Salı, 12 Ocak 2021 20:56

    Müzzemmil Sûresi

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    -ahmed kalkan-
    Müzzemmil Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT -3-
    Ocak 2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -3-
    Müzzemmil Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 19
    Müzzemmil Sûresi 19
    Nüzul Sebebi 26
    Bu Âyet Hakkında Bazı Âlimlerin Görüşleri: 27
    Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivâyetler: 30
    Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivayetler: 34
    Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivâyetler: 36
    Gece Namazının Mü’minlere Farziyetinin Ne Zaman
    Kaldırıldığı Konusunda Âlimlerin Görüşleri: 37
    Kur’an’ı Tertîl Üzere Okumanın Anlamı Hakkında Bazı Âlimlerin Görüşleri: 41
    Kur’ân-I Kerim’de “Leyl/Gece” Kavramı 58
    Gece ve İhyâsı 60
    Gece ve Kur’an 61
    Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi 64
    Zikir 71
    Kur’ân-I Kerim’de Zikir Kavramı 73
    Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik 82
    Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak 87
    Zikrin Psikolojik Faydaları 95
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti 101
    İlâh Ne Demektir? 103
    Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı 109
    Ne Yapmalı? 110
    Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı? 122
    Kıyâmet ve Dehşeti 128
    Kıyâmet ve Âhiret Şuuru 135
    Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri 136
    İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi 147
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır! 153
    Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu:
    Dinin Zorlaştırılması 160
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ 162
    İktisadî Sorumluluk 174
    Allah Günahları Bağışlar 176
    Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler 187
    Müzzemmil Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 191
    Bu Âyetten Çıkarılan Hükümler 217
    Bu Sûrenin Bize Mesajı 219
    Genel Tesbitler 220
    Bu Sûreden Çıkan Hüküm ve Hikmetler 223
    Müzzemmil Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler 223
    Müzzemmil Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 225
    Müzzemmil Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 240

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 9 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    10 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 11 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 12 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 13 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 15 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
    اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً ۞ نصْفَهُ أَوْ اْنقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً ۞ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ Œ ا اْلُزَّمِّلُ ۞ قُ ْ ” أَيُّ َ يَ
    شِئَةَ اللَّيْلِ يِ هَ أَشَدُّ  عَلَيْكَ قَوْلا ثَقِيلاً ۞ إِنَّ نَ ž سَنُلْقِ ي  ِتيلاً ۞ إِنَّ ¢ وَرَِّتلْ اْلقُرْآنَ تَ ْ
    ارِ سَبْحًا طَوِيلاً ۞ وَاذْكُرْ اسَْ رَبِّكَ وََتبَتَّلْ ¯ اَلنَّ َ ° وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلاً ۞ إِنَّ لكَ فِ ي
    عَلَ ³ ذْهُ وَكِيلاً ۞ وَاصْبِ ْ · قِِ وَاْلَغْرِبِ لاَ إِلََ إِلاَّ هُوَ فَا تَّ خِ
    ¿ لَيْهِ تبْتِيلا ۞ رَبُّ اْلَ شْ إِ
    أُوِ ي ل النَّعْمَةِ وَمَِّلْهُمْ قَلِيلاً ۞ Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ É مَا يقُوُلونَ وَا جْ هُرْهُْ جَ هْرًا ج�َ يِلاً ۞ وَذَرْ نِ ي
    رْضُ
    أَجُفُ ا ل ¢ مًا ۞ يوْمَ تَ ْ Ï أَِلي  مًا ۞ وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَا بً ÏيÒ إِنَّ لدَْينَا أَنكَلا وَ جَ ِ
    أَرْسَلْنَا إَِليْكُْ رَسُولا شَاهِدًا عَلَيْكُْ كََا  وَا جِْ لبَالُ وَكََنتْ ا جِْ لبَالُ كَثِيبًا مَِيلاً ۞ إِنَّ
    هُ أَخْذًا وَِبيلاً ۞  أَرْسَلْنَا إِلَ فِرْعَوْنَ رَسُولاً ۞ فَعَصَ فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَ
    عَلُ اْلوِْلدَانَ شِيبًا ۞ السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بهِ كَنَ وَعْدُهُ · يوْمًا يَ جْ â فَكَيْفَ تتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُ ْ
    ذَ إِلَ رَبِّهِ سَِبيلاً ۞ إِنَّ رَبَّكَ يعْلَُ أََّنكَ · نْ شَاءَ ا تَّ خَ ä مَفْعُولاً ۞ إِنَّ هَذِهِ تذْكِرَةٌ فَ َ
    مَعَكَ وَالَّلُ يقَدِّرُ اللَّيْلَ ç ي اللَّيْلِ وَِنصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاِئفَةٌ مِنْ اَّلذِي نَ
    é مِنْ ثُلُ ثَ É تَقُومُ أَدْ نَ
    صُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُْ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْ اْلقُرْآنِ عَلَِ أَنْ · ارَ عَلَِ أَنْ لنْ تُ ْ ¯ وَالنَّ َ
    رْضِ يبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ الَّلِ
    أَ ا ل° بُونَ فِ ي ë وَآخَرُونَ ي ضْ ِ ì سَيَكُونُ مِنْكُْ مَرْ ضَ
    سَِبيلِ الَّلِ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآُتوا الزَّكَةَ ° وَآخَرُونَ يقَاِتلُونَ فِ ي
    ا ³ دُوهُ عِنْدَ الَّلِ هُوَ خَيْ ً · تَ جِ ³ نْفُسِكُْ مِنْ خَيْ ٍ
    أَوَأَقْرِضُوا الَّلَ قَرْضًا حَسَنًاوَمَا تقَدِّمُول
     وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ إِنَّ الَّلَ غَفُورٌ رَحِي ٌ
    ا” أَيُّ َ يَ : ey اْلُزَّمِّلُ : örtünen Œق ُْ : kalk اللَّيْلَ : geceleyin إِلاَّ : müstesna : قَلِيلا
    birazı نصْفَهُ : yarısı kadar أَوْ : yahut اْنقُصْ : eksilt مِنْهُ : ondan قَلِيلا : biraz : أَوْ
    veya زِدْ : ekle عَلَيْهِ : üzerine وَرَِّتلْ : oku اْلقُرْآنَ : Kur’an’ı da تيِلا ¢ت َْ : tane tane
     إِنَّ : gerçek şu ki biz žقِ ي سَنُلْ : bırakacağız عَلَيْكَ : sana قَوْلا bir söz ثَقِيلا oldukça
    ağır : إِنَّ : doğrusu شِئَةَ نَ : kalkışı اللَّيْلِ : gece يِ هَ أَشَدُّ : daha kuvvetli : وَطْئًا
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    etki bakımından وَأَقْوَمُ : daha sağlamdır قِيلا okumak bakımından : : إِنَّ لكَ
    zaten vardır ارِ ¯ اَلنَّ َ °فِ ي : gündüz سَبْحًا : uğraşıların طَوِيلا : uzun وَاذْكُرْ : zikret/
    an اسَْ : ismini رَبِّكَ : Rabbinin güzel وََتبَتَّلْ : ve yönel إَِليْهِ : yalnızca O’na
    تبْتِيلا : her şeyden kendini çekerek رَبُّ : Rabbidir قِِ
    ¿ اْلَ شْ : doğunun da
    غَْرِبِ وَاْل : batının da لا : yoktur لََإِ : ilâh إِلا : başka هُوَ : O’ndan هذْ· : فاَ ت خَِّ
    öyleyse O’nu tut وَكِيلا : vekil ³ وَاصْبِ ْ : sabret عَلَ مَا يقُوُلونَ : söylediklerine
    وَا جْ هُرْهُْ : ve onlardan ayrıl جَ هْرًا ج�َ يِلا : güzel bir ayrılıkla É وَذَرْ نِ ي : sen Bana
    bırak Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ : yalancıları أُوِ ي ل النَّعْمَةِ : (olan) nimet sahibi وَمَِّلْهُمْ : onlara
    mühlet ver قَلِيلا : (bir süre) az إِنَّ : çünkü لدَْينَا : yanımızda var أَنكَلا : ağır
    bukağılar مًا ÏيÒ وَ جَ ِ : ve yakıcı bir ateş وَطَعَامًا : bir yiyecek vardır : ذَا غُصَّةٍ
    boğazı tıkayan  وَعَذَا بً : ve de bir azab مًا Ï أَِلي : can yakıcı يوْمَ : o gün جُفُ ¢ : ت َْ
    sarsılır رْضُ
    أََا ل : yeryüzü وَا جِْ لبَالُ : ve dağlar وَكََنتْ : olur ا جِْ لبَالُ : dağlar da
    كَثِيبًا : kum gibi مَِيلا : yığılarak akıp dağılan  إِنَّ : şüphesiz Biz : أَرْسَلْنَا
    gönderdik إَِليْكُْ : size de رَسُولا : bir rasul شَاهِدًاً : şahid olacak : عَلَيْكُْ
    üzerinize كََا أَرْسَلْنَا : gönderdiğimiz gibi إِلَ فِرْعَوْنَ : Firavuna رَسُولا : bir
    rasul فَعَصَ : fakat isyan etti فِرْعَوْنُ : Firavun الرَّسُولَ : Rasule هُ فَأَخَذْنَ : Biz de
    onu yakaladık أَخْذًا وَِبيلا : müthiş bir şekilde فَكَيْفَ : nasıl : تَتَّقُونَ
    kendinizi koruyacaksınız â إنِْ كَفرَْ تُ : ederseniz âreğer ink يوْمًا : bir gün ki
    (öyle) عَلُ ·يَ جْ : yapar اْلوِْلدَانَ : çocukları شِيبًا : ihtiyar السَّمَاءُ : gök bile : مُنْفَطِرٌ
    yarılmıştır بهِ : bu sebeple كَنَ وَعْدُهُ : diOnun vaa : مَفْعُولا
    gerçekleştirilmiştir إِنَّ هَذِهِ : şüphesiz bu تذْكِرَةٌ : bir öğüttür نْäفَ َ : Kim ki
    شَاءَ : diledi ذََ· ا ت خَّ : edindi إِلَ رَبِّهِ : Rabbine doğru سَِبيلا : yol إِنَّ : şüphesiz رَبَّكَ : Rabbin يعْلَُ : bilir أنَكََّ تقَُومُ : senin kalktığını É أَدْ نَ : biraz eksiğinde
    ي
    é مِنْ ثُلُ ثَ : üçte ikisinden يْلِ اللَّ : gecenin وَِنصْفَهُ : yarısında وَثُلُثَهُ : ve üçte
    birinde وَطَاِئفَةٌ : ve bir topluluğun مَعَكَ ç مِنْ اَّلذِي نَ : yanındakilerden : وَالَّلُ
    şüphesiz Allah يقَدِّرُ :ُ takdir eder اللَّيْلَ : geceyi ارَ ¯ وَالنَّ َ : ve gündüzü : عَلَِ
    bildi (de) صُوهُ · أَنْ لنْ تُ ْ : sizin bunu sayamayacağınızı فَتَابَ عَلَيْكُْ : tevbenizi
    kabul etti فاَقرَْءُوا : (şu halde) okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni : مِنْ اْلقُرْآنِ
    • 17 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’dan عَلَِ : Allah bilir أَنْ سَيَكُونُ : olacağını مِنْكُْ : sizden ì : مَرْ ضَ
    hastalananlar وَآخَرُونَ : diğer bir kısmının da بُونَ ëيَ ض ِْ : dolaşacaklarını ° فِ ي
    رْضِ
    أَْا لَ : yeryüzünde يَبْتَغُونَ : aramak için مِنْ فَضْلِ الَّلِ : Allah’ın lutfundan وَآخَرُون : başka bir kısmının da يُقَاتِلوُنَ : çarpışacaklarını سَِبيل الَّلِ ° : فِ ي
    yolunda Allah فاَقرَْءُوا : öyleyse okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni مِنْهُ : ondan
    وَأقَِيمُوا : dosdoğru kılın الصَّلَةَ : namazı وَآتوُا : verin الزَّكَةَ : zekâtı : وَأقَرِْضُوا
    ve borç verin الَّلَ : Allah’a قَرْضًا : bir borç حَسَنًا : güzel وَمَا تقَُدِّمُوا : önceden
    takdim ettiğiniz şeyleri نْفُسِكُْ
    أَِل : kendi nefisleriniz için ³ مِنْ خَيْ ٍ : hayır
    olarak دُوه ·ت جَِ : bulursunuz عِنْدَ الَّلِ : katında Allah ا³ هُوَ خَيْ ً : daha hayırlı
    وَأَعْظَمَ : ve daha büyük أَجْرًا : bir karşılık olarak وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ : bağışlanma
    dileyin Allah’tan إِنَّ الَّلَ Allah : şüphesiz غَفُورٌ : Ğafûr’dur  رَحِي ٌ : Rahim’dir
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! (1)
    Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (2)
    (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. (3)
    Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tertîl üzere, tane tane oku. (4)
    Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz. (5)
    Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam
    bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
    bakımından daha sağlamdır). (6)
    Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var. (7)
    Rabbinin adını zikret, bütün varlığınla O’na yönel. (8)
    Doğunun da Batının
    da rabbi O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Öyleyse
    yalnız O’na güvenip sığın. (9)
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Onların söylediklerine katlan ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş. (10)
    Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz süre tanı.
    (11)
    Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş, boğazdan
    geçmez
    bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır. (12-13)
    O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini
    alır. (14)
    Doğrusu Firavuna
    bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık
    olacak bir peygamber gönderdik. (15)
    Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır bir şekilde
    cezalandırmıştık.
    (16)
    Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi nasıl
    koruyacaksınız? (17)
    O gün gökler paramparça olacak,
    Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir.
    (18)
    Şüphesiz bunlar bir öğüttür;
    artık dileyen Rabbine ulaştıracak bir yol tutar.
    (19)
    Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin üçte
    ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Şüphesiz
    geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi de
    tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden
    hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan aramak için
    yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını
    bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin. Kendi nefisleriniz için önceden
    hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri, daha hayırlı ve daha büyük bir
    karşılık olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz
    Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (20)
    (73/Müzzemmil, 1-20)
    • 19 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Müzzemmil Sûresi ve Mesajı
    Müzzemmil Sûresi
    İndiği Yer: Mekke; İniş Sırası: 3; Kalem sûresinden sonra nâzil olmuştur.
    Mushaf tertibine göre ise 73. sıradadır. Âyet sayısı: 20 (Bu sûreyi Medineliler
    on sekiz, Basralılar on dokuz ve diğerleri de yirmi âyet olarak kabul
    ederler); Harf sayısı: sekiz yüz seksen sekiz harf; Fâsılası: Elif harfidir; Adı:
    Sûre adını, birinci âyette geçen “örtünüp bürünen” anlamındaki “müzzemmnil”
    kelimesinden almıştır. Konusu: Tevhid, nübüvvet ve âhiret konuları
    ele alınmıştır. Rasûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin
    verildiğini ifade
    eden âyetlerle başlayan sürede daha sonra kıyamet günündeki
    olaylar, âhirette-ki hesap ve ceza konulan anlatılmakta; son olarak da
    müminlerin ibâdet yüklerinin
    hafıfletildiği bildirilmektedir.
    Nüzûlü: Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü
    sûredir. Kalem
    sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce Mekke’de
    inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de vardır. Müddessir
    sûresinden
    sonra indiği, dolayısıyla 4. sırada yer aldığı görüşünde
    olanlar da vardır.
    Nüzul Sebebi: Nüzûl sebebi olarak birkaç rivâyet zikredilmektedir.
    Bunlardan biri Darunnedve’de toplanan müşriklerin sarfettikleri sözlerdir.
    Onlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) tevhide dâvet ederken okuduğu âyetlerin İlâhî
    üslûbu karşısında çaresiz kaldıklarından, Rasûlullah’ın (s.a.s.) insanları etkilemesini
    önlemek için çareler aramaya başladılar. Dâru’n-nedve’de toplanan
    müşrikler, “bu adama bir isim verelim ki insanlar ondan uzak dursun”
    dediler. Bazısı kâhin, bazısı deli ve diğer bazısı da sihirbazdır diyelim dediler.
    Ancak bunların hiçbiri Hz. Peygamber için uygun olmadığından herhangi
    birinde karar kılamadılar. Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bu olayı duyunca
    çok üzüldü ve elbiselerine sarılarak uykuya daldı. Bu sırada Cebrail (a.s.);
    “Ey örtülere bürünen peygamber” hitabıyla seslenerek başlayan sûrenin ilk
    bölümünü getirdi.1
    1 İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azim İstanbul, 1985, VIII, 275
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sûre ile İslâm’a dâvette yeni bir safha açılmıştır. Allah Teâlâ, Rasûlüne;
    artık oturmanın, yatıp uyuma zamanının geçtiğini, müşriklerin çıkaracakları
    büyük zorluklara hazırlıklı olmak için bazı rûhî hazırlıkların
    yapılması gerektiğini bildirir; “Ey elbisesine bürünen peygamber! Gecenin
    birazı hâriç olmak üzere kalk, namaz kıl” (âyet: 1-2).
    Gecenin ibâdetle geçirilmesi lâzımdır. Namaz kılınmalı, ağır ağır, tane
    tane Kur’an okunmalıdır. Bunun gece yapılmasının sebebi, gecenin huşû
    içinde ibâdet etmeye elverişli olması yanında, artık gündüz, için yoğun bir
    tebliğ faaliyetinin bulunmasıdır. “Şüphesiz gece ibâdete kalmak daha tesirli
    ve okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, senin uzun bir mesuliyetin var”
    (âyet: 6-7).
    Bu çetin mücadele esnasında, zorluklara karşı sabırla hareket edilmeli
    ve bir an olsun Allah Teâlâ’da gâfil olunmamalıdır. Ayrıca, Allah yolundan
    alıkoyan her şey terk edilmeli ve O’na yönelinmelidir. O’nun rızâsı dışında
    yapılan her şey bâtıldır: “Rabbinin ismini zikret ve her şeyi bırakarak yalnız
    O’na yönel” (âyet: 8). İnsanları dine çağırırken, yöneltilen tehditlere, çıkartılan
    zorluklara aldırmadan Allah’a tevekkül edilmesi isteniyor: “O, doğunun
    da batının da Rabbidir. O’ndan başka Allah yoktur. Yalnız O’nu vekil
    tut” (âyet: 9).
    Daha sonraki âyetlerde inkârcılara karşı takınılması gereken tavır zikredilir
    ve müşriklerin karşılaşacakları korkunç azaptan söz edilir. İnkârcıları
    dehşete düşürüp acılar içinde bırakacak olan kıyâmet hali zikredilir. Firavn’un
    yalanlamasına karşı gördüğü ceza örnek verilerek onun durumuna
    düşmemeleri hatırlatılır ve vaad edilen azapla yüzleşmemeleri için bir yol
    gösterilir. O da, anlayanlar için bir rehber olan Kur’an-ı Kerim’dir: “Bu bir
    öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar” (âyet: 9).
    Sûre, teheccüd namazı ve Kur’an okuma müddetini yeniden düzenleyen
    ve bu konudaki mükellefiyeti hafifleten ve sûrenin ikinci bölümünü
    oluşturan âyetle son buluyor. Mü’minler gece Allah’ı çokça anacak, ibâdet
    edecekler, gündüzleri ise, hem İslâm’ı tebliğ edecek, hem de geçimlerini temin
    için gayret sarf edeceklerdir. Bütün bu zorluklara karşı koymak çetin
    bir iştir. Allah Teâlâ, insanlara rahmet olsun diye, gece ibâdeti ve Kur’an
    okumayı, insanların kolayına gelecek şekilde hafifletmektedir. Ayrıca bu
    son âyet, bütün bir hayat programının nüvesini de bünyesinde taşımak•
    21 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tadır. “...O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı kılın.
    Zekâtınızı verin. Yaptığınız iyiliklerin mükâfatını Allah nezdinde, hem yaptıklarınızdan
    daha hayırlı, hem de sevapça daha büyük olarak bulacaksınız.
    Allah’tan mağfiret dileyin. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahim’dir; çok affeden ve
    çok bağışlayandır” (âyet: 20).2
    Birinci âyetinde, örtüsüne bürünen anlamındaki “müzzemmil” kelimesi
    geçtiği için bu adı alan sûrede Peygamber’e (s.a.s.), geceleyin kalkıp ibâdet
    etmesi, Kur’ân okuması, Rabbini anması, kendisini yalanlayanların sözlerine
    sabretmesi emredilmekte; bir süre sonra o yalanlayıcıların cezalarını
    çekecekleri bildirilmekte; son âyetinde de gece ibâdeti hafifletilmektedir.
    Gece ibâdetini hafifleten son âyet Medine’de inmiş, konu ile ilgisi dolayısıyla
    bu sûrenin sonuna konmuştur. İlk on dokuz âyeti, daha önce Mekke’de
    inmiştir. Bu sûrenin, üçüncü sûre olduğu, Kalem Sûresi’nden sonra
    indiği rivâyet edilir. Fakat Muhammed İzzet Derveze, bu rivâyeti kuşkulu
    bulmaktadır.3
    Adı: Birinci ayette geçen “el-müzzemmil” kelimesi sûrenin ismi olmuştur.
    Muhteva ile pek ilgisi yoktur. Nüzul Zamanı: Bu sûrenin iki bölümü
    (rukû’/ayn işareti) ayrı ayrı zamanlarda nâzil olmuştur. Birinci bölüm ittifakla
    Mekkî’dir. Muhtevâdan ve hadis rivâyetlerinden de böyle olduğu anlaşılmaktadır.
    Ama Mekke’nin hangi döneminde nâzil olduğuna dair rivâyetlerden
    bir bilgi alamamaktayız. Ne var ki, bu bölümün kapsadığı konular
    bunun nüzul zamanını tespit etmede bize yardımcı olacaktır.
    İlkin, bu bölümde, Allah, Rasûlü’ne gece kalkarak Allah’a ibâdet etmesi
    ve bu sayede Nübüvvet gibi ağır bir yükü omuzlamada kendisine kuvvet
    verileceği nasihatinde bulunmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki, bu emir Allah
    Rasûlü’nü Nübüvvet yükünü taşımak için hazırlamaktaydı.
    İkincisi, teheccüd namazı için gecenin yarısı veya biraz azında ya da
    biraz fazlasında Kur’an-ı Kerim’i okuyun emri verilmiştir. Bu da, o zamana
    kadar gecenin yarısında bu uzunlukta kıraat edecek kadar Kur’an-ı Kerim’in
    nâzil olduğunun delilidir.
    2 Ömer Tellioğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 4, s. 407-408
    3 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, c. 1, s. 72
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    Üçüncüsü, burada Allah Rasulü’ne, muhaliflerinin haksızlıklarına karşı
    sabırlı olması telkin edilmektedir. Mekke’li kâfirler ise azap ile tehdit edilmektedir.
    Bundan da anlaşılıyor ki, bu rukû/bölüm nâzil olduğu zaman Allah
    Rasûlü İslâm’ı alenî olarak tebliğ etmeye başlamış ve O’na karşı muhalefet
    Mekke’de şiddetli bir hal almıştı.
    İkinci bölüme (20. âyete) gelince, birçok müfessire göre bu bölüm de
    Mekke’de nâzil olmuştur. Fakat bazılarına göre ise Medenî’dir. Bu bölümün
    içerdiği konular da bu ikinci görüşü teyid etmektedir. Çünkü bu bölümde
    Allah yolunda savaştan bahsedilmektedir. Oysa bilmekteyiz ki Mekke döneminde
    savaş emredilmemişti. Ve ayrıca zekât emrolunmaktadır. Bilindiği
    gibi zekâta mahsus açıklama ve nisabların tayini de Medine’de farz olmuştu.
    Konu: İlk yedi âyette, Allah Rasûlü’ne “Bu sana yüklenen büyük sorumluluk
    için kendini hazırla ve bu işin amelî şekli gecelerin aşağı yukarı
    yarısında kalkarak namaz kılmandır” emri verilmektedir.
    8. ilâ 14. âyetler arasında Allah Rasûlü’ne “Her şeyden ilgini keserek
    kendini yalnızca kâinatın sahibi olan Allah’a mahsus kıl. Bütün işlerini Allah’a
    havale ederek mutmain ol. Karşı çıkanların sana karşı söylediklerine
    sabret. Onlara karşılık verme, onların hesabını Allah’a bırak” denilmiştir.
    Bundan sonra 15-19. âyetlerde Mekke’de Rasûl’e karşı çıkan insanlar
    ikaz edilmektedir ki “Biz size, daha önce Firavun’a gönderdiğimiz peygamber
    gibi bir Rasul gönderdik. Firavun’un o peygamberin dâvetine kulak asmadığı
    ve karşı çıktığı zaman hali nasıl olmuştu, bir hatırlayın. Bu dünyada
    üzerinize azâbın gelmeyeceğini farzetsek bile kıyâmet günü bu inkârınızın
    cezasından nasıl kurtulabileceksiniz?”
    Buraya kadar olanlar birinci bölümün muhtevâsıdır. İkinci bölüm ise
    Said bin Cübeyr’in rivâyetine göre bundan on sene sonra nâzil olmuştur.
    Ve burada, birinci bölümde Teheccüd Namazı hakkında bildirilen emir hafifletilmiştir.
    Teheccüd namazı için “Ne kadar kolayına gelirse o kadar oku”
    buyrulmuştur. Fakat müslümanların asıl önem verecekleri şey, beş vakit namaz
    ve zekât farzının tam olarak yerine getirilmesi ve Allah yolunda mallarını
    ihlâs ile sarf etmeleridir. Sonunda ise müslümanlara, dünyada yaptıkları
    iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı söylenilmiştir. O yapılan iyiliklerin
    • 23 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    misali tıpkı bir yolcunun varacağı yere daha önceden malını göndermesi
    gibidir; Allah’a (c.c.) kavuştuğunuz zaman bunların hepsini kendi önünüzde
    bulacaksanız. Bu gönderdiğiniz mal dünyada bıraktığınız maldan daha
    hayırlıdır. Allah’ın indinde ise aslından daha fazla bir mükâfat vardır.4
    En’am Sûresi’ndeki âyet, Peygamber’in (s.a.s.) hayatını sınırlayan çerçeveyi
    çizmektedir. “De ki: Benim namazım, ibâdetim, hayatım ve ölümüm
    hep âlemlerin
    Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu
    ve ben Müslümanların ilkiyim.” 5 Bazılarının yaşamı, gerçeklik-saçmalık,
    ciddîlik-komiklik, rahatlık-yorgunluk olunca bu saygın insan, hayatını çok
    sıkı bir çaba
    ve uzun bir süre uğraş ile geçirir. Bu zâtın yorgunluk aşamaları,
    dar bir çevrede peygamberlik onurlarını tamamlamak için değil aksine kıyamete
    dek insanlık seyrini değiştiren nesli oluşturmak ve çılgın fırtınaları
    söndüren hak fenerini hazırlamak olur! Muhammed’in dünyada geçirmiş
    olduğu altmış yıl, belli bir çağı ıslah etmek değil zaman ve mekân bağlamında
    tevhid akidesini korumak ve kendisinden sonra son âna kadar onu
    koruyan insanları yetiştirmekle geçmiştir.
    Bu amaca eriştiren aydınlatmanın ilk anlarında Rasûl’e (s.a.s.) şöyle denildi:
    “Ey örtüsüne bürünen. Gece biraz ilerleyince (namaz için) kalk; yalnız
    gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) yahut bundan biraz eksilt.
    Veya bunu biraz artır ve ağır ağır Kur’ân oku.” 6
    Derin dinlenme ve uykunun doyum ânı artık bitmiştir. “Doğrusu biz senin
    üzerine
    ağır bir söz bırakacağız.” 7 Bu, güçlü yükümlülükler ve zorlu çabalar
    ile dolu bir sözdür! Artık o, gece kıyamından
    ayrılınca gündüz daveti
    tebliğ etmeye ve hasımlarla uğraşmaya yönelmiştir. Onun Allah’tan başka
    yardımcısı yoktur. Bu yüzden kendini Allah’a vermesi, Ona dayanması,
    O’nu vekil edinmesi ve düşmanların eziyetlerine sabretmesi gerekir. Çünkü
    onların gelecekteki azabı çok çetindir: “Çünkü bizim yanımızda bukağılar
    ve cehennem var. (Dikenli), boğazı tırmalayan
    bir yiyecek ve acı veren bir
    azap var.” 8
    4 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, Müzzemmil Sûresi Giriş’i
    5 6/En'âm, 162-163
    6 73/Müzzemmil, 1-4
    7 73/Müzzemmil, 5
    8 73/Müzzemmil, 12-13
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ne zaman olacaktır? “O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar, dağılan
    kum yığınları olur.” 9 Şüphesiz dağı ve ovasıyla, kara ve deniziyle sarsılan
    yeryüzü düşüncesi, tıpkı zifiri
    karanlıkta korku ve endişeye kapılan çaresiz
    insanın sarsıntı geçirmesi gibidir. Ama insanlar, kendi hâlinde oyun ve
    oynaştalar.
    Gerçekten Muhammed (s.a.s.), insanların Allah’tan en çok korkanı ve
    O’na kavuşmayı
    en şiddetli arzulayanıdır. Kendisinin oluşturduğu nesil,
    O’nunla teselli olmuş
    ve O’na benzeyerek yaşamıştır. Bunun için o neslin
    tıpkı O’nun gibi gece kalkması
    ve dünyaya tapan sapkın diretmeler karşısında
    dimdik ayakta durması yadsınacak
    bir durum değildir. Ama şânı
    yüce Allah, ümmetin geneline kendinden bir rahmet olarak (teheccüd namazı
    için) gece kalkışını sadece peygamberine farz kılmış ve mü’minlerin
    gündüz görevlerini yerine getirmeleriyle yetinmiştir. Geceyi ve gündüzü
    Allah takdir etmektedir. “O sizin (gece ve gündüz saatlerinizi) hesap edemeyeceğinizi
    (gece saatlerinde kalkamayacağınızı) bildiği için sizi affetti. O
    halde Kur’an’dan kolayınıza geleni
    okuyun.” 10
    Bu terk ediş, açık izin veya müsaade edilen tatil değildir. Asla böyle
    olamaz. Burada
    diğer ameller için bir ölçü vardır. “Allah, içinizde hastalar,
    yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler
    ve Allah yolunda
    savaşan diğer insanlar bulunacağını bilmektedir.” 11
    Ekonomik ve askerî savaşın ümmeti korumak ve ümmet risâletini yerine
    getirmek
    için yapıldığı ve hak düşmanlarının öfke ile bizi gözetledikleri,
    o düşmanların, küçük bir delik buldukları takdirde oradan içimize sızdıkları
    ve hakkı ve hakkı savunanları
    öldüren felâketleri barındırdıkları bir
    gerçek.
    Rasûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin verildiğini
    ifade
    eden âyetlerle başlayan sûrede daha sonra kıyamet günündeki olaylar,
    âhiretteki hesap ve ceza konuları anlatılmakta; son olarak da müminlerin
    ibâdet yüklerinin
    hafifletildiği bildirilmektedir.
    9 73/Müzzemmil, 14
    10 73/Müzzemmil, 20
    11 73/Müzzemmil, 20
    • 25 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Sûre Peygamber (s.a.s.) dâvetini tebliğ yolculuğu esnasında yöneltici
    İlâhî
    birtakım irşadları ve bu dâveti kabul etmekten yüz çeviren müşriklere
    tehdidi ele almaktadır.
    Sûre Peygamber Efendimiz’e birazı müstesnâ geceleyin namaza kalkmasını,
    ruhunu pekiştirmek için Kur’an’ı ağır ağır ve tane tane (tertîl ile)
    okumasını emrederek başlamaktadır: “Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı
    müstesna geceleyin kalk. Yarısı
    kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut
    ona (biraz) ekle. Kur’an’ı da tane tane anlaşılır sûrette oku.” 12
    Bu, Peygamber Efendimiz’in Yüce Allah’ın şu buyruğuyla emretmiş olduğu
    teheccüdünde ne kadar namaz kılacağını açıklamış olmaktadır: “Gecenin
    bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onun ile (Kur’an ile) gece
    namazı (teheccüd) kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir.”
    13
    Sûre daha sonra vahyin ağırlığını ve peygamberin mükellef tutulduğu
    en büyük risâletinin ağır yükünü, onun gece ve gündüz Rabbini anmakla
    ve tevhidi açıklayıp, bütün işlerde sadece O’nu vekil edinmekle emrolunduğunu
    bildirmektedir: “Muhakkak Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz...” 14
    Arkasından müşriklerin sihirbaz yahut şair olduğu iddialarında görüldüğü
    gibi, sözlü eziyetlerine yahut eşi ve çocuğu bulunduğu iddiasıyla Rabbi
    hakkındaki eziyetlerine karşı sabırlı olmasını ve güzel bir şekilde onlardan
    uzaklaşmasını, bu tutumunu da onlara karşı zafer kazanıncaya kadar
    sürdürmesini, karşılaşacakları kötü akıbetle de onları tehdit etmesini emir
    buyurmaktadır: “Onların söylediklerine sabret...” 15
    Sûre sona ererken Rasûlullah’ın (s.a.s.) üzerindeki gece namazı yükümlülüğünün
    üçte bire indirildiğini ve ona ve ümmetine rahmet olmak üzere
    bunun asgari bir sınır olduğunu belirtmektedir. Böylelikle kendisi de, ashâbı
    da istirahat edebilsin, gündüzün dâvet ve tebliğ işleri için zaman ayırabilsin.
    Bu esnada farz olan namazı eda edip zekâtı verme ve istiğfarda
    bulunmaya devam edilmesi de istenmektedir: “Şüphe yok ki Rabbin senin...
    bilir...” 16
    12 73/Müzzemmil, 1-4
    13 17/İsrâ, 79
    14 73/Müzzemmil, 5-9
    15 73/Müzzemmil, 10-19
    16 73/Müzzemmil, 20
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    Nüzul Sebebi
    Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü sûredir.
    Kalem
    sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce üçüncü sûre olarak
    Mekke’de inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de
    vardır.17 Müddessir sûresinden sonra indiği, dolayısıyla 4. sırada yer aldığı
    görüşünde olanlar da vardır. 18
    Bu sûre, âlimlerin icmâı ile Mekkî’dir. Ancak İbn Abbâs’tan “Onların
    söylediklerine
    sabret ve yanlarından güzellikle ayrıl. Nimet sahibi olan o yalancıları
    Bana bırak...” (âyet: 10-11) âyetlerinin bundan istisnâ olduğu rivayet
    edilmiştir. Sa’lebî, İbn Yesâr ve Mukatil ise “Şüphesiz ki Rabbin senin,
    gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri içinde kalktığını bilir...” (âyet: 20)
    âyetinin Medine’de nâzil olduğunu söylemişlerdir.19 Sûre, Kalem Sûresinden
    sonra nâzil olmuştur.
    - 1. Âyet -
    ا اْلُزَّمِّلُ ” أَيُّ َ يَ
    örtünen ا” أَيُّ َ يَ : ye : اْلُزَّمِّلُ
    “Ey örtünen (müzzemmil)!” (1. âyet)
    “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!” (1. âyet)
    Ey vahyin sorumluluğundan ve ağırlığından korkup titreyerek örtüsüne
    ve elbisesine bürünen Muhammed!
    Müzzemmil: Elbisesine bürünen demektir. “Müzzemmil” kelimesinin
    aslı mütezzemmil’dir. Bu, bürünen ve örtünen manasına gelir. Rasâlullah’a
    17 Kurtubî, XIX, 30. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
    Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: V/408
    18 Bk. İbn Âşûr, XXIX, 254; Esed, III, 1199; Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu, V/408
    19 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî Ilmi’t-Tefsîr, c. 8, s. 387
    • 27 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    (s.a.s.) bu vasıfla, yani “Ey bürünen!” diye hitap edilmesi ona karşı ünsiyet
    ve okşayıcı olma mânâsı ifade eder.”
    Bu hitabın bir faydası da, gece bürünüp uyuyan herkesin, gece Allah’ı
    anmaya ve O’na ibâdete uyanık olması için dikkatini çekmektir. Çünkü
    müzzemmil, fiilden türemiş bir isimdir. Muhatap ve bu sıfatı taşıyan herkes,
    bu isimde müşterektir.20 Rasûlullah (s.a.s.) bu durumuyla, rahat ve sükûnu
    tercih eden görevlendirilmiş olduğu önemli görevlerden kurtulmak isteyen
    birine benzemişti.”21
    Bu âyet hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    Katâde diyor ki: “Ey namaz kılmak için elbisesine bürünen Muhammed!”
    İkrime diyor ki: “Ey nübüvvet elbisesine bürünen Muhammed!”
    Taberî, birinci izah tarzını tercih etmiş, bundan sonra gelen âyetin, namaz
    kılmayı emretmesi hasebiyle bu görüşte olduğunu söylemiştir.22
    Bu kelime ile, Allah Rasûlü’ne “Kalk ve geceleri ibâdetle geçir” emri verilmektedir.
    Bundan anlaşılıyor ki o an Rasûlullah uyuyor idi. Veya uyumak
    için bir örtü çekerek uzanmıştı. O zaman Allah (c.c) O’na “Ey üstüne örtü
    çekerek uyuyan” diyerek hoş bir üslûp ile seslenmişti. Bundan, “Şimdi artık
    rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin, bu işin sorumluluğu
    başkadır” sonucunu çıkarmaktayız.23
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Müzemmil, tefe’ul bâbından
    etken ism-i fail (ortaç) olup aslı “mütezemmil”dir. Tâ harfi zâ harfine
    çevrilmiştir. “Örtüsüne bürünüp örtünen” demektir ki kendisi örtünmüş
    veya başkası tarafından örtülmüş olabilir. Bunun büyük bir olay karşısında
    başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahata meyletmek gibi kinaye
    mânâları da olabilir. Nitekim Râgıb, istiare yoluyla, işe pek önem vermeyen,
    kısa davranan mânâsına kinaye ve taşlama olduğunu söylemiştir.
    20 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101-102
    21 M Ali es-Sabuni, age., 7/102
    22 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/457
    23 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/455
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    Tezemmül masdarının üç harfli kökü olan “zeml” kelimesinin birçok
    anlamı vardır. Mesela, zeml ve zemelân; at, davar gibi hayvanların neşe ve
    cünbüşle bir tür yürüyüşü demektir. Yine zeml, atın terkisine birisini almak,
    yük yüklemek mânâsına gelir. Zemîl ve ziml, binicinin arkasına oturan, arkadaş;
    zümle de çok yoldaş topluluğu demektir. Bu bakımdan “tezemmül”
    kelimesi bunların herhangi birinden türetilerek bu bâba nakledilmiş olabilir.
    Fakat özellikle bilinen ve duyulan mânâsının, “elbiseye bürünüp örtünmek”
    olduğu açıklanıyor. Bir de müzzemmil, yük yüklemek mânâsına
    gelen zeml’den türetilerek “yükü yüklenen” mânâsına olduğu söylenmiştir.
    “Ey örtünen!” hitabı, ilk önce Hz. Peygamber’i (s.a.s.) dikkatli ve uyanık
    olmaya davettir. Bazıları işin öneminden dolayı bunun “ne yatıyorsun?
    Niye gizleniyorsun? Niye zayıf davranıyorsun? Kalk” gibi bir tür taşlama
    ve azarlama biçiminde bir şiddet hitabı olduğunu; bazıları da “gönül okşama”
    mânâsıyla bir teşvik ve gayrete getirme hitabı olduğunu söylemişler
    ve böyle olmasının peygamberlik makamına daha uygun olacağını düşünmüşlerdir.
    Ebû Hayyân’ın yazdığına göre Süheylî şöyle demiştir: Müzzemmil ismi,
    Hz. Peygamber (s.a.s.)’in öteden beri tanına geldiği isimlerden biri değildir.
    Müzzemmil ismi, ancak bu hitap sırasında bulunduğu bir durumdan
    kaynaklanmıştır. Arap, birisine sitem etmeksizin onun gönlünü okşamak
    istediği zaman bulunduğu durumu anlatan bir kelimeden türemiş isimle
    seslenir. Nitekim Hz. Ali (r.a) toprak üzerinde uyumuş ve böğrüne toprak
    yapışmış olduğu bir sırada, Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Kalk ey toprağın
    babası!” diye hitap ederek onun gönlünü okşadığını anlatmıştır. İşte hitabında
    da böyle bir yakınlık kurma ve gönül alma vardır.24 Bu açıklamanın
    en sağlam olarak ifade ettiği gerçek, Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında müzzemmil
    isminin daha önce bilinen bir isim olmayıp ancak bu hitap sırasındaki
    durumunu gösteren bir niteleme ve gönül okşama olduğunu bildirmesidir.
    Fakat gönül okşama tabirinin görünen anlamına göre, “kalk” emrinin
    böyle bir lâtifeden sonra söylenmiş olması, bu emrin vücub, yani gereklilik
    ifade etmesine uygun düşmez.
    Bu işin güzel ve hoş görülen bir iş olarak düşünülmesini gerektirir.
    Bu görüşte olanlar bulunmakla beraber bu anlayış, peygamberlik görevi-
    24 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/360
    • 29 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    nin başlamasının önemi, “Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.”25 sözünün
    ağırlığı karşısında hafif görünür. Allah tarafından Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in zatını peygamberlik makamına yükseltmek üzere “kalk” emrini
    vermek için gelen bu sesi, başlangıçta şiddetli bir uyarı olarak anlamak,
    lâtîfe gibi anlamaktan daha çok yüksek bir edebi anlayışla peygamberliğin
    şan ve şerefine hürmeti ifade eder.
    Peygamberin bu seslenişi duyduğu sırada bulunduğu örtünme hali ne
    idi? Niçin idi? Bunun birkaç şekilde yorumu yapılmıştır:
    1) Âlimlerin çoğu bunun yukarıda açıklandığı üzere “Beni örtün, beni
    örtün” diyerek örtünüp yatmış olması hali, bunun sebebinin de Hira mağarasında
    gördüğü meleğin ve aldığı vahyin şiddetinden duyduğu korku ve
    heyecan olduğu, bazı rivayette de Kureyş’in Dâru’n-nedve’deki sözlerinden
    duyduğu üzüntü olduğunu söylemişlerdir. Bu hal içinde Peygamber’in yalnızlığını
    gidermek ve gönlünü okşamanın tam zamanında yetişen İlâhî bir
    yardım olduğunda şüphe olmamakla beraber, bunun biraz sonra yapılacak
    daha yüksek bir uyanışa davetten önce şiddetli bir destek olması her halde
    daha kuvvetli bir yardım ve imdat olur. Bu hal içinde Peygamber’in örtündüğü
    ne idi. Bazıları bunun bir kadife, yani saçaklı bir Acem keçesi olduğunu
    söylemişlerdir. Bazıları da Hz. Hatice’nin “mırt” tabir edilen büyük bir
    yün elbisesi, ihramı veya battaniyesi demişlerdir ki, ikisi arasında bir fark
    olmasa gerektir.
    2) Katâde demiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) namazı için elbisesine
    bürünmüştü. Ferrâ ve İbn Cerir bunu tercih etmişlerdir. Bu durumda, “ey
    örtüsüne bürünen!” diye yapılan hitap sadece teşvik için olmuş olur. Gerçi
    burada “kalk” emrinden önce namaz için bir emir bulunduğu bilinmektedir.
    Fakat İbn Cerir, “Hz. Peygamber (s.a.s.) geceleri namaz kılardı, işitenler
    de gelip ona katılmaya başlamışlar, bir cemaat oluşmuştu. Allah’ın Resulü
    (s.a.s.) onların toplanmasını pek uygun görmeyip devam edememelerinden
    ve bu namazın farz kılınmasından sakınmıştı. “Ey insanlar! Yapabileceğiniz
    amellere girişin. Siz amelden usanmadıkça yüce Allah sevaptan usanmaz.
    Amellerin hayırlısı ise devamlı olanıdır”26 diye nasihat etmişti.
    25 73/Müzzemmil, 5
    26 Buhâri, İman: 32; Teheccüd: 18; Savm: 52; Libas: 43; Müsafirin: 215, 221; Sıyam: 177; Ebu Davud,
    Tatavvu: 27; Nesai, Kıble: 13; Kıyamu’l-leyl, İman: 29; İbn Mace, Zühd: 28; Muvatta, Salatu’l-leyl: 4;
    Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/40, 51, 61, 84, 122, 189, 199, 212, 231, 233, 241, 244, 250, 268.
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    Devam edenler devam ediyordu. “Yâ eyyuhe’l-müzzemmil” âyeti indi,
    farz kılındı.”27 diye Hz. Âişe’den gelen bir rivâyeti kitabına almıştır. Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) Hira mağarasında inzivâya çekilip ibâdet ettiği de sahih kitaplarda
    rivâyet edilmiştir.
    3) İkrime, “Müzzemmil, yük yüklemek mânâsına gelen “ziml” kökünden
    türetilen ve “büyük yük, yüklenen” mânâsından mecaz olarak, “Ey
    Peygamberlik yükünü yüklenen!” demek olduğunu söylemiştir ki, güzel bir
    mânâdır.”28
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
    1- Hâfız Ebu Bekr ibn Amr el-Bezzâr’ın ve Taberani’nin Evsat’ta, Ebu
    Nuaym’ın Delâil’de, Muhammed İbn Mûsâ kanalıyla (zayıf bir senetle)
    Câbir’den rivâyetinde o şöyle anlatıyor: Kureyş müşrikleri Dâru’n-Nedve’de
    bir araya gelip: “Şu adama öyle bir isim verin ki insanlar onun etrafından
    dağılsınlar.” dediler. Kimisi:
    “O bir kâhindir.” dediler, diğerleri:
    “Ama o bir kâhin değildir.”
    dediler. Kimileri:
    “O delidir.” dediler. Diğerleri:
    “Hayır, o bir deli değildir.”
    dediler. Kimisi de:
    “O bir büyücüdür.” derken diğerleri:
    “Hayır, o bir büyücü de değildir.” dediler ve bu minval üzere (bir karara
    varamadan) dağıldılar.
    Bu durum, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaşınca buna
    çok üzüldü ve üzüntüsünden elbisesine
    bürünüp durdu da Cibrîl kendisine
    gelip “Yâ eyyuhe’l-müzzemmil/Ey örtüsüne bürünen.” 29 ve “Yâ eyyuhe’l-
    müddessir/Ey örtüye bürünen.” 30 dedi.31
    27 Taberi, Tefsir, 29/78
    28 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/392-395
    29 73/Müzzemmil, 1
    30 74/Müddessir, 1
    31 İbn Kesîr, a.g.e., VIII,275. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi,
    2/691-692; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları, 2/915; Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir,
    Risale Yayınları, 15/183.
    • 31 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    2- İbrahim Nehaî’den İbn Ebî Hatim anlattı: “Rasûlullah, kadife içinde
    idi 73/Müzzemmil, 1. âyeti indirildi.”32
    3- Müslim’in Muhammed İbnu’l-Müsennâ kanalıyla, İmam Ahmed’in
    de Yahya kanalıyla Sa’d ibn Hişâm’dan rivayetle tahric ettiği bir haberde
    kendisine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gece ibâdetini soran Sa’d ibn Hişâm’a
    Hz. Âişe: “Müzzemmil sûresini okumuyor musun?” diye sorup şöyle devam
    etmiş: Allah Teâlâ bu sûrenin (Müzzemmil sûresinin) baş kısmıyla
    geceleyin
    kıyâmı (geceyi ibâdetle geçirmeyi) farz kılınca Rasûlullah ve ashâbı
    bir sene geceleri ibâdetle geçirdiler. O kadar ibâdet ettiler ki ayakları
    şişti. Allah Teâlâ bu sûrenin son kısmını semâda 12 ay tutarak (inzal buyurmadı).
    Sonra da sûrenin sonunda hafifletmeyi indirdi ve geceleri ibâdetle
    geçirmek bir farz iken nâfile oldu.33
    4- Hz. Âişe’nin burada nüzulü bir sene sonraya bırakılan kısımla sûrenin
    sonundaki “Şüphesiz ki Rabbin senin, gecenin üçte ikisi, yarısı ve üçte
    biri içinde
    kalktığını bilir; Seninle beraber olanlardan bir topluluğun da. Gece
    ve gündüzü
    Allah takdir eder. Sizin onu sayamayacağınızı bildiğinden tevbenizi
    kabul etmiştir. Öyleyse Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun...” âyetini
    kastediyor olmalıdır ki zaten âyetin ifadeleri açıkça bir hafifletmeye delâlet
    etmektedir.
    5- Yine Hz. Âişe’den gelen bir rivayette o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’e
    (s.a.s.) bir hasır sererdim, üzerinde geceleri namaz kılardı. İnsanlar
    O’nun böyle geceleri namaz kıldığını duyunca birbirlerine duyurdular ve
    gelip Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) hücre-i saâdetlerinin önünde toplandılar.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabına
    çok merhametli idi. Onların böyle toplandıklarını
    görünce gece namazının onlara da farz kılınacağından korktu, onlara
    sanki kızmış gibi çıktı ve: “Ey insanlar,
    amellerden gücünüzün yeteceğini
    yüklenin. Siz amellerden usanıncaya kadar Allah Teâlâ size sevap vermekten
    usanmaz (Siz amellerden usanırsınız ama Allah onlara sevap vermekten
    usanmaz). Amellerin en hayırlısı elbette sizin
    devamlı olarak yaptıklarınızdır.”
    buyurdular ve Allah Teâlâ da: “Ey örtüsüne
    bürünen, gecenin birazı
    müstesna kalk, yarısından veya ondan biraz daha eksilt yahut biraz artır ve
    Kur’an’ı tertîl üzere oku...” âyetlerini indirdi. Bu halde sekiz ay kaldılar.
    32 İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 2/692.
    33 Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn, 139; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI,54; İbn Kesîr, age. VIII.279. B. Çetiner,
    age., 2/915
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    Daha sonra Allah Teâlâ onlara merhamet buyurdu. Onların kendi rızasının
    peşinde olduklarını biliyordu. Geceyi ibâdetle geçirmeyi terk ederek
    onları farz namazlara döndürdü.34
    6- İbn Ebî Hâtim’in İbn Abbâs’tan rivayetle tahric ettiği bir haberde
    sûrenin başı ile sonu arasında bir seneye yakın; 35
    7- Yine İbn Ebî Hâtim’in Katâde’den rivayetle
    tahric ettiği başka bir haberde
    de altı ay zaman geçtiği ifade edilmektedir. 36
    8- İbn Cerîr’in Saîd ibn Cübeyr’den rivayetle zikrettiği haberde ise bu
    süre on yıl olarak verilmektedir.37 Ki buna göre âyet-i kerime Medine-i
    Münevvere’de nâzil olmuş olmalıdır. Anacak tercih edilen rivayet
    ilki olup
    (sûrenin sonundaki ruhsatın bir yıla yakın bir süre sonra nâzil olduğu rivayetleri)
    buna göre sûrenin tamamı Mekkîdir. 38
    9- Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizi ve başkalarının Câbir b. Abdullah’tan
    rivayetlerine göre Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Hira dağında kalıyordum.
    Kaldığım süre bitince dağdan indim. Bana seslenildi. Sağıma baktım
    bir şey görmedim, soluma baktım yine bir şey görmedim, arkama baktım
    bir şey görmedim. Başımı yukarı kaldırdım ne göreyim? Hira dağında
    bana
    gelen, gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturuyordu. Ondan korkup dehşete
    kapıldım, geri dönerek ‘beni örtün, beni örtün!’ dedim.” Bir diğer rivayette:
    “Hanımımın yanına gittim ve ‘beni örtün, beni örtün!’ dedim.”
    Bunun
    üzerine Yüce Allah: “Yâ eyyuhe’l-müddessir/Ey örtünüp bürünen” 39 buyruğunu
    indirdi. İlim adamlarının çoğunluğuna ise bunun akabinde: “Yâ eyyuhe’l-
    müzzemmil/Ey sarınıp bürünen...” 40 inmiştir.41
    10- Buna göre âyetin nüzul sebebi, Peygamber’in (s.a.s.) meleği gördüğü
    sırada
    kapıldığı korku ve dehşettir ve aynı şekilde tezemmül (sarınıp
    bürünmek)
    ile tedessür (örtünüp bürünmek) olayı aynı olaydır. 42
    34 Taberî, age. XXIX,79; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/915-916
    35 Taberî, age., 29/79; B. Çetiner, age., 2/916
    36 Taberî, age., XXIX,79; B. Çetiner, age., 2/916
    37 Taberi, age., a.y.; İbn Kesîr, age., VIII,281; B. Çetiner, age., 2/916
    38 Taberî, age., a.y.; B. Çetiner, age., 2/916
    39 74/Müddessir, 1
    40 73/Müzzemmil, 1
    41 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yay., 15/182
    42 Vehbe Zuhayli, age., 15/182
    • 33 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    11- Bir diğer açıklamaya göre Peygamber’in (s.a.s.) sarınıp bürünmesi
    (tezemmülü), müşriklerin onun dâvetini bertaraf etmek için tertip edip
    düzenledikleri kötü söz ve propagandaları dolayısıyla duyduğu keder ve
    üzüntüden dolayı olmuştu. 43
    Âyet 1-4. Hadis kaynaklarında anlatıldığına göre Hz. Peygamber Hira
    mağarasında
    İlk vahyi aldığında bu olaydan fevkalade etkilenmiş, doğruca
    evine gidip eşi Hz. Hatice’ye “Beni örtün, beni örtün!” demiş; onlar da
    üzerine bir örtü örtmüşler,
    korkusu geçip rahatlayıncaya kadar bu şekilde
    kalmıştır.44 İşte 1. âyetteki “müzzemmil” kelimesi onun bu halini ifade
    etmektedir. Hz. Peygamber örtüsüne bürünmüş bir halde dururken
    yine
    Cebrail (a.s.) gelmiş ve “Ey örtüsüne bürünen!” hitabıyla başlayan yeni
    vahiyler
    getirmiştir.45 Bununla birlikte
    “örtüsüne bürünen” ifadesine mecaz
    olarak “peygamberlik kisvesine bürünen,
    Kur’an’a bürünen, uyumak için
    örtüsünü üzerine çeken, uykuya dalmış olan, kendi kendine dalıp düşünen”
    anlamları da verilmiştir.46 2. Âyette Hz, Peygamber’e gecenin büyük bir kısmını
    ibâdetle geçirmesi emredilmiş; 3. ve 4. âyetlerde ibâdet süresinin miktarı
    gecenin yarısı veya daha azı yahut biraz fazlası olarak tayin edilmiştir.
    20. âyette ise bu sürenin, üçte ikisine yakın, yarısı, üçte biri olarak uygulandığı
    bildirilmiştir. Çoğunlukla tefsirlerde gece kalkıp namaz kılmanın Hz.
    Peygamber’e farz kılındığı, beş vakit namaz farz kılındıktan
    sonra da bu
    ödevin aynen devam ettiği bildirilmektedir. Teheccüd adı verilen
    bu gece
    namazı yükümlülüğü Hz. Peygamber’e mahsus olup ümmetinin de geceleyin
    kalkıp bu namazı nâfile olarak kılmaları sünnet kabul edilmiştir. 47
    “Tane tane, hakkını vererek oku” diye çevirdiğimiz fiilin masdarı olan
    tertîl, sözlükte “bir şeyi güzel bir şekilde sıralamak, dizmek, açığa çıkarmak
    ve açıklamak” anlamlarına gelmektedir. Burada Kur’an’ın açık ve düzgün
    bir şekilde, tane tane ve yavaş yavaş, mânâsı üzerinde düşünerek okunması
    kastedilmektedir. Bu şekilde okumak Kur’an’ı anlamaya ve anlamlarını
    düşünmeye daha elverişli olduğu
    için Yüce Allah böyle okunmasını emretmiştir.
    Hz. Peygamber’in Kur’an’ı, harflerinin hakkını vererek ağır ağır
    okuduğu rivâyet edilir. 48
    43 Vehbe Zuhayli, age., 15/182
    44 bk. Buhâri, "Bed'ü'l-vahy", 3, 7; Müslim, "İman", 252, 255
    45 bk. Şevkânî, V, 364; İbn Âşûr, XXIX, 256
    46 Şevkânî, V, 364; Esed, s. 1200
    47 İbn Âşûr, XXIX, 258; ayrıca krş. 17/İsrâ, 79
    48 İbn Kesîr, VIII, 276; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    Âyet 5-7. “Kavlen sakîlâ/Ağır söz”den maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir; yüceliği,
    önemi ve değerinden,
    içeriğinin zenginliğinden, getirdiği sorumlulukların
    ağırlığından dolayı ona ağır söz denilmiştir.49 Hz. Peygamber’in geceleri
    kalkıp namaz kılmasının emredilmesinin de onun psikolojik olarak bu ağır
    göreve
    hazırlanmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. “Gece vakti” diye
    tercüme ettiğimiz “nâşie” kelimesine müfessirler “gece vakitleri ve bu vakitlerde
    meydana gelen olay, gece kalkan kimse” gibi anlamlar vermişlerdir.50
    Teheccüd ve Kur’an kıraatiyle neşelenen gece neşesi demek de mümkündür.
    Âyette gece vaktinin sessizliği, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden
    dolayı
    bu vakitlerin huzur ve sükûn içerisinde ibâdetle meşgul
    olmak ve Kur’an okumak
    için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin
    kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve
    üzerinde düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
    7. Âyetteki “sebh” kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak,
    “ihtiyaçlar
    ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp
    durma” şeklinde de açıklanmış olup51 mealde bu mânâ dikkate alınmıştır.
    Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında ümmetine, gündüzleri
    daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini öğretme ve daha başka işlerle
    meşgul olacakları,
    bu tür maksatlarla koşuşturacakları; bu sebeple namaz,
    Kur’an okuma gibi ibâdetler için gecenin daha elverişli bir zaman olduğu
    hatırlatılmıştır. 52
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
    1- Hz. Âişe’den rivâyette o şöyle demiştir:
    Bu âyet-i kerimenin nüzûlünden kısa bir süre sonra Bedir Gazvesi
    meydana geldi.53
    Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/409-410
    49 Râzî, XXX, 174; Şevkânî, V, 365
    50 Şevkânî, V, 365
    51 bk. Şevkânî, V, 366
    52 Prof. Dr. H Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu, V/410
    53 Taberî, age. XXIX, 84; B. Çetiner, age., 2/916
    • 35 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    2- Mukatil İbn Hayyân bu âyet-i kerimede kastedilenlerin işte o Bedir
    gazvesinde müşrik ordusunun
    iaşesini üstlenenler olduğunu söylemiştir ki
    on kişidirler.
    3- Mukatil ibn Süleyman’dan
    rivayete göre ise bunlar, el-Muğîra İbn
    Abdullah oğullarıdır.54
    4- “Beni baş başa bırak” âyetinin (11. âyet) nüzul sebebiyle ilgili gelen
    rivâyete
    göre âyet, Kureyş’in ileri gelenleri ve Mekke’nin Peygamber Efendimiz’le
    alay eden elebaşıları hakkında inmiştir. 55
    “Ondan kolayınıza geleni okuyun.” (20. âyet)
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
    İbn Ebî Şeybe ve İbnu’l-Münzir’in Atâ’dan rivayetlerine göre “Onlar gecenin
    az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” 56
    âyet-i kerimeleri nâzil olduğunda bütün geceyi kıyam (namaz ve ibâdet)
    ile geçirmeleri emrolunmuştu ve bu bazılarına ağır geliyordu. Meselâ Ebu
    Zerr, bir asaya dayanmak zorunda kalıyordu. Bu şekilde iki ay kaldılar,
    iki
    ay sonra onlara geceleri ibâdetle geçirme konusunda ruhsat tanıyan “Ondan
    kolayınıza geleni okuyun.” 57 âyet-i kerimesi nâzil oldu. 58
    - 2. Âyet -
    اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلا Œقُ ْ
    “Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl.” (2. âyet)
    54 İbnu'l-Cevzî, age., VIII,392-393; B. Çetiner, age., 2/916
    55 Vehbe Zuhayli, age., 15/193.
    56 51/Zâriyât, 17-18
    57 73/Müzzemmil, 20
    58 Alûsî, age. XXVII, 8; B. Çetiner, age., 2/916
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
    1- Âişe’den (r.a.) Hâkim anlattı.
    “Allah Teâlâ’nın, 73/Müzzemmil, 1-2 âyeti indirilince, bir sene namaz
    kıldılar. Hatta ayakları şişti ve “O’ndan kolay geleni okuyun” 59 âyeti indirildi.”
    60
    2- İbn Abbas ve başkasından bunun benzerini İbn Cerîr anlattı. 61
    “Nimet sahibi olan o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz mühlet
    ver.” (11. âyet)
    “Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl.” (2. âyet)
    Ey Muhammed! Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak, biraz uyuduktan sonra
    geceleyin ayağa kalk! Şimdi artık rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir
    yük yüklendin, bu işin sorumluluğu başkadır. Birazı müstesna gece namazı
    kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye gayret et, geceyi kıyamda
    ve namaz kılarak geçir, yalnız küçük bir bölümü müstesnâ, uyuyarak geçir
    ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini insanlara ulaştırmaya ve onlara
    İslam dinini tebliğ edip açıklamaya hazırlanasın. Müşriklerin alay, hakaret
    ve yalanlamalarına hatta ölüm tehditlerine ve suikastlara karşı sabırlı ve
    dayanıklı olasın. Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
    Taberî diyor ki: “Allah Teâlâ gece namazı kılmayı Rasûlullah’a farz kılınca
    onu, ayetlerde zikredilen seçeneklerden birini seçmekte serbest bırakmıştır.
    Buna göre Rasûlullah dilerse gecenin yarısını, dilerse yarısından
    biraz eksiğini dilerse yarısından biraz fazlasını namazla geçirecektir. Ayrıca
    Allah Teâlâ, Rasûlullah’a Kur’an’ı okurken tane tane ve ağır ağır okumasını
    emretmiştir.
    Gece namazı sadece Rasûlulah için farz idi. Rasûlullah gece namaz kılarken
    sahâbîleri de onunla birlikte namaz kılıyorlardı. Fakat bu namaz onlara
    zor geliyordu. Bu sebeple Allah Teâlâ Rasûlullah’ın dışındaki mü’min-
    59 73/Müzzemmil, 20
    60 İmam Celaleddin es-Suyuti, age., 2/692; V. Zuhayli, age., 15/182
    61 Suyûti, age., Vehbe Zuhayli, age., 15/182
    • 37 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    lere gece namazının farz olmadığını bildirerek bu konuda onların yükünü
    hafifletti.
    Gece namazının mü’minlere farziyetinin ne zaman
    kaldırıldığı konusunda âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Ebu Abdurrahman ve Hasan-ı Basri’ye göre bir
    yıl sonra kaldırılmıştır. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müzzemmil
    suresinin baş tarafı nazil olunca müslümanlar bu surenin son ayeti
    ininceye kadar, Ramazan ayındaki teravih namazı kadar gece namazı kılıyorlardı.
    Bu durum bir sene devam etti.”
    Yine Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müzzemmil sûresinin baş tarafındaki
    âyetlerin hükmünü, bu sûrenin son âyeti olan şu âyet kaldırmıştır: “...Gece
    ve gündüzü ölçüp ayarlayan Allah’tır. Gece ve gündüzün bütün vakitlerini
    ayarlayamayacağınızı bildiği için Allah sizi affetti...”
    2) Katâde’ye göre bir veya iki yıl sonra kaldırılmıştır.
    3) Said b. Cübeyr’e göre on yıl sonra kaldırılmıştır.
    Âişe (r.a.) müslümanların Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte gece namazını
    nasıl kılmaya başladıklarını beyan ederek buyuruyor ki: Rasûlullah’ın bir
    hasırı vardı. Rasûlullah onu geceleri hücre haline getiriyor ve içinde namaz
    kılıyordu. Gündüz ise o hasırı serip üzerinde oturuyordu. Bunun üzerine
    insanlar Rasûlullah’ın etrafında toplandılar, onun kıldığı gibi namaz kılmaya
    başladılar. Ve sonunda iyice çoğaldılar. Bu hali gören Rasûlullah: “Ey
    insanlar, amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Zira siz usanmadıkça Allah
    usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”
    buyurdu.62
    Taberî ise Âişe annemizin bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylediğini
    zikretmiştir: “Rasûlullah’a bu surenin baş tarafındaki âyetler inince
    müslümanlar, gece namazının kendileri için farz olduğunu kabul ettiler.
    Öyle ki bazıları namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iplerle bağlıyorlardı.
    62 Buhâri, Libas: 43; Müslim, Müsafirin: 215
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ bunların, kendi rızasını kazanmak için sıkıntıya girdiklerini
    görünce bunu onlardan kaldırdı. Bu surenin son ayetini indirerek onların
    sadece farz olan ibâdetleri yapmalarını emretti. Gece ibâdetini ise nâfile
    kıldı.”63
    Mevdûdî diyor ki: “Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi, “Geceyi namazla
    kıyamda geçirin ve çok az bir kısmında uyuyun.” İkincisi ise “Bütün
    geceyi namazla geçirmen emrolunmaktadır. Hem istirahat et ve hem de
    gecenin az bir kısmında ibâdet et,” şeklindedir. Fakat, bir sonraki ayetlerden
    birinci anlamın daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. İnsan: 76/ 26. ayet
    de bunu teyid etmekte ve “Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin
    uzun uzadıya O’nu tesbih et” denilmektedir.64
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu üç görüşe göre, bu âyetin
    inmesinden itibaren Peygamber’e (s.a.s.) müzzemmil ismiyle hitapta şu
    mânâlardan birisinin düşünülmesi gerekir. Birinci mânâ, “Beni örtün, beni
    örtün” diyen; ikincisi, “ey namaz kılmak, ibâdet etmek için giyinip hazırlanan”;
    üçüncüsü, “ey nebilik ve resullük yükünü yüklenen,” gece kıyam et
    kalk. Gece kıyam yani kalkış, maksada göre kapsamlı mânâlar ifade eder.
    Burada sözün devamında “Kur’ân’ı yavaş oku”, “Rabbinin ismini zikret”
    ve “Rabbine yönel” gibi sözlerin gelmesinden anlaşıldığına göre, maksat,
    ibâdet için kalkmaktır. Tefsirciler bunun “namaza kalk” demek olduğunu
    açıklıyorlar ki bunun iki izah şekli vardır. Birisi, “namaza kalk” takdirinde
    olması; birisi de “kıyam” tabirinin doğrudan doğruya namaz mânâsına olmasıdır.
    Onun için “kıyâm-ı leyl” sözü, “gece namazı”nı ifade etmekte şer’î
    örf olmuştur. Devamlı ibâdet eden kimseye “gece kaim, gündüz sâim”, yani
    “gece namaz kılar, gündüz oruç tutar” denilir. Gece kaim olmak, yatmazdan
    önce de, uyuyup sonra kalkmak sûretiyle de olabilir. İkincisine teheccüd
    denilir. “Gece kalk” dediğimizde bizim dilimizde uykudan kalkmak anlaşılırsa
    da “gece kaim ol” sözü her iki mânâya da gelebilir. Burada açık olan
    budur.
    İslâm’da beş vakit namaz farz kılınmazdan önce başlangıçta Peygamber’e
    bu emirle gece namazı farz kılınmış olup Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının
    Ramazan’da olduğu gibi her gece uzun uzadıya namaz kıldıkları,
    sonra bu sûrenin sonunda gelecek olan “Rabbin biliyor ki sen kalkıyorsun...”
    63 Taberi, age., 8/458-459
    64 Mevdudi, age., 6/455
    • 39 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    âyetiyle miktarı değiştirilip hafifletildiği; bazılarının görüşüne göre bundan
    maksadın teheccüd olduğu ve beş vakit namaz farz kılındıktan sonra
    teheccüdün vâcipliğinin ümmet hakkında kaldırıldığı, Peygamber (s.a.s.)
    hakkında da “Gecenin bir kısmında da sana mahsus bir nafile kılmak için
    uyan.” 65 emrinin yürürlükte olduğu açıklanıyor.
    Bazılarının görüşüne göre ise gece namazının vacip oluşu hiç kaldırılmamış,
    ancak hafifletilmiştir. Diğer bazıları ise bu ilk “gece kaim ol” emrinin
    farz için olmayıp mendub olmak sûretiyle bir emir olduğu, “yarım”
    veya “daha az” veya “daha çok” diye miktar hakkında bir tercih hakkı tanınmasının
    bunu gösterdiği ve dolayısıyla teheccüdün ne başta, ne sonda,
    ne Peygamber’e (s.a.s.), ne de ümmete farz kılındığı görüşünü benimsemişlerdir.”
    66 Bundan sonra Yüce Allah, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah’a ibâdetle
    geçirmesi gereken miktarı açıklamak üzere şöyle buyurdu:
    - 3. Âyet -
    نِصْفَهُ أَوْ اْنقُصْ مِنْهُ قَلِيلا نصْفَهُ : : yarısı kadar : أَوْ yahut : اْنقُصْ eksilt : مِنْهُ ondan : قَلِيلا : biraz
    “(Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt.” (3. âyet)
    Gecenin yarısını veya yarısından biraz azını namaz ve ibâdetle geçir.
    Kur’an oku. Rabbini tefekkür et. O’nu an!
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Birazı müstesnâ, birazı hâriç,
    yani gecenin birazı dışında kalk. Ne kadar? Gecenin yarısı yahut ondan
    biraz eksilt yarısından az kalk, ama bu eksiltme yarının yarısından, yani
    gecenin dörtte birinden fazla olmasın, en aşağı dörtte biri kadar kalk. Çünkü
    dörtte birinden aşağı eksiltmek, yarısının yarısından az değil, çok olmuş
    olur.”67
    65 17/İsrâ, 79
    66 Elmalılı, age., 8/395
    67 Elmalılı, age., 396
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    - 4. Âyet -
    ِتيلا ¢ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَِّتلْ اْلقُرْآنَ تَ ْ
    أَوْ : veya : زِدْ ekle : عَلَيْهِ üzerine : وَرَِّتلْ oku : اْلقُرْآنَ Kur’an’ı da : تيِلا ¢ت َْ tane
    tane
    “Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tane tane oku.” (4. âyet)
    Yahut yarısından biraz daha çok zamanı ibâdetle geçir. Gece ibâdet
    ederken Kur’an’ı tertîl üzere, ağır ağır, teenni ile, ara vermeden, peş peşe,
    açık seçik, anlaşılır bir şekilde, tecvid kaidelerine riayet ederek oku ki,
    Kur’an’ı anlamana ve manalarını düşünmene yardımcı olsun, kalbin huzur
    ile dolsun. (Rasûlullah (s.a.s.) Allah’a şükretmek ve ümmetine örnek olmak
    için ayakları şişinceye kadar gece namazı kılıyordu.)
    Muhammed Ali es-Sabûnî diyor ki: “Bundan maksat, bu müddetin,
    gecenin üçte birinden az, üçte ikisinden de çok olmayacak şekilde uzun
    olmasıdır.”
    İbn Abbas şöyle der: “Gece ibâdeti Rasûlullah’a (s.a.s.) farz idi. Çünkü
    Yüce Allah “Gece ibâdet yap.” buyurmuştur. Sonra “Ondan kolay olanı okuyun.”
    68 âyetiyle kaldırıldı. Bu farz oluşun başlaması ile kaldırılması arasında
    bir yıl vardır.”
    Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâbı gece ibâdetiyle mükellef olmuşlardır ki,
    dâvet düşmanlarına karşı koymak için hazırlanmaya teşvik edici olsun ve
    aynı zamanda onların en mükemmel bir şekilde ruhen ve bedenen terbiye
    edilmeleri için gece ibâdeti ile mükellef kılındılar ki zorluklara, güçlüklere,
    tehlikeli ve korkunç şeylere sabretsinler ve karşılarına çıkan her zor şey karşısında,
    kendilerini üstün kılacak şeyi kazansınlar. Bu ruh eğitimi neticesinde
    müslümanlar, cihadları, sabırları ve Allah yolunda eziyetlere katlanmaları
    sayesinde, yeryüzünün doğularına ve batılarına sahip olmuşlardır.”69
    68 73/Müzzemmil, 20
    69 M. Ali es-Sâbunî, age., 7/102
    • 41 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Mevdûdi diyor ki: “Bu gecenin ne kadarını ibâdetle geçirecektir? Âyet,
    bu vaktin miktarını açıklamaktadır. Burada, gecenin yarısından biraz fazla
    veya biraz az ibâdet etmesi konusunda Allah Rasûlü serbest bırakılmıştır.
    Ama anlaşılmaktadır ki, burada gecenin yarısı tercih edilmektedir. Çünkü
    o, yarı ölçüt kılınarak bunun biraz azı veya çoğu hususu ona bırakılmıştır.”70
    Kur’an’ı tertîl üzere okumanın anlamı
    hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    Hasan-ı Basri, Katâde ve İbn Abbas’a göre Kur’an’ı açık seçik okumak
    anlamındadır.
    Mücahid’e göre Kur’an’ı ara vermeden, peş peşe okumak anlamındadır.
    Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı iyi anlamak için tane tane ve yavaş yavaş
    okurdu.71
    Hafsa (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bir sûreyi tane tane okuyordu.
    Öyle ki o sûre kendisinden uzun olan bir sûreden daha uzun hale geliyordu.”
    72
    Enes bin Mâlik’ten Rasûlullah’ın Kur’an’ı nasıl okuduğu soruldu. Enes
    dedi ki: Rasûlullah Kur’an’ı uzatarak okurdu. “Bismillâh”, “er-Rahmân”, “er-
    Rahîm” uzatarak okudu.73
    Ümmü Seleme diyor ki: “Rasûlullah Kur’an okurken her âyette durarak
    okurdu. “Elhamdu lillâhi Rabbil âlemîn”i okur sonra dururdu. “Er-Rahmâni’r-
    Rahîm”i okur tekrar dururdu. “Mâliki yevmiddîn”i de “Mâliki yevmiddîn”
    şeklinde okurdu.”74
    70 Mevdudi, age., 6/456
    71 Taberi, Tefsir, 8/459.
    72 Müslim, Misafirin 118; Tirmizi, Mevakit 158
    73 Taberi, age., 8/460
    74 Ebû Dâvud, Husuf 1; Tirmizî, Kıraat el-Kur’an 1
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ı okurken süslü okumak, Kur’an’ı sesiyle güzelleştirmek İslâmî
    âdabdandır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kur’an’ı güzel okuyan kimse,
    şerefli ve itaatkâr kimselerle (meleklerle) beraberdir. Kur’an’ı sesinizle güzelleştirin.”
    75; “Kur’an’ı güzel sesiyle okumayan bizden değildir.”76
    Hâzin şöyle der: “Yüce Allah gece ibâdetini emredince ardından
    Kur’an’ı tertîl ile okumasını emretti ki, namaz kılan kalp huzuru bulabilsin,
    âyetlerin hakikatlerini ve manalarını düşünüp tefekkür edebilsin. Kur’an
    okurken Allah’ın adı zikredildiğinde, namaz kılan kişi, kalbinde Allah’ın
    büyüklüğünü hisseder. Vaad ve tehdit ayetleri geçince ümit ve korku meydana
    gelir, kıssalar ve darb-ı meseller geçince ibret alır ve böylece Allah’ı
    tanıma nuru ile kalbi aydınlanır. Hızlı okumak ise, manaların anlaşılmadığını
    gösterir. Böylece anlaşılıyor ki “Tertîl”den maksat, Kur’an’ı okurken
    kalbin huzur içinde olmasıdır.”77
    Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı harf harf yani ağır ağır okur ve harfleri iyice
    çıkarırdı. Her rahmet ayetini okuduğunda durur ve onu isterdi. Her azap
    âyetini okudukça da durur ve ondan Allah’a sığınırdı.”78
    Mevdûdi diyor ki: “Çok hızlı okumayın, yavaş yavaş ve kelime kelime
    okuyun. Her bir ayet üzerinde durun ki zihninizde İlâhî kelâm’ın mânâsı
    ve esprisi iyice yerleşsin ve muhtevası size tesir etsin. Bazen geçen, Allah’ın
    zatının ve sıfatlarının zikri de kalbinize kök salsın, O’nun büyüklüğünü,
    heybetini hissettirsin, Allah’ın Rahmeti’nin beyanı içinizde şükran cezbesi
    uyandırsın. O’nun gazap ve azâbının zikri ise içinizde korku oluştursun.
    Eğer bir şey emrolunmuşsa veya bir şeyden menolunuyorsa bu emir ne
    içindir ve bu nehiy hangi şey içindir iyice anlaşılsın.
    Velhâsıl, Kur’an’ı okumak sadece kelimeleri telaffuz etmek değildir.
    Onun üzerinde tefekkür etmek gerekir. Hz. Enes’ten, Allah Rasûlü’nün
    kıraatı sorulmuştu. O da cevaben dedi ki: Allah Rasulü kıraat ettiğinde
    kelimeleri uzatırdı. “Meselâ, Allah, Rahmân, Rahîm kelimelerini med ile
    (çekerek) okurdu.”79 Aynı soru Ümmü Seleme’den soruldu. O da şöyle ce-
    75 Buhâri, Tevhid 52
    76 Buhârî, Tevhid 44
    77 Hâzin, 4/165
    78 M. Ali es-Sabuni, age., 7/103; Rasulullah’ın, Kur’an tilâveti ve Kur’an tilavetinin faziletleri için bkz. İbn
    Kesir, Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/562.
    79 Buhârî
    • 43 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    vap verdi: “Allah Rasûlü tane tane ve ara vererek okur, her âyet üzerinde
    dururdu. Meselâ, ‘Elhamdü lillâhi Rabbil-âlemîn’ der bir dururdu, sonra
    ‘Errahmânirrahîm’ der durur, sonra ‘mâliki yevmiddîn’ derdi.” 80 Ümmü Seleme
    başka bir rivayette de dedi ki: “Allah Rasûlü kelime kelime, açık ve net
    okurdu.” 81 Hz. Huzeyfetü’l-Yemânî diyor ki “Bir kere bir gece Rasûlullah’ın
    yanında namaza durdum. Azap ayeti gelince kıraatı kesip istiazede bulunur,
    rahmet ayeti gelince de kıraati keser duâ ederdi.” 82 Hz. Ebu Zer diyor
    ki: “Bir kere gece namazında Allah Rasûlü, sabah oluncaya kadar ‘Eğer onlara
    azab edersen, onlar Senin kulların, şayet onları affedersen Sen azîz ve
    hakîmsin’ 83 âyetini tekrarladı durdu.” 84
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yahut onu artır yarısından
    fazla kıl ki bu da üçte ikisi, nihayet dörtte üçü kadar olabilir. Burada yarım,
    eksik ve fazla, gecenin birazının dışında kalan kalkılacak kısmının veya istisna
    edilen kalkılmayacak olan az kısmının açıklaması olabilir. Gerek müstesna
    minh gerek müstesna hangi taraftan düşünülürse düşünülsün sonuç
    aynı olur. Çünkü bir taraf eksilince diğeri ona karşılık aynı oranda artar.
    Birisi arttıkça diğeri aynı oranda eksilir. Şu kadar var ki, eksiltme ve artırma
    muhataba nispet edilmiş yani ona “artır” ve “eksilt” denilmiş olduğundan
    “kalkmak” gibi bunların da onun fiili olması gerekir. Bu ise, bunların kalkılmayacak
    olan istisna edilmiş azını değil, kalkılacak olan gece müddetini
    açıklamak olduğunu hissettirir. Bu karineye (ipucuna) göre, Ebussuud’un
    dediği gibi “onun yarısını sözünün tamlamada geçen zamirin yerini tutmuş
    olduğu “müstesna minh olan gece”den bedel olarak kıyam süresinin açıklaması
    olduğu ortadadır. Veya “eksilt” ve “veya artır” fiilleri de “kalk” emrine
    bağlanmıştır. Bu suretle istisna edilen birinci “Kalîlen” de dolayısıyla buna
    karşılık beyan edilmiş olarak gecenin yarım, üçte bir veya çeyrek veya üçte
    iki veya üç çeyreğine kadar olan süresini kapsayabilir. Bunun hepsi, müstesna
    minh olan gecenin tamamından az olmakla beraber bazısında istisna
    edilen, geri kalandan az olsa da, bazısında eşit veya çok olmuş olur. İstisnalarda,
    istisna edilip çıkarılanın bütüne eşit olmamak üzere kalandan az veya
    çok olması caizdir. Fakat istisnanın doğal durumuna göre çıkanın kalandan
    az olacağı açık olup kurala uygun olan da budur.
    80 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Ebû Dâvud; Tirmizî
    81 Tirmizî; Nesâî
    82 Müslim; Nesâî
    83 5/Mâide, 122
    84 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Buhârî; Nesâî; Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, 6/456-457
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    Bunun aksi yapıldığı zaman bir esprisi olmak gerekir. Burada önce genel
    kurala uygun olmak üzere, “azı hariç” denilerek geceden bir kısmı istisna
    edilmiştir. Bununla beraber o istisna edilen az’ın geri kalanlara eşit ve
    ondan çok olabileceği de anlatılmıştır. Bunda başlıca üç incelik vardır:
    1) Her şeyden önce, istisna edilen şeyin az olması kuralına dikkat çekmek,
    2) İstisnâ edilen şeyin kural dışı olarak, geri kalana eşit veya ondan çok
    olması câiz ise de, gece kalkma süresinin yarıyı geçmesinin daha iyi olacağına
    işaret,
    3) Uyku ve gaflet içinde geçen süre, nicelik itibarıyla yarısından çok
    olsa da, kıymet ve nitelik itibarıyla az; zikir ve ibâdetle geçen süre, diğerinden
    az da olsa çok demek olacağına işarettir.
    İşte bu üç nükteyi göstermek için önce “gecenin azı hariç” denilerek
    gecenin azı istisna edilmiş, sonra da bu azın eşit veya az ya da çok olabileceği,
    bununla beraber her ne olsa az demek olacağı anlatılmak üzere âyet bu
    beyan üslubu ile gelmiştir. Bu üç miktardan birini seçme arasında serbest
    bırakma, durumun gereğine veya gecelerin uzun ve kısa olması takdirlerine
    göre en uygununu seçmek için demek olur. Bunlar içinde çeyreğe kadar azı
    kesin, dolayısıyla farz, fazlası nafilelik ifade eder. O suretle kalk “Ve Kur’ân’ı
    yavaş yavaş oku.”
    Tertîl: Bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık,
    hakkını vererek açıklamaktır. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla
    beraber gayet güzel bir düzgünlükte görülen ön dişlere “Seğru ratel”
    derler. Sözü de öyle tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel sıralama
    ve ifadeyle söylemeye de “tertîl-i kelâm” derler. Kur’ân’ın tertîli de böyle
    her harfinin, edasının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura vererek
    okunmasıdır. Burada “Ratel” emrinden sonra “Tertîla” mastarıyla vurgu
    yapılması da bu tertîlin en güzel şekilde olmasının arandığını gösterir.
    Bir söz aslında ne kadar güzel olursa olsun gereği gibi güzel okunmayınca
    güzelliği kalmaz. Güzel okumasını bilmeyenler güzel sözleri berbat ederler.
    Sözün tertîl ile güzel söylenmesi ve okunması ise sade ses güzelliği ile
    gelişi güzel eze büze şarkı gibi okumak, saz teli gibi sade ses üzerinde yürümek
    kabilinden bir musıkî işi değildir. Kelimelerin dizilişinin mânâ ile
    • 45 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    uyum sağlaması ve dilin fesahat ve belağatı hakkıyla gözetilerek ruhî ve
    mânevî bir uygunlukla, yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak, yerine
    göre uzun, yerine göre kısa okuma, yerine göre ğunne, yerine göre izhar,
    yerine göre ihfa, yerine göre iklâb, yerine göre vasıl, yerine göre sekit veya
    vakıf; kısacası bütün maksat, mânâyı duymak ve mümkün olduğu kadar
    duyurmak olmak üzere tecvid ile okuma işidir. Bunun için Kur’ân okurken
    tertîl ve tecvid gerekir. Tecvid de, kaf çatlatmak derdiyle, çatlatmaktaki
    mânâyı kaybetmek değildir.
    Tecvid ve kırâet ilmi kitaplarında Kur’ân kırâeti üç mertebe üzerine sınıflandırılmıştır:
    85 Bunlar tahkîk, tedvir ve hadr’dır.
    1) Tahkik, munfasıl meddi dört veya beş elif miktarı çekecek şekilde
    gayet ağır bir ahenk ile okumaktır.
    2) Tedvir, iki veya üç elif miktarı çekecek şekilde orta halde okumaktır.
    3) Hadr de tabii med gibi bir elif miktarı çekecek şekilde hızlı okumaktır.
    Bir elif iki fetha miktarı demek olduğuna göre, bir harekenin belli olacak
    şekilde okunuşundaki ilk ses, âhenk süresinin hızlılık ve ağırlığına göre, her
    kırâetin şifresini teşkil eder. Âsım, Hamza, Nâfi’den Verş kırâetleri tahkik;
    İbnü Amir, Kisâi kırâetleri tedvir; diğerleri hadr tarzındadır. Fakat bunların
    hiçbirinde bir harf veya harekenin hakkı çiğnenecek şekilde okunmak câiz
    olamayacağı için, asıl mânâsıyla tertîl kırâetlerin hepsinde şarttır. Kırâetleri
    böyle hadr ve tedvir şeklinde kısımlara ayırmaya cevaz veren ise gelecek
    olan “Kur’ân’dan size kolay geleni okuyun.” emridir.
    Görülüyor ki bu âyette geçen “Kur’ân’ı tertîl üzere oku.” sözü, gece kalkmaktan
    ilk maksadın bu olduğunu gösterir. Bu ise Kur’ân’ı namazda ve namaz
    dışında okumak, onu okutup öğreterek başkalarına ulaştırmak mânâlarını
    kapsayabilirse de, ayakta okunması örfe göre namazda okunmasıdır.
    85 Kur’an’ın nasıl okunacağına gelince; şüphesiz Allah kelamı tahkik, hadr ve bu iki hal arasında orta hal
    olan tedvir, Arap nağme ve sesleriyle tertil ve tecvid üzere, elden geldiği kadar sesi ve lafzı güzelleştirerek
    okunur.
    Tedvir, tahkik ve hadr durumları arasında bir orta halden ibarettir. Medd-i munfasılı rivayet edip onu
    tam uzatmayan birçok imamdan gelen de budur. Bu diğer kurranın da mezhebi olup imamların hepsince
    sahih bulunmuştur. Eda ehlinin çoğunluğu nazarında tercih gören budur. (İbnü’l-Cezeri, en-Neşr fi’lkıraeti’l-
    aşr: 1/205-207’den naklen) (Elmalılı).
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Bir de bu âyet, bu sûre indiği sırada Kur’an’dan daha önce bazı şeylerin
    inmiş bulunduğunu gösterir. Fakat henüz çok bir şey inmemiş olması nedeniyle,
    her gece bu kadar uzun süre kalkıp da Kur’ân’ı tertîl üzere okumak,
    bunun sadece bellemek için değil, namaz kılıp ibâdet ederek uygulamasını
    yapmak için okumaya vesile olduğunu gösterir.”86
    Seyyid Kutub, bu âyetlerle87 ilgili olarak şunları söylüyor:
    Evet, “Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk...” Bu, göğün
    seslenişi, yüceler yücesi Allah’ın komutudur. Kalk, seni bekleyen büyük görev
    için, senin tarafından sırtlanmak üzere hazırlanan ağır yükün altına
    girmek için ayağa kalk. Çalışmak, yorulmak, sıkıntı çekmek ve eziyetlere
    katlanmak için ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat zamanı geride kaldı.
    Kalk, bu görev için hazırlan, onun gerektirdiği eğitimden geç.
    Bu komut, Peygamberimizi sakin evinin, ılık yuvasının yumuşak yatağından
    çekip çıkararak coşkun ve kurşun gibi ağır dalgalarının ortasına,
    vicdanlardaki ve pratik hayattaki çekici ve itici boğuşmaların arasına atan
    büyük ve ürpertici bir buyruktur.
    Sırf kendisi için yaşayan kimse, belki huzur içinde yaşayabilir. Fakat
    küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Böylesine ağır bir yükü sırtlanan
    büyük adama gelince uyku, rahatlık, ılık yatak, sakin hayat ve gönül okşayan
    konfor onun neyine? Peygamberimiz işin iç yüzünü anlamış, gerçeği
    fark etmişti. Bu yüzden eşi Hatice’nin heyecanını yatıştırması ve uyuması
    yolundaki önerisine “Ey Hatice, uyku zamanı geride kaldı” diye karşılık
    verdi. Evet, uyku dönemi bir daha geri gelmemek üzere gerçekten geçmişti.
    O günden itibaren Peygamberimizi sadece uykusuz geceler, yorgunluklar,
    uzun ve zorluklarla dolu bir cihad görevi bekliyordu. Evet; “Ey örtüye bürünerek
    saklanan Muhammed, Geceleyin biraz uyuduktan sonra kalk!
    Gecenin yarısında uyanık ol, ya bu miktarı biraz eksilt, ya da artır da
    ağır ağır Kur’an oku.”
    Burada büyük göreve hazırlayıcı, araçları ilahi kaynaklı ve garantili
    sonuç verecek bir eğitim programı ile karşı karşıyayız. Bu programın ana
    maddesi gece uykusunu bölerek kalkmaktır. Üst sınırı gecenin yarısından
    86 Elmalılı, age., 8/396-398
    87 73/Müzzemmil, 1-4
    • 47 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    çok ve üçte ikisinden az bir süredir. Alt sınırı ise gecenin üçte birlik bölümüdür.
    Gecenin bu saatlerinde namaz kılınacak ve ağır ağır Kur’an okunacaktır.
    Âyetin orijinalinde kullanılan “tertîl” sözcüğü tok sesle, “tecvid”
    kuralları uyarınca her harfi doğru biçimde seslendirecek, bu arada şarkı
    söyler gibi yapmayarak, sözcükleri ağız boşluğunda dalgalandırmaktan kaçınarak
    Kur’an okumaktır.
    Peygamberimizin geceleri kıldığı “vitir” namazlarının on bir rekâtı
    geçmediği yolunda elimizde kesin bilgiler vardır. Fakat Peygamberimiz gecenin
    üçte birinden biraz eksik bölümünü bu rekâtlarla geçirirdi. Çünkü
    Kur’an’ı ağır ağır, tane tane okurdu.
    Bu cevabın arkasından yine kalkmayı düşünmüştüm ki, birden aklıma
    Peygamberimizin nasıl bir vitir namazı kıldığı konusu geldi. Hz. Ayşe’ye
    “Ey müminlerin annesi, Peygamberimizin nasıl bir vitir namazı kıldığı
    hakkında bana bir bilgi ver” dedim. Hz. Ayşe bana şunları söyledi; “Biz
    O’nun abdest suyunu ve misvakını hazırladık. Allah O’nu gecenin dilediği
    saatinde uyandırırdı. Kalkınca ağzını misvaklar, abdest alır ve namaza
    dururdu, hiç oturmadan sekiz rekât kılardı. Sekizinci rekâtta oturunca Allah’ın
    adını anar, O’na dua ederdi. Sonra selâm vermeden kalkar, dokuzuncu
    rekâtı kılardı. Sonra oturup tek olan Allah’ın adını anar, dua eder, arkasından
    işitebileceğimiz bir ses tonu ile selam verirdi. Bu selamın arkasından
    oturduğu yerde iki rekât daha kılardı. Yavrum, böylece kıldığı vitir namazı
    on bir rekât olurdu. Sonraları yaşlanıp da vücudu ağırlaşınca ayakta kıldığı
    dokuz rekâtlık vitri yedi rekâta indirdi. Selam verdikten sonra da oturarak
    iki rekât daha kılıyordu. Yavrum, böylece kıldığı toplam vitir namazı dokuz
    rekât oluyordu. Peygamberimiz kıldığı namazları sürekli olarak kılmayı
    severdi. Bu yüzden geceleri uyanamayınca yahut bir sancısı, bir hastalığı
    olunca kaçırdığı bu gece namazı yerine gündüzleri on iki rekât kılardı. Peygamberimizin
    gece sabaha kadar Kur’an okuduğunu ve Ramazan dışında
    bir ay boyunca oruç tuttuğunu hiç hatırlamıyorum. 88
    Yüce Allah uyumamayı, gece ibâdet etmeyi ve Kur’an’ı düşünüp anlamayı
    emrettikten sonra, bu meşakkatli ve zor üç emrin sebebini açıklayarak
    şöyle buyurdu:
    88 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil Sûresi Tefsiri
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    - 5. Âyet -
    عَلَيْكَ قَوْلا ثَقِيلا ž سَنُلْقِ ي  إِنَّ
    :  إِنَّ gerçek şu ki biz : ž سَنُلْقِ ي bırakacağız : عَلَيْكَ sana : قَوْلا bir söz : ثَقِيلا
    oldukça ağır
    “Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (5. âyet)
    Ey Muhammed! Sana heybetli, azametli ve yüce bir kelam olan Kur’an’ı
    indireceğiz. O her şeyi bilen ve her şeye sahip olanın sözü olduğu için bu
    özellikleri taşır. Bunun sorumluluğu ağırdır. Hazırlıklı ol! Nefis terbiyesi
    yap, sabret! Kur’an’ın hükümlerini yaşamak, tebliğ etmek ve tebliğ esnasındaki
    sıkıntılara göğüs germek zordur. Ayrıca vahyin inişi esnasında da
    fiziki olarak zorluklarla karşılaşacaksın. Buna da hazırlıklı ol.
    “Ağır bir söz” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Hasan-ı Basri ve Katade’ye göre Kur’an’ı Kerim’in hükümleriyle amel
    etmenin ağırlığıdır.
    Katâde diyor ki: “Vallahi Kur’an’ın farzları ve cezaları ağırdır.”
    2) Bir kısım âlimler ise bu âyetin, Kur’an’ın indiği sırada ağır ağır geldiğini
    beyan ettiğini söylemişlerdir.
    Âişe (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) devesinin üzerinde iken ona vahiy
    gelince deve çöker, boynu yere uzatırdı.”89
    Zeyd b. Sabit diyor ki: “Rasûlullah’ın dizi benim dizimin üzerinde iken
    Allah ona vahiy indirdi. Onun dizi o kadar ağırlaştı ki ben dizimin kırılacağını
    zannettim.”90
    Fahreddin er-Râzi diyor ki: “Kur’an’ın ağır olmasından maksat, onun
    kadrinin yüceliği ve öneminin büyüklüğüdür. Değerli ve önemi büyük
    89 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/118
    90 Buhâri, Salâh 12
    • 49 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    olan her şey “sakîl” yani ağırdır. İşte İbn Abbas’ın “Kavlen sakîlen” ayetine
    “Büyük söz” demesinin mânâsı budur. Bazılarına göre de, bundan maksat,
    Kur’an’daki, mükelleflere ağır gelen emir ve nehiyler gibi mükellefiyetlerdir.
    Bana göre nazmın te’vili şudur: Yüce Allah Rasûlüne (s.a.s.) gece namazını
    emredince sanki şöyle buyurdu: Sana gece namazını emrettim. Çünkü
    sana büyük bir söz indireceğiz. Kendini bu büyük söze mutlaka hazırlaman
    lâzım. Bu da gece namazı ile olur. Çünkü insan karanlık gecede Allah’a ibâdetle
    meşgul olur. O’nu anmaya ve O’nun önünde boyun bükmeye yönelirse,
    o gecede, kendini Allah’ın nur ve azametine hazırlamış olur.”91
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Bu mânâ, gece ibâdeti ile Kur’an
    tilâveti arasında irtibat kurma hususunda çok hoştur. Çünkü Yüce Allah,
    Rasûlünü insanları İslâm dinine çağırmakla görevlendirdi. Bunda nefse
    ağır gelen mükellefiyetler vardır. Ayrıca bu dinin hüküm ve emirlerini yerine
    getirmekle insanları mükellef kılmasını emretti. Böyle bir mükellefiyetin,
    nefisle mücadeleye ve sabra ihtiyacı olduğunda şüphe yoktur. Çünkü
    bunda, insanların alışmış oldukları inançları bırakmalarına ve atalarından
    miras olarak aldıkları gelenekleri terk etmeye teşvik vardır. Ey Nebî! Bu
    durumda sen birçok yorucu şeyle ve bu davet ve insanları ona kabule teşvik
    yolunda büyük tehlikelerle karşı karşıyasın. Hal böyle olunca sen, elbiseye
    bürünmüş, rahat ve sükuna dalmış, meşakkatlerden ve uzun süre ibâdet ve
    çokça teheccüd namazı kılarak nefisle mücadele etmekten, Kur’an ayetlerini
    anlayacak ve düşünecek bir şekilde anlamaktan uzak bir haldeyken, bu
    büyük görevi nasıl yapabilirsin?! Öyleyse yatağından kalk. Gecenin büyük
    bir kısmını Rabbine yalvararak uykusuz geçir ki davetin zorluklarına katlanmaya
    ve bu yeni dini müjdelemeye hazırlanasın. Allah’ım! Bu ne güzel
    bir dikkat çekme! Bundan dolayı Rasûlullah’ın kalbi uyanıyor ve ciddi bir
    şekilde işe koyuluyor ve Rabbinin huzurunda ayakları şişinceye kadar ibâdet
    ediyor.”92
    Mevdûdi diyor ki: “Sana gece namazını kılman emri, “Sana yüklediğimiz
    bir ağır sözü taşıyabilmek için sende tahammül gücü geliştirsin”
    diye verilmiştir. Bu güç, eğer sen gecenin rahatını bırakır da aşağı yukarı
    yarısını ibâdetle geçirirsen hâsıl olacaktır. Kur’an için “çok ağır bir söz”
    denmesi, O’nun emirlerini uygulamanın, onun talimatına göre bir örnek
    oluşturmanın, onun davetini yaparken bütün dünyayı karşısına almanın,
    91 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 30/174
    92 M. Ali es-Sabuni, age., 7/104
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    bu Kitaba göre inanç, düşünce, ahlâk, edeb, kültür ve medeniyet düzeninde
    bir inkılâb oluşturmanın güç bir misyon olduğu içindir. Ayrıca bu kelâmın
    nüzûlüne tahammül etmek çok güç bir işti. Bu konuda Zeyd bin Sabit diyor
    ki “Bir defasında Allah Rasûlü’ne vahiy geldiğinde O’nun dizi benim dizime
    dayanmaktaydı. O esnada dizlerimin üzerinde o kadar yük hissettim
    ki nerdeyse dizlerim kırılacak sandım.” Hz. Âişe buyurmuştu ki, “Şiddetli
    soğuk ve kış bir günde Allah Rasûlü’ne vahiy geldiğinde ellerinden ter
    damladığını gördüm.” (93.) Başka bir rivayette yine Hz. Âişe diyor ki, “Allah
    Rasûlü’ne vahiy geldiğinde o deve üzerindeydi. Vahiy bitene kadar devenin
    göğsü yerde kaldı, çökmüş vaziyette. Vahiy bitmeden kıpırdayamadı.” 94
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bununla beraber bu gece
    kalkışının ve Kur’ân’ı tertîl üzere okumanın asıl maksat olmayıp hazırlık
    mahiyetinde bir giriş olduğu açıklanmak üzere buyruluyor. Çünkü Biz sana
    ağır bir söz indireceğiz. Dayanılması, uygulama ve yerine getirilmesi çok
    zor olan büyük bir kelâmı üzerine indirip tatbikini ve uygulamasını sana
    emredeceğiz. Bu söz, ağır yükümlülükleri ve sorumlulukları kapsayan ve
    savulması ve geri çevrilmesi mümkün olmayan Kur’an ile Peygamberlik
    emri, indirilmesi de onun vahyidir. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vahiy inerken o
    kadar ağır ve şiddetli gelirdi ki, derhal yüzü değişirdi. Nitekim Hz. Âişe demiştir
    ki: Gayet soğuk bir günde vahiy inerken baktım, açılırken alnından
    ter fışkırıyordu. Aynı şekilde Veda Haccı sırasında Arafat’ta “Gadba” adlı
    devesinin üzerinde iken vahiy gelince ağırlıktan deve çöke kalmıştı. Vahy
    ve onun inişi böyle maddi olarak bile bir ağırlık ve baskı ile geldiği gibi
    mânâsındaki hükümlerin ve ahlâk kurallarının icra ve uygulaması da nice
    zorlukları beraberinde getiren ağırlıkları kapsar. Kur’an’ı okumak kolay olsa
    da onunla amel etmek zordur. Sonra, terazide ecri ve mükâfatı da ağırdır.”95
    Bu eğitim programı, indirilecek olan “ağır söz”e Peygamberimizi hazırlamak
    içindi. Okuyoruz: “Çünkü Biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz.”
    “Ağır söz”den maksat bu Kur’an ve içerdiği yükümlülüklerdir. Kur’an
    aslında “ağır” değildir, okunması ve anlaşılması kolay bir kitaptır. Fakat o
    “hak” terazisindeki tartısı ve kalplere yönelik etkisi açısından “ağır”dır. Nitekim
    yüce Allah başka bir ayette “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş
    93 Buhârî; Müslim; Muvatta; Tirmizî; Nesâî
    94 Müsned-i Ahmed; Hakim; İbn Cerîr ; Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, age., 6/457
    95 Elmalılı, age., 8/398-399
    • 51 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    olsaydık, sen onun Allah korkusu ile parça parça olduğunu görürdün” 96
    buyuruyor. Ama yüce Allah Kur’an’ı bir dağa değil de onu algılamaya yetenekli
    ve dağdan daha sağlam, daha sarsılmaz bir kalbe indirdi.
    Bu nur ve bilgi feyzini algılayıp özümlemek, gerçekten uzun hazırlığı
    gerektiren ağır bir işti. Büyük ve soyut evrensel gerçeklerle iletişim kurmak,
    gerçekten uzun hazırlığı gerektiren ağır bir işti.
    Yüceler âlemi ile, evrenin özü ile, canlı-cansız tüm yaratıkların ruhları
    ile Peygamberimizin kurduğu gibi bir ilişki kurmak, gerçekten uzun varlığı
    gerektiren ağır bir işti. Tereddütsüz ve kuşkusuz bir kararlılıkla bu yola
    koyulmak, bu görevi yürütürken içgüdülerin fısıltılarına, dışarıdaki çekim
    odaklarına ve engellere kapılmaksızın, sağa-sola bakmaksızın ilerleyebilmek,
    gerçekten uzun hazırlık gerektiren ağır bir işti.
    Geceleyin herkes uyurken ayakta olup ibâdet etmeyi, gündelik hayatın
    dağdağasından ve karmaşasından uzaklaşarak yüce Allah ile ilişki kurmayı,,
    O’nun feyzini ve nurunu algılamayı, O’nun birliğinin beraberliğinde coşup
    O’nunla baş başa kalmanın masum yaşamayı, sanki yüceler aleminden
    yeni iniyormuş gibi ve varlık aleminin her yanından sözsüz ve sözcüksüz
    bir yankı yükseliyormuş gibi bir heyecanla evrenin sessizliği ortasında ağır
    ağır Kur’an okumayı, gecenin karanlığı içinde Kur’an’ın ışınlarını, mesajlarını
    ve yüksek frekanslı titreşimlerini düşünelim. Bütün bunlar bu “ağır
    sözü” yüklenmeye, bu değerli yükümlülüğü sırtlanmaya, bu ağır sıkıntıyı
    göğüslemeye hazırlanan Peygamberimiz için son derece gerekli birer azık
    niteliğindedirler. Aynı zamanda bu çağrının savunuculuğunu üstlenen her
    kuşaktan dava adamları için bu böyledir. Bu saydıklarımız, uzun ve meşakkatli
    yolları boyunca dava adamlarının kalplerini aydınlatır, onları şeytanın
    vesveselerinden ve bu aydınlık yolu saran karanlıkların çöllerinde şaşırmaktan
    korur.
    Bundan sonra Yüce Allah, geceyi ibâdetle geçirmenin faziletini anlatmak
    üzere şöyle buyurdu:
    96 59/Haşr, 21
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    - 6. Âyet -
    شِئَةَ اللَّيْلِ يِ هَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلا  إِنَّ نَ
    إِنَّ : doğrusu شِئَةَ نَ : kalkışı اللَّيْلِ : gece أَشَدُّ يِ هَ : daha kuvvetli وَطْئًا : etki
    bakımından وَأَقْوَمُ : daha sağlamdır قِيلا okumak bakımından :
    “Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve
    sağlam bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
    bakımından daha sağlamdır).” (6. âyet)
    Geceyi ibâdetle geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmak
    ruhları ve bedenleri güçlendirir, irâdeleri sağlamlaştırır, kalbin, kulağın ve
    gözün birlik içinde olmalarını daha iyi sağlar. Geceleyin ibâdet etmek, gündüz
    ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza edicidir.
    Geceleyin ibâdet eden, dünyevî meşguliyetlerden uzak kalarak kendisini
    tamamen ibâdete verme imkânı bulur. Gece saatleri sakin olduğu, dünya
    meşgalelerinden uzak olduğu için bu saatlerde namaz kılmak ve Kur’an
    okumak daha güzel, daha doğru, daha sağlam, daha muhâfazalı, anlamaya
    ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Ayrıca nefsini tembellikten arındırmış,
    Allah yolunda cihada hazır bir hale getirmiş olursun.
    “Naşiyete’l-leyli” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Ebi Nüceyh, İkrime, Mücahid,
    İbn-i Zeyd ve Dahhak’a göre geceleyin ibâdete kalkmak demektir.
    Naşiete kalkmak demektir.
    2) Ebu Miclez, Ebu Reca ve Katade’ye göre yatsıdan sonra ibâdet için
    kalkmak demektir.
    Mevdudi diyor ki: “Metinde geçen “Nâşietel-leyl” hakkında müfessirler
    ve dilciler arasında dört değişik görüş vardır. Birincisi, “Naşie”den murad
    “gece kalkan kimse”. İkinci görüş; bundan kast olunan “gecenin vaktidir.”
    Üçüncü görüş; “geceleyin kalkmaktır.” Dördüncüler ise, “sadece gece kalk•
    53 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    mak değil, biraz uyuduktan sonra kalkmaktır.” anlamını verdiler. Hz. Âişe
    ve Mücahid bu dördüncü görüşte olanlardandır.”97
    “Eşeddu vat’en” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah İbn Abbas, Katâde ve İbn-i Zeyd’e göre geceleyin ibâdet
    etmek, gündüz ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza
    edicidir, demektir. Yani geceleyin ibâdet eden, dünyevi meşguliyetlerden
    uzak kalarak kendisini tamamen ibâdete verme imkânı bulur.
    2) Mücahid ve Ebi Nüceyh ise “Vat’en” ifadesini “Vit’en” şeklindeki kıraatiyle
    okumayı esas almışlar ve bu ifadeyi şöyle izah etmişlerdir: Geceleyin
    ibâdet etmek, kalbin, kulağın ve gözün birlik içinde olmalarını daha iyi
    sağlar.98
    Mevdûdi diyor ki: “Metinde “Eşeddu vat’en” ibaresi geçmektedir. Bunun
    manası çok geniştir, bir cümle ile açıklamak mümkün değildir. Bir manası
    şudur; gece ibâdet için kalkmak ve uzunca bir kıyam etmek insan mizacının
    tersidir, bu saatte insan istirahat ister. Bu yüzden bu eylem nefsi kontrol
    altına almak için çok etkili bir çabadır. Bu şekilde eğer bir kimse nefsi
    ve bedeni üzerinde hâkimiyet sağlar ve onları Allah yolunda kullanmaya
    muktedir olursa, o kimse Hak dininin tebliğini dünyaya galip kılmak için
    daha başarılı olacaktır. İkinci anlamı ise, kalp ve dil arasında bir harmoni
    oluşturmak için çok etkili bir vasıta olduğu şeklindedir. Çünkü gecenin bu
    saatlerinde kul ile Allah arasına başka bir şey giremez. Bu halde insan diliyle
    ne söylüyorsa kalbinin sesiyle de onu söyler. Kalp ve dilde bir ahenk
    meydana gelir. Bir diğer anlamı da insanın zahir ve batınında ahenk meydana
    getirmek için çok tesirli bir vasıta olduğu şeklindedir. Çünkü gece
    yalnızlığında eğer bir kimse istirahatını terk ederek ibâdet için kalkarsa bu
    muhakkak ihlâsındandır. Çünkü bunda gösteriş yapmanın bir unsuru yoktur.
    Bir diğer dördüncü mana da şöyle verilebilir; Bu gece ibâdeti insan
    için gündüz ibâdetinden daha ağırdır. Dolayısıyla bu ibâdete devam eden
    kimsede sebat oluşturur. O kişi Allah’ın yolunda daha bir bilinçle ve kesin
    iradeyle gider ve her türlü zorluğa karşı direnç gösterir.”99
    97 Taberi, age., 8/462
    98 Taberi, age., a.y.
    99 Mevdudi, age., 6/457
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    “Ve akvmu kîlâ” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Enes b. Mâlik’e göre geceleyin Kur’an okumak daha doğru olur, şeklindedir.
    2) Katâde ve İbn-i Zeyd’e göre dünya meşgalesinden uzak kalındığı için
    geceleyin Kur’an okumak daha sağlam ve daha muhâfazalı olur, şeklinde
    izah etmişlerdir.
    3) Abdullah İbn Abbas ise Kur’an’ı anlamaya daha yakın olur, şeklinde
    izah etmiştir.100
    Mevdûdi diyor ki: “Burada “Ve akvmu kîlâ” geçmektedir. Lügat mânâsı
    bir sözü daha doğru yapmak ve düzeltmektir. Fakat burada kast olunan o
    zaman insanın Kur’an-ı Kerim’e daha sakin ve ihtiram ile kalbi ona yönelik
    olarak ve daha iyi anlayarak okumasıdır. İbn Abbas bunu şöyle izah etmiştir:
    “... ecdaren yefkahu fil-Kur’an” yani insanın Kur’an üzerinde daha derin
    düşünmeye uygun olduğu vakit.” 101
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Dinlenme, huzur ve gecenin sessizliğinden
    sonra, kişinin yatağından kalkarak ibâdet ve itaat edeceği saatler
    olan gece saatleri, namaz kılan kimse için gündüz namazından daha zor
    ve ağırdır. Çünkü gece, uyku ve dinlenme için yaratılmıştır. Onu ibâdetle
    geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmanın özelliklerinden
    biri de ruhları kuvvetlendirmek, iradeleri sağlamlaştırmak ve bedenleri
    güçlendirmektir. Hiç şüphe yok ki Allah düşmanı kâfirlere karşı cihad etmek
    için kuvvetli ruhlara ve güçlü bedenlere ihtiyaç vardır. Gece saatleri,
    daha güzel ve açık okumaya elverişlidir. Çünkü gece sesler sakinleşir. Hareketler
    kesilir, dolayısıyla ruh daha saf ve zihin daha kavrayıcı olur. Zira
    geceleyin seslerin kesilmesi ve insanların sakinliği, düşünüp anlamaya ve
    Kur’an’ın maksat ve sırlarını kavramaya ruh için daha çok yardımcı olur.”102
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte önce gece kalkmak ve
    Kur’an okumakla emir, bu cümleden olmak üzere gelecek olan ağır emirlerin
    uygulanabilmesine imkân ve yetenek kazanmak üzere nefisleri terbiye
    100 Taberi, age., 8/462
    101 Ebû Dâvud; Mevdudi, age., 6/457
    102 M. Ali es-Sabuni, age., 7/104
    • 55 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    etmek ve nefsi yenme gayretlerini geliştirip kuvvetlendirmek için hazırlık
    mahiyetinde çalışmadır. Bunun gündüz yapılmayıp da geceden başlamasının
    sebep ve hikmeti büyüktür. Çünkü gece nâşiesi yani gece yetişen nefis,
    veya gece meydana gelen olay veya gece neşesi ve olayı, “Daha baskın, daha
    samimidir.”
    Vatt: Lügatte; basmak, çiğnemek, yumuşatıp döşemek, hazırlamak, uydurmak,
    yani uygun hale koymak ve uygunluk mânâlarında mastardır. Bir
    de tümseklikler arasında basık ve engin yere denir.
    Ebû Amr ve İbn Âmir kırâetlerinde vav’ın kesri ve ta’nın fethasıyla ve
    uzatarak “Vitâu” okunur. Bununla aynı baptan mastar olan “muvâtae”, uygunluk,
    uyuşma demektir. Yani, gece yapılan amel daha baskın, daha samimi
    yahut kalp ve vicdana daha uygun demektir. Gece sessizlik ve her
    şeyden ayrılma zamanı olduğu için, uyanık olanların gözü gönlüne daha
    uygun ve gündüzleyin çeşitli engeller ve meşgaleler içinde duyulamayacak
    olayları duymak için keşfi daha açık ve gösterişten, başkalarının bakısından
    kurtulmuş olarak ihlâslı davranmaya daha uygun yahut daha keskin, daha
    dokunaklıdır.
    Ve deyişçe, söyleyiş ve anlayış açısından daha sağlamdır. Söz daha iyi
    söylenir ve duyulur, gürültüler kesilmiş bulunacağı için okuma ve düşünme,
    inceleme ve zikir, söylenen ve dinlenen söz daha sağlam olur.”103
    “Kuşkusuz gece ibâdeti, gündüze göre daha zor, fakat sözü daha etkilidir.”
    Âyetin orijinalinde geçen “nâşietelleyli” tamlaması “gecenin yatsıdan
    sonraki gelişmeleri” anlamına gelir. Ayette “gece faaliyetleri gündüze göre
    daha zor yani vücut için daha yorucu, fakat “sözü daha etkilidir”. Tefsir
    bilgini Mücahid’in açıklamasına göre “yararı daha kalıcıdır” deniyor. Gerçekten
    gündüz yorgunluğu arkasından uykunun çağrısı çok güçlü olur,
    yatağın çekiciliği dayanılmaz boyutlara ulaşır, bu çağrıya ve bu çekiciliğe
    karşı koyup bir şeyler yapmak, mesela ibâdet etmek insan vücuduna son
    derece yorucu gelir. Fakat vücudun bu isteğini yenerek uyanık kalabilmeyi
    başarmak ruhun özgürlüğünü ilan etmek, Yüce Allah’ın çağrısına olumlu
    cevap vermek, O’nunla baş başa kalma uğruna özveride bulunmaktır. Bu
    yüzden gecenin sözü “daha etkili”dir.
    103 Elmalılı, age., 8/399
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    Geceleyin Allah’ı anmanın ayrı bir hazzı, gece kılınan namazın ayrı
    ürperticiliği, geceleyin Allah’a yalvarmanın ayrı bir coşkusu vardır. Gece
    zikirleri, gece namazları, gece duaları kalbe öylesine büyük bir huzur ve
    Allah’a yakınlık duygusu doldurur ki, kalpleri öylesine duyarlı ve ışıklı hale
    getirir ki, bu durum gündüz namazlarında ve zikirlerinde görülmeyebilir.
    Kalplerin yaratıcısı olan yüce Allah onların giriş kanallarını, bam tellerini,
    onlara hangi mesajların gideceğini ve etkili olabileceğini; onların günün
    hangi saatlerinde daha açık mesaj almaya daha hazırlıklı ve yetenekli olacaklarını,
    hangi uyarıcıların onlarda daha canlı ve güçlü etki uyandırabileceğini
    herkesten iyi bilir.
    Kulu ve elçisi Hz. Muhammed’i bu “ağır söz”ü algılamaya ve bu koca
    yükü sırtlanmaya hazırlayan yüce Allah, O’nun için gece ibâdetini uygun
    gördü. Çünkü gece faaliyetleri, gündüze göre daha zor ve daha yorucu
    olmakla birlikte geceleyin söylenen sözler daha etkilidir. Bunun yanı sıra
    O’nun gündüzleri yoğun işleri ve uğraşmaları vardır, bunlar O’nun enerjisinin
    ve ilgisinin çoğunu tüketmektedir. Okuyalım: “Çünkü gündüzleri, seni
    uzun uzun uğraştıracak işlerin vardır.”
    Öyleyse Peygamberimiz gündüzlerini bu yoğun işlere ve uğraşmalara
    ayırmalı, geceleri ise Rabbi ile baş başa kalarak namaz kılmalı, Allah’ı anmalıdır.
    Okuyoruz: “Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel.” 104
    - 7. Âyet -
    ارِ سَبْحًا طَوِيلا ¯ اَلنَّ َ ° إِنَّ لكَ فِ ي
    “Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var.” (7. âyet)
    Şüphesiz ki senin ihtiyaçlarını karşılaman için gündüzün uzun ve boş
    bir zamanın vardır. Gündüzün işlerinde tasarrufta bulunma, dolaşma ve
    uzun zaman meşgul olma salâhiyetin vardır. O halde gece saatlerini de teheccüd
    ve ibâdetin için ayır. Gündüzün ihtiyaçlarından artan zamanda da
    uyuyabilirsin.
    104 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
    • 57 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Sebh: Önemli işlerinde tasarruf etmek ve onun için dolaşmak manasınadır.
    Sebh, aslında su üstünde yüzmek demektir. Burada hayatın çeşitli
    işleri için dolaşmak ve onlarla tasarruf etmek için müstear olarak kullanılmıştır.
    105
    İbn Cüzeyy şöyle der: “Burada sebh, işlerde tasarruf etme ve meşgul
    olma manasınadır. Yani işlerinle meşgul olman için gündüz sana yeter. Geceyi
    de Rabbine ibâdete ayır.”106
    Bu âyet hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah İbn Abbas ve Katâde bu âyeti şu şekilde izah etmişlerdir:
    “Şüphesiz ki senin için gündüzün uzun bir boş zamanı vardır. Geceleyin
    ibâdet et. Gündüzün bu boş zamanında da uyursun.”
    2) İbn-i Zeyd ise şöyle izah etmiştir: “Şüphesiz ki senin, gündüzün ihtiyaçlarını
    karşılaman için uzun bir zamanın vardır. O halde geceni dinine
    ayır.” İbn-i Zeyd diyor ki: “Bu emir, gece namazının farz olduğu zamanda
    idi. Sonra Allah kullarına lutfederek bu namazı hafifletti. Daha sonra ise
    mecburi olmaktan çıkardı.” İbn Zeyd, 73/Müzzemmil, 1-4 âyetleri ile bu
    hükmü kaldıran 73/Müzzemmil, 20 âyetlerini okumuştur. İbn Zeyd sözlerine
    devamla diyor ki: Daha sonra daha geniş bir emir geldi. Hem mü’minlerden
    hem de Rasûlullah’tan gece namazının farziyetini kaldırdı. Allah
    Teâlâ buyurdu ki: “Gecenin bir bölümünde, sadece sana mahsus nafile namaz
    kıl. Muhakkak Rabbin seni övülmüş bir makama erdirecektir.” 107
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Çünkü senin için gündüzün
    uzun bir yüzüş var. Burada sebh, yani yüzmek üç şekilde tefsir edilmiştir:
    1) Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul edecek, okumaya ve
    ibâdete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki huzur ve neşe bulunmaz
    demektir.
    2) Diğer ihtiyaçlarını ve önemli işlerini görecek uygun bir zaman vardır,
    demek olur.
    105 M. Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, 7/101
    106 İbn Cüzeyy, Teshil, 4/157; M. Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, 7/104
    107 17/İsrâ, 79; İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, 8/463
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    3) Bir mânâ da, kalkmakla emrolunduğun bu gecenin bir gündüzü gelecektir
    ki sen o zaman uzun bir paklığa ve temizliğe ereceksin mânâsında
    gelecek için bir müjde olur. “Ve açtığı sıra o sabaha andolsun.” 108 âyetinde
    olduğu gibi.”109
    İlâhî hitap, dâvet için bir zemin hazırlama mesabesinde olan bu girişleri
    yaptıktan sonra, daveti tebliği emre ve Rasûlullah’a bu dâvetin nasıl yapılacağını
    nazarî/teori olarak bildirdikten sonra, ameli olarak da nasıl yapılacağını
    öğretmeye geçti:
    Kur’ân-ı Kerim’de “Leyl/Gece” Kavramı
    Leyl, bütün türevleri ile karanlığı ifade etmektedir. Leylun elyelu ifadesi
    ise çok karanlık demektir. Güneşin batışından, fecr-i sâdık yahut güneşin
    doğuşuna kadar olan süre gece olarak kabul edilmektedir.110 Bu nedenle
    nehâr’ın ortaya koyduğu mânânın
    karşıtı bir kozmik, sosyolojik ve psikolojik
    yapıya sahiptir. Yevm odak kelimesi ile anlam ilişkisi olan “leyl” kozmik
    olarak nehâr kelimesinin karşıt anlamlısı olan anahtar kelime olarak karşımıza
    çıkar. Leyl kelimesinin leyâl şeklinde çoğulu olmakla birlikte
    ikili
    yoktur.111 Ânâe’1-leyl112 terkibi, gece saatleri, gece boyunca, gecenin başı,
    ortası, sonu, bu saatlerde yapılan iş ve ibâdetler113 gecenin bir kısmı, belli bir
    gecenin belli bir kısmı,114 kat’un min el-leyl115 gecenin sonudur. Teheccüd116
    kelimesinin ifade ettiği vakit ise gecenin bir bölümüne tekabül eder.117
    Karanlık, gece yapılan işler, gecenin değişik bölümleri, beyazla
    siyah
    arası durum, gece, konuşmamak, karanlık gece ve dshr gibi mânâları ifade
    eden bir başka kelime ise s-m-r kökünden türeyen,118 sâmir119 lafzıdır.
    Ayrıca sâmir, bir kabile ismi olarak kullanılmaktadır. 120 Leyl kelimesinin
    108 74/Müddessir, 34
    109 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 8/399-400
    110 el-Ferâhîdî, VIII; 363; el-Cevherî, V, 1815; er-Râgıb el-Isfahânî, s. 457; ez-Zebîdî, VIII, 109
    111 İbn Manzûr, XI, 67, 610
    112 3/Âl-i İmrân, 113; 39/Zümer, 9
    113 İbn Kuteybe, s. 493; er-Râzî, Tefsir, VIII, 85-86, 164-165; XVI, 218), nâşiete (73/Müzemmil, 6)
    114 Fahreddin er-Râzî, Tefsir, XIX, 160
    115 11/Hûd, 81
    116 17/İsrâ, 79
    117 er-Râzî, Tefsir, XXI, 25; İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi'l-Kur'ân, s. 368
    118 Râgıb el-Isfahânî, s. 242; İbn Kuteybe. s. 298; ez-Zâvî, II, 610
    119 20/Tâhâ, 85, 87, 95; 23/Mü'minûn, 67
    120 el-Beydâvî, 11, 65, 124
    • 59 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kuşattığı zaman, yevm kelimesinin ifade ettiği 24 saatlik zaman diliminin
    bir parçası olması sebebiyle, yevm ile anlam ilişkisi
    olan anahtar bir kelimedir.
    Yevm’in ifade ettiği 24 saatlik zamanın,
    leyl/gece nin kapsadığı zamanın
    yansından başlatılıp ertesi gece aynı vakitte sona erdiği 121 şeklindeki açıklamalar
    günümüzde kabul görmektedir.
    Kur’ân’da esas olan, gecenin istirahat vakti oluşudur. Ancak geceleyin
    ibâdet övgüye daha lâyık,122 ihlâsı yakalamaya
    daha müsait bir zaman123
    olarak belirtilmiştir.
    Gündüzü ifade eden nehâr kelimesiyle birlikte zikredilişinde,
    hep geceyi ifade eden “leyl” önceliklidir. Böyle bir filolojik sıralama
    kozmolojik sıralamanın ifadeye dökülmesidir. Nitekim Araplar’da da
    her günün gecesi gündüzünden önce kabul edilmektedir.
    124 Bu nedenle 24
    saatlik bir zaman dilimi anlamında, günü gece yarısından başlatmak yevm
    hakkında yapılan açıklamalara,
    insanın yaratılışına tekabül eden vakte, leyi
    kelimesi için anlam ilişkisi içerisinde bulunan kelimelerin kapsadığı zamana,
    namaz vakitleri ile ilgili açıklamalara ve pratik hayatın gerçeklerine uygun
    düşmem ekte tir.
    Kur’ân, dinî, iktisâdi, sosyolojik ve psikolojik olarak 24 saatlik zamanı
    fecr ile başlatmakta, güneşin belirtisinin kaybolması ile de bu zamanı sona
    erdirmektedir. Binâenaleyh “leyl” kelimesinin ifade
    ettiği gece süresince bir
    sorumluluk söz konusu değildir. Ayrıca gece ve uykunun ölüme benzetilmesi,
    bu durumu destekleyen ayrı bir delil olmalıdır. Bütün bu durumların
    yanı sıra Kur’ânın, geceyi, hayatın olmazsa olmazı 125 olarak takdim etmesi
    pratik hayatın ve kozmolojinin bir realitesidir. Sürekli geceye veya sürekli
    gündüze varlığın hangi kısmı tahammül edebilir.126
    Kur’ân’da 92 yerde zikredilen “leyl” kelimesi, ister gündüzü ifade eden
    nehâr kelimesiyle ister gündüzde yapılan bir amel ile geçsin, hep Allah’ın
    kudretine delil olarak gösterilen süreklilik arz eden bir yapıdadır. Kozmolojinin
    hareketi ile işleyen leyl/gece âhiret sahnesinde görülmemektedir. Zira
    evrenin yapısının bozulmasıyla varlık sahnesinden
    silinmiş olur.
    121 Yeni Hayat Ansiklopedisi, III, 1420
    122 25/Furkan, 47, 64
    123 73/Müzzemmil, 2-8
    124 İbn Manzûr, VI, 66
    125 16/Nahl, 12; 25/Furkan, 62
    126 Fahreddin er-Râzî, Tefsir, XXXI, 173
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Geceyi yaratan kudret,127 onun işlevini dünyevî hayatn hizmetine sunmuştur.
    Onunla ilgili taksimatlar
    konusunda, gecenin yansından, yarıdan
    az eksiği veya fazlası,
    üçte biri,128 şafak, karanlık ve dolunay olmuş ay 129
    gecenin çok mühim vakitleridir. Böylece 24 saatlik zaman diliminin anlatımı
    için, Kur’ân’da geçen kelimelerin
    tahlil ve değerlendirilmesine çalışıldı.
    Günlük zaman ölçekleri, daha büyük zaman ölçümleri yapmanın önceliğini
    oluşturur. Dolayısıyla
    bu öncelikli ölçeklerle ölçülen sürelere geçilebilir.
    130
    Gece ve İhyâsı
    Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak,
    gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan
    (kalpten) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler
    de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan
    geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını.
    Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
    Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu
    zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman
    parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ
    (Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin
    İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden
    bir şey kaybetmez; Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı
    israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan
    umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf
    edenler)” 131 tasvirini yapar.
    Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirli akşamcıdır, yaratılışın doğasına aykırıdır.
    Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında
    hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî
    anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine
    güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm,
    tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en
    127 21/Enbiyâ, 33
    128 73/Müzzemmil, 2-4, 20
    129 84/İnşikak, 16-18
    130 Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları, s. 163-165
    131 39/Zümer, 53
    • 61 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    çok Müslümanlar yararlanır. Allah rasûlünden gelen rivâyetlerde “yatsıdan
    sonra Rasûlullah’la oturup konuşurken…” gibi rivâyetlere pek rastlanılmaz.
    Aksine; Buhârî, Evkatu’s-Salât bâbında Ebû Berze’den, Allah Rasûlü’nün
    yatsıdan sonra mecbur kalmadıkça konuşmayıp istirahate çekildiğini, yatsıdan
    sonra oturmaktan hoşlanmadıklarını nakletmekte.
    Gece ve Kur’an
    “Kuşkusuz Biz onu mübârek bir gecede indirdik.” 132 Gece, Allah’ın, üzerine
    yemin ettiği vakitlerden biri. Kur’an, bir gece vakti indiğini ifşâ ediyor
    bizlere. “Kadir” bir gecenin adıdır ki ad olduğu geceyi gecelerin efendisi
    yapmıştır. Mi’râc da gecenin armağanlarından, bir gece vakti (leylen) vuku
    bulmuştur, insan neslinin erebileceği en yüce rütbeye bir gece vakti ermişti
    evrenin efendisi. Gecenin ümmete getirdiği hediyelerden biri de “Hicret”.
    Kur’an; “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye
    kapanan topluluk” 133; bu grubu kitab ehli içerisinde ayrıca anmış, onların
    diğerleriyle bir olmadığını ifâde etmiştir. Rasûle de bu bağlamda bir
    emir indirilerek gecesinin bir kısmında uykusunu bölerek teheccüd namazı
    kılması istenmiştir.134 Rasûlüne iç zenginliğin yollarını gösteren Allah’ın bir
    tavsiyesi daha: “Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında O’nu tesbih
    et ki, memnun olasın.” 135
    Bu konuda açıklamaya çalıştığımız Müzzemmil sûresi çok ilginç bir
    sûredir. İlginçliği -hâşâ- garipliğinden değil; ilk nâzil olan sûrelerden olmasına
    rağmen ihtivâ ettiği iç zenginliğin elde edilmesine yönelik İlâhî emirlerden
    gelmekte. Bilinen bir şey var; bu sûre nâzil olduğunda bildiğimiz beş
    vakit namazın henüz farz olmadığı. Daha dâvetin esaslarının bile yeni yeni
    belirlendiği nübüvvetin ilk yıllarına ait bu sûrede, Rasûlullah’a ve ona ilk
    uyan bir avuç insana neyin emredildiği birlikte okuyalım: “Ey örtüsüne bürünen!
    Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin
    yarısında (kalk) ya da bundan biraz eksilt. Veya buna ekle. Ve Kur’an’ı tertîl
    üzere oku. Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece
    neş’esi (dinginliği, insanın iç evreninde uyandırdığı) etki açısından daha güçlü,
    okumak bakımından da daha etkilidir.” 136
    132 44/Duhân, 3
    133 3/Âl-i İmrân, 113
    134 17/İsrâ, 79
    135 20/Tâhâ, 130
    136 73/Müzzemmil, 1-6
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    Evet, henüz beş vakit namazın bile farz olmadığı, İslâm’ın gerçekten
    garîb olan ilk ve zor günlerinde bu âyetler oldukça anlamlı bir şeyin ifâdesiydi;
    gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan çekirdek
    kadronun şahsiyet eğitiminin. Onlar projesi Allah’a ait olan, mimarı Rasûlullah
    olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam atılması gerekiyordu.
    İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan bu gibi
    âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu.
    Adı geçen sûrenin son âyeti ininceye kadar Rasûlullah ve ashâbı gece
    namazını farz olarak kıldılar. Sûre-i Müzzemmil’in son âyetindeki “…O sizin
    (gece saatlerini) hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. O halde
    Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (ne kadar kolayınıza gelirse o kadar gece
    namazı kılın)” ibâresiyle bu vecîbe hafifletildi. Kaldırılmadı; “fakraû mâ teyessera
    mine’l-Kur’an” ibâresinden de öyle anlaşılıyor. “O halde Kur’an’dan
    kolayınıza geleni okuyun” anlamına gelen bu cümlede “parça” ile “bütün”
    kastedilmiş olup namazda Kur’an okunduğundan gece namazı, mecâzî olarak
    “Kur’an okuma” ile ifâde edilmiştir.
    Sûrenin sözkonusu son âyetinin, kendisinden önceki âyetlerden ne kadar
    sonra indiği hakkında farklı rivâyetler var. Bir yıl, iki yıl, on yıl diyenler
    olduğu gibi, son âyetin Medine’de nâzil olduğunu söyleyenler de var. Hz.
    Âişe bu âyeti kastederek “12 ay sonra indi, Rasûlullah ve ashâbı 12 ay gece
    namazını farz olarak kıldı” demektedir. Abd İbn Humeyd’in Yakub ve Cafer
    yoluyla Saîd’den gelen rivâyetinde Allah Rasûlü ve ashâbı on yıl gece
    namazını bir vecîbe olarak edâ etmişler, on yıl sonra bu âyet nâzil olarak
    mü’minleri rahatlatmıştır.
    Şöyle ya da böyle Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd
    için zorunlu olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil
    olduktan sonra bile bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında
    uykunu bölerek sana özgü bir nâfile namaz kıl” 137 emriyle farziyetini muhâfaza
    etmiştir.
    En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek
    olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin
    delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştir-
    137 17/İsrâ, 79
    • 63 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    mesin? Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı
    niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi
    zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece
    adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
    “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Nasıl
    dirilirseniz öylece haşrolunursunuz.” Bu Nebevî uyarıdan alacağımız çok
    ders var. Uykuyu bir tür “ölüm” olarak nitelemek gerekiyor. Kur’an’da Sûre-
    i En’âm’da, uykudan “ölüm” olarak “yeteveffâküm bi’l-leyl” diye söz edilir.
    Buradan yola çıkarsak, en azından yarı ölüm olan gecelerimiz için şunu
    söyleyebiliriz: Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz
    güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine
    bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün
    hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge
    vakitte cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin
    insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
    Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
    tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
    sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
    gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
    yakın demektir.
    “Geceler tâ subh olunca inletir bu dert beni” diyen sevgi eri gibi kırık-
    dökük hâlimizi Allah’a arzedelim. İçimizin sonsuz ülkesi için yapalım
    bunu. Oranın ruh gibi, iman gibi, iz’an gibi, irfan gibi, ihsan gibi sâkinleri
    için yapalım bunu; esir coğrafyamız için yapalım, göğsünde kalp yerine taş
    taşıyan zavallı insanımız için yapalım bunu. Geceyi yüreğimizin sarnıcında
    damıtarak ve gecenin dallarından derinlik yemişleri toplayarak erelim
    sabaha.
    Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
    aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
    diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
    müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet edina, her gün imanı
    kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
    geleceği.
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde çimlenir ve
    baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın 138; “sâlih” olma
    liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun emânetini. 139
    Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
    Türkçe’de anlam kaymasına uğrayarak “boşuna” mânâsına kullanılır
    olan “nâfile” kelimesinin, İslâm’daki nâfile ibâdetler ve namazlar için asla
    böyle anlaşılmaması gerektiğinin altını çizelim. İslâm fıkhında, “farzların
    dışındaki namazlar nâfile ise de, yaygın olarak; farz, vâcib ve sünnet namazların
    dışında kılınan ilâve namazlara “nâfile namazlar” denilir ve bu
    namazlar, -hâşâ- boş yere kılınan değil; “zorunlu ve gerekli olana ilâve” olarak
    ve Allah’a yak(ın)laşmak amacıyla kılınan, mü’mine mânevî derinlik
    kazandıran namazlardır. Beş vakte ilâve olarak, hayatın diğer anlarında da
    Allah’ı zikredip anmak, düşünmek, O’na şükretmek, ihtiyaçları O’na arzetmek
    için kılınan nâfile namazlar, kulluk bilincini sürekli diri tutar. Teheccüd
    namazı, tahiyyetü’l-mescid (mescid selâmlama), duhâ/kuşluk namazı,
    şükür, istihâre (hayırlı olanı isteme), istiâne/hâcet (Allah’tan yardım dileme),
    tesbih namazı, akşam namazından sonra kılınan altı rekât evvâbîn,
    güneş ve ay tutulduğunda kılınan küsûf ve husûf namazları, hatta deprem,
    şiddetli rüzgâr, sürekli yağmur, kuraklık, yıldırım ve salgın hastalık… anlarında
    Allah’ı zikredip anmak, O’na sığınmak ve O’ndan yardım dilemek
    için kılınan nâfile namazlar, hayatı tümüyle ibâdet haline getirir.
    Nâfile namazların en güçlü olanı ve insanı Allah’a en çok yaklaştıranı,
    gece kalkılarak ik, dört, sekiz… rekât kılınan teheccün namazıdır. Rabbimiz
    “kıyâmu’l-leyl”i, yani gece kalkmayı Hz. Peygamber’in şahsında, onun
    misyonunu üstlenen tüm mü’minlere ve dâvetçilere emreder. Ve gece kıyâmı
    sadece teheccüd namazı için değil; daha çok ağır ağır, anlaya anlaya,
    düşüne düşüne Kur’an okumak içindir: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç
    gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır
    ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır
    bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında)
    tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz
    senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 140
    138 7/A’râf, 128
    139 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
    140 73/Müzzemmil, 1-7
    • 65 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Müzzemmil sûresinin 6. âyetinde gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok
    ilginçtir: Nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi!... Gece kalkıp namaz kılarak, akleden
    kalple Kur’an okuyarak o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak…
    Âyetin devamında; bu zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam
    bir harmoni/uyum sağlanarak, “sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın
    daha iyi anlaşılacağı vurgulanır. Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten
    okuyup âyetleri üzerinde düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en
    uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor
    aşamasında, hakkı olanca kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin
    “gece kıyâmını/neş’esini” emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu
    zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak
    için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir.
    İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileceği en elverişli zaman; gece vaktidir.
    Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu,
    sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde
    ibâdet etmek ve uzun uzun, ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür
    etmek… Gece kıyâmını nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek
    bu olsa gerektir. Müzzemmil sûresi, 6. âyetindeki “eşeddü vat’en” ibâresinin
    anlamı da bunu işaret eder: Tam bir uyum! Üstad Mevdûdî’nin Tefhîmu’l-
    Kur’an’da açıkladığı üzere; gerçekten de gece vakti, kalp ile dil arasında
    tam bir harmoni oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Burada kul ile
    Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa
    kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Kezâ, âyetteki “akvemu kıylen” (sağlam bir
    kırâat) ifâdesi de şu anlama gelir: Gece vakti, Kur’an’ı sâkin, huşû içinde ve
    yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya
    çok uygun bir zamandır. Gündüz vakti ise, hem meşgûliyetlerin çokluğu ve
    hem de insanın dikkatini dağıtan, zihnî çabasını zayıflatan etkenlerin çeşitliliği
    sebebiyle okuma, anlama ve kavramaya pek uygun bir zaman dilimi
    değildir. İbn Abbas’a göre, “okumaya daha elverişlidir”den maksat, Kur’an’ı
    anlamaya, Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya demektir.
    Evet, var mıyız gece kıyâm edip o ulvî vakti gece neş’esine çevirmeye?!
    Huşû içinde ve riyâsız namaz kılıp düşüne düşüne, anlaya anlaya Kur’an
    okuyarak Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya?! Ve de, gündüz vakitlerimizi de,
    öğrendiğimiz Kur’ânî hakikatler doğrultusunda ihyâ edip “yaşayan Kur’an”-
    lar olmaya?! 141
    141 Abdullah Yıldız, Vakit, 17 Ocak 2006, s. 20
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    Bir müslümanın farzların dışında günün belirli vakitlerinde kılabileceği
    nâfile namazları vardır. Fakat bunlar arasında teheccüd namazı birçok
    yönüyle üzerinde durulması gereken bir namazdır. Peygamberî deyişle,
    bir süt sağımı kadar da olsa gece uyanık olup Allah Teâlâ’nın huzurunda
    bulunmalıyız. Diğer insanlardan farklı olarak, uykumuzu bölerek huzur’a
    varmalıyız.
    Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa
    boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz.
    Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
    Ne güzeldir gece! Yıldızların parlayıp kendisini gösterdiği, nurların
    tecellî ettiği zaman ve mekândır gece. Bin aydan daha hayırlı olan vakit,
    gündüz değil; gecedir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu yalan dünyadaki en yüce ve
    mutlu ânı olanı Mi’râc, gece vuku bulmadı mı? Evet, gece gönül adamlarının
    akşama kadar bekleyip durduğu vakittir. Gece samimiyettir. Gecenin
    riyâsı yoktur. Herkes uyurken kalkmalı, güzel bir abdest alıp soğuk suyla,
    Rabbimizin huzuruna varmalı, boynumuzu bükmeli… Gecenin nasıl iletken
    olduğunu göreceğiz. Radyo dalgaları bile gece daha iyi çeker.
    Gecenin bir kısmından sonra uyanmak, Allah Teâlâ’nın huzuruna
    varmak, bu ümmetin güzel özelliklerinden, hoş yükümlülüklerindendir:
    “Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibâdet olmak
    üzere onunla (Kur’an’la) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir
    makam-ı mahmûda gönderecektir.”142. Rasûlullah da şöyle buyurur: “Ümmetimin
    en şereflileri Kur’an’ı ezberleyenler ve gece ashâbıdır.” 143
    Geceleri ihyâ etmenin, özellikle teheccüd namazının fazileti çok büyüktür.
    Biz, dizleri şişinceye kadar geceleri namaz kılan bir peygamberin
    ümmeti olarak bu vasfı kazanmak mecbûriyetindeyiz. Başka bir delil ve teşvik
    unsurunu aramak niye, önümüzde böyle bir örnek varken?
    Allah Teâlâ geceden ayrı olarak bir de seher vakitlerini de af dilemekle,
    istiğfarla geçirmemizi tavsiye etmektedir: “Onlar gecenin az bir vaktinde
    uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”144; “(O takvâya erenler) ‘Ey Rab-
    142 17/İsrâ, 79
    143 Taberânî, Beyhakî
    144 51/Zâriyât, 17-18
    • 67 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    bimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi ateşin
    azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde
    Allah’tan mağfiret dileyendir.” 145
    Allah yolunda cihad edenler gecelerinin bir kısmını mutlaka ibâdetle
    geçirmişlerdir. Geceyi ihyâ etmek bütün mü’minler için güzel bir şeydir,
    fakat özellikle bir dâvâ adamı için, bir mücâhid için zarûrettir. Bizimle geçmişte
    savaşan düşmanlarımız bizi böyle bilmişlerdir. İbn Esir ve diğer tarihçilerin
    belirttiklerine göre, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbıyla ve daha sonra
    gelen müslümanlarla savaşan kâfirler, onlardan bahsederken “gündüz savaşan,
    geceleri ibâdet eden kişiler” olarak söz etmişlerdir. Müslümanlarla
    savaşıp yenilince, cephe gerisinde yenilgilerinin sebebini anlatırlarken, “Biz
    öyle bir kavimle karşılaştık ki, gündüzleri savaşıyorlar, geceleri ibâdet ediyorlar.
    Bizim yaşamayı sevdiğimiz kadar onlar da ölümü seviyorlar” şeklinde
    tanıtmışlardı bizi.
    Gündüzleri Allah adına bir şeyler yapmak isteyenler, geceleri mutlaka
    Allah ile beraber olmak durumundadırlar. Dâvâ adamı için gece dolma,
    gündüz ise boşalma vaktidir. Geceleri boylu boyuna uzanarak deliksiz bir
    uyku uyuyanın gündüze vereceği pek bir şey yoktur.
    Dikkat edelim, Allah Rasûlünün peygamberliğinin ilk yılları. Yeryüzünün
    en karanlık toplumuna, en zâlim ve en câhil toplumuna gönderiliyor.
    Bu karanlığı, bu zulmü ve cehâleti yok etmek, onlarla savaşmak için gönderiliyor.
    Rasûlullah, bütün bunlar karşısında kendisini ne ile donatıyor,
    ne ile kuvvetleniyor? İşte İlâhî emir, işte ilk inen sûrelerden Müzzemmil.
    “Ey örtüsüne bürünen! Gecenin birazı müstesnâ, kalk. Yarısında veya ondan
    biraz eksilt. Yahut biraz artır ve Kur’an’ı yavaş yavaş oku. Muhakkak ki Biz
    sana ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki gece kıyâmı/kalkışı daha tesirli
    ve onda okumak daha elverişlidir. Muhakkak ki gündüzde seni uzun uzun
    alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını zikret, her şeyi bırakıp yalnız O’na
    yönel.” 146
    İslâm tarihinde belirtildiğine göre bu sûre indikten sonra Allah’ın
    Rasûlü ve O’na iman edenler gecenin büyük bir bölümünü dizleri şişinceye
    kadar ibâdetle geçirmişlerdir.
    145 3/Âl-i İmrân, 16-17
    146 73/Müzzemmil, 1-8
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’indeki rivâyetlere göre Müzzemmil
    sûresinin başındaki bu âyetler gece ibâdetini farz kılmıştır. Daha sonra
    mü’minlerin bu durumunu gören Allah teâlâ, bir yıl sonra aynı sûrenin son
    âyetlerinde belirtildiği üzere bu farziyeti kaldırmış ve gece ibâdeti sünnet
    olarak kalmıştır. Tabiî bundan sonra da Rasûlullah (s.a.s.) bu ibâdeti yine
    bırakmamış, devam ettirmiş, ümmetinin de farz olarak değil de sünnet olarak
    sürdürmelerini ısrarla istemiştir.
    Şimdi iyi düşünelim; şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış,
    küfür ve şirk bizi bombardımana tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde,
    her ânında ve her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını,
    yayını, sokağı, kitabı, çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların
    kesintisiz hücumuna muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağanağı altındayız.
    Bu alev ve ateşler içerisinden sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek
    zaman ve tek mekân gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan
    sonra yine küfrün üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek
    gücü temin edebileceğimiz tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü
    amansız ve kesintisiz hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz
    enerjiyi alabileceğimiz başka bir zaman ve mekân var mıdır?
    Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların,
    onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu
    kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
    Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir
    şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki,
    en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost
    edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 147
    8-10. Önceki âyetler, İlâhî mesajı alarak onu kendi manevî dünyasına
    yansıtması
    ve insanlara tebliğ etmesi İçin Hz. Peygamber’i psikolojik
    yönden hazırlamaya
    yönelikti. Bu âyetler ise manevî hazırlıkla birlikte tebliğin
    nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğretmektedir.
    Bunlar, daima Allah’ı anarak O’ndan yardım istemek, samimi kalp ile O’na
    yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna güvenmek; inkârcıların
    kendisi hakkında söyledikleri “sihirbaz,
    kâhin, şair, mecnun” gibi
    yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmamak, bunlara sabırla
    göğüs germek ve
    147 Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 99-103
    • 69 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    böyle durumlarda bu tür sözleri söyleyenlerle gereksiz ve verimsiz bir tartışma
    ve çatışma ortamına girmektense onlardan uzaklaşmaktır. 148 Mekke
    döneminin ilk zamanlarda inkârcıların, Rasûlullah’a ve yeni müslüman
    olan az sayıdaki insana karşı tutumları daha çok sözlü sataşma şeklindeydi.
    Âyette Peygamber Efendimiz’in gittikçe şiddetlenecek olan bu olumsuz
    davranışlar karşısında takınacağı tavır belirlenmektedir. Buna göre Rasûl-i
    Ekrem’in
    gerek üstün ahlâkı gerekse tebliğ görevi onun kötülüğe kötülükle
    karşılık vermesini engelleyecek; dolayısıyla o, -korktuğu, âciz olduğu için
    değil- ödevi gerektirdiği
    için düşmanlarının haksız sözlerine, sataşmalarına
    katlanmayı bilecektir. Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde
    uzaklaşması” da fiziksel anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve
    çatışmaya girişmekten, karşılık vermekten kaçınmak şeklinde yorumlanmıştır.
    Nitekim hicrete kadar Hz. Peygamber’in tutumu
    da burada belirtildiği
    şekilde olmuştur. 149
    - 8. Âyet -
    وَاذْكُرْ اسَْ رَبِّكَ وََتبَتَّلْ إَِليْهِ تبْتِيلا
    “Rabbinin adını zikret. Bütün varlığınla O’na yönel.” (8. âyet)
    Ey Muhammed! Rabbinin ismini çokça zikret. Dâvet için, gece ve gündüz
    Allah’ı anarak yardım iste. İbâdet ve O’na tevekkülünde, her şeyi bırakarak
    tamamen O’na yönel. İşlerinden hiçbirinde O’ndan başkasına dayanma.
    Dünya işlerini bitirince O’na samimi bir şekilde ibâdet için vakit ayır.
    Mevdûdi diyor ki: “Gündüzün meşguliyeti anlatıldıktan sonra “Rabbinin
    adını an” buyurulmaktadır. Bundan şu anlam çıkar; dünyada bir iş
    yaparken daima ve her durumda Allah’ın adını zikretmeli ve O’ndan gâfil
    olunmamalıdır.”150
    148 krş. 6/En'âm, 68
    149 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr.
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/411
    150 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, Ahzâb an: 63; 6/458
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte bu iç ve dış sebeplerden
    dolayı ilerisi için hazırlanmak üzere gece kalk ve tertîl ile Kur’ân
    oku ve Rabbinin ismini an. Gece ve gündüz onu an. “Sübhânallah”,”Lâ ilâhe
    illâllah”, “Allahu Ekber” demek, Allah’ı ululamak, namaz kılmak, Kur’ân
    okumak, ilim öğretmek, Allah için öğüt verip yol göstermek gibi Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) gece ve gündüz bütün saatlerinde meşgul olduğu şeyler buna
    dâhildir. “Tam anlamıyla ona yönel” Kendini her şeyden çekerek Rabbine
    çekil, samimi bir şekilde onun emir ve itaati ile meşgul ol. İçinde yüzdüğün
    dünya meşgale ve maksatları, alakası gönlünü asla işgal etmesin.
    Tebettül: Lügatte, kesmek demektir. Nitekim her şeyle ilgisini kesip
    Allah’a ibâdet ettiği için Hz. Meryem’e “betûl” denilmiştir. Erkeklere karşı
    istek ve arzu duymayan kadına da betûl denir.
    Tebtîl: İyice ve tamamen kesmek; tebettül ise çalışarak kesilip çekilmektir.
    Râzi şöyle der: “Vetebettel ileyhi tebettülen” veya “Bettel nefseke
    tebtîlen” buyurulmayıp “Vetebettel ileyhi tebtîlen” buyurulması ince bir
    mânâyı ifade eder. Şöyle ki, asıl maksat, her şeyden kesilip Allah’a dönmektir.
    Tebtîlde ise, Allah’a yönelmek için bir iş yapma mânâsı vardır. Bir işle
    meşgul olan kendini tamamen Allah’a vermiş olamaz. Zira Allah’tan başkasıyla
    meşgul olan, Allah için her şeyden ilgisini kesmiş olmaz. Fakat “tebettül”
    ün yani Allah’a çekilmenin meydana gelebilmesi için de önce “tebtîl”
    yani kendini her şeyden çekmek gerekir. Nitekim bir âyette, “Uğrumuzda
    cihad edenlere gelince, elbette Biz onları yollarımıza hidâyet ederiz.” 151 buyurulmuştur.
    Onun için, yüce Allah önce asıl gaye olan “Allah’a yönelme”yi,
    sonra da onun şartı olan “bu iş için çalışma”yı zikretmiştir.152
    “Rabbinin ismini zikret ve ona yönel” denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin
    Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan
    ilgiyi kesip Yüce Allah’ın İlâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki
    idare şeklini ve tasarrufundaki sırları düşünmeye dalmak; ikinci olarak
    da işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek
    mânâsına işarettir.”153
    “Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel.”
    151 29/Ankebût, 69
    152 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 179.
    153 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/400.
    • 71 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    “Allah’ın adını anmak” demek sadece yüzlük ya da binlik “zikir” tesbihleri
    ile O’nun yüce adını tekrarlamak demek değildir. Gerçek anlamda
    “Allah’ın adını anmak” dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin
    O’nu anmasıdır; bunun yanı sıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve
    Kur’an okumaktır. Ayetin orijinalinde geçen “tebettül” sözcüğü de insanın
    yüce Allah dışındaki her şeyle ilgisini tamamen kesmesi, tüm varlığı ile Allah’a
    yönelerek ibâdete ve zikre dalması, her türlü oyalayıcı ve gönül karıştırıcı
    yabancı duygudan arınması, tam bir duygusal duyarlılıkla Allah ile baş
    başa kalması demektir.
    Yüce Allah dışındaki her şeyle ilişkiyi kesme anlamına gelen “tebettül”
    ün gereği vurgulandıktan sonra zaten gerçekte Allah dışında hiçbir şeyin
    var olmadığı, isteyenin O’na yönelebileceği vurgulanıyor. 154
    “Rabbinin adını an, bütün varlığınla ona yönel.” (8. âyet)
    Zikir
    “Zikir”, sözlükte; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi
    dile getirme, hatırlatma demektir. Bir başka deyişle ‘zikir’, kişinin mârifet
    (bilgi) olarak elde ettiği şeyi korumasını sağlayan bir faaliyettir ki, bu;
    zihne aittir. Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi
    tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir.
    Zikir, insanın bilgi olarak elde ettiği şeyleri muhâfaza altında tutmasına
    ve gerektiğinde hatırlamasına imkân sağlayan bir bellek anlamında potansiyel
    bir gücü ifade ettiği gibi, bir şeyin kalben veya sözlü (dil ile) hatırlanması
    şeklinde aynı gücün harekete geçirilmesine de denir. 155 Kalp veya
    dil ile zikir, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması, ya da hâfızadakinin
    unutulmamak üzere sürekli canlı tutulması şeklinde olabilir. 156
    “Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı
    uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki
    zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana
    sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır.
    154 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
    155 Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 328
    156 Râğıb, a.g.e. s. 328
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    Zikir, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih
    ederse etsin veya tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış
    olmaz. Aynı kökten gelen ‘mezkûr’, zikredilen, anılan şey demektir. “Gerçek
    şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer (mezkûr) bir şey
    değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip geçti.” 157 Yani insan, Allah’ın ilminde
    var iken, bizzat kendisi henüz mevcut değildi, henüz ortalıkta yoktu.
    Bu gerçeğe değinen başka âyetleri de görmekteyiz. 158
    Yine aynı kökten gelen ‘zikrâ’, çok zikir, yoğun zikir demektir ki bu,
    ‘zikir’ kavramından daha geniş bir manayı kapsamaktadır. “Korkup sakınanlar
    üzerinde onların (âyetlerle alay edenlerin ) hesabından herhangi
    bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu) bir yoğun hatırlatmadır (zikrâ’dır).
    Umulur ki korkup sakınırlar.” 159; “Gündüzün iki tarafinda ve gecenin (gündüze)
    yakın saatlerinde namaz kıl. Şüphesiz iyilikler (hasenât), kötülükleri
    (seyyiâtı) giderir. Bu, öğüt alanlara yoğun bir hatırlatmadr (zikrâ’dır).” 160
    ‘Zikir’ kökünden gelen bir başka kelime de ‘tezkira’dir. Tezkira; hatırlatma,
    öğüt, hatırlatan şey demektir. (Tezkire; belli bir meslek mensuplarının
    biyografilerinin anlatıldığı kitaplara da denilmektir. Türkçe’de ‘tezkere’
    şeklindeki söyleyiş; rapor, izin belgesi, askerlik görevinin bittiğini gösteren
    belge anlamında kullanılmaktadır.) Kur’an ‘tezkira’ kelimesini bir hatırlatma,
    bir uyarma olarak kullanmaktadır. “Hayır; O (Kur’an) bir tezkiradır (bir
    hatırlatma, bir öğüttür). Artık dileyen, onu düşünüp öğüt alsın.” 161
    ‘Zikir’ kökünden gelen ‘zeker’, ‘müzekker’, ‘zükûr’ kelimeleri ise, dişinin
    karşıtı olarak erkekliği ifade ederler. Aynı kökten gelen bir başka
    kelime ise ‘tezekkür’dür. Bu da düşünüp öğüt almak, ibret almak demektir.
    Kur’an bazı şeyleri hatırlattıktan sonra ‘düşünmez misiniz, ibret almaz
    mısınız?’ diye soruyor. 162 Kur’an, ‘zikir’ kelimesini çeşitli formlarda kullanıyor.
    Peygamberimize, mü’minlere, ehl-i kitaba, İsrâiloğullarına, sahâbelere,
    157 76/İnsan, 1
    158 19/Meryem, 67; 36/Yâsin, 79; 10/Yûnus, 4, 34 vd.
    159 6/En’âm, 69
    160 11/Hûd, 114; Ayrıca bkz. 6/En’âm, 90; 7/A’râf, 2; 21/Enbiyâ, 84; 29/Ankebût, 51 vd.
    161 80/Abese, 11-12; Ayrıca bkz. 20/Tâhâ, 3; 57/Vâkıa, 73; 69/Haakka, 12, 48; 73/Müzemmil, 19; 74/Müdessir,
    49, 54
    162 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 3, 57; 11/Hûd, 24, 30; 24/Nûr, 1, 20
    • 73 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kendilerine elçi gönderilmiş topluluklara; ‘hatırlat’, ‘hatırlayın’, ‘aklınıza
    getirin’, ‘an’ ‘anın’ şeklinde hitap etmektedir.
    Bu kullanılışlara ait birkaç örnek görelim: “Âhireti arzu edenler ve Allah’ı
    zikredenler için, Hz. Muhammed’de en güzel örnek vardır.” 163 “Kur’an’da
    Allah’ın bir olduğunu zikrettiğin (andığın veya hatırlattığın) zaman, kâfirlerin
    gerisin geriye kaçtıklarını görürsün.” 164 Bazı hayvanların insanın emrine
    verilmesinin sebebi; insanların Allah’ı nimet veren olarak hatırlamalarıdır
    (zikretmeleridir). 165 Müşrikler boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın
    adını anmazlar (zikretmezler). 166 Hâlbuki mü’minler avladıkları ve boğazladıkları
    hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlar (zikrederler). 167
    Kur’ân-ı Kerim’de Zikir Kavramı
    “Zikr” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 292 yerde geçer. Sadece
    “zikr” kelimesi ise, 76 yerde zikredilir. Sadece emir halinde 37 yerde geçer.
    İslâmî kavramlardan, anlamı en çok daraltılanlardan biri “zikir” kavramıdır.
    Zikir kelimesi, çok geniş bir anlama ve muhtevâya sahip olduğu
    halde, neredeyse tek anlama indirgenmiş ve içi boşaltılmıştır.
    “Zikr” kelimesi, Kur’an’da 30’un üzerinde farklı anlamlarda kullanılmaktadır:
    Zikir kelimesiyle ifade edilen bu anlamlar: Zikretmek, söylemek,
    bahsetmek, konuşmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak, gereğini
    yapmakla birlikte hatıra getirmek, kadrini bilmek, tefekkürle birlikte hatıra
    getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek,
    telbiye, duâ ve yakarış, söz, laf, kıssa, haber, Kitab, Kitab indirme,
    Kur’an, Kur’an dışnda ilâhî kitaplar, Peygamber, şân, şeref, şeref verici
    husus, nasihat ve düşünceye sevkeden husus, düşünce, ikaz ve nasihat,
    delil, hatırlamaya (ibrete) sevkeden vaaz ve öğüt anlamlarına gelir. 168
    163 33/Ahzâb, 21
    164 17/İsrâ, 47
    165 43/Zuhruf, 13
    166 6/En’âm, 138
    167 5/Mâide, 4; 22/Hacc, 28, 34, 36; 6/En’âm, 118, 119, 121; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan
    Yay. s. 774
    168 Mahmut Çanga, Kur’ân-ı Kerim Lügatı, Timaş Y. s. 193-195
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    Bir başka araştırıcı, zikir kelimesinin Kur’an’da 37 mânâda kullanıldığını
    belirtir. Bu anlamları alfabetik olarak şöyle sıralar: Anlamak,
    anlatmak, besmele, bilme, dâvet etmek, delil, düşünenler, düşünmek,
    görmek, hatırlamak, hatırlatmak, ibâdet etmek, ibret, iman, itaat etmek,
    kıssa, kitap, konuşmak, kulluk yapmak, Kur’an, Levh-i Mahfûz, mükâfatlandırmak,
    namaz kılmak, okumak, öğüt, öğüt almak, öğüt vermek,
    sevmek, söylemek, şan, şeref, şerefli, şükretmek, Tevrat, uyarı, vahiy, yol
    göstermek, erkek. 169
    Kur’an’da “zikir” kelimesinin anlamlarını göstermek için, bu kavramın
    geçtiği âyetlere örnekler vererek belirtelim:
    Anlamak: Kur’ân-ı Kerim, bir durumun belirginleşmesi ya da iki konu
    arasındaki farkın anlaşılması hususunda zikir kavramını anlamak şeklinde
    kullanır. Bu anlamda Kur’an’da dokuz yerde kullanılan zikir, daha çok akıl
    sahipleri ve ilim ehli için kullanılmaktadır. 170 Bu âyetlere bakıldığında ilim,
    araştırma ve tefekkür isteyen konuların, ancak ilim sahiplerince anlaşılabileceği
    ifade edilmekte, bir konuyu derinlemesine düşünüp araştırmayanların
    onu anlamayacakları, zikir kavramılyla ortaya konulmaktadır.
    Anlatmak 171
    Besmele 172
    Bilmek 173
    Dâvet etmek 174
    Delil 175
    Düşünenler 176
    169 Ramazan Yılmaz, Kur'ânî Kavramlar, Mücahede Yay. s. 145
    170 Bk. 2/Bakara, 269; 3/Âl-i İmrân, 7; 17/İsrâ, 41
    171 10/Yûnus, 71; 12/Yûsuf, 42
    172 6/En'âm, 118
    173 13/Ra'd, 19; 24/Nûr, 27
    174 17/İsrâ, 46; 37/Sâffât, 3
    175 21/Enbiyâ, 24-25
    176 11/Hûd, 114
    • 75 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Düşünmek. 177 Zikrin Kur’an’da en çok kullanılan anlamı, düşünmektir.
    Allah Teâlâ, kullarından düşünmelerini istemekte, ancak düşünenlerin
    gerçekleri kavrayacaklarını, düşünmeyenlerin ise, yolca hayvanlardan daha
    sapık olduklarını bildirmektedir. Çünkü düşünmeyenlerin âyetleri anlamayacakları,
    bu nedenle Yüce Allah’a gereği gibi kulluk yapamayacakları bir
    gerçektir. Düşünmek, vahyî gerçekleri kavramayı ve Cenâb-ı Hakk’ı gereği
    gibi tanımayı sağladığı için hem insanı, insan olma onuruna yükseltir, hem
    de kulluk bilincini geliştirir. Bu nedenle de ibâdetlerin temelidir.
    Görmek 178
    Hatırlamak 179
    Hatırlatmak 180
    İbâdet etmek. 181 Yüce Allah’a ibâdet etmek anlamına da gelen zikir, bu
    ibâdetin nasıl ve ne şekilde yapılacağı ile ilgili açıklamaları da beraberinde
    getirir.
    İbret almak 182
    İman etmek 183
    İtaat etmek 184
    Kıssa 185
    Kitap 186
    Konuşmak 187
    177 3/Âl-i İmrân, 191; 7/A'râf, 3; 11/Hûd, 30
    178 40/Mü'min, 44
    179 2/Bakara, 40; 5/Mâide, 11; 6/En'âm, 68; 7/A'râf, 201
    180 6/En'âm, 69; 8/Enfâl, 2; 14/İbrâhim, 5; 25/Furkan, 73; 38/Sâd, 49
    181 2/Bakara, 151-153, 238-239; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 14
    182 7/A'râf, 57; 8/Enfâl, 57; 38/Sâd, 43
    183 6/En'âm, 126; 7/A'râf, 130; 9/Tevbe, 126; 13/Ra'd, 28
    184 20/Tâhâ, 43-44
    185 18/Kehf, 83
    186 3/Âl-i İmrân, 58; 16/Nahl, 43; 20/Tâhâ, 99
    187 21/Enbiyâ, 60
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    Kulluk Yapmak 188
    Kur’ân-ı Kerim 189
    Levh-i Mahfuz ya da Tevrat 190
    Mükâfatlandırmak 191
    Namaz kılmak 192
    Okumak. 193 Bu âyetlerde, verilen kitabın okunup emirlerine tâbi olunması
    ve böylece korunulması istenmekte ve Kitab’ta Hz. Meryem (r.a.) ve
    Hz. İbrâhim’in (a.s.) okunması tavsiye edilmektedir. Bunlar da gösteriyor
    ki zikir, okumak anlamında da kullanılmaktadır. Yoksa, bazılarının iddia
    ettikleri gibi, burada zikir kavramı “adını söylemek” şeklinde olsaydı, o durumda,
    Kur’an’ın bu ifadesine dayanarak sürekli bir şekilde “Meryem, Meryem”,
    ya da “İbrahim, İbrahim” denilmesi gerekirdi. Bu ise hem gülünç bir
    şey ve hem de şirktir.
    Öğüt. 194 Zikrin en fazla kullanılan anlamlarından biri de öğüttür. Bu
    anlam, kimi yerde Kur’ânî âyetlerin, kimi yerde kâinattaki olayların ve nizamın
    öğüt olduğu şeklinde verilmektedir.
    Öğüt almak 195
    Öğüt vermek 196
    Sevmek 197
    Söylemek 198
    188 20/Tâhâ, 33-34; 23/Mü'minûn, 110; 24/Nûr, 37
    189 15/Hicr, 6, 9; 16/Nahl, 44; 25/Furkan, 29-30
    190 21/Enbiyâ, 105
    191 2/Bakara, 110, 157
    192 2/Bakara, 198; 29/Ankebût, 45; 62/Cum’a, 9; 7/A’râf, 205; 24/Nûr, 36
    193 2/Bakara, 63; 19/Meryem, 16, 41
    194 11/Hûd, 120; 12/Yûsuf, 104; 50/Kaf, 36-37
    195 2/Bakara, 221; 24/Nûr, 1
    196 50/Kaf, 45; 51/Zâriyât, 55
    197 38/Sâd, 32
    198 12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 63; 21/Enbiyâ, 10; 94/İnşirâh, 4
    • 77 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Şeref 199
    Şerefli 200
    Şükretmek.201 Allah (c.c.) Zekeriyâ (a.s.)’ya bir oğul lutfettiği için kendisinden
    şükretmesini (zikretmesini) istemektedir.202 Çünkü, verilen bir
    nimete ancak şükredilerek karşılık verilebilir. İşte bu nedenle, âyette geçen
    zikir ifadesi şükür olarak anlam kazanmaktadır.
    Uyarı 203
    Vahiy 204
    Yol gösterme 205
    Erkek (Zikir kökünden zeker ve müzekker). 206
    Kur’an’da bu kadar farklı anlamlarda kullanılan, dolayısıyla çok boyutlu
    ve insan hayatının bütününü kuşatan zikir, aynı zamanda insanın
    farklı şekillerde icrâ edebileceği ibâdettir. Zikir, dille, kalple, düşünce ile
    ve bedenin diğer organları ile yerine getirelebilen bütüncül bir özelliktir.
    İnsanın sadece dil ile bazı kelimeleri tekrarlaması, filin sadece bir organını
    tutup onu o parça ile değerlendiren körün tutumuna benzer. Otuzdan
    fazla anlamından birini almak ve sadece dil ile bazı kelimeleri tekrar etmek
    zikir değil; zikirden sadece bir bölümdür. Bu parçacı anlayış, dinin
    tahrif edilmesi demek değilse, en azından gaflet ve cehâlet ürünüdür.
    Zikir; sadece “Allah!” demek veya O’nu hatırlatan kelime veya cümleleri
    tekrarlamak değildir. Allah’ı, güzel isimlerini hatırlamak, anmak, O’na
    hamd ve şükürde bulunmak, O’nu tesbih etmek, tekbir ile ululamak, Kitabullah’ı
    okumak, duâ etmek; bütün bunlar zikrin yalnızca lisana ait olan
    bölümüdür..
    199 23/Mü'minûn, 71
    200 38/Sâd, 1, 46
    201 3/Âl-i İmrân, 41; 7/A'râf, 69
    202 3/Âl-i İmrân, 41
    203 5/Mâide, 14; 6/En'âm, 44
    204 7/A'râf, 63; 21/Enbiyâ, 63
    205 21/Enbiyâ, 48
    206 3/Âl-i İmrân, 36; 53/Necm, 45; R. Yılmaz, a.g.e. s. 145-164
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri, O’nun sıfat ve isimlerini düşünmek,
    Allah’ın ahkâmını, emir ve yasaklarını, tekliflerini, vaadini ve vaîdini,
    O’na olan kulluk vazifelerini ve bunların hikmet ve delillerini düşünmek,
    enfüsî (öznel) ve âfâkî (nesnel) bütün yaratılmışları ve bunların yaratılış
    sırlarını düşünmek, varlığın her zerresinde mevcut ilâhî hikmetlerini görmek...
    Bu da kalbî ve fikrî zikirdir. Bedenin memur bulunduğu görevlerle
    meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden uzak durması
    ise, fiilî ve bedenî bir zikirdir.
    Her çeşit ibâdette asıl olan ihlâstır, gönlün Allah’a yönelmesidir. İbâdete
    değerini veren, onun derûnî boyutudur. Huşûdan yoksun, Allah’ın rızâsı
    dışında başka hangi amaçla yapılmış olursa olsun, şekilce ibâdet zannedilen
    hususlar, Allah’ın müslümandan istediği kulluk değildir. Yapılan ibâdetlere
    Allah’ın ihtiyacı kesinlikle düşünülemeyeceği için, insanın kalbini, zihnini
    ve davranışlarını güzele doğru, fıtrat istikametinde ve Allah’ın hoşnutluğu
    esas alınarak değiştirme özelliği öne çıkmalıdır. En büyük ibâdet olan
    namaz bile kalb-i selîm ile, ihlâsla ikame edilmediği müddetçe gerçek namaz
    olmadığı değerlendirilmelidir. Zikir için de aynı durum sözkonusudur.
    Sadece dille, alışkanlık kabilinden, tören havasıyla edâ edildiğinde
    gerçek anlamda zikir kabul edilemez. Zikir, gönül, tefekkür/düşünce, dil
    ve eylem bütünlüğü ile edâ edilmesiyle Kur’an’ın istediği gerçek zikir ve
    kulu Allah’a yaklaştıran ibâdet özelliğinde olacaktır. Zikrin esası kalple,
    gönülle zikirdir, Allah’dan gâfil olmamaktır. Bu başlıca üç çeşittir:
    1- Allah’ın varlığını gösteren delilleri düşünmek, şüpheleri atarak Allah’ın
    isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir.
    2- Allah’ın koyduğu hükümleri, kulluk vazifelerini, Allah’ın bildirdiği
    sorumlulukları, onlarla ilgili hükümleri, emir ve yasakları, Allah’ın vaadini
    ve tehdidini ve bunların delillerini düşünmektir.
    3- Maddî ve mânevî varlıkları, bunlardaki yaratılış sırlarını seyredip
    düşünmekle zerrenin kutsal âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bu aynaya,
    gereği gibi bakanların gözüne, o güzellik ve büyüklük âleminin nurları
    yansır. Bir anlık hisle bundan alınacak olan müşâhede zevkinin bir göz kırpacak
    kadar süren parıltısı bile dünyalara değer. Bu zikir makamının sonu,
    zirvesi yoktur.
    • 79 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Allah Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, O da ona lâyık
    bir şekilde kendisini zikreden kimseyi zikrederek karşılık verecektir. “Beni
    zikredin; Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın nankörlük yapmayın!”
    207 Allah’ın, zikreden kuluna zikirle cevap vermesi konusunu izah için çeiştli
    açıklamalar yapılmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
    Beni, Bana itaatla zikredin; Ben de sizi rahmetimle zikredeyim.
    Beni duâ ile zikredin; Ben de sizi, duânızı kabul ile zikredeyim.208
    Beni övgü ve itaatle zikredin; Ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.
    Beni dünyada zikredin; Ben de sizi âhirette zikredeyim.
    Beni gizli yerlerde zikredin; Ben de sizi geniş yerlerde ve yalnızlıkta
    zikredeyim.
    Beni ibâdetle zikredin; Ben de sizi yardımla zikredeyim.
    Beni, Benim yolumda cihadla zikredin; Ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.
    Beni refâhınız, rahatınız zamanında zikredin; Ben de sizi belâ ve musîbete
    uğradığınız zaman zikredeyim.
    Beni doğruluk ve samimiyetle zikredin; Ben de sizi kurtuluş ve size tahsis
    ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.
    Beni, önceden ilâhlığımı kabul ile zikredin; Ben de sizi sonunda rahmet
    ve kulluğa kabul ile zikredeyim.
    (Görüldüğü gibi, zikir hem insan açısından ve hem de Cenâb-ı Hak
    tarafından farklı şekillerde açılımlarla değerlendirilmiştir. Sesli bir şekilde
    ismi tekrarlayıp durmak şeklinde anladığımız zaman, bunun Allah tarafından
    kulunu bu şekilde zikretmesi düşünülmemesi gereken bir durumdur.
    O yüzden zikrin anlamını daraltmaktan şiddetle sakınılmalıdır.)
    207 2/Bakara, 152
    208 40/Mü’min, 60
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    Zikir, mârifet ve bilgi ile olmalıdır. Allah’ın zikir emri karşısında ilk
    duyulan şey, âcizlik ve Yaratıcı’nın kudretine teslim olma arzusudur.
    “Sana lâyık olduğun şekilde ibâdet/kulluk ve zikir yapamadık.”
    İmanın ve kulluğun başı, bu anlayıştır. En güzel zikir de “Lâ ilâhe illâllah
    (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” kelime-i tevhîdidir. Bu tevhidin ve
    teslimiyetin gereği de, bu âcizlik içinde kendini, Allah’ın emirlerinin tek
    yürütme vâsıtası bilerek, istenilen görevleri en güzel şekilde ve âzamî derecede
    yerine getirmek için yalnız Allah’tan yardım dileyip en iyi şekilde
    yapmaya çalışmaktır. İşte bu da, zikrin ve şükrün ta kendisidir. Yani, yüklenen
    sorumluluk, imkân ve kabiliyet şartına bağlanmıştır. Fakat o yetenek,
    Allah’ın bir yardımı olduğu için onun da işin aslında bir sınırı ve sonu
    yoktur. Bundan dolayı kul, Allah’ı zikirle O’ndan yardım diler ve kendine
    verilen kabiliyeti sarfeder. Şu halde, her mü’min “Beni zikredin!” emri karşısında
    âcizliğini hissederek önce: “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder ve ancak
    Senden yardım dileriz.”209 şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak; zikir ve şükür
    için Allah’tan yardım isteyecektir. 210
    Zikir; bir şeyin dilde veya kalpte hazır olması, o şeyin söz ile veya kalpte
    hatırlanmasıdır. Bu hatırlama iki şekilde olabilir: Birincisi, unuttuktan sonra
    olan bir hatırlamadır ki, bu her insanda her zaman olan bir şeydir. İkincisi,
    akılda tutulan, öğrenilen ve zaten kalbe yerleşen şeyin hatırlanmasıdır
    ki, kişi hiç unutmadığı bu gibi şeyleri dil ile söylediği zaman onu zikretmiş,
    dile getirmiş olur. “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin
    içinde olduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” 211
    âyetinde bu anlamları bulmak mümkündür.
    ‘Zikir’ bir âyette Peygamberimiz’in bir özelliği olarak kullanılmaktadır.
    Tıpkı Hz. İsa’ya (a.s.) ‘Allah’ın Kelimesi’ denilmesi gibi. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) Allah’ın elçisidir, ama hatırlatan, uyaran veya şerefi yüce bir elçidir.
    “Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey iman etmekte olan
    temiz akıl sahipleri! Allah’tan korkup sakının. Doğrusu Allah, sizin için bir
    zikir (hatırlatan) indirmiştir.” 212 Bazı tefsirciler bu âyetteki zikr’in Kur’an
    olduğunu, bazıları ise kelimenin burada ‘uyarı’ anlamına geldiğini söylemişlerdir.
    213
    209 1/Fâtiha, 4
    210 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 1, s. 445-447
    211 21/Enbiyâ, 10
    212 65/Talak, 10
    213 Muhtasar İbn Kesir, 3/518; Tefhimu’l-Kur’an, 6/384
    • 81 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın ‘zikir ehli’ (ehlu’z zikr) dediği insanların kim olduğu konusunda
    da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kavramın geçtiği âyetin meâli
    şöyle: “Biz senden önce kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (resûl)
    göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” 214 Bazılarına göre
    ‘zikir ehli’, Allah’ın daha önceden gönderdiği kitaplardır. Çünkü onlar da
    peygamberlerden ve onlarla beraber gelen vahy’den bahsediyorlar, onları
    hatırlatıyorlardı. Kimilerine göre, kitap ehli kimselerdir. Çünkü onlar da
    peygamberleri ve görevlerini biliyorlar. Kimilerine göre de, kendilerine tebliğ
    edildiği zaman daha önceden iman etmiş mü’minlerdir. Eğer müşrikler,
    Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in dâvetinden şüphe ediyorlarsa, daha önce
    bu dâveti anlamış ve iman etmiş kimselere sorsunlar. Çünkü onlar ‘zikr’i
    anlayan, ne olduğunu bilen kimselerdir.215
    Bir âyette ‘zikr’in, unutmadan sonra hatırlama anlamına geldiğini görüyoruz.
    Daha önce bilinen bir şey unutulduktan sonra hatırlanıyor ve bu
    hatırlama dil ile ifade ediliyor.216
    Kalp ve dil ile zikrin beraber ifade edildiği âyetler de bulunmaktadır. Şu
    örnekte olduğu gibi: “(Hac) ibâdetinizi bitirdiğinizde, artık (câhiliye döneminde)
    atalarınızı andığınız (zikrettiğiniz) gibi hatta daha kuvvetli bir anma
    ile Allah’ı anın (zikredin)…” 217 Buradaki zikir, hem kalb ile Allah’ı hatırlamaktır,
    hem de Hacc esnasında veya hac bitiminde çeşitli duâ ve zikir
    sözleri okuyup dil ile Allah’ı anmaktır. 218
    Rabbimiz (c.c.), Peygamberimiz’e, Hz. Meryem’i, İbrâhim’i, Mûsâ’yı, İsmail’i,
    İdris’i (a.s.) anmasını veya onları mü’minlere hatırlatmasını istiyor.219
    Yine Peygamberimize; “Hz. Dâvud’u, Eyyûb’u, İshak’ı, Yakub’u, Elyesâ’yı,
    Zülkifl’i220 ve Hûd’u da hatırlat”221 buyuruyor. İsrâiloğullarına birçok yerde;
    “Allah’ın size verdiği nimetleri ve size verdiği makamları hatırlayın” demektedir.
    222
    214 16/Nahl, 43
    215 el-Keşşâf, 2/584; Muhtasar İbn Kesir, 2/332; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2173
    216 18/Kehf, 63
    217 2/Bakara, 200
    218 Ayrıca bkz. 2/Bakara, 198, 203, 239; 4/Nisâ, 103
    219 19/Meryem, 16, 41, 51, 54, 56
    220 38/Sâd, 17, 41, 45, 48
    221 46/Ahkaf, 31
    222 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 8/Enfâl, 45
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, mü’minlerden de sürekli bir şekilde Allah’ın nimetlerini hatırlamalarını
    istiyor.223 Kur’an, ayrıca bütün insanlara Allah’ın kendilerine verdiği
    nimetleri hatırlamalarını emrediyor. 224
    Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde
    Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
    Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibadettir ve yukarıdan beri anlatıldığı
    şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından
    “gizli mi - açık mı; toplu mu - tek başına mı yapılmalı?” gibi tartışmalara
    ihtiyaç yoktur. İslâm, mü’minlerin nasıl ibâdet edeceklerini göstermiştir.
    Emredilen ibâdetlerin dışında dileyen, bid’at olmamak şartıyla, Peygamberimizin
    yaptığına benzemek kaydıyla, istediği kadar nâfile ibâdet yapabilir.
    Ancak İslâm’ı bize öğreten Peygamberi ve O’nun sahâbelerinin hayatında,
    kol kola verilmiş bir şekilde, yatıp kalkarak, bağırıp çağırarak, kendinden
    geçerek bir zikir yapma şekli yoktur. Hele hele de zikri mutlaka bir
    üstadın emri altında yapıp, zikri üstadlara, şeyhlere havâle etmek, onların
    da Allah’a götürmelerini beklemek gibi bir yanlışlık yoktur. Kul, gücü yettiği
    kadar ibâdet yapar, dili döndüğü kadar duâ eder, Rabbini anar. Umulur
    ki Allah (c.c.) ihlâsla yapılan az amellere bile bol karşılık verir. 225
    Zikrin âdâb ve usûlü vardır. İnsan Allah’ı zikrederken (daha doğrusu
    zikir ibâdetinin bir cüz’ünü icrâ ederken) gülünç ve komik durumlara
    düşmemeli, maskaralık yapmamalıdır. Zikir yaparken kan ter içinde kalıp
    başına tavana değecek kadar hoplayıp zıplamak ibâdet değil; çirkin bir harekettir.
    Süryânîlerin rûhânîleri, ibâdet esnasında kan ter içinde kalıncaya
    kadar didinirlerdi. Bizim câhil dervişlerin arasında da bunların hareketlerine
    benzer davrananların sayısı hiç de az değildir. Bu tamamen cehâletten ve
    düşünmeden körü körüne taklitten kaynaklanan bir durumdur. 226
    Müslüman, zikir esnâsında acziyet içinde Hakkı düşünmeli, sükûnet
    ve vakarını bozmamalıdır. Zikir yaptığını iddiâ eden birtakım kimselerin
    havalara sıçradığı, tepindikleri, bağırıp çağırdıkları görülmektedir. Bu ha-
    223 2/Bakara, 231; 3/Âl-i İmrân, 103; 5/Mâide, 7, 11
    224 35/Fâtır, 3; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 776-778
    225 Hüseyin K. Ece, a.g.e. a.g.e. s. 92
    226 Kemaleddin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 11
    • 83 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    reket, zikrin mânâsıyla hiç bağdaşmamaktadır. İslâm’ın ibâdet anlayışına
    da ters düşmektedir. Zikir, tefekkür, nefis terbiyesi, ihsân gibi dinin emir
    ve tavsiyeleri; sadece belirli zümrelerin tekelinde kabul edilemez; bunlar
    bütün müslümanların malıdır. 227
    Tasavvufta zikir, hem anlayış hem de uygulama bakımından, sünnetteki
    zikir anlayışıyla bağdaşmayacak bazı ögeler içermektedir. Anlayış olarak
    zikrin Kur’an’da otuzdan fazla anlamından sadece birini, en fazla birkaçını
    alıp zikir olarak sadece bunu öne çıkartması, bununla yetinmesi ve hatta
    zikri, bütünün bir iki parçasını cennet için yeterli kabul etmesi, halka bu anlayışı
    yayması, zikri ve dolayısıyla dini daraltması, ilk dikkat çeken husustur.
    Bazı kelimeleri tekrarlarken, bilincini kaybederek cezbe içinde kendinden
    geçmesi halinde hiçbir sevap da elde edememiş olur. Zira uyku, unutma
    ve geçici de olsa aklın kaybı zamanlarında kalem insanın üzerinden kaldırılmıştır.
    Böyle durumlarda kalemin sevap defterine birşeyler yazmasını
    ummak, İslâm’ı bilmemek demektir. Zikir; uyanıklığın, düşünmenin ve bilincin
    esası iken (Kur’an ışığında böyle olması gerekirken), zikir adı verilen
    bazı toplantılarda insanlar kendilerinden geçirilmekte, âdeta uyuşturucu
    kullanan esrarkeşler gibi hayal dünyasında tatlı rüyalara daldırılmaktadır.
    Bazıları defle dümbelekle halay çeker, dans eder gibi dönüp durmakla zikir
    yaptığını zannediyor. Kimi de kendini kaybedip, kendilerini hipnotize eden
    şeyhleri tarafından oralarından buralarından şiş kebabı gibi şişleniyorlar,
    kendi nefislerine zulmediyorlar. Kimileri bağıra çağıra, taşkınca; kimileri
    de sessiz sâkin ama şaşkınca “zikir” yaptıklarını iddia ediyorlar.
    Bu anlayış ve gelenekte zikrin aksiyoner, dinamik hiçbir yönü yoktur.
    İbâdet ve zikre ayrılmış belirli zamanların dışındaki günlük hayatla zikrin
    hiçbir ilişkisi yoktur. Ya çok sesli veya tümüyle dilin devreden çıkartıldığına
    şahit olunur. Nakşîlikte zikir, hemen tamamen zihinseldir. Dille zikir,
    sadece “hatm-i hâcegân” sırasında Kur’an’dan bazı küçük sûreler okumak
    ve biraz salevât getirilerek yapılır. Onun dışında kelime-i tevhid ya da lafza-
    i celal’in tekrarı dille değil, zihinden, içinden geçirilerek yapılır. Bunların
    yanında Nakşî tarikatlarda, esas zikir şekli, râbıtadır. Râbıta, diğer zikir
    biçimlerinden üstün sayılmıştır.
    227 Muhammed Hamidullah, İslâm’a Giriş
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    Yani, râbıta; kelime-i tevhidin, ya da lafza-i celâlin, gerek dille ve gerekse
    zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kur’ân-ı Kerim’i okumaktan
    bile faziletli sayılır. Râbıtanın kaynağı ise Budizm’dir. Kitap ve Sünnette bununla
    ilişkin herhangi bir delil yoktur. 228
    Bu anlayış ve tavır, Tasavvuf Sözlüğünde şöyle açıklanır: “Tasavvufa
    göre zikir, ‘Allah’ kelimesini veya ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini söylemek ve
    tekrarlamak demektir. İlkine ‘lafza-i celâl’, ikincisine ‘kelime-i tevhid zikri’
    veya ‘tevhid zikri’ denir. Tarikat ehlinin belli kelime ve ibâreleri belli
    zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her gün düzenli olarak
    söylemeleri; ‘vird’ ve ‘hizib’ olarak da adlandırılır. Tarikat ehlinin ve sûfî
    cemaatlerinin bir yerde toplanıp şeyh veya halîfesinin gözetiminde ‘Allah,
    Allah’; ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ gibi belli ibâreleri belli bir hareket düzeni içinde
    söylemeleri. Bu çeşit toplu zikirlere; tarikat âyini, semâ, hadra ve deverân
    gibi isimler verilir. Söylenen sözleri ve hareketlerin ritmik (âhenkli) olması
    icap eder. Bu tür zikirlerde bazen ney, kudüm ve def gibi enstrumanlar
    da kullanılır; Mevlevîlikte, Halvetîlikte olduğu gibi. Bu tür zikirler ekseriya
    tekkelerde icrâ edilir. Zikirde zikreden, zikredilenden başka her şeyden geçer,
    zâkir zikirde mezkûrdan başkasını hatırlamaz, kendisini kaybeder, yaptığı
    zikrin bile farkında olmaz. Bu yüzden zikir, kendinden geçip (gaybet,
    vecd) ve Hakk’ı buluş (vuslat, vücûd) halidir.
    Zikir iki türlüdür: 1- Zikr-i cehrî, zikr-i aleniye: Yüksek sesle veya çevrede
    bulunanların işitebilecekleri bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir.
    Sesli zikri esas alan tarîkatlara cehrî tarikat denir. 2- Zikr-i hafî: Zikredenin,
    sadece kendisinin işitebileceği bir şekilde alçak sesle yaptığı zikir. Sessiz
    zikri esas alan tarikatlara hafî tarikat denir. Melâmet ehli ve Nakşbendîler
    hafî zikri; Rifâîler, Kadirîler cehrî zikri tercih etmişlerdir.
    Kaiden zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup oturarak ritmik hareketlerle
    yaptıkları zikir. Kaimen zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup
    ritmik hareketlerle ayakta yaptıkları zikir. Bu zikir döne döne yapıldığı için
    devr ve deverân adını da alır. Zikr-i erre, zikr-i minşârî: Yesevîlikte hançereden
    testere sesi gibi bir ses çıkarılarak yapılan zikir. 229
    228 Râbıta konusunda geniş bilgi almak için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik, Ekin Y.
    229 Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 588-589
    • 85 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Bazıları, zikir denilince, özel bir tören ve bazı büyüklerin, hocaların yönettiği
    ve adına “hatim” veya “hatme” denilen halkalar içinde olacağı anlayışına
    sahiptir. Bunlara karşı çıkanlar, belki biraz abartılı bir yaklaşımla “bu
    âyin mi, ibâdet mi?” diye sormaktan kendilerini alamamakta; öte yandan
    tâğûtî güçler ve onların güdümündeki medya da, bu tür toplantıları, saçı
    sakalına karışmış, dansa benzeyen tuhaf gösterileri İslâm’ı ve müslümanları
    karalamak için saf zihinleri etkilemek ve onların beyinlerine kazımak kasdıyla
    bıkmadan gündemde tutup göz önüne getirmektedir.
    İbrahim Sarmış, şöyle der: “Şişlerin batırıldığı, karınların yarıldığı ve
    boyunların kesildiği zikir âyininde olsun, bir şef yönetiminde “illallah”, “Allah”,
    “Hû”, “yâ Hû” nâraları ve göbekten çıkarılan bıçkı sesleriyle yapılan
    zikir âyinlerinde ve kadın-erkek karışıp insanların nağmeler eşliğinde kendilerinden
    geçtiği âyinler, bir çeşit dansla geçen böyle saatlerin ilâhî tecelli
    saatler olduğunu söylemeleri, bir garâbettir. Her yıl, bir hafta süren semâ
    âyinlerinde atılan nâralar, çalınan müzik ve dans eden semâzenlerin yaptıkları
    da aynıdır. Söyler misiniz, Rasûlullah Rabbini böyle mi zikretti? Ondan
    sonra, ashâbı Allah’ı böyle mi zikretti? Sahâbîler Allah ve Rasûlünün
    öğrettiği gibi huşû ve teslimiyet içinde, sessiz ve müziksiz, havf ve recâ arasında,
    münferiden ve Rasûlullah’ın öğrettiği duâlarla Allah’ı andılar. O’na
    yalvardılar. Nimetini istediler ve azâbından O’na sığındılar.
    Tasavvufçular, zikir esnâsında müridin şeyhini zihninde canlandırmasını,
    “destûr yâ üstâz (üstâdım yardım et!)” diyerek zikre başlarken, ondan
    yardım istemeyi, tıpkı Rasûlullah’tan yardım istemek gibi olduğuna inanmasını
    şart koşarlar. Çünkü kendisini Allah Rasûlüne ulaştıracak şeyhidir.
    Kalbiyle ve lisanıyla şeyhinden izin isteyerek “destur ey şeyhim!” demesi
    yanında, tarikat mensupları ve ileri gelenlerinden de izin istemesi, yahut
    onlara râbıta yapması gerekir. Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması,
    önce sağa “lâ” ile başlayıp sola “illâ” ile dönmesi ve doğrulması gerekir.
    Sola doğru öne eğilerek “illâllah” demesi ile bu işi tamamlar. “Allah”,
    “Hû” gibi tek isimle zikrediyorsa, çenesini göğsüne vurması, koro halinde
    ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlayarak kalbinin
    derinliklerinden çıkarması icab eder. İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların
    zikir şeklidir.
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Allah için söyleyiniz, Rasûlullah Rabbini zikrederken böyle tepeden
    tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola
    mı sallanıyordu? Şüphesiz hayır. Çünkü o, Allah’ın peygamberidir ve Allah’ın
    huzurunda edeple nasıl ibâdet edileceğini bilir ve insanlara bildirir.
    Nasıl zikredeceğini Allah ona ve bize şöyle tarif etmiştir: “Rabbini içinden,
    yalvararak ve O’ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret.
    Gâfillerden olma.”230; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilmelisiniz
    ki haddi aşanları O sevmez.”231; “Onların (müşriklerin) Beytullah’ın
    yanında namazları (duâları) da el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka bir şey
    değildir.” 232
    Mevdûdi, ibâdetin özü ve anlamının itaat ve sadâkat olduğunu açıklar.
    233 İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, şu
    açıklamada bulunur: “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma
    ondan sonra cevap verin:
    Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri
    bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında
    ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git, şu şu işleri yap’ diyor, köle bulunduğu
    yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp
    elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışları düzelt’ diye
    tâlimât veriyor, ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde
    eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten kes!’ diye
    emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini
    tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini kes’ emrini
    yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet
    ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
    ne yapardınız, Allah bilir!
    Allah’ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete
    adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama
    kadar Allah bilir kaç kere Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine
    getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile
    namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar.
    230 7/A'râ, 205
    231 7/A'râf, 55
    232 8/Enfâl, 35; İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 214, 217
    233 Kur'an'da Dört Terim, s. 28-29
    • 87 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Çok acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğümüz
    zaman: ‘Ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar!’ dersiniz. Bu yanlış
    anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar.” 234
    Allah’ın kitabına karşı kör, sağır ve dilsiz olup, bazı güzel kelime ve
    isimleri, anlamını ve mesajını düşünmeden belli sayıda tekrarlamanın fazla
    bir önemi yoktur. Bu tavır, insanın vicdanını bastırması, cehâlet ve yozlaşmayı
    meşrû görüp yaptığı ile tatmin olması, esas zikir olan Kur’an’a karşı
    sorumluluğu ihmal etmesine sebep oluyorsa, o takdirde bu zikir anlayışının
    zararı vardır. Hemen tarikatların hepsinde, belirli aşamalardan geçen
    ve tarikatta kıdemli olanlara, zikir adıyla çok yanlış ifadeler de ders olarak
    verilmektedir. Anlamını bilmeden (biliyorsa daha kötü) tekrarladığı virdler
    içinde, belki de insanı şirke götürecek bâtıl sözler vardır.
    Meselâ “Lâ mevcûde illâllah” gibi. Bu sözün anlamı: “Allah’tan başka
    varlık yoktur” demektir. Bir başka deyişle, “tüm varlık Allah’tır” Yani,
    iyi-kötü yaratılmış ne varsa hepsinin -hâşâ- Allah olduğunu iddia etmek.
    Ne büyük hata ve sapıklık! Ne dehşetli bir cehâlet! Allah’ın yarattığını, Allah’ın
    kendisi yerine koymak. Çok korkunç bir gaflet, affedilmez bir suç! Ve
    sonra bunun adını zikir koymak! Öyleyse, dikkat edilmesi gereken nokta,
    anlamını bilmediğimiz kelimeleri durmadan tekrarlamak yerine; ondan
    daha önce, bilmemiz gereken Allah’ın isimlerini ve vasıflarını öğrenmek,
    Allah’ı kendi zikri olan Kur’an’dan tanımak ve Allah’ın gösterdiği dosdoğru
    yolda yürümektir.
    Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
    Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül
    anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara
    ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz.
    Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını
    yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise;
    kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının
    da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır. Günümüz muvahhid
    gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara aşırı eleştiri oklarını
    yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm mü’minleri doğrarken, nef-
    234 Mevdûdi'den naklen; Ebu'l Hasan Ali Nedvî, İslâm'ın Siyasî Yorumu, s. 77
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    sini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların yerine tam doğruyu kendi
    şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu tavır da, müslümanlararası
    kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü yıkarken, yerine mutlaka
    ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve insana sunmuştur. Soyut
    tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla Allah’ın rızâsına erişilmez.
    Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın zikirsiz bir hayatı
    tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla izah edilebilir. “İman
    edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin
    saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 235
    “...İlâhınız bir tek İlâhtır. O’na teslim olun! (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve
    mütevâzi insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman
    kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine
    rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 236
    “Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir
    sesle sabah ve akşam zikret. Gâfillerden olma!” 237
    Allah, zikreden, zikir okuyanlara yemin etmiştir. Bu yemin, Allah’ın
    verdiği şerefi ve bu konunun insan açısından Allah’ın râzı edecek önemine
    vurgu yapılmak için olsa gerektir. “Saf saf dizilmişlere; Toplayıp sürenlere;
    Zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.”238 Bu âyetlerde özellikleri
    sayılanların melekler olduğu söylenmiştir. Ayrıca, bunların gök cisimleri,
    ruhlar, kudsî cevherler, Kur’an âyetleri, âlimler ve gâziler olduğunu söyleyenler
    de vardır.
    Allah’ı zikretmekten yüz çevirenlere şeytan musallat olur. Şeytan ise
    insanın düşmanıdır. 239 Rabbimiz’in övdüğü insanlar, her durumda, çarşıda-
    pazarda, işinde-gücünde, alımda-satımda... Allah’ı zikretmekten, O’nu
    hatırlayıp O’nun hükümlerine bağlı kalmaktan geri durmayanlardır. “Öyle
    adamlar vardır ki (Allah’ı tesbih ederler), ne ticâret ne de alışveriş onları Allah’ı
    zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar,
    kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 240 İnsan her
    235 57/Hadîd, 16
    236 22/Hacc, 34-35
    237 7/A’râf, 205
    238 37/Sâffât, 3-4
    239 43/Zuhruf, 36
    240 24/Nûr, 37
    • 89 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak
    hiçbir sebep olamaz/olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve âfiyette Allah’ı
    zikrettiği ve şükrettiği gibi; musîbetler, âfet ve felâketler olduğunda da Allah’a
    sığınmak, O’nun yardımını istemek mecbûriyeti hisseden kimsedir.
    Zikir, içindeki hevâsına karşı zafer silâhı olduğu gibi, dış düşmanlara karşı
    da zikir, çok önemli bir silâhtır. O yüzden savaş anında, düşmanlarıyla çarpışırken
    de Allah’ı, hem de çok zikretmek emredilmiştir: “Ey iman edenler!
    (Savaşmak için) herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebât edin ve
    Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” 241
    Kamer sûresinde dört kez şu âyet tekrarlanır: “Biz Kur’an’ı zikir (öğüt,
    uyarı, hatırlama) için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” 242 Burada Yüce
    Allah’ın dört defa Kur’an’ın kolaylaştırmasının gerekçesini tekrarlaması
    gerçekten dikkat çekicidir. Bu durum bizi devamlı sûrette Allah’ın mesajını
    okuyup onu pratiğe geçirmenin mecburiyetini ortaya koyar. Yüce Rabbimiz
    iman edenlerden kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını ister. 243 Seyyid
    Kutub bu âyetin tefsirini yaparken Allah’ı zikretme olayını şöyle açıklar:
    “Allah’ı anmak demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi
    ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın
    adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği
    bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve
    durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci
    ile renklendirmektir.” 244
    Zikir; dille, bedenle ve kalple olmak üzere üç kısımda mütâlaa edilmiştir.
    Dilin zikri, Allah’ı güzel isim ve sıfatlarıyla yâd etmek, hamdetmek, tesbih
    edip yüceltmek, Kitabını okumak v eO’na duâ etmektir. Bedenin zikri
    de, her uzvu ne ile emr olunmuş ise onunla meşgul etmek ve yasaklardan
    alıkoymaktır.
    May.ih simni ibe üç çeşittir: Birincisi, Allah’ın varlığına delâlet eden
    delilleri düşünmek ve şüpheleri defederek sıfat ve esmâ-yı ilâhiyeyi tefekkür
    etmek. İkincisi, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları, va’d ve vaîdi ve
    241 8/Enfâl, 45
    242 54/Kalem, 17, 22, 32, 40
    243 33/Ahzâb, 41
    244 Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Dünya Yay. c. 8, s. 336
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    bunların delillerini düşünmek. Üçüncüsü ise enfüsî ve âfâkî tüm varlığı ve
    bunlardaki yaratılış sırlarını temâşâ ve tefekkür ile her zerrenin kudsî âleme
    ayna olduğunu görmektir. Zikrin bu makamının sonu yoktur. 245
    Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple doğrudan ya da dolaylı olarak
    ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi -müsbet ya da menfî- bir şekilde etkileyecektir.
    Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında şaşılacak derecede
    bir ilişki vardır. “Bu alâka sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin
    ruha birtakım etkileri olur. Meselâ sıradan bir örnek olmak üzere bir ekşi
    hayal etmekten diş kamaşır ve bir fâcia hayalinden baş ağrısı, harâret veya
    baygınlık meydana gelir ki bunlar ruhtan bedene inen eserlerdir. Aynı şekilde
    bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından nefiste kuvvetli bir
    meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserlerdir. Bu yüzden
    insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek
    kadar dil ile zikir yapıldığı zaman bu dille zikirden hayalde bir etki oluşur.
    Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar ruhtan dile, lisandan
    hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri
    diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son
    yoktur. 246
    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir.
    Zira zikir, gafletin zıddı demektir. Dolayısıyla gafleti gidermeyen
    zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah’ı zikir için farz kılınan namazı
    247 gafletle edâ edenler kınanılırken, 248 onu huşû içinde yerine getirenler
    methedilmiştir. 249 Yine aynı şekilde “Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah
    zikredilince kalpleri ürperir.”250 âyeti, zikrin âdeta gönlü titretecek derecede
    bir şuur içinde yapılması gerektiğine dikkat çekerken, Hz. Peygamber’e
    hitâben yapılan: “Rabbini, içinden yalvarıp yakararak, yüksek olmayan bir
    sesle sabah akşam zikret, gâfillerden olma” 251 uyarısı dakalbî hassâsiyetin
    nasıl olması gerektiğine açık bir şekilde delâlet etmektedir.
    245 Fahreddin Râzî, Mefâtihu'l Gayb 4/152-153; Elmalılı, Hak Dini , Eser Y.1/540-541
    246 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. 4/2362-2363
    247 20/Tâhâ, 14
    248 107/Mâûn, 4-5
    249 23/Mü'minûn, 1-2
    250 8/Enfâl, 2
    251 7/A'râf, 205
    • 91 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Zikir, Allah’ı tekrar e devamlı kendine merkez olarak alma ânıdır. Zikir,
    dünyayı Allah’ın hidâyetine/kılavuzluğuna göre biçimlendirmek için inancın
    ve ruhsal hayatın ifadesidir. Zikir, tefekkürden sonra gelen bir davranış
    tarzıdır. Arınma, önce tefekkür ve sonra da tezekkürle gerçekleşir. Tefekkür
    bir talep, çağrıştırmaktır. Zikir ise, zihinde çağrışımı yapılmış nesnenin
    bizzat içinde var olmaktır.
    Seyyid Kutub’un belirttiği gibi Allah’ı anma, hayatın dışında bir olay
    olarak algılanmamalıdır. Allah’ı zikir/anmak demek, O’nun emirleri doğrultusunda
    yaşamı düzenlemek demektir. Vahiyle bütünleştiğimiz oranda
    zikir eylemini gerçekleştirebiliriz. Zikrin bir de toplumsal boyutu vardır.
    Cemaat boyutu en fazla olan Cuma namazına Allah’ı zikretmeye koşmamız
    isteniyor.252 Dikkat edilirse Cuma konusundaki âyetlerde namaza çağrıldığı
    zaman Allah’ı anmaya koşulması, namazdan çıkıldıktan sonra yeryüzüne
    dağılındığında da Allah’ın çok anılması isteniyor. Bu da bize toplumsal hayatta
    Allah’ın belirleyiciliğinden uzaklaşılmaması, hayatımızda laik bir alan
    olmaması gerektiğini vurgular.
    Zikir, “ez-Zikr” diye nitelendirilen Kur’an’ı okumak, düşünmek, öğüt
    almak ve yaşamaktır. Salât etmek zikirdir. Kur’an’ın hükümlerini uygulamak
    zikirdir. Yapmakla Allah’ın rızâsını kazanacağımız her eylem zikirdir.
    Zikretmek, anlamanadan, kurukuruya bir şeyleri tekrar etmek, vird haline
    getirmek değil; aksine zikri anlamak ve anladığımızı pratiklerle göstermektir.
    253
    Allah’ın zikri ile kalplerin titremesi: Zikir, tam anlamıyla gerçekleştiği
    zaman kalpler onunla uyanır, titrer ve kendine gelir. “İman edenlerin
    Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla
    yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap
    verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri
    katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.”254 “Mü’minler,
    Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen kimselerdir.”255 Kalbin
    titremesi, duyarlılık göstergesidir. Allah’tan bahsedilmesine, kendisine Allah’ın
    hükmü hatırlatırlamsına rağmen yanlışı değiştirmeyen, ürpermeyen
    252 62/Cum'a, 9-10
    253 Resul Bozyel, Zikir Üzerine, Haksöz 8 (Kasım 91), s. 7
    254 57/Hadîd, 16
    255 8/Enfâl, 2
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    ve gidişatını düzeltmeyen, (gerçek) mü’min olma vasfını kaybeder. Böylesi
    bir duyarlılıktan uzak olarak yapılan zikirler gerçek zikir değildir. Sarhoş
    bir halde atılan “Allah” nâraları, ancak Allah’ın gazabını celbettirir.
    Zikirden Uzaklaşmak: Zikirden uzaklaşmak, kişinin özünden uzaklaşması
    demektir. Çünkü zikir; aklın, düşünce ve duyguların tertemiz bir
    şekilde faâliyette olması demektir. İnsanın doğru yolda yürüdüğünün işaretidir.
    Zikirden uzaklaşmak ise bâtıla geçişin ve çöküşün bir başlangıcıdır.
    Allah’ın kitabının zikir olduğunu hatırlarsak, Kur’an’dan uzaklaşmak
    demek; dalâlete/sapıklığa düşmek, İlâhî kitabın ışığından mahrum olmak,
    karanlıkta kalmak demektir. Rabbimiz, kitabına karşı ilgisiz kalan kimselerin
    kalplerinin katılaşmış olduğunu bildiriyor ve onlara “yazıklar olsun!”
    diyor: Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı kimse, Rabbinden gelen bir nur üzerinde
    değil midir? Kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar
    olsun! Bunlar apaçık bir sapıklık içindedir.” 256
    Allah’ın zikrinden uzaklaşanlar, şeytanın kardeşi olurlar. Şeytan da onları
    doğru yoldan uzaklaştırır. Bâtıllarla oyalar. Fakat, insanın bundan hiç
    haberi olmaz da kendini hidâyette zanneder: “Allah’ın zikrini kim umursamazsa,
    ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir
    arkadar olur. O şeytanlar onları doğru yoldan ayırırlar da onlar kendilerinin
    hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.” 257
    Kıyâmet günü Allah’ın zikrinden, yani kitabından uzaklaşmış olan kimse,
    feryad ederek şöyle der: “Ah ne olurdu peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
    Yazıklar olsun bana! Ne olurdu filanı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!
    Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.
    Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.
    Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkettiler.” 258 Sonuçta,
    Rabbin zikrinden uzaklaşmak, azâbı getirir: “Kim Rabbinin zikrinden
    yüz çevirirse, Allah onu çok ağır bir azâba sokar.”259; “Şeytan onları hükmü
    altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, hizbuşşeytandır
    256 39/Zümer, 22
    257 43/Zuhruf, 36-37
    258 25/Furkan, 27-30
    259 72/Cinn, 17
    • 93 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    (şeytanın taraftarlarıdır). İyi bilin ki hüsrana uğrayacak, kaybedecek olanlar,
    şeytanın taraftarlarıdır.” 260
    Zikir kelimesinin; düşünme, hatırlama, anma, öğüt ve uyarı gibi anlamlar
    taşıdığını Kur’an’dan yola çıkarak biliyoruz. Dolayısıyla zikrin gerçekleşmesi
    için bu anlamların bir bütünlük arzetmesi gerekir. Kitabın zikir
    olması ile kişinin zikretmesi arasında bir bağlantı vardır. Zikir, sadece dil
    ile bir “anış”tan ibâret değildir. Bir ismi tekrar tekra söylemek, tek başına
    bir zikir sayılmaz. Söylemenin ötesinde olması gereken şartlar vardır. Bunlar:
    Düşünmek, 261 öğüt almak,262 hatırlamak,263 Rabbin ismi (esmâü’l-hüsnâ’dan
    biri) olması, yani “Hû” kelimesi gibi aslında zamir olan birçok kişi
    için kullanılıp onların yerini tutan bir kelime olmamalıdır. 264
    Allah’ı çokça zikredilmesi istenen âyetlere265 dikkat edildiğinde, bizden
    istenen zikrin sayısal değerinden bahsedilmediği görülecektir. Yani, “şu
    isimleri şu kadar tekrarlayın” şeklinde bir emir yok. Zikrin sabah akşam
    çokça yapılması, her yerde ve her zaman Allah’ı zikretmenin istenmesi gösteriyor
    ki, dil ile çok çok tekrarlama yerine (ondan daha önemli olarak);
    hatırlama, düşünme, idrâk etme, ifade etme ve öğüt alma, hep zikir halidir.
    Bilinçsiz bir şekilde yapılan tekrardan öte, gerçek zikrin, düşünerek, ibret
    alarak şuurlu bir şekilde yapılan hareketler olduğu bilinmelidir. 266
    Muhammed el-Behiy, zikrin Kur’an’da öncelikli ve ağırlıklı olarak
    Kur’an anlamında kullanıldığını belirtir ve şöyle der: “Zikir, Kur’an’da çok
    yerde Allah’ın kitabı olan Kur’an anlamında kullanılmıştır. Zikir, daha sonra
    ‘tesbih’e, tesbihin yapıldığı ve zâhidlerin devam ettiği yere isim olarak
    verilmişse de, bu isimlendiriş, tesbihte aslolanın Kur’an ve âyetleri olmasından
    ileri gelmektedir. Allah’ı zikir, O’nu sürekli biçimde hatırında tutmak,
    O’ndan gâfil olmamak, O’nu anmaktır. Allah’a anmak; mü’min insanı Allah’ın
    yüceliği, azameti ve korkusu karşısında şuurlandırarak açık bir anlayış
    kazandıran bilinçli bir işlemdir.
    260 58/Mücâdele, 19
    261 3/Âl-i İmrân, 191
    262 37/Sâffât, 13; 7/A'râf, 3
    263 5/Mâide, 110
    264 76/İnsan, 25-26; 73/Müzzemmil, 8
    265 3/Âl-i İmrân, 41; 33/Ahzâb, 41-42; 62/Cum'a, 10
    266 Zikir, Kur'an Okulu, Heyet, Hanif Y. sayı 14
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    Bu aklî davranışın insan hayatındaki eseri; doğruluk, Allah yoluna
    uyma, kendisine ve başkasına kötülük veren şeyden kaçınma şeklinde belirir.
    Mü’min kişi, her şeyden önce insandır. Bu yüzden kendisinde yanılma
    ve unutma olabilir. Allah yoluna uymasına engel olan hatalı durumları görülebilir.
    Yanılır, unutur veya hata ederse; Allah’ı anması, bütün bu durumlardan
    önceki güvenle yürüdüğü doğru çizgiye dönmesi gerekir. Kur’an, bu
    konuda mü’minlere şöyle sesleniyor: “O takvâ sahipleri, bir kötülük yaptıklarında,
    ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikrederler. O’nu hatırlayıp
    günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfâr ederler...” 267 Özetle, Allah’ı
    zikir, olumlu davranışa iten aklî ve ruhî bir işlemdir. Zikir (Kur’an), sözden
    önce anlamdır. Sembolik bir tablodan öte bir değer ve fonksiyon taşır.” 268
    Yusuf Kerimoğlu, zikir kavramını açıklarken, zikrin İslâmî hükümleri
    bilmek ve ahkâmı edâ etmek olarak ifade eder ve şöyle der: Bir mükellef, sahih
    bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel
    işleyemez. Müslümanlar, zikir ibâdetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler.
    Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı
    ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları “dudak servisi” ile
    tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur’ân-ı Kerim’de zikir ehli, şeriatı bilen
    ve ahkâmını hakkı ile edâ eden kimseleri ifade için kullanılmıştır: “Bilmiyorsanız
    zikir ehlinden sorunuz.” 269 âyet-i kerimesindeki incelik budur. 270
    Zikir, insanı Allah’a yaklaştırır. O’nu çok zikreden O’na daha çok yaklaşacaktır.
    Allah’ın zikrini dilinden düşürmeyen, kalbinden eksiltmeyen, aklından
    çıkarmaya kişi ile Allah araksındaki uzaklık, soğukluk kalkar. Allah’a
    karşı insanda bir ünsiyet, samimiyet ve muhabbet oluşur. Allah’ı zikreden
    kişi, Allah ile beraberdir. O’nun yasakladığı, rızâ göstermediği bir durumla
    karşılaşınca zikirullah sâyesinde ona yaklaşmaz. Allah’ın her şeyi her an
    görüp işittiğini, bildiğini insanın devamlı aklından çıkarmaması, zikirdir,
    zikrin ta kendisidir. Bunun bir diğer adı takvâ ve ihsandır. Bu anlamıyla
    zikirden başka hiçbir şey, insanda Allah kontrolünü, murâkabeyi sağlayamaz.
    Mü’min, karşılaştığı sıkıntılar ve musîbetler ânında Allah’a yönelir,
    O’na sığınır, O’na tevekkül eder. Bu vasıflar, Allah’ı iyi tanıyan, O’nunla beraber
    olan, O’nu zikreden kişilerde yer alır. Son zamanlarda yapılan araş-
    267 3/Âl-i İmrân, 135
    268 Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 30, 189
    269 16/Nahl, 43
    270 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 345
    • 95 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tırmalarda Allah Teâlâ’yı zikretmek sûretiyle yeni yeni beyin hücrelerinin
    faâliyete geçtiği, beyinde yeni galerilerin açıldığı, böylece insan için yeni
    açılımlar meydana geldiği, zikrin bu yolda yeni sıçramalar yaptırdığı ortaya
    çıkmıştır. Zaten “zikir ehli” olan Kur’an vârisleri olan âlimlerin olaylara
    yaklaşımında bu husus açıkça görülmektedir.
    Müslümanların ayrılmaz vasıfları olan cihad ve zikir, görünüşte birbirlerine
    hiç benzemeyen vasıf ve amel gibidir. Fakat iyice araştırıldığında,
    birbirlerine çok yakın, birbirlerini tamamlayan, netice itibarıyla aynı noktada
    birleşen iki amel olduğu görülecektir. İnsanın kendi nefsi ve şeytanla
    olan cihadında zikir, bu cihadın ta kendisidir. İnsan, nefsinin ve şeytanın
    kötülüklerinden ancak Allah’ı zikretmek/hatırlamak sûretiyle kurtulabilmektedir.
    Ve insanın düşmanlarla yaptığı cihadında en büyük desteği zikir
    sağlamaktadır. Allah’ın zikriyle bütünleşmiş bir bünye, bâtılı düşman ilan
    etmiş, bâtılla cepheleşmiş ve onun asla uyuşmaz hale gelmiştir.
    Müslümanlar olarak, zikirle emrolunduğumuz gibi, cihadla da emrolunduk.
    Hak adına, Allah’ın askeri olarak bâtıla karşı savaşmak müslüman
    olmanın gereğidir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut
    (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın evliyâsına/
    dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 271
    Müslüman, bâtılın temsilcilerine karşı yürüteceği bu cihad ve savaşı, “îlâ-yı
    kelimetullah” (Allah’ın adının yücelmesi) için yapmak zorundadır. Cihadı
    yerine getirdikçe Allah Teâlâ’nın ismi yücelmekte, Allah’ı zikretmiş olmakta,
    cihada yönelmektedir. Müslümanların sahip olmakla emrolundukları
    cihad ve zikir vasıflarını bu noktada birbirlerinden ayırmak mümkün değildir.
    272
    Zikrin Psikolojik Faydaları
    Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin O’nun
    koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu verir; bağış umudu güçlenir,
    içinde gönül rahatlığı oluşur, üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler,
    ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”273; “Allah’ı çok zikredin;
    umulur ki bu sâyede kurtulursunuz.” 274
    271 4/Nisâ, 76
    272 Mehmed Göktaş, Cihad-Zikir Ayrılmazlığı, s. 71-73
    273 13/Ra'd, 28
    274 62/Cum'a, 10
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet
    yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa,
    melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur,
    feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 275
    İnsanın huzur ve sükûna erebilmesi için, mutlaka vücudun kontrol mekanizması
    durumunda olan kalbin mutmain olabilmesiyle mümkündür.
    Bunun içindir ki, karaktersiz, kişiliksiz, renksiz kişiler, ya da iki yüzlü, iki
    kişilikli, çifte standartlı olan yahûdiler, Allah’ı yeterince zikretmez, gerektiğinden
    çok az zikrederler.276 Allah’ı zikretmeyen kâfir veya gâfiller, dünyada
    da ıstırap ve stresden, bunalım ve şikâyetlerden kurtulamaz, huzûr-ı kalp
    denilen saâdeti yakalayamaz. Ve esas mutluluğun âhirette olduğunu bilen
    ve unutmayanlar için, bu istekleri de zikir sâyesinde olacaktır: “... Allah’ı
    çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar için Alla bir mağfiret ve büyük bir
    mükâfat hazırlamıştır.”277 Şeytanın vesvese ve tuzaklarına, haramları güzel
    gösterip mü’mine Allah’ı ve kendisinin müslümanlığını unutturmasına karşı
    en etkili silâh; kişinin diliyle, kafasıyla, gönlüyle ve her organı aracılığıyla
    yaptığı eylemleriyle zikretmektir.
    Allah’ın zikri, kulunu kendine yaklaştırır, onu gözetimine alır, nimet ve
    rızâsıyla doları, kendini güven ve huzur duyguları kaplar. Zikir, kesinlikle
    ruhu canlandırır. Allah’ın rızâsı ve bağışı yolunda umudunu güçlendirir,
    rahatlama ve mutluluk duyguları verir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Allah’ı zikredenle
    zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.” 278 Zikir, stres ve kaygıya sebep
    olan anlayış ve psikolojiyi giderir. Kalp, âdeta Allah’ı zikretmek için yaratılmıştır.
    Zikir, kalbin kasvetini, katılık ve karanlığını giderir; Gam ve kederi,
    hüzün ve tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır. Allah’ı zikreden
    insan, nimetlerin farkına varıp şükreden insandır, zikir ve şükrü yüzünden
    anlaşılan, devamlı tebessüm içinde olan kimsedir.
    Kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olabileceğini bildiren Ra’d
    sûresi 28. âyetini açıklarken, Bayraktar Bayraklı şunları söyler: “Âyette yer
    alan “zikir” kavramı, Allah’ı anmak ve düşünmek mânâlarını ifade etmektedir.
    İnsanın Allah’ı düşünmek üzere yoğunlaşması, kalpte bazı değişim-
    275 Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
    276 4/Nisâ, 142
    277 33/Ahzâb, 35
    278 Buhârî, Deavât 67
    • 97 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    leri meydana getirmektedir. Bu değişimlerin en önemlisi, en dirini ve en
    kalitelisi, tatmin denen doyum merhalesini yakalamasıdır. “Kalp”, gelişme
    ve değişme süreci içinde daima yeni merhalelere geçer ve geçmeye de âşıktır.
    Doyuma ulaşmadan, onu daha aşağı bir seviyede tutmak ve onu orada
    hapsetmek, ona yapılacak en büyük zulümdür. Mânâsı değişim olan “kalp”,
    daima daha şerefli merhalelere uzanarak huzurunu bulacaktır. Madde âleminde
    duyulacak olan lezzet ve doyumun ötesinde daha kaliteli lezzet ve
    doyumların olduğunu kalp bilir ve daima onlara sevdâlı olduğunu insana
    hissettirir. Kalp ile akıl, beraberce ilâhî bilgi ve ilâhî nur sâyesinde bu merhaleleri
    aşmak isterler. Bu merhalelerin en sonu, Allah’ı düşünerek varılan
    doyum noktasıdır. Kalp o noktada bir karara ulaşır. Bütün değişimlerden
    geçerek değişmeyene ulaşma merhalesi dediğimiz bu mertebe, mutluluğun
    en son noktası olmaktadır.” 279
    Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları
    suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibâdettir. Zikir kul için uyanıklılıktır,
    şuurdur, bilinçli olmaktır. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir,
    takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir
    ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir.
    Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez
    dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları
    giderir, endişeleri umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz
    gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine Allah’ı bilme,
    takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini
    verir.
    İnsan, zikir sâyesinde, iç dünyasında oluşan huzur, sükûnet, doygunluk,
    tatmin ve ilâhî aydınlığın yardımıyla, hayatın geçici ve iğreti çemberini
    yarıp zorlukları aşarak, geldiği yer olan baba vatanı Cennet’e geldiği gibi saf
    ve temiz bir şekilde geri dönme imkânını elde eder. Zikirle insan ayrı bir
    güç ve olgunluk kazanır. Allah’ın da insanı zikretmesi, ancak kişinin gereği
    gibi Allah’ı zikretmesiyle mümkün olacaktır.280
    279 Bayraktar Bayraklı, Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, s. 126
    280 2/Bakara, 152
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, Allah’ı zikretmez, unutursa; Allah da onları terkeder, hidâyet ve
    rahmetini keser; yani mecâzi anlamda Allah da onları unutur: “Onlar Allah’ı
    unuttular, Allah da onları unuttu!” 281
    Zikir çeşitlerinin en üstünü, Kur’an okumaktır. Bu yüzden, kalbin temizlenmesinde,
    psikolojik problemlerinin çözümünde ve ruhun şifa bulmasında
    büyük yeri vardır. “Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan
    şeyler indiriyoruz. Zâlimlerin ise ancak hüsrânını/ziyanını artırır.” 282
    “Ey insanlar! SizeRabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifâ, mü’minler
    için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” 283; “... De ki: ‘O, iman edenler için hidâyet/
    doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince,
    onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır...” 284
    Günahların bağışlanması, Cehennemden kurtulmak, Cennete girmeyi
    başarmak için Kur’an okumanın faziletini ortaya koyan hadisler, günahkârlık
    duygusundan doğan nefisteki stresten kurtulmak için, Kur’an’ın çok
    önemli bir ilaç olduğunu gösteriyor. Kur’an, yalnızca günahkârlık hissinden
    dolayı insanın içinde oluşan gerginliğin değil; aklî ve psikolojik bunalımlar
    ve ruhî rahatsızlık durumlarının hepsi için bir ilaçtır. Kur’an, kalplerde
    olanın, gönüllerdeki şüphe ve aşırılıkların şifasıdır. Onda hakkın bâtılı nasıl
    giderdiğinin, eşyayı olduğu gibi görmeyi sağlayan bilgi, düşünce ve kavramayı
    bozan şüphe hastalıklarını nasıl yok ettiğinin açıklaması vardır. Onda
    hikmet, korkutma, özendirme ve kalbin iyi olmasını sağlayacak ibret alınması
    gerekli şeyleri hikâye etme yollarıyla güzel öğüt verme vardır. Kalbi
    kendisine yararlı şeylere teşvik eder, zararlı olacak şeylerden uzaklaştırır.
    Kalp, daha önce yanlışın bağımlısı, doğrunun düşmanı olsa bile, böylece
    doğruyu sever, yanlıştan nefret eder.
    Kur’an, bozuk irâdenin nedeni olan hastalıkları giderir. Kalp düzelince,
    irâde de düzelir, yaratıldığı hale, fıtrata döner. Ayrıca beden de normal
    haline kavuşur. Vücudun, gelişim ve güçlenmesi gibi kalp de, temizleyici ve
    güçlendirici olmaları sebebiyle iman ve Kur’an’la beslenir. Kalbin gelişmesi,
    bedenin gelişmesi gibidir.
    281 9/Tevbe, 67
    282 17/İsrâ, 82
    283 10/Yûnus, 57
    284 41/Fussılet, 44
    • 99 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Müslüman, Allah’ın zikrine devam ettiği zaman, kendisinin Allah’a
    yakın, O’nun himayesi ve gözetiminde olduğunu hisseder; bu durum da,
    içinde metânet ve güce bağlı bir şuur ile güven, dinginlik ve mutluluk duymasına
    neden olur. Allah’ın zikri, insanın gönlünde güven ve tatmin hissi
    uyandırdığı için, hayatın sıkıntı, zahmet ve tehlikelerinin önünde zayıflık
    ve âcizlik duyulduğu ve hiçbir güvence ve yardımcı bulunamadığı zamanda,
    insanın hissettiği stresin ilacı olmaktadır. “Kim Benim zikrimden (Beni
    zikretmekten) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır (onun
    dar bir geçimi, geçim sıkıntısı vardır).” 285
    Başta namaz olmak üzere bütün ibâdetler, zikirdir veya zikre yardımcı
    birer unsurdurlar. Namaz kılan kişi, namazda, her biri birer zikir olan
    tekbir getirmekte, Kur’an okumakta, tesbih etmekte, Allah’a hamd ü senâ
    etmektedir. “... Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl.” 286
    Zikretmeyenler, ya da zikirden yüz çevirenler ebedî açlığa, doyumsuzluğa,
    mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve yalnızlığa mahkûmdurlar. Kur’an;
    bedenin, kalbin ve toplumun mutluluğunu şu veciz ifadeyle ortaya sermektedir:
    “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur (doyar).” 287
    “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için
    kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 288
    - 9. Âyet -
    ذْهُ وَكِيلا · قِِ وَاْلَغْرِبِ لا إِلََ إِلا هُوَ فَا تَّ خِ
    ¿ رَبُّ اْلَ شْ
    “Doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse
    O’nu vekil tut!” (Âyet 9)
    Ey Muhammed! Mahlûkatın işlerini idare eden ve yaratan yalnızca Allah’tır.
    O, yeryüzünün doğularının, batılarının ve ikisi arasında bulunan-
    285 20/Tâhâ, 124
    286 20/Tâhâ, 14
    287 13/Ra’d, 28
    288 57/Hadîd, 16
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    ların sahibidir. O’ndan başka ibadete layık ne bir ilah vardır, ne de bir rab.
    Bu yüzden sadece O’na güven ve işlerini sadece O’na bırak. Meşru olan
    tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na sığın, O’ndan yardım iste. O’nun
    istediği ve razı olduğu şekilde ibadet et!
    Mevdûdi diyor ki: “Vekil” kendisine güvenerek kendi işlerimizi ona havale
    ettiğimiz şahıstır. Bizim dilimizde de hemen hemen aynı manada kullanılmaktadır.
    Mahkemedeki işlerimizi bu vekilin yürütebileceğine inanır
    ve işlerimizi ona havale ederiz. Bizim bir şeyler yapmamıza hacet yoktur. O
    halde bu ayetin anlamı şöyledir: “Senin bu dine çağrıda bulunmana karşılık
    muhaliflerin veryansın ediyorlar ve sana her türlü zorluğu çıkarmaktalar.
    Ama sen bunun için kaygılanma. Sen işini doğunun ve batının Rabbi ve
    bütün kainatın sahibine havale et ve O’nun seni savunacağından ve muhaliflerine
    karşı bütün işlerini düzelteceğinden emin ol.”289
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu nedenle açıklama yapılarak
    buyruluyor ki, o senin Rabbin bütün doğu ve batının Rabbidir Âlemlerin
    Rabbidir. Âlemde gerek parlayan gerek sönen her şeyin her hususta
    Rabbi, yöneticisi, terbiye edicisi, maliki odur. Parlatan o, söndüren de odur.
    Herkes gerek bilsin gerek bilmesin bütün âlem onun ilâhlığı altındadır.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Tam bir sevgiyle sevilip, gönül verilecek ve ibadet
    edilecek, emrine boyun eğilecek ondan başka ilâh yoktur. İbadet edilecek
    varlık ancak odur. Akılların kavrayabildiği ve kavrayamadığı bütün emellere
    arzulara hakim olan ancak odur. Başkasından ummak boşunadır. Rablik
    de onun, ilâhlık da onundur. Onun için, ancak onu vekil tut, bütün işlerini
    onun görmesini iste. Şuurlu dileklerin hepsinde onun emir ve hükmü doğrultusunda
    yürü, ona dayan. Ne senin kendinin ne de başkalarının arzusuna
    göre yürüme. Onun her hususta irade ve gücü geçerlidir. Oysa onun
    hükmüne uymayan her düşünce ve emel batıl ve geçersizdir. O senin bütün
    işlerini iyileştirmeye ve düzeltmeye, sana düşmanlık edecek olanların hakkından
    gelmeye yeter.
    İnsanların en önemli işleri asıl olarak sadece iki durumla sınırlandırılmıştır.
    Birisi Allah ile olan muamelelerin nasıl olacağı, birisi de yaratıklarla
    olan muamelelerin nasıl olacağıdır. Birinci kısım daha önemli olduğu için
    289 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/458-459.
    • 101 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    sûrenin başından buraya kadar onunla ilgili esaslar açıklandıktan sonra,
    ikinci kısım için de buyruluyor ki;”290
    “Doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse
    O’nu vekil tut!” (Âyet 9)
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden
    türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna hükmetmek,
    onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak,
    birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak tevhid, mutlak
    anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve
    benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı
    zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri,
    yardımcısı, ortağı, babası, oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu
    birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis
    etmektir.
    Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
    bütün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek Yaratıcı,
    tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’ aynı zamanda
    âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara gönderilen İlâhî dinin
    adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü
    bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden
    uydurdukları bütün dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy
    yoluyla gönderdiği hak dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı
    zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a
    mahsus kılmaktır.
    Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün
    ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları, mutlak
    kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda yürümeleri,
    O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline, yani şehâdet
    getirip mü’min olanlara; Allah’ı tevhid edip birleyen anlamında muvahhid
    denilir. Muvahhidler, tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelirler ve bu bilince
    göre hayatlarını sürdürürler.
    290 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/400-401.
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    Tevhid ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
    O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici,
    O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır. İşte
    bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.
    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini, Tevhid
    Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak söylerse
    mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten sonra İslâm’a
    ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur. Mü’min, bunları
    söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini
    ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer mü’minlerle bir antlaşmadır, söz
    vermedir tevhid.
    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün kalbiyle
    Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle ilân eder
    ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm
    cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh yoktur), sonra da “illâ
    Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı
    yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları,
    ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden
    silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani
    reddetme, sonra da tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından
    son derece önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en
    önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten
    sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır;
    yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk yapma bilincidir.
    Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur.
    Hz.Muhammed (s.a.s.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
    şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata
    (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete (İslâm’a) katılmadır,
    hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın bütün yükümlülükleri,
    bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş
    muvahhidler tarafından hakkıyla yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en
    öncelikli faaliyeti ve meselesi, Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi
    özgür irâdesi elinde bulunan insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile
    bir seçim yapacaktır. Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının
    sonucuna da katlanacaktır.
    • 103 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in Allah’ın
    rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı da yalnızca
    “O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek değildir elbette.
    O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla gönderilenleri, O’nun
    tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu da kabul etmek demektir.
    Tevhid, aynı zamanda O’nun anlatıp uygulayarak gösterdiği yaşama
    biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline
    getirmek anlamına da gelmektedir. O’nu tek önder ve rehber kabul edip
    O’nun izinden gitmeye çalışmak demektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından
    istediklerini rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i
    Tevhidi bilinçli şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor
    ve o hükümleri hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa,
    her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.
    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri girenler,
    içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir kulluk şartını
    kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş demektir.
    İlâh Ne Demektir?
    İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını
    ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir.
    Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak
    koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen,
    alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği “elihe” fiili;
    yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek, alışmak gibi anlamlara
    gelmektedir.
    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her
    şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır.
    Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün ma’budların ortak
    adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî ıstılahta
    ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun
    eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık
    demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki
    böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan
    yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü
    yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden
    üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı
    bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
    kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına,
    yarattığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan
    sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
    ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde,
    bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı
    gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese
    bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır. İşte o
    “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım
    insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün
    ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan
    hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar.
    Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden
    üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için
    Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı
    edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”291 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
    var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına
    göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde,
    bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre
    devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Birçok ülkede
    tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz
    üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman ga-
    291 25/ Furkan, 43
    • 105 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    zabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok
    yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler.
    Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve
    o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar. Tarihte, Tevhid Dininden
    uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir.
    Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır.
    Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla
    bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp,
    sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o
    heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi
    yapar kendi tapar.”
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır.
    Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir.
    Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir.
    Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey
    O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca
    O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun
    dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının
    ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama “Allah”
    birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah,
    hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet),
    hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir. Kur’an’da
    ‘ilâh’ kavramı, daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun
    bâtıl olsun, insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek
    ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi
    düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın yaratma, öldürme,
    diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme,
    hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa,
    onlar “ilâh” haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişiyi,
    bir kurumu veya bir başka şeyi, “tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh
    saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey, onu o şekilde kabul eden kişiye göre;
    üstündür (müteâldir), en çok sevilendir, emirlerine ve hükümlerine mutlak
    uyulacak kişidir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    Günümüzde bu tür ilâh anlayışını çokça görmek mümkündür. Üzülerek
    söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar
    hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün
    nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini, kahramanları, devlet
    örgütlerini, uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedir. Bu sahte
    tanrılar için “bunların gücü çok büyüktür, bunlara asla karşı gelinemez”
    diye inanılmaktadır. Gazetelerin sayfalarında görülen “futbol ilâhı”, “müziğin
    ilâhı”, “sanat tanrısı”, “seks tanrıçası”, “ey falanca şarkıcı sana kul olayım”,
    “ey sevgili sana tapıyorum” gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh inancının
    görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran sözler de
    bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik veya film yıldızını
    kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına
    sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu bâtıl fikir, onu
    sapık ilâh fikrine sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan
    bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler
    ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi
    zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir.
    İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar,
    dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler.
    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları
    en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki inançları,
    onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için
    indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine
    kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin
    göstergesidir.
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu Adiyy
    bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete
    geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlullah
    (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada
    söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım,
    onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine
    Ekrem Rasûl şöyle buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet
    etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da
    din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp
    • 107 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    rab haline getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu.292
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya
    kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne
    karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”293 Diyelim ki,
    herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm var. Buna
    karşın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya
    başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan
    Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır veya peşinden giderse;
    işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş
    demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
    haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler
    veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz ekonomi olmaz”
    diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor.
    Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak
    zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur,
    zamana daha uygundur, biz onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını
    ilâh kabul etmektir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye Allah’tan
    fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya Allah’ın dışında herhangi
    bir şeye veya insana tapınırsa, ya da Allah’ın hükmüne aykırı olarak
    başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh
    haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar.
    ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya falanca adamın
    ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen veya diliyle demese de böyle inanan
    kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.
    292 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292
    293 33/Ahzâb, 36
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah
    Muhammedü’r Rasûlullah (Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed
    Allah’ın elçisidir).”294
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiçbir ilâh
    yoktur.”295 “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki
    onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha
    büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azâbı görecekleri
    zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür
    gibi bir bilselerdi.”296
    İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız
    için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız
    hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında kendinden üstün
    bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar.
    İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse,
    başka ilâhlara tapmış olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de
    öncelikle ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın tek ilâh olduğu
    üzerinde durulur. Câhiliye döneminde, gerek Mekke müşrikleri, gerekse
    yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını
    başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan ve iftira olan şirke
    düşmüşlerdi.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan,
    nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk
    belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını
    da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık
    taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte
    en çok görülen şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene
    ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi?
    Zira tâğûta küfredip inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun
    önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki
    şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”297; “Kim tâğûta küfredip onu
    294 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295-299
    295 28/Kasas, 88
    296 2/Bakara, 165
    297 4/Nisâ, 60
    • 109 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    inkâr ederek Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan
    sapasağlam kulpa yapışmış olur.”298
    Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini
    bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere;
    Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
    299; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye
    (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber gönderdik.”300
    Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer. “Allah” lafzı
    ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki tevhid kelimesi/
    cümlesi Kur’an’da iki yerde301 geçer. Aynı anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû”
    şeklinde 30 yerde tekrarlanır. “İman” kelimesi, değişik kullanımlarla toplam
    878, onun zıddı olan “küfür” sözcüğü 525 yerde, tevhidin zıddı olan
    “şirk” de 168 defa zikredilir. Sadece bu kelimelerin geçtiği, direkt olarak
    tevhidi anlatan âyetlerin sayısının toplam 4447 olduğunu değerlendirdiğimizde,
    Kur’an’ın her üç âyetinden ikisinin tevhidden bahsettiğini görmüş
    oluruz. Bunun yanında, farklı ifadelerle tevhidin anlatıldığı âyetleri de
    göz önünde bulundurduğumuzda, Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna
    inanmaya ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı
    esasına dayandığını görürüz.
    Tevhid, yaratılıştan bile öncedir.302 “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm
    dininin temel rüknü olduğuna göre Tevhid olmadan İslâm dininden de
    bahsetmek mümkün olmaz. Bu yüzden Tevhidin ilk olarak açıklanması,
    tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz
    her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
    303 Aslında Kur’ân-ı Kerim Tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın
    mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Tevhid akîdesinin, küçük bir
    şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalp-
    298 2/Bakara, 256
    299 21/Enbiyâ, 25
    300 16/Nahl, 36
    301 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
    302 7/A’râf, 173
    303 21/Enbiyâ, 25
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    te hakiki imandan bahsetmek mümkün değildir. Gerçek bir iman için de
    Allah’a imandan önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir.304
    Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, Tevhid akîdesinin net olarak,
    saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve buna bağlı olarak
    insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına
    hükmetmesi de diyebiliriz. İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları
    reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak
    diğer bütün iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
    O halde bize düşen, Tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden
    ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından kurtulabilir
    ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz. Kur’an Allah
    Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir.
    Bu âyetlerde özellikle Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak
    Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin
    asıl mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman
    etmesidir.
    Ne Yapmalı?
    Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en çok
    önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız.
    “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla bağlantılı gündeme
    getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na
    uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
    - 10. Âyet -
    عَلَ مَا يقُوُلونَ وَا جْ هُرْهُْ جَ هْرًا ج�َ يِلا ³ وَاصْبِ ْ
    “Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (10. âyet)
    304 2/Bakara, 256
    • 111 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah dışındaki her şeyle ilişkiyi kesme anlamına gelen “tebettül”
    ün gereği vurgulandıktan sonra zaten gerçekte Allah dışında hiçbir
    şeyin var olmadığı, isteyenin O’na yönelebileceği vurgulanıyor. Okuyoruz:
    “O doğunun da, batının da Rabbidir, O’ndan başka ilah yoktur. O halde tek
    dayanağın O olsun.”
    O bütün yönlerin Rabbidir. O doğunun da, batının da Rabbidir. O kendisinden
    başka ilah olmayan “tek” ve “bir”dir. Her şeyden soyutlanıp sırf
    O’na bağlânmak, aslında şu evrendeki tek gerçeğe bağlanmaktır. O’na dayanmak,
    aslında şu evrendeki tek güce dayanmaktır. Tek olan Allah’a dayanmak,
    O’nun birliğine, doğuyu ve batıyı, başka bir deyimle tüm evreni
    kapsayan egemenliğine inanmanın dolaysız ürünü ve sonucudur. .
    “Kalk” komutu ile bu ağır yükü sırtlanmaya çağrılan Peygamberimizin
    her şeyden önce tüm varlığı ile Allah’a yönelmeye, diğer her şeyi bir yana
    bırakarak sırf O’na dayanmaya ihtiyacı vardır. Çünkü ağır bir yük altında
    çıkacağı uzun yolculuğu sırasında gerekli gücü ve azığı bu kaynaktan alacaktır.
    305
    “Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”
    Ey Muhammed! O yalanlayıcı beyinsizlerin senin hakkında uydurdukları
    “sihirbaz, kâhin, şair, mecnun, deli” gibi sözlerle verdikleri eziyetlere
    sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır. Onlardan şimdilik
    uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara karşılık verme. Rabbin bu konuda
    sana ve iman edenlere yardım edecek ve onlara galip geleceksiniz.
    Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan asla taviz vermeyin.
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Müfessirler şöyle der: “Ayette geçen
    “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama olmadan, sövme ve
    eziyet olmadan uzaklaşmadır. Bu savaş emri verilmeden önce idi. Nitekim
    Yüce Allah mealen şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında konuşmaya
    dalanları gördüğünde, onlardan uzak ol.”306 Daha sonra Rasulullah’a kâfirlerle
    harb ve öldürme emri verilmiştir.
    305 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
    306 6/En’âm, 68
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    Bundaki hikmet şudur: Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin
    ibadet ederek güçlüklere alışmaları emredildi ki, bu ruhi eğitimle
    kendilerini düşmanlarla mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık
    ve taşkınlığa karşı durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek
    ve sadece dil ile davet etmekle yetinmek gerekir...”307
    Mevdûdi diyor ki: “Buradaki “Onlardan ayrıl”dan kasıt, “onlara tebliğ
    yapmayı bırak” demek değil. Yalnız, onlar beyhude şeyler söylediklerinde
    onları muhatap alma denilmek istenmektedir. Onların terbiyesizliklerine
    cevap vermeyin ve bunlara karşı kızmayın, öfkelenmeyin.
    Yani senin tavrın tıpkı serseri birisinin şerefli bir kimseye hoş olmayan
    laflar söylemesine karşılık o kimsenin onu hiç muhâtap almaması ve aldırış
    etmemesi gibi olmalıdır. Burada Rasûlullah’ın tavrı zaten böyle değildi de
    Allah O’na böyle olmasını öğütlemişti gibi bir anlayışa gidilmemeli. Aslında
    Allah Rasûlü’nün tavrı zaten böyleydi. Ama Kur’an-ı Kerim’deki bu
    irşaddan maksat kâfirlere, eğer Allah Rasûlü onların bu hareketlerine cevap
    vermiyorsa bunun O’nun zayıflığı dolayısıyla olmadığını bildirmektir. Rasul
    şerefli bir kimsedir ve Allah’ın tâlimâtı gereğince onların bu gibi terbiyesiz
    tavırlarına bir karşılık vermemektedir.”308
    “Onu vekil tut ve başkalarının diyeceklerine sabret ve onları bir hecr-i
    cemil ile terket, şimdilik hallerine bırak.”
    Hecr-i Cemîl: Kalben ve fikren onlardan uzak durup yaptıkları işlerde
    onlara uymamakla beraber kötülüklerine karşılık vermeye kalkışmayıp
    hoşgörü, idare ve güzel ahlâk ile güzel bir muhalefet yapmaktır. Bunun
    benzeri, “Onun için sen kendilerine aldırma, onlara öğüt ver.” 309; “Ve cahillerden
    yüz çevir.” 310; “Onlardan yüz çevir.” 311 ve “Bizden yana her bakımdan
    selamette olunuz. Biz cahillik edenleri aramayız.” 312 âyetleridir. Râzi der ki:
    Bir kısım tefsirciler bu âyetin “savaş” emrinden önce inip sonra savaş emri
    ile hükmünün kaldırıldığı görüşünü benimsemişlerdir. Diğer bazı âlimler
    ise, bunun kabul edilmeye daha çok vesile olan şeyler hususunda Allah’ın
    307 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/105.
    308 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
    309 4/Nisâ, 63
    310 7/A'râf, 199
    311 6/En'âm, 68
    312 28/Kasas, 55
    • 113 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    iznine tutunmak olduğunu ve bu gibi hususların hükmünün kaldırılamayacağını
    söylemişlerdir ki, en sahih olan da budur”313
    Sûrenin başlangıç bölümünün Peygamberimize peygamberlik görevi
    yerildiği ilk günlerde indiğini ileri süren birinci rivayetin doğru olması durumunda
    surenin bu bölümünün çağrı kampanyasının açığa vurulduğu,
    yalanlayıcıların ve dil uzatanların ortaya çıkarak Peygamberimize ve müminlere
    eziyet yönelttikleri sonraki yıllarda indiği kabul edilmelidir. Buna
    karşılık eğer ikinci rivayetin doğru olduğu varsayımından hareket edilirse
    surenin ilk yarısının bir bütün olarak müşriklerin Peygamberimize yönelik
    eziyetleri ve yürüttüğü çağrı kampanyası karşısındaki engellemeleri üzerine
    indiği düşünülmelidir.
    Bu ihtimallerden hangisi doğru olursa olsun, gece ibadetine ve Allah’ı
    anmaya ilişkin direktifi izleyen bu ayetlerde Peygamberimizin sabretmeye
    yöneltildiği görülüyor. Çünkü gece ibadeti ve zikir ile sabır bu çağrı hareketinin
    uzun ve sıkıntılı yolu boyunca kalbi besleyecek olan iki önemli
    ve birbirinden ayrılmaz azık türüdürler. Bu iki azık türü, bu çağrının hem
    vicdanların kuytu köşelerine yönelik iç yolculuğu sırasında hem de çağrının
    düşmanlarına yönelik dış yolculuğu sırasında aynı oranda gereklidir.
    Çünkü her iki yolculuk da aynı derecede zor ve sıkıntılıdır. Bu yüzden Peygamberimize
    “Müşriklerin senin için söylediklerine sabret” direktifi veriliyor.
    Yani müşriklerin kin ve nefret güdüsü ile senin hakkında söyledikleri
    bütün çirkin sözleri sabırla karşıla. Bunun yanısıra;
    “Yanlarından nazik bir şekilde ayrıl.”
    Yani onları paylama, onlara kızma, onlara küsme, onlara kırıcı karşılıklar
    verme. Bu direktif, bu çağrı hareketin Mekke dönemine -Özellikle bu
    dönemin ilk yıllarına- ilişkin yöntemini yansıtıyor. Bu yöntem sırf kalplere
    ve vicdanlara seslenmekten, soğukkanlı duyurma ve anlatma girişiminden
    ibaretti.
    Kaba davranışları ve yalanlamaları nezaketle karşılayarak tartışma ortamından
    tatlılıkla ayrılmak Allah’ı anmanın yanısıra sabırlı olmayı gerektirir.
    Yüce Allah bütün peygamberlerine ve bu peygamberlere inanan “mümin”
    kullarına ısrarla sabırlı olmayı öğütlemiştir.
    313 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 179; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/401.
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    Sabır bu davayı omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı,
    sığınağı ve korunağıdır. Sabır, cihaddır. Nefse karşı, nefsin arzu ve ihtiraslarına
    karşı, nefsin sapmalarına karşı, nefsin zaaflarına karşı, nefsin yalpalanmalarına
    karşı, nefsin aceleciliklerine ve umutsuzluklarına, onların
    yöntemlerine, önlemlerine, komplolarına, eziyetlerine ve baskılarına karşı
    cihaddır. Genel olarak bütün nefislere karşı cihaddır. Çünkü nefisler bu davanın
    yükümlülüklerinden kaytarmaya, sıyrılmaya çalışırlar; bu davanın
    özü ile bağdaşmayan, onunla çelişen çeşitli kılıklar arkasında saklanmaya
    girişirler. Dava adamının bütün tehlikeler karşısındaki tek azığı sabırdır.
    Allah’ı anmak ise hemen hemen her durumda sabrın ayrılmaz yoldaşıdır.
    Senin için söylediklerine sabret, yanlarından nezaketle ayrıl ve o yalanlayıcılar
    ile aramızdan çekil, onların hakkından ben gelirim. Okuyalım:
    “Ayetlerimi yalanlayan o zenginlerin işini bana bırak, onlara biraz süre
    tanı.” Evet, “Ayetlerimi yalanlayanların işini bana bırak”. Düşünelim ki,
    bu sözü kahredici, karşı durulmaz ve sarsılmaz üstün gücün sahibi olan
    yüce Allah söylüyor. Yalanlayıcılar ise birtakım insanlar. Onları tehdit eden
    ise hiç yoktan var edicileri ve bu uçsuz-bucaksız evrenin tek bir “ol” komutu
    ile yaratıcısı olan yüce Allah’tır.
    O yalanlayıcıları bana bırak. Dava benim davamdır. Sana düşen sadece
    onu duyurmaktır. Bırak yalanlasınlar, nezaketle ayrılıver yanlarından. Onlarla
    savaşmayı doğrudan doğruya ben üzerime alacağım. Sen onlar için
    kafanı yorma, müsterih ol.
    Ne sarsıcı, akılları baştan alıcı, bel kırıcı, ağır bir darbe! Düşünelim ki,
    bir yanda ezici iradenin sahibi, öbür tarafta şu zavallı ve güçsüz varlıklar!
    Bunlar zengin, varlıklı kimselermiş. Yeryüzünün kendileri gibi olan yaratıkları
    karşısında istedikleri kadar zorbalık taslasınlar, yüce Allah karşısında
    bunun ne anlamı olabilir ki?! 314
    314 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
    • 115 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    - 11. Âyet -
    أُوِ ي ل النَّعْمَةِ وَمَِّلْهُمْ قَلِيلا Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ É وَذَرْ نِ ي
    “Nimet sahibi yalanlayıcıları sen bana bırak ve onlara az bir süre
    tanı!” (11. âyet)
    Ey Muhammed! Kendilerine nimet verdiğim halde âyetlerimi yalanlayan
    ve dünyada refah içerisinde yaşayıp şımaran o zengin kimseleri bana
    bırak, onlar için şefaatçi olma, şimdilik onlara biraz mühlet ver de şiddetli
    azaba hak kazansınlar. Onların kötülüğüne engel olmak, intikamını almak
    için ben sana yeterim. Onlar için dünyada kıtlık ve öldürülme, âhirette de
    acı bir azap vardır.
    Müfessirler şöyle der: “Yüce Allah, Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’den hicret
    edinceye kadar onlara mühlet verdi. Mekke’den çıkınca, Allah onlara mühlet
    verdi. Mekke’den çıkınca, Allah onlara bela olarak kıtlık yıllarını verdi.
    Bu, genel azaptır. Sonra Kureyş’in ileri gelenlerini Bedir’de öldürdü. Bu da
    özel azaptır.”315
    Mevdudi diyor ki: “Bu şuna işarettir: Mekke’de o yalanlayan ve türlü hileler
    ile Allah Rasûlü’ne karşı halkın taassubunu kışkırtanlar kavimlerinin
    zengin olanları idiler. Çünkü İslâm inkılâbına çağrı onlara dokunmaktaydı.
    Kur’ân-ı Kerim bize bunun sadece Hz. Muhammed’e (s.a.s.) yönelik bir şey
    olmadığını bildirmektedir. Her zaman ıslahatçı bir harekete hep bu zenginler
    sınıfı karşı çıkmışlardı.” 316
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ama onlar kötülüklerinde
    devam edip gitsinler mi? diye kalbe bir sıkıntı ve şüphe gelmemek ve
    bunun kesinlikle geçici olacağı anlatılmak için de buyruluyor ki: Ve Bana
    bırak o nimetler içinde zevk sürerek rahat yaşamak isteyen bolluk içindeki
    inkârcıları ve mühlet ver onlara biraz. Keşşâf ’ın açıkladığına göre “na’me”,
    Fâtiha’da geçtiği gibi bolluk ve nimet içinde yaşama; ni’me, nimet vermek;
    nu’me ise, sevinç ve neşe mânâsınadır.317
    315 Sâvi Haşiyesi: 4/260; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/105-106.
    316 Açıklama için bkz. 7/A’râf, 60, 66, 75, 88; 23/Mü’minûn, 33; 34/Sebe’, 34-35; 43/Zuhruf, 23; Mevdudi-
    Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/459.
    317 Zemahşeri, Keşşaf: 4/177.
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    “Refah sahipleri, zevkine düşkün kimseler” demektir ki, Kureyş’in ileri
    gelenleri böyle idi. Dilimizde de bilindiği gibi “sen onu bana bırak” demek,
    “ben onun tamamen hakkından gelirim” demektir. Yani, “sen yorulma, merak
    etme, onları sadece Bana bırak ve acele etme, onlara çok değil biraz
    mühlet ver, Ben onların tam olarak haklarından gelmeye ve cezalarını vermeye
    yeterim.”318
    “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak” cümlesi, elde ettikleri
    nimetlerin şükrünü yerine getirmeyen ve Allah’ın gönderdiği Peygamber’i
    yalancılıkla
    itham eden varlıklı ve despotik tavırlı Mekke müşrikleriyle ilgilidir.
    Allah
    Teâlâ Hz. Peygamber’e onlarla uğraşmasına gerek olmadığını,
    onların cezalarını
    kendisinin vereceğini bildirmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu,
    bu cezalandırma sürecinin hicretten sonra Bedir savaşıyla başladığını
    belirtirler. 12. âyet onların cezalarının
    dünyada sona ermediğine, ahirette
    de cehennem ateşiyle cezalandırılacaklarına
    işaret etmektedir.
    “Prangalar” diye çevirdiğimiz “enkâl” kelimesi “kelepçeler,
    bukağılar,
    demir halkalar” anlamına da gelmektedir. Buna göre âyet suçluların
    elleri
    kelepçeli, ayakları bukağılı, boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme
    sürüleceklerine işaret eder. Müfessirler “boğazdan geçmeyen yiyeceklerden
    maksadın zakkum ağacı ve kuru diken olduğunu söylemişlerdir.319 13. Âyetin
    son bölümünde suçlular için ayrıca mâhiyeti belirtilmeyen elem verici
    bir azaptan söz edilmektedir. 14. Âyette de bu cezaların, dağların ve yeryüzünde
    bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılması ve dağların kum yığını
    haline gelmesi ve kıyametin kopmasıyla başlayacağı haber verilmiştir.320
    Bütün bunlar dünyada
    verilen ağır cezalara benzetme yoluyla uhrevî cezanın
    ağırlık ve dehşetini tasvir etmeye yönelik anlatımlardır.321 Bundan
    sonra Yüce Allah, müşriklere âhirette hazırlamış olduğu azâbı anlattı:
    318 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/401-402.
    319 Şevkânî, V, 367; krş. 88/Gâşiye, 6
    320 Dağların parçalanması hakkında bilgi için bk. 18/Kehf, 47
    321 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/411.
    • 117 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    -12. Âyet -
    مًا ÏيÒ إِنَّ لدَْينَا أَنكَلا وَ جَ ِ
    “Çünkü yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.” (12. âyet)
    Âhirette bizim katımızda onlar için bağlanacakları büyük ve ağır, ateşten
    siyah kelepçeler ve yakılacakları alevli bir cehennem ateşi vardır.
    Enkâl: Suçluya vurulan ağır kelepçe manasına nekâl kelimesinin çoğuludur.
    322
    İbn Cüzeyy diyor ki: “Enkâl demirden kelepçe mânâsına gelen nekâl
    kelimesinin çoğuludur. Bunların, ateşten siyah kelepçeler olduğu rivâyeti
    de vardır.”323
    Mevdudi diyor ki: “Cehennemde bunların ayaklarına zincir vurulmuş
    olması, bunların kaçma tehlikeleri olduğu için değildir. Aslında yerlerinden
    kalkamamaları için bir azap ve cezadır.”324
    -13. Âyet -
    مًا Ï أَِلي  وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَا بً
    “Boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakıcı bir azab da vardır.” (13. âyet)
    Ayrıca onlar için gırtlaktan geçmeyen ve boğaza takılan zakkum ve
    kötü kokulu, ateşten bir diken ve elem verici bir azap vardır.
    Abdullah b. Zübeyr diyor ki: Âişe dedi ki: “Bu ayetler indikten sonra
    çok geçmeden Bedir savaşı oldu. Yani kâfirler daha dünyada iken yaptıklarının
    cezasını buldular.”325
    322 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
    323 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/158; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
    324 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
    325 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/465.
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    İbn Abbas şöyle der: “Bu yemek, ateşten bir dikendir ki, boğazlarına
    durup ne aşağı iner, ne de geri çıkar.”326 Bu anlatılan kelepçe ve bukağılara
    ilaveten, işte bu yemek ve elem verici bir azap vardır.327
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve boğaza takılan bir yiyecek,
    zakkum, irin, zehirli ve dikenli bitki gibi ki, boğaza girdi mi ne yutulur,
    ne çıkarılabilir. Ve her acıdan daha elem verici, dayanılmaz bir azap vardır.
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu âyeti okuduğu zaman haykırdığı rivayet edilir.
    Hasan Basri bir gün oruçlu iken iftar edeceği sırada kendisine bir yemek
    getirilmiştir. Tam o anda bu âyet aklına geliverdi, “yemeği kaldırın”
    dedi. İkinci akşam konuldu, yine hatırana geldi, yine “kaldırın” dedi. Üçüncü
    akşam yine öyle. Sâbit-i Benânî’ye, Yezid-i Dabbî’ye ve Yahya el-Bekkâ’ya
    haber verildi, onlar geldiler ve sonunda biraz kavut şerbeti içmeyince bırakmadılar.
    Razî şöyle der: Bu dört mertebeyi ruhani cezalar şeklinde yorumlamak
    da mümkündür: Enkâl, nefsin cismâni ilgiler ve bedensel lezzetler bağına
    bağlanıp kalmasıdır. Çünkü nefis dünyada bunlara sevgi ve arzu yatkınlığı
    kazanmış olduğu için bedenden ayrıldıktan sonra hasret ve kaygısı artar,
    kazanç aletleri harap olmuş kalmamış bulunduğu için, daha evvel elde ettiği
    meleke ve yatkınlık onun kurtulup da ruh ve huzur âlemine geçmesini
    engelleyen engeller, tomruklar halini alır. Sonra o ruhani bağlantılardan
    ruhani ateşler çıkar. Çünkü nefsin bedensel durumlara aşırı meyli ile beraber
    onları elde etme imkânı bulamaması, bir kimse aradığı şeyi bulamayınca
    gönlünün yanması gibi, şiddetli bir iç yanmasını gerektirir ki, işte
    o ikinci mertebe, yani âyette anlatılan “cahîm”dir. Sonra da o yoksunluk
    tasalarını ve ayrılık elemlerini yutmaya uğraşır ki, işte bu da “taâmen zâ
    ğussa”dır. Daha sonra o bu içinde bulunduğu durumlar sebebiyle İlâhî
    nurun tecellisini görmekten ve mukaddes varlıklar zincirine katılmaktan
    yoksun kalır ki, bu da hepsinden şiddetli olan “azâben elîmâ”dır. Râzî bunları
    söyledikten sonra özellikle şu hatırlatmayı yapmayı da unutmayıp şöyle
    der: Sözüm yanlış anlaşılmasın. Ben, “âyetten maksat, yalnız bu rûhanî
    mânâlardır” demek istemiyorum. Diyorum ki, âyet hem cismanî, hem de
    rûhanî dört mertebenin meydana gelmesini ifade eder. Âyeti her ikisine
    de yorumlamak imkânsız değildir. Her ne kadar lafız, cismanî mertebelere
    326 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/364.
    327 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
    • 119 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    göre hakikat, ruhanî mertebelere göre meşhur ve herkesin bildiği mecaz ise
    de. Yani genel mecaz ile hakikat ve mecazı bir araya toplamak veya işaret ve
    delalet sahih olur.
    Buna ipucu (karine) da sûrenin başından beri gelen açıklamaların yalnız
    maddiliğe mahsus olmaması ve elem ve sıkıntıların maddeden çok ruh
    ile ilgili bir iş olmasıdır. Zira ruh ile ilgisi olmayan bir cansız varlığın yanarken
    azap çekmesi tasavvur olunamaz.”328
    Bundan sonra Yüce Allah, bu azabın vaktini anlatarak şöyle buyurdu:
    -14. Âyet -
    رْضُ وَا جِْ لبَالُ وَكََنتْ ا جِْ لبَالُ كَثِيبًا مَِيلا أَجُفُ ا ل ¢ يَوْمَ تَ ْ
    “O gün, yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum
    gibi olur.” (14. âyet)
    Dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılıp sallandığı
    gün, dağlar sertliğine rağmen göçüverip akıp giden bir kum yığını
    haline gelir.
    Kesîb: Kum yığını demektir. Mehîl: Çöküp dağılarak akan manasınadır.
    Dilciler şöyle der: “Mehil, ayakla bastığında ayağın altından kayan, altını
    aldığında akıp dökülen şeydir. Mekîl kelimesinin aslı mekyul olduğu gibi,
    bunun aslı da mehyûl’dur.329
    İbn Kesir şöyle der: “Dağlar daha önce som kaya iken, kum tepeleri
    haline gelir. Sonra bu dağlar ufalanıp savrulur da neticede hiç bir şey kalmayacak
    şekilde hepsi gider.”330
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Yüce Allah, müşrikler için hazırladığı
    elem verici azabı, yerini, aletlerini ve zamanını anlattı. Yeri, cehennem;
    aletleri, bukağı ve kelepçeler; zakkum yemeği; zamanı ise, yerin sarsılıp
    328 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/402-403.
    329 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
    330 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/565.
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    üzerindekilerin sallandığı zamandır. Yüce Allah böyle buyurarak, kâfirler
    Allah’ın rasûlünü yalanlamaya devam ettikleri takdirde, bütün bu cezalarla
    onları cezalandırmakla korkutmayı ve tehdidi murad etmiştir.”331
    Mevdudi diyor ki: “Çünkü o zaman yer çekimi kalmayacaktır. Dağlar
    parçalanacak ve önce bir kum yığını haline gelecek, daha sonra zelzele ile
    yer sallanacak ve bu sayede bu tepeler çökerek dümdüz bir hale gelecektir.
    Aynı husus arasında da açıklanmaktadır: “Sana dağların ne olacağından soruyorlar.
    De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. Yerlerini de dümdüz bir
    toprak olarak bırakacak. Öyle ki orada da bir eğrilik ve bir tümsek de göremeyeceksiniz.”
    332
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunların ne zaman olacağına
    gelince, yerin ve dağların sarsılacağı ve o sivrilip duran dağların erimiş
    kum yığınına döneceği gün. O gün yeryüzü dümdüz olacak. Burada eriyen
    dağların olacağı anlaşılıyor ki, bu değişimde hepsi sarsılmakla beraber
    özellikle büyüklerinin yıkılacağına işaret vardır.” 333
    Yüce Allah daha sonra, onlardan önce gelmiş olan azgın milletlerin
    başlarına gelenleri, nasıl isyan ve inat ettiklerini, bu yüzden de onlara indirdiği
    azabı anlattı ve onlara zorba Firavun’u misal olarak getirdi:
    -15. Âyet -
    أَرْسَلْنَا إَِليْكُْ رَسُولا شَاهِدًا عَلَيْكُْ كََا أَرْسَلْنَا إِلَ فِرْعَوْنَ رَسُولا  إِنَّ
    “Şüphesiz Biz Firavun’a bir rasûl gönderdiğimiz gibi, size de üzerinize
    şahid olacak bir rasûl gönderdik.” (15. âyet)
    Ey Mekke halkı! Daha önce azgın ve zalim Firavun’a, kendi terbiyesinde
    büyüyen Mûsâ’yı rasûl olarak gönderdiğimiz gibi, yaptığınız zulüm ve
    inkârlara karşı aleyhinizde şahitlik etmesi için aranızda büyüyen Muham-
    331 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
    332 20/Tâhâ, 105-107; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
    333 Haakka Sûresi'ne bkz.; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/403.
    • 121 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    med’i de size ve Kıyâmet kopuncaya kadar tüm insanlara ve cinlere rasûl
    olarak gönderdik.
    Hazin şöyle der: “Yüce Allah, diğer ümmetler ve rasuller arasından
    özellikle Mûsâ’yı (a.s.) ve Firavun’u zikretti. Çünkü Muhammed (s.a.s.),
    kendi içlerinde doğduğu için Mekkeliler onu hafife alıp eziyet ettiler. Aynı
    şekilde Firavun da, Mûsâ’yı terbiye edip büyüttüğü için onu küçümseyip
    eziyet etmişti.”334
    Mevdudi diyor ki: “Şimdi, Allah Rasûlü’ne karşı çok hararetle karşı çıkan
    Mekke’deki kâfirlere hitap edilmektedir.
    Allah Rasûlü’nü insanlar üzerine şahit olarak göndermenin anlamı,
    dünyada onlar için hem söz, hem de eylem ile Hakk’a işaret etmesidir. Ayrıca
    şu da düşünülebilir; ahirette Allah’ın mahkeme-i kübrâsı kurulduğu
    zaman Allah Rasûlü “Ben onlara doğruyu göstermiştim” diye şahitlikte bulunacaktır..”
    335
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Buraya kadar hitap Peygamber’e
    (s.a.s.) idi. Peygamber’i bu şekilde hazırladıktan sonra, ilk önce
    âyetlerin iniş sebebi olan Mekke müşrikleri dâhil olmak üzere inkârcılara
    hitap edilerek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamber olarak gönderildiğini
    duyurmak için buyuruluyor ki: Haberiniz olsun, biz size bir elçi gönderdik.
    Allah’ın emirlerini size ulaştıracak; üzerinize şahit, kendisine karşı yaptıklarınıza
    şahit olarak inkârlarınıza, yalanlamalarınıza o Kıyâmet günü
    aleyhinizde tanıklık edecek. Aynı şekilde biz Firavun’a da bir elçi göndermiştik.
    O Mûsâ idi. Bu benzetmede üç mânâ vardır.
    1) Bakara ve Saff sûrelerinde geçtiği üzere Tevrat’ta Hz. Mûsâ’ya hitâben
    son Peygamber hakkında “Senin gibi bir elçi” diye haber verilmiş olan elçinin
    bu elçi olduğunu açıklamaktır.
    334 Hâzin: 4/169; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/107.
    335 İzah için bkz. 2/Bakara an: 144; 4/Nisâ, an: 64; 16/Nahl, 84-89; 33/Ahzâb, an: 82; 38/Fetih, an: 14;
    Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/459.
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    2) O vakit Mekke Cumhuriyeti’ni idare eden müşriklerin Firavun gibi
    zâlim ve zorba olduklarına işarettir.
    3) Netice olan şu korkutmayı anlatmaktır:” 336
    -16. Âyet -
    هُ أَخْذًا وَِبيلا  فَعَصَ فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَ
    “Fakat Firavun rasûle isyan etti, Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.”
    (16. âyet)
    Ey Kureyş topluluğu! Siz nasıl Muhammed’e isyan edip onun risaletini
    yalanlamışsanız, Firavun da Mûsâ’yı yalanlamış, ona iman etmemiş ve emrine
    karşı çıkmıştı. Biz de onu ve ordusunu suda boğmak suretiyle şiddetli
    ve korkunç bir şekilde azap ettik, cezaya çarptırdık. Siz de onun durumuna
    düşmeyin. Yoksa siz de aynı cezaya çarptırılırsınız.
    Vebîl: Büyük, şiddetli, âkıbeti korkunç olan demektir.337 Ebussuud şöyle
    der: “Bu âyet, Firavun’un başına gelenin, kesinlikle, Kureyşlilerin başına
    da geleceğine dikkat çekmektedir. Vebîl, ağır ve sert demektir. Hazmı ağır
    olduğu için hazmedilemeyen bitki manasına gelen “Kelâ vebîlun” sözünden
    alınmıştır.338
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ki Firavun o elçiye isyan
    etti de biz o Firavun’u korkunç bir tutuşla tutup, alıverdik.”339
    Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı?
    İnkârcılara yönelik uyarı ve azabı içeren bu âyetlerde, Yüce Allah’ın zâlim
    Firavun’u niçin ve nasıl cezalandırdığı anlatılır. Bu anlatımda, Allah’ın
    gönderdiği elçiye karşı çıkan Firavun nasıl cezalandırılmışsa, Hz. Muham-
    336 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403.
    337 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
    338 Ebussuud: 5/205.
    339 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403.
    • 123 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    med’e (s.a.s.) ve onun Allah katından getirdiği hak dine karşı çıkan inkârcıların
    da bir gün benzer şekilde cezalandırılabilecekleri mesajı verilmiştir.
    15’inci âyette, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kavmine elçi olarak gönderildiği
    belirtilmiş ve nüzul sırasına göre ilk kez, Hz. Muhammed (s.a.s.) bu
    âyette resul olarak nitelendirilmiştir. Resul sözcüğü, elçi veya haberci göndermek
    anlamlarına gelen rsl kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük İslâmî
    terminolojide, “vahiy eseri bir kitap ve şeriatle insanlara gönderilen peygamber”
    anlamına gelmektedir. Bu âyette resul sözcüğü, “Peygamber Muhammed
    (a.s.)” mânâsına gelir. Aynı ayette yer alan şahid sözcüğü ise, bir
    mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan
    şhd kökünün türemiş şeklidir. Şahid sözcüğü bu ayette, hakikate tanıklık
    eden anlamına gelir.
    Yine nüzul sırasına göre ilk defa bu âyetlerde, Firavun’dan ve onun Allah’ın
    elçisine karşı takındığı olumsuz tutumdan söz edilmiştir. Bunun nedeni,
    anılan kıssanın, Kur’an’ın ilk muhatapları tarafından iyi bilinmesidir.
    Çünkü Araplar, yıllar önce Yemen’den gelip Hicaz bölgesine yerleşmiş olan
    Yahudi kabileleriyle birlikte yaşıyorlardı. Onlar, anılan kıssayı, o yörede yaşayan
    Yahudilerden dinlemiş ve öğrenmişlerdi. İşte Kur’an, ilk muhataplarının
    meçhulü olmayan, onlar tarafından çok iyi bilinen bu kıssayı onlara
    hatırlatarak, Firavun ve avaresi gibi davrananların, aynı acı akıbete uğrayacakları
    uyarısında bulunmuştur.
    Bu âyetlerde yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen Firavun
    sözcüğünün, Eski Mısır dilinde büyük ev anlamındaki “Per’ao”dan
    geldiği; bu kelimenin Arapçaya, İbraniceden veya Süryaniceden geçtiği belirtilir.
    Takriben, M.Ö. 2400 tarihinden itibaren kullanıldığı tahmin edilen
    bu sözcük, başlangıçta krallık sarayını ve orada oturanları ifade ediyordu.
    M.Ö. 1370’lere doğru Per’ao sözcüğünün, kral anlamında kullanılmaya başlandığı
    tespit edilmiştir. Belirtilen dönemden sonra Firavun kelimesi, Mısır
    krallarının ünvanı olarak kullanılmıştır. Eski Mısır inancında Firavun, yeryüzündeki
    düzenin muhafaza ve devamından sorumlu olduğu gibi, dini
    hayatın da en önemli ve yetkili kişisiydi.
    Kur’an’da Firavun kelimesi, sadece Hz. Mûsâ dönemindeki Mısır kralını
    ifade eder. Hz. Yusuf devrindeki Mısır kralı için de, rabb ve melik sözcükleri
    kullanılır. Hz. Yusuf, Hiksoslar’a mensup bir kralın saltanatında Mısır’a
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    gelmiş ve orada kraldan sonraki en önemli mevkiye yükselmiştir. Hz. Yusuf
    zamanında yaşayan Firavun’un adının Reyyan b.Velid olduğu ve bunun Hz.
    Yusuf vasıtasıyla iman ettiği; Reyyan’dan sonra Ka’bus b. Mus’ab’ın kral olduğu
    fakat onun iman etmediği söylenir.
    Ka’bus’un yerine geçen Ebu’l Abbas b. Velid’in, firavunların en zalimi
    olduğu ve Hz. Mûsâ’nın bununla mücadele ettiği bildirilir. Ancak, gerek
    Hz. Yusuf ’u Mısır’da yüksek bir mevkiye getiren gerekse İsrailoğullarına
    baskı uygulayan ve Mısır’dan çıkışları sırasında iş başında olan firavunları,
    isim veya dönem açısından tam olarak tespit etmek, oldukça güçtür.
    Kur’an’ın tamamında “yetmiş dört” kez geçen Firavun, Hz. Mûsâ’ya
    karşı çıkan, büyüklük taslayan, ilahlık iddiasında bulunacak kadar kendini
    beğenen, Mûsâ’nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar taşkınlık
    eden, halkını küçümseyip zayıfları ezen ve gerçeklere sırt çeviren bir
    kral olarak tasvir edilir.
    Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de
    erkânıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun
    tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Mûsâ
    (a.s.), insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun
    ve erkânı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
    Firavun ve avanesi, Allah’ın elçisini dinlemedikleri ve isyana devam ettikleri
    için cezalandırıldılar. Ancak onlar cezalandırılmadan önce birçok
    kez uyarıldılar. Bütün uyarılara rağmen isyana devam eden Firavun ve kavminin
    yaptıkları yüksek kuleler, bir süre sonra yıkıldı; sonunda Firavun ve
    beraberindekiler boğuldular. Firavun, boğulmak üzere iken iman etmiş; fakat
    imanı kabul edilmemiş, cesedi de daha sonra gelenlere bir ibret olmak
    üzere saklanmıştır. Mûsâ’yı evlatlık olarak alan Firavun’un eşi ise, iman etmiştir.
    Hatırlanacağı gibi, Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç
    bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum’da muhafaza edilen bu
    cesedin, en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir.
    Kur’an’ın eskiye dair anlattığı bütün kıssaların, muhataplarına yönelttiği
    azap ve helâk uyarılarının temel hedefi, onlara sorumluluklarını hatırlatıp
    içinde bulundukları kötü durumun vehâmetine dikkat çekmektedir. Bu
    yüzden ayetler, durumu anlatıcı ve inkârcıları uyarıcı bir muhtevaya sahip•
    125 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tir.340 Yüce Allah Firavun’u cezalandırdığını, mülk ve zorbalığının ondan
    azabı savmadığını anlattıktan sonra, tekrar Mekke kâfirlerine dönerek, onlara
    Kıyâmeti ve onun korku veren hallerini anlattı ki, başına gelen olaydan
    Firavun nasıl kurtulamamışsa onların da asla kurtulamayacağını açıklasın:
    -17. Âyet -
    عَلُ اْلوِْلدَانَ شِيبًا · يوْمًا يَ جْ â فَكَيْفَ تتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُ ْ
    “Eğer inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatacak bir günden kendinizi
    nasıl koruyacaksınız!?” (17. âyet)
    17-19. âyetlerde, ceza gününün dehşeti, insanı en çok etkileyen ifadelerle
    dile getirilir. Âyetlerin beyanına göre, o günün dehşetinden çocukların
    saçları ağarır, gençler ihtiyar, gökler de paramparça olur. Allah’ın vaadi
    (buyruğu) böylece yerini bulur. İşte o gün, bu kadar korkunç, bu kadar dehşetli
    ve acı bir gündür.
    Kıyâmet gününün dehşeti, Kur’an’da değişik üslûplarla ve insanı en çok
    etkileyen ifadelerle anlatılır. Buradaki asıl hedef, inkârcı insanları psikolojik
    yönden çözmek, gönüllerdeki duyarlılığı artırarak insanları doğru inanca
    ve yaşayışa yöneltip onları, dünyada yaptıkları işlerin hesabını verecekleri
    bir güne hazırlamaktır.
    Bu ayetlerde yer alan temel sözcükler şunlardır:
    Vildan; doğmak, doğurmak ve üremek gibi anlamlar taşıyan vld kökünün
    türemiş şeklidir. Vildan, yeni doğmuş çocuk demektir.
    Şîben, saçı ağarmak ve ihtiyarlamak gibi anlamlara gelen şyb kökünün
    türemiş şeklidir. Burada, saçların ağarması ve gençlerin ihtiyarlaması anlamında
    kullanılmıştır.
    340 Fahreddin Yıldız, Tefsir Notları
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    Munfatır, yarmak, açmak ve yaratmak gibi anlamlar taşıyan ftr kökünün
    türemiş şeklidir. Burada, yarılıp paramparça olan anlamına gelir.
    Va’d; söz vermek, sözleşmek, sözünü ve buyruğunu yerine getirmek gibi
    anlamlar taşıyan va’d kökünün türemiş şeklidir. Va’d sözcüğü bu ayette, Allah’ın
    varlık ve oluşa yönelik sözü, buyruğu anlamına gelir.
    Mef ’ul; yapmak, işlemek, iş ve fiil gibi anlamlara gelen fa’l kökünün türemiş
    şeklidir. Burada mef ’ul sözcüğü, yapılmış ve yapılagelmiş anlamında
    kullanılmıştır.
    Şâe; irade, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan şye kökünün türemiş şeklidir.
    Mastarı, meşiettir. Bu sözcük Allah hakkında kullanılırsa, O’nun yaratmasını,
    lütuf, bağış ve yardımını ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığı
    zaman da, isabet, arzu ve isteğin yerini bulması anlamına gelir. Burada, insan
    hakkında kullanıldığı için kim isterse manasına gelir.
    Bu âyetlerde yer alan ve çocukların saçlarının ağardığını yahut göklerin
    paramparça olduğunu belirten ibareler, uyarma, sakındırma ve Kıyâmetin
    dehşetini anlatmaya yönelik mecazî ifadelerdir. Çünkü Arapçanın kadim
    kullanımında, korkunç olaylarla geçen bir gün, mecazî olarak, çocukların
    saçlarının beyazlaştığı gün olarak tanımlanırdı. Gerçekten de saçın ağarması,
    insandaki yıpranmışlığı gösterir ve acılı günler, insanı daha çok ve
    daha çabuk yıpratır. Değinilen gerçek, gam ve keder saç ağartır deyimiyle
    dile getirilmiştir. Demek ki bu ibareler, ceza gününün dehşetine dikkat çekmektedir.
    O gün dağlar erimekle ve çocuklar ihtiyarlamakla kalmayacak, o
    yüksek sema bile yarılıp paramparça olacaktır.341
    Ey Kureyş topluluğu! Eğer şirk, küfür ve zulümlerinizde ısrar ederseniz
    son derece korkunç ve çetin olduğu için çocukların saçlarının bile ağardığı
    Kıyâmet gününün dehşetinden nasıl korunacaksınız? Hiç düşünmüyor
    musunuz? Firavun’u cezalandırdığımız gibi sizi de dünyada cezalandırırız.
    Taberi diyor ki: “O günün korkunçluk ve sıkıntılarından, çocukların
    saçları ağarır. Bu olay, Yüce Allah’ın Âdem’e şöyle hitap ettiği zaman olacaktır.”
    342
    341 F. Yıldız, Tefsir Notları
    342 Taberi, Tefsir: 29/86.
    • 127 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Ebu Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde
    Allah Teala: “Ey Âdem.” buyuracak. Âdem de: “Buyur Rabbimiz, emrine
    amadeyim ve emrinle mutluyum. Hayır senin elindedir.” diyecektir. Bunun
    üzerine şöyle seslenilecektir: “Allah sana, soyundan cehennemlikler gurubunu
    ayırmanı emrediyor.” Âdem: “Ey Rabbim, cehennemlikler gurubu nedir?” diyecek.
    Allah: “Her binden dokuz yüz doksan dokuzudur.” buyuracaktır. İşte
    o zaman küçük çocuklar ihtiyarlayacak hamile olan, çocuğunu düşürecek,
    sen insanların sarhoş olduğunu göreceksin. Hâlbuki onlar sarhoş değillerdir.
    Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” 343
    Mevdudi diyor ki: “Siz, eğer Rasûl’ün dediklerine kulak vermezseniz o
    zaman bu dünyada tıpkı Firavun’un başına gelenler gibi size de aynı âkıbetin
    geleceğinden korkun. Farzedelim ki bu dünyada sizin üzerinize azap
    gelmeyecek, peki Kıyâmet günü nasıl kurtulacaksınız?”344
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Firavun’un durumu böyle
    olunca inkâr ettiğiniz takdirde siz nasıl korunabilirsiniz? Yeni doğmuş çocukları
    ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan o günden nasıl korunacaksınız?
    Bu o kadar korkunç, o kadar şiddetli acı bir gündür. Çünkü “gam ve keder
    saç ağartır” diye bir darb-ı mesel vardır. Bununla beraber bunda o günün
    gelmesine, yeni neslin ihtiyarlık çağına girecekleri bir zaman kadar süre bulunduğuna
    ve kuşaktan kuşağa olacak değişikliklere bir işaret de olabilir.”345
    -18. Âyet -
    السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بهِ كَنَ وَعْدُهُ مَفْعُولا “Gök bile bu sebeple yarılmıştır. O’nun va’di gerçekleştirilmiştir.” (18.
    âyet)
    343 Buhari, Enbiya: 7; Tefsir: 22/1.
    344 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/461.
    345 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403-404.
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    O korkunç ve zor günün şiddeti dolayısıyla gök çatlayıp yarılır... O günün
    geleceğine dair Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. Zira Yüce Allah
    verdiği sözden dönmez.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “O gün sebebiyle gök çatlayacaktır.
    O öyle dehşetli bir gün ki yalnız dağlar erimek, çocuklar kocalmakla
    kalmayacak, o yüksek gök bile yarılıp ayrılacak, İlâhî emir gelip yeni
    bir âlem kurulacak. “Böyle şey olur mu?” denilmesin. Allah’ın vaadi hep ola
    gelmiştir.”346
    Kıyâmet ve Dehşeti
    Kıyâmet: Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek anlamına
    gelir. İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst
    olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması
    olayını dile getirir. Bu olay Kur’an’da çok çeşitli isimlerle anılır.
    Kıyâmet, Allah inancından sonra İslâm’ın ikinci temel inancı olan Âhiret
    hayatının ilk aşamasını oluşturur. Genel bir yok oluş ve yeniden dirilişle
    birlikte gelişecek Haşr, Hesap, Mizan, Cennet ve Cehennem gibi olaylar hep
    Kıyâmet gününün gündemi içindedir. Bu nedenle Âhiret inancı, Kıyâmet
    ve onunla birlikte gelecek olaylara inançtan başka birşey değildir. Bu büyük
    önemi yüzünden Kur’an Kıyâmet olayını sık sık hatırlatır, zaman zaman da
    bir korkutma, uyarma öğesi olarak kullanır. Kıyâmet kesin olarak gerçekleşecek,
    347 şüphe götürmeyen bir olaydır.348 Alâmetleri belirmiş,349 yaklaşmıştır.
    350 Ancak bir göz kırpması gibi ya da daha yakındır.351 Kâfirler bu günden
    devamlı bir şüphe içinde kalırlar,352 yalanlarlar.353 Onun ağırlığına ne
    gökler, ne de yer dayanabilir, ansızın gelir.354 Sarsıntısı korkunç bir şeydir.355
    Belâlı ve acı bir Sâat’tir.356 Yalanlayanlar için çılgın bir ateş hazırlanmıştır.357
    346 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/404.
    347 15/Hicr, 85
    348 22/Hacc, 7
    349 47/Muhammed, 18
    350 54/Kamer, 1
    351 16/Nahl, 77
    352 22/Hacc, 55
    353 25/Furkan, 11
    354 7/A'râf, 187
    355 22/Hacc, 1
    356 54/Kamer, 46
    357 25/Furkan, 11
    • 129 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an, Kıyâmet olayının kesinliğini, yakınlığını bildirdiği, hatta oluş
    biçimine ilişkin tasvirler verdiği halde, zamanı konusunda bir açıklama
    yapmaz. Kıyâmet doğrudan doğruya Allah’ın dilemesine bağlı bir olaydır
    ve O’ndan başka hiç kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur. Kur’an, “Kıyâmet
    sâatinin bilgisi şüphesiz Allah katındadır”358 gibi âyetlerle Kıyâmet’in
    zamanının hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirttikten sonra, bu konuda
    sorulan soruları şöyle cevaplar: “De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin
    katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz”359; “Kıyâmet’in
    ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine gerek onun zamanını bildirmek.
    Onun nihâyeti ancak Rabbine âittir.” 360 Cibril Hadisi olarak bilinen
    ünlü hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Cebrâil’in bu konudaki sorusunu
    “Sorulan, sorandan daha bilgili değildir” diye cevaplayarak kendisinin de
    Kıyâmet’in zamanına ilişkin bir bilgiye sahip olmadığını açıklamıştır.361
    Kur’an Kıyâmet’in oluş biçimine ilişkin ayrıntılı ve dehşet verici tablolar
    çizer. Buna göre Kıyâmet “Sûr’a üflenince”362 başlayacak, kulakları sağır
    edecek bir ses ve korkunç bir sarsıntı nedeniyle emzikli kadınlar kucaklarındaki
    çocukları unutacak, hâmile kadınlar bebeklerini düşürecek, insanlar
    sarhoş gibi olacaklardır.363 Gök, erimiş maden gibi, dağlar atılmış
    yün gibi olacak, kimse dostunu soramayacaktır.364 Gök yarılacak, yıldızlar
    dağılıp dökülecek, denizler fışkıracak, kabirler altüst edilecektir.365 Gözler
    dehşetten kamaşacak, ay tutulacak, güneş ve ay kararacak, insanlar kaçacak
    sığınacak bir yer bulamayacaktır.366 Dehşetten on aylık gebe develer bile
    salıverilecek, yabani hayvanlar bir araya toplanacak, denizler kaynatılacak,
    nefisler çiftleşecek, gök sıyrılıp düşecek, Cehennem alevlendirilecek, Cennet
    yakınlaştırılacaktır.367
    358 31/Lokman, 34
    359 7/A'râf, 87
    360 79/Nâziât, 42-44
    361 Buhârî, İmân 37
    362 39/Zümer, 68
    363 22/Hacc, 1-2
    364 70/Meâric, 8-10
    365 82/İnfitar, 1-5
    366 75/Kıyâme, 6-12
    367 81/Tekvîr, 1-13
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyâmet’in genel yok oluşu belirten bu ilk safhasını Sûr ‘a ikinci kez
    üflenmesiyle ikinci safha izleyecek, tüm insanlar yeniden dirilerek ayağa
    kalkacaklardır.368 Bu diriliş ve kalkışı (ba’s) toplanma (haşr) izleyecektir.
    Kur’an Kıyâmet’in bu ikinci safhasını da canlı tasvirlerle anlatır: O gün insanlar
    gözleri dönüp kararmış bir halde, öteye beriye yayılmış çekirgeler
    gibi kabirlerinden çıkacak ve dâvet edene koşacaklardır. Bu arada kâfirler
    “bu ne çetin gün” diyerek korkularını dile getireceklerdir.369 Muttakî kullar
    ise Allah’ın huzuruna elçiler olarak toplanacaklardır.370 O gün herkes kardeşinden,
    anasından babasından, eşinden ve oğlundan kaçacaktır. Çünkü
    her insan ancak kendi derdi ile uğraşacaktır.
    Mü’minlerin yüzleri parıl parıl parlayacak, onlar gülecek ve sevinç içinde
    olacaklardır. Kâfir ve fâcirlerin yüzleri ise sanki toprak bürümüşçesine
    kapkara kesilecektir.371 Tüm insanlar tabî oldukları önderlerle birlikte çağrılacak,
    372 peygamberler ümmetlerine şâhitlik etmek üzere toplanacak,373
    gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük ineceklerdir.
    374
    Yeniden diriliş, kalkış ve toplanışın ardından insanlara amel defterleri
    dağıtılacak, mizan kurularak sevap ve günahları tartılacak, hak edenler
    Cennet’e, müstahak olanlar geçici ya da süresiz olarak Cehennem’e gönderilecek;
    böylece sonsuz âhiret hayatı mutluluk ya da azapla başlayacaktır.
    Kur’an ve Sünnet’ten kesin bir delile dayanmamakla birlikte, müslümanlar
    arasında ölüme küçük Kıyâmet (Kıyâmet-i suğrâ) denilmesi gelenekleşmiştir.
    Bazı bilginlere göre bu tanımlama, ölümün âhiret hayatına bir
    geçiş olmasına dayanılarak yapılmıştır. Kimi bilginler ise bu tanımlamanın
    Kur’an’a dayandığını öne sürmektedir. Bu bilginlere göre “Allah’a kavuş(up
    huzura çık)mayı yalan sayanlar, gerçekten ziyana uğradı(lar). Nihâyet kendilerine
    ansızın Sâat gelince, onlar (günah) yüklerini sırtlarına yüklenerek
    (gelirler ve): ‘Orada (hayatta iken), işlediğimiz büyük kusurlardan dolayı ya-
    368 39/Zümer, 68
    369 54/Kamer, 7-8
    370 10/Yûnus, 45
    371 80/Abese, 34-42
    372 17/İsrâ, 71
    373 77/Mürselât, 11
    374 25/Furkan, 25
    • 131 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    zıklar olsun bize!’ derler...”375 âyetinde “Kıyâmet” anlamındaki “Sâat” aynı
    zamanda ölümü de dile getirmektedir. Bu geleneğe göre gerçek Kıyâmet,
    Kıyâmet-i kübrâ (büyük Kıyâmet) olarak anılır.
    Küçük Kıyâmet (ölüm) ile başlayan ve büyük Kıyâmet’e kadar süren
    dönem Kabir hayatı ya da Berzah olarak adlandırılır. Kabir hayatı içinde
    Münker ve Nekir adlı meleklerin sorgusu ve ölünün mü’min ya da kâfir
    oluşuna göre mutluluk ya da azab vardır. Kabir Hayatı’na ilişkin bir hadisinde
    Hz. Peygamber (s.a.s.) kabri “ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya
    da Cehennem çukurlarından bir çukur” olarak nitelemiştir.376 Bir başka hadiste
    de Münker ve Nekir’in sorgusundan sonra ölünün nimetlendirildiği
    ya da azâba uğratıldığı anlatılır. Buna göre Mü’minin mezarı yetmiş arşın
    genişletilir, aydınlatılır ve ona “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından
    uyandırılan şahıs gibi Mahşer gününe kadar uyumana devam et”
    denilir. Münâfık kişinin mezarına da “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” emri
    verilir. Yer, cendere gibi adamı, kemikleri hurdahaş oluncaya kadar sıkıştırır
    ve ölü yeniden dirilene kadar böyle işkence görür. 377
    Yaygın kanaate göre herkesin Kıyâmeti kendi ölümüyle başlar. İnsan,
    yaratılışının gereği ölümü hoş karşılamaz. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde
    dünyanın meşrû nimetlerinden faydalanılması emredilmiş ve yeryüzünün
    imar edilmesi istenmiştir.378 Hz. Peygamber de ölümün temenni
    edilmemesini tavsiye etmiş ve yaşamanın mü’mine hayır getireceğini bildirmiştir.
    379
    Genelde vaaz, tasavvuf ve ahlâk alanlarına dâir kaleme alınan eserlerde
    ölüm uyarıcı ve korkutucu bir vâsıta olarak kullanılıp dehşet verici tasvirler yapılmıştır.
    Kur’an’da bile bile küfür ve inkâr yolunu tutanlar, zulmedenler, müslüman
    topluma karşı kin besleyip dinî hayat alanında çifte şahsiyet ortaya koyanların
    ölüm hallerinin elem verici olacağı ifâde edilir.380 Buna karşılık dünyada
    iman edip dürüst davrananların kendilerine esenlik dileyen melekler tarafından
    karşılanacağı, hiçbir korku ve üzüntüye kapılmadan hak ettikleri cennet
    mutluluğuyla sevinmelerinin kendilerine telkin edileceği haber verilir.
    375 6/En'âm, 31
    376 Tirmizî, Kıyâmet 26
    377 Tirmizî, Cenâiz 70; Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 366-367
    378 2/Bakara, 168, 172; 2/Ankebût, 17; 62/Cum'a, 10
    379 Buhârî, Deavât 30; Müslim, Zikir 10, 13
    380 6/En'âm, 93-94; 8/Enfâl, 49-51; 16/Nahl, 28-29; 47/Muhammed, 26-29
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    Melekler onların dünyada ve âhirette dostları olduklarını, hizmetlerine
    hazır bulunduklarını ifâde edecek, ğafûr ve rahîm olan Allah’ın sayısız
    ikrâmına mazhar kılınacaklarını belirteceklerdir.381 Yine Kur’an’da meleklerin
    Allah’a dönüp O’nun yoluna uyanlar için duâ ve niyazda bulundukları,
    Cenâb-ı Hak’tan böylelerini bağışlamasını, cehennem azâbından korumasını,
    kendilerini iyi yoldan ayrılmayan ataları, eşleri ve nesilleriyle birlikten
    Adn cennetlerine koymasını talep ettikleri anlatılır.382 Bu âyetlerden çıkarılabilecek
    sonuçlara göre ölümle başlayan âhiret hayatı neşesi veya sıkıntısı
    bulunmayan bir yaşantı değildir. “Berzah âlemi” diye de anılan bu hayatın
    dünya ile âhiret arasında bir geçit yeri teşkil ettiği ve Kıyâmetin kopmasından
    sonra başlayacak ebedî hayatın bir örneğini oluşturduğu anlaşılmaktadır.
    Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından
    bir çukur olduğunu ifâde eden ve Hz. Peygamber’e nisbet edilen hadis383
    yakın anlamlı başka rivâyetlerle de desteklenmektedir.384
    Kozmik anlamda Kıyâmetin ne zaman kopacağı bilinmemektedir.
    Kur’an’da 40 yerde geçen “sâat” kelimesiyle anlatılan Kıyâmetin kopuşunun
    -jeolojik zaman çerçevesinde- yakın olduğu, ansızın geleceği ve alâmetlerinin
    belirdiği 385 ifâde edilmektedir. Ancak bu alâmetlerin nelerden ibâret
    olduğu açık bir şekilde haber verilmemiş, sadece Ye’cûc ve Me’cûc’un gelişiyle,
    386 dâbbetu’l-arzın çıkışı387 Kıyâmet alâmeti mânâsına alınabilecek bir
    bağlam içinde zikredilmiştir. Çeşitli hadis rivâyetlerinde yer alan Kıyâmet
    alâmetlerinden zaman içinde sosyal hayatın bozuluşu ve ahlâkî gerileyişi
    konu alanların dışında kalanlar, isnâd veya metin kritiği açısından iman
    derecesinde bağlayıcı olmaktan uzak bir görünüm arzetmektedir.
    Kıyâmetin Halleri: Kıyâmet hallerini sûra üfleniş, ba’s, haşir, hesap,
    cennet ve cehennem durakları olmak üzere beş merhalede incelemek
    mümkündür.
    Hadis ve tefsir rivâyetleriyle desteklenen bazı âyetlerde Kıyâmet gününde
    cezâ ve mükâfat safhasının fiilen başlamasından önce dünyada işlenen
    381 16/Nahl, 32; 41/Fussılet, 30-32
    382 40/Mü'min, 7-8
    383 Tirmizî, Kıyâmet 26
    384 Müslim, Cennet 65-66; Tirmizî, Cenâiz 70
    385 47/Muhammed, 18
    386 21/Enbiyâ, 96
    387 27/Neml, 82
    • 133 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kötü amellerin ibret verici yansımalarının olacağı haber verilir. Meselâ toplumu
    sömürücü bir nitelik taşıyan ribâ/fâiz işlemini sürdürenler kabirlerinden
    şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkacak,388
    devlet malına hıyânet edenler Kıyâmet meydanına haksız yere aldıkları mal
    boyunlarına asılı olarak geleceklerdir.389 Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir
    hadiste kaydedildiğine göre Hz. Peygamber sahâbîlere bir hitâbede bulunurken;
    başında ülü’l-emr bulunun bir yönetimde devlet malına hıyânet
    etmenin dehşet verici sonuçlarından söz etmiş ve şöyle demiştir: “Kıyâmet
    gününde birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin boynunda için
    için kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve, başkasının boynunda
    altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez parçası bulunuyorken
    karşıma çıkmayın! Bunların her biri benden yardım isteyecek, ben de,
    ‘elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ etmiştim’ diyeceğim.”390
    Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini
    kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda
    çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an, hali ve halimizi anlatırken
    mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli
    göz önüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra
    yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
    değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir;
    yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından beslenerek
    bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her
    yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan,
    din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden
    kendi nefsini hesaba çeker.
    Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine
    kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok
    kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk
    görevini terk etmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da
    çok merhametli, bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor.
    İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp
    göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
    388 2/Bakara, 275
    389 3/Âl-i İmrân, 161
    390 Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyâmet ve Âhiretin Tek Sahibi Allah’tır: Âhirete, din günü denilmesinin
    bir sebebi de, âhiretin dinin temel esaslarından olmasıdır. Allah ve
    âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi
    olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama Fâtiha
    Sûresinde “din gününün, cezâ gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi:
    Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına
    Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın sahibi ve
    yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O’nun âhiret
    gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik hiçbir kimse olamayacaktır.
    Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız ve yalnız O’na
    aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette kahhâr olan tek Allah’ındır.”391;
    “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”392
    Elbette âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin
    sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki,
    O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile, âhiret
    mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği
    konusundaki tartışma ve itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
    Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek
    çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat
    binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne
    rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir
    başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan
    apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice
    bakmak, Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir.
    Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen kâinat
    kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten
    sonra dirilme işi, Kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir
    şekilde anlatılmıştır.
    391 40/Mü'min, 16
    392 82/İnfitar, 19
    • 135 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman
    gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak
    bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği
    sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik,
    kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür
    ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı
    kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür.
    Her şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına
    inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat
    etmesi, canı ve malı pahasına müstaz’afların haklarını savunup zalimlere
    karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca
    bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da
    yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler.
    Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey vaad etmez. Aksine insan, akidesi
    için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse, bunun
    karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemek zorundadır.
    Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına
    geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik
    demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an, her
    konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
    Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek
    insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret
    (cezâ-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş
    ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden
    önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
    bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor.
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz üzerindeki tesisi de ortadan
    kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca
    mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar
    cezâlandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezâsını
    Allah, âhirete saklamıştır.
    Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda
    müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri
    boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o
    inkâr edenlere ateşten helak vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları
    yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan
    çıkaranlar gibi tutacağız?” 393
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her
    tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının
    bulunması gerekir.
    Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı
    gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha
    fazla yükselir.
    Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
    İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı
    işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada
    irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın
    kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi
    kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de
    bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın
    âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı
    işlerine göre olacaktır.
    Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasülüllah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet
    edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge
    olmayan Kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1-
    393 38/Sâd, 27-28
    • 137 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbına itaat ve
    ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah
    için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden her biri, 5- Makam ve
    güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen “ben Allah’tan korkarım” diyerek
    haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin
    haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen
    veya kalben) Allah’ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 394
    Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun
    fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde,
    insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiçbir
    kimse -Allah’ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir.
    İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.395 Kısacası bu
    günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın
    kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
    Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, Kıyâmet tasvir edilirken, yer ve
    gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden
    bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de
    değişecek...” 396 Bu âyetten de anlaşıldığına göre Kıyâmet, âlemin nizamının
    bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan
    sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır.
    Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön
    vermede çok etkili olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
    gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
    Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği Kıyâmet gününün çeşitli durumlarına,
    ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak
    inanmamaktadır. Dilleri ile “Kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o
    günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü
    yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, Kıyâmeti davranışlarla
    yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah
    ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku bulacağı
    394 Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
    395 41/Fussılet, 20-21
    396 14/İbrâhim, 48
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti inkâr etmek küfürdür.
    Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah, kullarına bildirmemiştir.
    O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı zamanı kimse tayin
    edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak
    ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği
    gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
    Âhirete iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap
    ve cezâ meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir bölümüdür.
    Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından
    bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının
    hakikati birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî ve
    ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
    İslâm tasavvurunda hayatın mânâsı, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa
    zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz
    yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir.
    İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi,
    Allah’tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır.
    Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü
    içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına
    şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah’tan
    başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini de kapsamaktadır. O gayb
    âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla
    hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz
    âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
    İşte Kıyâmete ve âhiret gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz
    mesafesini, mekânın hudutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen
    derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin
    dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her
    asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, âhiret gününe
    iman etmek konusudur. Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber
    bu inanç üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle
    bu inancın önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan
    âhiret konusunda da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu
    • 139 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur, insan
    yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı.
    Oysa insan, maksatsız ve gâyesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi
    iradesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve
    kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
    İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler.
    Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar,
    kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan
    musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının
    görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî
    adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 397
    Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünnetullah
    dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “cezâ=karşılık kanunu”dur. Yapılan
    hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan
    meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak,
    Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de
    “eden bulur”, “eşen düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen
    onu biçersin” gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
    Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği
    esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür
    irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu İlâhî kanuna
    göre, herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını
    çekmeyecektir.398 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en
    küçük iş karşılıksız kalmayacaktır.399 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu
    yok edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye
    varmasına yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan
    hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün
    karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman
    şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer
    tarafta dünya hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz
    konusudur. Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın
    zarûretini de ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya
    397 Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 61
    398 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
    399 99/Zilzâl, 7-8
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık
    zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü = din günü”nün tek
    sahibi olduğunu belirtmektedir.
    Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı manasını ifade
    eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah’tır;
    âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal eder, ama ihmal
    etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama ihmal etmez.)
    Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul edilmektedir.
    Burada problem, işin İlâhî boyutunun göz ardı edilmesidir. 400
    Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu
    ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu.
    Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın
    geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı
    yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi
    tarihe bu projeyle taşıyor.
    Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret
    de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezâsını görmeyecekse yaratıklar arasındaki
    bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme
    hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah
    tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan,
    onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen
    Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
    düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların
    en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı
    evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehennem lüzumsuz mu?
    Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezâsının bir gereğidir.
    Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir
    tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir,
    bunu yaparsan cezâlandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi”
    olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezâsı verilecektir.
    Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak
    adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
    400 A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, 26
    • 141 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete
    dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini
    koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle
    âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan
    kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler,
    mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün
    hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler.
    Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
    sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
    ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini
    Nebi’nin diliyle özendirmişti. 401
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete)
    götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min, her
    ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
    duygusu verir. Kur’an’daki Kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan
    ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
    için istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.” 402 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
    verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
    çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    Kıyâmet ve hesap günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi
    oraya hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet
    rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil;
    dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve
    ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak
    bu sayede haklarımızı söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini
    öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik
    imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu
    sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan
    gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın
    müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an
    vardır. Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, Kıyâmet
    401 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 285
    402 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
    görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz
    ve gayesiz bir hareketten ibârettir.
    Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
    de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı
    şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, cezâ ve hesap gününe döndürülmüş
    olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu
    gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı
    düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine erişeceği
    bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın ilerler. Ne
    geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar. Korkanların
    korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez.
    Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir.
    Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını
    şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat
    yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 403
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
    her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
    adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
    âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
    gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
    bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
    câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
    gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
    Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
    inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
    çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap
    vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve
    âhireti hayal zannederler.
    403 6/En'âm, 29
    • 143 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Âhiret gününe, Kıyâmete inanmak ve bu inancın gereğini yapmak,
    kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir
    engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını imkânsız
    görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl
    yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.”404 İnsanın yaratılışındaki
    hayret verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler,
    onun tekrar diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın
    sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
    öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet
    etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü
    ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi
    kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller
    ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü
    yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir.
    Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına
    cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
    düşünmüyor musunuz?” 405
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
    ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
    eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
    imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
    din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
    için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
    örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 406
    Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde Kıyâmet ve âhiret
    günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet
    olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu
    diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki
    görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne
    kadar mantıklılıktır?
    404 36/Yâsin, 77
    405 6/En’âm, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
    406 59/Haşr, 18
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu, Kıyâmet ve ahret bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba
    hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
    -19. Âyet -
    ذَ إِلَ رَبِّهِ سَِبيلا · نْ شَاءَ ا تَّ خَ ä إِنَّ هَذِهِ تذْكِرَةٌ فَ َ
    “Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol alır.”
    (19. âyet)
    Şüphesiz ki Kıyâmet gününü, onun dehşetini ve Allah’ın orada kâfirlere
    nasıl azab edeceğini beyan eden bu âyetler, insanlar için bir ibret ve öğüttür.
    Unutan gafillerden kim, zamanı geçmeden bu öğütten faydalanmak istiyorsa
    iman ve itaat ederek Allah’a götüren yola, İslâm dinine girsin. Sebepler
    kolaylaştırılmış, yollar emre hazır hale getirilmiştir.
    Bu âyette, gerek vahiy yoluyla insana gönderilen (tenzilî), gerekse Allah’ın
    yaratmasıyla meydana gelen (tekvinî) âyetlerin, öğüt ve uyarı içeren
    bir duyuru oldukları belirtilir. Bu ayette yer alan tezkire sözcüğü, öğüt, uyarı
    ve nasihat içeren duyuru anlamına gelir.
    Bu mesajı alan insan, o günün dehşetinden korunmak ve ebedi saadete
    ermek için artık Rabb’ine varan bir yol tutmalıdır. Yani insan, imanla ibadeti
    (ameli) bütünleştirip dinin hayata akışını sağlamalı, nefsini kötülüklerden
    arındırıp İslâmî kişiliğini diri tutmalıdır. Hemen belirtelim ki, doğru
    tercih yapıp vahyi hayatında aktif biçimde uygulayan insan, Rabb’ine varan
    bir yol tutmuş olur. Zaten bütün yollar, sonunda Allah’a varır. Bu âyet insana,
    doğruyu ve yanlışı seçmede serbest olduğu, bu yüzden irâdesini kullanma
    biçiminden sorumlu tutulacağı mesajını da verir. Şu halde her şey,
    insanın irâdesini iyi veya kötü yönde kullanmasına bağlıdır. Çünkü insan,
    eğilimlerine hâkim olabilecek irâde ve güce sahiptir.407
    407 Fahreddin Yıldız, Tefsir Notları
    • 145 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Müfessirler şöyle der: “Bundan
    maksat, âhiret için bir sermaye olarak kalsın diye imana, Allah’a itaate ve
    sâlih amel işlemeye teşvik ve özendirmedir.”408
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte (bu hatırlatmaları, bu
    uyarıları kapsayan) âyetler bir tezkire yani bir öğüt ve nasihat mânâsı taşıyan
    bir duyurudur. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar. O günün şiddet ve
    dehşetinden korunmak ve Rabbine esenlik içinde ermek için iman, itaat ve
    güzel amelle Allah’a yaklaşmaya çalışır.”409
    -20. Âyet -
    مَعَكَ ç ي اللَّيْلِ وَِنصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاِئفَةٌ مِنْ اَّلذِي نَ
    é مِنْ ثُلُ ثَ É إِنَّ رَبَّكَ يعْلَُ أََّنكَ تقُومُ أَدْ نَ
    صُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُْ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْ · ارَ عَلَِ أَنْ لنْ تُ ْ ¯ وَالَّلُ يقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّ َ
    رْضِ يبْتَغُونَ مِنْ
    أَْ ا ل° بُونَ فِ ي ë وَآخَرُونَ ي ضْ ِ ì اْلقُرْآنِ عَلَِ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُْ مَرْ ضَ
    سَِبيلِ الَّلِ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَةَ ° فَضْلِ الَّلِ وَآخَرُونَ يقَاِتلُونَ فِ ي
    دُوهُ عِنْدَ · تَ جِ ³ نْفُسِكُْ مِنْ خَيْ ٍ
    أَِوَآُتوا الزَّكَةَ وَأَقْرِضُوا الَّلَ قَرْضًا حَسَنًاوَمَا تقَدِّمُوا ل
     ا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ إِنَّ الَّلَ غَفُورٌ رَحِي ٌ ³ الَّلِ هُوَ خَيْ ً
    نَِّ : şüphesiz رَبَّكَ : Rabbin يعْلَُ : bilir أنَكََّ تقَُومُ : senin kalktığını É : أَدْ نَ
    biraz eksiğinde ي
    é مِنْ ثُلُ ثَ : üçte ikisinden يْلِ اللَّ : gecenin وَِنصْفَهُ : yarısında
    وَثُلُثَهُ : ve üçte birinde وَطَاِئفَةٌ : ve bir topluluğun مَعَكَ ç : مِنْ اَّلذِي نَ
    yanındakilerden وَالَّلُ : şüphesiz Allah يقَدِّرُ :ُ takdir eder اللَّيْلَ : geceyi ارَ ¯ وَالنَّ َ
    : ve gündüzü عَلَِ : bildi (de) صُوهُ · أَنْ لنْ تُ ْ : sizin bunu sayamayacağınızı
    فَتَابَ عَلَيْكُْ : tevbenizi kabul etti فاَقرَْءُوا : (şu halde) okuyun مَا تيَسََّ : kolay
    geleni مِنْ اْلقُرْآنِ : Kur’an’dan عَلَِ : Allah bilir أَنْ سَيَكُونُ : olacağını : مِنْكُْ
    sizden ì مَرْ ضَ : hastalananlar وَآخَرُونَ : diğer bir kısmının da بُونَ ë : يَ ض ِْ
    dolaşacaklarını رْضِ
    أَْ ا ل°فِ ي : yeryüzünde يَبْتَغُونَ : aramak için : مِنْ فَضْلِ الَّلِ
    408 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/108.
    409 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/404.
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın lutfundan وَآخَرُونَ : başka bir kısmının da يُقَاتِلوُنَ : çarpışacaklarını
    سَِبيل الَّلِ °فِ ي : yolunda Allah فاَقرَْءُوا : öyleyse okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni
    مِنْهُ : ondan وَأقَِيمُوا : dosdoğru kılın الصَّلَةَ : namazı وَآتوُا : verin : الزَّكَةَ
    zekâtı وَأقَرِْضُوا : ve borç verin الَّلَ : Allah’a قَرْضًا : bir borç حَسَنًا : güzel وَمَا
    تقَُدِّمُوا : önceden takdim ettiğiniz şeyleri نْفُسِكُْ
    أَِل : kendi nefisleriniz için
    ³ مِنْ خَيْ ٍ : hayır olarak جِدُوه ·تَ : bulursunuz عِنْدَ الَّلِ : katında Allah ا³ : هُوَ خَيْ ً
    daha hayırlı وَأَعْظَمَ : ve daha büyük أَجْرًا : bir karşılık olarak : وَاسْتَغْفِرُوا
    bağışlanma dileyin الَّلَ : Allah’tan إِنَّ الَّلَ Allah : şüphesiz غَفُورٌ : Ğafûr’dur
     رَحِي ٌ : Rahim’dir
    “Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin üçte
    ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Şüphesiz
    geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi de
    tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden
    hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lutfundan aramak için
    yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını
    bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı verin ve Allah’a güzel bir sûrette borç verin. Kendi nefisleriniz için önceden
    hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri, daha hayırlı ve daha büyük bir
    karşılık olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz
    Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (73/Müzzemmil, 20)
    İlk âyetlerde gece namazına kalkılması ve bunun belli bir vakit içinde
    edâ edilmesi emredilmişti. Uygulamada hem gece namaza kalkma hem
    de istenen vakti
    tespit etme hususunda zorluk ortaya çıkınca yükümlülük
    hafifletilmiş veya maksadın
    kesin olarak vakte riâyet etmek ve mutlaka kılmak
    olmadığı, emrin teşvik ve tavsiye mahiyetinde olduğu açıklanmıştır.
    Gece namazının başlangıçta hem Hz. Peygamber’e hem de ümmete farz
    kılındığını, daha sonra halkın zorlandığı ortaya çıkınca onlar için nâfile,
    Hz. Peygamber için farz haline getirildiği görüşünde olanlar da vardır. 410
    Müfessirler “Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz” mealindeki
    bölümü
    iki türlü yorumlamışlardır:
    410 Şevkânî, V, 371-372
    • 147 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    a) Geceleri kolayınıza gelen miktarda teheccüd namazı kılınız;
    b) Gece namazında Kur’an’dan kolayınıza gelen miktarda okuyunuz.
    411
    Birinci yoruma göre mü’minler geceleyin belli bir vakte bağlı kalmadan ve
    farz olmaksızın kalkıp kolaylarına
    geldiği miktarda nâfile namaz kılarlar;
    ikinci yoruma göre ise gece kalkıp
    kıldıkları namazda Kur’an’dan kolaylarına
    gelen miktarda ve kolay gelen âyetleri
    okurlar. Bununla birlikte bu
    cümleyi, namazla alâkası olmaksızın, “Sadece Kur’an’dan kolayınıza gelen
    miktarı okuyunuz” şeklinde yorumlamak da mümkündür.
    412
    Âyetin bundan sonraki bölümünden anlaşıldığına göre hastalıktan, geçim
    temini
    için veya başka maksatlarla yapılan yolculuklardan; Allah yolunda
    cihadda bulunmak gibi mâzeretlerden dolayı Allah Teâlâ kullarına
    kolaylık lutfetmiş, yani mü’minlerin gece kalkıp kolaylarına geldiği miktarda
    namaz kılmaları farz değil mendup olmuştur.
    Âyetin son bölümünde ise Yüce Allah mü’minlere, namazlarını usûl ve
    âdâbına
    uygun olarak kılmalarını, zekâtlarını vermelerini, Allah rızâsı için
    hayır yapmalarını, iyilikte bulunmalarını, fakirlere karşı şefkat ve merhametle
    davranıp onlara
    yardım etmelerini buyurmakta, dünyada bu tür iyi
    işler yapanların âhirette Allah
    katından bu yaptıklarının karşılığını kat kat
    alacaklarını haber vermektedir. Müfessirler genellikle burada geçen “Namazınızı
    kılın, zekâtı verin” cümlesindeki
    namazı beş vakit namaz, zekâtı da
    farz olan zekât olarak yorumlamışlarsa da sûrenin tamamının Mekke döneminde
    inen ilk sûrelerden olduğunu dikkate alırsak bu yoruma katılmak
    mümkün değildir. Çünkü beş vakit namaz ve belirli kurallara bağlanmış
    haliyle zekât vecibesi yıllar sonra farz kılınmıştır. Buna göre âyette, İslâm’ın
    beş temel erkânından ikisini teşkil eden namaz ve zekât ibâdetlerine ilişkin
    yükümlülük bilincini oluşturmanın ve bunların ilk uygulamalarını başlatmanın
    amaçlandığı söylenebilir. Kullar dünya hayatında ne kadar dikkat
    ederlerse etsinler
    hatadan kurtulamayacakları için sûrenin son cümlesinde
    Allah’tan bağış istemeleri
    emredilmiştir. 413
    İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi
    411 bk. Şevkânî, V, 371-372; İbn Âşûr, XXIX, 283-284
    412 bk. Ebû Bekir İbnu'l-Arabî, IV, 1881
    413 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr.
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/412-413.
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyet, Peygamber’in (s.a.s.) ve onunla beraber olan ilk nesil Müslümanlarının
    ibâdet yaşantılarından bir kesit sunmakta; ibâdette denge ve
    dinde kolaylık ilkelerine yer vermektedir.
    Bu âyetin, sûrenin ilk bölümünü oluşturan âyetlerden sonra indiği kesindir,
    ancak ne kadar sonra indiği konusunda farklı görüşler vardır. Hz.
    Âişe ve İbn Abbas’tan gelen bir rivâyete göre, Müzzemmil sûresinin son
    âyeti, aynı sûrenin ilk âyetlerinden, yaklaşık bir yıl sonra nazil olmuştur.
    Said b.Cübeyr’den gelen bir rivâyete göre ise, bu âyet, sûrenin ilk bölümünü
    oluşturan âyetlerden on sene sonra inmiştir. Bu rivâyetlere göre, Müzzemmil
    sûresi’nin 20’inci âyeti, Mekke Dönemi’nde nazil olan âyetlerdendir.
    Bir başka görüşe göre de bu âyet, sûrenin ilk kısmını oluşturan âyetlerden
    yıllar sonra Medine’de inmiş, sûrenin başındaki konu ile ilgili olduğu
    için Medine’de indiği halde bu sûrenin sonuna konmuştur. Çünkü bu âyette
    Allah yolunda savaştan söz edilir. Allah yolunda savaş, ilk kez Medine Dönemi’nde
    farz kılınmıştır. Bu da, âyetin Medine Devri’nde indiğini gösterir.
    Ancak bu yaklaşım, pek ikna edici değildir. Allah yolunda savaş, ilk kez
    Medine Dönemi’nde farz kılınmış olsa da, açıklamasını yaptığımız bu âyet,
    Allah yolunda savaşı değil savaşacak olanları gelecek zaman kipi (se-yekûnu)
    kullanarak ifade etmiştir. Bu durumda âyet, gelecekte olacakların bir
    öngörüsü olarak değerlendirilebilir ve sûrenin de tamamıyla Mekke Dönemi’ne
    ait olduğu söylenebilir. Nitekim bu konuda İbn Abbas’ın şöyle dediği
    rivâyet edilir: Müzzemmil sûresi’nin başında yer alan kıyam (geceleyin ibâdet
    için kalkma) emri, mü’minlere çok zor geliyordu. Sonra Allah merhamet
    buyurdu da bu emir hafifletildi. Allah’a hamd olsun ki o, daraltmadı (zorlaştırmadı),
    tam aksine genişletti (kolaylaştırdı.) Sûrenin öncesi ile sonu arasında
    yaklaşık bir sene kadar süre geçti. İbn Abbas’ın bu açıklaması, hem tarihî
    bilgilere hem de İlâhî hikmete daha uygun düşmektir. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.) ve ashâbı, sûrenin ilk âyetlerinde yer alan emre uyarak gecenin büyük
    bir kısmını, Kur’an okumak ve namaz kılmak için uyanık geçirmeye
    çalışıyor, geceleri pek az uyuyor, seherlerde Allah’tan bağışlanma istiyorlardı.
    Ancak günler ilerledikçe, Müslümanların işleri ve görevleri çoğaldı. İşler
    yoğunlaşınca da artık eskisi gibi gecenin çoğunu ibâdetle geçirmek güçleşti.
    İşte bu yüzden Yüce Allah, gece kalkıp ibâdet etmeyi hafifletmiş ve ibâdette
    her türlü aşırılıktan uzak durulması gerektiğini belirtmiştir.
    • 149 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Âyetin beyanından anlaşıldığına göre, önceleri gece ibâdeti, Peygamber’e
    (s.a.s.) ve mü’minlerden bir kısmına hem tatlı geliyor hem de bu ibâdet
    onlara zevk ve huzur veriyordu. Bu yüzden onlar, geceleyin kalkıp onun
    üçte ikisini, yarısını veya üçte birini namaz kılmak ve Kur’an okumak için
    uyanık geçiriyorlardı. Ancak mü’minlerin hepsi, gece kalkıp uzun süre
    ibâdet etmiyor veya buna güç yetiremiyorlardı. Her şeyi her yönüyle bilen
    Yüce Allah, ileriye doğru insanların hepsinin geceleyin kalkıp uzun süre
    ibâdet edemeyeceklerini, onu ifa ve ihya etmeye güç yetiremeyeceklerini
    de çok iyi bildiği için gece ibâdetini hafifletmiş, bundan böyle belli bir vakit
    gözetmeden gecenin herhangi bir ânında kalkıp Kur’an’dan kolay gelenin
    okunmasını, ibâdette aşırılığa kaçılmamasını istemiştir. Görüldüğü gibi bu
    âyetle, gece kalkıp Kur’an okumak veya namaz kılmak büsbütün kaldırılmıyor,
    fakat insandan, kıraat ve ibâdet niteliği taşımak şartıyla ne miktar
    kolayına gelirse onu yapması isteniyor. Şu halde geceleyin kalkıp Kur’an
    okumak ve namaz kılmak isteyen kimse kalkıp bunları yapabilir; ancak kıraatı
    ve ibâdeti, öncesi gibi uzun tutmak şart değildir.
    Bu âyette yer alan ve lafzen onu sayamazsınız anlamına gelen len-tuhsûhu
    ibâresi, iki şekilde mânâlandırılabilir:
    Bu ibârenin sonundaki zamir, daha önce geçen takdir kelimesinin yerini
    tutabilir ve bu durumda ibâre şu anlama gelir: “Siz, gecenin saatlerini
    bütün parçalarıyla eşit ve tam olarak sayacak şekilde takdir edemezsiniz.”
    İbârenin sonundaki zamir, gece ibâdeti’nin yerini tutan bir zamir olarak
    da kabul edilebilir. Bu durumda anılan ibâre, ileride bu gece ibâdetini hepiniz
    tam olarak ifaya güç yetiremezsiniz anlamına gelir. Demek ki sûrenin
    başında yer alan geceleyin kalk buyruğu, önceleri hazırlık mâhiyetinde özel
    bir emir olarak verilmiş, o hazırlık süreci tamamlanınca bu emir hafifletilip
    herkesin yapabileceği şekilde teşrî kılınmış ve genelleştirilmiştir. Artık
    isteyen herkes, geceleyin kalkıp Kur’an’dan kolayca okuyabileceği kadar
    okur, namazdan da kolayına geldiği kadar kılar. Allah’ın, ibâdette güçlüğü
    kaldırıp kolaylık murat etmesi, O’nun insanlara karşı ne kadar lütufkâr ve
    merhametli olduğunu gösterir.
    Allah’ın, kullarına bağışla yöneldiğini belirtmek için, âyette, sizi affetti
    anlamına gelen fe-tâbe aleykum ibâresi kullanılmıştır. Bu ibâredeki tâbe
    sözcüğü, hatadan dönmek, pişman olmak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    tvb kökünün türemiş şeklidir. Aynı kökten gelen tevbe sözcüğü ise, “insanın
    günah ve hatasını terk edip Allah’a dönmesini, Allah’ın da kendisinden af
    dileyen kuluna bağışla yönelmesini” ifade eder. Günahlardan kurtulma ve
    bağışlanma yolu olan tevbe, başlı başına bir ibâdet şeklidir. İnsan, dünya
    hayatında var olduğu sürece her an tevbe edebilir. Ancak insan için ömrün
    süresi meçhul olduğundan o hiç beklenmedik bir anda sona erebilir.
    Öyleyse insan, ölümün eşiğinde olduğunu unutmadan işlediği günahlardan
    bir an önce tevbe etmelidir. Asıl felâket, insanın kendine tanınmış olan
    imkânlardan yararlanmamasıdır. Tevbe, insana Allah tarafından sunulan
    bir umut oluğu, kurtulma ve bağışlanma yoludur. Bunun için insan, umutsuzluğa
    düşmeden geçmişi imkân nisbetinde onarıp daha iyi bir gelecek
    kurma çabası içinde olmalıdır.
    Âyette, gece kalkıp Kur’an okumak istenmektedir. Âyetin devamında
    namaz kılmaktan ayrıca söz edildiğine göre, buradaki emrin sadece Kur’an
    okumaya ait olması daha uygun düşmektedir. Ancak, hem kıraetin hakiki
    mânâsı muhâfaza edilerek hem de namaz manası gözetilerek bu ibâreyi,
    namazda veya namaz hâricinde Kur’an’dan kolayca okuyabileceğiniz kadarını
    okuyun şeklinde anlamak ve mânâlandırmak da mümkündür.
    Bu âyette, gece ibâdetinin hafifletiliş nedenine açıklık getirilmekte; hastalık,
    meşru işlerle meşgul olmak ve Allah yolunda savaşmak gibi nedenlerle
    şartların değişebileceği, buna bağlı olarak da bazı hükümlerde değişikliğe
    gidilebileceği mesajı verilmektedir.
    Allah, zorluğu değil, kolaylığı diler; insana gücünün üstünde bir şey
    teklif etmez. İslâm’da bir işin vazife olması, insanın o işi yapmaya güç yetirebilmesine
    bağlıdır. Bu yüzden İslâmî hükümler, mâkul ve âdildir; Kur’an
    da emirlerine bunun için kolaylık atfetmektedir. “…Allah size kolaylık diler,
    sizin için zorluk istemez.” 414 Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Din kolaylıktır.”
    415; “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.”416; “Müjdeleyin, nefret
    ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 417
    414 2/Bakara, 185
    415 Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
    416 Ahmed bin Hanbel, III/479
    417 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
    • 151 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Şu halde dini, insanların nefret ettiği, ibâdeti de fıtratın kabul etmediği
    bir duruma sokmamak gerekir. Çünkü Allah’ın irâdesi, dinin insan hayatında
    aslî şekliyle ve kolayca uygulanır biçimde yer almasıdır. İslâm’ı, insan
    ve hayat gerçeğiyle çelişen bir kurum haline getirmek, İlâhî irâdeye ters düşeceğinden
    sonuç hüsran olacaktır. “Dinle yarışa giren her insan, mutlaka
    yere serilir.”418; “Heleke’l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-”
    Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 419
    Kolaylık, İslâm’ın en önemli ilkelerinden biridir. Peygamber (s.a.s.),
    bu ilkeyi: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini
    zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun
    bir biçimde uygulayın.”420 sözüyle dile getirmiş; o, sözleriyle daima kolaylığı
    tavsiye etmiş, uygulamaları ile de bizzat kolay olanı yapmıştır. Hz. Âişe
    (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle
    karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”421 Çünkü zor iş, daha
    çok ihmale uğrar.
    Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
    kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
    dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
    uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
    yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
    zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
    erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
    yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
    hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
    Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
    şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
    insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
    onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
    Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
    içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
    güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
    418 Buhârî, İman 69
    419 Müslim, İlim 7
    420 Buhârî, İman 29
    421 Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
    tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
    yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
    yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
    kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
    kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
    da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
    gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
    körlerdir. “...Onların gözleri var, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin ta
    kendileridir.”422; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
    kör olur.” 423
    Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.
    424 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi
    karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
    neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir
    şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/
    nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
    istediği için,425 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama
    nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,426 kolay
    ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
    Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatle Allah’a teslim olup O’na yönelmek,
    aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla
    imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi
    gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece
    bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur.
    Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 427
    Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah’ın hudûdudur. Allah’ın göstermediği
    kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır.
    Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap
    dağıtılmaktadır. Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve yazılmıştır:
    422 7/A’râf, 179
    423 22/Hacc, 46
    424 2/Bakara, 286
    425 2/Bakara, 185
    426 6/En’âm, 43
    427 13/Ra'd, 34
    • 153 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    “Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz bir yıl boyunca
    bütün günahların silinmesine sebep olur.” (Hâbuki, Peygamber sünnetinde
    ne kandil gecesi kutlamak, ne de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır,
    ne de bol keseden vaatler.) “Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen
    bir kadın, bu davranışlarla nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden
    bu insanların davranışları eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman
    sana uymazsa sen zamana uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun,
    tâviz vermeden yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi
    geçinmeli, kâfirlere karşı da hoşgörülü olunmalıdır...” gibi yaklaşımlar, dini
    kolaylaştırmak adına tahrîf etmek demektir. Dine ilâveler (bid’atler) ve bu
    şekilde dini zorlaştırmalar ne kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler, dini
    insanların arzu ve hevesine uygun hale getirecek tâvizler de o oranda cinâyettir.
    “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği
    şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar? Eğer (azâbın âhirete ertelenmesiyle
    ilgili) o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (helâk kararı) verilirdi.
    Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.” 428
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
    Kendisini, fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin insan için
    en kolay ve âhenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü fıtrat/yaradılış nizamı
    olmanın ilk şartı, yaradılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın
    ilk gereği de, hitâb edilen varlığı zora sürmemek olduğu kesindir. İslâm
    düşüncesinin temel kabullerinden biri de şudur: İnsanı yokuşa süren, hayat
    ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaradılışa ve insana terstir. Böyle
    terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan hayatında uzun süre
    tutunamazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır: Fıtrat
    dinindeki kolaylık ve hoşgörü prensibi, herkesin kendisine kolay geleni
    yapması anlamını taşımaz. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en
    kolay ve uygulanabilir olanı getirdiği merkezindedir.
    Allah ve O’nun seçtiği ve mü’minler için örnek gösterdiği, tebliğ görevlisi
    Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insana yüklememiştir.
    İslâmiyet, insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı işkenceye çeviren
    emir ve disiplinler içermez ve böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin
    dışında sayar. Nefsi öldürmek, bedene işkence çektirmek, hayat ve insanlar-
    428 42/Şûrâ, 21
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    dan kaçıp dağlarda münzevî olarak yaşamak, evlenmemek, gıdâ ve uykuyu
    terk gibi tavırlar Rasûlullah (s.a.s.) tarafından reddedilmiş ve din dışı ilân
    edilmiştir. Zorluk ve işkence bir yana; “din kolaylıktır.” 429;
    “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 430; “Esası, peygamberlik ve
    rahmet olan dini”431 insan için azap haline getirmek dine en büyük ihânet
    olacaktır. İbâdetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcı’ya
    huzur dolu bir yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki,
    “Dinde zorlama ve baskı yoktur.” 432 Dış görünüşü bakımından ne kadar mükemmel
    olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan
    bir davranış, Allah katında değer ifâde etmemektedir.
    İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi, insanın kendi kendini
    baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkmıştır. Tahrîm sûresinin ilk âyetinin
    meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden
    kendine haram ediyorsun?”433 Bir başka âyette ise şöyle deniyor: “De ki: ‘Allah’ın
    kulları için ortaya serdiği süs ve güzelliği, hoş ve temiz rızıkları kim
    haram etmiştir? De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte)
    iman edenlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir.” 434 Bu İlâhî
    beyanlara dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Maddî ve mânevî bütün
    zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dâiresinde mevcuttur.
    Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram
    alanına çıkıp orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine göre, fıtratı
    bozuk, sapmış ve yaradılış âhengi bozulmuş dejenere ruhlardır. Dini, hayata
    zıt, yaşanması imkânsız denecek kadar zor bir kurum olarak görüp
    ondan kaçmalarına sebep olmak, din adına bir cinâyettir. Fıtrat dini, hayat
    ve insanla çatışmaz.
    Allah’ın koyduğu ölçülere müdâhale edilemez. Bunlar, kâinat kanunlarıdır.
    Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm’ın dışına çıkarır. Fakat, bir
    konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa, başka bir deyimle konu, mubahlar
    dâiresine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek, Hz. Peygamber’in
    tavrı ve emridir. Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay,
    429 Buhârî, İman 29
    430 Ahmed bin Hanbel, III/479
    431 Dârimî, Eşribe 8
    432 2/Bakara, 256
    433 66/Tahrîm, 1
    434 7’Arâf, 32
    • 155 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”435
    “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 436 Zoru seçmek,
    bir ifrattır. Her ifrat, bir tefriti gerektirir. Bu yüzdendir ki, Rahmet
    Peygamberi, Allah tarafından konmuş emir ve yasakları “az” bularak bunlara
    ilâveler yapmaya kalkanları kınamıştır. Esasen böyle bir tutum, dinin
    tek vaz’ edeni/koyucusu olan Allah’a noksanlık izâfe etmek anlamına gelebilir
    ve insanı şirke düşürebilir. Öte yandan, böyle bir tutum Allah’a güvenmekten
    çok, kendi nefsine yaslanmayı ve bu da insanın şuuraltında bir
    bozukluğun varlığını gösterir. Bu tip davranışlarla, kitle içinde sivrilmek
    isteyenlerin Hz. Peygamber’den asla itibar görmemeleri bunun en çarpıcı
    delilidir. Hz. Âişe (r.a.) şunu anlatıyor: Evlerine gelen bir kadının kim olduğu
    Peygamber tarafından sorulmuş, Âişe annemiz bu kadını tanıtırken
    onun çok namaz kıldığını söylemiş. Hz. Peygamber, bunun üzerine, takdir
    beklenen bir sırada, şöyle demiştir: “Heh! Sanki bir şey! Ben size fazlasını
    değil; gücünüzün yettiği kadarını tavsiye ederim.” 437 Hz. Peygamber, oruçlu
    insanın iftar etmeden akşam namazını kılmasını yasaklamıştır. Bunun da
    ötesinde, bu tavrı, sünnete uymanın en güzel belirişi olarak göstermiştir.
    Burada vurgulanmak istenen şudur: Allah’ın bir emrini yerine getirmek
    için bütün bir gün nefsini ezmiş bir insanı; orucunu açmaya hazır ve müsâit
    hale geldiği bir zamanda, ikinci bir beklentiye, ikinci bir zorluğa itmek yersizdir.
    Bazı nâfile ibâdetleri yerine getirme, azîmeti tercih etme konuları, bütün
    toplumu bağlamaz, onlara emredilmez. Bu çeşit takvâ ile ilgili gayretler,
    seçkin benliklere hitâb edilen istisnâlardır. Kolay olanı tercih, İslâm’ın genel
    tavrı ve insana tanıdığı bir haktır. Fert, bu hakkını kullanmayabilir. Problem,
    bu hakkın inkâr edilmesidir. Varlığı kabul ve ilan edilen hakkın, sahibi
    tarafından kullanılmamasına gelince, bu bir fedâkârlık olarak övülebilir, bir
    ahlâkî fazîlet olabilir. Böyle bir tutum, fâiline maddî ve mânevî değerler
    de kazandırır. Fakat unutmayalım ki, bunu başarabilecek ruhlar çok azdır.
    İslâm ise, bütün insanlığa, büyük kitlelere ışık tutar. O, daima geneli,
    kamuyu, büyük yığınları dikkate alarak kurallar koyar; ancak bu kurallara
    mûnis yaklaşımlarla ve seçkin benliklere hitap edecek istisnâlar getirir. İslâm’ın
    bu istisnâî yanlarını kurallaştırarak onu, hayatı zora süren bir kurum
    haline getirenler, İslâm’ın karakteristik yapısını, genel tavrını bozmaktadır.
    435 İbn Sa’d, 1/369
    436 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
    437 et-Tâc, I/48
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    Bir hak ve yetki, önce teslim edilir, sonra bu haktan ferâgat için sahibine dâvet
    edilebilir. O, bu dâvete icâbet eder veya etmez. Hak sahibini hakkından
    vazgeçmeye zorlamak ayrı bir şeydir. Bunun adı zulümdür. 438
    İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana
    dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir.
    Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini
    te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine
    zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak
    tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile
    “kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır.
    İbâdetlerin miktarı Allah tarafından belirlenmiş ve Elçisi tarafından da
    pratiğe aktarılmıştır. Bu açıdan, herhangi bir ziyâdeleştirme ya da noksanlaştırma
    kesin bir şekilde yasaklanmış ve bu yöndeki her davranış haddi
    aşma/bid’at olarak isimlendirilmiştir. Nitekim İmam Gazzâlî, ibâdetlerin
    miktarını, ilâçların karışımına benzetmiş ve sağlıklı bir netice alınabilmesi
    için bu ölçüye dikkat edilmesi gerektiğini ifâde etmiştir.439 İbn Teymiyye de,
    amelinin daha makbul olması için ameldeki meşakkati artıranlar hakkında
    şöyle der: “Bilmek lâzımdır ki, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ve sevgisi, faydasız
    bir şekilde kendi kendine azap çektirmek, canını zorluklara sürmekte değildir.
    440 Buna göre, kışın ortasında, sıcak su varken sevâbı çok olsun düşüncesiyle
    soğuk su ile abdest almak ve aynı anlayışla, yakında câmi varken
    uzaktaki bir câmiye gitmek, mâkul ve doğru değildir.
    İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini
    ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de
    yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a
    ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden
    ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de
    Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak
    438 İslâm Düşüncesinde Din ve Fıtrat, s. 262-268
    439 Gazzâlî, el-Munkızu mine'd-Dalâl, s. 111
    440 İbn Teymiyye, el-Fetâvâ, 10/192-193
    • 157 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    üzere ateşe sokar.” 441; “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını
    aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 442
    İnsanın kendine zulmetmesi, ifrâta kaçması ya da tefrîte düşmesi sûretiyle
    olur. Allah Rasûlü, ümmetini ibâddetlerle ilgili hayatta da i’tidâl üzere
    olmaya çağırmıştır. Hadislerde belirtildiğine göre, Rasûl-i Ekrem, ümmetine
    farz kılınıp îfâsında zorluk çekileceği endişesiyle terâvih namazının
    cemaatle kılınmasına üçüncü veya dördüncü geceden sonra ara vermiş,
    hastalık ve yolculuk esnâsında namaz ve oruç gibi ibâdetler için tanınan
    ruhsatları kullanmamayı uygun bulmamış, insan gücünü zorlayacak şekilde
    nâfile namaz kılmayı tasvip etmemiş, imamlık yapanların namazı uzatmalarını
    eleştirmiş ve dinî hükümleri aşırılığa kaçarak uygulamaya çalışanların
    bunda muvaffak olamayacaklarına dikkatleri çekmiştir.
    İslâm, sadece takvâ sahibi elitlerin, âlim ve mücâhidlerin/savaşçıların
    dini değil; bedevîlerin, ihtiyar kadınların, ortalama kültür ve bilgiye sahip
    yığınların da dinidir. Saçı başı dağınık, bedevî bir müslüman, Rasûlullah’a
    gelerek, Allah’ın kendini yükümlü tuttuğu ibâdetleri sormuştu. Peygamberimiz
    de; şehâdet kelimesi ve farz olan 5 vakit namaz, Ramazan orucu, her
    yıl zekât ve ömürde bir kere hac konusunu ve zekâtı saymıştı. Adam: “Sana
    ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de
    yapmam, eksik de bırakmam’ diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz (s.a.s.)
    de arkasından şöyle demiştir: “Şâyet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur.”
    443
    Dinin tüm hükümleri, beşerî ve askerî yapıda emirler ve yasaklar sıralaması
    halinde değildir. Farz, vâcip, sünnet, müstehap, mubah sıralaması
    ve haram, tahrîmen mekruh, tenzîhen mekruh, müfsid gibi merdiven basamakları
    vardır. Yine, azîmet ve ruhsat tercihi sözkonusudur. Ruhsatlar,
    İslâm’ın her şart ve ortamda kolaylıkla yaşanabilmesi, yükümlülerden ağır
    yüklerin kaldırılması ve İslâmî hükümlere henüz yeterince bağlı olmayanları
    onlara alıştırmak için başvurulan kolaylıklardır. Müslümanlar, hayatın
    akışı içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. İbâdetlerini yerine getirirlerken,
    kendilerinden kaynaklanmayan zarûret durumuyla karşı karşıya gelebilirler.
    Bu gibi durumlarda ruhsatlar onların önünü açabilir. İhtiyaç oldu-
    441 4/Nisâ, 13-14
    442 65/Talâk, 1
    443 Buhârî, Savm 1; Müslim, İman 9
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    ğu zaman ruhsatlardan herkes yararlanabilir. Bir konuda ruhsat gündeme
    gelirse, mü’minler azîmetle amel etmeye zorlanamaz. Dileyen azîmet ile,
    dileyen ruhsat ile amel eder. Ruhsat ve kolaylığı kullanma da, Yaratıcı’nın
    kuluna verdiğ bir hak olduğuna göre, bu haktan yararlanıp yararlanmama
    meselesi, kulun tamamen serbest seçimine kalmıştır.
    Nâfile ibâdetler, sünnet olan sınır aşılmamak şartıyla istenildiği kadar
    yapılabilir. Ama başkalarına emredilemez, bunlar dinin olmazsa olmazları
    arasına sokulamaz. Tebliğ ve tavsiyede önceliği alamaz. Tevhidî hususlardan,
    farzlardan daha önemli gibi gösterilemez. Aksi takdirde din zorlaştırılmış,
    ölçü kaçırılıp ifrâta gidilmiş olur.
    Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve
    Zor Bir Yaşamdır: İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini
    bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir.
    Allah’a teslim olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven
    ve tevekkül yakışır. “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır,
    senden zorluk istemiyorum” deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek,
    her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru
    yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin444 yoludur.
    Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan
    bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler,
    yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır,
    dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil,
    hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan
    başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım
    toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya,
    dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması
    mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
    İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer
    şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.”
    445 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır
    yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın
    sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu,
    zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle orta-
    444 4/Nisâ, 69
    445 31/Lokman, 13
    • 159 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların
    fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek
    tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik
    aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki,
    Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının
    adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan
    zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice
    insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya
    başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah
    için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı
    sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı
    çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 446 İman
    sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür.
    Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah
    sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna
    ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz
    karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden
    ancak o kadar acı duyar.” 447
    Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin
    ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
    ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız
    engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin
    yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma
    dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
    Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
    sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
    yolunu terk etmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle
    değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın
    râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık
    446 49/Hucurât, 7
    447 Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    da kaybolur. Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması
    zordur. Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir;
    aynen zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor
    olduğu gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan
    bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir.
    Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri
    yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı
    nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse
    de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan
    görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
    Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar,
    farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine
    şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına
    boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu
    insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar,
    ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler...
    hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel
    amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları
    kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı
    halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ
    etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de
    kolay bir şey olmasa gerektir.
    “Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
    içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm
    insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
    zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere
    çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
    zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada
    zor bir hayat onu bekleyecektir.
    Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının
    Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
    Kur’an ve Sünnet çizgisinden sapma, Hz. Peygamber tarafından her
    bid’atin dalâlet/sapıklık olduğu belirtilmesine rağmen bazı bid’atlerin “ha•
    161 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    sene/güzel” olduğu anlayışı ve bu düşüncenin sonucu “tamamlanmış din”e
    ilâveler, dini zorlaştırma çizgisini başlatmıştır. Giderek, fıkhî/mezhebi hükümler
    Kur’an ahkâmı gibi, ictihad ve yorumlar dinin kendisi gibi, beşerî
    ve göreceli doğrular mutlak hakikat gibi, fazîlet ve tavsiyeler farz gibi görülmeye/
    gösterilmeye başlanmış, din ortalama insanın kaldıramayacağı
    zorluklarla dolmuştur.
    Kur’an; öğrenilmesi, okunması, ezberlenmesi ve hayata geçirilmesi kolay
    olan, Allah tarafından kolaylaştırılmış olan bir kitap olduğu halde,448
    Kur’an’ın zor olduğu, halkın anlamasının mümkün olmadığı belirli çevrelerce
    ısrarla belirtilmiştir. Kur’an’ın sadece okunması, ezberlenmesi değil,
    aynı zamanda insanlar öğüt alsın diye kolayca anlaşılmasını sağlamak için
    Arapça indirildiği halde,449 kolaylaştırılmış Kur’an’ın yerine tavsiye edilen
    başka beşerî kitaplar dini zorlaştırmıştır. Ruhbanlık benzeri aşırılıklar yasaklanmış
    olmasına rağmen; çile, inzivâ hayatı, azîmet ve zorluğu tercih
    etmek gerektiği, zora tâlip olunmasının şart olduğu, kendine ezâ verme, bir
    lokma-bir hırka anlayışı, dinin zorlaştırılmasında büyük etkenlerdendir.
    Sözgelimi resmin ve müziğin her çeşidi haram kabul edilmiş, bazı yiyecek
    ve giyecekler dinden, hatta kutsal kabul edilmiştir. Allah ve Rasûlü’nün
    haram kılmadığı nice hususlar, birçok yazarın eserinde ve konuşmacının
    dilinde haram ve günah ilan edilmiş, halk da “o haram, bu haram; şunu
    yapmak günah, bunu yapmak günah; İslâm’ı yaşamak mümkün değil, öyleyse
    boş ver gitsin!” demiştir.
    İslâmî hayatı ve hayatın İslâmîleştirilmesini aşırı idealize etmek de dini
    zorlaştıran başka bir etkendir. Toplumun tümü veya önemli bir bölümünün
    harekete geçmesiyle ya da bir kıyamla gerçekleşebilecek şeylerin suçunu
    karşımızdaki müslüman bireylere atfetmek ve bunları şikâyet tarzında, sıkıntı
    ve görev kaçkınlığı olarak sunmak, mükemmeliyetçilik, hem hastalıklı
    bir tipi ortaya çıkarmakta ve hem de hastalıklı, ütopik, hayata uygulanamayan
    ideal bir din anlayışını doğurmakta ve dini yaşamanın imkânsızlığı
    vurgulanarak din zorlaştırılmaktadır. Kendini dâvet ve tebliğ görevini
    yüklenmek zorunda hisseden, samimi, ama “kolaylaştırın, zorlaştırmayın!”
    ilkesinden ve bunun nasıl pratize edileceğinden habersiz genç, aşırı idealize
    edilmiş, zor bir tablo ile, “cihad, İslâm devleti, tâğutlara savaş, zorluklara tâ-
    448 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97
    449 44/Duhân, 58
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    lip olmak...” kavramlarının öne çıktığı dini sunmakta, muhâtabını da suçlamakta
    ve ilk elde ve hemen çok şey beklemektedir. Bu tavır, bırakın “çok”u,
    “az”ın bile oluşmasına engel olmakta, hatta bazen eldekinin bile gitmesini
    neticelendirmektedir.
    Bu tavrın bir benzeri, bazı müslümanların bireysel İslâmî yaşayışı için
    de sözkonusudur. Güçlü iman, sabır, ibâdetlere özen, ahlâkî tutarlık, insanî
    ilişkilerde düzey gibi hususlarda yeterli olmadığı ve mânevî/psikolojik
    altyapı eksikliği ve bazen hastalıklı ve zigzaglarla dolu tavırlarına rağmen,
    dozu yüksek tutulmuş nâfile ibâdetler, fazla infak, fedâkârlık ve aşırı faâliyet
    içinde ezilebiliyor, ifrattan tefrîte yuvarlanabiliyor. Belirli bir zaman sonra
    da, bir müslümanın asgarî görevlerini bile terkeden çizgiye gelebiliyor. Hâfızlığa
    zorlanıp, insanî ve İslâmî olmayan usûllerle zorla hâfız yapılan nice
    gencin, hayatı boyunca Kur’an’dan ve dâvâdan uzak yaşaması gibi durumlar
    hep dinin zorlaştırılması ve idealize edilmesiyle ilgili problemlerdir.
    İslâmî faâliyet ve hizmetlerde dâvânın yükü ve sorumluluğu fedâkâr
    ve gayretli bir tek kişinin üzerine yüklenmekte, onlarca insanın yapacağını
    bu bir kişi aşırı zorluklarla yerine getirmektedir. Cemaatin diğer fertleri
    de sadece onu eleştirip onun moralini bozmaktadır. Bunun sonucu olarak
    üzerine aşırı yük yüklenen kişi maddî ve mânevî yönden yıpranmakta ve
    bir zaman sonra ister istemez bir köşeye çekilip pasifize olmakta, hatta bazen
    dâvâdan, faâliyetten soğumaktadır.
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ
    Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
    kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
    dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
    uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
    yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
    zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
    erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
    yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
    hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
    Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
    • 163 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
    insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
    onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
    Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
    içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
    güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
    basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
    tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
    yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
    yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
    kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
    kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
    da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
    gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
    körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin
    tâ kendileridir.”450; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
    kör olur.” 451
    Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi
    ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla
    sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor
    ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip
    aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte,
    Kur’an bu sırra dikkat çekiyor.452 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir
    madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele
    sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada
    “usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek
    olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince,
    zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve
    problem sarabilir. 453
    İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi,
    kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/
    450 7/A’râf, 179
    451 22/Hacc, 46
    452 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
    453 Bkz. 92/Leyl, 8-10
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.
    Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
    Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.454 Dünyada insan nefsinin hoşuna
    giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak
    uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir.
    Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme
    noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması,
    Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri
    yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
    İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu
    birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir.
    Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz
    insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez. 455
    Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp,
    kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar.
    Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır
    bir teklif olarak kabul etmektedirler.456
    Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla
    imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah
    (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip
    (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor
    musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri
    vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
    getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
    demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
    onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini
    tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’a
    kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
    için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” 457
    454 2/Bakara, 216
    455 2/Bakara, 286
    456 42/Şûrâ, 13
    457 Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet
    98
    • 165 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız
    ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize
    öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
    Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla,
    bize acı!”458 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin
    ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve
    ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları,
    kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi
    muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin
    sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor.
    Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın
    kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar
    göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları
    kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
    Konuyla ilgili büyük müfessir Elmalılı şu açıklamaları yapar: “Allah
    kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.”459 “Yükleyemez” değil;
    “yüklemez.” Allah’ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç
    yetireceği kadardır ve hatta onun çok altındadır. Allah insanı zora koşmaz,
    güçlerini son sınırına kadar zorlamaz, sıkıntıya sokmaz, müşkülât ve meşakkat
    vermez. Mükellef olan kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek
    şekilde yapabilirler. Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması
    da güç yetmez bir sorumluluğu yüklemeye Allah’ın kudreti olmadığından
    değildir; sırf fazl u kereminden ve rahmetindendir. Bu sûretle Allah’ın kullarına
    bahşettiği güç ve tâkat onlara emrettiği görevlerden daha fazladır.
    Bu sâyede onlara görevlerini yaptıktan sonra dinlenecek, gezip dolaşacak,
    dünya ve maîşet işlerinde çalışacak, hatta daha başka emredilmemiş olan
    hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve imkân kalabilecektir.
    Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler yapabilirler.
    Meselâ, günde beş vakit namazdan başka daha nice işler görebilirler. Gerçi
    sorumluluk, irâdeye bir anlamda zahmet yüklemek demektir, her zahmet
    de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten dolayı, her yükletilen
    sorumluluk ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü
    zorlamaması da şarttır. Yani her bir ferdin sorumluluğu, gücüyle ve kapa-
    458 2/Bakara, 286
    459 2/Bakara, 286
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    sitesiyle ölçülmek gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve tâkatleri farklı
    olduğundan, gücü ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de
    fazla olacaktır ki, adâlet ve eşitlik de bunu gerektirir. Meselâ, malı olmayan
    zekâtla mükellef olmayacağı gibi, farklı derecede zenginlerin zekâtları da
    bir ölçü çerçevesinde değişik olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi
    yüz verir.
    Fakat hepsi de aynı nisbet dâhilinde, meselâ kırkta birdir. Güç ve imkân
    hesaba katılmayarak nüfus başına eşit olarak “herkes şu kadar verecek”
    demek, bu temele aykırı düşer. Yine bunun gibi, ümmete toptan yönelik
    olan farz-ı kifâyenin fertlere ilişkisi de böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine
    düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği zaman dahi onun gücünü
    aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz ve külfetsiz kudret-
    i mümekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen, yani daha da
    kolaylık esasına dayanan bir kudret de şart olmuştur. Velhâsıl bu âyet, hikmet-
    i teşrî’in en büyük esasını özet olarak ifâde etmiştir. Sorumluluk onu
    yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır.
    “Ey Rabbimiz! Bize bizden önceki ümmetlere yüklettiğin gibi ağır yük
    de yükleme.” 460 Bizi isyan eden toplumlar gibi yapma! Yani bizi diğer milletlere
    yaptığın gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır ağır boyunduruklar,
    şiddetli mîsaklar, ağır bağlılıklar, meşakkatli buyruklar, katı
    kanun, kural ve uygulamalar altında bulundurma, sonuçta mükelleflerini
    meshederek (sûretlerini değiştirerek) maymunlara, domuzlara çevirecek
    sıkıntılara koşma. Bizim kurallarımızda ve sosyal hayatımızda zorluklar,
    zorlamalar, baskılar olmasın Rabbimiz.
    Bu âyette geçen “ısr” kelimesinin, lügatte esas anlamı, esâret ve hapis
    mânâsıyla ilgili olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük
    ve bağ demektir ki, boyunduruk gibi, ağır mîsaka, zor dayanılır ahde ve bağımlılığa,
    yine bunun gibi akrabalık ve yakınlığa da denilir. Anlaşılıyor ki,
    tarihlerde görüldüğü üzere, yahûdi ve hıristiyanlar gibi önceki ümmetlerde
    katı yükümlülükler vardı. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına göre, meselâ
    yahûdiler günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının dörtte birini vergi
    vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından sürülüp çıkarılmak,
    birçok konuda hemen idam cezâsı uygulanmak, tevbe etmek için intihar ile
    460 2/Bakara, 286
    • 167 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    yükümlü olmak, bir isyan üzerine hemen cezâ verilmek, herhangi bir hata
    meydana gelirse helâl olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak gibi hükümler
    vardı. Kaffal Tefsirinde denilmiştir ki, “Yahûdilerin ellerinde Tevrat
    diye iddiâ ettikleri kitabın beşinci sifri iyice gözden geçirilirse, onların
    ne kadar katı hükümlere, ne kadar çetin mîsaklara tâbi tutulmuş oldukları
    daha birçok acâyip hükümlerle birlikte görülür. İşte mü’minler bu gibi
    sıkıntılardan, zorluklardan korunmalarını niyâz ettiler ki, Allah da fazl u
    keremi ile, “Üzerlerindeki ağır yükü kaldıran ve bağları çözen Peygamber...”
    461 âyetiyle bunları giderdi.
    “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez”462 buyurulduktan
    sonra, “aynı âyetin devamında bu duâya ne hâcet vardı?” denilmesin. Çünkü
    önce vüsû’, yani kapasite kelimesinin anlamı, tâkat kelimesinin anlamından
    daha geniş kapsamlı ise de, onun tâkat yerine kullanıldığı da meşhurdur.
    O halde mükellefiyetin tâkat ile orantılı olması da ihtimal dâhilindedir.
    Bu da baskı ve şiddetten başka bir şey değildir. Önceki ümmetlerde bunun
    meydana gelmiş olduğu da sâbittir. Bundan dolayı bu mücmel mânânın
    ortadan kaldırılıp vüs’un açık olan kolaylık anlamına olması dilenmiştir.
    İkinci olarak, amel, yükümlülük kelimesinden bir bakıma daha geniş
    kapsamlıdır. Bunların bizzat İlâhî teklifin ve teşrîin eseri olarak değil; tam
    aksine bunların zıddına hareket eden Firavun ve benzerleri gibi azgınların
    tasallutu ile terbiye olması da mümkündür. Bunun için ‘lâ tükellif (mükellef
    tutma)’ yerine; “ve lâ tahmil (yükleme)” denilmiştir. Sûrenin başından beri
    sürüp gelen İsrâiloğulları kıssalarında her iki yönden de uyarılar olmuştur.
    Aynı mânâ, âyetin devamındaki şu duâda daha ziyâde düşünülebilmektedir:
    “Ey Rabbimiz! Bize gücümüz yetmeyen şeyleri de yükletme”463; hiç çekilmez,
    tâkat getirilmez, yükletilecek olursa yerine getirilemez, isyana sevkeder,
    uygulanacak olursa cezâlandırma olur, mahveder, helâk eder, tâkat
    yetişmez belâlar, sevdâlar altında inletme ey Kaadir Rabbimiz! Çünkü Sen
    her şeye kaadirsin. Bunu rahmetinden dolayı yükümlülük olarak yapmazsan
    da imtihana çekmek için ve isyankârlara gazabından dolayı cezâlandırmak
    için yapabilirsin. Her şey, Senin istek ve irâdene bağlıdır. Bundan
    dolayı bize yükümlülük olarak, imtihan cinsinden de cezâ şeklinde de güç
    yetiremeyeceğimiz şeyleri yükletme.
    461 7/A’râf, 157
    462 2/Bakara, 286
    463 2/Bakara, 286
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Evet, “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez” 464 müjden
    Muhammed ümmetinedir. İşte sağladığın bu kolaylık, bu hafifletme, bu
    ümmete bahşettiğin iman feyzi, itaat duygusu, ihlâs, irâde gücü ve Hakk’a
    bağlılık gibi güzel hasletler ile bağlantılıdır. Elbette bu kanunu tanımayanlar,
    bunun çerçevesinden dışarı çıkabilecek değiller; o zaman onlara birbirlerinin
    gereği olan, hak ve hukuk tanımayan kapasite ve güç dinlemeyen
    yükümlülükler koyduracaksın; kâfir, kâfir olmakla mükellefiyetsiz yaşayamayacak,
    fakat hakka uymadığından halka haksız ve yersiz yükümlülükler
    getirecek ve karşılığında da haksız tepkiler alacaktır ki, bu da aynı zamanda
    adâlet ve hakkın gereği olarak yine Senin yükletmiş olduğun bir yük olacaktır.
    Bu açıdan bakılırsa âlemde her kavmin kendine göre bir kanunu olduğu
    görülür. Ve o kanun kaçınılmaz şekilde İlâhî bir yüklemenin varlığına
    dayanır. Şu kadar ki, mü’minlerinki müstakîmdir ve İlâhî rahmet eseridir;
    kâfirlerinki gayr-i müstakîmdir, dolaylı olarak İlâhî adâletin ve gazabın
    eseridir. Mü’minlere adâlet olan şey, kâfirlere adâlet olmaz; kâfirlere adâlet
    olan şey de mü’minlere adâlet olmaz. Bütün bu liyâkat ümmetin rûhunda
    ve kalbindedir. “Kalpler, Rahmân ve Zülcelâl’in iki parmağı arasındadır.” Yâ
    Rab! Sen kalbimizi dilediğin gibi evirir çevirirsin. Bundan dolayı bizi, İslâm
    dininin kolay hükümlerinin yükümlülüğünden ve doğru yoldan ayırma!
    Bundan ayrılmaya ve rahmetinden uzak düşmeye dayanamayız. Bizi böyle
    dayanılmaz dertlere uğratma!
    O şekilde sorumlu tutma ve bu şekilde yük yükletme de, “Va’fu annâ
    (günahlarımızın izlerini bizden gider)”465 İtiraf ederiz ki, biz Senin koyduğun
    hükümlere itaat etmeyi bütün gücümüz ve ihlâsımızla taahhüt etmiş
    olduğumuz halde, yine de kusurdan, günahtan uzak kalabilmiş değiliz, bütün
    çalışmalarımız esas itibarıyla Senin bir nimetinin bile şükrünü edâya
    yetmez. Sarfettiğimiz ve edeceğimiz güç ve vüs’at esâsen Senin bize ihsân
    ettiğin bir nimettir. Onun kullanılmasından doğacak faydalar da yine bize
    bahşedilmiş olduğu halde, bizim de onu tamamen Senin yolunda kullanmamız
    gerekirken, biz tutuyoruz da onunla Senin rızâna aykırı olarak kendimize
    zararlar bile verebiliyoruz. Kesb ve kazanç sermâyesi olarak verdiğin
    irâde ve gücümüzü, akıl ve fikrimizi tamamen bir araya getirip hepsini
    kendi menfaatimizle ilgili yollara kullanamıyoruz. Bunun için Senden dilediğimiz
    dilekleri, hak etmiş olduğumuzdan dolayı değil; fazl u rahmetin-
    464 2/Bakara, 286
    465 2/Bakara, 286
    • 169 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    den ümid ederek diliyoruz. Hâlbuki olacak, olacaktır: Bizden herhangi bir
    şekilde sâdır olmuş olan günahlar, Senin İlâhî bilginde zâten belli ve sâbittir.
    Onların oradan silinmesi imkânsızdır. Fakat Sen, yüce kudretinle onların
    bize yönelik olan sonuçlarını istersen silebilirsin. Zira sebepleri yaratan
    ve gerçekten etki sahibi olan ancak Sensin. Bizim kötü işlerimizle onların
    doğuracakları sonuçlar arasındaki ilişkiyi dilersen mahvedebilirsin.” 466
    Müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef
    tutulmamalarını şart koşan Tâif ’lilere; Peygamberimiz’in, kesinlikle namazsız
    dinde hayır olmadığını belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini
    biliyoruz.467 Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî
    hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini,
    kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah’a
    âit bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden
    Allah adına intikam alırdı.” 468
    Dini, Allah’ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına göre kolaylaştırmak,
    Allah’ın göstermediği kolaylıklara müsâade etmek, -hâşâ-
    Allah’tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah’a karşı
    isyan, dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın yanında, Allah’ın mubah kıldığı
    şeyleri haram kılan tefrît çizgisi de aynı oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde
    bu tefrît çizgisi, dinde tahrîfi ortaya çıkarmıştır. Bu yahûdileşme
    çizgisiyle ilgili olarak Mustafa İslâmoğlu şu tesbitte bulunuyor:
    “Dini zorlaştırmanın ve uydurmacılığın en tehlikeli yanlarından biri,
    Allah’ın koyduğu haram ve helâl sınırlarını değiştirmektir. İsrâiloğullarına
    mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur’an’dan öğreniyoruz:
    “Tevrat indirilmeden önce, İsrâil (Yakup Peygamber)’in kendisine haram
    kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: Getirip
    okuyun Tevrat’ı, eğer doğruysanız!”469 (Gerçekten de İsrâiloğullarının kendilerine
    yasak kıldıkları inek etinin Tevrat’ta helâl kılındığını görüyoruz:
    Levliler, 22/20-30).
    466 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 273-274, 280-2281
    467 Ahmed bin Hanbel, IV/218
    468 Müslim, Fedâil 79
    469 3/Âl-i İmrân, 93
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın koymadığı yasakları koymak, sünnetullaha aykırı olduğu gibi,
    fıtrata da aykırıydı. Çünkü, eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa elbette
    bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse
    yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar
    da bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.
    Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını
    din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin
    “değişken” ve “sâbitelerini” birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme
    sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede
    hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din, kalabalıkların
    dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor;
    kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu,
    tam İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’dan sonra dinlerine karşı lâubâli oluş serüveninin
    aynısıydı.
    Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından,
    bugün “İslâmî tiyatronun farziyyeti” derecesine, dün “erkek çocuklarını
    dahi okula göndermeme” ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların
    okuması hatırına “başlarını açıversinler canım” tefritine, dün vesikalık resmin
    dahi zarûrete binâen ancak tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday
    “hidâyet filmleri”ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların,
    yanında dut yemiş bülbüle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde
    verilen “İslâmî konser”lere, dün dinlenmesi “haram” olan radyodan bugün
    kurulması “farz” olan televizyon istasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda
    vardığımız yargıyı sadece doğrulamakla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı
    da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor.” 470
    Hz. Peygamber’in zorluklara mâruz kaldığı dönemde Allah, rasûlünün
    göğsünü genişlettiğini, yükünü kaldırdığını, şânını yücelttiğini471 zikretmektedir.
    Ve eklemektedir: “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet,
    her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır.”472 Güçlük bittikten sonra değil; güçlükle
    beraber kolaylık. Güçlükle kolaylık net çizgilerle birbirinden ayrılmamış;
    tersine geçişli, her ikisi de belirli bir oranda bir arada bulunabilmekte-
    470 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, Denge Y. s. 206
    471 94/İnşirâh, 1-4
    472 94/İnşirâh, 5-6
    • 171 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    dir. Güçlüklerin, sıkıntıların arttığı dönemlerde, çözüm yolları yavaş yavaş
    açılır, sıkıntılar süreç içinde azalırken, kolaylık da artar.
    Yaşadığımız sıkıntılar, hatta mağlûbiyetler; moralimizi bozabilir, yıpranmamıza
    neden olabilir. Ama bunlar kesinlikle trajedilere, çaresizliklere
    dönüştürülmemeli. Ne zorluk, ne de kolaylık mutlaktır. Zorlukların aşılması,
    ancak doğrular üzerindeki ısrar ve sabırla mümkündür. Allah Teâlâ, bizi
    başardıklarımızla değil; yapıp ettiklerimizle hesaba çekeceğine göre, zor zamanlarda
    üzerimize düşeni yerine getirmeli, bütün gücümüzle cehdetmeli
    ve Allah’a tevekkül etmeliyiz. Karanlığın en fazla koyulaştığı, ümitlerin yitirilmeye
    başlandığı an, İlâhî yardımın yaklaştığı andır.473 Zorlukları aşmada
    gösterdiğimiz çaba, kolaylıkta da sürmeli, dinamizm süreklileştirilmelidir:
    “O halde, boş kaldığında yeniden yönel.”474 İmtihan, her zaman belâ, sıkıntı
    ve zorlukla olmaz; bazen de kolaylık ve nimetlerin bolluğu ile olur. Allah’a
    iman edenler için ümitsizliğe yer yoktur: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
    iman etmiş iseniz, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” 475
    Dinde Kolaylık ve Müsâmaha Esastır: “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben
    kulumun, benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/
    anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım.
    Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek
    gelene Ben koşarak giderim.” 476
    “Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız.
    Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta
    hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.” 477
    “İsmah yüsmehu lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.” 478
    Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı
    ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde
    yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin
    davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak
    473 2/Bakara, 214
    474 94/İnşirâh, 7
    475 3/Âl-i İmrân, 139; Oktay Altın, Hak Söz, Sayı: 114, Eylül 2000, s. 36
    476 Müslim, Tevbe 1
    477 Müsned, Ahmed b. Hanbel, 5/160
    478 Müsned, Ahmed bin Hanbel, 1/248
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında
    Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashabı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin
    biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım!
    Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber
    rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan
    ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye
    çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest
    bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber
    (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın (işini görsün).
    Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek
    üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki:
    “Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz
    kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.” 479
    İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi,
    kendi mübarek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında
    asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasül-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî
    bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamaştır. Cehâleti sebebiyle böyle
    davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket
    olmazdı.
    “Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize
    sorular sormak (,onu sorguya çekmek; daha önce Mûsâ’dan
    istenen şeyler gibi talepte bulunmak) mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre
    değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.”480 Bu âyet-i kerimede
    Allah Teâlâ, zor gelebilecek görevler insana yüklenmesin diye, olayların
    olmasından önce Hz. Peygamber’e çok soru sorulmasını yasaklamaktadır.
    Nitekim bir başka âyette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler, size açıklanınca
    hoşunuza gitmeyen şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız
    size açıklanır. Allah (sorduğunuz şeyleri veya açıklanmadığına göre diğer
    hususları) affetmiştir. Ve Allah ğafûrdur, halîmdir.” 481
    Eğer âyetin nüzûlünden sonra tafsîlâtını soracak olursanız o konu size
    açıklanır. Ayrıca bir şeyi, olmazdan önce sormayın; belki sormanız nedeniyle
    o şey yasaklanabilir, din zorlaştırılmış olur. Bunun için, sahih hadiste
    479 Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112
    480 2/Bakara, 108
    481 5/Mâide, 101
    • 173 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ifade edilmiştir ki; müslümanlardan vebâli en büyük olan, yasaklanmamış
    olan bir şeyi sorup da bu soru sebebiyle o şeyin yasaklanmasına sebep
    olanlardır. Bunun için Buhârî ve Müslim’de Muğîre bin Şu’be’den naklen
    zikredilen hadiste Rasûlullah (s.a.s.)’ın, “denilmiş ve dedi” gibi şeyleri çok
    sormayı ve malı boşa harcamayı yasakladığı belirtilir. Müslim’in Sahîhinde
    de buyrulur ki; “Benim bıraktığım şeyleri, siz de bırakın. Çünkü sizden öncekiler
    çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı çıkmaları sebebiyle helâk
    olmuşlardır. Ben, size bir şeyi emredersem gücünüzün yettiğince yerine getirin.
    Size bir şeyi de yasaklarsam ondan sakının.” Hz. Peygamber’in Allah
    Teâlâ’nın müslümanların üzerine haccı farz kıldığını bildirmesinden sonra,
    adamın biri, “her yıl mı yâ Rasûlallah?” dediğinde Hz. Peygamber susmuş.
    Adam üç kere tekrarlayınca O, “hayır!” demiş. “Eğer evet deseydim, böyle
    gerekirdi ve sizin buna gücünüz yetmezdi. Benim bıraktığım şeyleri siz de
    bana bırakın!” buyurmuştur.
    Demek ki kolaylaştırma, “dini değiştirme ve yapılabilecek olanı yapmama”
    anlamına gelmez. Kolaylaştırma, işleri dinin ölçülerine ve eşyanın
    tabiatına uygun biçimde yapmaktır. Aşırı gidip dinin ölçülerinin ve fıtrat
    gerçeğinin dışına çıkmak da zorlaştırmadır. Allah’ın istediğinden fazla dindar
    olmak isteyen kimse, sonunda mağlup olur. Bunun için hiç kimsenin,
    dinin ölçülerini aşarak veya onları kendi arzusuna göre değiştirerek dini
    zorlaştırma hak ve yetkisi yoktur.
    Kur’an, Allah’ın lütuf ve iyilik sahibi olduğunu bildirirken, anahtar kavram
    olarak fazlullah terkibini kullanır. Bu terkip, Allah’ın lütuf ve ihsanı, iyilik
    ve ikramı anlamlarına gelir. Fazlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez
    bu âyette geçer ve insanın, Allah’ın lutfundan rızık araması için öncelikle
    çaba sarf etmesi gerektiği mesajını verir. Demek ki insan gerçek başarıya,
    Allah’ın istediği işleri yapıp elde ettiği haklı ve helâl kazançla ulaşabilecektir.
    Kur’an’a göre lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, Allah onu dilediğine verir.
    Öyleyse insan, başkasının elindekini değil, Allah’ın lütuf ve ihsanını istemelidir.
    Çünkü erdem ve helâl kazanç, atâletle ve hasetle değil, irâdeye
    dayalı onurlu gayretle kazanılır.
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın, İslâm’a özgü bir dünya görüşü oluşturmak için kullandığı
    anahtar kavramlardan biri de sebîlullah terkibidir. Allah’ın yolu anlamına
    gelen sebîlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette geçer.
    Sebîlullah terkibi, İslâm öğretilerinin tümünü ifade etmek için kullanılır.
    Çünkü Allah’ın yolu, iyilik nev’inden O’nun emrettiği her şeyi içeren ve
    Kur’an vahyi aracılığı ile insana bahşedilen hidâyet yoludur. Ayrıca bu terkip,
    çoğunlukla cihad âyetleri içinde yer aldığından cihad vâsıtaları olarak
    da yorumlanmıştır. Cihad, Allah yoluna konan engellerin kaldırılması ve
    bu yolun açılması için girişilen bir eylem olsa da Allah’ın yolu tabiri, cihaddan
    daha genel bir anlam taşır. Bunun için Yüce Allah, bu yola hikmetle,
    güzel öğütle çağırmayı; İslâm’ın, hayatı belirleyen bir sistem olmasına karşı
    çıkanlarla en güzel biçimde mücadele etmeyi istemiştir.
    Görüldüğü gibi sebîlullah terkibi, dünya ve âhiret hayatında insanlara
    yararlı olan, insanlığın iyi yönde gelişmesini sağlayan bütün sâlih amelleri
    (iyi işleri) içermektedir. Kur’an ve sünnet bu terkiple, insanları daha yüce
    ve olumlu bir sosyal düzen kurmaya yöneltir. Bu terkibin kullanıldığı âyetlerde,
    Allah yolunda infak, hicret ve savaş’ın emredilmesi, değinilen tespiti
    doğrular mâhiyettedir.
    İktisadî Sorumluluk
    Vahiy kronolojisinde ilk kez bu âyette geçen zekât sözcüğü, artmak,
    gelişmek, arınmak ve temizlik gibi anlamlara gelen zky kökünün türemiş
    şeklidir. Zengin olan kişinin, malının belli bir miktarını fakirlere vermesine
    zekât denir.
    Zekât, insanın malını, gelirini ve nefsini, yoksullara yönelik faaliyetlerle
    (sadaka ve karşılıksız yardım yoluyla) bencillik kirinden temizlemesi
    anlamına gelir. İslâm hukukunda zekât, ilgili yerlere dağıtıp kullanması için
    İslâm Devletine verilen Müslümanlara farz kılınmış olan zorunlu bir vergiyi
    ifade eder. Bu verginin hâsılatı, Kur’an’da belirtilen482 ihtiyaç sahiplerine
    dağıtılır. Sonuç olarak zekât, hem insan nefsini ve malını arındırıcı bir işlevi
    görmekte, hem de zorunlu ve mâlî bir yükümlülüğü ifade etmektedir.
    482 9/Tevbe, 60
    • 175 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    İslâmî kaynaklarda zekâtın, hicretten sonra Medine Dönemi’nde farz
    kılındığı belirtilirse de, konuyla ilgili âyetler, onun İslâm’ın başlangıcından
    beri var ve farz olduğunu gösterir. Demek ki Kur’an’ın indiği ilk dönemlerde
    Araplar, malın belli bir miktarını yoksullara vermek biçimindeki sadakayı,
    zekât olarak biliyorlar ve bunu yapanların mânen temizleneceğine
    inanıyorlardı. Bu yüzden zekât, onlarda namaz ve hac gibi köklü dini geleneklerden
    biri olmuştu. Bu gelenek o günkü toplumda çok iyi bilindiği için,
    Kur’an zekâtı emrederken onu tanımlama yoluna gitmemiştir.
    Mekke Devri’nin ilk yıllarında Kur’an’ın emriyle desteklenip farz haline
    getirilen zekâta, Medine Dönemi’nde inen âyetlerle daha da açıklık getirilmiş,
    zekâtın kimlere verilmesi gerektiği ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.483
    Daha sonra Medine’de İslâm toplumu gelişip İslâm, dâvetten devlete erişince,
    Peygamber (s.a.s.), hangi tür mallardan ne miktar zekât verileceğini
    açıklamıştır. Şu halde zekât da aynen namaz gibi öteden beri var olan ve
    Arap toplumunca bilinen bir ibâdetti. Kur’an, zekâtın varlıklı Müslümanlara
    farz olduğunu açıkça belirtmiş, Peygamber (s.a.s.) de zekâtla ilgili ayrıntıları
    insanlara öğretmiştir. Bunun için, zekâtın ayrıntılarıyla ilgili gerçek
    başvuru kaynağını, Peygamber’in söz ve uygulamaları oluşturmaktadır.
    İnsanın, İlâhî buyruklara hürmetkâr olması gerekir. Bu da Kur’an vahyini,
    içerdiği mânâ ve maksadıyla kavrayıp ona iyi niyetle uymakla gerçekleşir.
    Şu halde insanın, Kur’an çağrısına sahih (doğru) inanç ve sâlih amelle
    (iyi işlerle) cevap vermesi gerekir.
    Kur’an, insanın hayata aktif ve olumlu biçimde katılımını sağlamak
    için, güzel bir borç anlamına gelen karz-ı hasen tabirini kullanır. Kard/Karz,
    borç vermek ve bir yerden ayrılıp gitmek gibi anlamlara gelen krd kökünün;
    hasen de güzel olmak ve güzel yapmak gibi anlamlara gelen hsn kökünün
    türemiş şeklidir. Karz-ı hasen, “kişinin helâl ve kıymetli olan servetini yahut
    en aktif ve verimli olan gayretini, Allah rızâsı için insanların hayrına
    sarfetmesidir.” İşte, helâl servetin ve anlamlı gayretin, Allah rızâsı için sarfedilmesi,
    Kur’an’da Allah’a verilen güzel bir borç484 olarak isimlendirilmiştir.
    483 "Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, fakirlere (yoksullara), miskinlere (düşkünlere),
    (zekât toplayan İslâm devletinin görevlisi) memurlara, müellefe-i kulûba, yani gönülleri (İslâm'a)
    ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp
    cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (9/Tevbe, 60)
    484 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbün, 17; 73/Müzzemmil, 20
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    Bundan maksat, Allah yolunda yapılan harcamaların, mâlî bir zarar olmadığını
    anlatmaktır.
    Burada, Kur’an’ın anlaşılması ve uygulanması açısından çok önemli
    gördüğümüz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an âyetlerinin taşıdığı
    bir mânâ, bir de maksat vardır. Kötü niyetli insanlar, âyetlerin Arap dili
    açısından taşıdığı mânâyı anladıkları halde, Yüce Allah’ın onlarda gözettiği
    maksadı anlamaya yanaşmazlar. Değinilen gerçeği yansıtan çok sayıda örnekler
    vardır. Ancak biz, bu âyetle bağlantılı olan bir örnekle yetineceğiz.
    Kaynaklarda belirtildiğine göre: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah
    ona, onun karşılığını kat kat artırarak öder...” 485 anlamındaki âyet indiği
    zaman, bu sözün mânâsını anlayan, ancak taşıdığı maksadı anlamak
    için Peygamber)’e (s.a.s.) gelen Ebu’ddahdah: “Allah zengindir. O, hiçbir
    şeye muhtaç değildir. Bize verdiği şeyi, bizden istemesindeki maksat nedir?”
    diye sorar. Allah Elçisi bu soruya: “Evet, Allah sizi cennete sokmak için
    sizden, muhtaç olanlara karşılıksız yardım etmenizi istiyor.” cevabını verir.
    Aldığı bu cevapla âyetin maksadını da öğrenen Ebu’ddahdah’ın, büyük bir
    hurma bahçesini Allah yolunda infak ettiği söylenir. Fakat aynı âyeti yahûdiler,
    “Allah fakir, biz zenginiz” şeklinde anladılar.486 Çünkü onlar, âyete iyi
    niyetle yaklaşmadılar ve lafzî mânânın taşıdığı maksadı anlamak istemediler.
    Bu yüzden, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın borç istemesini, fakir
    bir insanın borç istemesi şeklinde yorumladılar.
    Verilen bu örnekten çıkarılabilecek genel sonuç şudur: Allah yolundan
    sapan her kimse, Kur’an’ın mânâ ve maksadından kaybı oranında sapmış;
    hakka ulaşan kimse de, onun ruhuna, mânâ ve maksadına vâkıf olduğu
    ölçüde başarılı olabilmiştir. Öyleyse Kur’an’ın lafız, mânâ ve maksat bütünlüğü
    içinde zihnimizde; işlev yönüyle de hayatımızda etkin biçimde yer alması
    gerekir.487
    Allah Günahları Bağışlar
    Kur’an, Yüce Allah’ın günahları bağışlayıcı olduğunu belirtmek için
    daha çok örtmek, bağışlamak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan ğfr kökünü
    485 2/Bakara, 245; 57/Hadîd, 11
    486 3/Âl-i İmrân, 181
    487 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    • 177 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kullanır. Ğfr kökünden türeyen ve nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette geçen
    Ğafûr ismi, “insanların günahlarını örten, hatalarını ve suçlarını çokça
    bağışlayan Allah” anlamına gelir. Bu isim, Kur’an’ın tamamında “doksan
    bir” kez geçmektedir.
    Ğafûr ismi, insanların günahlarının çokluğu nisbetinde Allah’ın bağışlamasının
    da çok olduğu mesajını verir. Bunun için, günahların sadece bir
    kısmını bağışlayana ğafûr denmez. Ğafûr ismi, Kur’an’da çeşitli terkipler
    halinde kullanılır. Ancak burada, Kur’an’da en çok görülen ve nüzul sırasına
    göre ilk kez bu âyette geçen Ğafûr-Rahîm şekline kısaca değinilecektir
    Hem Mekke hem de Medine Dönemi’nde inen vahiylerde yer alan
    Ğafûr-Rahim terkibi, Allah’ın bağışlamasının sürekli ve çok, merhametinin
    de sınırsız olduğu anlamına gelir. Allah, sonsuz rahmet sahibidir. O, rahmeti
    ve adâleti gereği insanların günahlarını bağışlar. Yüce Allah, bağışlayıcı
    olduğunu, Elçisi’ne yönelik şu buyrukla bütün insanlara duyurur: “Haber
    ver kullarıma; hiç kuşkusuz Ben, Ğafûr Rahîm’im, çok bağışlayan ve merhamet
    edenim.”488; “Bir haksızlık yapıp da sonra kötülüğü iyiliğe çeviren (herkes)
    i bağışlarım, Ben, Ğafûr Rahîm’im.”489
    Her şeyin mutlak sahibi olan Allah, dilediğini bağışlar, dilediğine de
    azap eder. O’nun bağışlaması ve merhameti sınırsız, azâbı da serî ve çetindir.
    Ancak, Allah’ın rahmeti gazabını geçmiş ve her şeyi kuşatmış olduğundan490
    O, sonsuz rahmet sahibi bir Rab’dir.
    Yüce Allah, insanların kendinden bağış dilemelerini bekler ve onlara,
    bu âyetin491 son bölümünde ifade edildiği gibi “Allah’tan, günahlarınız için
    bağışlanma dileyin” çağrısı yapar. Yüce Allah’ın bu çağrısına uyup O’ndan af
    dileyen kimse de Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.
    Biz de Yüce Allah’ın çağrısına uyarak ve O’nu bağışlayıcı bulacağımızı
    umarak diyoruz ki: Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi
    bağışla; imana ermiş olanlardan hiçbirine karşı kalplerimizde
    488 15/Hicr, 49
    489 27/Neml, 11
    490 7/A’râf, 156
    491 73/Müzzemmil, 20
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    uygunsuz düşünce ve kin bırakma. Ey Rabbimiz! Şefkat sahibi ve rahmet
    kaynağı olan sadece Sensin! 492
    Allah Affedicidir: Allah (c.c.), bağışlaması, af ve mağfireti bol olduğu
    için, şirk dışında bütün günahları istediği kimseler için affedebileceğini beyan
    ediyor. “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
    başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
    (ile) iftira etmiş olur.” 493
    Bilindiği gibi İslâm’a girmek, kendinden önceki bütün hataları siler. Allah’a
    şirk koşan müşrikler, şirklerinden tevbe edip yeniden iman ederlerse
    onların da geçmiş günahları bağışlanır.
    Rabbimiz, mü’minlere tevbe ve af konusunda genişlik veriyor.“Allah’ın
    rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.”
    494 Bu bağışlamanın şartı, şüphesiz ki tevbedir, günahtan vazgeçmektir,
    hatada ısrar etmemektir. Zaten takva sahibi mü’minler, bir hayâsızlık
    yaptıkları (günah işledikleri) zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen tevbe ederler,
    günahta bile bile ısrarcı olmazlar.495
    “Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur
    (bağışlayıcıdır).”496 Bir âyette bu isim ‘Kadir’ ismiyle beraber kullanılıyor.
    Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirebildiği halde,
    onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade ediyor.497 Allah (c.c.) sonsuz
    bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak dinî emirleri
    ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür.498
    Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan
    edeceğini, hatta inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona
    günah işleme ya da ibâdet etme özelliğini verdi.499 Yani insanın iradesini
    kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş da bırakmamıştır. Bütün insanlara
    ‘tâğuta kulluk yapmayın, Allah’a ibâdet edin’ diye dâvet yapması için elçiler
    492 59/Haşr, 10; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    493 4/Nisâ, 48
    494 39/Zümer, 53
    495 3/Âl-i İmran, 135
    496 4/Nisa, 99; ayrıca bkz. 22/Hacc, 60; 58/Mücadele, 2; 4/Nisâ, 43
    497 4/Nisâ, 149
    498 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 101
    499 91/Şems, 7-10
    • 179 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    (peygamberler) göndermiştir.500 Elçilerin dâvetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği
    âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar.
    Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir,
    günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından
    vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (c.c.) onu affedebilir. İnkârcı iken
    mü’min, isyancı iken itaatkâr, günahkâr iken takvâ sahibi olanı (sorumluluk
    bilinci içinde Allah’tan korkup günahlardan korunanı) affedebilir. Af
    yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.
    Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verseydi, hiç affetmeseydi
    şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.501 İnsanların yaptıkları yüzünden
    karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.502 Bazı
    insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün
    bunlar, insanların ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan
    fazlalıklardır. Allah, kullarını sürekli affediyor. Ancak bazılarının ceza alması
    da kâinat düzeni ve ibâdetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın
    adâletinin gereğidir. “Size isâbet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta
    olduğu dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” 503
    Allah (c.c.) Uhud savaşında Peygamberin sözünü dinlemeyenleri,504
    hac ibâdetinde daha önceden yapılan hataları,505 buzağıyı tanrı edinip sonra
    tevbe eden İsrailoğullarını506 affettiğini bildiriyor. Kötülükleri bağışlayıp
    affedenler,507 güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad
    edemeyen müstaz’aflar,508 Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler509
    Allah’ı affedici olarak bulurlar.510 İslâm’a göre bir kötülüğün cezası/karşılığı
    yine onun kadardır; fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu
    hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye ediyor. Bir
    yanağına vurana öbürünü çevirmek olmadığı gibi; intikam peşine düşmek
    de yoktur. Haksızlığa uğrayan, bu hakkını kullanmaz, sabreder ve bağış-
    500 16/Nahl, 36
    501 35/Fâtır, 45
    502 30/Rûm, 41
    503 42/Şûrâ, 30; ayrıca bkz. 42/Şûrâ, 34, 40
    504 3/Âl-i İmran, 152, 153
    505 5/Mâide, 95
    506 2/Bakara, 52; 4/Nisâ, 153
    507 4/Nisâ, 149; 64/Teğâbün, 14
    508 4/Nisâ, 99
    509 4/Nisâ, 48
    510 16/Nahl, 126
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    larsa bu güzeldir.511 Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye ediyor.
    Affedenleri Allah’ın seveceğini haber veriyor. 512
    Tarih, hatasızlığı iddia eden budalalarla, bunların karşısında hak dâvâyı
    müdâfaa eden kahraman insanların mücadeleleriyle doludur. Faziletin,
    hata işleyen kimsenin, hatasını kabul etmekle başladığı söylenebilir. Beşer
    için ideal olan, mümkün olduğu kadar hatasız bir hayat yaşamaktır. Fakat
    peygamberlerden başka bu sırra ermiş bir insanı tasavvur etmek bile zordur.
    Allah da hatasız bir insan değil; her çeşit hatadan hemen dönüp mağfiret
    dileyen bir varlık yaratmayı tercih etmiştir.513 Bir toplumun bekası da tevbe
    ve istiğfar iledir: “Onlar istiğfar ederlerken Allah onlara azâb etmez.” 514
    Mü’minler şöyle duâ ederler: “Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan
    dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere
    yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
    şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın.
    Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” 515
    Günahlarını küçümseyen ve tevbesini sonu gelmeyen yarınlara erteleyen,
    ya da yalancı tevbelerle kendini kandıran zavallılardan olmayalım. Ey
    Rabbimiz, bizim günahlarımız ne kadar büyük ise de, Senin affın daha da
    büyüktür; Bizi affet!
    Ey Muhammed! Hiç şüphesiz Rabb’in senin ashâbınla birlikte, gecenin
    üçte ikisinden daha azını, bazen yarısını, bazen de üçte birini, kalkıp
    O’nun rızâsını kazanmak maksadıyla ibâdet ve teheccüdle geçirdiğini bilir.
    Gece ve gündüzün saatlerini bilen, planlayan Allah’tır. Gece ve gündüzün
    işini idare eden O’dur. Yüce Allah sizin, ne bütün geceyi, ne de büyük bölümünü
    ibâdetle geçiremeyeceğinizi, âciz kalacağınızı bildi de size acıyarak
    yükünüzü hafifletmek sûretiyle tevbenizi kabul etti, farz olan gece namazını
    sünnet kıldı. Gece namazından sizin için kolay olanı kılın. Gücünüzün
    yettiği kadar kılın. Aynı şekilde kolayınıza geldiği kadar Kur’an okuyun.
    Yüce Allah içinizde, hastalığın zayıf düşürmesi sebebiyle gece ibâdetinden
    âciz olanların bulunacağını, bir başka topluluğun da rızık aramak ve helâl
    511 2/Bakara, 178
    512 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
    513 Müslim, Şerhu'n-Nevevi 17/65
    514 8/Enfâl, 33
    515 2/Bakara, 286
    • 181 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    mal kazanmak üzere ticaret için ülkelerde yolculuk yapacağını, bir diğer
    topluluğun da Allah’ın kelimesini yüceltmek ve dinini yaymak için O’nun
    uğrunda cihad edeceklerini bilir. Bu yüzden gece namazından sizin için
    kolay geleni kılın ve namazınızda Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Farz
    olan beş vakit namazı, rükûn ve şartlarını yerine getirerek huşû içerisinde,
    devamla edâ edin, zekâtı verilmesi gereken yerlere zamanında verin. Allah
    rızâsı için ihtiyaç sahiplerine sadaka verin. Ey insanlar! Allah rızâsı için ve
    Allah’ın istediği şekilde ne yaparsanız sevap ve karşılığını dünyadaki sâlih
    amellerinizden kat kat fazlasıyla Rabbiniz katında daha hayırlısını bulursunuz.
    Çünkü dünya geçici, âhiret ise ebedîdir. İyi kimseler için Allah katında
    olan daha hayırlıdır. Bütün hallerinizde, Allah’ın bağışlamasını isteyin.
    Çünkü insanın kusur ve eksiklik yapmaması çok azdır. Şüphesiz Allah, tevbe
    etmeleri halinde kullarının günahlarını bağışlayan, mü’minlere dünya ve
    âhirette merhamet edendir.
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Bu âyet gece ibâdetinin Rasûlullah
    (s.a.s.) ve ashâbına farz olduğuna dair açık bir delildir. Onlar gecenin üçte
    birinden az ve üçte ikisinden çok olmamak üzere, uzun zaman ibâdetle
    mükellef kılınmışlardı. Çünkü gece ibâdet etmek ve zikir, namaz ve Kur’an
    okumak gibi çeşitli ibâdetlerle geceyi ihyâ etmek, müslümanların bedenlerini
    kuvvetlendiriyor, ruhlarını arındırıyor ve sıkıntılı hayata hazırlıyor,
    refah içinde yaşayanların bulundukları rahatlık, rehâvet ve lezzetlere dalma
    gibi şeylerden sakınmaya alıştırıyordu. Yüce Allah onları gece ibâdeti ile
    mükellef kıldı ki, rûhen ve bedenen, bu yeni dâvetin yükünü omuzlanmaya
    ve bu dini yayma uğrunda meşakkatlere katlanmaya hazırlasın. Bu ne yüce
    ve değerli bir eğitim! Adamları ve kahramanları yetiştiriyor.”
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde
    de istiğfar ederlerdi.” 516
    “Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun…” Kıraat, namazın rükûnlarından
    biri olduğu için, “Namaz kılın” yerine “okuyun” ifadesini kullandı.
    İbn Abbas şöyle der: “Gece ibâdeti, Rasûlullah’ın ashâbından kaldırıldı
    ve bunu yapmak onlar için nâfile ibâdet oldu. Fakat Rasûlullah (s.a.s.) için
    farz olarak kaldı.”
    516 51/Zâriyât, 17-18
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    Fahreddin er-Râzi şöyle der: “Hastaların, hastalıklarından dolayı gece
    ibâdeti ile meşgul olmaları imkânsızdır. Yolcular ve mücâhidlere gelince,
    onlar da gündüzün zor işlerle meşguldürler. Geceleyin uyumadıkları takdirde,
    meşakkat sebepleri peşpeşe gelmiş olur. İşte bu sebeple Yüce Allah,
    onların görevini hafifletmiş ve haklarında gece namazının farz olma hükmünü
    kaldırmıştır.”517
    Müfessirler şöyle der: “Kur’ân-ı Kerim’de namaz emredilip de beraberinde
    hemen zekâtın emredilmediği yer azdır. Çünkü namaz, kul ile Rabbi
    arasında dinin direğidir. Zekât da kul ile kardeşleri (müslüman toplum)
    arasında dinin direğidir. Namaz bedenî ibâdetlerin, zekât da mâlî ibâdetlerin
    en büyüğüdür.”
    İbn Abbas şöyle der: “Yüce Allah karz-ı hasenle, zekâtın dışında kalan
    sıla-i rahim, misafir ağırlama vb. diğer sadakaları kastediyor.”518
    Yüce Allah bu sûreyi, infak edip güzel amel işleyenlere Allah’tan af ve
    mağfiret dilemelerinin yolunu göstererek sona erdirdi. Çünkü belki de insanlar,
    Allah yolunda harcamaya samimiyetle niyet etmemişler veya Allah’a
    borç verme işini güzel yapmamışlardır. Böylece harcamayı yersiz yapmışlardır.
    Yahut nafakayı kendi istek ve maksatları doğrultusunda harcamışlardır.
    Bu, Allah yolunda harcama konusuna uygun düşen bir sona erdiriştir.
    Kur’an’ı en açık ifadeyle indiren Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.519
    Namazda en uzun olan şey Kur’an kıraati idi. Onun için teheccüd namazında
    Kur’an’ın ne kadarı kolayınıza gelirse o kadarını okuyun, buyrulmaktadır.
    Bu tabii ki namazın hafifletilmesi olacaktır. Bu buyruk görünüşte
    bir emir gibi gözüküyorsa da, teheccüd namazının farz değil, nâfile bir namaz
    olduğu hususunda ittifak vardır. Bir hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir:
    Birisinin sorusu üzerine Allah Rasûlü “Size gece ve gündüz beş vakit
    namaz farzdır” dedi. O zat “Bunun dışında bir şey lâzım mı?” diye sorunca
    Allah Rasûlü “Hayır, yalnız kendin arzuluyorsan (nâfile kılacaksan) o başka”
    diye cevapladı. 520
    517 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/187; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
    7/108.
    518 Hâzin: 4/171; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/109.
    519 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/108.
    520 Buhârî ve Müslim
    • 183 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Maksadın bizatihi Kur’an okumak olduğu da söylenmiştir. Yani geceleyin
    kıldığınız namazlarda size kolay gelen bölümleri okuyunuz. Taberî diyor
    ki: “Âyet-i kerimede “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” buyrulmaktadır.
    Suddî bundan maksadın yüz âyet okumak olduğunu söyledi, Hasan-ı
    Basri ise “Kim bir gecede yüz âyet okuyacak olursa Kur’an onun aleyhine
    delil olmayacaktır.” demiştir.”521 Kâ’b dedi ki: Bir gecede yüz âyet okuyan bir
    kimse kaanitlerden (âbidlerden) diye yazılır. Said b. Müseyyeb dedi ki: Bu
    miktar elli âyettir. Kurtubi dyor ki: Kâ’b’ın sözü daha sahihtir. Çünkü Abdullah
    bin Amr’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamber (s.a.s.)
    şöyle buyurmuştur: “Kim on âyet okuyarak namaz
    kılarsa gâfillerden diye
    yazılmaz. Kim yüz âyet okuyarak namaz kılarsa
    kaanitlerden (âbidlerden)
    diye yazılır. Kim bin âyet okuyarak namaz kılarsa
    kantarla mükâfat verilenlerden
    diye yazılır.”522 Yani ona bir kantar ecir verilir.
    Bu âyetten aynı zamanda, rükû ve secde etmek nasıl namazın farzı ise,
    Kur’an’ı kıraat etmenin de öyle farz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok
    yerde namazın karşılığı olarak rükû etmek ve secde etmek kelimeleri kullanıldığı
    gibi, kıraat zikredilerek namazın kast edildiği de vakidir. Bundan
    yola çıkarak “teheccüd namazı mâdem ki nâfiledir o halde onda Kur’an
    okumak nasıl farz olabilir?” şeklinde bir soru sorulmamalıdır. Yine de cevap
    olarak deriz ki: İnsan “nâfile bir namaz kılmak için bedeni ve elbiseyi
    temizlemek, abdest almak, avret yerlerini örtmek vs. gibi şartları yerine
    getirmek gerekmez” diyemez. Öyleyse “bu namazda kıyam, rukû, secde etmek
    ve teşehhüde oturmak da nâfiledir” denilemez.
    Câiz ve helâl görülen yollardan rızık kazanmak için sefer etmeyi Kur’an
    “Allah’ın fazlını aramak” tabiri ile ifade etmiştir.
    Burada Allah (c.c.) helâl rızık aramak ile Allah yolunda cihada çıkmayı
    nasıl bir arada zikretmişse, aynı şekilde, hastalığın yanı sıra iki sebeple
    teheccüd namazını affetmeyi ya da hafifletmeyi de zikretmiştir. Burada,
    İslâm’da helâl rızk kazanmanın ne kadar büyük bir fazilete sahip olduğu
    anlaşılmaktadır. Abdullah İbn Mes’ud’dan rivâyet edilen bir hadiste, Allah
    Rasûlü şöyle söylüyor: “Kim müslümanların meskûn oldukları yere buğday
    521 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/469.
    522 Ebû Dâvud Tayâlisî, Müsned
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    getirir de o buğdayı günün fiyatına göre satarsa işte o, Allah’a yakınlığa nâil
    olacaktır.” Bunun üzerine bu âyeti okudu.523
    Hz. Ömer, bir keresinde “Eğer Allah yolunda cihaddan başka bir yolda
    canımı teslim etmek istesem o da Allah’ın ihsânını aramak için bir vadiden
    geçerken ölümün beni yakalamasıdır.” dedi ve sonra bu âyeti okudu. 524
    Müfessirler beş vakit namaz kılmanın ve zekât vermenin farz olduğu
    hususunda müttefiktirler. İbn Zeyd, “Bundan murat zekâtın dışında malından
    sarf etmektir” demiştir. Bu Allah yolunda cihad için de, Allah’ın kullarından
    birisine yardım etmek gayesiyle de veya halkın refahını sağlamak
    ya da başka bir hayır iş için de olabilir. Allah’a borç verme, karz-ı hasen
    Kur’an’da birçok yerde tavsiye edilmiştir. 525
    Âhiret için önceden ne göndermişsen sana faydası dokunacak olan
    odur. Bu dünyada tuttuğun ve Allah rızâsı için bir iyilikte harcamadığın
    malın Abdullah İbn Mesud’dan rivâyet edilen şu hadiste ne işe yarayacağı
    güzel izah edilmektedir: “Bir defa Allah Rasûlü ‘içinizden kim kendi vârisinin
    malını kendi malından daha çok sever?’ dedi. Hepimiz ‘Kendi malımızı
    daha çok severiz’ dedik. Allah Rasûlü ‘İyice bir düşünün bakalım’ dedi. Yeniden
    hepimiz, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Doğrusu budur’ dedik. Bunun üzerine
    şöyle buyurdu: ‘Senin malın ileriye âhiret için gönderdiğindir, burada bıraktıkların
    ise onlar senin vârislerinindir.” 526
    Buyruluyor ki: Gerçekte Rabb’in biliyor ki kuşkusuz sen, gecenin üçte
    ikisine yakın bir kısmını, yarısını ve üçte birini ibâdetle geçiriyorsun. Demek
    ki, gece ibâdetin en uzun süresi “veya yarıyı biraz artır” âyetinden anlaşıldığı
    gibi üçte ikiden biraz eksik; ortası, gecenin yarısı; en azı da “veya
    yarıdan biraz eksilt” âyetinin gösterdiği gibi, üçte bir oluyordu. Bu kırâatte
    “nısfehû ve sulusehû” lâfızları mansub olarak “ednâ” kelimesine bağlanmıştır.
    523 İbn Merduye
    524 Beyhaki, Şuabu’l İman (İmanın Şubeleri)
    525 Bk. 2/Bakara, an: 267; 5/Mâide, an: 33; 57/Hadid, an: 16
    526 Buhârî, Müslim, Ebu Ya'lâ; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/461-462.
    • 185 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Ednâ: Yakın veya en az demektir. Nâfi, Ebu Amr, İbnü Âmir, Ebu Cafer
    ve Yakub kırâetlerinde ise, “Nısfehû ve sulusehû” kelimeleri “Sulusey”
    kelimesine bağlanarak “Nisfihi ve sülüsihi” şeklinde mecrur okunur. Buna
    göre mânâ, “sen gecenin üçte ikisinden, yarısından ve üçte birinden az kalkıyorsun”
    demek olur. Bu durumda gece yapılan ibâdetin en uzun süresi
    üçte ikiden az, yarım veya biraz fazla; ortası yarımdan az üçte bir; en azı da
    üçte birden az, dörtte bir kadardır. Şu halde on iki saatlik bir geceden en az
    üç veya dört saat; ortası dört veya beş saat; en fazlası da altı veya yedi saat
    kalkılıyormuş demek olur. Sen de kalkıyorsun, seninle beraber olanlardan
    bir grup da. Yani ashâbından bir cemaat da kalkıyor. Demek ki, hepsi değil,
    demek ki hepsine farz değildi veya hepsi dayanamıyordu. Geceyi de gündüzü
    de Allah takdir eder. İkisinin de gerçek miktarını ancak o biçer ve o
    bilir. O, bütün zamanı bilir.
    Başlangıcı olmayan ilmiyle bilmiştir ki siz onu, o gecenin takdirini
    sayamazsınız. Bunda iki mânâ vardır. Birisi, her gecenin saatlerini bütün
    parçalarıyla eşit ve tamamen sayacak şekilde takdir edemezsiniz. Çünkü
    gece ve gündüz değişir. Geceyi bölümlere ayırdıkça ortaya çıkan kesirleri
    takdir etmek insanın gücü dışında olup sonsuza kadar gider. Uyku halinde
    ise ayırma gücü bulunmaz. Bu nedenle bu emri tam olarak yerine getirmek
    hepinizin yapabileceği bir iş olmamakla beraber, sen ve bazı ashâbın gibi,
    bunu yapacak olanlarınız da bir tedbir olsun diye fazlasını tutarak zahmet
    ve sıkıntılar çekersiniz.
    “Lâ tuhsûhu: Onu sayamazsınız” fiilinin sonundaki zamirin “takdir” kelimesinin
    yerini tuttuğu kabul edilerek verilen ve Keşsâf ’ın ve birçoklarının
    tercih ettiği bu mânâ aslında doğru olmakla beraber, bu yalnız geleceğe ait
    değil bu emir verilirken de böyle olduğu için, buna göre başta verilen emrin
    pek yerinde olmamış olması gibi yanlış bir düşünce akla getirebilir. Bunun
    için “tuhsûhu” kelimesinin sonundaki zamiri, Taberi’nin rivâyet ettiği gibi
    “gece ibâdet etmek” isminin yerini tutan bir zamir kabul ederek takdir ve
    saymayı şu mânâ ile anlamak daha sade ve pürüzsüzdür: Daha ilerde hepiniz
    bu gece ibâdetini başaramazsınız, baş edemezsiniz. Geceyi, gündüzü,
    zamanların şu anda ve gelecekte uğrayacağı bütün değişiklikleri takdir eden
    ve bilen Allah, sizin bu gece ibâdetini ileriye doğru hepinizin tamamıyla yerine
    getirmeye güç yetiremeyeceğinizi, başaramayacağınızı ezelden bilmiş
    ve bu şekilde “gece ibâdet et” emrini verirken de, bunu bilerek aslında geçici
    bir süre için olmak üzere ilk olarak sûrenin başında işaret edildiği gibi, ilerisi
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    için bir hazırlık mâhiyetinde vermiş, şimdiye kadar o hazırlık yapılmış, bundan
    sonra ise işin genişlemesi ve genelleştirilmesi kastedilmiş ve hepinizin
    bu zor ibâdeti hakkıyla yapamayacağı da Allah katında bilinmiş olduğundan
    onun değiştirilmesi ve hafifletilmesi zamanı gelmiştir.527Onun için Allah sizlere
    ilim ve lutfu ile yeniden baktı. Tevbe edip durumlarını düzelterek kendisine
    başvuranlara, tevbelerini kabul etmek sûretiyle tekrar bakıp merhamet
    buyurduğu gibi, sizlere de yeniden lütuf ve merhametiyle baktı.
    O zor ibâdetin ağırlığını kaldırıp kolaylaştırarak yeniden şu emri verdi:
    Bundan böyle Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Gece ibâdetinden, kırâetten
    büsbütün vazgeçin değil, asıl “gece kalk” emrinin hükmü kaldırılmıyor,
    yine kalkın. Fakat gecenin yarısı veya daha azı veya daha çoğu miktarlarıyla
    ve uzun uzadıya tertil üzere okumak kaydına bağlı olmadan, “Kur’ân” ve
    “kırâet” denilebilmek şartıyla, ne kadar kolayınıza gelirse o kadar okuyun,
    o kadar gece ibâdeti yapın. 528
    “Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder. O sizin bunu sayamayacağınızı
    bildi.” Yani gece ve gündüzün miktarlarını gerçek manasıyla Allah
    bilir. Geceleyin namaz kılmakla geçirdiğiniz süreyi de O bilir. Fakat Yüce
    Allah bu işin hakikatlerini gerçek anlamda bilemeyeceğinizi, bu vakitleri
    kıyam ile geçiremeyeceğinizi, gece ile gündüzün miktarını tespit edemeyip
    saatlerini tam anlamıyla sayamayacağınızı bilmiştir, ya da Yüce Allah sizin
    geceleyin namaz kılmaya güç yetiremeyeceğinizi yahut size emrettiği farzı
    yerine getiremeyeceğinizi bildiğinden, âciz kaldığınızdan ötürü namaz kılmayı
    terk hususunda affetmek ve ruhsat vermekle size yöneldi ve zorluktan
    kolaylığa gitti. Çünkü tevbenin asıl anlamı dönmektir.
    Mukatil dedi ki: “Birazı müstesna geceleyin kalk.” buyruğu nazil olunca
    bu onlara ağır geldi. Kişi gecenin yarısı ne zamandır, üçte biri ne zaman
    olur bilemiyordu. Bu sebeple hata ederim, korkusuyla sabaha kadar namaz
    kılardı.
    Bundan dolayı da ayakları şişti, renkleri soldu. Yüce Allah onlara
    merhamet
    buyurup, yükümlülüklerini hafifletti. Bunun için Yüce Allah: “O
    527 Burada saymanın geçmişte olmadığı değil, gelecekte olmayacağı söylenmiştir. Geçmiş zaman kipiyle
    “mâ ahsaytum/sayamadınız” buyrulmamış, gelecek zaman kipi kullanılarak “len tuhsûhu/onu
    sayamayacaksınız” buyrulmuştur (Elmalılı).
    528 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/405-406.
    • 187 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi.” diye buyurdu.
    529
    Yüce Allah’ın: “Bunu sayamayacağınızı” buyruğu, işin güçlüğünden
    ötürü buna güç yetiremeyeceğinizi... demektir. Yoksa onların bu süreyi namazla
    geçirecek gücü bulamayacakları anlamında değildir.
    Daha sonra Yüce Allah ruhsattan sonra daimi olan hükmü söz konusu
    ederek şöyle buyurmaktadır: “O halde ondan (Kur’an’dan) kolayınıza geleni
    okuyun. Namazı dosdoğru
    kılın, zekâtı verin ve Allah ‘a güzel bir sûrette borç
    verin.” Yani kolayınıza
    geldiği kadar namaz kılın ve Kur’an’dan da kolayınıza
    geleni okuyun.
    Burada emrin tekrarlanması bu husustaki ruhsatı pekiştirmek
    ve iyice
    yerleştirmek içindir. Farz olan namazı da farzlarını, rükünlerini,
    şartlarını
    yerine getirerek namazdan gâfil olmaksızın huzur ve huşu ile
    kılarak eda ediniz. Malda farz olan zekâtı veriniz, yine mallarınızdan hayır
    yollarında
    aile halkınıza, cihada ve muhtaçlara da infakta bulununuz. Nitekim
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a güzel bir ödünç verecek olan
    kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır.” 530
    Daha sonra Yüce Allah sadaka verme isteğini pekiştirerek ve bu hususta
    teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Nefisleriniz için önden ne
    hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha
    büyük olmak üzere Allah’ın yanında bulursunuz.”
    Dünyada iken önden işlediğiniz
    sözü geçen ve geçmeyen her türlü hayrın sevap ve mükâfatı size
    verilecektir. Bu da sizin dünya hayatında kendiniz için ve ölüm esnasına
    kadar erteleyeceğiniz şeylerden yahut ölümünüzden
    sonra bırakacağınız
    mirastan çıkarılıp verilsin diye vasiyet edeceklerinizden
    daha hayırlıdır.
    Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
    Âyetler aşağıdaki hususlara delildir:
    1- Müzzemmil sûresinde ve âyetlerinde söz konusu edilen husus, öğüt
    alan kimseler için öğüt alınacak hususlardandır. İman etmek, imanını, itaatini
    Rabbinin rızâ ve rahmetine götüren bir yol edinmek isteyen bu öğüt529
    Kurtubi, XIX/53.
    530 2/Bakara, 245
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    lere rağbet duyar ve gereğini yapar. Şânı Yüce Allah, bu kimselere delil ve
    belgeleri açıkça göstermiş bulunmaktadır.
    2- Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı, sûrenin baş tarafında emrolundukları
    gece namazını kılma buyruğunun gereğini yerine getirdiler: “Birazı müstesna
    geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (biraz)
    ekle.” Daha sonra bu ağır miktar gece namaz kılmanın farziyeti, sûrenin
    sonundaki şu buyrukla kaldırıldı: “Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle
    beraber
    olanlardan... ayakta durduğunuzu bilir...” Bu hükmün kaldırılması beş
    vakit namazın farz kılınması ile tahakkuk etmişti.
    3- Daha sonra Yüce Allah ümmetin yükümlülüklerini hafifletti ve onları
    affederek onlara yöneldi. Bu da -Kurtubi’nin de belirttiği gibi- aralarında
    emrolundukları hususları kısmen terkeden kimseler bulunduğunu
    göstermektedir. Fakat daha uygun olan şöyle demektir: O, âciz kaldığınızdan
    ötürü gece namazının farziyetini üzerinizden kaldırdı. Ebû Nasr el-Kuşeyri
    dedi ki: “Meşhur olan gece namazı kılmanın ümmet hakkında kaldırıldığı,
    Peygamber (s.a.s.) için de farziyetinin bâki kaldığıdır.” Belli bir
    miktarın kaldırıldığı, fakat (gece namazı kılmanın) vacip oluşunun asıl itibarıyla
    kaldığı da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: “Kolayınıza gelen kurbanlıktan
    (kesin).”531 buyruğunda olduğu gibi. Kurban kaçınılmazdır. Aynı şekilde
    gece namazı kılmak da kaçınılmazdır, fakat bunun
    miktarını tespit etmek
    namaz kılanın tercihine bırakılmıştır. Hasen el-Basrî’nin görüşü budur. Şafiî’nin
    görüşüne göre ise büsbütün kaldırıldığı söz konusudur,
    gece namazı
    kesinlikle farz değildir.
    4- Yüce Allah Kur’an’dan kolayına gelenin okunmasını emir buyurmuştur.
    Burada okumaktan kasıt namazdır. Çünkü Kur’an okumak namazın
    parçalarından bir parçadır. Bu sebeple parçanın adı bütün için kullanılmıştır.
    Yani kolayınıza geldiği kadar (gece namazı) kılın. Esasen namaza
    da “Kur’an” adı verilir. Yüce Allah’ın: “Sabah Kur’an’ını (namazını) da”532
    buyruğunda olduğu gibi. İbnu’l-Arabi dedi ki: Daha sahih olan da budur.
    Çünkü Yüce Allah burada namazdan haber vermektedir. Dolayısıyla
    söz de
    onun ile ilgilidir.
    531 2/Bakara, 196
    532 17/İsrâ, 78
    • 189 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kurtubi ikinci görüşü lafzın zahirindeki hitabı esas alarak daha sahih
    kabul etmiştir. Diğer görüş ise mecazdır. Çünkü buradaki adlandırma bir
    şeye amellerinden birisinin adını vermek şeklindedir.
    5- Yüce Allah bu hafifletmenin hikmetini açıklamakta ve geceleyin namaz
    kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin illetini (sebebini) söz konusu
    etmektedir.
    Çünkü insanlardan kimisi hastadır, kimisine geceleyin namaz
    kılmak
    ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan bir kimse gece namazına
    kalkamayabilir. Cihad eden de böyledir. O bakımdan bu kimseler
    sebebiyle
    Yüce Allah bütün yükümlülüğünü hafifletmiş bulunmaktadır.
    6- Yüce Allah bu âyet-i kerimede mücâhidler ile kendisine ve aile halkına
    harcayıp nafakalarını sağlamak amacıyla helâl mal elde etmek için kazananları
    derece itibarıyla eşit göstermektedir. Bu da helâl mal kazanmanın
    cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunu Allah yolunda
    cihad ile birlikte söz konusu etmektedir. İbrahim’in, Alkame’den rivâyetine
    göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir yiyeceği (özellikle buğdayı)
    bir beldeden bir beldeye getirip, orada günlük fiyatı ile satan bir kimsenin
    Allah nezdindeki makamı şehidler gibidir.” Daha sonra Rasûlullah
    (s.a.s.):
    “Diğer bir kısmının da Allah’ın lutfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini,
    başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir.”
    buyruğunu
    okudu.
    7- “O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu ile lafzın zâhiri
    ile amel ederek namazda Kur’an okumanın kastedildiğini kabul eden ilim
    adamları, namaz kılanın namazda okuması gereken miktar hakkında farklı
    görüşlere sahiptirler.
    İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed dedi ki: Fâtiha’yı okumaksızın namaz olmaz.
    Onun bir kısmı ile dahi yetinilmez. Çünkü Kütüb-i Sitte ile İmam
    Ahmed’in, Ubâde b. Sâmit’ten rivâyetlerine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurmuştur:
    “Fâtihatu’l-Kitab’ı okumayanın namazı yoktur.” Bu nefyin
    zâhiri, Fâtiha okunmadığı takdirde namazın meşrû olmayacağı anlamına
    gelir. Bu anlamda pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Ebû Hanife dedi ki: Farz
    olan mutlak olarak Kuran okumaktır. Bu da Kur’an’m uzunca bir âyeti ya
    da üç kısa âyettir. Çünkü en kısa sûre bu kadardır. Delili de Buhâri ve Müslim’de
    sâbit olan namazını doğru dürüst kılamayan kimsenin durumunun
    nakledildiği hadiste Peygamber’in (s.a.s.) ona hitaben söylediği şu sözler•
    190 •
    Ahmed Kalkan
    dir: “Ve Kur’an’dan bildiklerinden kolayına geleni oku.” Şâyet özellikle Fâtiha
    bir rükün olsaydı, onu tayin eder ve eğer onu bilmiyor idiyse ona bu sûreyi
    öğretirdi. Aynı şekilde Ebû Dâvud’un rivâyetine göre Ebû Hureyre, Peygamber’in
    (s.a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Fâtihatu’l-Kitab ile dahi
    olsa Kur’an okumadan namaz olmaz.” Bunların zâhirinden anlaşılan, muayyen
    olarak Fâtihanın söz konusu edilmediğidir.
    8- Yüce Allah farz olan beş vakit namazı vakitlerinde dosdoğru kılmayı,
    mallardaki farz olan zekâtı vermeyi emir buyurmuş, farz kılmıştır. Namazdan
    maksat, işin başında, gündüzün farz kılınan sabahleyin iki ve akşamleyin
    iki rekâtti. Zekâttan maksat da tercih edilen görüşe göre bi’setin
    beşinci yılında farz kılman malın zekâtıdır.
    9- Yüce Allah karz-ı haseni teşvik etmektedir. Karz-ı hasen ise helâl
    maldan ihlâsla, sadece Yüce Allah’ın rızâsı gözetilerek verilendir. Bu da aynı
    şekilde nâfile sadaka vermeye bir işarettir.
    10- Kul dünyada iken âhirette faydasını göreceği ümidiyle her ne işlerse
    ister mal ile ilgili, ister başka husus ile ilgili olsun, mutlaka Rabbi nezdinde
    ondan daha güzeliyle karşılığını bulacaktır. Çünkü Yüce Allah bir iyiliğe on
    katı ile karşılık verecektir. İşte bu da mutlak olarak infakta bulunmaya bir
    teşviktir.
    11- Yüce Allah kullarından amellerinde görülebilecek eksiklik ya da
    kusurlar sebebiyle sürekli kendisinden mağfiret dilemelerini istemiş ve
    Yüce
    Zâtına sığınanlara rahmet ve mağfiretiyle muâmele edeceğini vaad
    etmiştir. Çünkü O, mağfiretinin büyük, rahmetinin geniş olduğunu bize
    bildirmiştir. İşte bu, bütün hallerde mağfiret dilemeye bir teşviktir; isterse
    yapılan işler itaat olsun. Çünkü onlarda birtakım kusurlar da söz konusu
    olabilir.533
    533 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/201-204
    • 191 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    - 1-20. Âyetler -
    Müzzemmil Sûresine Toplu Bakış
    ve Günümüze Çıkarımlar
    Bu sûre, kişisel ve toplumsal değişimi gerçekleştirecek olan İslamî eğitim
    ve mücadelenin ilkelerini, yöntemlerini ve uygulamalarını açıklayan
    bir sûredir. Kişisel değişim için tertîl ile Kur’an okuma, Allah’a yaklaşmak
    için nâfile ibâdetler, gecenin rûhî gelişim için değerlendirilmesi, gece kıyâmı
    (nâşiesi, neşesi), taşınması ağır olan (dâvâ) yüküne psikolojik ve rûhî
    hazırlık yapılması emir ve tavsiye edilmektedir. Yine, Allah’ı zikir ve O’na
    tüm varlığıyla yönelme, tevhidî bilince sahip çıkıp sade Allah’a güvenip
    sığınma, kıyâmetin dehşetini unutmama, Kur’an’ın öğütlerinden yararlanma,
    namazı dosdoğru kılma, tevbe ve istiğfar etme ile mü’minler bireysel
    yönden olgunlaştırılmakta ve mutlaka Kur’an okumaları, ama Kur’an’dan
    kolay gelenin okunmasının yeterli olduğu belirtilerek Allah’ın zorluk dilemediğine
    işaret edilmektedir.
    Bu sûre, aynı zamanda toplumsal değişim dinamiklerini de canlı olarak
    taşımakta, mü’minleri toplumlarını nasıl değiştirecekleri, bu hususta
    nereden ve nasıl başlanacağı belirtilmiş, tedricîliğe riâyetin önemine işaret
    edilmiştir. Câhiliye insanlarının söylediklerine tahammül etmek ve uygun
    bir şekilde onlardan uzaklaşmak, nimet içinde yüzen o şımarık ve yalanlayıcıları
    Allah’a havâle etmek, toplumsal görev olarak zekât vermek, Allah
    için karşılıksız borç vermek, topluma hayrı dokunacak faaliyetler yapmak
    toplumsal değiş(tir)im için bu sûrenin tüm mü’minlere ve özellikle dâvâ
    adamlarına ısrarla tavsiye ettiği hususlardır.
    Siyasal bilinç ve değişim ruhu açısından; zâlim yöneticileri gerçek yüzleriyle
    tanımak, mevcut yöneticilerin Firavun’a benzerliğini değerlendirip
    Mûsâ’nın (a.s.) safına katılmak bu sûrede net olarak emredilmekte ve böylece
    mü’minler bireysel, sosyal ve siyasal değişim ve dönüşüme yönlendirilmektedir.
    Bu emir ve tavsiyelere uyduğu için ashâb, örnek nesil oldu. Biz de
    aynı teslimiyeti gösterir ve tavsiyeleri harfiyyen yerine getirmeye çalışırsak
    istenen bireysel, toplumsal ve siyasal değişim ve dönüşümüzü gerçekleştirmiş
    oluruz.
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    “Ey örtünüp bürünen!” (1. âyet)
    Ey örtülere bürünen, ey üstüne yük yüklenen, ey büyük iş altına girip
    büyük iş sırtlanan, büyük dâvânın büyük yükünü omuzlayan!
    “Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut
    bunu biraz azalt.” (2. ve 3. âyet)
    Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak, biraz uyuduktan sonra geceleyin ayağa
    kalk! Şimdi artık rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin,
    bu işin sorumluluğu başkadır. Birazı müstesnâ geceyi kıyamda ve namaz
    kılarak geçir, gece namazı kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye
    gayret et, geceni Ku’an’la ve namazla ihyâ et, yalnız küçük bir bölümünü
    uyuyarak geçir ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini insanlara ulaştırmaya
    ve onlara İslam dinini tebliğ edip açıklamaya hazırlanasın. Müşriklerin
    alay, hakaret ve yalanlamalarına hatta ölüm tehditlerine ve suikastlara
    karşı sabırlı ve dayanıklı olasın. Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
    Kalk, seni bekleyen büyük görev için, senin tarafından sırtlanmak üzere
    hazırlanan ağır yükün altına girmek için ayağa kalk. Çalışmak, yorulmak,
    sıkıntı çekmek ve eziyetlere katlanmak için ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat
    zamanı geride kaldı. Kalk, bu görev için hazırlan, onun gerektirdiği
    eğitimden geç.
    Âişe (r.a.) müslümanların Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte gece namazını
    nasıl kılmaya başladıklarını beyan ederek buyuruyor ki: Rasûlullah’ın bir
    hasırı vardı. Rasûlullah onu geceleri hücre haline getiriyor ve içinde namaz
    kılıyordu. Gündüz ise o hasırı serip üzerinde oturuyordu. Bunun üzerine
    insanlar Rasûlullah’ın etrafında toplandılar, onun kıldığı gibi namaz kılmaya
    başladılar. Ve sonunda iyice çoğaldılar. Bu hali gören Rasûlullah: “Ey
    insanlar, amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Zira siz usanmadıkça Allah
    usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”
    buyurdu.534
    Taberî ise Âişe annemizin bu hadisi rivâyet ettikten sonra şunları söylediğini
    zikretmiştir: “Rasûlullah’a bu surenin baş tarafındaki âyetler inince
    müslümanlar, gece namazının kendileri için farz olduğunu kabul ettiler.
    Öyle ki bazıları namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iplerle bağ-
    534 Buhâri, Libas: 43; Müslim, Müsafirin: 215
    • 193 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    lıyorlardı. Allah Teâlâ bunların, kendi rızasını kazanmak için sıkıntıya girdiklerini
    görünce bunu onlardan kaldırdı. Bu sûrenin son ayetini indirerek
    onların sadece farz olan ibâdetleri yapmalarını emretti. Gece ibâdetini ise
    nâfile kıldı.”535
    Bu âyetler, gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan
    çekirdek kadronun şahsiyet eğitimini gösteriyor. Önce öncü Peygamberin
    ve öncü ashâbın nasıl eğitildiği gösteriliyor. Onlar projesi Allah’a ait olan,
    mimarı Rasûlullah olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam
    atılması gerekiyordu. İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan
    bu gibi âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu. Bu âyetler, günümüz
    çekirdek kadro adaylarına da aynı eğitimi tavsiye ediyor. Tek kanatlı kuş
    uçmaz. Günümüz İslâmî hareket mensupları sadece zihinlerini güçlendirerek,
    dillerini kuvvetlendirerek başarılı olacaklarını düşünüyorlar. Ruhun/
    gönlün ihmalinin faturası büyük oluyor. İrâdesini güçlendiremeyenin gücü
    kendine bile geçmezken, başkasına nasıl geçecek? Kendini eğitemeyen başkasını
    nasıl eğitecek? Uykudan vazgeçemeyen başkasını nasıl uyaracak?
    Âyette geçen “kum’il-leyl” sadece “geceleyin kalk” mânâsıyla sınırlı değildir;
    aynı zamanda “geceyi ayağa kaldır” anlamına da gelir. Herkes uyurken,
    dâvâ adamı mü’min uyanmakla kalmayıp geceyi de uyandırır. Aynen
    “namazı ikame etme”nin, “namazı ayağa kaldırmak” anlamına da geldiği
    gibi. Geceyi ayağa kaldıracağız, namazı ayağa kaldıracağız ki biz de ayağa
    kalkalım. Kendisi ayağa/kıyâma kalkıp geceyi kendisiyle birlikte ayağa kaldıran,
    namazı ayağa kaldıran, gecenin ve namazın gücünden yararlanan
    kimsenin karşısında hangi beşerî güç durabilir?
    Gece kalkmayı emreden âyet, açık bir ifadeyle “namaz”dan bahsetmiyor.
    Gece kıyâmı, gece kalkmak anlamına geldiği gibi, gece namaz kıyâmı
    yap, namaz kıl anlamına da gelir. O yüzden gece kalkıp Kur’an okumak mı,
    yoksa namaz kılmak ve namaz içinde Kur’an okumak mı kast edilmiştir?
    Bu sûrenin ve Kur’an’ın başka âyetlerinin ışığında gece namazı kast edildiği
    daha doğru olur. İnsan sûresinde şöyle denilmektedir: “Gecenin bir bölümünde
    O’na secde et ve geceleyin uzun uzadıya O’nu tesbih et.” 536
    535 Taberi, age., 8/458-459
    536 76/İnsan, 26
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Gece kıyâmı, gece kalkıp namaz kılma ve Kur’an okunması, Peygamber’i
    ve Müslümanları mücadele sürecine hazırlayan mânevî ve bilgilendirici
    sürecin başlangıcıdır. Dâvâ adamları, üstlendikleri büyük sorumluluğun
    ağırlığını hissettiklerinde, bu yükün ağırlığı altında ezilmemek için,
    emaneti en güzel şekilde edâ etmek için Rablerinden yardım isteyecekler,
    gece yapacakları secde ile ruhlarındaki sıkıntıyı giderip rahatlayacaklar. Altına
    girilen ağır yükün hafiflemesi ancak rûhî/mânevî yönden güçlenmeye
    bağlıdır. Bu da, namaz ve anlamını düşünerek Kur’an okumayla sağlanacaktır.
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde
    de istiğfar ederlerdi.” 537
    Allah’ın istediği şey, Peygamberimizi, hayatının geride kalan bölümü
    boyunca sırtında taşıyacağı ağır göreve hazırlamak ve kendisi ile bu çetin
    yola giren az sayıdaki mü’minin ve sonra gelecek dâvâ adamlarının onun
    temposuna ayak uyduracak olgunluk düzeyine yükselmelerini sağlamaktır.
    “Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tertîl üzere, tane tane oku.” (4. âyet)
    Tertîl: Ağır ağır, sindire sindire ve anlamını hissederek Kur’an okumayı
    ifade ettiği halde; zamanla sadece tecvid kurallarına riâyet etme anlamına
    geldiği kabul edilmiş, dolayısıyla bu kavram da (çoğu Kur’an kavramı gibi)
    anlam kaymasına, kısmen tahrife uğramıştır.
    Tertîl: Bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık,
    hakkını vererek açıklamaktır. Sözü tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel
    sıralama ve ifadeyle söylemeye de “tertîl-i kelâm” denir. Kur’ân’ın tertîli
    de böyle her harfinin, edâsının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura
    vererek okunmasıdır. Bu okuma, Kur’an’ı diğer kitaplardan ayıran bir
    özel okumadır. Kur’an, okunup geçilecek bir kitap değil, okunup durulacak,
    dura dura okunacak, okuduğu hazmedilecek, anlamı güncelleştirilecek bir
    yüce kitap, bir İlâhî hitaptır. Kur’an’ı okumak aslında Allah’la konuşmak
    gibidir. Tadına varılması gereken, anlam derinliklerinin farkına varılması
    için sindire sindire tadılması gereken İlâhî bir gıda, yudum yudum içilmesi
    gereken bir rahmet çeşmesidir.
    Namazı sadece kalıpla kılıp kalple kılamamanın, huşûyu yakalayamamanın
    da önemli sebebi Kur’an’ı tertîl üzere okumamaktır. Namazda
    537 51/Zâriyât, 17-18
    • 195 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    huşûyu yakalamanın yolu, namazda okuduklarımızın anlamını düşünerek
    okumamızdan
    geçiyor. “Onlar onu (Kur’ân’ı), hakkını vererek okurlar”
    538 âyetinin mânâsı Abdullah İbn Abbas’a sorulunca o şöyle cevap veriyor:
    “Harflerin mahrecine dikkat ederek okumak, mânâsını anlayarak okumak,
    anladığı mânâ ile amel etmektir.” Biz tertîlin bu üç şartına da dikkat edersek,
    Kur’ân okumanın hakkını vermiş oluruz. Kur’ân’ın iniş gayesi bizim bu
    dünya hayatımızı düzenlemektir. Öyle olunca okuyup, anlayacak ve anladığımızı
    hayatımıza tatbik edeceğiz.
    Bu âyette geçen “Kur’ân’ı tertîl üzere oku.” sözü, gece kalkmaktan ilk
    maksadın bu olduğunu gösterir. Bu ise Kur’ân’ı namazda ve namaz dışında
    okumak, onu okutup öğreterek başkalarına ulaştırmak mânâlarını kapsayabilirse
    de, ayakta okunması örfe göre namazda okunmasıdır.
    Bu âyet, Kur’an’ın ilk inen sûrelerinde, kabul gören anlayışa göre 3. sûrede
    indiğine göre, henüz inzâl olan âyetlerin sayısı çok azdır. Her gece
    bu kadar uzun süre kalkıp da Kur’ân’ı tertîl üzere okumak, bunun sadece
    bellemek için değil, namaz kılıp ibâdet ederek uygulamasını yapmak için
    okumaya vesile olduğunu gösterir. Her gece saatlerce Kur’an okunacağına
    göre ve okunacak âyetlerin sayısı çok az olduğu dikkate alınınca nasıl yavaş
    yavaş okunacağı kendiliğinden ortaya çıkar.
    Burada büyük göreve hazırlayıcı, araçları İlâhî kaynaklı ve garantili
    sonuç verecek bir eğitim programı ile karşı karşıyayız. Bu programın ana
    maddesi gece uykusunu bölerek kalkmaktır. Üst sınırı gecenin yarısından
    çok ve üçte ikisinden az bir süredir. Alt sınırı ise gecenin üçte birlik bölümüdür.
    Gecenin bu saatlerinde namaz kılınacak ve ağır ağır Kur’an okunacaktır.
    Özellikle gecenin dinginliğinde Kur’an okunması, bir kısım zamanın
    da ibâdetle geçirilmesi son derece önemlidir. Ama tarih içinde bilgilenme
    yerine sadece ritüel olarak ibâdet anlayışı öne çıkmıştır. Özellikle tasavvufun
    ürettiği anlayışlar doğrultusunda bilgilenme çabası küçümsenmiştir.
    Kur’an okuma, anlamı önemsenmeden sadece metnini terennüm etmekle
    538 2/Bakara, 121
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    sınırlı tutulmuş, Kur’an’ın insanı inşâ eden hükümleri, hidâyete ulaştıracak
    mesajları arkaya atılmış, Kur’an mehcur bırakılmıştır.
    “Tertîl”, ağır ağır ve anlamını hissederek Kur’an okumayı ifade ederken
    zamanla sadece tecvid bahsinde anlam kazanan bir kavrama dönüşmüştür.
    Gündüz meşgalelerinin yorucu olması nedeniyle Allah, peygamber
    ve arkadaşlarından gece kendilerini bilinç, bilgi ve bunların sonucu olarak
    içsel zenginliklerle donatmalarını ve mücâdeleye hazırlık yapmalarını
    istemektedir. Günümüz dâvâ adamları ve özellikle önderler, üstlendikleri
    dâvânın zorluklarını aşmak için gecelerin mânevî ikliminden istifade etmeli,
    gündüzleri diğer insanları uyarmak için geceleri kendileri uyanmalıdır.
    Günümüz müslümanı, Kur’an’ı sadece yüzünden okuyup sevaba girmek
    için veya bir an evvel hatim etmek kasdıyla okumayı gaye edindiği
    için, anlamını hiç düşünmeden hızlı hızlı okur. Hâlbuki Kur’an, muttakî
    mü’minlere hidâyet için inmiştir. Bu hidâyet de, âyetlerin anlamlarını öğrenerek,
    onlar üzerinde düşünerek sonra da o hükümleri yaşayarak gerçekleşir.
    Bunun için Kur’an okumak, ama yavaş yavaş, dura dura, tefekkür ede
    ede, günlük hayatla ve kendimizle bağlantı kurarak okumak gerekir.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık ve gereği gibi, yani tertîl üzere okumaktır. Kur’an’ın
    ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari
    olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya
    bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlak, iktisat, hukuk vs. düsturlarını
    teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği
    şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumaktan
    asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın
    anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir
    kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
    anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde
    düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret alan) var
    mı?”539
    539 54/Kamer, 17
    • 197 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal
    harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük
    dersler takip etmeliyiz. Kur’an’ı, mutlaka mealli Kur’an’dan okumalıyız. Bir
    sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız. Birazcık
    da olsa Arapça bilenler ise bir âyetin metnini okuyunca hemen onun
    kırık mânâsını kendisi vermeye çalışıp sonra meale bakıp oradan verdiği
    anlamı tashih ederek okumalıdır. Okuduğu âyet üzerinde acele etmeden,
    konunun üzerinde durup düşünerek, kendisine şimdi inmiş gibi, Allah’ın
    kendisinden istediklerini anlamaya ve uygulamaya çalışarak okumalıdır.
    Ayrıca, Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri, tefsir ve benzeri kitapları
    da ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. çeşitli konulardaki Kur’an’ı okumanın,
    onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı
    yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet
    etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki
    Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak
    içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a
    uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet
    olunasınız.”540 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve kültürünü
    artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve
    dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden
    gitmeyenleri de alçaltır.” 541
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
    sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler)
    için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” 542
    Kur’an’ı tertîl üzere, dura dura ve hayatımıza tatbik etmek için okuma
    yapıp yapmadığımızı test etmek için şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
    ortağı olmayan bir Rab olduğuna ve egemenliğin kayıtsız şartsız O’na
    540 6/En'âm, 155
    541 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    542 20/Tâhâ, 124
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    ait olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri,
    emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim’in kişisel
    ve sosyal hayatımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim
    düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali
    bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
    mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl
    kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları meşrû
    tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve
    bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
    putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır.
    Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatı tanzim edecek
    emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken
    günlük hayattan, eğitimden, ekonomiden, siyasal düzenlemelerden çekilmiştir.
    Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
    kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı,
    Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve puta
    tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına
    göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak olacak.)” 543
    Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine
    uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslümanlar,
    işleri
    ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran
    eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Kur’an’ı
    dostlar alışverişte görsün anlayışıyla acele acele anlamını bilmeden okumanın
    istenmediğini, bunun okuyana pek bir şey kazandırmayacağı bilinmelidir.
    Tertîl ile, anlamını düşünerek, güncel hayatta nasıl tatbik edeceğini, bu
    konudaki problemleri nasıl aşacağını değerlendirerek okumanın emredildiğini
    unutmamalıdır.
    Kur’an’ın bize yol göstermesini, dünyamızı ve âhiretimizi güzelleştirip
    bizi kurtarmasını istiyorsak, Kur’an’la irtibatımızı arttırmalıyız. Unutmayalım;
    karnımızın doyması için yemekle nasıl irtibata geçmek gerekiyorsa,
    rûhî gıdamızı almak, hidâyet üzere insanî özellik ve güzelliklerimizi arttırmak
    için de Kur’an’la iç içe bir hayat yaşamamız gerekiyor. Bunun için
    543 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    • 199 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    halkalar oluşturup cemaat olarak dersimizin başına imam-ı mübîn olan544
    Kur’an’ı geçirmeliyiz. Onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek,
    dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir.
    Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Hayat boyu Kur’an
    öğrencisi olma şerefiyle yaşamalı, onun rehberliğinden bir an olsun ayrılmamaya
    özen göstermeliyiz. Meal ve tefsiriyle bireysel ve ailevî okumalarımızı
    da sürdürmeli, evimizi kabirlere çevirmekten, TV. sayesinde sinema,
    gazino ve stadyuma benzetmekten sakınmalıyız.
    “Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (5. âyet)
    Peygamberimize hitap olarak; Ey Muhammed! Sana heybetli, azametli
    ve yüce bir kelam olan Kur’an’ı indireceğiz. O her şeyi bilen ve her şeye sahip
    olanın sözü olduğu için bu özellikleri taşır. Bunun sorumluluğu ağırdır.
    Hazırlıklı ol! Nefis terbiyesi yap, sabret! Kur’an’ın hükümlerini yaşamak,
    tebliğ etmek ve tebliğ esnasındaki sıkıntılara göğüs germek zordur. Ayrıca
    vahyin inişi esnasında da fizikî olarak zorluklarla karşılaşacaksın. Buna da
    hazırlıklı ol.
    Yüce Peygamber’in izinden giden dâvâ erlerine hitap olarak; Biz sizi
    ağır imtihanlardan geçireceğiz. Yolunuz uzun ve meşakkatli. Azığa ihtiyacınız
    var. Yüklendiğiniz sorumluluk çok büyük. Allah yardım etmeden bu
    yükü taşıyamazsınız. Öyleyse Allah’ın yardımını çekecek paratoner edinin;
    namaza ve Kur’an’a sarılın. Yüce Allah, Rasûlünü insanları İslâm dinine çağırmakla
    görevlendirdiği gibi, siz de onun hayırlı bir ümmeti olarak dâvetçi
    dâvâ erleri, nefsinizin arzularına ağır gelecek mükellefiyetler yükleniyorsunuz.
    Böyle bir mükellefiyetin, nefsinizin hevâsıyla mücadeleye ve sabra
    ihtiyacı olduğunda şüphe yoktur. Siz büyük zorluklara adaysınız. Elbisenize
    bürünmüş, rahat ve sükûna dalmış şekilde, Kur’an ayetlerini anlayacak ve
    düşünecek bir şekilde tertîl ile okumaktan uzak bir haldeyken, bu büyük
    görevi nasıl yapabilirsiniz?!
    Öyleyse yatağınızdan kalkın. Gecenin bir kısmını Rabbinize yalvararak
    uykusuz geçirin ki dâvetin zorluklarına katlanmaya hazır olun. Bu, sizin
    mânevî antrenmanınız olsun. Böylece dayanıklılığınız artsın, olgunlaşıp
    büyük görevlere hazır olasınız. Size gece namazı ve gece Kur’an okuyuşu
    tavsiyesi, sizin yüklendiğiniz ağır görevi taşıyabilmek için sizde tahammül
    gücü geliştirsin, sizi güçlendirsin diye verilmiştir. Bu güç, eğer siz gecenin
    544 36/Yâsin, 12
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    rahatını bırakırsanız hâsıl olacaktır. Kur’an’ı okumak kolay olsa da, onunla
    amel etmek, özellikle İslâm’ın hâkim değil, mahkûm olduğu zaman ve
    mekânlarda zordur. Aslında İslâm’ı yaşamak zor değildir, Allah zorluk dilemez,
    kolaylık ister;545 ama zâlim tâğutlar, İslâm’ı anlamayı, anlatmayı, yaşamayı
    zorlaştırırlar.
    Ayrıca, Kur’an’ın İlâhî terazide ecri ve mükâfatı da ağırdır. Kur’an aslında
    “ağır” değildir, okunması ve anlaşılması kolay bir kitaptır. Fakat o “hak”
    terazisindeki tartısı ve kalplere yönelik etkisi açısından “ağır”dır. Nitekim
    yüce Allah başka bir ayette “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık,
    sen onun Allah korkusu ile parça parça olduğunu görürdün” 546 buyuruyor.
    Ama yüce Allah Kur’an’ı bir dağa değil de onu algılamaya yetenekli ve dağdan
    daha sağlam, daha sarsılmaz bir kalbe indirdi.
    Sırf kendisi için yaşayan kimse, belki huzur içinde yaşayabilir. Fakat
    küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Böylesine ağır bir yükü sırtlanan
    büyük adama gelince uyku, rahatlık, ılık yatak, sakin hayat ve gönül okşayan
    konfor onun neyine? Peygamberimiz işin iç yüzünü anlamış, gerçeği
    fark etmişti. Bu yüzden eşi Hatice’nin heyecanını yatıştırması ve uyuması
    yolundaki önerisine “Ey Hatice, uyku zamanı geride kaldı” diye karşılık verdi.
    Evet, uyku dönemi bir daha geri gelmemek üzere gerçekten geçmişti.
    O günden itibaren Peygamberimizi sadece uykusuz geceler, yorgunluklar,
    uzun ve zorluklarla dolu bir tebliğ ve cihad görevi bekliyordu.
    “Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve
    sağlam bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
    bakımından daha sağlamdır).” (6. âyet)
    Bu âyette gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok ilginçtir: “Nâşietü’l-leyl,
    yani gece neş’esi!...” Gece kalkıp namaz kılarak, akleden kalple Kur’an okuyarak
    o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak… Âyetin devamında; bu
    zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam bir harmoni/uyum sağlanarak,
    “sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın daha iyi anlaşılacağı vurgulanır.
    Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten okuyup âyetleri üzerinde
    düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve
    ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor aşamasında, hakkı olanca
    545 2/Bakara, 185
    546 59/Haşr, 21
    • 201 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin “gece kıyâmını/neş’esini”
    emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren,
    bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak için harcayan bir dâvetçinin
    gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın
    yapılabileceği en elverişli zaman; gece vaktidir. Herkesin uykuya daldığı,
    insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda
    kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde ibâdet etmek ve uzun uzun,
    ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür etmek… Gece kıyâmını
    nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek bu olsa gerektir.
    Geceyi ibâdetle geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmak
    ruhları ve bedenleri güçlendirir, irâdeleri sağlamlaştırır, kalbin, kulağın ve
    gözün birlik içinde olmalarını daha iyi sağlar. Geceleyin ibâdet etmek, gündüz
    ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza edicidir.
    Geceleyin ibâdet eden, dünyevî meşguliyetlerden uzak kalarak kendisini
    tamamen ibâdete verme imkânı bulur. Gece saatleri sakin olduğu, dünya
    meşgalelerinden uzak olduğu için bu saatlerde namaz kılmak ve Kur’an
    okumak daha güzel, daha doğru, daha sağlam, daha muhâfazalı, anlamaya
    ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Ayrıca nefsini tembellikten arındırmış,
    Allah yolunda cihada hazır bir hale getirmiş olursun.
    Gece ibâdet için kalkmak ve uzunca bir kıyam etmek insan mizacının
    hoşlanmayacağı bir zorluktur, bu saatte insan istirahattan hoşlanır. Bu yüzden
    bu eylem nefsin arzularını kontrol altına almak için çok etkili bir çabadır.
    Bu şekilde eğer bir kimse hevâsı ve bedeni üzerinde hâkimiyet sağlar ve
    onları Allah yolunda kullanmaya muktedir olursa, o kimse Hak dini tebliğ
    etmek, Allah’ın hükmünü ve nizamını dünya üzerinde galip kılmak için
    daha başarılı olacaktır. Ayrıca, gece ibâdeti, kalp ve dil arasında bir harmoni
    oluşturmak için çok etkili bir vâsıtadır. Çünkü gecenin bu saatlerinde kul
    ile Allah arasına başka bir şey giremez. Bu halde insan diliyle ne söylüyorsa
    kalbinin sesiyle de onu söyler. Kalp ve dilde bir âhenk meydana gelir. Gece,
    ihlâsın doruk noktaya ulaştığı zamandır. Herkes uyurken, kimsenin görüp
    bilmediği bir zaman diliminde Allah için Kur’an okuyacaksınız. Dolayısıyla
    bu ibâdete devam eden kimsede sebat oluşturur. O kişi Allah’ın yolunda
    daha bir bilinçle ve kesin irâdeyle gider ve her türlü zorluğa karşı direnç
    gösterir.”547
    547 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, 6/457
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    “Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var.” (7. âyet)
    Şüphesiz ki senin ihtiyaçlarını karşılaman için gündüzün uzun ve boş
    bir zamanın vardır. Gündüzün işlerinde tasarrufta bulunma, dolaşma ve
    uzun zaman meşgul olma salâhiyetin vardır. O halde gece saatlerini de teheccüd
    ve ibâdetin için ayır. Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul
    edecek, okumaya ve ibâdete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki
    huzur ve neşe bulunmaz.
    Âyette gece vaktinin sessizliği, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden
    dolayı
    bu vakitlerin huzur ve sükûn içerisinde ibâadetle meşgul olmak
    ve Kur’an okumak
    için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin
    kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve üzerinde
    düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
    Bu âyetteki “sebh” kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak,
    “ihtiyaçlar
    ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp
    durma” şeklinde de açıklanır. Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında
    ümmetine, gündüzleri daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini
    öğretme ve daha başka işlerle meşgul olacakları,
    bu tür maksatlarla koşuşturacakları;
    bu sebeple namaz, Kur’an okuma gibi ibâdetler için gecenin
    daha elverişli bir zaman olduğu hatırlatılmıştır. Eğer gündüzünüz güzelse,
    geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz)
    güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin
    hesabını veremeyenin gündüzünün hesabını verebilmesi ne mümkün? Her
    şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte
    bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını
    düşünebiliyor musunuz?
    Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
    tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
    sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
    gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
    yakın demektir.
    Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
    aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
    diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
    • 203 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet adına, her gün imanı
    kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
    geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde
    çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın
    548; “sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun
    emânetini. 549
    Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa
    boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz.
    Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
    Şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış, küfür ve şirk bizi bombardımana
    tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde, her ânında ve
    her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını, yayını, sokağı, kitabı,
    çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların kesintisiz hücumuna
    muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağanağı altındayız. Bu alev ve ateşler içerisinden
    sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek zaman ve tek mekân
    gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan sonra yine küfrün
    üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek gücü temin edebileceğimiz
    tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü amansız ve kesintisiz
    hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz enerjiyi alabileceğimiz
    başka bir zaman ve mekân var mıdır?
    Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların,
    onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu
    kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
    Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir
    şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki,
    en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost
    edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 550
    İlâhî hitap, dâvet için bir zemin hazırlama mesabesinde olan bu girişleri
    yaptıktan sonra, dâveti tebliği emre ve Rasûlullah’a ve O’nun şahsında dâvâ
    548 7/A’râf, 128
    549 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 78
    550 Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 103
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    erlerine bu dâvetin nasıl yapılacağını nazarî/teori olarak bildirdikten sonra,
    amelî olarak da nasıl yapılacağını öğretmeye geçiyor:
    “Rabbinin adını zikret/an, bütün varlığınla O’na yönel.” (8. âyet)
    Önceki âyetler, ilâhî mesajı alarak onu kendi manevî dünyasına yansıtması
    ve insanlara tebliğ etmesi için Hz. Peygamber’i ve O’nun şahsında
    mü’minleri psikolojik yönden hazırlamaya
    yönelikti. Bu âyetler ise mânevî
    hazırlıkla birlikte tebliğin nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini
    öğretmektedir. Bunlar, daima Allah’ı zikredip anarak O’ndan yardım
    istemek, samimi kalp ile O’na yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna
    güvenmek ve İslâm düşmanlarının kendisi hakkında söyledikleri
    yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmayıp bunlara sabırla
    göğüs germektir.
    “…Bütün varlığınla O’na yönel.” Varlığın O’nun varlığına armağan olsun.
    Varlığını O’na vakfet. O’nun için yaşa, sen O’na aitsin, O’nun içinsin,551
    unutma! Bu âyette peygamber ve müslümanlardan bütün varlıklarını Allah’a
    adamaları istenmektedir. Hayat ve inanç ancak bu şekilde anlam kazanacaktır.
    Tebettül (Allah’a yönelmek): Her şeyiyle Yüce Allah’a ibâdete yönelmektir.
    Yani insan her şeyle ilgiyi kopararak Rabbine ibâdete yönelmelidir.
    O’ndan başkasını O’na ortak koşmamalıdır. Yoksa bunun anlamı şerefli ve
    üstün herhangi bir yolla geçimi kazanmak için hayatın meşguliyetlerinden
    el etek çekmek değildir.
    Kişi bu şekilde, yani çalışmak yoluyla başkasına yük olmaktan kurtulmuş
    olur. Hadis-i şerifte insanlardan ve toplumdan ilişkiyi kesmek anlamıyla
    tebettül yasaklanmış bulunmaktadır. Yüce Allah da: “Ey iman edenler!
    Allah’ın size helâl kıldığı o temiz ve güzel şeyleri haram
    kılmayın.” 552 diye
    buyurmaktadır. İşte bu toplum ile ilişkilerini
    kopartıp insanlardan uzak
    kalarak ruhbanlık yolunu izlemenin mekruh olduğunun delilidir.
    Emrolunan tebettül (yalnızca Allah’a yönelmek), ihlâsla ibâdette
    bulunmak
    sûretiyle sadece Allah’a yönelmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle
    buyurmaktadır:
    “Hâlbuki onlar O’nun dininde ihlâs sahipleri ve hanifler olarak
    551 2/Bakara, 156
    552 5/Mâide, 87
    • 205 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Allah’a ibâdet etmelerinden... başkası ile emrolunmadılar.”553 Yasaklanan
    tebettül ise evlenmeyi terkedip manastırlarda ruhbanlık
    etmek şeklinde,
    Hristiyanların yolunu izlemektir.
    “Rabbinin adını zikret.” Mevdûdi diyor ki: “Gündüzün meşguliyeti anlatıldıktan
    sonra “Rabbinin adını an” buyurulmaktadır. Bundan şu anlam
    çıkar; dünyada bir iş yaparken daima ve her durumda Allah’ın adını zikretmeli
    ve O’ndan gâfil olunmamalıdır.”554
    Rabbinin ismini çokça zikret. Dâvet için, gece ve gündüz Allah’ı anarak
    yardım iste. İbâdet ve O’na tevekkülünde, her şeyi bırakarak tamamen O’na
    yönel. İşlerinden hiçbirinde O’ndan başkasına dayanma. Dünya işlerini bitirince
    O’na samimi bir şekilde ibâdet için vakit ayır.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte bu iç ve dış sebeplerden
    dolayı ilerisi için hazırlanmak üzere gece kalk ve tertîl ile Kur’ân
    oku ve Rabbinin ismini an. Gece ve gündüz onu an. “Sübhânallah”,”Lâ ilâhe
    illâllah”, “Allahu Ekber” demek, Allah’ı ululamak, namaz kılmak, Kur’ân
    okumak, ilim öğretmek, Allah için öğüt verip yol göstermek gibi Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) gece ve gündüz bütün saatlerinde meşgul olduğu şeyler buna
    dâhildir.
    “Rabbinin ismini zikret ve ona yönel” denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin
    Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan ilgiyi
    kesip Yüce Allah’ın İlâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki
    idare şeklini ve tasarrufundaki sırları düşünmeye dalmak; ikinci olarak da
    işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek mânâsına
    işarettir.”555
    “Allah’ın adını anmak” demek sadece yüzlük ya da binlik “zikir” tesbihleri
    ile O’nun yüce adını tekrarlamak demek değildir. Gerçek anlamda “Allah’ın
    adını anmak” dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin O’nu
    anmasıdır; bunun yanı sıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve Kur’an
    okumaktır. Ayetin orijinalinde geçen “tebettül” sözcüğü de insanın yüce
    Allah dışındaki her şeyle ilgisini tamamen kesmesi, tüm varlığı ile Allah’a
    553 98/Beyyine, 5
    554 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, Ahzâb an: 63; 6/458
    555 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/400
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    yönelerek ibâdete ve zikre dalması, her türlü oyalayıcı ve gönül karıştırıcı
    yabancı duygudan arınması, tam bir duygusal duyarlılıkla Allah ile baş
    başa kalması demektir.556
    “Allah’ı zikretmek” demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun
    gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın
    adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği
    bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve
    durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci
    ile renklendirmektir.” 557
    “Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı
    uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki
    zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana
    sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır. Zikir, Allah’a itaattir. O’na
    itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya tevhid kelimesini
    söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış olmaz.
    Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül
    anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara
    ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz.
    Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını
    yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise;
    kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının
    da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır.
    Günümüz muvahhid gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara
    aşırı eleştiri oklarını yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm
    mü’minleri doğrarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların
    yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu
    tavır da, müslümanlararası kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü
    yıkarken, yerine mutlaka ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve
    insana sunmuştur. Soyut tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla
    Allah’ın rızâsına erişilmez. Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın
    zikirsiz bir hayatı tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla
    izah edilebilir. “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen
    556 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
    557 Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Dünya Yay. c. 8, s. 336
    • 207 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...”
    558
    “Doğunun da batının
    da Rabbi O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur.
    Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın.” (9. âyet)
    “Doğunun ve batının Rabbi” nitelemesi hayatı bölüp parçalamadan
    Allah’a kulluk ekseninde bir araya getiren evrensel bir ifadedir. Bu ifade
    “kamusal alan” dayatmalarının Allah’ın kudreti karşısındaki anlamsızlığını
    çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir. Ayrıca hükmü, rubûbiyeti her tarafa
    geçen, Doğu dünyasının da Rabbi, Batı dünyasının da Rabbi Allah’tır.
    Günümüz dünyasıyla komünist Rusya ve Kapitalist Avrupa ve Amerika;
    asr-ı saâdet zamanındaki dünyasıyla İran da, Roma da, oralar dâhil, her
    yer Allah’ındır. “Bilin ki yeryüzü Allah’a aittir; kullarından dilediğini oraya
    mirasçı kılar. Sonuç, takvâ sahibi olanlarındır.” 559 Kur’an o günkü mü’minlere
    hedef göstermişti: Doğuyu, yani İran’ı; Batıyı, yani Roma’yı/Bizans’ı. O
    günün mü’minleri bu görevi yerine getirdi. Bugünkü mü’minlere de hedef
    gösteriyor Kur’an: Doğuyu da Batıyı da rablik taslamalarından vazgeçir, tek
    rabbin Allah olduğuna onları inandır. Doğuyu, yani Avrupa ve Amerika’yı;
    Batıyı, yani Rusya’yı zulümden kurtarıp ihyâ et. Bugünün mü’mini kendini
    ve içinde yaşadığı ülkeyi kurtaramamış ki, o hedefe kilitlensin…
    “O’ndan başka tanrı yoktur.” Öyleyse tanrılık iddia eden Doğu’yu ve
    Batı’yı kabullenme. Onları “süper güç” diye niteleme. Lâ havle ve lâ kuvvete
    illâ billâh/Allah’tan başkasında güç ve kuvvet yoktur. Süper güç kabul
    edilen İran ve Bizans’ın yerinde yeller esiyor. Aynı şekilde daha dünkü dünyada
    süper güç kabul edilen Doğu (Sovyetler Birliği) nasıl çöktü ve süper
    cüce olduğu ortaya çıktı ise, yarın kimsenin beklemediği bir zamanda Batı
    (Avrupa ve Amerika da) öyle çökecek. Ama sen şimdiden hazır ol boşalacak
    yeri İslâm’la doldurmaya.
    Allah, Batının (Avrupa, Amerika vs.) Doğunun (Asya vs.) Rabbidir.
    Araplar, Bizans ve İran imparatorluklarının haşmeti karşısında eziliyorlardı.
    Bu âyet onlara moral takviyesi olmuştur. Burada Rab sahip, yiyecekleri
    yaratan, hammaddeleri veren, insanları çeşitli sebeplerle büyüten, vb. manalarda
    kullanılır. İlgili imparatorlukların geldikleri nokta Allah’ın yarat-
    558 57/Hadîd, 16
    559 7/A’râf, 128
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    tıkları ile ilgilidir. O halde asıl olarak Doğu ve Batı’yı düşünürken Rablerine
    ne kadar itaat edip, etmedikleri ile ölçmek gereklidir. Yoksa bizi, başkaları
    ile kıyaslamak doğru değildir. Çünkü dâvet şahsımızı takdir etmeleri için
    değil, Rablerine itaat etmeleri için olmalıdır. O halde biz de, Doğu da, Batı
    da Rabbimize itaat etmeliyiz. İnsanlık yüzlerce, binlerce değişik istikametlerdeki
    yöneticilerin hangisinin dediğini yapacak? Bir işçi düşünelim karın
    tokluğuna birden fazla patronun dediklerini yapmak için ha bire koşturuyor.
    Bu mu iyi? Yoksa bir tek patronun dediklerini yapsa daha mı iyi? Patronların
    istekleri bitmiyor. Ve işçi ne yapsın? Zamanla değişik patronların
    işçileri ile, diğer patron safına geçen işçiler arasında savaş çıkıyor. Görüldüğü
    gibi Dünya barışının esas yolu budur.
    Bütün Dünyanın bir tek adil patrona işçi olmasıdır. Böyle bir patronu,
    diğer patronlar kabul etmez hiçbir zaman. Ne olacak? Savaş kaçınılmazdır.
    Barışı yürütmenin yolu patronluk kavgalarına son vererek bütün insanların
    Allah’ın işçileri olmasını sağlamaktır.
    “Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın.” Doğu’ya da Batı’ya da sığınma. Kurtuluşu
    komünizmde arayanlar gibi sen de Batı’da, Avrupa Birliği’nde, Amerika’nın
    safında arama. Onlar ne güvenilecek kimselerdir, ne de o yerler
    mü’minlere sığınak. Onlara güvenip sığınanlar da seni Allah’tan uzaklaştırırlar,
    unutma! Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol, kendilerine nimet verilen
    peygamberlerin, sıdıkların, şehid ve sâlihlerin yoludur; sapıtmış ve gazap
    edilmiş Hıristiyan ve yahûdilerin yolu değil.560 Yalnız, sadece Allah’a güven,
    O’na sığın.
    O bütün yönlerin Rabbidir. O doğunun da, batının da Rabbidir. O kendisinden
    başka ilâh olmayan “tek” ve “bir”dir. Her şeyden soyutlanıp sırf
    O’na bağlanmak, aslında şu evrendeki tek gerçeğe bağlanmaktır. O’na dayanmak,
    aslında şu evrendeki tek güce dayanmaktır. Tek olan Allah’a dayanmak,
    O’nun birliğine, doğuyu ve batıyı, yani tüm evreni kapsayan egemenliğine
    inanmanın gereği ve sonucudur.
    “O’ndan başka ilâh yoktur.” Tam bir sevgiyle sevilip, gönül verilecek ve
    ibâdet edilecek, emrine boyun eğilecek O’ndan başka ilâh yoktur. İbâdet
    edilecek varlık ancak O’dur. Başkasından ummak boşunadır. Rablik de
    O’nun, ilâhlık da O’nundur. Onun için, ancak onu vekil tut, bütün işleri-
    560 Bk. 4/Nisâ, 69; 1/Fâtiha, 7
    • 209 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ni onun görmesini iste. Şuurlu dileklerin hepsinde O’nun emir ve hükmü
    doğrultusunda yürü, ona dayan. Ne kendinin ne de başkalarının arzusuna
    göre yürüme. Onun her hususta irâde ve gücü geçerlidir. O’nun hükmüne
    uymayan her düşünce ve emel ise bâtıl ve geçersizdir. O senin bütün işlerini
    iyileştirmeye ve düzeltmeye, sana düşmanlık edecek olanların hakkından
    gelmeye yeter.
    Ey Muhammed! Mahlûkatın işlerini idare eden ve yaratan yalnızca Allah’tır.
    O, yeryüzünün doğularının, batılarının ve ikisi arasında bulunanların
    sahibidir. O’ndan başka ibâdete lâyık ne bir ilah vardır, ne de bir rab.
    Bu yüzden sadece O’na güven ve işlerini sadece O’na bırak. Meşru olan
    tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na sığın, O’ndan yardım iste. O’nun
    istediği ve râzı olduğu şekilde ibâdet et!
    Mevdûdi diyor ki: “Vekil” kendisine güvenerek kendi işlerimizi ona
    havâle ettiğimiz şahıstır. O halde bu âyetin anlamı şöyledir: “Senin bu dine
    çağrıda bulunmana karşılık muhâliflerin veryansın ediyorlar ve sana her
    türlü zorluğu çıkarmaktalar. Ama sen bunun için kaygılanma. Sen işini doğunun
    ve batının Rabbi ve bütün kâinatın sahibine havale et ve O’nun seni
    savunacağından ve muhâliflerine karşı bütün işlerini düzelteceğinden emin
    ol.”561
    “O’ndan başka tanrı yoktur.” Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen,
    ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık
    anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    bütün ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile
    karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğilip
    kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir.
    İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki böylece
    ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan
    yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü
    yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden
    üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı
    561 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/458-459; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları,
    Beyan Y., s. 295-299.
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
    kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına,
    yarattığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan
    sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
    ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde,
    bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı
    gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese
    bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır.
    İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor:
    Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini
    en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli
    olan hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine”
    uyarlar. Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden
    ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar
    için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını)
    ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”562
    demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
    var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına
    göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde,
    bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre
    devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
    Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış,
    karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken,
    kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür.
    Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar
    taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda
    bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar.
    562 25/ Furkan, 43
    • 211 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri
    gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler
    yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan
    yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle
    heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız
    diyorlar ve o heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti
    var / Putunu kendi yapar kendi tapar.”
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır.
    Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz
    güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir.
    Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey O’nu
    tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun
    hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz.
    O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve
    yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.563
    “Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (10. âyet)
    Ey Muhammed! O yalanlayıcı beyinsizlerin senin hakkında uydurdukları
    “sihirbaz, kâhin, şair, mecnun, deli” gibi sözlerle verdikleri eziyetlere
    sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır. Onlardan şimdilik
    uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara karşılık verme. Rabbin bu konuda
    sana ve iman edenlere yardım edecek ve onlara galip geleceksiniz.
    Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan asla taviz vermeyin.
    Âyette geçen “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama olmadan,
    sövme ve eziyet olmadan uzaklaşmadır. Bu savaş emri verilmeden önce
    idi. Nitekim Yüce Allah mealen şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında
    konuşmaya dalanları gördüğünde, onlardan uzak ol.”564 Daha sonra Rasûlullah’a
    kâfirlerle harb ve öldürme emri verilmiştir. Bundaki hikmet şudur:
    Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin ibâdet ederek güçlüklere
    alışmaları emredildi ki, bu rûhî eğitimle kendilerini düşmanlarla
    mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık ve taşkınlığa karşı
    durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek ve sadece dil ile dâvet
    etmekle yetinmek gerekir.
    563 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295
    564 6/En’âm, 68
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyetlerde Peygamberimizin ve mü’minlerin sabretmeye yöneltildiği
    görülüyor. Çünkü gece ibâdeti ve zikir ile sabır bu çağrı hareketinin uzun
    ve sıkıntılı yolu boyunca kalbi besleyecek olan iki önemli ve birbirinden
    ayrılmaz azık türüdür. Bu iki azık, bu çağrının hem vicdanların kuytu köşelerine
    yönelik iç yolculuğu sırasında hem de çağrının düşmanlarına yönelik
    dış yolculuğu sırasında aynı oranda gereklidir. Çünkü her iki yolculuk da
    aynı derecede zor ve sıkıntılıdır.
    Sabır, İslâmî mücadelede anahtar kavramlardandır. Sabır, bu dâvâyı
    omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı, sığınağı ve korunağıdır.
    Sabır cihaddır. Sabır, tarih içinde “belâlara boyun eğerek geri çekilme”
    şeklinde bir anlam kaymasına uğramıştır.
    Sabrı pasiflik ve zillet olarak kabul edip uygulayan yaklaşımın Kur’an’daki
    sabır kavramını tahrif ettiğini kabul etmek zorundayız.
    Sabır kavramı, lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip
    dayanmak anlamını içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara
    gelebilmesi ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak
    şeylere karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek,
    savaşta korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek
    o sıkıntının geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin
    kendini şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini
    yerine getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
    Kötülüğe kötülükle karşılık vermemeli dâvetçi mü’min. O, korktuğu,
    âciz olduğu için değil; misyonu/ödevi gerektirdiği
    için düşmanlarının haksız
    sözlerine, sataşmalarına katlanmayı bilecektir.
    Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde uzaklaşması” da fiziksel
    anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve çatışmaya girişmekten,
    güzel olmayan karşılık vermekten, onların putlarına sövmekten kaçınmak565
    şeklinde anlaşılmalıdır.
    “Onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” İnsanî ilişkileri düzenleyip mü’minlerin
    câhillere karşı nasıl davranması gerektiğini öğretiyor Rabbimiz. Dâvetçilerin
    dâvâlarını tebliğ ederken dikkat etmeleri istenen önemli bir ahlâkî
    565 6/En’âm, 108
    • 213 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tavırdır, tartışma ortamına girmemek. Tartışma ile bir yere varılmaz. Güzel
    bir örneklik,566 güzel söz,567 hikmetli ve güzel bir tebliğ, güzel bir öğüt568 ve
    fayda etmeyince güzel bir ayrılış.569 Eğer ille tartışma ortamına çekilmişsek
    güzel bir mücadele570 Allah için Allah’ı anlatırken nefisler girmemeli devreye.
    Köprüleri atmamaya çalışmalı, bir dahaki görüşmeye giden yolu kendi
    elimizle, dilimizle tıkamamalıyız.
    “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz süre
    tanı.” (11. âyet)
    Hakkı yalanlayan ve türlü hileler ile İslâm’a karşı halkın taassubunu kışkırtanlar
    hep şımarık zenginler olagelmiştir. Çünkü İslâm nizamı, onların
    halkın malını sömürüp çalarak elde ettikleri dünyevî çıkarlarına engel olacaktır.
    Tarihsel süreç içinde de İslâm dâvâsına hep bu zenginler sınıfı karşı
    çıkmışlardı.571 Sömürücü kapitalist zenginler
    “Onları Bana bırak” Allah giriyor devreye. Onların kötülükleri geçicidir,
    onlara çok değil, biraz mühlet vermek gerekir. Kısa zaman sonra onların
    hakkından Allah gelecektir. O yalanlayıcıları Allah’a bırak, O’na havâle
    et. Dâvâ Allah’ın dâvâsıdır. Sana düşen sadece hakkı duyurmaktır. Bırak
    yalanlasınlar, nezâketle ayrılıver câhillerin yanlarından. Mekke şartlarında
    onlarla savaşmayı doğrudan doğruya Allah üzerine alıyor. Onların cezasını
    Allah verecektir; esas olarak âhirette, mümkün ki avans cinsinden bu dünyada
    da azâbı tattırarak…
    “Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş, boğazdan
    geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır.” (12 ve 13. âyet)
    Esas cezaları âhirette verilecek. O suçlular,
    elleri kelepçeli, ayakları bukağılı,
    boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme
    sürüleceklerdir.
    Bundan sonra Yüce Allah, bu azabın vaktini anlatarak şöyle buyurdu:
    566 41/Fussılet, 33; 11/Hûd, 88; 2/Bakara, 44
    567 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53
    568 16/Nahl, 125
    569 73/Müzzemmil, 10
    570 16/Nahl, 125
    571 Bk. 7/A’râf, 60, 66, 75, 88; 23/Mü’minûn, 33; 34/Sebe’, 34-35; 43/Zuhruf, 23
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    “O gün, yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum
    gibi olur.” (14. âyet)
    Dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılıp sallandığı
    gün, dağlar sertliğine rağmen göçüverip akıp giden bir kum yığını
    haline gelir.
    Yüce Allah daha sonra, onlardan önce gelmiş olan azgın milletlerin
    başlarına gelenleri, nasıl isyan ve inat ettiklerini, bu yüzden de onlara indirdiği
    azabı anlattı ve onlara zorba Firavun’u misal olarak getirdi:
    “Doğrusu Firavuna
    bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şâhid/
    tanık olacak bir peygamber gönderdik.” (15. âyet)
    Bu âyetler, Mûsâ (a.s.) ile Rasûlullah Muhammed’in mücadelesi arasında
    bir paralellik kurmaktadır. Kur’an, yalanlayanların sonunun Firavun
    gibi olacağını belirtir. Firavun ve Hâman-Karun birlikteliği toplumu ekonomik
    ve kültürel olarak sömürmekte ve onlara zulmetmektedir. Bu zulme
    susarak ve değişik şekillerde Bel’am da destek vermektedir. Mekke’de de faizci
    bir sömürü düzeni vardır. Yetimlere, yoksullara yardım edilmez. Rızık
    endişesiyle çocuklar öldürülür. Günümüzde de acımasız bir sömürü düzeni
    vardır. Mekke toplumu eğer Firavun’un yolundan gitmeye ısrar eder ve Hz.
    Peygamber’in çağrısına uymazsa Allah onları da Firavun gibi kahredici bir
    tutuşla kıskıvrak yakalayacaktır. Bu hatırlatma ve tehditler günümüz insanı
    için de aynen geçerlidir. Dünkü Mekke ile bugün içinde yaşadığımız ülkeler
    bu açılardan farkı olmayan yerlerdir.
    Bu âyette yer alan şâhid kelimesi, bir mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak
    ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan şhd kökünün türemiş şeklidir. Şâhid
    kelimesi, bu âyette, hakikate tanıklık eden anlamına gelir.
    “Firavun o peygambere karşı gelmiş, Biz de onu ağır bir şekilde
    cezalandırmıştık.”
    (16)
    Peygamber’e karşı gelip isyan eden Firavun ve ona bağlı askerler, ona
    itaat eden halk nasıl helâk olmuş, dünyada cezasını çekmeye başlamışsa,
    Allah’ın sünnetinde bir değişiklik yoktur, benzer toplumların başına da
    benzer cezalar gelecektir.
    • 215 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Mevcut yöneticiler Firavun’a mı benziyor, Mûsâ’ya mı? Değişik bir ifade
    ile tâğut mu, yoksa ülü’l-emr (imam, halife) mi? Bunun iyi tespit edilmesi
    gerekir ki, yöneticilere karşı ilişkilerimiz netleşsin. Bu konuda ölçü, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmedip etmemektir.
    Konuyla ilgili âyetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de
    erkânıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun
    tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Mûsâ
    (a.s.), insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun
    ve erkânı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
    “Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi
    nasıl koruyacaksınız?” (17. âyet)
    Kıyâmet gününün dehşeti “çocukların saçlarının ağaracağı gün” mecazıyla
    anlatılır ve o günün azâbından korunma tavsiye edilir. Kur’an birçok
    sûredeki çok sayıdaki âyetlerinde kıyâmetin dehşetini haber veriyor ve insanları
    o gün gelmeden Hakk’a dâvet ediyor.
    Ey insanlar! Eğer şirk, küfür ve zulümlerinizde ısrar ederseniz son derece
    korkunç ve çetin olduğu için çocukların saçlarının bile ağardığı Kıyâmet
    gününün dehşetinden nasıl korunacaksınız? Hiç düşünmüyor musunuz?
    Firavun’u cezalandırdığımız gibi sizi de dünyada cezalandırırız.
    Siz, eğer Rasûl’ün dediklerine kulak vermezseniz o zaman bu dünyada
    tıpkı Firavun’un başına gelenler gibi size de aynı âkıbetin geleceğinden
    korkun. Farzedelim ki bu dünyada sizin üzerinize azap gelmeyecek, peki
    Kıyâmet günü nasıl kurtulacaksınız?
    “O gün gökler paramparça olacak,
    Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir.”
    (18. âyet)
    O korkunç ve zor günün şiddeti dolayısıyla gök çatlayıp yarılır... O günün
    geleceğine dair Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. Zira Yüce Allah
    verdiği sözden dönmez.
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    “Şüphesiz bunlar bir öğüttür;
    artık dileyen Rabbine ulaştıracak bir
    yol tutar.” (19. âyet)
    Kıyâmet gününü, onun dehşetini ve Allah’ın orada kâfirlere nasıl azab
    edeceğini beyan eden bu âyetler, insanlar için bir ibret ve öğüttür. Unutan
    gâfillerden kim, zamanı geçmeden bu öğütten faydalanmak istiyorsa iman
    ve itaat ederek Allah’a götüren yola, İslâm dinine girsin. Sebepler kolaylaştırılmış,
    yollar emre hazır hale getirilmiştir.
    Bu anlatılanlar bir öğüttür. O günün şiddet ve dehşetinden korunmak
    ve Rabbine esenlik içinde ermek için öğüt almak isteyen insan; iman, itaat
    ve güzel amelle Allah’a yaklaşmaya çalışır
    “Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin
    üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir.
    Şüphesiz geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı
    bildi de tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun.
    Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan
    aramak için yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da
    Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun.
    Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin.
    Kendi nefisleriniz için önceden hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri,
    daha hayırlı ve daha büyük bir karşılık olarak Allah katında bulursunuz.
    Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir, çok
    bağışlayan, çok merhamet edendir.” (20. âyet)
    Klasik müfessirlerin çoğu bu son âyetin nesh edildiği görüşündedir.
    Oysa Kur’an’ın diğer birçok yerinde olduğu gibi, burada da bir neshten
    bahsetmek mümkün görünmüyor. Dikkatle bakıldığında nesh değil, tahsis
    olduğu görülür.
    Yani Peygamberimize geceleri kalkması emredilince ashâbın çoğu
    bunu bir farz-ı ayn olarak anlayıp onunla birlikte uykusuz geceler geçirmeye
    başladılar. Bunun üzerine, onların böyle yapmasına gerek olmadığı, bunun
    isteyenin yararlanması gereken bir fırsat olduğu belirtildi. Olabilir ki
    içlerinde hasta, yolcu veya savaşa çıkacaklar olabileceği, onların erkenden
    yatmalarının gerekeceği ifade edildi. Bu sebeple daha çok, durumu müsait
    olanların kalkmasının uygun olduğu belirtildi.
    • 217 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Artık hafifletilen teheccüd namazı için “Ne kadar kolayına gelirse o kadar
    oku” buyurulmuştur. Fakat müslümanların asıl önem verecekleri şey,
    beş vakit namaz ve zekât farzının tam olarak yerine getirilmesi ve Allah
    yolunda mallarını ihlâs ile sarfetmeleridir. Sonunda ise müslümanlara,
    dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı söylenilmiştir. O yapılan
    iyiliklerin misali tıpkı bir yolcunun varacağı yere daha önceden malını
    göndermesi gibidir; Allah’a (c.c.) kavuştuğunuz zaman bunların hepsini
    kendi önünüzde bulacaksanız. Bu gönderdiğiniz mal dünyada bıraktığınız
    maldan daha hayırlıdır. Allah’ın indinde ise aslından daha fazla bir mükâafat
    vardır.
    Sûre, teheccüd namazı ve Kur’an okuma müddetini yeniden düzenleyen
    ve bu konudaki mükellefiyeti hafifleten ve sûrenin ikinci bölümünü
    oluşturan âyetle son buluyor. Mü’minler gece Allah’ı çokça anacak, ibâdet
    edecekler, gündüzleri ise, hem İslâm’ı tebliğ edecek, hem de geçimlerini temin
    için gayret sarfedeceklerdir. Bütün bu zorluklara karşı koymak çetin
    bir iştir. Allah Teâlâ, insanlara rahmet olsun diye, gece ibâdeti ve Kur’an
    okumayı, insanların kolayına gelecek şekilde hafifletmektedir. Ayrıca bu
    son âyet bütün bir hayat programının nüvesinide bünyesinde taşımaktadır.
    “...O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı kılın. Zekâtınızı
    verin. Yaptığınız iyiliklerin mükâfatını Allah nezdinde, hem yaptıklarınızdan
    daha hayırlı, hem de sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan
    mağfiret dileyin. Çünkü Allah “Gafûr’dur, Rahim’dir”çok affeden ve çok bağışlayandır.”
    Bundan böyle Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Gece ibadetinden,
    kırâetten büsbütün vazgeçmeyin. Fakat gecenin yarısı veya daha azı veya
    daha çoğu miktarlarıyla ve uzun uzadıya okumak zorunluluğu duymadan,
    “Kur’ân” ve “kırâet” denilebilmek şartıyla, ne kadar kolayınıza gelirse o kadar
    okuyun, o kadar gece ibâdeti yapın.
    Bu Âyetten Çıkarılan Hükümler
    Burada zikredilmesi gereken üç mesele vardır:
    1) Kırâet. Bunda iki görüş vardır. Tefsircilerden birçoğu demişlerdir
    ki, „gece kalk“ emrine tam olarak uygun düşebilmesi için burada kırâetten
    maksat namazdır. Kırâet namazın rükünlerinden olduğu için, namazın bir
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    bölümü zikredilip tamamı kastedilmiştir. Nitekim kıyam, rüku ve sücuddan
    herbiriyle de böyle namazın tamamı anlatılmış olur. Buna göre mânâ,
    „gece namazından kolayınıza geldiği kadar kılın“ demektir. Namaz mânâsı
    kastedilmiş olması nedeniyledir ki, önceki zor olan gece kıyamı kaldırılmış,
    onun yerine kolayı emredilmiş olur. Buna akşam ve yatsı namazları
    diyenler olmuş, teheccüd namazının vacip olma hükmü kaldırılarak nafile
    yapıldığını veya tercihe bırakıldığını söyleyenler olmuştur.
    Diğer bazı tefsirciler ise, okuyun emri, gece namazla değil, Kur‘ân‘ın
    kendisini okumakla ilgili emirdir. Dolayısıyla her gece en az elli âyet okumalı“
    demişlerdir.
    2) Emrin görünen mânâsı yine vücub yani gereklilik içindir. Yani gece
    ibadet ve okuma yine farz, ancak önceki gibi sayılamayacak şekilde çok olmak
    şart değil, kolayına geldiği kadar demektir. Bu şekilde bunun da hükmünün
    kaldırılması, ikinci „okuyun“ ve „namazı kılın“ emirleriyle gerçekleşmiş
    olur. Maksat yalnız Kur‘ân okumak olduğuna göre de, her gece biraz
    Kur‘ân okumak bu şekilde farz olmuş olur. Bu ise namazda olabileceği gibi,
    namaz dışında da olabilir. Fakat bazı tefsirciler, „kolaya gelen“ sözünden,
    bunu kişinin isteğine bırakmak mânâsı anlaşılacağına dayanarak bu emrin
    nafile için veya mubah olmak için olduğu kanaatına varmışlardır ki Ebu
    Hayyan buna „çoğunluğun görüşü“ demiştir.572
    3) „Kur‘ân‘dan kolay gelen.“ Kur‘ân‘dan kolay gelen ne kadar olabilir?
    Mutlak mânâda düşünülmesi durumunda güç dahilinde olarak yormayacak,
    zahmet vermeyecek kadar demek olacağından bu ise kişilerin ve durumun
    şartlarına göre değişebileceğinden, âyetin görünen mânâsına göre
    bu miktarın ne olacağı belirlenemez. Bununla beraber bunu mutlak şekilde
    okumak mânâsına yorumlayanlar, gelenekleri ve atalarımızın alışkanlıklarını
    göz önünde bulundurarak „en az elli âyet olmalıdır“ demişlerdir.
    Fakat her farzda esas olarak sabit bir miktar belirlemek zaruri olduğu
    için namazın bir rüknü olarak farz olan kırâetin en az ne kadar olacağı hususunda
    Ebû Hanife‘den üç rivayet vardır:
    1. En az, kısa bir âyet olmalıdır.
    572 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/467.
    • 219 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    2. Kur‘ân ismi verilecek ve bir insan sözüne benzemeyecek kadar olmalıdır.
    3. En az üç kısa âyet veya bir uzun âyet olmalıdır. Çünkü en kısa sûre,
    üç kısa âyetten meydana gelmiştir. Bu rivayet, İmam Ebu Yusuf ile İmam
    Muhammed‘in de görüşüdür. Fetva da buna göre verilmektedir. İmam
    Mâlik ve İmam Şâfii: „En az Fatiha okumak farzdır. Zira “Fâtihasız namaz
    yoktur.“573 hadisi bunu ifade eder demişlerdir. İmam-ı Azam vacip ile farzın
    arasını ayırarak bu hadis ile namazda Fatiha‘yı okumanın vacip olduğu
    sabit ise de „Kur‘ân‘dan kolay gelen“ âyeti ile sabit olan farzlığın mutlak
    olduğu ve dolayısıyla kasten Fatiha‘nın terk edilmesi durumunda namazın
    yeniden kılınması gerekirse de unutarak terk edilmesi ve sehiv secdesi yapılmaması
    halinde vakit geçmiş ise o namazı tekrar kılmanın vacip olmayıp
    müstehab olacağı görüşüne varmıştır.
    Bu Sûrenin Bize Mesajı
    “İbare” mânâsı itibariyle, Müzzemmil suresi de aynen Alak ve Kalem
    sureleri gibi peygamberimizin şahsına münhasır emir ve öğretileri içermektedir.
    Ama “İşaret” ve “Delâlet” mânâlarıyla, peygamberin misyonunu
    sürdürmek durumunda olan Kur’an dâvetçilerini de muhatap alır. Ve buna
    göre mesaj şöyledir:
    Kur’an dâvetçileri geceleyin kalkmalılar, (gecenin üçte ikisinden biraz
    az, yarısı veya yarısından biraz fazla) mutlaka Kur’an çalışmalıdırlar. Normal
    iş-güç sahibi olup da, esnaflık, tüccarlık, çiftçilik, işçilik gibi iş yapanlar
    bu şarta uymasalar da olur. Onlar imkânları ölçüsünde kolaylarına gelen
    kısımları okumalı ve okutmalıdırlar.
    Kur’an’ı mutlaka gece çalışmalıdırlar. Zira gece çalışması gündüzden
    daha etkindir. Gündüz ise başkalarına anlatmak ve öğretmek gibi işlerle
    uğraşmalıdırlar.
    Kur’an mutlaka “tertil” ile okunmalıdır. Kur’an’ın ağır sorumluluğu olduğu
    asla akıldan çıkarılmamalıdır.
    573 Tirmizi, Mevakit: 69, 116; Darimi, Salat: 36; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/241, 478.
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an dâvetçileri her şeyden alâkalarını kesip sadece Allah’a yönelmelidirler.
    Kur’an dâvetçileri Rabblerinin doğunun ve batının Rabbi olduğunu,
    O’ndan başka ilâhın olmadığını iyi kavramalı, Allah’ı vekil tayin edip sadece
    O’na güvenmelidirler.
    Kur’an dâvetçileri, kendilerine söyleneceklere sabretmelidirler. Ve dâvet
    ettiklerinden ayrılırken tekrar onlarla görüşebileceklerinin, yüz yüze
    bakabileceklerinin hesabını yapıp onları darıltmadan, incitmeden ayrılmalıdırlar.
    Kur’an dâvetçileri, zengin, şımarık, ahireti yalanlayıcıların akıbetini
    Allah’a bırakmalı, onlara süre tanımalıdırlar. Yaptıkları dâvetin olumlu sonucunu
    veya onların cezalandırılmasını hemen beklememelidirler. Onlardan
    bazıları ya zaman içinde doğru yolu bulacaklar, ya da ama bu dünyada
    ama ahirette Allah tarafından cezalandırılacaktır.
    Kur’an dâvetçileri, dâvetlerini önce kendilerini iyi tanıyan ve kendilerinin
    de iyi tanıdıkları kesime yapmalıdırlar. Tıpkı Musa-Mısır ve Muhammed-
    Mekke ilişkilerinde olduğu gibi.
    Kur’an dâvetçileri, kıyamet ve ahiret konularını muhataplarına, mutlaka
    ve aynen Rabbimizin vermiş olduğu ayrıntılarla bildirmelidirler.
    Kur’an dâvetçileri, sadece Kur’an’ı bildirmeli, onun düşündürücü ve
    öğüt verici olduğunu hatırlatarak seçimi herkesin hür iradesine bırakmalı,
    dileyenin doğru dileyenin de yanlış yolu seçebileceğini kabul etmelidirler.
    Genel Tesbitler
    Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelenirse onun nelere
    öncelik tanıdığı açıkça görülür. Kur’an’ın ilk sûresinde Oku! emri yer alır;
    ikinci sûrede kalemden ve yazmaktan söz edilir; üçüncü sûre olan Müzzemmil’de
    ise, örtülerden sıyrılarak kalk emri verilir. Bu ifadelerle, kendi
    iç benliğinde gereken değişimi ve donanımı gerçekleştiremeyen insanın,
    • 221 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    dış dünyada girişeceği faaliyetlerde büyük ölçüde başarısız olacağı mesajı
    verilir.
    Her sistem kendi insanıyla yaşar. Kur’an bu gerçekten yola çıkarak önce
    kendi sistemini ayakta tutacak mü’min kişilik inşâ eder. O, varlık alanına
    çıkardığı insanın, hayırlı yeniliklere öncülük eden dinamik bir şahsiyet olmasını
    ister.
    Bu sûrede, gece, kıyam ve Kur’an gündemdedir. Bu da, kâmil şahsiyetlerin
    yetişmesinde gecelerin ve ciddi bir eğitimin çok önemli olduğunu gösterir.
    Gerçekten de gece ibâdeti ve Kur’an’ın fiilî eğitimi, mü’min şahsiyetlere
    hem tatlı gelir hem de onlara zevk ve huzur verir. Bu yüzden mü’min,
    gecenin belirli saatlerini Kur’an okumaya ve ibâdete tahsis ederek uyanık
    geçirir. Zaten uzun geceleri gaflet uykusuyla kısaltan ve aydınlık günleri
    günah kirleriyle karartan noksan şahsiyetler, görülmesi gerekeni göremezler.
    Hakikati gören göz ise, fazla uyuyamaz. Demek ki büyük oluşlar
    ve hayırlı yenilik içeren başarılı sonuçlar, Kur’an’ı gece gündüz yaşanan
    bir süreç olarak algılama başarısını ve becerisini gösterebilen mü’minlere
    nasip olacaktır. Öyleyse Kur’an’ı önce anlamak için okumalıyız. Sonra da
    anladıklarımızdan bir takım yöntemler çıkarmalıyız. Üzülerek belirtelim
    ki günümüzde Kur’an’ı Kur’an’ın yöntemleri ile okumak ve okutmak, İslâm’ı
    bu yolla öğrenmek ve öğretmek henüz denenmiş değildir. Çünkü insanımız
    yıllardan beri, Kur’an’ı anlamaksızın yüzünden okumayı yeterli görmüştür.
    Bugün sergilenen cehâletin temel nedenlerinden birisi de, Kur’an’ın
    mânâsını değil, onun okunuşundaki nağmeyi (mûsikîyi) öne çıkarmaktır.
    Hemen hatırlatalım ki nağme insanı uyandırmaz uyutur. Hâlbuki insanların
    Kur’an’ı anlayarak okumaya ve uyanmaya ihtiyaçları vardır. Kur’an’a
    sadece bir mezar veya tören kitabı gözüyle bakanlar, hâfızın sesine kapılıp
    bazen kendilerinden geçebilirler. Fakat bugün insanları kendinden geçiren
    değil, kendine getiren ve Rabb’ine yönelten okumalara ihtiyacımız var.
    Kur’an, anlaşılsın diye nâzil olmuştur. Bunun için onun anlaşılması
    esastır. Şu halde biz, sadece Kur’an’ın lafzını okumakla değil, ayrıca onun
    mânâsını anlamakla da mükellefiz. Çünkü mânâsını anlayıp inandığımız
    zaman, onun hükmüyle amel edebiliriz.
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    Allah tarafından yaratılan ve belirlenen gerçeklerin, insan tarafından
    kazanımı söz konusudur. Hayatın dinamik yapısı içinde ahlaki bir cihatla
    yükümlü olan insan, hayatta takip edebileceği yolu seçme gücüne ve yeteneğine
    sahiptir. Bu güç de akıl ve irâdedir.
    Kur’an, İlâhî irâdeyi insanın anlayabileceği bir dille açıklayan Allah
    kelâmıdır. O, bütün insanlara açık bir kitaptır. Her insan, manasını anlamak
    ve bildirdiği esaslara uymak için onu okumalıdır.
    Kur’an’ın en ayırt edici özelliği sadece lafzında değil, aynı zamanda
    sunduğu hidâyet tarzındadır. Çünkü Kur’an, hem bir öğüt ve uyarı hem de
    toplumsal düzen kitabıdır.
    Kur’an’ın dile getirdiği hakikatler, her insanın anlayabileceği gerçeklerdir.
    Bu yüzden onun çağrısı, insanı yaşayan bir ölü olmaktan çıkarıp ileriyi
    göstermeye ve ilerlemeye yöneliktir. Kur’an’ın İlâhî kaynaklı olması, onun
    insan düşüncesini tamamen dışladığı ve ona hiç yer vermediği anlamına
    gelmez. Tam aksine Kur’an, kendine ait özel üslûbundan ötürü, bakmasını
    ve okumasını bilenler için yoruma açık bir metindir. Çünkü onda, insanın
    müsbet çaba ve gayretini engelleyici hiçbir hüküm yer almaz. Ancak insanın,
    Kur’an’dakileri anlayabilmesi için zihnini eğitmesi ve ön yargılardan
    arınarak düşünüp anlamayı hedef alan bir yöntemle Kur’an okuması gerekir.
    Eşsiz bir rehber olan Kur’an, insanlara sadece nasıl inanacaklarını değil,
    aynı zamanda nasıl yaşayacaklarını da öğretir. Bu yüzden Müslümanlar,
    işleri ne kadar yoğun olursa olsun, Kur’an’dan ve Kur’an eğitiminden uzak
    kalamazlar. Çünkü onların hayatı doğru yaşayıp mutlu sona ulaşmaları,
    Kur’an’ı hatırlarından ve hayatlarından çıkarmamalarına bağlıdır.
    İnsanî ve İslâmî yaşayışın evrensel karakteri Kur’an tarafından tesis
    edilmiş, vazife de insana imkân ölçüsünde verilmiştir. İnsana gücünün
    üstünde bir yükümlülük yüklenmemiş; fakat ondan bütün gücüyle Allah’a
    kulluk etmesi istenmiştir. Öyleyse insan bütün gücünü, Allah’a itaat idealinin
    hizmetine sunmalıdır. Çünkü onurlu yaşayış ve şerefli akıbetler, nefsini
    ıslah etmesini başarıp insan olma potansiyelini Kur’an’ın doğruluk ve değer
    • 223 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ölçülerine göre sarfedenlere tahsis edilmiştir. Günahlardan arınanın ve sakınanın
    varacağı yer cennettir. 574
    Bu sûreden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
    Bu sûredeki âyetler aşağıdaki hususlara delildir:
    1- Teheccüdün Peygamberimiz’e farz oluşu,
    2- Kur’an’ı tertîl ile okumanın vücubu,
    3- Kuranın ve vahyin ağırlığı,
    4- Gece kalkışı,
    5- Gündüzün meşguliyetleri,
    6- Allah’ı zikretmek ve O’na yönelmek,
    7- Yalnızca Yüce Allah’a tevekkül,
    8- Dâvet yolunda eziyetlere karşı sabır,
    9- Kur’an’dan öğüt almak
    Müzzemmil Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler
    1. Gecenin yarısında, ya da bundan az veya bundan çok bir zaman kalkıp
    Allah’a ibâdet etmelidir. Çünkü biraz uyuduktan sonra fikir dinlenir.
    Gecenin
    bağrında herkes uyurken yapılan ibâdet ruha çok etki yapar. Geceleyin
    kalkıp namaz kılmalı, Kur’ân okumalı ve Allah’tan mağfiret dilemelidir
    (1-8, 20).
    2. İbâdet yaparken mâsivâyı atmalı, gönlü tamamen Allah’a özgü kılmaya
    çalışmalıdır (8).
    3. Kâinatın yaratıcısı ve hükümdarı olan Allah’tan başkasına ibâdet
    edilmez,
    yalnız O’na dayanmalı ve güvenmelidir (9).
    574 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    4. Hak dâvetçisi, hakkında çıkarılan dedikodulara aldırmamalı, Allah’ın
    desteğine güvenerek doğru bildiği yolda yürümelidir (10).
    5. Hz. Muhammed (s.a.s.) de bir elçidir. Nasıl Mûsâ’nın (a.s.) dâvetini,
    en büyük kâfir Fir’avn engelleyememiş ise, Mûsâ gibi bir Hak elçisi olan Hz.
    Muhammed’in dâvetini de Kureyş kâfirleri engelleyemeyeceklerdir. Onlar,
    tıpkı Fir’avn gibi bir süre sonra helak olup cehennemi boylayacaklardır (11-
    16).
    6. Bu Kur’ân bir uyarıdır. Dileyen onun sözünü tutup Rabbinin yoluna
    girer (19).
    7. Verilen sadaka ve zekât, Allah’a verilmiş borç sayılır.
    Yapılan iyilik ve hayır zayi olmaz, tnsan Allah için harcadıklarının çok
    daha iyisini Allah katında bulur (20). 575
    575 Süleyman Ateş, Tefsir
    Müzzemmil Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 40 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2,5 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Hz. Peygamber’e ve dolayısıyla bütün mü’minlere Müzzemmil Sûresinde
    Kur’an’ı nasıl okuma emredilmektedir?
    a- Olabildiğince hızlı
    b- Kalabalıklar içinde ve yüksek sesle
    c- Kâbe’nin üstünde ve herkese ilân ederek
    d- Ağır ağır, tane tane, düşünerek
    2) Müzzemmil sûresinde dehşeti beyan edilen Kıyâmet günü ile ilgili
    olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kıyâmet günü, Allah’ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Kıyâmete,
    âhirete inanmamak, İlâhî adaleti istememek demektir.
    b- Kıyâmet gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir
    kâbusa ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
    c- Kıyâmet günü inancı, insanın dünyayı hiç önemsemeyip sadece
    âhirete değer vermesi, kişinin uhrevî bir hayat sürmesi bilincini oluşturur.
    d- “Din (Cezâ, âhiret) gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın
    boşuna yaratılmadığı ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği
    anlaşılır.
    3) Aşağıdakilerden hangisi Müzzemmil Sûresinde Hz. Peygamber’e gece
    kalkması tavsiye edilirken sebep olarak zikredilmemiştir?
    a- ece ibâdetinin etkisi daha fazladır.
    b- Gece serindir ve çalışmak kolaydır.
    c- Gece ibâdetindeki sözler daha düzgün ve açıktır.
    d- Gündüz vakti uzun meşguliyetler vardır.
    4) Müzzemmil Sûresinde; “Bütün varlığınla O’na yönel. O, doğunun da
    batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur.” buyrularak özlü şekilde
    tevhidden bahsedilir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi “tevhid” kelimesinin
    tanımıdır?
    a- Allah’ın, insanlara, yapmalarını kesin bir şekilde emrettiği fiillere
    denir.
    b- Allah’a zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde ortak güçler
    tanımaktır.
    c- Kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri, fıkıh kurallarını öğreten
    ilmin adıdır.
    d- Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir tek olduğuna
    inanmaktır.
    5) “Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan
    başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını
    bilmiştir. Onun için Kur’an’dan .......... okuyun.” Müzzemmil sûresindeki bu
    âyet meâlinde boş bırakılan yere aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
    a- Kolayınıza geleni
    b- Kısa birkaç âyet
    c- Uzun sûreler
    d- Anlamca hoşunuza gidenleri
    6) Bilindiği gibi, Müzzemmil sûresinde kıyâmetin dehşetli süreci anlatılır
    ve âhiret bilinci takviye edilir. Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
    b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce
    başka bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden
    dirilişi inkâr anlayışıdır.
    c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
    karıştırmamak gerekir.
    d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
    bilgi, şuur ve şehâdet, yani yakînlik istenmektedir.
    7) Müzzemmil sûresinde Firavun’dan ve ona gönderilen elçiden (Hz.
    Mûsâ’dan) söz edilmektedir. Hz. Mûsâ ile ilgili âyetlerden öğrenmekteyiz
    ki, tevhid önderleri, İslâmî öğretilerin veya müslümanların selâmeti için
    yapmak istedikleri fiillerin mâhiyetini, ortaya koymak istedikleri işlerin
    ana gayesini net bir şekilde açıklamak zorundadırlar. Kur’an’da anlatıldığına
    göre Hz. Mûsâ, Firavun’un önüne iki mesajla çıktı. Bu iki şey ne idi?
    a- 1- Müslüman olsun, 2- Yönetimi Hz. Mûsâ’ya bıraksın.
    b- 1- Allah’a itaat edip tevhid akidesini kabul etsin, 2- Eskiden müslüman
    olan İsrâil oğullarına yaptığı baskı ve zulme son versin.
    c- 1- Müslüman kölelere zorla yaptırdığı anıtkabirleri, piramitleri
    yıktırsın, 2- Putlara tapmaktan vazgeçsin.
    d- 1- Saraydaki ahlâksızlıklara son versin, 2- Halkını aç bırakmasın ve
    onları küfre zorlamasın.
    8) Müzzemmil sûresinde, bilindiği gibi “Allah’a (Allah için mü’minlere)
    severek borç/ödünç verin” buyrulur. Bu âyette geçen “borç, ödünç almak”
    anlamı, Arapça’da ve Kur’ân’ın bu sûresinde ve diğer bazı sûrelerde (deyn
    sözcüğü dışınd hangi kelime ile karşılanır?
    a- hasen b- vâde c- karz d- infak
    9) Kıyamet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
    a- Kıyamet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
    b- Kıyametin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dâhil hiçbir kimse
    bilmez; sadece Allah bilir.
    c- Önemli olan, kıyametin ne zaman kopacağı değil; kıyamet ve sonrasına
    neler hazırladığımızdır.
    d- Kendi ölümümüz küçük kıyamet sayılır.
    10) Kur’an’da Firavun’la ilgili âyetlerden yola çıkarak Firavnî düzenlerin,
    İslâm dışı rejimlerin temel özellikleri olarak aşağıdakilerden hangisi
    doğrudur?
    a- Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmek
    b- Firavunu/tâğutu kanun koymaya, istediği gibi insanları yönetmeye
    yetkili ve itaat edilecek güç kabul edip halkı da buna iknâ etmeye
    çalışmak
    c- Tevhid, adalet, özgürlük gibi nebevî çağrıları baskı ve dayatmalarla
    susturmaya çalışmak
    d- Hepsi
    11) Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi sağlamak
    için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
    ibarettir.
    b- Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile hiç
    ilgilenmemeli; dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
    c- Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız
    değildir.
    d- Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler,
    iyi binekler sevdirilmiştir.
    12) Aşağıdakilerden hangisi, hadis rivâyetlerinden yola çıkılarak klasik
    müslüman bilginlerince kıyâmetin büyük alâmeti olarak sayılanlardan
    biri değildir?
    a- Deccâl’ın ortaya çıkması, Duhânın çıkması, Dâbbetu’l-Arzın çıkışı
    b- Güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın inmesi, Ye’cûc ve Me’cûcun
    çıkışı
    c- Gök taşlarının (meteor) düşmesi, zinâ ve binâların çoğalması, çok
    yüksek binâların inşâ edilmesi
    d- Doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer
    çöküntülülerinin meydana gelmesi, Yemen’den çıkacak olan büyük bir
    ateşin insanları önüne katarak sürmesi
    13) Kur’ân-ı Kerim’de Firavun’dan uzunca bahsedilmesi, onun Allah’ın
    hükmünü kabullenmeyip kendini ilâh yerine koyan tâğutların/azgınların
    ve müfsidlerin/bozguncuların prototipi/baş örneği olmasındandır. Her
    zaman diliminde ve her coğrafyada görülebilecek küfür rejiminin sembol
    tipleri de yine Firavun zamanından örneklenir. İslâm dışı rejimlerin temel
    direklerini oluşturan bu simge şahıslar kimlerdir?
    1- Bürokrat, bakan, üst rütbeli subay sembolü ...........
    2- Kapitalist ve emperyalist para babası, kartel ve holding sahiplerinin
    sembolü .............
    3- Hakka bâtılı karıştırarak, dünyevî çıkar ve tâğutî yönetimlerin istekleri
    doğrultusunda dini istismar edip kullanan, Allah ve rasulü adına
    insanları aldatan sembol ...............
    4- İslâm dışı rejimin emniyet güçleri, silâh zoruyla düzeni koruyan
    tâğutun askerlerinin sembolü ............
    Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
    hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
    a- Cünûd/asker, Karun, Hâmân/kâfir medya mensubu, büyücü ve kâhinler
    b- Hâmân, Karun, Sâmirî/Bel’am, cünûd/asker
    c- Hâmân, Karun/sihirbazlar, Bel’am/kâfir medya mensubu, cünûd/
    hizbuşşeytan
    d- Firavun, Karun/Hâmân, Bel’am/Sâmirî, cünûd/asker
    14) Firavun zamanından örneklenen İslâm dışı rejimlerin temel direklerini
    oluşturan aşağıda özellikleri belirtilen simge şahıslar kimlerdir?
    1- Akı kara, karayı ak göstermeye çalışan, yalan ve hayallerle halkı kandıran
    yazar, gazete patronu; medyanın yani büyülü gücün sembolü ..............
    2- Taraftar, sülâle, hânedan ve tâğutla aynı inancı paylaşan, onun yakınlarının
    sembolü ........
    3- Küfür yönetiminde etkili olan egemen güçlerin, azınlık oldukları
    halde çoğunluğa kendi çıkarları doğrultusunda yön veren azgın grubun
    sembolü ............
    4- Hakkı kabul edip müslüman olduktan ve Allah’ın nice nimetlerine
    muhatap olduktan sonra şımarıp azan, yer yer şirke sarılıp hakkı terk eden
    yahudileşme karakterinin sembolü ..............
    Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
    hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
    a- Sihirbaz/medyum, ehl/âl-i Firavn, hizb/mele-i Fir’avn, İsrâiloğulları
    b- Sihirbaz/falcı, ehl-i Fir’avn, Hâmân/demokratik güçler, cahil halk
    c- Okur yazar takımı, hizb-i Fir’avn, tâğutî meclis üyeleri, benî İsrâil
    d- Sihirbaz/kâfir medya mensubu, âl/âl-i Fir’avn, mele’/mele-i Fir’avn,
    benî İsrâil
    15) Bilindiği gibi, müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep
    olan çirkin davranışlar sözkonusudur. Allah’a ibâdette O’na şirk koşmak,
    kâfirlerin uyduğu İslâm dışı ideolojilerin doğru olduğuna inanmak, şirk
    düzenlerini doğrulamak, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiklerinden bir
    şeyi uygunsuz görmek, İslâm’ı, dinin haram veya farzlarından birini alaya
    alıp eğlence konusu yapmak, mü’minlere karşı kâfirlere yardım etmek, İslâm’ın
    hükümlerinden birini kabul etmemek gibi. Aşağıdakilerden hangisi,
    bunlardan biridir, yani insanı tevhid inancından çıkarıp mürted yapar?
    a- Dinî emirleri yerine getirmede gevşek davranmak
    b- Namaz ve sabır gibi hayırlı amellerini Allah’a yaklaşmada vesile
    edinmek
    c- Tâğutları beğenmeyip onlara isyan etmek
    d- İslâm’ın hükümlerinden birini kabul etmemek
    16) Bakara sûresi, 85. âyette: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir
    kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” denilerek kendilerine Allah tarafından sert
    şekilde uyarı yapılan kimselere, âyetin devamında açıklanan ceza, seçeneklerden
    hangisinde doğru ve tam verilmiştir?
    a- Yazıklar olsun onlara! Yazıklar olsun onların aldattıklarına. Cehennemdeki
    veyl deresi onlaradır.
    b- Allah’ın, meleklerin ve insanların lâneti ve Allah’ın gazabı onlaradır.
    Âhirette ebedî cehennem onlar içindir.
    c- Onlar, dünya hayatında rezil ve rüsvay olacaklar, kıyâmet gününde
    ise en şiddetli azaba itileceklerdir.
    d- Onlar, kabirlerinden şeytan çarpmış gibi kalkacaklardır. Onlar Allah’tan
    başka yardım eden de bulamazlar.
    17) Seçeneklerden hangisi, “Kıyâmet günü” kavramının ifade ettiği
    anlamlardan biri değildir?
    a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
    b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Din günü”
    c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”
    d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”
    18) Firavun, İsrâiloğullarından dünyaya gelen ve hayatta olan erkekleri
    ve erkek çocukları öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakmaları için
    askerlerine tâlimatlar yağdırmıştı. Firavun’u bu katliamı işlemeye sürükleyen
    gerçek sebep ne idi?
    a- Firavun, kan görmekten zevk alan birisi idi.
    b- İsrâiloğullarının kendisini katletmesinden çekiniyordu.
    c- Mevcut rejimi tehdit altında görüyor, tahtının ve saltanatının geleceğini
    garanti altına almak istiyordu.
    d- Etrafındaki sihirbazlar ve dalkavuklar tarafından kandırıldığı için
    bu cinayetleri işliyordu.
    19) İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan “zikir”, toplumumuzda sadece
    bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı Kerim’de 30’un üzerinde
    farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden hangisi, zikrin anlamlarından
    belli başlılarını tümüyle doğru olarak vermektedir?
    a- Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek,
    yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
    b- Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak,
    Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
    c- İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek,
    cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
    d- Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek,
    duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
    20) Dünyayı âhiret hayatına tercih ettiklerinden dolayı Allah’a şirk
    koşanlar, ömürlerinin çok uzun olmasını arzu ederler. Seçeneklerden
    hangisi, yahûdi ve müşriklerin dünyaya karşı böyle hırsla dolu olmasının
    sebeplerinden biri değildir?
    a- Dünyadaki nimetleri terketme korkusu
    b- Âhirette, karşılaşacakları azabın şiddetini bildikleri için
    c- Yeryüzünde halîfeliği gerçekleştirmek ve yeryüzünü îmar ve ıslah
    etmek için
    d- Uzun yaşamak sûretiyle azabın kendilerinden uzaklaştırılacağını
    zannettikleri için
    21) Tevhid, temel olarak ikiye ayrılır. Birincisini insanların çoğunluğu
    kabul ettiği halde, ikincisi eski ve çağdaş câhiliyye tarafından kabul edilmez.
    Nedir bu iki tevhid çeşidi?
    a- Allah’ın hâkimiyetiyle ilgili tevhid ve yaratıcılığıyla ilgili tevhid
    b- Ubûdiyet tevhidi ve teslimiyet tevhidi
    c- İtaat tevhidi, ibâdet tevhidi
    d- Rubûbiyet tevhidi ve ulûhiyet tevhidi
    22) “Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım
    istenilen, kendisine ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat
    edilen ve emirlerine uyulan ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren,
    belâları gideren” gibi anlamlara gelen kelime, seçeneklerden hangisidir?
    a- İlâh b- Rab c- Tâğut d- Bel’am
    23) Aşağıdakilerden hangisi tevhid inancını bozmaz?
    a- Allah’tan başkasına ibâdet, duâ ve mutlak şekilde itaat etmek
    b- Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu
    söylemek.
    c- Bazı günahlar işlemek ve Allah’a tevekkül etmek
    d- İslâm’ı hafife almak, İslâm diniyle alay etmek
    24) İnsanın yüce ve hâkimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi,
    ona isyan etmeden kulluk etmesine ne denir?
    a- İbâdet b- İtaat c- İlâh d- Şükür
    25) “Ataların dini” tâbiri ile, “inançlar” arasında ne gibi bir bağlantı
    kurulabilir? Bu bağlantı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi
    doğrudur?
    a- İnsanların inandıkları değerler atalarından kalan değerlere uygun
    düşmek zorundadır.
    b- Ataların bıraktıkları değerlerden doğru-yanlış ayrımı yapılmaksızın
    hiçbirinin önemi yoktur.
    c- İnsanlar, genellikle atalarının kendilerine miras olarak bıraktıkları
    inançları mukaddes olarak kabul ettikleri için, Allah’ın hükmü ile
    ters düşenler olunca, Allah’ın hükmüne inanmak istemezler; Bu tavır,
    müşriklerin en belirgin özelliklerinden biridir.
    d- İnsan, ne olursa olsun babasını sevmek, dedelerinden kalan mirasa
    sahip çıkmak zorundadır. Bunun için âdet ve gelenekleri yüceltmek,
    onlara kutsallık atfetmek, ataların sözünü ve yolunu ölçü olarak görmek
    gerekir.
    26) Bilindiği gibi Müzzemmil sûresinde Firavun’dan ve ona gönderilen
    elçiden (Hz. Mûsâ’dan) söz edilmektedir. Hz. Mûsâ, Firavun’a İslâm’ı
    tebliğ etme görevi verilince Allah’a duâ ederek bazı isteklerde bulunmuştu:
    “Fir’avn’a git. Çünkü o iyice azdı. Mûsâ ‘Rabbim! dedi, ruhuma genişlik
    ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar. Bana
    ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, kardeşim Hârun’u. Onun sayesinde
    arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl...” (20/Tâhâ, 24-32). Âyetlerin
    devamında Hz. Mûsâ’nın bunları niçin istediği belirtilir. Kur’an’a göre Hz.
    Mûsâ, bunları niçin istiyordu?
    a- “Küfür düzenini yıkalım diye”
    b- “Tesbih ve zikrimiz artsın diye”
    c- “Bize inananların sayısı artsın diye”
    d- “Fir’avn’a galip gelelim diye”
    27) Zorluğun karşıtı olan; kolay, kolaylık, kolaylaştırma, hafifletme,
    zorluğu giderme anlamlarına gelen ve Arapça “usr” kelimesinin zıddı olan
    Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Rakabe b- Şiâr c- Sıyâm d- Yüsr
    28) “Allah size ........ diler, ........ istemez” Bakara sûresi 185. âyet-i kerimesinin
    mealinin bir bölümü olan bu ifâdedeki boş yerlere seçeneklerden
    sırasıyla hangi iki kelime gelmelidir?
    a-hayır-şer b- cennet-cehennem c- kolaylık-zorluk d- sevap-günah
    29) Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
    a- Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
    b- Allah’ın, göklerde hükmü geçen bir zât olduğunu kabul ederler.
    c- Yeryüzündeki otorite hakkını Allah’a âit olarak görmezler.
    d- Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
    30) Müşriklere, ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, ne tür tepkide
    bulunurlar?
    a- Bu konuyu düşünüp değerlendireceklerini, araştırdıktan sonra karar
    vereceklerini, hangi görüşün delili kuvvetliyse ona uyacaklarını
    söylerler.
    b- Atalarının üzerinde bulundukları yolda devam edeceklerini ifade
    ederler.
    c- Allah’ın indirdiklerine derhal itaat ederler.
    d- Herhangi bir tepki göstermeyip çağrıyı cevapsız bırakırlar.
    31) Aşağıdakilerden hangisi, insanı tevhid inancından çıkarıp mürted
    yapmaz?
    a- Allah’tan başkasına ibâdet ve mutlak anlamda itaat etmek
    b- Allah’tan başkasına duâ ve tevekkül etmek
    c- Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu
    söylemek
    d- Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek
    32) İsrâ sûresinde gece namazı ile ilgili olarak ifâde edilen hususlar
    konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Peygamberimizin gecenin bir kısmında kalkması emredilmektedir.
    b- Peygamberimize ait bir nâfile (5 vakit farz namazlarından ayrı) ibâdet
    konu edilmektedir.
    c- Teheccüd namazı ümmet için şarttır; ama Peygamberimiz için nâfile
    bir ibâdettir.
    d- Kur’an’la teheccüd edilmesi, teheccüd namazı kılınması talep edilmektedir.
    33) Borç konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- inin kurallarına uymak, müslümanın Allah’a borcudur. Bu borcunu
    ödemesi için insan, kulluk ve ibâdeti ölünceye kadar hayatının her
    alanına yayması gerekir. Bu, aynı zamanda Allah’la yapılan bir ticarettir.
    b- Kişinin kulluk görevi olarak boynuna borç olduğu halde îfâ etmediği
    namaz, oruç, hac gibi ibâdetler de borç kapsamı içinde değerlendirilir.
    c- Kur’ân-ı Kerim, müslümanların birbirlerine sırf Allah rızâsı için
    güzel bir şekilde borç vermelerini tavsiye etmekte, bu borcu sanki Allah’a
    verilmiş gibi değerlendirmektedir.
    d- Müslümanların birbirlerine güvenmeleri çok önemli olduğu için,
    birbirlerinden şüphe etmeleri demek olan borçların yazılmasını
    Kur’an uygun görmemektedir.
    34) Nâfile namazlardan hangisi Kur’ân-ı Kerim’de isim verilerek açıkça
    tavsiye edilmektedir?
    a- Kuşluk namazı c- Teheccüd namazı
    b- Hâcet namazı d- İstihâre namazı
    35) Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek demek olan cihad
    konusunda, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kur’ân-ı Kerim’de cihad emriyle ilgili olarak birçok yerde “Canınızla
    ve malınızla cihad edin” denilmektedir. O yüzden önce canla sonra
    malla cihad edilmelidir. Canıyla cihad edemeyen kimseler malıyla hiç
    cihad edemezler.
    b- Cihad, bir saldırı değil; olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır.
    İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan saldırıyı savabilmek
    üzere çaba göstermek, çalışmaktır.
    c- Cihad kelimesi ile savaş kelimesi aynı anlamda değildir. Savaş, salt
    askerî harekât olup güce dayanırken; Cihad, askeri operasyonlar da
    dâhil İlâhî hedefler uğruna gösterilen fikrî, fiilî ve kalbî bütün çabaları
    içerisine alır.
    d- Cihadın, yani Allah yolunda kararlı ve şuurlu çabanın daha çok
    ruhsal, yani nefisle olanına mücâhede; fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına
    da ictihad denilir.
    36) Lügat anlamı; güzel ödünç verme demek olan ve terim olarak; dinin
    emirlerine uygun, hiçbir maddî çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf
    Allah rızâsını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla
    karşılıksız borç vermeye Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
    a- deyn b- infak c- fî sebîlillâh d- karz-ı hasen
    37) Teheccüd namazının veya Kur’an’ı tertîl üzere okumanın özelliğiyle ilgili
    olarak Kur’ân-ı Kerim aşağıdakilerden hangi ifâdeyi kullanır?
    a- Gece neşesi b- Gece keyfi c- Gece huzûru d-Gece mutluluğu
    38) Aşağıdakilerden hangisi “kıyâmet”in Kur’an’da zikredilen diğer isimlerinden
    biri değildir?
    a- es-Sâatu c- el-Yevmu’l-Hısâb
    b- el-Yevmu’l-Ûlâ d- el-Yevmu’l-Âhır
    39) Buhârî’nin rivâyet ettiği meşhur bir hadis-i şerife göre “kaybolduğu zaman,
    -yani işler ehil olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti beklememiz gerektiği”, yani o
    olmayınca toplumsal kıyâmet gibi sosyal bozukluğun olacağına dikkat çekilen şey
    nedir?
    a- Cihad b- Emânet c- Sünnet d- Kur’an
    40) Kur’ân-ı Kerim’in kıyâmet konusunda vurguladığı esaslar konusunda, aşağıdakilerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Kıyâmetin zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği
    b- Kıyâmet alâmetlerinin belirdiği ifâde edilir, ama bunlar hakkında bilgi verilmez
    c- Kıyâmetin yaklaştığı, zamanının yakın olduğu ve ansızın geleceği
    d- Her insanın ölümünün kendisi için kıyâmet olduğundan, tek bir kıyâmet değil,
    birçok kıyâmetlerin olduğu
    * * *
    Cevap Anahtarı
    1 D 11 B 21 D 31 D
    2 C 12 C 22 A 32 C
    3 B 13 B 23 C 33 D
    4 D 14 A 24 A 34 B
    5 A 15 D 25 C 35 A
    6 C 16 C 26 B 36 D
    7 B 17 A 27 D 37 A
    8 C 18 C 28 C 38 C
    9 A 19 B 29 A 39 B
    10 D 20 C 30 B 40 D
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…

     
     
    Okunma 13807 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:43

    Ortam