüzgâr-tanrılar
    Trakya’da otururlar (çünkü onlar için bu bölgenin sert havası gereklidir),
    Lykurgos Trakya kralıdır, Tereus Trakya kralıdır, Argo yolcularının
    ünlü uğrağı Salmydessos Trakya’dadır, Kikon’ların yurdu
    Trakya’dır. Odysseus’un gemisi ilkin onu Trakya kıyılarına atmıştır.
    563 5/Mâide, 73
    564 4/Nisâ, 171-172
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 211 -
    Bunlardan daha önemlisi de, Yunan dininin kurucusu olan Orpheus
    Trakyalı’dır ve ünlü gizemciliğini Trakya’dan getirmiştir.
    Türbe: Toprak, hâk. Tasavvufta; Bir ermişin ve yatırın kabrinin
    bulunduğu üstü kapalı mekân, ziyâret yeri. Buralara adaklar adanır,
    mumlar yakılır, dilekler dilenir, serili postlarda namaz kılınır,
    duâ edilir, paralar verilir, çapıtlar bağlanır. Ermişin ve yatırın sağ
    insanlara mânen, ama gerçekten yardımcı olacağına inanılır. 565
    Türbelere adak: Adak ya da dinî ifadeyle nezir; Allah rızâsı için,
    insanın kendi kendini herhangi bir şarta bağlı olarak veya mutlak
    şekilde mubah olan bir konuda borçlandırmasıdır. Adak yerine
    getirilmediği müddetçe, adayan borçlu kalır. Adak, Allah’tan
    başkası adına adanamaz. Adanırsa adak olmaz. Adayan da şirk
    koşmuş olur. Ayrıca, iyice bilinmesi gerekli bir husus da adağın
    hiçbir şeyi değiştiremeyeceği, kaderi zorlayamaycağıdır. Kimse
    yapacağı vaatlerle -hâşâ- Allah Teâlâ’nın ezelî takdirini değiştirebileceğini
    sanmamalıdır. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle dile
    getirmiştir: “Nezir (adak) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) def etmez. Ancak
    nezir sebebiyle cimriden mal çıkarılmış olur.”566 Başka bir hadis-i şerif
    de şöyledir: “Kim, Allah’a itaati gerektiren bir hayır ve ibâdet adarsa,
    adağını yerine getirsin. Kim de Allah’a karşı günah işlemeyi gerektiren
    şer bir iş nezrederse, Allah’a âsi olmasın, adağını yerine getirmesin.” 567
    Allah’a karşı isyan olan bir adağın yerine getirilmesi, adanmasından
    daha büyük bir vebaldir. Allah’tan başkaları için adanan
    adaklar da yerine getirilmemesi gerekli nezirler cümlesindendir.
    O halde “falan türbeye bir koç adadım” diye söylenip gezenler ne
    yapmak istediklerini anlamalıdırlar. Bu sözden maksatları “adadığımı
    falan türbe civarında Allah için keseceğim” demek midir?
    Yoksa “o türbede yatana adadım” mı demek istemektedirler?
    İkincisi ise, bu bir şirk koşmadır, terkedilmesi kesinlikle lâzımdır.
    Bir ölü için, yatır için kurban kesilmesi, ona adak adanması şirktir/
    küfürdür. Oralarda kurban adıyla hayvan kesenlerin hemen hepsi
    böyle bir şirk içine düşmektedir. Bunlar, besmeleyle de kesseler,
    kestikleri murdardır, yenilmez. Birincisi ise; câhilleri yanıltmamak
    ve hurâfeci duruma düşmemek için ve yer kaydı da adakta önemli
    olmadığından dolayı, türbe çevresinde değil de istediği başka bir
    yerde Allah için adağını yerine getirmeli, hayvanını hurâfelere karıştırmadan
    kesmelidir.
    565 Bak. Anıtkabir
    566 Buhârî, Kader 6
    567 Buhârî, Eymân 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 212 -
    Uğursuzluk: Hurâfe ve bâtıl inanışların, yanlış kabullerin, doğrudan
    kaçışların cirit attığı tevhid bilincinden mahrum bir toplumda
    bazı şeylerin uğuruna, birçok şeyin de uğursuzluğuna hükmedileceği
    ve değer kargaşasına düşüleceği gâyet doğaldır. İçinde
    yaşadığımız toplumda ne uğursuzluk vehimleri yok ki?! Evden çıkınca
    kedi ya da köpek görmek, köpek uluması, baykuş ötmesi, 13
    rakamı, elden sabun ve makas almanın ayrılık getireceği gibi nice
    anlayışlar, uğursuz yerler, zamanlar, kişiler ve eşyalar... Kuş uçurup
    veya ürkütüp gittikleri yöne göre hüküm çıkarmak, bacanın veya
    sigaranın dumanının çıkışına ve gidiş yerine göre yorumlara girmek
    ve daha neler neler...
    Hatırladıkça, saydıkça insana bunaltı veren bu tevhide ters
    yanlış ve uydurmaların günümüzde de hatta tesirini artırarak yaşaması,
    toplumun çoğu kesimini etkisine alması karşısında, sığınılacak
    yer Kur’an ve Sünnet olacaktır. Peygamberimiz bu konuda
    şöyle buyurmaktadır: “Uğursuzluk diye bir şey yoktur!”568 Kadın, ev
    ve binekte uğursuzluk bulunabileceğine dair bir rivâyeti Hz. Âişe
    vâlidemiz; “Câhiliyye Arapları bu üç şeyde uğursuzluk olduğuna
    inanırlardı” demektir, diye katılmadığını kesin bir şekilde ortaya
    koymuştur. “Uğursuzluk vehmiyle hiçbir niyet edilen işten geri dönülmemesi
    gerektiği” Taberânî’nin rivâyet ettiği bir hadiste yer almaktadır.
    Halk arasında günlük konuşmalarda duyduğumuz “uğurlu
    geldi”, “uğursuz geldi”, “aramızda uğursuz biri var” gibi sözler
    ve hükümler birer zan ve vehimdir. O şeyin veya olayın aslında
    uğurlu veya uğursuz olduğunu göstermez. Hiçbir şey doğuştan
    uğursuz değildir. Uğursuzluk varsa, bu, kişilerin yorumunda ve anlayışında
    aranmalıdır.
    Uğursuzluk anlayışı, birçokları gibi İslâm’a başka inanç sistemlerinden
    girmiştir. Dolayısıyla müslümanların İslâmî hiçbir esasa
    dayanmayan ve Peygamberimiz tarafından “yoktur!” diye beyan
    buyrulan uğursuzluk hurâfesine iltifat etmemeleri, aydınlık ufuklarını
    karartmamaları, hüsn-i zan ve iyimser özelliklerini yitirmemeleri,
    zihnî ve imanî sâfiyetlerini bozmamaları gerekir. Hurâfeler
    ve bâtıl inanışlarla sıkıntı ve evhamdan başka bir yere varılamaz.
    Uknum-akanim: Uknum, Arapça unsur, esas, temel demektir.
    Akanim de onun çoğuludur. Akanim-i selâse: üç uknum, yani teslisin
    üç temel unsuru demektir ki, bunlar baba-oğul-ruhu’l kudüstür.
    Umay: Eski Türklerde çocukları koruyan tanrıça. Göktürkler ve
    Kırgız Türklerince inanılmıştır.
    568 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 213 -
    Uranüs: Eski Yunan’da gökyüzü tanrısı; yeryüzü tanrıçası
    Gaia’nın oğlu ve kocası; titanların, sayklopların ve devlerin babası.
    O, Romalılarca Coelus adıyla bilinirdi. Mitolojiye göre Uranüs,
    tüm çocuklarını hapseder, ancak Cronus, Gaea’nın kışkırtmasıyla
    onu hadım eder ve onun tenasül uzvunun denize düştüğü yerden
    Afrodit oluşur. Ayrıca onun spermaları ve kanı Erinnyleri, devleri
    ve diğer bazı varlıkları oluşturur.
    Üçler: Üç büyük velî. Gayb erenlerden üç ulu ermiş. Üçler,
    Hak’tan istimdad eder, halka imdad eder, insanlara şiddet ve kahr
    ile değil; mülâyemet ve merhametle muâmele ederler. Üçler, erkeklerden
    de kadınlardan da olabilir. Üçlerden biri aralıksız ve kesintisiz
    Hak’tan aldığı feyzi halka akıtır. Üçler bir kutub, iki imamdan
    oluşur. Kutb veya gavs-ı a’zam, Alah adına mülk ve melekût
    âlemini idâre eder. Kutbun iki vezîri (yardımcısı) vardır. Bunlara
    imâmân denir. Pekçok yöre, türbe, mahalle, semt ve kasaba; ismini
    üçlerden alır.
    Ülgen (Ülken): Eski Türklerde Gök-tanrı. Şamanlığın büyük
    tanrısıdır. Bu ad, Şamanlığın gök-tanrısına Şamancı Türklerce
    verilmiştir. Altay Türkleri ona Ülgen Bay diyorlar. Telöt’lerin bir
    duâlarında: “Sen, yukarıdaki Ülgen Bay, sürüler ver bize, ekmek
    ver” diye yakarılmaktadır.
    Vaftiz: Yunancadan geçmiştir. Hıristiyanların küçük çocuklara
    ve dinlerine girenlere uyguladıkları suya sokma veya su serpme
    töreni demektir. Hıristiyanlara göre, doğuştan, babası Âdem’in
    suçuna ortak olarak dünyaya gelen insan, ancak kutsal kabul
    edilen kilisedeki su ile yıkanarak günahlarından arınabilir. Yoksa
    hıristiyan kabul edilemeyeceği gibi, günahlarından da arınmamış
    olur ve cehennemi hak eder.
    Vahdet-i şühûd: Vahdet; Birlik demektir. Vahdet-i şühûd: Tasavvufta;
    sâlikin her şeyi Allah olarak, Allah’ın tecellîleri olarak
    görmesi, O’ndan başkasını görmemesi hali. Bu hal, sekr, galebe ve
    gaybet gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir.
    Bu halde iken sâlik, nefsinden fâni olması sebebiyle kendini de
    görmediğinden Hallâc gibi: “Ene’l-Hak” der. Bayezid Bestâmî gibi,
    “Sübhânî mâ a’zame şânî (Bana tesbih olsun, benim şânım ne yücedir!)”
    der. “Cübbemin altındaki, Allah’tan başka bir şey değil”
    der. Yûnus gibi “Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü” der.
    Fakat bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür, yaratanı
    yaratılandan ayırır.
    Vahdet-i vücud: Bir bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının
    idrâk ve şuûruna sahip olmak. Şuhûdî tevhidde, yani vahdet-i
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 214 -
    şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir; birlik, bilgide değil;
    görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik
    gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından
    ibâret bulunduğunu, Hak ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir
    şeyin hakiki bir varlığı olmadığını bilir. Ancak, vahdet-i vücud
    ehli, bu bilgiye nazarî olarak değil; yaşayarak ve mânevî tecrübe
    ile ulaşır. Bunun böyle olduğunu başka bir yoldan bilmenin bir
    değeri yoktur. Vahdette kesret – kesrette vahdet: Birlikte çokluk
    – çoklukta birlik. Vahdet ehline göre vahdet gerçek, kesret hayaldir.
    Bir olan varlığın çok görünmesi sadece bir görünüş meselesidir.
    Gerçek sûfî, çoklukta birliği görür. “Lâ maksûde (lâ matlûbe,
    lâ murâde) illâllah” kusûdî, “lâ meşhûde illâllah” şuhûdî, “lâ
    mevcûde illâlllah” vücûdî tevhiddir.
    Vahiy: Hakk’ın hitâbı. Sûfîlere gelen ilhâm. İbn Arabî; “Sözlerimiz
    vahy-i kelâm değildir ama vahy-i ilhamdır” der.
    Vefk: Duâ yazılı muska, denklem, sihirli kareler; sıralarının,
    sütunlarının ve köşegenlerinin toplamı aynı olan kareler. Matematiksel
    bir eğlence olmaktan öte hiçbir gizemi olmayan bu karelerdeki
    matematiksel simetri, matematikten anlamayan câhil
    insanları cezbetmiş ve onları bu denklemleri kutsallaştırmaya
    sevketmiştir. Büyük bir ihtimalle, halkın cehâletinden yararlanan
    kurnazlar tarafından amacından saptırılan “ebced” sayı sistemi,
    zamanla cincilerin, büyücülerin ve sahte doktorların menfaat tuzağı
    haline dönüşmüştür. Hatta Kur’an’ın yüce kelime ve âyetleri
    bile vefk (denklem) diye adlandırılan bu karelere şeytânî amaçlarla
    yerleştirilmiş ve ne acıdır ki âlim diye tanınan nice kişi tarafından
    da onaylanmıştır.
    Velâdet: Doğum. Tasavvufta; Tâlibin mürşide intisab etmesi
    ve tarîkate girmesi. Buna velâdet-i sâniye (ikinci doğum, mânevî
    doğum) denir. Şeyh ile mürîdi arasında öyle bir kaynaşma (teellüf)
    hâsıl olur ki neticede mürîd şeyhin parçası olur, tıpkı tabiî
    velâdette oğul babanın parçası olduğu gibi. “İnsan iki kere doğmadan
    melekût âlemine yükselemez.” İlk doğumla madde âlemi
    ile irtibat kuran insan, ikinci doğum ile melekût âlemi ile irtibat
    kurar. Mürîdin babası, onun bedeninin, şeyhi ise rûhunun var
    oluş sebebi olduğundan, şeyh baba, mürîd onun oğludur. Mürid,
    babasının bel, şeyhinin yol evlâdıdır. Şeyh, bir anne bebeğini
    nasıl sütü ile beslerse, öylece onu irfânı ve feyzi ile besler. Buna
    redâ (süt emme süresi) denir. Seyr ve sülûkünü tamamlayan ve
    rûhen olgunlaşarak bâliğ ve reşîd olan mürîde şeyh icâzetnâme
    (hilâfetnâme) verir. Buna fitâm (sütten kesme) denir. Bu yüzden
    müridler, şeyhlerine baba (eb, vâlid, peder); şeyhler ise müridlerine
    evlâdları nazarıyla bakarlar.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 215 -
    Venüs: Eski Roma’da su kaynakları, bahar ve verimlilik tanrıçası,
    bahçeler ve çiçeklerin koruyucusu kabul edilen ilâhe. Sonraları
    Afrodit’le özdeşleştirilen Venüs, genellikle aşk ve sevgiyle ilişkili
    görüldü. 1 Nisan ve 19 Ağustos onun festival tarihleriydi.
    Vesen: Câhiliyye dönemi Araplarınca tapınılmak amacıyla taştan
    belirli bir şekil verilerek yontulmuş olan sûret; put.
    Vesîle: Vâsıta, aracı, sebep, bahâne. Tasavvufta; a) Allah’a yaklaşmak
    veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musîbetin defedilmesini
    sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarında
    ve yatırlardan meded ummak. Tasavvufî anlamda vesîle ve
    tevessül budur.
    Vesvese: Şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı, iç üzüntüsü,
    vehim, kuruntu, şüphe, tereddüt.
    Volkan (Volcanus): Eski Roma’da ateş-tanrı. Eski bir Etrüsk
    tanrısıdır. Bu tanrı adına Volcanalia adı verilen bayram yapılır. Bu
    bayramda insanları korusunlar diye ateşe hayvanlar atılırmış.
    Yahova: Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan Ahd-i Atik’de
    Tanrı için kullanılan bir lafızdır. Yahudilerin kendi Tanrılarına verdikleri
    addır. Yehova veya Yahve biçiminde de yazılıp söylenir.
    Elohim lafzı da yine benzer şekilde kullanılır. Yalnız Yahova, yahudi
    ırkının özel tanrısı olup, başkalarının tanrısı değildir.
    Yahova şâhitleri: Yahova/Yahve (Tanrı)’nın şâhitleri anlamında
    olan bu tâbir, hıristiyanlığı kendilerine göre yorumlayan, merkezî,
    otoriter bir teşkilâta bağlı misyoner grubunun kendilerine verdikleri
    addır. Yahova şâhitleri, yılbaşında Noel Baba adına yapılan
    âdetleri kabul etmezler. Yeryüzünü ebedî kabul ederler ve bu
    anlamda bir kıyamete de inanmazlar. Gayelerini dünya üzerinde
    gerçekleştirmek dâvâsıyla çok çeşitli dernekler, örgütler kurmuşlar,
    bu maksatla dergiler, kitaplar, broşürler yayımlamışlar, her çeşit
    araç ve propaganda yoluyla evden eve dolaşarak faâliyetlerini
    sürdürmüşlerdir ve hâlâ da bu çalışmalarına devam etmektedirler.
    Her ülkede, askerliğe karşı çıkarlar. Savaşlara, kan vermeye ve kan
    nakline karşıdırlar, barışçı ve iyiliksever portre çizmeye çalışırlar.
    Yatır: Ermişlerin gömülü olduğuna ve ziyâretçilerine fayda ya
    da (çarparak) zarar verdiğine itikad edilen mezarlar.
    Yediler: Yedi büyük velî, gayb erenlerden yedi ulu ermiş.
    Bunlara ricâl-i ûlâ da derler. Her nefeste mi’râc yapıp Allah’ın
    huzûrundan marifet-ilim tahsil ederler. Yediler, yedi abdal denilen
    Ricâlu’l-gaybden ayrıdır. Pek çok semt, türbe ve mahalle;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 216 -
    ismini yedilerden alır.
    Yemin: Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen
    sözdür. Her toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya
    totemi adına yemin eder(di). Sümerliler suya dokunarak yemin
    ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına. Özellikle çeşitli silâhlar, demir
    ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya Türkleri arasında yaygınlığını
    sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında bıçak, kılıç atlamak
    en kuvvetli andlar arasında sayılagelmiştir. Çeşitli silâhlar, çoban
    sopası ve bıçak gibi âletlerin birincide derecede and içmede rol
    almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük
    fonksiyon ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu
    ve besleyici ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması
    halinde bu fetişler darılır ve bozana zarar verir inancı vardır.
    İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu geleneklerini sürdürürken,
    Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a el basıldığı da görülmeye
    başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek önem
    kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
    bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı,
    kendisi üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine
    sâdık kalınmazsa çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ
    sürdüğü görülmektedir. Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”,
    “iki gözüm önüme aksın!”, veya “çocuğumun başı üzerine”,
    “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı and içmeleri,
    bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz” deyimi de,
    yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir. 569
    Yer altı Dünyası: Birçok câhilî dinsel gelenekte yer altı dünyası
    bir çeşit cehennem olarak görülür. Eski Yunan mitolojisine göre
    buraya Hades ve Persephone hükmederdi ve orada beş yeraltı
    nehri bulunurdu. Kişiler öldükten sonra bu dünyada ruhlara Hermes
    kılavuzluk ederdi. Burada ruhlar yargılanır ve suçlular ceza
    çekerdi. Bu âlemin en alt tabakası Tartarus’du.
    Yer-Su: Eski Türklerde, doğa kültü çerçevesinde dağ, nehir,
    orman ve benzeri tabiat varlıkların kutsal görülmesi. Şamanlık
    inancında Yer-Su, Yeryüzünde insanlarla birlikte yaşayan iyilikçi
    ruhlara denirdi.
    Yıldıznâme: Yıldızların hareketleri ile insanların kaderi arasında
    olduğu varsayılan ilişkileri konu edinen ve bunlardan ahkâm
    çıkaran kitap, astroloji.
    Zıllullah: Tanrı’nın gölgesi. Tasavvufta; vâhidiyet mertebesini
    569 Bak. And ve Andiçme
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 217 -
    kendi gerçeği haline getiren insan-ı kâmil. Bu kültürün etkisiyle
    olacak, eskiden sultanlara/padişahlara “zıllullahi fi’l-arz (Allah’ın
    yeryüzündeki gölgesi)” denilirdi.
    Ziyâret: Mübârek ve kutsal olduğuna inanılan ermişlere ait kabir
    ve türbelerin ziyâret edilmesi; Buralarda duâ ve ibâdet edilmesi,
    kurban kesilmesi. Ziyâret edilen yere ziyâretgâh (mezar) denir.
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
    secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a
    ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan
    kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim’in (a.s.) izinden giden tüm put
    düşmanlarına selâm olsun!
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 218 -
    Put ve Heykel Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A PUT ANLAMINDAKİ SANEM KELİMESİNİN ÇOĞULU ESNÂM KELİMESİNİN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 5 Yerde): 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138;
    14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71.
    B PUT ANLAMINDAKİ VESEN KELİMESİNİN ÇOĞULU EVSÂN KELİMESİNİN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 22/Hacc, 30; 29/Ankebût,
    17, 25.
    C EŞ, BENZER, DENK ANLAMINDAKİ NİDD KELİMESİNİN ÇOĞULU ENDÂD
    KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22,
    165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
    D SAHTE İLÂHLAR, RABLER ANLAMINDA ERBÂB KELİMESİNİN GEÇTİĞİ
    ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 4 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 64, 80; 9/Tevbe, 31; 12/
    Yûsuf, 39.
    E PUTLAR, ALLAH’TAN BAŞKA BÜTÜN MÂBUDLAR, ŞEYTANLAR, AZGIN YÖ-
    NETİCİLER VE ZÂLİM YÖNETİMLER ANLAMINDAKİ TÂĞUT KELİMESİNİN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ,
    51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
    F HEYKEL ANLAMINDAKİ TİMSÂL KELİMESİNİN ÇOĞULU TEMÂSÎL KELİ-
    MESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 2 Yerde): 21/Enbiyâ, 52; 34/
    Sebe’, 13.
    G RESİM, ŞEKİL VE GÖRÜNTÜ ANLAMINDAKİ SÛRET KELİMESİ VE ÇOĞULUNUN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 40/Mü’min, 64; 64/
    Teğâbün, 3; 82/İnfitâr, 8.
    H TASVİR ETMEK, SÛRET VERMEK, ŞEKİLLENDİRMEK ANLAMINDAKİ TASVÎR
    KELİMESİNİN FİİL KALIPLARININ GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 4
    Yerde): 3/Âl-i İmrân, 6; 7/A’râf, 11; 40/Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3.
    I ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-MÛSÂVVİR KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİ-
    ME: 59/Haşr, 24.
    İ PUT KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
    a Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
    166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd,
    21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd,
    59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
    b Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40,
    41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ,
    56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/
    Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
    c Putlar, Hiçbir Şey Yaratamazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d,
    33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40;
    31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
    d Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/
    Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
    e Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
    f Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
    g Putların Misali: 22/Hacc, 73.
    h Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
    i Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
    j Lât, Uzza, Menât Putları: 53/Necm, 19-20.
    k Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
    l Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 219 -
    35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
    m Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/
    Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
    n Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
    Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
    n Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
    o Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-
    20.
    J PUTLARA TAPMAK
    a Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
    b Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
    c Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas,
    62-63; 39/Zümer, 3.
    d Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/
    Şûrâ, 9.
    K PUTLARIN VE KÜFÜR ÖNCÜLERİNİN CEZALARI
    a Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    b Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    L PUTLARIN VE KÜFÜR ÖNCÜLERİNİN CEZALARI
    a Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    b Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    M ENDÂD EDİNMEK
    a Başkasını Allah’a Endâd/Denk Tutmak: 2/Bakara, 22, 165; İbrâhim, 30;
    Sebe’, 33; Zümer, 8; Fussılet9.
    N İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (TOPLAM 147 YERDE): 2/Bakara,
    133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87,
    171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59,
    65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/
    Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96;
    16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/
    Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24,
    25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn,
    23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/
    Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3;
    29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5,
    5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf,
    45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed,
    19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün,
    13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
    O ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6,
    18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52;
    16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml,
    26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
    Ö TEVHİD (TEK İLÂH İNANCI), insanLIĞIN ASLÎ İTİKADI VE TÜM PEYGAMBERLERİN
    ÇAĞLAR BOYU TEBLİĞ EDİP CANLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞI HUSUSTUR:
    2/Bakara, 133; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd,
    50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23;
    41/Fussılet, 6.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 220 -
    P TEVHİD DİNİ:
    a Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm,
    30; 39/Zümer, 3, 11.
    b Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/
    En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf,
    45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.
    c Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
    d İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-
    32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
    R TEVHİD KELİMESİ:
    a Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
    b Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
    c Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
    d Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
    S TEVHİDE DÂVET:
    a Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
    b Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
    c Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/
    En’âm, 153
    d Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
    Ş TEVHİD EHLİNİN AHLÂKI: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
    T HEVÂ VE HEVESİ İLÂHLAŞTIRMAK: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    U ŞİRKLE İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
    a Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39;
    29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
    b Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
    c Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
    d Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
    e Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
    f Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
    g Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
    h Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
    i Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-
    66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
    j Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
    k Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’,
    41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
    Ü MÜŞRİKLER
    a Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70;
    16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc,
    3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82;
    52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    b Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i
    İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf,
    191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/
    Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/
    Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min,
    10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 221 -
    c Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/
    Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman,
    21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
    d Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110,
    124; 8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd,
    8.
    e Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
    f Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de insanları
    Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan,
    7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer,
    3; 68/Kalem, 46-48, 51.
    g Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134;
    11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât,
    16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4;
    51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
    h Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm,
    37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27,
    40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39;
    25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât,
    176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
    i Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9;
    36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/
    Kâfirûn, 1-6.
    j Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/
    Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
    k Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/
    Zuhruf, 20-21, 57-59.
    l Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5;
    34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât,
    8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
    m Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36;
    25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/
    Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
    n Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler;
    Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43;
    17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-
    170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33;
    53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
    o Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
    p Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler:
    30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr,
    35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr,
    6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
    q Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız
    Mücâdele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/
    Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59,
    104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim,
    28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ,
    46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82;
    20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25,
    47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 222 -
    27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-
    51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33,
    43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/
    Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d,
    8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/
    Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/
    Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/
    Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37,
    45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26,
    33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-
    43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir,
    11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/
    Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş,
    1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
    V MÜŞRİKLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ
    a Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55,
    83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/
    Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât,
    1-11; 106/Kureyş, 1-4.
    b Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-
    59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
    c Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-
    145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
    d Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/
    Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    e Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
    f Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
    g Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
    h Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
    i Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût,
    41-43.
    j Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-
    63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
    k Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-
    56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
    l Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33,
    36-40; 107/Mâûn, 1-3.
    m Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
    n Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
    o Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
    Y PUTPEREST VE MÜŞRİKLERİN CEZÂLARI
    a Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24,
    94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ,
    96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
    b Müşrikler, Azâbı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara,
    167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/
    Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
    c Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121;
    6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/
    Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53;
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 223 -
    23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/
    Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/
    Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-
    76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem,
    42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
    d Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
    e Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
    f Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58;
    19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/
    Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/
    Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42,
    44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/
    Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18;
    85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
    g Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân,
    10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem,
    77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl,
    8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
    h Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler:
    70/Meâric, 11-18.
    i Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer,
    8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
    j Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
    Z MÜŞRİK-MÜ’MİN İLİŞKİSİ
    a Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/
    Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    b Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/
    Ankebût, 12-13.
    c Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94;
    28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83,
    89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8;
    73/Müzzemmil, 10.
    d Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/
    Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
    e Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
    f Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
    g Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
    h Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Kur’an’da Ulûhiyyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
    2. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
    3. Putlar Kitabı (Kitabu’l-Esnâm), Terc. Beyza Düşüngen, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    4. Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
    5. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Hicaz Bölgesi, Ali Çelik,
    Beyan Y.
    6. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    7. Eski Türk Dini, İbrahim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y.
    8. Türk Bozkır Kültürü, İbrahim Kafesoğlu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 224 -
    9. Eski Türk Dini, İbrâhim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y.
    10. Tarihte ve Bugün Şamanizm, Abdülkadir İnan, Türk Tarih Kurumu Y.
    11. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, A. Yaşar
    Ocak, Kültür ve Turizm Bak. Y.
    12. Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar
    Ocak, Enderun Kitabevi Y.
    13. Türk İslâm Efsaneleri, M. Necati Sepetçioğlu, Yağmur Y.
    14. Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu, Toker Y.
    15. Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, 1-2, M.E.B. Devlet Kitapları Y. Bin Temel
    Eser
    16. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, İmge Kitabevi Y.
    17. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, çev. Alâeddin Şenel, İmge Kitabevi, Ank.
    1991
    18. Türk Mitolojisi, I-II, Bahaeddin Öğel, Devlet Kitapları, MEB Y. 1000 Temel
    Eser, No: 51, 52, İst. 1971
    19. Türk Kültürünün Gelişme Çağları I-II, Bahaeddin Öğel, Devlet Kitapları,
    MEB Y. 1000 Temel Eser, No: 49, 50, İst. 1971
    20. Türk Kültür Tarihine Giriş I-II, Bahaeddin Öğel, Kültür Bakanlığı Y. Ank.
    1978
    21. Kültür Değişmeleri, Mümtaz Turhan, Devlet Kitapları, MEB Y. 1000 Temel
    Eser, No: 10, İst. 1969
    22. Eski Türk Dini, İbrâhim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y. Ank. 1980
    23. Türk İslâm Efsaneleri, M. Necati Sepetçioğlu, Yağmur Y., İst. 1973
    24. Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu, Toker Y., 2. baskı İst. 1976
    25. İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Bahaeddin Öğel, T. Tarih Kurumu Y.
    26. Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, I-II,
    27. İslâmlıktan Önce Türklerde Tenk Tanrı İnancı, Hikmet Tanyu
    28. Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Hikmet Tanyu, Kültür Bakanlığı Y.
    29. Anadolu İnançları, İsmet Zeki Eyüboğlu, Geçit Kitabevi
    30. Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Yaşar Kalafat, Türk Tarih
    Kurumu Y.
    31. Hurafeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, D.İ.B. Y.
    32. Manas Destanı, Trc. Abdülkadir İnan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Y. 611
    33. Kâbe ve Mekke Tarihi (Ahbâru Mekke), Ebu’l-Velid Muhammed Ezrakî,
    Terc. Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Y.
    34. Edyânu’l-Arab fi’l-Câhiliye, Numan el-Cârim Muhammed, Mısır, 1341/1923
    35. Eymânu’l-Arab fi’l-Câhiliyye, Ebû İshak İbrahim bin Abdillah Necîrâmî,
    Mısır 1382
    36. İslâm’da Resim ve Heykelin Yeri, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Fabrikaları
    Kültür ve Araştırma Hizmetleri Y.
    37. Görsel Sanatlar ve İslâm, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat
    38. İslâm’da Sanat Resim ve Mimarî, Nusret Çam, Şahsî Y.
    39. İslâm’da Sanat Sanatta İslâm, Nusret Çam, Akçağ Y.
    40. Meseleler, Mustafa Sabri Efendi, Sebil Y.
    41. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y.
    42. Kur’an’da Allah ve insan, Toshihiko İzutsu, Terc. Süleyman Ateş, Kevser Y.
    43. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 225 -
    44. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, s. 463
    45. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbunî, Şamil Y.
    46. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Kevser Y.
    47. Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk) Taberî, Trc.
    Zâkir K. Ugan, Ahmet Temir, M.E.B. Y.
    48. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen
    49. Genel Sosyoloji, Âmiran Kurtkan
    50. İslâm Medeniyeti Tarihi, Corci Zeydan, Terc. M. Z. Megamiz, I-V,
    51. İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Neşet Çağatay
    52. İnsan ve Kültür, Bozkurt Güvenç
    53. Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, P.K. Hitti, I-IV
    54. Lisânu’l-Arab, I-15, İbn Manzur, Beyrut
    55. İslâm İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi
    56. İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi
    57. Din ve İnanç Sözlüğü, Şinasi Gündüz, Vadi Y.
    58. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Mehmet Zeki Pakalın, I-III;
    M.E.B. Devlet Kitapları
    59. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 2, s. 471-501; c. 22, s. 64
    60. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), c. 1, s. 112-123; c. 3, s. 127-129;
    c. 6, 211-213 (A. Özalp)
    61. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 20, s. 403-545
    62. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
    63. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428,
    717-724
    64. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
    65. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
    66. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
    67. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    68. 10 . Kur’an’da Allah ve insan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. 88-113
    69. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
    70. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
    71. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
    72. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-
    195
    73. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
    74. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
    75. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    76. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
    77. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
    Özek, 1978, İstanbul
    78. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
    İstanbul
    79. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. 3
    80. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
    81. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
    82. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 226 -
    83. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
    84. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    85. Dünden Bugüne ibâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
    86. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliyye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.?
    87. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    88. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
    89. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
    90. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Hârun Ünal
    91. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
    92. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
    93. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
    94. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
    95. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, insan Y.
    96. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin
    Arpaguş, Çamlıca Y.
    97. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
    98. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
    99. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası Araştırma
    Vakfı Y.
    100. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
    101. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    102. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 54-69
    103. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    104. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
    105. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak. Sayı
    17, Yıl, 1969
    106. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrâhim Coşkun, Tekin Kitabevi,
    107. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
    108. Yeryüzü Tanrıları Şirk Pskikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    109. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
    110. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
    111. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    112. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    113. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
    114. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
    115. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
    116. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    117. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
    118. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
    119. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
    120. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
    121. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
    122. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
    123. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
    Dilipak, Risale Y.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 227 -
    124. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    125. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
    126. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
    127. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
    128. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
    129. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
    130. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
    131. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
    132. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
    133. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
    134. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    135. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
    136. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
    137. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    138. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.
    139. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    140. Semboller ve Yorumları, Necmettin Ersoy, Özel Y.
    141. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    142. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    143. Tevhid, İsmail R. Faruki, insan Y.
    144. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    145. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    146. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    147. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    148. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    149. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    150. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    151. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
    152. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    153. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    154. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
    155. Tevhid ve Şirk, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    156. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    157. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    158. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    159. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
    160. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    161. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
    162. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    163. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    164. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    165. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    166. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    167. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    168. İşte Tevhid, I-II, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 228 -
    169. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    170. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    171. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    172. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    173. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    174. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    175. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    176. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
    177. Duâ ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    178. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    179. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
    180. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s.
    40-50
    181. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    182. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    183. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    184. Tevhid, Rasullerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
    185. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    186. Kur’an’da Allah ve insan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y.
    187. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    188. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    189. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    190. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
    191. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
    192. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
    193. Kur’an’da ibâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    194. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    195. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    196. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    197. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    198. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    199. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    200. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    201. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    202. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    203. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
    204. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    205. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    206. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    207. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
    208. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    209. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
    210. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    211. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    212. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 229 -
    213. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    214. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    215. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
    216. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    217. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
    218. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, Mehmed N.
    Solmaz
    219. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    220. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    221. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
    222. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    223. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    224. Câhiliyye Düzenini terk etmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    225. Câhiliyyenin Değişmeyen Yüzü, Faruk Köse, Birleşik Dağıtım, Ankara
    226. 20. Asrın Câhiliyyesi, Muhammed Kutub, Hilal Y.
    227. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
    228. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    229. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 140
    230. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    231. Şirk, Hârun Yahya, Vural Y.
    232. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
    233. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    234. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    235. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    236. Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    237. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez Neşriyat
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Okunma 13329 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:50

    Ortam