Pazartesi, 18 Ocak 2021 15:59

    Kitap Kur'an okuma yazma

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (4 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -5-
    KİTAP, KUR’AN,
    OKUMA VE YAZMA
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    KİTAP, KUR’AN,
    OKUMA VE YAZMA
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -5-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    “Oku!” diye başlayan bir Kitab’ın mensûbuyuz. Neyi okumaktan ziyade nasıl okumamız gerektiği anlatılır Alak sûresinde. Rabbimizin ismiyle ve izniyle okumamız istenir. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.
    Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı da öğretirler.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
    Bu kitap, sizi kulluk görevlerini yapmaktan, sözgelimi, Kur’an’ı anlayarak okumaktan engelliyorsa, yırtıp atın bu kitabı. Rabbinizin kitabını sevdirecekse, onu tavsiye edecek, onu daha uygun şartlarda okumaya çalıştıracaksa insanları, okuyun, okutun. Ama esas olarak Kur’an’ı okuyun, Allah’ın dinini Allah’tan, birinci elden alıp öğrenelim. Haydi okumaya… Kur’an’ı sanki yeni iniyor gibi, sanki şahsımıza nâzil oluyor gibi, Allah bizden ne istiyor, diye merak edip O’nun mesajını her sözden üstün tuttuğumuzu ispat edecek bir okuyuşla haydi okumaya…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -5-
    KUR’AN
    •
    Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Zalike’l- Kitab (Bu Kitap) Ne Demektir?
    •
    Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
    •
    Kur’an Konuları
    •
    Kur’an’da Kur’an
    •
    Bu Kitab’ı Kim Göndermiştir?
    •
    Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
    •
    Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
    •
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
    •
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
    •
    Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    “Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu Kitap, müttakîler için (takvâya, sorumluluk bilincine sahip olanlara) hidâyet kaynağı (rehber-kılavuz) ve yol göstericidir.” 1
    Kitab; Anlam ve Mahiyeti
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
    Kur’an’ın “kitab”la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
    Genel anlamda vahy, 2
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 3
    1] 2/Bakara, 1-2
    2] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    3] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Bütün kâinat,
    İnsan,
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 4
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 5
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel
    kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat
    kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur/ışıkdır. Evren ve insan adlı kitapların
    gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy
    kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir.
    Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak
    anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve
    insan da âyetler topluluğudur.6 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya
    ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı
    olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir.
    Kur’ân; Anlam ve Mahiyeti
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için
    birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir.
    Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki
    ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat;
    ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
    Kur’an, ilk emri olan “ikra’” yani oku anlamındaki kelimeyle aynı
    kökten bir isim taşıyarak okumaya ve ilme en büyük değeri verdiğini
    belirttiği gibi, neyi ve nasıl okumamız gerektiğini de gösterir.
    Birçok inceliği ve gerçeği topladığı için de toplamak mânâsındaki
    bir köke dayanması ayrı bir hikmet sergiler.
    “Bu o Kitaptır ki, kendisinde hiçbir şüphe yoktur. Müttakîler için rehberdir,
    kılavuzdur (Hûden).” 7
    Bu âyet, Kur’an açıldığında Fâtiha’dan sonra ilk okunan âyettir.
    Kur’an’ı eline alan okuyucu için elinde tuttuğu Kitabın ne olduğu,
    ne işe yarayacağı ve kime fayda vereceğinin açıklanmasıyla başlamaktadır.
    Bu Kitap, “lâ raybe fîh”, kendisinde şüphe bulunmayan
    bir Kitaptır. Allah’tan (c.c.) geldiği kesindir. Kitabı okuyan kişinin
    ilk öğrenmesi gereken onun bir Allah kelâmı olduğunu şeksiz ve
    şüphesiz kabul etmesidir. Allah’tan geldiği konusunda meydana
    4] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    5] 17/İsrâ, 13-14
    6] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    7] 2/Bakara, 2
    KUR’AN
    - 11 -
    gelebilecek bir “acaba?” endişesi, Kitap ile kul arasındaki irtibatı
    zayıflatacağından, öncelikle bu konudaki endişenin giderilmesi
    ve tam bir güvenle Allah ile konuşuyormuşçasına Kitapla uyum
    sağlanılmalıdır. Zira tüm Kitap boyunca birçok açıklama yapılacak,
    yol gösterilecektir. Ona yaklaşan kişinin, Kitabı bu bakışla değerlendirmesi
    gerekir.
    Rayb kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçer.8 Bu
    kelimenin kökü, değişik kullanım biçimleriyle Kur’an’da toplam
    36 yerde geçer. Rayb; r-y-b kökünden şu anlamda kelimeler geliyor:
    Râbehû-rayben: Şüpheye düşürmek, şüphe vermek; Rayb: Zan,
    şüphe, töhmet; İrtâbe: Şüphe etti, itham etti. Âyette geçen “Lâ
    raybe fih (onda şek, şüphe yoktur)”un anlamı, “Bu Kitabın Allah’tan
    olduğunda en ufak bir tereddüt bile geçersizdir” şeklinde olmalıdır.
    Zira Kitabı eline alan bir okuyucu ilk önce bu Kitabı kimin
    yazdığını ve nereden geldiğini merak eder. İşte bu şüphe, daha
    ilk cümlede ortadan kaldırılıyor. Bu Kitap açık, apaçık bir hakikat
    olarak işte elimizin altındadır.
    “Lâ raybe fih” ifâdesiyle Kitabın “hak” olduğu; “Hûden” ifâdesiyle
    “ne işe yarayacağı”, “li’l-muttekıyn” ifâdesi ile de “kime” yarayacağı
    açıklanmış oluyor.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin
    kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır.9 H-d-y
    kökünden şu anlamlarda kelimeler geliyor: Hidâyet: Doğru yolu
    bulmak, yoluna girmek. Hûden (li): Yol tarif etmek, yol göstermek;
    Ehdâ: Mekke’ye kurbanlık sevketmek; Hâdâ: Hediyeleşmek, sulh
    yapmak; İhtedâ: Doğru yolu buldu, doğru yol üzerinde durdu;
    Hâdî: Yol gösteren, boyun, aslan; Hâdiye: Önde olan; Hûdâ: Yol
    gösterme, itaat ve kulluk; Hedy: Saygıdeğer kişi, hal ve gidiş. Bu
    kitabın ne işe yarayacağının “Hûden” lafzı ile anlatılışı genel bir
    yol gösterme ve rehberlik-kılavuzluk fonksiyonuna işaret etmektedir.
    Ayrıca şu veya bu konuda diyerek kısıtlama yapılmayarak
    sadece yol göstericidir denilmesi, akla gelebilecek her alanı kapsamaktadır.
    Arapçada, devenin önünde yularını tutup ona çölde
    yol gösteren kişiye “Hâdî” denilmektedir. Bu Kitab’ın yol gösterişi
    genel ve temel esaslardadır. O her şeyin genel rotasını çizer. Temel
    8] Rayb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 2,
    23; 3/Âl-i İmrân, 9, 25; 4/Nisâ,87; 6/En’âm, 12; 10/Yunus, 37; 17/İsrâ, 99; 18/
    Kehf, 21; 22/Hacc, 5, 7; 32/Secde, 2; 40/Mü’min, 59; 42/Şûrâ, 7; 45/Câsiye,
    26, 32; 52/Tûr, 30.
    9] Hidâyet konusu ve hidâyetle ilgili âyetler için Bk. 1/Fâtiha, 6; İhdinâ’ssırâta’l
    müstekîm âyeti.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    yönleri belirtir. Meselâ; doğu, batı, kuzey, güney gibi temel yönleri
    bildirir. Rasûller, güneybatı, kuzeydoğu vb. ara yönleri gösterir.
    Bunlar doğrultusunda muttakî fakih de daha iç yönleri bulabilir.
    Bu Kitabın kime yararlı olacağı ise li’l-muttekıyn (Allah’tan sakınanlar
    için) ifâdesi ile açıklanır. V-k-y kökünden şu kelimeler gelmektedir:
    Vekaa: Sakınmak, korkmak, korumak, düzene koymak;
    İttikaa: Korku, saygı; et-takvâ: Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından
    kaçınma; Muttekıy: Allah’tan sakınan; Takıyye: Korkmak,
    gerçek durumunu gizlemek. Bu kitap Allah’tan sakınan, O’nun
    koyduğu kuralları çiğnemekten çekinen ve bu hissi taşıyan kişilere
    fayda verecektir. Diğerleri için ise sadece okunan, ezberlenen,
    araştırılan, bilgi sahibi olunan bir Kitap konumunda kalacaktır.
    Bu kitabın gerçekten Hûden olabilmesi, onu eline alan kişinin
    niyet ve hisleri ile gerçekleşebilecektir. Zira burada canlı olan okuyucudur.
    Niyeti ne ise, ameli de ona göre olacaktır. Kitabı eline almaktan,
    okumaktan maksadı ne ise, yararı da ona göre olacaktır.
    Bu Kitabın fayda verişi kişinin kasdına göre değişmektedir.
    Eğer kasdı kafasında önceden edindiği bir fikre delil bulmaksa,
    kasdı beğenmediği ve uymak istemediği bir ilkeyi, kuralı değiştirmekse,
    kasdı bilgi sahibi olmaksa, kasdı Bu Kitabı sermaye yapıp
    üzerinden geçinmekse, bu niyetler ona zarar vermeyecek; bu
    kasdı taşıyana zarar verecektir. Kasdı Allah’tan sakınmak, kalbi
    titreyerek gerçekten hayatına onunla yön çizmekse Bu Kitap işte
    bu kişiye Hûden olacak, fayda verecektir. Bütün bunlar Bu Kitaba
    hiçbir zarar vermeyecek, o tazeliğini ve zindeliğini daima koruyacak,
    ona yaklaşanlar eskiyecek, gelip geçecek; Bu Kitap ebedîyete
    kadar yaşayacaktır.
    “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri
    de Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap Allah’ın insanlar için gönderdiği
    bir rehber (Hûden)dir. Allah onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi de
    Allah saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur.” 10
    Kur’an’ın önsözü durumundaki Fâtiha’dan sonra, Kitab’ı ilk
    açan okuyucu için; “Bu Kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan
    bir Kitaptır. Müttakîler için rehberdir, kılavuzdur (Hûden).”11 açıklaması
    yapılarak okuyucunun Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği
    âdeta teyid edilmiştir. Lâ raybe fih denilerek Kitabın varlığı; Hûden
    denilerek de kitabın ne amaçla gönderildiği anlatılmaktadır. Böylece
    Kitabı eline alan mü’min, Allah’tan olduğu kesin olan Bu
    10] 39/Zümer, 23
    11] 2/Bakara, 2
    KUR’AN
    - 13 -
    Kitab’ı rehber-kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir.
    Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir.
    Gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini
    aşan birkaç konuya kesin iman edecek, Salât şeklinde anılan amellerden
    ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak
    şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için
    çaba ve gayretlerini ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.
    Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen tarihî
    mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle
    de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan Bu Kitab’a,
    Kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan
    Kitaplara ve Rasûllere de iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve
    gayretleri hayatın ikinci ve ebedî bölümü olan Âhiret için yapacak,
    onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle
    yaparsa hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak ve
    kurtulmuş olacaktır.
    Kur’an’da Kur’an
    Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an,
    insanlara hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları
    gösteren ve onları teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden
    insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır. Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya
    çalışalım:
    “Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu
    anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana
    vahyederek en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan
    habersizdin.” 12
    “Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
    lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman
    için sana indirdiğimiz kitaptır.” 13
    “Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” 14
    “Bu Kitap, hiç şüphesiz müttakîler için rehberdir.” 15
    “Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilâh bulunduğunu bilsinler ve
    akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” 16
    “De ki, Kur’an’ı Rûhul Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından mü’minlerin
    12] 12/Yûsuf, 1-2
    13] 14/İbrahim, 1-2
    14] 68/Kalem, 52
    15] 2/Bakara, 2
    16] 14/İbrahim, 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
    üzere hak olarak indirmiştir.” 17
    “Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, müttakîlere yol gösterme ve bir
    öğüttür.” 18
    “Doğrusu size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah,
    rızâsını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
    aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” 19
    “O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
    indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların
    heveslerine uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden
    onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” 20
    “Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
    türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” 21
    “Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık.
    Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” 22
    “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
    indiren ne yücedir!” 23
    “De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” 24
    “Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” 25
    “Rabbinizdin size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek
    onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” 26
    “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
    tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and
    olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve
    yardımcısız bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum
    bu Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” 27
    “Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve
    Kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni
    17] 16/Nahl, 102
    18] 3/Âl-i İmran, 138
    19] 5/Mâide, 16
    20] 5/Mâide, 49
    21] 20/Tâhâ, 113
    22] 17/İsrâ, 89
    23] 25/Furkan, 1
    24] 41/Fussılet, 44
    25] 17/İsrâ, 106
    26] 7/A'râf, 3
    27] 25/Furkan, 27-30
    KUR’AN
    - 15 -
    niye kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte
    böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin,
    arkana atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.” 28
    “Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara
    açıkladıktan sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler
    hâriç. Onların tevbesini kabul ederim.” 29
    “Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da
    onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak
    ateştir. Allah, Kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından
    arındırmaz. Onlara elem verici bir azap vardır.” 30
    “Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azâbı indirmişizdir. Onlar
    Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının
    hesabını hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden
    yüzçevir!” 31
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık;
    Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gafil değildir.” 32
    “Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” 33
    Bu Kitab’ı Kim Göndermiştir?
    Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan
    başkasına nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik
    edici ve hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç
    şüphe yoktur.”34 “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve mânâsını
    düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak
    ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.”35 “Bu
    Kur’an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından
    veriliyor.”36 “Bu Kur’an, Rahmân, Rahim tarafından indirilmedir.”37 O, bir
    şair sözü değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.
    28] 20/Tâhâ, 124-126
    29] 2/Bakara, 159-160
    30] 2/Bakara, 174
    31] 15/Hicr, 90-94
    32] 2/Bakara, 85
    33] 47/Muhammed, 24
    34] 10/Yûnus, 37
    35] 4/Nisî, 82
    36] 27/Neml, 6
    37] 41/Fussılet, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    O âlemlerin Rabbından indirilmedir.”38 “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup
    bize isnat etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan
    intikam alırdık. Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden
    hiçbir iniz ona siper de olamazdınız.”39 “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi;
    Kur’an’ı indirmek onlara uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.” 40
    Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara lâ raybe fîh
    ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı açıklamalar yapılmaktadır.
    Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı yolundaki
    itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği,
    Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve
    vesvesesi olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki
    âyetlerde bu iddialara bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru
    olan ortaya konur. İnanan inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an,
    bir Peygamberin (Allah’tan) getirdiği sözdür.” 41
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi.
    Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları
    buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu.
    Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını
    Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde
    peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış
    oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz
    bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı
    gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
    yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış
    sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir.
    Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme
    dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu,
    irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır.
    Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da
    etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen
    vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
    Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
    olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe
    çaldığı, İlâhî vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam
    edecek, sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu İlâhî hedef
    38] 69/Haakka, 41-43
    39] 69/Haakka, 44-47
    40] 26/Şuarâ, 210- 211
    41] 69/Haakka, 40
    KUR’AN
    - 17 -
    gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün
    bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu
    mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
    Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumattan nura, her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna
    çıkarmak için onu sana indirdik.”42 “O (Kur’an) sizi zulumattan nura çıkarmak
    için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”43 “O bir
    peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman
    edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız.” 44
    Bu Kitab’ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok âyetten bazıları
    bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine
    kurulduğu söylenebilir:
    Âyetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir
    durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
    Rasûller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşümdeğişim)
    için seçilmişlerdir. Kitap ve âyetler bu ihracın (çıkışın) sağlanması
    için gönderilmişlerdir.
    3- Bu çıkış, Allah’ın izniyle Kur’an ve salih amelle, yani çaba
    ile gerçekleşecektir. “Zulumattan nura çıkarmak için” ifâdesi bu
    Kitabın niçin gönderildiğini en veciz bir şekilde açıklamaktadır.
    Kur’an’a göre, aslolan toplumun karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır.
    Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu arada fertler de bu
    mücâdele esnasında yetişip ahlâkî faziletlerle donanacaklardır. 45
    Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten
    gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine
    veya başkalarına engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı
    zamanda. O yüzden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin
    ta kendileridir.”46 Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı
    kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten
    mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını ışıksız bırakmadığı
    gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi mahrum
    bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil;
    ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan
    42] 14/İbrahim, 1
    43] 39/Zümer, 39
    44] 65/Talâk, 11
    45] İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, Şafak Y., s. 20
    46] 5/Mâide, 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır.
    Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü
    duvarlardır. Âhiretteki cezanın sebebi, dünya hayatını kendine
    ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı
    mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa,
    kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin
    hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu,
    burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören
    tâğutlar tarafından binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin
    dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere
    gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp
    karanlığa götürür.”47 Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar
    içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri vardır, onlarla
    (görülmesi gerekeni) görmezler.”48 dediği körlüğü seçmiş, kendine de
    yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar
    ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık
    (nur) düşmanı vahşilerdir.
    Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur.
    Allah korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur;
    fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası korkulmaması
    gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için
    uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini
    (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu
    görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden,
    nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini
    ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de
    tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
    Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip,
    bir adı da “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya
    çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil;
    olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların
    nuru boğduğu vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin
    hayatıdır. “Kim benim zikrimden (Kur(an’dan) yüz çevirirse şüphesiz
    onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz.
    O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten
    görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz
    geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.
    Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız.
    Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” 49
    47] 2/Bakara, 257
    48] 7/A'râf, 179
    49] 20/Tâhâ, 124-127
    KUR’AN
    - 19 -
    Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret
    kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez.
    Kitapsız toplumdur câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir.
    Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?”
    sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını
    mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik eder.”50
    “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın
    nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir.
    Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden
    onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme
    ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren
    gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin
    yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
    Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
    Tüm peygamberler ve Allah’tan getirdikleri kitapların ana fikri
    insanoğlunu ulûhiyeyyet ve ubûdiyyet konusunda aydınlatmaktır.
    Hz. Âdem ve Havvâ’nın yeryüzüne indirilişinden bu yana binlerce
    sene geçmiş ve insan nüfusu altı milyara ulaşmıştır. Bu rakam şu
    anda diri olanların sayısıdır. Geçmişte yaşayıp ölenler de eklenince
    milyarları bulmaktadır. Allah, yeryüzünü hiçbir zaman rehbersiz
    ve kılavuzsuz bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek insanlara
    yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı metinleridir.
    Allah’ın insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği hayat tarzı kitaplara
    kaydedilerek insanoğlunun elinde vesika olarak bulunması
    sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik en son “Bu Kitap” ile sona ermiştir.
    Bir daha Nebî seçilmeyecek, yazılı metinlerden oluşan Kitap
    gönderilmeyecektir. Artık insanlık son Rasûlün (s.a.s.) getirdiği
    Kitapla yükümlü olacaklardır.
    Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın.
    O İlahi Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken,
    sahih bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a
    gerçekten muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve
    ihlâsla ona yönelme şartına bağlanmış bulunuyor.
    Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;51 in-
    50] 36/Yâsin, 65
    51] 56/Vâkıa, 80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    sanları hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;52 sonsuz hikmetler
    yüklü;53 sonsuz derecede kerim;54 bir Ezelî Kelâm’dır Kur’an.
    “Onun ahlâkı Kur’an’dı”55 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.s.) kendi
    hayatıyla, Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en
    birinci delilidir. Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık
    tarihine manidar ubudiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve
    herbiri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya
    ve salih kullar ile hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca
    mü’min de onun tüm bu özellikleri hakkıyla taşıdığının şahidi ve
    delilidir.
    Fakat bizatihi Kur’an, muhâtabı olan bizleri, kendisine sahih
    bir niyet ve sağlam bir itikad ile samimiyet ve ihlâs içinde muhatap
    olma konusunda uyarır. Meselâ Al-i İmran sûresinin yedinci
    âyetinde, kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne
    için’ onu okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette
    ise, hidâyet bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu
    bildiren bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir
    tehlikeye karşı insan, acziyet ve tevâzu içinde Rabbine sığınma
    durumundadır: “Ey Rabbimiz! Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi
    kaydırma, bize katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren
    Sen’sin.”56 Tüm bu hususlar şunu açıkça gösterir:
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî
    konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
    olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
    mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en
    güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
    tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat,
    hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken
    husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle
    okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiâze, Kur’an’a temiz olarak
    dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane,
    özümseyerek okumak.
    Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş
    52] 2/Bakara, 185
    53] 36/Yâsin, 2
    54] 56/Vâkıa, 77
    55] Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342;
    Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
    56] 3/Âl-i İmran, 8
    KUR’AN
    - 21 -
    şeytana karşı, Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın
    zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”57 İlk iş budur. Neden? Çünkü
    Kur’an’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur:
    O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını
    iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde,
    hem kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur
    ve noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan
    yürüyerek, nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine
    karşı isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya
    sevkeden de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün
    kötülüklerin, bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde
    şeytanın bir dahli vardır. Bu bakımdan şeytandan istiâze etmek,
    tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır.
    Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
    Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir
    menfaat için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati
    için okumak da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma
    da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da.
    Ona şöhret için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına
    güvenip, aklını doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak
    da. Zaten istiâze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul
    etmeyip sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz.
    Dolayısıyla istiâze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle
    kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden,
    Kur’an’da belirtildiği üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği
    en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir
    hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak, enâniyetimizi kamçılamaktır.
    “Şeytanlar ene’nin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp
    insanı dalâlet derelerine atıyorlar.” İstiâze sâyesinde, bu tehlike,
    yolun daha başında bertaraf edilmektedir.
    İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden
    başkası ona (Kur’an’a) dokunamaz.”58 Yani ‘ancak temiz olanlar ona
    dokunabilir.’ Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık
    niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan
    bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüz yüze olmadığını hatırlatır. O
    âna dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik
    karışmış hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar,
    Rabbin pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi
    Kitab’ına lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden
    o muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir.
    57] 16/Nahl, 98
    58] 56/Vâkıa, 79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Onun nuruna açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle
    mümkün olacaktır.
    Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir.
    Bu ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan
    bir insanın, okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas
    eder. Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan,
    o hakikat okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
    Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
    ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”59 Bu âyette,
    ‘okuma’ ve ‘dokunma’nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’
    ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen
    insanî fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur’an okunurken
    dinlemeyen biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı
    olmanın ve ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan
    da budur. En küçük bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur
    olan insan, bütün âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının
    kelâmı karşısında nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
    Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza
    ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit
    şeytanı dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebûnu olan
    hevâ ve hevesin susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında
    dünyevî fikriyat ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ’nın karşısına
    dehâ (!) ile çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı
    olan, vahye sırtını çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma
    iddia ve inadında olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti,
    bu sîreti, bu fıtratı, bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz
    yüze olduğumuz, her bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek
    dilimizle, gerek fikrimizle, gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu
    kâinatı da yaratan bir Rabbin bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde
    kullanmaktır. Onu sürücü değil, binek; hâkim değil, hizmetkâr
    yapmaktır.
    Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle
    okumaya başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek,
    tane tane okumaktır. “Kur’an’ı tertil ile tane tane oku.”60 Her
    sûresi, her âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı
    bir Kitab, ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire
    sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı,
    kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. “Kur’an’ı tertil
    59] 7/A'râf, 204
    60] 73/Müzzemmil, 4
    KUR’AN
    - 23 -
    ile tane tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü
    de bildirmektedir. Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki?
    Tane tane okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme
    ve hayatının her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim,
    Kur’an, nûrânî sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek
    ona ciddiyetle muhatap olanlara açmaktadır. 61
    “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği) hayırlı
    amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın olduğunu
    da müjdeler.”62 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak mecburiyetinde
    olduğumuz Kur’an nedir?
    Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak
    gönderdiği Hz. Muhammed’in, Cebrâil isimli melek aracılığı ile
    Yüce Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır.
    Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu
    hayat kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine
    ait tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk’ı,
    bâtıllardan ayırıcı düsturları ile Kur’ân-ı Kerim bütün akıl sahipleri
    için hidâyet kaynağıdır.
    Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak
    bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî,
    hukukî ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak
    Kitaptır. Kur’an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları,
    sosyologları, hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri
    ile bir araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri
    İlahî kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve
    insanlığı kuşatıcı hayat düsturları ile ilâhî, edebî ve ebedî bir Hak
    Kitap olduğu içindir ki, zaman aşımı, mekân değişimi onu eskitemez,
    yürürlükten düşüremez. O, her zaman yeni, her dem taze,
    her devirde eksiksiz ve mükemmeldir. Bunlara rağmen, yaşadığımız
    câhiliyye toplumunda Kur’an’ın sunduğu hayat düsturlarına
    göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte, otoritesi
    yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir mâzi ve ölü kitabı
    şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
    Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
    fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
    onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul
    edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu
    61] M. Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
    62] 17/İsrâ, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü
    sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki
    rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ
    ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayatımızdaki
    etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve
    pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali
    bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
    mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram
    kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve
    sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî
    yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri
    yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı,
    sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul
    eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve
    ictimaî hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı
    Kerim, düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir.
    Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
    kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu
    olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe
    ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
    arzularına göre iş yapacaklar (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak
    olacak).” 63
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
    azâbına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki,
    ilk mü’minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan
    şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen
    helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları
    hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’in yasalarına uymayı
    Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
    ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri
    gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve
    vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün
    mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O’nun kitabı
    Kur’an’ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk
    mü’minlerin hayatından iki örnek verelim:
    63] İbn Mâce, Hadis no: 4205
    KUR’AN
    - 25 -
    Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan
    miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi,
    her merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan
    Ebû Büreyde şöyle nakleder: “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık.
    Ben bir ara kalktım, Peygamber’in huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada
    içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal
    arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren
    âyetleri “... artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?”64 cümlesine kadar
    okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri
    devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!’ dediler.” 65
    Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki
    aktı. Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı.
    Annemiz Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor: “Allah’a yemin ederim ki
    ben Allah’ın Kitabına iman ve onu tasdik etme bakımından Ensar kadınlarından
    daha gayretlisini görmedim. Nur sûresinin ‘Başörtülerini yakalarına
    vursunlar (başlarını, saçlarını, kulaklarını, gerdanları ve sinelerini
    sımsıkı örtsünler)’66 anlamındaki âyeti nâzil olup da erkeklerin herbiri evlerine
    dönerek karısı, kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti
    okuyunca onların herbiri Allah’ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için
    örtülerine büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine
    bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza durdular. Örtülerine
    sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış gibiydiler.” 67
    Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini,
    Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal,
    iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı
    iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam
    haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir
    ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde
    yaşamamak, imanı anlamsız kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya
    sürüklemek, âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de
    bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern
    câhiliyette yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan
    kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece
    Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı
    harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun
    Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının
    ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” 68
    64] 5/Mâide 90
    65] İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
    66] 24/Nûr, 31
    67] İbn Kesir, 24/Nûr, 31 âyetinin tefsiri
    68] 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., 1/88-
    92
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için
    birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir.
    Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki
    ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat;
    ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
    Kur’an Nedir?
    Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed
    (s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.69
    Kur’an, İslâm’ın ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve
    davranma biçimlerini belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber,
    bu dayanağa istinaden ve onun doğrultusunda hareket
    etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu bu mesajı öncelikle
    hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu hususta
    Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün
    ahlâkı, Kur’an’dı.”70 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira
    genelde bütün elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı
    sadece duyurmakla görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı
    öncelikle kendi hayatına dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki
    ancak o zaman söylediği ile eylediği arasındaki uyum gün gibi
    âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”den kopuk ve
    ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin kendisine
    ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem
    de “en iyi model”dir. 71
    Kur’an’ın Tanımı
    Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli
    tanımlar yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan
    herbiri Kur’an’ın belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından
    en kapsamlı olan tanım şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy
    yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, Hz. Peygamber’den
    bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet edilen,
    benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah kelâmıdır.
    Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
    Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz
    onun sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına
    69] 33/Ahzâb, 40
    70] Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
    71] 33/Ahzâb, 21
    KUR’AN
    - 27 -
    işaret etmektedir. Bu da ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan
    tarafından söylenmiş bir söz elbette ki diğer bütün sözlerin
    üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir kutsallık kazanır. Zira yaratan,
    diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten, yarattığı insana
    tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve bu vesileyle
    de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur.
    Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir
    husus da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da
    ihtivâettiği hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin
    çok ötesinde olduğudur. Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir
    insanın sözü karışmamıştır, karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize
    birtakım sözler isnat etmiş olsaydı onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını
    koparırdık ve hiçbir iniz onu koruyamazdı.” 72
    Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka
    peygamberlere indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebûr, İncil
    gibi) dışarıda tutarak yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen
    vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini vurgulamaktadır. 73
    Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
    sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz
    kitap biçimini ifade eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap
    hâline getirilmiş; ezberlenmesinin yanı sıra yazıya da geçirilerek
    günümüze kadar ulaştırılmıştır.
    Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya
    gelerek yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından
    aynı şekilde aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm,
    mushaflarda yazılı olmasının yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca
    kuşaktan kuşağa şifâhen/sözlü olarak da aktarılmıştır.
    Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba -ne İlâhî, ne de
    insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
    Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla
    ilgili temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep
    eder. Bununla birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda.
    Onun içindir ki namazın, namaz olması Kur’an’dan bir parçanın
    -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 74 okunmasıyla mümkündür.
    Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine getirmez.
    İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu
    ikisinin oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük
    72] 69/Haakka, 44-47
    73] 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
    74] 73/Müzzemmil, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    oluşturur. Gerek indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde
    ne lâfız ne de mânâ açısından onun benzeri bir kitap meydana
    getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin İlâhî kaynaklı olduğunu
    iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini getirmelerini
    isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını ve
    de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.75 Kur’an’ın bu
    özelliği, onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde
    devam edeceğini göstermektedir.
    Kur’an’ın Diğer İsimleri
    Kur’an’ın altmış kadar ismi olduğu belirtilir. Bunların hepsi
    Kur’an’da mevcut olan ve genelde Kur’an’ın özelliklerinin anlatıldığı
    kullanımlardan çıkarılmıştır.
    Belli başlıcaları şunlardır:
    Kitab: “Elif. Lâm. Mim. Bu kitab ki, kendisinde hiç şüphe yoktur;
    muttakîler için bir kılavuzdur.” 76
    Tenzîl (İndirilme): “Şüphesiz bu, âlemlerin Rabbi tarafından
    tenzîldir.” 77
    Vahiy (Bildirim): “Bu bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” 78
    Kelâmullah (Allah’ın Kelâmı): “Ve müşriklerden biri senin korumana
    başvurursa onu koruma altına al, olur ki böylece kelâmullahı işitir.” 79
    Zikr (Hatırlatma): “Muhakkak ki Zikr’i Biz indirdik ve şüphesiz onun
    koruyucuları da Biziz, Biz.” 80
    Furkan (Hakkı bâtıldan ayıran): “Bütün insanlığa bir uyarıcı olsun
    diye kuluna furkânı indiren ne yücedir!” 81
    Hüdâ (Rehber, kılavuz, hidâyet): “Muhakkak Rabbinizden size
    apaçık bir kanıt, bir hüdâ, bir rahmet geldi.” 82
    Rahmet: “Muhakkak ki bu (Kur’an), hidâyet ve inananlar için rahmettir.”
    83
    Şifâ: “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdekiler için
    75] 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bk. 15/Hicr, 9
    76] 2/Bakara, 1-2
    77] 26/Şuarâ, 192
    78] 53/Necm, 4
    79] 9/Tevbe, 6
    80] 15/Hicr, 9
    81] 25/Furkân, 1
    82] 6/En’âm, 157
    83] 27/Neml, 77
    KUR’AN
    - 29 -
    bir şifâ ve inananlar için bir hidâyet ve rahmet geldi.” 84
    Mev’iza (Öğüt): “Gerçek şu ki biz size apaçık âyetler, sizden önce
    geçip gitmiş toplumlardan bir ders ve müttakîler için bir mev’iza indirdik.” 85
    Hikmet: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.”86
    Rûh: “İşte sana da kendi buyruğumuz altında rûhu vahyettik.” 87
    Ahsenü’l-Hadîs (Sözün en güzeli): “Allah, sözün en güzelini, birbirine
    benzer, ikişerli bir Kitap hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların,
    ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar.
    İşte bu Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla yola iletir. Ama Allah kimi
    sapkınlığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 88
    Belâğ (Duyuru): “Bu, onunla uyarılsınlar; O’nun yalnız tek tanrı olduğunu
    bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara yapılmış
    bir duyurudur.” 89
    Beyân (Açıklama): “Bu, insanlara bir açıklama, korunanlara yol gösterme
    ve öğüttür.”90
    Burhân (Delil): “Ey insanlar, size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık
    bir nur indirdik.” 91
    Emr (Buyruk): “Bu, Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah’tan
    korkarsa onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür.” 92
    Hablullah (Allah’ın ipi): “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın;
    Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    idiniz, kalplerinizi uzlaştırdı. Onun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz
    ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah
    size âyetlerini böyle açıklıyor ki yola gelesiniz.” 93
    Hâdî (Rehber, kılavuz): “Gerçekten bu Kur’an en doğru yola iletir
    ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.”
    94
    84] 10/Yûnus, 57
    85] 24/Nûr, 34
    86] 33/Ahzâb, 34
    87] 42/Şûrâ, 52
    88] 39/Zümer, 23
    89] 14/Ibrâhîm, 52
    90] 3/Âl-i Imrân, 138
    91] 4/Nisâ, 174
    92] 65/Talâk, 5
    93] 3/Âl-i Imrân, 103
    94] 17/Isrâ, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    Hikmet: “Bunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor.” 95
    en-Nebeü’l-Azim (Büyük haber): “De ki: “O, büyük bir haberdir.” 96
    Nûr (Aydınlık): “Artık Allah’a, Elçisine ve indirdiğimiz nûra inanın.
    Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” 97
    Risâlet (Mesaj): “Onlara bir âyet gelince: ‘Allah’ın elçilerine verilenin
    aynısı bize de verilmedikçe katiyen inanmayız!’ dediler. Allah, risâletini
    koyacağı yeri bilir. Suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları
    hileye karşı çetin bir azap erişecektir.” 98
    Tafsîlü’l-Kitab (Kitabın açıklaması): “Bu Kur’ân, Allah’tan başkası
    tarafından uydurulacak bir şey değildir. Ancak kendinden öncekinin
    doğrulaması ve kitabın açıklamasıdır. Onda asla şüphe yoktur. Âlemlerin
    Rabbi tarafından indirilmiştir.” 99
    Tasdîku’l-Kitab (Kitabı doğrulayan): “Elbette onların
    hikâyelerinde akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’ân uydurulacak
    bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulaması, her şeyin
    açıklanması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir.” 100
    Tezkira (Hatırlatma): “Kur’an korunanlar için bir hatırlatmadır.” 101
    el-Urvetü’l-Vüskâ (Sağlam kulp): “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk,
    sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa
    muhakkak ki o, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir,
    bilendir.” 102
    Kur’an’ın bu isimlerinde iki önemli hususiyet dikkati çekmektedir.
    İlk dört maddedeki isimler Kur’an’ın mâhiyeti, tabiatı ve yapısını
    nitelerken daha sonrakiler onun muhtevası hakkında bilgi
    vermektedir. Başka bir ifadeyle, ilk dört madde Kur’an’ın kaynağı
    ve nasıl bir hitap olduğuyla, diğerleri ise onun insanlar üzerinde/
    arasında gerçekleştirdiği işlev ve görevleriyle ilişkilidir
    Kur’an Hakkında Özet Bilgi
    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
    Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan,
    95] 54/Kamer, 5
    96] 38/Sâd, 67
    97] 64/Teğâbün, 8
    98] 6/En'âm, 124
    99] 10/Yûnus, 37
    100] 12/Yûsuf, 111
    101] 69/Haakka, 48
    102] 2/Bakara, 256
    KUR’AN
    - 31 -
    Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize...
    Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de
    sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur.
    Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak
    114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli
    sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
    âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen
    altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir
    âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine
    göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
    otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb,
    beş sayfadır.
    Kur’an Konuları
    Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra içyapısına,
    konularına geçebiliriz. Kur’an, ülûhiyet ve ubudiyet konularını
    içerir. Rabbimiz ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve
    onun Rabbiyla ve diğer yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur.
    Kur’an, Rabbimizın bize mesajları olduğu için, konuları da kul
    ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık âlemindeki
    konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın ilişki içerisinde
    olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca maddeler
    halinde sıralayacak olursak:
    • Allah Teâlâ,
    • İnsanlar,
    • Tabiat ve evren,
    • Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
    • Toplum ve Tarih,
    • Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek,
    cin),
    • Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun,
    Ebû Leheb, kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar,
    münâfıklar...),
    • Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
    • Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
    • İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması
    istenen yasaklar, uyarılar ve sakındırmalar,
    • Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi.
    Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları
    buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu.
    Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını
    Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde
    peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış
    oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz
    bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı
    gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
    yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış
    sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir.
    Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme
    dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu,
    irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır.
    Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da
    etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen
    vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
    Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş olacaktır.
    Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı,
    ilâhi vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek,
    sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye
    kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları
    yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele
    içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
    Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.)
    ile başlayan zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır.
    23 yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin
    (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an
    23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde anlaşılabilir.
    Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde
    yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır.
    Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de değil;
    Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine
    devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir
    toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş,
    ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş,
    Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde
    Kur’an’ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
    Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer
    KUR’AN
    - 33 -
    mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı
    sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde;
    Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde
    yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle
    mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere
    çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel
    hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi
    gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle
    mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları
    her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış
    yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle,
    okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi
    ile ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle
    mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen
    kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle
    mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması, okundukça
    güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş,
    en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı
    oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
    nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını
    açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere
    doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı
    kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
    tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş,
    değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli
    silâhlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi
    dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını
    toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sâyesinde insanları ihya
    eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve
    adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
    de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet
    ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâp sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada
    at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp
    Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu
    gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki
    en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden
    gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak
    değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan
    olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı
    zamanda ilk peygamberdir. Ulu’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte
    ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest
    çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid
    çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa
    (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük
    inkılâbçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı
    kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın
    oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da
    müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek
    basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları
    değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin
    adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya
    dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
    niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
    Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir
    ama, Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
    bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama
    Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi yönelmiyor.
    Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun
    hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama
    çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
    büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları
    farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
    karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır;
    KUR’AN
    - 35 -
    referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifadır.”103 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve
    buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda devlet
    yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
    sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
    vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Halikı namına bir ezelî
    konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
    olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
    mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir.
    Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
    tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus,
    eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak
    dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane,
    özümseyerek okumak.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla
    emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı
    mü’minin ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri
    “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min,
    asgari olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan
    doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat,
    hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin
    huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek
    Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece
    lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak da o nisbette
    zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır.
    İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli
    bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir kişi için
    gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
    anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması;
    103] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret
    alan) var mı?”104 Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için,
    Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve
    tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz. Bir sayfa metin,
    akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca,
    çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri de ciddi
    bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu anlamak
    için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı yıllarca
    okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere
    rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mana zenginliklerinden feyz
    alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz,
    bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
    onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
    sakının ki merhamet olunasınız.”105 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
    yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
    için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” 106
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği
    gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan
    da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden
    (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve
    geçim sıkıntısı vardır.” 107
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
    Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
    fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
    onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen
    bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları
    kendimize yöneltebiliriz:
    Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
    Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha
    hassâsiyet ve itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin
    ve ağır bir sorumluluk altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz.
    Peygamber’den veya sahâbeden sahih bir rivâyetle menkul
    104] 54/Kamer, 17
    105] 6/En'âm, 155
    106] Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    107] 20/Tâhâ, 124
    KUR’AN
    - 37 -
    olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
    Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna
    göre, burada te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz
    ki, âyeti te’vil eden kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve
    Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu, Arap dili ve edebiyatına
    hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta yaşadığı çevrenin
    sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun tercihinde
    etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih sözkonusu olduğu
    için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
    söylenebilir.
    Herbiri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme;
    bunların üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde
    anlatılıp kavratılmasını hedeflemektedir.
    Tefsir
    Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından
    tef’il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında,
    Allah Teâlâ’nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı
    Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
    Konusu, Kur’an âyetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete
    ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâlâ’nın kitabını yine O’nun
    murâdına uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler
    çıkarmaya kudret kazanmaktır.
    Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah
    Teâlâ; “Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler
    verilmiştir”108 buyurur. İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre
    âyet-i kerimede geçen “hikmet” kelimesi, Kur’an’ın nâsihini,
    mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini, ilk ve son inen âyetlerini,
    helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Âlimlerin
    icmâ’ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla
    Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve kendisine
    duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 109
    Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç
    vardır. Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok
    meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat
    ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir
    tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi
    anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun
    108] Bakara, 269
    109] Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında
    birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
    Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili
    olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri
    bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler
    ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer
    meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken
    maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa
    sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok
    bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin
    inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen
    bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise,
    lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki,
    mecazî ve kinayeli mânâlarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler,
    Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece
    Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya
    çıkarmış olur.
    Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
    1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere
    dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-
    Tariki’r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde âyetlerin mânâları,
    nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece
    rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif
    kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne
    aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
    2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde
    müfessir, âyet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur.
    Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden
    yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde aranan bazı şartları
    taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve gerekse dirâyet sahasında
    oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
    Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Terceme” fiilidir.
    Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir.
    Lügat mânâsı bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir
    dilden başka bir dile çevirmek, demektir. IstIlâhi mânâsı ise, bir
    kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade
    etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve maksatlarına
    itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 110
    110] Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-
    Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
    KUR’AN
    - 39 -
    Terceme iki kısımda incelenebilir:
    1) Harfî veya lafzî terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka
    bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen
    tercemedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren
    zor bir terceme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü
    bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler.
    Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat hususiyetleri ve i’cazı
    kaybolur.
    2) Mânevî veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına
    benzemesi gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mânânın
    güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır.
    Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.
    Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi? Bu hususta âlimler farklı
    görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta
    Kur’an’ın harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri
    tercemenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme,
    lafzın mânâsını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar
    ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı sayılmamaktadır.
    Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve
    Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı
    Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile
    asıl mânâyı ifade etmekten çok âcizdir. 111
    Meal
    Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok
    “meal” lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan
    Kur’an tercümelerinin hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir.
    Meal kelimesi, “döndü, aslına rucû etti” anlamına gelen
    âle fiilinden türemiştir.112 Meâl; “Evl” kökünden mimli masdardır.
    Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i mekân da olur.113
    Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti ve dönüp
    varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/
    içyüzü budur.”114 Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve
    bu mânâda kullanıldığı da söylenmiştir. 115
    Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir
    111] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları,
    222-223
    112] İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî
    Ulûmi'l-Kur'an, 325
    113] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
    114] 18/Kehf, 80
    115] Mennâ' el-Kattan, 326
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    şeyin varacağı yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin
    koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir. Istılâhta ise, bir sözün
    mânâsının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla ifade
    edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan
    meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını,
    daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek
    içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe
    Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar
    arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercemesi zaruridir.
    Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde,
    fahiş hatalar yapıldığı gözönünde bulundurulacak olursa,
    müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın
    bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. 116
    Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik
    ve inceliklerini, mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin
    mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın
    başka dillere çevrilmesine itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de
    olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir ki, Kur’an sadece Araplara
    nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel bir mesaj sunmuştur.
    Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,117 “tüm insanlara
    beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”118 olarak gönderilmiş olmak
    gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün
    beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 119 Dolayısıyla,
    Kur’an’daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm
    ve hikmetler Araplar kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları
    da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir. O halde Kur’an,
    Arapların dışındaki müslümanların onu anlayıp kavramalarıy, emir
    ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa ve hikmetlerinden
    ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp tedebbür
    etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz
    de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal”
    olduğu da belirtilmelidir.
    Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez.
    Her ne kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime
    hazinesi açısından zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ
    ve maksatlarıyla bu dillere tercüme edilmesi mümkün olmamakta,
    116] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
    117] 21/Enbiyâ, 107
    118] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
    119] Bk.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/
    Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
    KUR’AN
    - 41 -
    bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen, hemen
    hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an tercümesi” denmiş,
    sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu sevgi
    ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve
    inceliğini göstermiştir. 120
    Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri
    Kur’anı Kerim Hz.Peygamber Aleyhisselam’a indirilirken
    bir yandan da çeviriliyordu. Aynı zamanda değişik dillere sahip
    uluslar Müslüman olduklarında onlar kendi dillerine çeviriyordu.
    Selman-ı Fârisî Farsça’ya çevirmişti. İlk tercümeler Farsça ve Türkçe
    dillerindeydi. Batı’da Latince olarak tercümenin tarihi 1143’tür. Bu
    türcüme 1543’te basılmıştır. Bugün bütün dünya dillerinde Kur’an
    tercümesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in İslâm’ın ilk devrinden
    itibaren başka dillere tercüme edildiğine dair örneklere rastlamaktayız.
    Kur’ân-ı Kerim hemen hemen bütün Avrupa dillerine
    terceme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de çoğuna tercüme
    edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır.
    65 dilde 2 bin 672 adet basılmış Kur’ân-ı Kerim tercümesi var.
    Sırasıyla Farsça, Türkçe ve Urduca tercümeler, tespiti yapılan tercümelerin
    yaklaşık yüzde 95’ini oluşturuyor. Bu oran Türkçe meal
    çalışmalarının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor.
    Türkçe Mealler
    En eski elyazması Türkçe meal Şirazlı Hacı Devletşah oğlu
    Muhammed’in istinsah ettiği (1333) mealdir ve Türk-İslam eserleri
    Müzesi’ndedir. Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki bir nüsha Harezm
    Türkçesinde yapılmıştır.
    Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan
    tercemelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını
    biliyoruz. Latin harfleriyle yapılmış meallere gelince, sayıları
    hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. Günümüzde yayınlanan Türkçe
    meal sayısının 2010 yılı itibarıyla 200’e yaklaştığını ifade edebiliriz.
    Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yayınlanmış
    tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
    Bu kaynağın herkes tarafından okunup anlaşılması için çabalar
    her dönemde sürüyor. Bu yüzden pek çok kişi Kur’an meal ve
    tefsiri yazdı. Kesin olmayan bilgilere göre Türkiye’de 2000 yılı itibarıyla,
    son 50 yılda 115 farklı kişi, 115 farklı meal kaleme aldı
    ve piyasaya sürdü. Mustafa Nejat Sefercioğlu, İslâm Tarih, Sanat
    120] Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA) 1998′de tamamlanan
    bir araştırmasından yola çıkarak “Kur’an Bibliyografyası” isimli bir
    kitap yazdı. En çok basılıp satılan meal olarak, rekor, aslında özel
    olarak meal şeklinde yazılmayan, tefsirinden alıntı olarak basılan
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealindedir. İlk basıldığı haliyle ve farklı
    kişilerin sadeleştirip farklı yayınevlerince basılan günümüz diliyle
    Elmalılı meali bir milyondan fazla sattı. Yarım milyonu deviren
    meallerin sayısı da azımsanamaz. İşaret Yayınları’nın bir yetkilisi,
    Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” mealinin 500 binden çok
    sattığını söylüyor. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an-ı Kerim Meali
    (Türkçe çeviri)” kitabı 150 baskı yaptı. Bu da 500 bin civarında
    bir satışa tekabül ediyor. Prof. Suat Yıldırım ve Prof. Süleyman
    Ateş’in mealleri de çok satanlardan. Diyanet İşleri Başkanlığı da
    farklı kişilere meal yazdırıyor. Bir heyet tarafından kaleme alınan
    ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan “Kur’an-ı Kerim Meali”
    ve yine Diyanet tarafından bastırılan Prof. Dr. Halil Altuntaş
    ile Dr. Muzaffer Şahin imzalı aynı adlı eser de çok satanların başında.
    Türkiye’de yılda tahminen 650 – 700 bin adet meal okuyucuyla
    buluşuyor.
    Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
    Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz.
    Peygamber’in yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen
    birkaç âyet, bazen de kısa sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka
    zaman boşlukları bulunarak nâzil olmuştur. Bunun önemli
    bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde indirilişi, bizlere,
    onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul de
    sunmaktadır.
    Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,121 mübârek
    bir gecede,122 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır.
    Hz. Peygamber’e inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.123
    Kur’an’ın bu ilk inişinin -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü
    yılda (ki milâdî Temmuz veya Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir),
    Hz. Peygamber kırk yaşlarında iken gerçekleştiği belirtilir.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık
    etmektedir:
    “Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler.
    121] 2/Bakara, 185
    122] 49/Duhân, 3; ayrıca Bk.97/Kadr, 1
    123] Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
    KUR’AN
    - 43 -
    Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen
    içinde ağır ağır okuduk.” 124
    “Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi.
    Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca
    onu insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm
    bölüm ayırdık ve parça parça indirdik” 125
    “Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 126
    “(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
    bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
    Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
    Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 127
    Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan
    peygamberliği süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş
    olmasındaki tarihî gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde
    tutarlı bir bütün olduğunu128 ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak
    ele alınırsa, yani her bölümü diğer bütün bölümler gözönünde
    bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini ifade etmektedir.
    Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
    Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır
    ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye
    adlandırmıştır: “Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin.
    O sizi seçti ve din konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız
    İbrâhim’in milletini/inancını izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün
    insanlara tanık olmanız için sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye
    isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın.
    Sizin efendiniz odur. O ne yüce Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 129
    Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı kimselerin oluşturduğu
    topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi (ümmet)
    de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; çünkü
    hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.”130; “Muhakkak ki bu
    sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
    Benden sakının.” 131
    124] 25/Furkân, 32
    125] 17/Isrâ,105-106
    126] 53/Necm, 1
    127] 56/Vâkıa, 75-80
    128] 4/Nisâ, 82
    129] 22/Hac, 78
    130] 21/Enbiyâ, 92
    131] 23/Mü’minûn, 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen,
    kendilerini Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar
    gereği getirilen özel durum ve uygulamalar dışında (“Biz herbiriniz
    için bir yol/sistem (şir’a) ve bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik.
    Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri
    aracılığıyla sizi sınamak için böyle diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın!
    Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman Allah farklı olduğunuz hususları
    size bildirecektir.”132 Tek Allah inancına dayanan bütün dinler, Hıristiyanlık
    ve yahûdiliğin sonradan tahrif olmasıyla birlikte, aslı
    itibarıyla hak dindir, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya
    sahiptir: “O, sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi,
    İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam
    yerine getirin ve bu konuda ayrılığa düşmeyin.” 133
    Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına
    İslâm dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır.
    Bu ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar
    peygamberlere gelen bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu
    sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu her türlü mesaj, emir, nehiy ve
    açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir. İşte bütün inananların
    ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an bize şöyle açıklar:
    “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi inancının
    takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a ve âhiret
    gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette onların,
    Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar
    üzülmeyeceklerdir de.” 134
    Kur’an’ın Bölümleri
    Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet
    kelimesi Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda
    kullanılır. Kâinatta bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın
    varlığına ve yüceliğine işaret eder. Kur’an’ın en küçük birimi de
    âyettir; zira o da Allah’ın mesajını göstermektedir. Bazı sûrelerin
    başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı mukattaa) âyet sayılıp
    sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların
    tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı
    hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre
    âyetlerin sayısı, 6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir
    ki, elimizde mevcut olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten
    oluşmaktadır. Bir sûrenin içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz.
    132] 5/Mâide, 48
    133] 42/Şûrâ, 13
    134] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    KUR’AN
    - 45 -
    Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
    Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla
    çevrili şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az
    üç âyetten oluşan, farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne
    verilen addır. Kur’an’da 114 sûre bulunmaktadır. En uzun sûre
    286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli Kevser’dir. Mushaflarda ilk
    sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri tevkıfî (Hz. Peygamberin
    emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen bir sûrenin
    birden fazla ismi bulunmaktadır.
    Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir
    bölümüne denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm
    demektir. Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
    Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu
    bütünlüğüne sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle
    gösterilen kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
    Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
    Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı
    anlamaya ve hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak
    Kur’an’ın inişinin üzerinden zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde
    yaşayan insanların karşılaşmadığı kimi anlama sorunları
    ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak kendinden önceki nesillerin
    Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş ve kendinden sonrakilere
    aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan
    insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda
    hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği
    anlamların neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır.
    Zaten Kur’an, onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette
    yabancılık çekmeyecekleri bir dil formunda nâzil olmuştur. Ancak
    yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden insanlar İslâm’a girdikçe
    İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya ve bunlar tartışma
    konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları
    çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her
    düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi
    görüşünü Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve
    benzeri sebeplerden ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan
    ilim adamları Kur’an’la ilgili çalışma ve araştırmalar yapmaya
    ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme göre ortaya koymaya çaba
    göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-Kur’an/Kur’an
    Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de Usûl-i Tefsir/
    Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an İlimlerine dair birtakım
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    kavram ve terimlere değinelim:
    Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu
    ifade, Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya
    olay üzerine belirli bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret
    etmektedir. Kur’an’ın ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait
    olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir.
    Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında bölük bölük, âyet âyet
    inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni oluşmaya başlamış
    bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini kolaylaştırmak
    ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen
    eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi
    durumlarda nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler
    arasındaki münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
    Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha
    bulunmaktadır:
    1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve
    ahlâkla alâkalı olan âyetlerdir.
    2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet,
    hukuk ve diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları
    ele alan âyetlerdir.
    Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara
    göre nâzil olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini
    daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
    Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde
    Kur’an âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
    1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek
    olan muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye
    yer bırakmayacak şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
    2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına
    gelir. Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına
    benzemesi sebebiyle anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu
    sebeple ilk anlaşılan mânâsı kastedilmeyen âyetler demektir.
    Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç
    duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü
    için ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih
    âyetleri, genellikle, gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların
    sembolik ve benzetme yoluyla anlatımı şeklinde ifadelendirmek
    daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın sıfatları ile âhiretteki
    KUR’AN
    - 47 -
    mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler müteşâbih grubuna
    girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden âyetler, tamamıyla
    bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve
    olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir.
    135
    Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek
    olan hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında
    bulunan ve elifbâ (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla
    ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde
    bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin sesleriyle değil, kendi adlarıyla
    “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ. Sîn. Mîm.”, “Elif.
    Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan harfsembollerdir.
    Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
    Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde
    mevcut olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/
    şiire çekmek gayesiyle eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle
    başladığı bize kadar ulaşan bilgiler arasındadır. Dolayısıyla Arap
    diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda olduğu gibi burada da
    Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî bir şey düşünülemez.
    Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa
    hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihâyetinde
    birer içtihattır. Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
    Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
    Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından
    ezbere veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene
    bu tarz bir okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada
    üzerinde durduğumuz husus, Kur’an’ın anlaşılması olduğundan
    dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden
    okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan kişinin bu okuyuşu
    bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan sonra
    kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
    yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını
    değil, anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
    Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a
    Kur’an’ı indirmesinin amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.
    136 İnsanlar da kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı
    anlamakla yükümlüdürler.137 Zira hayatlarını Allah’ın istediği is-
    135] 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
    136] 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
    137] 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    tikamette düzenlemekle sorumlu tutulan insanlar bunu ancak
    kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine getirebilirler. Bu
    yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla emrolundum.”
    138
    Rasûlullah (s.a.s.) “Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler
    misâli fitneler olacak!” buyurdu. “Onlardan kurtuluşun yolu nedir,
    Ey Allah’ın Resûlü?” denildi. Buyurdu: “Allah’ın kitabı! Onda sizden
    öncekilerin olayları, sizden sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz
    vardır. O, kesin çizgidir; şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse
    Allah onun belini kırar. Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu
    saptırır. O Allah’ın sapasağlam ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli
    bir hatırlatmadır. O dosdoğru yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz.
    Görüşler onun sâyesinde dağılmaz. Âlimler ona doymazlar. Onun çokça
    tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yönleri tükenmez. Her kim onun
    ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla amel ederse ecirlenir. Her
    kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona tutunursa doğru yolu
    bulur.” 139
    Kendini Kur’an’a Açmak
    Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için
    öncelikle kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine
    yapılan uyarı ve hatırlatmaya kulak veren için sözkonusudur:
    “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan
    kişiyi uyarabilirsin.”140 Bu sebeple, Kur’an okumaya yönelen kimsenin
    onu okumakla neyi amaçladığını çok iyi belirlemesi gerekir.
    Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce ya da emellerimizi
    destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
    Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
    Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan
    maksat ise onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak,
    “yapma” dediklerinden de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız
    hâlde eğer onu uygulamaz isek Peygamber’in Kur’an’da zikredilen
    şu sitemine maruz kalanlardan oluruz: “Ve (o gün) Resul şöyle
    diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek bir şey olarak gördü.”
    141
    44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82; 47/Muhammed, 24; vd.
    138] 27/Neml, 92
    139] Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-
    Kur'ân 14, 2908
    140] 36/Yâsîn, 11
    141] 25/Furkan, 30
    KUR’AN
    - 49 -
    Huzurun Kaynağı Kur’an
    Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren
    bizzat Allah’tır.142 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata
    aktarıldığı ve canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur
    verir; sıkıntı ve darlık değil: “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye
    indirmedik. Yalnızca saygısı olana, yeri ve yüce gökleri yaratan
    Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye indirdik.” 143
    Kitaplara İman
    “O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden
    önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî
    olarak, kesin bir şekilde iman ederler.”144
    Kitaplara iman
    “O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
    de iman ederler.”145
    İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap
    ve suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah
    tarafından Rasullerine gönderilmiş ve Rasuller de hiçbir kapalılık
    bırakmadan o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir.
    Bu kitaplarda Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını
    ve azâbını açıklamıştır.
    Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine
    inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan
    insanlar tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların
    bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
    Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz.
    Âdem’den kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu
    ispatlıyor. Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu
    akîde, mü’minlerin ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp
    attığı için büyük öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak
    olan geçmiş bütün din ve peygamberlere inanır.
    Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere
    intikal eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir
    akîdeye sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında
    yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını
    142] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
    143] 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bk.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y.,
    s. 10-39
    144] 2/Bakara, 4
    145] 2/Bakara, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ancak Kur’an tesbit eder. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba
    göre hayatlarını düzenler. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri
    yanlıştır ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de,
    insanların akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa,
    o zaman ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli
    ortaya çıkar. Bu modellerin hiçbir i vahye dayanmadığı gibi, aynı
    zamanda herbiri değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan
    Allah tarafından çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez.
    Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan
    başka bir din (yol) ararsa, o istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır.
    Ve o, âhirette de ebedî hursân/zarar çekenlerdendir.”146
    Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret
    olmadığı gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir.
    İslâm, Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik
    hayatta bizzat görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi,
    mü’minin dini sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
    Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat
    onlarla amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki
    kitapların hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
    Allah Teâlâ hiçbir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma
    kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği
    kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve
    edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
    Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri
    de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.
    Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda
    bulunan İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar
    çıkartılmış, birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki
    İlâhî kitapların aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir.
    Öyleyse bu kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da)
    değildir. Hatta bir defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını
    veya Tevrat’ın tefsiri kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını
    gören Rasûlullah (s.a.s.): “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda
    olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı.”147 diyerek onun elindeki
    Tevrat (veya onun yorumunu içeren) sayfalarını yok etmesini
    buyurmuştur.
    Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiçbir kaynağa bağlanamaz.
    Çünkü Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister
    146] 3/Âl-i İmran, 85
    147] Ahmed bin Hanbel, III, 378
    KUR’AN
    - 51 -
    değiştirilmesinler- hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp
    nesholunmuşlardır.
    Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine
    göre iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük
    Kitaplar.
    Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan
    meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar)
    anlamına gelen “suhuf” denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk
    suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu148 bildirilmiştir. Yine benzer
    öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında149
    da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî
    kitapların mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar
    halinde kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.150 Bununla
    birlikte hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup,
    Süleyman, Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini
    belirtir.151 Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur.
    Bazı rivâyetlerde Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz.
    İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf) verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin
    bilgi ifâde eden sahih hadisler mevcut değildir.
    Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların
    tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an
    ve sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere
    indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
    icmâlî olarak iman şarttır.
    Büyük Kitaplar
    Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir.
    Bu kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
    1 Tevrat (’ın bir bölümü, İsrâiloğullarına indirilen kitapların
    -Ahd-i Atîk’in- ilk 5 kitabı): Hz. Mûsâ’ya,
    2 Zebûr: Hz. Dâvud’a,
    3 İncil: Hz. İsa’ya,
    4 Kur’ân-ı Kerim: Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
    148] 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
    149] 87/A’lâ, 19
    150] 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
    151] 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Zebûr, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif
    edilip değiştirilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların
    hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
    Kitapların Gönderiliş Amacı
    Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve
    âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın
    hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları
    içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir.
    Bu kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret
    saâdeti gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
    Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    “Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
    Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan
    doğruya, ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve
    kesinlik ifâde eden bilgilere vahiy denir.
    Vahyin Çeşitleri
    1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
    bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri
    şeyler aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman
    zaman vahiy böyle gelmişti.
    2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin
    kalbine koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
    3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir
    vasıta olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
    4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek
    istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu
    melek Cebrâil (a.s.)’ dir.
    Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” Kitabımızda
    255 yerde geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı
    şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”:
    Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an ıstılahında Kitab; Allah tarafından
    yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel
    konularından biri de Kitaplara imandır.
    Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği
    anlaşılır:
    KUR’AN
    - 53 -
    Genel anlamda vahy152
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı153
    Bütün kâinat
    İnsan
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür)154
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket155
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel
    kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat
    kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların
    gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
    insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an,
    bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır.
    Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da
    âyetler topluluğudur.156 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler
    olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan
    layıkıyla anlaşılabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
    Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan,
    Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize...
    Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de
    sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur.
    Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak
    114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli
    sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
    âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen
    altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir
    âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine
    göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
    otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb,
    beş sayfadır.
    152] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    153] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    154] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    155] 17/İsrâ, 13-14
    156] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir.
    Kur’ân-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi
    bile değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir
    ucundaki Kur’an (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah,
    Kur’an’da şöyle buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette
    Biziz.”157
    Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar
    birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında
    çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim,
    yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
    Kur’an’ın âyetleri ruhları coşturur, kalplere huzur verir. Kur’an,
    insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka
    kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir.
    O’nun delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri
    sağlamdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden
    Kur’ân-ı Kerim’de çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim
    insanlar için bir rehber, bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de
    şöyle buyurmaktadır: “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler
    (Allah’tan korkanlar) için yol göstericidir.”158; “Sana indirdiğimiz bu kitap
    mübârektir; âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”159
    Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekkî ve Medenî olmak üzere ikiye
    ayrılır. Mekkî sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene
    kadar nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak
    Peygamberimizin vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
    Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil
    olmuştur. Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin
    dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
    İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise
    (müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin
    3. âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile
    sona erer.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları
    şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren),
    Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
    Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in
    157] 15/Hıcr, 9
    158] 2/Bakara, 2
    159] 38/Sâd, 29
    KUR’AN
    - 55 -
    dengi bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir.
    Kur’ân-ı Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan
    okumaktadır: “Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün
    insanlar ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine
    O’nun bir eşini meydana getiremezler.”160
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı
    Kur’an’lara…
    160] 17/İsrâ, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Kur’an-ı Kerim İle İlgili Âyet-i Kerimeler
    Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde -ktb kökü ve
    türevleri toplam 322 Yerde-) 2/Bakara, 2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101,
    105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231,
    235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19, 20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78,
    79, 79, 81, 98, 99, 100, 110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24,
    44, 47, 51, 54, 103, 105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171;
    5/Mâide, 5, 5, 15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20,
    38, 59, 89, 91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170,
    196; 8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17,
    110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/Nahl,
    64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/Meryem, 12,
    16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8, 70; 23/Mü’minûn,
    49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml, 1, 28, 29, 40, 75; 28/
    Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47, 48, 51; 30/Rûm, 56; 31/
    Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26; 34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25,
    29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/
    Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4,
    21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28, 29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4;
    52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd, 16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a,
    2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka, 19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’,
    29; 83/Mutaffifîn, 7, 9, 18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
    Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’, 44; 66/
    Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
    Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185;
    4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15,
    37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41,
    45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
    30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin,
    2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf,
    3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40;
    55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
    Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    D- Kur’an’la İlgili Konular
    Kur’an’a İman: Bakara, 2, 41, 97, 99, 129, 137, 176, 185,285; Al-i İmran, 4, 7,
    87; Nisa, 136, 140, 162; Maide, 15, 48; En’am, 92, 153, 157; A’raf, 2-3, 52; Enfal,
    41, Tevbe, 111...
    Kur’an’ı ve Âyetlerini İnkâr: Bakara, 98; Al-i İmran, 4, 19, 21-22; Nisa, 56; Maide,
    10; En’am, 21, 27, 39, 49, 93, 124, 157; A’raf, 36-37, 40, 177, 182; Enfal,
    54; Yunus, 17, 69-70, 95; Hud, 18; Nahl, 56, 62, 116; Taha, 100-101; AnkEbût,
    23, 47, 49, 68...
    Âyetleri Satmak: Bakara, 41, 174-176.
    Âyetleri Gizlemek: Bakara, 159-160, 174-176.
    Kur’an Sorumluluğuna Ulaşmak: Haşr, 21.
    Kur’an, Kafirler İçin Hasrettir: Haakka, 50.
    Kur’an’ın İnmesi, Mazeret gösterilmemesi İçindir: En’am, 156-157
    Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: Ahkaf, 29-31; Cin, 1-2, 13, 19.
    Kur’an Dinlemek:A’raf, 204; Enfal, 20-22
    Kur’an Âyetleri, Mü’minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl,
    102; Furkan, 73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
    KUR’AN
    - 57 -
    Kur’an Âyetleri, Kafirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46, 60, 82;
    Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46, Casiye, 9.
    Kur’an Okurken Allah’a Sığınmak: Nahl, 98.
    Kur’an Okumak: Neml, 92; AnkEbût, 45; Fatır, 29-30, Hadid, 16-17; Müzzemmil, 4.
    Kur’an’a Sarılmak: Zuhruf, 43-44.
    Kur’an’a Tabi olmak: Enfal, 20-22.
    Kur’an Allah Katındandır: Bakara, 2; Al-i İmran, 7; Nisa, 82, 166; Yunus, 37;
    Hud, 1, 35; Ra’d, 1; Kehf, 2, 29; Furkan, 6; Şuara, 192, 210-212; Neml, 6; Kasas,
    45-46; AnkEbût, 50; Secde, 2-3; Yasin, 5; Zümer, 1; Mü’min, 2-3; Fussılet, 2, 42;
    Şura, 3 ...
    Kur’an’ın İ’cazı; Kur’an Eşsizdir ve Aciz Bırakır: Bakara, 23-24, 62; Enfal, 31;
    Yunus, 38-40; Hud, 13-14; Nahl, 103; İsra, 88; Şuara, 210-212; Lokman, 27;
    Fussılet, 41-42.
    Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuara, 193-194; Tekvir, 15-24.
    Kur’an, Ramazan Ayında İnmiştir: Bakara, 185.
    Kur’an, Kadir Gecesinde İnmiştir: Duhan, 2-3; Kadr, 1.
    Kur’an, Şeytan Sözü Değildir: Tekvir, 25-26.
    Kur’an, Kâhin Sözü Değildir: Haakka, 42.
    Kur’an, Peygamber Sözü Değildir: Haakka, 40, 44-47.
    Kur’an, Şiir Değildir: Yasin, 69; Haakka, 41.
    Kur’an Sözlerinde Bozukluk Yoktur: Kehf, 1.
    Kur’an’ın Manasında Çelişki Yoktur: Kehf, 1; Zümer, 28.
    Kur’an, Hak Olarak İnmiştir: Bakara, 252; İsra, 105; Fatır, 31; Zümer, 2, 41;
    Casiye, 6; Haakka, 51.
    Kur’an’ın Geleceği, Önceki Kitaplarda Bildirilmiştir: Şuara, 196-197; Ahkaf, 10.
    Kur’an, Hz. Muhammed’e Verilmiştir: Bakar, 99, 119, 151; Nisa, 163; Hıcr, 87;
    Nahl, 44; Kehf, 1; AnkEbût, 47; Şura, 52; Haakka, 40; Müzzemmil, 5.
    Kur’an Kolaylaştırılmıştır: Meryem, 97; Kamer, 17, 22, 32, 40; A’la, 8.
    Kur’an’ın Arapça Olması: Yusuf, 2; Ra’d, 37; Nahl, 103; Meryem, 97; Taha, 113;
    Şuara, 193-194; Zümer, 28; Fussılet, 3, 44; Şura, 7; Zuhruf,2-3; Duhan,58; Ahkaf,
    12.
    Kur’an’ın Koruyucusu ve Öğreticisi Allah’tır: Hıcr,9; İsra, 86-87; Kıyame, 16-19
    Kur’an, Korunmuştur ve Değişmez: En’am, 115; Yunus, 15-17; Hıcr, 9; Kehf,
    27; AnkEbût, 48-49; Zuhruf, 5; Vakıa,77-78; Haakka,40;Abese,13-16;Buruc, 22,
    A’la, 6-7
    Kur’an, Parça Parça İnmiştir: Nahl, 89; İsra, 82, 106; Taha, 4; Furkan, 32-33;İnsan,
    23
    Kur’an Hidâyettir: Bakara, 2, 185; Al-i İmran, 138; A’raf, 52, 203; Yunus, 57;
    Yusuf, 111; İbrahim, 1; Nahl, 64, 89; Neml, 2, 77; Lokman, 2-3; Zümer, 23; Fussılet,
    44; Şura, 52; Casiye, 11, 20.
    Kur’an Şereflidir: Vakıa, 75-77; Kalem, 52; Abese, 13-14.
    Kur’an’a Temiz Olanlardan Başkası El Süremez: Vakıa, 79.
    Kur’an, Hak İle Batılı Ayırır: Bakara, 185; Al-i İmran, 4; Nahl, 64; Furkan, 1;
    Şuara, 2; Neml, 1, 76, 78; Tarık, 11-14; Beyyine, 3.
    Kur’an, Öğüttür: Bakara, 231, Al-i İmran, 138; En’am, 90; A’raf, 2; Yunus, 57;
    Yusuf, 104; Taha, 2-3; Nur, 34; AnkEbût, 51; Yasin, 69; Sâd, 87; Kaf, 45; Zariyat,
    55; Haakka, 48; Müzzemmil, 19; Müddessir, 54-55; İnsan, 29;Abese,11-
    12;Tekvir, 27-28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Kur’an, Kendinden Önceki Kitapları Tasdik Eder: Al-i İmran, 3; Nisa, 47; Maide,
    48; En’am, 92; Yunus, 37; Yusuf, 111; Fatır, 31; Ahkaf, 12.
    Kur’an Hikmet Doludur: Al-i İmran, 58; Yunus, 1; Ra’d, 37; Lokman, 2; Yasin,
    2; Zuhruf, 4.
    Kur’an, Beyandır, Açıklar: Bakara, 118, 221-222; Al-i İmran, 138; En’am, 97-98;
    Yusuf, 1; Hıcr, 1; Nahl, 89; İsra, 89; Kehf, 54; Hacc, 16; Nur, 34, 46; Kasas, 2; Sâd,
    67-68, 88; Fussılet, 2-4; Duhan, 2; Talak, 11.
    Kur’an, Nurdur: Nisa, 105; Şura, 52; Teğabün, 8.
    Kur’an, İlahi Kanundur: Nisa, 105; Maide, 48; En’am, 115; A’raf, 3.
    Kur’an, Şaka ve Eğlence Değildir: Tarık, 14.
    Kur’an Şeriatı: Maide, 48; En’am, 151-153
    Kur’an, Feyiz Kaynağıdır: En’am, 155; Sâd, 29.
    Kur’an, Muhammed Ümmetine Mirastır: Fatır, 32.
    Kur’an, En Doğruya Götürür: İsra, 9; enbiya, 106; Zuhruf, 43; Cin, 2.
    Kur’an, Mü’minlere Mükafat, Kafirlere Azap Haberi Verir: İsra, 9-10
    Kur’an, Mü’minleri Kafirlerden Korur: İsra, 45.
    Kur’an İnzardır, Korkutur: En’am, 51; Kehf, 2, 4; Meryem, 97; Furkan, 1; Yasin,
    6, 70; Fussılet, 4; Şura, 7; Ahkaf, 12.
    Kur’an Müjdedir, Sevindirir: Kehf, 2-3; Meryem, 97; Neml, 2; Fussılet, 4; Ahkaf, 12.
    Kur’an zikirdir: Taha, 99-100; Enbiya, 10, 50.
    Kur’an Şifadır: Yunus, 57; İsra, 82; Fussılet, 44.
    Kur’an Rahmettir: A’raf, 203; Yunus, 57-58; Yusuf, 111; Nahl, 64, 89; İsra, 82;
    Neml, 77; Kasas, 86; AnkEbût, 51; Lokman, 2-3; Duhan, 6; Casiye, 20.
    Kur’an, Bütün İnsanlara Tebliğdir: İbrahim, 52.
    Kur’an’daki Secde Âyetleri: A’raf, 206; Ra’d, 15; Nahl, 50; İsra, 107; Meryem,
    58; Hacc, 18; Furkan, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussılet, 37; Necm, 62;
    İnşikak, 21; Alak, 19.
    Kur’an-ı Kerim İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, AkçağY.)
    -İlk rakam: Cilt; sonraki rakam: Sayfa numarasıdır.-
    1. Kur’an’ın Faziletine Dair: 3, 224-225
    2. Kur’an En Büyük Mûcize: 12, 388
    3. Kur’an’a Temiz Olanların Dokunmasıyla İlgili Hususun Mahiyeti: 4, 288-
    289
    4. Kur’an’dan Bir Tek Âyeti İnkar Edenin Durumu: 17, 314
    5. Kur’an’ı Ezberledikten Sonra Unutan: 3, 242
    6. Kur’an’dan Öğrenilen Sûrelerin Unutulmasının Cezası: 15, 318-319
    7. Kur’an, İslâm’ın Anayasasıdır: 1, 338
    8. Kur’an Öğrenip Öğreten: 16, 540-54
    9. Kur’an Öğretimine Ücret Alınır mı? 11, 349; 16, 250-251; 17, 247.
    10. Kur’an’da Geçen Malca ve Kuvvetçe Güçlü Olan Kavimler: 12, 376
    11. Kur’an, Her şeye Ehemmiyeti Nisbetinde Yer Verir: 14, 482-483
    12. Kur’an, İki Büyük Dairenin Mühim Meselelerini Açıklar: 14, 483
    13. Kur’an’da İnsanların Maymuna Çevrildiğini Belirten Âyetler ve Evrim
    Farkı: 11, 147
    14. Kur’an-ı Kerim’in İcazı: 12, 390-391
    KUR’AN
    - 59 -
    15. Kur’an İlimleri Kıyamete Yakın Yok Olacak: 17, 548
    16. Kur’an’ı İnkar Edenlere Cevap: 12, 391-393
    17. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Uyarması: 1, 345
    18. Kur’an’da Hz. Muhammed Ümmetinin Tebcili: 3, 262-263
    19. Kur’an’da Mesleki Ihzariyeler: 14, 484
    20. “Kur’an Hakkında Münakaşa Küfürdür” den Maksat Nedir? 5, 271
    21. Kur’anda, Hadiste Olmayan Hususların Çözümünde Âlimler Ne Yapmalı?
    1, 312-314
    22. Kur’an-ı Kerim ve İtaat: 5, 62-66
    23. Kur’an’ın Kalbi Yasin: 4, 209
    24. İhlas Sûresi Kur’an-ı Kerim’in Üçte Biri Demektir: 17, 490
    25. Kıyamet Günü Kur’an’ın İnsan Şeklinde Gelişi: 17, 490
    26. Kur’an-Sünnet Münâsebeti: 1, 337-338
    27. Kur’an Şifadır: 11, 332, 334; 17, 449
    28. Kur’an ve Hadis Arasındaki Fark: 1, 349
    29. Kur’an ve Hadise Uymaya Dair: 2, 328
    30. Kur’an ve Hadisin Sübut Yönü: 1, 351
    31. Kur’an ve İlim: 1, 407-411
    32. Kur’an ve Kadınlarla İstişare: 16, 159-160
    33. Kur’an ve Sünnete Sarılma Bölümü: 2, 327
    34. Kitabullah İle Hükmetmeyi Terk Halinde: 17, 540
    35. Kur’an’ı Yazma ve Öğretmenin Ücreti: 14, 506
    36. Kur’an’dan Başka Şeyi (Hadis vs.) Reddedecek İnsanlar: 2, 333-334
    37. Koltuğuna Oturup Kur’an’dan Başka Bir şey Tanımayınız Diyenler: 2,
    233-234
    38. Kur’an’ın Tertibi Bölümü: (Cem Edilmesi, İstinsahı...) 4, 477-493
    39. Kur’an’ın Tilaveti ve Kıraati Bölümü: 4, 430-476
    40. Kur’an’ı Hizb ve Evrad Kılma: 4, 453-455
    41. Kur’an Nasıl Okunur?: 8, 431
    42. Kur’an Okuyanın Ahiretteki Durumu: 17, 489
    43. Kur’an Tilavet Etmek: 3, 229
    44. Kur’an’ı Hafi ve Cehri Okumak: 3, 234-235
    45. Kur’an’ın Kıraatini Sesle Güzelleştirmek: 3, 239; 4, 433-436; 17, 88
    46. Kur’an’ı Güzel Sesle Okuyanı Cenab-ı Allah Dahi Dinler: 17, 91
    47. Kur’an’ı Kekeleyerek Mahir Olarak Okumak: 3, 238
    48. Kur’an’ı Lahn ve Terci’ İle Okumak: 3, 233
    49. Kur’an’ı Teğanni İle Okumak: 4, 434
    50. Kur’an Tilavetine Verilen Sevap: 3, 230
    51. Kur’an Okuyunca Cennette Derecenin Yükselmesi: 3, 237
    52. Kur’an’ı Okurken ve Namaz Kılarken Sesin Alçaltılıp Yükseltilmesi: 4, 66
    53. Kur’an’ın Kıraati Anında Ağlamanın Dışındaki Hareketler Bid’attır: 4,
    449
    54. Kur’an’ı Okuma Şekli: 17, 89
    55. Kur’an Okurken Manaya Nüfuz Edilmesi: 4, 450
    56. Kur’an Okuma Zamanları: 12, 271
    57. Kur’an Okuyan Kimsenin Vasfı: 17, 91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    58. İnsanlar, Kur’an’la Olan İlgi Derecesine Göre Değişik Evsaftaki Topraklara
    Düşen Yağmura
    59. Benzetilmiştir: 2, 336-337
    60. Kur’an, Kıyamete Yakın Bir Gecede Kaldırılacak: 17, 549
    61. Kur’an’ın Terci’ İle Okunmasının Yasak Oluşu: 4, 437-438
    62. Ashabın Kur’an Okuyuş Şekli ve Zamanları: 12, 271
    63. Kur’an Tilavetinde Hz. Peygamber ve Ashab Ağlardı: 4, 448-449
    64. Kur’an Okumada Hz. Muaz’ın takip Ettiği Usul: 12, 271
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. KİTAB, EL-KİTAB
    2. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 227-242
    3. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    34-38
    4. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 23-36
    5. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 91-111
    6. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 134-146
    7. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 51-61
    8. İslâm İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 111-121
    9. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 88-113
    10. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 83-101
    11. İslâm Nizamı, A. Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 1 s. 49-53; 88-92; c. 2 s. 218-223
    12. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 405-411
    13. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. 182-183
    14. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
    15. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 108-121
    16. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s.
    17-30
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 15-22
    18. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 87
    19. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. I, s. 44-46
    20. Kur’an Araştırmaları, 1, 2, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y.
    21. Kur’an Araştırmaları I, II, Muhammed Kutub, (Terc. Akif Nuri) Fikir Y.
    22. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y.
    23. Kur’an Ansiklopedisi, El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, I-II, Suyuti, Hikmet Neşr.
    24. El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, Celaleddin Suyuti, Ravza Y.
    25. Kur’an’a Bakış, Ali Şeriati, Fecr Y.
    26. Kur’an’a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
    27. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
    28. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
    29. Kur’an Bilgisi, M. Sadeddin Evrin, Doğuş Matbaası, Ankara
    30. Kur’an Bilgisi, Cavit Yalçın, Vural Y.
    31. Kur’an’a Doğru, Mahmut Şeltut, (terc. M. Beşir Eryarsoy), Bir Y.
    32. Kur’an’a Giriş, Hasan El Benna, İslâmoğlu Y.
    33. Kur’an’a Hizmet İçin Kur’an Hamilinin Adabı- , İmam Nevevi, Türdav Y.
    34. Kur’an’a Yönelirken, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    KUR’AN
    - 61 -
    35. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
    36. Kur’an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
    37. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y.
    38. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, Muhammed Çelik, Şule Y.
    39. Kur’an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
    40. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y.
    41. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
    42. Kur’an Çerçevesinde, Haşimi Rafsancani, Endişe Y.
    43. Kur’an’da İnsan ve Medeniyet, Ramazan El-Buti, Risale Y.
    44. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
    45. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    46. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    47. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
    48. Kur’an’da İslâmi Düşünce, Seyyit Ali Hamenei
    49. Kur’an’da İslâmi Düşüncenin Genel Yapısı, S. Ali, Bir Y.
    50. Kur’an’ın Harika Mesajları, 1, 2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    51. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
    52. Kur’an’ın İkna Hususiyeti, Muhammed Çelik, Çağlayan Y.
    53. Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine -Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri- , Halis Albayrak,
    Şule Y.
    54. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
    55. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
    56. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
    57. Kur’an’la Parıldayan Gerçekler, Nuray Oktay, Zariflik Birliktir Y.
    58. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, (terc. Cahit Koytak) İşaret Y.
    59. Kur’an Nedir, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
    60. Kur’an Nedir, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
    61. Kur’an Nizamı, Süleyman Ateş, Dergah/ Yeni Ufuklar Y.
    62. Kur’an Niçin İndirildi? Muhammed Ahmed Abdüsselâm, Fecr Y.
    63. Kur’an’ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
    64. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Zaman Gazetesi Y.
    65. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
    66. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
    67. Kur’an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
    68. Kur’an Okulu, Muhammed Bagır Es-Sadr, Bir Y.
    69. Kur’an Üzerine Makaleler, Rudi Paret, Bilgi Vakfı Y.
    70. Kur’an ve Sünnet, Soruşturma 2, Sor Y.
    71. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
    72. Kur’an ve Sünnet Üzerine, Hikmet Zeyveli, Bilgi Vakfı Y.
    73. Kur’an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
    74. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
    75. 1. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu: Kur’an’ın Aydınlığına Doğru,
    Heyet, Fecr Y.
    76. 1. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Bilgi Vakfı Y.
    77. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmi Gerçekler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    78. Kur’an “Temel İlkeler” , T. B. İrving, İlke Y.
    79. Kur’an Tarihi, İsmet Ersöz, Ravza Y.
    80. Kur’an Tarihi ve Kur’an Okumanın Edepleri, Ahmet Cevdet Paşa, Kültür
    Bas. Y. Birliği
    81. Kur’an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Marmara Ün. İlahiyat
    Fak. Y
    82. Muhtasar Kur’an Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, özel yayın
    83. Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kur’an Tarihi, Ekin Y.
    84. Kur’an-ı Kerim’den Nasiplenme, Nail Çivrili, Şahsi Y.
    85. Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
    86. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajı, 1, 2, Süleyman Ateş, Kur’an Okulu Y.
    87. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar
    Neşriyat
    88. Kur’an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y
    89. Kur’an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır? İsmail Cerrahoğlu, Altınkalem Y.
    90. Kur’an-ı Kerim Cevap Veriyor, Abdüsselâm Erzen, Terazi Y.
    91. Kur’an-ı Kerim’in Hedefleri, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
    92. Kur’an-ı Kerim Meleğin Vahyidir, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
    93. Kur’an İlimleri ve Kur’an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
    94. Kur’an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y. (Esra Y)
    95. Kur’an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, İnsan Y.
    96. Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
    97. Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
    98. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Ahmet Okutan, özel yayın
    99. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab
    100. 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
    101. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
    102. İnsanlar da Kayar, Emine Şenlikoğlu Özkan, Mektup Y.
    103. Kuran Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
    104. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, Bir Y. ;
    105. Kur’an-ı Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
    106. Kur’an’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı? Osman Zümret, Özel Y.
    107. Kıraat İlminin Talimi, Necati Tetik, İşaret Y.
    108. Kur’an’ı Okuma Adabı, Fikri Aksoy, Din Kültürü Neşriyat
    109. Kur’an Okumanın Mükafatı ve Sûrelerin Fazileti, Bayram Altan, Kılıç Y.
    110. Kur’an’ın Faziletleri, İbn Kesir (terc. Mehmed Sofuoğlu), Türdav Y.
    111. Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Mar.
    İl. F. V. Y.
    112. Kur’an-ı Kerim’in Fazileti Hakkında Kırk Hadis, Aliyyül Kari, Bahar Y.
    113. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Y.
    114. Kur’an’ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
    115. Kur’an’ı Anlama’nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
    116. Kur’an’ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
    117. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
    118. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
    119. Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
    KUR’AN
    - 63 -
    120. Kur’an’ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur’an Okulu Y.
    121. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
    122. Kur’an’ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    123. Kur’an’ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
    124. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. ; İşaret Y.
    125. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
    126. Kur’an’ı Anlamada Siyakın Rolü, Mustafa Ünver, Sidre Y.
    127. Kur’an’ın Anlaşılmasında Esbab-ı Nüzul’ün Rolü, Ahmed Nedim Serinsu,
    Şule Y.
    128. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, (Muhk-Müt., Nesh) M. Sait Şimşek,
    Yöneliş Y.
    129. Kur’an-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
    130. Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
    131. Kur’an’ın Nasih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat
    Kitabevi Y.
    132. Kur’an’da Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
    133. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
    134. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
    135. Kur’an Mûcizesi -Müsbet İlimlerde- Hikmet Özdemir, Gonca Y.
    136. Kur’an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
    137. Kur’an Mûcizesi, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
    138. Kur’an Mûcizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y.
    139. Mûcizeler Mûcizesi Kur’an, Ahmed Deedat, İnkılab Y.
    140. Kur’an-ı Kerim Mûcizesi, Malik bin Nebî, T. Diyanet Vakfı Y.
    141. Sonsuz Mûcize Kur’an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
    142. İslâm’ın En Büyük Mûcizesi Kur’an, Muhammed Mahmud Es-Savvaf,
    Emin Y.
    143. Kur’an’da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    144. Kur’an’da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, -özel yayın-
    145. Kur’an’da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
    146. Kur’an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
    147. Kur’an ve Peygamberimiz’in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur,
    Altınkalem Y.
    148. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
    149. Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J. M. S. Baljon, Fecr Y.
    150. Kur’an’a Bilimsel, Filolojik, Pratik Yaklaşımlar, J. J. G. Jansen, Fecr Y.
    151. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
    152. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
    153. Kur’an’da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
    154. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
    155. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
    156. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
    157. Kur’an’ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
    158. Kur’an’ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    159. Kur’an’dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
    160. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    161. Kur’an’da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
    162. Kur’an’a Göre Uzayda Hayat Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
    163. Kur’an ve Kainat Âyetleri, Safiye Gülen İnkılab Y.
    164. Kur’an ve Kainat Âyetleri -Allah, Kainat ve İnsan- Fethullah Han, İnkılab Y
    165. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    166. Kur’an’ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
    167. Kur’an-ı Kerim Tarihi ve türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah,
    Yağmur Y.
    168. Tefsir Üzerine, İbni Teymiyye, Pınar Y.
    169. Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin El-Kasımi, İz Y.
    170. Tefsirde İsrailiyyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
    171. Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar Kur’an Okulu Y.
    172. Kur’an-ı Kerim Tefsirlerinde Hurafe ve Bid’atlar, M: Hüseyin Ez-Zehebi,
    Saba Y.
    173. Peygamberimiz’in Kur’an’ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
    174. Kur’an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir, Mevlüt Güngör,
    Kur’an Kitaplığı
    175. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur’an Kitaplığı
    176. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.
    177. Kur’an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y
    178. Kur’an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
    179. Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), S. Akdemir,
    Akid Y.
    180. Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü’l-Müfessirin, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
    181. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
    182. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
    183. Kelimeler Kavramlar 1- 2, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
    184. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y
    185. Çarpıtılan, Değiştirilen, İnkar Edilen Kur’ani Kavraml., R. Yılmaz,
    MücahedeY.
    186. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Müstansır Mir, İnkılab Y.
    187. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y.
    188. El-Mucemü’l-Müfehres Li Elfazı’l-Kur’ani’l-Kerim, Muhammed Fuad
    Abdülbaki, Çağrı Y.
    189. Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur’an Fihritli, Recep Aykan, Pınar Y.
    190. Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
    191. Konularına Göre Kur’an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
    192. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
    193. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
    194. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Muhammed El Arabi, El-Azzuzi, Sönmez Y.
    195. El-Müfredat Fi Garibi’l-Kur’an, Rağıb El-İsfahani, Kahraman Y.
    196. Terimler Sözlüğü, -Kitabu’t-Ta’rifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y.
    197. El Vücuh Ve’n- Nezair, Mukatil b. Süleyman, İlmi Neşriyat
    198. İki Kur’an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y.
    199. Kur’an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
    200. Kur’an-ı Kerim Lügatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
    KUR’AN
    - 65 -
    201. Kur’an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
    202. Kıraat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, Mar. Ün. İlahiyat Fak. V. Y.
    203. Umdetül Huffaz; Kur’an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbni İbrahim Halebi,
    Hizmet Kit.
    204. Âyetlerle Cep Kitapları Serisi (20 Kitap), Said Köşk, Anahtar Y.
    205. Hadis-i Şerifler Işığında İlahi Kelamın Müdafaası, İmam Buhari, İz Y.
    206. Sözün Özü (Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tıbyan Y.
    207. Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, Zeki Duman, Fecr Y.
    208. Kainatı Aydınlatan Kur’an-ı Kerim’den İnciler, Mehmet Fikri Seyhan,
    Şahsi Y.
    209. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç
    Kitabevi Y.
    210. Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y.
    211. Son İlahi Kitap Kur’an-ı Kerim, Osman Keskioğlu, D. İ. B. Y.
    212. İslâm’da Kur’an, Tabatabai, Bir Y.
    213. İcazü’l-Kur’an, Nedim Yılmaz, Fatih Yayınevi Neşriyat
    214. Garp İlminin Kur’an-ı Kerim Hayranlığı, İ. Hami Danişmend, Dergah Y.
    215. Âyetler Işığında Reçeteler, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
    216. Âyetlerden İşaretler, Abdülkadir Es-Sufi, Yeryüzü Y.
    217. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    218. Esbab-ı Nüzul, Abdülfettah El-Kadi, Fecr Y.
    219. Esbab-ı Nüzul, El-vahıdi, İhtar Y.
    220. Vahiy Gerçeği, M. Zeki Duman, Fecr Y.
    221. Muhammedi Vahiy, M. Reşid Rızâ, Fecr Y.
    222. Yemin Olsun ki, Sadık Kılıç, İhtar Y.
    223. İncilerden Üç Sûre, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y
    224. Gözardı Edilen Kur’an Hükümleri, Cavit Yalçın, Vural Y.
    225. Ahkam-ı Kur’aniye, Konya’lı Mehmed Vehbi, Can Kitabevi
    226. Cassas ve Ahkamu’l Kur’an’ı, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
    227. Fert ve Topluma Kur’an’ın Mesajı, Vehbe Zuhayli, Risale Y.
    228. Yeniden Kur’an’a Dönüş, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    229. Soruşturma 2, Kur’an ve Sünnet, Heyet, Sor Y.
    230. Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
    231. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
    232. Ramazan ve Kur’an, Mehmet Pamak, İlkyay Y.
    233. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 156-161; 182-183
    234. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 80-81
    235. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Yay. s. 30-34 (*308-315)
    236. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 20-60
    237. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 105
    238. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Kavramlar: Kur’an: 1, s. 44-46
    239. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
    240. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y. s. 11-13
    241. Kur’an’ın Faziletleri, İmam Nesai, Hüner Y.
    242. Kur’an’ı Yeniden Düşünmek, Kazım Dönmez, Rağbet Y.
    243. Kur’an ve İslâm Üzerine, Ömer Rızâ Doğrul, Ağaç Kitabevi Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    244. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
    245. Kur’an En Büyük Mucize, Said Alpsoy, Gelenek Y.
    246. Kitab’a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
    247. Yeniden Kur’an’a Yönelmek, Doç. Dr. Bahattin Dartma, Rağbet Y.
    248. Kur’an Nedir? Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu, Şule Y.
    249. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Ebû’l Ala Mevdudi, İşaret Y.
    250. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Prof. Muhammed Kutub, İşaret Y.
    251. Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
    252. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
    253. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Pınar Y.
    254. Kur’an’dan Nasıl Yararlanılır, Ebû’l Hasan Ali En-Nedvi, Şule Y.
    255. Sahabenin Kur’an Anlayışı, Dr. Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    256. Kur’an’ı Anlamaya Giriş, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
    257. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
    258. Temel Kaynağımız Kur’an, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
    259. Kur’an Surelerinin Sıralanışındaki Sırlar, İmam Suyuti, Rağbet Y.
    260. Kur’an’da İnsanlık Öğretisi, Şehid Murtaza Mutahhari, Ağaç Kitabevi Y.
    261. Kur’an’da İnsan Tipleri ve Davranışları, Dr. H.Emin Sert, Bilge Y.
    262. Ana Konularıyla Kur’an, Prof. Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y.
    263. Kur’an Dili ve Retoriği, Mustafa Öztürk, Kitabiyat Y.
    264. Kur’an’a Giriş, W. Montgomery Watt, Ankara Okulu Y.
    265. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko Izutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat
    266. Kur’an ve Tarihselcilik, Dr. Şevket Kotan, Beyan Y.
    267. Kur’an’a Bakış, Dr. Ali Şeriati, Fecr Y.
    268. Kur’an’a Giriş, Abdullah Draz, Kitabiyat Y.
    269. Kur’anı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
    TEFSİR KONUSUNDA YARARLANILABİLECEK KAYNAKLAR
    Türkçe Tefsirler
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. 16 cilt
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. 7 cilt
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. 8 cilt
    4. Et-Tefsiru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Yayınları 7 cilt
    5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. 16 cilt
    6. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l Gayb), Fahreddin Râzi, Akçağ / Huzur Y. 24 cilt
    7. Tefsir-i Kebir, Mukatil bin Süleyman, İşaret Y. 4 cilt
    8. Kur’an Yolu, Türkçe Meal Tefsir, Heyet, D.İ.B. Y. 5 cilt
    9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. 3 cilt
    10. Besairu’l Kur’an, Ali Küçük, 20 cilt
    11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. 7 cilt
    12. Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen
    Y. 8 cilt
    13. El-Esas fi’t-Tefsir, Said Havvâ, Şamil Y. 16 cilt
    14. Tefsîru’s-Sa’dî, Abdurrahman es-Sa’dî, Guraba Y. 5 cilt
    15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. 6 cilt
    KUR’AN
    - 67 -
    16. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. 10 cilt
    17. El-Mizan fî Tefsiri’l-Kur’an, Tabatabâî, Kevser Y.
    18. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y.
    19. Kur’ân-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. 8 cilt
    20. el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Kurtubî, 20 cilt
    21. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat 12
    cilt
    22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. 30 cilt
    23. Beyânu’l-Hak, M. Zeki Duman, Fecr Y. 3 cilt
    24. Celâleyn Tefsiri, Celâleddin Suyûti, Sağlam Y. 3 cilt
    25. Et-Tefsirü’l-Münir, Vehbe Zuhayli, Risale Yayınları
    26. Kur’an’a Bakışlar Zeynep el-Gazali, Uysal Kitabevi Y.
    27. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y.
    28. Vedahu’l Burhan, Muhammed Ebû’l-Hasan En-Nisaburi, Tevhid Yayınları
    2 cilt
    29. Nesefi Tefsiri, İmam Nesefi, Ravza Yayınları 8 cilt
    30. Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Y.,
    22 c.
    31. Büyük Kur’an Tefsiri, Ali Arslan, Arslan Yayınları / Okusan 16 cilt
    32. İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım, Anadolu Yayınları
    33. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat 8 cilt
    34. Furkan Tefsiri, Hicazi, İlim Y./Vahdet Y.
    35. Yaşayan Kur’an Türkçe Meal/Tefsir, R. İhsan Eliaçık, İnşa Y. 3 cilt
    36. Ruhu’l-Beyan, İsmail Hakkı Bursevi, Erkam Y.
    37. Taberi Tefsiri, Taberi, Hisar Yayınevi
    38. Tefsiru’l Kur’an, Ebû’l-Leys Semerkandi, Sezgin Neşriyat / Hizmet
    Kitabevi
    39. Ebûssuud Tefsiri, Ebûssuud, Boğaziçi Y.
    40. Ebû Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları
    41. İbn Kayyim Tefsiri, Polen Y.
    42. Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Y.
    43. Tanrı Buyruğu Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi ve Tefsiri, Ömer Rızâ Doğrul,
    İnkılâp Y. 1-2
    44. Tibyan Tefsiri Ayntabi Mehmed Efendi, Terc: Ahmed Davudoğlu, Huzur
    Y. 4 cilt
    45. Şemseddin Yeşil, Füyuzat, Yeşil Yayınevi
    46. Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, I-II, Düşün Y.
    47. Kelâmullah Allah’ın Kelâmı, Meâl-Tefsir, Mehmet Türk, EDAV Y. (Konya)
    48. Kur’an’ın Tümünü Kapsamayan, Bazı Sûre ve Âyet Tefsirleri
    49. Kur’an’ın Konulu Tefsiri, Muhammed Gazali, Şûrâ Y. (var)
    50. Celal Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, Erkam Yayınları (var)
    51. İbni Teymiyye, Müşkil Âyetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları (var)
    52. Fâtiha Tefsiri ve Namaz, Ömer Temizel, Şahsi Y. (var)
    53. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar Hikmet Işık, Nil Y. (var)
    54. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. (var)
    55. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    56. Fâtiha ve En’am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş. (var)
    57. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. (var)
    58. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Durmuş- Ali İçipak, Yenda Y. (var)
    59. Fâtiha Sûresi, Âzad, Bir Y. (var)
    60. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Sadreddin Konevi, İz Yayıncılık
    61. Fâtiha Sûresi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    62. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y. (var)
    63. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
    64. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûlleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
    65. Rahmân ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla, Harun Yahya, Araştırma Y.
    66. Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y.
    67. Âyet Yorumları, Ali Şeriati, Kıyam Y.
    68. İki Sûre İki Yorum, Ali Şeriati, Endişe Y.
    69. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaş, Birleşik Dağıtım Ankara
    70. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. 1 (2 var) (küçük boy,
    koyu kahverengi)
    71. Ahmed Davudoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meâli ve Tefsir-i Tibyân Tefsîri,
    Akpınar Y.
    72. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
    73. Bakara Sûresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
    74. Âyet-el Kürsî Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
    75. Tefsir-i Sâvî (4 cilt), Ahmed Savi, Eser Neşriyat
    76. Tefsir-ül İbn-i Abbas, Abdullah İbni Abbas, Eda Neşriyat
    77. Tefsiru Ebdei’l-Beyan Li Cemî’-i Âyi’l-Kur’an, Muhammed Bedreddin, Nil
    A.Ş. Y.
    78. Kelimâtu’l-Kur’an Fî Tefsîri’l-Beyan, M. Mahluf, Esma Y.
    79. Abdullah Parlıyan, Özlü Tefsir (var)
    80. Tevbe Sûresinin Gölgesinde Cihad Dersleri, Abdullah Azzam, Buruc Y.
    81. Kur’an Araştırmaları, Muhammed Kutub, Fikir Y. 2 cilt (1 var)
    82. Eûzü Besmelenin Ve Fâtiha’nın İlginç Nükteleri, Eşref İba, Şahsî Y.
    83. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim bin İbrahim Cîlî, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    84. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
    85. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûl Leys Semerkandi, Hizmet Kit.
    86. Asım Yılmaz, İşaratu’l Furkan ve Tevhid-i Beyan
    Türkçeye Tercüme Edilmemiş Bazı Arapça Tefsirler
    1. Mecmuâtu’t Tefâsîr (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî, Kadı Beydavî Tefsirleri),
    Çağrı Y. İst. 1979
    2. Keşşâf an Hakaikı Kavâmidi’t Tenzîl, Zemahşerî, Kahire, 1953
    3. Mir Muhammed Kerim el-Baküvi, Keşfu’l-Hakayık
    4. Abdürrazzâk, Tefsir
    5. Cemaleddin Kasımî, Tefsir
    6. Ebû Tâlib el-Mekkî, Tefsiru’l Müşkil
    7. Beğavî Tefsiri, Meâlimu’t-Tenzil
    8. Mâverdi, Mâverdi Tefsiri
    9. İmam Vahidî, Tefsiru’l-Veciz
    10. Muhammed Emin Şankitî, Edvâu’l-Beyan Tefsiri
    KUR’AN
    - 69 -
    Bazı Mealler
    1. Ahmet Ağırakça, B. Eryarsoy, Meal, Buruc Y.
    2. İnsanlığa Son Çağrı, Meal, Hamdi Döndüren, Çelik Y. 2 cilt
    3. Son Mesaj, Mustafa Yıldız, Çıra Y.
    4. Allah’ın Kelâmı (Meal-Tefsir), Mehmet Türk, Edav Y.
    5. Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Armağan Kitaplar
    6. Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
    7. K.K. ve Açıklamalı Meali, Heyet, T. Diyanet Vakfı Y.
    8. K.K. Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
    9. Nüzul Sırasına Göre K.K. Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, Birim Y.
    10. K.K. ve Özlü Tefsir, Tefsirlerin Özü, Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık
    11. K.K. Meali, H. Altuntaş, M. Şahin, D.İ.B. Y.
    12. K.K. ve İzahlı Meal-i Âlîsi, Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
    13. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, (Fatiha, Bakara), Abdülaziz Bayındır,
    Sül.Vakfı Y.
    14. Feyzü’l Kur’an, K.K. Açıklamalı Meali, Hasan Tahsin Feyizli, Server
    Neşriyat
    15. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri), Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y.
    16. Kur’an Türkçe Çeviri, Sadık Türkmen, Sistem Y. 2 cilt
    17. K.K. ve Kelime Meali, Medine Balcı, Ebrar Y. 2 cilt
    18. K.K. Türkçe Anlamı ve Kelime Meali, Halil Uysal, Kitap Kent Y.
    19. K.K. ve Türkçe Meali, Hasan Karakaya, Kerim Aytekin, İkra Y.
    20. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, T.D.Vakfı Y., Heyet
    21. Suat Yıldırım, Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları
    22. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsirî Meal, Ahmet Tekin, Kelam Y.
    23. Açıklamalı K.K. Meali, Tercümânu’l Kur’an, Mevdudi, İnkılab Y.
    24. Kur’an-ı Kerim Meali, Şaban Piriş
    25. Kur’ân-ı Kerim Meali, Talât Koçyiğit, Hüner Y.
    26. Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal-Tefsir, İhsan Eliaçık, İnşa Y.
    27. Kur’an’a Bakışlar, Meal-Tefsir, Zeynep Gazali, Uysal Kitabevi Y.
    28. Kur’ân-ı Kerim Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
    29. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Erguvan Y.
    30. Kur’ân-ı Kerim Meali ve Yüce Tefsiri, Hacı Murad, Doğuş Y.
    31. Aziz Kur’an Çeviri ve Açıklama, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
    32. Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, Muhammed Esed, İşaret Y.
    33. Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Ağırakça, M. Beşir Eryarsoy,
    Buruc Y.
    34. Nüzul Sebepli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Ahmet Ağırakça-Beşir
    Eryarsoy, İst. 1987
    35. Kur’an-ı Kerim’in Türçe Anlamı, Ali Bulaç, Bakış Y.
    36. Yüce Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsir Notları, (3 cilt), Ebû’l-A’lâ Mevdudi,
    Merve Y.
    37. Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, Hasan Basri Çantay, Çantay Kitabevi Y./
    Risale Y.
    38. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    39. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Heyet, Hikmet Neşriyat
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    40. Kur’an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, Yasin Y.
    41. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklama, İsmail Mutlu, Nesil Basım Yayın
    42. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Heyet, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
    43. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
    44. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi
    Neşriyat
    45. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çile Y./Timaş Y./
    Merve Yayın Paz. / Çelik Y. /Seha Neşriyat
    46. Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmed Davudoğlu, Şelale Y./Temel Neşriyat/
    Cevher Y./Bahar Y.
    47. Elmalılı Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Y./İhtar
    Y./Huzur Y./İslamoğlu Y./Eser Neşriyat
    48. Kur’an-ı Kerim ve Meali, İsmail Kurt, Huzur Y.
    49. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, İ. Atasoy, Ü. Şimşek, M. Paksu,
    İ. Mutlu, Ş. Döğen, C. Uşşak, İst. 1989
    50. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal), Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay,
    D.İ.B. Y.
    51. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Abdullah Aydın, Aydın Y.
    52. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Ali Arslan, Okusan Yayıncılık
    53. Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet
    Tekin, Özel Y.
    54. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Hasan Rızâ, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    55. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İsmail Hakkı İzmirli, Eren Y.
    56. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, Ötüken Neşriyat
    57. Kur’an-ı Kerim Meali, Ziya Kazıcı, Çağrı Y.
    58. Kur’an-ı Kerim Meali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım Yay./Akçağ Y.
    59. Kur’an-ı Kerim Meali, Ali Arslan, Devran Y.
    60. Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Ayntabi Mehmed Efendi, İst. 1956
    61. Kur’an, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ank. 1957
    62. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Enver Baytan, İst. 1986
    63. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâni-i Kur’an, İzmirli İsmail Hakkı,
    İst. 1977
    64. Kur’an-ı Kerim Türçe Meali, H. Karakaya, K. Kabakçı, M. Süslü, K.
    Seyidhanoğlu, K. Aytekin, İst. 1981
    65. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1982
    66. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Ank.
    1985
    67. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlam), Ziya Kazıcı, Necip Taylan, Çağrı Y.
    68. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek , Hayreddin
    Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İ. Kâfi Dönmez, Sadreddin
    Gümüş, Ank. 1993/S. Arabistan Krallığı, Medine
    69. Kur’an-ı Kerim, Ş. Oral, Y. Z. Ersal, M. Runyun, A. S. Yücesoy, A. Güven,
    M. A. Köksal, M. Ş. Özmen, K. Edip Kürkçüoğlu, H. Atay ve Y. Kutluay
    (3 cilt), Ank. 1973
    70. Kur’an-ı Kerim’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, Ahmet
    Okutan, İst. 1967
    71. Türkçe Kur’an-ı Kerim, Osman Nebioğlu, İst. 1957
    72. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, H. E. Çalışkan, Güneş Gaz. Y.
    KUR’AN
    - 71 -
    73. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Akpınar Y.
    74. Kur’an Tercümesi, Muhammed bin Hamza, İst. 1976
    75. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Abdullah Tüzüner, İst. 1973
    76. Kur’an-ı Kerim Meali, Enver Baytan, Baytan Y.
    77. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Abdülbâki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi Y.
    78. Fuyuzat; Kur’an-ı Mübin’in Mealen Tefsiri, Şemsettin Yeşil, İst. 1964
    79. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal) (3 cilt), Hüseyin Atay ve Yaşar
    Kutluay, D.İ.B. Y.
    80. Kur’an-ı Kerim, Besim Atalay, İst. İ962
    81. Kutsal Kur’an Türkçe Meali, Sadi Irmak, İst, 1962
    82. Kur’an-ı Kerim Meali, Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y.
    83. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Yüce Meali, Ayntabî Mehmed Efendi,
    Huzur Y.
    84. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Açıklaması, Osman Keskioğlu, Eren Y.
    85. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Ş. Taha, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
    86. Kur’an ve Açıklamalı Meali, Heyet, Nesil Basım Yayın
    87. Kur’an Meali, Ahmet Varol, Ozan Y.
    88. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Hasan Rızâ, Baytan Y.
    89. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Birleşik Y.
    90. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Mesut Okumuş, Birleşik
    Dağıtım Ankara Y.
    91. Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Abdullah Varlı, Şahsi Y.
    92. İngilizce Kur’an-ı Kerim Meali, Heyet, İlmi Neşriyat
    93. Kur’an-ı Kerim’in Mealen Manzum Açıklaması, A. Adnan Sütmen, Üçdal
    Neşriyat
    94. Tanrı Buyruğu Oku, Kur’an Nazım Çeviri, Rızâ Çiloğlu, İst. 1987
    95. Kur’an-ı Kerim, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İst. 1932
    96. Lafzen ve Meâlen Kur’an-ı Hakim’in Tercümesi, Ali Rızâ Sağman, İst.
    1980
    97. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Süleyman Ateş, Kılıç Y./Yeni Ufuklar
    Neşriyat/Şura Y.
    98. Kur’an-ı Hakim ve Öztürkçe Meali, Dabbetu’l-Arz Profesör 1400 (Alevi
    Dedeleri), Ank. 1995
    99. İslâm’ın Mukaddes Kitabı Kur’an-ı Kerim, Türçe Tercüme ve Tefsiri, Hacı
    Murat Sertoğlu, İst. 55
    100. İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y.
    101. Mevzularına Göre Âyetü-i Kerimeler ve Mealleri, (2 cilt), Şamil Y.

    - 73 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -5-
    OKUMA VE YAZMA
    •
    Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Yazma
    •
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
    •
    Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili Diğer Yakın Kavramlar
    •
    Namazda Okumak; Kıraat
    •
    Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet
    •
    Tertîl
    •
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim
    •
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
    •
    Kalem
    •
    Kitab
    •
    Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)
    •
    Günümüz İnsanı ve Okuma
    Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti
    Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama, günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.
    Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli
    bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı
    fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı zaman okuma amaçlarımız
    da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya
    âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu
    ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada
    kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve
    detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken
    bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir.
    Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve
    düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması
    gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle
    okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya
    çıkar.
    Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir.
    Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın
    yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce
    sohbet etmek demektir. Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar
    arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana
    düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir,
    duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları
    anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu
    konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması
    gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
    Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı,
    tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her
    şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde,
    yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey,
    tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların
    içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.
    Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden
    Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla
    doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de
    aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin
    hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen
    gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen
    kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına
    sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı
    düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen
    bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir.
    Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme
    ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla
    OKUMA VE YAZMA
    - 75 -
    önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak,
    bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim
    için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız.
    Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen
    bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde
    okumak en güzelidir.
    Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman
    işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak
    türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma
    dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman
    okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan
    biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini
    hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı
    da öğretirler.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına
    reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en
    sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan
    bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile
    kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde
    olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların
    başta gelen görevidir.
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü
    ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde
    düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için
    olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı
    Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak
    gâyesiyle okumalıyız.
    Kur’an’ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın
    önemini vurgulayarak
    başladığını biliyoruz.1 Zaten okumak anlamına gelen
    “Kur’an” kelimesinin
    bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir.
    Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk yıllarında, geceleyin kalkıp
    Kur’an okuma ve bunun metodu konusunda özlü bilgiler veren
    Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili olarak
    aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun
    geceleyin Kur’an okuduğunu bizlere haber vermektedir.2 Bir
    âyet-i kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için
    1] 96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2
    2] 73/Müzzemmil, 1-8, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Kur’an’ın parça parça indirildiği ifade edilir.3 Bu âyette “insanlara
    okuman için” ifadesinden, Rasûlün başkalarına Kur’an öğretmesinin
    istendiği açıkça anlaşılmaktadır.
    Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır. Bu
    âyetlerin uygulanıp hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz
    gereken bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Mekke’deki
    mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde bir avuç arkadaşı tarafından
    gizlice yürütüldüğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin gereği olarak
    resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine girmemiş
    oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği eğitim kurumları
    da sivil
    ve gizli bir özellik arzetmektedir. “Erkam’ın evi” örneğinde
    olduğu gibi, bu iş için, daha çok, dikkat çekmeyen emniyetli
    yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassasiyeti gereği Rasul (s.a.s.),
    Mekke’de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine daha çok sohbet
    şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara zaman
    yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur’an’ı ve mücâdeleyi
    öğrenmek zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik şekilciliğe değil,
    bilakis eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıla bu zor
    şartlar altında insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin
    gerçekleşmesi çok daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim
    uygulanacağı ise şartların elverdiği ölçüde insanın inisiyatifine
    bırakılmıştı. Neticede bu gibi durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime
    oranla zaman kazandırma ve takibatlarda risk önleme açısından
    daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti. Yazılı eğitime ve
    kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir.4
    Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e Kur’an’dan, önce ‘ikra” âyeti inmiştir.
    Oysa, daha henüz Rasûl’ün elinde okuyacağı bir şey yoktu. Öyleyse,
    Rasûl’e daha ilk başta okuması emredilen neydi? Bu konuda,
    birkaç seçeneği belirtmeyi
    uygun görüyoruz.
    1. Bilginler
    ‘Kur’an’ın bir gecede indirildiğini, ‘inzalini’ belirten
    âyetler konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle
    kabul edilen görüş, Kur’an’dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha
    doğrusu, Kur’an’ın Kadir
    gecesi inmeğe başladığı şeklindedir. Bu,
    yanlış bir görüş değildir. Çünkü, Kur’an’a dikkatle bakanlar, gerek
    Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün olarak Kitap
    ve Kur’an
    için kullanıldığı gibi, Kur’an’ın bir bölümü
    için de kullanıldığını
    görürler. Şu halde, Kur’an’ın bir tek kelimesi bile Kur’an’ın bütünü
    yerine geçmektedir. Kur’an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri
    birbirleriyle iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin,
    3] 17/İsrâ, 106
    4] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177
    OKUMA VE YAZMA
    - 77 -
    hattâ bir kelimenin tam olarak anlaşılabilmesi için Kur’an’ın bütünüyle
    anlaşılması gerekir. Bunu, Yunus Emre bir deyişinde, “dört
    kitabın manâsı saklıdır
    bir ‘elifte”, bir diğer deyişinde, “dört kitabın
    manâsı Lâilâhe illallah” şeklinde ifade etmekte, aynı zamanda,
    üzerinde büyük tartışmalar olan “Lâ ilâhe illâllah
    diyen Cennet’e
    girer” 5 hadisini de gâyet güzel açıklamış olmaktadır. Bu noktada,
    Hz. Ali’nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur’an hamd sûresinde
    toplanmıştır, hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında
    b harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır,
    ben
    o noktayım.” Sufîler, Kur’an’ın ilk kez toplu halde Peygamber’in
    kalbine indirildiğini, sonra da yerine
    ve zamanına göre parça parça
    indirildiğini belirtir ler ki, bu da yaptığımız açıklamalarla aynı
    anlama gelmektedir.
    Şu halde, ‘ikra’ = Kur’an’ diyebiliriz.
    2. Peygamber’ den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten,
    kâinat
    da Allah’ın âyetlerinden oluşmakta, Kur’an da Allah’ın
    âyetlerinden oluşmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz
    gibi,
    Kur’an Kâinatın durulmuş ve sözle, ya da yazıyla ifade edilmiş
    biçimidir; insan da ‘küçük kâinattır’,
    şu halde insanı da okumak
    gerekmektedir. Temelde,
    bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini
    tamamlamaktadır.
    3. Bu “ikra” emrinden şu çok önemli gerçeği ortaya
    çıkarıyoruz:
    İlk çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dökmenin,
    onlara karşı bir saygısızlık olacağına inanırlardı.
    Bu yüzden, eski
    kutsal metinler ağızdan ağıza aktarılırdı.
    İnsanlar yazmaya başladıktan
    sonra, ezberleme
    ve sözlü aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden
    beri, geleneğin,
    eğitim ve öğretimin en etkili aktarım aracı
    esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir toplam
    oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış
    ve korunmuştur).6 Bu gerçeği
    İslâm da vurgulamış ve bir yandan
    Peygamber’in ümmîliği
    üzerinde dururken, bir yandan da ona
    “yaz” değil,
    “oku” emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak
    demek
    değildir; okumak öncelikle ezberden okumayı
    ifade eder. Bu
    yüzden, Hz, Peygamber’e bir kitaptan
    okuması emredilmiyordu;
    ruhundan, kalbinden okuması
    emrediliyordu; çünkü, ortada yazılı
    bir kitap yoktu
    okunacak. İslâm’da hadisler de ağızdan ağza aktarılmış
    ve ancak 160-150 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir. Gerçi İslâm
    yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat, aslolan yazmak değil,
    okumaktır. Bu bakımdan, İslâm’ da Kur’an’ın belki yazılmasından
    çok, ezberlenmesi üzerinde
    durulmuştur. Ama, ne zaman ki yazı
    okumanın önüne geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde
    5] Sahih-i Müslim, hadis no: 43, 44, 45
    6] Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    durmuş,
    o zaman sözlü aktarım ve kalpten okuma önemini
    yitirmiş,
    bilginlerin pek çoğu ‘ilim’ değil, Kur’an’ın diliyle, “kitap yüklü
    eşekler” haline gelmişlerdir.7
    Yazma
    Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım
    şekiller halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim
    kurmak için kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle
    belirleyen ikinci bir sisteme yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş
    (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir. Yazı, alfabe denen ve seslerin
    yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı, zihnimizde oluşan sözlerin
    kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
    Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin
    bir kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e
    gönderilen kitapla hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel
    kabule göre ilk peygamber Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf)
    verilmiştir.
    Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana
    getirip istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar,
    yazı kalır. Bir atasözünde: “Âlim unutmuş, kalem unutmamış”
    denir. Yazıyı boşluğa dağılan sözlerden üstün kılan unsurlardan
    biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki bütün kitapların ve
    defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden başlamak gerekecektir.
    Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler devralmamızı
    ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için; iyi
    düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli
    yerinde, cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun
    düşünceleri kafada iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından
    arınmış olmalıdır.
    Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke’de
    yazılı bir eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti.
    Medine artık müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine
    geçmiş ve devlet olmuşlardı. Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme
    zorunluluğundan
    kurtulup mescid edinmiş ve orada cemaat
    olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse, eğitimi ve
    öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve kurumlaşmışlardı.
    Daha Medine’nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara
    sûresinde, alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor,
    iş akitlerinin
    yazılması emrediliyor.8 Tıpkı gayr-i müsiimlerle yapılan söz-
    7] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73
    8] 2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33
    OKUMA VE YAZMA
    - 79 -
    leşmede olduğu
    gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu.
    Hepimizin
    çok iyi bildiği gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri
    karşılığında serbest bırakılması bu gelişmelerin bir parçasıdır.
    Hatta, esirlere verilen bu görev, Rasulün (s.a.s.) daha önceden
    başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır. Vatandaşların
    (müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak gelen
    Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal
    düşünce ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi
    çok ileri bir adımdır (60/Mümtehine, 10). Sahabenin dolayısıyla
    müslümanlann eğitimi
    konusunda Allah Rasülünün bu kadar titiz
    olmasının en büyük teşvik edicisi Kur’an’ın ilmi ve öğrenmeyi
    emreden âyetleriydi şüphesiz (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda
    Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177).
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
    Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine
    “yazı” denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri
    gösteren işaretlere de “harf” adı verilir. Bir dildeki harflerin
    belli bir sıraya göre dizilmesine ise “alfabe” denilir.
    Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
    yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur.
    Dünyada hiçbir kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe
    değiştirmiş olsun. Alfabe değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini
    ve tarihiyle bağlarını toptan koparmasını gerektireceğinden
    dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar (ve Rusya, komünizm
    rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve cür’etini göstermemişler,
    böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine bir
    ihânet olarak kabul etmişlerdir.
    Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden
    oluşmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir
    Çinli, bu alfabeyi sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe
    ile okuma yazma öğretmede devrim sayılacak gelişmeye öncülük
    etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden oluşan alfabe kullanmaktadır.
    Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan
    alfabe kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının
    uçlarından bile geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu
    bu alfabeyi terk etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine
    bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle teknik gelişmelerde
    Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat etmektedirler.
    Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
    birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber,
    o dinin yazılı metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    de kabul etmişlerdir. Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca,
    İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
    Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
    o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl
    kadar benimseyip kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak
    “Arap yazısı” demektedir. Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla
    doğru olarak yazılabildiğinden ve bütün Müslümanların ortak yazısı
    olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an yazısı veya İslâm alfabesi
    denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine benimseyip
    kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış, değişik
    stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
    nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
    Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen
    düşmanları, bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini
    biliyorlardı. Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek
    Türklerin diğer kurum ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda
    da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve telkin ediyorlardı. Defalarca
    yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen, sık sık Osmanlı devleti
    ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp Batının
    yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
    kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca
    elçiler göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları
    sunmuşlardır. Fakat, eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve
    Batının nice bâtılına kapılarını açmakta tereddüt etmeyen son dönem
    Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini değiştirecek kadar bir
    teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
    Latin Alfabesinin Kabulü: Harf devriminden bu yana Türkçe
    konuşup yazan her insan, Atatürk devrimlerini benimsemeyen
    Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet zoruyla, sonraları
    artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini kullanmaya ve
    giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk alfabesi
    demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle
    bir alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla
    bir ilgisi olmuştur. Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri
    bir alfabedir. Latin alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle
    ve özellikle İslâm’la bağları kökünden koparmak için devrimler
    yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince 1 Kasım 1928 tarihinde
    ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir. Bu kanuna göre
    Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin Türkçe uygulamasında
    29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf
    ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
    OKUMA VE YAZMA
    - 81 -
    Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin
    bir sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin
    bir göstergesi. Alfabe ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün,
    çağdaş insanı eskiye ve İslâm’a bağlayan nice köprülerin
    yıkılması anlamına gelir.
    Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim
    olarak Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle
    birlikte, ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden
    laiklik ve kurumlardaki kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol
    izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar,
    Pakistanlılar, Malezya, Endonezya gibi ülkelerdeki Müslümanlardan,
    tüm Müslüman Afrikalılardan, onların medeniyetlerinden
    kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
    edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan
    duvarlar örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından
    da sürekli dışlanmış, onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü
    bitmek bilmemiştir.
    Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek,
    eskiyle bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin
    kolaylığı.
    Yazıyı değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine
    ne kadar ayak uydurduğumuz her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla,
    İslâmî eserlerle ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu
    herkes rahatlıkla görebilir. Eski harflerin zorluğu ve yeni
    harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca ve aldatmacadan
    başka bir şey değildir.
    Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların
    gelişmelerinden yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok
    götürmektedir. Öncelikle belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu
    alfabe, Batının kullandıklarıyla bile tam uyum sağlamaktadır. A, e,
    ı, i gibi birçok harf Batıda değişik şekilde okunup seslendirilmektedir.
    Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız bu alfabede
    yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki, hatta üç sesli
    harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir ses
    meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
    söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok
    harfi, Batılı hiç tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin
    Batıdaki kullanımında bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda,
    özellikle internet üzerinden iletişimlerde bu harflerin
    yazımı büyük çapta problem olmaktadır. Batılılar nice harfi de
    bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault yazıp reno
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar Jack
    diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
    Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi
    yazıya geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı
    olacaktır bu. Meselâ şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta,
    ama şeyh diye okunmakta…
    Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma
    oranı Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın
    kültür seviyesi acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı
    acaba hayatta gazeteden başka bir eseri hiç okumamış, mektup
    yazmada bile zorlanıp dilekçelerini hep arzuhalcilere yazdırmaktadır?
    Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri
    (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok fazla harfli olduğu)
    halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
    değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
    kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden
    başka bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
    Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak,
    eksiksiz biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine
    eski harflerden daha kolay belletilememektedir. Bunlardan daha
    acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta ve yazılamakta, dilimize
    Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce kelime yanlış yazılmakta,
    yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
    Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi
    dolduran eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni
    harflerle aynen yazılıp aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde
    bulunan nice harfin tam karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır:
    Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm, vav; eski alfabemizdeki
    bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan harflerdir. Ayrıca
    birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte, eski alfabedeki
    birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
    alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına
    götürmektedir. Örnek verecek olursak:
    Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    OKUMA VE YAZMA
    - 83 -
    karışmaktadır.
    Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru
    iki tane eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta
    konularak gösterilen nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir
    harfle artık yazılamamakta, vav sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v”
    sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten geliyormuşçasına
    değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta, ha, hı
    ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni alfabe
    sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
    inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin
    uzun mu, yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki
    zorluk da eklenerek artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça
    ve Farsça’dan dilimize girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun
    okunamayışı ile telaffuzun ve şivenin bozulması gibi problemler
    eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”leri de bu alfabe ile ayırt
    etmek mümkün olmamaktadır.
    Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı
    gibi, Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir
    şekilde okunmak, kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca
    unutulması veya anlamlarının yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski
    yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı olduğu için eskimeyen ve
    eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru yazıldığından,
    gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu. Onun için,
    eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
    takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmaktadır.
    Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu
    harflerle sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an
    harflerinin güzel yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri
    meydana getiriyor, hattatların ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik
    oluşturuyor, okuyanları ve hatta sadece harflere bakanları
    tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
    Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en
    azından kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi
    medeniyetimize uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    ve kendi çapımızca devrimleri devirelim…
    Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili
    Diğer Yakın Kavramlar
    İlim
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye
    verdiği önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir
    kitap ve yol göstermek için bir rahmet olduğunu ifade ediyor9.
    Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor (3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ,
    157). Bilenlerle
    bilmeyenlerin bir olmayacağından (39/Zümer, 9),
    Allah’tan en çok âlimlerin korkacağından (35/Fâtır, 28), iman edenlerle,
    kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden
    (58/Mücâdele, 11) bahsediyor. “Rabbım ilmimi artır, de” (20/Tâhâ,
    114) âyetiyle de mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor.
    Ancak ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp
    kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli
    bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma aktarılmasını
    da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
    Tebliğ ve inzâr
    Kur’an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25 defa çeşitli şekillerde
    bahsediyor. Açıkça “sana indirileni tebliğ et” diyerek bunu
    farz
    kılıyor.10 Ayrıca Kur’an 130 defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor.
    Rasulün tebliğci, uyarıcı ve müjde-leyici (mübelliğ, münzir ve beşir)
    olduğunu zikrediyor.11 Tebliğ ve inzar deyince
    yüzeysel olarak gerçeği,
    insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı gibi bir
    anlayış, şimdiye kadar düşüncelerimize
    hakim oldu. Ancak Kur’an,
    olayı bu kadar yalın olarak ele almıyor. Inatlaşmış inkârcıların ve
    iman etmeyecek olanların tekrar uyarılmasına gerek görmezken,
    Allah’tan korkan ve Kur’an’a uyan kimselerin uyarılmasını (inzar)
    istiyor.
    12 Uyarılan kimse Allah’tan korkuyor ve Kur’an’a tabi oluyorsa
    niçin uyarılacak, bu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor.
    Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgilidir.
    İşte buradaki “Korkan
    ve tabi olan” kimsenin uyarılmasından
    maksat o kimsenin eğitilmesidir.
    Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir,
    devam etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil,
    düzenli bir süreçtir
    ve eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple
    kendisinin
    davetçi olduğunu hissedenler aynı zamanda iyi
    9] 7/A’râf, 52
    10] 5/Mâide, 67
    11] 26/Şuarâ, 115, 13/Ra'd, 7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52
    12] 36/Yâsin, 6-11
    OKUMA VE YAZMA
    - 85 -
    birer eğitimci
    olmak zorundadırlar.
    Dâvet, Tezkir ve İrşad
    İnsanları, İslâm anlamında hayra çağırmayı Allah emretmektedir.
    Ancak bu çağırıyı zihinsel ve kültürel derinliği olmayan, yüzeysel
    ve yalın bir tellallık olarak algılamak, kavramı anlamından
    saptırmak olur. Çünkü Allah bu çağrının hikmetle ve güzel öğüt
    (va’z)le yapılması gerektiğini söylüyor.13 Burada hikmet ve mev’ıza
    kelimelerinin muhtemel aniamiarı-nı kısaca belirtmek gerekirse,
    bu iki kelimenin, muhatabın gönlüne ve dimağına işleyen bir eğitim
    ve öğretimden bahsettiği muhakkaktır. Çünkü Bakara ve Ali
    İmran sûrelerinde kitabın ve hikmetin öğretilmesinden bahsediliyor,
    Peygamberin
    de bunun için gönderildiği açıkça söyleniyor.14
    Dolayısıyla dâvet kavramının eğitimden ayrı düşünülmesi mümkün
    değildir.
    Tezkir kavramında da böyle bir öğütten ve eğitimden bahsedildiğine
    inanıyoruz. Sen müzekkirsin (öğüt veren), öğüt vermek
    fayda verecekse öğüt ver, öğüt mü’minlere fayda verir bu sebeple
    öğüt ver ve Kur’an’la öğüt ver 15 âyetlerinde anlatılmak istenen,
    eğitimin ve eğitim yönteminin ta kendisidir. Özellikle mü’minlere
    fayda
    verecek “Kur’an’la öğüt” bunu çağrıştırmaktadır.
    Hatta, öğüt almak anlamında kullanılan tezekkür kelimesi
    öğrenmek
    anlamında kullanılmaktadır. “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler
    bir olur mu? Ancak akıl sahipleri tezekkür eder (öğüt
    alır).” 16âyetinde geçen tezekkür öğrenme anlamındadır.
    Çünkü
    konu bilmek ve bilmemektir. Zaten kelimelerin
    Türkçe anlamı
    üzerinde düşünüldüğü zaman öğüt vermek öğretmek, öğüt almak
    da öğrenmek anlamına gelir.
    Aynı şekilde Kur’an, iyilik ve doğruluk anlamına gelen
    Rüşd’ün,17 öğrenilmesinden ve öğretilmesinden bahsediyor.18 Dolayısıyla
    Kur’an, mürşid kavramını, kişiye doğruyu öğreten eğitimci
    anlamında kullanmaktadır. Yine Allah, Rasûlü aracılığı ile
    mü’minlere İmanı sevdirdiğini, inkârı ve isyanı kötü gösterdiğini
    belirtiyor. Buna uyanları da Raşidier olarak niteliyor.19 Dolayısıyla
    Allah ve Rasûlü onların mürşidi oluyor.
    13] Nahl/125
    14] 2/Bakara,
    129, 151; 3/Âl-i İmran, 164
    15] 88/Ğâşiye, 21; 87/A'lâ, 9; 51/Zâriyât, 55; 50/Kaf, 45
    16] 39/Zümer, 9
    17] 2/Bakara, 256
    18] 18/Kehf, 66
    19] 49/Hucurât, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Tefekkuh ve Tefekkür
    Bu kavramları Kur’an, bilgiyi öğreten açısından değil, kendisine
    bilgi sunulan kimselerin anlaması ve düşünmesi açısından
    kullanıyor
    ve edilgen kalıplarda zikrediyor. Tefekkür, ye-tefakkahu
    veya yefkahu şeklinde.20 Sonraki dönem İslâm âlimleri sıkça kullandıkları
    fıkıh ve fakih, fikir ve mütefekkir
    kelimelerini Kur’an’ın
    bu ifadelerinden alarak kavramlaştırmışlardır. Benzer şekilde
    Kur’an, irfan kelimesini bizim kullandığımız kalıpta kullanmamış,
    örf-mâruf şeklindeki kalıplarda
    kullanmıştır. Her iki kelimeyi de
    kişiler için “tanınan” ve soyut ifadeler için “âdet olmuş uygulamalar”
    anlamında kullanmıştır.21 Bazen aynı kelimeyi iyilik anlamında
    kullanırken,22 bazen de bilmek anlamında
    kullanmıştır.23
    Sonraki dönemlerde
    irfan kelimesini kavramlaştıranlar, daha çok
    bu anlamda meşhurlaştırmışlardır. İlim-irfan görmüş” deyimine
    bakılırsa daha çok terbiye anlamına kullanıldığını farkederiz.
    Daha sonraları tâlim ve terbiyenin kullanılması, bundan hareketle
    olmalı diye düşünüyoruz.
    Tedris, Maarif, Tâlim-Terbiye
    Terbiye kavramına Kur’an’da “Rabb” kelimesinin dışında rastlayamıyoruz.
    Ancak Araplar, bu kelimeyi “çocuğu büyütüp
    beslemek,
    doyurmak vs.” anlamında kullandıkları için terbiye kelimesinin
    İslâm ümmeti tarafından bu anlamda kavramlaştırıldığını
    görüyoruz. (Mevarid, Rabb kelimesi). Edeplendirme anlamında
    tedip kelimesinin herhangi bir türevini
    de zikretmez Kur’an. Ancak
    Medrese, Müderris ve Tedris kavramlarının aynen olmasa bile
    türevlerinin Kur’an’da kullanıldığını görüyoruz. Kitabı okumak ve
    öğrenmek anlamında
    Kur’an’da 7 âyette geçmektedir. “Kur’an’ı
    indirdik ki Kitap sadece bizden önceki iki gruba indirildi, biz onların
    kitabını
    okumaktan fdiraset) habersizdik” demeyesiniz”.24 Hicri
    II. asırdan itibaren kurulup gelişen eğitim kurumlarının adı olan
    medrese, okutulan ders ve müderris kelimeleri hep bu mastardan
    türetilmiştir.
    Tanzimattan itibaren medreseden ayrı olarak açılan modern
    okulların ve eğitim işlerinin tanziminden sorumlu bakanlığın kurulmasında
    farklı kavramların kullanıldığını görüyoruz. Söz konusu
    bakanlık önce Mekâtib-i Umumiye Nezâreti (1846), daha sonra
    20] Muhammed Fuad Abdulbâki, Mucemül Müfehres li-Elfâzı’l Kuran
    21] 2/Bakara, 146; 7/A'râf, 46
    22] 2/Bakara, 235
    23] 2/Bakara, 89; 7/A'râf, 199
    24] 6/En'âm, 156
    OKUMA VE YAZMA
    - 87 -
    da Maarif-i Umumiye Nezâreti (1856) adları ile anılmıştır. Cumhuriyetle
    birlikte ise Tâlim-Terbiye ve Eğitim-Öğretim kelimeleri
    yaygın olarak kullanılmıştır.
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın
    söylemi konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
    tekrar girmeden
    eğitime yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca
    ortaya koymak
    gerekir. Çünkü ilâhi kitap, insanın eğitimini
    belirsizliğe terk
    etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok genel bir nitelik
    arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
    insan düşüncesine bırakmaktadır.
    Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören
    ilâhi vahiy; bilmeden konuşmayı,25 yapmadıklarını
    söylemeyi 26yasaklıyor;
    insanın bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan
    kimseleri kınıyor.27 Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor.
    Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.28 İnsanın sorumluluğu ile
    bilgilendirilmesini
    doğru orantılı olarak görüyor. Kolaylaştırmayı
    emrediyor,
    zorlaştırmayı çirkin buluyor29; yumuşak muâmeleyi
    emrediyor,30 muhâtabın seviyesine
    göre ve anlayacağı bir dille öğretilmesi
    gerektiğini öneriyor.31 Affedici olmayı, ceza
    ve sert muameleye
    tercih ediyor.32
    Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,33 hedefi olmayan salt
    bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de
    kısa vadeli hedefleri gözönünde bulunduruyor,
    fakat uzun vadeli
    olanları ön plana çıkarıyor.34 Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim
    öneriyor,35 seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.36 İnançlı
    bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını
    kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidi bir dünya görüşü kazandırmayı
    hedefliyor.37 Bu tevhidi bilinçle Allah’tan başka kimseden
    korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet
    25] 3/Âl-i İmran, 66
    26] 61/Saff, 2
    27] 62/Cum'a, 5
    28] 17/İsrâ, 15
    29] 22/Hacc, 78
    30] 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    31] 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    32] 57/Hadîd, 199
    33] 5/Mâide, 101, 102
    34] 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    35] 96/Alak, 1
    36] 38/Sâd, 26
    37] 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    yetiştirmeyi amaçlıyor.38
    Yöntem olarak telkin, soru-cevap,39 tartışma,40 tekrar, kıssa,
    meseller ve örneklemeye
    sıkça baş vuruyor. Dahası eğitimcinin
    örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.
    41 Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de
    kullanıyor.42
    Kur’an’ın Çocuk Eğitimi ile İlgili Hükümleri
    Bu tür ilkeleri çoğaltmak mümkün, ancak yazımızın sınırlarını
    zorlamak istemiyoruz. Zira konumuzu daha çok çocuk eğitimi
    ilgilendiriyor.
    Dolayısıyla bu bilgiler ışığında kısaca çocuk eğitimine
    değinmemiz gerekiyor. Çünkü Kur’an’ın çocuk eğitimiyle
    ilgili de
    birçok hükmü vardır şöyle ki:
    Her şeyden önce Kur’an’ın tesbit etmeye çalıştığımız eğitimle
    ilgili genel prensipleri çocuklar için de geçerlidir. Zira Allah
    yetişkinlere
    karşı yapmadığımız şeyleri söylememizi nasıi abes olarak
    telakki ediyorsa çocuklara karşı da benzeri bir tutuma girmek
    haydi haydi abestir. Yani çocuklara karşı da tutarlı olmak zorundadır
    eğitimci. İster ebeveyn olsun, ister öğretmen olsun farketmez.
    Allah Teâlâ yetişkinleri bile uyarmadan sorumlu tutmuyorsa
    ve cezalandırmıyorsa, sorumluluğu olmayan çocuklar, nasıl cezalandırılır
    ve dövüiür? Hatta genel bir ilke olarak Allah’tan başkasından
    korkmayı yasaklayan Kur’an’ın hükmüne rağmen
    çocuklar
    nasıl korkutularak eğitilir? Dolayısıyla dayak nasıl cennetten çıkarılır?
    Büyüklere bile yumuşak muameleyi emreden Kur’an’ın bu
    hükmü, çocuklar için daha da öncelikli
    olarak geçerlidir. Büyüklerin
    gücüne göre sorumluluk yükleyen
    Kur’an, çocukların seviyesine
    göre yük yüklemeye de aynı şekilde öncelik vermiş olur. Zira
    kolaylaştırmaya çocukların,
    büyüklerden daha çok ihtiyacı vardır.
    Özel olarak da Kur’an, çocukların eğitimine yönelik hükümler
    koymuştur. “Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz.” 43âyeti, bunun
    en bariz örneğidir. Mallarımızı Allah yolunda harcamamız nasıl
    imtihansa, çocuklarımızı, Allah yolunda yetiştirmemiz de, aynı
    şekilde imtihandır.44
    38] 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    39] 26/Şuarâ, 70-75
    40] 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    41] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    42] 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    43] 66/Tahrîm, 6
    44] 8/Enfâl, 28
    OKUMA VE YAZMA
    - 89 -
    Ayrıca Allah, Lokman (a.s.)’ın dilinden çocuğa öğüt verme konusunda
    çok ciddi bir örnek sunmaktadır. Allah’a ortak koşma,45
    namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten me-net, başına gelene
    sabret,46 insanlardan yüz çevirme,
    şımararak yürüme, çünkü Allah
    kibiriileri sevmez,47 yürümende ve konuşmanda mutedil ol.”.48
    Allah, terbiye konusunda iman, amel ve ahlâk eğitimini
    bütünlük
    içinde sunmaktadır. Anne-babaya itaati öğütlerken,
    çocuğun
    şirk koşmasını dayattıkları zaman onlara bile
    itaat etmemesini
    isteyerek,49 çocuğa sınırlı bağımsızlık ve şahsiyet kazandırmaktadır.
    Ancak ebeveynine
    karşı üf bile demeyecek vefalı bir insan
    olarak yetiştirilmesi
    ve merhamet duygusunun kazandırılması çok
    önemli bir hedef olarak önümüze konmaktadır,.50
    İşte Rasûlün, çocuk eğtimindeki hassasiyetinin altında
    Kur’an’ın bu hükümleri yatmaktadır. Benzeri bir duyarlılıkla bizler
    de benzeri ibretleri yakalar ve uygulayabiliriz.51
    Namazda Okumak; Kıraat
    Kıraet, ‘harflerin ve kelimelerin ‘tertîl’ üzere birbirlerine
    ulanması’
    demektir. Bu yüzden, ağızdan tek bir harfin çıkmasına ‘kıraet’
    denmez.52 Kıraet temelde
    dilin irâdeye dayalı bir eylemidir.
    Akıllı ve konuşan bir insanın ağzından, seslerin kendilerine özgü
    yerlerine
    göre çıkmasıdır. Bu nedenle, Cebrail’in eylemine ‘kıraet’
    denmez; İlâhî eylem de bir kıraet değildir. Aynı şekilde, insanın
    dışındaki, sözgelimi, bir mikrofondan, taştan veya teypten çıkan
    sesler de kıraet olmaz; bu sesler ister doğrudan kendilerinden çıksın,
    isterse bir insan sesinin yansımaları olarak çıksın farketmez.
    Bir kitabı sessiz okumak ‘kıraet’ olmadığı gibi, bir çalgıda çınlayan
    ses de kıraet değildir. Şu kadar ki, bu, teypte
    çalınan (okunan
    değil) Kur’an’ın dinlenmeyeceği anlamına
    gelmez. Ama, teypte
    Kur’an’ı çalmak bir ‘kıraet’ değildir.53
    Öte yandan, Kıraet, Kelâm’ı rastgele söylemek, ağızdan çıkarmak
    değil, düzenli ve güzel bir biçimde, harfleri ve sözleri
    birbirine ekleyerek çıkarmaktır; çıkarma
    işlemi gizli olarak da
    yapılabilir, açık olarak da yapılabilir. Gizli ve açığın ‘hafî, celî, sir,
    45] 31/Lokman, 13
    46] 31/Lokman, 17
    47] 31/Lokman,
    18
    48] 31/Lokman, 19
    49] 31/Lokman, 14, 15
    50] 17/İsrâ, 23, 24
    51] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 178-185
    52] Müfredat, 402
    53] Hak Dini Kur'an Dili, IV; 2361
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    cehr’ gibi dereceleri
    vardır. Kur’an, namazda ne sesin çok fazla
    yükseltilmesini,
    ne de duyulamayacak derecede kısılmasını değil,
    bu ikisi arasında orta bir yol tutulmasını emreder.
    54 Bunu, Hz.
    Peygamber, gündüz namazlarında
    (öğle ve ikindi) kendi duyacağı
    kadar, sabah,
    akşam ve yatsı namazlarında ise daha sesli okumak
    sûretiyle tesbit etmiş ve uygulamıştır.55 56
    Kıraat, okumak demektir, Namazda kıraat ise; namaz kılanın
    kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak Kur’ân-ı Kerîm
    âyetlerinden bir miktar okuması demektir. Kıraat, namazın bir rüknü
    olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma,
    kıraat sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnâdır.
    Nâfile ve vitir namazının bütün rekatlarında, farz namazların
    ise herhangi iki rek’atinde kıraat farzdır. Kur’ân-ı Kerîmde şöyle
    buyurulur: “O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun”.57 Buradaki
    emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
    “Kıraatsiz namaz olmaz”.58
    Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe’ye göre, en az altı harfli
    bir âyet kadar olmalıdır. “Sümme nazara (sonra baktı)”,59 “Lem
    yelid (O doğurmamıştır, baba değildir)” 60âyetleri gibi. Bu ikinci
    âyetin aslı “lem yevlid” olduğu için aslî harfler altıya tamamlanır.
    Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed eş-Şeybânî’ye ve Ebû Hanîfe’den
    başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek’atte en
    az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata
    uygun olan da budur.61
    Kıraatin, dört rek’atlı farz namazlarda ilk iki rek’atte ifası farz
    değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali’nin62; “ilk iki rek’atteki kıraat,
    son iki rek’atteki kıraat yerine geçer” dediği nakledilir. Abdullah
    54] Isra: 110
    55] Rasûl-i Ekrem'in namaz kıldırırken sesini fazla yükselttiği,
    bunun üzerine
    müşriklerin Kur'an'a ve onu indirene, getirene
    küfrettiği ve İsrâ sûresi
    110. âyetin indiğine dair rivâyetler vardır: Örnek olarak bk. Sünen-i
    Tİrmizî Tercemesi, c. 5, hadis no: 3352, 3353. Rasûlullah'ın akşam, yatsı
    ve sabah namazlarında
    cehrt, gündüz namazlarında yanındaki kişinin
    duyacağı
    kadar 'içten' okuduğu mezhepler yanında kabul edilmekle beraber
    değişik rivâyetler de yok değildir -Bk. İbn Mâce, h. no: 829, 830-
    56] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 68-69
    57] 73/Müzzemmil, 20
    58] Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167
    59] 74/Müddessir, 21
    60] 112/İhlâs, 3
    61] el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü'l-Hümâm,
    Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l Hakâik,
    l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415
    62] ö. 40/660
    OKUMA VE YAZMA
    - 91 -
    b. Mes’ud 63 ve Hz. Aişe,64 farz namaz kılanın son iki rekatte dilerse
    Kur’ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse tesbihle meşgul olabileceğini
    belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç âyetin okunması
    da böyledir.65
    Namazda Fâtiha Sûresi’ni okumak Hanefî fakîhlere göre farz
    değil vâciptir. Gizli veya açık okunan namazlarla, imam veya cemaatin
    okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını
    yanlış kılan (musî’) sahâbeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken
    kıraatle ilgili olarak; “Sonra, Kur’ân’dan ezberinde olan, sana kolay
    geleni oku” 66 buyurmuştur.
    Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda Fâtiha’nın okunmasını
    farz kabul ederler. Onlar “Kur’ân’dan kolayınıza gelen yeri okuyun”
    âyetini Fâtiha olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle
    buyurulmuştur; “Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz”67, “Ümmü’l-
    Kur’ân’ı (Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz”68,
    “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” 69
    Hanefiler bu konuda aşağıdaki delillere dayanırlar:
    a. Kur’ân’dan kolayına gelen yeri okuma emri mutlaktır. Bu
    emir, Kur’ân adı verilen herhangi bir yerden en az kıraatla gerçekleşir.
    Diğer yandan, namaz dışında Kur’ân okumanın farz olmadığı
    icmâ ile sabittir. Durum böyle olunca namazda kıraatın farz
    olusu kesinleşmiş bulunur.
    b. Namazda Fâtiha’nın okunmasını bildiren hadisler âhâd haber
    türündendir. Farz oluşu kesin Kur’ân delili ile sabit olan bir
    hükmün üzerine âhâd haberle ziyade yapmak câiz değildir. Bununla
    Fâtiha’nın okunması vacip olarak sâbit olur. O’nu terketmek
    tahrîmen mekruhtur. Yanılarak terkeden veya geciktiren sehiv
    secdesi yapar
    c. Namazını yanlış kılan sahabeye Hz. Peygamber; “Namaza
    kalktığın zaman, tam olarak abdest al, sonra kıbleye yönelerek
    63] ö 32, 652
    64] ö. 57/676
    65] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, I/646
    66] Buhâri, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salâ, 45; Ebû
    Dâvud, Salât 144, Tatavvu' 17, Vitr 22; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesâî,
    İftitâh 7, 37, Tatbik 77; İbn Mâce, İkame 72; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    I/40, 43, II/437
    67] Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116; Ahmed bin
    Hanbel, II/307, 428, 443
    68] Tirmizî, Mevâkît, 29, 116
    69] Buhârî, Ezân 18, Edeb 27, Ahad 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    tekbir getir, sonra Kur’ân’dan bildiğinin kolay gelenini oku” 70 buyurmuştur.
    Eğer Fâtiha’nın okunması farz veya rükun olsaydı, bunun
    yanlış namaz kılan bu sahâbeye Hz. Peygamber’in bildirmesi
    gerekirdi.
    d. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)’ten 71 rivâyet edilen; “Fâtiha’yı
    okumayan kimsenin namazı yoktur.” 72hadisi, faziletin yokluğu
    anlamına gelir Namazın sahih olmadığını ifade etmez. Nitekim;
    “Mescid’e komşu olanın namazı mescidde kılmadıkça geçerli değildir”
    hadisinde de; “fazileti eksik olur” anlamı vardır.73 Ancak
    Dârekutni’nin naklettiği bu hadis zayıftır.
    Hanefîlere göre, ne Fâtiha’nın ve ne de başka sûrelerin başındaki
    besmeleler âyet değildir. Sadece, 27/Neml Sûresi’nin otuzuncu
    âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)’ten 74şöyle dediği nakledilmiştir:
    “Rasûlullâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir,75 Ömer 76 ve Osman 77
    ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini besmele çekerken,
    işitmedim”.78
    Tek başına namaz kılan kimse Sübhânekeden sonra gizli olarak
    eûzü besmele okur ve her rek’atte Fâtiha’dan önce besmeleyi
    tekrar eder. Fâtiha bitince “âmin” der. Anlamı: “Ey Rabbimiz, duamızı
    kabul buyur” demektir.79
    İmama Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraati:
    Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları
    deliller şunlardır:
    a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur: “Kur’ân-ı Kerîm okunduğu
    zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız”.80 Ahmed
    b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş
    birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; “dinleme” ve “susma”yı
    emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli
    (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun.
    Bütün namazları kapsamına alır Buna göre namaz kılanların sesli
    70] Buharî, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salât 45; Ebû
    Dâvud, Salât 144; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesaî, iftitah 7, 37
    71] ö. 34/654
    72] Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116
    73] ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/365, 366; ez-Zühaylî, a.g.e., I/647
    74] ö. 91/717
    75] ö.13/634
    76] 23/643
    77] ö. 35/655
    78] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 264, 273, 275, 278
    79] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 646, 647
    80] 7/A'râf, 204
    OKUMA VE YAZMA
    - 93 -
    namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur.
    Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.
    b. Sünnet. hadiste şöyle buyurulur: “Kim imanın arkasında namaz
    kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.”.81 Bu hadis, gizli
    ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste
    söyle buyurulur: “İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir.
    Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise
    susunuz”.82
    Hz. Peygamber bir gün ikindi namazını kıldırırken, arkasında
    cemaatten bir adam “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” sûresini okumaya
    başladı. Rasûlullah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek,
    okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu
    söyleyince Hz. Peygamber: “Ben, sizden bazılarınızın benimle
    münâkaşa ettiğinizi sandım” 83 buyurdu. Bu hadis, gizli okunan
    namazda cemaatın kıraatte bulunmaması gerektiğine delâlet
    eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan namazlarda
    öncelikle gerekli olur.
    c. Kıyas. Cemaat üzerine kıraat gerekseydi, diğer rükünlerde
    olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen (mesbûk) kıraatten
    sorumlu tutulurdu. Ama rükû’da yetişen kimse o rek’ate yetişmiş
    sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin
    (mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır 84
    Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm hukukçularına göre,
    namazda kıraat olarak Fâtiha’nın okunması gerekir. “Fâtiha okumayanın
    namazı yoktur”, “Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz
    yeterli olmaz”, “Namazı ben nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız”
    hadisleri bunun delilleridir.85 Her namazın ilk iki rek’atında
    Fâtiha’dan sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan
    kimse, gizli okunan (sırrı) namazda Fâtiha ve bir sûre okur. Mâlikî
    ve Hanbelîlere göre sesli okunan (cehrî) namazda hiçbir şey okumaz.
    Şâfiîlere göre ise, cehrî’de yalnız Fâtiha’yı okur. Ahmed bin
    Hanbel’in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat, imamın ilk ara
    verişinde, Fatihâ’nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını okur. Bu
    ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler.86
    81] İbn Mâce, İkâme 13
    82] Buharî, Salât 18, Ezân 51, 74, 82, 128, Taksîru's-Salât 17; Müslim, Salât 77, 82
    83] Müslim, Salât 48
    84] el-Kâsânî, a.g.e., l, 110 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 648
    85] bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., I, 119 vd.; İbn Kudâme, el-
    Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I, 376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb,
    Matbaatü'l-Bâbî el-Halebî, I, 72
    86] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 649
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    İslâm bilginleri, namazda Arapçanın dışında bir dille yapılacak
    kıraatin yeterli olmadığı konusunda görüş birliği içindedirler.
    Çünkü Kur’ân’ın dili Arapçadır, Âyetlerde; “İşte böylece, Biz onu
    Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”.87 “Şüphesiz Biz, kâfirlerin: ‘Bu
    Kur’ân’ı, Muhammed’e bir adam öğretiyor’ dediklerini çok iyi biliyoruz.
    Kendisine isnatta bulundukları bu adamın dili yabancıdır.
    Kur’ân ise açık, fasîh arapçadır”88; Kur’ân-ı Kerîm lafız ve mânâsı
    ile mûcizedir. Lafızlar terceme ile değiştirilirse Kur’ân, nazım özelliğini
    kaybeder. Bu sebeple terceme, ne Kur’ân ve ne de benzeri
    (misil) sayılmaz. Ancak, O’nun tefsîri sayılabilir. Tefsîr, tefsir edilenden
    başkadır. Bu arada, bazı Hanefîler’e göre Fâtiha’yı okumaktan
    âciz olan kimse, 89
    Kıraat, bilindiği gibi, okuma demektir. Kıraathane de okuma
    evi, okuma yeri anlamına gelir. Eskiden kahvehanelere kıraathane
    denilirdi. Gazete ve dergilerin, kitapların okunduğu yerlerdi
    de onun için bu ad veriliyordu. Bir nevi kültür merkezi görevi
    üstlenen kahvehanelerde kitap okunması, meddah hikâyelerinin
    anlatılması, şiir söylenmesi, bu yerlerin “kıraathane” ismiyle anılmasına
    da sebep olmuş, bu isim, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
    İsim olarak hâlâ kahvehanelere kıraathane denilmekle
    birlikte, içinde kitap ve dergi okunan kahvehane yok gibidir.
    Bugünkü haliyle tam bir tembelhane, kumar ve bira içimi gibi büyük
    günahların açıkça işlendiği yerler olarak görev yapmaktadır
    kahvehaneler.
    Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet
    Tilâvet kelimesi, Arapça “t-l-v-” kökünden türemiş bir mastardır.
    Sözlükte; bir kimseye uyup ardından gitmek, tâbî olmak;
    okumak gibi anlamlara gelmektedir.90 Tilâvet, her sözü okumak
    için kullanılırsa da, genel olarak tilâvet denilince, Kur’an-ı Kerîm’i
    okumak anlaşılır olmuştur. Kur’an’ı ve bir kitabı okumakla birlikte
    mânâyı düşünmek de bu kelimenin taşıdığı anlamlar içinde bulunmaktadır.
    91
    Kur’an-ı Kerîm’de bu kök, belirtilen her iki anlamda da kullanılmaktadır.
    Meselâ, Şems sûresi, 2. âyetinde “Ve’l-kameri izâ
    telâhâ” ifadesinde, uymak, tabi olmak, izlemek anlamındadır:
    87] 20/Tâhâ, 113
    88] 16/Nahl, 103
    89] Fâtiha'yı öğreninceye kadar Arapçadan başka bir dille geçici olarak tercümesini
    okuyabilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 112. (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm
    Ansiklopedisi
    90] Âsım Efendi, Kâmus, IV, 886-887
    91] Râgıb, Müfredât, 99
    OKUMA VE YAZMA
    - 95 -
    “Onu (güneşi) izlediği zaman aya yemin olsun”.92 Müfessirler bu
    âyeti, “ayın güneşi izlediği zaman” şeklinde yorumlamışlardır.93.
    Bakara sûresi, 44. âyetinde de; “tetlûne’l-kitâb” ifâdesinde, okumak
    anlamındadır: “Kendinizi unutursunuz da insanlara iyililikle
    mi emredersiniz? Halbuki siz Kitab’ı (Tevrât’ı) okuyup durursunuz.
    Artık akletmez misiniz?”.94 Bakara sûresi, 121. âyetindeki
    “yetlûnehû hakka tilâvetih” ifadesi de hem gerçek anlamda, gönüllerine
    sindirerek, anlayarak okumak, hem de “tam mânâsıyla
    tâbi olmak” anlamlarında yorumlanmıştır.
    Kur’an-ı Kerîm’de tilâvet; Kur’an, Allah’ın âyetleri, Kitab,
    Allah’ın haram kıldıklarının okunması, Peygamberlerin kıssalarının
    aktarılması gibi konularla ilgili olarak geçmektedir.95 Tilâvet;
    Kur’an’ı, Kitâb’ı ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini okumakla birlikte,
    bunlar üzerinde iyice düşünmek, gereğince amel etmek anlamlarını
    da içermektedir. Bu bakımdan kıraat, genel bir anlam ifade
    ederken, tilâvet daha özel bir anlam taşımaktadır. Onun için her
    tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir, denilmiştir.96
    Tilâvet denilince, yukarıda belirttiğimiz anlamlarla birlikte genel
    olarak Kur’an’ın tilâveti, okunmasının anlaşıldığını söylemiştik.
    Âlimler, Kur’an’ın tilâveti konusuna büyük önem vermişler ve bunun
    için uyulması gereken birtakım âdâb ve kurallar sunmuşlardır.
    Kur’ân tilâvetinin insanın ruhuna işlemesi ve onu yükseltmesi için,
    insanın Kur’an karşısındaki durumunu çok iyi anlaması gerekmektedir.
    Tilâvetin mânevî yönü ile ilgili birtakım hususlar bulunmaktadır.
    Bunları şöylece özetleyebiliriz: Kelâmın büyüklüğünü ve ulviyetini
    anlamak, okunan kelâmın beşer sözü olmadığını Allah’ın
    olduğunu idrâk ederek, O’nun büyüklüğünü kalbinde hissetmek;
    kalp huzuru ve nefsin dedikodularını terketmek; düşünmek, anlamak,
    Kur’an’ı anlamaya engel olan hallerden sıyrılmak, Kur’an
    okuyan kimsenin O’nun bütün hitaplarında kendisinin kastedildiğini
    kabul etmek, vb. gibi konular.97
    Kur’an-ı Kerîm’de secde âyetleri bulunmaktadır ve bunların
    sayısı da 14’tür. Bunlara tilâvet secdesi adı verilmektedir. Kur’an’ı
    okuyan veya işiten kimsenin, bu yerler geldiğinde secde etmesi
    92] 91/Şems, 2
    93] bkz. Müfredat, 100
    94] 2/Bakara, 44
    95] bkz. 2/Bakara, 252; 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 175; 10/Yûnus, 15; 26/Şuarâ, 69;
    28/Kasas, 45
    96] Müfredât, 100
    97] bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Faziletleri
    ve Okuma Kâideleri, 434-454
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    gerekmektedir. Ebû Hanîfe’ye göre Kur’an’ı okuyan ve dinleyen
    üzerine tilâvet secdesi vaciptir. bu secde namazın içinde, dışında
    yalnız veya bir imama uymak sûretiyle cemaat halinde de yapılabilir.
    98
    Tilâvet, ‘Te-Lâ’ fiil kökünden gelir. ‘Gerek cismen, gerekse yaptıklarına
    uymak sûretiyle birinin ardına düşmek, ardından gelmek,
    demektir. Türkçe’de kullanılan
    ve ‘ikinci derecede’ anlamına gelen
    ‘tali’ kelimesi de ‘te lâ’dan türemedir.99 ‘Ve’l-kameri izâ telâhâ’
    âyetinde, ‘ay onu(güneşi) izlediği zaman’ 100 anlamı
    verilmiştir. Burada
    ‘izlemek’, güneşten sonra doğduğu,
    nurunu güneşten aldığı
    gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır.
    Ragıp el-İsfahanî, ‘güneşin
    yolunda gittiği,
    ışığını ondan aldığı’ şeklinde tefsir etmektedir. İ.
    Kuteybe de, ‘güneşi izlediği zaman’ şeklinde yorumlamıştır.
    101
    Bu âyetin dışında, Kur’an’da tilâvet, ‘Allah’ın haram ettikleri,
    Zülkarneyn, Adem’in iki oğlu’ gibi kıssalar, Kur’an, Allah’ın
    âyetleri ve Kitapla ilgili olarak geçer; yani ‘kitabı tilâvet, Allah’ın
    âyetlerini tilâvet’ gibi.102 Tilâvet, ‘Kur’an’ı, Kitab’ı veya
    Allah’ın
    âyetlerini okumakla birlikte, üzerlerinde düşünmek,
    bir hadiste
    buyurulduğu gibi, azapla korkutulan
    âyetler okunurken Allah’a
    sığınmak, müjdelerle ilgili âyetlerde hamdetmek, âyetlerin gereklerini
    yapmak,
    haramları anlayıp inanmak ve işlememek, emirleri
    ise yerine getirmek’ anlamlarını da içerir. Bu yönüyle, Kıraet genel
    bir anlam ifade ederken, Tilâvet daha
    özel bir anlam ifade
    eder. ‘Her tilâvet kıraettir, fakat,
    her kıraet tilâvet değildir.’ ‘Onu
    tilâvetin hakkı olan bir tilâvette tilâvet ederler’ 103 âyetinde bu
    gerçek ifade edilmekte, Kitab’ın ilmine vâkıf olma ve Kitapla
    amel etme durumu açıklanmaktadır. “Şeytanların
    tilâvet ettiklerine
    uydular” 104âyetinde,
    şeytanlardan hem ins, hem cin şeytanları
    kastedilmektedir.
    Kur’an, vahy’i açıklarken belirttiğimiz
    gibi, şeytanların da kendi adamlarına vahyde bulunduklarını,
    yani, birbirleriyle anlaşabilecekleri bir dilde konuştuklarını,
    şeytanların
    fısıldama ve vesvese sûretiyle vahyde bulunduğunu, insandan
    olan şeytanlarınsa gizli
    gizli toplantılarda Allah’ın vahyine
    karşı fısıldaştıklarını anlatır. İşte, bu âyette belirtilen ‘şeytanların
    tilâveti’
    böyle bir tilâvettir; kendi vahylerindeki emir ve yasakları
    98] Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
    99] Müfredat, 75
    100] 91/Şems, 2
    101] Tefsîru Ğarib'il-Kur'an, s. 529
    102] 6/En'âm, 151; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 45; 2/Bakara, 252; 7/A'râf, 175; 26/
    Şuarâ, 69; 10/Yûnus, 15 vs.
    103] 2/Bakara, 121
    104] 2/Bakara, 102
    OKUMA VE YAZMA
    - 97 -
    fısıldamaları, gizli gizli birbirlerine ve adamlarına
    aktarmaları ve
    kendilerine tilâvet olunan kişilerin de, gerek tilâvet sözcüğünün
    anlamında yer aldığı, gerekse,
    ‘uydular’ kelimesiyle de belirtildiği
    gibi, bu emir ve yasakları yerine getirdikleri bildirilmektedir, Bu
    âyetteki tilâvet kelimesini İ. Cerir et-Taberî ‘rivâyet etme’
    anlamında
    kullanmıştır.105 Yaptığımız açıklamada
    bu anlam da vardır;
    insandan ve cinden olan şeytanlar
    birbirlerine kendi işleriyle ilgili
    olarak rivâyette, yani aktarımda bulunmaktadırlar.106
    Tertîl
    Tertîl kelimesi, Arapça “rtl” kökünden “tef’l” ölçüsünde bir
    mastardır. Sözlükte; sözü güzel, yerinde ve düzenli söylemek, bir
    şeyi doğru yapmak, düzenlemek, sıralamak, açık açık hakkını vererek
    açıklamak gibi anlamlara gelmektedir.107 Aralarında çok az
    açık bulunan ve gâyet düzgün görünen dişler için de “sağr retl”
    ifadesi kullanılır.108 Bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin,
    tâne tâne, her bir harfin edâsının, nazmının ve mânâsının
    hakkını vermek sûretiyle okumaya da tertl denmektedir. Kur’an
    okunuşuyla ilgili olarak, kelimeleri ağızdan kolaylıkla ve düzgün
    bir biçimde çıkarmak anlamındadır.109 Kıraatta tertîl; yavaş yavaş,
    acele etmeden, harfleri ve hareketleri dizilmiş inci taneleri gibi
    açık bir şekilde, mana ve hikmeti düşünerek metni tâne tâne okumak
    anlamında kullanılmaktadır.110
    Kur’an tertîl üzere nâzil olmuştur. Hz. Peygamber; “Allah,
    Kur’an’ı indirildiği şekilde okuyanı sever” sözleriyle Kur’an’ı tertîl
    ile okumayı teşvik etmişlerdir.111 Nitekim Kur’an-ı Kerîm’deki
    “Kur’an’ı açık açık, tâne tâne (tertîl ile) oku” 112 âyet-i kerîmesi
    de bu konuyu açık bir şekilde anlatmaktadır. Âlimler bu âyetle
    ilgili olarak bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Fahreddin Râzî,
    “Kur’an’ı tertîl ile okumak; mânâsını anlayarak, âyetlerin içerdiği
    gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah’ın azametini belirten
    âyetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdîd ve müjdeyi içeren
    âyetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır”
    113 demektedir. Gazâlî de, Kur’an okumaktan maksadın,
    105] Nakl. İbn Kuteybe, a.g.e., s: 59
    106] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 69
    107] bkz. Râgıb, Müfredât, 273
    108] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426
    109] İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, 262
    110] Kurtubî, Tefsîr, I, 17
    111] İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, I, 207
    112] Müzzemmil, 73/4
    113] bkz. Râzî, Tefsîr, XXX, 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    mânâsını anlamak ve üzerinde düşünmek olabileceğini; bunun
    için de Kur’an’ın tertl üzere okunmasının gerekli olduğunu vurgulamıştır.
    114 Bu açıklamalar ışığında Kur’an’ın tertîl ile okunmasını;
    onun anlamını düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve tecvide
    dikkat ederek, anlamına göre sesi yükseltip alçaltarak, bir hadiste
    belirtildiği gibi, hitap ifade eden yerlerde karşıdakine hitab eder
    gibi bir ses tonuyla, durulacak yerde durup, geçilecek yerde geçerek,
    ağır ağır, Kur’an’ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere
    duyurarak okumaktır, şeklinde açıklayabiliriz.115
    Âlimler, Kur’an-ı Kerîm’i sür’atlice okuyup, çok okumanın mı,
    yoksa ağır olarak okuyup az okumanın mı daha üstün olduğu konusunu
    tartışmışlar, bir kısmı “Tertîl ve tedebbür ile az okumak
    diğerinden daha üstündür” demişlerdir. İbn Abbas ve İbn Mes’ud
    bu görüşü savunmaktadırlar. Bu görüşün sahiplerine göre, kıraatten
    maksat; Kur’an’ı anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek
    ve onunla amel etmektir.116 Buhârî, Sahîh’inde Kur’an’ın tertîl ile
    okunmasının gerekliliğine ve sür’atli olarak okumanın mekruh olduğuna
    dâir bir bab açmış ve bu şekilde okumanın hoş olmadığını
    Abdullah b. Mes’ud’dan rivâyet ettiği bir hadisle açıklamıştır.117
    İbn Kayyim, İbn Mes’ud’dan şu rivâyeti nakleder: “Alkame, İbn
    Mes’ud’dan Kur’an okurdu, sesi güzel bir kimse idi. İbn Mes’ud
    ona “Anam babam sana feda olsun, Kur’an’ı tertl ile oku, çünkü
    tertîl onun süsüdür” dedi. Yine İbn Mes’ud: “Şiir söyler gibi
    Kur’an okumayın, çürük hurma atar gibi dağıtmayın. O’nun incelikleri
    üzerinde durun, kalbinizi onunla harekete geçirin”.118 Bu
    konuda İbn Abbas’tan da şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: İbn
    Abbas’a Ebû Hamze: “Ben süratli Kur’an okuyan bir kimseyim.
    Çoğu zaman bir gecede Kur’an’ı bir veya iki defa okurum” deyince,
    İbn Abbas: “Benim ağır ağır bir sûre okumam, bana senin bu
    yaptığından daha güzel geliyor. Eğer sen bu işi yapacaksan, kulakların
    duyacağı ve kalbin anlayacağı bir kıraatle oku” demiştir.119
    Süratli okuyup, çok okumanın daha fazîletli olduğunu söyleyenler
    de kim ne kadar fazla Kur’an okursa, o kadar çok sevap kazanacağını
    belirten hadisi 120 hareket noktası yapmışlardır. Üçüncü bir
    görüş daha vardır ki, o da konuyu insanın tabiat ve alışkanlığı
    ile değerlendirenlerin görüşüdür. Yani Kur’an’ın kıraatini sür’atli
    114] bkz. Gazâlî, İhyâ, I, 289
    115] bkz. Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 71
    116] İbn Kayvim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88
    117] Buhârî, Sahîh, VI, 109 vd
    118] İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 1, 89
    119] İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, I, 89
    120] bkz. Şerhu Sahîhi't-Tirmizî, XI, 34
    OKUMA VE YAZMA
    - 99 -
    veya ağır şekilde okumaya alışmış olan kimseler, alıştıkları şekilde
    okumalarıdır.121
    Kur’an-ı Kerîm’de “r-t-l” kökü dört defa ve hepsi de “tef’îl” ölçüsünde
    geçmektedir. İkisi Furkan sûresi, 4. âyetinde “ve rattili’l-
    Kur’âne tertîlen” şekillerinde geçmektedir. Furkan, 32’de, inkâr
    edenlerin Hz. Peygamber’e, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, Kur’an-ı
    Kerîm’in de parça parça değil de, hepsinin birden indirilmesi gerektiği
    yolundaki sözlerini anlatan âyetin devamında “Biz onu senin
    kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve
    onu tane tane (ayırarak) okuduk” 122 ifâdesinde, Kur’an’ın parça
    parça indirilmesinin sebep ve hikmetleri anlatılmakta, Müzzemmil,
    4.’de de, daha önce açıkladığımız gibi, Kur’an’ın tertîl ile; açık açık,
    tane tane okunması istenmektedir.123 Bu Kur’an ifâdelerinden anlaşıldığına
    göre, “tertîl” kavramı hem Kur’an’ı kalbe iyice yerleştirmek
    amacıyla bölümlere ayırmak, açıklamak,124 hem de onun
    mânâsını düşünmek, anlamak ve yaşamak amacına yönelik olarak
    ağır ağır, dura dura okumak anlamlarını ifâde etmektedir.125
    Tertîl, Kıraet’in bir şeklidir. ‘Ra-Te-Le’ fiilinden ‘tef’îl’ babında
    masdardır. ‘Bir şeyi doğru yapmak, dosdoğru
    düzenlemek, kusursuz
    bir düzen içinde, açık açık hakkını vererek açıklamak demektir.
    Aralarında pek az açık bulunan ve gâyet düzgün görülen ön dişlere
    ‘sağr retl denir.126 Yani, ‘tertîl’, ‘şeyleri aralarında az bir açıklıkla
    oldukça düzgün bir şekilde düzene koymak’
    anlamını taşımaktadır.
    Kur’an’ın okunuşuyla ügili olarak, ‘kelimeleri ağızdan kolaylıkla
    ve düzgünce çıkarmak’
    anlamını verir.127 Allah, “Kur’an’ı tam
    bir tertîl
    üzere oku” 128 buyurmaktadır. Bu, Kur’an’ı anlamını düşünerek,
    harflerin çıkış yerlerine ve tecvide dikkat ederek, anlama
    göre sesi yükseltip alçaltarak,
    bir hadiste belirtildiği gibi, hitap
    ifade eden yerlerde
    karşıdakine hitap eder bir ses tonu vererek,
    durulacak
    yerlerde durup geçilecek yerlerde geçerek, ağır ağır ve
    Kur’an’ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere duyurarak
    okumak demektir.
    121] geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Fazîletleri ve Okunma
    Kâideleri, 189-191
    122] 25/Furkan, 32
    123] 73/Müzzemmil, 4
    124] bkz. Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsir, II/573
    125] Bkz. Sâbûnî, III/728; Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
    126] Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426
    127] İbn Kuteybe, a.g.e. 262
    128] 73/Müzzemmil, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?
    Kur’an’ı Anlamak Farzdır; Kur’an, Anlaşılması Zor Bir
    Kitap Değildir
    Allah’ın insanlığa sunduğu en son ve mütekâmil din olan
    islâm’ın ana kaynağı Kur’an’ın önündeki en büyük engel, onun
    ortalama insanlar tarafından anlaşılması zor hatta imkânsız bir
    kitap olduğu tarzındaki “zan”dır. Maalesef bugün, müslümanlar
    arasında doğrudan Kur’an’la muhatap olmanın günah olduğu,
    Kur’an meâli ya da tefsirini okumanın mahzurlu olduğu, dahası
    Kur’an’ı kendi başına okuyanın sapıtacağı veya küfre düşeceği
    tarzındaki kanaatler-kasıtlı ya da kasıtsız olarak-hayli yaygınlaştırılmış
    bulunuyor. Bu yüzdendir ki, günümüz müslümanı ile inandığı
    dinin esasını açıklayan Kitab-ı Mübin arasına konulan kalın duvarlar
    bir türlü aşılamamaktadır. Kur’an’i bir temele dayanmayan
    birçok sözde dinî, mezhebî, tasavvufî yaklaşım, bâtıl anlayış ve
    hurâfenin müslümanlar arasında bu denli yaygınlaşmasının biricik
    nedeni, Kur’an’dan kopuk olmak, Kur’anî kültüre sahip olmamak
    ve Kur’anî bakış açısından yoksun bulunmaktır.
    Kur’an, ısrarla kendisinin Allah katından bütün insanlar ve
    inananlar için rehber, yol gösterici, uyarıcı, açıklayıcı, kolaylaştırılmış
    bir kitap olarak, bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır
    dururken; O’nun zorlaştırılmış, kapalı, şifrelerle dolu veya sadece
    uzmanların çözüp anlayabileceği bir kitap olduğunu söylemek,
    gaflet değilse ihânettir. Kur’an’ın kapağını açıp da birkaç sayfa
    okuyan bir müslüman, Allah’ın kitabının ne kadar kolay anlaşılır,
    ne kadar cezbedici ve ne kadar kuşatıcı bir kitap olduğunu hemen
    farkedecektir. Kur’an’ın Arapça’dan herhangi bir dile yapılan
    çeviri ya da meâlindeki kapalılık, hata, dil yanlışı veya isabetsizlikler,
    Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın
    mâzereti olamaz. Üstelik, meâl, tercüme veya tefsirlerdeki- bir
    yerde doğal karşılanması gereken- beşerî hatalarda, öyle sanıldığı
    kadar büyük ve düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri
    aşmak da yine Kur’an’la doğrudan muhatap olması gereken
    müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki, müslümanlar
    arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meâl ya da terceme yanlışlarına
    karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha,
    doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz;
    binâenaleyh, onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak
    zorundasınız.” İşte Kur’an’la müslüman arasındaki en büyük
    engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış zihniyeti yıkmadan da
    müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslâm dünyasının ve
    Türkiye müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği,
    OKUMA VE YAZMA
    - 101 -
    zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık, parçalanmışlık,
    rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu
    olarak “Kur’an’ın terkedilmiş bırakılmasından” kaynaklanmaktadır.
    Kur’an’ın kapalı, muğlak, ne dediği anlaşılmayan ya da aracısız
    anlaşılması mümkün olmayan bir kitap olması Allah’ın sünnetine
    ve adaletine ters düşer.
    Bir kere İslâm, Allah ile insanlar arasındaki bütün put, vesen,
    ilâh, sihirbaz, cibt, rahip vs. türünden ne kadar aracı ve vasıta varsa
    hepsini ortadan kaldırmak için gelmiştir. Allah, kendisi ile kulu
    arasında hiçbir engeli kabul etmez.
    “Dikkat edin! Katıksız din yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başka
    veliler edinenler, “Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar
    diye ibâdet ediyoruz” derler. Doğrusu Allah, hiçbir yalancı
    kâfiri doğru yola iletmez.” 129
    Bu yüzdendir ki Allah, yüce kitabında doğrudan “insanlara”
    ve “inananlara” hitab eder; uzmanlara, aracılara veya din adamları
    sınıfına değil. Kur’an sayfalarını şöyle bir karıştıran herkes, bu
    gerçeği kolayca farkeder. Bu gerçek, hiçbir zaman, bir başkasının
    bilgi, tecrübe ve araştırmalarından yararlanmamak anlamına gelmez.
    Ancak, tekrar hatırlatalım ki, Kur’an’ın doğrudan muhatabı
    birey olarak insandır.
    İkincisi; Allah âdildir ve asla kullarına zulmetmek istemez. Dolayısıyla,
    Kur’an’ın bizim anlayış seviyemizin üzerinde, ağır ve kavranılması
    güç bir kitap olduğunu söylemek, hâşâ Allah’a zulüm
    izafe etmek olur. Bu tür iddialarda bulunanların şu Kur’an beyanlarından
    habersiz oldukları âşikârdır:
    “Allah kimseye gücünü aşan bir sorumluluk yüklemez.”
    130“Allah sizi zorlamak istemez; Allah sizi arıtıp üzerinize olan
    nimetini tamamlamak ister ki, şükdesiniz.” 131“Tâ, Sin. Bunlar,
    Kur’an’ın ve apaçık olan kitab’ın âyetleridir.” 132“O,size Kitab’ı
    açıklamış olarak indirmiştir.” 133“Allah, dinde sizin için bir zorluk
    kılmamıştır.” 134
    Üçüncü olarak, insanları dünya ve âhiret mutluluğuna
    129] 39/Zümer, 3
    130] 2/Bakara, 285
    131] 5/Mâide, 6
    132] 27/Neml, 1
    133] 6/En’am, 114
    134] 22/Hacc, 78
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    kavuşturmak, onların yanlışlara düşmesini önleyip iyi ve güzel
    davranışlarda bulunmasını sağlamak, insan ve toplum hayatını
    a’dan z’ye düzenlemek amacıyla gönderilmiş olan bir dinin herkesçe
    “anlaşılabilir” ve “kavranabilir” ilkeler ve kurallar ortaya
    koyması, tabiatının gereğidir. Kur’an, insanları irşat ve uyarmak
    için geldiğine göre, mesajı ve içeriği kapalı, anlaşılmaz ve soyut
    olamaz.
    Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?
    Kur’an’ı nasıl okumak, onunla nasıl ilişki kurmak gerektiğine
    dair
    çok sayıda âyet vardır. Bu âyetlerde bir hidâyet kitabı olan
    Kur’an’ı özüne ve amaçlarına uygun olarak okumanın yolları gösterilmiştir.
    Söz konusu yollar, aynı zamanda onun tefsirinin de
    yöntemine ilişkin
    köşe taşlarını da belirleyecek bir yeterliliktedir.
    Kullarına karşı engin bir rahmet kaynağı olan Rabbimiz mehametinin
    bir tezahürü olarak indirdiği Kur’an’da yorumlama kılavuzu
    yerine geçecek köşe taşları mesabesindeki ilkeleri de beyan etmiştir.
    Bize düşen, arınmak ve arındırmak, vahiyle yenilenmek yenilemek
    için kılavuza uygun düşecek
    tutumlar içerisine girebilmektir.
    Kur’an’da Nâsih ve Mensuh Var mıdır?
    Nesh, bir şeyi yerinden yok etmek mânâsındadır. Bir şeyin yerine
    başkasını yerleştirmek demektir. Güneş gölgeyi nesh etti, onun
    yerine geçti. İhtiyarlık gençliği nesh etti de aynı manaya gelir.
    Neshin şer’î ıstilâh olarak mânâsı, herhangi bir hükmün
    hilâfına diğer bir delilin o hükmü kaldırması veya değiştirmesidir.
    Nâsih, hükmü kaldıran; mensuh, hükmü kalkan âyettir.
    Kur’an’da nâsih ve mensûh var mıdır, yok mudur; çok mühim
    bir bahistir. Biz burada bu bahsi aydınlatmak istiyoruz.
    Her şeyden evvel şu noktayı belirtmek isteriz ki, Kur’an’ı
    Kerim’den herhangi bir âyetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek
    hadis-î şerîf rivâyet edilmemektedir.
    Hz. Peygamber, böyle bir şeyden bahsetmediğine göre, bunun
    nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek ki,
    Asr-ı Saâdet’ten sonra, birbirini tutmadığı görülen iki âyet karşısında
    kalanlar, bunlardan birinin diğerini neshetmiş olduğunu
    sanmışlardır. Halbuki Kur’an’ı Kerîm, nasıl tefsir edilmesi gerektiğini
    anlatan kaideleri beyan ederken bütün kitapta birbirine
    uymayan, birbirini tutmayan iki âyet bulunmadığını belirtmiştir.
    Diğer bir âyet-i kerîmede, Kur’an’ın âyetleri arasında hiçbir ayrılık
    OKUMA VE YAZMA
    - 103 -
    bulunmadığını anlatarak, “...Bu Kur’an Allah’tan gayrısı tarafından
    olsaydı, elbetteki, içinde birçok ayrılıklar ve âhenksizlikler bulacaklardı.”
    135 diyor. Madem ki Kur’an içinde hiçbir ayrılık, hiçbir
    âhenksizlik yoktur, nâsih ve mensûh’un da bulunmaması icab eder.
    Çünkü, nâsih ve mensûhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar
    bulmaktır. Çünkü, nâsih ve mensuhun temeli, âyetler arasında
    uygunsuzluklar bulmaktır.
    Nesih meselesini Kur’an’a dayamak isteyenler, Bakara süresi
    106. âyetini delil olarak sunmuşlardır. “Biz bir âyeti nesheder, yahut
    unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.”
    Bu âyetin, daha önceki şeriatlerin neshinden bahsettiği son
    derece âşikârdır. Çünkü nesihten başka “insâ”dan, yani unutturulan
    âyetlerden bahsediyor. Bu ise Kur’an’a uymaz; Bilakis
    Kur’an’ın saklanmış ve korunmuş olduğu bildirmekten başka A’lâ
    süresinde Hz. Peygamber’e “Biz sana Kur’an’ı okutacağız ve sen
    asla unutmayacaksın” deniliyor. Esasen Kur’an’ı Kerim’in âyetleri
    vahy oldukça hemen yazıldığı için, onun unutulmasına imkân
    yoktur. Buna mukabil, İslâm’dan önceki dinlerden ve şeriatlerden
    mühim kısımların unutulmuş olduğu şüphe götürmez. Onun için
    Kur’an, bu âyetle, daha önce gönderilen şeriatlerin neshedilmiş,
    fakat ondan daha hayırlısının İslâm dini ile gönderilmiş olduğunu
    bildirmektedir.
    Elhasıl, Kur’an’ı Kerim kendi âyetlerinden bazılarının neshedilmiş
    olduğuna dair vûcuda getirilen nazariyeleri doğrulayacak
    hiçbir âyeti ihtivâ etmemektedir.
    A-Yöntemin Temel İlkelerini Kur’an’dan Çıkararak
    Okumalıyız
    Yönteme dair Kur’an’da geçen iki temel kavramdan söz edeceğiz.
    Şüphesiz tefsir usûlüne ilişkin olarak ilâhî kelâmın dile getirdiği
    çok sayıda
    kelime ve kavramdan bahsetmek mümkündür.
    Diğerlerinin bu ikisi
    etrafında dönmesinden dolayı, onlara uzun
    uzadıya değerlendirmeyeceğiz,
    Kur’an’ı Kur’an ile tefsirde belki
    de en belirleyici rol üstlenen iki kavramdan söz etmek mümkündür:
    Muhkem, müteşâbih ve buna bağımlı
    olarak anlaşılması gereken
    te’vil kavramı.
    135] 4/Nisâ, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    B- Kur’an’ı, Tefsir Usûlü’nün Anahtar Terimlerini Bilerek
    Okumalıyız
    Muhkem – Müteşâbih Meselesi
    Bu meseleyle ilgili anahtar âyet-i kerime şudur: “Sana Kitab’ı
    indiren O’dur. O’nda kitabın anası/temeli olan muhkem âyetler
    vardır. Diğerleri de müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik
    olanlar, fitne çıkarmak ve bunları kendilerine göre yorumlamak
    için İlâhî kelâmın müteşâbih âyetlerinin peşine düşerler. Oysa
    Allah’tan başka kimse onun tevilini/kesin anlamını bilemez. İlimde
    derinleşenler ise, “Biz ona inandık; (ilâhi kelâmın) tümü Rabbimizdendir.”
    derler. Bunları ancak temiz akıl sahipleri düşünür ve
    anlarlar.”.136
    Muhkem, açık olup mânâsının anlaşılması için bir başka şeye
    ihtiyaç göstermeyen, kendi başına kolayca anlaşılabilen âyetlerdir.
    Müteşâbih ise, mânâsı kapalı olan, doğrudan doğruya lafzından
    ne murad edildiği anlaşılmayıp başka bir âyetle tefsir edilen, birbirine
    benzer çeşitli anlamlara gelebilen âyetlerdir.
    Muhkem âyetler, farzları, emir ve nehiyleri, helal ve haramı,
    vaad ve va’di açıklayan âyetlerdir. Müteşâbih âyetler ise, bunların
    dışında birbirlerini tasdik eden âyetler ile kıssa ve darbı meselleri
    ihtivâ eden âyetlerdir.
    Şatıbî, müteşâbih unsurların Kur’an’da çok az olduğunu
    söyler ve buna delil olarak da yukarıdaki âyeti gösterir. Âyette
    geçen “onda ümmü’l kitab olan muhkem âyetler vardır.” ifadesinden,
    muhkemlerin büyük çoğunlukta olduğu sonucunu çıkarır.
    “Ümmü’l Kitab,” kitabın anası demektir; bir şeyin anası ise o
    şeyin büyük çoğunluğunu ve tamamına yakın kısmını teşkil eder.
    Ümmü, aynı zamanda asıl, esas manalarına da gelir.
    Kur’an sadece insanlar arasında meydana gelen anlaşılmazlıkları
    ortadan kaldırmak ve onların problemlerine çözüm getirmek
    için gelmiştir. Müşkil ve açık seçik olmayan bir şey, sadece yeni
    açmazlara ve şaşkınlıklara sebep olur ve asla hidâyet ve beyan
    özelliği taşımaz. Oysa ki şeriat, ancak bir beyan ve hidâyettir. Dolayısıyla
    bu da, müteşâbihin çok olmadığının bir delili olur. Öyle ki,
    eğer bizzat nass (delili), şeriatta müteşâbih unsurların bulundurduğunu
    göstermeseydi, müteşâbihlikten söz etmeye imkân bile
    olmayacaktı. Ancak, nass ile varlığı bildirilen bu müteşâbih unsurlar,
    mükellefe (sorumluya) iman ve tasdik ötesinde bir hüküm
    136] 3/Âl-i İmrân, 7
    OKUMA VE YAZMA
    - 105 -
    getirmemektedir ve bu durum gâyet açıktır.
    Muhkem: Kur’an’ın muhkem oluşu her şeyden onun korunmuşluğu
    ve tahkim kılınışı ile alakalıdır. Rabbimiz mesajını cin ve
    insan şeytanlarından hem indiriliş sürecinde hem de daha sonra
    korumuştur. Muhkemdir Kur’an. Çünkü hükümleri sağlamlaştırılmıştır;
    yerinde sökülüp atılması imkânsız
    kayalar gibidir. İlâhî
    ahkamın yerinden edilmesi, özüne müdahale edilmesi soyut ve
    somut güçlerin başarabileceği bir iş değildir.
    Rabbimiz âyetlerindeki mesajını beşerin elinde oyuncak olmaktan,
    her türlü tasavvurun meşrulaştıncı aracı olmaktan korumuştur.
    Bu nedenle Kur’an, kendi bütünlüğünde göreceliğe, hakikatin
    birbiri ile çelişen
    çoğulculuğuna elvermeyecek bir mahiyet
    taşımaktadır. Kimi kötü niyetli insanların İlâhî mesajı emellerine
    alet etme gayreti göstermeleri, Kur’an ile değil ancak ve ancak
    Kur’an’a rağmen ve onun dışında olabilir.
    Kur’an tarihi boyunca
    -ki on dört asırdır mesajın bulandırılmasına yol açan iyi ve kötü
    niyetli saptırma gayretleri vardır- görülen bu türden çabalar, İlâhî
    vahyin özüne ilişkin hiçbir tesirde bulunamamıştır.
    Tevhid mücadelesinin sapmasını önleyecek açıklıkta ilkeler
    koyan Yüce Rabbimiz, arınmak isteyenler için mesajını muhkem
    kılmıştır. Bu bağlamda Kur’an’ın tüm mesajı muhkemdir: “Elif-
    Lâm-Râ. (Bu) İlâhî bir kitaptır ki, âyetleri her şeyden bütünüyle haberdar
    olan hikmet sahibi Allah tarafından (kendi bütünlüğünde)
    muhkem kılınmış/birbiri ile izah edilerek açık ve anlaşılır kılınmış
    ve mufassalen/ayrıca birbiriyle bağlantılı olarak etraflı bir biçimde
    dile getirilmiştir.”.137 Kur’an’ın, her tür cin ve insan şeytanın
    “İslâmî mücâdeleyi saptırarak başarısını gölgeleme gayretlerini
    boşa çıkaracak evsafta oluşunu” vurgulayan diğer âyetler için bkz.
    22/Hacc, 52; İlâhî vahyin göreceliğe elvermeyecek açıklıkta oluşunu
    vurgulayan âyet için bkz. 47/Muhammed, 20.
    Müteşâbih: ‘Ş-b-h’ kök harflerinden türeyen bir ismi fail olan
    müteşâbih; kısaca
    aralarında tenakuz ve çelişki olmayan şeylerin
    bir biri ile benzeşen
    karakterde olması demektir. Kur’an’ın bütün
    sûrelerinde yer alan âyetleri mesajın özü itibariyle birbirine benzer;
    aralarında her hangi bir çelişki, uyumsuzluk yoktur. İlâhî vahiy,
    farklı konular üzerinden,
    farklı sahnelerde mesajını dillendirmiş
    olsa da tüm âyetleri arasında açık ve anlaşılır bir denkliği esas almıştır.
    Bu nedenle tüm âyetler -muhkemler de dahil- müteşâbihtir.
    Müteşâbihin kapalı, muhkemin
    kapalı manalar ihtivâ ettiği önyargısı
    doğru değildir. Eğer müteşâbihler, mânâsı kapalı âyetlerden
    137] 11/Hûd, 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    müteşekkil olsaydı, “tüyleri diken diken eden, kalpleri yatıştıran
    duyarlılığa” nasıl yol açacaktı?
    “Allah sözlerin en güzelini, müteşâbihen/birbiri ile uyumlu,
    kendi içinde tutarlı, her türlü ifadesini çeşitli çeşitli biçimlerde tekrarlayan
    bir İlâhî kelâm şeklinde indirir. Rablerinden korkanların
    ondan tüyleri ürperir; (fakat) sonunda Allah’ın rahmetini hatırlayınca
    kalpleri ve tenleri yumuşar, sakinleşir.” 138
    Kur’an’ın mesajı itibariyle kendi bütünlüğü içinde ihtilafsız
    -tertîl ve tertip esasına göre- tutarlı,
    mesajı birbiri ile uyumlu ve
    çelişkisiz bir kitap oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 4/
    Nisâ, 82 (İhtilafsız); 25/Furkan, 32 (Tertîlen/tertipli; tutarlı bir bütün
    oluşturacak şekilde);
    10/Yûnus, 37; 18/Kehf, 1; 32/Secde, 2; 39/
    Zümer, 28; 98/Beyyine, 3 (Suhufun mutahhara/arı-duru, kirlilik
    bulaşmmamış); 80/Abese, 11-16 (mutahhar/arı-duru, kirlilik bulaşmamış).
    Müteşâbihin Te’vîli: Te’vil; bir şeyin gerçekleşme zamanı, âhiri,
    nihai anlamı demektir.
    Tefsirde yorum anlamına gelen bu kelime
    Kur’an-ı Kerim’de terim
    olarak müteşâbihle ilişkilendirilmiştir. 3/
    Âl-i İmrân sûresi, 7. âyete göre, “müteşâbihin te’vilini/nihai anlamını
    Allah’tan başkası” bilemez. Müteşâbihin terim anlamını
    izah ve te’vili bu bütünlük içinde
    kavramaya çalışmadan önce
    âyeti okuyalım: “... İlâhî kelâmın özü (temeli) olan mukemler/açık
    ve kesin hükümlü
    mesajlar ile müteşâbihleri/benzetmeler içeren
    mesajlardan oluşan bu İlâhî kelâmı sana bahşeden O’dur. Fitne
    çıkarmak/kalpleri
    hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları
    karıştıracak şeyler
    bulmak için ona (keyfî) anlamlar yüklemek için
    müteşâbihleri gündeme getirirler. Oysa onların te’vül’ni Allah’tan
    başkası bilemez.
    Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: ‘Biz
    ona inanırız tümü (muhkemler de müteşâbihler de) Rabbimizin
    katındandır. Derin
    kavrayış sahipleri dışında kimse bundan düşünüp
    öğüt almaz.” 139
    Bu âyette müteşâbih, gaybın/görünmez alemin bilgisinin insan
    zihnine kavratılması için yüksek teşbihlerle izah edilmesi bağlamında
    geçmektedir. Müteşâbihin ilk bakışta öne çıkan; “benzeşmek,
    birbirine
    uyumlu olmak” mânâsı, kavramsal bir mahiyet
    kazanarak genişlemiştir.
    Böylece müteşâbihin terim anlamı şöyle
    bir mahiyet kazanmış
    olmaktadır:
    Müteşâbih; Yüce Allah’ın sınırlı kavrama yeteneğine
    sahip olan
    138] 39/Zümer, 23
    139] 3/Âl-i İmrân, 7
    OKUMA VE YAZMA
    - 107 -
    insanoğluna, görünmez âlemin bilgisini yüksek teşbihlerle
    beyan
    ettiği âyetlerdir. Eğitimde de kullanılan “bilinenden bilinmeyene,
    somuttan soyuta” yöntemi insanoğlunun sınırlı kavrama yeteneğini
    harekete geçirmek için neredeyse tek yoldur. Yani Allah’ın
    zatını tanıtan sıfatları, cennet, cehennem, melekler v.b. konular
    ancak teşbihlerle -müteşâbih olarak- beyan edilebilirdi. Gayb âleminin
    başka türlü de -mesela, soyuttan somuta, bilinmeyenden
    bilinene
    doğru- açıklanması, tanıtılması idrâk alanı sınırlı beşeri
    noksanlıklar
    taşıyan insanlara izah edilmesi mümkün de değildir.
    Tanımdan da anlaşılacağı gibi, kapalılık müteşâbih âyetlerin
    Kur’ân’î lafızlarında değil, yüksek benzetmelerle insan zihinine
    yaklaştırılmak
    istenen konuların sınırları aşan boyutundadır. Bir
    örnekle izah edecek olursak; cennet Rabbimizin teşbihlerle biz
    mü’minlere anlattığı akidevî bir konu olup, çok sayıda âyette ondan
    söz edilmiştir.
    Bu söz edişler müteşâbih/benzetmeli bir mahiyet
    taşımakta ve bizim
    kalplerimizde İlâhî kelâmın murad ettiği
    kadarı ile sınırlı bir inanç oluşturmaktadır. Öte yandan Ahiret hayatında
    bir mutluluk yurdu olarak mü’minlere va’dedilen cennetin
    bilgisi Kur’an’da anılanlarla
    sınırlı değildir. Fakat insan olarak
    dünyada kavrayabileceklerimiz
    de bize anlatılanlarla sınırlıdır.
    Şimdi bu durumda bize anlatılanların ardına düşmek boşuna
    bir çaba olmaktadır. İşte gözün kulağın ve kalbin sorumlu olduğu
    bu boş çaba içerisine düşenler müteşâbih’in te’vilini araştırmaya
    kalkmakla
    suçlanmaktadırlar. Müteşâbih’in te’vilinin peşine düşenlerin
    ise, “halis niyet taşımayan fitneciler” olduğu beyan edilmiştir.
    C- Amacına Uygun Olarak Okumalıyız
    İlâhî mesajın temel amcacı, “muttakileri hidâyete erdirmek”tir.
    Rabbani bir tebyin olan Kur’an, kalbini hak söz ile arınmaya açık
    tutan
    ve kendine alçak gönüllü olmayı ahlâk edinen kimseler için
    hidâyet kaynağıdır. Yoksa O, her insanın sadrına şifa verecek değildir.
    Bu nedenle Kur’an’ı her okuma ve anlama çabası hidâyetle
    sonuçlarımayabilir.
    Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
    Kur’an ile kimlerin hidâyete erebileceğini aşağıdaki birkaç
    âyetin mealinden okuyalım: “(Şu) söylenen her sözü (dikkatle)
    dinleyen ve onların en güzeline
    uyan (kullarım)a (müjdeler vardır,
    çünkü) onlar Allah’ın hidâyetine mazhar olmuşlardır ve onlar gerçekten)
    akıl iz’an sahipleridir.” 140
    140] 39/Zümer, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    “Kur’an insanoğluna bir rehber (hüden), bu rehberliğin apaçık
    bir delili (beyyine) ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü
    (furkan) olarak (ilk defa) bu Ramazan Ayı’nda indirilmiştir...”.141
    Kur’an’ın bir hidâyet kitabı olduğunu ve “ancak takvâ sahipleri
    için rehber olabileceği” ısrarla vurgulayan çok sayıda âyet vardır,
    bunlardan bazıları için bkz. 2/Bakara, 1 -3; 3/Âl-i İmran, 101; 6/
    En’âm, 104; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 107; 16/Nahl, 104; 17/İsrâ, 9;
    45/Câsiye, 29-30 vd.
    Kur’an’ın temel amacı, insanları hidâyete sevk etmektir. Bu
    nedenle
    onun bir hidâyet kitabı olduğunu unutarak okumak, insanı
    yanıltıcı
    sonuçların handikaplarına düşürecektir. Mesela, onu
    bilimsel gelişmeler hakkında bilgi vermek zorunluluğu ile karşı
    karşıya bırakmak,
    Kur’an’ın hidâyet kitabı olduğunu unutmak demektir.
    Geçmişte
    bu tür bir yanılgı ile Kur’an’a yaklaşanlar, dünyanın
    düz olduğunu ve dönmediğini İlâhî kelâma onaylatmak gibi
    bir handikapa düşmekten
    kendilerini kurtaramamışlardır.
    Tefsir’deki yetkinliğinden kuşku duymadığımız Fahruddin
    Razi, 27/Neml, sûresi 61. âyette geçen “yeri sizin döşek kıldık”
    şeklindeki nimet
    vurgusunu, dönemin bilimsel anlayışını belirleyici
    kılarak tefsir edince ortaya bugün için gülünüp geçilecek bir
    yorum çıkmıştır. Razi
    döşek meselinin çağrışımlarını, yeryüzünün
    küre şeklinde olduğunu
    ama dönmediğini -sakin olduğunu- ispatlamak
    için kullanarak şöyle demiştir: “Eğer hareketli olsaydı, mutlak
    mânâda o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. Çünkü yüksekten
    atlayan bir kimsenin bu durumda yer yüzüne düşmemesi
    gerekirdi. Zira yeryüzü kayıp gitmektedir. Bu insan da boşlukta
    kalmaktadır.”.142
    “Döşek meseli” aslında Yüce Allah’ın insanoğluna nimetlerini
    hatırlatmaktan ibarettir. Bu ve benzer âyetlerin mesajının amacı
    dışında
    yorumlanması son derece yanlıştır. Şükür gerektiren bir
    çok İlâhî lutfun hatırlatıldığı diğer âyetlerin mesajı gibi bu da kendi
    gâyesi ve bütünlüğü -bağlamı- içinde tefsir edilmelidir. Bu sebeple,
    yeryüzünün beşiğe benzetildiği 43/Zuhruf sûresi, 10. âyeti
    de aynı şekilde “dünyanın
    hareketli olduğuna, döndüğüne kanıt
    olarak kullanılmamalıdır. Çünkü “bilim”in verileri her zaman için
    “yanlışlanabilir” tartışılabilir, hipotetik materyaller ihtivâ etme kabiliyetini
    haizdir. Bundan daha fazla değer vermek, Kur’an’ı ikincil
    kaynak durumuna düşürür; bilimi birincil-belirleyici, etkin kaynak
    141] 2/Bakara, 185
    142] Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb, Ankara, 1988, cilt: 2, s.
    113-114
    OKUMA VE YAZMA
    - 109 -
    mesabesine çıkarır. Ki, bu durumda
    İlâhî olanın beşeri olan tarafından
    kuşatılması, belirlenmesi durumu
    ortaya çıkar.
    Böyle bir yanılgı ile günümüzde Kur’an’ı tefsir etmeye kalkanlar
    da abesle iştigal anlamına gelecek uğraşlar içine girebilmişlerdir.
    Nasıl
    dünyanın düz oluşuna ilişkin hakim bir yargıyı,
    Kur’an’dan delillendirmeye kalkmak yanlışsa, hipotetik-zanni
    yargılar içeren ve her zaman “yanlışlanabilir” bîr mahiyet taşıyan
    kimi moda düşünce ve kanaatleri -meselâ dünyanın döndüğü ve
    yuvarlak olduğu gibi- İlâhî vahye onaylatmaya çalışmak da yanlıştır.
    Bu tür yanlışları Kur’an’ı bilimsel yorumlama kaygısı güden
    “modern
    bâtınîler” çokça yapmaktadırlar. Örneğin, cehennemin
    bir bölümü
    ve sıfatı olan “sekar”a, bilgisayar diyecek kadar modern
    bilim karşısında kompleksli hareket eden bazı yorumcuların
    düştüğü durum,
    en az dünyanın düz olduğunu söyleyenlerinki kadar
    traji-komik bir vehâmet düzeyini imlemektedir.143
    Yahut da İlâhî kelâmın amaçları arasında yer almayan “insanlığın
    aya gidebilme imkânı” hakkında Kur’an’ı konuşturmaya kalkanlar,
    zorla kendisinden bilgi devşirmeye çalışmakla nevalarını
    Yüce Allah’a onaylatmaya çalışarak aslında zanni olanla yakînî
    olanı kuşatma
    altına almak gibi abes bir görev üstlenmiş olmaktadırlar.
    Kısacası, ona olmayan anlamlar yüklemek veya gâyesi
    dışında bilgiler sağmak
    maksadı ile okumak son derece yanıltıcı
    sonuçlara yol açacaktır.
    Bu da Kur’an’ın moda bir akımın, bir
    felsefi görüşün, bir ideolojinin
    yedeği, onaylayıcısı durumuna
    indirgemek mânâsına gelecektir. İşin vehameti ve traji-komikliği
    ise, aradan zaman geçmesi ile anlaşılacaktır.
    Orta çağda Katolik
    Kilisesi’nin bu ikrah ile dayattığı, “dünyanın
    düz ve kainatın merkezi
    olduğu” inancı bugün ne kadar komik karşılanmakta ise, hipotetik/
    bilimsel bir dille ifade edilmesi gereken rnoda bir düşüncenin
    dînî bir ifade ile i’tikad haline getirilmesi gelecekte
    o kadar
    komik karşılanabilecektir.
    Her zaman yanlışlanabilir doğrular içeren bilimsel konuların
    dînî ifadeler aracılığıyla kutsanmaya çalışılması veya mü’minlerde
    varolan kompleksleri giderme gâyesi ile Kur’an’ın enstrümantal/
    araç durumuna
    düşürülmesi son derece yanlıştır. Çünkü bir hidâyet
    kitabı olan Kur’an’ın hipotetik bilgiler verme gâyesi yoktur. İlâhî
    kelâmın gâyesi;
    Allah’ın mütevazi, arınmak isteyen kullarına yol
    göstermektir.
    143] Y. N. Öztürk, Kur'an'daki İslâm, İstanbul, 1993, s. 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    Özetle, Kur’an’ın amacı; ona gönül veren mü’minler için, insanların
    etkilerine açık olan itikadı ve amelî alanları sürekli yeniden
    onarmayı öğreten hükümler va’z etmektir. Buna ek olarak
    yeryüzünde adaleti ikame
    etme görevini icra ederken karşılaşılan
    sorunlara ‘Ahiretin önceliği ilkesi’nden hareketle çözümler bulmayı
    mü’minlere öğretmektir.
    1-Allah’ın Adı ile ve Arınmak İçin Okumalıyız
    a) Besmele ile Başlamak Farzdır: Kendi yaşamının farkında
    olup, kaderini tayinde söz sahibi kılınmış
    bir varlık olan insanoğlu
    bilinçli olduğu oranda beşeri zaaflarından
    arınabilmektedir. Bu
    nedenle eylemlerini bir alışkanlık eseri değil
    de belli bir şuurla
    yapması insanların tekamülü için elzemdir. İlâhî vahyi önyargılardan
    arınarak okumak gerekir. Salt “Allah’ın adı ile” O’nun rızasını
    kazanmak maksadı ile girişilen çabalar, mesajın doğru kavranmasında
    başarılı olabilecek bir mahiyet taşımaktadır. Zaten Allah’ın
    adı ile başlamayan, İlâhî vahyin ölçüleri anlamlandırılmayan
    hiçbir
    fikri arınma ve hiçbir amel İslâmîlik vasfını hak edemez.
    Değil mi
    ki İlâhî vahiy, ilk hitabını “Yaratan Rabbînin adı ile oku!” şeklinde
    yapmıştır? Öyleyse O’nun adı ile başlama bilinci taşımayan
    hiçbir
    fehm-fıkh ve eylemlilik çabası Rabbânî rızâya ulaşamayacaktır.
    Övülmeye değer bulunan bu bilinçlilik hali, İlâhî vahyin ilk
    hitabında
    şöyle dillendirilmiştir: “Oku! insanı bir alaktan Yaratan
    Rabbinin adı ile oku! Çünkü Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” 144
    Allah’ın adı ile okumak, O’nun rızasını ve memnuniyetini
    arzulayarak
    mücadeleyi biçimlendirmek anlamına da gelmektedir.
    Bu noktada
    Kur’an okumaları eğer şer odaklarını memnun etmeyi
    amaçla” yarak yapılıyorsa, İlâhî rızadan hiçbir iz taşımayan
    sonuçların hası olmasına engel olmak mümkün olmayacaktır. Bu
    nedenle aşağıdaki âyette beyan edildiği üzere, niyetin halis olması
    gerekmektedir; Allah’ın
    adını yüceltmeyi amaçlamayan okuma
    hiçbir şekilde İlâhî vahyin
    bütüncül mesajını doğru takdir edemeyecektir:
    “Ama (hem gece hem de gündüz) Rabbinin adını an! Ve
    bütün varlığınla kendini O’na ada!” 145
    Önyargılardan arınarak, Allah’ın rızasını kazanmak için
    Kur’an’ı okumak, istiâze ile/şeytani olan her tür güç odaklarından
    İlâhî vahyin
    esenliğine sığınarak mümkündür. Hem şeytani güçleri
    hem de Rabbi memnun etme amacı taşıyan Kur’an okumaları,
    yarım gönüllü
    münafıkların işidir. Günümüzde bu tür münafıklar,
    144] 96/Alak, 1-3
    145] 73/Müzzemmil, 8
    OKUMA VE YAZMA
    - 111 -
    Kur’an’ın aslına nüfuz edemedikleri için mânâsında, meal ve tefsirinde
    reform yapma, İlâhî vahyin te’vili ile tahrif yapmaya yönelmektedirler.
    Çünkü
    onlar her işlerinde olduğu gibi vahyi te’vil
    etmede de Allah’a istiâze’de bulunmamakta, tâğutlara sığınmaktadırlar.
    Oysa sığınmaya değer tek güç Allah’tır: “Şimdi Kur’an
    okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytandan istiâze yap:
    Allah’a sığın (Eûzü-Besmele çek). Gerçekte onun İmana erişenlerin
    ve Rablerine güven bağlamış olanların üzerinde bir nüfuzu/
    etkisi
    yoktur. Onun yalnızca kendisini izlemeye istekli olanlar üzerinde
    ve bir de ona tanrısal nitelikler yakıştıranlar üzerinde etkisi
    vardır.”
    146
    Kur’an’ı Her Türlü Vesvese ve Önyargıdan Arınarak Sırf Allah
    İçin Okumak: Kur’an’ın ilk cümlesi “Oku” emriyle başlar; ancak,
    şöyle devam eder; “Yaratan Rabbinin adıyla...” 147Yani besmele
    ile... Allah adına, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun lütfu ve keremi
    ile, O’nun yardımı ve inâyetiyle, O’nun koruması ve gözetimi
    altında...
    Buna ilâveten, Kur’an okurken şeytan iğvâsı ve vesvesesinden
    Allah’a sığınmak gerekir; “Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş
    şeytandan Allah’a sığın.” 148
    Kafası ve gönlü şeytani vesveselerle dopdolu ve karmakarışık
    hale gelmiş, günahkâr, kibirli ve nefsinin esiri olmuş kimseler
    Kur’an’ın mânâlarını anlamakta güçlük çekerler, hatta anlamayazlar.
    Kalb, şeytani vesveselerden, dünyevi düşünce ve endişelerden
    kurtulduğu nisbette Kur’an’ı anlamak kolaylaşır.149
    Kur’an’a yönelirken kurtulmamız gereken tek şey, şeytani vesvese
    ve iğvâlar değildir. Kafamızdaki betonlaşmış önyargılardan
    ve kalıplaşmış sabit fikirlerinden de kurtulmak zorundayız. Bu
    tür beşerî zaafların cenderesinden kurtulup en azından özgür bir
    kafa ile Kur’an’a yaklaşma arzusu taşımadan, onu okuyup anlamayı
    amaçlayan bir gönül hazırlığı yapmadan bir kitabın kendine
    özgü engin ve parlak niteliklerini kavramak mümkün olmaz.
    2) Tâğutları İnkâr Ederek Okumalıyız
    “Günümüzde birtakım çevrelerin sistemlerin düzenlerin onayını
    alabilmek için veya zâlimlerden “aferin” alabilmek için, ya
    da özgüvenden
    yoksun kompleksli kişiliğini doyurmada dünyayı
    146] 16/Nahl, 98-100
    147] 96/Alak,1
    148] 16/Nahl, 98
    149] İhya, 1/807
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    ahirete tercih
    eden bir ahlâkı tercih ettiği için Kur’an’ı yorumlamaya
    kalkan Samiriler vardır. Böyle kimselerin Kur’an’ı doğru
    anlama ve doğru tebliğ etmeleri mümkün değildir. Çünkü Onlar
    Kur’an’ı Allah’ın adı ile değil tâğutun adı ile okumakta, yorumlamakta,
    hatta tefsirleri ile tahrif etmeye kalkmaktadırlar.
    Tâğuttan yardım dilemek için, zâlimlerin rızasını elde etmek
    için Kur’an’a yapılan tüm müracaatlar telafisi imkânsız yanlışlara
    yol açacak, İlâhî mesajın bir kısmının ya neshi/hükmünün ortadan
    kaldırılmak
    istenmesi ile ya da müstekbirlerin hatırı için tahrif
    edilmesi sonuçlanacaktır. İslâmî bir dâva, tâğutlardan müdâhane/
    yağcılık ve ilkesizlik yaparak onların gönüllerini alma anlamına
    gelecek hiçbir yardım almamalı, İlâhî mesajı da onların gözlüğü
    ile okuyup yorumlamaya
    kalkmamalıdır. “Saray uleması” diye
    geçmişte ünlenen Samiri kılıklı bir takım “dîn!” uzmanlarının
    Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu İslâm’ı zâlimlerin hizmetlerine
    sunabilmek için çeşitli çabalar
    içerisinde oldukları tarih boyunca
    vaki olmuştur. Böyle kimselerin
    varlığı fitne/sınama vesilesi olarak,
    Kıyamet’e kadar da devam edecektir.
    Furkanın/doğru ile yanlışı ayırdetmenin ölçülerini lütfeden
    İlâhî kelâm, zâlimlerin yanlışlarını onaylama, fasıkların günahlarına
    fetva çıkarma aracına indirgendiğinde tabii ki, sonuçta Kur’an
    anlaşılamayacaktır. Çünkü Kur’an, sadece kalplerini arınmaya açık
    tutan, mütevazi, Rablerine karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler
    için bir hidâyet
    kaynağıdır. Muttakiler için Kur’an’ın genel
    mesajı Arapça bilmeseler de meal, tefsir okumasalar da, ilkesel
    ve amelî yol göstericiliğe
    İlâhî rızayı kazanmaya elverecek açıklıktadır.
    Çünkü yeryüzünde
    her zaman İslâm’ı yaşayan sünnet ile
    hayatına hakim kılmış bir zümre mutlaka var olmuş, Kıyamet’e
    kadar da var olmaya devam edecektir.
    Tâğutu inkâr etmeden iman etmek nasıl mümkün değilse,
    tâğut adına Kur’an’a başvurmak da fehm-fıkh çabalarında istenmeyen
    neticelerin
    hasıl olmasına yol açacaktır. Aslında Kur’an, bütün
    boyutları
    ile açık ve anlaşılır bir mahiyet taşımaktadır. Fakat
    asıl sorun, müstağnilerin,
    müstekbirlerin, zâlimlerin kısaca arınmak
    değil saptırmak için pazarlıklı bir şekilde Kur’an’ın açacağı
    kapıların önünde bekleşen
    kötü niyetli kimselerden ve onlara
    içerden izinsiz yardım yapmaya
    kalkan işbirlikçilerin “Allah’ın adı
    ile” olmayan çabalarından kaynaklanmaktadır.
    Tâğutların râzı olduğu bir mücadele nasıl İslâmîlik vasıflarından
    uzak ise, İlâhî rızayı elde etmede bulanık niyetler taşıyan her okuma
    da Kur’an’ı yanlış anlamaktan, yanlış yerlerde araçlaştırmaktan
    OKUMA VE YAZMA
    - 113 -
    asla kurtulamayacaktır. Rabbimiz çok sayıda âyette bu tehlikeye
    dikkat çekerek loyalist/bağımlı, yamalıkçı, eklemlemeci, entegrist
    kişilerin muhtemel saptırmalarına karşı bizleri uyarmakta, mücadelenin
    ‘ tagutu inkâr”la başlaması gerektiğini beyan etmektedir:
    “O halde tâğuta/şeytani güç ve düzenlere (uymayı) reddedenler ve
    Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede/
    urvetü’l-vüskaya tutunmuşlardır. Zira Allah her şeyi işitendir, her
    şeyi bilendir.” 150
    Burada Peygamberimizin “müstekbirlerin hatırı için mustaz’afların
    kalbini kırmakla sonuçlanabilecek eğilimleri”nin eleştirildiği
    80/Abese
    Sûresi âyetleri hatırlanmalıdır. Eğer bu eğilime
    Rabbani izin çıkmış
    olsaydı, İslâmi mücadele ana caddesinden, asıl
    ekseninden sapabilecekti.
    Öte yandan bundan daha kötüsü İlâhî
    vahyin sağladığı olanakları
    zâlimlerle ilişkilerde, heba etmek de
    mümkündür.
    Bu sebeple Kur’an’ın mesajının gönüllerde meydana getirdiği
    kazanımların yok olmasına yol açabilecek, haksızlığı körükleyici,
    sömürüye
    çanak tutucu, zulmü meşrulaştırıcı tutumlardan kaçınmak
    şarttır.
    Aksi takdirde Rabbani mesaj, “mücadelede kazanılanın
    masada kaybedilmesi” mânâsına gelebilecek ilişki biçimlerinin
    meşrulaştırıcı aracı durumuna düşürülmüş olacaktır. Ki bu tür anlama
    ve yorumlama
    şekilleri ile, İlâhî mesajın doğru kavranması/
    fıkhedilmesi imkânsızdır.
    Kur’an ile olan ilişkide niyetin sonucu
    nasıl da belirlediğini aşağıdaki âyetleri mealinden okuyalım: “Ve
    (gerçeği anlamamalarından ötürü onlara) Kur’an okunduğu zamanlar
    seninle Ahiret’e inanmayacaklar arasına görünmeyen bir
    perde çekeriz. Ve kalplerine, kalplerine onu kavramalarına engel
    olacak bir örtü koyarız ve kulaklarına da bir tıkaç. Ve bu yüzden
    Kur’an okunurken ne zaman Rablerinden tek ilâh olarak söz etsen
    nefretle sırtlarını dönüp giderler. Seni dinledikleri zaman, Biz onların
    aslında neye kulak kesildiklerini ve kendi aralarında görüştükleri
    zaman, bu zâlimlerin (birbirlerine): ‘(Eğer Muhammed’e
    uyarsanız), düpedüz büyülenmiş bir adama uymuş olacaksınız.’
    dediklerini
    çok iyi biliyoruz.” 151
    3) Müdâhanesiz Okumalıyız
    Tâğutlarla ilişkiyi belirleyen bir diğer ilke de, “müdâhane etmemektir.
    Müdâhane; şer güçlerin ilgisini, sevgi ve hoşnutluğunu
    elde etmek için yağcılık yaparak ilkesiz davranmaktır. Bu ilkesizlik
    hali ile yapılan Kur’an okumaları, “Allah’ın adaleti ikame etme
    150] 2/Bakara, 256
    151] 17/İsrâ, 45-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    emri”ne hizmet edeceğine, bir kısım âyetlerin içinin boşaltılmasına,
    bir kısmının tahrifine ve neshine/hükmünün ortadan kaldırılmasına
    yol açabilecek tehlikeleri özünde barındırmaktadır.
    Bize göre Kur’an’ın kimi konularını kimileri ile rekabete sokmak,
    birbirleri ile üstünlük yarısına sokmak müdâhanedir. Fariza
    veya tavsiye içeren âyetleri birbirleri içerisinde kıymetlendirme
    hiyerarşisine tabi tutmak,
    anlatım kolaylığından çok etkisiz kılma
    çabasından başka bir şey değildir. Mesela, ilim öğrenmek de, tesettürü
    başörtüsü ile taçlandırmak da gereklidir. Fakat bunların
    birinin diğerinden daha üstün ve öncelikli olduğunu iddia etmek
    gayba taş atmaktır. Çünkü hagisinin Allah katında
    diğerinden
    daha öncelikli olduğunu O’ndan başkası bilemez.
    Aynı şekilde Allah’ın bazı âyetlerinin “yasama ruhu, fiilî yasama
    ayırımları ile, devir değişti” türünden bahanelerle neshine yol
    açabilecek
    tutumlar içerisine girmek, Kur’an’ı Allah’ın adı ile değil,
    tâğutun adı ile okumaktan ileri gelmektedir. Ki, bu tutum Kitab’ı
    ikincil kaynak durumuna düşürmekte, seküler aklı birincil kaynak
    durumuna
    yükseltmektedir. İlkeyi değil, icâbât-ı vakt-i hal’i (reel
    politiği veya
    mevcut durumun geçici, dönemsel şartlarını) kutsallaştıran,
    müstekbirlerin hatırı için mustazafların gönlünü kırmaya
    yol açan bu tür tutumlar, Kur’an mesajının yanlış anlaşılmasına ve
    yanlış yaşanmasına
    yol açacaktır. Aşağıdaki âyetler zâlimlerle olan
    ilişkilerde Kur’an talebelerinin takınması gereken onurlu tutuma
    dair Rabbani buyrukları
    özetlemektedir. Bu tür saptırıcılara karşı
    nasıl uyarıldığımızı ve tehlikelerin her zaman varolacağını, Peygamberimizin
    şahsında dile getiren İlâhî vahyin mesajından okuyalım:
    “Gerçek şu ki, yalnız senin Rabbin, kimin kendi yolundan
    saptığını
    blîlir ve yalnız O’dur, kimin doğru yolda olduğunu bilen.
    O halde kâfirlerin arzu ve özlemlerine uyma. Onlar senin (kendilerine
    müdâhane yapmanı/yağcılık yapacak derecede yumuşak davranmanı
    isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar. Ayrıca
    yemin edip duran alçağa uyma, yahut iğrenç dedikodular yapan
    iftiracıya, yahut iyiliğe mani olana, (yahut) günahkar zorbaya, yahut
    ihtiraslarına esir olmuş zâlime ve bütün bunların ötesinde (insanlara)
    hiçbir faydası dokunmayana.” 152
    4- Arınmak İsteyenlere Öncelik Vererek Okumalıyız
    “İçlerinden seni dinleyenler vardır. Biz onların kalpleri üzerine
    anlamamaları için örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Her
    mucizeyi görseler de ona yine inanmazlar. Seninle tartışmak için
    152] 68/Kalem, 7-13
    OKUMA VE YAZMA
    - 115 -
    sana geldiklerinde o Kâfirler derler ki; bu öncekilerin masallarından
    başka bir şey değildir.” 153
    Arınmak gibi
    hiçbir niyet taşımayan -üstüne üstlük mücadeleyi
    ekseninden saptırmaya
    çalışan- müstekbirleri kale alan bir yorumlama
    yöntemi, İlâhî vahyin neshi ve tahrifi ile, İslâm dâvâsının yolundan
    sapması ile sonuçlanabilecektir. Çünkü kendilerini arınmaya
    muhtaç hissetmeyen,
    gurur ve kibir küpü bir kalp ile Kur’an’ın
    açacağı kapıların önüne
    gelen bu kimseler, aslında gereğince
    iman etmek için değil, saptırmak
    için gelmişlerdir. Mü’minlerin bu
    kimselerin kalıplarına ve dış görüntülerine aldanarak atacakları
    her adım, İslâm dâvâsının sapmasına ve Kur’an’ın temiz gönüllere
    gidecek mesajının tarihte ve günümüzde
    zâlimlerin hoşuna gidecek
    şekilde İlâhî mesajının önünün tıkanmasına
    yol açacaktır.
    Tarihte İlâhî vahyi tâğutların istekleri, şirk kültürlerinin etkisi
    ile yorumlayan
    işbirlikçi Sâmirî’lerin örnekleri çoktur. Geçmiş vahiyler
    bu şekilde
    asıl amacından, mihverinden sapmış ve onların
    şahitlikle görevli ümmetleri geçici olanın büyüsüne kapılarak saf,
    an, duru olan Rabbani
    mesajı bu nedenle bulandırarak sonraki
    nesillere aktarmışlardır. Bu duruma en iyi örnek, Yahudiler ve
    Hristiyanlardır. Hristiyanlar Yunan pagan kültürü ile zihinleri talan
    edilmiş ve Roma uygarlığının hakim putperest paradigmasının
    etkisi altında yaşayan geniş kitlelerin cazibe merkezi olabilmek
    için onların yanlışlarını önce sineye çekmişlerdir. Daha
    sonra da
    sineye çektikleri şirk tezahürlerini İsa Peygamberin şahsında
    yeniden
    üretmiş, yeniden canlandırmışlardır. Aynı şekilde benzer bir
    yanlışı da kapitalistleşme sürecinde yapmışlardır. Sanayi devrimi
    ile birlikte
    başlayan, 1789 Fransız Devrimi ile perçinlenen süreçte,
    “sınırsız maddî olanaklar elde etme, sonsuz büyüme amacı ile hareket
    eden” talancı liberal dünya görüşü, her tür mistik tasavvuru
    önünde engel
    olarak görmüştür.
    Halen de içinde yaşadığımız bu dönemin miladı olan Fransız
    Devrimi’nin laik-seküler idealleri ile Hristiyanlığın hayata çekidüzen
    vermeyi
    amaçlayan nasslarına sokağa çıkma yasağı konulmuştur;
    dini bir çok görüntü vicdanlara ve mabedlere hapsedilmiştir.
    Tabii ki Hristiyanlığın seküler politikaların emrine verilme süreci
    başlamamıştır. Maalesef Yunan pagan kültürünün şirk unsurlarını,
    M.S. 325 yılında başlayan konsiller zinciri ile, gerçek dinin tahrifinde
    kullanmaktan çekinmeyen Katolik Kilisesi, yeni dönemde de
    liberal
    dünya görüşünün “Allah’a alan tahsis etme emeli”ne karşı
    direnememiş, sessizliğe bürünerek durumu sineye çekmiştir.
    153] 6/En’âm, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    Bireylere sınırsız
    bir hareket alanı açan, hiçbir güce karşı sorumluluk
    bilinci uyandırmayan bu dünya görüşü Birinci ve İkinci Dünya
    talan savaşlarını
    örgütlemiştir.
    Rabbimiz önyargı ile İlâhî bildirime yaklaşanlar için hakikatin
    kapılarını
    kapatmıştır. Çünkü niyetleri annmak değil, saptırmaktır.
    Öyleyse müstekbirlerin kabulünü kolaylaştırmak gâyesi ile de olsa
    İlâhî hakikat dili eğip bükerek değil, olanca çıplaklığı ve olanca
    açıklığı ile dillendirilmelidir. Çünkü kendini kendine yeterli görüp
    kibire kapılanlar, haksız yollarla elde ettikleri menfaatlerinin ve
    statülerinin sarsılacağı hiçbir hakikati
    kabule yanaşmayacaklardır.
    Eğer zâlimler, tevhid ve adaletin yegane
    teminatı olan İlâhî
    hakikatin kapılarına dayandılarsa bilinmelidir ki bu, saptırmak
    içindir desteklemek için değil. Yüce Allah ve mesajı karşısında
    takınılması gereken alçak gönüllü tutum yerine, istiğnayı ahlâk
    edinen yeryüzünün mağrur putperestleri, yaşadıkları müddetçe
    İlâhî vahyin saf kaynağını asıl mihverinden, kendi bütünlüğünde
    kopararak bozmaya çalışacaklardır. İsrâ Sûresi’nden konu ile ilgili
    ufkumuzu açan uyarıcı bir kaç âyet okuyalım: “(Ey Muhammedi)
    onlar (yolunu şaşırmış kimseler), Bizim adımıza,
    vahyettiğimizden
    başka bir şey ortaya atasın diye, seni ayartarak vahyettiğimiz
    gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmaktalar, öyle
    ki, bunu başarabilselerdi,
    seni kendilerine hemen dost edinirlerdi.
    Eğer sen(in
    imanını) berkitmemiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim
    gösterecektin. O zaman sana hayatta da, ölümünden sonra da kat
    kat (azap) tattırırdık ve Bize karşı sana yardım edecek kimseyi de
    bulamazdın!”.154 Rasûlullah’ın Müstekbirler’in saptırma amacıyla
    tezgâhladıkları oyunlara karşı Rabbimiz’den tarafından korunduğu,
    birçok âyette tekrar edilmiştir.155
    İlâhî vahyin ebedi mutluluğun anahtarlarını veren hatırlatma
    ve öğütlerinden, sadece arınmak isteyenlerin bir nasibi vardır.
    Yoksa kötü niyetle Kur’an’ın mesajına yaklaşanların ondan bir
    hayır elde etmeleri mümkün değildir. Öyleyse tâğutların rızasını
    elde etmek amacı ile Kur’an’ı emellerine alet eden okumalardan
    dolayı, Allah’ın adı ile, annmak için vahye gönül veren biz
    mü’minler moralimizi bozmamalıyız.
    Çünkü aşağıdaki âyetler,
    Peygamberimizi bile kuşatacak kadar amellerini süsleyen bu tür
    saptırıcıların her zaman bulunacağını
    beyan etmektedir: “İstiğnâ
    edene/kendini kendine yeterli görüp Allah’a muhtaç olduğunu
    154] 17/İsrâ, 73-75
    155] bkz. 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 150; 10/Yûnus, 93; 13/
    Ra’d, 37; 18/Kehf, 27-28; 28/Kasas, 49-50, 87; 42/Şûrâ, 24; 68/Kalem, 8-10;
    69/Hakka, 44-48.
    OKUMA VE YAZMA
    - 117 -
    itiraf edecek tevazuya sahip olmayanlarla gelince, sen bütün
    ilgiyi
    ona gösterdin. Halbuki, onun arınmaktan geri kalmasından
    sen sorumlu değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve (Allah
    ) korkusu ile (yaklaşanı) sen görmezden geldin! Elbette bu (mesaj)
    lar yalnızca birer hatırlatma ve öğütten ibarettir. Kim istekliyse
    O’nu hatırlayıp öğüt alabilir.” 156
    Sözün özü, Kur’an mağrur ve iflah olmaz müstekbirleri değil,
    mustad’aflan kollayan bir bilinçle okunmalıdır. Geçmiş yüzyıllardaki
    ve günümüzdeki örneklerini incelediğimizde görüleceği üzere,
    “yeryüzündeki
    küçük dağları ben yarattım edası” ile dolaşan
    kibir müptelası zâlimleri celbetmek için, Kur’an’ın mesajında her
    hangi bir oynama yapmak doğru değildir. Aksine Kur’an’ı okurken
    ve hayata müdâhil kılarken, mustazafları kollayan bir tebliğ
    usûlü takip
    etmeliyiz.
    İlâhî vahyin korunmuş kaynağı olan Kur’an’ı kolaylaştırmak,
    inceltmek
    adına yapılan yumuşatma çabaları terk edilmelidir. İlkeyi
    yumuşatmak
    yerine da’vet’te “ruveydâ/yavaş yavaş, planlı bir
    şekilde, sevgi ile düşmanın kalbini feîh etme ilkesi”ni hatırlayıp
    işletmek daha
    doğru bir tutumdur.
    Tâğut olduğu basiretli her mü’mince hemen takdir edilebilecek
    güçlerin rızasını elde etmek için Kur’an okumak, her sûrenin
    başında
    yer alan “besmele ilkesi”ne aykırıdır. Ki bu ilke birincil derecede
    önemli olup, besmelesiz Kur’an okumak hem şeklen hem
    de öz itibariyle
    haramdır.
    D- Sürekli Olarak Okumalıyız
    İnsanoğlu unutkan bir varlık olduğu için sürekli hatırlamaya
    muhtaçtır.
    Bu nedenle, İlâhî vahyin insan benliğinde amaçlanan
    tesiri uyandırabilmesi için, onunla sürekli hemhal olunmalıdır. İnsanlara
    asli görevlerini, varoluş gâyelerini hatırlatan Kur’an sürekli
    okunmalı,
    başucu kitabı yapılmalıdır ki, amaç hasıl olabilsin.
    Yoksa ikinci dereceden
    bir kaynakmış gibi, arada sırada başvurulan
    bir kitap durumuna
    düşürülmesi mü’minler için olacak şey değildir.
    Çünkü Kur’an öncelikle müslimler, sonra da bütün insanlık
    için müzekkirdir/İlâhî bir hatırlatmadır.
    Sürekli okumanın bir hikmete binaen olması da şarttır. Yoksa
    bilinçsiz
    bir şekilde öylesine okumak, her hangi bir faydaya haiz
    olmaktan
    uzaktır. Bu nedenle İlâhî kelâmı, Rabbimizle iletişim
    kurmanın,
    O’nun buyruklarını öğrenmenin en sağlam en sahih
    156] 80/Abese, 5-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    yolu olduğu
    için tüm yaşamımızı kuşatacak şekilde okumalıyız. Bu
    iletişimin amacı, “salt malumat edinmek için değil, bir derin bilinç,
    bir yerleşik
    inanç ve dünya üzerine ondan kaynaklanan ahiret
    ekinleri ekmek”
    için olmalıdır.
    1- Kur’an Tezkire’dir
    “Gerçek şu ki; bu (Kur’an) muttakiler için bir tezkiredir.”.157
    Bu âyette de beyan edildiği üzere, biz muttakiler kalplerimizi
    Allah’ın arındırmasına açık tutup, O’na karşı sorumluluk bilinci taşımanın
    bir gereği olarak, şer odakları ile mücadele için savunma
    ve taarruz yöntemlerini öğrenmek için Kur’an’i sürekli okumalıyız.
    Çünkü İlâhî Kelâm, Allah’ın özellikle gayba iman eden muttaki
    kullarına
    öğüt vermek, asli görevlerini hatırlatmak için gönderilmiş
    bir zikir kaynağıdır. Gayba iman etmeyen kâfirlerin ondan
    okumak sûretiyle amaçlanan verimliliği alması, mümkün değildir.
    Kur’an’ın bir tezkire/Rabbani buyrukları hatırlatma elçisi oluşunu
    vurgulayan diğer âyetler için bkz. 20/Tâhâ, 3; 69/Hakka, 48; 74/
    Müddessir, 49; 76/İnsan, 29; 80/Abese, 11.
    2- Kur’an Zikrullahtır
    Kur’an Allah’ın hatırlanması, hatırlatılması için bir bilinçlenme,
    bir arınma ve arındırma kaynağıdır. Şan ve şeref anlamına da
    gelen zikr, her şeyden önce Rabbimizin gönüllerimize şifa verecek
    olan öğütlerini hatırlatan bir elçiliktir. Kalpler ancak ve ancak bu
    zikir ile tatmin olur, dinginleşir, huzura erer, doyuma erişir. “Onlar
    ki, imana ermişler ve Allah’ı zikir ile kalpleri huzur ve doyum bulmuştur.
    Çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah’ı
    anarak
    huzura erişir.” 158
    Kur’an, rahman ve rahim olan Allah’ın öğüt ve uyarıları ile
    doludur.
    Bu öğütlere tabî olanlar, kendisi ile dünyâ ve Ahiret’te
    şereflenir,
    onurlanır, vesveseci cin şeytanlarının süsledikleri günahlara
    ve zikri örtbas etmek isteyen velveleci insan şeytanlarına
    karşı karşı direnme
    gücü bulur.
    “... Onlar Rahman’ın zikrini/insanlara asli sorumluluklarını hatırlatan
    uyarılarını ört bas ederler; gizleyip saklarlar.”.159 “... Unutmayın
    ki o (Kur’an) bütün insanlığa bir zikirden/asli sorumlulukları
    hatırlatıcı öğütlerden ibârettir.”.160 Kur’an’ın zikrullah oluşunu
    vurgulayan diğer âyetler için bkz. 7/A’râf, 2; 12/Yûsuf, 104; 15/Hicr,
    157] 60/Haakka, 48
    158] 13/Ra’d, 28
    159] 21/Enbiyâ, 36
    160] 6/En’âm, 90
    OKUMA VE YAZMA
    - 119 -
    9, 16; 16/Nahl, 44; 19/Meryem, 97; 20/Tâhâ, 99; 21/Enbiyâ, 10; 25/
    Furkan, 29; 29/Ankebût, 51; 36/Yâsin, 11, 69; 38/Sâd, 1, 8, 49, 87;
    41/Fussilet, 41; 68/Kalem, 51-52; 81/Tekvîr, 27.
    E- Gâyeli Okumalıyız
    1- Hikmetlerini Tefekkür Ederek Okumak
    Kur’an’ı öylesine, her hangi bir kitabı okuyor gibi okumak
    amaçlanan
    verimin kazanılmasını imkânsız hale getirecektir. Çok
    sayıda âyet sonunda Rabbimiz “Neden tefekkür, tedebbür, tezekkür
    etmiyorsunuz?”
    buyurarak, gâyeli okuyuşa dikkatlerimizi çekmektedir.
    Bu sebeple Kur’an’ı tezekkür için, Rabbimize, kendimize ve
    çevremize
    karşı sorumluluklarımızı hatırlamak için, tedebbür için;
    işin inceliğini kavramak, iyiden iyiye düşünmek, bazı şeylerin kıyas
    ile sonucunu önceden kestirecek basiret ölçüleri edinmek maksadı
    ile okumalıyız.
    Hakikatin kaynağının Kur’an olduğunu takdir edecek olanlar,
    sadece
    ulu’1-elbâb/akıl sahipleridir: “Bu (Kur’an) bütün insanlığa
    bir mesajdır. Öyleyse artık onunla uyarı bulsunlar ve bilsinler ki,
    tek ilâh O’dur; ve ulu’l-elbâb/sağduyu sahipleri de bunu akıllarında
    tutsunlar.”
    161
    Kâinat âyetleri ile Kur’an arasında irtibat kurmak için okumalıyız.
    İkisini birbirine kırdırmak için yoğun çaba sarfeden bilimi
    seküler ideolojilerine alet eden tabiat bilimcileri kevnî âyetler ile
    İlâhî vahyin hakikatlerini kapıştırmak için bıkmadan usanmadan
    çalışmaktadırlar. Biz İbrahim (a) gibi kevnî olan ile vahyî olanı
    dengeli bir şekilde okumayı
    becerecek bir basirete sahip olmalıyız.
    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında
    Allah’ı anar (ve ) göklerin ve yerin yaratılışları üzerinde tefekkür
    ederler/iyice inceden inceye düşünürler. (Ve şöyle derler):
    ‘Ey Rabbimiz! Sen bunlan(ın hiç birini) anlamsız amaçsız yaratmadın.
    Sen yücelikte sınırsızsın, sübhansın. Bizi ateşin azabından
    koru!” 162
    Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Yüzeysel okuyanlar Kur’an’dan
    gerekli
    faydayı sağlayamazlar. Kafa yormadan, derin bir kavrayışı
    amaçlamadan, işin inceliğine vakıf olma gâyesinden uzak olarak
    okumak, İlâhî vahyin mesajını doğru anlamayı engelleyecek
    olumsuz tutumlar olarak anılabilir.
    161] 14/İbrâhim, 52
    162] 3/Âl-i İmran, 191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    Aşağıdaki âyetlerde beyan edildiği üzere, Kur’an’ı gereğince
    anlamak,
    iyice kavramak için “derin bir tefekkürle, halis bir niyetle,
    arınmak isteyen bir kalple” İlâhî vahyin mesaj kapılarını tıklatmak
    gerekmektedir.
    “Öyleyse, onlar bu Kur’an üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa
    kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 163Gereğince idrâk etmek isteyenler
    için Kur’an’ın mesajının anlaşılması
    Rabbimiz tarafından
    kolaylaştırılmıştır; (tabii ki, sadece müddekkirler/sahiden idrâk
    etmek isteyenler için): “Bu nedenle biz bu Kur’an’ı zikr için/akılda
    kolay tutulması için, kolaylaştırdık.” 164Gereğince idrâk etmek
    isteyenler için Kur’an’ın kolaylaştırıldığı defalarca vurgulanmıştır;
    bkz. 54/Kamer, 22, 32, 40. Derin tefekkür sahipleri, Kur’an’ın
    lafzı ile mânâsı arasındaki uyumunu idrâk edebilirler; tedebbür,
    tefekkuh ve tezekkür sahipleri için mesajın çelişkisizliği, âhengi,
    icazı onun Allah’tan indirildiğine dair bir kanıttır: Bk. 4/Nisâ, 82.
    Yeryüzündeki
    ve Kâinattaki eşsiz dengelerin varlığı da tezekkür
    edilmesi/üzerinde düşünülmesi gereken
    bir konudur: 27/Neml, 62.
    2- Sorumluluklarımızı İdrâk Etmek İçin Okumak
    İlâhî vahyin mesajını okumanın temel gâyesi, hidâyete ermek,
    yani sâlih ameller işlemeye hazır bir benlik kazanmak, arınmak,
    bilgilenmek, bilinçlenmek olmalıdır. Rabbimizin öz benliklerimizde
    oluşturmayı hedeflediği gâyenin gerçekleşmesi imkânsız değildir.
    Fakat basit, yüzeysel ve sıradan bir iş de değildir. Çünkü
    Kur’an “kavlün sekiyi” dir. Yani ağır sorumluluklar yükleyen bir
    mesajın kaynağıdır: “Ey örtülere bürünen! Gece biraz ilerleyince
    kalk! Gece yarısı -gece yarısı biraz önce ya da sonra- (kalk) ve
    Tertîlen/ağır ağır (derin bir bilinç, düzenli ve gâyeli bir okuyuşla),
    duyarak-hissederek Kur’an okul Biz sana kavlen sektyli/sorumluluğu
    ağır bir mesajı tevdi edeceğiz.” 165 F- Bilinçlenmek İçin Okumalıyız
    Bilinçli bir şekilde, ibret almak için, basiretli bir gözle okumalıyız.
    Kur’an’dan ahiret gününe iman etmeyenler ders alamazlar.
    Müddessir Sûresi’ndeki Rabbani beyan’a göre, İlâhî vahy’in
    mesajının
    sadece, öte dünya gerçeğine iman edenler için “faydalı
    öğüt” niteliği vardır: “Asla onlar öte dünya(ya inanmazlar ve on)
    dan korkmazlar. Aslında
    bu (Kur’an) bir öğüttür Ve dileyen herkes
    ondan ders alabilir. Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah
    dilemedikçe ondan ders almazlar. Çünkü o (Kur’an’ı indiren Rab),
    163] 47/Muhammed, 24
    164] 54/Kamer, 17
    165] 73/Müzzemmil, 1-5
    OKUMA VE YAZMA
    - 121 -
    takvâ ve mağfiretin kaynağıdır.” 166 Kur’an’ı gereğince anlayanlar,
    iyi niyetle okuyup, bütün benlikleri ile kulak ve gönül verenlerdir.
    Kur’an gerçeği gördüğü halde kabule
    yanaşmayan, ön yargılarının
    esareti altında olup, kötü niyetli bir şekilde İlâhî vahye yaklaşanların
    hakikate karşı körlüklerini inatlaştıran bir işlev görür.
    Kur’an’a başvurma amacının, okuma niyetinin anlama-idrâk etme,
    ve gereğince kavramaya
    ilikin sonucu nasıl belirlediğine ilişkin hakikati
    dile getiren bir grup âyet için bkz. 5/Mâide, 64-68; 6/En’âm,
    25, 39; 7/A’râf, 176; 9/Tevbe, 125; 17/İsrâ, 41, 45, 46, 82; 18/Kehf,
    57; 22/Hacc, 72; 23/Mü’minûn, 63, 71; 26/Şuarâ, 200-203; 41/Fussilet,
    44; 56/Vâkıa, 79. Kur’an’dan ancak ulu’l-ebsâr/derin kavrayış
    sahipleri ders alır: 59/Haşr, 2; 69/Haakka, 50.
    Bizi Âlim Yapacak Bir Okuyuş Hedeflemeliyiz
    “Yoksa siz, gece boyunca secde ederek yahut ayakta durarak/
    kıyam ederek kendini Allah’a ibadete adayan, ahirete öncelik veren
    ve Rabbinin rahmetim dileyen kimse (ile kendinizi bir mi tutuyor)
    sunuz? De ki! Hiç bilenlerle (alimlerle) bilmeyenler (cahiller)
    bir olur mu? Ancak yalnızca akıl- izan sahipleri bunun farkındadır.”
    167
    Gece az uyumak övülmüş bir sâlih ameldir. Yüce Allah cennetini
    hak eden takvâ sahiplerin özellikleri arasında “az uyuyup çok
    ibadet ve zikirle meşgul olmayı” saymıştır: “Gecenin az bir kısmında
    uyurlardı.
    Bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek
    yalvarırlardı.”
    168
    Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetler de göstermektedir ki,
    gece
    kıyamı huşû ile Kur’an okuyup arınmak ve arındırmak için
    gereken
    bilincin kazanılmasında asla ihmal edilmemesi gereken
    olanaklar
    sunmaya namzettir.
    İnsanları birbirinden üstün kılan hasletin ne olduğunu, tabii ki
    en sarih bir şekilde Rabbimizin beyanlarından öğrenebiliriz. Gece
    kıyamının yüreklerimize katkısını unutmayalım. Çünkü, gece yapılan
    ibadet özgüven aşılar, kalbe dinginlik kazandırır. İnsan ve cin
    şeytanlarına karşı cihadımızda bilinç hazırlığı sağlar, bizi diğer
    insanlarından üstün kılar. Bu nedenle Kur’an’ı huşû ile okumak,
    İlâhî merama uygun bir şekilde mesajı kuşanmak, yerinden oynatılamaz
    bir kaya gibi kalbimize yerleştirmek için bu imkândan
    yararlanmak gerekmektedir.
    166] 74/Müddessir, 53-56
    167] 39/Zümer, 9
    168] 51/Zâriyât, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Bizzat kendi öz benliğimizden gelen kötülük çağrılarına ve
    dışımızdaki
    şer güçlerin bizi sürüklemek istedikleri cehennem
    çukurlarına
    karşı silâhlanmak, hazırlıklı olmak zorundayız. Bu hazırlığın
    yöntemlerinden
    biri de düzenli Kur’an okuyuşu ve ibadetle
    taçlandırılmış gece kıyamıdır.
    G- Huşû İle Okumalıyız
    “Onların bu elçiye indirilen (Kur’an’ı) anlamaya başladıkları zaman
    gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün, Çünkü ondaki hakikatin
    bir kısmını tanırlar, (ve) ‘Ey Rabbimiz!’ derler. Biz inanıyoruz,
    öyleyse bizi hakikate şahitlik yapanlarla birlikte tut!”.169 Kur’an’ı
    ağlayarak secdelere kapaklanacak bir duyarlılıkla okumak, övülmüştür:
    17/İsrâ, 107-109; 19/Meryem, 58; 32/Secde, 15-16).
    Kur’an’ı anlamak gözlerden yaşların boşandığı bir duyarlılığa
    yol açıyorsa, anlamlıdır. Yoksa arınmayı ve arındırmayı amaçlamayan,
    salt mekanik bir bilgilenme aracı olarak görülmesi,
    mü’minlerle müşrikler
    (müslümanlarla-şarkiyatçılar/oryantalistler)
    arasında varolması gereken farkları ortadan kaldırır; ki bu farkın
    ortadan kalkması demek,
    Kur’an’ın sıradanlaştırılması demektir.
    İlâhî olma vasfı olan bir kitap, her şeyden önce insan ile yaratıcı
    arasındaki temel ilişki biçimi olan “imtihan” araçlarını düzenler.
    Yoksa
    insanlar arasında -hele hele mü’minler arasında- bir bilgi
    yarışının müsabaka alanı olarak görülemez. Böyle bir muamele
    İlâhî vahye ihanet anlamına gelir.
    Duygu ve duyarlılık dolu bir gönülle Kur’an’ın bize açacağı
    kapılara
    dayamalıyız tüm kalbimizi. Çünkü mü’minlerin Kur’an’ı
    okudukları
    ve dinledikleri zaman takınması gereken tutum “İmanın
    kökleşmesi,
    kalplerin korku ile titremesi, ümit ile yatışması
    “dır. Enfal Sûre-si’nden bir âyet ile, bu örnek gösterilen duyarlılığa
    dikkatlerimizi yoğunlaştıralım:
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki,
    her ne zaman Allah’tan söz edilse kalpleri korku ile titrer; Ve kendilerine
    her ne zaman O’nun âyetleri ulşatırılsa inançları güçlenir,
    Rablerine tevekkül ederler/güven
    hisleri ile dolarlar.”.170
    Kur’an’ı okumak da dahil tüm eylemlerimizi Allah’a tevekkül
    ederek, sadece O’na güvenip dayanarak yapmalıyız; bu konuda
    Yusuf Peygamberin örnek gösterilen tevekkülü için bkz. 12/Yûsuf,
    85-86.
    1- Huşû ile Okumanın Vakitleri
    169] 5/Mâide, 83
    170] 8/Enfâl, 2
    OKUMA VE YAZMA
    - 123 -
    Cahiliyyenin karanlığını bir meşale gibi ışık huzmeleri saçarak
    âyetleri ile aydınlatan Rabbimiz huşû ile Kur’an okumanın övülen
    bir vakti olarak geceye dikkatlerimizi çekmektedir. Çünkü gece
    zamanın idrâkine varmamızı sağlayıcı işaretlerle doludur.
    “Rahman’ın has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vekar
    içinde yürürler ve ne zaman kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendilerine
    laf atacak olsa (sadece) ‘selâm!’ derler. Onlar ki, gecenin
    derinliklerinde
    secdeye vararak ve kıyama durarak Rablerini anarlar.”
    171 Yüreklere çöreklenmiş olan cahiliyye alışkanlıklarından
    arınmak ve gündüz yapılacak mücadeleye hazırlık için, gecenin
    uygun bir vakit
    olduğunu belirtilmiştir. Peygamberimiz gibi öncü
    mü’minlere tavsiye
    edilen gece kıyamı ile ilgili âyetlerde vurgulandığına
    göre bu vakitler,
    öz benliğimizi ve çevremizi Kur’an ile
    irşad etme eğitimi için huşû ile göreve kendini vermek için çok uygundur.
    Bu olanaktan Kur’an’ı gereğince okuyup, gündüze hazırlanmak
    için, hem fert olarak
    hem de toplu olarak yararlanmalıyız.
    Gece “Kur’an ile” Rabbimize ibadet etmek; benliğimizin kötülüğe
    çağıran vesveselelerine karşı yenilmez bir iman donanımı
    kazandıracaktır.
    Çünkü geceleyin rukular, secdeler tüyleri diken
    diken eden kalpleri yumuşatıp yatıştıran, gönülleri dinginleştiren
    bir muhteva
    kazanmaya gündüzden daha uygundur.
    Zor zamanda mücadeleyi üstlenen Peygamberimiz ve öncü
    mü’minler, gecenin üçte birini veya daha azını, bazen daha çoğunu
    kıyam
    halinde, uyanık geçiriyor, ibadet ediyor, gündüzü planlıyorlardı.
    Müzzemmil Sûresi’nden öğrendiğimize göre, gecenin bazı
    vakitlerinde
    kalkıp düzenli, planlı bir şekilde Kur’an okuyup namaz
    kılmak; gündüzün meşakkatlerine ve her taraftan saldıran
    şeytani tuzaklarına karşı, iman ettiğimiz değerlere uygun hareket
    edebilme azmini yakalayabilmek
    ve bizi bekleyen ağır sorumluluklara
    hazırlık için şarttır.
    Kur’an Okumak İçin En Uygun Zamanı Seçmek: Kur’an’ı, geneği
    gibi, duygulanarak okuyabilmek ve üzerinde yeterince düşünüp
    kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir.
    Öyle ki, göz, kulak ve dil ile kafa, gönül ve kalp arasında
    tam bir harmoni ve uyum sağlanmış olsun. Bu konstrasyonu sağlamadan
    Kur’an atmosferine girmek, onu hissetmek ve anlamak
    çok zor olacaktır.
    Bu yüzden Allah Teâlâ, Kur’an dâvetçisine “gece kıyamı” nı
    171] 25/Furkan, 63-64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    tavsiye eder ve dil ile kalp arasında sağlanması gereken uyuma
    dikkat çeker: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! Veya
    bunu artır ve ağır ağır Kur’an oku! Doğrusu biz sana (sorumluluğu)
    ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece kalkmak, (kalp ve
    uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir.
    Çükü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 172
    Görüldüğü gibi, Kur’an’ı huşû içinde okumaya, üzerinde derin
    derin düşünmeye en müsait ortamın gece vakti olduğunu yine
    Kur’an beyan ediyor. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en
    uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sakin ve riyasız bir ortamda gece
    kıyamında bulunup ibâdet etmek ve uzun uzun Kur’an okumak...
    Müzzemmil 6’da geçen “eşeddü vat’en” ibaresinin anlamı bu olmalıdır.
    “Gerçekten gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni
    oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Bu ortamda kul ile
    Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne
    söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Yine aynı âyette geçen
    “ekvamü kıylen” ifadesi de şu anlama gelir; gece vakti, Kur’an’ı
    sakin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla
    onu en iyi bir şekilde anlamaya çok uygun bir zamandır. 173Gündüz
    vakti ise, meşgalelerin çokluğu ve dikkati dağıtan, zihnî çabayı
    zayıflatan etkenlerin çeşitliliği nedeniyle okuma, anlama ve
    kavramaya pek fazla uygun bir zaman dilimi değildir.
    2- Makam-ı Mahmûda Erişmeyi Hedefleyen Bir Okuyuş
    İsra Sûresi’nde buyurulduğuna göre Teheccüd Namazı, nefsi
    tekamül
    ettirir; makam-ı mahmuda yükseltir: “Ve gecenin bir vaktinde
    kalkıp kendi isteğinle yaptığın nafile (ilave) bir eylem olarak
    teheccüd namazı kıl! Ki, böylece Rabbin seni belki makam-ı mahmuda
    (övgüye değer bir konuma) yükseltir.” 174
    Mü’miminleri makam-ı mahmuda yükseltenin gece yakarışı
    olduğunu,
    Kur’an’ın sarih beyanlarından anlamaktayız. Allah’a
    ibadeti amaçlamayan bir Kur’an kıraati asla maksada erişebilme
    kudretini kendinde bulamayacaktır. Bu sebeptendir ki, İlâhî övgüye
    mazhar olmanın
    yollarından biri olarak Kur’an’da teheccüd
    namazı önerilmiştir.
    Aynı zamanda bir Kur’an tilavetini de içeren
    teheccüd namazı, bütün mü’minler için farz değildir. Ancak peygamberler
    gibi toplumlara
    dinin şahitliğini yaparak öncü olmaya
    azmetmiş mü’minler için, “zorunluluk derecesinde” bir ibadet
    şeklidir. Çünkü sabikûnun orta yolda gidenlerden ve geriden
    172] 73/Müzzemmil, 1-7
    173] Tefhimü’l-Kur’an, 6/457
    174] 17/İsrâ, 79
    OKUMA VE YAZMA
    - 125 -
    gelenlerden her bakımdan farklarının olması gerekmektedir.
    Gece kıyamında Kur’an’ı düzenli bir şekilde gâyeli olarak okumak,
    tek başına olabileceği gibi, mü’minlerden bir grupla toplu
    olarak da yapılmalıdır. Peygamberimizin hem tek başına
    hem de
    mü’minlerle birlikte Kur’an’ı geceleyin tertîlen okuduğuna Kur’an
    şahittir: Tek başına kıraate örnek olarak bkz. 52/Tûr, 49; 73/Müzzemmil,
    18. Mü’minlerle birlikte yapılan
    kıraate örnek olarak bkz.
    73/Müzzemmil, 20.
    Böyle yüce bir gâye ile Kur’an’a gönül vererek okuyanların yâr
    ve yardımcısı Yüce Allah olacağından, İlâhî vahyin mesajını doğru
    anlamanın teminatı da sağlanmış olacaktır. Çünkü gece kıyamında
    huşû ile ibadet edip, düzenli bir şekilde Kur’an okumak, İlâhî
    vahyin hidâyete yönelten işlevinden yararlanmanın birinci şartı
    olan “takvâ”nın aşkın bir göstergesidir.
    H- Bütüncül Okumalıyız
    “Allah’ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu
    az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: Onlar karınlarını
    ateşle
    doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak,
    ne de (günahlarından) onları arındıracaktır. Şiddetli azap onları
    beklemektedir.”
    175
    Geçmiş yüzyıllarda -Kur’an’dan önce- İlâhî vahye muhatap
    olanların
    temel yanlışlarından biri yukarıdaki âyette “Kitab’ı bölmek”
    şeklinde ifade edilmiş ve bu tutum sahipleri ebedi azap ile
    tehdit edilmişlerdir.
    Kur’an; Rabbimiz tarafından beyan edilen,
    tefsir edilen bir kitaptır. Bu nedenle bir yerde genel olan bir hüküm,
    başka bir tahsis
    edilebilmekte, bir âyette kapalı gibi duran hususlar
    başka âyetlerde
    mufassalen, musarrafen açıklanabilmektedîr.
    Açıklamalar bazen aynı sûre içerisinde yer alırken, bazen de
    Kur’an’ın tüm sûreleri içindeki
    genel mesaja yayılmış olabilmektedir.
    Bu durumda arınmak için, sâlih niyetlerle Kur’an’a gönül
    verenlerin tek bir âyetin ilk anda akla
    gelen anlamından hüküm
    çıkarmak yerine, mesajın bütünlüğünde mündemiç olan öğütlerin
    tümüne dikkat ederek karar vermesi gerekmektedir.
    Bu konuyu
    önceki konularda, musarraf, müfesser, mufassal
    başlıkları ile
    açıklamıştık.
    Kur’an’ı atomik/parçacı bir şekilde okuma çabaları “Bektaşi
    mantığı” diye önlenmiştir. Bu mantık “hakikatin bir kısmını öne
    çıkarırken
    diğer kısmını işine gelmediği için görmezden gelmeye
    175] 2/Bakara, 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    çalışmak”-
    diye özetlenebilir.
    İnsan yaşamını tüm yönleri ile tevhid ve adaletin gerektirdiği
    bir ölçüye göre kuşatmak isteyen İlâhî kelâmın mesajına karşı
    düşmanlar
    hem içerden -dost gibi gözükenler eli ile- hem de
    dışarıdan olabilir.
    Her iki düşman da, 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyet
    bağlamında izah etmeye çalıştığımız gibi, müteşâbih’in te’vili’ni
    fitne konusu yapabilmek
    için Kur’an’ın bütüncül mesajını göz
    önünde tutmadan yoruma gidebilir. Oysa Rabbimiz bu âyette,
    mesajın yanlış anlaşılmasının önüne geçmenin yollarından birini
    açıklamakta ve “müteşâbih âyetlerin
    muhkem âyetlerin temeli
    üzerine bina edilerek anlaşılması gerektiğini”
    beyan etmektedir.
    Tek bir müteşâbih âyette geçen bir kelime
    üzerinden fitne çıkarmak
    maksadı ile yapılan atomik/parçalayıcı
    tefsir çabaları hem iyi
    niyetli olamaz; hem de iyi niyetli olsa bile vehametle sonuçlanmaktan
    kendini kurtaramaz. Geçmişte Kitap Ehli’nin düştüğü bu
    duruma biz mü’minlerin -Kur’an talebelerinin- de düşmemesi için
    İlâhî vahyin mesajını hikmetleri ile birlikte bütüncül olarak okumak
    zorundayız.
    Hiçbir İlâhî hükmü diğeri ile üstünlük yarışma, -örneğin ilim
    öğrenmek,
    başörtüsünden daha öncelikli bir farzdır demek gibidiğeri
    ile rekabete sokmamalıyız. Tüm ilâh mesajı bir bütünün
    ayrılmaz parçaları ile görmeliyiz. Bu bağlamda Kur’an konularını
    “i’tikad, ibadet,
    şeriat-muâmelât” diye ayırmak ifade kolaylığı açısından
    olmalıdır.
    Yoksa Rabbimiz mesajını böyle ayırımlara tabi
    tutmamıştır. Biz hiçbirini ötekinden ayırmamalıyız. Öyle ki, bütünün
    parçalarından biri olmadığında eksik kalacağını, özgünlüğünü
    -acebenliğini- yitireceğini
    bilmeliyiz. itikad olmadan ibadet ve
    şeriat ahkamı, şeriat olmadan
    da ahlâkî ilkeler yetimdir, öksüzdür.
    Öte yandan tâğutların rızasını elde etmek veya tembelliğe
    mazeret
    üretmek için Kur’an’ın bütünlüğünü parçalamak isteyen
    kimselerin
    -sınav devam ettiği müddetçe, Kıyamet’e kadar- her
    zaman varolacağı
    muhakkaktır.
    Öyleyse bu tür durumlara hazır olmak lazımdır. Hazırlığımızı
    da sağdan ve soldan yaklaşan insan şeytanlarının düşürebileceği
    tuzaklara
    karşı uyanık, tedbirli olmak sûretiyle yapmalıyız. Bilmeliyiz
    ki, yeryüzünde İlahlık taslayan ve gücü elinde bulunduran insan
    şeytanlarının
    kalbini kazanmak için yağcılık yapacak gönüllü
    münafıklar her zaman ümmet içersinde bulunacak, Kitab’ın bütünlüğünü
    tâğutlar lehine bozmaya çalışacaklardır.
    Bu tür kimselere karşı Rabbimiz, Rasûlullah’ın şahsında
    bizleri uyarmaktadır: “O halde (ey peygamber! Sırf kâfirler
    OKUMA VE YAZMA
    - 127 -
    hoşlanmıyorlar diye ve) onların ‘Niçin ona gökten bir hazine indirilmedi,
    ya da niçin onunla (gözle görülür) bir melek gelmedi?’
    diye söylenmelerinden
    ötürü yüreğin daralıyor diye, sana vahyedilen
    mesajın bir kısmını göz ardı etmen hiç doğru olur mu?
    Unutma ki, sen sadece
    bir uyarıcısın; Allah ise her şeyin üzerinde
    gözetleyici olarak bulunuyor.” 176 İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan
    mesajını, “alimlerin hoşuna gitsin
    diye”dünyevi menfaatler karşılığında
    satanlar; onun bütünlüğünü göz ardı eden çabalar peşine
    düşerek bunu yapmaktadırlar. Günümüzde
    de Kur’an’ı zâlimlerin
    hizmetine âmâde bir kitap haline getirmek
    isteyenler, fitne çıkarmak
    maksadı ile âdeta didik didik ederek onda çelişki aramakta,
    fitne konusu yapılabilecek unsurlar bulabilmek
    için çırpınmaktadırlar.
    Biz mü’minlere düşen; bu tür durumlara düşmemek için,
    Kur’an’ı bütüncül okumalı, parçacı yorumlardan kaçınmalı, İlâhî
    rızayı elde etmek gâyesi ile Kitab’a yaklaşmalıyız; İlâhî vahyin bir
    kısmını diğerine
    kurban etmek” gibi şeytanların süslü gösterebileceği
    uçurumların
    cazibesine kapılmamalıyız. Şeytanların sağdan
    yaklaşabileceğini bilerek hareket etmeliyiz. 2/Bakara sûresi, 86.
    âyette beyan edildiği
    üzere, garrâya/dünya hayatının cazibesine
    kapılarak Kur’an’ı yorumlamaya
    kalkmamalıyız; yoksa sonuç ebedi
    mutluluğumuz açısından bir felaket olabilir!
    Kur’an’ı mesajın bütününü göz önüne alarak okumak gerekir.
    Fitne
    çıkarmayı amaçlamayan iyi niyetli bir okuyucu bilmelidir ki,
    İlâhî vahyin bir bölümünde gözüken kapalılık, ya başka bir yerde
    giderilmiştir;
    ya da konu şahitliklikle ilgili ise Rasûlullah’ın amelî
    tanıklığına
    bırakılmıştır. Haddi zatında parçacı okuyuş, çoğunlukla
    kötü niyetli
    hasedçiler -reformistler, tutarsızlık arayan ve mesajı
    saptırmak isteyen kâfirler- tarafından yapılan bir iştir.
    “Kitab’ın bir kısmına iman edip diğer kısmını göz ardı etmek,
    bir kısmını diğerinin hükmünü iptal etmenin gerekçesi kılmaya
    çalışmak”
    gibi alçakça emeller taşıyanların, düştükleri zelil duruma
    ilişkin Bakara Sûresi’nden bir âyet daha okuyalım: “... Yoksa
    siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında zilletten
    ve Kıyamet
    Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir şey olmayacaktır.
    Zira Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” 177
    Dünya hayatının câzibesine kapılarak, ilâhi mesajın bir kısmını
    -Tevrat’ın, İncil’in kendi içindeki kimi hakikatleri veya onların bîr
    176] 11/Hûd, 12
    177] 2/Bakara, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 128 -
    uzantısı oları Kur’an’ı- inkâr veya tahrif etmeye çalışmak sûretiyle
    kazanç elde etmeye çalışacak kötü niyetli fitnecilerin geçmişte
    varolduğunu
    ve Kıyamet’e kadar da varolabileceğini Kur’an’ın
    kimi âyetlerinin sarih beyanlarından
    anlamaktayız; bkz. 2/Bakara,
    41, 113; 3/Âl-i İmran, 7, 119; 5/Mâide, 44, 66, 68; 15/Hicr, 88-91.
    Allah’ın kendilerine haksızlık yapacağından korkacak kadar iman
    ilkelerine uzak olup dünya menfaatlerini önceleyenler, Kitab’ın
    âyetleri arasında ayırım yaparlar: 24/Nûr, 46-51.
    Kendi iç bütünlüğünde hiçbir çelişki ve tutarsızlık barındırmayan
    Kur’an’ı Yüce Allah müşriklerin bütün tenkitlerine rağmen
    tenzlien-tertîlen/yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir. Bu nedenle
    onun kıraati de nüzûlüne uygun olmalıdır. İlâhî kelâm yirmi
    üç yıllık bir süreçte
    indirildiği halde âyetleri arasında tam bir tutarlılık
    ve tam bir iç bütünlük oluşturacak ilişki vardır.
    Kur’an’ın yavaş yavaş indirilmesi onun mesajının muhataplarınca
    özümsenmesini, yüreklere işleyen bir yaşam alanın kazanmasını
    sağlamıştır.
    İşte bu sebeptendir ki, İlâhî vahyi tam olarak
    anlamak isteyenler
    aceleci davranmamalıdır. Bir sonuç çıkarmadan
    önce mesajın tümünü incelemeli, bir parça hakikatin diğer
    âyetlere yayılan umûmi anlam örgüsü içindeki yerini doğru tespit
    etmelidirler.
    İlâhî kelâmda münferit gibi gözüken meselelerin bile mesajın
    bütünlüğü
    içinde bir yeri vardır. Bu bütünlüğü göz ardı ederek
    yapılan kıraat, hikmetten yoksun sonuçlara yol açabilme ihtimali
    taşımaktadır.
    Hikmetle kıraat etmek ise tefhim ve tefsir ise konuları
    bütünlük içinde ele almayı, hepsini ortak bir potada eritmeyi
    gerektirir.
    İşte bu nedenlerle Kur’an’ı mekanik bir şekilde, lalettayin sıradan
    bir iş yapıyormuş gibi kıraat etmek doğru değildir. İlâhî vahyin
    mesajını
    kalbimizde duyumsamadan, gönlümüzde özümsemeden,
    huşûsuz bir sekile papağan gibi tekrarlamaktan kaçınmak gerekir.
    Bunun yerine mesajın kulaklara ve yüreklere işleyen mesajının
    elfâzından ve meânisinden gerekli faydayı elde etmek için ağır
    ağır, planlı bir şekilde
    hazmederek okunması gerekmektedir.
    Kur’anın kimi konulara ilişkin yaklaşımlarını bütünü göz önüne
    tutmadan, tez canlılıkla, duygusal ve tepkisel bir şekilde açıklamaya
    kalkmak aşağıdaki âyette yasaklanmaktadır: “Öyleyse (bil
    ki) Allah, var olan her şeyin ötesinde yüceler yücesidir.
    Mutlak
    ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai gerçektir. Dolayısı ile
    Kur’an’ın vahyi bütünüyle sana ulaştırılmadan önce onun hakkında
    (görüş bildirmekte) tezlik gösterme, fakat (daima) ‘Ey Rabbim!
    OKUMA VE YAZMA
    - 129 -
    Benim ilmimi arttır’ de!” 178
    İ- Tertîlen Okumalıyız
    “Biz bu (Kur’an ‘ı) hak ile/batıl bulaştırmadan indirdik ve o da
    sana
    hak ile/hiçbir değişikliğe uğramadan ulaştı. Çünkü biz seni
    yalnızca
    bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu
    insanlara
    yavaş yavaş (Alâ müksin) okuyasın diye, bir Kur’an/temel
    bir okuma metni olarak bölüm bölüm açıkladık, âyet âyet
    tenzîlen/planlı bir şeklîde, safha safha indirdik.” 179Tertîl ve tenzîle
    ilişkin açıklamalara geçmeden önce Kur’an’ın kaynağı
    ve oradan
    indiriliş süreci hakkında ön bir bilgi vermek istiyoruz:
    1- Kaynağından Tertîlen-Tenzîlen İnmiş Bir Kitap Olarak
    Kur’an
    Kur’an; levh-i mahfuzda, meleklerden oluşmuş bir güvenlik
    kuşağı
    ile cin şeytanlarının kötü emellerinden beri kılınmış olan
    ümmül-kitaptan/ana kitaptan Rasûlullah’ın kalbine indirilmiştir.
    “Şüphesiz bu İlâhî mesaj âlemlerin Rabbi tarafından tenzîlen/yavaş
    yavaş indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik derecesinde
    olan bir
    vahiy inmiştir; senin kalbine ki, (Ey Muhammed onunla) uyaran
    kimselerden biri olasın.”.180 Kuran’ın kaynağının ilk mekânından
    yavaş yavaş inişi ile ilgili diğer âyetler için bkz. 85/Burûc, 21-22.
    Nüzûl Zamanı
    İndiriliş zamanı itibari ile Kur’an; Ramazan ayının son on
    günü içinde yer alan, bin aydan hayırlı bir değer biçilmiş Kadir
    Gecesi’nde indirilmiştir. Nüzul/iniş zamanı ile ilgili âyetler için bkz.
    2/Bakara, 185; 44/Duhân, 1-3; 89/Fecr, 1-2; 97/Alak, 1-5.
    Yüce Rabbimiz Kur’an’ı yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir.
    Bu nedenle onun nüzûl şeklini dikkate alan “bütüncül bir okuma
    sünneti “oluşturmak, biz mü’minlerin Allah’ın mesajına karşı
    sorumlulukları
    arasında yer almaktadır.
    Rabbimiz gönülleri aydınlatan mesajını peyderpey, planlı ve
    düzenli
    bir şekilde indirmiştir. Ki bu sayede kalpler iyice ona aşina
    olsun,
    sıcak bir yakınlık kesbetsin, gönüllerde taht kuracak biçimde
    pekişebilsin. Bu sebeple tertîlen indirilen İlâhî vahyin yine
    aynı şekilde,
    merhale-tedric olgusuna dikkat ederek okunması
    gerekmektedir.
    Aksi takdirde yanlış anlamaların önünün almak
    mümkün olamayacaktır.
    178] 20/Tâhâ, 114
    179] 17/İsrâ, 105-106
    180] 26/Şuarâ, 192-194
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Yukarıdaki âyetin bir tefsiri bağlamında okunması gerektiğini
    düşündüğümüz
    Kıyâme sûresi âyetleri, tenzîl ve tertîle ilişkin olarak
    yol gösterici bir muhteva içermektedir. Bu âyetlerde Rabbimiz
    Kur’an’ın hıfzı ve tebyini esnasında acele etmemeyi, bilinçli planlı
    bir şekilde hareket etmeyi Rasûlullah’ın şahsında vahye gönül
    veren tüm mü’minlere emretmiştir: “Dilini hızla oynatıp durma.
    Çünkü onu (senin kalbine) yerleştirmek
    ve okutturmak Bizim işimizdir.
    Böylece onu telaffuz ettiğimiz
    zaman kelimelerini (bütün
    zihnini vererek) takip et; sonra onun anlamını açıklamak da Bize
    düşer.”.181 Bu âyet herkesten çok peygamberimiz Muhammed
    (s.a.s.) ile ile alakalıdır. Yeni gelen vahyi an önce ezberlemek için
    Allah’ın elçisi Muhammed (s.a.s.) acele ediyor, duygusal davranıp
    unutmaktan korkuyordu. Vahyi indiren Yüce Allah Peygamberimizin
    onu kolayca ezberde tutmasını da sağlayacak lutuflarda
    bulunmuştur. Bu hakîkat Kıyâme Sûresi’nin alıntıladığımız
    âyetlerinden başka, bir de Tâhâ Sûresi’nde dile getirilmektedir.
    Öncelikle Peygamberimizin
    Kur’an’ı ezberlemesi ve vahyin onun
    kalbinde korunmasını anlatan âyetlerin bize de söyleceği yönteme
    dair çok hikmetli bir mesajı vardır: 20/Tâhâ, 114.
    Yukarıdaki âyette belirtildiği üzere Rasûlullah’a yüklenen
    “bütün benliğini vererek Kur’an okuma” görevi, bizim de Allah’ın
    vahyine karşı vazifemizdir. Rabbimizin vahiy ile gönüllerde meydana
    getirmek
    istediği amaçların hasıl olabilmesi ancak bu vazifeyi
    yerine getirmekle
    mümkündür.
    Hem gereğince Kur’an okumalarımızda hem de İslâmî
    mücadelenin
    başarısını arzulamada, hem de kâfirlere muntakîm
    olan Allah’ın vaîd ettiği dünyevi ve uhrevi azabın başlarına getirilmesinde
    acele etmemek,
    sabırlı olmak mü’minler olarak takınmamız
    gereken vakarlı tutumlar arasında yer almaktadır.
    İnsanoğlu aceleden yaratılmış bir varlıktır; her şeyin hemen
    olmasını
    isteyen bir karaktere sahiptir. Fakat biz mü’minler, hem
    vahyin
    mesajını kavrarken, hem de hayatımıza rehber olacak
    tanıklıklar
    ortaya koyarken acele etmememiz gerekir. Çünkü aceleye
    getirilemeyecek,
    ciddi sorumluluklar yükleyen bir İlâhî vahiy
    karşısında sabır
    ve metaneti kuşanmak gerekir. Ciddi bir şekilde
    anlamak ve kavramak, amellerimizin sıhhatinin de teminatı olacaktır.
    Hikmetli bîr derinlikten yoksun, bütünlükten uzak Kur’an
    kıraati “yüzeysel olma zaafı”ndan kurtulamayacağı için, onu
    gereğince kavramaktan söz edilemez. Bu nedenle Kur’an yüzeysel
    değil derin, ciddiyetten uzak bir basitliğe indirgeyerek değil
    181] 75/Kıyâme, 16-19
    OKUMA VE YAZMA
    - 131 -
    hikmetli bir şekilde okunması gerekir.
    Tenzîl ve tertîl esası üzere indirilen Kur’an’ın kıraati aynı şekilde
    nüzûlüne uygun olması gerekiyorsa, tatbikinde de aynı ölçüler
    geçerlidir.
    Allah’ın va’d ve vaîdinin acele istenmemesi, sınava talip
    olması
    gereken mü’minlere yakışan bir tutum değildir. Adaletin
    yegane teminatı
    olan ve işlerin sonunu belirlemede hiçbir otorite
    boşluğu oluşturmayan
    kudreti sonsuz Yüce Allah’ın takdirlerinin
    acele ile yerine getirilmesini beklemek doğru değildir. İslâmî
    mücadelenin öncüleri olan mü’minler, tertit ile sabır arasındaki
    ilişkiyi unutmadan hesaplarını
    daima gözden geçirmek durumundadırlar.
    Özetle; tenzîl ve tertîle İslâm’ı yaşamlaştırırken, yeryüzünü
    Allah’ın
    boyası ile boyarken de dikkat etmek gerekmektedir.
    Allah’ın mü’minlere va’dettiği fetih-nusret/zafer ve yardımı da
    aceleye gelmez.
    Kâfirlere vaîd ettiği dünyevi-uhrevi azap da aceleye
    gelmez. Bu durumda sabır; hem Kur’an’ın kıraatinde hem de
    tatbikinde sürekli mü’minin başında bulunması gereken metanet
    tacı olmaktadır. Mü’minler yakışan ahlaki tutum; acele etmeden
    sabırlı bir şekilde, özümseye özümseye Kur’an’ı okumak ve sonuçların
    gerçekleşmesini metanetle beklemektir; bize bu metaneti
    tavsiye eden âyetler için bkz. 21/Enbiyâ, 37-44.
    2- Tenzîlin Hikmetleri
    “Gerçek şu ki, bu Kur’an’ı sana safha safha indiren Biziz.”.182
    Tenzîl; bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, hazmederek huşû ile,
    bilinçli, planlı bir şekilde yapmak, iç bütünlük oluşturacak şekilde
    indirmek
    anlamına gelmektedir.
    Kur’an’ın kaynağının “Tenzil” kelimesinin muhtevası bağlamında
    dile getirildiği çok sayıda âyet vardır. İlahi mesaj âlemlerin
    rabbi, yeri ve yüce gökleri yaratan, aziz/kudret sahibi, rahîm/rahmet
    kaynağı, hakîm/hikmet sahibi, günahları bağışlayan, tevbeleri
    kabul eden intikamı çetin, lütfu sınırsız, hamîd/en güzel övgülere
    layık olan Allah tarafından safha safha indirilmiştir. 17/İsrâ, 106;
    20/Tâhâ, 4; 25/Furkan, 25; 26/Şuarâ, 192; 32/Secde, 2; 36/Yâsin, 5;
    39/Zümer, 1; 40/Mü’min, 2; 41/Fussilet, 2, 42; 46/Ahkaf, 2; 56/Vâkıa,
    80; 69/Haakka, 43.
    Kâfirlerin, müşriklerin bütün ısrarlarına rağmen rahmeti sonsuz
    rübbimiz Kur’an’ı bir defada değil, yavaş yavaş, safha safha
    indirmiştir.
    Bizim de ilk nesil mü’minler gibi İlâhî vahyin bu
    182] 76/İnsan, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 132 -
    karakterini göz önünde tutmamız, onu düzenli ve hikmetli bir
    yöntemle okuyup anlamamız gerekmektedir.
    İlâhî vahyin yirmi üç yıllık tedriç ile indirilmiş olmasının bakışta
    akla
    gelen hikmeti, şeriatın maksatlarının ve gâyelerinin iman
    edenlerce iyice anlaşılıp kavranmasıdır. Sâlih amellerin kaynağı
    olan Kur’an vahyin iyice kavranması ise uygulamanın sıhhati ve
    Kıyamet’e kadar gelecek mü’minler için takip edilebilir örneklikler
    oluşturabilmek için şarttır. Bu durumda Kur’an’ın indirilirinden
    yüzyıllar sonra yaşayan biz mü’minler için tenzîlin safha safha olmasının
    hikmeti de ortaya çıkmış olmaktadır:
    Acele etmeden, yüzeyselliğin handikaplarına düşmeden,
    derin
    bir tefekkür, engin bir tefekkuhla Kur’an mesajını idrâk etmeye
    çalışmak.
    İnsanlığın ne yapacağını bilemez, şaşkın bir durumda kalmaması
    için, âlemlerin rabbi Allah tarafından tenzîlen/parçaları
    birbiri ile uyumlu
    bütünlük oluşturacak şekilde, kontrollü olarak
    yavaş yavaş indirilmiştir.
    Kur’an’ın peyder pey, aralıklı olarak indirilmesinin
    bir çok hikmeti vardır. Mesela tenzîlen indirilmiş olmasının
    hikmetlerinden biri, insanların -öncelikle mü’minlerin- İlâhî
    vahyin yol gösterici mesajlarına ihtiyacını
    yangın bir yürekle hissetmesi
    içindir. Diğer bir hikmet de, birdenbire
    derin hakikatleri
    kavramaktan aciz olan biz insanların mesajı iyice kavrayacak bir
    sürece ihtiyacımız olduğu içindir.
    Tenzîlin çok sayıda hikmetinden söz edebiliriz. Bir tanesini
    daha anarak diğerlerini “ilimde derinleşenler”in selim akıllarının
    engin kavrayışına bırakalım: Kur’an salt bir bilgi kaynağı değil, eylem
    ve talimatlar dizgesi olduğu için, hayata geçirilmez malumatlar
    yerine, yaşanılabilir hakikatlerin menşei olduğu için tenzîlen/
    yavaş yavaş indirilmiştir.
    “Kur’an indirilmiştir.” Öyleyse onu kutsama adına, göklere
    çıkararak
    -daha doğrusu geri gönderme cüretini göstererek- aşırı
    tazim gösterisi yapmak doğru değildir. Çünkü İlâhî vahyin ‘mesajı
    hayalın tam ortasına, yaşamın merkezine onu dönüçtürmek, ıslah
    etmek için indirilmiştir. Bu nedenle Rabbani mesajın gönülleri
    aydınlatan mesajından
    faydalanmak için onunla iletişim kurmak
    gerekir.
    Kur’an’ı biçimsel ve mahiyet itibari ile ulaşılmaz bir yükseklikte
    tutmaya gayret etmek, yüceltmek değildir; ince bir tahkirle,
    örtük bir alçaltına girişimidir. Söz konusu girişim iyi niyetli ama
    cahil kimseler eli ile olabileceği gibi kasıtlı bir şekilde de olabilir.
    OKUMA VE YAZMA
    - 133 -
    Kur’an’ın kasıtlı bir şekilde indirilmiş olduğu yeryüzü ile -yani
    hayat
    ile- bağını koparmaya çalışanlar, Allah’ın mesajının sorumluluk
    doğurmayan gerçek üstü bir alana ait olduğu vehmini yaymaya
    çalışmaktadırlar.
    İşte şirkde zaten bu yaklaşım şeklinde ortaya
    çıkmaktadır.
    Âfâkî bir ilâh tasavvuru görüntüsü altında, İlâhî mesajın tevhid
    ve adalet asasının etki gücünü akıllarınca kırmaya çalışmaktadırlar.
    Çığırtkanlık
    yaparak her fırsatta çıkardıkları velveleler,
    göz boyayıcı sihirler
    ile İlâhî vahye gönül veren mü’minlerin önüne,
    hem asli hüviyeti
    ile hem de sağdan yaklaşarak çıkan şeytan
    ve dostlarının hileli tuzaklarına karşı uyanık olmak zorundayız.
    Günümüzde şeytan bir kesim üzerinde “bâtıl bir kutsiyet” şekli
    oluşturarak etkili olmaktadır. Kur’an’ın yücelttiklerini iddia eden
    bir kesim onu “anlaşılmaz, ulaşılamaz”
    bir mevkiye çıkarmakla
    azaltmaktadırlar. Bu bir tür aşağılamadır.
    Çünkü, Kur’an’ın sadece
    teberrüken/sevap kazanmak amacı ile okunabileceğini, anlamak,
    ondan hüküm çıkarmak maksadı ile İlâhî vahye gönül vermeyi günah
    saymaktadırlar.
    (Kur’an-ı Kerim’i anlamak maksadı ile okumayı haram kabul
    eden bir zihniyet yaşadığımız coğrafyada varlığını halen devam
    ettirmektedir. Neredeyse tüm tercüme ve meal çalışmalarını
    tahkir
    eden bu zihniyet, sadece kendi anlayışlarını doğrulayan çabaları
    meşru kabul etmektedir. Tam İlmihal adlı, 1248 sayfalık kitaplarının
    da bir tür Kur’an tercümesi, meali, tefsiri olduğu gerçeğini
    görmezden gelen bu zihniyet sahipleri, kendileri dışında gelişen
    Kur’an’ı anlama çabalarını “dinsizlik” ve “cahillik”le itham etmekte
    ve konu ile ilgili şu ibretlik
    iddiaları ileri sürmektedirler:
    “Kur’an-ı Kerim’in hakiki mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen
    bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkıh ve ahlak kitaplarını
    okumalıdır.
    Bu kitapların hepsi, Kur’an-ı Kerim’den ve hadisi şeriflerden
    alınmış ve yazılmışlardır.
    Kur’an tercümesi diye yazılan
    kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları bunları yazanların fikirlerine,
    düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına
    sebep olur.” Gümüş M. Sıddık, Tam İlmihal, Seâdet-i Ebediyye,
    82. Baskı, Hakikat kitabevi, İstanbul,
    2000, s. 46-25. mektup.
    Yukarıdaki alıntı yaptığımız pasajda dile getirildiği gibi,
    Kur’an’ı tercümelerden yanlış anlama
    ihtimali vardır. Doğrudur.
    Fakat aynı tehlike Tam İlmihal’den din öğrenilmeye kalkışıldığında
    yok mudur? Belki meallerden daha fazla bu tür kitaplar zararlıdır.
    Çünkü mealler
    bütün zaaflarına rağmen tefsir kitaplarından
    bile Kur’an’a daha yakındır; çünkü konusu doğrudan Kur’an’dır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 134 -
    Bir çok ihya önderi’ne küfürler dolu, sözde İslâm ilmihali olan bu
    kitap
    aynı zamanda bir Kur’an meali, tefsiri işlevi gördüğü gerçeğini
    kim inkâr edebilir? İslâm’ı çok iyi bilmeyen halkın Kur’an
    mealleri ile yanlış bilgilendirilme riski ne kadarsa, Tam İlmihal’le
    de o kadardır; 1248 sayfalık bir kitap ne kadar anlaşılır bir mahiyet
    taşıyor ki, Kur’an tercümeleri-mealleri de o kadar anlaşılır bir
    mahiyet taşısın? Kısaca, yanlış anlama riski tercümeler kadar Tam
    İlmihal için de söz konusudur.
    Peki Kur’an’a “anlaşılmaz” damgası vurulduğunda neler olmaktadır?
    Olan; “her adıma uygun bir fetva ısmarlamak ve gönül
    rahatlığı ile faiz işlemleri yapmak, mankenleri yarı-çıplak bir vaziyette
    televizyon programlarına çıkarıp, -harama bakmayı yasaklayan
    âyetlerin meallerini
    anlayamayacakları için- onlardan zekata
    konu olacak servetler kazanmak”tır.)
    Bu bakış açısının çok ciddi neticeleri olmaktadır. Kur’an’ı bir
    hidâyet kılavuzu değil de, sevap kazanma aracı olarak görenler
    artık bütün davranışlarını fetvalarla meşrulaştırma cihetine
    gitmektedirler. Kendilerinin
    İlâhî vahyin saf, tertemiz mesajının
    gereklerini “biz kimiz onu anlamak
    kim” diyerek, güya yüceltme
    görüntüsü altında, Rabbani buyrukların
    hayat damarlarına kasdetmektedirler.
    Kendileri sağdan yaklaşan şeytanın vesveselerine
    aldanan, garrâya kapılarak bâtıl bir kutsiyet havası
    estiren din bezirganları,
    beraberlerinde sürükledikleri milyonlarca insanın daha
    önce yaptıkları sâlih amellerinin değer bakımından hubûtuna/sıfırlanmasına
    yol açmaktadırlar.
    Şeytan sağdan da yaklaşır, soldan da. Bu sebeple “dindarlık
    görüntüsü
    altında” doğru yoldan çelmek için önümüze çıkan
    müşriklerin
    oyunlarını bozmak, Kur’an’ın hayatın kalbine “indirilmiş”
    bir kitap
    olduğu gerçeğini unutmamak lazımdır.
    Yanlış kutsiyet anlayışlarının aldatmasına kanmamalıyız.
    Kur’an’ı şekil olarak yükseklerde tutmak yeterli değildir. Yüceltmek,
    onun insan
    hayatına yön vermek maksadı ile indirildiği hakikatini
    daima göz önünde tutmak, mesajın rehberliğinde hayatımızı
    idame etmektir. Kur’an yücelere aittir diye, aşağılarda/dünya
    hayatında etkinlik kurmasına
    izin vermemek, siyasetten, eğitimden,
    sokaktan, giderek hayattan
    kovarak bunun adını da “saygı”
    koymak, büyük bir aldanma, aldatmacadır. Çünkü Kur’an; yüceler
    yücesi bir makamdan aşağılık dünya hayatında yaşanan rezillikleri
    törpülemek, ıslah etmek ve gerekirse
    değiştirmek-dönüştürmek
    için “indirilmiştir.”
    OKUMA VE YAZMA
    - 135 -
    Münezzel Oluşunun Hikmetleri
    Kur’an, kalemle yazmayı öğreten, vahiyle insanoğlundan arınmak
    isteyenlere yol gösteren Yüce Allah tarafından sırası geldikçe,
    planlı ve düzenli bir şekilde safha safha indirilmiştir. Öyleyse
    okuyuşumuzda
    bu nüzûl şeklini göz önünde tutmalıyız. Yani iniş
    ortamındaki
    canlılığa ve çözümü amaçlanan sorunun konu ile ilgili
    bağlamına
    dikkat ederek, acele etmeden, yüzeyselliğin tuzaklarına
    düşmeden
    Kur’an’ı okumalı, anlamalı, kavramalı ve amelî
    cihetini de aynı şekilde düzenli bir şekilde gözetmeliyiz.
    Tenzille ilgili -aynı kökten türetilmiş bir ismi mef’ul olan- bir
    başka kelime de Münezzel’dir. İki âyette geçen ketime tenzil’in
    kaynağı olan Yüce Allah’ın vahiy üzerindeki tartışılmaz otoritesini
    ve belirleyiciliğini vurgulamaktadır. O hidâyet amacı ile indirdiği
    vahyi bir defada
    değil, peyderpey tebyin etmeyi takdir etmiştir.
    Kur’an’ın Yüce Allah’ın takdiri ile, şükrü gerektiren büyük bir nimet
    olarak bir defada değil safha safha, gerektikçe indirildiğini
    vurgulayan
    âyet için bkz. Enam: 6/114. Bu kelime bir de İsa peygamber
    ve arkadaşlarının Allah’tan
    kendilerine lütfetmesini istedikleri
    “sofra” ile alakalı olarak geçmektedir: Maide: 5/11 5. Ki
    “sofranın indirilmesi”, her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu,
    her şeyin belli
    bir ölçü ile, planlı bir şekilde O’nun kudret elinden
    çıktığını ifade etmektedir.
    Öte yandan tenzîl ve tertîle uygun Kur’an tefsiri, bütün
    âyetleri iniş sırasına göre okumak demek de değildir. Eğer öyle olsaydı
    Yüce Rabbimiz Kur’an’ı nüzûl sırasına göre toplar ve o şekilde
    okunmasını emrederdi.
    İlâhî kontrol altında olduğunda kuşku
    bulunmayan Kur’an’ın cem’i -ki yukarıda alıntıladığımız Kıyâme
    sûresi âyetlerinde cem’in Rabbani
    denetiminin mahiyetine ilişkin
    önemli ipuçları vardır- bize mütevatir olarak gelen mushaf sıralamasına
    göre oluşturulmuştur. Öyleyse “hangi âyetin hangisinden
    önce indirildiğini kesin olarak bilmek gerektiği”
    şeklindeki bir varsayım,
    bunu “onsuz olmaz” denilebilecek kesinlikte
    öne süremez.
    Fakat yine de elimizde kesin karineler varsa ve güçlü
    dayanaklara
    sahip ictihadlar yapabilecek verilere sahipsek âyetlerin nüzûl sırasını
    bilmek çok faydalı olacaktır. Bu durumda hangi âyetin hangisinden
    önce indirilmiş olduğunu bilmek tabii ki, ufuk açıcı etkilere
    haiz olacaktır. Fakat resmî bir nüzûl sırasının tespitinin de, sübutu
    ve delaleti kati nasslarla mümkün olmadığının bilinmesi lazımdır.
    Özetle, bizim vurgulamak istediğimiz hakikat, “Kur’an’ın peyder
    pey -safha safha, aşama aşama- indirilmiş olduğu ve her tür
    tefsirin bu gerçeği unutmaması gerektiği”dir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 136 -
    3- Tertîl’in Hikmetleri
    “Kâfirler: ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi
    yal’diyorlar. Oysa, Biz onu böyle tutarlı bir bütün oluşturacak
    şekilde,
    terülen/belli bir düzen içinde ağır ağır vahyediyoruz ki,
    onunla senin kalbini pekiştirelim.”.183
    Tertîl kelimesi Kur’an’da iki âyette geçmektedir. Birisi alıntıladığımız
    âyet, diğeri ise 73/Müzzemmil, 4. âyettir. Düzenli, planlı
    bir nüzul sonucunda ulusan Kur’an’ın bu sıfatını sabır,
    acele, tenzil,
    tedriç gibi kelimelerin muhtevası desteklemektedir. Birden
    bire indirilmeyen
    Kur’an’ın iniş biçimine uygun olarak, acele etmeden,
    sindire sindire, palanlı bir şekilde
    -hikmetlerine vakıf olmak
    maksadıyla- okunması gerekir. Aşağıdaki âyette Kur’an vahyinin
    bütünlüğünü göz önünde tutmadan acele ile karar vermek,
    görüş bildirmede göstermek yasaklanmaktadır: 20/Tâhâ, 114.
    Acele etmeden, bir bütünlük ve hedef gözeterek Kur’an
    okumanın
    gereğine işaret edilen bir başka kavram da tertîldir.
    Kur’an bir defada değil, safha safha indirilmiştir ve bu biçime uygun
    bir kıraat, tefsir, tebyin ve tefekkuh da teşvik edilmiştir.
    İlâhî mesajı doğru kavramak ve doğru yaşamak konusunda
    dikkat edilecek hususlara ilişkin olarak tertîl kelimesinin yol gösterici
    muhtevasından
    yararlanmak istiyoruz.
    Tertîl, bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, planlı-uyumlu bir
    şekilde
    yapmak demektir. Rabbimiz Kur’an’ı tertîlen/programlı,
    parçaları
    arasında eşsiz bir uyum oluşturacak şekilde indirmiştir.
    Kur’an’ın indiriliş sıralaması ve tasnifinde Rasûlullah’ın doğrudan
    bir dahli yoktur. Bir defada değil de sırası geldikçe yavaş
    yavaş indirilen
    Kur’an’ın nüzûlüne uygun olarak da okunması
    gerekmektedir. Yani planlı, programlı, sabırlı, düzenli bir şekilde.
    Kur’an’ı okurken acele etmemek, onu ağır ağır okumanın da ötesinde
    yüzeysel değil derinlikli bir şekilde kıraat etmek demektir.
    Tertîl Kur’an’ın bir parçasının diğerleri ile irtibatını kurmak,
    yaşadığımız
    coğrafyanın içinde bulunduğu şartları dikkate alarak,
    tedrici göz önünde bulundurarak okumaktır. İslâmî mücaledelenin
    ilk örneği olan Rasûlullah’ın Asr-ı Saadet’te gerçekleştirdiği
    Sünnet’te, tertîlin, tedricin uygulanışı ile alâkalı çok sayıda örnek
    vardır. Örneğin, Mekke döneminde fiilî bir kıtal cihadına izin vermeyen
    Yüce Allah şartların değişmesi ile birlikte Medine döneminde
    yaşayan müslümanlara adaletin
    ikamesi ve doğru yol üzerinde
    183] 25/Furkan, 32
    OKUMA VE YAZMA
    - 137 -
    müşriklerin kurdukları barikat engellerinin bertaraf edilmesi için
    kıtal cihadını teşvik etmiştir.
    Tertîlen Kıraatin Vakti
    Gece kalkıp çalışmayı, ibadet etmeyi öğütleyen Müzzemmil
    Sûresi âyetlerinde ‘Kur’anı tertîlen okumak’ emredilmektedir. Bu
    uyarı sadece mekanik bir plan yapmayı değil; aynı zamanda İlâhî
    vahyin mesajını yüreklere
    işleyen bir özümseme ile okunmasını
    da gerektirmektedir. Programlı
    okuyuşta, acele etmeden huşû ile
    hareket etmek esastır. Kur’an’ı huşû ile kıraat etmede ise gecenin
    önemli bir yeri vardır. Rabbimiz gecenin
    sağlayacağı olanaklara,
    çok sayıda âyette dikkatimizi çekmekte, sessizliğin imkânlarından
    yararlanmayı özendirmektedir.
    Gecenin derin düşünüş ve hikmetli engin bir kavrayışa
    ulaşabilmek
    için uygun bir vakit olduğunda kuşku yoktur. Bize
    Kur’an’ın anlaşılması
    ve yaşanması noktasında örnek şahitlikler
    bırakan Rasûlullah ve arkadaşlarının bu olanaktan yararlanmaları
    övgü ile Kur’an’da zikredilmiştir. Gece, İlâhî bir nimettir; Rabb’e
    yaklaşmak, kendini görev
    olarak planlanacak işlere vermek için,
    gündüzden daha çok olanaklar
    sunmaktadır.
    Gecenin sağladığı olanakların farkında olan Peygamberimiz
    bazen yalnız başına, bazen de mü’minlerle toplu olarak kalkıp
    ibadet etmiş, Kurân’ı “tertîl üzere” okumuş, üzerinde tefekküre
    dalmış, kavrayışını derinleştirip, öğrendikleri ile ertesi gün yapacaklarını
    planlamıştır.
    K- Amel Etmek İçin Okumalıyız
    Kur’an’ı yaşamsal sorunlarımızı çözmek amacı ile okumalıyız.
    Çünkü Rabbimizin rehberliğinde çözüm kaynağı, Kur’an’dır.
    Hidâyetin ön şartı, salt bilgilenmek değildir. Bilginin takvâ sahibi
    olabilmek için, kendi özümüzde ve çevremizde yer alan şeytani
    unsurlara karşı
    cihad usullerini öğrenmek için bir değeri vardır.
    Bu sebeple aşağıdaki âyete göre, “Allah yolunda üstün gayret
    göstermek”, dosdoğru yola iletilmenin şartlarından biri olarak
    gösterilmektedir:
    “Dâvâmız uğrunda cihad edenleri/üstün gayret
    gösterenleri,
    Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz. Allah kuşkusuz
    muhsinlerle/iyilik yapanlarla beraberdir.” 184
    1- İnanç ve Eylem İçin Bilgilenmek
    “Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar (sadece) ‘inandık’ demeleriyle
    184] 29/Ankebût, 69
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 138 -
    bırakılacaklarını
    ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet
    andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (o
    halde bugün
    yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru
    davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu
    gösterecektir.” 185
    Yeryüzündeki büyük sınavda Rabbimiz, rahmetinin bir tezahürü
    olarak biz insanlara nübüvvet vahyi ile rehberlik etmektedir.
    Bu şuurla
    başvurulması gereken sonsuz rahmet sahibi Yüce
    Allah’ın kelâmı, bir “inanç kılavuzundur. Hakikatin yakînî kaynağı
    olan Kur’an; kesin bir inanç, derin bir bilinç ve can veren bir eylem
    için, uygulamaya
    geçirmek maksadı ile okunmalıdır.
    İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan mesajı felsefi spekülasyonların,
    sonu gelmez kelâmi mülahazaların aracı olarak kullanılmamalıdır.
    Aksi takdirde İlâhî iradenin amaçladığı bir verimliliğe yol
    açması bir yana, Kur’an ifsada sürükleyen şeytanın sağdan yaklaşımlarının
    aracı
    durumuna indirgenmiş olur; ki bu durum basiret
    ehli tarafından dünyada, Rabbimiz tarafından ahiret gününde
    ona değer vermekten çok ihanet anlamı taşıyan bir tutum olarak
    nitelenmekten asla kaçıp kurtulamayacaktır.
    İnançlarımızın kaynağı olan Kur’an’a, “önceden sınırları belirlenmiş
    tezlerin onaylayıcı aracı olarak yaklaşmak” biz mü’minlere
    yakışmaz. Bilgiyi sömürü ajanlığı için kullanan müsteşriklere/şarkiyatçılara
    uygun düşecek tavır/tutumlardan kaçınmak, İlâhî vahye
    karşı üstümüze düşen vazifelerdendir. Bu nedenle salt akademikentelektüel
    bilgilenme maksadıyla
    okunan Kur’an’dan maksada
    muvafık verim elde edilemez.
    İmtihan şuuru ile okunmayan Kur’an’dan öğrenilecek bilgiler,
    sırtımızda
    yük olmaktan, bize hiçbir değer kazandırmayan şeyler
    taşımaktan
    öte bir anlam ifade etmeyecektir. Hayata ilişkin
    sorunlarımızın
    temel çözüm kaynağı olan Kur’an “sadra şifa” olması
    için okunmalıdır.
    Malumatfuruşçuluk için, bilgi hamallığı için
    değil.
    Alîmu’l-habîr olan Allah, salt bilgisini-kültürünü artırmak için
    İlâhî vahye başvuranlar için hidâyet etme sözü vermemiştir. Geçmişte
    İlâhî vahye muhatap olduğu halde, ona gerektiği değeri
    vermeyen Kitap Ehli’nden ilmi ile amel etmeyenler “entel eşek
    meseli” ile Cum’a Sûresi’nde anılmaktadır: “Tevrat’ın/İlâhî vahyin
    yükü ile onurlandırılmış iken bunu taşıyamamış olanların durumu,
    sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan)
    185] 29/Ankebût, 1-3
    OKUMA VE YAZMA
    - 139 -
    eşeğin durumuna benzer. Allah’ın mesajlarını yalanlamaya
    şartlanmış
    olanların durumu ne acıdır. Çünkü Allah rehberliğini
    böyle
    zâlim bir halka ihsan etmez.” 186
    Yüreklerimize çöreklenmiş şirk alışkanlıklarını yok etmek,
    şeytanın körüklediği küfrün ateşinin izlerini silmek için sürekli
    Kur’an’a başvurmalıyız.
    Şu dünya hayatının geçici heveslerine kapılıp
    kalmamak için, Kur’an’ın aşkın dilinin elçiliğinde Allah’tan
    yardım dilemeliyiz.
    2- Gereğince Okumanın Anlamı
    Gereğince takdir ederek okumalıyız. Gereğince takdir etmek
    nedir?
    Onu zanna ve vehime dayanan beşeri kuruntuların meşrulaştırıcı
    aracı kılmamaktır. Arınmak ve ma’ruf olanın yaygınlaştırılması
    için okumaktır. Öğrendikleri ile amel etmeyen veya amel
    etmek için değil,
    spekülasyon üretmek için Kitab’a başvuran kimseler
    belki İlâhî mesajı
    kısmen anlayabilirler; ama asla engin bir
    kavrayışla onu idrâk edemezler.
    Dolayısı ile öğrendikleri onları
    hidâyete sevk etmez; ya dalâletlerini
    ya da vehimlerini derinleştirmekten
    başka bir işe yaramaz.
    Aşağıdaki âyetlerde belirtildiği üzere, Kur’an hidâyete ermek,
    arınmak, arındırmak, uyarılmak, uyarmak için okunmalıdır.
    “O kitap ki, mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdedir. O
    mü’minler ki, salatta/namazda devamlı duyarlıdırlar; arınmak için
    infak ederler/sahip olduklarını Allah yolunda feda ederler ve ahirete
    de canı gönülden iman ederler.” 187
    “... Kulları arasından yalnızca ulemâ/gereğince anlama kavrama
    gayreti içinde olanlar, Allah’tan (hakkıyla) korkar-çekinirler.
    (Çünkü
    yalnızca onlar bilirler ki) Allah sonsuz bir kudret sahibidir,
    çok bağışlayıcıdır. Allah’ın vahyine (seksiz şüphesiz) uyanlar,
    namazlarında
    dikkatli ve devamlı olanlar ve kendilerine verdiğimiz
    rızıktan gizli-açık ihtiyaç sahipleri için harcayanlar: İşte ancak
    bunlar (dünyada
    ve ahirette) kesintiye uğramayacak bir kazanç
    umabilirler.” 188
    Kur’an’a gereğince ilgi göstermek, “İlâhî mesajın gönülleri
    ısıtan aydınlığına kalbimizi tamamıyla açmak” demektir. Salt bir
    fehm/anlama çabası, Rabbani mesajı kavramak ve hayatın kalbine
    onun aydınlık
    meşalesini dikmek için yeterli değildir. Çünkü İlâhî
    186] 62/Cum’a, 5
    187] 27/Neml, 2-3
    188] 35/Fâtır, 28-29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 140 -
    vahye gönül
    vermeyen biri bile, Kur’an’dan bir şeyler öğrenebilir,
    bir şeyler çıkarıp anlayabilir. Fakat şeriatın maksatlarını gerçekleştirecek
    verimlilik,
    onu ancak “bir inanç kaynağı, bir eytem talimatı’
    olarak okumakla mümkün olabilir.
    Kur’an’ı önceki ümmetlerin yaptıkları gibi, gereğince amel
    etmekten
    başka maksatların meşrulaştırıcı aracı kılmamak gerekir.
    Ona gerçek anlamına uygun bir kavrayışı amaç edinerek, tam
    anlamıyla
    uygulamak gâyesi ile başvurmak lazımdır.
    İlâhî kelâmı gereğince okuyup anlayabilmek için, arınma niyeti
    ile tevazu tacını takmak, takvâyı kuşanmak lazımdır. Kur’an’ın
    mesajındaki derin hikmetleri kavramak için tam anlamıyla nüfuz
    etmeyi gâye edinen bir okuma yöntemi gerekir.
    Bu yöntemle İlâhî mesajı kavramak, ona malumatfuruşçuluk
    için değil uygulama düşüncesi ile başvurmak demektir. Aşağıdaki
    âyet İlâhî mesajı gereğince okumanın, gönülden teslim olanlarca
    yapılabileceğini
    beyan etmektedir: “Kendilerine İlâhî kelâmı
    emânet ettiklerimiz (ve) ona gereği gibi uyanlar -işte onlardır
    (gerçekten) iman edenler; kâfirlere gelince- işte
    onlardır asıl kaybedenler.”
    189
    Hikmetin temel kaynağı olan Kur’an’ın rehberliğinde oluşmamış
    her tür yorumlama şekline mesafeli yaklaşmak zorundayız.
    Değil mi ki, hayatı ve içinde yer alan her tür olguyu İlâhî vahyin
    klavuzluğunda anlamlandırmak
    gerekir? Öyleyse anlayışlarımızı,
    bütün anlama çabalarımızı,
    tüm tefekkür gayretlerimizi, de İlâhî
    vahyin biricik korunmuş kaynağı
    olan Kur’an’ın yönlendirmesine
    açık tutmak boynumuzun borcu olsa gerek.
    Bu bağlamda Kur’an’ın ruhundan onay alması mümkün olmayan
    tarihselcilik, tarih üstücülük gibi dışardan yorumlama yöntemlerinin
    hiçbir
    değeri yoktur. Anlamı metnin dışına arayan tarihselcilik
    de, anlamı metinin içinde ve içinde yaşanılan dünyanın
    verilerinde arayan tarih üstücülük
    de, bir birlerine zıt gözükmelerine
    rağmen aynı kapıya çıkan sonuçlar
    vermektedirler. Çünkü
    her ikisi de anlamanın merkezine insanı koymakta, bu bakımdan
    aşağıdan yukarıya doğru bir yorumlama usûlü ile konulan ele almaktadırlar.
    Her ne kadar, bir tür risalet vehmi ile, “tarih
    üstücü
    rnealcilik” anlamın yukarıdan aşağıya doğru yağdığını iddia etse
    de netice itibariyle durum bu meyandadır.
    Kısaca Kur’an’ın denetiminde, İlâhî vahyin rehberliğinde oluşmayan
    tüm geleneksel ve modern yorumlama biçimleri neticeleri
    189] 2/Bakara, 121
    OKUMA VE YAZMA
    - 141 -
    itibariyle asıl olan fer’, belirleyici olması gerekenin belirlenen, etkin
    olması gerekenin
    edilgen olması gibi zulümlere yol açmıştır;
    açmaya devam etmektedir.
    Bir imtihan alanı olan dünyada, tabii
    ki denenme konularımız arasında
    İlâhî vahyin insanlara iletilmiş
    tek korunmuş kaynağı olan Kur’an’a, hayatımızda nasıl bir yer
    verdiğimiz de vardır. Her mü’minin, Kitapla ilişkisini bu bilinçle
    kurması da beklenmesi gereken bir şeydir.
    Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, tefsir/yorumlama usûlünün de
    doğru olmasına bağlıdır. Yöntemin de Kur’anî olması gerektiğini
    “hikmet” kavramı çerçevesinde dile getirmiştik. Buraya kadar
    aktarmaya
    çalıştığımız gibi, Yüce Allah’ın biz insanlara bahşettiği
    bir bilgi,
    İnanç-bilinç ve eylem klavuzu olan Kur’an’da, tefsir
    yöntemine ilişkin temel yaklaşımlarımızın neler olması gerektiği
    açıkça beyan edilmiştir. Bu köşe taşları oturtulmadan girişilen tefhim,
    tefsir, tefek-kuh çabaları vehametle sonuçlanmaktan kendini
    kurtaramayacaktır.
    Tabii ki, Kur’an tek kaynak değil temel kaynaktır. Onaylı
    gönderme
    yapılarak bize önemsetilen Sünnet ve ilk muhataplarla
    mesajın bağlantısını koparmak, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını
    mümkün kılacak
    yolların kapanmasına neden olacaktır. Bu sebeple
    her tür ikincil derecede kaynağın, her tür bilgilenme aracının
    Kur’an’ı temel alarak değerlendirmeye tutulması gerekir.
    Aceben/ilginç bir kitap olan Kur’an’dan orijinal, duyulmamış,
    şaşırtan
    bilgiler çıkarmak için yararlanmak mümkündür. Ancak
    elde edilen bu ma’lûmât, mesajın bütünlüğü ve gâyeleri göz
    önünde tutulmadan
    kullanılmaya kalkıldığında bir işe yaramayacaktır.
    Asıl amacı insanlardan takvâ sahiplerine hidâyet etmek
    olan İlâhî vahyin kalpleri
    aydınlatan, gönülleri ısıtan mesajına salt
    bir ma’lûmât muamelesi yapmak doğru değildir.
    Özetle; küfrün karanlığında kalarak ölüme terkedilmiş kalpleri,
    ışık saçan bir meşale gibi aydınlatarak yeniden hayat veren
    Kitabımızı,
    “sorunlarımızın nihai çözüm kaynağı” gözü ile okumalıyız.
    İlâhî kökeni unutmadan, beşeri yöntemlere bel bağlamadan
    okumamız gereken İlâhî vahyin can veren mesajlarını günlük
    hayatımızın her anında varoluşumuzun gâyelerini hatırlamak ve
    hatırlatmak için okumalıyız.
    Kur’an’ı belli bir plan ve program
    içinde, duyarlı bir şekilde, takvâyı kuşanmış bir yüreğin duyarlılığını
    taşıyarak okumalı, Yüceler Yücesi Rabbimizin katından “indirilmiş”
    Kitab’a gönül vermeli, ona başvurmalı, onun yoluna baş
    koymalıyız. (Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Y., s.
    356-394.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 142 -
    Kur’an’ı Tertîl üzere, Dura Dura Okumak
    Kur’an-ı Kerim’i ağır ağır, dura dura, acele etmeden okumak,
    onu anlamanın en önemli prensiplerinden biridir. Alel acele, âdet
    yerini bulsun diye ve bir an önce bitirmek endişesiyle Kur’an’ın
    mesajını anlamadan yapılan kıraat veya hatim, okuyucuya hiçbir
    fayda 4’de “Kur’an’ı tam bir tertîl üzere oku!” emri ile, yüce kitabının
    tane tane, yavaş yavaş ve hazmedilerek okunmasını istemiştir.
    Üstelik sağlamaz.
    Nitekim Allah Teâlâ, Müzzemmil, âyette geçen “rettil” emri,
    daha sonra gelen “tertîlâ” mastarıyla kuvvetlendirilerek bu
    tertîlin en güzel bir tarzda yapılması emredilmiştir.
    Tertîl üzere okumak; Kur’an’ı dosdoğru ve güzel bir tarzda,
    açık açık, hakkını vere vere, sesin mana ile ilişkisini ayarlayarak,
    yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak bir tonla ruhî ve mânevî
    bir uyum içinde, yani anlayıp yaşayarak okumak demektir.
    İsrâ sûresinde de aynı prensibe dikkat çekilmiştir; “Biz onu
    Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre
    sûre)ayırdık; yine onu peyderpey indirdik.” 190
    Rasûlullah bu tavsiye gereğince, gerek namazda, gerekse diğer
    zamanlarda Kur’an’ı ağır ağır,dura dura okur, hızlı okumaktan
    ısrarla kaçınırdı. Öyle ki; onun tertîl üzere okuduğu kısa bir
    sûre, daha uzun bir sûre okuyanınkinden çok daha fazla sürerdi.
    Her âyetin sonunda bir miktar durur, beklerdi; onu bir sonraki
    âyete eklemezdi. 191
    Tilâvetin Hakkını Vermek: Anlayarak Okumak
    Bakara sûresinin 121. âyeti şöyledir: “Kendilerine kitap verdiğimiz
    kimseler, onu gereği gibi/tilâvetinin hakkını vererek okurlar.”
    Bu âyette sözü edilen tilâvetin (okumanın) hakkını vermekten
    ne anlaşılmalıdır ?
    Tilâvetin hakkını vermek; Kur’an’ın anlamını, hükümlerini düşünerek,
    hissederek, sindire sindire ve yavaş yavaş kırâat etmek
    demektir.
    Mü’min, Allah’ın kitabını adeta Rabbi ile sohbet ediyormuşcasına
    okumalıdır. Kur’an’daki emirlere uymaya, yasaklardan kaçınmaya
    azmetmeli, yeri geldiğinde dua etmeli, yalvarmalıdır.
    Kur’an’ı gereği gibi okumak, İmam Gazâli’nin belirttiği gibi,
    190] 17/İsrâ, 106
    191] Sıfatu Salâti-n Nebî, 77, 104
    OKUMA VE YAZMA
    - 143 -
    “bütün gayret ve dikkatini harflerin mahreçlerini çıkarmaya yöneltip
    mânâsını düşünmemek” demek değildir. 192 Tam tersine,
    âyetlerin anlamlarını düşüne düşüne, anlayarak, hissederek
    ve yaşayarak okumaktır. Bu bağlamda, Dehlevî’nin el-Fevzü’l-
    Kebir’inde (s. 26) zikrettiği şu söz oldukça anlamlıdır: İnsanlar tecvid
    kaidelerini ezberledikleri zaman, Kur’an tilâvetindeki huşûdan
    alıkonulurlar.
    Bakınız, Mehmet Âkif, Kur’an’ın sadece lafzına önem verip de
    O’nun mânâısnı anlamaya yanaşmayan geleneksel alışkanlığımıza
    nasıl isyan ediyor:
    “Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an’ın;
    Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın.
    Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına,
    Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
    İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin!
    Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”
    Kur’an’ı Huşû İçinde ve Duygulanarak Okumak
    Kur’an, huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek,
    gözyaşları içinde okunabilmelidir. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek
    okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün
    değildir;
    “Rasûl’e indirileni duydukları zaman, kavradıkları gerçekten
    dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” 193
    “Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra
    hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.”
    194
    “Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu arttırır.”
    195
    Rasûlullah Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O,
    zaman zaman ibn Mesûd’a Kur’an okutur ve dinlerken göz yaşlarını
    tutamazdı.
    “İbn Mes’ud anlatıyor: Resûlüllah bana; “Kur’an’ı bana oku!”
    192] İhyâ, c. 1, s. 806.
    193] 5/Mâide,83
    194] 39/Zümer, 23
    195] 17/İsrâ, 109
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 144 -
    dedi. Ben hayretle; ‘Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?’
    diye sordum. Bana; “Evet, ben onu kendimden başkasından
    dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya
    başladım. Ne zaman ki; “Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve
    ey Muhammed, seni de bunlara şâhid kıldığımız vakit durumları
    nasıl olacak?” mealindeki âyete 196 geldim. “Dur!” dedi. Durdum
    ve dönüp Rasûlullah’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de
    yaşlar akıyordu.” 197
    Kur’an’ı Uygulamaya Dönük Olarak Okumak
    Kur’an’ı bir müsteşrik (oryantalist) edasıyla salt bilgilenmek
    için veya mezhebî ve hizbî bir yaklaşımla kendi önyargılarına gerekçeler
    bulmak için okumanın, okuyucuya bir fayda sağlaması
    mümkün değildir. Kur’an, okunup anlaşılsın ve uygulansın diye
    indirilmiştir. O’nu bilgi hamallığı olsun diye, mâlumâtfürûşluk
    yapmak için veya sırf sevap kazanmak amacıyla okuyup ezberlemenin
    bir anlamı yoktur.
    Hz. Peygamber, Kur’an’ı “uygulamak” amacıyla okuyanları
    yücelterek onların bu eylemlerini takdir ve teşvik etmiş; Kur’an’ı
    hayata aktarmayanları ise “münâfık” olarak tanımlayıp Ebû Cehil
    karpuzuna benzetmiştir.
    “Kur’an’ı okuyan ve okuduklarını uygulayan mü’min kişi, tadı
    güzel, kokusu da güzel portakal meyvesi gibidir. Kur’an’ı okumayan,
    fakat onunla amel eden mü’min kişi ise, tadı güzel, fakat
    kokusu olmayan hurma meyvesi gibidir. Kur’an’ı okuyan, fakat
    buyruklarıyla amel etmeyen münâfık gibi hareket eden de, kokusu
    güzel, fakat tadı acı reyhane otu gibidir. Kur’an’ı okumayan ve
    amel etmeyen münâfık gibi davranan da, tadı acı ve kötü, kokusu
    yine tiksinilen acı Ebû Cehil karpuzu gibidir.” 198Esasen, herhangi
    bir bilginin değeri ve kıymetinin, tatbikatla ortaya çıkması gibi;
    Kur’anî bilgilerin, emir ve yasakların, ilke ve prensiplerin değeri,
    anlamı ve kadrü kıymeti de uygulamayla anlaşılacaktır.
    Merhum şehid Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi; “İlk nesillerin
    dimamizmi ve bereketi, Kur’an’ı uygulamak amacıyla okumalarından
    kaynaklanıyordu. Onlar Kur’an’a, kültürlerini geliştirme, bilgi
    edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yanaşmazlardı.
    Onlar Kur’an’ı Allah’ın öğrenmek üzere okurlar ve her emri de,
    savaş alanında, aldığı günlük emri hemen uygulayan bir ordu gibi
    196] 41. âyet
    197] Buhâri, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî; Tefsir,
    hadis no: 3027; Ebû Dâvûd, İlm 13
    198] Buhâri, Fedâilü’l Kur’an, 82
    OKUMA VE YAZMA
    - 145 -
    duyar duymaz yerine geitirirlerdi. İşte bu, uygulamak üzere öğrenme
    şuurudur.” 199 Sahabenin bu konudaki tutumunu Abdullah
    ibn Mes’ud şöyle anlatır: “Biz Kur’an’ı on âyet on âyet alırdık ve
    aldığımız on âyeti anlayıp hayatımıza aktarmadan diğer on âyeti
    almaktan kaçınırdık. Kur’an insanlara, onunla amel etsinler diye
    nâzil olmuştur. İlk nesiller Kur’an’ı amel etmek için okudular. Sizin
    herhangi biriniz ise, Kur’an’ı başından sonuna kadar okur; tek
    bir harfini dahi bırakmaz; halbuki onunla amel etmeyi tamamen
    terketmiştir.” 200 Kur’an ancak onu yaşayan, onun mücadelesini
    veren, karşılaştığı sorunları onunla çözmeye çalışan, her fırsatta
    ona başvuran, yanlışlarını onunla düzelten, doğrularını ondan öğrenip
    pekiştiren, kısaca Yaşayan Kur’an olmaya çalışan insanlarca
    anlaşılabilir. Kur’an’ı yaşayıp anlattıkça öğrenir, öğrenip yaşadıkça
    anlatırsınız. Kur’an’ı okudukça imanınız güçlenir, imanınız güçlendikçe
    de, yaşar ve mutmain olursunuz. “Uğrumuzda cihad edip
    çaba sarfedenlere biz yollarımızı gösteririz 201
    Kur’an’ı Tekrar Tekrar Okumak ve Onunla İrtibatı
    Kesmemek
    İnsan unutkan bir varlıktır. İnsan kelimesi, “unutmak-nisyan”
    kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Dolayısıyla insan, öğrendiği
    şeyleri, verdiği sözleri, geçmişteki olayları genellikle unutur. En
    kötüsü de Rabbini ve O’ndan gelen gerçekleri, öğütleri, uyarıları
    unutma eğiliminde olmasıdır. Şeytanın görevi de insana Rabbini
    ve emirlerini unutturmaktır.
    Şu halde insanoğlu sık sık uyarılmaya, hatırlatırlatılmaya ihtiyaç
    duyar. Bazı gerçekler, bazı emir ve yasaklar tekrar tekrar hatırlatılmalı
    ve insanlar sıkça ikaz edilmelidir ki, hatalar, yanlışlar
    tekrarlanmasın. Zaten Kur’an’ın bir adı da zikr ve tezkira‘dır ki,
    hatırlatma ve öğüt anlamına gelir.
    Bu yüzden Kur’an sık sık okunmalı, Kur’an’la irtibat kesilmemelidir.
    Vahyin unutulması ve Kitab’ın uzun süre terk edilmesi,
    imanın zayıflamasına ve kalbin katılaşmasına yol açar; “İman
    edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine
    (Kur’an’a) ve inen Hakk’a huşû duysun ve bundan önce kendilerine
    Kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle
    kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.”
    202
    199] Yoldaki İşaretler, s. 10
    200] İhyâ, 3/13
    201] .(29/Ankebût, 69
    202] 57/Hadîd, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 146 -
    Kur’an’ı Yeniden Hayat Rehberi Edinmek
    Kur’an’ı okuyup anlama ve uygulama sorumluluğunu en güzel
    bir şekilde yerine getirerek bize örnek teşkil edenler, hiç şüphe
    yok ki, Allah Rasulü ve O’nun kutlu arkadaşları, takipçileriydi.
    Kur’an’ı bir “hayat kitabı” olarak algılayan, onu dâvetlerinin
    ekseni haline getiren ve hayatlarına aktaran ashâb-ı kiram ve
    selef-i sâlihin, ondan aldıkları feyz ve bereketle başarıdan başarıya
    koştular. Onlar, inen Kur’an âyetlerini hemen alıyor, ezberliyor,
    yazıyor, yaşamlarını ona göre düzenliyor, çevresindeki insanlara
    onu anlatarak gönüllerini fethediyorlardı. Yani müslümanlar, ilk
    dönemlerde bütün güçlerini Kur’an’dan almışlardı. İslâm, Kur’an
    etrafında yayılmış, odak noktasını Kur’an’ın teşkil ettiği o muazzam
    kültür faaliyeti, İslâm toplumunu kısa zamanda dünyanın en
    medenî, en huzurlu ve en mükemmel bir toplumu haline getirmişti.
    Kur’an’dan aldıkları güçle asırlarca hükümran olmuş muazzam
    imparatorlukla-rı dize getirmiş; sosyal adaleti, hakkı ve hukuku
    gözeten örnek sistemler kurarak o günden bu güne bütün toplumlar
    için model teşkil etmişlerdir.
    O ilk nesilleri eğiten, yetiştiren, başarılı kılan mükemmel okul
    Kur’an’dı. Ashabı ashab yapan, İslâm toplumunu ayakta tutan
    Kur’an’dı. Onlar Kur’an’a sarılarak kâmil insanlar haline geldiler.
    Hayatlarının her alanında onun ilkelerini ayakta tutarak başarılı
    oldular ve örnek İslâm medeniyetinin temellerini attılar.
    “Din bilginlerimiz, Kur’an’dan, yaşanan pratik bir hayat nizamı
    çıkaracaklarına, onun yalnız dil ve üslûp özellikleri üzerinde
    durdular. Fesâhat ve belâğat yönünden eşsiz bir eser olduğunu
    belirterek ki, bunda şüphe yoktur; daha çok gramer bakımından
    ondan yararlanma yoluna gittiler. Tefsirlerimizin büyük bir kısmı,
    onu metin çözümlemesi için bir malzeme olarak kullandı. Onun
    hayata uygulanmasından ibaret olan fıkıh, bir müddet sonra teferruat
    içinde kaybolup gitti. Kısaca el birliğiyle Kur’an’ı hayatımızdan
    uzaklaştırdık. Kur’an’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık.”
    Günümüz müslümanları, Kur’an’ı yeniden hayatın içine sokmadıkça
    onu bir “hayat rehberi” olarak kabul edip “anlamak ve
    uygulamak için okumaya” yönelmedikçe ve hayatlarını Kur’an’ın
    ölümsüz ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlemedikçe, içinde
    bulundukları kaos, bunâlim ve sıkıntılardan kurtulamayacaklardır.
    Kur’ân’ı Nasıl Okuyalım?
    İnanmayanlar fazla ilgilendirmiyor bizi... İnandığını söyleyen
    OKUMA VE YAZMA
    - 147 -
    bazı Müslümanlar da marjinal (sıra dışı) bir söz manzûmesi olarak
    görüyorlar Kitabı... Kulak verilmeyen, dinlenmeyen; sadece
    Mushaf’a (sahifelerine) saygı duyulan bir söz...
    Bırakın büyükleri, üç yaşındaki bir çocuk, akıl hastası bir insan
    bile bir şey söylese kulak kabartırız... Kur’an konuştuğunda; “bize
    ne diyor?” diye dediğini merak eden, anlamaya çalışan kaç Müslüman
    gösterebilirsiniz sağınızda, solunuzda?..
    Yabancı dilde bir şarkı dinler gibi, Onu anlamadan dinlemek;
    dinlemek değildir!... Ölü gözlerle bakmak; bakmak değildir. İşe
    yaramaz, tarihî bir eşya gibi ilgilenmek; ilgilenmek değildir. Hiçbir
    ev eşyasına dahi bu denli ilgisiz kalmıyor Müslümanlar.
    Müslümanın
    hayatında, Kur’an’ın yeri son sıralarda. Müslüman’la barışacağı,
    kucaklaşacağı günü hasretle bekliyor Kur’an. Korkarım ilgisizliğe
    mahkûm edilmenin dâvâcısı olarak çıkacak
    Kitabımız yarın
    karşımıza. Şefaatçi değil; şikâyetçi olacak! Dâvâcı olacak bizden.
    Sanık
    sandalyesine oturup hesap vereceğiz Yaratan’ın huzurunda...
    Hasan Ali en-Nedvi, “Muhammed İkbal’in Mesajı” adlı eserinde
    anlatıyor: Her gün sabah namazından sonra Kur’an okumaya
    karar vermiştim.
    Babam, beni görür ve ne yaptığımı sorardı.
    “Kur’an okuyorum”
    diye cevap verirdim. Tam üç sene hep bu suali
    sormuş, ben de aynı cevabı vermiştim. Bir gün dedim ki: “Baba
    bu soruların mânâsı ne? Hep aynı şeyi
    soruyorsun; cevap veriyorum;
    ertesi gün tekrar soruyorsun?” Bunun üzerine babam dedi
    ki: “Oğlum, demek istiyorum ki; Kur’an’ı sana inmişçesine oku!”
    İşte o günden itibaren Kur’an’ı anlamaya ve Ona tam yönelmeye
    başladım. Şu söylediklerim, Onun nurlarından aldıklarımda. Ve
    nazmettiğim şiirlerim, Onun incilerinden dizdiklerimdir.” 203
    Müslüman, sen Kur’an okurken, ne okuduğunu düşünüyor
    musun?
    Sana inmişçesine; anlayarak, düşünerek ve yaşamak
    amacıyla
    okuyor musun? Hayatımızın her ânında bir uyarıcı, her
    zaman, her yerde, en güvenilir, en güzel bir rehber O bize. Bunu
    düşünüyor
    musun?
    Kur’an’la ilgilenmekten anladığımız, bundan başkası değil.
    Güzel sesle, mahreçle okunan ama anlaşılmayan, düşünülmeyen,
    yaşanmayan Kur’an’dan kimseye bir fayda yoktur. İmam
    Gazali’nin tespiti ne kadar güzel! Şöyle diyor: “Ey insanlar! Sizden
    öncekiler Kur’an’ı Kerim’i, Allah Teâlâ tarafından gönderilen
    203] Ebu'l Hasen Ali El Haseni En Nedvi, Muhammed İkbal'in Mesajı, çev. Y. Işıcık,
    s. 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 148 -
    bir mektup (hayatın anayasası) bildiler. Gece
    okur, düşünürler;
    gündüz Ona uyarak iş yaparlardı. Siz ise, Ondan ders (almayarak
    sadece) okutmakla meşgul oluyorsunuz. Mahreci (ses ve harflerin
    ağızdan çıkış tarzını) ve irabı (kelimelerin
    düzgün okunuş
    şekli) düzeltiyorsunuz. Emirlerini ise basit ve kolay tutuyorsunuz
    (önemsemiyorsunuz).
    Muhakkak bilmek lâzım ki; Kur’ân-ı Kerim’den maksat; Onu
    okumak değil; Ona uyarak iş yapmaktır. Okumak (ve ezberlemek)
    ise, akılda tutmak içindir. Akılda tutmak da yapmak içindir. Emirlerine
    uymadan Kur’ân-ı Kerim’i okuyan; efendisinden mektup
    (emirnâme) alıp yapması (ve yapmaması) gereken işler bildirilen
    bir kölenin, bir yere oturup mektubu yüksek sesle okuması ve
    fakat emirlerinden hiçbirini yapmaması gibidir. Şüphesiz, azarlanmaya
    ve cezalandırmaya müstahak olur...” 204
    Evet, imam Gazali böyle diyor. Ve ne kadar güzel bir tespitte
    bulunuyor. Bizler de Kur’an okurken, okuduklarımızı anlıyor ve
    yaşıyor muyuz? Yoksa -anlamadan- irabına, mahrecine ve sesin
    güzelliğine dikkat ederek -sadece- okuyor muyuz Rabb’imizin
    emir ve yasaklarını içeren mektubunu? Peygamberimiz (s.a.s.),
    şöyle buyuruyor: “Dikkat edin; Anlamadan
    yapılan ibâdette hayır
    yoktur. İncelikleri kavranmayan ilimde ve tedebbür etmeden
    (düşünmeden, anlamadan) Kur’an okumada da hayır yoktur.” 205
    Kur’an, boynunu bükmüş; Büyük Şairimiz Mehmet Akif’in
    şiir diliyle
    ifade ettiği acı gerçeklerin geçerliğini yitireceği günü
    bekliyor... Şöyle diyor Akif: “İbret olmaz bize; her gün okuruz ezbere
    de! Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde? Lafzı muhkem
    yalnız, anlaşılan Kur’an’ın, Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz
    mânânın; Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına; Yahut üfler,
    geçeriz bir ölünün toprağına. İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla
    bilin, Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!” Peygamberimiz
    (s.a.s.)’in İbn Abbas’a duâsı: “Ey Allahım, bunu dinde
    fakih (anlayış, idrâk, şuur sahibi) kıl. Kur’an’ın tevilini de (inceden
    inceye araştırıp derinlemesine bilgi edinme, anlama ve yorumlamasını)
    öğret.”.206 Ne güzel duâ! Rabb’im, bize de bu özellikleri
    nasip buyursun.
    Kur’an’ı bırakıp da, daha yararlı ve daha güzel bilgiler içerdiğini
    zannedip başka sözlere, yazılara rağbet edenler, düşünemiyorlar
    mı ki; yaratılmışların sözü, Yaratanınki gibi olmaz. Herkes
    204] İmam Gazali, Kimya-yı Saâdet, Bedir Y., s. 168
    205] Mevdudi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, ter. Y. Işıcık, s. 25
    206] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 2/101
    OKUMA VE YAZMA
    - 149 -
    yanılır,
    hata eder, aldanır. Ama Allah (c.c.) asla!
    Yeryüzü insanlığının bugün sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik,
    kültürel, ahlâkî, itikadî çöküntülerin, bütün sıkıntı ve problemlerinin
    sebebi; Kur’an’dan ayrı düşüştür. Yaratana itaat ve kulluğu
    terk ediştir.
    Nasuh bir tevbe ile insanlık, yeniden Kur’an’a dönmedikçe;
    Kur’an ile kucaklaşıp barışmadıkça; fert ve toplumların hayatlarına
    vahiy hâkim olmadıkça; yapay tedbirlerle insanlığın sıkıntıları
    ve problemleri bitmeyecek, gözyaşları dinmeyecek, yüzü
    gülmeyecektir.
    Gülmüyor işte. Gülmesi de mümkün değil!
    Yeryüzünde güven, huzur, barış ve esenlik isteyenler; önce
    kendileri Kur’an’la barışsınlar. Görecekler, bütün problem ve sıkıntıların
    nasıl kolayca çözüldüğünü. Aksi halde, İnsanlar bekledikleri
    mutluluğu, kâbusa dönen düşlerinde
    bile göremeyeceklerdir.
    207
    Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim
    Okumak anlamında K(a)-r-e kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı
    Kerim’de toplam 88 yerde geçer. Yazmak anlamında K(e)-t-b kelimesi
    ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir. Tilâvet kelimesinin
    kökü olan T-l-v ve türevleri toplam 3 yerde kullanılır. Kalem
    ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. İlim kelimesi ve
    türevleri de toplam 854 yerde zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l)
    kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde kullanılır.
    “Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile) oku!
    O, insanı bir alaktan yarattı.
    Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.
    O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
    İnsana bilmediklerini öğretendir.” 208“Nun. Kaleme ve satır satır
    yazdıklarına andolsun.” 209“Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere)
    sorunuz.” 210”Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde
    bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve
    Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan
    dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara ‘Sizin
    207] Âdil Akkoyunlu, Kur’an’a Hicret, Çıra Yayınları: 95-98
    208] 96/Alâk, 1-5
    209] 68/Kalem, 1
    210] 16/Nahl, 43
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 150 -
    bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi211”Allah Âdem’e bütün isimleri,
    (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları
    önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların
    isimlerini Bana bildirin’ dedi.” 212”Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan
    sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin
    bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm
    (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak
    Sensin’ dediler.” 213
    “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde
    çıkarmıştır.” 214“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik
    de onlar bunu yüklenmekten
    çekindiler, (sorumluluğundan)
    korktular. Onu insan
    yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.”
    215“Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun
    doğruluğunu araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da
    sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 216“Utanmalarından
    dolayı,
    câhil, onların zengin olduklarını sanır.
    Sen onları simalarından tanırsın.”
    217
    “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra
    tez elden tevbe edenlerin tevbesidir.” 218
    “Ssizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe
    edip de kendini ıslah ederse...” 219
    “Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra
    da bunıın ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).”
    220
    “Bir zamanlar Musa kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder
    dedi. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden
    olmaktan
    Allah’a sığınırım’ dedi” 221
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi;
    o halde sakın câhillerden olma?” 222
    211] 2/Bakara, 30
    212] 2/Bakara, 31
    213] 2/Bakara, 32
    214] 16/Nahl, 78
    215] 33/Ahzâb, 72
    216] 49/Hucurât, 6
    217] 2/Bakara, 273
    218] 4/Nisâ, 17
    219] 6/En’âm, 54
    220] 16/Nahl, 119
    221] 2/Bakara, 67
    222] 6/Enâm, 35
    OKUMA VE YAZMA
    - 151 -
    “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 223
    “O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben
    sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 224“Eğer sen onların
    hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
    ve câhillerden
    olurum dedi.” 225
    “...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat
    çokları
    cehâlet segiliyor.” 226“Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi
    bizim için de bir tanrı
    yap!’ dediler. Musa, ‘Gerçekten siz câhil bir
    toplumsunuz’
    dedi.” 227“...Ben, iman edenleri kovacak değilim;
    çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik yapan
    bir topluluk olarak görüyorum.” 228
    “De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 229“...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler
    ve câhil kimseler kendilerine laf attığında ‘Selâm!’ derler.” 230
    “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 231
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 232
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ,
    cennet yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri
    ve tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde
    ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan
    rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki
    dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.
    Âlimler, peygamberle-rin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de
    gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.
    Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 233
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa,
    geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 234”İlim aramak,
    her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye
    kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    223] 6/En’âm, 80
    224] 11/Hûd, 46
    225] 12/Yûsuf, 33
    226] 6/En’âm, 111
    227] 7/A’râf, 138
    228] 11/Hûd, 29
    229] 20/Tâhâ, 124
    230] 25/Furkan, 63
    231] 39/Zümer, 9
    232] 46/Ahkaf, 28
    233] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17,
    hadis no: 223
    234] Tirmizî, İlm 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 152 -
    takan adama benzer235
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen
    senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır.
    Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya
    olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan
    daha hayırlıdır.” 236
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile
    tartılır.”237
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin
    kendisi ona daha lâyıktır.” 238”Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek
    için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin
    köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen
    kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 239
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış
    sahibi) kılar.” 240
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak,
    bir âbid(i aldatmak) tan daha zordur.” 241
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri
    âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun
    üzerine Rasûl-i Ekrem: “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim
    en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurdu.
    Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı,
    hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
    şey) öğreten kişiye dua ederler.” 242
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden
    dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve
    kendisine dua eden sâlih evlâttan kesilmez.”243
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
    duadan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana
    235] ." (İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    236] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    237] Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400
    238] Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
    239] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    240] S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce,
    Mukaddime 17, hadis no: 220-221
    241] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    242] Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
    243] Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631; S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis
    no: 1393
    OKUMA VE YAZMA
    - 153 -
    sığınırım.” 244
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın
    çoğalması kıyamet alâmetlerindendir.” 245
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin
    ruhlarını kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
    insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara
    meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetva
    verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem
    de halkı sapıtırlar.” 246
    “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol
    yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer
    ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot
    yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük
    olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem
    kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu
    yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve
    kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın
    dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet
    ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse
    ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve
    Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse
    böyledir.” 247Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle
    ifade eder: “Rasûlullah (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
    “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada
    hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere)
    bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi
    anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 248
    Kalem
    Bir yazı âleti olan kalem Yunanca’da “sulak yerde yetişen kamış,
    hasır otu, Hint kamışı” mânâlarına gelen kalamos ile Latince
    kalamustan Arapça’ya ve oradan Türkçe’ye geçmiştir. Pek çok anlamı
    yanında hat sanatında farklı yazılan da (aklâm-ı sitte) ifade
    etmektedir. Ayrıca Farsça’dan geçen kilk ve hâme kelimeleri
    de
    Türkçe’de kalem karşılığında kullanılmıştır.
    244] Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
    245] S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    246] S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    247] S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15
    -2282-
    248] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 154 -
    Tarih öncesi çağlardan itibaren coğrafî bölgelere ve kullanılan
    yazı malzemesinin türüyle yapısına göre farklı biçimde kalemler
    geliştirilmiştir. Günümüze ulaşmış
    en eski yazı örneklerinden
    anlaşıldığına
    göre kil tablet, kurşun ievha, bal mumu
    veya sert bir
    zemine kazılan yazılar için kemik, demir ve bronz gibi malzemelerden
    yapılmış, sivri uçlu tığ kalemler (Yun. graphis, Lat. stylus)
    kullanılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzesi ile British Mu-seum’da çeşitli
    devirlere ait değişik malzemeden
    yapılmış tığ kalem örnekleri
    sergilenmektedir. Milâttan önce III. bin-yıldan itibaren Mısırlılar,
    Yunanlılar ve Romalılar
    yazı malzemesi olarak papirüs, parşömen
    veya beyazlatılmış tahta kullanmaya
    başladıklarında bunların
    üzerine mürekkeple ve ucu bıçakla sivriltilmiş, eğri kesilmiş kamış
    kalemle yazmışlardır. Romalilar’dan başlamak üzere diğer milletlerin
    de kamışla beraber metalden ve kuş tüyünden yapılmış
    kalemleri XIX. yüzyıla kadar kullandığı bilinmektedir. XII. yüzyıldan
    sonra Avrupa’da kâğıt sanayiinin,
    ilim ve tekniğin gelişip yayılmasıyla
    beraber yazı alet ve malzemelerinde de büyük ilerlemeler
    kaydedilmiştir. XVIII. yüzyılın başlarında Avrupa’da, 1840’lı
    yıllardan
    itibaren Osmanlı coğrafyasında demir uçlu yazı aletlerinin
    kullanımı yaygın
    hale gelmiştir. Ancak hattatlar yazının tabiatına,
    hareket ve cereyanına daha uygun olması sebebiyle kamış
    kalemi Avrupa yapımı metal uçlu yazı aletlerine tercih etmişler,
    bu kalemle yazma geleneğini
    günümüze kadar sürdürmüşlerdir.
    Hat sanatında kullanılan en iyi cins kamış
    kalem (kalem-i ney),
    Hazar denizi sahilleri
    ile Dicle nehri kenarındaki Vâsıt (Kut) şehri
    çevresinde yetişen kamışlardan
    elde edilmiştir; bu sonuncusu kalem-
    i Vâsıtî diye tanınır. Eskiçağ’larda Cnidus ile Asya’da Anaetic
    gölü çevresinde
    de iyi tür kamışın yetiştiği bilinir. Kalem
    için tabii
    sertlikte, daire çemberi 15-25 mm. ve boğum mesafesi en az 20-25
    cm. tutan silindir biçimindeki kamışlar makbul sayılır. Kamışın içi
    boydan boya nâl denilen liflerle dolu olduğundan ilk açışta bunlar
    çekilip çıkartılır. Sarımsı beyaz
    renkli ham kamışlar sazlıktan kesildiği
    haliyle kalem olarak kullanılamayacağından
    belli bir sıcaklıkta
    kurumaları için at gübresi içinde bekletilerek sertleştiri-lir, cinsine
    göre değişik kahverengi tonlarına,
    hatta siyaha dönerler. Tabii
    sertliği dolayısıyla bu şekilde ıslah edilmesi icap etmeyen, üzeri
    kendiliğinden benekli, menevişli (kaplan postu) bir cins kamış
    kalem de vardır. Eskiden açılmamış kalem
    tek veya çift boğumlu
    olarak satılırdı.
    Çatlak kamış açılırken kırıldığından sağlamlığını
    tecrübe için 8-10 cm. yükseklikten
    sert bir yere bırakılırdı, çatlak
    ve zayıf ise zırıltılı bir ses çıkararak düştüğü
    yerde kalır, sağlam ve
    iyi cins kamış
    ise dolgun ve tannan bir ses vererek sıçrar.
    OKUMA VE YAZMA
    - 155 -
    Kalem açılıp da kullanılmaya başlandıktan
    sonra ağzı zamanla
    bozulduğundan yeniden açılması icap eder. Ancak mushaf gibi
    büyük kitapları yazarken kalemi yeniden açmak mahzurlu olur.
    Kalem tekrar
    açılırken ağzının genişliği mikronla ölçülecek
    kadar
    ilkinden farklı olsa bu, bilhassa
    nesih ve rikâ” gibi ince yazılarda
    büyük
    bir estetik kusur doğmasına sebep olur. Bu sebeple uzun
    metinlerin ince hatla yazılmasında ağzı kolay aşınmayan bir kaleme
    ihtiyaç duyulmuştur. XIX. yüzyılın
    ilk yarısında İstanbul’dan
    Hicaz’a giden
    hattatlar, Endonezya’daki Cava adasından
    hacca
    gelenlerin elinde cava kalemini
    görüp benimsemişlerdir. Bunlar,
    yerde dallanan palmiye tipi bir ağacın lifleri
    arasından sarmalı
    olarak çıktıktan sonra sertleşip düzgünleşen abanoz gibi siyahımsı,
    içi dolu, ince çubuklardır. İnceliği
    dolayısıyla yazarken tutmak
    zorlaştığından
    ucu açıldıktan sonra başka bir kamış kalemin boşluğuna
    yerleştirilip elde
    rahat tutulacak kadar kalınlaşması sağlanır.
    Sertliği sebebiyle kullanılması ve açılması güç olan cava kalemini
    ilk defa Çömez Mustafa Vâsıf ve öğrencisi Kazasker Mustafa İzzet
    efendiler nesih hattı ile yazdıkları eserlerde deneyip beğendikten
    sonra diğer hattatlarca da bu kalem benimsenmiştir.
    Yazının kalınlığı arttıkça kalemin ağzını da ona göre açabilmek
    için kargı kalemi denilen ney kalınlığındaki kamışlardan veya
    bambu kamışlarından faydalanılır. Ancak
    celî yazmaya bunların
    da yetmediği olur. O takdirde istenilen büyüklükte tahtadan
    yapılan
    celî kalemi kullanılır. Ağaç veya tahta kalem adı da verilen bu
    cinsin ağız kısmı oyularak iki ucu çıkıntılı bırakılmak
    sûretiyle, celî
    yazıyı çizgi şeklinde yazan çeşidi yapılmıştır. İnsan eli çok büyük
    celî yazıları yazabilecek kalemi kullanmaktan
    âciz kaldığında ise
    böyle yazılar
    satranç (kareleme) usûlüyle küçükten büyütülerek
    hazırlanmıştır.
    Yeni açılacak kalemin boğum yeri bir parmak altından kalemtıraş
    ile kesilip çıkartılır.
    Bu yapılmazsa kalem şakkı düz olmaz,
    eğri gidebilir. Daha sonra kalem sol elin içine yatırılıp orta boşluğu
    ve cidarı
    badem biçiminde görünene kadar yukarıdan aşağıya
    meyilli olarak kesilir. Alttaki sivrilik yontulup inceltilir. Dil gibi
    uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı istenilen
    kalem ağzı genişliğine
    göre alınır. İki taraftan aynı miktarda
    alınmazsa görünüşü dengesiz olur. Kalemin dışını kaplayan sırçalı
    kısım mürekkep
    tutmayacağı için sadece ağız kısmından
    bir parça
    kalemtıraş yardımıyla giderilerek bu sağlanır. Kalemin dil ve ağız
    kısımları aynı hizada bırakıldığı gibi
    ağız kısmı daha genişçe yontulursa
    çakşırlı kalem denilen bir cins ortaya çıkar.
    Kalemin dili
    uzunsa süratli yazmaya yardımcı olur, kısa bırakılırsa ağır yazılır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 156 -
    Yontma işlemi bittikten sonra kalemin
    ağız kısmının elde veya
    makta üstünde
    kamış boyuna paralel olarak birkaç
    santimetre
    uzunluğunda düz bir hat halinde çatlatılarak iki yakaya ayrılmasına
    şakk-i kalem denir. Küçük bir depo vazifesi gören bu çatlağa
    mürekkep dolarak
    yazarken aşağıya doğru devamlı akar. Şakkedilen
    kalem ağzının yazandan
    tarafa kalan yakasına ünsî, diğerine
    de vahşî adı verilir. Kalem şakkedilirken vahşî taraf biraz daha
    geniş bırakılır. Kalem
    ağzının kesilip düzeltilmesi (katt-ı kalem)
    işlemi de makta üzerindeki kamışın
    kalem yuvası (yatağı) denilen
    yive tesbit edilmesiyle yapılır. Vahşî tarafın uzun, ünsî tarafın
    kısa kalacak şekilde eğri olarak kattedilmesi sırasında duyulan
    çıtırtı
    ile kesim tamamlanmış olur. Yeni kattedilmiş kalemle yazılar
    çok keskin
    yazılır, kullandıkça ağzı bozulacağı için harfler pürüzlü
    olarak çıkmaya başlar.
    Düz kattedilen kalemle yazılan yazılar
    metanetli olur. çok eğri maktaa vurulmuş
    kalemin yazılan zayıf
    fakat halâvet-lidir. İkisinin ortası hepsinden iyisidir. Hat sanatında
    eğri kattedilmiş kalemle yazmanın Yâküt el-Müsta’sımî ile başladığı
    kaynaklarda ifade edilmektedir. Kalemin
    ağzı eğri kesilmekle
    elde tabii duruş şekli olan yazandan tarafa yatık olması
    da sağlanır.
    Ta’lik kalemi sülüse nazaran
    daha az eğri ağızlıdır. Nesih kalemi
    ondan da az. rik’a kalemi ise düze yakın
    eğriliktedir.
    Kalemi ağzındaki eğrilik kâğıda tamamıyla
    intibak edecek
    (buna kalemin secdesi
    denir) şekilde tutup yukarıdan aşağıya
    dik
    olarak hareket ettirmekle harflerin
    ince, sağdan sola yürütmekle
    de kalın
    kısımları yazılır. Sülüs ve nesihte harf şekilleri kalem
    kâğıttan kalkmadan tutuş istikametine göre çıkarılır. Ancak ta’likteki
    harf incelikleri kalemin ağız kısmı kâğıda
    yarı yarıya değdirilerek
    yapılır. Harflerin
    ölçüleri nokta ile tesbit edildiği, bu da
    kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için kalem hat sanatında
    estetiği sağlayan
    en önemli unsurdur.
    Hattat kalemi elinde fazla sıkmadan tutar. Yazma işi bitince
    kalemin ağzı sol elin şahadet parmağına sürülerek veya yalanarak
    temizlenir. Aksi takdirde içindeki
    zamk dolayısıyla mürekkep
    kurur ve akıntıya mani olur. Bu durumda kalemin ağzı başparmak
    üzerine bastırılıp çıtlatılarak
    donmuş mürekkep temizlenir.
    Kalemler divit veya kubur adı verilen hokkalı mahfazalarda
    veya kalemdan (kalemlik)
    denilen sade veya sanatlı kutular içinde
    saklanır. Kalemdanın boyu ekseriya
    30-40 cm. olduğundan boğumu
    en uzun kamış kalemler bile içine rahatlıkla sığabilir. Yüksekliği
    10 cm., genişliği de 15 cm. civarındadır. Ayrıca sol tarafında ahşaba
    gömülü olarak bir veya iki hokka yeri bulunur. Birkaç santimetre
    derinliği
    bulunan üst kat bir tutmaçla çekilip kaldırıldığında
    OKUMA VE YAZMA
    - 157 -
    kalemdanın zemin katı meydana çıkar. Her iki kademe de kalem
    ve diğer yazı aletlerini muhafaza için kullanılır. Hatta tomar haline
    getirilmiş aharlı kâğıtlar bile burada saklanabilir. Kalemdan
    dikdörtgen prizma biçiminde olup kapaklıdır. Kapaklar bazılarında
    düz ve keskin çizgilidir, muhaddeb (dışbükey)
    olanlarına sandık
    biçimi kalemdan denilir. Kalemdanın fildişi, sedef ve bağa ile imal
    edilenlerine de rastlanılmakla beraber çoğunluğu ahşaptır. Altın
    ve cazip
    renkler kullanılarak bunlara işlenen desenlerin üzerine
    rugan (lak) tabakası çekildiği için ruganî veya edirnekâri diye anılırlar.
    Silindir biçimli oluşundan dolayı kubur denilen kalem mahfazaları
    dibine doğrudan yahut döndürülerek yerleştirilen
    hokka,
    kalemlik kapağı üstüne ba-zan konulan rıhdan ile kişinin yanında
    taşıyabileceği, 25-45 cm. arasında boyu ve 5-6 cm. çapı olan çok
    yönlü bir yazma vasıtasıdır. Ruganî ve fildişi oyma sanatlı kubur ve
    kalemdan örnekleri Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenmektedir.
    Kullanılmaktan dolayı küçülüp de istifade
    edilemeyecek hale
    gelen kalemin herhangi bir yere atılmaması, ayak altı olmayan
    bir yerde toprağa gömülmesi bir gelenektir. Her kalem açılışında
    çıkan ve eskilerin “bürâde-i kalem” dedikleri yongalar da biriktirilip
    aynı şekilde gömülürdü.
    Ayrıca hayatları boyunca açtıkları
    kalemlerin yongalarını saklayarak öldüklerinde
    gasil suyunun
    bunlarla ısıtılmasını
    vasiyet eden birçok hattat vardır (M. Uğur
    Derman, TDV İslâm Ansiklopedisi)
    Kitab
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” 255 yerde
    geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı,
    yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı
    demektir. Kur’an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan
    şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından
    biri de Kitaplara imandır.
    Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği
    anlaşılır:
    Genel anlamda vahy 249
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı 250
    Bütün kâinat
    İnsan
    249] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    250] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 158 -
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür251Her
    ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket 252Kur’an’a
    göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
    Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi.
    Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nur (ışık)dur. Evren ve insan adlı kitapların gerektiği
    şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
    insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın
    belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Kur’an,
    bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur
    253. Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın
    çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla
    anlaşılabilir.
    Kitab “Ke-te-be” fiil kökünden türetilmiştir. Bu fiilin masdan
    olan el-ketb deriyi deriye veya bir tabakayı
    diğer tabakaya iple
    bağlamak demektir. Bu anlamda “ketebtü’s-Sekae torbayı bağladım”
    denilir. Terim olarak,
    ‘harf leri birbirine yazıyla bitiştirmek
    anlamına gelir.
    Bu bağlamda, ‘harflerin sözle de birbirine
    bağlanması’na işaret eder. Bu bakımdan, arzdan çıkan seslerin
    bir
    tertip halinde olması durumunda, bu seslere de ‘kitap’ denilebilir,
    yazılması şart değildir. Onun için, Allah’ın Kelâmı’na yazılı olmasa
    da ‘kitab’254. Çünkü, Kur’an’da sürekli olarak geçen ‘kitap’ sözcüğü,
    her zaman Kur’an’ın yazılı şeklini ifade etmez; Allah’ın kelimelerinin
    bir düzen içinde birlik göstermesi
    “yazma” demektir.
    Evren bütünüyle, Allah’ın “ol” emriyle meydana gelen bir kelimeler
    düzenidir. Evrenin bilgisi Allah’ın ezelî ilminde saklıydı;
    sonra, Allah her bilgiye “ol” dedi
    ve onlar da bir ‘kelime’ olarak
    varoldular. Bu anlamda,
    evren bu kelimelerden oluşan bir kitap
    halini aldı. Allah evrendeki varlıkların görevlerini, kısaca, evrenin
    işleyiş kanunlarını yazdı, bu işleyiş konusundaki hükmünü ortaya
    koydu; bundan böyle ne olup biteceğini de belirledi. Böylece,
    Allah’ın ezelî bilgisinden meydana getirdiği Ana Kitap’ta hiç bir
    şey eksik bırakılmadı.
    (Aslında, evrenin her an Allah tarafından
    yeniden
    yaratıldığı ve bu yaratmalar arasında bağ olduğu
    için bir
    devamlılık ortaya koyduğu bazı İslâm filozof
    ve ariflerince belirtilmiştir.
    Biz konunun anlaşılması
    için ‘geçmiş zaman’ kullandık,
    bunu ‘geniş zaman’la da ifade ve her zamana teşmil edebiliriz255.
    251] (18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    252] 17/İsrâ, 13-14
    253] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    254] denilir (Müfredat, s. 423; Külliyat-ı Ebl'1-Beka, s. 307
    255] Muhammed İkbal, İslâm'da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Ç. A. Asrar
    Bir y. İst. 1984, s. 75. Abdülkerim Suruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Ç. Prof.
    OKUMA VE YAZMA
    - 159 -
    “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla
    uçan hiç
    bir kuş yoktur ki, sisin gibi bir ümmet
    olmasınlar. Biz Kitap’ta hiç
    bir şeyi eksik bırakmamışızdır.” 256“Mutlaka O’nun bilgisiyle düşen
    bir yaprak, yerin
    karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru
    hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.”.257 Yaratılışla
    birlikte yazılan, ‘hükmolunan her şey vakti gelince ortaya çıkar;
    evrenin tümünde ne olup ne bitiyorsa, kesinlikle bu yazıya göre
    olup bitmektedir.
    “Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir
    şey gelmesin ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap’ta bulunmuş
    olmasın.” 258
    Demek ki, Kitab’ın aslı, anası evrendeki her varlık
    ve meydana
    gelen her olaydır. Kur’an buna “Kitap, Ümül’Kitap, Levh-i Mahfuz”
    gibi adlar verir ki, hemen
    hemen hepsi de aynı anlamdadır.
    Evren bu Ki-tab’ın açılmış biçimidir, her geçen.an bu Kitap’tan bir
    kelimeyi daha ortaya koymaktadır. Allah, insanlık tarihi
    boyunca
    zaman zaman bu Kitab’ı, insanlar arasından
    seçtiği elçileri aracılığıyla
    harflerden oluşan kelimeler,
    kelimelerden oluşan âyetler
    ve âyetlerden oluşan sûreler halinde gâyet toplu olarak insanlara
    göndermiştir.
    Bu bağlamda, Tevrat, İncil, Kur’an gibi İlâhî
    Kitaplar
    evrenin sayfalara sığdırılmış toplu bir açıklamasıdır
    denilebilir.
    Evrendeki her şey, olmuş olacak her olay bu kitaplarda da öz ve
    toplu olarak vardır.259 Şimdi, bu temel bilginin ışığında, Kitab’ın
    bu gerçek
    ve aslî anlamıyla ilgili olarak, diğer yan anlamlarına
    da
    kısa bir göz atalım:
    1. Kitab, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yazılı sayfalar anlamına
    gelir: “Eğer sana kâğıt üzerine yazılı
    bir kitap indirmiş olsaydık
    da, onu elleriyle tutsalardı...” 260
    2. Kitap, önce dileyip, sonra meydana getirme anlamını
    da içerir:
    “Allah, ‘Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz’
    diye yazdı.” 261
    3. Kitap, ‘hükmetmek, farz kılmak’ anlamına gelmektedir:
    “Yakınlığı
    olanlar (ülü’l-erham) Allah’ın kitabın
    birbirleri konusunda
    H. Hatemt, İnsan yay, İst, 1984; Mevlâna Celaleddin er-Rumî, Mesnevi,
    terceme ve şerh, A. Baki Gölpınarlı, İnkilâp ve Aka. İst. 1981 c. I-II, s: 138-
    139
    256] 6/En'âm, 38
    257] 6/En'âm, 59
    258] 57/Hadîd, 22
    259] Hak Dini Kur'an Dili, III, 1920; Said Nursi, Sözler, Otuzuncu Söz, Ene ve Zerre
    Risalesi
    260] 6/En'âm, 7
    261] 58/Mücâdele, 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 160 -
    daha hak sahibidir.”262. “Üzerinize oruç yazıldı” .263 “Muhakkak
    namaz mü’minlerin üzerine vakitli olarak yazıldı.”
    264
    4. Kitap, ‘kılmak, arasına katmak’ anlamındadır: “Bizi
    şâhitlerden yaz.” 265
    5. Kitap, ‘Allah tarafından gönderilmiş bir delil’ anlamına da
    gelmektedir: “İnsanlardan, Allah hakkında hiç bir ilmi, hidâyeti ve
    nur saçan bir kitap olmadığı halde mücadele eden vardır.” 266
    6.“Muhakkak onlardan bir grup vardır ki, Kitab’da olmayan
    bir şeyi, siz Kitab’da sanasınız diye dillerini
    Kitab’a eğip büker.”267.
    Bu âyette, birinci kitap, genel olarak Allah’ın kitabı
    anlamındadır;
    yani, Levh-i Mahfuz, Ümm’ül-Kitap veya
    evren kitabı, ya da
    Kur’an, Tevrat ve İncil gibi İlâhî
    Kitap anlamındadır. İkinci kitap,
    âyet Yahudilerle ilgili olduğu için Tevrat’ı kasdetmekte, yani, ‘aslında
    Tevrat’ta olmadığı halde’ denmektedir. Üçüncü kitap ise,
    Yahudiler’in Allah’ın Kitabı, ya da Tevrat yerine kendi elleriyle
    yazdıkları ve “Kitab’ı elleriyle yazanların
    vay haline” 268âyetinde
    ve benzer daha başka âyetlerde anlatılan kitaptır.
    7. Kitap, ‘yazma, yazışma, mektup’ anlamlarına da gelir: “Ellerinizin
    altında bulunanlardan yazışmayla (akd) yapmak isteyenlerle,
    eğer kendilerinde bir hayr görürseniz yazışın.”.269 “Bu mektubumu
    götür.” 270
    8. Kitap, Allah’ın hükümlerinin, ‘ahkâm’ın bütünü
    anlamında
    ‘Şeriat’ demektir.
    9. Kitabın bir önemli anlamı daha vardır ki, insanların
    dünya
    hayatındaki amellerinin yazılmasından oluşmaktadır. Kur’an’da
    “söylediklerini yazacağız.” 271ve “onun için Kıyamet günü bir kitap
    çıkarırız
    da, “oku kitabını (deriz).”272 buyurulmaktadır.
    İnsanlar kitaplarını Dîn Günü dünya hayatındaki
    amellerine
    göre ya önlerinden, ya sağlarından, ya da sol ve arkalarından alacaklar
    ve öncüler, sağdakiler (yemîn ashâbı) ve soldakiler (şimal
    262] 8/Enfâl, 75
    263] Bakara: 183
    264] 4/Nisâ, 103
    265] 3/Âl-i İmran, 53
    266] 22/Hacc, 8
    267] 3/Âl-i İmran, 78
    268] 2/Bakara, 79
    269] 24/Nûr, 33
    270] 27/Neml, 28
    271] 19/Meryem,
    79
    272] 17/İsrâ, 13-14
    OKUMA VE YAZMA
    - 161 -
    ashâbı) olmak
    üzere üçe ayrılacaklardır.“Hayır hayır, muhakkak
    facirlerin kitabı siccindedir. Bilir misin siccin nedir? Açık, sağlam,
    yanlışsız, belirgin,
    rakamlı bir kitaptır. Hayır, hayır, muhakkak
    iyilerin kitabı ılliyyindedir. Bilir misin ılliyyîn nedir? Açık, sağlam,
    yanlışsız, belirgin, damgalı, rakamlı bir kitap” 273âyetleri bu konuda
    gerçekten
    ilginçtir. İnsanların dünya hayatında kazandıkları
    bir kitap halinde onların Ahiret’teki yerlerini hazırlamakta ve
    oluşturmaktadır; ya kat kat derinlikler,
    ya da kat kat yükseklikler
    meydana getirmektedir
    sahipleri için. İnsanların her sözü ve her
    davranışı harf harf ve kelime kelime Ahiret’teki makamlarını ‘yazmakta’,
    inşâ etmektedir.
    Evreni ve evrendeki her türlü olayları, Allah’ın bütün bilgisini
    harfler ve kelimeler olarak içeren ve Allah’tan geldiği biçimde
    korunan son Kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim, Kur’an’da ‘Ana
    Kitab’ın Kur’anla eş anlamda kullanıldığı âyetler çoktur: “Bu apaçık
    Kitabın âyetleridir; muhakkak onu Arapça Kur’an olarak indirdik.”
    .274 “Bunlar Kur’an’ın ve apaçık Kitab’ın âyetleridir.” 275
    Kur’an’da “apaçık kitap” olarak geçen kitap, genel
    anlamıyla
    Kitap’tır. Bu kitap’tan Allah’ın murad ettiği bilgiye sahip olanlar,
    göz açıp kapayıncaya kadar
    yüzlerce kilometrelik bir uzaklıktan
    herhangi bir nesneyi getirebilirler. “Yanında Kitap’tan bir ilim bulunan
    kimse de, ‘sen gözünü yummadan ben onu sana getirebilirim’
    dedi.”
    276
    İlâhî kitaplar insanlara yol göstericidir; öncüdür, rahmettir,
    iman edenler için hidâyet kaynağıdır. İnsanların
    ihtilâf ettikleri
    her konuda hükmün kendilerine göre verilmesi için gönderilmişlerdir.
    ‘Mizan’ ve ‘demir (otorite) le birlikte insanların hayatını düzenlemek
    üzere
    gönderilmişlerdir. İnsanların karanlıklardan ışığa,
    zulümden
    adalete ulaşmaları için gönderilmişlerdir 277 278
    Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)
    Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda sorumluluk
    ve hakların
    genel teorisini ele almayı hedeflediği
    söylenebilecek olan “elmahkûm
    fih-bih” bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri açıklanırken,
    öncelikle kişinin ne ile yükümlü olduğunu
    bilmesi şartı
    üzerinde durulur. Bu şart, İslâm’da
    kişinin sorumlu tutulması için
    273] 83/Mutaffifîn, 7-9, 18-19
    274] 12/Yûsuf, 1-2
    275] 27/Neml, 1
    276] 27/Neml, 40
    277] 2/Bakara,
    213; 57/Hadîd, 25; 14/İbrâhim, 1; 16/Nahl, 64; 46/Ahkaf, 12
    278] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 30-34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 162 -
    yükümlülüğünün
    kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden
    tebliğ ilkesinden kaynaklanır. Peygamber gönderilmedikçe
    kimseye
    azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberlerin
    gönderildiğini
    279 bildiren âyetler ve benzeri naslar
    bu ilkenin
    dayanağım oluşturur.
    Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı ilkesi
    hemen
    hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir.280 Burada sorumluluğun
    temel şartı olan ‘bilme’den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi
    olma değil, bilgiye
    yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna
    dikkat edilmelidir.281 Nitekim Molla Hüsrev 282 cehâleti ıstilâh
    olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde
    tanımlamaktadır.
    Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde
    bunlarla
    yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasmda kural olarak
    darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-harpte bulunmayı
    da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir.283
    Dâru’l-İslâmda bulunan kişi bakımından namaz kılmanın farz
    ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin kesin
    hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir
    kişinin bu tür hükümleri bilmemesi mâzeret olarak kabul edilmemiştir.
    Öte yandan Şehabeddin el-Karafi 284 dinî vecibelerin nasıl
    yerine getirileceğine ilişkin bilgileri
    edinmeyi ihmal etmenin bir
    çeşit masiyet olduğuna,
    dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri
    öğrenmemiş olmanın da mâzeret sayılamayacağına işaret eder.
    İslâm ülkesinde yaşayan kişi için çoğunluğun
    bilgisi dışında kalamayacak
    dinî hükümleri bilmemenin mâzeret sayılamayacağı bir
    kuraldır.
    Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları
    meşru bir
    mâzeret sayılmıştır. Ancak bazı yazarların
    belirttiği gibi 285 bunlar
    da esasen birer istisna değil,
    ‘bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu
    tutmama’ ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle
    sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bilinmeyen
    279] 17/İsrâ, 15; 4/Nisâ, 165; Gâmidî el-Abdelî - A, B. Sadi, Akidet’ül-Muvahhidin,
    151
    280] İbn Teymiye, Fetevâ, 20/37-38; Al-i Perme, 22-56
    281] Abdulaziz Buhârî, Keşful-Esrar, -Metin- 3/1455, 1466-1467, -Hâmiş- 3/1466;
    Murtaza Mutahharî, Adl-i İlâhî, 346
    282] v. 885-/1480
    283] Ahmet Özel, Ülke Kavramı, 177-178
    284] v. 684/1285
    285] Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621
    OKUMA VE YAZMA
    - 163 -
    hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’lİslâmda
    bulunanlar bakımından
    da mâzeret olarak kabul edilmiştir.
    Cehlin mâzeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken
    bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu bilmemenin değil,
    davranışın yasak olduğunu bilmemenin
    özür kabul edilişidir.
    Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki temel yaklaşımlar yukarda
    özetlendiği şekilde olmakla birlikte
    detaylar incelendiği
    takdirde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların
    belirleyici bir rol oynadığı ve birçok somut olayda farklı değerlendirmeler
    yapıldığı dikkat çekmektedir.
    Cehle bağlanan fıkhi sonuçlar, kelâmcıların metodunu
    esas
    alan eserlerde ‘sorumlulukta bilgi şartı’ konusu işlenirken ele alınmakla
    beraber fukaha metoduna
    göre kaleme alınan eserlerde
    ağırlıklı olarak ‘ehliyet arızaları’ başlığı altında incelenmiştir. Hanefi
    âlimlerinin öncülüğü ile fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer
    tutan ehliyet teorisine göre ehliyet arızaları
    semavi ve müktesep
    olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi insanların irâdesi dışında
    oluşur, ikincisi ise onların irâdesine bağlı sebepleri ifade eder ki
    bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. Ancak
    bu çerçevede söz
    konusu edilen durumların tamamı
    ehliyeti ortadan kaldırıcı veya
    daraltıcı Özellikte
    değildir. Abdülaziz el-Buhari’nin 286 belirttiği
    gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler bakımından
    bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden
    bu teori içinde yer almıştır 287. “
    Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.”
    288 mealindeki
    âyette de ifade edildiği gibi cehl sonradan
    oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın gerçek hüviyetini aşan
    ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan olumsuz
    bir durum olduğu için ‘arıza’ olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi
    çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına
    sahip bulunması sebebiyle müktesep arızalar
    arasında sayılmıştır289.
    Cehâletin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi
    Mâzeret, yapılması yahut sahip olunması gereken bir hususta
    öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir. Biz
    burada konumuz itibariyle İslâmî nasları bilmemekten doğan gerek
    itikadî ve gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran
    286] v.730/1330
    287] Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1382-1383, 4/262-263, 330; ayrıca bkz. Pezdevî, Keşf
    Pezdevi, 4/262-263
    288] 16/Nahl, 78
    289] İbn Melek, Şerh'ul-Menar, 972-973; Aktaş, Cehâlet, 94-99
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 164 -
    nedenlerin geçerli olup olmadığını değerlendirmeye ve bunların
    mâzeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız.
    Cehâleti Bilerek Tercih Etmek
    Allah (c.c.), Kur’an’ı insan için göndermiştir. Onu imana, iyiye
    ve doğruya çağırmış; her türlü kötülükten
    sakındırmıştır. Ancak
    insanı bu konuda zorlamamıştır. İnanç ve irâde hürriyeti içerisinde
    insanlar,
    inanç, söz ve fiil itibariyle farklı durumlar sergilemişlerdir.
    İnsanlardan kimisi yapıp ettikleriyle iyi,kimisi de kötü nitelik kazanmıştır.
    Allah, Kur’an’da insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri
    ve fiziksel yapıları
    itibariyle değil, inançları ve ahlâkî yönleriyle
    değerlendirmiştir.
    Akıl kelimesinin anlamlarından biri olarak bağlamayı
    dikkate
    alarak gerçeklerle bağlantı kurmak olarak niteleyebileceğimiz
    akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı mümeyyiz
    vasfıdır. Doğru yola girmenin akletme ile sıkı bir ilişkisi vardır.
    Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp
    kullanmadığıdır. Çünkü Kur’an, aklım
    kullanmayanları aklı bulunmayanlara
    benzetir. Esasen akletmek ile iman etmek arasında sıkı
    bir ilişki vardır.
    Kur’an’da akl kelimesinin sadece fiil olarak yer alması, onun
    dinamik bir uygulama alanına sahip olduğunu gösterir. Kur’an’da
    “akl” fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve
    ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Aklın
    fiil olarak geçtiği her yerde bu eylem daima olumlu karşılanmaktadır.
    Buna göre akıl bir kabiliyettir.
    Bir malzeme, bir veri değildir.
    Akıl salt bir kabiliyet olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme yapamayacağı
    ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar.
    Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar
    ya da işlerlik kazandırılmayan
    ‘okur-yazar’lık özelliği gibi.
    Ancak Kur’an’ın bu buyruğuna rağmen, bugün, insanımız
    Kur’an’da sadece fiil şeklinde geçen akıl kelimesini “ heva” kelimesinin
    grameri içinde kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar
    akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur’an’nı akletmeye
    teşvik ettiği hemen her yerde kınamış olduğu taklidi.
    Oysa bu kavramların her birinin alanı ve fonksiyonu
    apayrıdır.
    Bunlardan, akıl ile ilme sahip çıkmak
    şarttır. Zira cehâletle, ne hak
    ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür.
    Fert olarak herkesin akletmesi ve buna göre davranmasının
    yanında bir de ulus olarak (kavim) akletmek gerekir. Akledilecek
    OKUMA VE YAZMA
    - 165 -
    ki hem ferdi ve hem de toplumsal irâde 290 ile doğrular tercih edilebilsin
    ve bu yolda bir süreç izlensin.
    İrade sahibi olmak, Allah’ın (c.c.) insanoğluna bahşettiği
    üstün
    bir özelliktir. Bu, şey veya şeyler arasından
    baskı altında kalmadan
    birini seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de insanoğluna
    emanetin veriliş
    gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen akıl
    sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da
    desteğiyle bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma
    yani ‘hiçbir şey bilmez’ özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece
    kendilerini hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen ancak
    böylesi olanaklarla doğru bir şekilde keşfedemeyecekleri, künhüne
    esaslıca vakıf olamayacakları akıbetlerinden yana ise ‘Kitap’ ile
    muttali olacaklardır.
    Nitekim bilgi eylemlerin anlamlı ve meşru kabul
    edilebilmesinin ilk şartıdır.
    Fakat Âdemoğlu kendisindeki bu özellikleri (akıl-irâde) kullanmaz
    yahut birine ihale edip onların bu özellikleri kendi yerine
    kullanmalarına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz da koşulların
    etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu durumda
    böylesi birinin arzu edilen veya edilmesi gereken neticeye
    ulaşması düşünülemez.
    Buna göre, insan sırf İslâm toplumunda yahut İslâm’ın egemen
    olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile kendi
    şuur ve irâdesini kullanması neticesi olmaksızın böylesi bir ortamın
    ferdi olmak hasebiyle ‘hükmen müslüman’ olmakla, yani
    kendisinden
    sadır olan fiilî bir iman olmadan Allah’ın vadettiği
    mükafaatlara nail olması olanaksızdır.291
    Esasen insanoğlu özgür irâde sahibi bir varlıktır. Muhatap olduğu
    şeylere karşılık verme, irâdasini dilediği
    şekilde tayin etme
    olanağına sahiptir. Bu noktada
    iki yönlü bir olgudan sözedilebilir.
    Biri, kendine
    rağmen ve belki onun adına ortaya konulan şeyler.
    İkincisi de kişinin karşısında bulduğu ve tepki göstermesi istenen
    şeylere müteveccih kendi irâdesini
    devreye sokarak şöyle veya
    böyle herhangi bir tercihte bulunması.
    Kişi devraldığı yahut karşılaştığı şeylere karşı hür irâdesini
    devreye sokmak durumundadır. Nitekim emanetin arz edilmesi
    de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak
    önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir
    290] 2/Bakara, 113-119; 20/Tâhâ, 79; 37/Sâffât, 27-30; 39/Zümer, 39-41
    291] İbn Teymiye, Feteva 26/30-32; Al-i Ferrac, 86 vd.; Mutahharî, Adl-i İlâhî,
    350-351
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 166 -
    sonuçla karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür irâde sahibi fertlerden
    oluşan toplum, kendine ait teşekkül
    eden irâdesini Allah’ın
    (c.c.) kendisine tevdi ettiği
    emanete karşı faal bir şekilde kullanma
    olanağına
    sahiptir. Muhatap olduğu bu hususa karşı tavrını ister
    olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya koyacaktır.
    Bu tavır, sözgelimi
    Yunus’un (a.s.) kavmi gibi olumlu olursa292, bu zaten İlâhî
    irâdenin de dilemiş olduğu
    bir vaziyettir. Yok, eğer durum bunun
    aksine cereyan etmişse, bu da artık öz irâdeleriyle seçmiş oldukları
    bir yoldur, Bu durumda da artık, her yeni gelen peygamberin geldiği
    kavmine nispet ettiği sıfat
    gibi bir vasfa mahkûm oluverirler.
    Artık Allah (c.c.) dilemiş ise helâk edilmekte veya bunlara, tayin
    edilen
    bir ecele binaen belirli güne kadar mühlet verilmektedir.
    Bu bağlamda günümüz açısından Allah’ın kitap ve elçiler göndermiş
    olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden sorumluluğun
    kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması
    hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten
    yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendisinden
    yana
    mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen
    bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan
    etmektir.293
    Bu anlamda söz konusu ilan çerçevesinde şahit-şehadet kavramları
    bağlamında insanları bilgilendirdiğini,
    böyle iken insanların
    herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla
    beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri
    hususunda insanlara karşı Allah’ın şahitleri ve bizim de Allah’ın
    yanında, peygamberlerin dini tebliğ ettiklerine
    dair şahitler olduğumuzu
    bildirir. Nitekim Rasûlullah’ın Veda Haccında ‘haberiniz
    olsun tebliğ ettim mi?’ diye buyurması herhalde buna işarettir.
    Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını
    bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin
    farkında olması gerekir.
    Çünkü bilinmeyen bir şey tasdik edilemez.
    Bilinecek
    ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı
    hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.
    Analarından birşey bilmez olarak doğan çocuklar,
    doğup büyüdükleri
    çevre ve toplumun eğilimlerine
    göre atalarının kendilerine
    tâlim ettiği çerçevede
    bir bilgilenme yoluna girmektedirler.
    Bu noktada çocuk, öğretilenlere karşı sadece alıcı pozisyonundadır.
    Ancak atalarından ve toplumdan - çevreden edinilerek
    292] 10/Yûnus, 98; 37/Sâffât, 148
    293] 7/A'râf, 172; 67/Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde,
    2-3
    OKUMA VE YAZMA
    - 167 -
    inanılan bu bilgilerin her zaman için doğru
    ve yanlıştan arı olduğu
    söylenemez. Kaldı ki bu safhada, henüz, bir benimsemeden de
    bahsedilemez. Mamafih yine de hayatını idame için doğru veya
    yanlış algıladığı bu dökümanı almak durumundadır.
    Çünkü hiç bir
    inanmış fert yaratıldığı gibi kalkış
    olamaz. Zira iman yaratılışın
    üzerine kişinin bilinçli
    kazanımı, kendi elinin emeği, alın teriyle
    ulaştığı asgari bilgi ve bilinç düzeyidir. İşte fert ancak sağlıklı bir
    süreç içersinde ulaştığı bu düzey ile sapıklıktan
    kurtularak hidâyet
    üzere ve ona tâbi olanlardan
    olmaktadır.
    Başka bir açıdan insanın, sosyal bir varlık olarak hayatını devam
    ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir bilgiye sahip
    olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır.
    Esasen insanî bilgi ile hayvanı bilgi arasındaki temel fark ve
    onun ahlâkî bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelliğidir.
    294
    Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir tabiat kanunu olarak
    sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve ancak
    bizden bunu bu düzeyden
    takatimiz nisbetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı
    zamanda bizi, bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi
    bir süreci yaşamaya da ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a.s.) gibi
    295 mûcizevî bir şekilde birtakım farklı özelliklerle dünyaya gelen
    insanların bu durumları ile, normal yapı içerisindeki bir insanın
    sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve - veya imkânlara sahip
    olamadan hayat sürmekte olan bir insanmki aynıdır. Çünkü birinci
    durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize
    sayılırken ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya
    özelliklerden mahrumiyet şeklinde ya da sahip olunan olanaklar
    bağlamında semavî bir araz olarak değerlendirilmektedir.
    Dolayısıyla
    normal özellik ve imkânlar içersinde bir hayat seyreden
    fertlerin- toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak şeklindeki
    gerekli süreci yaşamamaları kendileri için mükteseb bir araz olarak
    mâzeret olamamaktadır.296 Buna göre deli veya bütün olanaklardan
    mahrum olarak dağ başında yaşayan
    bir fert için mâzeret
    kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek
    seçen kimseler
    için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile
    olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin mazeretlik boyutunu
    hep özel istisnai
    durumları dikkate alarak ifade etmektedir.297
    Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde
    ve genel durumlar ise
    294] Bilgi Özcan, 79- 89, 96, 127, 133, 164; Özgültekin, 83-84
    295] 3/Âl-i İmrân, 46
    296] Bkz. Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/477; Faruk Aktaş, Kitaba Varis Olanlar II, 53
    297] Örnek olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i tarik'issalat-
    2/418, -Kitab'ur-ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 168 -
    yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki
    istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını
    işaret
    ediyor olsa gerektir.
    Bu nedenle sosyal hayatın uç noktalarından alınan
    istisnaî örnekler,
    hele dini öğrenme sürecini yaşayan
    ve pratiği de buna bağlı
    olarak gelişen ayrıca evveliyatı malum ve o esnadaki konumu
    belli olan sahabenin hayatından gösterilen eksantrik fenomenlerden
    hareketle kural belirlemek 298 çok da isâbetli olmasa gerektir.
    Değilse aynı yayınevinin yayımladığı
    diğer bir kitapta cehâletin
    mâzeret olmadığı yönündeki ifadeler 299 ile kişiler kendileriyle çelişkiye
    düşmüş olacaktır.
    Sözgelimi Ömer (r), Aişe (rh) ve İbn Abbas’ın (r) âyetlerde geçen
    “eben”, “haraç”, “fatıres-semavat” “ğîslin”, “hannan”, “evvah”
    ile “fadih”in ne anlama geldiğini
    bilmemesi300, onların tevhidi
    de bilmediğine, dinin
    mantalitesinden haberdar olmadıklarına
    mı alamet sayılmalıdır. Yahut bunların hepsinin hadiste bahsi
    geçen cariye 301 misali olduğunun alameti midir. Ya da Peygamberin,
    onların dinin özünü anlayıp anlamadığına
    aldırış etmeden
    İslâm’ını kabul ettiğini mi ortaya koyar.
    Oysa Ashab hâlis Arap idi. Onlar üstün üslupların
    zevkine varıyor
    ve Rasûlullah’a (s.a.s.) gelen âyetleri anlıyorlardı. Nitekim
    Kur’an da mesajını, günlük hayatlarında kullandıkları ‘dil’e ve
    bu dildeki kavramlara
    yükleyerek veriyordu. Kur’an’dan herhangi
    bir şeyin mânâsını anlamada güçlük çektiklerinde onu hemen
    Rasûlullah’tan soruyorlardı. Esasen Kur’an, hüda ve kılavuz kitap
    olarak anlaşılsın için inmişti.
    Soruyorlardı çünkü hayat düsturlarını ondan alıyorlardı.
    Bilmediklerinde
    ondan öğrenme yoluna gidiyorlardı.
    Onların yanlış
    anladığı fark edildiğinde ise O veya O’nun terbiyesinden geçmiş
    şahsiyetler
    düzeltme yoluna gidiyorlardı. Mesela fecirden ak iplik
    kara iplikten seçilinceye kadar âyeti inince Adiy b. Hatem’in yaptığı,
    buna bir örnektir. O, biri beyaz diğeri siyah iki ipliği yastığının
    altına koyar şafak vakti çıkarıp bakardı. Bunlar birbirinden ayırd
    edilecek olduysa vaktin girdiğine hükmederdi. Rasûlullah (s.a.s.)
    bunu duyunca onun bilmezliğine kinaye olarak ‘yastığın pek de
    enlidir.’ deyip durumu düzeltme
    yoluna gitmişti. Bunun gibi Ebû
    298] Bkz. Ahmed Ferid, Cehâlet Özürdür, 36, 39-40, 81 vd.; Hakkı Aydın, Hukuku
    Bilmeme (I 251-254; agm., Hukuku Bilmeme (II, 45, 50, 57, 58, 61
    299] el-Kaysi, Mealim 31, "Kuşkusuz toplumun sahih akideyi batıl akidelerle karıştırmasının
    esas sebebi cehâlettir. Bu ise özür değildir." 35, 58, 96
    300] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 155; Zemahşeri, Keşşaf, 3/595
    301] Canan, Kütüb-i Sitte, 2/232-233
    OKUMA VE YAZMA
    - 169 -
    Hureyre’nin necaset kelimesini yanlış anlamasını düzeltmiştir.
    Keza “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın”âyetinden
    istinbad sadedinde savaştan kaçan mücahidlere Ebû Eyyub el-
    Ensari, bu tarz anlamanın yanlış olduğunu, âyetin esasen şöyle
    şöyle anlaşılması gerektiğini
    ifade etmiştir.302
    Buna göre, bilinebilecek durumda olan dinî esasları
    bilmemek
    veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl
    ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilen
    cehâlet, faraza mâzeret olsa idi o zaman bu insanların,
    kendilerinden
    kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehâletten dolayı
    bilinen duruma geldikleri için mazur görülmeleri gerekecekti.
    Değil mi ki malum
    durum cehâletlerinden kaynaklanmıştır.
    Şu halde insanlar yanlışa doğru diye inanmışlar ise bunun
    kendilerini bağlayıcı olması gerektir. Değilse
    kimse -bir hinlik söz
    konusu değilse- yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, farkında olarak
    doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu
    zannıyla iman edilmiş, teslim olunmuştur. Bu nedenledir ki yanlış
    olana doğru diye sarılmış hiç kimse
    sırf bu sebeple cerh edilemez.
    Çünkü o bunu, doğru olduğunu sanarak samimiyetle kabul etmiştir.
    Nitekim birilerinin yanlış olduğuna inanılan kabulleri,
    onların
    bu hususları kasten benimsedikleri veya iddialarında ciddi olmadıkları
    gibi izahlarla değil, aksine bunları, doğru olduğu kanaatiyle
    kabul ettikleri
    esas alınarak gerektiği şekilde bertaraf edilmeye
    çalışılmaktadır. Ancak bunun, onların dürüstlüklerine
    bir halel
    getirdiği de düşünülmemektedir. Sözgelimi
    geçmişte muhaddisler,
    ‘yanlışa’ doğru diye itikat ettikleri için bidatçı olarak nitelenen
    kimselerden,
    hadis almakta mahzur görmemişlerdir.303 Çünkü
    bunlar da sonuçta yanlışı yanlış olduğunu bile bile kabul eden
    kimseler değildirler. Esasen ahlâkî yönden
    dürüst olduktan sonra
    kimse iddiaları cihetiyle olduğundan farklı şekilde itham edilmediği
    gibi bu dürüstlük de, vaki iddiaların, şâyet gerçekten yanlış
    ise doğruluğunu gerektirmemiştir. Buna göre birileri cehâleti sebebiyle
    yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple
    işlemekte ise bunların bu tutumlarından
    sorumlu olacakları açıktır.
    Çünkü zaten sapmaların tezahürü de bu şekildedir.
    Esasen burada konu, farkında olarak içine düşülen
    ya da
    tercih edilen vaziyet değildir. Ve zaten bu ikinci durum tartışma
    konusu bile olmamıştır. Oysa bilindiği gibi dinin usul- temel ve
    302] Bkz. İbn Kesir, Tefsir, 3/768
    303] Bkz. Tecrid-i Sarih, 1/327-332 -Mukaddime-; krş. Sakallı, T., Hadis, 131
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 170 -
    furu- ayrıntı diye birtakım prensipleri vardır.304 Ve bunlardan temel
    prensiplere -özellikle günümüzde- yabancı kalmak söz konusu
    değildir. Çünkü iradî bir tercihten ibaret olan Din’e örfen değil,
    ancak bu usulü kabul ile dahil
    olunabilir.
    “Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakda, gerekse
    ibâdetleri doğru yapmakda, câhillik
    özür değildir. Dinini
    bilmediği için aldanan cehennemden
    kurtulamayacaktır. Allah-u
    Teala bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helâli,
    haramı farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu
    kadar öğrenmek farzdır” 305
    “Velhâsıl akıllı olana özür ve bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm
    dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten
    mü’min olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini
    elde etmezse, mazur
    olup, hükmen mü’min kılınıp cennet ehli
    olur. Küfür itikad ederse mazur olmaz. Kâfir olur, cehennem
    ehli
    olur. Zira ehliyetnamesi olduğu açıktır.”306
    “Bir kimse cehâleti sebebiyle küfür olduğunu bilmeyerek
    kendi
    arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i İslâm’dan çıkar
    ve küfrün bataklığına dahil olur. Buhara ve Semerkand imamları
    ittifak ettiler
    ki câhil tav’an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir
    olur. Zira cehil mâzeret sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir.”307
    “Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehâletinden dolayı
    mazur sayılamaz... Binaen aleyh Allahu Teala kendi fazl ve keremi
    ile insanlara peygamberler
    göndermiş ve bu veçhile insanlar
    hakkında
    ‘Hüccet-i ilâhiye’ tamam olmuş artık kimsenin ‘ne yapayım,
    Allah’ı bilemedim Allah’a dair bilgi edinemedim’
    demeğe
    mecali kalmamıştır.” 308
    “Mükellef (sorumlu olabilecek durumdaki kişi) Allah’tan başkasına
    ibâdetinde yahut Allah’tan başkasına
    kurban, O’ndan
    başkasına adak vesair Allah’a mahsus olan ibâdetlerden biriyle
    Allah’tan başkasına
    yaklaşmak kastıyla yaptığı şeylerden dolayı,
    Müslim’in Ebû Hüreyre’den onun da Rasûlullah’tan (s.a.s.)
    rivâyet ettiği hadise binaen mazur görülemez. Ancak İslâmî olmayan
    bir ülkede olup kendisine davet ulaşmamışsa bu durumda
    bizzat cehâletten dolayı değil kendisine mesaj ulaşmamış olması
    304] Bkz. Al-i Ferrac, 259 vd.; krş. Ferid, 57
    305] Hüseyin Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye, 51, 362, 474; aynı ifadeler için bkz.
    Kadızade, Amentü Şerhi, 47-48; krş. Ferid, 24, 27-28, 41, 43, 88
    306] Kadızade, 22
    307] M. Zahid Kotku, Ehli Sünnet, 251; Emali şerhi 46. madde
    308] Ö. Nasuhi Bilmen, İlmihal, 1, 9
    OKUMA VE YAZMA
    - 171 -
    nedeniyle
    mazur görülür... Nebi (s.a.s.) kendisinin mesajını
    duymuş
    olanla İslâm ülkesinde yaşayıp da Rasûlü işitmiş olan hiçbir
    kimseyi mazur görmemiştir. Dolayısıyla
    kimse cehâletinden dolayı
    imanın temel ilkelerinden
    yana câhil diye mazur görülemez.”309
    “Biz kırsal kesim Arablarından birçoğunun ebeveyni,
    akrabası,
    kabirler yanında kurban kesmek, kabir ehliyle tevessül etmeyi
    onlara adak adamayı, kederlerin giderilmesi ve hastaların şifa
    bulması hususunda
    kabir ehlini, ölüleri vasıta aracı kılarak yardım
    dilemeyi âdet edinmiş ve bu hal üzere ölmüştür.
    Ancak onlara tevhidin,
    La ilâhe illallah’ın mânâsını anlatacak kimse de ulaşmamış
    ve adağın, duanın
    ibâdet olduğunu bunların sadece Allah için yapılabileceğini
    öğretecek kimse gelmemiş. İşte bu durumdaki
    kişilerin
    cenazelerinde yürümek, cenaze törenlerine katılmak, üzerine
    salât okumak, onlar için dua ve istiğfar etmek, haclarını kaza
    etmek ve onlar için sadaka vermek doğru mudur?
    Cevap: Yukarda vasfedilen haliyle ölen kişinin cenazesine katılmak,
    üzerine salât okumak, onun için dua ve istiğfar etmek,
    haccını kaza etmek ve adına
    sadaka vermek câiz değildir. Çünkü
    zikredilen ameller şirk amelleridir... Ayrıca haklarında söz konusu
    edilen, işledikleri amelleri kendilerine anlatacak
    kimsenin gelmediği
    noktasında ise hiç mazur değildirler. Çünkü anlatılan konularda
    Kur’an âyetleri
    gâyet açıktır. Öte taraftan aralarında ilim ehli
    de mevcuttur. Bu haliyle içinde oldukları şirk haline dair sorma
    öğrenme- araştırma imkânları da var iken buna rağmen onlar
    bundan yüz çevirmiş, içinde oldukları hale râzı olmuşlardır.”310
    İnsan, eğitimin meydana getirdiğinden başka bir şey değildir.
    Zira insan, kabiliyetlerini kendi kendine
    geliştirme yeteneğine sahip
    değildir. Kabiliyetlerini
    geliştirmek için mutlak sûrette eğitime
    muhtaçtır.
    İnsanları, önceden saptanmış kurallar çerçevesinde
    toplum yaşayışında yerlerini almak üzere belli amaçlara göre yetiştirme
    sürecinden 311geçirirken kendisinin felahına yardımcı olacak
    türden ne kadar çok bilgi verilmişse yahut bu kişi toplumsal
    çevresinde bu yöne müteveccih motivasyonlar almışsa kendisine
    mal edeceği-ettirileceği mantık o denli Allah’ın (c.c.) olmasını istediği
    mantığa uygun düşecektir. Çünkü
    fert birtakım fıtrî özelliklere
    sahip olarak doğmakla
    beraber genelde yaşadığı çevrenin
    309] Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, İlmi Araştırmalar Fetva, Davet ve İrşad Dairesi
    Genel Başkanı, Fetva Tarihi, H. 22.12.1405, sayı: 9257, bkz. Gâmidî, 458-
    459
    310] Fetva Tarihi, 18/3 H. 1401, sayı: 3547, bkz. Gamidi, 362, 456, 457
    311] İlhan Yıldız, Yaygın Eğitim, 301, 308; Mehmet Kocatepe, Eğitim,
    15-17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 172 -
    ürünüdür. Elbette çevre duvarını yıkan örnekler olmuştur 312 ve
    olmaya da devam edecektir. Ancak toplumsal anlamda
    bu çevre,
    ferdi ne yöne kanalize ederse o da genel anlamda tayin edilen bu
    yöne kanalize olacaktır.
    Sözgelimi Ömer’in (r.a.) sınamak niyetiyle
    kendisinden
    koyun satın almak istediği çocuğun takındığı sağlıklı
    tavır ve verdiği cevap, Kur’an’ı okumamış olsa bile onun öğretilerinin
    etkilediği atmosferde yaşıyor
    olmasından neşet etmiştir.313
    Esasen sünnetullah insanın müspet veya menfi geliştirdiği
    tavrı baz alarak gerçekleşmektedir. Bu anlamda değişmeyi belirleyen
    sebeplerin faili hür irâde sahibi fertlerden oluşan toplumdur.
    Nitekim Kur’an, değişim-helâk çerçevesinde toplumları yok eden
    sebepleri hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendilerini kontrol
    etmelerini sağlamaya yönelik ortak
    anlamlar taşıyan muhtelif
    kavramlar kullanır.
    Dinin insanın tutum ve davranışlarını, insanlar-arası ilişkileri
    ve toplumsal hayatı belirleyen temel bir kurum olması ve de topluma
    bir zihniyet ve değerler
    sistemi ile bilinç düzeyi kazandıran
    bir kurum olması hasebiyle bunun (dinin) neşet ettiği inancın da
    topluma yansıması gereği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan
    saf bir din olayından bahsetmek, hele İslâm özelinde olası olmadığına
    göre, bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki
    değerler manzumesini kabul etmek ve davranışlarını buna göre
    ayarlayarak kendisine sağladığı formu pratize etmek durumundadır
    314 şeklindeki iddiası, hem çeliştiği
    genel geçer Kur’an mantığına
    315 binâen ve hem de Esed’in ifadesiyle ‘b’as ve ahireti inkâr
    günahı sâlih amellerine ağır basacak ve Allah’ın, kâfirin amelini
    kabul etmeyecek’ 316 olması sebebiyle kabul edilemez).
    İslâmda inanç temellerini incelemek ve bilmek her ferdin temel
    vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin müçtehid
    olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihâyet bunu gerçekleştirmiş
    olması gerektiği
    anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil
    ve burhan olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır.
    312] Bunun bir örneği Ebû Zerr'dir. Bkz. Tecrid, 9/239-243
    313] Seyyid Abdullatif, Zihni İnşa, 18; krş. M. Ebû Zehra, İmam, 15, 127
    314] Bkz. Murat Sülün, İman-Amel, 186, 276, 301, 332, 358, 425, ancak Sülün'ün
    belirttiği, iman etmemiş kişinin amelinin kendisine fayda vereceği (188,
    401, 406; ayrıca bkz. Mutahhari, Adl-i İlâhî, 372-379, 423-425
    315] bkz. 2/Bakara, 62; 3/Âl-i İmran, 22; 4/Nisâ. 150-151; 5/Mâide, 5; 6/En'âm,
    88; 9/Tevbe, 17, 54; 11/Hûd, 16; 14/İbrâhim, 18; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 19; 21/
    Enbiyâ, 94; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 4-5, 89; 32/Secde, 18-19; 42/Şûrâ, 22; 47/
    Muhammed, 1, 32; 90/Beled, 19
    316] 7/A'râf, 31; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 104; 21/Enbiyâ, 101; 34/Sebe’, 65; 36/Yâsin,
    11; 47/Muhammed, 3., 9. notlar
    OKUMA VE YAZMA
    - 173 -
    İslâm, baba ve atalarının inançlarına
    körükörüne bağlılığı yererek,
    kulak, göz ve kalbin sorumluluğundan yana uyarıda bulunmaktadır.
    Başka bir ifade ile fertler, Allah’ın (c.c.) doğru yolun bulunması
    tavsiyesine karşılık daha önce bilmedikleri
    şu anki sahip oldukları
    envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun
    kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda
    irâdelerini İslâmî ilkeleri öğrenmeye yönelik
    harcamadıklarından
    dolayı bu noktada söz konusu
    ilkelere câhil kalmaktadırlar.
    Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair bilgiyi, peşine
    düşmek-sormak sûretiyle öğrenmek zorundadır. Sorarak
    öğrenme
    imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu
    kendisine aittir.317 İşte cehâleti bilerek tercih etmiş olmak,
    bu demeye gelse gerektir318. Öyle ya mükellef, kendi gayreti,
    yönelmesi olmadıkça Allah’ın, bil-biliniz 319 tarzında ifade
    edilen
    buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini, nasıl
    bile bilecektir? Oysa bilindiği
    gibi Mekke insanı da bilgisizce
    “biğayri ilm” 320 evlâtlarını öldürmekte ve çeşitli haramlar ihdas
    etmiş durumda idi. Keza kendilerini biğayri ilm saptıran önderler
    vardı.321 Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor
    oluşu onlara bir yarar sağlamamış ve bununla “muhtedîn”
    322 olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere
    zannetmekte ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.
    Esasen ‘teklif-i mâ lâ yutak’ olamaz, ancak kişilerin müsait oldukları
    zamanlarında farklı şeylere harcamış
    oldukları vakit, güç
    ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife takat
    edemeyişleri farklı olmaktadır.323 Çünkü Allah’ın gönderdiği kitabına,
    verdiği akıl ile zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı
    şeylerin bilgisiyle donanan ve de emeğini
    o uğurda harcayan insanın
    sorumluluğu ayrıdır.
    İşte bu tür insanlar, kıyamet sahnesinde
    şâyet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık324, kalkanına
    sığınmış ve cehâleti bilerek tercih etmiş insanlardır.
    Buna göre cehâletin/bilgisizliğin mâzeret oluşu, hakkında
    317] Bkz. Ebû Hanife, 72; Elmalılı, 3/489; Mustafa Sabri, İlâhî Adalet, 124-125
    318] Krş. 50/Kaf, 37; Elmalılı, 2/245; Aydın, Hukuku Bilmeme (II, 49 vd.
    319] 2/Bakara, 196, 223, 235; 5/Mâide, 92, 98; 8/Enfâl, 28; 28/Kasas, 50; 47/Muhammed,
    19; 57/Hadîd, 20
    320] 6/En'âm, 140 ve 148; 7/A'râf, 28, 30, 131; 21/Enbiyâ, 24, 39; 27/Neml, 61; 28/
    Kasas, 57; 30/Rûm, 56 vd.; 31/Lokman, 20
    321] Bkz. 6/En'âm, 144; 16/Nahl, 24, 25; 31/Lokman, 6
    322] 6/En'âm, 140; 18/Kehf, 5
    323] Krş. Bebek, 66; Elmalılı, 2/240-241; Said, Bilgi, 33
    324] 67/Mülk, 10; krş. 43/Zuhruf, 78-80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 174 -
    bilginin bulunmadığı konularda olması ön şartıyladır. Oysa Allah’ın
    dini ve O’nun istekleri hususunda
    böyle bir durum söz konusu
    değildir. Çünkü
    O’nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna durmadan
    seslenmekte, hayra çağırmakta ve anlaşılmayı
    beklemektedir.
    “Yani zulümle suçlanamayız. Çünkü onlar uyarıcıların
    uyanlarına
    kulak asmadılar. Ve helâk oldular.
    Onları uyarmak ve helâk
    olmadan önce kendilerini
    doğruya çağırmak yolunda hiç bir çaba
    sarfedilmemiş olsaydı, o zaman helâk edilmeleri zulüm olurdu.” 325
    Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde Elmalılı (V. 1942) ise şöyle
    diyor: “Bu bilgisizlikleri onlar için aslında
    müşriklikte ısrar etme
    açısından bir mâzeret olmamakla beraber, okuyup yazmaları mektep
    ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim
    olduklarından dolayı arap müşriklerinin çoğunluğuna
    nazaran
    bu habersiz oluşlarında bir mâzeret olma şüphesi bulunabilirdi...
    Onun inişi işitildikten
    sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul
    olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir mâzeret teşkil etmeyeceğini
    kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtivâ etmektedir.”
    326 Esasen Kur’an, toplumda oluşan olumsuzluklara
    karşı tarafsız kalınmasına bile itiraz etmektedir327. Çünkü anlaşılıyor
    ki, toplum hayatında yapılması mutlaka gerekli olan sosyal
    görevler yapılmadığı zaman, fatura sadece kötülüklerin sahiplerine
    değil, orada yaşayanların tamamına kesilmektedir. Bunun da
    ötesinde Kur’an, yeryüzünün herhangi bir parçasında
    meydana
    gelen olayı da tüm yeryüzünün olayı
    olarak görmekte ve daima “,
    arz” kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle cehâleti bilerek tercih
    etmiş yani sorumluluğu bile bile üstlenmiş olmamak için Kur’an’ın
    özellikle üzerinde durduğu ataları taklit
    hususu, onlardan tevarüs
    edilen değerlerin sorgulanması
    noktasında aklını kullanmayanların
    konumunda
    olmamak hususunda dikkatli olunması gerektiği
    ve Kur’an’ın bunu ısrarla vurguladığı bilinmelidir.
    328
    Kur’an kıssaları mahiyetleriyle beraber, kullar bunlardan ibret
    alıp kendi durumlarını bu zaviyeden
    gözden geçirsinler emrini de
    havidir. Bu anlamda
    Kur’an kıssaları da bir mânâda ahkâm âyetlerinin
    işlevini görmektedir. Bu nedenle insanın, kıyamet
    sahnesi
    şeklinde cereyan eden tasvirleri de dikkate alarak Kur’an’m mesajına
    kulak vermesi gerekir.
    329
    325] Mevdudi, Tefhim, 4/61, 181, 472; krş. Muhammed Kutub, Akide, 238 vd.
    326] Elmalılı, 3/489, 6/En’âm, 156
    327] 7/A'râf, 164, 165; 8/Enfâl, 33; İbn Teymiye, Siyaset, 103-104
    328] 46/Ahkaf, 5; 10/Yûnus, 35-36, 66
    329] Der Râh-ı Hak, 176; Mevdudi, Firavun, 86-87
    OKUMA VE YAZMA
    - 175 -
    Bilindiği gibi İslâm-teslim olmak, irâdeye bağlı bilinçli bir eylemdir.
    Kur’an’m bütün mesajı insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı
    yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle
    insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekileceklerdir.
    Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal
    yönüyse dünyevi olmaktadır. Kur’an’-ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle
    değil, sahip oldukları
    hür irâdeleriyle yaptıklarından sorumlu
    varlıklar
    halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla
    doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rollerden
    birini tercih
    ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak
    durumundadır.
    Özetle iki boyutlu insanın hangisini tercihi,
    kendi
    hür irâdesinde somutlaşmaktadır.330
    “İslâm insanı mütemadiyen, öğrenme ve öğretmeye
    teşvik eder.
    Böyle olmasına rağmen, bir müslümanın öğrenmemesi mâzeret
    sayılır mı? Hayır hiç bir zaman ‘cehâleti’ sebebiyle iyiliği kötülükte,
    itaati isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak yeni
    müslüman
    olmuş, henüz öğerenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur.
    Bundan başkası mazur olamaz. Nitekim Allahu Teala, bilmiyorsanız
    zikir ehline
    sorunuz buyurmuşlardır.” 331
    “Ahkâm-ı şer’iyeye cehil, dâr-ı İslâm’da özür olmadığından
    bir kimse ma’siyetin, ma’siyet olduğunu
    bilmeyerek işlemesinden
    azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu âyet delalet
    eder. Çünkü; Fahr-i Razi’nin beyanı veçhiyle bir kimse ma’siyetin,
    ma’siyet olduğunu bilmese velakin öğrenmeye muktedir
    oldukça
    o ma’siyetin ikabından kurtulamaz. Mesela Yahudi, yehudiyetin
    küfür olduğunu bilmeyerek
    Yehudiyette devam ettiğinde onun
    hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslâmın zuhuruyla edyân-ı
    sâirenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğinden
    tahkik etmediğinden
    dolayı mazur olmaz.” 332Bunun gibi İslâm kültürünün egemen
    olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da
    İslâm’dan habersiz insanların yaşadığı bölgelerde oryantalistlerin
    tahrif ederek 333 tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış
    330] 6/En'âm, 49; 35/Fâtır, 42; Said, Yasalar, 54, 61-62, 75; agm., Bilgi,
    76-77
    331] Altıntaş, Câhiliyye, 57-58,63; ayrıca bkz. Enbiya: 21/7; Gazali, Kimya-yı Saadet
    I-II, 101-102; Razî, 4/192, 204-206, 11/40, 103-104, 145, 18/299, 348,
    23/12; el-Hemmam, el-Feteva el-Hindiyye, 2/276-277; Kutub, Fi Zilal,
    2/247-250, 327,343-345, 397-398, 464, 3/226-227, 377-380, 5/142, 457-458,
    464 vd., 6/204, 350-354, 507-512, 530-536, 7/90, 8/401-406, 460-462, 9/48,
    58-60, 86-90, 12/534, 13/316; Rıza, el-Menar, A'raf: 7/172-173 tefsiri; Gamidi,
    456 vd.; Bilmen, Tefsir, 2/117 vd.
    332] Vehbi, 2/862
    333] Sözgelimi müsteşriklerin hazırlamış olduğu ve türkçeye uzun bir süreçte
    tercüme edilmiş olan, üstelik adına da islâm Ansiklopedisi dedikleri ciltlerce
    kitap bunun bir örneğidir. Ayrıca bkz. Paret, 19, 53-71, 101-104, 134-
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 176 -
    bir şekilde algılandığı İslâm’a karşı lakayt ve dahası düşman olan
    insanlar mazur olmuyorsa 334 eğer bu durumda dosdoğru şekline
    ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlendirmeyen
    insanlar
    mazur olabilir mi acaba?
    Diğer bir açıdan, “fetret” ehlinden olsa bile insanlar yapıp ettiklerinden
    dolayı müstehak oldukları
    sıfatla nitelenirler. Bunun
    gibi dünya ahkâmı itibariyle
    durumlarına uygun muhatap oldukları
    hukuk
    ile sorumlu tutulurlar. Bu böyle iken fetrette bile
    olsa
    kişi bir adım ileri atarak kendi tercihi ve rızasıyla
    tevhidi tebdil ve
    tağyir etmişse, keza kendi irâdesiyle dinin şirk diyerek reddettiği
    bir itikadı benimsemiş,
    küfür-şirk dediği bir ameli işliyorsa onun
    bundan sorumlu tutulacağı, mazur görülemeyeceği aşikârdır.335
    Risâlet gelmeden yani fetret döneminde de eşya ve olayların
    değer hükmü olarak “iyi-güzel=hüsn ve kötü-çirkin= kubh” olduğunu
    akıl nimeti vasıtasıyla bilebilmek mümkün olduğu halde 336
    Allah (c.c.) insanoğlunu sırf bununla muahaze etmeyip ilaveten
    bir de uyarıcı ve müjdeleyici bir elçi göndermeyi
    gerekli görmüştür.
    Ancak bu dönemde bile insanlar
    yaptıklarından dolayı ahiret
    ahkâmı açısından
    bir anlamda İslâm’ın ‘kanunilik ilkesi’nin bir gereği
    olarak mazur olmakla beraber dünya ahkâmı açısından niteleme
    itibariyle mazur sayılmamaktadırlar.
    337 Başka bir ifade ile
    Allah, biz hükmedici değil,
    bunun yerine azap edici değiliz demiştir.
    338 Nitekim
    ilk şirkin Nuh (a.s.) kavminde başladığı bilinmektedir.
    Ama aynı zamanda bu elçinin hitap ettiği o insanları
    müşrik
    diye nitelediği de malumdur. Bu nedenle
    kişiler her ortamda yapıp
    ettikleriyle alakalı İslâm’ın değer hükmüyle muhâtaptır.339 Öte
    taraftan yine kişi, fetrette bile olsa kendi rıza ve tercihiyle İslâm’a
    göre küfür ve şirk olan bir tasarrufta bulunmuş
    ise bu tasarrufu
    kendisini bağlayıcı olmakta ve fetret hali kendisi için bir özür teşkil
    etmemektedir.
    Bu bağlamda olmak üzere gelen elçi sorumlu oldukları
    hususları
    kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade ile
    135; Ekinci-Gilchrist, 53-55, 60,78-82, 94
    334] Krş. Süleyman Dünya, İman-Küfür Sınırı, 186-188; Razi, 7/431-432
    335] İbn Habib, el-Munammak, 174; Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/456 vd.; krş. Tecrid,
    Menakıb, n. 1435, 9/234 vd.; İbn Hişam, 1/116; ayrıca bkz. Nesefi, Tefsir,
    2/125
    336] İbn Teymiye, Feteva, 8/428 vd., 11/676 vd.; Ali-i Ferrac, 17 vd.; Mevdudi, Tefhim,
    7/132-134
    337] Krş. -Tevrat- Levililer 5/17; -İncil- Romalılara 2/13, 3/20, 5/13, 7/7
    338] 17/İsrâ, 15; Ali Ferrac, 44, 53, 55, 280, 281; bu durum çoğu zaman birbirine
    karıştırılmaktadır. Örnek olarak bkz. Ferid, 37-39, 75-79, 95, 98, 103
    339] Krş. 9/Tevbe, 6; İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, 4/226
    OKUMA VE YAZMA
    - 177 -
    gündemlerine soktuktan itibaren 340 iman etmeyenler bu davranışlarından
    ötürü sorumlu tutularak hesap vermek durumunda
    bırakılmaktadırlar.
    “Bir peygamberin davetini işitip küfür ve şirkte
    ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza
    ve ihtilaf yoktur.” 341
    Buna göre Son Peygamber’in gelişinden bu yana günümüzde
    ve de gelecekte mesajın gündemde oluşu,
    daha doğru bir ifade ile
    tahrif edilmemiş olarak dileyenin rahatlıkla ulaşabilme olanağına
    sahip olması
    hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek olası
    değildir.342 Çünkü her ne sebeple olursa olsun İslâm
    düşüncesini
    öğrenmek yerine başka şeylerin peşine
    düşen insanların burada
    cehâleti bilerek tercih ve öte şeylerin de bilerek âlimi olmaları realitesi
    söz konusudur. Bu nedenle böylesi sebeplerden kaynaklanan
    bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsızdır.
    Nitekim fukaha
    fetret deyince genelde İsa (a.s.) ile Rasulü Ekrem arasındaki zamanı
    kastederler. Bu sürede
    gelip geçenlere ehli fetret demişlerdir.343
    Öte yandan fetret dönemlerinde yaşamış insanların
    yaptıkları
    ve inandıklarıyla hesaplarını Allah’a verecekleri, Allah’ın ise
    onlara ne yapacağı hususunda
    ahkâm kesmenin gereği olmadığı
    açıktır. Ancak
    şu bilinmektedir ki içinde yaşanılan bu dönem
    fetret dönemi değildir. Aksine bir düşünce, İslâm’ın evrenselliğini
    iptal mânâsına geleceği gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed
    son elçidir şeklindeki İslâm’ın temel hükümlerinden birini
    geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği sonucunu
    doğuracaktır. Şu halde bu dönemin fetret dönemi olmadığım
    çünkü Kur’an’ın tahrif edilmediğini ve hükmünün iptal edilmediğini
    bilmek lazım. İnsanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye
    gayret göstermemiş
    yahut gerek görmemişse bunun kendileri için
    mâzeret sayılması doğru olmasa gerektir. Çünkü bu kitabın ölçülerini
    ve temsilcisinin hayatının güzelliğini
    esas alması gerekirken
    bunun yerine başka şey-kişiler koyan birinin mazur olduğunu söylemek
    olası
    değildir.
    Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin mesajının
    ulaştığı
    kimselerin cehâletinin mâzeret olup olmadığından
    öte peygamber
    mesajı ulaşmamış, bundan
    haberdar olamamış kişilerin bile
    mazur sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır344; Kuşku-
    340] Krş. Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1466-1467
    341] Tecrid, Cenaze, n. 665, 4/543
    342] Krş. –İncil- Yuhanna 15/22
    343] Tecrid, Cenaze, h. no: 665, 4/544; fetret için bkz. Aktaş, Cehâlet, 256-271
    344] Bkz. Maturidi, Tevhid, 79 vd., 248 vd.; Hanifi Özcan, Çoğulculuk,
    47, 57, 80,
    88, 96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 178 -
    suz Allah’tan mesaj almayan-alamayan ya da kendisine mesajın
    ulaşmadığı insanların, üzerinde bulundukları hale binaen sorumlu
    tutulmaları ilâhî adalete uygun düşmeyecektir. Zira bilindiği gibi
    Allah (c.c.) kendisi hakkındaki doğru bilgiye (tevhid), insanların
    akıllarıyla yapacakları muhakeme sonucu ulaşmalarını şart koşmamış
    yahut mükellefiyeti sırf buna yüklememiş; aksine aynı
    zamanda
    elçiler de göndermiş ve mesuliyeti bunların risaletlerinden
    haberdar olup olmamaya bağlamıştır. Esasen risaletten habersiz
    bir toplum bırakılmamıştır. Ancak süreç içerisinde tahrifatın yapıldığı
    da bir realitedir. İşte bu tahrifatın
    yapıldığı bölgelerde doğanyaşayan
    ve bu tahrifata varis olan kimselerin çevrelerinde bulduklarından
    ötürü sapıklıkta olmaları, -bu sapıklıklarının kendileri
    için ‘doğru’ kabul edildiği
    anlamında değil fakat sorumluluğun
    şartları olan akıl ve risaletten ikincisinden sağlıklı bir şekilde haberdar
    olamadıkları
    için- kendilerini ahiret ahkâmı açısından sorumlu
    kılmamaktadır.
    Öte yandan nihaî referansı İlahî Hikmet’te
    mündemiç, kötülük(ğ)ün varlığıda yadsınamaz.Nitekim araştırmacıların
    çeşitli açılardan değerlendirdiği 345bu problemi kimileri
    Tanrının yokluğuna gerekce saymıştır.346 Ancak kudret, adalet ve
    merhamet sahibi Allahın kullarını bunun tasallutuna terk etmediği
    de ayrı bir realitedir. Zira ‘kötülük’ denilenin, bunu gerektirecek
    çapta olmadığı bir yana, Kadir Adil ve Rahim olan Allah’ın insanoğlunu
    maruz kaldığı böylesi şeylere terk etmediği,aksine çeşitli
    vasıtalarla temasını sürdürdüğü de mâlumdur. Kaldı ki kötülüğün
    varlığı,terbiye,uyarı,disiplin,imtihan,ceza vs.açılardan kullar
    için bir bakıma gereklidirde.Ancak yinede ferdin mesajla sağlıklı
    buluşmasına engel teşkil ediyorsa bununda mesuliyete mani bir
    durum oluşturacağı ve dolayısıyla ahiret ahkamı açısından cezaya
    müstehak kılmayacağı anlaşılmaktadır. -Allah’u a’lem-). Bu durum
    günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde
    insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin
    mesajından haberdar olduğu, cehâletlerinin bunu önemsemeyişlerinden
    yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan
    kaynaklandığı görülmektedir.347
    Durum - Mekân Açısından Cehâlet
    Cehâletin-bilmemenin iki ayrı ortamı vardır. Biri, İslâm’ın egemen
    olduğu ülke olan Dâru’l-İslâm, diğeri İslâm’ın dışında bir
    345] BKZ.Werner,13vd.
    346] bkz. C. Sadık Yaran, Kötülük,10,36-37; Mutahhari, Adl-i İlâhî, 81
    347] Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Yayınları, s. 164-
    189
    OKUMA VE YAZMA
    - 179 -
    inancın- hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak dâru’l-harbdir.348
    Dâr, lugatlarda yerleşme mekânı olarak tavsif edilir.349 Bunların
    birincisinde
    söz konusu şeyin (bilmemek) mâzeret olmadığı
    noktasında
    konuyla ilgili hiçbir ihtilaf varid değildir. “Dâru’l-İslâmda
    bilmemek mâzeret değildir.”.350 “Bize göre bilmemek özür değildir.
    Akıl bilgiye götüren
    bir vâsıtadır.”.351
    Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü
    Dâru’l-İslâmdaki kişilerin bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir.
    Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları bilmemekle
    mazur sayılmaz.
    Dolayısıyla şer’i hükümlere bilgisizlik - cehâlet
    iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada
    cehâlet
    özür sayılamaz.
    Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farzları
    da, yasakları
    gösteren genel esasları da bilmesi gerekir. Onları bilmemek
    özür sayılmaz. Ancak delili
    kesin olmayan hususlar bunun dışındadır.
    Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç
    ise başka bir suçu meşru kılmaz.
    Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde
    İslâmî hükümler hakkındaki cehâletin şer’î teklifleri kaldıracak derecede
    kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi;
    bir kimse Dâru’l-harbte müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese;
    bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi farzları
    bilmediği için
    yerine getirmese, öğrendiği zaman
    onları kaza etmekle mükellef
    olmaz. Bu son kaideye
    İmam Züfer 352 muhalefet etmiştir. O, kişi,
    İslâm’ı kabul etmekle bütün hükümlerini üzerine
    almış demektir.
    Öyleyse onları yerine getirmelidir. Bilmediği için vaktinde eda etmemekte
    mazurdur.
    Fakat öğrenince mükellef olduğu vecibeleri
    kaza
    etmesi gerekir espirisinden hareketle öğrenince onları kaza
    etmesi vacip olur, demiştir.
    İmam Züfer’in bu yaklaşımının aksine, fukahanın çoğunun
    yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer’î hükümlerin
    bilinmesine elverişli
    değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde
    herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil
    üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dâru’l-harbde müslüman
    olan kimseye hitap, teveccüh
    etmez.353
    348] Zeydan, Fıkıh, 145, agm., Fert ve Devlet, 23-24
    349] İbn Manzur, 4/298; Elmalılı, 2/138 vd.
    350] Damad, Mecme'ul-Enhür, 1/147 -Geçmiş namazların kazası bâbı-
    351] Ziyauddin Gümüşhanevi, Ehli Sünnet, 55 ve 160
    352] v.158/775
    353] Bkz. Molla Hüsrev, 34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 180 -
    Esasen Dâru’l-harbde müslümanlarm İslâmî hükümler
    hakkında
    bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer’i
    hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği
    yer değil, aksine onların
    öğretümediği, bilinmediği
    bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’lharb,
    İslâmî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir.
    Ancak yine de “aslında İslâm diyarı olup sonra dâru’l-harbe
    dönüşen memleketlerin halkı, bilmemelerinden
    dolayı mazur
    sayılamazlar.”.354
    Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen
    kişi hakkında Ebû Hanife 355 ve İmameyn’in görüşü şöyledir: “Bu
    husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği
    özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir.
    Bilgisizlik,
    delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir...
    Dâru’l-harb üzerinde tebliğ velâyeti kesik olduğundan, şer’i hitap
    oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna mukabil
    Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği
    özür kabul
    edilmez. Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla
    onun hakkında hükmen
    bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından
    özür sayılamaz.”.356 Ancak mezhep imamları, darul-harpte
    İslâm’a giren kimsenin, müslümarüara farz olan hükümleri, güvenilir
    bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni terkte ve terk
    etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında müttefiktirler.
    Buna göre “cehâlet, kitap ve sünnet nass’ı ile sabit olan hükümler
    hakkında bir mâzeret teşkil etmez.” 357
    Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme
    olanağının olup olmadığı daha
    önemlidir. Bu nedenle söz
    konusu mevzuda bilgisizliğin,
    mükellefin kendi kusuru olup olmaması
    çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü
    bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân
    var olmasına karşın Dâru’l-harbde yoktur.
    Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme yerine bilebilme olanağına
    sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre hükümlerin,
    sözgelimi resmi gazetede
    yayınlanması gibi bilinen neşir
    yoluyla neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes tarafından
    bilindiği kabul edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç
    kimse mazur görülmemektedir. Buna göre kaide şudur: Kanunun
    354] Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, 415
    355] v. 150/767
    356] Özel, 178
    357] Ebû Zehra, Fıkıh Usulü, 301
    OKUMA VE YAZMA
    - 181 -
    bilinmemesi itirâzı kabul olunamaz.
    Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da, kanun hakkında bilgi
    edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı şart koşmamaktadır.
    Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca
    cehâlet özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi
    olmasa bile, biliyor farzedilmektedir.
    Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan
    dolayı olması
    durumunda bunun özür olamayacağı
    açıktır. Bunun yanında
    esas olan, doğrudan
    doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının
    varolmasıdır.
    Nitekim Fakih Kâsani 358de buna dikkat çekmekte ve
    Dâru’l-İslâmı ilim yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak
    da bilmemenin
    mâzeret olamayacağını belirtmektedir.359
    Dikkat etmek lazım; bilmemek-cehâlet ayrı, bilmeye
    çalışmamak
    ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak
    bambaşkadır. Bu, doğrudan
    kişinin kendi kusurudur. Ve zaten
    başlı başına bir suçtur.360
    “Şu kadar var ki ilmin-bilginin gerçekten var olması
    şart değildir.
    Aksine ona ulaşma imkânının var olması yeterlidir. Bu ise
    Dâru’l-İslâmda mümkündür. Çünkü o şer’î ahkamın bilindiği, darulilimdir.
    Bu imkân Dâru’l-harbte bulunmaz. Çünkü orası darulcehâlet,
    İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i
    nimet, küfrün haramlığı, küfran ve sair benzer konularda farklıdır.
    Çünkü bu ahkâm şeriatın
    vacib kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine
    bu, bize -hanefiler- göre mücerred akılla vacibdir. Bu ibareyi Ebû
    Yusuf 361 Ebû Hanife’den 362 rivâyet etmiştir. Ebû Yusuf şöyle dedi:
    Ebû Hanife şöyle diyordu: “Yaratıklardan hiç kimse için yaratıcısına
    dair bilgi hususunda cehâlet mâzeret değildir. Çünkü bütün yaratıklara
    Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet vardır.
    Bilmekle mükelleftirler... Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip
    olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında
    hükmi delil kaim olmaz. Sorumlu olmaz... dâru’l-harbde Allah’a
    iman konusunda bilmemek
    bir mâzeret değildir.” 363
    Burada vasatın/ortamın esas alınması prensibi söz konusu olduğundan
    dolayı kişinin aklını kullanmak gibi kendi imkânlarıyla
    ulaşabileceği hususlar yine mâzeret sayılmamaktadır. Sözgelimi
    358] v.587/1191
    359] Kâsani, 7/132
    360] Bkz. eş-Şafii, er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436
    361] v.182/798
    362] v.150/767
    363] Kâsani, 7/132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 182 -
    Allah’a iman etmek
    noktasında kişi aklını kullanmak sûretiyle
    imana
    ulaşabilir denilerek bu hususta da cehâlet, mâzeret kabul
    edilmemektedir.364
    Buradaki temel husus şu olmaktadır. Dâru’l-harb diye tesmiye
    edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle
    bazı istisnalar söz konusudur.
    Orada gayri İslâmî bir yönetimin
    egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz
    konusu otorite orada İslâm’ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta
    bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir. Bu anlamda
    böylesi bir yerde değil
    bilfiil bilmek, bilebilme olanağına sahip
    olmak dahi söz konusu değildir. Esasen cihadın gerçek sebebi
    de
    budur. Çünkü o (cihad), bir bakıma İslâm’ın mesajını ulaştırmak,
    önündeki engelleri kaldırmak ve İslâm’ın hâkimiyetini tesis etmek
    demektir.365
    Bu anlamda Mekke’de, müslüman olmanın değil, ama Allah’ın
    dininin anlatılmasının önünde ciddi mânâda engeller bulunmadığından
    cihada gerek duyulmamıştır.
    Çünkü orada dinin elçisi
    mesajını her halükârda kitlelere iletebiliyordu. Gündeme sokup
    kamuoyu oluşturabiliyordu. Öyle ki uzak yerlerden bile mesajını
    duyup merakla dinlemeye yahut kabule
    gelenler olmakta idi366.
    Bu nedenle insanların, merak
    etmişlerse ve de kendilerini saptıran
    önderlerinin
    hegamonyasından kurtulup peşine düşmüşlerse öğrenme
    imkânları mevcuttu. Nitekim kurulan panayırlarda
    “gece
    sohbeti halkaları, tertiplemeleri, problemlerin çözümü, karmaşık
    meselelerin sağlıklı biçimde halledilmesi ve bütün bunlar için
    oturumlar düzenlemelerde ele geçmez olanaklar sağlıyordu.”.367
    Buna binâen Rasûlullah (s.a.s.) da gerek bu dönemlerde gerekse
    hac döneminde gelmiş olan halkın çadırlarını
    dolaşıp yaygın eğitim
    çerçevesinde mesajını anlatıyordu.
    368
    Keşful-Esrar’ın yazarı konuyu şu şekilde değerlendirmektedir:
    Dâru’l-İslâmda yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ sûretiyle gerçekten
    ya da bu ortamda yaygınlığına
    binaen takdiren ulaşmış sayılır.
    Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt
    ve cehâlettir. Cehâletin taannüt (inat) şeklinde olmayanı mâzeret
    sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise hiç mâzeret sayılamaz.
    Dâru’l-harbten hicret etmemiş müslümanın cehâleti kendisi
    364] Ayrıca bkz. Udeh, 1/400-404
    365] Draz, 64-65; Said, Şiddet, 32, 35, 46, 49, 55-56, 69-70
    366] Bkz. Buhârî, Menâkıb, b. 9 n. 28, 7/3317; Tecrid, Menâkıb, n. 1436, 9/239 vd.
    367] Derveze, Hayat, 1/193, 263, 3/179
    368] Yıldız, 330, 335; M. Ali Kapar, Asr-ı Saadet, 2/341
    OKUMA VE YAZMA
    - 183 -
    için mâzerettir. Öyle ki bunlar onu bağlamaz
    bile. Çünkü inmiş
    emirler onun açısından gizli
    sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet
    özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur.
    Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır.
    Nitekim hitap da ilkin inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış
    olan kişi mazurdur. Küba ehli kıssası ile içkinin haram kılmışıyla
    ilgili rivâyetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm ülkesinde
    yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır.
    Kim bu andan sonra câhil kalırsa
    kesinlikle bu tamamiyle kendi
    kusuru ve ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı
    olmamaktadır.
    Bu nedenle mazur olamaz. Tıpkı şehirde
    su bulunmasına
    rağmen peşine düşmeyip teyemmüm
    ederek namaz kılanın
    durumu gibi. Bunun namazı
    câiz değildir.
    Esasen Dâru’l-harb, cehâlet ve ahkâmın kaybolma ülkesidir.
    Bu nedenle orada yaşayanın cehâleti hadleri
    kaldırmada bir şüphe
    olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehâleti kaale
    alınamaz. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına
    dair bilgi şer’î hitabın- ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun
    nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu nedenle böylesi bir şüphe
    haddin iskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin haram
    olduğuna dair cehâleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir
    ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her tarafta
    yaygındır.
    Bu yüzden onun bu konudaki cehâleti hadler açısından şüphe sayılamaz.
    Acaba işitmiş midir diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis
    onun bilgisizliği onun öğrenme isteyişindeki ihmalkârlığından
    kaynaklanmış olup ve bu da mâzeret sayılamaz.
    Dâru’l-harbteki
    hicret etmemiş müslümanın şeriat konusundaki cehâleti özürdür.
    Öyle ki bir müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da
    keza namaz kılıp oruç tutması gerektiğini bilmese
    de bunları kaza
    etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil olmuş hitap onun açısından gizlidir.
    Çünkü hitap ona ne işitmiş olması sûretiyle gerçekte ve ne de
    yayılmış
    olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaşmamıştır.
    Bilindiği
    gibi Dâru’l-harb, İslâm ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir
    ortam değildir. Bu sebeple
    hitaba dair cehâlet mâzerettir. Çünkü
    o delili aramada
    kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehâlet bizzat
    delillerin gizli kalmış olmasından kaynaklanmıştır.
    Şöyle ki onlara
    yapılan tebliğin kesik olması
    sebebiyle orada yayılamamıştır.
    Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki şüphesiz hitabın/mesajın hükmü,
    muhatap ondan haberdar olmadıkça
    kesinleşmez. Çünkü
    onun, ondan haberdar olmadan
    ona inanması gücünü aşar. Bu
    sebepten dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygıntaştığında
    artık dinin sahibince tebliğ kesinlikle tamamlanmış
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 184 -
    demektir. Çünkü onun, herkese teke tek tebliğ etmesi, gücünü
    aşar. Şüphesiz onun yapabileceği,
    daveti yaymak (gündeme sokmak)
    tır. Nitekim Peygamber (s.a.s.), çevredeki krallara mektup ve
    elçiler göndermek sûretiyle kendisini herkese tebliğci yapmıştır.
    Öyle ki o şöyle diyordu: “Âgâh olun. Ben tebliğ
    ettim mi? Allah’ım
    sen şâhid ol!” Bundan şu anlaşılır:
    Tebliğ, hitabın şöhret bulması
    ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından
    sonra câhil kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır.
    Yani o, bu sebepten dolayı câhil kalmıştır. Çünkü hitap,
    gizli kalışının aksine şöhretinden
    dolayı rahatlıkla bulunabilecek
    hale gelmiştir.
    Bu nedenle biz, Dâru’l-İslâmda bir zımmi müslüman
    olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip olduğunu
    bilmediğinden
    namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir
    demiştik. Çünkü o, hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o
    insanların
    toplanmalarını görmekte ve ayrıca İslâm’ın ahkâmını
    sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve öğrenmemek ondan
    kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez.
    Şöyle ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su
    talep etmeyip (aramayıp) teyemmüm ederek namaz kılan kişinin
    namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde suyun bulunduğu bir
    yerdedir. Ve onu temin etmemekle
    de kusurludur369.
    Günümüzde İslâm’ın ilkeleri, insanlardan ne istediği,
    nelerden
    sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır. Kimse
    bu bilgilere, söz konusu
    mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut
    kimsenin
    buna ulaşması noktasında bir bahane, bir mâzeret
    ileri sürmesi mümkün değildir. Yaşadığımız coğrafyada bu inancı
    tercih edip de, öğrenmek için gayret gösterdiği halde ulaşamayan,
    öğrenme imkânı
    bulamayan tek kişiden bahsedilemez. Bilindiği
    gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten
    dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş,
    istediği halde imkân bulamamış
    dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış
    olmak bambaşkadır.
    Şâyet bu böyle olmasaydı, İmam Şafii’nin 370dediği gibi bu durumda
    cehâlet, ilimden daha üstün olurdu. Zerkeşi’nin 371 nakline
    göre o şöyle demiştir: “Eğer câhil cehlinden ötürü mazur sayılsaydı
    bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olurdu.”.
    372 Öyle ya bilen,
    öğrenmiş olan mükellef olacak, noksanından sorumlu tutulacak,
    ötekisi mazur görülecek,
    affedilecek. Bu, İslâm’ın temel ilkelerine
    369] Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1455, 1466-1467; Nesefî, Keşf'ul-Esrar, 2/456
    370] v.204/-819
    371] v.794/1392
    372] Dönmez, Cehâlet, 7/220
    OKUMA VE YAZMA
    - 185 -
    terstir.
    Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde olduğundan
    yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane
    kabul edip kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim
    verilmesi düşünülemez.
    Kaldı ki işledikleri amellerden yani kendi elleriyle yapıp ettiklerinden
    dolayı insanların felah yahut helâke duçar olduklarına ve
    kesbettikleri sıfatlarıyla muahaze edildiklerine dair gelen naslarda
    kısacası kıyamet sahnelerinde insanların bunları bilerek yahut
    bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağmen
    bu durumda
    olan kimselerin aynı akibete maruz
    kaldıkları belirtilmektedir.
    Öte yandan din, herhangi bir kişi yahut kavmin tekeline terk
    edilmemiştir. Çünkü bu, tevarüs edilen bir makam değildir. Bu
    nedenle bir kavim sebepleri ne olursa olsun dini değerlerini ve
    yaşantısını değiştirmiş
    ise bunun kendileri için cehâlet mâzereti
    olarak
    kabul edilmesi düşünülemez. Çünkü geçmişlerden
    geriye
    kalan doğru ölçüler, doğru bir şekilde inanıp pratize edilmedikçe
    bunların kabul edilmişliğinden
    bahsedilemez.
    Şu husus da unutulmamalıdır ki peygamberler gereken nasihat
    ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve küfretmenin
    yolları açık açık kaydedilmiştir.
    Bu iki yola gidilmemesinin sonuçları
    da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu nedenle
    “Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma uğrayan
    bir kavim oldular”
    373 âyetinin de ışığında kişiler nerede
    bulunursa bulunsunlar,
    hangi ‘dar’da yaşıyorlarsa
    yaşasınlar içinde bulundukları durumun
    hükmünü
    alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail
    ayırımı yaparak değil, herkesi fiiline göre değerlendirmektedir.
    374
    Yalnız bu hükmetmeyi, azabetmek hususundan ayrı tutmaktadır.
    Yani mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da
    çeşitli vesilelerle
    bilgilendikleri bu İslâm’a karşı olumsuz- ilgisiz
    bir tavır sergilemedikleri sürece azap etmemekte ve fakat değer
    hükmünü vermekten de imtina etmemektedir.
    Kaldı ki son mesaj
    bağlamında böylesi bir durum da söz konusu olamaz; çünkü ilk
    nesil olarak sahabe kendilerinden sonra gelecek insanlara, hiçbir
    konuda, cehâletlerini affettirecek bir mâzeret bırakmadılar.
    Bir başka husus ise İslâm’ın kendi sahasında bile fertlerinin duyarlı
    olmasını isteyerek başka düşüncelerin
    insanlarına benzemekten
    sakındırmakta oluşudur.
    Gerçekten bir dinin mensubu, bir felsefî sistemin inançlısı, bir
    373] 25/Furkan, 17-19; bkz. 6/En'âm, 44, 70; 7/A'râf, 51; 37/Sâffât, 28, 34
    374] Bkz. 9/Tevbe, 6; Al-i Ferrac, 44 vd., 234-235; Aktaş, Cehâlet, 271-280
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 186 -
    örfün bağlısı kişi, tamamen veya kısmen
    farklı bir dinin, bir felsefenin,
    bir örfün prensipleriyle
    kaynaşır, mensublarıyla münasebetlerini
    sürdürür
    ve onları taklid ederse, kendi dini, sistemi
    ve örfü
    ile olan bağlarını zaafa uğratmış olur. Bu zaaf giderek büyür ve
    kaynaşılan prensiplere, taklid olunan kişilere muhabbete ve bağlılığı
    doğurur.
    Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bunun içindir ki İslâm
    dini, bâtıl din ve ideolojilerin bağlılarının mü’minler üzerinde müessir
    olmaması ve onları karanlık
    inanç ve amellere sürüklememesi
    için teşebbühün/benzemenin her çeşidini yasaklamıştır.
    Durum böyle iken fertlerin kendilerinden kaynaklanan
    sebeplerden
    dolayı yanlışa düşmelerini mâzur görmesi düşünülemez.
    Bu bağlamda kendi sahasında yaşamayan fertlerin içinde bulundukları
    durumu tavsif etmekle beraber birtakım özel hükümlere
    bağladığı görülmektedir.375
    Günümüz İnsanı ve Okuma
    Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama
    100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’nin 1.000 veya
    2.000 olarak basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan
    para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların
    altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48
    bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6
    bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam olarak 4 milyar
    200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon.
    Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7,
    Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her
    100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî
    Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan
    gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86.
    sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre
    14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı
    1965’in de altında kaldı.
    Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5,
    gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon
    izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama
    4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe
    (bir iş günü sekiz saat hesabıyla) tekabül eder. Sanki hayatı
    yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla
    yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen
    aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle
    375] Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202
    OKUMA VE YAZMA
    - 187 -
    uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
    Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip
    araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu
    söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların
    ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden
    ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında
    onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman
    bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta
    John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
    kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir?
    “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan.
    Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı
    edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan
    insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor
    bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da âhirette: “Kitabın
    ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın
    romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 188 -
    Âyet-i Kerimelerde Okuma, Yazma ve İlim
    A. Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an
    Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:) 7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/
    Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106; 26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/
    Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak,
    1, 3.
    B. Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara,
    185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/
    Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl,
    98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ,
    2, 113, 114; 25/Furkan, 30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm,
    58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet,
    3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24;
    50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/
    Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân,
    23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    C. K-t-b Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kitab Kelimesiyle
    Beraber Toplam 322 Yerde:) 2/Bakara, 79, 79, 178, 180, 183, 183, 187,
    216, 246, 246, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i
    İmrân, 53, 154, 181; 4/Nisâ, 66, 77, 77, 81, 127; 5/Mâide, 21, 32, 45, 83; 6/
    En’âm, 12, 54; 7/A’râf, 145, 156, 156; 9/Tevbe, 51, 120, 121; 10/Yûnus, 21;
    19/Meryem, 79; 21/Enbiyâ, 94, 105; 22/Hacc, 4; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 5;
    36/Yâsin, 12; 43/Zuhruf, 19, 80; 52/Tûr, 41; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 21,
    22; 59/Haşr, 3; 68/Kalem, 47; 82/İnfitâr, 11.
    D. Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde:) 2/Bakara,
    2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145,
    146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231, 235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19,
    20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78, 79, 79, 81, 98, 99, 100,
    110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24, 44, 47, 51, 54, 103,
    105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171; 5/Mâide, 5, 5,
    15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20, 38, 59, 89,
    91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170, 196;
    8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17,
    110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/
    Nahl, 64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/
    Meryem, 12, 16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8,
    70; 23/Mü’minûn, 49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml,
    1, 28, 29, 40, 75; 28/Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47,
    48, 51; 30/Rûm, 56; 31/Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26;
    34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25, 29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29;
    39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/
    Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4, 21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28,
    29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4; 52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd,
    16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a, 2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka,
    19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’, 29; 83/Mutaffifîn, 7, 9,
    18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
    E. Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’,
    44; 66/Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
    F. Tilâvet Kelimesinin Kökü Olan T-l-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 63 Yerde:) 2/Bakara, 44, 102, 113, 121, 121, 129, 151,
    252; 3/Âl-i İmrân, 58, 93, 101, 108, 113, 164; 4/Nisâ, 127; 5/Mâide, 1, 27;
    6/En’âm, 151; 7/A’râf, 175; 8/Enfâl, 2, 31; 10/Yûnus, 15, 16, 61, 71; 11/Hûd,
    OKUMA VE YAZMA
    - 189 -
    17; 13/Ra’d, 30; 17/İsrâ, 107; 18/Kehf, 27, 83; 19/Meryem, 73; 22/Hacc, 30,
    72, 72; 23/Mü’minûn, 66, 105; 26/Şuarâ, 69; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 3, 45,
    53, 59; 29/Ankebût, 45, 48, 51; 31/Lokman, 7; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 43;
    35/Fâtır, 29; 37/Sâffât, 3; 39/Zümer, 71; 45/Câsiye, 6, 8, 25, 31; 46/Ahkaf,
    7; 62/Cum’a, 2; 65/Talak, 11; 68/Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13; 91/Şems, 2;
    98/Beyyine, 2.
    G. Kalem ve Çoğulu Aklâm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4
    Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4.
    H. İlim Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 854 Yerde
    -Ilm kelimesi 105 Yerde-): 2/Bakara, 13, 22, 26, 29, 30, 30, 31, 32, 32, 32,
    33, 33, 42, 60, 65, 75, 77, 78, 80, 77, 95, 101, 102, 102, 102, 102, 102, 102,
    103, 106, 107, 113, 115, 118, 120, 127, 129, 137, 140, 143, 144, 145, 146,
    151, 151, 151, 158, 169, 181, 187, 184, 188, 194, 196, 197, 197, 203, 209,
    215, 216, 216, 220, 224, 223, 227, 230, 231, 232, 232, 232, 233, 235, 235,
    235, 239, 239, 244, 244, 246, 247, 247, 251, 255, 255, 256, 259, 260, 261,
    267, 268, 270, 273, 280, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 7, 18, 19, 19,
    29, 34, 35, 36, 48, 61, 63, 66, 66, 66, 66, 71, 73, 75, 78, 79, 92, 115, 119,
    121, 135, 140, 142, 142, 154, 164, 166, 167, 167, 167; 4/Nisâ, 11, 12, 17,
    24, 25, 26, 32, 35, 39, 43, 45, 63, 70, 83, 92, 104, 111, 113, 113, 127, 147,
    148, 157, 162, 166, 170, 176; 5/Mâide, 4, 4, 4, 7, 34, 40, 49, 54, 61, 76, 92,
    94, 97, 97, 97, 98, 99, 104, 109, 109, 110, 113, 116, 116, 116, 116; 6/En’âm,
    3, 3, 13, 13, 33, 37, 50, 53, 58, 59, 59, 59, 60, 67, 80, 81, 83, 91, 91, 96, 97,
    100, 101, 105, 108, 114, 115, 117, 117, 119, 119, 124, 128, 135, 139, 140,
    143, 144, 148; 7/A’râf, 7, 28, 32, 33, 38, 52, 62, 62, 75, 89, 109, 112; 123,
    131, 160, 182, 187, 187, 187, 188, 200; 8/Enfâl, 17, 23, 24, 25, 27, 28, 34,
    40, 41, 42, 43, 60, 53, 60, 61, 66, 70, 71, 75; 9/Tevbe, 2, 3, 6, 11, 15, 16,
    28, 36, 41, 42, 43, 44, 47, 60, 63, 78, 78, 78, 93, 94, 97, 97, 98, 101, 101,
    103, 104, 105, 106, 110, 115, 123; 10/Yûnus, 5, 5, 18, 36, 39, 40, 55, 65,
    68, 79, 89, 93; 11/Hûd, 5, 5, 6, 14, 14, 31, 31, 39, 46, 47, 49, 79, 79, 93;
    12/Yûsuf, 6, 6, 19, 21, 21, 22, 34, 37, 40, 44, 46, 50, 51, 52, 55, 68, 68, 68,
    73, 76, 76, 77, 80, 81, 83, 86, 86, 89, 96, 96, 100, 101; 13/Ra’d, 8, 9, 19, 33,
    37, 42, 42, 43; 14/İbrâhim, 9, 38, 52; 15/Hıcr, 3, 4, 21, 24, 24, 25, 38, 53,
    86, 96, 97; 16/Nahl, 8, 19, 23, 25, 27, 28, 38, 39, 41, 43, 55, 56, 70, 70, 70,
    74, 74, 75, 78, 91, 95, 101, 101, 103, 103, 125, 125; 17/İsrâ, 12, 25, 36, 47,
    54, 55, 84, 85, 102, 107; 18/Kehf, 5, 12, 19, 21, 21, 22, 22, 26, 65, 65, 66,
    66; 19/Meryem, 43, 65, 70, 75; 20/Tâhâ, 7, 52, 71, 71, 98, 104, 110, 110,
    114, 135; 21/Enbiyâ, 4, 4, 7, 24, 28, 39, 51, 65, 74, 79, 80, 81, 110, 110; 22/
    Hacc, 3, 5, 5, 8, 28, 52, 54, 54, 59, 68, 70, 70, 71, 76; 23/Mü’minûn, 51, 84,
    88, 92, 96; 24/Nûr, 15, 18, 19, 19, 21, 25, 28, 29, 31, 32, 33, 35, 41, 41, 58,
    59, 60, 63, 64, 64; 25/Furkan, 6, 42; 26/Şuarâ, 34, 37, 38, 49, 49, 112, 132,
    155, 188, 197, 197, 220, 227; 27/Neml, 6, 15, 16, 25, 40, 42, 52, 61, 65, 66,
    74, 78, 84; 28/Kasas, 13, 13, 14, 37, 38, 50, 56, 57, 69, 75, 78, 78, 80, 85;
    29/Ankebût, 3, 3, 5, 8, 10, 11, 11, 16, 32, 41, 42, 43, 45, 49, 52, 60, 62, 64,
    66; 30/Rûm, 6, 7, 22, 29, 30, 34, 54, 56, 56, 59; 31/Lokman, 6, 15, 20, 23,
    25, 34, 34, 34; 32/Secde, 6, 17; 33/Ahzâb, 1, 5, 18, 40, 50, 51, 51, 54, 63;
    34/Sebe’, 2, 3, 6, 14, 21, 26, 28, 36, 48; 35/Fâtır, 8, 11, 28, 38, 38, 44; 36/
    Yâsin, 16, 26, 36, 38, 69, 76, 79, 81; 37/Sâffât, 41, 158, 164, 170; 38/Sâd,
    69, 81, 88; 39/Zümer, 7, 9, 9, 26, 29, 39, 46, 49, 49, 52, 70; 40/Mü’min, 2,
    7, 19, 42, 57, 70, 83; 41/Fussılet, 3, 12, 22, 36, 47, 47; 42/Şûrâ, 12, 14, 18,
    24, 25, 35, 50; 43/Zuhruf, 9, 20, 61, 84, 85, 86, 89; 44/Duhân, 6, 14, 32, 39;
    45/Câsiye, 9, 17, 18, 23, 24, 26; 46/Ahkaf, 4, 8, 23; 47/Muhammed, 16, 19,
    19, 26, 30, 31; 48/Fetih, 4, 18, 25, 25, 26, 27, 27; 49/Hucurât, 1, 7, 8, 13,
    16, 16, 16, 18; 50/Kaf, 4, 16, 45; 51/Zâriyât, 28, 30; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 5,
    28, 30, 30, 30, 32, 32, 35; 54/Kamer, 26; 55/Rahmân, 2, 4; 56/Vâkıa, 50, 61,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 190 -
    62, 76; 57/Hadîd, 3, 4, 6, 17, 20, 25, 29; 58/Mücâdele, 7, 7, 11, 14; 59/Haşr,
    22; 60/Mümtehıne, 1, 10, 10, 10; 61/Saff, 5, 11; 62/Cum’a, 2, 7, 8, 9; 63/
    Münâfıkun, 1, 8; 64/Teğâbün, 4, 4, 4, 11, 18; 65/Talâk, 12, 12; 66/Tahrîm,
    2, 3; 67/Mülk, 13, 14, 17, 26, 29; 68/Kalem, 7, 7, 33, 44; 69/Haakka, 49;
    70/Meâric, 24, 39; 71/Nûh, 4; 72/Cinn, 24, 26, 28; 73/Müzzemmil, 20, 20,
    20; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 30; 77/Mürselât, 22; 78/Nebe’, 4, 5; 81/
    Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5, 12; 84/İnşikak, 23; 87/A’lâ, 7; 96/Alak, 4, 5, 5, 14;
    100/Âdiyât, 9; 102/Tekâsür, 3, 4, 5, 5.
    I. İlm’in Zıddı Cehâlet (c-h-l) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ,
    17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46;
    12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55;
    33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 6.
    İlim Konusundaki Âyet-i Kerimeler
    1. Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76;
    Lokman, 34.
    2. İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110;
    Haakka, 51; Alak, 5.
    3. Firâset ve İlham: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
    4. Allah’tan İlim İstemek: Tâhâ, 114.
    5. Âlimlerin Üstünlüğü: Al-i İmran, 7, 18; Nisa, 162; İsra, 107; Hacc, 54;
    Şuara, 197; Ankebût, 43;Fâtır, 28; Zümer, 9; Mücadele, 11.
    6. Câhillerden Yüzevirmek: Bakara, 67; Mâide, 50; En’am, 35; A’raf, 199;
    Hûd, 46.
    7. İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
    8. Bilmediğini Sorarak Öğrenmek: Nahl, 43; Enbiya, 7.
    9. Çok Soru Sormaktan Sakınmak: Mâide, 101-102; Mücadele, 12.
    10. Allah’ın Adı ile Okumak: Alak, 1-3.
    11. Öğrenmek: Bakara, 129, 151; Kehf, 60, 82; Ahzab, 34.
    12. Kalemin İlim Yönünden Değeri: Kalem, 1; Alak, 4.
    13. Yakıyn, İlmin Dereceleri: Vâkıa, 95; Haakka, 51.
    14. Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
    15. Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
    16. Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman,
    20; Mü’min, 83.
    17. İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
    18. Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
    19. Allah, Her Şeyi Bilir: Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; Al-i İmran,
    5, 29; Nisa, 24, 111; Mâide, 7, 99; En’am, 3, 13, 59, 73, 101; Hûd, 5; Ra’d,
    8-10; İbrahim, 38; Nahl, 19, 23; Tâhâ, 7, 98; Enbiya, 110; Hacc, 7, 76;
    Mü’minun, 92; Neml, 6; Kasas, 69; Ankebût, 45, 52, 61; Lokman, 16, 23,
    34; Secde, 6; Ahzab, 1; Sebe’, 1-2; Fâtır, 38, 44; Yâsin, 81; Zümer, 7, 46;
    Mü’min, 3, 19; Fussılet, 47; Şûrâ, 12, 24-25; Zuhruf, 84; Feth, 4; Hucurat,
    1, 8, 13; Hadid, 3-4, 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğâbün, 4, 11, 18; Tahrim,
    2; Mülk, 13-14; İnsan, 30.
    OKUMA VE YAZMA
    - 191 -
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Namazda ve Namaz Dışında Kur’an Okumanın Hükmü, Abdullah Tunca,
    Marifet Y.
    2. Kur’an Okuma Âdâbı, İmam Nevevî, Tevhid Y.
    3. Kur’ân’ı Okuma Âdâbı, Hâfız Fikri Aksoy, Şahsî Y.
    4. Kıraat İlminin Ta’limi, Necati Tetik, İşaret Y.
    5. Kırâat ve Tecvîd Istılahları, Nihat Temel, İFAV Y.
    6. Kur’ân-ı Kerim’in Fazîletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam,
    Marmara Ün. İlâhîyat F. Vakfı Y.
    7. Kurân-ı Kerim’in Nüzûlü ve Kırâati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
    8. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Muhammed Kutub, İşaret Y.
    9. Kur’an’ın Faziletleri (Fezâilu’l-Kur’an), İbn Kesir, mütercim Mehmed
    Sofuoğlu, Türdav Y.
    10. İmam Şâfiî’nin Kur’an Okumaları, Gıyasettin Arslan, Rağbet Y.
    11. Tarihte Dil, Yazı, Bilim ve Toplum, H. Sabahattin Payzın, 1992, İzmir,
    Şahsî Y.
    12. Yazının Hikâyesi, Hasan Ali Ediz, Doğan Kardeş Y.
    13. Eski Türklerde Yazı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgaları, Şinasi Tekin, K.
    Tuba Çavdar, Eren Y.
    14. İslâm Yazısına Dair, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
    15. Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, 1-3, M.
    Bedreddin Yazır, D.İ.B. Y.
    16. Hat Sanatımız, Tarihçesi Malzeme ve Âletler Meşkler, Muhiddin Serin,
    Kubbealtı Neşriyat
    17. Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Muhittin Serin, İstanbul 1999
    18. Eski Çağ’da Yazı Malzemeleri ve Kitabın Oluşumu, Nuray Yıldız, Ankara
    2000
    19. Antikçağ’da Kitap, H. Blanck, trc. Zehra Aksu Yılmazer, Ankara 2000
    20. Osmanlı Hat Sanatı, M. Uğur Derman,
    Berlin 2001
    21. Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud Yazır, Vakıflar Genel Müdürlüğü Y.
    22.
    23. Atatürk ve Harf Devrimi, M. Şakir Ülkütaşır, Türk Dil Kurumu Y.
    24. Türkiye’de Kitap Okuma Alışkanlığı, Servet Bayram, İstanbul Ticaret
    Odası Y.
    25. Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma,
    Üstün Dökmen, M.E.B. Y.
    26. Tefekkür ve Edebiyat, Hekimoğlu İsmail, Türdav Y.
    27. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı (Cemal Doğan), Birleşik Y.
    28. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
    29. Kur’an’ın İnsan-Biçimci dili, Nadim Macit, Beyan Y.
    30. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    31. Kur’an’da Cehâlet Câhil Câhililiye, Mustafa Akman, Buruc Y.
    32. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, (Uzr b’il-Cehl), Al-i Ferrac, Terc.
    Mustafa Akman, Kayıhan Y.
    33. Kitab’a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
    34. Kur’an’da Cehâlet Kavramı, Faruk Aktaş, Ekin Yay., İst. 2001.
    35. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, TÖV Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 192 -
    36. Kur’an-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
    37. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T.D.V. Y.
    38. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim, Oğuz Saygın, Hayat Y.
    39. İletişim, Stuart Sillars, çev. Nüzhet Akın, M.E.B. Y.
    40. Anlayarak Hızlı Okuma, Adil Maviş, Hayat Y.
    41. Çok Hızlı Okuma Teknikleri, F. Richaude, M. Gauquelin, F. Gauquelin,
    Nil Y.
    42. Dil ve Diksiyon Yazılı ve Sözlü Anlatım Bozuklukları, Sıddık Akbayır,
    Akçağ Y.
    43. Söz ve Diksiyon Sanatı, Nüzhet Şenbay, YKY.
    44. Konuşma Sanatı, Diksiyon, Yavuz Özdem, Kariyer Y.
    45. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
    46. Örnekleriyle Kompozisyon Bilgileri, Aylâ Abak, Hazar Y.
    47. Güzel Konuşma Yazma, Sâlih Sarıca, Mustafa Gündüz, Fil Y.
    48. Türkçe (Güzel Konuşma, Okuma ve Yazma) Öğretim Rehberi, Nusret
    Alperen, M.E.B. Y.
    49. Elifbe’den Alfabeye Türkiye’de Harf ve Yazı Meselesi, Rekin Ertem,
    Dergâh Y.
    50. Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe Tartışmaları, Hüseyin Yorulmaz,
    Kitabevi Y.
    51. Oku Oku Budur Sonu, İhsan Ünlüer, Çağdaş Y.
    52. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik, Hülbe Y., s. 90-93
    53. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 150-377
    54. Kur’an’da Cehâlet, Câhil, Câhiliye, Mustafa Akman, Buruc Y.
    55. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
    56. Bilgi Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Denge Y.
    57. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Timaş Y.
    58. Bilim ve Yeni Bilim, Bünyamin Duran, Nesil Y.
    59. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
    60. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
    61. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
    62. İlim ve İdeoloji, Sadettin Elibol, Birlik Y.
    63. Modern Bilimin Arka Plânı, İlhan Kutluer, İnsan Y.
    64. Bilimin Öteki Yüzü, Bougenaya, M. Karabaşoğlu, Senai Demirci, İz Y.
    65. İslâm Bilimi Tartışmaları, Mustafa Armağan, İnsan Y.
    66. Bilginin İslâmileştirilmesi, İsmail Farukî, Risale Y.
    67. Müslümanın Bilgilenme ve Değerlendirme Metodu, Mehmet Sümbül,
    Ümmet Y.
    68. Bilgi Çağı, Hasan Tekeli, Simavi Y.
    69. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y.
    70. İlim ve Bilim, Abdülfettah Şahin ve heyet, T.Ö.V. Y.
    71. İslâm’da Bilginin Temelleri, Şakir Kocabaş, İz Y.
    72. Din ve Bilim, Cafer Sadık Yaran ve heyet, Sidre Y.
    73. İslâm’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Mehmet Bayraktar, Rehber Y./T.
    Diyanet Vakfı Y.
    74. Bilimden Damlalar, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat
    OKUMA VE YAZMA
    - 193 -
    75. Tasavvuf ve Modern Bilim, Mehmet Bayraktar, Seha Neşriyat
    76. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
    77. İslâmiyet’te ve Hıristiyanlık’ta İlim Anlayışı, Polat Has, T.Ö.V. Y.
    78. Ta’limü’l-Müteallim Tercümesi, Burhaneddin Zernuci, Furkan Kitabevi
    79. Ta’limü’l-Müteallim (İlim Öğrenme Âdâbı), Abdullah Naim Şener,
    Sönmez Neşriyat
    80. Müslüman İlim Öncüleri 1-2, Şaban Döğen, Yeni Asya Gaz. Neşriyat
    81. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
    82. Allah, İlim ve İnsan, C. Ceressy Morrison, Şelâle Y.
    83. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y.
    84. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, Türdav A.Ş. Y.
    85. İmanla Gelen İlim, Halûk Nurbaki, Damla Y.
    86. İslâm İlimleriyle Tanışma, Murteza Mutahhari, Endişe Y.
    87. İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y.
    88. İslâm ve İlim, Şaban Döğen, Gençlik Y.
    89. İslâm ve İlim, Enver Yılmaz, Nizam Y.
    90. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha neşriyat
    91. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
    92. İlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    93. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    94. Bilgi Toplumu, Mustafa Temiz, Seha Neşriyat
    95. Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilginlerinin Yeri, Lütfi
    Göker, M. E. B. Y.
    96. Değişim Sürecinde İnanç-Bilim İlişkisi, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 11,
    sayı 1-2, 1998
    97. Bilgi, Bilim ve İslâm, Heyet, 1-2, İSAV Y. / İlmî Neşriyat
    98. Bilgi Üzerine Söyleşi, Paul Feyerabend, Metis Y.
    99. İhvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi, İsmail Yakıt, Üçdal Neşriyat
    100. Maturidi’de Bilgi Problemi, Hanifi Özcan, Marm. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
    101. Âmidî’de Bilgi Teorisi, Emrullah Yüksel, İşaret Y.
    102. İlmî Tavır ve Ötesi, Seyit Ahmet Arvasi, Burak Y.
    103. Uzay Âyetleri Tefsiri, Celâl Yeniçeri, Erkam Y.
    104. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
    105. Kur’an-ı Kerim’de Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
    106. Kur’an Bilim, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.
    107. Kur’an-ı Kerim ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.
    108. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
    109. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen Nesil Basım-Yayın
    110. Kur’an’ın İlmî Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
    111. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y,
    112. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet
    Vakfı Y.
    113. Bilim Açısından İmanın 6 Şartı, Halûk Nurbaki, Nesil Basım-Yayım
    114. Bilimden İmana, Cevat Babuna, Babıali Kültür Yayıncılğı
    115. İlimlerden Açılan Pencere, Sinan Bengisu, Zafer Y.
    116. Bilim ve Uygarlık Açısından İslâm, Vahidüddin Han, İşaret Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 194 -
    117. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y.
    118. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha Neşriyat
    119. İslâm ve Bilim, Pervez Hoodbhoy, Cep Kitapları Y.
    120. İslâm ve İlim, Necmettin Erbakan, Furkan Basın Y.
    121. Ortaçağ İslâm Dünyasında Bilim ve Teknik, Zeki Tez, Dicle Ün. Y.
    122. İlim ve Din, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi
    123. Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi, John David Yule, Remzi Kitabevi
    124. Bilim Tarihi, Mehmet Bayraktar, Koza Eğitim Y.Akıllar, Beyinler ve Bilim,
    John Searle, Say Y.
    125. Bilim Tarihi, Feyzullah Akben, Gün Y.
    126. Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi
    127. Beşerî Bilim Teorileri, Julien Freund, Türk Tarih Kurumu Y.
    128. Bilim Kutsal Bir İnektir, Anthony Standen, Şule Y.
    129. Bilimin Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak Y.
    130. Okulsuz Toplum, Ivan Illıch, Birey Toplum Y.
    131. Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, Barry Barnes, Vadi Y.
    132. Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım, Tübitak Y.
    133. Bilim ve Din, Bertrand Russel, Cem Y.
    134. Din ile Bilim, Bertrand Russel, Say Y.
    135. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer
    Özyılmaz, Pınar Y. 2003
    136. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
    137. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran
    Y. İst. 1998
    138. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
    139. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat,
    İst. 1995
    140. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
    141. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
    142. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
    143. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
    144. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y.
    2. Bs. Ank, 1991
    145. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
    146. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93;
    Tuna A.Ş. Y. İst. 95
    147. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
    148. Rasûlullah’a.Göre Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan,
    Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav
    149. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
    150. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbadet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
    151. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y. , İist 1988
    152. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2.
    Bs., İst. 1976
    153. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst.
    1993
    154. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
    OKUMA VE YAZMA
    - 195 -
    155. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
    156. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
    157. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
    158. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
    159. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
    160. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
    161. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
    162. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
    163. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk
    Vakfı Y., İst. 1991
    164. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 116-117
    165. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-272
    166. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
    167. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 119-123
    168. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 276-284
    169. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-332
    170. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
    1, s. 164-166
    171. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s.
    166-170
    172. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 82-83
    173. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 97-101
    174. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 125-126; c. 2, 221-222
    175. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3. s. 133-137
    176. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (I), Hakkı
    Aydın, ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
    177. ‘İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (II), Hakkı
    Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
    178. İslâmiyet’in Eğitimimize Getirdiği Değerler, Nevzat Ayasbeyoğlu, MEB Y.
    179. İlim - İslâm Münâsebeti, Mehmed Aydın, İsav, Bilgi, Bilim ve İslâm
    180. Eğitime Giriş ve İslâmiyet’in Eğitime Getirdiği Değerler, Halis Ayhan,
    181. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, Ankara 1990
    182. Öğretimde Program, İlke ve Yöntemler, N. Kemal Önder, İstanbul 1992
    183. Asr-ı Saadetle Yazı ve Vahiy Katipleri, Mustafa A’zami, Trc: Durak Pusmaz,
    Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Beyan
    Yay., İst. 1994.
    184. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Trc: Mehmed Kürşad Atalar,
    Pınar Yay., İst. 1995.
    185. Kitab’a Varis Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Yay., İst. 2004.
    186. Kur’an’da Cehalet Kavramı, Faruk Aktaş (Mustafa Akman), Ekin Yay., İst. 2001.
    187. Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Ramazan Altıntaş, Konya 1990.
    188. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) Hakkı Aydın,
    (I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
    189. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) (II) Hakkı
    Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
    190. Hüccetullahü ‘l-Baliğa, Ahmed Şah Veliyyullah Dihlevi, Trc: Mehmet
    Erdoğan, İz Yay., İst. 1994.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 196 -
    191. Fevz’ul-Kebir fi Usuli’t-Tefsir, Dihlevi, Trc: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yay.,
    İst. 1980.
    192. İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Ebu Zehra, Trc: İbrahim Tüfekçi, Kitabevi,
    İst. 1994.
    193. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, M.Ü.İ.F.V.
    (Hav) Yay,, İst. 1994.
    194. Cehalet özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Trc: Mustafa
    Yiğit, Guraba Yay., İst. 1996.
    195. Rasûlullah (s.a.s.) Döneminde İlköğretim Kurumları ve İşlevleri, Şakir
    Gözütok, Dini Araştırmalar (Dergisi), c 1 sy. 2, Eylül-Aralık 1998.
    196. İslâm ‘da Sembolik Dil,Sadık Kılıç, İnsan Yay., İst. 1995.
    197. İslâm ‘da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), Şakir Kocabaş, İz Yay., İst. 1997.
    198. Hz. Muhammed’ın Mekke Döneminde Uyguladığı Yaygın Eğitim,
    Mehmet Kocatepe, İttifak Kültür Serisi, (Bursa 1997) Konya 1999.
    199. İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Ahmet
    Özel, Marifet Yay., İst. 1982.
    200. Kur’an’da İlim ve Cehalet Kavramları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi),
    Ömer Özgültekin, H.Ü.S.-B.E., Urfa 1996.
    201. İslâmi Mücadelede Bilginin Gücü, (Oku Kalemle Öğreten
    Rabbin En
    Büyük Kerem Sahibidir.) Talat Sakallı, Trc: Abdullah Kahraman, Pınar
    Yay., İst. 1997.
    202. Cahiliyye Kelimesinin Mana ve Menşei, Süleyman Tülücü, ATA.Üİİ.F.D.,
    sy. 4, Ankara 1980.
    203. İslâm Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, Abdulkadir Udeh, Trc: Akif Nuri,
    İhya Yay., İst. 1976.
    204. Kuran’da Cahillik ve İlim, Veli Ulutürk, İlim ve Sanat Dergisi, sy. 16,
    Kasım-Aralık 1987.
    205. Hz. Peygamberin Mekke Dönemi Yaygın Eğitim Çalışmaları, İlhan Yıldız,
    Y.Y.ÜİF.D. sy. 2 Aralık 1998.
    206. Kur’an’da Cehalet Kavramı, Faik Yılmaz, Y.Y.-Ü.İ.F.D., sy. 2, Van, Aralık 1998.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Okunma 13289 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:45

    Ortam